Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

A'râf Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

206 ayetSayfa 1 / 8
2. “Ey Muhammed: Sana bir Kitap indirildi. Onunla insanları uyarman ve inananlara öğüt vermen için kalbine bir darlık gelmesin.” İşte bu kitap, elimizde sahifelere yazılmış olan, hayal olmayan bu kitap, ey peygamberim bunu sana ben gönderdim. Bu yükü sana ben yükledim. Ve bu yük senin takatinin çekeceği, gücünün yeteceği kadar bir yüktür. Öyleyse sakın ha ondan dolayı daralma. Bu kitaptan dolayı sakın sıkılma. Galiba bizler laf olsun diye müslümanız. Darılmayın ama ga-iba bizler çeşit olsun diye bu kitapla bir beraberlik sürdürüyoruz. Müslümanlığımızı, imanımızı hayatımızın her bir alanında teslimiyete dönüştürmeden, kulluğumuzu, kitapla beraberliğimizi, amele dönüştürmeden kendimizce bir müslümanlık yaşamadan yanayız. Bakıyoruz Allah’ın Resûlüne Cibril vahiy getirirken onda ciddi bir daralma, ciddi bir sıkıntı var. Ya bu yükü çekemezsem! Ya bu sorumluluğun altından kalkamazsam! Ya bu bana duyurulan Rabbimin âyetlerini hakkıyla insanlara duyuramazsam! Ya bu insanlara hakkıyla bunu tebliğ edemezsem! Ya bu insanların cehenneme gidişlerine engel olamazsam! diye Allah’ın Resûlünün üzüntüsünden mahvolduğunu, kendisini ihmal edecek kadar, yemeyi içmeyi unutacak, dengesini bozacak kadar ıstıraplar içinde kıvrandığını, kendisini yiyip bitirecek hale geldiğini görüyoruz. Zira çevresinde farkında olmadan hızla ateşe doğru giden insanları görüyordu. Sevdiklerinin, tanıdıklarının cehenneme gidişi onu üzüyordu ve yerinde duramaz hale getiriyordu. Meselâ benim kâfir bir kardeşim olsa elbette bu bana ağır gelir ve beni üzer. Ama biliyoruz ki Allah’ın Resûlü benim öz kardeşimi, benim öz çocuklarımı sevdiğimden çok ümmetini sevmektedir. Peki aynı kitabı okuyan bizler, aynı sorumlulukla sorumlu olan bizler, aynı misyonu üstlenme iddiasında olan bizler, çocuklarımızın İslâm’dan habersiz oluşu karşısında, hanımlarımızın kitap sünnet bilgisinden mahrum oluşları karşısında, komşularımızın ve çevremizde yığınlarla insanların süratlice cehenneme gidişleri karşısında, toplumun Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın hayat programından, Al-lah’ın hidâyet hediyesinden, Allah’ın cennetinden ve cehenneminden, Allah’ın hesabından, kitabından habersiz bir hayat yaşamalarına biz niye üzülmüyoruz? Biz niye rahatız? Biz nasıl rahatız? İşte onlar adına üzülüp, onların sorumluluğunu omuzlarında hissedip, kendini yiyip bitirecek bir noktaya gelen Resûlünün imdadına bu âyetleri yetiştirerek onu teselli ediyordu Rabbimiz. Ey peygamberim! Sana gönderdiğim bu kitabın âyetlerini insanlara duyurma konusunda, insanları bu kitapla uyarma konusunda sakın sen sıkıntıya düşme. Senin onları diriltme adına, onları cennete kazandırma adına onlara bu kitabı ulaştırma çaban karşısında onların sana gösterecekleri tepkiler, takınacakları tavırlar karşısında da sakın ha peygamberim üzülüp sıkıntıya düşme. Bu konuda içinde bir darlık, bir sıkıntı olmasın. Bu kitabı kendilerine duyurduğun insanlar ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl davranırlarsa davransınlar sen hiç buna aldırış etmeden yoluna devam et. Bu konuda hiç bir endişen, hiç bir sıkıntın ve korkun olmasın senin. Şunu hiç bir zaman hatırından çıkarma ki ey peygamberim, Ben bu kitabı onunla sen üzülesin, daralıp sıkıntı içine düşesin diye göndermedim. Ben bu kitabı sana şunun için gönderdim: Onunla mü’minleri müjdeleyesin ve kâfirleri de uyarasın diye Evet Kur’an mü’minler için bir müjde, kâfirler için de bir uyarıcıdır. Mü’minler için hatırlatma, teşvik etme ve yol gösterme özelliğine sahip olan bu kitap kâfirler için de bir uyarıcı özelliği taşımaktadır. Kâfirler sürekli korkacaklar bu kitaptan. Sürekli kahrolacaklar bu kitabın uyarısı karşısında. Kahrolup mahvolacakları şeylerin dışında hiçbir şey duymayacaklar bu kitaptan kâfirler. Cehennemi ve oradaki hayatı, ya da esasen hayatsızlığı anlatan âyetleri duydukça, kaybettikleri cenneti ve oradaki hayatı duydukça birine yuvarlanıcı, ötekisini de kaybediciler olarak üzüntülerinden kahrolacaklar, mahvolacaklar. Evet ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, kâfirlerin yaptıkları karşısında hiç üzülmeyin ve bu kitabın uyarısının konusu olan şu hususa çok dikkat edin:
3. “Rabbinizden size indirilen Kitaba uyun, O'ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” Rabbinizden size indirilen bu kitaba tâbi olun ve sizi nereye götürüyorsa oraya gidin. O kitap size nasıl bir yol tarif ediyorsa o yolda yürüyün. Rabbinizden size ne gelmişse, Rabbiniz size ne göndermiş-se, ne indirmişse ona uyun, ona tâbi olun. Ondan başka dostlar, veliler edinerek onlara uymayın. Ne kadar da az öğüt dinliyorsunuz siz? Evet uymamız gereken, tâbi olmamız gereken tüm hayatımızda rehber kabul etmemiz gereken imamımız, önderimiz, rehberimiz, yasamız bellidir. Risale-i Hamidiyye ile amel oluna değil. Veya işte topluma uy, çevreye uy, yönetmeliklere uy, âdetlere uy, gazeteye, mecmuaya, filan zâta, falan kişiye, babana, anana, devletine, amirine, müdürüne, ağana, patronuna uy, onlara tâbi ol değil. Eğer onlar sana vahyi ulaştırıyorlarsa tamam onlara da uy. O zaman zaten sen onlara değil vahye uymuş olursun. Onlar vahyin tercümanı oluyorlarsa tamam onlara da uyabilirsin, ama onlar vahye değil de kendi hevâ ve heveslerine tâbi olmuşlarsa kesinlikle onlara uymayacağız. İşte Rabbimizin en güzel ve en net ifadesi. Tâbi olun ona. Uyun bu kitaba. Onu anlayın ve sizden ne istiyorsa öylece yapın. Ye-mek yemeniz konusunda, meslek seçmeniz konusunda, kazanmanız harcamanız konusunda, çocuklarınıza isim vermeniz konusunda, almanız-vermeniz konusunda, küsmeniz-barışmanız konusunda ve hayatınızın her bir konusunda size ne tarif ettiyse, nasıl yapmanızı tarif buyurduysa uyun ona. Hemen hemen Kur’an’ın her bir sayfasında Rasulullah efendimize Kur’an’a tâbi olma ve ondan başkalarına uymama talimatı ve-rilmektedir. Tabii ki Rasûlullah’a vahye tâbi olma emri onun şahsında aynı zamanda bize de bir emirdir. Gerçi buradaki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz hepimize hitap ediyor. Öyleyse biz de Allah’ın indirdiğine tâbi olmak zorundayız. Biz de sadece Allah’ı dinlemek ve hayatımızı Allah’a sorarak yaşamak zorundayız. Fakat şu anda içinde yaşadığımız toplum, hayatın her bir kademesinde Allah’ın kendilerinden istediklerini bilmedikleri için, yâni Allah’ın kitabını tanımadıkları için, kitaplarından habersiz yaşadıkları için hayatlarını sadece Allah’ın kitabına sorup yaşamaları gerekirken başkalarını da dinlemeye, başkalarını da memnun etmeye çalışan bir toplumdur. Bu durumda kişi günahkâr olur. Yâni Allah’ın o konuda kendisinden ne istediğini bilmeyen bir kişi meselâ modanın, meselâ âdetlerin istediklerini gerçekleştiriyorsa günahkâr olur. Ama Allah’ın kendisinden ne istediğini bildiği bir konuda onun tamamen zıddını isteyen modayı, âdetleri, tâğutları dinler ve onların arzularını gerçekleştirmeye çalışırsa o zaman bu kişi müşrik olur. Meselâ:Bir kızcağız evlenirken gelinlik giymemesi, vücudunu bu şekilde el âlemin gözleri önünde teşhir etmemesi gerektiğini, Allah’ın bunu yasakladığını bilmeyerek gelinlik giymeye çalışırken, bu kızcağız bu hareketiyle günah işliyor demektir. Ama bu kızcağıza Allah’ın bu konudaki yasağı hatırlatılınca, Allah’ın bu konudaki isteğini bilince, yine de bu tür bir elbiseyi giymeye kalkışırsa o zaman bu kızcağız müşrik demektir. Ama hayır ben bunu bilmiyordum. Ben Rabbimin benden isteğinden yanayım diyerek böyle bir elbiseyi giymekten vazgeçerse bu da mü'mindir. Evet Allah buyuruyor ki ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, Rabbinizden size ne indirilmişse sizler ona tâbi olun, ona uyun. Biliyoruz ki Allah’ın Resûlü Allah’tan kendisine gönderilen vahyi gece kendisi okuyor, o vahye kendisi tâbi oluyor ve kendi kendine vahyi tekrar ediyordu. Yâni Allah’ın Resûlü her gece vahyi kendisine indirgiyordu. Şimdi ona emredilenin aynısıyla sorumlu olan bizlere soruyorum. Acaba her gece bize de vahiy geliyor mu? Her gündüz bize de vahiy geliyor mu? Biz de tıpkı Allah’ın Resûlü gibi her gece ve her gündüz vahiyle beraber miyiz? Vahyin gözetiminde ve Kur’an’ın kontrolünde bir hayat yaşayabiliyor muyuz? Yâni şu anda bize vahiy geliyor mu? Ve gelen vahye tâbi olabiliyor muyuz? Ya da isterseniz biraz farklı sorayım. Sizler şu anda, gecenizde, gündüzünüzde kimin vahyine tâbisiniz? Kimden vahiy alıyor ve hayatınızı onunla düzenlemeye çalışıyorsunuz? Diyecek-siniz ki Allah vahyinden başka vahiyler mi var ki onlardan beslenelim? Evet daha önce onu Rabbimiz kitabının başka yerlerinde anlatmıştı, bir Rahmânın vahyi, bir de şeytan vahiylerinden söz etmişti. Öyleyse bizler kimin vahyine teslim oluyoruz? Yoksa gecemiz gündüzümüz hep başkalarının vahyine mi teslim olmuş? Yoksa şeytan vahiyleriyle mi besleniyoruz? Yoksa biz başkalarının vahiylerinin kontrolünde bir hayat yaşıyoruz da müslümanız diye bir de kendi kendimizi mi aldatıyoruz? Yoksa Allah’tan başka şeytan vahiyleriyle meşgul olup da hayatımızı onlarla mı düzenlemeye kalkıyoruz? A.B.D den, Avrupa’dan, yahudi dünyadan, hıristiyan âlemden, Zerdüştlerden gelen vahiylere mi tâbi oluyoruz? Bu vahiyleri dinliyor da hayatımızı onlar kaynaklı mı düzenlemeye çalışıyoruz? Bunu çok iyi düşünmek ve anlamak zorundayız. Başka çaremiz yok, her gün bize vahiy gelmelidir. Her gece, her gündüz biz Allah’ın vahyiyle beraber olmalıyız. Her gece ve gündüz bize Bakara, bize Âl-i İmrân, bize Nisâ, bize En’âm inmelidir. Her gece ve gündüz bu Allah vahyiyle beraber olmak zorundayız. Beraber olmak zorundayız ki bizler bu vahye uyabilelim. Bize her gece ve her gündüz vahiy gelmeli ki biz hayatımızı onunla düzenleyebilelim. Gecemizi, gündüzümüzü, işimizi, aşımızı, hayatımızı onunla düzenleyebilelim. Değilse Allah vahyiyle ilgimizi kesersek Allah korusun o zaman şeytan vahiyleri gündeme gelir ki biz onlarla hayatımızı düzenlemek zorunda kalırız. Eğer hayatımızı düzenlemek üzere Allah’tan gelen vahiyler hayatımıza hâkim olmazsa, eğer bu vahiyler bize inmeye devam etmezse, eğer gece gündüz kitapla beraber olamazsak o zaman onlar bizim hayatımıza egemen olamaz, kitabın âyetleri bizim hayatımızda bize yol gösteren imamımız olamaz ve biz onların egemenliği altında bir hayat yaşayamayız. Başka vahiyler bizim hayatımıza hâkim olur ve biz başkalarının kulu kölesi olmaktan kendimizi hiçbir zaman kurtaramayız Allah korusun. Âyetin devamında şöyle buyurur Rabbimiz. Bu kitaba tâbi olun ve de sakın ha Onun dışında kendinize veliler bularak onlara uymayın. Çünkü göklerde ve yerlerde yegâne İlah olan da, boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan ve sadece kendisini dinlemeniz gereken de Odur. Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, Allah’tan başkalarından yüz çevirin. Sakın Allah’tan başka kendinize veliler bularak onlara itaat etmeyin. Tüm müşriklerden, tüm putçulardan ve put sistemlerinden yüz çevirin. Onların inanışlarından, onların hayatlarından, onların anlayışlarından, onların tarzı telakkilerinden, onların programlarından, onların âdetlerinden, onların vahiylerinden, onların vahiy kaynaklarından yüz çevirin. Unutma ki sizin onlar gibi inanmaya, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi düşünmeye, onlar gibi giyinip kuşanmaya asla hakkınız yoktur. Hayatınızı onlara sormaya, onları örnek alıp onların istediği gibi yaşamaya, onlardan vahiy alıp onlardan bilgilenmeye, onlara kulak verip onlara meyletmeye hiçbir zaman hakkınız yoktur, ihtiyacınız da yoktur. Çünkü sizler onların kulu değilsiniz. Sizi onlar yaratmadı. Öy-leyse sizler de terk edin onları. Dinlemeyin onları. Tâbi olmayın onların yasalarına. Sizler sadece Rabbinizin bilgisine, Rabbinizin vahyine kulak verip, sadece Onun âyetlerini dinlemek ve o âyetler istikâmetinde bir hayat yaşamak zorundasınız. Bunu yaptığınız andan itibaren, Rabbinizden gelen vahye tâbi olduğunuz andan itibaren artık sizin başka hiçbir bilgiye, başka hiçbir yardımcıya, hiçbir desteğe ve örneğe ihtiyacınız olmadan yeryüzünde aziz olacak, yeryüzünün en âlimi, yeryüzünün en bilgini, en yanılmazı ve en yenilmezi siz olacaksınız. Yeryüzünün en şereflisi ve en üstünü siz olacaksınız. Yeryüzünde insanlığın, adâletin, eşitliğin ve özgürlüğün garantisi siz olacaksınız. Yeryüzünde küfrü, şirki, bozgunculuğu, zulmü, karanlığı kaldırma gücüne sahip olan yine ancak sizler olacaksın diyor Rab-bimiz.
4.“Biz nice kasabaları yok etmişizdir; geceleyin veya gündüz uykularında iken baskınımıza uğramışlardır.” Evet biz nice kasabaları, nice insanları yok etmişizdir. Onlar geceleyin mışıl, mışıl uyurlarken, ya da gündüzün hiçbir şeyden haberleri olmadığı halde dinlenirlerken, eğlenirlerken, ansızın baskınımız, yıkımımız onlara gelivermişti. Bazen gündüzün ayan beyan gözlerinin önünde, bazen da gece uykudalarken Allah’ın azabı gelmiştir. Meselâ Nûh kavmini Rabbimiz gece helâk ederken, Hûd kavmi ise güpegündüz yerin dibine batırılmıştır. Şimdi de öyle değil mi? Aman evim, arabam, dükkanım, müşterim, çekim, senedim derken geliveriyor değil mi ölüm. Hiç beklemedikleri bir anda azabımız onlara geldiği zaman onların sözleri şöyle oldu. Onlar şu sözün dışında bir şey demeye muvaffak olamadılar.
5. “Baskınımıza uğradıklarında, sözleri, “Gerçekten biz zâlimdik” demekten ibaret kalmıştır.” Vallahi biz zâlimlerdik. Biz gerçekten zulmeden zâlimlerdik. O ana kadar Allah’a isyan içinde çok rahat bir hayat yaşıyorlarken, yaşadıkları hayattan ve kendilerinden memnunlarken Allah’ın azabı kendilerine geliverince günahlarını, zâlimliklerini itiraftan, kendi hayatlarını yargılamaktan, Allah’ın azabını hak edip Onun helâkine lâyık olduklarını haykırmaktan başka ellerinden bir şey gelmedi diyor Rabbimiz. Evet rahatları yerindeyken, hayatları tıkırındayken, Allah’ı da, Allah’ın yasalarını da, Allah’ın kitabını da diskalifiye eden, Allah’a kulluktan yüz çeviren bu zâlimler kendilerine azap geldiği zaman, başları daraldığı zaman Allah’ı hatırlarlar ve kendilerini kınamaya başlarlar. Eyvah bize! Vah bize! Yazıklar olsun bize! Meğer bizler zâlimlermişiz! Meğer bizler Rabbimize ve kendimize karşı zulüm içindeymişiz! Kendimizi Rabbimize kulluk ortamından çıkararak hem Rabbimize, hem de kendimize zulmetmişiz. Yazıklar olsun bize, biz Rabbimizi diskalifiye edip kendimizi tanrılaştırmışız. Rabbimizin yasalarını terk edip kendi hayat programlarımızı kendimiz yapmaya kalkışmışız. Hayata kendimizi etkin zannetmişiz. Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı kendimiz belirlemeye kalkışmışız. Allah karşısında bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunmaya çalışmışız. Allah hukuku dururken kendimize hukuk belirlemeye, Allah yasaları varken kendimize yasa belirlemeye kalkışmışız diyerek zâlimliklerini itiraf edip feryat ediyorlar. Meselâ şimdi şu anda Allah’ı da, Allah’ın yasalarını da, Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini de dışlayarak onlar yerine yeryüzü tanrılarının yasalarını uygulamaya çalışırlarken, daha dünyada sistemleri tıkandığı zaman, uyguladıkları yasalar kendilerini çıkmaza sürüklediği zaman bu tür insanların aynı feryatlarının yükseldiğini görüyoruz. Birbirlerini suçladıklarını, ama Allah yasalarını da bilmedikleri için yine bir pislikten başka bir pisliğe, bir çıkmazdan başka bir çıkmaza yuvarlandıklarını görüyoruz. Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Bir toplum kendilerini mazur görmeyecek bir hale gelmedikçe helâk olmazlar” İşte bakın burada da deniliyor ki onlar kendilerini mazur gör-müyorlar, kendilerini suçluyorlar, biz gerçekten zâlimler olarak Rab-bimizin bu azabını bu helâkini hak ettik diyorlar. Yazıklar olsun bize, biz buna lâyıktık diye feryat ediyorlar. Muhakkak biz zâlimlerdendik diyorlar. Demez komaz olsunlar. Bunu dünyada yaşarken diyeceklerdi, azap kendilerine gelmeden önce diyeceklerdi. Bunu dünyada kabul edecekler ve hayatlarını buna göre bina edeceklerdi, geçmişler olsun. Evet itiraf edecekler, hem de yeminle, ama heyhat ki bu itirafın kendilerine hiçbir faydası olmayacak. Çünkü zaten onu kesinlikle inkâr edemeyecekleri bir ortamda, helâk ortamında itiraf etmektedirler. O ortamda zaten inkâra güçleri yoktur. Evet Allah’a inanmayanlar, dünya hayatında hayatın sahibi olan Allah’a karşı sorumlu olduklarını reddedenler, bir gün yaşadıkları bu hayatın sonunda Allah’a kavuşup, Onun sorgulamasıyla karşı karşıya geleceklerine inanmayanlar, dünya hayatına razı olanlar, dünyayı tatminkâr bulanlar, dünyanın ötesindeki bir hayatın varlığına inanmayıp özlemini duymayanlar, varsa da yoksa da yaşadığımız şu hayat vardır, bunun ötesinde dirilme de, başka bir hayat da yoktur tavrıyla burada kam almaya bakalım diyenler, yaşadıkları hayatlarında âhiret inancının kokusu bile olmayanlar, işte Allah’ın helâkine ve yıkımına maruz kalanlar bunlardır. İşte hüsrana mahkum olanlar bunlardır. İşte ebedîyen kaybedecek ve eli boşa çıkacak olanlar bunlardır. İşte hiç ummadıkları bir zamanda gece uykudayken ya da gündüz işinde-aşındayken Allah’ın helâki kendilerine geldiği zaman ey vah meğer biz zâlimlermişiz diye feryat edecek olanlar, kaybettiklerine karşı hasret çekenler bunlardır. Eyvah! Vah! Tuh! Yazıklar olsun bize! Yuh olsun bize! Vah orada yaptıklarımıza! Yazıklar olsun bizim anlayışlarımıza! Yazıklar olsun bizim hesabımıza! Eyvah yaptıklarımıza! Eyvah yapmamamız gerekirken yaptıklarımıza! Eyvah yapmamız gerekirken yapmadıklarımıza! Eyvah zulümlerimize diyerek dövünecekler, kaybettikleri fırsatlarından ötürü hasret çekecekler onlar. Evet çaresiz böyle yaşayanları Allah helâk edecektir. Ama iş onunla bitse neyse. İş bu dünyadaki helâkle son bulsa neyse, ama bakın Rabbimiz öbür tarafta da bundan çok daha büyük bir sorgulamanın olacağını haber veriyor:
6. “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız.” Hani ben sana bunun hesabını sorarım. Sana bunun hesabını soracağım denir ya. İşte Rabbimiz diyor ki her iki tarafa da bunun hesabını soracağım. Kendilerine peygamber gönderilen toplumlara da soracağım, o toplumlara gönderdiğim peygamberlere de. Her ikisinden de hesap soracağım diyor Rabbimiz. Rabbimizin elçilerine soracağı soru Mâide sûresinde anlatıldığı gibi bir sorudur: “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler” (Mâide 109) Evet işte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplum-larınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu? Onlara gösterdiniz mi? Aslında Rabbimiz peygamberlerinin tümünün mâsum olduğunu, vazifelerini bi hakkın ifa ettiklerini, onların yeryüzünde tüm yalanlamalar, tüm eziyetlere ve sıkıntılara rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevlerini yerine getirdiklerini bilmektedir. Bunu bilmediğinden, ya da onlardan şüphe ettiğinden değildir bu soru. Çünkü Allah kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilmektedir. Suçluları da, suçsuzları da bilmektedir Rabbimiz. Bunu Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz: “ O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.” (Rahmân 39) “ Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas 78) Evet suçlular ve suçsuzlar yüzlerinden belliyken, acaba bunlar suçlu mu? Suçsuz mu? Diye suçlular hakkında sormaya gerek ol-madığı gibi, suçsuz oldukları kesin olan peygamberler hakkında Rab-bimizin onlardan da soracağım buyurmasının mânâsını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberlere karşı gelmiş, onları yalanlamış, on-lara zulmetmiş zâlimlerin bizzat peygamberler huzurunda, onların gözleri önünde açığa çıkarılacak ve rezil edilecekleri vurgulanarak böylece bir tehdit unsuru oluşturulsun istenmiştir. Evet peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Onlara sorulacak soruları da yine Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz. “O gün Allah onlara seslenir: "Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” (Kasas 65) Evet o gün şöyle nida olunacak onlara ve denilecek ki Peygamberlere nasıl icâbette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere ne cevap verdiniz? Onları nasıl karşıladınız? Nasıl muamele yaptınız onlara? Bilemiyorum da, ya Rabbi onlar bize bir şey demedi ki biz onlara ne diyelim? diyeceğiz her halde. Yâni ya Rabbi peygamberin bize namaz kılın dedi biz de kıldık, oruç tutun dedi tuttuk, zekât verin dedi verdik, çocuklarınızı sünnet ettirirken yemek verin dedi biz de yaptık. Eh bunun dışında bize başka bir şey demedi ki peygamberin biz ona cevap verelim. Yâni din diye ne anlattı bize peygamber? İlmihal bilgileriydi her halde, onu da Tavaslı mı anlattı bazen? Ya da Ömer Nasuhi mi anlattı? İşte namaz hocaları, mızraklı, kamalı, süngülü namaz hocaları öyle dediler biz de icâbet ettik diyeceğiz her halde. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette diyebileceği işte budur. Halbuki Peygamber elli bin, atmış bin söz söyleyen amel eden varlıktır. Yâni tespit edilen hadisleri 50, 60 bin kadar olan bir örnektir. Evet atmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa, sizde kaç parça varsa, arabanızda o kadar parça var demektir. Her halde bir direksiyon, bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000 de,kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar müslü-manlığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da, bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 000 odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız, durdunuz artık. İşte kumar oynama, zina etme, sağa bakma, sola gitme, dükkana git, tezgaha git, yat, uyu tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki, onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcâbet edecek, amel haline getirecektiniz. Öyle değil mi? Eğer sadece namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şeha-det insanı cennete götürecekse Kur’an’dan diğer bölümleri alalım, çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte birkaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim, eğer din bozulmuyorsa o zaman hâşâ boşuna bu kadar söz söyleyendir peygamber. Hayır hayır kitabın da peygamberin de bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indirilemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla, peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur, ama bu kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Yeryüzündeki tüm kitaplar, kitapçıklar, ister daha önce Allah-tan gelmiş, ama sonradan insanların tahrif ettikleri kitaplar olsun, is- terse insanların kendi elleriyle Allah’ın indirdiği kitaplardan esinlenerek yazdıkları, oluşturdukları kitaplar olsun fark etmez, beşerin elinin değdiği, kâleminin işlediği hiçbir kitap, bu kitabın yerine geçemeyecektir. Hiçbir kitap bu kitaptan öne alınamayacak, önde tutulamayacak ve yeryüzünde hiçbir lider, hiçbir önder de Hz. Muhammed (a.s) ın önüne geçemeyecektir. Yarın mezara girilince de insanların tümü bu kitaptan hesaba çekileceklerdir. Kitabın nedir? Sualiyle bu kitabı tanıyıp tanımadığımızdan, bununla ilgilenip ilgilenmediğimizden, bunu diğer beşer kitaplarının önüne geçirip geçirmediğimizden, buna en üstün payeyi verip hayatımızı sadece buna sorup sormadığımızdan, yâni bununla amel edip etmediğimizden hesaba çekileceğiz. Kesinlikle bilesiniz ki insanların yazdıkları kitaplardan hesaba çekilmeyecektir insanlar. Soru bu kitaptan çıkacak, hesap bu kitaptan verilecektir. Hayatınızın hesabını bu kitaba göre vermek zorunda kalacaksınız. Ve yine kesinlikle bilesiniz ki lider olarak, imam olarak, önder olarak insanlık Hz. Muhammed (a.s)' dan hesaba çekilecektir. Kime uymuştunuz? Kimi örnek almıştınız? Kimin peşindeydiniz? Amellerinizi kimden almıştınız? Kimi gündemde tutmaya çalışıyordunuz? Kimi tanıyıp onun gibi olma savaşı veriyordunuz? Kimin anma törenlerini düzenleme savaşı veriyordunuz? Peygamber mi yoksa başkaları mı? Kimin sözlerini öğrenmeye, Kimin sözlerini ısrarla öğretmeye çalışıyordunuz? Kimin sünneti, kimin modeli kafalarınızda canlıydı? Peygamberinkiler mi? Yoksa başkalarınınkiler mi? Bundan hesaba çekileceğiz yarın.
7. “Andolsun ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız zira onlardan uzak değildik.” Kitap onların yapa geldikleri tüm amellerini ortaya dökecektir. Ya bu kitap, ya da insanların amel defterleri. Çünkü Rabbimiz yanımızdaki melekleri vasıtasıyla bizim tüm amellerimizi tespit edendir. Allah amellerimizin hiç birisinden gafil değildir.
8,9. “Gerçek tartı kıyâmet günündedir. Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır. Tartıları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü kendilerini mahvetmiş olanlardır.” Evet hak mîzan, gerçek tartı kıyâmet günündedir. Hak mîzan. Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, terazi hak, Mîzan hak hepsi haktır. Ogün hak bir mîzan kurulacak ve tartıları ağır gelenler, amelleri değerlendirmeye tâbi tutulanlar, iyilikleri kötülüklerine galip gelenler onlar ebedîyen kurtuluşa erenlerdir. Ama tartıları hafif gelenler, amelleri değerlendirilmeye lâyık görülmeyenler, kötülükleri iyiliklerine galip gelenler, hakka istinat etmeyen amelleri hakka mutabık amellerinden fazla olanlar âyetlerimize zulmettiklerinden ötürü, âyetlerimizi yok farz edip amel işlediklerinden ötürü, âyetlerin fonksiyonunu değiştirdiklerinden ötürü hüsrana mahkum olacaklardır. O gün mîzan, hakla kurulacaktır. Hak bir mîzan konulacak. Bu öyle bir terazidir ki, öyle bir mîzandır ki hiç kimseyi en küçük bir haksızlığı maruz bırakmadan tüm yaptıklarını, tüm amellerini, o amelleri işlerken taşıdığı niyetlerini tartıp değerlendirecektir. Kişinin amelleri mi tartılacak? Yoksa amel defterleri mi tartılacak? Yoksa o amelleri işleyen kişinin kendisi mi tartılacak? Bunun münakaşasına girmeye gerek yoktur. Belki de bunların hepsi birden tartılacak ve değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Abdullah İbni mes’ud için Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Onun bacaklarının inceliğine mi şaşıyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki onlar kıyâmet günü Uhut dağından daha ağır gelecektir.” Yâni kimilerinin amelleri değerlendirilmeye bile tâbi tutulmazken, kimilerinin amelleri de işte bu kadar ağır olacaktır. Mîzanın, terazinin hak oluşu, hak olarak konuşu onda hakka istinad etmeyen, haktan başka şeylere dayanarak yapılan hiçbir amelin ağırlığının olmayacağı, değerlendirmeye tâbi tutulmayacağı anlamına gelmektedir. Çünkü Kur’an bizzat Mîzandır. Rabbimiz Şûra sûresinde şöyle buyurur: “Gerçekten Kitabı ve ölçüyü indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyâmet saati yakındır.” (Şûra 17) Evet Allah kitabını hak olarak, hukuk olarak indiren ve Mîzanı da hak olarak indirendir. Bu kitapla birlikte ince bir adâlet terazisi de indirmiştir Allah ki o her şeyi ölçer, her konuda ölçüyü vaz’ eder, her amelin ölçüsünü bu kitap verir. Tüm hakları o belirler, tüm amel ve hareketleri o mizana vurur, her şeyi o dengeye getirir. Evet kitap kıstastır, tüm amel ve kavillerde kitap mîzandır, ya da bu kitap her amel için tasdik makamıdır. Kendisine arz edilen şeylerin doğruluğunu, bâtıllığını tasdik etme makamındadır Kur’an. Bu iyi ameldir bu kötü ameldir diye, bu sâlihtir bu gayri sâlihtir diye, bu Allah’ın rızasına uygun ameldir diye, Allah’ın razı olduğu eylemdir diye, bu Allah’ın istediği hayat tarzıdır, bu Allah’ın istediği sistemdir diye, Allah’ın emrettiği eğitim sitemi budur diye, Allah’ın razı olduğu kıyafet budur diye, Allah’ın istediği kazanma harcama budur diye önüne tasdik için sunulan şeyi tasdik etmek veya reddetmek makamındadır Kur’an. Kur’an hayatın mîzanıdır. Kur’an’ın böyle bir dinamizmi var yâni. Tüm amellerin ölçüsüdür Kur’an. Yâni arz edersiniz kitaba şöyle bir düğün modeli, şöyle bir kazanç modeli, şöyle bir terbiye modeli, böyle bir çocuk eğitimi modeli, böyle bir namaz modeli, şöyle bir zikir modeli veya şöyle bir tapınma modeli veya böyle bir ulviyet kutsiyet modeli, böyle bir takva modeli... Bunu Kur’an’a arz edersiniz, Ey Kur’an! Ey yüce Kur’an! Biz düşündük taşındık bunu münâsip gördük! Biz bunu Tevrat’tan aldık! Biz bunu İncil’den bulduk! Allah demişti bunu, Mûsâ demişti, Îsâ demişti bunu! Filanların, falanların hatırı içindi! Bakar ona, eğer tasdik ederse, tamamdır, doğrudur, münâsiptir derse tamam o doğrudur. Yok tasdik etmezse işi bitmiştir onun. Kitabın doğru demediği, kitabın okeylemediği hiçbir amel, hiçbir düşünce, hiçbir eylem Allah katında makbul değildir. İşte buradaki mîzandan kasıt, kitabın kıstas oluşu, terazi oluşu özelliğidir denmiş. Veya bu mîzan ile kastedilen şeyin bu kitabın sosyal hayatta uygulanan ve terazi gibi her şeyi yerli yerine oturtan, her şeyi en güzel ve en doğru biçimde tartarak hak ve bâtılın, doğru ve yanlışın, zulüm ve adâletin farkını ortaya koyan her şeyi ortaya çıkaran Şeriattır denmiş. Yâni bu kitabın pratiği anlamına gelen Şeriat hayata bir hâkim oldu mu her şey dengeye gelecek, her inanç her düşünce, her anlayış, her amel tartılarak sonucunun ve değerinin ne olduğu açıkça ortaya dökülecektir. Evet demek ki dünyada mîzan olan kıstas olan, hakkı bâtılı ortaya koyan bu kitaba istinad ederek yapılan ameller değerlendirilmeye tâbi tutulacak, buna dayanmayanlar ise hiçbir değer ifade etmeyecek, değerlendirilmeye bile tâbi tutulmayacaktır anlıyoruz. Hattâ bakın yine Kur’an-ı Kerîmde kâfirler için mîzan konulmayacağı, tartı tutulmayacağı, onların amellerinin değerlendirilmeye bile alınmayacağı anlatılmaktadır Kehf sûresinde: “Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyâmet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.” İşte bunlar Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkâr eden kimselerdir. Allah’ın kendilerine yol göstermek üzere gönderdiği kitabının âyetlerini inkâr etmişler. Allah’ın âyetlerini örtmüşler, âyetleri gündemlerinden düşürmüşler, âyetlerden habersiz bir hayat yaşamışlar. Ve de ona kavuşacakları günü hesaplarına katmadan yaşamış-lar. Yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerinden hesap sorulma-yacak zannederek yaşamışlar. Onun için tüm amelleri boşa gitmiştir. Rabbimiz buyurur ki biz onlar için kıyâmet günü her hangi bir tartı da tutmayacağız. Onların amelleri asla değerlendirmeye tâbi tutulmayacaklardır. Amellerinin hiç bir değeri olmayacaktır. Ne yaparlarsa yapsınlar, isterse büyük büyük ameller işlesinler, fabrikalar, yollar, köprüler kursunlar, açları doyurup çıplakları giydirsinler değil mi ki tüm bu amellerinin yaptırıcısı Allah değil hepsi boştur bunların. Onların dünya hayatında tüm sa’yleri, tüm mesaileri, tüm yaptıkları ve kazandıkları boşa gitmiştir. Ya da onlar tüm çabalarını, tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble edinmiş, tüm plan ve programlarını dünyayı kazanmak adına yapmışlar, dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve başarılı olmak üzere yapmış insanlardır. Tüm yatırımlarını dünyada kalıcı ve âhirete intikal etmeyici şeylere yapmışlar. Dünyada zengin olmak ve dünyada başarmak onların tek amacıydı. Âhiret adına bir endişeleri yoktu onların. Bu yüzden hayatlarında Allah’ı diskalifiye etmişler, peygamberi unutmuşlar, kitabı yok farz etmişler, hesabı yok farz etmişler... Hesabı yok farz edince de kendilerini her türlü sorumluluktan azade saymışlar ve tıpkı hayvanlar gibi, ipini koparmış danalar gibi sorumsuzca bir hayat yaşamışlar. Bunu yaparken de çok iyi bir şey yaptıklarını zannetmişler. Böylece hayatlarını mahvetmişler. Tüm yaptıkları boşa gitmiş, kendilerini de kendilerine verilen imkânlarını da boşa harcamışlar. Çünkü yaptıkları ve kazandıklarının tamamı dünyada kalmıştır. Zaten bu tür insanlar sermayelerini bile kaybetmiş insanlardır. Sermayeyi kaybeden birinin kar etmesi de düşünülemez. Peki bizi yarın hesaba çekecek olan Rabbimiz acaba bize bu dünyada imkân vermedi mi? Bize hiç bir fırsat vermeden mi bizi imtihana çekecek? Bizi dünyaya getirmeden mi bizim adımıza karar verecek? Hayır hayır:
8,9. “Gerçek tartı kıyâmet günündedir. Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır. Tartıları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü kendilerini mahvetmiş olanlardır.” Evet hak mîzan, gerçek tartı kıyâmet günündedir. Hak mîzan. Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, terazi hak, Mîzan hak hepsi haktır. Ogün hak bir mîzan kurulacak ve tartıları ağır gelenler, amelleri değerlendirmeye tâbi tutulanlar, iyilikleri kötülüklerine galip gelenler onlar ebedîyen kurtuluşa erenlerdir. Ama tartıları hafif gelenler, amelleri değerlendirilmeye lâyık görülmeyenler, kötülükleri iyiliklerine galip gelenler, hakka istinat etmeyen amelleri hakka mutabık amellerinden fazla olanlar âyetlerimize zulmettiklerinden ötürü, âyetlerimizi yok farz edip amel işlediklerinden ötürü, âyetlerin fonksiyonunu değiştirdiklerinden ötürü hüsrana mahkum olacaklardır. O gün mîzan, hakla kurulacaktır. Hak bir mîzan konulacak. Bu öyle bir terazidir ki, öyle bir mîzandır ki hiç kimseyi en küçük bir haksızlığı maruz bırakmadan tüm yaptıklarını, tüm amellerini, o amelleri işlerken taşıdığı niyetlerini tartıp değerlendirecektir. Kişinin amelleri mi tartılacak? Yoksa amel defterleri mi tartılacak? Yoksa o amelleri işleyen kişinin kendisi mi tartılacak? Bunun münakaşasına girmeye gerek yoktur. Belki de bunların hepsi birden tartılacak ve değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Abdullah İbni mes’ud için Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Onun bacaklarının inceliğine mi şaşıyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki onlar kıyâmet günü Uhut dağından daha ağır gelecektir.” Yâni kimilerinin amelleri değerlendirilmeye bile tâbi tutulmazken, kimilerinin amelleri de işte bu kadar ağır olacaktır. Mîzanın, terazinin hak oluşu, hak olarak konuşu onda hakka istinad etmeyen, haktan başka şeylere dayanarak yapılan hiçbir amelin ağırlığının olmayacağı, değerlendirmeye tâbi tutulmayacağı anlamına gelmektedir. Çünkü Kur’an bizzat Mîzandır. Rabbimiz Şûra sûresinde şöyle buyurur: “Gerçekten Kitabı ve ölçüyü indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyâmet saati yakındır.” (Şûra 17) Evet Allah kitabını hak olarak, hukuk olarak indiren ve Mîzanı da hak olarak indirendir. Bu kitapla birlikte ince bir adâlet terazisi de indirmiştir Allah ki o her şeyi ölçer, her konuda ölçüyü vaz’ eder, her amelin ölçüsünü bu kitap verir. Tüm hakları o belirler, tüm amel ve hareketleri o mizana vurur, her şeyi o dengeye getirir. Evet kitap kıstastır, tüm amel ve kavillerde kitap mîzandır, ya da bu kitap her amel için tasdik makamıdır. Kendisine arz edilen şeylerin doğruluğunu, bâtıllığını tasdik etme makamındadır Kur’an. Bu iyi ameldir bu kötü ameldir diye, bu sâlihtir bu gayri sâlihtir diye, bu Allah’ın rızasına uygun ameldir diye, Allah’ın razı olduğu eylemdir diye, bu Allah’ın istediği hayat tarzıdır, bu Allah’ın istediği sistemdir diye, Allah’ın emrettiği eğitim sitemi budur diye, Allah’ın razı olduğu kıyafet budur diye, Allah’ın istediği kazanma harcama budur diye önüne tasdik için sunulan şeyi tasdik etmek veya reddetmek makamındadır Kur’an. Kur’an hayatın mîzanıdır. Kur’an’ın böyle bir dinamizmi var yâni. Tüm amellerin ölçüsüdür Kur’an. Yâni arz edersiniz kitaba şöyle bir düğün modeli, şöyle bir kazanç modeli, şöyle bir terbiye modeli, böyle bir çocuk eğitimi modeli, böyle bir namaz modeli, şöyle bir zikir modeli veya şöyle bir tapınma modeli veya böyle bir ulviyet kutsiyet modeli, böyle bir takva modeli... Bunu Kur’an’a arz edersiniz, Ey Kur’an! Ey yüce Kur’an! Biz düşündük taşındık bunu münâsip gördük! Biz bunu Tevrat’tan aldık! Biz bunu İncil’den bulduk! Allah demişti bunu, Mûsâ demişti, Îsâ demişti bunu! Filanların, falanların hatırı içindi! Bakar ona, eğer tasdik ederse, tamamdır, doğrudur, münâsiptir derse tamam o doğrudur. Yok tasdik etmezse işi bitmiştir onun. Kitabın doğru demediği, kitabın okeylemediği hiçbir amel, hiçbir düşünce, hiçbir eylem Allah katında makbul değildir. İşte buradaki mîzandan kasıt, kitabın kıstas oluşu, terazi oluşu özelliğidir denmiş. Veya bu mîzan ile kastedilen şeyin bu kitabın sosyal hayatta uygulanan ve terazi gibi her şeyi yerli yerine oturtan, her şeyi en güzel ve en doğru biçimde tartarak hak ve bâtılın, doğru ve yanlışın, zulüm ve adâletin farkını ortaya koyan her şeyi ortaya çıkaran Şeriattır denmiş. Yâni bu kitabın pratiği anlamına gelen Şeriat hayata bir hâkim oldu mu her şey dengeye gelecek, her inanç her düşünce, her anlayış, her amel tartılarak sonucunun ve değerinin ne olduğu açıkça ortaya dökülecektir. Evet demek ki dünyada mîzan olan kıstas olan, hakkı bâtılı ortaya koyan bu kitaba istinad ederek yapılan ameller değerlendirilmeye tâbi tutulacak, buna dayanmayanlar ise hiçbir değer ifade etmeyecek, değerlendirilmeye bile tâbi tutulmayacaktır anlıyoruz. Hattâ bakın yine Kur’an-ı Kerîmde kâfirler için mîzan konulmayacağı, tartı tutulmayacağı, onların amellerinin değerlendirilmeye bile alınmayacağı anlatılmaktadır Kehf sûresinde: “Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyâmet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.” İşte bunlar Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkâr eden kimselerdir. Allah’ın kendilerine yol göstermek üzere gönderdiği kitabının âyetlerini inkâr etmişler. Allah’ın âyetlerini örtmüşler, âyetleri gündemlerinden düşürmüşler, âyetlerden habersiz bir hayat yaşamışlar. Ve de ona kavuşacakları günü hesaplarına katmadan yaşamış-lar. Yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerinden hesap sorulma-yacak zannederek yaşamışlar. Onun için tüm amelleri boşa gitmiştir. Rabbimiz buyurur ki biz onlar için kıyâmet günü her hangi bir tartı da tutmayacağız. Onların amelleri asla değerlendirmeye tâbi tutulmayacaklardır. Amellerinin hiç bir değeri olmayacaktır. Ne yaparlarsa yapsınlar, isterse büyük büyük ameller işlesinler, fabrikalar, yollar, köprüler kursunlar, açları doyurup çıplakları giydirsinler değil mi ki tüm bu amellerinin yaptırıcısı Allah değil hepsi boştur bunların. Onların dünya hayatında tüm sa’yleri, tüm mesaileri, tüm yaptıkları ve kazandıkları boşa gitmiştir. Ya da onlar tüm çabalarını, tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble edinmiş, tüm plan ve programlarını dünyayı kazanmak adına yapmışlar, dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve başarılı olmak üzere yapmış insanlardır. Tüm yatırımlarını dünyada kalıcı ve âhirete intikal etmeyici şeylere yapmışlar. Dünyada zengin olmak ve dünyada başarmak onların tek amacıydı. Âhiret adına bir endişeleri yoktu onların. Bu yüzden hayatlarında Allah’ı diskalifiye etmişler, peygamberi unutmuşlar, kitabı yok farz etmişler, hesabı yok farz etmişler... Hesabı yok farz edince de kendilerini her türlü sorumluluktan azade saymışlar ve tıpkı hayvanlar gibi, ipini koparmış danalar gibi sorumsuzca bir hayat yaşamışlar. Bunu yaparken de çok iyi bir şey yaptıklarını zannetmişler. Böylece hayatlarını mahvetmişler. Tüm yaptıkları boşa gitmiş, kendilerini de kendilerine verilen imkânlarını da boşa harcamışlar. Çünkü yaptıkları ve kazandıklarının tamamı dünyada kalmıştır. Zaten bu tür insanlar sermayelerini bile kaybetmiş insanlardır. Sermayeyi kaybeden birinin kar etmesi de düşünülemez. Peki bizi yarın hesaba çekecek olan Rabbimiz acaba bize bu dünyada imkân vermedi mi? Bize hiç bir fırsat vermeden mi bizi imtihana çekecek? Bizi dünyaya getirmeden mi bizim adımıza karar verecek? Hayır hayır:
10. “Sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler yarattık. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz” Yeryüzünü sizin için bir karar yeri kıldık. İstikrar makamı yaptık. Yeryüzünü sizin için vatan yaptık. Orada sizin için, yaşamınız için, imtihanınız için geçimlikler yarattık. Sizin için orada her şeyi hazırladık. Her şeyiniz Allah’tan olduğu halde siz ne kadar da az şükrediyorsunuz? Sizin Rabbiniz, sizin kendisine kul olmanız, sizin hayat programlarınızı kendisinden almanız gereken Rabbiniz o Allah ki, o öyle lütuf sahibi bir Allah ki sizi yaratmış ve şu yeri sizin için bir döşek bir karar yeri yapmış. Size bir yatak yapıp sizin rahatınıza sunmuştur onu. Sizin imtihanınız için bir imtihan salonu kılmıştır onu. Orada yatıp kalkıyor, orada uyuyup uyanıyor, orada dayanıp oturuyorsunuz. Altınızdan çekiliverseydi bu döşek nerede karar kılardınız? Öyle olmasaydı nerede yatıp nerede otururdunuz? Size böyle bir vatan kılmasaydı ne yapar, nasıl yaşardınız? Demek ki bizi yaratan ama yarattığı gibi öyle başı boş bırakmayan, kendi halimize terk etmeyen ve hayatımızın devamı için dünyada yaşam şartlarımızı da ayarlayan bir Rab'le karşı karşıyayız. Hayat ama en az onun kadar önemli olan bu hayatın devamı. Dünyayı bizim için yaşam yeri olarak hazırlayıvermiş Rabbimiz. Şimdi burada bir soru sorayım size: Eğer bu dünya insanların elinde olsaydı, insanların mülkünde olsaydı bu kadar cömertçe onu insanlara sunabilir miydi? Şu gökyüzü, şu semamızın simasını süsleyen yıldızlar, şu gecemizin zülüflerini aydınlatan hilal, şu bize her saniye ısı ve ışık gönderen güneş, şu her an teneffüs ettiğimiz hava, şu kıymetini bilmeden tükettiğimiz sular bir insanın ya da insanların elinde olsaydı onu ondan bu kadar rahat alabilir miydiniz? İşte sizin böyle cömert bir Rabbiniz var. Öyleyse kimin ekmeğini yiyip, kimin kılıcını salladığınızı bir düşünün. Kimin nimetlerinden istifade edip de kimlere kulluk ettiğinizi bir düşünün. Kimin evinde oturduğunuzu, kimin döşeğinde yattığınızı, kimin eşyalarını kullandığınızı bir düşünün! Düşünün de kime kul ol-manız gerektiğini iyi anlayın! Bütün bunları yaratan, bütün bu nimetlerle sizi perverde eden Allah’tan başka bir ilah olmayacağını bilip dururken sizler ne kadar da az şükrediyorsunuz Rabbinize. Ne kadar da az teşekkür ediyorsunuz Ona? İşte bu bizim yaratılışımız, yoktan var edilişimiz, sonra üzerinde yaşadığımız dünyamızın yaratılışı, sonra yaşadığımız bu dünyada Rabbimiz tarafından tüm yaşam şartlarımızın hazırlanması, sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gereken ve karşılığında bunu bize lütfeden Rabbimize karşı şükretmemiz gereken bir âyettir. Şükür, teşekkür verileni verenin yolunda kullanmaktır. Şükür hayatı o hayatın sahibinin yolunda kullanmaktır. Şükür dünyayı, hayatı, canı, malı, zamanı, imkânları, fırsatları onu verenin yolunda harcamaktır. Şükür nimet cinsinden olur. Allah bize hangi nimeti vermişse o nimet cinsinden infakta bulunarak şükredilir. Hayatı onu bize veren Allah’ın istediği biçimde yaşamak, geceyi ve gündüzü onu bize lütfeden Allah yolunda kullanmak, aklı onu verenin razı olduğu yerde kullanmak, zamanı onu verenin razı olduğu yerde kullanmak Allah’ın rızasını tahsilde harcamak şükürdür. Hayatı o hayatın sahibine sormadan yaşamak, zamanı kendi bildiğimiz biçimde doldurmak, malı o malın sahibinin razı olmadığı yerlerden kazanıp onun razı olmayacağı yerlerde harcamak, elimizi, ayağımızı, gözümüzü kulağımızı onları bize verenin yolunda kullanmamak, varlığımızı onu bize vermeyenler yolunda harcamak, geceyi ve gündüzü onu bize verenin razı olmadığı şeyler yolunda itlaf etmek nankörlüktür Allah korusun. İşte Rabbimiz buyurur ki insanların pek çoğu bunun farkında değillerdir, pek çoğu şükretmemektedir. Evet diyor ki Rabbimiz: Ey kullarım sizi ben yarattım. Hayatınızı bana borçlusunuz. Sadece bana şükretmeniz bana teşekkür etmeniz gerekirken, hayatınızı benim istediğim biçimde yaşamanız, bana teslim olup bana kulluk etmeniz gerekirken, tam aksini yaparak bana nidler, eşler, ortaklar aramaya, bulmaya kalkmayın! Rızasını kazanacağınız, kendilerine kulluk edeceğiniz, hayat programlarınızı kendilerine soracağınız, sistemlerini sistem kabul edeceğiniz benden başka Rabler, benim dununda efendiler bulmaya kalkmayın! Veya beni sadece hayatın bazı bölümlerine karışan, ama öbür bölümlerde yetkisiz kabul etmeyin! Namazınıza karışan ama kılık kıyafetinize karışmayan, Orucunuza karışan ama hukukunuza karışmayan, mescidinize karışan ama kazanmanıza harcamanıza, çocuklarınızın eğitimine, sofranıza, ev tefrişlerinize, düğününüze derneğinize, okumanıza yazmanıza, meslek seçiminize karışmayan bir Allah kabul etmeyin. Hayatınızın bazı bölümlerine karışan, o bölümlerde söz sahibi olan varlıklar, efendiler, amirler bulmayın! diyor Rabbimiz. Ama ne gariptir ki insanlardan kimileri Allah’ın bu tür âyetlerinin üzerini örttükleri için, işaret levhalarını kamufle ettikleri için, Allah’ın âyetlerinden habersiz yaşadıkları için haktan, hakikatten, hidâyetten, dosdoğru yoldan yüz çeviriyorlar. Allah’tan yüz çevirip başkalarına yöneliyorlar. Allah’a kulluk yapmaları gerekirken, Allah’ın razı etmeleri gerekirken, Allah’a teşekkür etmeleri gerekirken başkalarına teşekkür etmeye, başkalarına kulluk etmeye, başkalarını razı etmeye çalışıyorlar. Hayat programlarını hayatın sahibi olan Allah’tan almaları gerekirken başkalarının hayat programlarını alıp uygulamaya yöneliyorlar. Evet unutmayalım ki Rabbimiz bizi de üzerinde yaşadığımız bu dünyayı da bizim imtihanımız için yaratmıştır. Şu anda sahip olduğumuz imkânların tümünü bunun için vermiştir bize. Kendilerine yeryüzünde imkân verilenler, mal mülk verilenler, ekonomik güç verilenler, sosyal güç verilenler, amirlik müdürlük verilenler çok dikkat et-sinler. Allah bu verdikleriyle onları denemek için imtihan etmek için onlara bunları vermiştir. Zira mülkün sahibi Allah’tır. Kendilerine mülk verilenler ise o mülk üzerinde halîfelik makamına getirilmiş insanlardır. Onlar acaba kendilerini vekil bilip o mülkün gerçek sahibinin arzularını mı yerine getirecekler? Kendilerine verilen o mülkü mülk sahibinin istediği bi-çimde mi kullanacaklar? Yoksa mülkün gerçek sahibini unutup ken-dilerini mülkün sahibi zannedip, kendilerinin vekil olduklarını unutup kendilerini asil zannedip, kendilerini ulûhiyet haklarına, egemenlik haklarına sahip zannedip o mülkte gerçek mülk sahibinin tasarrufu gibi mutlak bir tasarrufta mı bulunacaklar? İşte Allah insanları ve toplumları bu konuda denemektedir, imtihan etmektedir. Birinin helâkinden sonra öteki nesilleri getirerek Allah onları imtihan etmektedir. Bundan sonra Rabbimiz geçmişimizin geçmişinden söz etmeye başlayacak. Bizim ilkimizden söz etmeye başlayacak. İlkimiz atamız olan Hz. Âdem’in yeryüzünde yaratılışı ve onun başından geçenleri anlatmaya başlayacak. İnsan cinsinin asla bilemeyeceği, vahyin dışında başka hiç bir kaynaktan öğrenme imkânımızın olmadığı bir haberle bizi karşı karşıya getirecek Rabbimiz. İnsanı ve insanlık tarihinin tümünü özetleyen bir haber bir bilgi. İnsan denen varlığın kıyâmete kadar yeryüzünde nasıl yaşayacağını, kimin safında yer alacağını, hangi ekolü benimseyeceğini anlatan bir tebliğ. Başka bir deyişle yeryüzünde kulluğu ve isyanı anlatan bir mesaj. Yaratılışla birlikte kim kulluk etmiş, kim isyan etmiş? Veya Allah’a kulluk nedir? Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk nasıl yapılır? İsyan nasıl olur? İsyan neden olur? Âdem ve iblis örneğiyle bu konunun anlatıldığı bir pasaj. Evet Âdem ve İblis anlatılacak. Âdem’i tavır ve İblisi tavır anlatılacak. Yaratılış, sonra imtihan, sonra cennet ve daha sonra da yeryüzüne iniş anlatılacak. Bu inişten sonra da kıyâmete kadar yeryüzünde insanoğlunun durumu ve imtihanı anlatılacak. Bakın Rabbimiz şöylece söze başlıyor:
11. “Andolsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, “Âdem'e secde edin” dedik; İblisten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.” Evet Rabbimiz bundan önceki âyetinde insanlık için yeryüzünü hazırladığını anlatmıştı. Yeryüzünü insanın yaşayabileceği bir ortam haline getirdiğini haber vermişti. Burada da Rabbimiz artık yeryüzünde insanlık tarihinin başladığını, peygamberler tarihinin başladığını ve daha farklı bir deyişle artık yeryüzünde İslâm tarihinin başladığını haber veriyor. Rabbimiz kendisinin bildiği bizim bilmediğimiz bir tarihle bizi yüz yüze getiriyor. Bunlar gaybî haberlerdir, bunları bizler ancak Rabbimizin haber verdiği kadarıyla öğrenebiliriz. Ve bu konularda kesin bilgi Rabbimizin haber verdiği bilgidir. Onun dışında kim ne derse desin hepsi zandan ibarettir. Bakın Rabbimiz diyor ki biz sizi yarattık. Sonra da size şekil verdik. Bir çamurdanken size şekil verdik sûretlendirdik. Elsiz ayaksız, gözsüz kulaksızdınız, size el ayak, göz kulak verdik. İç ve dış organlarınızı en güzel bir şekilde düzenleyip sizi ahseni takvim üzere kıldık. Önce bir kan pıhtısı yaptık, sonra mudğa, sonra ızam. Bu sonralar bu mânâya gelebileceği gibi sizi küçücük bir çocuk yaptı, sonra genç, sonra da olgunlaştırdı anlamına da gelecektir. Veya bu sonralık Hz. Âdem’in yarılışından sonra olduğu gibi ana rahmindeki merhaleleri de anlatır da denmiş. Kur’an’ın farklı yerlerinde bize anlatıldığına göre Rabbimiz Âdem’i ve onun neslini topraktan yaratmıştır. Hz. Âdem de dahil tüm peygamberler, tüm insanlık topraktan yaratılmıştır. Bunu özellikle de-meye çalışıyoruz çünkü kimileri peygamber efendimizin nûrdan yaratıldığını ısrarla iddia ederek sanki onu insanlıktan, beşerlikten çıkarmaya ve hıristiyanların peygamberleri Îsâ’ya yaptıklarını yapmaya çalışıyorlar. Halbuki Rasulullah efendimiz kendisinin bir beşer olduğunu ve beşer olması münâsebetiyle de topraktan yaratıldığını ısrarla vurgulamaktadır. Aynen bizim gibi, insan cinsi gibi topraktan yaratılmış olan Allah’ın Resûlü bizim için de en güzel bir örneklik ve Allah’a kulluk sergilemiştir. Bir beşer olarak peygamberimiz Allah’a kulluğu zirve noktasında yaşayarak örnekleyerek bize göstermiştir. Galiba vahdet felsefesinin kurucuları tarafından onun da bir Allah olduğunu savunmak için mi? Yoksa onun bir beşer olmadığını ortaya koyarak bize örnek olamayacağını iddia etmek için mi hep bir nûrdan yaratılışı iddia edilip durmaktadır. Halbuki Kur’an’ın beyanına göre insan cinsi topraktan, melekler nûrdan, cinler ve şeytan da ateşten ve dumandan yaratılmışlardır. Hûrilerin de zaferandan yaratıldıkları bir hadiste ifade edilmektedir. Evet bu yaratılıştan sonra meleklere dedik ki Âdem’e secde edin. Bütün melekler Âdem’e secde ettiler İblis müstesna. Hadise Bakara’da ve diğer sûrelerde teferruatıyla anlatılır. Bu secde olayı insanların ilkinin, ilkimizin başından geçen ve kıyâmete kadar onun neslinin de gün be gün yaşayacakları bir olay, bir hayat, bir tecrübe. İnsanların tümü ya Âdem’in yoluna, meleklerin yoluna girip onların tavrını sergileyecekler ya da Şeytanın yoluna girip onun rolünü oynayacaklardı. Rabbimiz yeryüzünde bir halîfe yaratmış ve tüm meleklerine ona secde ile emretmiş. İstisnasız tüm melekler ona secde ederlerken İblis bu işin dışında kalmış. Bu secdenin mahiyetini bilmiyoruz. Allah’ın yeryüzünde halîfe olarak yarattığı Hz. Âdem’in önünde ona karşı yapılan bir hürmet ve istirham secdesi miydi? yoksa şu şimdi bizim namazlarda yaptığımız secdeye benzer bir secdemiydi? yoksa bu emri veren Allah’ın emrine bir boyun bükmüş müydü bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa Rableri onlara emretmiş onlar da hemen Rablerinin bu emrine imtisal etmişlerdir. Komutan askere emrediyor, şu taşı selâmlayacaksın diye. Asker de komutanın emrini yerine getirmek için döner o taşı selâmlar. Ama askerin bu eylemi ne o taşın üstünlüğünü, ne de o askerin alçaklığını göstermez, komutanın emrine imtisalı gösterir. Meselâ şu anda biz toprağa ve Kâbe’ye doğru secde ediyoruz. Ama bizim secdemiz ne toprağa ne de Kâbe’yedir. Bizim secdemiz bize bu emri veren Rabb’imizedir, Rabbimizin emrine imtisaldır. Rablerinden kendilerine intikal eden bu emir karşısında melekler hemen secde ettiler ama iblis secde etmedi. İblis secde edenlerden olmadı. Neden oldu bu? Niçin secde etmedi şeytan? Nedenini ve niçinini bilmiyoruz. İblis secde etmedi. Peki İblis kim? İblisin cinler taifesinden olduğunu, kendisine özgü bir şahsiyetinin bulunduğunu, cinlerin tıpkı insanlar gibi doğması ölmesi ve üremelerinin olduğunu, Allah’a iman edip ona kulluk edenlerinin varlığının yanında Allah’a inanmayıp isyan edenlerinin de varlığını biliyoruz. Ama cinlere ait olarak bildiğimiz bütün bu özelliklerin yanında İblisin ayrı bir durumu var. O da biraz sonra gelecek kesin Allah’a isyan eden bir varlık olarak onun kıyâmete kadar varlığını sürdürecek olmasıdır. Kehf sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: "O cinlerdendi ve Rabbinin emrinin dışına çıktı." (Kehf: 50) Bu âyet onun bir cin olduğunu anlatır. İblis, nass ile sabittir ki cinlerdendir. Çünkü bakın secde etmemeyi becerebilmiştir İblis. Eğer bir melek olsaydı bunu becermesi mümkün değildi. Çünkü melek kesinlikle Allah’a isyan edemez. Sonra yine Kur’an-ı Kerîmde İblisin soyundan söz edilir. İnsanların ilk atası nasıl Hz. Âdem (a.s) ise cinlerin aslı ve ilk atası da İblistir. Bu da onun bir melek olmadığını gösterir. Zira meleğin zürriyeti yoktur. Onlarda erkeklik dişilik söz konusu değildir. İblis meleklerden olmadığı halde bu secde emrinin ona da tahsisi konusunda şöyle denmiş: İblis, melek olmadığı halde kendisini meleklere benzetmiş, onlar gibi Allah’a kulluk yapmaya çalışan bir cin idi de Allah’ın bu emrine onun için muhatap olmuştur demişler. Evet tüm melekler secde ettikleri halde İblis secde edenlerden olmadı. İblis onun şeytanlıktan önceki adıdır. Gerçi "İblis" karıştırmaktan gelir. Karıştıran demektir. Şeytan ise İblis’in yaptığı işi yapmaktır. Yâni secde etmeme işine, secdeden kaçınma eylemine de şeytanlık denir. Öyleyse kimdir şeytan? Şeytan secde etmeyendir. Şeytan secde etmeyenlerdir. Şeytan kıyâmete kadar secdesizlerin, secde etmeyenlerin lideri, temsilcisi ve sembolüdür. Öyleyse İkinci bir anlamıyla bu secde de şeytanın yapmadığı, Meleğin yaptığı şeydir. Yâni secde Allah’tan intikal eden her bir emir karşısında boyun eğmektir, Allah’ın her bir emrine boyun bükmek, bel kırmaktır. Allah’ın her emrine kabul demektir. Tamam ya Rabbi! Kabul ya Rabbi! Duydum ya Rabbi! Anladım ya Rabbi deyip ondan intikal eden her bir emri uygulamaya koymak demektir. Namaz secdesi değildir tabii bu. Allah’tan intikal eden her bir emir karşısında yapılacak secde. Tamam Ya Rabbi! Anladım ya Rab-bi! İnandım ya Rabbi! Kabul ya Rabbi! diyerek kişinin Allah’ın emirlerine boyun bükmesinin teslim olmasının, iman etmesinin ve uygulamaya koymasının adına secde denir. Meselâ hangi emri aldık Allah’tan? İlmin farziyeti emri mi? Ki-tabını ve elçisinin sünnetini tanıma emrini mi? Çocuklarımızın müs-lümanca eğitimi emrini mi? Âyetlerinin ve arzularının hayatımıza hâkim kılınması emrini mi? Onun istediği biçimde giyinme emrini mi? Hayatımızın kazanma ve harcama biriminde sadece Onu dinleme emrini mi? Hangi emriyle muhatap olursak olalım tamam ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! İnandım ya Rabbi! Amenna ya Rabbi! Hemen uygulamaya koyuyorum ya Rabbi! Hemen hayatımı onunla düzenliyorum ya Rabbi! Bu imanımı hemen amel olarak hayatımda görün-tülüyorum ya Rabbi! diyerek hemen Ondan bize intikal eden her bir emri uygulamaya koyuyorsak, hemen duyar duymaz meselâ ilim öğ-renmeye başlıyorsak, duyar duymaz hemen kılmaya, tutmaya, örtün-meye başlıyorsak; bilelim ki biz tıpkı melekler gibi Allah’a secdeyi gerçekleştiriyoruz demektir. Ama Allah’tan bize intikal eden her bir emir karşısında ukalalık eder, duymazdan gelir, yok farz eder, Allah’ın böyle bir emri yok farz eder, savsaklar ve hemen uygulamaya koymazsak o zaman da biz şeytanın safında yer alıyoruz, secdesizlik yapıyoruz secdeyi terk ediyoruz demektir. Namaz emri böyledir, tesettür emri böyledir, zekât emri böyledir, ilim emri ve tüm emirler böyledir. Rabbimizden bize intikal eden her bir emir karşısında tamam ya Rabbi diyerek uygulamaya koşarsak o emre secde edersek bilelim ki biz secdelilerin safında meleklerin safında yer alıyoruz, ama emri duymazdan gelir, hemen uygulamaya koymaz ve savsaklamadan yana olursak bilelim ki o zaman da bir secdesizlerin safında İblisin safında yer alıyoruz demektir. Kur’an’ın başka yerlerinde de bu mânâyı görüyoruz. Allah’tan kendilerine intikal eden emirleri yerine getiren kulları için Rabbimiz, secde kelimesini kullanmaktadır: "Mü'minler de "sücceden ve kıyama" Gecelerler." (Furkân: 64) Meselâ namazı tamam kabul ettim ya Rabbi! derler, orucu kabul ya Rabbi! Tamam ya Rabbi! derler, ama bunu sadece sözde bırakmazlar, hemen uygulamaya koyarlar, secde ederler. Evet şeytan secde etmeyendir ve tüm secdesizler, tüm secde etmeyenler şeytandır. Yine biz biliyoruz ki şeytan sadece cinlerden değildir. İnsanların da şeytanları, insanların da secdesizleri vardır. "İşte Biz böylece her Nebiye İnsan ve cin şeytan-larını musallat kıldık" (En’âm 112) Öyleyse insanlardan her kim ki Allah’tan kendisine intikal eden her bir emir karşısında boyun bükmez, tamam ya Rabbi, anladım ya Rabbi, hemen uygulamaya koyuyorum, söz ya Rabbi, bak bunun ameline başladım ya Rabbi! demiyorsa, emri savsaklıyorsa, geciktiriyorsa, tehir ediyorsa, duymazdan geliyorsa o kişi şeytanlık yapıyor demektir. Hangi konu olursa olsun. Giyim-kuşam konusu, yeme-içme konusu, sosyal konular, ekonomik kaygılar, ya da siyasal yapılanma konusu, hangi konu olursa olsun. Kim ki Allah’ın isteğinin ötesinde hareket ediyor yâni Allah’a boyun eğmiyor, secde etmiyorsa işte bu adam şeytanlık yapıyor demektir. İşte iblis budur ve işte secde budur. İblis Allah’tan gelen bu emri uygulamaya koymadı, secde etmedi. Allah’a karşı geldi. Allah’ı dinlemedi. Allah’a isyan etti. Peki emrine karşı gelen bu varlığa Allah’ın ne yapması gerekirdi? Nasıl bir muamelede bulunması gerekirdi? Bize göre sözünü dinlemeyen ve kendisine isyan eden bu varlığı hemen yok etmesi, hemen helâk etmesi, kahretmesi gerekiyordu değil mi? Ama Rabbimiz öyle yapmıyor. Rabbimizin şu rahmetine merhametine bir bakın. Buyurdu ki:
12. “Allah, "Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?" dedi, "Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm", cevabını verdi.” Ey İblis! sana secdeyle emrettiğim halde seni secdeden, seni bu benim emrime inkıyattan alıkoyan nedir? Sana ne mâni oldu ki secde etmedin? Ne mâzeretin vardı ki benim emrime karşı geldin? Söyle bakalım neyin vardı senin? Duymadın mı sözümü? Yoksa bir dalgınlık sonucu, bir gaflet sonucu anlayamadın mı benim emrimi? Niye secde etmedin? Neden benim emrimin dışında hareket ettin? Evet bakın Rabbimiz İblisin bir mâzeretinin olup olmadığını soruyordu. Peki bilmiyor muydu Rabbimiz onun bir mâzeretinin olup olmadığını? Elbette biliyordu ama işte rahmet bu. Rabbimizin rahmeti bu. Rabbimizin rahmeti böyle tecelli ediyordu. Merhameti bol olan Rabbimiz ona imkân tanıyordu, fırsat tanıyordu, onu özür dileme yolunu açıyordu. Bizim için de böyledir Rabbimizin rahmeti. İşlediğimiz bir isyan karşısında hemen bizim defterimizi dürüvermiyor Rabbimiz. Eğer öyle yapsaydı şu anda yeryüzünde bir tek insan kalmazdı. Bize imkân tanıyor, bize tevbe fırsatları veriyor, bize hatalarımızdan dönüş yolları açıyor. Meselâ bakın zina konusunda da bu böyledir. Allah’ın Resulü: “Şüpheli şeylerde haddi uygulamayın” Buyurur. Yâni şüphelerle hadleri kaldırın buyurur. Şüpheli durumlarda hadleri uygulamadan kaldırın buyurur. Hâkim de bunu uygulamak zorundadır. Meselâ ben zina ettim. Hadd-i şer’iyi uygulayıp beni temizleyin! diyerek huzuruna gelen bir adama hâkim: Hayır! sen böyle bir şeyi yapmış olamazsın! dön git tevbe et! Allah’ın affetmeyeceği bir günah yoktur! diyerek onu huzurundan kovar. Sonra adam ikinci defa aynı itirafla gelirse onu bir daha çıkarır huzurundan. Sonra üçüncü, dördüncü defa gelip adam aynı itiraflarda bulununca kendisi recm edilir. İşte burada da aynı rahmetin tecellisini görüyoruz. Allah, İblise rahmeti gereği imkân tanıyordu. Tevbe ve geriye dönüş imkânı veriyordu. Aslında Allah onun herhangi bir mâzeretinin olup olmadığını biliyordu. Ama yine de ona bir imkân tanıyordu. Peki böyle bir durumda İblisin ne yapması gerekiyordu? Aslında Allah’ı da onun gücünü kudretini de bilen bir varlık olarak İblisin hemen bu fırsatı değerlendirip yaptığımdan dolayı Rabbinden özür dilemesi, tevbe etmesi gerekirdi değil mi? Aman ya Rabbi! Ben bir hata ettim! Ben sana karşı kusur işledim! Yapmamam gerekeni yaptım! Yapmam gerekeni yapmadım! Rabbim olarak sana karşı takınmamam gereken bir tavır takındım! Olmamam gereken bir konumda bolundum! Ama ben ettim sen etme ya Rabbi! Kusuruma bakma ya Rabbi! Densizliğimi, cüretimi, isyanımı görme ya Rabbi! Beni affet ya Rabbi! diye yalvarıp yakarması gerekirken bakın İblis ne diyor: “Dedi ki, "Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm" cevabını verdi.” Beni ateşten yarattın onu topraktan o halde ben ondan hayırlıyım. İblis mantığıdır işte bu. Bu mantığı çok iyi anlamak zorundayız. Çünkü çevremizde pek çok insanın aynı mantığı kullandıklarını göreceğiz. Çevremizde anamız, babamız, karımız, kocamız, kardeşimiz, kavmimiz, kabilemiz, amirimiz, memurumuz olarak insanların bu mantıkla, şeytan mantığıyla karşımıza çıktıklarını göreceğiz. Dedi ki İblis ben ondan hayırlıyım. Halbuki Allah’tan kendisine bir emir intikal etmişti, Rabbimiz kendisine Âdem'e secde et buyurmuştu. Kendisine düşen Allah’ın emrine uymak ve onun emri gereği hemen Âdem’in önünde eğilmekti. Değilse onun görevi yorum yapmak değildi. Hâşâ Allah’a akıl vermeye çalışmak değildi. Ama bakın dedi ki ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten onu topraktan yarattın. Bir kere bu bâtıl bir iddiaydı. Çünkü bir şey hayırlımıydı yoksa hayırsız mıydı bunu Allah diyecekti. Halbuki bu Allah’tan her hangi bir şey ulaşmamıştı kendisine. Çünkü henüz Âdem yeni yaratılıyordu. Yeni yaratılan ve henüz ne olduğu belli olmayan, henüz denenmemiş bir varlık mı hayırlıydı, yoksa kendisi mi hayırlıydı bu belli değildi. Onun mu, yoksa berikisinin mi hayırlı olduğunu Allah diyecekti. Ama İblis bu konudaki Allah’ın hükmünü beklemeden kendi kendine hüküm koyarak ilk bâtılını işlemiş oldu. İblis Allah’ın bir emri karşısında kıyas ederek aklı işin içine karıştırarak sanki Rabbimizin emrine yorum getirmeye çalışarak Allah’a akıl vermeye kalkışıyordu. Halbuki kulluğun gereği bu değildi. Kulluk teslimiyeti gerektirir. Kulluğun mantığı teslimiyettir. Kulluk, kulun Rabbine ve onun emirlerine karşı itirazsız, yorumsuz, aklı işin içine karıştırmadan mutlak teslimiyetidir. Buna Rabbimizin kitabında örnek olarak anlattığı, kulluğun zirve noktasında bulunan kutlu bir elçisinin hayatından bir örnek verelim. Bu kutlu elçi Hz. Mûsâ (a.s). Toplumu çölde kendisinden su ister. Allah’ın elçisi bu konuda ilk vuracağı kapıyı bilmektedir. Onların bu isteklerini tüm isteklerin is’af edicisine duyurur. Onlar namına tüm nimetlerin sahibinden su ister. Bakara sûresinde uzunca anlatıldığı veçhile Rabbimiz buyurur ki ey Mûsâ asanı taşa vur. Hakikaten bu emir Mûsâ (a.s)’a öyle bir yerde veriliyordu ki aklın bunu alması mümkün değildi. Sina çölünde, ıssız bir çölün ortasında, yıllardır belki yağmur yüzü görmemiş bir çölün ortasında Allah tarafından peygambere böyle bir emir veriliyordu. Asanı o kupkuru taşa vur. Olacak şey miydi bu? Suyla bunun ne ilgisi vardı? Acaba peygamber yerinde biz olsaydık ve Rabbimiz bu emrini bize verseydi ne yapardık? Aklı işin içine karıştırmadan, fiziği devreye sokmadan, Rabbimizin emrini yorumlamaya çalışmadan hemen uygular mıydık? bir düşünün. Ne kadar da mantıksız görünürse görünsün, ne kadar da bizim aklımıza ve fizik kanunlarına ters düşerse düşsün emri veren Allah’sa bu doğrudur deyip hemen uygulamaya koyabilir miydik? bir düşünün. Ama Hz. Mûsâ öyle demedi. O aklı işin içine karıştırmadı. Al-lah’ın emrine yorum getirmedi. Allah diyorsa doğrudur dedi ve asasını taşa vurdu da Allah’ın izniyle o kayadan sular fışkırıverdi. Taş, asa ve su. E peki ne ilgisi var bunların suyla? deseydi Hz. Mûsâ bizim gibi. Yâni Hz. Mûsâ akıl yürütseydi, problemi fizikle fizik kanunlarıyla değerlendirseydi kesinlikle su çıkmazdı, çıkmayacaktı. Ama Allah demişse tamam ilgisi vardır. Mûsâ (a.s)'ın vahiy kar-şısındaki tavrı kesin teslimiyetti. Vahiy ne emrediyorsa hemen kabul edip teslim olmak zorundayız. Hemen onu uygulamaya koymayarak akıl süzgecinden geçirip yoruma tâbi tuttuğumuz zaman da kaybedeceğimizi hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. İşte bu âyetle kıyâmete kadar bu mesajı veriyordu Hz. Mûsâ bize. Kıyâmete kadar Rab’ ten gelen emirlerin hikmeti konusunda kesin bir bilgi sahibi olamayabiliriz. Ama unutmayalım ki bizler hikmetini anlayamasak da Al-lah’ın emrettiği şeyler serapa hikmettir hikmetlidir. Ve şunu asla unutmayalım ki hikmetini anlayamasak da merhametli olan Allah kulunun faydasına olmayan hiç bir şey emretmez. Bize düşen sadece Allah’ın emrine boyun eğmektir. İşte o zaman Rab’ ten gelen nimet bize ulaşacaktır. Nitekim melekler de öyle yaptılar. Öyleyse biz de Allah’ın melekleri gibi, Allah’ın kutlu elçisi Mûsâ (a.s) gibi Rabbimizden bize intikal eden emirlerden hiç birisine yorum getirmeden, acaba yapsak mı yapmasak mı? Acaba bunlar bizim hayrımıza mı değil mi gibi bir muhasebeye girmeden mutlak teslimiyet göstermek zorundayız. Bunu bana emreden Rabbimdir deyip hemen emre uymak zorundayız. Rabbimizin emirleri karşısında şeytanî bir tavır sergilemeyeceğiz. Eğer böyle davranır, hiç bir tereddüt ve şüphe geçirmeden Rabbimizin emirlerini uygulamaya koyarsak bilelim ki Rabbimiz bizim de hayatımızda nice olmazları olduracak, nice umutsuzluklarımızı giderecek, nice dertlerimize derman verecek, nice kuru taşlardan su-lar akıtacak, nice ıssız çöllerde bizi bıldırcın eti ve kudret helvalarıyla besleyecektir. Bundan hiç mi hiç şüphemiz olmasın. Ama öyle değil de Rabbimizin emirleri karşısında şeytanca bir tavır takınacak olursak ona yapıldığı gibi Rabbimiz bizi de rahmette kovacak, küçültecek, alçaltacak rezil ve rüsva bir hayatın adamı yapacaktır. Evet ben ondan hayırlıyım diyen şeytan bir mantık yürütüyordu. Bir doğruya istinad ettirerek bir bâtılı kabul ettirmeye, bir doğrunun gölgesinde bir bâtılı empoze etmeye çalışıyordu. Bâtılı, bir doğrunun, bir hakkın içine koyarak yutturmaya çalışıyordu. Dikkat ederseniz burada biri doğru ötekisi bâtıl iki cümleden oluşan bir önerme var. Beni ateşten yarattın onu topraktan öyleyse ben ondan hayırlıyım. Bunlardan doğru olan, hak olan “beni ateşten yarattın onu topraktan cümlesidir” Bu doğrudur. Gerçekten Rabbimiz onu ateşten, Âdem’i de topraktan yaratmıştı. Bâtıl olan cümle de “öyleyse ben on-dan hayırlıyım” cümlesiydi. Bir doğruya istinad ettirerek bir bâtılı kabul ettirmeye çalışıyordu. Bugün de bakıyoruz insanların aynı mantığı kullandıklarını görüyoruz. Bir doğrunun gölgesi altında bir bâtılı yutturmaya, bir doğruya istinad ettirerek bir yanlışı empoze etmeye çalışıyorlar. Efendim Amerika’yla münâsebetlerimizi keselim de Rusya’nın kucağına mı atalım kendimizi? Rusya Amerika’dan daha mı iyi sanki? Aynen şeytan mantığı. Bir doğrunun gölgesinde bir bâtılı hoş gösterme çabaları. Burada doğru olan, evet Rusya daha iyi değildir. Bu cümle doğrudur. Ama bu doğruya dayandırılarak bir bâtılı empoze etmeye çalışıyorlar. Amerikan bâtılını empoze etmeye çalışıyorlar. Ne yâni şimdi kızlarımız bu okullara gitmesin de evde mi kalsınlar? Okullara gitmeyip evde oturanlar daha mı iyi sanki? Bir doğrunun hatırına bir bâtılı sineye çekmeye çalışıyor adamlar. Tamam evde boş, boş oturanlar iyi değiller de bu doğrudan hareketle niye bir bâtılı güzel göstermeye çalışıyorsunuz? Bir pislikten başka bir pisliğe çağırmanın şeytan mantığı olduğunu bilmiyor musunuz? Öyle diyeceğinize evde oturanlara eğitim imkânı hazırlayın. Bunların hepsi şeytan mantığıdır. Ne yâni paralarımızı bankaya yatırmayalım da evde hırsızların kucağına mı teslim edelim? Ne yâni şu partiyi desteklemeyelim de filanlar mı gelsinler iktidara? Ne yâni biz oturmayalım bu makamlara da şunlar şunlar mı otursunlar? Bunların hepsi şeytan mantığıdır. Bir doğrunun gölgesinde bir bâtılı empoze çabalarıdır. Veya çevrelerindeki zulümleri göstererek birileri demokrasiyi empoze etmeye çalışıyor. Ne yapalım yâni demokrasiyi bırakalım da şunlar şunlar gibi mi olalım? Tamam onlar da iyi değildir ama sizin savunduğunuz da iyi değildir. Kendi yasalarınızı, kendi fikirlerinizi Allah yasalarına tercih edip kendi tanrılığınızı iddia etmekten vazgeçin Allah yasalarına teslim olun bakın iyi nasılmış o zaman göreceksiniz. Değilse bir pislikten diğer pisliğe çağırmanın anlamı yoktur. Bunların hepsi bâtıldır. Ama maalesef bâtıllar hakkın desteğinde olunca da onun yıkılması zor oluyor. Fenerin içinde yanan bir mum düşünün. Farz edin ki onun içindeki ateş bâtıldır, onu çevreleyen cam fanus da haktır. Bu ateş bu hakkın desteğinde olduğu sürece onun söndürülmesi zordur. Dışardan üfleme onu söndüremeyecektir. Ama ne zaman ki bu ateş hakkın desteğinden, hakkın muhafazasından, doğrunun istinadından yâni onu muhafaza eden cam fanustan ayırabilirsek ondan sonra onun söndürülmesi çok kolay olacaktır. İşte bâtılların hayatta kalışlarının hikmeti buradadır. Maalesef tüm bâtıllar hakkın desteğindedir. Burada Şeytanın işlediği bir başka bâtıl daha var ki o da bizim yaşamımızın temelini oluşturan bir bâtıldır. O da şudur: Şeytan diyor ki; ne? Ben Âdem’e secde edeceğim ha? Ne dedin ne dedin? Âdem’e secde mi dedin? Niye secde edecekmişim ben ona? Kim o? Sanki onun maddesi benim maddemden üstün mü ki ona secde edeceğim? İbadet ve emirler konusunda, varlıklar arası ilişkiler konusunda maddeyi temel kabul edip materyalistçe bir düşünce mantığı. Meseleye materyalistçe bir yaklaşım. İnsanların pek çoğu böyle değil mi? Adam her şeyi parayla ölçüyor bugün. İffeti, namusu, dostluğu, arkadaşlığı, sevgiyi hep parayla ölçüyor. O kaç paralık adammış da onunla arkadaşlık edecekmişim! diyor. Kaç paralık adam da onun dâvetine icâbet edecekmişim! O kim ki onun elini öpecekmişim! Hattâ benim karnımı yarsalar onun karnından daha fazla kazurat çıkar diyor adam. Her şeyi maddeyle ölçmeye çalışıyor. İşte şeytan da aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. Evet şeytan Allah karşısında bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunuyordu. Allah bilgisi, Allah mesajı, Allah yasaları karşısında ilk defa kendi bilgisini, kendi fikirlerini, kendi yasasını savunan bir tip olarak ortaya çıkıyordu şeytan. Ve kıyâmete kadar onun yolunu takip edenler için bir selef oluyordu. İnsanlardan da Allah bilgisini, Allah mesajını, Allah yasalarını beğenmeyerek kendi yasalarını onun yasalarına tercih edenler, Allah yasalarını ilga ederek kendi yasalarını onun yerine ikâme etmeye çalışan insan şeytanları da hep var olagelmiştir yeryüzünde. İşte Allah’la çatışan, Allah’la ve Allah yasalarıyla savaşa tutuşan bu tâğutların başlangıcı da o döneme dayanmaktadır. Şeytanî güçler, şeytanî fikirler, şeytanî sistemlerle Rahmânî güçlerin kavgası da o zamandan beri devam edip gelmektedir. Ve kıyâmete kadar da yeryüzünde bu mücâdele devam edecektir. Şeytan Allah’ın kendisine tanıdığı tevbe imkânını da kendisine kafa tutarak, delil getirerek, verdiği emrin beklentilerine uygunsuzluğunu ortaya koyarak aslında o güne kadar Allah’a değil de kendi arzularına kendi nefsinin isteklerine tapındığını ortaya koyunca bakın Rabbimiz şöyle buyurdu:
13.”Ona, " İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, defol, sen alçağın birisin" dedi.” Öyleyse ey İblis in oradan! İn o mevkiden, makamdan! Çık o makamdan mansıptan! Defol o ter temiz meleklerimin arasından! Defol o şerefli meleklerimin arasından! Ya da çık o nimetler yurdu cennetimden! Ya da ayrıl benim korumamdan! Çünkü o yüce makam Allah karşısında haddini bilen, Rab karşısında ubûdiyet konumunda olan itaat ve tevazu sahibi kullarımın makamıdır. Sense Rabbinin açık ve net secde emrine karşılık geliştirdiğin bâtıl kıyasın, sapık düşüncen ve tavrınla küçülmeyi, zillet içinde bir hayatın sahibi olmayı kendin istedin. Yaratıcının emrini icra etmekle küçüleceğini zannettin. Âdem’e secde etmekle değersiz olacağını zannettin. Ama bilemedin ki asıl küçülmen yaratıcına karşı gelmendir. Böylece küçülmeyin, al-çalmayın, horluğunun sebebini kendin hazırladın. Defol sen alçağın birisin. Alçalmaya lâyıksın buyurdu. Bugün aynen şeytan gibi nice alçaklar görüyoruz ki Rabbi hu-zurunda secdeye varmaktan korkuyorlar. Küçüleceğiz endişesiyle Rablerinin emirlerini icradan kaçıyorlar. Halbuki peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Kim secde eder, Allah karşısında tevazu gösterirse Allah onu yüceltir, kim de tekebbür eder Allah’a ve kullarına karşı büyüklük taslamaya kalkışırsa Allah da onu alçaltır” Bir kimse Rabbinin emirlerine ne kadar teslim olursa, ne kadar muttaki davranırsa, Allah emirleri karşısında ne kadar boynu bükük olursa o nispette izzet ve şeref sahibi olur. Allah’ın Resûlü yine başka bir hadislerinde buyurur ki: “Gerek fert planında gerekse devletler planında güçlü olmak isteyen Allah’a tevekkül etsin. Allah’a güvensin. Allah’ı velî bilip İşlerini Allah’a havale etsin. Allah’ın yasalarını uygulayarak ona teslim olsun. Kim insanların en zengini olmak istiyorsa kendi yanındakilere ya da insanların elindekilere değil sadece Allah’ın yanındakine güvensin. Çünkü kendi yanındakiler de insanların elindekiler de bir gün gelir biter. Onlar bitmezlerse bile bir gün gelir insan kendisi onları terk etmek zorunda kalır. Kim ki insanların en şereflisi olmak isterse, gerek fert planında, gerekse devletler planında kim ki en aziz, en güçlü ve en şerefli olmak isterse muttaki olsun. Allah’ın koruması altına girsin, yolunu Allah’la bulsun, yolunu Allah’a sorarak bulsun, hayatını Allah’ın istediği biçimde düzenlesin. Kim ki hayatını Allah’a sorarak yaşarsa, hayatını Allah’ın kitabına sorarak yaşarsa yeryüzünün en şerefli, en aziz ve en güçlü insanı odur. Ama kim de Allah’ın kitabından Allah’ın yasalarından habersiz bir hayat yaşarsa, Allah’a ve Allah’ın kitabına rağmen tıpkı İblis gibi Allah’a isyan bayrağı açarcasına bir hayat yaşarsa o da küçülmeye hor ve hakir bir hayatın adamı olmaya mahkumdur. Çünkü Allah’a isyan etmiş, Allah’la savaşa tutuşmuş kimseler sonunda mağlup olmak, küçülmek ve izzetsiz bir duruma düşmek zorunda kalacaklardır. Tıpkı selefleri gibi cennet için yaratılmışlarken, yüce makamlar için yaratılmışlar iken, yeryüzünde halîfe olarak yaratılmışlar iken halîfelik konumuna lâyık hareket etmediklerinden, cennete lâyık hareket etmediklerinden, kulluktan çıktıklarından Allah’ın hazırladığı makamların tümünden çıkarılmak ve kovulmak zorunda kalacaklardır. Evet Rabbimiz çık oradan alçak! İn oradan alçalmış olarak! buyurunca Rabbimizin bu tehdit içeren ifadesi karşısında İblisi bir korku, bir titreme, bir telaş ve yıkılış sarıverdi. Anladı ki artık hayatının sonu gelmişti. Anladı ki artık Rabbi onu helâk edecekti. Bu vaziyette Allah tarafından helâk edilmektense, işlediği bu suç yüzünden kahrolup gitmektense, geberip gitmektense zillet içinde de olsa, horluk hakirlik içinde de olsa, rahmetten kovulmuş ve gazaba uğramışlardan olarak da olsa yaşamayı tercih etti. Hayatı tercih etti ve dedi ki:
14. “İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele" dedi.” Ya Rabbi senden dileğim o ki ba’s gününe kadar, insanların öldükten sonra yeniden dirilecekleri güne kadar bana izin ver. O zamana kadar bana mühlet tanı ve o zamana kadar beni öldürme dedi. Bakın çok da akıllı çukur, güya insanların tekrar dirilecekleri ana kadar yaşarsa bir daha kendisine ölüm gelmeyecek. Güya kendince Allah’ı kandırıp ebedîlik istiyordu kendisi için. Onun içindir ki dikkat ederseniz ya Rabbi bana kıyâmet gününe kadar izin ver demiyor da ba’s gününe kadar diyor. Yâni hiç bir zaman ölümü tatmak istemi-yordu. Ama Rabbimiz ona istediği kadar izin vermedi de şöyle buyurdu:
15.“Allah; " Sen erteye bırakılanlardansın" dedi.” Tamam ba’s gününe kadar sana izin verdim, insanların ölüp de tekrar dirilecekleri güne kadar seni erteledim demedi de buyurdu ki tamam sen izin verilenlerdensin. Yâni kıyâmetin kopacağı güne kadar izin verilenlerdensin buyurdu. Kıyâmetin kopacağı güne kadar izin verdi Rabbimiz. Tamam sen mühlet verilenlerdensin haydi ne ya-pacaksan, ne nane yiyeceksen yapacağını yap buyurdu. Buradan da anlıyoruz ki şeytan Allah’ı da âhireti de öldükten sonra dirilişi de hesabı kitabı da cenneti ve cehennemi de inkâr etmiyordu. Şeytan Allah’a da âhiret gününe de inanıyordu. Öyleyse şeytanın küfrü Allah’ı inkâr etmek âhireti, öldükten sonra dirilmeyi he-sabı kitabı reddetmek türünde bir küfür değildi. Daha önce de ifade ettiğim gibi şeytanın küfrü; kendisini Allah’ın teklifinden âzâde saymak türünde bir küfürdü. Allah’ın emrini yok farz etmek, duymamak, duymazdan gelmek türünde bir küfür. Değilse bakın şeytan Allah’a iman ediyor, Allah’ı tanıyor, âhireti, dirilişi, hesabı, kitabı kabul ediyor. Allah’ın gücünü, kudretini biliyor. İstenecek, yalvarılacak, sığınılacak, dua edilecek makamın farkındadır. Ama inandığı Allah’ın secde emrini duymazdan geliyor, emrin aksine bir tavır sergiliyor. Peki, o zaman şu anda Allah’a inandıklarını iddia ettikleri halde, inandıkları Allah’ın namaz emrini duymazdan gelenler, tesettür emrini yok farz edenler, kendilerini O’na kulluktan âzâde sayanlar, sanki Allah’tan kendilerine emir ve yasaklarını ihtiva eden bir kitap gelmemiş gibi davrananlar, kitaptan ve peygamberden habersiz bir hayat yaşamaya çalışanlar da tıpkı şeytanın küfrünü yapmıyorlar mı? Çünkü bakıyoruz Enfâl sûresinde bu olaydan yüz yıllar sonra şeytanı Bedir’de görüyoruz: “Şeytan onlara işlediklerini güzel gösterir ve “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; doğrusu ben de size yardımcıyım" dedi. İki ordu karşılaşınca da, geri dönüp, " Benim sizinle ilgim yok; doğrusu sizin görmediğinizi ben görüyorum ve şüphesiz Allah'tan korkuyorum, Allah'ın azabı şiddetlidir" dedi” (Enfâl 48) Evet şeytan Mekke müşriklerine cesaret vererek Bedir’e kadar onları getirir. Bugün sizi yenebilecek bir güç ve kuvvet yoktur, ben de sizin yanınızda sizin yardımcınızım diyerek onları harekete geçirir, ama Bedir’e geldiklerinde Cebrâil’i görür ve topuklarının üstünde gerisin geriye dönerek şöyle der: Benim sizinle bir ilgim alâkam yoktur. Zira ben şu anda sizin görmediğinizi görüyorum. Ben Cebrâil’i görüyorum. İçinde Cebrâil’in bulunduğu bir orduyla savaşılmaz. Bu orduyla baş edilmez. Böyle bir ordunun karşısında durmaktan Allah’a sınırım. Ben Allah’tan korkarım, zira Allah’ın azabı çok şedittir diyordu. Evet bu olaydan yüz yıllar sonra yine şeytanın ben Allah’tan korkarım dediğine şahit oluyoruz. Demek ki Allah’a inanıyordu şeytan. Yukarıdaki âyetten de anlıyoruz ki şeytan yine âhiret gününe de iman ediyordu. Ya Rabbi beni ba’s gününe kadar ertele diyordu. Peki Allah’ı da âhiretteki hesabı da inkâr etmeyen bu şeytanın küfrü nasıl bir küfürdü öyleyse? Demek ki şeytanın küfrü Allah’ı ve âhireti inkâr etmek türünde bir küfür değildi. Onun küfrü Allah’ın emir ve tekliflerinden kendini azade saymak ya da emirlerin, amellerin gerekliliğini inkâr türünde bir küfürdü. Kendisini tekliften azade sayıyordu. Allah’ın emir ve tekliflerini yok farz ediyordu. Allah’ın emir ve tekliflerinin kendi istek ve eğilimlerine uygunluğunu arıyordu. Bu işe önce benim mantığım yatsın diyordu. Hoşlanmadığım cinsten olmasın emir ve teklifler diyordu. Al-lah’ın emir ve tekliflerini örtmeden örtbas etmeden yana bir tavır ser-giliyordu. Yâni örtenlerden oluyordu şeytan. Allah’ın ortaya çıkardığı hakikati örtüyordu şeytan. Peki hangi hakikatti Allah’ın ortaya çıkardığı halde şeytanın örttüğü hakikat? 1- Allah’ın "Âdem’e secde edin!" Emri açığa çıkmıştı, Allah bu konuda açık bir şekilde emrini açığa çıkarmıştı ama o secde etmedi, bu emri uygulamaya koymadı. Allah’ın açığa çıkan bu emrini örtbas etmeden yana bir tavır sergiledi. 2- Bakara sûresiyle söyleyecek olursak Âdem’in halîfelik özellikleri açığa çıkmıştı, ayan beyan gözleri önünde Allah bunu ispat etmişti, ama şeytan bu hakikatin üstünü örtüvermişti. Zaten: "Kim bile bile hiçbir özrü yokken namazı terk ederse o kâfirdir." Sözünün mânâsı da budur işte. Yâni insan namaza olan imanını eylem olarak göstermezse küfrediyor demektir bu adam. Yâni namaza inandım dedi de kılmadı mı, inandım demesine de inanmamak lâzım gelecektir. Şunu da söyleyelim burada: Şeytan Allah’ı inkâr ettiği için kâfir olmadı da Allah’ın emrine itaat etmemesi sebebiyle kâfir olmuştur. Secdeyi terk etti, üstelik secdesizliği savunmaya kalkıştı. Bir kimse meselâ tesettür konusunda secde etmese, yâni Allah’ın bu emrini hemen uygulamaya koymasa bu ameli küfürdür, ama bir de bu tesettürsüzlüğü savunma boyutunda bir tavır sergilerse o kesin kâfir olacaktır. Demek ki şeytanın küfrü, kendisini tekliften azade saymak, ya da Allah’ın emirlerini yok farz etmek. Öyleyse dönelim kendimize şimdi pek çok insan da öyle değil mi? Kendimizi azade saydığımız, daha erken dediğimiz, henüz vakti değil dediğimiz, hele şunlar şunlar bir bitsin de ondan sonra dediğimiz, yahut da gerekliliğini hafife aldığımız nice emirleri nice teklifleri var Rabbimizin değil mi? Sakal mı? daha genciz! Hac mı? Şimdi zamanı değil yaşlanınca! Cihad mı? Şimdi olmaz güçlenince! İlim mi? Kuran ve sünneti tanımak mı? Hele okul bir bitsin! Hele dükkan tezgah işlerini bir yoluna koyalım da ondan sonra. Emr-i bil’maruf mu? Çevremize çocuklarımıza âyet hadis anlatmak mı? E canım ilmimiz ne ki? Hele biraz öğrenelim de ondan sonra... Evet Allah’a inandığını iddia eden nice insan var ki; bugün tıpkı şeytan gibi kendilerini tekliften azade sayıyorlar Allah korusun. Sanki o konularda Allah kendilerinden bir şey istemiyor, sanki teklifi yok Allah’ın o konularda. Allah’a inandıklarını iddia ediyorlar ama sanki hayatlarının mutfak bölümünde Allah’ın her hangi bir teklifi yok. Allah’a inandıklarını iddia ediyorlar ama sanki inandıkları Allah’ın ha-yatlarının kazanma ve harcama bölümünde her hangi bir teklifi yok. Sanki serbest bırakmış Allah onları. Nereden kazanırsanız kazanın, nasıl kazanırsanız kazanın, hangi meslekleri seçerseniz seçin ve ne-relerde harcarsanız harcayın bu konuda keyfiniz nasıl isterse onu ya-pın demiş. Allah’a inandıklarını iddia ediyorlar ama sanki düğünleri konusunda Allah’ın her hangi bir teklifinin olduğunu bilmiyorlar. Ekonomilerinde, eğitimlerinde, hukuklarında, kılık kıyafetlerinde, siyasal yapılanmalarında Allah’ın teklifinin olduğunu bilmiyorlar. Sanki tüm bu konularda kendilerine Allah’ın hiç bir teklifi yok gibi hayatlarının bu bölümlerini yaşarken hiç mi hiç Allah sorma gereği duymuyorlar. San-ki hayatlarının sadece namaz oruç gibi bölümlerinde Allah’ın tekliflerinin olduğu zannediyorlar ve Allah korusun tıpkı şeytan gibi kendilerini tekliften azade sayıyorlar. Pek çok insan vardır ki bugün kırk yaşından önce Allah’ın kendisine her hangi bir emrinin, teklifinin olduğunu bilmiyorlar. Meselâ kimi insanların hayatında ibadet kırk yaşından sonra başlar. Kimi insanların hayatında namaz hacdan sonra başlar. Hacca gidip gelmeden önce namaz diye bir sorumluluğu, ya da namaz diye Allah’ın bir teklifi yoktur. Kimi insanların hayatında namaz, tesettür gibi kulluklar okul bittikten, diplomayı aldıktan sonra başlar. Allah için söyleyin bütün bunlar Allah’ın emirlerini yok sayma, Allah’ın teklifleri karşısında kendisini azade sayma, bu emir ve amellerin gerekliliğini reddetme değil de nedir? Şeytanın tavrıyla bu insanların tavırlarının ne farkı var da? Ya da bu insanların kullandıkları mantık şeytan mantığı değil de nedir? Onun için Allah’ın tekliflerinden belki de en zoru olan cihadı seçerek kişi buna imkân bulamasa bile en azından içinde cihada bir arzu duymayarak onun gerekliliğini hafife alarak ölürse onun bir nevi münâfık olarak öldüğünü söylemiyor muydu? O halde bizler Allah’ın her bir emri her bir teklifi karşısında ya melekler gibi hemen secde yaparak, o emirleri duyar duymaz hemen uygulamaya koyarak melekler safında yer alacağız, yahut da şeytan gibi duymazdan gelerek, Rabbimizin emirlerini yok farz ederek, kendimizi tekliflerden azade sayarak, geciktirerek, savsaklayarak şeytan safında yer alacağız. Eğer şeytan gibi kulluktan, rahmetten ve cennetten kovulmak, dünya da ukba’da da alçalanlardan olmak istemi-yorsak o zaman meleklerin tavrını sergilemek zorundayız. Her bir emir karşısında hemen secdeyi gerçekleştirmeliyiz. Rabbimizden ne tür bir emir aldık? Hac mı? Hemen secde edelim. İlim mi? Hiç beklemeden hemen secde edip başlayalım. Zekât mı? İnfak mı? Hele bir zenginleyelim filan mantığına girmeden hemen gücümüz nispetinde secde edip uygulayalım. Tesettür mü? İçkiyi terk etmek mi? Tebliğ mi? Cihad mı? Neyse hemen beklemeden uygulamaya koyalım. Evet şeytan böylece küfredip, isyan edip, kulluktan ve rahmetten kovulup ve üstelik Allah’tan kıyâmet gününe kadar müsaadeyi de aldıktan sonra, ölümden, kahrolmaktan ve yok olup gitmekten kurtulup yaşamayı da garantiye aldıktan sonra bakın ne diyordu:
16,17. "Beni azdırdığın için, andolsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım. Sonra önlerinden, artlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın" dedi.” Madem ki sen beni azdırdın, madem ki sen beni saptırdın, benim sapmama imkân hazırladın, öyleyse ben de senin beni saptırmana karşılık, senin dosdoğru yolunun üzerinde kendileri sebebiyle saptırıldığım kullarına karşılık duracağım. İbni Abbas efendimiz buradaki “Ağveyteni” ifadesini “kema ezlalteni” şeklinde anlamış. İfadeyi görüyor musunuz? Beni saptırmana karşılık, beni azdırmana karşılık ben de benin kendisi sebebiyle saptırılıp rahmetten uzaklaştırıldığım bu Âdem neslinin dosdoğru yolları üzerinde duracağım. Sonra onların önlerinden geleceğim, arkalarından geleceğim, sağlarından sollarından geleceğim, onları saptıracağım ve sen onların pek çoğunu sana şükreder bulamayacaksın. Birinci olarak şunu söyleyelim. Dikkat ediyorsanız şeytan kendisinin sapma işini Allah’a izâfe ediyor. Beni saptırmana karşılık. Madem ki sen beni azdırıp saptırdın öyleyse ben de diye söze başlıyor. Halbuki onu saptıran Allah değildi. O zaten sapıklardandı da Rab-bimizin bu secde emri, bu sapıklığını açığa çıkarmış oldu. Allah’ın bu emri karşısında kendi düşüncesine, kendi hevâ ve hevesine kapıldığı için, kökenini, maddesini, madde-i asliyesini, yâni ırkını ileri sürerek, ırkçılık yaparak aslında kendisi sapmıştır İblis. Ama bu sapmasının faturasını Allah’a kesmeye çalışıyor. İşte bu da ayrı bir şeytan mantığı. Suçu hiç kabullenmeme ve suçu hep başkalarının üzerine atma. Öyleyse âdi şeytanın geliştirdiği bu mantığa da dikkat edeceğiz. Kur’an-ı Kerîme baktığımız zaman, suç karşısında iki tavır görüyoruz. Âdem’in yaratılışını anlatan Kur’an âyetlerine baktığımız zaman iki suç, iki suçlu ve suç karşısında iki tavır görüyoruz. Ortada iki suç var. Birisi Âdem’in suçu, ötekisi de İblisin suçu. Âdem’in suçu cennette Allah’ın yasakladığı meyveden yeme suçu, İblisin suçu da yeryüzünde halîfe olarak yaratılan Hz. Âdem’e secde emrini yerine getirmeme ve bu emri veren makama kafa tutma suçu. Evet ortada iki suç var ve iki de suçlu var. Ama suç karşısında da iki tavır görüyoruz. Yâni suçun ve suçlunun tespiti konusunda, suçun kabulü konusunda ve suçluya verilecek ceza konusunda iki tavır var. Birisi Âdem’in tavrı ötekisi de İblisin tavrı. Suç ve suçu kabul konusunda bir Âdem’in fikri var bir de İblisin fikri ve tavrı var. Ya da şöyle ifade edelim; suç karşısında bir âdem’in tavrı, bir de şeytanın tavrı var. İşlediği o suç karşısında Âdem’in tavrı Kur’an-ı Kerîmde çok açık ve net olarak şöyle anlatılır: Âdem (a.s) suçunu kabahatini anladı, suçu kabullendi, tamamıyla bu eylem karşısında kendisini suçlu gördü ve Rabbinin kendisini affetmesi için ona yönelip yalvardı yakardı. Tabi hanımı Havva anamız da aynını yaptı. Âyet-i kerîme ilerde gelecek o zaman o konu üzerinde detaylı olarak duracağız. Bakın suç karşısında Allah’ın istediği gibi bir tavır takınan, suçlu olduklarını anlayıp kabullenen ve bunun için de kendisine karşı suç işledikleri Rablerine karşı özür dileme makamında olan Âdem ve Havva aleyhi-messelâm şöyle diyorlardı: “Her ikisi, "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize "merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler.” (A’râf 23) Evet her ikisi de suçlarını kabul edip, ya Rabbi bizler suçlu-yuz, bizler sana karşı yapmamamız gerekeni yaptık, yemememiz ge-reken meyveden yedik, senin yasağına karşı gelerek nefislerimize zulmettik, olmamamız gereken, bulunmamamız gereken konumda bulunduk dediler. Aslında onların o meyveden yemelerinde de etkili olan, kendilerini yeminler ederek kandıran şeytandı, ama onlar bu işin faturasını şeytana çıkarmadılar. Suçlu odur ya Rabbi! bizi o saptırdı demediler. Ya da bu konuda neden şeytanı bize musallat edip de bizi saptırdın diye Allah’ı da suçlamadılar. Suçlarını kabul ettiler. Ya Rab-bi suçumuzu kabullenip, suçumuzu itiraf edip senden af diliyoruz. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen o zaman biz kaybedenlerden oluruz diyorlar. Suç karşısında böyle bir tavır sergileyip, suçlarını kabul edip, kendisine yalvaran, kendisini suçlarının affı konusunda tek yetkili gören kullarını bu tavırlarından ötürü Rabbimiz de affediyor, affettiğini bildiriyordu. İşte bu, suç karşısında Âdem’in tavrıydı. Ama bakın İblisin tavrı bundan çok farklıydı. Madem ki sen beni azdırdın, beni saptırdın, öyleyse ben de şöyle şöyle yapacağım. Kendisini saptıran kim? Kendisine bu suçu işleten kim? Yâni suçlu kim? Kendisi değil, Allah. Kendisinde hiç suç yok, bütün suç Allah’ta. Sanki onu azdıran, saptıran, yoldan çıkaran ve secde etmemesine sebep olan Allah, kendisinde hiç suç yok. İşte bu da ayrı bir şeytan mantığıdır. Suçu hep başkalarının üzerine atma, suçu hiç kendi üzerine almama, bu şeytan tavrıdır. Ve bizler şu anda suç karşısında ya Âdem’in tavrını sergileyecek, suç-luysak suçumuzu kabullenecek, karşımızdakinden özür dileyecek ve affedilmeyi hak edeceğiz, ya da tıpkı şeytan gibi suçu hep başkalarının üzerine atacak, suçu kabullenmeyecek ve aftan da mahrum kalacağız. Şeytanın bu mantığının, suç karşısında takındığı bu tavrının da bugün insanlar arasında çok yaygın olduğunu görüyoruz. Kimsenin suça sahip çıkmadığını, suçu hep karşısındakilere atmaya çalıştığını görüyoruz. Talebeye sorsan hoca kabahatli, hocaya sorsan ta-lebe suçlu. Babaya göre evlât suçlu, evlâda sorsan baba kabahatli. Memura göre amir, amire göre memur suçlu. Devlete göre halk suçlu, halka sorsan devlet suçlu. Kocaya göre hanım, hanıma sorsan koca suçlu. Ortada bir suç varsa, bir düzensizlik varsa hep karşıdaki suçludur. Kendisinde zerre kadar bir kabahat yoktur adamın. İşte şeytan mantığıdır bu. Meselâ şu anda bu ülkede İslâm yaşanmıyor. Bu bir vakıadır. Ne bireysel planda, ne de toplumsal planda mükemmel bir müs-lümanca yaşam yok. Evlerimizden tutun da, okullarımıza, iş yerleri-mize, dükkanlarımıza kadar, caddelerimize kadar İslâm yaşanmıyor. Peki kim suçlu? Suç kimin bu konuda? Adam başlıyor anlatmaya: Efendim bütün suç basındadır. Şu ahlâksız basın, şu tüm ahlâkî ka-yıtlardan boşanmış, aklına ne geldiyse yazıp çizen ve ümmetin zihin-lerini idlal eden basın yok mu, bütün suç bu basındadır. Ülkenin bu hale gelmesinin tek suçlusu basındır, başka suçlu aramaya gerek yoktur bu ülkede. Bir başkası; hayır kardeşim hayır, bu memlekette suçlu mu arıyorsunuz? Bu memlekette gerçek suçlu medyadır. Bu vicdansız medya olmasa her şey düzelecek, ama ne yapalım suçun en büyüğü ondadır, suçluların ene büyüğü odur. Bir başkası; geç kardeşim sen orayı bir geç. Şu dünya Siyonist teşkilatı var ya, şu yahudiler var ya, bu memleketi bozan onarın taa kendisidir. Kalıbımı basarım ki tek suçlu onlardır, başka suçlu aramaya gerek yoktur bu memlekette. Bir başkası; yok gardaş yok, kendinizi boşuna yoruyorsunuz, boş yere milletin günahına giriyorsunuz. Şu ithalat ve ihracatçılar var ya, bizim pilimizi bitiren onlardır. Bir başkası; şu yayıncılar var ya yayıncılar ah!! Tüm suç onlarda. İyi eserler yayınlamıyorlar efendim! Bir başkası; hayır efendim bütün suç babalarda çocuklarını müslümanca eğitmiyorlar. Vs, vs. Evet düzen suçlu, kadın suçlu, erkek suçlu, baba suçlu, evlât suçlu, amir suçlu, müdür suçlu, öğretmen suçlu, talebe suçlu, basın suçlu, yayın suçlu, suçlu, suçlu, suçlu. Herkes suçlu ama biz suçlu değiliz. İşte bu şeytan mantığıdır. Hayır hayır! İş öyle değil, bizden şeytanın tavrı değil Âdem’in tavrı isteniyor. Herkesten ve her şeyden önce ben suçluyum ben! Bu ülkede İslâm bilinmiyorsa, bu ülkede İslâm yaşanmıyorsa ben suçluyum! Hanımım kitap ve sünnetten habersizse, ben suçluyum! Çocuklarım Allah-peygamber tanımıyorlarsa ben suçluyum ! Komşularım namaz kılmıyorlarsa ben suçluyum ben! Çevremdekiler peygamberin adını bile bilmiyorlarsa ben suçluyum ben! Bu toplum farkında olmadan süratlice cehenneme doğru gidiyorsa ben suçluyum! Bu toplum Kur’an’dan habersiz bir hayat yaşıyorsa ben suçluyum ben! İşte böyle dediğimiz an Âdem’in tavrını sergilemiş ve kendimizi sorumlu tuttuğumuz için de çareler arayacak, kurtuluşa bir adım atacak ve affa mazhar olacağız demektir. Öyleyse bir yerde bir kötülük varsa, bir yerde bir suç ortamı varsa önce suçlu olarak kendimizi göreceğiz. Herkes kabahati kendisinde ararsa o zaman kabahatin kaybolması, bozukluğun düzelmesi, ifsadın bitirilmesi biraz daha kolaylaşacaktır. O halde bu konuya çok dikkat edeceğiz. Âdem’i tavrı sergileme konusuna çok dikkat edeceğiz. Biz en iyiyiz başkaları kötüdür. Biz suçsuzuz başkaları suçludur demeyeceğiz. Ortadaki kötülüklerin müsebbibi hep onlardır demeyeceğiz. Değilse öteki türlü şeytan gibi suçu hep başkalarının üzerine atacak ve hep yerimizde sayacağız demektir. Karşımızda suçladıklarımızın hiç birisi yok zaten. Yâni zaten bu suçladıklarımızın hiç birisi suçu üzerlerine almıyorlar, suçun muhatabı olmuyorlar ve suç sahipsiz kalınca da çözümsüzlük devam ediyor. Tamam yâni belki babalar çocuklarını eğitmedikleri için suçlu olabilirler, ama bunu bilen bizler, bunu anlayan ben bugüne kadar kaç babayı uyardık? Öyleyse suçlu biziz. Veya şu saydıklarınızın hepsi suçlu olabilirler, ama onları uyarmak için bugüne kadar ne yaptık? Öyleyse suçlu biziz diyeceğiz. Belki çok uzakta olan birilerini uyarma imkânımız olmayabilir. Ama bunu öyle bir dert edinelim ki kendimize, bu suç karşısında öyle bir yargılayalım ki kendimizi, öyle bir sancı çekelim ki bu konuda, öyle bir çırpınalım, öyle bir koşturalım, öyle bir taş atalım ki denize, meydana gelecek dalgalar bizim endişelerimizi çok uzaktakilere kadar ulaştırsın. Öyle bir yerinde haykıralım ki hakkı yankılar gittiği yerlere kadar gitsin. Öyle bir hasbi din duyuralım ki bu topluma nefesimizin ulaşmadığı çorak arazi kalmasın. Öyle bir titreşim gerçekleştirelim ki çevremizde tutuşturduğumuz kıvılcım ateş olup tüm ülkeyi yakıversin. Evet şeytan suçu Allah’ın üzerine atarak de di ki: Ey Rabbim! Madem ki sen beni azdırıp saptırdın öyleyse ben de onların dosdoğru yollarının üzerine oturacak, sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından gelerek onları yoldan çıkaracağım. Onları sana kulluktan çıkaracağım ki sen onların pek çoğunu şükreder bulamayacaksın. Bu âyet-i kerîmeden de anlıyoruz ki; sırat-ı müstakîmin üzerinde şeytan var. Hani şu Fâtihada sürekli bizi üzerinde kıl ya Rabbi diye dua ettiğimiz peygamberlerin, sâlihlerin, sıddîkların yolu var ya işte o yolun üzerinde, yanında, yanı başında ya da içinde şeytanlar var oturuyorlar. Tıpkı bir saptırıcının veya bir dilencinin yol üstünde oturduğu gibi. Veya bir hırsızın yol üstünde birilerini soymak için fırsat kolladığı gibi. Bir kurdun avını yakalamak için pusu kurup beklediği gibi. Bul karayı, al parayı diyerek avanak müşterilerini gözetleyen bir yankesicinin köşe başında duruşu gibi şeytan da şeytanlar da bizi yolumuzdan alıkoymak bizim o yolla ilişkimizi bitirmek için bizim yolumuzun üzerinde oturmaktadırlar. “Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolun-dan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır. (En’âm 153) Evet işte bu dosdoğru yolumdur. Sizi dünyada huzura, âhiret-te de cennete götürecek yol budur. Ama bu benim yolumun dışında da yollar vardır. Sakın o yollara uymayın. Yol tekdir. Yol Allah’ın yoludur, tâli yollarsa şeytanların yollarıdır. Eğer benim yolumu bırakır da onların yollarına uyarsanız onlar sizi Rabbinizin yolundan ayırıp saptırırlar. Allah kendi yolunu, dosdoğru yolunu kitabında ortaya koymuştur. Öyleyse bütün mesele Allah’ın kitabına uymak ve kitaba göre yaşamaktır. Kitapla yol bulmaktır. Yolunu kitaba ve sünnete sorarak bulmaktır. Takva da budur işte. Takva Rabbimizin yukarda tarif buyurduğu esaslara göre hayat yaşamaktır. Rabbimizin kitabında anlattığı bu emir ve yasaklara riâyettir takva. Rabbimiz bizim muttaki olmamız için, bizim böylece bir hayat yaşayarak cennete ulaşmamız için yollarını göstermiştir. Kitabın ve sünnetin dışında takva yolu da yoktur. Kim ki kitap ve sünneti bırakır da başka şeylerin, başka yolların peşine takılırsa o mutlaka sapmak zorunda kalacaktır. Allah’ın Resûlü bu konuyu anlatırken elindeki bir çöple yere bir çizgi çizdi ve buyurdu ki: “işte Rabbimin dosdoğru yoludur. Sonra onun sağına ve soluna başka çizgiler çizerek işte bunlar da şeytanların yollarıdır. sakın sizler bu yollara gitmeyin çünkü o yollardan her birisinin üzerinde sizi ona çağıran, sizi sırat-ı müstakîmden uzaklaş-tırmak ve saptırmak isteyen şeytanlar vardır.” Evet her bir yolun üzerinde oturan şeytanlar insanları o yollara çağırmaktadırlar. İnsanları tâli yollara çağırıyorlar ve bu yolların sırat-ı müstakîm olduğunu söylüyorlar. tâbi bu şeytanlar iman etmiş, sırat-ı müstakîme girmiş mü’minleri bu yoldan çıkıp kendi yollarına girmeye çağırdıkları gibi, henüz bu yola girmemiş ama girmeye hazırlanan insanları da bu sırattan uzaklaştırmaya, bu sırata girmemeye çağırıyorlar. Allah’ın Resûlü bu hususu anlatırken bir hadislerinde şöyle buyurur: Kul müslüman olmak ve atalarının yolunu terk ederek sırat-ı müstakîme girmek ister. Şeytan böyle bir kulun yolunun üzerine oturur ve atalarının dinini terk etmemesi için ona telkinlerde bulunmaya başlar. Ne kötülüğünü gördün ki atalarının yolunu terk ediyorsun? diyerek onu bu işten engellemeye gayret ederken bu konuda kararlı olan kul şeytanı elinin tersiyle iteler ve sırata çıkar. Ama kulun yeni girdiği, henüz yeni yeni öğrenmeye çalıştığı bu İslâm yolunda bu defa da şeytan onun karşısına hicret yolunda dikilir. Çünkü o müslüman bulunduğu ortamda Allah’a kulluğu Allah’ın istediği biçimde icra edemeyince mutlaka buna imkân verecek bir ortama gitmeyi deneyecektir. İşte kulun hicret yoluna dikilen şeytan ona şöyle demeye başlar: Bu yaptığın bir kaçış değil mi? Bu bir korkaklığın ifadesi değil mi? Atalarının yurdunu, doğup büyüdüğün vatanını terk edip nereye gidiyorsun? Bundan daha güzel bir yurt mu bulacaksın? Hem bundan sonra gittiğin yerde başına nelerin geleceğini biliyor musun? diyerek onu bu yoldan engellemeye çalışır. Fakat bu konuda kararlı olan kul şeytanı iterek biraz daha yola girer. Elbette bu bir kaçış değildir, bir korkaklık alâmeti değil tabiri caizse bu bir dönüş hareketidir. Uzun bir engeli atlayabilmek için bi-raz geri çekilme hareketidir bu. Şeytan bu konuda da muvaffak olamayınca bu defa Allah yolunda cihada çıkan kulun karşısına cihad yolunda çıkar ve ona şöyle demeye başlar: İyi kardeşim tamam anladık ilam-ı kelimetullah da peki hanımını, çocuklarını kime emânet ettin sen? Dükkanını tezgahını, işini aşını, markını dolarını, vatanını, toprağını kime bırakıp gidiyorsun? Birilerini kurtaracağım diye, birilerinin imdadına yetişeceğim diye evdekileri, malını mülkünü tehlikeye atmanın anlamı var mı? Sen gittiğin o diyarlarda bir hiç uğruna kör bir kurşuna hedef olup ölüp gideceksin de yıllarca emek sarf ederek ka-zandığın, uykularını terk ederek, rahatına kıyarak elde ettiğin bu paralarına, bu malına mülküne kimler konacak? Bu dinin sahibi sen misin? Senden başka bu işi yapacak yok mu yâni? diyerek o mü’mini girdiği cihad yolundan da alıkoymak ister. Adam şeytanı bir daha iterek yoluna devam eder. Bu defa Allah’ın Resûlü buyurur ki; artık bu mü’min nasıl ölürse ölsün, nerede ölürse ölsün Allah ona bakmaksızın kesinlikle onu cennetine koyacaktır. Bu kul ister yatağında ölsün, ister düşman karşısında muharebe meydanlarında ölsün ister suda boğularak ölsün değil mi ki en büyük düşmana karşı galip gelmeyi becerebilmiştir ar-tık Cenâb-ı Hak üzerine bu kulu cennetine koymak vacip olur buyuruyor. Çünkü artık bu kul kesin sırat-ı müstakîmdedir ve artık lânet şeytanın ona yapabileceği bir şey yoktur. Evet diyor ki Allah düşmanı ben dosdoğru yollarının üzerinde duracağım. Âyet-i kerîmede dikkat ederseniz şeytan onların sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından geleceğim diyor. Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: a: Şeytan insanların önlerinden gelir. İnsanın önünde yaşayacağı hayatı cazip göstererek hayat içinde hayata sığmayacak hedefler gösterir. Şunları da alman lâzım, şunlara da sahip olman lâzım, şunlara da ulaşman lâzım, şu hedeflere de varman lâzım, şu tepeleri de aşman lâzım, şu şöhretlere, şu alkışlara da sahip olman lâzım diyerek bir ömre sığmayacak hedefler gösterir ve kişiyi Rabbine kulluktan uzaklaştırır. Dünya hayatını insanın gözünde biricik hedef gösterir ve âhireti, hesabı kitabı unutturur. Veya insanın önünden gelerek önündeki ölüm, kabir, kıyâmet, haşr, neşr, cennet cehennem gibi gerçekleri inkâr ettirir. Bütün bunların hikâye olduğunu, boş şeyler olduğunu söyleyerek şeytanî yorumlarla hafife aldırır. İnsan aklını mezarlıklara çevirip ustaca yorumlarla şu yüz yıllar önce ölmüş, vücutları atomlar halinde toprağa karışıp gitmiş, çürüyüp yok olup gitmiş kemikler bir daha nereden dirilecek? böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün müdür? Akıl var mantık var diyerek, yeniden diriliş konusunda insanlara vesveseler vererek onlara hesabı kitabı inkâr ettirir. Veya demin anlattığım gibi, Rasulullah efendimizin ifade buyurduğu gibi insanın önüne yaşayacağı hayatı, önünde tadacağı zevkleri, gençliğini hatırlatarak, ölüm korkusunu gündeme getirerek insanı Allah yolunda cihaddan alıkoymaya çalışır. Ya da gelecekte aç kalma, sefil düşme, el âleme muhtaç olma korkusu vererek insanları Allah yolunda zekât ve infakta bulunmaktan menetmeye çalışır. Evet öyle diyor hain insanların önlerinden geleceğim ve ilerilerini karanlık göstereceğim. Kıyâmet yok dedirteceğim, cennet yok, cehennem yok, hesap kitap yok, hûri yok, ğılman yok dedirteceğim. İnsanları geçici zevk ve eğlencelerin peşine takacak, müzik gibi, oyun gibi, akvaryumun başında zaman öldürmek gibi, arabasının renginde elbise peşinde koşturmak gibi, onları boş şeylerin peşine takacak, dünyayı hiç bitmeyecek, ölümü hiç gelmeyecekmiş gibi göstereceğim. Ya da onların önüne reklâmlar vasıtasıyla öyle yeni teknolojik eşyalar ve malzemeler sunduracağım ki insanları bunların peşine takıp, geleceklerini takside bağlatacak ve bir ömür boyu bunların peşinde koşturacağım. İnsanları âdeta ekonomik insan yapıp ödeme, senet, çek, borç dert peşinde sana kulluktan, senin kitabına ve peygamberinin sünnetini tanımaya zaman bırakmayacağım. Onlarda cennet arzusu da, cehennem korkusu da bırakmayacağım. Bunları onların gündemlerinden çıkarıp sadece dünya düşünür hale getireceğim vs., vs. İşte şeytanın önden gelerek insanları aldatmasını böyle anlıyoruz. b: Sonra arkalarından geleceğim diyor. İnsanların arkalarından gelip sürekli dürtükleyeceğim onları. Arkalarından gelip arkalarıyla geçmişleriyle ilgilerini alâkalarını kestireceğim. Tarihleriyle kültürleriyle ilgilerini kestireceğim. Selefleriyle ilgilerini bitireceğim. Ecdatlarıyla bağlarını koparacağım. Geçmişlerine sövdürecek, seleflerinin yolunu reddettireceğim. Geçmişten intikal eden tüm bilgilerin tüm haber-lerin düzmece olduğunu, yalandan ibaret olduğunu, kendileri için ayak bağı olduğunu söyleyip tüm geçmişlerini sildireceğim onlara. Veya işte öncekiler yalan söylüyorlar dedirteceğim. Nebî yoktur dedirteceğim. Öncekiler cahildi, kitap yok dedirteceğim. Kur’an öncekilerin düzmesinden başka bir şey değildir dedirteceğim. Sünnet yok dedirteceğim. Sünnet dedikleri falanların filanların uydurmasından başka bir şey değildir dedirteceğim. Geçmişler sünnete yalan ka-rıştırmışlardır, ona asla itimat edilmez dedirteceğim. Mazilerini karanlık göstereceğim, ecdatlarına sövdüreceğim. Ecdatlarına kızıl sultan dedirteceğim. Sahabeyi ve onların uygulamalarını yok farz ettireceğim. Hâsılı arkalarından gelerek onların geçmişleriyle ilgilerini kestireceğim. Veya kimilerine arkadan öyle bir yaklaşıyor ki şeytan, adam ecdadının mârifetleriyle kendisini kamufle etmeye başlıyor. Efendim benim babam işte şöyle âlimdi, benim dedem şöyle hocaydı, böyle hacıydı diyerek kendi yamukluğunu örttürüyor şeytan ona. c: Sonra yine onların sağlarından geleceğim diyor. Allah’a inanan ve ona kulluk yapmaya çalışan, ama İslâmî bilgisi, kitap sünnet bilgisi zayıf olan müslümanlara şeytan genellikle sağlarından yaklaşır. Mü’minmiş gibi görünerek, muttakiymiş gibi, hayırhahmış gibi görünerek, nasihatler ederek ve de Allah adına yeminler ederek iyi bir müslüman kimliğinde gelir şeytan. Nitekim biraz sonra gelecek âyetinde Rabbimiz anlatacak Hz. Âdem’e ve Hz. Havva’ya da böyle, onların hayırlarını isteyerek, onlara Allah adına yeminler ederek yaklaşmıştı Allah’ın düşmanı. Çünkü eğer gerçek yüzüyle, gerçek kimliğiyle yaklaşmış olsaydı elbette babamız ve anamız onu tanıyacak ve vesveselerine kulak vermeyeceklerdi. Alçak bunu çok iyi bildiği için mü’minlere yüzüne maske takarak yaklaşıyor. Müslümanca sözler ederek, Allah-’tan, kitaptan, peygamberden söz ederek, Allah adına yeminler ederek yaklaşır ve çok rahat kandırır onları. Evet müslümanlara bu kimlikle yaklaşıyor şeytan. Nitekim Rabbimiz Lokman sûresinde bu konuda müslümanları şöyle uyarmaktadır: “ Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın. (Lokman 33) Evet Rabbimiz diyor ki sakın ha şeytan Allah adına yeminler ederek sizi aldatmasın. Sakın ha Şeytan ve taraftarlarının, şeytan ve talebelerinin, şeytan misyonunu üstlenmiş iki ayaklı yeryüzü şeytanlarının sarıklar sararak, cübbeler giyerek, Allah adına konuşuyormuş gibi davranarak sizlere söylediklerine aldanmayın ey kullarım. Eviniz şöyle olsun, ticaretiniz böyle olsun, kazanmanız harcamanız, mesleğiniz mektebiniz, hukukunuz eğitiminiz, yazınız tatiliniz, giyiminiz kuşamınız şöyle olsun, şeklindeki telkinlerine sakın aldanmayın. Söylediklerinin doğruluğuna dair yemin de etseler, sözlerinin ispatı sadedinde âyet de okusalar kitap ve sünnete uymayan sözlerini kabullenmeye ve hayatınızı onların dediklerine göre yaşamaya kakışmayın diyor Rabbimiz. Öyleyse unutmayalım ki zamanımızda pek çok şeytan taraf-tarı bu yüzden müslümanları aldatabilmek için sarık sarmakta ve cübbe giymektedir. Zira onlar hocalarından öğrendiler ki gayri İslâmî kılık ve kıyafetlerle müslümanlara yaklaşabilmeleri ve onları aldatabilmeleri kesinlikle mümkün değildir. Evet müslümanların bu zaaf noktalarını çok iyi bilen şeytan ve taraftarları bugün müslüman bir hayırhah kimliğiyle müslümanlara yaklaşarak her guruba kendilerinin hak yolda olduklarını, kendilerinin çalışmalarının ve metotlarının hak olduğunu, hak yolda olduklarını ama karşılarındaki müslüman grupları ise bâtıl yolda olduklarını üfleyerek İslâm adına müslümanları birbirleriyle savaştırmayı becerebilmektedirler. Hem de kutsal bir savaş anlayışıyla. Şeytanın bu oyunları sonucu itminan içinde olan müslümanlar, karşılarındaki müslüman grupları her yönden sorgulamaya alırlarken, maalesef kendi gruplarını, kendi efendilerini asla sorgulamayı düşünmemektedirler. Hattâ Kur’an’ı bile, sünneti bile sorgulamaya alan müslüman-lar maalesef kendi durumlarını hiç de sorgulama gereği duymamak-tadırlar. Bunun sebebi de tabii ki şeytan onlara kendilerini güzel göstermektedir. Sen ki en iyi, siz ki en doğru, siz ki en haklı, siz ki bu işe en lâyık, siz ki bu konuda en önde olmaya lâyık diyerek onları bu konuda mutmain hale getiriyor. Evet Allah düşmanı sağdan gelerek insana amellerini süslü gösterir. Sen şu anda Allah'ın istediği hayatı yaşıyorsun. Senin yaşadığın hayat haza müslümanca bir hayattır. Bundan daha iyi bir müslümanlık olamaz. Sen bu halinle cennetin ta ortasına lâyık bir kimsesin diyerek yaptıklarını eksiksiz ve yeterli gösterir. Bazen de ya-hu bunda ne var sanki! Bunu yapmayan mı kaldı? Her iş bitti de sıra buna mı geldi? Diyerek, kimi günahları küçük göstererek, kimi vecibeleri basite indirgeyerek müslümanı aldatmaya çalışır. Evet sağdan gelişini de böyle anlamaya çalışıyoruz. ç: Şeytan bizzat kendi şekli ve kendi kimliğiyle insanlara yaklaşmak isterse, soldan gelir ve bu defa yüzü bellidir. Öncekilerde olduğu gibi yüzünde maskesi filan da yoktur. Bilhassa İslâm’dan, din-den, Allah’tan, peygamberden, kulluktan, yaratılış gayesinden habersizce bir hayat yaşayan kendisi gibilerine bu yönden gelir şeytan. Çünkü onlar da kendisi gibi oldukları için saklayacağı, saklanacağı bir şey yoktur. Gâyet rahat ve cesurdur onlara gelirken. Çünkü bu in-sanlar vahyi tanımamaktadırlar. Kitap ve sünnetten habersiz bulunmaktadırlar. Kitabı ve sünneti tanımayan birilerinin şeytanı da, onun tehlikesini de tanıması zaten mümkün değildir. Evet böylelerine açık ve rahat bir şekilde yaklaşan şeytan on-ları küfre, şirke, zulme ve isyanlara dâvet etmektedir. Onları müslü-manlarla mücâdele etmeye, müslümanların ve Allah dostlarının kanını içmeye, kemiklerini kırmaya dâvet etmektedir. İşte görüyoruz bu konuda gerçekten çok muvaffak olmuştur Allah düşmanı. Yeryüzü kâfirleri onun teşviki ve saldırtmasıyla müslüman kanı içmeye bir türlü doymuyorlar. Demek ki unutmayacağız ki, izinleri kaldırmış olarak şeytan sürekli çalışacağını söylüyor. Sürekli gelecektir bize. Bazen öndedir, bizi peşinden sürüklemek ister. Bazen arkadadır, dürtüklemek ister bizi. Bazen sağdan gelir, tanırsınız ve defedersiniz alçağı, ama bu defa da solunuzdan geliverir. Sağınızdan gelir sağcı olarak, solunuzdan gelir solcu olarak. İhtiras adına gelir, menfaat adına gelir, makam mevki adına gelir, para pul adına gelir, kin ve düşmanlık adına gelir, şehvet adına gelir. İçinizden gelir, dışınızdan gelir. Kadın olarak gelir, erkek olarak gelir, amir olarak gelir, müdür olarak gelir. TV olarak, oyun olarak, kristal eşyalar olarak, bizi meftun edecek çiçekler olarak, nefis yemekler olarak, zevkler, eğlenceler, bağlar, bahçeler, lezzetler görünümünde gelip yanı başınızda bitiverir. Evet şeytan böyle yapacağım diyor, ama şunu da hiç bir zaman unutmayalım ki bu alçağın hiç bir zaman kullar üzerinde her hangi bir otoritesi, her hangi bir yaptırım gücü de yoktur. Allah’a inanan, Allah’la yol bulmaya çalışan, sürekli Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetiyle beraber olan, vahye sarılan, hayatını vahiyle düzenlemeye çalışan Allah’ın muttaki ve sâlih kulları üzerinde onun da avarelerinin de hiç bir etkisi ve yetkisi yoktur. Ama dinlerinin temel kaynakları olan Allah’ın kitabı ve Resûlünün hayatından habersiz ya-şayan insanlar üzerinde etkili olur. Dinlerini tanımayan insanları çok rahat aldatır. “İnananlar Allah yolunda savaşırlar, İnkar edenler ise şeytan yolunda harbedenler. Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi pek zayıftır.” (Nisâ 76) Evet şeytanın hilesi çok zayıftır diyor Rabbimiz. Şeytan bizzat kendisi de itiraf ediyor bunu: “ İblis: "Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı ihlâslı kulların müstesna, hepsini azdıracağım" dedi. (Sa’d 82,83) Evet hayatını Allah için yaşamaya çalışan, Allah’a ve Allah’ın yasalarına sımsıkı bağlı olan ihlâslı müminlere şeytan ve dostlarının yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Öyleyse bizler ihlâslı mü’minler ol-mak zorundayız. İhlâslı, yâni saf, süzülmüş, katışıksız, karışıksız vahiy müslümanı olmak zorundayız ki, şeytandan korunmuş olalım. Dinimizi Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine değil de, başka şeylere dayandırmaya kalkışırsak, yâni karışık ve katışıklı bir din sahibi olursak böyle bir garantimiz kalmıyor. İşte Rabbimizin haber ver-mesiyle anlıyoruz ki biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini bize Rabbimiz ha-ber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek, kitapla beraber olursak kesinlikle bilelim ki Rabbimiz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
16,17. "Beni azdırdığın için, andolsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım. Sonra önlerinden, artlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın" dedi.” Madem ki sen beni azdırdın, madem ki sen beni saptırdın, benim sapmama imkân hazırladın, öyleyse ben de senin beni saptırmana karşılık, senin dosdoğru yolunun üzerinde kendileri sebebiyle saptırıldığım kullarına karşılık duracağım. İbni Abbas efendimiz buradaki “Ağveyteni” ifadesini “kema ezlalteni” şeklinde anlamış. İfadeyi görüyor musunuz? Beni saptırmana karşılık, beni azdırmana karşılık ben de benin kendisi sebebiyle saptırılıp rahmetten uzaklaştırıldığım bu Âdem neslinin dosdoğru yolları üzerinde duracağım. Sonra onların önlerinden geleceğim, arkalarından geleceğim, sağlarından sollarından geleceğim, onları saptıracağım ve sen onların pek çoğunu sana şükreder bulamayacaksın. Birinci olarak şunu söyleyelim. Dikkat ediyorsanız şeytan kendisinin sapma işini Allah’a izâfe ediyor. Beni saptırmana karşılık. Madem ki sen beni azdırıp saptırdın öyleyse ben de diye söze başlıyor. Halbuki onu saptıran Allah değildi. O zaten sapıklardandı da Rab-bimizin bu secde emri, bu sapıklığını açığa çıkarmış oldu. Allah’ın bu emri karşısında kendi düşüncesine, kendi hevâ ve hevesine kapıldığı için, kökenini, maddesini, madde-i asliyesini, yâni ırkını ileri sürerek, ırkçılık yaparak aslında kendisi sapmıştır İblis. Ama bu sapmasının faturasını Allah’a kesmeye çalışıyor. İşte bu da ayrı bir şeytan mantığı. Suçu hiç kabullenmeme ve suçu hep başkalarının üzerine atma. Öyleyse âdi şeytanın geliştirdiği bu mantığa da dikkat edeceğiz. Kur’an-ı Kerîme baktığımız zaman, suç karşısında iki tavır görüyoruz. Âdem’in yaratılışını anlatan Kur’an âyetlerine baktığımız zaman iki suç, iki suçlu ve suç karşısında iki tavır görüyoruz. Ortada iki suç var. Birisi Âdem’in suçu, ötekisi de İblisin suçu. Âdem’in suçu cennette Allah’ın yasakladığı meyveden yeme suçu, İblisin suçu da yeryüzünde halîfe olarak yaratılan Hz. Âdem’e secde emrini yerine getirmeme ve bu emri veren makama kafa tutma suçu. Evet ortada iki suç var ve iki de suçlu var. Ama suç karşısında da iki tavır görüyoruz. Yâni suçun ve suçlunun tespiti konusunda, suçun kabulü konusunda ve suçluya verilecek ceza konusunda iki tavır var. Birisi Âdem’in tavrı ötekisi de İblisin tavrı. Suç ve suçu kabul konusunda bir Âdem’in fikri var bir de İblisin fikri ve tavrı var. Ya da şöyle ifade edelim; suç karşısında bir âdem’in tavrı, bir de şeytanın tavrı var. İşlediği o suç karşısında Âdem’in tavrı Kur’an-ı Kerîmde çok açık ve net olarak şöyle anlatılır: Âdem (a.s) suçunu kabahatini anladı, suçu kabullendi, tamamıyla bu eylem karşısında kendisini suçlu gördü ve Rabbinin kendisini affetmesi için ona yönelip yalvardı yakardı. Tabi hanımı Havva anamız da aynını yaptı. Âyet-i kerîme ilerde gelecek o zaman o konu üzerinde detaylı olarak duracağız. Bakın suç karşısında Allah’ın istediği gibi bir tavır takınan, suçlu olduklarını anlayıp kabullenen ve bunun için de kendisine karşı suç işledikleri Rablerine karşı özür dileme makamında olan Âdem ve Havva aleyhi-messelâm şöyle diyorlardı: “Her ikisi, "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize "merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler.” (A’râf 23) Evet her ikisi de suçlarını kabul edip, ya Rabbi bizler suçlu-yuz, bizler sana karşı yapmamamız gerekeni yaptık, yemememiz ge-reken meyveden yedik, senin yasağına karşı gelerek nefislerimize zulmettik, olmamamız gereken, bulunmamamız gereken konumda bulunduk dediler. Aslında onların o meyveden yemelerinde de etkili olan, kendilerini yeminler ederek kandıran şeytandı, ama onlar bu işin faturasını şeytana çıkarmadılar. Suçlu odur ya Rabbi! bizi o saptırdı demediler. Ya da bu konuda neden şeytanı bize musallat edip de bizi saptırdın diye Allah’ı da suçlamadılar. Suçlarını kabul ettiler. Ya Rab-bi suçumuzu kabullenip, suçumuzu itiraf edip senden af diliyoruz. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen o zaman biz kaybedenlerden oluruz diyorlar. Suç karşısında böyle bir tavır sergileyip, suçlarını kabul edip, kendisine yalvaran, kendisini suçlarının affı konusunda tek yetkili gören kullarını bu tavırlarından ötürü Rabbimiz de affediyor, affettiğini bildiriyordu. İşte bu, suç karşısında Âdem’in tavrıydı. Ama bakın İblisin tavrı bundan çok farklıydı. Madem ki sen beni azdırdın, beni saptırdın, öyleyse ben de şöyle şöyle yapacağım. Kendisini saptıran kim? Kendisine bu suçu işleten kim? Yâni suçlu kim? Kendisi değil, Allah. Kendisinde hiç suç yok, bütün suç Allah’ta. Sanki onu azdıran, saptıran, yoldan çıkaran ve secde etmemesine sebep olan Allah, kendisinde hiç suç yok. İşte bu da ayrı bir şeytan mantığıdır. Suçu hep başkalarının üzerine atma, suçu hiç kendi üzerine almama, bu şeytan tavrıdır. Ve bizler şu anda suç karşısında ya Âdem’in tavrını sergileyecek, suç-luysak suçumuzu kabullenecek, karşımızdakinden özür dileyecek ve affedilmeyi hak edeceğiz, ya da tıpkı şeytan gibi suçu hep başkalarının üzerine atacak, suçu kabullenmeyecek ve aftan da mahrum kalacağız. Şeytanın bu mantığının, suç karşısında takındığı bu tavrının da bugün insanlar arasında çok yaygın olduğunu görüyoruz. Kimsenin suça sahip çıkmadığını, suçu hep karşısındakilere atmaya çalıştığını görüyoruz. Talebeye sorsan hoca kabahatli, hocaya sorsan ta-lebe suçlu. Babaya göre evlât suçlu, evlâda sorsan baba kabahatli. Memura göre amir, amire göre memur suçlu. Devlete göre halk suçlu, halka sorsan devlet suçlu. Kocaya göre hanım, hanıma sorsan koca suçlu. Ortada bir suç varsa, bir düzensizlik varsa hep karşıdaki suçludur. Kendisinde zerre kadar bir kabahat yoktur adamın. İşte şeytan mantığıdır bu. Meselâ şu anda bu ülkede İslâm yaşanmıyor. Bu bir vakıadır. Ne bireysel planda, ne de toplumsal planda mükemmel bir müs-lümanca yaşam yok. Evlerimizden tutun da, okullarımıza, iş yerleri-mize, dükkanlarımıza kadar, caddelerimize kadar İslâm yaşanmıyor. Peki kim suçlu? Suç kimin bu konuda? Adam başlıyor anlatmaya: Efendim bütün suç basındadır. Şu ahlâksız basın, şu tüm ahlâkî ka-yıtlardan boşanmış, aklına ne geldiyse yazıp çizen ve ümmetin zihin-lerini idlal eden basın yok mu, bütün suç bu basındadır. Ülkenin bu hale gelmesinin tek suçlusu basındır, başka suçlu aramaya gerek yoktur bu ülkede. Bir başkası; hayır kardeşim hayır, bu memlekette suçlu mu arıyorsunuz? Bu memlekette gerçek suçlu medyadır. Bu vicdansız medya olmasa her şey düzelecek, ama ne yapalım suçun en büyüğü ondadır, suçluların ene büyüğü odur. Bir başkası; geç kardeşim sen orayı bir geç. Şu dünya Siyonist teşkilatı var ya, şu yahudiler var ya, bu memleketi bozan onarın taa kendisidir. Kalıbımı basarım ki tek suçlu onlardır, başka suçlu aramaya gerek yoktur bu memlekette. Bir başkası; yok gardaş yok, kendinizi boşuna yoruyorsunuz, boş yere milletin günahına giriyorsunuz. Şu ithalat ve ihracatçılar var ya, bizim pilimizi bitiren onlardır. Bir başkası; şu yayıncılar var ya yayıncılar ah!! Tüm suç onlarda. İyi eserler yayınlamıyorlar efendim! Bir başkası; hayır efendim bütün suç babalarda çocuklarını müslümanca eğitmiyorlar. Vs, vs. Evet düzen suçlu, kadın suçlu, erkek suçlu, baba suçlu, evlât suçlu, amir suçlu, müdür suçlu, öğretmen suçlu, talebe suçlu, basın suçlu, yayın suçlu, suçlu, suçlu, suçlu. Herkes suçlu ama biz suçlu değiliz. İşte bu şeytan mantığıdır. Hayır hayır! İş öyle değil, bizden şeytanın tavrı değil Âdem’in tavrı isteniyor. Herkesten ve her şeyden önce ben suçluyum ben! Bu ülkede İslâm bilinmiyorsa, bu ülkede İslâm yaşanmıyorsa ben suçluyum! Hanımım kitap ve sünnetten habersizse, ben suçluyum! Çocuklarım Allah-peygamber tanımıyorlarsa ben suçluyum ! Komşularım namaz kılmıyorlarsa ben suçluyum ben! Çevremdekiler peygamberin adını bile bilmiyorlarsa ben suçluyum ben! Bu toplum farkında olmadan süratlice cehenneme doğru gidiyorsa ben suçluyum! Bu toplum Kur’an’dan habersiz bir hayat yaşıyorsa ben suçluyum ben! İşte böyle dediğimiz an Âdem’in tavrını sergilemiş ve kendimizi sorumlu tuttuğumuz için de çareler arayacak, kurtuluşa bir adım atacak ve affa mazhar olacağız demektir. Öyleyse bir yerde bir kötülük varsa, bir yerde bir suç ortamı varsa önce suçlu olarak kendimizi göreceğiz. Herkes kabahati kendisinde ararsa o zaman kabahatin kaybolması, bozukluğun düzelmesi, ifsadın bitirilmesi biraz daha kolaylaşacaktır. O halde bu konuya çok dikkat edeceğiz. Âdem’i tavrı sergileme konusuna çok dikkat edeceğiz. Biz en iyiyiz başkaları kötüdür. Biz suçsuzuz başkaları suçludur demeyeceğiz. Ortadaki kötülüklerin müsebbibi hep onlardır demeyeceğiz. Değilse öteki türlü şeytan gibi suçu hep başkalarının üzerine atacak ve hep yerimizde sayacağız demektir. Karşımızda suçladıklarımızın hiç birisi yok zaten. Yâni zaten bu suçladıklarımızın hiç birisi suçu üzerlerine almıyorlar, suçun muhatabı olmuyorlar ve suç sahipsiz kalınca da çözümsüzlük devam ediyor. Tamam yâni belki babalar çocuklarını eğitmedikleri için suçlu olabilirler, ama bunu bilen bizler, bunu anlayan ben bugüne kadar kaç babayı uyardık? Öyleyse suçlu biziz. Veya şu saydıklarınızın hepsi suçlu olabilirler, ama onları uyarmak için bugüne kadar ne yaptık? Öyleyse suçlu biziz diyeceğiz. Belki çok uzakta olan birilerini uyarma imkânımız olmayabilir. Ama bunu öyle bir dert edinelim ki kendimize, bu suç karşısında öyle bir yargılayalım ki kendimizi, öyle bir sancı çekelim ki bu konuda, öyle bir çırpınalım, öyle bir koşturalım, öyle bir taş atalım ki denize, meydana gelecek dalgalar bizim endişelerimizi çok uzaktakilere kadar ulaştırsın. Öyle bir yerinde haykıralım ki hakkı yankılar gittiği yerlere kadar gitsin. Öyle bir hasbi din duyuralım ki bu topluma nefesimizin ulaşmadığı çorak arazi kalmasın. Öyle bir titreşim gerçekleştirelim ki çevremizde tutuşturduğumuz kıvılcım ateş olup tüm ülkeyi yakıversin. Evet şeytan suçu Allah’ın üzerine atarak de di ki: Ey Rabbim! Madem ki sen beni azdırıp saptırdın öyleyse ben de onların dosdoğru yollarının üzerine oturacak, sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından gelerek onları yoldan çıkaracağım. Onları sana kulluktan çıkaracağım ki sen onların pek çoğunu şükreder bulamayacaksın. Bu âyet-i kerîmeden de anlıyoruz ki; sırat-ı müstakîmin üzerinde şeytan var. Hani şu Fâtihada sürekli bizi üzerinde kıl ya Rabbi diye dua ettiğimiz peygamberlerin, sâlihlerin, sıddîkların yolu var ya işte o yolun üzerinde, yanında, yanı başında ya da içinde şeytanlar var oturuyorlar. Tıpkı bir saptırıcının veya bir dilencinin yol üstünde oturduğu gibi. Veya bir hırsızın yol üstünde birilerini soymak için fırsat kolladığı gibi. Bir kurdun avını yakalamak için pusu kurup beklediği gibi. Bul karayı, al parayı diyerek avanak müşterilerini gözetleyen bir yankesicinin köşe başında duruşu gibi şeytan da şeytanlar da bizi yolumuzdan alıkoymak bizim o yolla ilişkimizi bitirmek için bizim yolumuzun üzerinde oturmaktadırlar. “Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolun-dan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır. (En’âm 153) Evet işte bu dosdoğru yolumdur. Sizi dünyada huzura, âhiret-te de cennete götürecek yol budur. Ama bu benim yolumun dışında da yollar vardır. Sakın o yollara uymayın. Yol tekdir. Yol Allah’ın yoludur, tâli yollarsa şeytanların yollarıdır. Eğer benim yolumu bırakır da onların yollarına uyarsanız onlar sizi Rabbinizin yolundan ayırıp saptırırlar. Allah kendi yolunu, dosdoğru yolunu kitabında ortaya koymuştur. Öyleyse bütün mesele Allah’ın kitabına uymak ve kitaba göre yaşamaktır. Kitapla yol bulmaktır. Yolunu kitaba ve sünnete sorarak bulmaktır. Takva da budur işte. Takva Rabbimizin yukarda tarif buyurduğu esaslara göre hayat yaşamaktır. Rabbimizin kitabında anlattığı bu emir ve yasaklara riâyettir takva. Rabbimiz bizim muttaki olmamız için, bizim böylece bir hayat yaşayarak cennete ulaşmamız için yollarını göstermiştir. Kitabın ve sünnetin dışında takva yolu da yoktur. Kim ki kitap ve sünneti bırakır da başka şeylerin, başka yolların peşine takılırsa o mutlaka sapmak zorunda kalacaktır. Allah’ın Resûlü bu konuyu anlatırken elindeki bir çöple yere bir çizgi çizdi ve buyurdu ki: “işte Rabbimin dosdoğru yoludur. Sonra onun sağına ve soluna başka çizgiler çizerek işte bunlar da şeytanların yollarıdır. sakın sizler bu yollara gitmeyin çünkü o yollardan her birisinin üzerinde sizi ona çağıran, sizi sırat-ı müstakîmden uzaklaş-tırmak ve saptırmak isteyen şeytanlar vardır.” Evet her bir yolun üzerinde oturan şeytanlar insanları o yollara çağırmaktadırlar. İnsanları tâli yollara çağırıyorlar ve bu yolların sırat-ı müstakîm olduğunu söylüyorlar. tâbi bu şeytanlar iman etmiş, sırat-ı müstakîme girmiş mü’minleri bu yoldan çıkıp kendi yollarına girmeye çağırdıkları gibi, henüz bu yola girmemiş ama girmeye hazırlanan insanları da bu sırattan uzaklaştırmaya, bu sırata girmemeye çağırıyorlar. Allah’ın Resûlü bu hususu anlatırken bir hadislerinde şöyle buyurur: Kul müslüman olmak ve atalarının yolunu terk ederek sırat-ı müstakîme girmek ister. Şeytan böyle bir kulun yolunun üzerine oturur ve atalarının dinini terk etmemesi için ona telkinlerde bulunmaya başlar. Ne kötülüğünü gördün ki atalarının yolunu terk ediyorsun? diyerek onu bu işten engellemeye gayret ederken bu konuda kararlı olan kul şeytanı elinin tersiyle iteler ve sırata çıkar. Ama kulun yeni girdiği, henüz yeni yeni öğrenmeye çalıştığı bu İslâm yolunda bu defa da şeytan onun karşısına hicret yolunda dikilir. Çünkü o müslüman bulunduğu ortamda Allah’a kulluğu Allah’ın istediği biçimde icra edemeyince mutlaka buna imkân verecek bir ortama gitmeyi deneyecektir. İşte kulun hicret yoluna dikilen şeytan ona şöyle demeye başlar: Bu yaptığın bir kaçış değil mi? Bu bir korkaklığın ifadesi değil mi? Atalarının yurdunu, doğup büyüdüğün vatanını terk edip nereye gidiyorsun? Bundan daha güzel bir yurt mu bulacaksın? Hem bundan sonra gittiğin yerde başına nelerin geleceğini biliyor musun? diyerek onu bu yoldan engellemeye çalışır. Fakat bu konuda kararlı olan kul şeytanı iterek biraz daha yola girer. Elbette bu bir kaçış değildir, bir korkaklık alâmeti değil tabiri caizse bu bir dönüş hareketidir. Uzun bir engeli atlayabilmek için bi-raz geri çekilme hareketidir bu. Şeytan bu konuda da muvaffak olamayınca bu defa Allah yolunda cihada çıkan kulun karşısına cihad yolunda çıkar ve ona şöyle demeye başlar: İyi kardeşim tamam anladık ilam-ı kelimetullah da peki hanımını, çocuklarını kime emânet ettin sen? Dükkanını tezgahını, işini aşını, markını dolarını, vatanını, toprağını kime bırakıp gidiyorsun? Birilerini kurtaracağım diye, birilerinin imdadına yetişeceğim diye evdekileri, malını mülkünü tehlikeye atmanın anlamı var mı? Sen gittiğin o diyarlarda bir hiç uğruna kör bir kurşuna hedef olup ölüp gideceksin de yıllarca emek sarf ederek ka-zandığın, uykularını terk ederek, rahatına kıyarak elde ettiğin bu paralarına, bu malına mülküne kimler konacak? Bu dinin sahibi sen misin? Senden başka bu işi yapacak yok mu yâni? diyerek o mü’mini girdiği cihad yolundan da alıkoymak ister. Adam şeytanı bir daha iterek yoluna devam eder. Bu defa Allah’ın Resûlü buyurur ki; artık bu mü’min nasıl ölürse ölsün, nerede ölürse ölsün Allah ona bakmaksızın kesinlikle onu cennetine koyacaktır. Bu kul ister yatağında ölsün, ister düşman karşısında muharebe meydanlarında ölsün ister suda boğularak ölsün değil mi ki en büyük düşmana karşı galip gelmeyi becerebilmiştir ar-tık Cenâb-ı Hak üzerine bu kulu cennetine koymak vacip olur buyuruyor. Çünkü artık bu kul kesin sırat-ı müstakîmdedir ve artık lânet şeytanın ona yapabileceği bir şey yoktur. Evet diyor ki Allah düşmanı ben dosdoğru yollarının üzerinde duracağım. Âyet-i kerîmede dikkat ederseniz şeytan onların sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından geleceğim diyor. Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: a: Şeytan insanların önlerinden gelir. İnsanın önünde yaşayacağı hayatı cazip göstererek hayat içinde hayata sığmayacak hedefler gösterir. Şunları da alman lâzım, şunlara da sahip olman lâzım, şunlara da ulaşman lâzım, şu hedeflere de varman lâzım, şu tepeleri de aşman lâzım, şu şöhretlere, şu alkışlara da sahip olman lâzım diyerek bir ömre sığmayacak hedefler gösterir ve kişiyi Rabbine kulluktan uzaklaştırır. Dünya hayatını insanın gözünde biricik hedef gösterir ve âhireti, hesabı kitabı unutturur. Veya insanın önünden gelerek önündeki ölüm, kabir, kıyâmet, haşr, neşr, cennet cehennem gibi gerçekleri inkâr ettirir. Bütün bunların hikâye olduğunu, boş şeyler olduğunu söyleyerek şeytanî yorumlarla hafife aldırır. İnsan aklını mezarlıklara çevirip ustaca yorumlarla şu yüz yıllar önce ölmüş, vücutları atomlar halinde toprağa karışıp gitmiş, çürüyüp yok olup gitmiş kemikler bir daha nereden dirilecek? böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün müdür? Akıl var mantık var diyerek, yeniden diriliş konusunda insanlara vesveseler vererek onlara hesabı kitabı inkâr ettirir. Veya demin anlattığım gibi, Rasulullah efendimizin ifade buyurduğu gibi insanın önüne yaşayacağı hayatı, önünde tadacağı zevkleri, gençliğini hatırlatarak, ölüm korkusunu gündeme getirerek insanı Allah yolunda cihaddan alıkoymaya çalışır. Ya da gelecekte aç kalma, sefil düşme, el âleme muhtaç olma korkusu vererek insanları Allah yolunda zekât ve infakta bulunmaktan menetmeye çalışır. Evet öyle diyor hain insanların önlerinden geleceğim ve ilerilerini karanlık göstereceğim. Kıyâmet yok dedirteceğim, cennet yok, cehennem yok, hesap kitap yok, hûri yok, ğılman yok dedirteceğim. İnsanları geçici zevk ve eğlencelerin peşine takacak, müzik gibi, oyun gibi, akvaryumun başında zaman öldürmek gibi, arabasının renginde elbise peşinde koşturmak gibi, onları boş şeylerin peşine takacak, dünyayı hiç bitmeyecek, ölümü hiç gelmeyecekmiş gibi göstereceğim. Ya da onların önüne reklâmlar vasıtasıyla öyle yeni teknolojik eşyalar ve malzemeler sunduracağım ki insanları bunların peşine takıp, geleceklerini takside bağlatacak ve bir ömür boyu bunların peşinde koşturacağım. İnsanları âdeta ekonomik insan yapıp ödeme, senet, çek, borç dert peşinde sana kulluktan, senin kitabına ve peygamberinin sünnetini tanımaya zaman bırakmayacağım. Onlarda cennet arzusu da, cehennem korkusu da bırakmayacağım. Bunları onların gündemlerinden çıkarıp sadece dünya düşünür hale getireceğim vs., vs. İşte şeytanın önden gelerek insanları aldatmasını böyle anlıyoruz. b: Sonra arkalarından geleceğim diyor. İnsanların arkalarından gelip sürekli dürtükleyeceğim onları. Arkalarından gelip arkalarıyla geçmişleriyle ilgilerini alâkalarını kestireceğim. Tarihleriyle kültürleriyle ilgilerini kestireceğim. Selefleriyle ilgilerini bitireceğim. Ecdatlarıyla bağlarını koparacağım. Geçmişlerine sövdürecek, seleflerinin yolunu reddettireceğim. Geçmişten intikal eden tüm bilgilerin tüm haber-lerin düzmece olduğunu, yalandan ibaret olduğunu, kendileri için ayak bağı olduğunu söyleyip tüm geçmişlerini sildireceğim onlara. Veya işte öncekiler yalan söylüyorlar dedirteceğim. Nebî yoktur dedirteceğim. Öncekiler cahildi, kitap yok dedirteceğim. Kur’an öncekilerin düzmesinden başka bir şey değildir dedirteceğim. Sünnet yok dedirteceğim. Sünnet dedikleri falanların filanların uydurmasından başka bir şey değildir dedirteceğim. Geçmişler sünnete yalan ka-rıştırmışlardır, ona asla itimat edilmez dedirteceğim. Mazilerini karanlık göstereceğim, ecdatlarına sövdüreceğim. Ecdatlarına kızıl sultan dedirteceğim. Sahabeyi ve onların uygulamalarını yok farz ettireceğim. Hâsılı arkalarından gelerek onların geçmişleriyle ilgilerini kestireceğim. Veya kimilerine arkadan öyle bir yaklaşıyor ki şeytan, adam ecdadının mârifetleriyle kendisini kamufle etmeye başlıyor. Efendim benim babam işte şöyle âlimdi, benim dedem şöyle hocaydı, böyle hacıydı diyerek kendi yamukluğunu örttürüyor şeytan ona. c: Sonra yine onların sağlarından geleceğim diyor. Allah’a inanan ve ona kulluk yapmaya çalışan, ama İslâmî bilgisi, kitap sünnet bilgisi zayıf olan müslümanlara şeytan genellikle sağlarından yaklaşır. Mü’minmiş gibi görünerek, muttakiymiş gibi, hayırhahmış gibi görünerek, nasihatler ederek ve de Allah adına yeminler ederek iyi bir müslüman kimliğinde gelir şeytan. Nitekim biraz sonra gelecek âyetinde Rabbimiz anlatacak Hz. Âdem’e ve Hz. Havva’ya da böyle, onların hayırlarını isteyerek, onlara Allah adına yeminler ederek yaklaşmıştı Allah’ın düşmanı. Çünkü eğer gerçek yüzüyle, gerçek kimliğiyle yaklaşmış olsaydı elbette babamız ve anamız onu tanıyacak ve vesveselerine kulak vermeyeceklerdi. Alçak bunu çok iyi bildiği için mü’minlere yüzüne maske takarak yaklaşıyor. Müslümanca sözler ederek, Allah-’tan, kitaptan, peygamberden söz ederek, Allah adına yeminler ederek yaklaşır ve çok rahat kandırır onları. Evet müslümanlara bu kimlikle yaklaşıyor şeytan. Nitekim Rabbimiz Lokman sûresinde bu konuda müslümanları şöyle uyarmaktadır: “ Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın. (Lokman 33) Evet Rabbimiz diyor ki sakın ha şeytan Allah adına yeminler ederek sizi aldatmasın. Sakın ha Şeytan ve taraftarlarının, şeytan ve talebelerinin, şeytan misyonunu üstlenmiş iki ayaklı yeryüzü şeytanlarının sarıklar sararak, cübbeler giyerek, Allah adına konuşuyormuş gibi davranarak sizlere söylediklerine aldanmayın ey kullarım. Eviniz şöyle olsun, ticaretiniz böyle olsun, kazanmanız harcamanız, mesleğiniz mektebiniz, hukukunuz eğitiminiz, yazınız tatiliniz, giyiminiz kuşamınız şöyle olsun, şeklindeki telkinlerine sakın aldanmayın. Söylediklerinin doğruluğuna dair yemin de etseler, sözlerinin ispatı sadedinde âyet de okusalar kitap ve sünnete uymayan sözlerini kabullenmeye ve hayatınızı onların dediklerine göre yaşamaya kakışmayın diyor Rabbimiz. Öyleyse unutmayalım ki zamanımızda pek çok şeytan taraf-tarı bu yüzden müslümanları aldatabilmek için sarık sarmakta ve cübbe giymektedir. Zira onlar hocalarından öğrendiler ki gayri İslâmî kılık ve kıyafetlerle müslümanlara yaklaşabilmeleri ve onları aldatabilmeleri kesinlikle mümkün değildir. Evet müslümanların bu zaaf noktalarını çok iyi bilen şeytan ve taraftarları bugün müslüman bir hayırhah kimliğiyle müslümanlara yaklaşarak her guruba kendilerinin hak yolda olduklarını, kendilerinin çalışmalarının ve metotlarının hak olduğunu, hak yolda olduklarını ama karşılarındaki müslüman grupları ise bâtıl yolda olduklarını üfleyerek İslâm adına müslümanları birbirleriyle savaştırmayı becerebilmektedirler. Hem de kutsal bir savaş anlayışıyla. Şeytanın bu oyunları sonucu itminan içinde olan müslümanlar, karşılarındaki müslüman grupları her yönden sorgulamaya alırlarken, maalesef kendi gruplarını, kendi efendilerini asla sorgulamayı düşünmemektedirler. Hattâ Kur’an’ı bile, sünneti bile sorgulamaya alan müslüman-lar maalesef kendi durumlarını hiç de sorgulama gereği duymamak-tadırlar. Bunun sebebi de tabii ki şeytan onlara kendilerini güzel göstermektedir. Sen ki en iyi, siz ki en doğru, siz ki en haklı, siz ki bu işe en lâyık, siz ki bu konuda en önde olmaya lâyık diyerek onları bu konuda mutmain hale getiriyor. Evet Allah düşmanı sağdan gelerek insana amellerini süslü gösterir. Sen şu anda Allah'ın istediği hayatı yaşıyorsun. Senin yaşadığın hayat haza müslümanca bir hayattır. Bundan daha iyi bir müslümanlık olamaz. Sen bu halinle cennetin ta ortasına lâyık bir kimsesin diyerek yaptıklarını eksiksiz ve yeterli gösterir. Bazen de ya-hu bunda ne var sanki! Bunu yapmayan mı kaldı? Her iş bitti de sıra buna mı geldi? Diyerek, kimi günahları küçük göstererek, kimi vecibeleri basite indirgeyerek müslümanı aldatmaya çalışır. Evet sağdan gelişini de böyle anlamaya çalışıyoruz. ç: Şeytan bizzat kendi şekli ve kendi kimliğiyle insanlara yaklaşmak isterse, soldan gelir ve bu defa yüzü bellidir. Öncekilerde olduğu gibi yüzünde maskesi filan da yoktur. Bilhassa İslâm’dan, din-den, Allah’tan, peygamberden, kulluktan, yaratılış gayesinden habersizce bir hayat yaşayan kendisi gibilerine bu yönden gelir şeytan. Çünkü onlar da kendisi gibi oldukları için saklayacağı, saklanacağı bir şey yoktur. Gâyet rahat ve cesurdur onlara gelirken. Çünkü bu in-sanlar vahyi tanımamaktadırlar. Kitap ve sünnetten habersiz bulunmaktadırlar. Kitabı ve sünneti tanımayan birilerinin şeytanı da, onun tehlikesini de tanıması zaten mümkün değildir. Evet böylelerine açık ve rahat bir şekilde yaklaşan şeytan on-ları küfre, şirke, zulme ve isyanlara dâvet etmektedir. Onları müslü-manlarla mücâdele etmeye, müslümanların ve Allah dostlarının kanını içmeye, kemiklerini kırmaya dâvet etmektedir. İşte görüyoruz bu konuda gerçekten çok muvaffak olmuştur Allah düşmanı. Yeryüzü kâfirleri onun teşviki ve saldırtmasıyla müslüman kanı içmeye bir türlü doymuyorlar. Demek ki unutmayacağız ki, izinleri kaldırmış olarak şeytan sürekli çalışacağını söylüyor. Sürekli gelecektir bize. Bazen öndedir, bizi peşinden sürüklemek ister. Bazen arkadadır, dürtüklemek ister bizi. Bazen sağdan gelir, tanırsınız ve defedersiniz alçağı, ama bu defa da solunuzdan geliverir. Sağınızdan gelir sağcı olarak, solunuzdan gelir solcu olarak. İhtiras adına gelir, menfaat adına gelir, makam mevki adına gelir, para pul adına gelir, kin ve düşmanlık adına gelir, şehvet adına gelir. İçinizden gelir, dışınızdan gelir. Kadın olarak gelir, erkek olarak gelir, amir olarak gelir, müdür olarak gelir. TV olarak, oyun olarak, kristal eşyalar olarak, bizi meftun edecek çiçekler olarak, nefis yemekler olarak, zevkler, eğlenceler, bağlar, bahçeler, lezzetler görünümünde gelip yanı başınızda bitiverir. Evet şeytan böyle yapacağım diyor, ama şunu da hiç bir zaman unutmayalım ki bu alçağın hiç bir zaman kullar üzerinde her hangi bir otoritesi, her hangi bir yaptırım gücü de yoktur. Allah’a inanan, Allah’la yol bulmaya çalışan, sürekli Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetiyle beraber olan, vahye sarılan, hayatını vahiyle düzenlemeye çalışan Allah’ın muttaki ve sâlih kulları üzerinde onun da avarelerinin de hiç bir etkisi ve yetkisi yoktur. Ama dinlerinin temel kaynakları olan Allah’ın kitabı ve Resûlünün hayatından habersiz ya-şayan insanlar üzerinde etkili olur. Dinlerini tanımayan insanları çok rahat aldatır. “İnananlar Allah yolunda savaşırlar, İnkar edenler ise şeytan yolunda harbedenler. Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi pek zayıftır.” (Nisâ 76) Evet şeytanın hilesi çok zayıftır diyor Rabbimiz. Şeytan bizzat kendisi de itiraf ediyor bunu: “ İblis: "Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı ihlâslı kulların müstesna, hepsini azdıracağım" dedi. (Sa’d 82,83) Evet hayatını Allah için yaşamaya çalışan, Allah’a ve Allah’ın yasalarına sımsıkı bağlı olan ihlâslı müminlere şeytan ve dostlarının yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Öyleyse bizler ihlâslı mü’minler ol-mak zorundayız. İhlâslı, yâni saf, süzülmüş, katışıksız, karışıksız vahiy müslümanı olmak zorundayız ki, şeytandan korunmuş olalım. Dinimizi Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine değil de, başka şeylere dayandırmaya kalkışırsak, yâni karışık ve katışıklı bir din sahibi olursak böyle bir garantimiz kalmıyor. İşte Rabbimizin haber ver-mesiyle anlıyoruz ki biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini bize Rabbimiz ha-ber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek, kitapla beraber olursak kesinlikle bilelim ki Rabbimiz bizi onun şerrinden koruyacaktır.
18. “Allah, "Yerilmiş ve kovulmuşsun, oradan defol; an-dolsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onları ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracağım" dedi.” Çık oradan alçak! Yıkıl oradan! Defol o cennetten mezmu-men medhura. Kovulmuş ve kınanmış olarak defol oradan! Andol-sun ki sen ve sana uyanlarla birlikte, sen ve insanlardan beni ve benim yolumu bırakıp sana, senin yoluna tâbi olanlarla birlikte Cehennemi dolduracağım. Cehennemi sen ve senin avenenle dolduraca-ğım. Sana tâbi olanlar, senin gösterdiğin yoldan gidenler ne kadar da çok olurlarsa olsunlar, ben cehennemi onlarla dolduracağım. Evet Rabbimiz kendi yolunu bırakan, kitabını terk eden, elçisinin gösterdiği yolu terk ederek şeytan ve şeytanî güçlerin egemen-likleri altında bir hayata razı olan tüm şeytan avenelerini cennete atacağını haber veriyor. “ O gün cehenneme; "Doldun mu? deriz, o: "Daha var mı? " der. (Gaf 30) Evet cehennem bunları alır mı, almaz mı diye aklınıza bir endişe gelmesin. Bakın Rabbimiz soruyor cehennemine de o diyor ki; hel min mezid? Birinci mânâsı; daha yok mu ya Rabbi! Bugün o kadar coştum ki bir türlü doymak bilmiyorum! Daha varsa gelsin ya Rabbi! diyecek. Bir ikinci mânâsı da; cehenneme bu şeytan ve dostları atıldıkça atılacak, atıldıkça atılacak ve sonra cehennem de şaşıracak ve diyecekmiş ki; daha mı var ya Rabbi? Bunların hâlâ arkası ke-silmedi mi ya Rabbi diyerek şaşkınlığını dile getirecek. Bunların sayılarının çok olacaklarına dair bu âyetler de delildir. Şeytan, onlardan çoğunu şükreder bulamayacaksın diyordu, Rab-bimiz de En’âm’da onların çoğunluğuna uyarsan seni saptırırlar, çünkü o çoğunluk Allah’ın kitabına değil şeytana ve şeytanın zanlarına tâbi olurlar diyordu. Ve sakın ha ey müslümanlar bunların çok oluşlarına aldırış etmeyin. Çokluklarına değer vermeyin. Yâni bu ka-dar insanın eğer gittikleri yol yanlış olsaydı, bu kadar insan bu yoldan gider miydi diye sakın bir yanlışa düşmeyin. Çünkü insanların çoğunluğu şeytan yolundan gitmektedir, şeytan peşinden gitmektedir. İnsanların çoğunluğu inanmamaktadır. Öyleyse hak çoğunluğun yolu değil, Allah’ın yoludur. Bu şeytan metbularının âdetleri ne kadar da çok olursa olsun, gerçek yol Rabbimizin gösterdiği yoldur. Biz de ona uyalım şeytanın adımlarına tâbi olmayalım. Bundan sonra söz Âdem’e dönüyor ve Rabbimiz şöyle bu-yuruyor:
19. “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın ve istediğiniz yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın yoksa zâlimlerden olursunuz.” Şeytanın kovulmasından ve rahmetten tart edilmesinden sonra anladığımız o ki arzda yaratılan Âdem’e arzda secde edilmiş, melekler ona yerde secde ederek imtihanı kazananlardan olurken, şeytan secde etmeyerek imtihanı kaybedenlerden olmuş ve hemen bundan sonra da Rabbimiz Âdem’i arzdan alıp cennete yükseltmiş. Ve bakın buraya kadar anlattıklarına Rabbimiz bir örnek verecek. Şey-tan dedi, şeytanın saptırmalarına dikkat dedi, aman düşmanınıza karşı âgâh olun, uyanık olun dedi, şimdi de bakın bu şeytan, insanları iş-te şöylece saptırır diyerek atamızın ve anamızın hayatından bize bir örnek sunacak. Bu melun düşmanın atamız ve anamıza nasıl yaklaşma imkânı bulduğunu, onları nasıl kandırdığını anlatarak bize bu konuda bir ibret levhası arz edecek, bir miras sunacak. Rabbimiz; ey Âdem sen ve zevcen cennette oturun. Evet sadece sen değil, zevcen de cennette olsun. Arkadaşlar, bizler sadece kendimiz cennete gitme kavgası vermeyeceğiz, zevcelerimizi de cennete götürme kavgası vereceğiz. Vah o müslümanlara ki hanımlarını eğitip, onları kitap ve sünnetle tanıştırıp cennete götürme derdinde değiller. Vah o kadınlara ki kocalarının koştuğu cennete gitme arzusu içinde değiller. Evet sen ve hanımın cennette oturun ve dilediğinizden yiyip için, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz bu-yuruyor. Evet her şeyden yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın. Her şey serbest, ama hayatlarında bir yasak var. Bir ağaca yaklaşılmayacak. Bu yasak, Âdem ile Havva’nın iradeleridir. Bu yasak iradeyi anlatır. Yâni Âdem ile Havva’nın seçebilme özellikleri vardır. İyi ya da kötü, haram ya da helâl, hayır ya da şerden, iman ya da küfürden birini seçebilme, tercih edebilme özelliklerinin varlığını anlatır bu yasak. Esasen irade yasakla yeşerebilir. Eğer varlıkların hayatında yasak yoksa onların şahsiyetlerinin gelişmesi de mümkün değildir. Şahsiyetlerin gelişmesi için yasak lâzımdır. Meselâ her istediğini yapabilen bir çocuk düşünün, şahsiyeti gelişmez bu çocuğun. Bunların da şahsiyetlerinin gelişip yeşermesi için bir yasak var hayatlarında. Allah buyurdu ki; bir ağaca yaklaşmayacaksınız. Peki neydi bu ağaç? Ne bilmiyoruz, ama tadılan bir şey olduğunu, bir ağaç, yenen bir ağaç olduğunu biliyoruz. Ağaç yenmez de meyvesi yenir tabii. Mihnet ağacı demişler, buğday ağacı demişler, buğdaydan ağaç olur mu? Orasını bilmem, ama demişler işte. Zırvanın te’vili olmayacağından bunları geçiyorum. Bir ağaç var ve o yasak ediliyor, o kadar. Evet Âdem ve Havva cennetteler ve bir yasak var hayatlarında. Her şeyden dilediğiniz kadar yeyin için, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz. Şimdi de öyle değil mi? Bütün meşrubatlar serbest, ama içki yasak. Bir çok hayvan serbest, ama domuz yasak. Evet Âdem ve Havva cennete ve hayatlarında bir yasak var. Burada bir soru hatırımıza geliyor. Arzda yaratılan, yeryüzünde yaratılan ve Bakara’da anlatıldığı gibi yeryüzünün halîfesi olarak yaratılan Âdem ve Havva acaba neden bir cennete konuluyor? Hz. Âdem ilk andan itibaren zaten dünyada yaşamak üzere yaratılmıştı: Âyeti bunu gösteriyordu. Peki neden direk yeryüzünde değil de başka bir yerde imtihan ediliyordu Hz. Âdem (a.s)? Veya neden böyle bir ağaçla imtihan ediliyordu? Bir de onun o imtihanı başarıp başarmayacağını, o ağaçtan yiyip yemeyeceğini ezelî ve ebedî ilmiyle zaten bilmiyor muydu Allah? Bunu bildiği halde Allah neden böyle bir imtihana konu kıldı? a: Bunun bilebildiğimiz kadarıyla birinci sebebi: Hz. Âdem’i yetiştirmek içindi. Yeryüzünde ileride halîfe olacak varlığın içinde giz-lenmiş olan kuvvetleri uyarmak, onu şeytanla savaşa hazırlamak, acıları tattırmak, pişmanlığı yudumlatmak, düşmanını tanıtmak ve düşman karşısında sığınağını bildirmek içindi. Böylece Hz. Âdem deneyim sahibi oluyordu. Benliğindeki zayıflıkların farkına varıyor, düşmanının aldatma yöntemlerini tanıyor ve öğreniyordu ki bundan sonra onunla daha etkili bir mücâdele verebilsin. b: İkinci olarak yanlıştan, hatadan dönmesi gerektiğini, hatadan nasıl dönmesi, nasıl tevbe etmesi gerektiğini öğretiyordu ona. c: Üçüncü olarak da, aynı zamanda nesli için de bir örneklik söz konusuydu. Kıyâmete kadar Âdem neslinden gelecek insanlara bu konuda ders veriyordu, düşmanlarını tanıtıyordu Rabbimiz. d: Dördüncü olarak da, Rabbimiz böylece atamız Âdem’e ve tüm soyuna bir hedef göstermiş oldu. Ey Âdem! İşte cennet budur. Dünyadaki tüm uğraşınızda hedefiniz burası olsun! Burasını kazanmak için çalışıp çırpının dercesine onlara cennetini gösteriverdi diyoruz. Allah sonucun böyle olacağını, onun o ağaçtan yiyeceğini bildiği halde niye böyle bir emirle karşı karşıya bıraktı onu? Emir veren: 1- Ya o emrin bizzat yapılmasını ister. Emri vermesindeki sebep bizzat o işin yapılmasıdır. 2- Ya da mesele o işin yapılması değil de emredilen varlığın samimiyet ve itaatini sınamak için böyle bir emir verilmiştir. O konudaki samimiyet ve imanının gücünü ortaya çıkarmak için emir vermiştir. Nitekim Cenâb-ı Hakkın Hz. İbrâhim’e "Oğlunu kurban et!" Emri bu türden bir emirdi. Bu sebeple de eylem gerçekleşmeden de Cenâb-ı Hak bu emri geri aldı. Baba ile oğulun teslimiyetlerini ortaya çıkarmak istiyordu. Veya bu konuda onların bu teslimiyetlerini insanlığa örnek sunmak istiyordu. Veya onları böylece eğitmek istiyordu Rabbimiz. Evet her ikisi de cennette ve karşılarında duran bir yasak var. İşte bu andan itibaren şeytan harekete geçer. Hani demişti ya Âdem’i ve neslini yoldan çıkaracağım. İşte bu sözünü gerçekleştirmek için ilk deneyimini vermek üzere şeytan harekete geçer. Âdem ve Havva'yı kandırarak hem onlara hem de kıyâmete kadar onların neslinden gelecek insanlara ilk numarasını, ilk kandırma tekniğini göstermek ister ve şöylece işe başlar: