164. “Aralarından bir topluluk: "Allah'ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veri-yorsunuz?" dediler. Öğüt verenler: "Rabbimize hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah'a karşı gelmekten sakınırlar" dediler.” Evet bu iki grup arasındaki diyalog budur: Allah’ın kendilerini helâk edeceği ve şiddetle azaba uğratacağı bu insanlara niçin nasihat ediyorsunuz? demişlerdi. Yâni bu Allah’ın kalplerini mühürlediği, Allah’ın kendilerine azap edeceği bu insanları neden uyarıyorsunuz? Niye yoruyorsunuz kendinizi? Niye vaaz ediyorsunuz bu adamlara? Bunlar adam olmaz! Bunlar yola gelmez! Boşuna niye uğraşıyorsunuz? Demişlerdi de bakın öteki müslümanlar şöyle diyorlardı: Rabbinize karşı bir mâzeretimiz olsun diye, bir de belki sakınırlar diye biz onlara nasihat ediyoruz dediler. Rabbimize karşı bir mâzeretimiz olsun diye bunu yapmaya devam ediyoruz! Yarın soracak Rabbimiz: Ey kullarım! Yanı başınızda günah işleyen insanları görüyordunuz da ne yaptınız? Onları uyardınız mı? Onlara hakkı duyurdunuz mu? diye sorduğu zaman: Evet ya Rabbi sen şahitsin ki biz vazifelerimizi yaptık! diyebilelim diye bunu yapıyoruz bir, bir de bilmiyoruz ki belki bugün olmazsa yarın adam olurlar! Bugün dinlemezse yarın dinlerler diye bunu yapıyoruz! Diyor-lar. Evet elimizde bir liste yok ki! Kimler adam olacak, kimler olmayacak? Kimlerin kalbi mühürlenmiş asla yola gelmeyecek? Kimler de yarın dönecek? Bunu bilmiyoruz ki! Onun için belki adam olurlar diye bu görevi yapmaya devam ediyoruz dediler. Çünkü Rasûlullah’ı öldürmeye giden Ömer’in dirileceğini kim bilebilirdi? Nerden bilebilirsiniz ki Ebu Süfyan yirmi yıllık bir uğraşının sonunda müslüman olacaktı? Öyleyse hele bir uğraşalım, hele bir çabalayalım belki adam olurlar diyorlardı. Biz uğraşalım belki de en zâlim, en kâfir insanların içinden samimi müslümanlar çıkacaktır diyorlardı. Bir de diyorlardı ki uğraştık, uğraştık farz edelim ki sonunda bunlar adam olmazlarsa bile biz kendimiz adam oluruz. Bugün yahu bırakıver bu vaz u nasihati! Senden başka adam yok mu? diyenlere bunu söylemek zorundayız işte. Bunlar adam olmasalar bile biz adam olmak için bu görevimize devam ediyoruz. Çünkü eğer bir toplum içinde kötülükler işleniyorsa, zulümler, günahlar, ahlâksızlıklar işleniyorsa unutmayalım ki sadece o toplum içindeki günahkârları değil toplumun öteki üyelerini de hesaba çekecektir Rabbimiz. Birilerine niye bu günahları irtikap ettiniz diye, ötekilere de niye bu insanları uyarmadınız? Neden onlara Allah’ın âyetlerini duyurmadınız? Neden onları İslâm’la tanıştırmadınız? Neden onlara cenneti ve cehennemi anlatmadınız? diye hesap soracaktır. Rabbimizin bu suali ve sorgulaması karşısında ya Rabbi sen şahitsin ki ben bana düşeni yapmıştım, ben elimden geldiği kadar bu insanları uyarmıştım, becerebildiğim kadarıyla bu insanlara senin kitabını duyurmuştum diyebilecek duruma gelmek zorundayız. Rabbimiz huzurunda mazur hale gelmek zorundayız bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Sonra şunu da unutmamalıyız ki bizim görevimiz zorla bu insanları müslümanlaştırmak, bu insanların kalplerine zorla İslâm’ı sokmak değildir. Bizim böyle bir sorumluluğumuz yoktur. Bizim gö-revimiz bildiğimiz Allah âyetlerini bu insanlara ulaştırmak ve bu in-sanları Allah’ın âyetleriyle uyarmaktır. Bu işi yaparken de evvel emir-de kendi sorumluluğumuzu yerine getirmektir. Bunun içindir ki dikkat ediyorsanız Rabbimiz âyet-i kerîmesinde bu mâzeret konusunu öne almıştır. Bu adamların yola gelmesi konusunu daha sonra zikretmiştir. Evet biz, bize düşeni yaptığımız zaman Allah’ın yasalarına göre mazur olacağız. Çünkü biliyoruz Allah’ın nice kutlu elçileri vardır ama; yanında kendisine iman etmiş tek insan bile yoktur. Peygamber vardır 950 sene insanları hakka dâvet edip büyük eziyetlere göğüs gerdiği halde yine de çevresindekileri müslüman edememiştir. Ama ne gam, onlar yapmaları gerekeni yapmışlar ve Rableri katında mazur sayılmışlardır.
165. “Kendilerine yapılan öğütleri unutunca, Biz fenalıktan menedenleri kurtardık ve zâlimleri, Allah'a karşı gelmelerinden ötürü şiddetli azaba uğrattık.” Evet onlar, o günahkârlar kendilerini uyaranların uyarılarına aldırış etmez olunca, kendilerine vaaz etmek için emek tüketenlerin sözlerini kulak ardı edince, biz uyaranları kurtardık ve zâlimleri de çok şedit bir azapla yakalayıverdik diyor Rabbimiz. Azgınlıkları sebebiyle, haddi aşmaları, Allah’ın yasalarını çiğnemeleri, kendilerini Allah’a kulluk ortamından çıkarıp isyan etmeleri sebebiyle onları çok şedit bir azapla yakalayıverdik. Peki neyle yakalamış Allah onları? Nasıl bir azap gelmiş onlara?
166. “Kendilerine edilen yasakları aşınca, onlara: "Aşağılık birer maymun olun" dedik.” Onlara hor, hakir, aşağılık maymunlar olun dedik. Evet Allah bu zâlimlere maymunlar olun buyurmuş ve onlar da maymunlar olmuşlar. Bu adamların nasıl maymunlaştıkları, sîreta birer maymun mu? Yoksa sûreta maymunlar mı olmuşlar bu konuda gerek Kur’an-ı Kerîmde gerekse Rasûlullah’ın sünnetinde detaylı bir bilgi bize intikal etmemiş. Ama Rabbimizin ifadesinden anlaşılıyor ki bu adamlar maymunlar olmuştur. Tabii maymunun aslında hayvan olarak bir aşağılığı ve sorumluluğu yoktur. Ama insan oldukları halde maymun olan bu insanlar aşağının aşağısı haline getirilmişlerdir. Zaten aslında yaşantıları itibariyle, hayatları, hayat tarzları itibariyle bu adamların fıtratları bozulmuş, zaten hayvanlaşmış, maymunlaşmış kimselerdi. Allah’ın yasalarını çiğneyerek, Allah’ın sistemine bedel getirerek, Allah’ın şeriatine alternatif getirerek, başkalarının yasalarını uygulayarak zaten karakterleri bozulmuş kimselerdi bunlar. Dünya milletleri gözünde böylece küçülen Yahudi asıllı Darvin de galiba bu aşağılık duygusundan kurtulabilmek için sadece biz mi maymun olacağız? Bu iş tarihte sadece bizimle mi ilgili olacak? Hep biz mi horlanacağız? demiş ve tüm insanlığı aynı duruma düşürüp kendilerini kurtarabilmek için tüm insanlığın maymundan geldiği tezini ortaya atıvermiş. Tıpkı cehenneme yalnız gitmeyi göze alamayan İblisin yanına arkadaşlar bulmak için insanları saptırma çabası içine girdiği gibi Darvin de bu maymun olma işini tüm insanlığa mal edivermiş. Bizim beyinsizler de mal bulmuş mağribî gibi onun bu saçmalığına sahip çıkıvermişler. Evet dikkat ederseniz âyet-i kerîmede Rabbimiz iki gruptan söz etmiş. Günahkârların Allah’ın yasalarını çiğneyenlerin maymunlaştırıldığını ve onları uyarma görevini yapan mü’minlerin de kurtulduklarını anlatmış ama o üçüncü gruptakilerin âkıbetleri konusunda hiç bir şey dememiştir. Yâni günahkârlara karşı uyarı görevi yapmayıp evlerine çekiliveren bizi sokmayan yılan bin yıl yaşasın mantığında olanların ne oldukları anlatılmamıştır. Bu adamlar ya ötekiler gibi dünyada cezalandırmış, ya da cezaları kıyâmet gününe ertelenmiştir. Ya da Rabbimiz bu insanların zikriyle kitabını kirletmek istememiştir diyoruz. O halde unutmayalım ki böyle bir toplum içinde kurtulanlar emr-i bil’maruf ve nehy-i anil’münker görevlerini yapan müslüman-lardır. Öyleyse böyle bir toplum içinde kurtulanlardan olmak istiyor-sak, bizler de müslümanlar olarak bu görevimizi yapmak zorundayız. Kur’an’ın değişik yerlerinde ve Rasulullah efendimizin hadislerinde görüyoruz ki bizim ümmetler içinde hayırlı bir ümmet oluşumuzun sebebi de işte budur. Eğer bugün bizler bizi diğer insanlardan üstün kılan bu özelliğimizi kaybeder ve İsrâil oğullarının durumuna düşersek unutmayalım ki bizi de aynı âkıbet bekliyor demektir. Ya müslümanlığımızı ortaya koyacak, küfre ve şirke rıza göstermeyeceğiz sonunda kurtulanlardan olacağız ya da kâfirlere, müşriklere rıza göstererek, onlarla kol kola pikniklere giderek, onlarla sarmaş dolaş bir hayat yaşayarak onların arasında kaybolup gideceğiz. Şahsiyeti silinmiş, kimliği kaybolmuş hayvanlar durumuna düşeceğiz demektir. Bakıyorum şu bizim topluma ve inanın ne diyeceğimi unutuyorum. Allah’ın yasalarını bırakıp da başkalarının yasalarını uygulama noktasında yarış eden bu insanların maymundan ne farkları kalmış da? Maymundan daha aşağılık mukallitler oluvermişler. Kâh onun sözünü alıyorlar kâh berikinin sözünü alıyorlar. Kâh filanın kulu oluyorlar, kâh falanın arkasına düşüyorlar. Sürekli yasa değiştiriyorlar. Güvenip bel bağladıklarının yasaları üç ay bile dayanmıyor. Tamam şimdi iyisini bulduk diyorlar bir kaç ay sonra değiştirmek zorunda kalıyorlar. Her an bir değişiklik yaşıyorlar. Bunu ancak maymunlar yapar. Bir yerde duran bir maymunun karşısından o anda yüz insan geçse o maymun o anda yüz insanın yaptığını taklid etmeye çalışır. Bizim de başımızdan yüzlerce insan geçiyor, sırtımıza yüzlercesi biniyor bizler de tıpkı o maymunlar gibi onların sözlerini taklid etmeye çalışıyoruz. Günde yüz kere değişmek zorunda kalıyoruz. Lâkin de-ğişmez bir yasa olarak Allah yasalarını tanımaya ve onlarla mutlu ol-maya bir türlü yanaşmıyoruz. Bu maymunluk hevesi bu topluma nereden gelip çattı bir türlü anlayamıyorum. Yâni bu toplum Yahudileşme sürecine nasıl girdi bunu anlamak gerçekten mümkün değil. Bizler de aşağılık maymunlar olmuşuz çoktan da, farkında değiliz. İşte Allah yasalarını terk eden toplumun âkıbeti budur.
167. “Rabbin, kıyâmet gününe kadar, onları, kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Doğrusu Rabbin, cezayı çabuk verir. Doğrusu O bağışlar ve merhamet eder.” Evet Allah yasalarını tanımaya onlarla hayatlarını düzenlemeye yanaşmayan insanlara kıyâmete kadar Rabbimiz kendilerine azapların en kötüsünü tattıracak kimseleri Mûsâllat edeceğini, kıyâmete kadar onların üzerlerine bu tip insanları göndereceğini haber veriyor. Allah’la çatışmaya giren insanlar kim olurlarsa olsunlar, ne olurlarsa olsunlar, ister Yahudi olsunlar, ister Hıristiyan, isterse müslüman olsunlar fark etmez aynı duruma düşmüş insanlara Rabbimiz azabın en kötüsünü reva görecek kimseleri musallat edecektir. Onlara zulmedecek, onları ezecek, onlara haddini bildirecek, onların burunlarını sürtecek kimseler gönderecektir Rabbimiz. Evet diyor ki Rabbimiz hani Rabbin ilân etmişti. Her an da ilân edilmektedir. Zaten bu âyetler bu yasalar Kur’an içinde gelmekle kıyâmete kadar bunu tüm insanlığa Rabbimizin ilân buyurduğu anlaşılmaktadır. Ama elbette ki ancak bu kitabı okuyanlar, bu kitapla ilgi kuranlar bu ilândan haberdar olabileceklerdir. Değilse Allah’ın bu son kitabından habersiz yaşayanlar bu ilândan mahrum olacaklardır. Kıyâmete kadar o kötülere, o kitaplarının emirlerini yerine getirmeyen, kitaplarındaki Allah yasalarını değiştiren, Allah yasalarını çiğneyen insanlara kötüleri Mûsâllat kılacağım diyor Rabbimiz. Hem de tekid üstüne tekidle haber veriyor bunu. Âyet-i kerîmedeki lam da, nun da birer tekid ifadesidir. İnsanların bu konuya dikkatleri çekilsin diye Rabbimiz yemin ve tekidlerle bu konuyu ortaya koyuyor. Rabbimiz bu ifadelerle buyuruyor ki; ey insanlar kesinlikle bilesiniz ki bu yasalardan kurtuluş yoktur. Hiç bir güç, hiç bir kuvvet Allah’ın bu yasalarına engel olamaz. Kıyâmete kadar Allah’ın bu yasaları geçerlidir. Allah’a karşı gelenlere, Allah’ın göndereceği bu kullar, onlara azapların en kötüsünü peyleyecek ve onlardan intikam alacaktır. İşte bu Yahudilerin tarihleri gözümüzün önündedir. Hz. Süleyman ve Dâvûd (a.s) dan sonra hemen hemen tüm tarihleri yıkımla geçmiştir. Tarihin her bir döneminde bunların üzerlerine bu acı azabın insanlar eliyle geldiği görüyoruz. Bu adamlar önce İsrâil oğulları, Yakup çocukları olma özelliklerini kaybetmişler, Allah’ın şerefli kulları olma şerefini yitirmişler. Her bir dönemde Allah da onların başlarına birilerini Mûsâllat etmiş ve sürekli aşağılanmaya ve rezil bir hayat ya-şamaya mahkum etmiştir onları. Bazen müslümanlar eliyle Rabbimiz onlar üzerinde bu yasayı gerçekleştirmiş, bazen da başkaları eliyle bu yasanın onlar üzerinde gerçekleşmesini sağlamıştır. Her asırda bunlara ayrı bir devleti Mûsâllat etmiş, kimi zaman kılıçtan geçirilmişler, kimi zaman sürgüne maruz kalmışlar, kimi zaman zillet ve meskeneti yudumlamışlar. Bir dönem Buhtunnasırı, bir dönem Babil kralını, başka bir dönem Romalıları, başka bir dönem İranı onlara Mûsâllat etmiş tarih boyunca hiç bir zaman rahat bir nefes alma imkânı bulamamışlardır. Şu anda da başka bir belâyı bekliyorlar ve asla oturdukları yerlerde rahat değiller. Güya Filistin’de galip gibi görünseler de iğneli döşeklerde yatıp kalmaktadırlar. Evlerinin altı köstebek yuvası gibi dehlizlerle doludur. Günün birinde kanlarını emdikleri kemiklerini kırdıkları insanlar üzerlerine yürüyecek de kaçacağız diye uyku durak bilmeden bir hayat yaşamak zorunda kalacaklar. Elbette Allah’la çatışma içine giren bir toplumun âkıbeti böyle olacaktı. Bakın Rabbimiz En’âm sûresinde de şöyle buyuruyordu: “Bunun gibi, her kasabanın bir takım ileri gelenlerini orada hile yapan suçlular kıldık. Oysa yalnız kendilerine hile yaparlar da farkına varmazlar.” (En’âm 123) İşte böylece biz her bir karye, her bir kasaba her bir şehir ve her bir kent için o şehrin mücrimlerini yarattık. Her bir şehre mücrimlerin büyüklerini egemen kıldık. Her memleketin ekabirlerini mücrimlerden kıldık. Her bir beldenin ileri gelenlerini zulmedenler kılarız. Orada hile yapıp dümenlerle kirli işler çevirsinler diye. Her bir belde de kendilerinde renk gören, kendilerini bir nane zanneden, ben de biz de biliriz! Biz de yaparız! Bizimde fikrimiz var! Bizim de egemenliğimiz var! Egemenlik bizdedir! Hâkimiyet bizdedir! Biz istediğimizi yaparız! diyen azgınları kelek kesenler kılarız. Orada tuzak kursunlar diye, orada insanlara zulmetsinler diye, onlara zarar versinler diye, onları taciz etsinler diye müsaade ettik onlara diyor Rabbimiz. Garip değil mi? Bugün tüm köylerde, tüm kasabalarda, tüm şehirlerde, tüm yerleşim birimlerinde bu tür mücrimleri görürsünüz. Demek ki bunları egemen konuma getiren, onlara bu imkânı veren de yine Allah’tır. Onların suçluluklarını, onların tüm zulüm ve yolsuzluklarını onaylayan da Allah’tır. Allah bunlara dokunmuyor ki böylece bu mücrimler diğer insanlar içim bir imtihan konusu, bir denenme vesilesi olsunlar. Böylece anlıyoruz ki hem bu mücrimler hem de onların zulümlerine maruz kalan diğer insanlar imtihan edilmektedirler. Ama âyetin ifadesiyle söyleyelim. Hem bu Allah’ın kendilerine imkân verip güçlü konuma getirdiği mücrimler, hem de onların zulümlerini sineye çekmiş, onların zulümlerini bertaraf etmeyi hatırlarından bile geçiremeyecek kadar onlara boyun bükmüş zavallı insanlar her iki taraf da kendi kuyularını kazıyorlar. Her iki taraf da kendilerine tuzak hazırlıyorlar. Her iki taraf da kendilerine yazık ediyorlar. Her iki taraf da kendilerine zarar veriyorlar, zulmediyorlar. Her iki tarafta sonunda kendilerine ediyorlar ama bunu bilmiyorlar. Zulmeden zâlimler de zâlimlerin zulümlerine boyun büküp bunu sineye çeken mazlumlar da kendi kendilerine zulmediyorlar. Ama şuurları da olmadığı için bunu anlayamıyorlar. Öyle değil mi? Bir memleket insanı Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın elçisinden ve Allah’ın kendileri için gönderdiği hayat programından uzaklaşarak zâlim durumuna gelirlerse elbette Cenâb-ı Hak zulme hak kazanan bu insanlara bu zâlimleri görevlendirir. Düşünün ki filan adam Konya’da insanlara zulmediyor, insanların haklarını gasp ediyor, nefes aldırmıyor, yoldan geçirtmiyor. Peki nedenmiş bu? Neden var o adamlar? Neden zulmedebiliyor bu adamlar bu insanlara? Zira bu insanlar onları büyük görüyorlar da ondan. Onları takmayıverseler, onları saymayıverseler onların üzerlerinde en küçük tasallutları olmayacak. Ama berikiler onları adam yerine koydukları için hattâ adam yerine koymaktan da öte onları yasa koyucu tanrılar bilip Allah’ı ikinci plana attıkları için Allah da onları bunlara mûsâllat etmektedir. Hani Rasûlullah’a ait olduğunu söyledikleri bir hadis vardı. Zâlim Allah’ın kılıcıdır, Allah onun vasıtasıyla kullarından intikam alır. Ama sonunda iş kılıcın yâni zâlimin kendisine gelir ve bizzat Allah da ondan intikam alır. Bilhassa şirk sistemlerinde, ülkelerinde Allah’ın hâkimiyetini reddedip, Allah’ın kanunlarını reddedip Allah’tan başkalarının kanunlarını yasallaştıran ve bu tanrılara kulluk etmeye çalışan tüm demokratik ülkelerde onların büyüklerini, mücrimlerden kılıyor Rabbimiz. Allah’ı hayatlarından kovmaya çalışan bu ülke insanlarının başına bu tür zâlimleri mûsâllat ediyor. Şirk toplumlarının vaz geçilmez özelliğidir bu. Allah’ın hâkim olmadığı devletlerinin en üst kademelerinde bu tür mücrimler vardır. Hep zâlim insanlardır onların reisleri. Çalan, çır-pan, soyan, sömüren, zulmeden insan tipleridir onların tepelerindekiler. Ama hem bu adamlar hem de bu tür insanlara egemenlik hakkı tanıyarak onları tanrılaştıranlar zavallı insanlar kendi kendilerine tuzak kurmaktadırlar diyor Rabbimiz. Evet Allah böyle insanlardan intikamını alacak zâlimleri onlara mûsâllat eder. İşte tıpkı İsrâil oğulları gibi, hayatlarından Allah’ın sistemini kovup başkalarının yasalarını uygulayan şu bizim toplumun derbederliğinin sebebi de budur. Yahudilerin durumu budur. Tarihte kendilerine pek çok peygamberler gönderilmiş, pek çok kitaplar gönderilmişti. Allah’ın hak ki-tapları Tevrat, Zebur ve İncil hep bu topluma gönderilmişti. Allah ısrarla her bir dönemde kendilerini sürekli uyarmıştı. Ama bu toplum peygamber bilgisine, vahiy bilgisine, kitap bilgisine sahip oldukları halde kendilerine gönderilmiş kitapları hep arkalarına atmış, Allah’ı unutmuş, Allah’ın gönderdiği peygamberleri yalanlamış veya şehid etmiş hep böyle bir karakter sergilemişlerdi. Ellerinde kitapları olmasına rağmen kitapla ilgisiz bir hayat yaşamayı yeğlediklerinden dolayı, karakterlerinin bozukluğundan ötürü, bilhassa kölelik psikozuna düşmeleri sebebiyle hayatları boyunca böyle rezil, zelil ve köle bir hayat yaşamak bunların vazgeçilmez kaderleri olmuştu. Burada hemen bu sünnetullahtan hareketle şunu söylemek isterim: Hemen hemen bugün tıpkı İsrâil oğullarının karakterini sergileyen İslâm ümmeti de ellerinde Allah’ın kendilerine gönderdiği Kur’an olduğu halde, önlerinde şanlı bir Nebînin hayat düsturları durduğu halde kitabı ve peygamberlerini bir tarafa bırakıp şeytanların uydurduğu sihirlere, demokrasi gibi beşerî sitemlere bel bağlayıp onunla uyuşturabilmek içinde kitaplarını kendilerine göre yorumlama bedbahtlığına düşen, peygamberin yolunu sünnetini öldürerek, onun günlük hayattaki örnekliliğini bitirerek, onunla ilgilenmeyerek ilgisizlikleri sebebiyle peygamberlerini öldüren bugünkü İslâm ümmetinin de aynen onların durumuna düşeceğini, düştüğünü anlatıyor Rabbimiz bu âyetlerinde. İşte İsrâil oğulları ve işte İsmail oğulları. Ne farkımız kalmış bunlardan? Onlar kitaplarını arkalarına atmışlar, onlar peygamberle ilgilenmemişler, hayat programlarını kitaba peygambere sormamışlar, kitaba ve peygambere rağmen farklı bir hayat yaşamışlar ve sonunda rezil bir hayatın adamı olmuşlar. Kitabım Kur’an, peygamberim Hz. Muhammed (a.s) diyen İslâm ümmeti de eğer bugün kitabı ve peygamberi tanımadan bir hayat yaşamaya devam ederse onların da aynı âkıbete düşmeleri kaçınılmazdır. Bakın bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz Yahudilerin hayatlarındaki bu çözülmenin ulaştığı zirve noktasını da şöyle anlatıyor.
168. “Biz onları yeryüzünde iyiler ve aşağılıklar olarak bölük bölük ayırdık; iyiliğe dönerler diye onları güzellikler ve kötülüklerle sınadık.” Ve bir de biz onları yeryüzünde ümmetlere böldük, grup grup, hizip, hizip, bölük bölük yaptık onları. Dâvûd ve Süleyman (a.s) lar döneminde yeryüzünde izzetin zirvesini yaşayan bu insanlar, yeryüzünde İslâm sancağını taşımaya lâyık oldukları için Allah’ın en büyük ikramlarına ulaşan bu insanlar, daha sonra kitaplarına karşı takındıkları bu bozuk tavırlarından ötürü Allah’ın yasaları gereği yeryüzünde dağılıyorlar, parçalanıyorlar, parça parça hale geliyorlar. Her bireri değişik birer siyasî otoritelerin altında yaşamak zorunda kalıyorlar. Değişik değişik gruplar halinde yeryüzünün her tarafına dağılıyorlar ve kendilerinden olmayan insanların egemenliği altında bir hayatın mahkumu olmak zorunda kalıyorlar. Elbette İslâm’dan, Allah yasalarından uzaklaşan bir toplumun âkıbeti budur. İslâm’dan uzaklaşan toplum parça, parça olmak, bölük bölük olmak zorundadır. Çünkü İslâm düzeninde, İslâm toplumunda olduğu gibi hepsinin ortaklaşa kabul ettikleri, hepsinin birlikte baş vurdukları tek bir ölçü yoktur hayatlarında. Tüm kullarını aynı ölçüde ve aynı değerde kabul eden yaratıcı bir Rab tarafından konulmuş ve toplumda herkesin iman edip uymak zorunda olduğu değişmez kurallar yoktur onların hayatlarında. Yâni toplumda herkesin emrine boyun eğeceği, herkesin arzularına teslim olacağı bir İlahları yoktur onların. Aksine çok çeşitli İlahları çok fazla Rableri vardır onların. Hâkimiyetin, ulûhiyetin ve teşri hakkının kendilerinde olduğunu iddia eden bu sahte ilahlar, bu yapay tanrılar ve tanrıçalar insanları bölük, bölük bölmüşler ve her bir bölüğü kendi peşlerine takmışlar birbirleriyle savaştırmaktadırlar. İşte böyle bölük bölük olan müslümanlar birbirlerini yemekle meşguller. Onlar birbirlerini yemekle meşgul olunca da düzen yaşama imkânı buluyor ve böylece bir oyun devam edip gidiyor. Evet bu tür demokratik toplumlarda insanlar bölük bölüktür. Kimileri Rab kimileri kul, kimileri kanun koyucu, kimileri bunlara itaat edici, kimileri idare edici, kimileri idare edilen böyle Rabler ve kullar haline gelmişlerdir. İşte böyle hepsi insan oldukları halde, hepsi de kul oldukları halde, hepsi de birbirlerinden farksız âciz varlıklar oldukları halde kimilerinin Rab, kimilerinin kul konumunda olmaları toplumda fertlerin birbirlerine karşı kin, nefret, düşmanlık ve haset duyguları devam edip gitmektedir. Bir grup diğerine hükmetmekte bir grup diğerini ezmekte bir grup sürekli diğer bir gurubun acısını tatmakta, biri diğeri yüzünden azap çekmektedir. Elbette Allah’ın kitabını terk edip kendi hevâ ve heveslerine tâbi olan bir toplumun sonu işte böyle olacaktır. Ama Allah diyor ki; biz elbette ki onları iyiliklerle de kötülüklerle de denedik. Onlara zaman zaman iyilikler ve kötülükler göndererek onları biledik. Sık sık imtihanlardan geçirdik onları belki kitaplarına dönerler diye. Belki akıllarını başlarına alırlar da Rablerine kulluğa dönerler diye. Bakın şu anda bizler de parça parçayız. Bizler de şu anda bölük pörçük olmuşuz. Ümmet olarak parçalanmamız bir yana aynı ülkede, hattâ aynı şehirde yaşayanlar olarak bile parça parça olmuşuz. Bu parçalardan kimilerine iyilikler kimilerine de şu anda kötü-lükler gelmektedir. Bir bölgede oturan müslümanlar kendi durum-larının iyiliğine bakarak biz daha iyiyiz diyerek öteki kardeşlerini unu-tacak duruma gelmişlerdir. Halbuki bu durumda bizim yapmamız gereken şudur. Bizden daha kötü durumda olan coğrafyalardaki kardeşlerimizin yardımına koşmak zorundayız. Kendi coğrafyamızdaki kardeşlerimizin daha iyi müslüman olmaları, öteki coğrafyalardaki kardeşlerimizin de en azından bizim seviyemize gelmeleri için elimizden geleni yapmaya koşmamız gerekmektedir. Bunların içinden sâlihler de çıkmış. Allah’ın kitabına, Allah’ın dinine sahip çıkan ve hayat programı olarak onların uygulanması gerektiğine inanmış ve bu uğurda mücâdelelerini sürdürenler de çıkmış. Bir kısmı da az sâlihlerden olmuş. İnanmış ama bu imanlarını gündeme getirecek kadar salah ehli olamamışlar. Dilleriyle Allah’ın yasalarına iman ettiklerini söylemişler ama hayatlarıyla içinde bulundukları toplumun anlayışına karşı çıkamamış insanlar da çıkmış onların içinden. Ve işte böylece biz onları çeşitli dönemlerde tüm insanlığa yaptığımız gibi bazen iyilikler göndererek bazen da kötülükler göndererek imtihanlara tâbi tuttuk. Bu gönderilenler sayesinde belki dönerler Rablerine kulluk yaparlar diye.
169. “Artlarından yerlerine gelen bir takım kötüler, kitaba mirasçı oldular. "Biz nasıl olsa affedileceğiz" diyerek kitabın hükümlerini değiştirme karşılığı bu değersiz dünyanın mallarını alırlar: Yine ona benzer geçici bir şey kendilerine gelince onu da kabul ederlerdi. Onlardan, Allah'a karşı ancak gerçeği söyleyeceklerine dair Kitab üzerine söz alınmamış mıydı? Kitapta onları okumamışlar mıydı? Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için, âhiret yurdu daha hayırlıdır.” Bunlardan sonra onların yerlerine, onlardan daha kötülerini vâris kıldık. Bunlar kendilerinden öncekilerin yerine kitaba vâris oldular. Ama buradaki “arkada kalanlar” ifadesi sadece onlardan sonra gelenler anlamına değil aynı zamanda geride kalan, gerileyen, gittikçe gerileyen bir topluluk haline geldiler ve bu durumda onlar kitaba vâris oldular anlamınadır. Onlar tıpkı kendilerinden öncekiler gibi kitap ehliydiler, hayatlarını düzenleyebilecekleri müracaat edebilecekleri el-lerinde kitapları vardı. Kitabı biliyorlardı, kitabı tanıyorlardı, kitabı okuyorlardı. Ellerindeki kitabın varlık gayesini, fonksiyonunu bildikleri halde kitaplarını arkalarına attılar. Ellerindeki kitabı bir kenara bıraktılar. Biz nasıl olsa affedileceğiz diyerek kitabın hükümlerini değiştirdiler ve kitaplarıyla ilgiyi alâkayı kestiler. Çok kötü bir konumda olmalarına rağmen Allah’ın rahmetine bel bağladılar. Halbuki ancak müslümanca bir hayat yaşayan insanların Allah’ın rahmetine ümit bağlamaları mümkündür. Böyle insanların rahmete bel bağlamaları caizdir. Kitaplarını okuyorlar, kitabın emirlerini yaşamaya çalışıyorlar, peygamberlerinin sünnetiyle ilgi kurup onu an-lamaya ve yaşamaya çalışıyorlarken ufak tefek kusurları konusunda Allah’ın rahmetine bel bağlamaları şer’idir. Ama bir topluluk düşünün ki kitaplarından habersiz yaşıyor, kitaplarıyla ilgiyi kesmişler, kitaplarının içindekilerle amel etmeye çalış-mıyor, Allah’ın sınırlarını çiğneyerek elde edeceklerini elde etmeye çalışıyor ve de diyor ki nasıl olsa bizler müslümanız ve bize mağfiret edilecektir, nasıl olsa bizler müslüman bir babadan ve anadan doğduk Allah bize elbette mağfiret edecektir diyor. İşte bu gerçekten çok kötü bir durumdur. Hem kitaplarını arkalarına atıyorlar hem de Allah’ın mağfiretini umuyorlar. Kitabın arkaya atılması demek kitabın önüne başka şeylerin geçirilmesi demektir. Kitabın önüne başkalarının kitaplarını veya kendi düşüncelerini, şahsî kanaatlerini onun önüne almak anlamına gelmektedir. Ya da kitaptan yüz çevirmek, kitapla ilgiyi alâkayı kesmek, hayat programını kitaba danışmadan hazırlamak, böyle bir kitap var mı yok mu bundan habersiz yaşamak anlamına gelmektedir. Kitabın emirlerine ve yasaklarına karşı kayıtsız, vurdum duymaz bir hava içine girmek, kitabı ona ihtiyaç duyulmadığı için arkaya almak ve onu kendisine az bakılacak bir konuma getirmek demektir. Veya kitaba, onu sonra okuruz! Hele önce şunları, şunları bir okuyalım da ondan sonra sıra ona gelsin diyerek, onu ikinci, üçüncü plana atmak demektir. Evet kitaplarını arkalaya attılar, kitaplarıyla ilgiyi alâkayı kestiler, kitaplarının emirlerini değiştirdiler. Peki niye yapmışlar bunu? Şu edna, şu deni, şu alçak dünyanın geçici menfaatlerine meyledip yapıştılar da ondan. Şu Allah katında sineğin kanadı kadar değeri olmayan, sadece imtihan için yaratılmış olan dünyayı kıble edindiler. Dünyayı ve dünyalık şeyleri kazanmayı hedef bildiler. Onsuz olmaz dediler. Tüm zamanlarını tüm mesailerini onu kazanmaya teksif ettiler. Tüm plan ve programlarını onun adına yaptılar, dünyayı cennetleştirme ya da cennetlerini dünyada arama cinnetine kapıldılar da kitaplarına ayıracak zamanları kalmadı. Dünya onların gözünde o kadar değerliydi ki onun yanında değersiz olan kitapla ilgilenmeye zamanları kalmadı. Kitaplarından habersiz yaşadıkları için, ya da kitaplarından haberdar oldukları halde, kitaplarının farkına vardıkları halde yine de haram helâl demeden ne geliyorsa onu almaya çalışıyorlardı. Peki acaba bu adamlar kitaplarını arkalarına atarlarken, kitaplarının hükümlerini değiştirip kendi hevâ ve heveslerine göre hareket ederlerken bu cesareti nereden almışlar? Nasıl olsa bizler affedileceğiz diye düşünüyorlarmış. Durumlarından, gidişlerinden mutmain oluyorlarmış. Bizim şu anda yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır. Bizler cennetin ta ortasına lâyık insanlarız diyorlarmış. Allah kerim be! Allah ğafururrahimdir! diyerek kendi kendilerini affetmeye, kendi kendilerine bir kuruntuya kapılmaya çalışıyorlarmış. Kendilerine cennetin sahibi tarafından böyle bir garanti verilmediği halde Allah bizi koymayacak da cennetine sığırları mı koyacak? diyerek garanti veriyorlarmış. Allah nasıl olsa bizi affedecektir diyerek Allah’ı şartlandırmaya ve Allah’a akıl vermeye çalışıyorlarmış. Böyle iken onlara bunun gibi bir dünya metaı, bir dünya menfaati, bir haksız para, bir rüşvet sunulsa onu da alırlar. Rablerinin kitabıyla ilgileri olmadığı için, hayatlarını, hayata bakışlarını, mala bakışlarını kitap kaynaklı sünnet kaynaklı yapmadıkları için bu adamlar hayata karşı, mala karşı o kadar hırslılar ki ona ulaşmak için haram helâl tanımadan her yolu meşru görmektedirler. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde insan oğlunun bir vadi dolusu malı olsa bununla yetinmeyip ikincisini ister, onun gözünü ancak torak doyurur hadisi bunu anlatmaktadır her halde. Ama Allah’ın kitabını tanıyan, Allah’ın kitabı vasıtasıyla bu dünyanın mânâsını anlayan bir müslüman asla böyle değildir. O tüm plan ve programını âhiret hesabına bina eden bunun için çırpınan insandır. Dünyada Allah’ın kendisinden istediği kulluğu icra edebil-mesi için kendisine lâzım olan kadarıyla dünyalıkla yetinip gerisiyle ilgilenmeyen kimsedir mü’min. Dünyayla ilgileneceğim diye kitabıyla diyalogunu koparan, dünyası için âhiretini satan kişi değildir mü’min. Ama bunlar öyle yapmıyorlardı. Kitaplarını gözden geçirmişler, kitaplarının farkına varmışlar ama yine de haram helâl dinlemeden gelen her şeyi almaya çalışıyorlardı. Evet kitabımızda fâiz haramdır ama günümüzde başka çaresi kalmamıştır diyerek, helâlin peşine düşmeden içinde bulunduğu şartları değiştirmeye yönelmeden ne yapalım bu devirde başkası mümkün değildir diyerek harama yönelmekteydiler. Eğer bugün müslümanlar da tıpkı bu Yahudiler gibi kitaba vâris oldukları halde, bizim de kitabımız var, bizler de kitaplıyız dedikleri halde kitaplarını bir kenara bırakırlar, kitaplarının kendilerine belirlediği kıblelerini değiştirirler, Allah’ın rızasını ve âhiret hesabını unutarak alçak dünyanın geçici menfaatlerine, yarına intikal etmeyecek mallarına mülklerine yapışıp kalırlar ve koskoca bir ömrü bunun için harcamaya kalkışırlarsa ve de nasıl olsa Allah kerimdir bizi affedecektir mantığına kapılırlarsa Allah korusun o zaman onların da Yahudilerden hiç bir farkları kalmayacak demektir. Üstelik: Bu adamlardan kitapları konusunda mîsâk da alınmamış mıydı? Daha önce kendilerinden kitabın mîsâkını almamış mıydık? Allah’a karşı haktan başka hiç bir şey söylememeleri konusunda kitapla onlardan mîsâk alınmamış mıydı? Hani onlar sadece hak söyleyeceklerdi. Hani Allah’tan gelen hakla, Allah’ın gönderdiği hukukla amel edeceklerdi. Hani Allah’tan gelenin dışında hak ve hukuk kabul etmeyeceklerdi. Hani onlar sadece kitaba göre hareket edeceklerine kitabın dışına çıkmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Ben mü’-minim derlerken, ben de iman ettim derlerken, kelime-i şehadeti ve tevhidi söylerlerken hani bu konuda ahitte bulunmuşlardı. Biz müs-lüman olduk, biz iradelerimizi Allah’a teslim ettik, biz Allah’ın seçimini, kendimiz için seçim kabul ettik, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu Allah’a teslim ettik, artık O bizi ne tarafa çekerse biz o tarafa gideceğiz, O bizim adımıza nasıl bir hayat programı belirlerse biz onu yapacak ve yaşayacağız diyerek kitapla Allah’a söz vermemişler miydi? Üstelik de: Bu adamlar kitabın dersini de biliyorlardı. Kitabın dirasetin-den, kitabın içindeki Allah’ın emir ve yasaklarından da haberdardılar. Allah’ın kitabı kendilerine duyuruluyordu. Kitaba yabancı değillerdi. Ama buna rağmen kitapla tanışık olmalarına rağmen, kitaplarının kendilerinden nasıl bir hayat programı istediğini bildikleri halde, kitaplarını her gün okudukları halde yine de bu adamlar değişmiyorlar. Kitap kendilerini ha uyarmış ha uyarmamış fark etmez; yaşıyorlar. Kitap ne derse desin onlar yine bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Bildikleri, tanıdıkları, duydukları, okudukları kitabın âyetleri onların hayatlarını değiştirmiyor. Kitaba rağmen kendilerine hayat programı yapıyorlar, kitabın uyarılarına rağmen yine dünyanın peşine takılıp dünyalık menfaatler kazanacağız diye bir ömür çırpınıp duruyorlar. Ama unutmayın ki: Muttakiler için, Allah’la yol bulanlar için, yollarını Allah’a, Allah’ın kitabına ve Onun elçisine sorarak bulan ve Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayanlar için elbette âhiret yurdu çok daha hayırlı çok daha güzeldir. Bunu akıl etmiyor musunuz? Hâlâ bunu anlamayacak ve akıllanmayacak mısınız? hâlâ akıllarınızı kullanmayacak mısınız?
170. “Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namaz kılanlar için ecir vardır, düşünmüyor musunuz? Biz, iyiliğe çalışanların ecrini elbette zâyi etmeyiz.” Evet Allah’ın kitabına sım sıkı sarılanlar ve insanların da ona sarılmasını sağlayıp öğütleyenler ve namazı ayağa kaldırıp hayatlarını namazla özdeşleştirenler, çevrelerine namaz eğitimi verenler, na-maz konusunda emri bil’maruf yapanlar var ya işte biz o ıslahçıların, o kendileri sâlih olup aynı zamanda çevrelerini de ıslah etmeye çalışan muslihînin amellerini, ecirlerini zâyi etmeyeceğiz. Evet kitaba sımsıkı sarılanlar. Kitaba sarılmak kitabın şu cismine sarılıp, onu bağrına basıp onunla yatıp kalkmak değildir. Kitabın âyetlerini ve o âyetlerin ortaya koyduğu mânâyı hiç kaybetmeden hayatta uygulamaya çalışarak onu muhafaza etmek demektir. Ben bunsuz hayatıma çeki düzen veremem, ben bunsuz yol bulamam, ben bu kitapsız hayat programı yapamam, ben bunsuz hayat programı yapıp cennete ulaşamam diyerek kitabın âyetlerine sarılıp, sürekli onlar kılavuzluğunda yol bulmak, yolunu onlara sormak ve onlarla bir hayat yaşamak demektir. Evet kitaba sarılanlar, Hz. Mûsâ (a.s) gibi Yed-i Beyzaya sa-rılanlar veya Yedi Beyzayı ortaya koyanlar, Hz. Yahya gibi kitabı elin-den hiç bırakmayan, kitaba sım sıkı sarılıp hayatına kitapla yön veren, kitabın istediği hayatı yaşayan, kitapsız bir adım bile atmayan veya Allah’ın Resûlü gibi tüm hareketlerinde kitabı istinat noktası kabul edip sağ elime güneşi, sol elime de ayı verseler, dünyanın tüm nimetlerini üzerime yağdırsalar da yine bu kitaptan ve bu kitabın yol gösterisinden vazgeçmeyeceğim diyerek yemin edenler, gibi kitaba sım sıkı tutunanlar. Bir de namazı ikâme edenler. Yâni kitapla beraberliklerinin, kitaba sarılmalarının ispatı olarak, kitaptan mesaj almalarının pratikteki ilk eylemi olarak namazı ikâme edenler. Salat aslında yöneliş demektir. İnsanın bütün varlığıyla, içiyle dışıyla Rabbine yönelişinin adıdır namaz. İşte hayatımızda bunu gerçekleştirmemizi istiyor Rab-bimiz. Tüm hayatımızla kendisine yönelmemizi istiyor. Bunun için na-mazı ikâme etmemizi istiyor. İkame doğrultmak, ayağa kaldırmak de-mektir. Namazın ikâmesi de hayatın namazla doğrultulması demektir. Kişinin imanıyla doğrulması imanını ayağa kaldırması hayatını, iman kaynaklı yaşamaya karar vermesi demektir. Kâbe’nin avlusunda namazla doğrulan Allah’ın Resûlü etrafındakilere bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Namazıyla hayatı şekillendirmeye ve o hayatta putları devirip onların yerine Allah’ın egemenliğini kurmaya çalışıyordu. Öy-leyse namaz hayata hâkim olmalıdır. İşte böylece kitaba sımsıkı sarılıp bunun gereği olarak da namazı ikâme edenlerin yâni muslihînin ecirlerini zâyi etmeyeceğiz diyor Rabbimiz. Demek ki bundan da anlıyoruz ki namaz ıslahmış ve namazı ikâme edenler ıslahçılarmış. İnsan kendisini ıslah etmekle beraber aynı zamanda muslıh da olması gerekmektedir. Yâni kendisi sâlih olmakla birlikte başkalarını ıslah etmesi de gerekmektedir. Yâni namazla Rabbinden aldığı mesajı çevresindeki Allah kullarına ulaştırması gerekmektedir. Namaz Allah’la buluşmak demektir. Namaz Allah’la konuşmak, Allah’la sözleşmek demektir. Onun kelâmıyla, bizzat onunla sözleşmek demektir. O sözlere göre bir hayat yaşayacağına söz ver-mek demektir. Namazla özdeş bir hayat yaşamaya, namaza endeksli bir hayat yaşamaya, hayatı düzenleyecek bir namaz kılmaya sözleş-mek demektir. Hukuka etkili, eğitime etkili, ekonomiye etkili, kazanmaya-harcamaya ve tüm hayat birimlerine etkili bir namaz kılmaya ve bunun gereği olarak da namazda alınan mesajla hayatı düzenlemeye sözleşmek demektir. Elbette böyle bir namaz kılabilmek için de kitaba sımsıkı sarılmak gerekmektedir. Kitabı bir an bile elimizden düşürmememiz, onunla oturup onunla kalkmamız, onu hayata tatbik etmemiz gerekmektedir. Biz kendimiz böyle sürekli onunla beraberliğimizi sürdürdüğümüz gibi, etrafımızdaki insanlara da onu ulaştırma çabası içinde olmamız gerekmektedir. Şereflilerin en şereflisi olan Allah elçilerinin mesleğidir bu. Tüm Allah elçileri hayatları boyunca bunu yapmışlar. Kendileri Allah’ın kitabına sımsıkı sarılmışlar, onu kendilerinden kendilerini ondan ayırmamışlar, hayatlarını onunla düzenlemişler ve çevrelerindeki insanlara da sürekli onu duyurmuşlardır.
171.“Tur dağını, gölgelik gibi onların üzerlerine yükseltmiştik, onlar tepelerine düşeceğini sanmışlardı. Onlara: "Size verdiğimiz Kitaba sıkıca sarılın, içinde olanları düşünün ki sakınanlardan olasınız" demiştik.” Rabbimiz bu bölümde İsrâil oğullarından aldığı ahdi ve bu ahdi onlardan alış şeklini anlatıyor. Biz onların üzerlerine dağı kaldırmıştık. Allah’ın sonsuz güç ve kudreti karşısında dağ da kim oluyormuş? Dağı kaldırmış onların başları üzerinde tıpkı yağmurdan korunmak isteyen kimsenin şemsiyeyi başının üzerinde kaldırdığı gibi. Anlıyoruz ki bu adamlar öyle kolay, kolay Allah’a söz vermeye yanaşmayan bir toplum. Allah böyle bir dağı üzerlerine kaldırarak zor altında kendilerinden mîsâk alıyordu. Kendilerine vereceği ahdin ve kendilerinden alacağı sözün ciddiyetini kendilerine göstermek için Rabbimiz böyle bir yol takip ediyor. Dağı kaldırıyor onların üzerlerine ve onlar yattıkları yerden bakıyorlar acaba Allah bizimle dalga mı geçiyor diye. Ama onlar bu işin bir dalga geçme olmadığını, bilâkis neredeyse o dağın üzerlerine düşeceğini başlarına kapaklanacağını zannediyorlar, anlıyorlar. Yâni işin ciddiyetini kavrıyorlar. Peki acaba böyle ciddi bir ortamda Allah’ın onlardan aldığı ahid neydi? Hangi konuda söz almıştı Rabbimiz onlardan? Size verdiğimiz kitabı alın ve ona kuvvetlice tutunun. Kitaba sımsıkı sarılın. Kitaba bütün ciddiyetinizle, bütün gayretiniz ve himmetinizle sarılın. Kitaba böyle yarım elle değil, işin bir ucundan değil tümüyle sarılın, tüm hayatınızla sarılın. Gecenizle gündüzünüzle, işi-nizle aşınızla, kadınınızla erkeğinizle, çoluğunuzla çocuğunuzla her şeyinizle kitaba sarılın. Onda olanları zikredin. Kitabın içindekileri gündem edinin. Kitabı gündem maddesi olarak alın ve algılayın. Gündeminizi onunla belirleyin. Onu program yapın. Hayat programınızı ondan alın. Yaşadığınız hayatın temel ölçüsü yapın kitabı. Kitabı sadece mücerret sevap maksadıyla okunan bir kitap durumuna düşürmeyin. Onu anlamak ve onunla hayatınızı düzenlemek üzere onunla ilişki kurun. Kitapla böylece bir ilişki gerçekleştirin ki muttakilerden olasınız, takvaya ulaşasınız. Evet sadece İsrâil oğullarına değildir bu hitap. Bize de verilmiştir kitap. Öyleyse biz de kitaba böylece sarılacağız. Demek ki biz de Allah’ın bize gönderdiği kitaba sımsıkı, kuvvetlice tutunmak zorundayız. Bunun birinci boyutunu budur. İkinci boyutu da kuvvetli mü’minler olarak kitaba tutunun demektir bunun mânâsı. Kavî mü’-minler olarak, kuvvetli mü’minler olarak kitaba sarılın. Yâni iman kuvvetini, amel kuvvetini, ahlâk kuvvetini gündeme getirerek bu kitaba sarılın. Çünkü imanla, amelle, ahlâkla desteklenmeyen bir tutuş kuvvetli bir tutuş değildir. Hayatta tatbik gerçeğiyle desteklenmeyen bir tutuş ciddi bir tutuş değildir. Hayatta tatbik edilmeyen, hayatta yaşanmayan bir kitap, kitap olarak korunma özelliğini kaybedecektir. Bireysel hayatla, aile hayatıyla, toplum hayatıyla, ekonomik hayatla, siyasal hayatla hukukla ve tüm hayat programlarıyla desteklenmeyen bir tutuş gerçek bir tutuş değildir. Meselâ düşünün ki şu anda toplum olarak, müslümanlar olarak kitapla diyalog kursak, gece gündüz kitabın âyetlerini okuyup anlasak ama anladığımız bildiğimiz bu âyetleri bireysel hayatımızda, aile hayatımızda, hukuk hayatımızda, ekonomik hayatımızda, toplum hayatımızda uygulamıyorsak, bu âyetlerin istediği bir hayatı yaşamıyor ve hayatımızı onlarla düzenlemiyorsak o zaman biz ne o kitaba inanmış sayılırız ne de o kitaba kuvvetlice tutunmuş sayılırız. Yâni inandığımız, okuduğumuz, anladığımız kitabın âyetleri hayatımızda görüntülenmiyorsa, hukukumuzda bu kitabın etkisi gö-rülmüyorsa, kılık-kıyafet konusunda bu kitap kendini hissettirmiyorsa, ekonomide etkili değilse, kılık-kıyafet bu kitabın âyetlerine göre şekillenmiyorsa, kazanmamız harcamamız bu kitabın istediği biçimde şe-killenmiyorsa, evimiz, eğitimimiz, amellerimiz bu kitaba göre şekillen-miyorsa, yâni ortada kitaba dayalı görünür bir hayat yoksa, bir görün-tü, bir eylem, bir amel bir aksiyon yoksa bu iman Allah’ın istediği bir kitap imanı olmadığı gibi bu tutuş da Allah’ın istediği bir tutuş değildir. Çünkü Allah’ın istediği tutuş kuvvetle, iman kuvvetiyle, amel kuvvetiyle, uygulama kuvvetiyle bir tutuştur. İşte Rabbimiz bu âyetinde bizlerden kitabına böyle bir tutuş istemektedir. Allah’ın kitabına işte böyle bir tutuşla tutunup onu zikir haline getirmek zorundayız. O zaman müttakılerden olma imkânını elde etmiş olacağız. Yâni o zaman kitapla yol bulma imkânını veya kitabın kendilerine fayda verdiği insanlardan olma imkânını elde etmiş, yâni buna hak kazanmış olacağız. Bu kitabı zikir demek onu sürekli hatırımızda tutmamız ve onunla hayatı düzenlememiz anlamına gelmektedir. Kitabın âyetlerinin hayatta gündeme gelmesi demektir. Evet zikir kişinin hem kendi kendine hatırlaması, kendi kendine gündem oluşturması, kitap üzerinde kafa yorması hem de onu başkalarına duyurmaya çalışarak başkalarının hayatında kitapla gündem oluşturma, başkalarının da onun üzerinde düşünmeleri sağlamasıdır. İsrâil oğullarından aldığı bu mîsâkı anlattıktan sonra Rabbimiz bundan sonraki âyetinde insan oğullarından aldığı ilk mîsâkı günde-me getiriyor. Bakın şöyle buyuruyor:
172. “ Rabbin, insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. Onlar da: "Evet şahidiz" demişlerdi. Bu, kıyâmet günü, "Bizim bundan haberimiz yoktu" dersiniz, diyedir” Hani Adem oğullarından ve onların sırtlarından bütün zürriyetleri çıkarılıp kendi nefislerine şahit tutarak şöyle demiştik: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sorulması ve onların da: Belâ ya Rabbi! Biz şahit olduk dedikleri bir mîsâktı. Hadislerde anlatıldığına göre, ruhlar âleminde Rabbimiz herkesi konuşturuyor. Efendimiz hadislerinde böyle bir mîsâktan söz ediyor. Bunun sembolik bir şey olduğunu, aslında böyle bir sözleşmenin olmadığını, ama Rabbimizin konuyu böyle bir diyalog halinde bize anlattığını söyleyenler olmuşsa da bu doğru değildir. Bunun nasıl gerçekleştirildiğini bilmesek de, künhünü anlayamamış olsak da iman ediyoruz ki bu hadise olmuştur. İşte Kur’an’ın da anlattığına göre Rabbimiz onları kendi nefislerine şahit tutarak, onlardan böyle bir ahid almıştır. Daha önce sizleri yaratmadan ya da cisimlerinizi yaratmadan önce sizden mîsâk almıştık. O mîsâkı hatırlayın diyor Rabbimiz. Rabbinize verdiğiniz sözlerinizi hatırlayın da hayatınızı bu mîsâka göre ayarlayın diyor. Hatırlayın hele bir. Gündeme getirin. Hayatınızı bununla düzenlemek üzere bu mîsâkı gündeminize alın. Hayatımızda çok lüzumsuz şeyleri gündeme alıp onlar üzerinde kafa yoracağımıza Rabbimizin bu âyetlerini gündeme almak ve onlar üzerinde düşünmek zorundayız. Bizim hayatımız için, bizim geleceğimiz için ne kadar büyük bir olay, ne kadar azîm bir konu değil mi? Bir dönem Rabbimiz bizi bize şahit tutarak, bizi nefislerimize şahit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” demişti. Sizi yaratan, sizi yoktan var eden, sizi doyurup besleyen, size sizin sahip olduğunuz her şeyi veren, sizi koruyup gözeten, sizin üzerinize yegâne hâkimiyet egemenlik sahibi olan, sizin hayat programınızı belirleyen, sizin nerede, nasıl hareket edeceğinizi, nasıl bir hayat yaşayacağınızı, hayatınızda nasıl bir hukuk, nasıl bir ekonomi uygulayacağınızı, nasıl giyineceğinizi, neyi nasıl düzenleyeceğinizi belirleyen ben değil miyim? Sizin boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, sizin adınıza kulluk maddesi alan ben değil miyim? Yalnız kendisine itaat edeceğiniz yalnız kendisini dinleyeceğiniz yalnız kendi yasalarını uygulayacağınız Rabbiniz ben değil miyim? buyurmuştu da bizler de kendi kendimizin şahitleri olarak: “Belâ ya Rabbi! Sen bizim Rabbimizsin, biz buna şahit olduk” Bizim hayat programımızı, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hayatımıza kulluk maddesi alan, boyunlarımızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, seçimini seçim kabul edeceğimiz, çektiği yere gideceğimiz, yasalarını uygulayacağımız Rabbimiz sensin ya Rabbi. Bizler senden başkalarını Rab tanımayacağız, senden başkalarının hayat programlarını uygulayıp onlara kulluk etmeyeceğiz, senden başkalarının hatırına hareket etmeyeceğiz diyerek ona bu konuda söz vermiştik. Öyleyse hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki bizler tüm hayatımızda Rabbimize verdiğimiz bu ahid üzere yaşarsak o zaman bizler bu ahidlerimize sadık kalmışız demektir. Hayatımızın tümünde yalnız Onu Rab kabul edip, yalnız onun yasalarını uygulayıp, sadece Ona kulluk edip sadece Onun istediği biçimde yaşarsak sözümüze sadık kalmış olacağız demektir. Aksi takdirde bunun dışında bir hayat yaşarsak, Allah’tan başkalarını Rab bilir, Allah’tan başkalarının yasalarını uygular, Allah’tan başkalarının çektiği yere gider ya da kendi hevâ ve heveslerimizin istediği bir hayatı yaşamaya kalkışırsak o zaman da bu ahidlerimizi bozmuş ve yoldan çıkmış oluruz Allah korusun. Eğer bir kimse Allah’a verdiği bu söze riâyet etmiyorsa bu adamın insanlara verdiği sözlerine riâyeti de düşünülemez. Rabbiyle ahdine sadık davranmayan bir kimseden insanlara karşı sadâkat beklenebilir mi? Şair Sadi Şirazi öyle der. Namaz kılmayan birisine sakın borç para vermeyin. Çünkü namazı terk ederek Rabbine karşı borcunu düşünmeyen bir adamın sizin borcunuza sadâkatini düşünmeniz aptallıktır. Peki hani bunu hatırlayan var mı içimizde? Bunu hatırlamamak, böyle bir olayın olmadığı anlamına gelmez. Çünkü meselâ şu anda bizler çocukluğumuzda yaptığımız pek çok şeyleri de hatırlaya-mıyoruz ama onları hatırlamayışımız, onları yapmadığımız anlamına gelmediği gibi âkıl bâliğ olduğumuz dönemden itibaren yaptıklarımız-dan sorumlu olmadığımız anlamına da gelmemektedir. Bizler o dönemlerde yaptıklarımızı hatırlamasak da anamız babamız tarafından işte sen şöyle yapardın böyle yapardın gibi bizim hakkımızdaki sözlerinden beyan ve şehadetlerinden bunu anlıyoruz. İşte aynen bunun gibi biz Rabbimizle gerçekleştirdiğimiz bu ahdi hatırlamıyor olsak da Rabbimizin haber vermesinden bunu anlıyoruz. Veya fıtrattan, fıtratımızdan anlıyoruz bunu. İnsan olarak bizim fıtratımız ortaya koyuyor ki Rabbimizle aramızda böyle bir sözleşme gerçekleşmiştir. Nasıl? Meselâ bakın darda kaldığımız zaman, zorda kaldığımız zaman çok ciddi bir tehlike anında ister mü'min olsun ister kâfir herkes Allah’a yalvarmaktadır. Bundan anlıyoruz ki tüm insanlarda fıtrat tevhiddir, öz cevher tevhiddir, şirk ise sonradan ona arız olmuş bir kabuktur. İşte böyle çok ciddi bir tehlike anında insan fıtratı açığa çıkmaktadır. Fıtratın üzerini örtmüş olan kabuk o anda dökülüveriyor ve insanın fıtratı açığa çıkıveriyor. Evet fıtratımız da ispat ediyor ki biz Rabbimizle böyle bir sözleşme gerçekleştirmişiz. Zaten Allah bize kitap göndermekle, kitabından bundan söz etmekle bizden ahid almaktadır. Peki neden böyle yapıyordu Rabbimiz? Kıyâmet günü ya Rabbi biz bundan gafildik, böyle bir şeyden haberimiz yoktu, senden de, senin Rabliğinden da, hayat programı belirlediğinden de, din gönderdiğinden de, yarın bizi tüm yaptıklarımızdan sorumlu tutacağından da haberimiz yoktu diyerek bir mâzeret ileri sürmemeniz için, böyle bir itiraz hakkınız kalmasın diye bunu yaptık diyor Rabbimiz. Senin bizim Rabbimiz olduğunu bilmiyorduk, onun içindir ki biz kendimize yasa belirleyen başka Rabler bulmuştuk. Senin hayat programı belirleyici olduğunu bilmediğimiz için, içimizden birilerinin yasalarını uygulamaya çalıştık. Hayatımızı onlara göre düzenledik, onların istediği gibi giyinip kuşandık, onların istediği gibi hukuk yaptık, onların istediği gibi bir hayat yaşadık, kulluğu sadece sana yapacağımız yerde onlara yaptık diye yarın bir mazeretle benim huzuruma gelmeyesiniz diye biz bunu yaptık diyor Allah. Ya da sizler yarın şöyle demeyesiniz diye:
173. “Veya" Daha önce babalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi, boşa çalışanların yaptıklarından ötürü yok eder misin? " dersiniz, diyedir.” Yahut da bizim atalarımız şirk koşmuştur. Bizler de onlardan sonra gelen nesiller idik. Onlardan sonra geldiğimiz için onların dinlerini din zannetmişiz, onların yollarını yol zannetmişiz, onların hayat anlayışlarını biz de benimsemiş ve böylece hata etmişiz, yanlışa düş-müşüz. Onları doğru yolda zannedip onların peşinden giderek sapmış ve sapıtmışız diyerek yarın Rabbiniz huzurunda bir mâzeret ileri sürmeyesiniz diye bunu yaptık diyor Allah. Evet ya Rabbi! Bizler atalarımızdan sonra gelen nesillerdik. Onların hayatlarını kabullendik. Onların hayatlarını, onların yollarını ve dinlerini hiçbir zaman sorgulama gereği duymadık. Çünkü onlar bizim büyüklerimizdi. Onlar elbette her şeyin en güzelini, her şeyin en doğrusunu biliyorlardı ve hiçbir zaman onlara ve onların düşüncelerine karşı gelecek gücümüz de yoktu. Çünkü onlar bizim için kutsadığımız kutsal varlıklardı. Ne yapalım onların yoluna tâbi olmuştuk demeyesiniz diye bunu yaptık diyor Rabbimiz. Evet demek ki bu mantık yanlıştır. Atalara teslimiyet kesinlikle onların doğruluğuna ve yanılmazlığına itimat mantığı yanlıştır. Aksine geçmişin kitap ve sünnet doğrultusunda sorgulanması gerekmektedir. Ve unutmayalım ki geçmişteki yanlışların tekrarlanması onların üzerine bir yanlışın daha konulması demektir ki bu yanlışın daha da pekiştirilmesi ve ondan dönüşün artık zorlaşması demektir. Ancak geçmişi sorgulayalım derken kimilerinin iddia ettiği gibi geçmiştekilerin anlayışı kesinlikle bizi bağlamaz, onların yaptıklarının tamamı yanlıştır, onların tümünü silmemiz gerekir, demek istediğimiz anlaşılmasın. İnanıyorum ki geçmiştekilerin yaptıklarının pek çoğu doğrudur. Ama insan olmaları hasebiyle bu doğrularının yanın da yanlışları da vardır ve ola-caktır. Öyleyse elimizdeki kitap ve sünnetle bunlar yargılanmalı ve doğruları alınıp baş tacı yapılırken yanlışları da doğruymuş gibi tekrar edilmemelidir. Ama en çok bozulduğum konu da insan olmaları hasebiyle yaptıkları yanlışlardan ötürü de selefimize sövmeye kalkışılmamalıdır. Bugün bizim hata yaptığımız gibi insan olmaları sebebiyle on-lar da hata yapabilmişlerdir, bunu göz ardı etmemeliyiz. En güzeli ha-tada ısrar etmemek ve hata olduğunu anladığı andan itibaren ondan dönüp vaz geçebilmektir. Evet yarın böyle bir mâzerette bulunmamanız için ve yine Rabbiniz huzurunda mâzeretler ileri sürerek şöyle demeyesiniz diye: Ya Rabbi bâtılların, bâtıl ehlinin, bâtılcıların yaptıklarından ötürü bizi de helâk eder misin? Bizi saptıran bizden önceki babalarımız yüzünden, onların bize bıraktıkları bozuk mirası yaşamamızdan ötürü bizi de helâk eder misin? diyerek kendinizi temize çıkarma gayreti içine girmemeniz için bunu yaptık diyor. Elbette helâk eder Rabbimiz. Eğer ataları sapıklık içinde diye kendileri de onların yollarını sorgulamadan onlara tâbi olup aynı sapıklıkları yaşamaya kalkışırlarsa, elbette bu yüzden onları da helâk edecektir Allah. Onları da onların sapıklıklarını bilgisizce taklid edenleri de helâk edecektir. Bakıyoruz bugün de bu fıtratın açığa çıktığını görüyoruz. Yâni kör bir taklidin peşine takılıp, dinlerinin aslını araştırma gereği duymadan atalarından intikal edenin doğruluğuna güvenerek onların iz-lerini takip eden insanların çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Ya da uy-dum cemaate diyerek çoğunluğun yaptıklarının doğruluğuna itikad eden ve hiç düşünmeden onların peşine takılan insanlar görüyoruz. Onların ne amel edecek kitapları var, ne kitaptan haberleri var, ne dayandıkları bir delilleri vardır. Onlar sadece cahil babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Diyorlar ki biz atalarımızı bir sebil üzere bir yol üzere, bir mezhep üzere, bir tarz üzere bir hayat programı üzere bulduk biz de onların izleri üzerinde gitmekteyiz. Atalar dini. Atalar yolu. Bunların işi gücü kör taklittir. Dinin temel kaynakları olan kitap ve sün-neti tanıma ve amellerini onlara dayandırma zahmetinden kaçan bu taklitçiler, atalarının sünnetine tâbi olarak kolay yoldan doğru yolu bu-labileceklerini zanneden zavallılardır. Ataları da aynı şekilde davrandıkları, yâni melekleri mâbud edinip onlara tapındıkları için bunlar da aynı naneyi yiyerek doğru yolda olduklarını iddia etmeye çalışıyorlar. Halbuki Rabbimiz bizden bunu istemiyor. Rabbimiz bizden dinimizin temel kaynakları olan kitap ve sünnetle tanışmamızı ve dinimizi yolumuzu onlara dayandırmamızı istemektedir. Bizden önceki-lerden bize intikal edenleri bu iki kaynakla yargılamamızı ve doğru-larını alıp yanlışlarını atmamızı istemektedir. Bizim kendilerini örnek alacağımız seleflerimizden birisi bakın bu konuda gerçekten bize örnek olacak çok hoş bir söz söyler. Seleflerimizden İmam Mâlik Rasulullah efendimizin mübârek kabrinin başında der ki: İşte şurada yatan zat var ya bu zatın dışındaki insanlardan her ne sadır olmuşsa bunlar alınır da atılır da. Kabul da edilir, red de edilir. Ama sözleri reddelimeyecek bir tek zat var oda işte burada yatandır der. Ne hoş bir söz değil mi? İşte kitap ve sünnet bilgisine sahip gerçekten örnek alınacak bir insanın sözü. Öyleyse hiç bir zaman birileri Allah adına, din adına bir şeyler söyledi diye, hem de bu sözünün doğruluğunu ispat sadedinde Allah adına yemin de etti diye her söyleyenin sözünü din kabul etmeyeceğiz. Bunu bu zat söylediğine göre öyleyse vardır bir hikmeti diyerek alıp kabul etmeyeceğiz. Olur olmaz kitaplardan meselâ takvim yapraklarından din öğrenmeye kalkışmayacağız. Dinimizi menkıbelerden, menkıbe kitaplarından almaya kalkışmayacağız. İnsanlara hiç bir sorumluluk yüklemeyen sadece hoş hikâyelerle, filanların falanların sergüzeşti hayatlarıyla imanımızı itikadımızı oluşturmaya kalkışmayacağız. Çünkü bu tür şeylerle uğraşan insanların imanları, itikatları bunlarla oluşmaya başlayıveriyor. Dinimizi, itikadımızı dininin temel kaynaklarıyla oluşturmaya çalışacağız. Ve yarın; ya Rabbi bu bâtıl ehlinin yaptıklarından ötürü bizi de helâk eder misin diyenlerden olmayalım. Zaten böyle diyerek mâzeretler sürmeyesiniz diye Rabbimiz bunları anlatmaktadır. Ben babamın yolunu izledim, ben hocamın yolunu izledim ne yapayım hakkı bulamadım suç onlarındır, demeye hakkımız olmayacaktır.
174. “Belki doğru yola dönerler diye âyetleri böyle uzun uzadıya açıklıyoruz”. Evet işte böylece âyetlerimizi tafsil ettik. Fâsılalı, fâsılalı, ya da tafsilatlı bir biçimde âyetlerimizi ortaya koyduk ki belki dönerler. Tüm âyetlerimizi ortaya koyduk. İşitsel dediğimiz kitabın âyetleri, görsel dediğimiz kâinat âyetleri, fıtrat âyetleri, içimizde ki dışımızdaki âyetleri Rabbimiz böylece ortaya koyuyor ki belki insanlar gerçeği anlarlar da kendisine kulluğa dönerler diye. Belki kitabın kendilerinden istediği hayatı yaşamaya yönelirler diye. Belki yegâne Rab ve İlahları olarak Allah’ı tanırlar da onun dediğine dönerler diye. Evet görüyoruz ki Rabbimiz kullarından böyle bir ahid alıyor. İnsanlar henüz yaratılmadan önce Rabbimiz kendilerinden böyle bir söz alıyor. Ama şurasını da hiç bir zaman göz ardı edemeyiz ki Rab-bimiz insanları sadece bu mîsâkla yargılamıyor, sadece bu sözle so-rumlu tutmuyor. İnsanlardan ezelde böyle bir söz almakla birlikte da-ha sonra her bir dönemde onlara bu mîsâklarını bu ahidlerini hatırlatacak kitaplar ve peygamberler gönderiyor. İşte bakın bu mîsâktan çok sonra Rabbimizin bize gönderdiği bu kitapta bundan söz etmesi bir hatırlatmadır. Onun içindir ki bu kitabın bir adı da zikirdir, zikradır. Kitabın gelişi de, peygamberlerin gelişi de, kâinattaki âyetlerin sunuluşu da bizim için bu mîsâkı anlatan hatırlatan birer uyarıdan, birer hatırlatmadan başka bir şey değildir. Nitekim yine Kur’an’da Rab-bimiz: “Biz hiç bir topluma peygamber göndermeden o topluma azap etmeyiz, (o toplumu muaheze etmeyiz)” (İsrâ 15) Buyurmaktadır. Demek ki her topluma Rabbimiz elçilerini gönderip onları uyarmıştır.
175. “Ey Muhammed! Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz âyetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin olayını anlat.” Rabbimiz Allah’ın âyetleri kendisine verilmiş, Allah’ın âyetlerine ulaşmış, âyet bilgisine, kitap bilgisine ulaşmış bir insan tipini anlatıyor. Kendisine âyetlerimiz ulaşmış bir kimsenin haberini de anlat peygamberim. Onun haberini de oku, onun durumunu da anlat insanlara. Bu oku emri Rasûlullah’a vahyen gelen Kur’an’ın peygamber ta-rafından tebliğini emreden bir ifadedir. Rasûlullah’a emredilen bu husun aynı zamanda onun şahsında bizim için de bir emirdir. Öyleyse peygamber tarafından bize nakledilen bu kitabın âyetlerini biz de hem kendimize hem de çevremize okumakla, duyurmakla mükellefiz. Hele hele şu anda haber peşinde koşan, haber meraklılarına daha çok du-yurmak zorundayız. Evet bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyetlerle ilgi kurmuş, anlamış ama ne yazık ki bu insan bildiği, tanıdığı o Allah âyetlerinden sıyrılmış. Bu adam âyetlere sahipti. Allah’ın afaki ve enfüsi âyetlerini çok iyi biliyordu. Ama ne yazık ki bu adam bildiği âyetleri terk etti, âyetlerden sıyrılıp çıktı da şeytana tâbi oldu. Şeytan da onu peşine taktı ve o kimse sonunda azgınlardan oluverdi. Demek ki burada çok önemli bir haber var. Çünkü “Nebe” çok büyük bir haber demektir. Rabbimizin bu konuyu anlatmak için seçtiği bu kelimenin yapısından da anlıyoruz ki demek ki bu konu sürekli hafızalarımızda canlı tutmamız gereken, ciddi ciddi kulak vermemiz ve sürekli kendisiyle meşgul olmamız gereken bir haberdir. Kendimiz bu haberi okuyacağız, bu haberden haberdar olacağız ve sürekli çevremizi bu haberden haberdar edeceğiz. Karımıza, kızımıza, eşimize dostumuza bu haberi götürecek ve onların gündemlerini de bu haberle oluşturmaya çalışacağız. Çünkü bizim her anımızı ilgilendiren bu büyük haber yanında gazete haberlerinin, kanalizasyon haberlerinin hiç bir önemi yoktur. Eğer biz, bize düşmanlığa soyunmuş bu şeytan vahiylerinin haberlerine zaman ayıracak olursak bilelim ki Rabbimizin bu haberlerini tanımaya zamanımız da kalmayacaktır gücümüzde. Halbuki direk bizim imanlarımızla, bizim cennetimizle, bizim dünya ve ukba saadetimizle ilgili olan bu haberleri öğrenmeden başka haberlerin peşinde koşmak caiz de değildir. Bir adam ki Allah’ın âyetleri kendisine ulaşmış, âyet bilgisini elde etmiş, kitabı tanımış, sünneti tanımış ama o âyetlerin içinden sıyrılıp çıkmış. Bu kimse için Bel’am denilmiş. Bel’am bin Baura Hz. Mûsâ (a.s) ümmetinden, İsrâil oğullarından âlim bir kimseydi. Kitap bilgisine, Tevrat bilgisine sahip bir kimse olmasına rağmen kendisini düzene angaje ettiği için, sırtını düzene dayadığı için düzenin keyfine göre ya da kendi hevâ ve heveslerine göre, dünyevî menfaatlerine göre Allah âyetlerini istediği gibi, ya da düzenin istediği gibi yorumlama ve âyetlerin içinden sıyrılıp çıkma cinnetine kapılmış bir adam. Kimileri de burada anlatılan kişinin Ümeyyetübnü Ebi Salt olduğunu söylemişler. Bu adam da Rasulullah döneminde yaşamış bir adamdı. Bu adam da Rasûlullah’ı tanıyordu, bekliyordu, hattâ peygamberimizin özellikleri konusunda şiirler yazarak nerede kaldı? Beklenen Nebî geç kaldı diyerek onun özlemini terennüm ediyordu. Nihâyet Allah’ın Resûlü Mekke’de Kureyş içinden zuhur edince de Ra-sulullah hakkındaki tüm bu bilgilerinden sıyrılarak gurura, kibre kapılarak ona imandan vaz geçiverdi. Hattâ bu kimse hakkında Rasulul-lah efendimizin: “Şiiri iman eden ama kendisi iman etmeyen adam” diye söz ettiğini biliyoruz. Bakın dikkat ediyorsanız âyet-i kerîmede “Seleha, inse-leha” kelimesi kullanılmış. Seleha kelimesi aslında derinin vücuttan yüzülmesi sıyrılıp çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu mânâ içinde düşündüğümüz zaman adam böyle bildiği Allah âyetlerinden top ye-kün sıyrılıp çıkıyor. Tıpkı derisi yüzülen beden gibi. Derisi yüzülmüş, kendisini dış etkenlerden koruyacak deri desteğini kaybetmiş bir vücut gibi Allah âyetlerinden sıyrılıp çıkmış. Öyle değil mi? Derisi yüzülmüş bir vücut dış etkenlere karşı kendisini koruyabilme özelliğini kaybetmiş demektir. İşte tıpkı böyle bir vücut gibi kendisini tehdit eden tüm tehlikelere karşı, tüm şerlere karşı kendisini koruyacak âyetlerin desteğini kaybetmiştir. Kendisini azaptan, ateşten ve cehennemden koruyacak olan âyetlerin içinden sıyrılıp çıkmış, âyetlerin korumasını kaybetmiştir. Tabii adam böyle yapınca da, bildiği tanıdığı Allah âyetlerinden soyutlanınca da, hayatını Allah âyetleriyle düzenlemekten vazgeçip âyetlerden habersiz bir hayat yaşamaya yönelince, Allah yasalarını bir kenara bırakıp kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir program izlemeye başlayınca da şeytan onu ayartıp peşine takıverdi ve azgınlardan oluverdi. Elbette böyle bir adamın başka yapabileceği bir şey yoktu. Hani bir söz vardır; şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır diye. Birileri bunu hadis diye kendi sistematiklerinde kullanmaya çalışsalar da hadis değil sadece bir söz, ama şöyle anlarsak yerinde bir sözdür her halde: Yâni şeyh olarak, mürşid olarak, kılavuz olarak Allah’ın ki-tabıyla tanışamamış birisinin şeytana tâbi olmaktan başka yapabileceği bir şey yoktur. Bakın Rabbimiz kitabının başka bir yerinde bunu şöyle anlatır: “Rahmân olan Allah'ı anmayı görmezlikten gelene, ya-nından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz.” (Zuhruf 36) Kim Rahmânın zikrinden yüz çevirir, Rahmânın zikrine karşı kör davranırsa. Kim Rahmânın zikrine karşı körlük ederse. Rahmânın zikri Kur’an demektir, Rahmânın zikri Rahmânın hayatın her bir kademesinde bizden istediği kulluk demektir. Evet kim Rahmânın hayatın her bir kademesinde kendisinden istediği kulluğa karşı kör ve ilgisiz davranırsa vahye karşı Kur’an’a karşı körlük ederse. "Âşa" Esasen gözde meydana gelen bir çeşit zayıflık ve hastalık demektir. Bir çeşit görme bozukluğu demektir. Kim ki Rahmânın zikri olan kitabını görmezlikten gelir, gözünü ona karşı kör yapar ve kitaptan habersiz bir hayat yaşamaya kalkışırsa, Kur’an’a göz yumar Kur’an’ı göz ardı ederse. Ya da kitaba karşı gözünü bozar, bakışını bozarsa. Biz kim bu kitabı anlamak kim! Biz nerede bu kitabı anlamak nerede? Bu kitabı ancak büyük zatlar anlar! Onu anlamak şöyle dursun onu elimize almaya bile lâyık değiliz! diyerek kim ki kitaba karşı bakışını bozarsa biz de ona bitişik, ona yapışık, onun yanından hiç bir zaman ayrılmayan bir şeytanı arkadaş yaparız diyor Rabbimiz. Ona bir şeytanı mûsâllat kılarız ki o ondan asla ayrılmaz. Bu şeytan onun ayrılmaz arkadaşı oluverir. Hem de böyle "Nukay-yız" yaparız. Yâni ona bitişik, ona yapışık olarak o şeytanı onun üzerine kabuk bağlatırız. Âdeta şeytan bir kabuk gibi onu çepeçevre sarıverir. Hani tohumlar, yavrular kendilerini çepeçevre saran kabuğu yırtarak, bu esaretten kurtularak dünyaya gelirler ya işte bu adamlar da böyle kendilerini şeytana esir ediyorlar, onun esiri olarak sıkıntılı bir hayata razı oluyorlar sonunda. Yâni şeytan onların etraflarını sararak onları esir ediyor, onlar üzerinde sulta kuruyor, onları hâkimiyetleri altına alıyor. Allah’la beraber olmayan, Rahmânın zikrinden i’raz eden, vah-ye karşı kör davranan, vahiyle hareket etmeyen kişinin sonucu budur işte. Yâni Kur’an’ın, vahyin alternatifi budur. Rahmânın vahyiyle beraber olmayan kişi elbette şeytanın esiri olacaktır. Çünkü o kişi Allah’la beraber olmamayı istemiştir. Allah’ın âyetleriyle beraber olmak istememiştir. Rahmânın zikrinden yüz çevirmiştir. Rahmânın rahmetinin gereği kendisi için açtığı rahmet kapısını örtmüş, vahyi örtmüş, güneşe karşı körlük etmiş kişidir. Basîreti kapanmış artık böylece Kur’an’-dan uzaklaşan bir kişinin şeytana yaklaşması da kaçınılmaz olacaktır. Kur’an’ı tanımayan Kur’an’la beraber olmayan bir adam ne yapar da başka? Hayatında amel edecek kitabı olmayan bir adam ne yapar? Ya bizzat şeytanın ya da yeryüzündeki iki ayakları şeytanların kulu kölesi olur. Nisa sûresinde bu husus şöyle anlatılır: “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” (Nisâ 115) Yine bakın Sâf sûresinde: "Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalplerini saptırmıştı. Allah, yoldan çıkan milleti doğru yola eriştir-mez." (Sâf 5) Fussilet sûresinde de bu saptıranların sadece şeytanlar olmadığını, iki ayaklı şeytanların da insanlara mûsâllat kılınıp onları hak yoldan saptırdıkları anlatılır. (Fussilet 25) Evet Allah âyetlerini bildiği halde onlarla ilgilenmeyip onlardan sıyrılıp, onlardan habersiz bir hayat yaşamaya çalışan bu adam üzerinde şeytan hâkimiyet kurdu. Boşlukta yakaladığı bu adamın boğazına bir ip takıp onu gemledi. Boynundaki kulluk ipinin ucunu Allah’a vermeyen kişi elbette onu birilerine vermek zorunda kalacaktı. Allah’a kulluktan kaçan kişi elbette birilerinin kucağına düşecekti. Allah vahyine teslim olup hayatını onlarla düzenlemeye yanaşmayan kişi elbette birilerinin âyetlerine teslim olmak zorunda kalacaktı. Evet Allah’tan kaçan kişi mutlaka ya cin şeytanlarının ya da insan şeytanlarının ağına düşmek zorunda kalacaktır. İşte Allah âyetlerinden sıyrılan, Allah âyetlerinin desteğini kaybeden bu adam sonunda ipinin ucunu şeytanlara kaptırarak, azgınlaşarak onların gideceği yere doğru, ateşe doğru, cehenneme doğru hızla ilerlemeye başladı. Allah diyor ki:
176. “Dileseydik, onu âyetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.” Biz dilemiş olsaydık, o kişi kendisi adına bunu dilemiş ve tercih etmiş olsaydı, adam gibi ilgi kurduğu, tanıdığı âyetlerle yükselmeyi düşünseydi biz hem bu dünyada hem öbür tarafta onun derecelerini ve şanını şerefini yüceltirdik. Eğer o Allah âyetlerine yapışıp, hayatını onlarla düzenleseydi biz de onu onlarla yüceltirdik. Demek âyetin ifadesinden anlıyoruz ki; bu kitabın âyetleri yükselme sebebidir, rif’at sebebidir. Yeryüzünde insanlara yükseklik kazandıran, insanları yücelten, insanlara incelik ve yücelik kazandıran Allah’ın kitabıdır. Allah’ın kitabını tanıyan en yücedir, Allah’ın kitabından haberdar olan en şereflidir. Allah’ın Resûlü de bu hususta şöyle buyurur: “ Oku ve yüksel! Oku ve yücel!” Evet kitabı okuyan, kitabı tanıyan, kitapla hareket eden, kitap-la hayatını düzenlemeye çalışan kişi yeryüzünün en üstünü, en şereflisi ve en izzetlisidir. Evet işte bu adam da dileseydi, isteseydi, bildiği, tanıdığı kitabın âyetleriyle yücelecekti, şeref kazanacaktı ama ne yazık ki bu adam: Lâkin o arza çakılıp kalmayı, yere çakılıp kalmayı, arzla bütünleşmeyi, toprakla öpüşüp yerlerde sürünmeyi, izzetini, şerefini, değerini ayaklar altına düşürmeyi tercih etti. Kendini yere atmayı tercih etti. Hem dünyada hem de ukba’da şeref ve haysiyetini ayaklar altına düşürmeyi yeğledi. Çünkü onun tüm derdi, tüm arzusu, tüm hemmi ve kıblesi dünya idi. Tüm plan ve programı dünya ve dünyalık üzerine kurulmuştu. Dünya malına mülküne tamah ederek dinini, dünyasına fedâ ediverdi. Dünyası adına dinini satıverdi. Allah âyetleriyle yücelmeyi terk etti de dünyaya çakılı kalıverdi. Dünyaya kazık çakma sevdasına kapıldı da Allah âyetlerinin kendisinden istediği kulluktan vazgeçiverdi. Elbette gözünde dünya kıble olmuş bir adamın Allah dinine de, Allah âyetlerine de ayıracak zamanı kalmayacaktı. Evet dünyayı kıble edindi de ona ulaşabilmek için dinini de, izzetini de şerefini de satıverdi. Hevâsına tâbi oldu. Hevâ ve heveslerini putlaştırdı. Allah’ın âyetlerinin içinden sıyrılıp çıktığı için, Allah’ın âyetlerinin korumasından mahrum kaldığı için, sap gibi ortada ve boşlukta kaldığı için, hayatını düzenleyecek Allah âyetleri güdümlü vahiy kaynaklı bir programı kalmadığı için elbette artık onun yapabileceği başka bir şey yoktur. Artık böyle bir adam Şeytanların maskarası olmaktan, hevâsına takılmaktan kurtulamayacaktır. Alçak dünyanın, alçak makamlarını elde edeceğim diye, filanlar bana biraz makam verecekler diye, zengin olacağım diye, şöhrete ulaşacağım diye, toprakla bütünleşeceğim di-ye, evim, apartmanım, arsam, dükkanım tezgahım olacak diye bir ö-mür boyu çırpınıp duracaktır artık. Arzusu, hevesi, hevâsı, keyfi kendisine neyi fısıldamışsa, nefsi neyi istemişse onların peşinde kendi kendisini helâk edecek bir hayatın içinde yuvarlanıp gidecektir artık cehenneme kadar. Allah diyor ki: İşte böylelerinin meseli, misali köpek misali gibidir. Bunlar tıp-kı köpek gibidirler. Üzerine gitsen de üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte âyetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler. Evet bunlar köpek tabiatlı insanlardır. Burada Rabbimizin bu tip insanları köpeğe benzetmesini bir kaç vecihte anlamaya çalışıyoruz: 1: Bildiğimiz gibi köpek hiç bir zaman doyuma ulaşamayan, bir türlü doyma bilmeyen, sürekli ciğeri açlıkla yanan bir hayvandır. Doyumsuzluğu simgeleyen bir hayvan tipidir köpek. Şehvetine ve boğazına düşkünlüğü yüzünden başına gelmedik kalmaz köpeğin. Bu doyumsuzluğundan ötürü onun üzerine bir taş atsanız bile acaba yiyecek bir şey mi atıldı diye onun peşinde koşturur. “Yel hes” diyor Rabbimiz. Yâni böyle nasıl desem, zirve noktasında zilletin ve sıfırı tüketmenin ifadesi. Üzerine varsan da so-lur, serbest bıraksan da. Üzerine gidilip zor durumda bırakıldıklarında da solurlar, kendilerine her hangi bir baskı yapılmayıp serbest bırakıldıkları zaman da solurlar. Yâni o kadar hoş anlatıyor ki Rabbimiz, zamanımızda Allah’ın âyetlerini bilen, kitabın âyetlerini tanıyan, dinden diyanetten haberdar olan kimi prof, kimi doktor, kimi doçent, kimi müdür ve amirler görüyoruz ki bugün tıpkı burada anlatılan köpek gibi din adına türlü türlü naneler yemektedirler. Allah’ın lütfu keremiyle kitap ve sünnet bilgisine ulaştıkları halde kitabın âyetlerinden sıyrılarak köpekliğe özenmektedirler. Üzerlerine varsan da solurlar, varmasan da solurlar. Üzerlerine gidilip baskı yapılsa da pes ifadesi gösterirler, kendi kendilerine iken de. Yâni zorlanmadıkları zaman da aynı tavrı sergilerler. Yâni mecbur değillerken bile teslimiyet izhâr edip el kaldırırlar. Hani bir soruşturma, bir sıkıştırma söz konusu olduğu zaman neyse de hiç bir baskıya maruz değillerken bile yine düzen adına, yine güçlüler adına dini yamultmadan yana, dini zâlimler lehine bozmadan yana bir tavır sergiliyorlar. Dinlerini, dünyaları adına satmış, üç kuruşluk dünya menfaati için dinlerini dünyaları haline getirmiş, dinlerini dünyalarına yama yapmış, dünyalık bir kısım makamlar adına Allah âyetlerinden uzaklaşmış, konumlarımız sarsılacak endişesiyle Allah âyetlerini her yerde gündeme getirmekten korkan, bu korkularından ötürü gündeme getirmedikleri âyetlerden kopmuş, uzaklaşmış, Allah âyetlerini kendileri için işlemez hale getirmiş bu insan tiplerinin böylece köpekleştiklerine şahit oluyoruz bugün. Ne atarsan kendilerine onu yiyecek bir şey zannederler. Daima kendi çıkarlarını düşünürler. Herhangi bir kapıdan kendilerine bir şeyler geldi mi belki ileride bunun devamı gelecektir diye o kapıya sadık kalmaya özen gösterirler. Başka bir kapıdan biraz fazlası geldiği zaman önceki kapıyı unutup bu defa da oraya sadık kalırlar. İşte Allah kapısını unutmuş, Allah âyetlerinden uzaklaşmış başka kapılarda kemik arayan materyalist insan tipleri. Hangi kapıdan ne atılacak diye o kapılar hatırına dini gündeme getirmeyerek ya da o kapıların istediği biçimde Allah’ın âyetlerini yorumlayarak bekleşip dururlar. Devletten bir makam koparabilme hatırına Allah’ın dinini eğip bükerler. Zâlim iktidarların bozuk düzen düşüncelerine, İslâm dışı hayat-larına Kur’an’dan ve sünnetten destekler bulmaya çalışırlar. Allah âyetleriyle zâlimleri desteklemeye çalışıyorlar. Bu köpeklerin bir özelliği de Allah’ın dini gündeme geldiği za-man, Allah’ın yüce âyetleri okunduğu zaman, Allah’ın sistemi ortaya konulduğu zaman, sistem için bir tehlike söz konusu olduğu zaman her birinin bir inden ulumaya, ürmeye başladığını görürsünüz. Birisi çıkıp Allah âyetlerini gündeme getirdiği zaman buna tepki olarak bu köpeklerden bir tanesinin ürmesiyle ötekilerin de hep bir ağızdan onu takip ettiklerini ve o müslümanın sesini soluğunu boğmaya ve meydana getirdiği tesiri silmeye çalıştıklarını görüyoruz. İşte bizim âyetlerimizi yalanlayan bir toplumun misali budur. Evet Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip oldukları halde, kitap sünnet bilgisini elde etmiş oldukları halde onları bir kenara bırakıp, onları yalan sayıp, yok farz edip, onların defterini dürüp kendi hevâ ve hevesleriyle bir hayat yaşayan insanların durumu budur. Hayatlarını Allah’a ve peygambere sormadan yaşayan insanların durumu budur. Allah için bu âyetlerle kendimizi bir sorgulayalım. Eğer şu anda müslümanız diyen bizler Allah’ın kitabıyla ve Resûlünün sünnetiyle ilgisiz bir hayatın içindeysek, hayatımızı kitap ve sünnete sormadan yaşıyorsak veya kitabı bildiğimiz tanıdığımız halde, Allah’ın âyetlerinin bilgisine sahip olduğumuz halde yine de kitap kaynaklı bir hayata yanaşmıyorsak o zaman bilelim ki bizler de bildiğimiz o âyetlerle yücelmek yerine, dünya ve âhirette şerefli bir hayata talip olmak yerine dünya ve âhirette rezil bir hayatın mahkumu olanlardan olacağız demektir. Allah âyetlerini bırakır da hevâ ve heveslerimiz istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışırsak o zaman bilelim ki biz de köpekliğe razıyız demektir.
177. “Âyetlerimizi yalan sayan, kendine zulmeden millet ne kötü bir misaldir!” Bizim âyetlerimizi yalanlayan, yalana çıkaran, boşa çıkaran, âyetleri yok farz eden, âyetlerimizi geçersiz hale getiren, işlemez hale getiren âyetlerimizden habersiz bir hayat yaşayan böylece nefislerine zulmeden, kendi kendilerine yazık eden, kendi kendilerini boşa harcayan kimselerin ne kötü bir misali vardır. Bunlar kendi kendilerine yazık eden insanlardır. Kendilerini olmamaları gereken makamda tutan ve cehenneme götürüp atan insanlardır bunlar. Kendi kendilerini götürüp uçuruma atan insanlardır.
178. “Allah'ın doğru yola sevk ettiği kimse doğru yolda olur. Saptırdığı kimseler ise, işte onlar mahvolanlardır.” Evet kim hidâyette olmayı dilemiş, tercihini hidâyete kullanmış, Allah da ona hidâyet etmişse onu hidâyete erdirmiş, kim de dalâleti, sapıklığı tercih etmiş Allah da onu saptırmışsa işte onlar kaybedenler mahvolanlardır, hüsrana mahkum olanlardır. Rabbimiz önce henüz onları yaratmadan onlardan söz alıyor sonra onları semî ve basîr kılıyor, hidâyeti anlamaya ve kabule hazır hale getiriyor, mayalarını hidâyetle yoğuruyor, sonra onlara yaratılış öncesi verdikleri mîsâklarını hatırlatıcı kitaplar ve peygamberler gönderiyor. Kâinatta kendilerine Allah’a verdikleri bu mîsâklarını ilân edi ci, onları kulluğa teşvik edici binlerce görsel âyet yaratıyor. Bu âyetlere intikal edebilecek göz, kulak, kalp, akıl veriyor. Âdeta onları bu mî-sâklarına zorluyor, kul olmaları için lehlerinde bu kadar imkânları ha-zırlıyor. Bütün bu hazırlanmış imkânlara rağmen yine de onlar hidâyeti değil de sapıklığı tercih etmişlerse o zaman da hem dünyada hem de âhirette hüsrana uğrayanlardan olduklarını, kaybedenlerden olduklarını, kendilerini boşa harcadıklarını haber veriyor Rabbimiz. Evet Allah kime hidâyet edip yol göstermişse onu hidâyete erdirmiştir. Allah Hadîdir. Allah yol göstericidir. Kitaplar ve peygamberler de yol göstericidirler bu mânâda. Cenâb-ı Hak kitaplar ve peygamberler göndererek kullarına hidâyetini ulaştırır. Rabbimizin kulların gönderdiği kitap ve peygamberler Onun kullarına açtığı rahmet kapılarıdır. Bu anlamda hidâyet herkese açıktır. Yâni Allah’ın kullarına gönderdiği kitapları “ Hüden lin nas” Bütün insanlık için hidâyet kaynağıdır. Aslında Kur’an herkese genel mânâda hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama herkes bu kitabın hidâyetini kabul etmede, is-teyerek bunun hidâyetini seçmede eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya yanaşmayacaktır. Bakıyoruz Hâdî kelimesi, hüden kelimesi Kur’an’da on beş ayrı mânâda kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat hüdendir, Kur’an hü-dendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden olarak ne peygamberimizin, ne Kâbenin ne de Kur’an’ın bizzat kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine vardıramaz meseleyi. Yâni gerek Kur’an ve gerekse Peygamberimiz bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil bu imanı insanlara tanıtmakla mükelleftirler. Öyleyse kimse Kur’an’a yanaşmadı mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir. Çünkü "Hüden lin nas" dır, Kur’an. Ama "Hüden lil müttakin" dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yâni herkese yol gösterecek kapasitede değil. Yâni herkes bununla yol bulmak istemez, herkes buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvalılara yol gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hattâ yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını artıracaktır. "Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır." (İsrâ 82) Evet demek ki Allah hidâyeti isteyenlere kitapları, peygamberleri ve diğer hidâyet vesileleriyle hidâyet eder. Allah kullarının kalplerine hidâyete yönelik İnşirâh verir, hidâyetine karşı onların kalplerini, zihinlerini açar, onların ellerinden tutar, küfre ve kâfirlere karşı gönüllerine tiksinti yerleştirir, şeytan ve ordularına karşı onların kalplerindeki korkuyu kaldırıp onun yerine cesaret koyar, cenneti sevdirir, cehennemden nefret ettirir, rızasıyla hoşnut eder, razı olduklarını sevdirir, namazı, orucu, zekâtı, helâlleri sevdiklerini sevdirir sevmediklerine karşı kalplerine tiksinti verir. Bütün bu tasarruflar da Rabbimizin hidâyet cümlelerindendir. İşte kendileri kendi özgür iradeleriyle hidâyeti istemiş olan kullarına böylece hidâyetini ulaştırır Rabbimiz. Ama ötekilere, yâni sıfırı tüketenlere, iflas edenlere gelince bunlar iradelerini sapıklıktan yana kullanan kimselerdir. Allah’ın kendilerine açtığı kitap ve peygamberler gibi hidâyet kapılarından girmek istemeyen, rahmet kapılarından istifade etmek istemeyenler, kitapla beraber olmayanlar, peygamberle tanışmak istemeyenler, Allah’ın hidâyet vesileleriyle ilgi kurmayanlar kendi fiilleriyle, kendi iradeleriyle sapıklığı tercih ettikleri için Allah da onlar için tüm dalâlet yollarını açıvermiş ve artık böyleleri şeytanların, hevâ ve heveslerinin peşine takılıp dünyada da ukba’da da kaybedenlerden olmuştur.
179. “Andolsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.” Evet biz insanlardan ve cinlerden pek çoğunu cehennemlik ettik, cehennemlik kıldık diyor Rabbimiz. Gerek cinlerden gerek in-sanlardan nicelerini cehennem için yarattık diyor. Bu ifade Rabbimi-zin insanlar ve cinlerden pek çoğunu zorla cehenneme sokacağı anlamına gelmemektedir. Aksine önceki âyetlerde insanlar ve cinleri cennete zorladığını görmüştük. Daha yaratılış öncesi kendilerinden mîsâk alarak, sonra fıtratlarını bu mîsâka zorlayacak biçimde yoğurarak, sonra bu mîsâkı hatırlatıcı yığınlarla görsel ve işitsel âyetler göndererek kullarının cennetinden yana olduğunu anlatmıştı Rabbimiz. Ama bakın burada biz onların pek çoğunu cehennem için ektik diyor. Bunun mânâsı bütün lehlerinde hazırlanmış şartlara rağmen bu insanlardan ve cinlerden pek çoğunun cehennemi tercih edecekleri anlatılıyor. Pek çoğunun iradelerini ve seçimlerini cehennemden yana kullanacakları anlatılıyor. Bu ifade tıpkı sûrenin önceki bölümlerinde geçti. “Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fâsık kimseler olarak bulduk.” (A’râf 102) Evet daha önce helâk edilen toplumları anlatırken Rabbimiz biz onların ekserisini bir ahd üzerine bulamadık buyurmaktadır. Yâni onları o ilk mîsâklarına riâyet eder bulamadık diyordu. Onların ilk mîsâk ahdini unutup yalanladıklarını anlatıyordu. Yâni az önce ifade edilen Galu belâdaki o ilk mîsâk ahdine pek çoğunun sadık kalmadıklarını ekserisini bu konuda fâsık bulduk diyor Rabbimiz. Söze sadâkatleri yok adamların. O Rablerine ilk verdikleri sözlerine sadâkatleri yok. Gerek Rablerinin kendileri için kâinatta yarattığı meşhûd âyetleri, gerek peygamberleri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği âyetler, gerekse kendi içlerinde kendi enfüslerinde Cenâb-ı Hakkın kendilerine gösterdiği âyetler onları hakka dâvet ediyordu. Tüm bu âyetler onların hayatlarının yanlışlığını ortaya koyuyordu. Ama onların çoğunu fâsık-lardan bulduk diyor Rabbimiz. Peki acaba bunun sebebi neymiş? Niye bu insanların pek çoğu fâsıkmış? Veya niye bunların pek çoğu cehenneme gidecekmiş? Bakın bunun sebebini şöyle anlatıyor Rabbimiz. Onların kalpleri vardır onunla fıkıh etmezler, anlamak, kavramak istemezler. Kalplerini kullanmak istemiyorlar. Kalplerinin fonksiyonuna izin vermiyorlar, kalplerini çalıştırmak ve kullanmak istemiyorlar. Allah’ın kendilerine anlamak kavramak ve değişmek için verdiği kalpleri üzerinde baskı kurmaya çalışıyorlar. Kalplerinin Allah âyetleriyle karşı karşıya gelmesine izin vermiyorlar. Kalplerinin dışa açılan iki penceresi olan gözlerini ve kulaklarını Allah âyetlerinden uzak tutmaya çalışıyorlar. Kalplerini Allah âyetlerinden saklamaya uzak tutmaya çalışıyorlar. Allah âyetlerinin üzerlerini örterek kalplerinden saklamaya çalışıyorlar. Allah âyetlerini gündemlerinden düşürerek kalpleriyle temasını engellemeye çalışıyorlar. Hasbel kader eğer istemedikleri halde günün birinde kalpleri Allah’ın görsel ve işitsel âyetleriyle karşı karşıya gelmişse o zaman da kalplerinin o âyetlerle değişmesine, o âyetlerden etkilenip tavır almasına izin vermiyorlar. Halbuki o kalplerini onlara bunun için vermişti Allah. Onları da herkes gibi insan yaratmıştı. Herkes gibi onlara da kalp vermişti Allah. Kalpleri vardı onların. Kalp değişme özelliği demektir. İnkılap da oradan gelir. Değişerek altüst olan demektir. Kalp değişen, değişme özelliğine sahip olan demektir. Evet Allah onlara böyle bir potansiyele sahip kalpler vermişti. Ama bunlar bu kalplerini kullanmak istememişlerdir. Âdeta kalplerine baskı uygulamışlar, kalplerinin anlamasına, kavramasına ve değişmesine izin vermemişlerdir. Meselâ İslâm tarihinde anlatılır Allah’ın kendilerine kalp verdiği kâfirler, müşrikler Mekke’de zaman zaman gelip Rasûlullah’ı dinli-yorlar, dinledikleri Allah âyetleriyle kalpleri etkileniyor ama onu ber-taraf etmeye kalplerinin etkilenmesi üzerine âdeta baskı uygulamaya çalışıyorlardı. Kalplerinin sesini duymamaya, bastırmaya çalışıyor-lardı. Hem kendilerini tutamayarak inkar ettikleri peygamberi din-lemeye gidiyorlardı hem de dinledikleri Allah âyetleri karşısında etki-lenen kalplerini bastırmaya bu etkinin devamına izin vermemeye ça-lışıyorlardı. Allah âyetlerinin kalplerinde meydana getirdiği etkiyi sile-bilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlardı. Kalple-rinin sesine rağmen avazlarının çıktığı kadar ağızlarıyla küfrediyorlar, ağızlarıyla, tavırlarıyla, hayatlarıyla kalplerinin sesini bastırmaya çalışıyorlardı. Meselâ onların en büyüğü olan Velid bin Muğîre bir gün gelip Allah’ın Resûlünü dinler. Karşı karşıya geldiği Kur’an âyetlerinden kalbi o kadar etkilenir ki bu âyetler karşısında ne diyeceğini şaşırır. Vallahi bu ne sihirdir, ne şiirdir, ne kehanettir ne de başka biri der. İş-te bu sözler onun kalbinin sesleriydi ve imanın ilk kıvılcımlarıydı. Kalbi bu etkinin ilk ışıklarını dışa yansıtmaya başlarken Ebu cehil devreye girer ve ey Velid kavmini düşün, bizleri düşün, sana vereceğimiz hediyeleri düşün, paracıkları düşün diyerek Kur’an âyetlerinin onun kalbinde meydana getirdiği etkiyi silmeye ve kalbinin sesini bastırmaya çalışınca o da kalbinin sesine muhalefet ederek veya kalbinin üzerine baskı uygulayarak diliyle Kur’an’ın bir beşer sözü olduğunu söyleyiveriyor. İşte bu adam âyetlerle etkilenen, âyetlerle değişmeye başlayan kalbinin sesini duymayarak, kalbinin bu fonksiyonuna izin vermeyerek onun üzerinde baskı uygulamaya en güzel bir örnektir. Bırakıverseydi kalbini mutlaka iman edecekti. Çünkü o kalbin böyle bir potansiyel özelliği vardı. Çünkü kalp fıtratıyla ilgi kurduğu andan itibaren bundan başka bir şey yapmayacaktır yapamayacaktır. Hattâ yeryüzünün en büyük tâğutlarından birisi olan Firavun bile huzurunda Mûsâ (a.s)’ın gösterdiği iki âyet karşısında kalbinin etkilenip imânâ hazırlanırken çevresindekilerin buna engel olduğunu biliyoruz. Evet demek ki bunların cehenneme gidişlerinin sebebi buymuş. Değilse Allah’ın kimseye bir kastı bir düşmanlığı yoktur. Adamlar Allah’ın kendilerine verdiği kalplerini kullanmak istemiyorlarmış. Halbuki Kur’an’ı anlamanın merkeziydi bu kalpler. Bu kalplerini kullanacaklar, onunla fıkhedecekler, anlayacaklar ve beyinsizler gibi olmayacaklardı. Akılsız ve beyinsizler gibi sadece atalarını taklid etmeyeceklerdi. Kitap sünnet bilgisinden mahrum bir vaziyette hep atalarının, şeytanların ve hevâlarının peşine takılmayacaklardı. Hep onların şirkleri üzerine, onların yanlışları üzerine hayatlarını bina etmeye kalkışmayacaklardı. Atalarımızı bir demokratik sistem üzerinde bulduk. Nasıl olsa onlar kesin doğrudur diyerek bunun tartışılmasını bile caiz görmeyerek onların izi üzerinde gitmeyeceklerdi. Halbuki onları insan yaratmıştı Allah. Akıl ve kalp vermişti onlara ama onlar bunu kullanmak istememişler. Başka? Onların gözleri vardır, ama görmezler. Gözleri vardır ama onunla hakkı görmezler, hakikati görmezler, Allah’ın âyetlerini görmezler. Allah’ın enfüs ve afakta yarattığı âyetlerini görmezler. Meşhud ve metluv âyetleri görmezler. Lâkin Allah’ın mü’minlere verdiği gözler bunlarda da vardır. İnsan olarak gözlerden bunlar da mahrum değildirler. Ama onlar mü’minler gibi onlarla o gözlerle basîr değiller. Onlarla basîret yapmıyorlar, etraflarında cereyan eden hadiseleri, eşyanın hakikatini ve kâinattaki Rahmânın âyetlerini görmek istemiyorlar. Gözlerini Allah’ın âyetleri üzerine teksif etmiyorlar, Allah’ın âyetlerinin üzerini örtüp gözlerinden saklamaya çalışıyorlar. İşaret levhalarını örtüp öyle yaşamaya gayret ediyorlar. Meselâ Mekke’de yanı başlarında zuhur eden İslâm gerçeğini, aralarında, gözlerinin önünde dolaşan peygamber gerçeğini görmek istemiyorlar. Gözlerinin önünde sırtlanları sırtlanlıkta bin misli geride bırakmış, bilgisiz ve barbar insanların tanıştıkları İslâm sayesinde bir anda nasıl melekleştiklerini görmek istemiyorlar. Veya meselâ yeryüzü zâlimlerinin müstekbirlerinin başkalarının malını yiyebilmek için kan emmeye koştukları, doyumsuz mideleri için binlerce insanın kanına girdikleri şu günlerde mü’minlerin kendi mallarına kendi yiyeceklerine bile el uzatmayarak oruç tutmalarını görmek istemiyorlar. Görüyorlar belki ama gözlerine baskı uygulu-yorlar. Gözlerinin fonksiyonuna izin vermiyorlar. Gözleriyle gördüklerini dilleriyle inkar etmeye çalışıyorlar. Neden yapıyorlar bunu? Çünkü hayatlarının değişmesini istemiyorlar, rahatlarının kaçmasını istemi-yorlar. İstiyorlar ki bir kısım gerçeklerle yüz yüze gelip rahatları bozulmasın. İstiyorlar ki hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşasınlar. İstiyorlar ki hayatlarında bir sınır, bir kayıt olmasın. Kendileri Allah’ı hatırlatacak, kulluğu hatırlatacak, Allah’a verdikleri mîsâkı hatırlatacak, huzurlarını kaçıracak hiç bir âyeti görmek istemiyorlar. Kulakları vardır ama onlarla duymuyorlar. Allah kendilerine kulaklar vermiştir ama onlar bu kulaklarını hakkı duymada, Allah’ın âyetlerini duyup dinlemede, etraflarında kendilerini uyaran yığınlarca âyetlerin uyarılarına kulak vermede kullanmıyorlar. Kendilerini cenne te götürecek kendi lehlerinde sonuçlar doğuracak uyarıcıları duymuyorlar. Kulaklarını kendi lehlerinde kullanmıyorlar. Kulaklarını kul-lanmayarak cehennemlerini hazırlıyorlar. Aslında diğer insanlar gibi mü’minler gibi bunlar da duyuyorlar ama duymazdan geliyorlar. İnkar ettikleri için, reddettikleri için sanki hiç duymamış gibi bir tavır takı-nıyorlar. Hani “aklı namazda olmayanın kulağı ezanda olmaz” diye bir söz vardır. Bunların da akılları imanda olmadığı için akılları gereğini yapma niyetinde olmadığı için duyuyorlar ama sanki duymuyorlar. Allah’ın kendilerine verdiği bu işitme nimetine de baskı uyguluyorlar. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Belki hayvanlardan daha aşağı bir konumdadırlar. Hidâyet açısından, yola ulaşma açısından, yol bulma açısından, cennete ulaşma açısından bunlar belki hayvanlardan daha aşağı ve daha sapıklık içindedirler. Çünkü hayvanlar insanlar gibi yaratılmamışlardır. Allah hayvanlara akıl fikir vermemiştir. Hayvanlar kendilerine verilen iç güdüleri vasıtasıyla yollarını bulabiliyorlar, iç güdüleri sayesinde ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilebiliyorlar ve hareketlerini ona göre ayarlıyorlar. İradeleri de olmadığı için Rabbimiz kendilerine nasıl bir fonksiyon, nasıl bir görev yüklemişse mutlaka onun dışına çıkamıyor ve onu yerine getiriyorlar. Halbuki bu insanlar hayvanlar gibi yaratılmamışlardır. Allah hayvanlardan farklı olarak kendilerine akıl vermiş, irade vermiştir. Ama bunlar Allah’ın kendilerine verdiği bu nimetleri kullanmadıkları için bunlar hayvanların da aşağısına yuvarlanmışlardır. Çünkü Rab-bimizin kendilerine verdiği bu özellikler onları hayvanlardan ayıran özelliklerdi. Kendilerini hayvanlardan ayıran bu özelliklerini kullan-madıkları için insanlıklarını kaybedip hayvanlardan daha aşağı bir noktaya düşmüşlerdir. Evet onlar hayvanlar gibidirler hattâ bilâkis yolca onlardan daha aşağıdırlar diyor Rabbimiz. İlk bakışta bunların hayvanlardan hiç bir farklarının olmadığını görürsünüz. Çünkü hayvanlar yerler, onlar da yerler. Hayvanlar içerler, onlarda içerler. Hayvanların cinsel ilişkileri vardır, onların da vardır. Onlar da gelirler giderler, bunlar da gelip giderler. Onlar da yatar uyurlar, bunlar da yatıp uyurlar, hayvanlar nasıl doyduklarını bilmeden yerler içerlerse bunlar da tıpkı hayvanlar gibi doyumsuzdurlar. Hayvanlar belli bir miktar yerler bitirirler ama bu kâfirler kendilerini sonu gelmez bir doyumsuzluğa kaptırmış insan-lardırlar. Milyonlar yetmez, milyarlar yetmez, trilyonlar yetmez bunlara. Tüm dünyayı verseniz yine de doyumsuzdur adamlar. Bu insanlar üzerinde Kur’an’ın beyanları ışığında biraz daha derin düşündüğümüz zaman hayvanlardan daha şaşkın, hayvanlardan daha ne yapacaklarını bilmez bir durumda olduklarını görürüz. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi hayvanlar Allah’ın kendilerine yerleştirdiği fıtrî yasalar yardımıyla bazı şeyleri bilebilmektedirler. Meselâ her hayvan kendi cinsiyle çiftleşmesi gerektiğini bilmektedir. Hiç bir hayvanın kendi cinsinin dışında başka bir hayvanla çiftleştiği görülmemiştir. Meselâ Rabbimiz Nahl sûresinde anlatıyor arıya vahy etmiştir de arı nasıl bal yapacağını bilmektedir. Hangi yollardan çiçeklere gideceğini, balı nereye getirip yerleştireceğini bilmektedir. Hayvanlar pek çok konuda ne yapacaklarını bildikleri halde bu kâfirler onlar ka-dar ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini, Allah’ın kendilerini ne için yarattığını, kendilerine nasıl bir görev verdiğini, hayatlarını na-sıl düzenleyeceklerini bilmemektedirler. Onun içindir ki her gün kâfirlerin hayatları değişmektedir. Hayatlarında değişmez Allah yasaları olmadığı için bugün iyi gördüklerini yarın kötü görmekte ve her an değiştirmektedirler. Ne yapacaklarını bilmemekte ve büyük bir sapıklık ve şaşkınlık içinde bocalayıp dur-maktadırlar.
180. “En güzel isimler Allah'ındır. O'na o isimlerle dua edin. O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.” En güzel isimler sadece Allah’ındır. En güzel isimler sadece Allah’a aittir. O halde onlarla Onu çağırın. O isimlerle Rabbinize dua edin. Rabbinizin en güzel isimleriyle Onunla iletişim içine girip Ona seslenin. Rabbinizin en güzel isimlerini çağrıştırarak, Rabbinizin en güzel isimlerinin muhtevalarını hayatınızda canlı tutarak o isimlerin gereklerini yerine getirin. Bu hususu ortaya koyan bir Hadis-i Şerîflerinde Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Allah’ın 99 esmâsı vardır, kim onları ıhsa ederse muhakkak cennete girecektir” Evet Rabbimizin bu en güzel isimlerini ıhsa edenin cennete gideceğini anlatıyor Rasulullah. Peki madem ki sonunda cennet var, o halde bu isimleri ihsanın ne demek olduğunu tanımak zorundayız. Ne demektir ıhsa? Ihsa bir şeyi bir şeyin içinden çıkarmak, ayırmak ve saymak demektir. O halde Allah’ın en güzel isimlerini ıhsa onları başkalarından ayırmak, onları Allah’tan başkalarına vermemek onları saymak hayatta onları hatırda canlı tutmak, onların muhtevalarına göre bir hayat yaşamak hâsılı onların hakkını vermek demektir. Evet elbette ki Rabbimizin bu en güzel isimlerini Rabbimizin kendisini bize anlattığı kitabından ve elçisinin sünnetinden öğrenmek zorundayız. Allah kitabında ve elçisinin beyanlarında kendisini bize nasıl tanıtmışsa, hangi isimlerin, hangi sıfatların sahibi olarak bildirmişse Rabbimizi öylece tanıyacak, öylece o simlerin sahibi olarak Ona iman edecek ve bu en güzel isimlerin çağrıştırdığı biçimde kendisine yönelecek, bu isimlerin muhtevalarına uygun bir biçimde kendisine karşı nasıl bir tavır takınmamızı istemişse öylece yapmaya çalışacağız. Bu isimleri bizden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece Ona kulluk yapacağız. İşte âyet-i kerîme bizden bunu istiyor. Yâni Rabbimize dua ederken, bir derdimizi, bir sıkıntımızı Rabbimize arz eder ve Ondan yardım talep ederken bu isimlerle çağıracağız, bu en güzel isimlerle Onunla ilgi ve iletişim kurarak Ona iltica edeceğiz. Yâni Rabbimizin bu en güzel isimleriyle tevessül ederek Ona dua edeceğiz. Çünkü bunu bize anlatan, bunu bize tarif ve teşvik eden Rabbimizin bizzat kendisidir. İşte bu âyet-i kerîmesinde Rabbi-miz en güzel isimlerin sadece kendisine ait olduğunu ve bu isimlerle kendisine dua etmemiz gerektiğini anlatıyor. Dikkat ederseniz burada âyet-i kerîmede “El Esmâ’ul Hüsnâ lillahi” denmiyor da “Ve lillah’il esmâ ül Hüsnâ” deniliyor. Bu ifade bu isimlerin, bu en güzel isimlerin sadece Allah’a mahsus olduğunu vurgulamak içindir, Arapça’da kelimenin bu şekilde kullanılmasından anlıyoruz bunu. Anlıyoruz ki bu en güzel isimler sadece Rabbimize aittir. Anlıyoruz ki bu en güzel isimleri açısından kendisine ortak olacak hiç bir varlık yoktur. Bazen Kur’an-ı Kerîm içinde Rabbimizin bu en güzel isimleriyle başka varlıklara da tesmiye olunduğunu, yâni onlara da bu isimlerin verildiğini görüyoruz. Meselâ Rabbimizin Kur’an’daki isimlerinden birisi olan Raûf Rahîm gibi isimlerinin Rasulullah efendimiz için de kullanıldığına şahit oluyoruz. Veya meselâ Allah’ın Hâdî isminin Rasulullah efendimize ve Kur’an’a da verildiğine şahit oluyoruz. Veya meselâ Rasulullah efendimiz için de Kur’an-ı Kerîm için de Azîz isminin kullanıldığın biliyoruz. Ancak bu isimlerin onlar hakkında da kullanılmış olması kesinlikle o varlıkların Allah’a denk oldukları, Allah’a benzer oldukları anlamına gelmez. Yâni ne kitabın ne de Rasulullah efendimizin Allah’ın izzetine benzer bir izzetle aziz olduklarını düşünmemiz caiz değildir. Sadece şu kadarını söyleyebiliyoruz ki Azîz olan ve tümüyle izzet kendisinden olan, izzetin sahibi olan Allah, izzeti peygamberinde yaratmıştır, kitabını izzetinden şereflendirmiştir. Onların izzeti Allah’tandır, ama Rabbimizin izzeti başkalarından değil kendisindendir diyoruz. Evet en güzel isimler sadece Allah’a aittir ve bizler o isimlerle Rabbimize dua edeceğiz. Yâni onunla iletişimimizi bu isimleriyle kuracağız. Yâni dua edeceğimiz konu neyse, hangi konuda ona dua edeceksek o konuyla alâkalı ismini gündeme getirerek, o ismin çağrıştırdığı mânâyı, o ismin istediği tavrı takınarak dua edeceğiz. Eğer isteyeceğimiz konu affımızsa o zaman ya Rahmân, ya Rahîm bizi affe-dip mağfiret buyur diyeceğiz. Eğer ayıplarımızın kusurlarımızın ör-tülmesi konusuysa ya Ğaffar, ya Settar diyerek, eğer konu rızık ko-nusuysa ya Rezzak diyerek, eğer şifa konusuysa ya Şafi diyerek, eğer bir tehlikeden korunma konusuysa ya Hafız gibi isimlerle Rab-bimize dua edip Onu imdadımıza çağıracağız ve de bu konuya etkin ve yetkin sadece Onun olduğuna iman edeceğiz. Yâni bu isimleri konusunda, gökler ve yeryüzünde asla kendisine ortakların olmadığına, benzerlerin olmadığına iman edeceğiz. Bir anlamda Rabbimizi bu isimleriyle tanıyacak ve Ona bu şekilde iman edeceğiz. Sadece Allah’a ait olduğu haber verilen bu isimleri bu sıfatları Allah’tan başkalarına vermeyeceğiz. Allah’tan başkalarını bu isimlerle muttasıf bilerek onlara da dua ederek, onları da çağırarak, çağrıştırarak şirke düşmeyeceğiz. Meselâ âlim sadece Allah’tır. İlim tümüyle Allah’tandır ama ilminden bir kısmını bize açmıştır O Rabbimiz. Kitapları peygamberleri aracılığıyla ilminden bir kısım bize indirmiştir. İşte gerçek âlim olarak Allah’ı bilmeli gerçek ilim olarak Allah bilgisini bilmemiz ve dışındakileri ise zandan ibaret, bâtıldan ibaret bilmeliyiz. İşte Rabbimizin Alîm ismi bizde bunu çağrıştırmalı, Onunla ilişkimizi bu şekilde ayarlamalı, bizim bu konuda böyle bir tavır sergilememizi gerçekleştirmelidir. Yâni ilme ulaşmak, izzet ve şerefe ulaşmak isterken de sadece Ona ve Onun kitabına müracaat biçiminde dua etmeliyiz. Çünkü gerçek ilim sadece Allah’ın ilmidir, gerçek âlim sadece Allah’tır ve ilim sahibi olan kimse de Allah’ın kitabının bilgisine sahip olan kimsedir. Allah’tan başkalarını âlim görmek, ilmi Allah’ın vahyinin dışında aramak, ilim konusunda Allah’tan başkalarını çağırmak ve çağrıştırmak ise şirktir. Evet bu konuda sadece Allah’ı çağıracak, Allah’ı çağrıştıracak ve Allah’a dua edeceğiz. Allah’tan başka âlim, Allah’tan başka Azîz, Allah’tan başkalarında ilim ve izzet aramaya çıkmayacağız. Tüm isimleri böyledir. Allah’tan başka Rab, Allah’tan başka Şafi, Allah’tan başka Hadi, Allah’tan başka Razzak, Allah’tan başka Mâlik, Melik yoktur. Allah’ın kendisine ait en güzel isimlerini öğrenmenin, bu isimlerin istediği biçimde bir tavır sergilemenin, yâni Allah’ı Allah olarak tanıyarak Onunla Onun istediği biçimde bir iletişim kurmanın yolu, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini tanımadan geçer. Öyleyse bu konularda şirke düşmek, yanlışlara düşmek istemiyorsak sürekli kitap ve sünnetle birlikte olmak zorundayız, bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Allah’ın isimleri konusunda ilhada düşen, sapan, sapıtan kimseleri de bırakıverin. Onlar yakında yaptıklarının cezasını çekeceklerdir. Evet Allah’ın isimleri konusunda, Allah’ın esmâsı konusunda, Allah’ın sıfatları konusunda ilhada düşen, yâni onları ezen bozan, Allah’ın isim ve sıfatlarını tahrif eden, sadece Allah’a ait olan bu isim ve sıfatları Allah’tan başkalarına da vermeye çalışan ve yeryüzünde Allah isimlerine Allah sıfatlarına haiz bir kısım varlıklar kabul ederek şirke düşen insanları bırakıverin. Onlar bu konuda nasıl bir anlayış içine girerlerse girsinler, nasıl bir tavır sergilerlerse sergilesinler, kendi şirk anlayışlarının ürünü olarak size nasıl bir anlayış sunarlarsa sunsunlar onları terk ederek onların anlayış ve inanışlarını reddedin. Onların şirk anlayışlarının ürünü olan eğitimlerini reddedin kılık-kı-yafet anlayışlarını reddedin, parlamento anlayışlarını reddedin, hukuk anlayışlarını reddedin, ekonomi anlayışlarını reddedin. Çünkü bunların her bireri Allah’ın belli bir ismini nefiy eden şirk anlayışlarından kaynaklanmaktadır ve Rabbimiz onları terk etmemizi bizden istemektedir. Allah’ın esmâsı konusunda ilhada düşenleri terk edin. Onları dinlemeyin, onları kendinize velî ve dost edinmeyin, hayatınızı onların yasalarına bina etmeyin, hayatınızı onlara sormayın, onlarla istişare etmeyin. Tabii bu ifade onlarla görüşmeyin, onlara karışmayın, onları kendi hallerine bırakıverin, onlara din duyurmayın, onlara doğruyu anlatmayın, onların hayatlarını ve inanışlarını sorgulamayın, onları oldukları gibi kabullenin demek değildir. Bütün bunları yapmakla beraber onlarla dostça bir ilişki içine girip hayatınızı onlar kaynaklı düzenlemeyin demektir. Peki acaba Allah’ın isimleri konusunda ilhadı nasıl anlayacağız? Bu gerçekten çok önemli bir konudur üzerinde biraz biraz duralım. Yâni bu insanlar Allah’ın isimleri konusunda acaba nasıl ilhada düşüyorlar? Meselâ az evvel de ifade ettiğimiz gibi Allah kitabında diyor ki her konuda en bilen benim, tek bilen benim, ilim bendendir diyor. Ama kimileri Allah’ın bu ismini nefyederek, bilme konusunda Allah’ı diskalifiye ederek içinde bulunduğumuz Nemrutların, Firavunların, Ebu Cehillerin tekrar hortlatılmaya çalışıldığı bu çağı ilim çağı olarak empoze etmeye, ilim çağı olarak sunmaya çalışıyorlar. Bu çağda artık Allah bilgisine, vahiy bilgisine ihtiyacımız kal-mamıştır, artık o bilgiler eski çağlarda kalmıştır, eskilerde kalmıştır, mazide ve çölde kalmıştır. Artık bugün orta çağa ait bir kısım Allah bilgileriyle, Allah yasalarıyla hayatımızı düzenlememiz mümkün de-ğildir. Çünkü bu devirde onların uygulanmaları da bizim problemle-rimize çözüm getirmeleri de mümkün değildir. Zira çağımız değiş-miştir, çağ ilim çağıdır diyorlar. İşte bu iddia Allah’ın Alîm ism-i şerifi açısından bir ilhaddır bir sapmadır ve şirktir, küfürdür. Çünkü Âlim sadece Allahken, bu isim sadece Allah’a aitken onu Allah’tan nef-yedip başkalarına vermek ilhaddır ve küfürdür. Veya meselâ Allah kitabında diyor ki Rab sadece benim. Kullarımı yaratan, onları doyurup besleyen, görüp gözeten ve onların hayat programlarını belirleme hakkına onların hayatlarına yasa koyma hakkına sahip olan sadece benim. Benden başka Rab, benden başka İlah, Melik ve Mâlik yoktur diyor. Benden başka kullarımın hayatında söz sahibi yoktur. Ama gelin görün ki kimi mülhitler hayır artık devir değişti, bizim hayatımıza karışacak, bizim hayatımıza program yapacak, yasa belirleyecek başka Rablerimiz de vardır. Tamam Allah büyüktür, Allah yücedir, gökleri yaratan odur, bizleri yaratan odur ama hayatımıza karışmaz O Allah. Bize isteklerini arzularını bildirmez O Allah. Bizim hayatımızı kendi yasalarıyla düzenleyeceğimiz başka tanrılarımız var. Bizim hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, kılık-kıyafet tanrılarımız, siyasal tanrılarımız, şifa tanrılarımız var. Onlar bizim işlerimizi düzen-liyorlar. Allah bizim işlerimize karışmamalıdır. Çünkü bizim pis işlerimiz var, mafya işlerimiz var, Allah bu işlere karışmamalı. Şimdi bu Al-lah bizim bu işlerimize karışır ve arzularını bize duyurursa o zaman biz onunkileri mi dinleyeceğiz? Yoksa öteki tanrılarımızın kilerini mi dinleyeceğiz? En iyisi mi hayatımızda böyle bir kaos yaşamaktansa Allah’ınkileri duymamak daha iyidir diyorlar. Onun için Allah’ı ve onun elçilerini dinlememeye çalışıyorlar. Tamam Allah’a da kulluk yapalım ama başka ilahları da dinleyelim diyorlar. Yeri gelince, işleri düşünce, başları daralınca Allah’a kulluk yapıyorlar ama işleri bitince de başka ilahlara kulluk ediyorlar. Toplumun benimsediği, kimsenin ayıplamadığı bir takım kulluk türleri yerine getirilsin ama hayatın tümünü bu kulluk kapsamasın diyorlar. Meselâ Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi kendilerine servet sağlayan hac gibi ibadetlere şu anda bizimkilerin de yaptıkları gibi tamam diyorlardı ama hayatlarının geri kalan bölümüne Allah’ı karış-tırmıyorlar. Yâni hayatı parçalıyorlar. Hayatımızın ibadet bölümüne Allah karışsın ama öteki bölümlerine başka Rablerimiz karışsın di-yorlar. İşte bu Cenâb-ı Hakkın Rab ismi, rubûbiyet sıfatı konusunda ilhaddır, küfürdür, şirktir. Allah Azîzdir. İzzet ve şeref sadece Ona aittir ama bugün iz-zeti başkalarında ve başka şeylerde arayan insanlar vardır. Malda, parada, makamda, mansıpta, diplomada, doktorada statüde izzet ve şeref arayanlar vardır. Veya sadece Allah’a ait olan bu izzeti ken-dilerinde görenler vardır. İzzet bizdedir, şeref bizdedir, hâkimiyet bizdedir, bizim istediğimiz biçimde yaşamak zorundasınız, bizim istediğimiz şekilde giyinmek zorundasınız, bizim yasalarımıza itaat etmek zorundasınız, biz olmadan yaşayamazsınız. Bizim dediğimiz gibi olun ki size izzet ve şeref verelim, bizin sözümüzden çıkmayın ki size dereceler verelim diyen insanların bu tavırları da Allah’ın Azîz ismi konusunda bir ilhaddır ve şirktir. Şafi sadece Allah olduğu halde şifa veren biziz diyenler, Razzak sadece Allah olduğu halde rızık dağıtan biziz diyenler, bizim dediklerimizden çıkarsanız maaşlarınızı keseriz, sizi aç bırakırız diyenler, kendilerini hacet kapısı görenler, şu devlet kapısına girmişseniz artık sizin için rızık garantidir diyenler, halbuki herkes için rızkı garanti eden Allah’tır. Yeryüzünde debelenen hareket eden hiç bir canlı varlık yoktur ki onların rızıkları Allah’ın üzerine olmasın. Halbuki rızık başkaları değil sadece Allah kaynaklıdır. Yaratan, yaşatan, hayat veren Allah-tır. Hâlık sadece Allah’tır. Hayat Allah kaynaklıdır, Allah sigortalıdır. Ama birileri gelin hayatınızı sigorta edelim diyorlar ve Allah esmâsı konusunda ilhada gidiyorlar. Allah’tan başka birilerinin insanların ha-yatlarını, hattâ kendi hayatlarını bile sigorta etmeleri mümkün değildir. Allah bu dünyada ne kadar kalmamızı istemişse, ne kadar ömür takdir etmişse ancak o kadar yaşayabiliriz. Kimsenin bunu değiştirmesi mümkün değildir. Hâdî sadece Allah olduğu halde hidâyeti ken-dilerinde görenler hepsi de Allah’ın esmâsı konusunda ilhad içindedirler. Veya Allah Ragıyb’dir. Murakabe ve kontrol edendir. Yâni insanların nerede ve nasıl olduklarını, hangi durumda bulunduklarını bilebilen ve murakabe edebilen sadece Allah’tır. Çünkü O kişiye şah damarından daha yakındır. Siz neredeyseniz O sizinle beraberdir. Allah’ın bu sıfatı, bu ismi konusunda da insanların ilhada düştüklerini görüyoruz. Allah’tan başka; insanların, insanları kontrol ettiklerine, insanların ne yapıp ettiklerine muttali olduklarına inananları görüyoruz. Veya kendilerini murakıp olarak insanlara takdim edenlere şahit oluyoruz. Veya Allah’a ait bu sıfatı K.G.B. ye, Mossad’a veya başkalarına verenler görüyoruz. İnsanların yatak odalarına kadar girip, onların durumlarına muttali olanları duyuyoruz. Halbuki bu sıfatlar sadece Allah’a ait olan sıfatlardır bunu böyle bilmeyenler Allah’ın bu sıfat ve esmâları konusunda ilhada düşmüş insanlardır. Onun içindir ki bizler de ilhada düşmemek için Rabbimizin isimlerini ve sıfatlarını çok iyi bilmek zorundayız. Bunun için de Kur’an’ı ve sünneti çok iyi tanımak zorunda olduğumuzu unutmayacağız. Ve Allah diyor ki ey mü’minler! siz onları terk edin. Onları hayatınızdan, zihinlerinizden çıkarın. Sizin dünyanızda onların sözleri, onların programları olmasın. Sakın ha onlar sizi sizin gözlerinizin içi-ne baka baka kendi sapıklıklarına çağırmalarına izin vermeyin. Evlerinizde onların vahiy organlarına izin vererek onların günahlarına or-tak olmayın. Dinlemeyin onların vahiy organlarını. Okumayın onların gazetelerini dergilerini. Şunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki onlar mutlaka sizi kendi cehennemlerine çekmeye çalışacaklar, kendi fikirlerini, kendi inanışlarını, kendi ilhadlarını size de empoze etmeye çalışacaklardır. Eğer sizler bu mülhitleri terk etmez, onların programlarını izlemeye devam ederseniz unutmayın ki sizler de onların ilhad-larına ortak olmuş olacak ve sizler de günün birinde onlar gibi düşünmeye başlayacaksınız, bunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın diyor.
181. “Yarattıklarımızdan bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederler.” Bizim yarattıklarımızdan bir grup da vardır ki onlar hakkı görürler,hakkı gösterirler ve hakla hükmedip amel ederler. Hakkı adâletle yerine getirirler. Evet bizim yaratıklarımızdan kimileri de böyledir diyor Rabbimiz. Çünkü biz biliyoruz ki kâfiri de yaratan mü’mini de yaratan Odur. Kâfiri ve onun küfrünü yaratan, buna izin veren de Odur. Mü’mini yaratan onun imanına imkân hazırlayan da Odur. Ama önceki âyetle birlik söyleyecek olursak yeryüzünde bu âyette özellikleri anlatılan mü’minler azdır. Hak üzere olanların sayısı azdır. Ama az da olsa böyle bir ümmet yeryüzünde vardır ve kıyâmete kadar da var olacaktır. Bakın bu azların özellikleri neymiş? Öncekilerin kör, sağır ve kalpsiz kesilmelerine karşılık bunlar hakkı gören, hakkı duyan ve Allah’tan gelen hakka gönül veren insanlardır. Hakka iman eden bu insanlar aynı zamanda hak konusunda Hadîdirler. Yâni çevrelerindeki insanlara hak yolu gösterendirler. Bir önceki âyette ifade ettiğimiz gibi Hâdî sadece Allah’tır ama burada zikredilen bu hayırlı ümmetin hâdîlikleri insanları hidâyete erdirme biçiminde değil de yol gösterme, yola delâlet etme mânâsında Hadîdirler, rehberdirler. Peki neyle hidâyet ediyorlar bunlar? Hak ile, Allah’ın gönderdiği hak kitap ile, Al lah’ın gönderdiği hak hukukla, hak yasalarla bunlar insanlara yol gösteriyorlar. Çünkü Allah’tan gelenlerin tamamı haktır. Allah kitabını hak olarak indirmiştir, Allah elçisini hak olarak görevlendirmiştir Allah yasaları haktır, Allah gökleri ve yeri hak olarak, hak yasalara müstenit olarak yaratmıştır. İşte bu hayırlı ümmet Allah’tan gelen bu hak yasalarla, bu hak kitapla, hak peygamber bilgisiyle insanlığa yol gösteriyorlar. Peki acaba bu kutlu insanların görevleri sadece insanlara yol göstermek midir? Bunun dışında bu müslümanların başka vazifeleri var mıdır? Hayır, onların başka görevleri de vardır. Allah diyor ki: Onlar insanlara doğru yolu gösterdikleri gibi kendileri de sadece onunla adâlet yaparlar. Allah’ın gönderdiği hak yasalarla hayatlarını düzenleyerek sadece onunla hayatlarını dengeye getirirler. Bi-reysel hayatlarını, aile hayatlarını, toplumsal hayatlarını, ekonomilerini, hukuklarını, eğitimlerini, kazanmalarını, harcamalarını Allah’ın gön-derdiği hakla dengede tutarlar. Allah’tan gelen hak yasalarla istikrarlı bir hayata kavuşurlar. Öteki insanlar gibi ne yapacaklarını, nasıl yaşayacaklarını bilemeyen hayvan gibi değillerdir onlar. Hayatları sü-rekli değişken ve istikrarsız değildir mü’minlerin. Yaptıklarını üç ayda bozan, bir daha yapan bir daha bozan ve sürekli bir arayış ve kaos içinde olan kimseler gibi değildir mü’minler. Çünkü onlar Kur’an ve sünnet dışında insanların istikrara kavuşamayacaklarını çok iyi bilen insanlardır. Evet Allah diyor ki bunlar azdır. Yeryüzünde cehennem için yaratılanlar için çok, bunlar için de az diyor. Peki bu çok olan, cinler, şeytanlar, müşrikler ve kâfirlerin çokluğu karşısında bu azlar ezilecekler miydi? Allah bu azları bu çoklar karşısında ezdirecek miydi? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bu azları teselli için şöyle buyuruyor:
182,183. “Âyetlerimizi yalan sayanları, bilmedikleri yönden, ağır ağır sonuçlarına yaklaştıracağız. Onlara mah-suzdan mühlet veririm, çünkü Benim düzenim çetindir.” Ey benim yeryüzünde az, ama şerefli kullarım! Sizler hiç üzülmeyin, sakın bu çoklar karşısında ümitsizliğe düşmeyin! Sizler üzerinize düşen neyse sadece onu yapın. Ben bu çoklara, bu hayvanlardan daha aşağı olanlara, bu kendilerine verdiğim insani melekelerini kullanmadıkları için âyetlerimizi yalan sayan, âyetlerimizi yok farz eden, âyetlerimizi boşa çıkaran ve işlemez hale getirenlere mühlet vermekteyim. Onların yollarını açmaktayım ve onları yavaş yavaş hiç bilmedikleri açılardan, hiç hesap edemedikleri noktalardan derecelendireceğiz. Onları ağır ağır derecelendireceğiz diyor Rabbimiz. Tabii anlayabildiğimiz kadarıyla bu derecelendirme işi onların küfürde, şirkte, nifakta ne olduklarının ne kadar ileri gittiklerinin bir derecelendirilmelerinin ifadesi anlamınadır. Çünkü onların her biri dünyada gerçekleştirilen bu derecelendirmenin karşılığı olarak hak ettikleri cezaya çaptırılacaklardır. Herkesin hesabı amellerine göre tutulacak ve belirlenecektir. Kur’an’ın başka yerlerinden de biliyoruz ki hem cennette hem de cehennemde dereceler vardır. Bakın onlardan birinde Rabbimiz şöyle buyurur: “İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır. Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz.” (Ahkâf 46) Ne iyilerin iyilikleri ne de kötülerin kötülükleri karşılıksız kalmayacaktır. Dünya hayatında yaptıklarından, işlediklerinden ötürü herkesin amellerine karşılık dereceleri vardır. Cennette cennetlikler için de cehennemde cehennemlikler için de dereceler vardır. Cennetin de cehennemin de dereceleri vardır. Cennetin ve cennetliklerin dereceleri kademe, kademe yukarı doğru yükselirken cehennemin ve cehennemliklerin dereceleri de aşağıya doğru derecelenmektedir. Dereceler ameller karşılığıdır. Cennetliklerinki mükafat ve nimetlerin artırılması türünde bir derecelendirilme iken kâfirlerinki de azabın artması türünde bir derecelendirilmedir. Evet kullarına dereceler verir Allah. Bakıyoruz bugün de birileri dereceler veriyor. Kendi kullarına, kendi kölelerine kimi insanların da dereceler verdiğini görüyoruz. Birinci derece, ikinci derece, üçüncü, beşinci derece gibi dereceler veriyorlar. İlk üç dereceye girenlere, yâni limon gibi suyunu sıkıp posasını çıkardıklarına, pillerini bitirdiklerine yeşil pasaport verenler. Sen dekansın, sen bakansın, sen prof sun, sen doçentsin gibi dereceler dağıtanlar. Veya seni mahiyetime aldım, sen mukarrabûn’dansın gibi lütuflarda bulunanlar filan görüyoruz. Her Rab kullarına elbette dereceler verir. Ama Allah dereceleri o kadar yüce olan ki, katında o kadar yüce dereceler olan ki onun verdiği dereceleri hiç kimse veremez. Ya da bunun bir başka mânâsı da onları hiç bilemedikleri hesap edemedikleri noktalardan derece, derece kademe, kademe bekledikleri kötü sona yaklaştıracağız, yaklaştırmaktayız demektir. Yâni onlar fakında değiller ama aslında kuruldukları andan itibaren yıkılışı yaşayan, yaratıldıkları andan itibaren helâklerini soluklayan insanlardır. Var edildikleri andan itibaren ebedî azaba doğru yürümektedirler. Ama bu zavallılar bunun farkında değiller. Hep yükseldiklerini hep iyi yaptıklarını zannediyorlar ve aldanıyorlar. Evet Allah diyor ki ey müslümanlar! Sakın sizler bu kâfirlerin hayatlarına bakarak üzülmeyin. Tabiri caizse ben onların iplerini elimde tutuyorum. Ve iplerini gevşek tuttuğum için de, yedikleri nanelerden ötürü hemen onları yakalamadığım içinde onlar aldanıyorlar. Zannediyorlar ki hürdürler, zannediyorlar ki yaptıklarından ötürü hesap ödeyecekleri bir makam yoktur. Zannediyorlar ki kendileri üzerinde kendilerini gözetleyen, onlara basir olan, onları kontrol eden bir güç bir otorite yoktur. Biz onlara mühlet verip imkân tanırız ama bilsinler ki bizim tuzağımız ve yakalamamız pek güçlüdür. Allah yaka-ladı mı asla göz açtırmaz. Allah’ın muahezesinden kimsenin kur-tulması mümkün değildir dedikten sonra Rabbimiz bu tür insanları düşünmeye sevk ederek şöyle buyuruyor:
182,183. “Âyetlerimizi yalan sayanları, bilmedikleri yönden, ağır ağır sonuçlarına yaklaştıracağız. Onlara mah-suzdan mühlet veririm, çünkü Benim düzenim çetindir.” Ey benim yeryüzünde az, ama şerefli kullarım! Sizler hiç üzülmeyin, sakın bu çoklar karşısında ümitsizliğe düşmeyin! Sizler üzerinize düşen neyse sadece onu yapın. Ben bu çoklara, bu hayvanlardan daha aşağı olanlara, bu kendilerine verdiğim insani melekelerini kullanmadıkları için âyetlerimizi yalan sayan, âyetlerimizi yok farz eden, âyetlerimizi boşa çıkaran ve işlemez hale getirenlere mühlet vermekteyim. Onların yollarını açmaktayım ve onları yavaş yavaş hiç bilmedikleri açılardan, hiç hesap edemedikleri noktalardan derecelendireceğiz. Onları ağır ağır derecelendireceğiz diyor Rabbimiz. Tabii anlayabildiğimiz kadarıyla bu derecelendirme işi onların küfürde, şirkte, nifakta ne olduklarının ne kadar ileri gittiklerinin bir derecelendirilmelerinin ifadesi anlamınadır. Çünkü onların her biri dünyada gerçekleştirilen bu derecelendirmenin karşılığı olarak hak ettikleri cezaya çaptırılacaklardır. Herkesin hesabı amellerine göre tutulacak ve belirlenecektir. Kur’an’ın başka yerlerinden de biliyoruz ki hem cennette hem de cehennemde dereceler vardır. Bakın onlardan birinde Rabbimiz şöyle buyurur: “İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır. Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz.” (Ahkâf 46) Ne iyilerin iyilikleri ne de kötülerin kötülükleri karşılıksız kalmayacaktır. Dünya hayatında yaptıklarından, işlediklerinden ötürü herkesin amellerine karşılık dereceleri vardır. Cennette cennetlikler için de cehennemde cehennemlikler için de dereceler vardır. Cennetin de cehennemin de dereceleri vardır. Cennetin ve cennetliklerin dereceleri kademe, kademe yukarı doğru yükselirken cehennemin ve cehennemliklerin dereceleri de aşağıya doğru derecelenmektedir. Dereceler ameller karşılığıdır. Cennetliklerinki mükafat ve nimetlerin artırılması türünde bir derecelendirilme iken kâfirlerinki de azabın artması türünde bir derecelendirilmedir. Evet kullarına dereceler verir Allah. Bakıyoruz bugün de birileri dereceler veriyor. Kendi kullarına, kendi kölelerine kimi insanların da dereceler verdiğini görüyoruz. Birinci derece, ikinci derece, üçüncü, beşinci derece gibi dereceler veriyorlar. İlk üç dereceye girenlere, yâni limon gibi suyunu sıkıp posasını çıkardıklarına, pillerini bitirdiklerine yeşil pasaport verenler. Sen dekansın, sen bakansın, sen prof sun, sen doçentsin gibi dereceler dağıtanlar. Veya seni mahiyetime aldım, sen mukarrabûn’dansın gibi lütuflarda bulunanlar filan görüyoruz. Her Rab kullarına elbette dereceler verir. Ama Allah dereceleri o kadar yüce olan ki, katında o kadar yüce dereceler olan ki onun verdiği dereceleri hiç kimse veremez. Ya da bunun bir başka mânâsı da onları hiç bilemedikleri hesap edemedikleri noktalardan derece, derece kademe, kademe bekledikleri kötü sona yaklaştıracağız, yaklaştırmaktayız demektir. Yâni onlar fakında değiller ama aslında kuruldukları andan itibaren yıkılışı yaşayan, yaratıldıkları andan itibaren helâklerini soluklayan insanlardır. Var edildikleri andan itibaren ebedî azaba doğru yürümektedirler. Ama bu zavallılar bunun farkında değiller. Hep yükseldiklerini hep iyi yaptıklarını zannediyorlar ve aldanıyorlar. Evet Allah diyor ki ey müslümanlar! Sakın sizler bu kâfirlerin hayatlarına bakarak üzülmeyin. Tabiri caizse ben onların iplerini elimde tutuyorum. Ve iplerini gevşek tuttuğum için de, yedikleri nanelerden ötürü hemen onları yakalamadığım içinde onlar aldanıyorlar. Zannediyorlar ki hürdürler, zannediyorlar ki yaptıklarından ötürü hesap ödeyecekleri bir makam yoktur. Zannediyorlar ki kendileri üzerinde kendilerini gözetleyen, onlara basir olan, onları kontrol eden bir güç bir otorite yoktur. Biz onlara mühlet verip imkân tanırız ama bilsinler ki bizim tuzağımız ve yakalamamız pek güçlüdür. Allah yaka-ladı mı asla göz açtırmaz. Allah’ın muahezesinden kimsenin kur-tulması mümkün değildir dedikten sonra Rabbimiz bu tür insanları düşünmeye sevk ederek şöyle buyuruyor:
184. “Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşları olan peygamberde deliliğin eseri yoktur. O ancak açıkça uyaran bir kimsedir.” Bunlar hiç düşünmüyorlar mı? Onların arkadaşlarında her hangi bir cinnet yoktur. Cin, cinnet aslında örtünmek, örtülü olmak demektir. Cinler, şeytanlar da insanlar tarafından görünmeyen varlıklar olduğu için onlara cin denmiştir. Âyet-i kerîmede geçen cinnet sözü böyle gözle görülmeyen varlıkların etkisi altında kalmak anlamınadır. Çünkü cinlerin içindeki şeytanlar, insanları azdırma, yoldan çıkarma görevini üstlenmiş varlıklardır. Ataları İblisten devralmışlardır bu görevi. Onun içindir ki cinlerin etkisinde kalanlar kâfir cinlerin etkisi altında kalmışlardır mü’min cinlerin değil. Her hangi bir insana cinlerin tasallut etmesi, insanın cinlerin etkisi altında kalması onun delirmesi, aklını kaybedip deli gibi hareket etmesi demektir. İşte böyle cinlerin kontrolüne girmiş kişiye de cinnî, cinlenmiş, cinnetlenmiş denir. Mekke müşrikleri Allah’ın Resûlüne bunu yakıştırmaya çalışıyorlardı. Cinlenmiş, cinnet getirmiştir, cinlerin kontrolüne girmiştir diyorlardı. Söyledikleri, yaptıkları cin kaynaklıdır diyorlardı. Bunu cin çarpmış diyorlardı. Rabbimiz onların, bu iftirada bulunanların arkadaşları üzerinde düşünmelerini isteyerek buyurur ki onlar arkadaşları üzerinde hiç düşünmüyorlar mı? Onlar içlerinde doğup büyümüş, ha-yatı gözleri önünde geçmiş peygamber üzerinde hiç düşünmüyorlar mı? Gerçekten Rasulullah efendimizin kırk yıllık risâlet öncesi hayatı onların arasında geçmişti. Onun bu risâlet öncesi dönemini düşündükleri zaman arkadaşlarının kesinlikle böyle bir cinnet hali, cinlerin etkisi altında olma halinin olmadığını anlayacaklardır. Evet onlar bunu hiç tefekkür etmiyorlar mı? Tefekkür belli esaslara dayanarak bir konuda değerlendirme yapmak ve bir neticeye ulaşmak demektir. Evet bu adamlar arkadaşlarının kendi aralarında geçmiş kırk yıllık risâlet öncesi hayatını esas alarak düşünmüyorlar mı? Onun emin bir elçi olduğunu anlamıyorlar mı? Öyle de diyorlardı nitekim. Peygamberlik öncesi ona Muhammed’ül Emin diyorlardı. Yanlarındaki emânetlerini kendisine teslim ediyorlardı. Ama peygamber olarak görevlendirilip insanların hayatlarını değiştirecek Rabbani vahiyle gelince ona deli deyiverdiler. Kırk yıl kendisine emin dedikleri insana deli deyiverdiler. Hem de kendisine yeryüzünü şereflendiren çok şerefli bir kitap geldikten sonra. Bakıyoruz bugünün kâfirleri de aynı mantığın sahibidirler. Günümüzün kâfirleri de müslümanları sevmiyorlar. Müslümanların hareketlerini, hayat tarzlarını, kılık kıyafet anlayışlarını her şeylerini beğen-miyorlar. Ellerinden gelse yeryüzünde bir tek müslümanı sağ bırakmak istemezler. Ama bir yerde birine bir emânetin teslimi söz konusu olsa, para yemeyecek, rüşvet almayacak, ahdine sadık kalacak birisinin tayini söz konusu olduğu zaman yine oraya namazında abdes-tinde bir müslüman arıyorlar. Mutlaka İmam Hatip mezunu, İlahiyat mezunu birisini ararlar. Çünkü bilirler ki müslümanlar emin kimselerdir. Biliyorlar ki müslümanlar temiz ve iffetlidirler. Biliyorlar ki kendileri bu konularda güvensizdirler. Evet o peygambere mecnun diyorlardı. Halbuki o peygamber ki kendisinde yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş bir kitap verilmiş bir elçiydi. Yeryüzünde Allah’ın bilgisine vahyine mazhar olmuş şerefli bir elçiydi. Böyle bir deliye vahiy gönderir mi Allah? Yeryüzünde kıyâmete kadar kullarının hayatını organize edecek vahye odak nokta seçilir mi bir deli? Böyle birisi mi seçilir bu iş için? Hayır,hayır o apaçık bir uyarıcıdır. O kadar net ve açıktır ki Allah’ın elçisi, insanların akıllarını karıştıracak hiç bir yönü yoktur. Öyle apaçık ki insanlara göre tavır almaz. Sakallara göre tarak vurmaz. Allah’tan aldığı vahiyle hareket eder ve kıyâmete kadar tüm insanlık için bir uyarıcıdır o. Kıyâmete kadar insanlara ne anlatılması gerekiyorsa hiç bir şeyi eksik bırakmadan, hiç bir şeyi gizlemeden her şeyi insanlığa anlatmış ve anlattıklarını hayatında göstermiş bir peygamber. Önderleri nasıl böyle apaçıksa müslümanların da aynen onun gibi olmaları gerekmektedir. Peygamberlerinden kendilerine intikal eden hakkı apaçık yaşayıp insanlara aktarmak zorundadırlar.
185. “Göklerin ve yerin hükümranlığını, Allah'ın yarattığı her şeyi ve ecellerinin yaklaşmış olma ihtimalini düşün-müyorlar mı? Bundan sonra hangi söze inanacaklar?” Göklerin ve yerin melekûtuna bakmıyorlar mı? Göklerin ve yerin melekûtunu hiç düşünüp araştırmıyorlar mı? Göklerin ve yerin yaratılışını, göklerde ve yerde hüküm süren saltanatı, egemenliği gör-müyorlar mı? Gökler ve yerlerde kimin sözünün geçerli olduğunu, göklerde ve yerlerdeki varlıkların kime boyun büküp teslim olduklarını? Allah’ın yaratıklarına bakmıyorlar mı? Baştan sona bir güzellik, baştan sona bir hikmetin geçerliliğini görmüyorlar mı? Bu güzelliği bu hikmeti Allah’tan başka birisinin gerçekleştirebilmesi mümkün müdür? Bütün bu âyetlerine bakıp yeniden düşünmemizi istiyor Rabbimiz. Bunların hepsinin birer Allah âyeti olduğunu anlamamızı istiyor. Tüm bu varlıkları yaratanın, hayatlarını düzenleyip doyuranın, koruyup gözetenin Allah olduğunu anlamamızı istiyor. Kim bilebilir belki de onların ecelleri, sonları yaklaşmıştır. Yâni bu adamlar kendi hayatlarının, kendi ecellerinin bile kendi ellerinde olmadığını o konuda Allah’ın söz sahibi olduğunu anlamıyorlar mı? Tüm varlıkların hayatları kendi ellerinde olmadığı gibi ölümleri ecelleri de kendi ellerinde değildir. Gelişimiz de elimizde değil gidişimiz de. Eğer bu bizim elimizde olsaydı istemediğimiz bir zamanda bu dünyaya veda edip gitmeye hiç birimiz razı olmazdık. Halbuki bu dünyada ne kadar yaşayacağımıza biz kendimiz karar vermiyoruz. Ne kadar yaşayacağımıza, ecellerimizin ne zaman geleceğine karar verip takdir eden Allah’tır. İşte Allah diyor ki kim bilir belki ecelleriniz yaklaşmıştır. Anlıyoruz ki bizim dışımızda bize hükmeden bir varlık vardır. Bir mâlik vardır. İnsanlar bunları düşünüp anlamaya yanaşmayacaklar mı? Allah’ın varlığını anlayıp onun istediği bir hayatı yaşamaya yönelmeyecekler mi? Bütün bu anlatılanlara, bütün bu âyetlere inanmayacaklar da bu adamlar hangi söze inanacaklar? Akıllarını kullanmayan, gözlerini kulaklarını kullanmayan, duyularını dumura uğratmış, insanlıklarından çıkmış olan bu insanlar bu Kur’an’dan başka neye inanacaklar? Halbuki insan olan, insanlık özelliklerini kaybetmemiş olan herkes mutlaka düşünecek, göklere bakacak, yere bakacak onlar üzerinde hâkim olan yegâne gücün, onlar üzerinde sözü geçen varlığın Allah olduğunu mutlaka anlayacaktır. Anlıyolardı da nitekim müşrikler. Kendilerine gökleri ve yerleri kim yarattı? diye sorulduğu zaman Allah diyorlardı. Kendilerini yaratanın Allah olduğunu biliyor ve itiraf ediyorlardı. Ama göklerin ve yerlerin yaratıcısı olarak, göklerde ve yerlerde egemenlik sahibi olduğuna inandıkları Allah’ın kendi hayatlarına karışmasını reddediyorlardı. E madem ki göklerde ve yerlerde ne varsa hepsini yaratan O, göklerde ve yerler ne varsa hepsini doyuran O, madem ki her şeyin hayatı da mematı da Onun elindedir o halde niye Ona kulluktan kaçıyorsunuz? Tüm kâinatta sözü geçen Allah’ın sizin üzerinizde de söz sahibi olduğunu niye kabule yanaşmıyorsunuz? Evet bu kadar Allah âyetleri insanları diriltip harekete geçirmi-yorsa onları hangi söz, hangi fikir hangi mantık, hangi program, hangi delil harekete geçirebilecektir? Hangi olay bu insanların akıllarını başına getirebilir? Hangi metot bu insanları Allah’a kulluğa sevk edebilir? Ve tâbi bundan şunu anlıyoruz. Eğer bu insanlar bunca Allah âyetleri karşısında bile hidâyete gelmiyorlarsa o zaman bizim görevimiz bu insanları zorla hidâyete ulaştırmak değildir. Bizim görevimiz onları yola getirmek için kendimize göre türlü deliller getirmek değildir. Bizim görevimiz bu Allah âyetlerini insanlara duyurmaktır. Çünkü şunu hiç bir zaman unutmayın ki:
186. “Allah'ın saptırdığını yola getirecek yoktur. O, sapanları taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakır.” Allah kimi saptırmışsa artık onu hidâyete ulaştıracak hiç kimse yoktur. Yâni kim ki kendi iradesiyle dalâlette kalmayı karanlıkta kalmayı tercih etmişse Rabbimiz yeryüzünde koyduğu yasası gereği ona hidâyeti nasip etmeyecektir. Zorla böyle birini hidâyete ulaştırmaz, zorla cennete göndermez onu. Onun sapıklığına, dalâletine izin verir, imkân yaratır onun için sapıklık yollarını açıp azap yolunu kolaylaştırır. Allah birini dalâlette bırakmışsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Çünkü kim ki kendi eliyle kendi yolunu kapatmışsa, Allah’ın kendisine verdiği melekelerini kullanmayarak imânâ giden hidâyete giden tüm yolları tıkamışsa artık ona yardım edebilecek yoktur. Artık Allah böylelerini taşkınlıkları, azgınlıkları ve şaşkınlıkları içinde bocalar bir vaziyette bırakıverir. İşte görüyoruz tüm müşrik sistemlerin, tüm müşrik va kâfir dünyanın nasıl bir şaşkınlık ve sapıklık içinde çırpındıklarını.Allah’ın âyetlerini bırakıp, hidâyeti terk edip kendi tuğyanları içinde, kendi hevâ ve hevesleri içinde bir ömür mutsuz, huzursuz hayatlarını zehir, zindan edip gidiyorlar.
187. “Ey Muhammed! Sana, kıyâmet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar, de ki: "O'nu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O'ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. "Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar, de ki: "O'nu bilmek ancak Allah'a mahsustur, ama insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.” Sana saati soruyorlar. “Eyyane mürsaha” Ne zaman demir atacak? diyorlar. Bu ifade hem bir soru hem de bir istihza bir inkar mânâsı taşımaktadır. Dalga geçercesine, alay edercesine soruyorlardı Allah’ın Resûlüne. Ey peygamber bizi kıyâmetle korkutuyorsun, sürekli bir silah olarak bize kıyâmeti çeviriyorsun. E hani niye gemli-yor bu kıyâmet? diyerek alaylı bir ifadeyle onu inkar ediyorlardı aslında. Ey peygamberim de ki onun bilgisi Allah’a aittir. Kıyâmetin bilgisi Allah katındadır. Ben bunun bilgisine sahip değilim. Kıyâmetin ne zaman kopacağını ben de bilmiyorum. Evet kıyâmetin bilgisi sadece Allah’a aittir. Onun zamanını Allah’tan başka bilebilecek yoktur. Hattâ Allah mukarrabun melekler diye bilinen Allah’ın yüce melekleri bile bilmemektedir. Rabbimiz on-lara bile bildirmemiştir. Meselâ hadis kitaplarının başlarında rivâyet edilen Cibril hadisi diye maruf bir hadiste anlatıldığına göre yeryü-züne Allah vahyinin inzalinde aracılık şerefine ermiş Cebrâil (a.s) bile Rasulullah efendimize kıyâmetin ne zaman kopacağını sormuştur. Cebrâillin de Rasûlullah’ın da bunun bilgisine sahip olmadığı açıkça ortaya konulmuştur. Ne melek, ne peygamber kıyâmetin ne zaman kopacağını bilemez. Bunun bilgisi sadece Rabbimize aittir. Ama Kur’an’ın değişik yerlerinde Rabbimizin bize haber verdiğine göre bu gaybı bilgilerinden bir kısmını peygamberlerine bildirmiştir. Onun vaktini zamanını Allah kimseye açmamıştır. Allah’tan başka hiç kimse onun zamanını bilemez. Bu konuda kim ne söyle- mişse yalan söylemiş ve gaybı taşlamıştır. Çünkü: Çünkü göklerde ve yerlerde o çok büyük ve çok ağırdır. Onların inkar ettikleri, alaya aldıkları bu kıyâmet konusu öyle bir basit ha dise değildir. Bu öyle azametli bir hadise ki tüm göklere ve yerlere ağır gelmiştir. Unutmayın ki bu kıyâmet sizin üzerinize ansızın gelecektir. Ansızın sizin beyinlerinizde patlayacaktır kıyâmet. Bu beyinsizler sanki sen bu kıyâmetten haberdarmışsın gibi onu sana soruyorlar. Cahiller Allah’la seni karıştırıyorlar, Allah’a sormaları gereken şeyi sana soruyorlar, Allah’tan istemeleri gerekeni senden istiyorlar. Sen bu beyinsizlere de ki peygamberim: De ki onun bilgisi Allah katındadır. Ama insanlardan pek çoğu bunu bilmiyorlar, bunu bilemiyorlar. Bunun sebebi de ya bunu bi-lebilecek Kitap bilgisinden, Allah bilgisinden, vahiy bilgisinden mah-rumdurlar ya da bu insanların Allah’ın kendilerine verdiği akıl gibi, göz, kulak gibi kalp gibi nimetlerini kullanmıyorlar düşünmüyorlar. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz peygamberinin konumunu belirleyecek. Allah’tan istenmesi gereken şeyleri peygamberden istemeye ve Allah’ın bilmesi gereken şeylerin, peygamber tarafından da bilinmesini isteyerek Allah’la peygamberi karıştıran cahillere bir masaj sunacak. Bakın şöyle buyuruyor:
188. “De ki: "Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gel-mezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.” Peygamberim! Sana senin bilemeyeceğin kıyâmetin saatini soran o cahillere de ki: Ben kendim için, kendi nefsim için ne bir menfaat celp edebilirim ne de bir zararı def edebilirim. Ancak Allah’ın dilemesi müstesnadır. Bu işin mâliki ben değilim. Bu işin sahibi, güç ve kuvvetin sahibi Allah’tır. Allah’ın izninin dışında benim kendim için de yapabileceğim bir şey yoktur. Ancak Rabbimin yasaları sayesinde bazı şeylerden istifade edebilirim. Yeme, içme gibi bana bırakılmış şeylerden istifade edebilirim. Ama bu hiç bir zaman insanın kendisi hakkında mâlikiyetini ifade etmez. Çünkü melekût bir şeyin var oluşundan, var edilişinden, yaratılışından itibaren her türlü menfaatlerin sergilenişine varıncaya kadar her türlü yetkiyi, gücü, kuvveti ve tasarrufu ifade eden bir kelimedir. Bu açıdan melekût sadece Allah’a aittir. Mâlikiyet sadece ona aittir. Ne melek, ne peygamber ne de başka bir varlığın fayda ve zarar konusunda mâlikiyet ve tasarrufu yoktur. Çünkü her hangi bir varlığın veya insanın kendi nefsine fayda sağlayabilmesi demek; meselâ içeceği suyu yaratması, içebileceği şekilde yaratması, kendisi o suya içme ihtiyacı hissetmeden önce su-yu yaratması veya kendisini suya muhtaç olmayacak biçimde, suyu içmeden de yaşayabilecek bir özellik sahibi yapması mümkün değildir. Çünkü insanı yaratan kendisi değildir. Muhtaç olduğu suyu yaratan da kendisi değildir. İnsanı yaratan, onu suya muhtaç yaratan ve onun emrine muhtaç olduğu suyu yaratıp veren de Allah’tır. O halde o faydaya mâlik olan insanın bizzat kendisi değil Allah’tır. Suya muhtaç olarak yarattığı insanın karşısına suyu çıkaran, bu menfaati ona sağlayan Allah olduğu gibi, dilediği zaman o suyu ortadan kaldırıvererek insanı o menfaatten mahrum etme gücüne sahip olan da Allah’tır. Eğer bu konuda fayda sağlayan insanın kendisi olsaydı muhtaç olduğu şeylerin hiç bir zaman mahrumiyetini çekmemesi gerekecekti. O halde insan için bu faydaya mâlik olan Allah’tır. Muhtaç olduğumuz suyun biyolojik yasalarını bizim vücutlarımıza yerleştiren ve o suyla ihtiyaçlarımızı gideren Allah’tır. Susuzluk hissini yaratan da, o suyun böbreklerimizden geçerek tüm vücuda yayılma yasasını yaratan da her şeye mâlik olan da Allah’tır. Evet peygamber bile olsa Allah’ın dilemesi olmadan ne kendi nefsine bir hayır dokundurabilir ne de bir zararı def edebilir. Onu da koruyan, ona da yardım eden Allah’tır. Kendisine gelebilecek tüm zararlardan onu koruyan Allah’tır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde peygamberini insanlardan gelebilecek her türlü zarardan koruyacağını vaadetmiştir. Ancak zaman zaman Rabbimizin fayda sağlama ve za-rarı defetme konusunda tek yetkili kendisinin olduğunu anlaması için peygamberini korumadığı da olmuştur. Zaman zaman peygamber efendimizin sıkıntı çektiği olmuştur. Sığınılacak tek kucak olarak Allah kucağını bilsin diye, zararı def ve menfaati sağlama konusunda tek mâlikin Allah olduğunu anlaması ve sadece Rabbine güveninin perçinlenmesi için meselâ Mekke’de peygamber düşmanlarının peygamber yoluna dikenler dökmelerine, peygamber yemeğinin içine pislikler atılmasına, Kâbenin avlusunda namaz kılarken omuzlarına deve işkembesi konulmasına, kâfirlerin ölüm tehditlerine, Taif’te taşlanmasına, Uhut’ta mübârek dişlerinin kırılmasına, açlık gibi kimi sıkıntıları çekmesine izin vermiştir. Evet de ki peygamberim Allah’ın dilemesi hariç ben kendime ne bir fayda sağlamaya ne de bir zararı defetmeye muktedir değilim. Ancak Allah’ın meşieti dairesinde, Allah’ın istemesi ve dilemesi sayesinde, Allah yasaları içinde ancak elimde bulundurabilirim. Yâni şu suyu yeryüzünde bir yasa olarak Allah yaratmıştır ve şu anda sizler gibi ben de içebiliyorum. Allah yaratmıştır elmayı ben de yiyebiliyorum. Ama asıl mâlik, asıl yasa koyucu Allah’tır. Ben ancak Rabbimin koyduğu bu yasalardan Rabbimin izin verdiği ölçüde istifade ediyorum. Sakın bu konuda beni Allah’la karıştırıp Allah’ın sıfatlarını ve yetkilerini bende görmeye ve Allah’tan beklenmesi gerekenleri benden isteme kalkışmayın. Ben değil sizlere bir şeyler sağlamak kendi nefsim için bile Rabbim dilemedikçe hiçbir şeyi sağlamaya mâlik değilim. Ben gaybı da bilmiyorum. Eğer ben gaybı bilseydim, eğer ben gayba muttali olsaydım, benim böyle bir özelliğim, böyle bir sıfatım olsaydı o zaman kendi lehime, kendi namıma hayırları çoğaltırdım. Hayırlarımı çoğaltır, çoğaltmak isterdim. Nerede altın var, nerede gümüş var onlara sahip olurdum. Yeraltı hazinelerini deşer, yerüstü menfaatlerini devşirirdim. Kendim için tüm hayırları celp ettiğim, topladığım gibi bir de bana hiç bir kötülük de dokunamazdı. Eğer ben gaybı bilseydim, nereden nasıl bir kötülük geleceğini bilmiş olsaydım tedbir alırdım ve bana asla bir kötülük dokunamazdı. Tüm kötülükleri, tüm sıkıntıları kendimden kovar ve savardım. Ama bakıyoruz ki Allah’ın Resûlüne bir kısım kötülükler dokunabilmiştir. Öyle değil mi? Allah’ın Resûlü başına gelecekleri bir saat öncesinden bilseydi tedbir almaz mıydı. Meselâ onu akrep sokmuş-tur. Bir kaç dakika önceden bunun başına geleceğini bilseydi Allah’ın Resûlü tedbir almaz mıydı? Savaşta kılıç darbesi almış ve mübârek yanakları yaralanmıştır. Attan düşmüş ve kendisine sihir yapılmıştır. Gaybı bilseydi bunlara tedbir almaz mıydı Allah’ın Resulü? Hanımının gerdanlığı kaybolmuş çölde saatlerce aramıştır Allah’ın Resûlü ve sahâbe-i kirâm. Hattâ hanımı Hz. Aişe hakkında dedikodu çıkarılmış, durumu bilmeyen Allah’ın Resûlü çok huzursuz olmuş hattâ: "Ya Aişe doğru söyle böyle bir şey oldu mu?" Buyuracak kadar bunalmış ve Aişe anamızın temiz olduğuna dair âyetler gelinceye kadar da huzursuz bir vaziyette beklemiştir Allah’ın Resûlü. Gaybı bilseydi Allah’ın Resûlü bunlar olur muydu? Evet Allah’ın Resûlü de gaybı bilmediği için onun başına da bir takım kötülükler gelebilmiştir. Meselâ Bi’ri Maûne vakasında, Râcî vakasında ashabının en değerli hafızlarının başına gelecek olanları önceden bilseydi Allah’ın Resûlü o canlarının orada doğranmasına göz yumar mıydı? Ama demin de ifade ettiğim gibi Allah, Cebrâil vasıtasıyla peygamberine bir kısım gaybî bilgilerini bildirmiştir. Meselâ Resûl-i Ekrem önceden Yakub oğullarının Mısıra gidiş hadisesini, Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılışını, Yusuf’un Mısırda satılışını, sonra zindana atılışını, sonra Allah’ın izniyle devletin başına geçip babası ve kardeşlerinin yâni İsrâil oğullarının Mısıra yerleşmesini bilmiyordu da Allah kitabında uzunca bunu anlattıktan sonra buyurdu ki: "Ey Peygamberim! Bunlar sana vahy ettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar elbirliği edip düzen kurdukları vakit sen yanlarında değildin" ( Yusuf: 102 ) İşte Peygamberimizin bildiği gaybî haberler de bu vahy edilen haberlerdir. Yâni Allah’ın şu kitabında haber verdiği gaybî bilgilerdir.Çünkü Allah’ın Resûlü kendisine bu kitap gelmeden önce bunların hiçbirisini bilmiyordu da Allah bu kitabı sayesinde ona bildiriverdi. Evet Allah’ın Resûlü daha önce namaz nedir, abdest nedir, cennet nedir, cehennem nedir, kıyâmet nedir, hesap kitap, haşır neşir nedir, tüm bunları bilmiyordu da Allah tüm bunları kitabında bildiriverdi de Rasûl-i Ekrem daha önce kendisi için gayb olan bu bilgileri biliverdi. İşte Allah’ın Resûlüne bildirdiği ve Rasûlullah’ın da bildiği gayb birimleri bunlardır. Nitekim Cin sûresinde Rabbimiz bu hususu anlatırken şöyle buyurur: “Görülmeyeni bilen Allah görülmeyene kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır. Rablerinin bildirilerini tebliğ etmelerini ortaya koymak için her peygamberin önünden ve ardından gözcüler salar; onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır ve her şeyi bir bir sayar. (Cin: 26,27,28) Bakın bu âyet-i kerîmede son derece açık bir şekilde Rabbi-miz gaybını ancak seçtiği peygamberlerine ulaştırdığını anlatıyor. Peygamberlerini gaybına muttali kıldığını haber veriyor. Ama dikkat ederseniz peygamberlerine bildirdiği bu gaybî bilgilerin de melek vasıtasıyla kendilerine ulaştırılan vahiy olduğunu haber veriyor. Bakın diyor ki ayet-i kerîme unutmayın ki bu gaybını peygamberlerine gönderirken, yâni bu gaybî bilgileri melek vasıtasıyla peygamberlerine gönderirken o meleğin etrafını da böyle çepeçevre gözetleyicilerle kuşatır buyuruyor. Yâni mümkün değil yolda cinler, şeytanlar, hainler, zâlimler o meleğin önünü kessinler de o elindeki Rabbinizin gönderdiği vahyi alsınlar, kafasından, hafızasından onu söküp çıkarsınlar da başka bir bilgiyi ona tutuşturup desinler ki zorla al şunu götür peygambere vahiy diye. Bu mümkün değildir. Bunu asla hiç kimse yapamaz. Biz, peygamberlere vahiyle gönderdiğimiz meleğin önünü ve arkasını böyle gözetleyicilerle kuşatırız diyor Rabbimiz. Peki bunu niye anlatıyor Rabbimiz? Niye bunu bize kitabında haber verme gereği duymuş? Bakın bundan sonraki âyetinde de onu şöyle açıklıyor: Peygamberlerin Rablerinden aldıkları risâletleri tamamıyla tebliğ ettiklerini bilinsin diye bunu anlatıyoruz. Yâni ne anladık bundan? Bundan şunu anladık: Birincisi; Peygamber bu konuda herhangi bir şüpheye düşmesin diye, yâni acaba bu âyetler gerçekten Allah’tan mı geliyor? Yoksa başkalarından mı geliyor? Bu konuda en ufak bir şüpheleri bir tereddütleri kalmasın ve insanlara duyurduklarının kesinlikle Allah tan geldiğini bilsinler diye bunu böyle yaptık. İkincisi; Bir de peygambere ve onun kendilerine duyurduğu âyetlere iman eden mü'minler acaba bunlar gerçekten Allah’tan mı? Yoksa başkalarından mı? Bu konuda en küçük bir şüpheleri kalmasın diye biz bunu böyle yaptık diyor Rabbimiz. Âyetin son kısmı bunu daha net anlatıyor. Gerek peygambere gelenleri, gerekse ona vahiy getiren meleğin yanındaki bilgilerin tümünü biz ihata etmişiz, tamamını saymışız diyor Rabbimiz. Yâni mümkün değil ki peygamber, ya da ona vahiy getiren melek onların bir kısmını gizlesin. Mümkün değil ki, o vahyin bir bölümünü size haber versin de işine gelmeyenleri sizden saklasın. Biz onun tamamını âyet âyet, kelime kelime, harf harf saymışız bilmişiz diyor. Öyleyse bu âyetten anlıyoruz ki Peygamberlere bildirilen gayb Cebrâil vasıtasıyla bildirilen gaybî bilgilerdir. Demek ki peygamberimize bildirilen gaybî bilgiler Kur’an’da Rabbimizin ona bildirdiği bilgilerdir. Peki o zaman Peygamber Efendimiz gaybı bilir mi? Hayır peygamberler de gaybı bilemezler. Peki Allah bildirirmiş ama bak burada bildirir diyor. Evet peygamberler Allah’ın kendilerine bu kitapta bildirdiklerini bilir diyeceğiz. Evet ben ne gaybı bilirim, ne kendime bir faydaya mâlikim, ne kendime gelecek bir zararı savuşturmaya mâlikim, ben sadece iman edecek bir toplum için uyarıcı ve müjdeleyiciyim. Allah’tan, Allah’ın âyetlerinden, Allah’ın yasalarından, Allah’a kulluktan, müslümanca bir hayattan ve cennetten yüz çevirenler için cehennemle, ateşle, azapla bir uyarıcıyım. Allah’a iman etmek ve cennete gitmek isteyenler için de onları cennet ve rahmetle müjdeleyiciyim. Biliyoruz ki Allah’ın Resûlü tüm insanlık için müjdeci ve uyarıcıdır. Ama bu rahmetten istifade etmek istemeyenler onun muhatabı olmamışlardır. Madem ki bizim örneğimiz olan Allah’ın Resûlü beşir ve nezirdi, öyleyse biz de öyle olmalıyız. Biz de tıpkı pişdarımız gibi insanları cennet ve cehennemle karşı karşıya getirmek ve onları bununla uyarmak zorundayız.
189. “Sizi bir nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah'tır. Eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, karı koca Rableri olan Allah'a: "Bize kusursuz bir çocuk verirsen, andolsun ki şükredenlerden oluruz" diye yalvardılar.” Rabbimiz sûrenin başlarında insanlığın yaratılışını ve tarihini anlatmıştı. Burada da yaratılışın ve yaratılış yasalarının kendisi tarafından konduğunu anlatıyor. İnsanı yaratan ne melektir ne peygamberdir ne de başka birileridir. Hepimizi yaratan, hepimizi yoktan var eden, hepimizi insan olma özelliğimizle bir tarağın dişleri gibi müsavi olarak var eden Allah’tır. Bakın burada bu konuyu gündeme getirerek buyurur ki Rab-bimiz: Allah ki sizi bir tek nefisten yaratmıştır ve ondanda zevcesini çıkarmıştır. Ona, eşine sükûnet bulsun diye. Evet Adem (a.s) ın ve eşi Havva anamızın yaratılışı. Kur’an’ın değişik yerlerinden ve Rasu-lullah efendimizin hadislerinden öğreniyoruz ki Rabbimiz Hz. Adem’i topraktan yaratmıştır. Çeşitli safhalardan geçirildikten sonra kendi-sine Allah tarafından ruh üfürülmüş, Bakara’da anlatıldığı gibi kendisine ilim verilmiş ve Adem’in varlığı tamamlanmıştır. Yine hadislerden anlıyoruz ki eşi Havva anamız da onun eğeyi kemiklerinden yaratılmıştır. Havva’nın Adem’in eşi olduğunu ve ikisinin birbirini tamamladığını biliyoruz. Yâni kadın erkeği, erkek de kadını tamamlayan bir bütünün parçalarıdır. Ne Havvasız Adem ne de Ademsiz Havva düşünülemez. Yâni eşlik karşılıklıdır. İnsan olarak, kul olarak her ikisine de benzer görevler yüklendiği gibi farklı misyonlar da yüklenmiştir. Bakın her ikisinin de yaratılışları gündeme getirildikten sonra Rabbimiz buyurur ki: Onda sükûnet bulsun diye. Onda yuva bulsun diye. Ona gönlü aksın, kalbi meyletsin, yanına vardığında doyuma ulaşsın diye. Eşlerde birbirleri için böyle bir nimet söz konusudur. Bunu Allah söylüyor. Demek ki evlenmek gerek kadın açısından gerekse erkek açısından sükûnete, huzura ve doyuma ulaşma sebebidir. Bu gereksinim onların yaratıcıları tarafından fıtratlarına yerleştirilmiş bir özelliktir. Evlilikten kaçanlar ister erkek, ister kadın ne kadar da bu hayatın güzel bir hayat olduğunu iddia ederlerse etsinler insan olarak bu insanların huzura kavuşmuş olmaları mümkün değildir. Burada karı-koca arasındaki cinsel ilişkiyi kastetmiyorum sadece. İnsanlar arası ilişkilere bakılınca karı kocanın birbirlerine yakınlığı kadar hiç bir yakınlık yoktur yeryüzünde. Eşler birbirlerine her tür-lü yakınlığı, hayatı paylaşmayı, emsali görülmedik dayanışmayı, birbirlerine sarılmayı, birbirlerine merhamet etmeyi, şefkat etmeyi, bir-biriyle cennete gitmeyi, birbirini cehennemden korumayı en güzel bir şekilde gerçekleştiren varlıklardır. Kur’an’ın başka bir yerinde Rabbimiz karı-kocanın bu özelliğini anlatırken şöyle buyurur: "Hanımlarınız sizin için örtüdür, siz de onlar için elbisesiniz." 1: Elbise kişiyi örter ve onu dış etkenlerden korur. Kadınlarınız da sizi örtüp haramdan korumaktadırlar. Sizler de kadınlarınızı örtüp onları haramlara düşmekten korursunuz. 2: Kadınların kocaları, kocaların da kadınları için elbise olmaları temiz olmaları ve sahibine has olmaları anlamını da ihtiva etmektedir. Elbise temiz olmalıdır. Kadın temiz olmalıdır, kadın afife, erkek de iffet sahibi olmalıdır. Kadın sadece kocasına ait olmalıdır. Kocası da sadece karısına ait olmalıdır. Kadının başkalarına gitmesi de erkeğin başkalarına uzanması da mümkün değildir. 3: Elbisenin insan vücuduna yakınlığı neyse, karı kocanın da birbirlerine yakınlığı odur. Kadın kocasına koca da karısına tıpkı elbisenin vücuda yakınlığı gibidir. Aslında bu âyet-i kerîme oruç geceleri cinsel ilişkinin helâl kılınışının hikmetini anlatıyor. Yâni karı koca birbirlerine bu kadar yakınken, o onun için elbise o da onun için elbise haline gelmişken oruç geceleri birleşme yasağında, birbirlerine uzak kalmalarında muhakkak ki bir zorluk olacaktır. İşte Allah bu zorluğu kaldırmayı dilemiştir. Libas esasen onların bizi haramdan korumaları, bizim de onları haramdan korumamız demektir. Onların bizi Allah’a kulluğa yönlendirmeleri, bizim de onları kulluğa yönlendirmemiz demektir. Müslümanlar dinlerini hanımlarıyla tamamlarlar. Hanımlar da kocalarıyla tamamlarlar. Onlar onlara örtü, onlar da onlara örtü. Hayatı birlikte yaşarlar ve birlikte Allah’a kulluğa harcarlar. Eğer kadınlarımız bizim için örtü olacaklarsa o zaman onları çok iyi eğitmek zorundayız. Bizi örtecek, bizi koruyacak biçimde onları eğitmek zorundayız. Hem kendimizi eğitmeli hem de kadınlarımızı eğitmeliyiz. Yâni verdiğimiz kararlarda, uygulamalarımızda, cennet yolunda ne onlar bize ayak bağı olmalılar, ne de biz onlara ayak bağı olmalıyız. Eğer yaşadığımız hayatta onlar bize, biz onlara ayak bağı olmaya başlamışsak bu bizim onlara gerekli eğitimi vermememizden kaynaklanmaktadır. Ya da onlara gereken önemi vermediğimizden kaynaklanır. Kadınlarına gereken ilgiyi göstermeyen insanlar, Allah’ın istediği biçimde İslâm’ı yaşayamazlar. Kadınlarını Allah’ın istediği şekilde eğitmeyen erkekler de, onların kadınları da kesinlikle cenneti bulamazlar. Birlikte eğitilmeyen nice aileler görüyorum ki bugün kadınlar kocalarının derdini anlayamadığı için kocalarını evlerine hapsetmekte ve onların İslâmi çalışmalarına engel olma kavgası vermektedirler. Halbuki birlikte eğitilselerdi, her ikisi de aynı endişeleri taşısalardı bu kadınlar kocalarını bir saat bile evde boş durdurmayacaklardı. Evet birlikte eğitilerek onlar bizi cehennemden koruyacak, biz onları ateşe gitmekten koruyacağız. Bir insanın harama düşmesi dünyanın yıkılması demektir. Bir kadının kendi helâlinden başkalarına uzanması, bir erkeğin helâlinden başkalarına gitmesi tüm dünyanın batmasıyla eş anlamlıdır ve de toplumun helâki işte budur. Evet işte karı-koca birbirileri için sükûnet kaynağıdır, huzur kaynağıdır. Bakın yine hadislerde gördüğümüze göre Adem (a.s) yaratıldı ama karısı yoktu. Bir ara Adem (a.s) uyudu veya daldı. Sonra gözlerini açıp bir baktı ki yanında bir insan vardı, bir kadın duruyordu. Hz. Adem’in gönlü ona doğru akıyor birden bire, onda kendisini buluyor ve hemen diyor ki eşim! Yâni onun kendisinden bir parça olduğunu, kendisini tamamlamak üzere yaratıldığını, kendisiyle birlikte cennet hayatı yaşayacağını anlayarak eşim! diye terennüm ediverdi. İşte Allah’ın bu yasası her ikisinin fıtratına da dercedilmiştir, yerleştirilmiştir diyoruz. Adem (a.s) onu kuşatınca, ona sarılınca, onunla beraber olunca, artık o onun eşi olunca o da hafif bir yük yüklendi ve o yükle dolaştı. O yükle gezmeye başladı. Hamileliğin ilk günleri hafiftir ama gittikçe ağırlaşmaktadır. Hamile kadın, hamlini taşıyor. Onunla birlikte gezip dolaşıyor. Anamız Hz. Havva’da ve onun evlâtlarının tümünde aynı yasanın geçerli kılındığını görüyoruz. Kadının hamliyle birlikte bir gidişinin söz konusu olduğunu anlatıyor Rabbimiz. tâbi bu ifadeden bir çok Allah yasası anlıyoruz. Meselâ hamile bir kadının normal hayatındaki uğraşlarını terk ederek bir kenara çekilip yatması bu yasaya göre uygun değildir. Yine o kadın normal hayatını sürdürecek, gidip geleceği yere gidip gelecek ve böylece kendisini de çocuğunu da hantal bir duruma getirmeyecektir. Böylece çocuk gelişiminde Allah yasası gerçekleşecektir. Ve nihâyet kadın ağırlaşınca, doğumu yaklaşınca kadın ve kocası ikisi birden candan ciğerden Rablerine dua ediyorlardı. Rablerine yalvarmaya başladılar. Durumlarıyla alâkalı olarak Rableriyle iletişim içine giriyorlar ve şöyle diyorlardı: Ya Rabbi! Eğer bize sâlih bir evlât verirsen, sâlih, yarayışlı bir çocuk veya bildiğimiz anlamda eli ayağı düzgün, arızasız, kusursuz, sağlıklı bir çocuk verirsen biz sana şükredeceğiz, sana şükredenlerden olacağız dediler. Çünkü bunları yaratan sadece Allah’tı. Çocuğu yaratan, çocuğa şekil veren ve onu takdir buyuran Allah’tı. Sadece çocuk değil insana lütfedilen tüm rızıklar Allah’tandır. Çocuk da bu rızıklardan birisidir. Karı koca bize verdiğin bu rızıklardan ötürü sana kulluk yapacak, sana şükredeceğiz diyorlardı.