Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

A'râf Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

206 ayetSayfa 4 / 8
68,69. “Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm; sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam vasıtası ile Rabbinizden bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nûh'un milleti yerine getirdiğini ve vücutça da onlardan üstün kıldığını hatırlayın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın" dedi.” Ben size Rabbimin Risâletini, Rabbimin âyetlerini ulaştırıyorum. Ve ben size sadece bir nasihatçiyim, sizin iyiliğiniz için, sizin selâmetiniz için, sizin kurtuluşunuz için gelmiş bir elçiyim. Üstelik bu yaptıklarım karşılığında sizden bir ücret de istemiyorum. Bir menfaatim de söz konusu değildir. Allah’ın tüm elçilerinin toplumlarına söyledikleri budur. Sizden olan, sizin cinsinizden olan bir elçi vasıtasıyla size Rabbinizden bir uyarı gelmesini acayip bir şey mi kabul ediyorsunuz? Sizden olan birinin, içinizden birinin size sizi onunla uyarmak için bir öğüt getirmesini garip mi karşılıyorsunuz? Tuttuğunuz yolun yanlışlığını, hayat programlarınızın bozukluğunu, yaşadığınız bu hayatın sonunda süratlice cehenneme, ateşe doğru gittiğinizi size haber vermek için içinizden bir elçinin gönderilmesi pek mi acayibinize gitti? Düşünsenize, hatırlasanıza sizi Nûh kavminden sonra Rab-biniz halîfe yapmıştı. Nûh kavminin tüm müşriklerinin, putçularının kökünü kazımış tufanla ve sadece Hz. Nûh ve Ona iman etmiş az sayıda insan bırakmıştı geriye. Hûd (a.s)’ın toplumu olan Âd kavmi de işte gemide kurtulan bu azların torunlarıydı. Nûh kavminin helâkinden sonra Rabbimiz Âd kavmini yeryüzünde halîfe yaptı. Yeryüzü kendilerine devredildi. Artık onların nasıl amel işlediklerini görecekti Allah. İşte burada Rabbimiz diyor ki onlara: Ey insanlar! Ey inanan insanların torunları! Tufanı ne çabuk unuttunuz? Babalarınızın yolunu, babalarınızın dinini ne çabuk unuttunuz? Daha dün kâfirler helâk edilirken, inanmayanlar suda boğulurken sizin babalarınız imanlarından ötürü gemide kurtulanlardan olmuşlardı. Yâni sizin atalarınız inanan mü’minlerdi. Onları, onların dinlerini, onların yollarını ne çabuk unuttunuz? Onlardan inanmayanları Rabbinizin helâk ettiğini ne çabuk unutuverdiniz? denilerek onlara helâk yasası hatırlatılmaktadır. Rabbimizin değişmez yasası gereği yeryüzünde gerçekleştirdiği helâklerin her biri bir sonraki toplum için birer ibret, birer âyet özelliği taşımaktadır. Tüm bu âyetler gösteriyordu ki Allah tek Raptır, Allah tek İlahtır, Allah’tan başka kendisine kulluk edilecek, Allah’tan başka yasaları uygulanacak Rab ve İlah yoktur ve kesinlikle Allah’a karşı gelinmez. Allah’la savaşa tutuşanların tümü helâkten kurtulamamıştır. Ve Allah sizi güç, kuvvet konusunda da ziyâdeleştirmişti. Size güç, kuvvet, boy-pos vermişti. İbni İshâk’ın rivâyetine göre Âd kavmi Ummandan Yemene kadar uzanan geniş bir bölgede, Ahkâf denen bölgede yaşıyordu. Bu bölgede mesken olan Âd toplumu tüm civar ülkelere de hâkim bir durumdaydı. hâlâ şu anda bile Hadramut taraflarında bunların evlerinin, barklarının kalıntılarına rastlanmaktadır. Gerçekten çok muhteşem bir Medeniyet kurmuşlardı. Rabbimiz Fecr sûresinde yeryüzünde onlar gibisinin yaratılmadığını anlatır: “Ey Muhammed! Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Âd milletine ne ettiğini görmedin mi?” (Fecr 68) Evet Âd kavmi gibisi bir daha yaratılmamıştır. Cenneti dünyada arama, cenneti dünyada kurmaya da dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış bir kavimdi. Yahut dünyayı cennetleştirme sevdalısı bir topluluktu. Dünyayı kıble edinmiş tüm plan ve programlarını dünya adına yapan bir toplum, bir karakter. Bu karakterin bu kıblenin tezahürü olarak da İrem’i görüyoruz. Bağlar, bahçeler, eğlenceler, kasırlar, köşkler, kafesler, kanaryalar, kaşaneler. İstiyorlardı ki dünya cennet olsun. İstiyorlardı ki cenneti dünyada yaşasınlar. Cennetliklerini dünya da istiyorlardı. Şuarâ sûresinde de Hz. Hûd (a.s)’ın onlarla diyalogu şöyle anlatılır: “Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi. İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir.” (Şuarâ 128, 136) Evet dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış olan bu toplum ne kadar oturacakları, ne kadar kalacakları belli olduğu halde sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi her bir dağın başına villalar, köşkler yapıyorlardı. Oturamayacakları evler yapıyorlar, yiyemeyecekleri, tüketeme-yecekleri servetler topluyorlardı. Kendilerini ebedîleştirsin diye, hiç ölmeyelim ve ebedîyen yaşayalım diye evler, dükkanlar, fabrikalar, iş yerleri yapıyorlardı. Adamların öyle bir hayat programları vardı ki sanki hiç ölmeyecekler. Dünyaya bu bağımlılıklarından ötürü, âhireti unuttuklarından ötürü de tuttukları zaman Cebbarların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Zorbaların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Tuttuklarının canını çıkarıyor, yakaladıklarının kanını emiyorlardı, doyumsuzlukları yüzünden insanlara zulmediyorlardı. Allah’ın elçisi kendilerine böyle yapmayın, Allah’tan korkun, Allah’la yol bulun, Allah’ın koruması altına girip Onun istediği bir hayatı yaşayın, Rabbinize itaat edin, bunun için de Rabbinizin sizden istediği kulluğu benden öğrenin dediği zaman da ona karşı müstekbirce bir tutum sergiliyorlardı. Allah’ın elçisine diyorlardı ki: Ey peygamber! Boşuna uğraşma! Boşuna yorma kendini! Vaaz etsen de etmesen de, uyarsan da uyarmasan da fark etmez, çünkü kesinlikle biz değişmeyeceğiz dediler. Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye tutuştular. Allah’ın elçisini yok etmeye soyundular. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onların elçisine şöyle dediklerini anlatır:
68,69. “Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm; sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam vasıtası ile Rabbinizden bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nûh'un milleti yerine getirdiğini ve vücutça da onlardan üstün kıldığını hatırlayın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın" dedi.” Ben size Rabbimin Risâletini, Rabbimin âyetlerini ulaştırıyorum. Ve ben size sadece bir nasihatçiyim, sizin iyiliğiniz için, sizin selâmetiniz için, sizin kurtuluşunuz için gelmiş bir elçiyim. Üstelik bu yaptıklarım karşılığında sizden bir ücret de istemiyorum. Bir menfaatim de söz konusu değildir. Allah’ın tüm elçilerinin toplumlarına söyledikleri budur. Sizden olan, sizin cinsinizden olan bir elçi vasıtasıyla size Rabbinizden bir uyarı gelmesini acayip bir şey mi kabul ediyorsunuz? Sizden olan birinin, içinizden birinin size sizi onunla uyarmak için bir öğüt getirmesini garip mi karşılıyorsunuz? Tuttuğunuz yolun yanlışlığını, hayat programlarınızın bozukluğunu, yaşadığınız bu hayatın sonunda süratlice cehenneme, ateşe doğru gittiğinizi size haber vermek için içinizden bir elçinin gönderilmesi pek mi acayibinize gitti? Düşünsenize, hatırlasanıza sizi Nûh kavminden sonra Rab-biniz halîfe yapmıştı. Nûh kavminin tüm müşriklerinin, putçularının kökünü kazımış tufanla ve sadece Hz. Nûh ve Ona iman etmiş az sayıda insan bırakmıştı geriye. Hûd (a.s)’ın toplumu olan Âd kavmi de işte gemide kurtulan bu azların torunlarıydı. Nûh kavminin helâkinden sonra Rabbimiz Âd kavmini yeryüzünde halîfe yaptı. Yeryüzü kendilerine devredildi. Artık onların nasıl amel işlediklerini görecekti Allah. İşte burada Rabbimiz diyor ki onlara: Ey insanlar! Ey inanan insanların torunları! Tufanı ne çabuk unuttunuz? Babalarınızın yolunu, babalarınızın dinini ne çabuk unuttunuz? Daha dün kâfirler helâk edilirken, inanmayanlar suda boğulurken sizin babalarınız imanlarından ötürü gemide kurtulanlardan olmuşlardı. Yâni sizin atalarınız inanan mü’minlerdi. Onları, onların dinlerini, onların yollarını ne çabuk unuttunuz? Onlardan inanmayanları Rabbinizin helâk ettiğini ne çabuk unutuverdiniz? denilerek onlara helâk yasası hatırlatılmaktadır. Rabbimizin değişmez yasası gereği yeryüzünde gerçekleştirdiği helâklerin her biri bir sonraki toplum için birer ibret, birer âyet özelliği taşımaktadır. Tüm bu âyetler gösteriyordu ki Allah tek Raptır, Allah tek İlahtır, Allah’tan başka kendisine kulluk edilecek, Allah’tan başka yasaları uygulanacak Rab ve İlah yoktur ve kesinlikle Allah’a karşı gelinmez. Allah’la savaşa tutuşanların tümü helâkten kurtulamamıştır. Ve Allah sizi güç, kuvvet konusunda da ziyâdeleştirmişti. Size güç, kuvvet, boy-pos vermişti. İbni İshâk’ın rivâyetine göre Âd kavmi Ummandan Yemene kadar uzanan geniş bir bölgede, Ahkâf denen bölgede yaşıyordu. Bu bölgede mesken olan Âd toplumu tüm civar ülkelere de hâkim bir durumdaydı. hâlâ şu anda bile Hadramut taraflarında bunların evlerinin, barklarının kalıntılarına rastlanmaktadır. Gerçekten çok muhteşem bir Medeniyet kurmuşlardı. Rabbimiz Fecr sûresinde yeryüzünde onlar gibisinin yaratılmadığını anlatır: “Ey Muhammed! Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Âd milletine ne ettiğini görmedin mi?” (Fecr 68) Evet Âd kavmi gibisi bir daha yaratılmamıştır. Cenneti dünyada arama, cenneti dünyada kurmaya da dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış bir kavimdi. Yahut dünyayı cennetleştirme sevdalısı bir topluluktu. Dünyayı kıble edinmiş tüm plan ve programlarını dünya adına yapan bir toplum, bir karakter. Bu karakterin bu kıblenin tezahürü olarak da İrem’i görüyoruz. Bağlar, bahçeler, eğlenceler, kasırlar, köşkler, kafesler, kanaryalar, kaşaneler. İstiyorlardı ki dünya cennet olsun. İstiyorlardı ki cenneti dünyada yaşasınlar. Cennetliklerini dünya da istiyorlardı. Şuarâ sûresinde de Hz. Hûd (a.s)’ın onlarla diyalogu şöyle anlatılır: “Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi. İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir.” (Şuarâ 128, 136) Evet dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış olan bu toplum ne kadar oturacakları, ne kadar kalacakları belli olduğu halde sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi her bir dağın başına villalar, köşkler yapıyorlardı. Oturamayacakları evler yapıyorlar, yiyemeyecekleri, tüketeme-yecekleri servetler topluyorlardı. Kendilerini ebedîleştirsin diye, hiç ölmeyelim ve ebedîyen yaşayalım diye evler, dükkanlar, fabrikalar, iş yerleri yapıyorlardı. Adamların öyle bir hayat programları vardı ki sanki hiç ölmeyecekler. Dünyaya bu bağımlılıklarından ötürü, âhireti unuttuklarından ötürü de tuttukları zaman Cebbarların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Zorbaların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Tuttuklarının canını çıkarıyor, yakaladıklarının kanını emiyorlardı, doyumsuzlukları yüzünden insanlara zulmediyorlardı. Allah’ın elçisi kendilerine böyle yapmayın, Allah’tan korkun, Allah’la yol bulun, Allah’ın koruması altına girip Onun istediği bir hayatı yaşayın, Rabbinize itaat edin, bunun için de Rabbinizin sizden istediği kulluğu benden öğrenin dediği zaman da ona karşı müstekbirce bir tutum sergiliyorlardı. Allah’ın elçisine diyorlardı ki: Ey peygamber! Boşuna uğraşma! Boşuna yorma kendini! Vaaz etsen de etmesen de, uyarsan da uyarmasan da fark etmez, çünkü kesinlikle biz değişmeyeceğiz dediler. Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye tutuştular. Allah’ın elçisini yok etmeye soyundular. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onların elçisine şöyle dediklerini anlatır:
70. “Bize; yalnız Allah'a kulluk etmemizi, babalarımızın taptıklarını bırakmamızı söylemek için mi geldin? Doğru sözlülerden isen haydi bizi tehdit ettiğin azaba uğrat" dediler.” Diyorlar ki ey Hûd! Bizi yalnız Allah’a kulluğa çağırmaya mı geldin? Bizi babalarımızın dinledikleri tanrılarımızı terk edip yalnız Allah’ı dinlemeye çağırmaya mı geldin? Bizi öteki tanrılarımızdan vazgeçirip sadece Allah’a kulluğa çağırmaya mı geldin? Bizler sadece Allah’ı mı dinleyeceğiz? Sadece Ona mı kulluk edeceğiz? Peki o zaman bizim öteki ilahlarımız ne olacak? Öteki tanrılarımız ne olacak? diyorlardı. Bakın bu âyetten de anlıyoruz ki Âd kavmi Allah’ı bilmeyen, tanımayan bir toplum değildi. Bakın şöyle demiyorlar Allah’ın elçisine. Ne yâni ey Hûd! Durup dururken bir Allah mı çıkardın? Bu da nereden çıktı? Bugüne kadar hiç duymadığımız, hiç bilmediğimiz bir Allah mı çıkardın? demiyorlar da şöyle diyorlar: Ey peygamber! Bizi sadece O’na kulluğa mı çağırıyorsun? Öteki ilahlarımızı terk edip sadece Onu dinlemeye, egemenlik hakkını sadece O’na vermeye, hayatımızda söz sahibi olarak sadece O’nu kabule mi çağırmaya geldin? Diyor-lardı. Yâni alçaklar Allah’ı biliyorlardı, tanıyorlardı, hattâ zaman zaman O’na kulluk da ediyorlardı ama hayatlarında yetkili gördükleri başka Rableri, başka İlahları da vardı. Onları da dinlemek zorunda olduklarını söyleyerek sadece Allah’a kulluğa yanaşmıyorlardı. Tamam İlahlardan bir İlah olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’ı da dinleyelim, hayatımızın ibadet bölümünde Onu da dinleyelim ama hayatımızın öteki bölümlerinde söz sahibi olan öteki İlahlarımızı da dinlemek zorundayız diyorlardı. Bakıyoruz şimdikiler de aynı şeyleri söylüyorlar. Tamam Allah yücedir, Allah büyüktür ama yerinde dursun, O bizim hayatımıza ka-rışmaz diyorlar. Ya da tamam hayatımızın belli bölümlerinde Allah’ın yasaları geçerlidir. Namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı dinleriz, ama hayatımızın öteki bölümlerinde bizim kendi yasalarını uygulamak zorunda olduğumuz başka Rablerimiz, başka İlahlarımız vardır. Meselâ hukuk konusunda başka Rablerimiz var, eğitim alanında başka tanrılarımız, kılık kıyafet konusunda başka Rablerimiz var diyorlar. Tamam İlahlardan bir İlah olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’ı da dinleyelim, Allah’a da kulluk edelim ama bizim hayatımıza karışan başkaları olduğu için sadece Onu dinlemeye, sadece Ona kulluk etmeye, sadece Onun yasalarını uygulamaya hayır diyorlar. Tamam göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırıcısı olarak, rüzgarların sahibi olarak Allah’ı kabul ediyoruz ama bu Allah bizim hayatımıza karışmaz. Çünkü O Allah göklerin, yerlerin, yıldızların, güneşin ve tüm kâinatın sahibidir. Allah işte böyle büyük işlerin yanında ufak tefek işlere vakti olmayan olduğu için; bu işleri bize bırakılmıştır diyorlar. Ve diyorlar ki ya Rabbi, bizim ilim adamlarımız var, ilmi işle-rimizi biz onlarla halledeceğiz, senin de bilgin vardır ama neyse işte devir değişti şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri daha iyi halledi-yorlar diyerek bugün de insanlar sadece Allah’a kulluğu reddedi-yorlar ve şirk içinde bir kulluktan yana olmaya çalışıyorlar. Peygamberlerin hiç birisi Allah’tan başkalarına kulluğa çağırmamıştır. Tüm peygamberler tevhid inancında icma etmişlerdir. Tüm peygamberlerin tarihlerini, hayatlarını incelediğimiz zaman onların hayatlarında tek İlah, Allah’tır. Tüm peygamberler insanlığı La ilahe illallah temel esasına çağırmışlardır. Allah’tan başka sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak hayata hâkim olan İlah yoktur. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak, hayat programı program kabul edecek varlık yoktur esasına çağırmışlardır. Zaten tarih boyunca en büyük problem işte burada çıkmıştır. Tarih boyunca en büyük problem sadece Allah’a kulluk etmek sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hâkim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse Allah’a da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır. Yâni İlahlardan bir İlah olarak Allah’a da kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki İlahlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Yâni göklerin ve yerin, göklerdekiler ve yerdekilerin yaratıcısı olarak, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan yaşatan bir İlah olarak herkes Onu kabul etmiştir. Ama inandığınız bu Allah kendisinden başka ilah olmayandır, ama bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayandır, ama bu Allah insanların kulluk programlarını belirleyendir ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır, ama bu Allah boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Yâni bu Allah kendisinden başka Rab, Melik, İlah olmayandır dendiği zaman işte kavga burada başlamıştır. Göklerin ve yerin ya-ratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri bu Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak reddetmeye çalışmışlardır. İlah olarak Allah’ı kabul edelim ama tek ilah olarak asla kabul etmeyiz diyorlar. İlahlardan birisi olarak Onu da dinleyelim, ilahlardan birisi olarak Ona da kulluk ya-palım, ama tek ilah olarak sadece Ona kulluğa hayır diyorlar. Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka ilahlarımız da var. Hayatımızda sö-zünü dinleyeceğimiz başka Rablerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız diyorlar. Meselâ imam nikâhı da olsun ama öteki nikâh da olmalıdır di-yorlar. Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinleyelim onları da küstürmeyelim diyorlar. Veya düğünde tamam Kur’an da okunsun ama mevlit de okunsun diyorlar. Allah’ı da küstürmeyelim ama âdetler tanrımızı da küstürmeyelim diyorlar. Veya tamam zekatı verelim ama vergi de verelim. Veya müslümanlık da olsun ama baş açarak tahsil de olsun diyorlar. Evet diyorlar ki; ey peygamber, bizi babalarımızın yolundan koparıp sadece Allah’a kulluğa çağırmaya mı geldin? Halbuki biz ba-balarımızı da dinlemek zorundayız. Burada ki baba; sadece anaların kocaları olan babalar değildir. Baba sözü dinlenecek otorite demek-tir. Baba sözünden çıkılmayacak, sözü kanun olan güç demektir. Noel baba, Goryo baba, Sam baba, kurtar baba, mafya baba, imdat baba, yetiş babalar var ya, izindeyiz ata filan diyorlar ya. İşte tüm bu babalarımızı da dinlemek zorundayız diyorlardı. Onlardan bize intikal eden yasaları da uygulamak zorundayız diyorlardı. Evet biz sadece Allah’ı değil babalarımızı da dinleyeceğiz, öyleyse: Ey Hûd! Haydi biz ne getireceksen getir de görelim. Bu tavrımıza karşılık, bu şirkimize karşılık haydi buyur ne getireceksen getir. Azap mı yağdıracaksın, taş mı yağdıracaksın, ateş mi gönderecek-sin, azap mı edeceksin haydi ne yapacaksan yap diyorlar. Cahiller Allah’tan istenmesi gereken, Allah’tan beklenmesi gereken şeyleri de peygamberden bekliyorlar. Allah’ı da peygamberi de bilmiyorlar. Bilselerdi zaten iman ederlerdi. Tıpkı Hudeybiye de yapılan anlaşmanın başına “Rasulullah Muhammed” ibaresinin yazılmasına bozulmuşlar ve eğer biz bunu kabul etmiş olsaydık zaten burada bu anlaşmayı yapmazdık dedikleri gibi.
71. “Hiç şüphesiz artık Rabbinizin azap ve öfkesini hak ettiniz. Allah'ın hiçbir delil indirmediği isimlerini de siz ve babalarınızın koyduğu putlar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim" dedi.” Evet Hz. Hûd dedi ki sizler bu tavırlarınızla Rabbinizden size bir öfke fırtınası, biz azap fırtınasını hak ettiniz. Muhakkak sizin üzerinize Rabbinizin azabı gelecektir buyurduktan sonra bakın şöyle diyor: Sizin ve atalarınızın isimlendirdiği isimler konusunda benimle mücâdeleye mi tutuşuyorsunuz? Sizin ve atalarınızın uydurduğu şeylere dayanarak benimle savaşmak mı istiyorsunuz? Sizin aklınızın, sizin atalarınızın akıllarının ortaya koyduğu, kendinizin uydurduğu, kendi eseriniz olan, sizin ve atalarınızın hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir takım düşüncelerin, bir takım sistemlerin, bir takım yasaların, bir takım putların arkasına saklanarak, onlara dayanarak benimle mücâdele mi etmek istiyorsunuz? Benin Rabbimden getirdiğim bu dinin karşısına çıkardığınız ve savunmaya çalıştığınız bu isimler ne böyle? Yâni sizin eseriniz olan, insan aklının eseri olan bu putlar ne böyle? Siz kendiniz dikmediniz mi bu putları? Siz koymadınız mı bu yasaları? Siz kendiniz koymadınız mı bu kanunları? Allah’ın sisteminin, Allah’ın mesajının karşısında şu savunduğunuz, şu tutunduğunuz demokrasiyi kendiniz icad etmediniz mi? Ona tutunarak Allah sistemini dışlamaya mı çalışıyorsunuz? Herkes bu demokrasiye inanmalıdır diyerek insanları bu kendi diktiğiniz puta imana mı çağırıyorsunuz? Onun kesin hak olduğunu kabullenip tartışmasını bile yasaklamaya mı çalışıyorsunuz? En güzel sistem budur, en ideal hayat tarzı budur, bunun dışında insanları mutlu edecek sistem yoktur diye, ona dayanarak benim getirdiğimi reddetmek mi istiyorsunuz? Üstelik: Bu konuda Allah size bir delil de indirmemiştir. Bu konuda bu kendi akıllarınızdan kendi hevâ ve heveslerinizden kaynaklanan bu demokrasinin hak olduğuna dair Allah’tan bir delil de yok bir âyet de yoktur. Ve yıllardır bu sistemi uygulayan ülkelerin durumları da belli. Ahlâklarıyla, sosyal yapılarıyla, gençlikleriyle, sömürülüleriyle, intiharlarıyla kanları ve göz yaşlarıyla herkesin gözü önündedir. İçkileriyle, kumarlarıyla, eroinleriyle, homoseksüelleriyle, buhranları ve bunalımlarıyla insanların gözleri önündedir. İnsanların varmak istedikleri nokta bumudur sizce? Siz de onların ortaya koyduğu bu sistemi Allah sistemi karşısında savunurken onların vardıkları neticeye mi varmak istiyorsunuz? diyordu Allah’ın elçisi. Evet insanlar kendi kafalarından, kendi hevâ ve heveslerinden bir şeyler üretiyorlar ve onlara tutunarak Allah sistemiyle savaşa kalkışıyorlar. Diktikleri bu putlara dokunulmazlıklar izâfe ederek, onların kesin doğru olduklarını kabul ederek onların tartışılmasına bile izin vermiyorlar. Bakın Ebu Zer efendimiz genç yaşında İslâm’ı kabul eder. hâlâ müşrik olan ailesi onu bir gün putlarının bulunduğu alana götürürler. Onlar vecd içinde putlarına tapınmayla meşgullerken onların kutsadıkları bu putları reddedip Allah’a inanmış olan Ebu Zer efendimiz yerden bir taş alıp putlardan birine atmak ister. Bunu yapmaya teşebbüs ettiğinde gerçekten çok korktum diyor Ebu Zer efendimiz. İçimden bir ürperti yükseldi, vücudumdan müthiş bir ter boşandı diyor. Çünkü o güne kadar öylesine kutsamışlardı ki o putu, öylesine dokunulmazlık izâfe etmişlerdi ki kendisine, öylesine telkinlerde bulunmuşlardı ki bakın Allah’a iman ettiği halde, o putun, o cansız varlığın kendisine hiç bir zarar veremeyeceğini bildiği halde yine de tit-riyordu Ebu Zer efendimiz. Ya çarpılırsam? Ya bu putun gazabına uğrarsam? diye yine de korkuyordu. Şimdi de böyle. Adamlar öyle bir kutsiyet izâfe ediyorlar ki meselâ laikliğe, öyle bir reklamını yapıyorlar ki demokrasinin, öyle bir dokunulmazlık veriyorlar ki putlara onların kesin bâtıl olduklarını bilen insanlar bile onlara dokunmaktan korkuyorlar. Meselâ kimileri, kimi insanlara öyle bir büyüklük izâfe ederler ki, onları öylesine putlaştırırlar ki neredeyse adamların yatak odalarına kadar girer bu adamlar, en mahrem yerlerine kadar müdahale et-meye kalkışırlar da berikiler buna ses çıkaramazlar. Halbuki Allah meleklerini bile kullarının yatak odalarına sokmazken bu adamlar oralara bile girebilmektedirler. Gerçekten anlamak çok zor. Öyle değil mi? Bu adamlar kalpten geçenleri bilirler, Allah yanında işlenen naneler bunlar yanında asla işlenmez. Ne olur ne olmaz çarpılırız diyor insanlar. Halbuki bu sıfatlar sadece Allah’a aittir. Kulları üzerine kahir olan, mahlukâtı üzerinde Kahhâr olan, onların kalplerinden geçenlere muttali olan, onları her an kontrol etme gücüne sahip olan, semi ve basıyr olan, onları kahredecek, helâk edecek olan sadece Allah’tır. Şimdi sadece Allah’a ait olan bu sıfatları Allah’tan başka birilerine verdiğimiz de, meselâ polise verdiğimizde, amire, müdüre verdiğimizde, insanlara verdiğimizde ne olur bizim halimiz? Evet adamlar kendi yaptıklarına sarılarak Allah yasalarıyla savaşmaya çalışıyorlar. Bunlar Allah’ınkinden daha üstün, bunlar Allah yasalarından daha doğrudur demeye çalışıyorlar. Meselâ kanun çıkarıyorlar, kendileri yasa yapıyorlar ve Allah’ın arzuları bu yasalarla çatıştığı zaman da “eh ne yapalım yasalar böyle” diyorlar. Ne yapalım yasalar izin vermiyor diyorlar. Peki kim yaptı bu yasaları? Kim dikti bu putları? Allah yasalarına göre örtünmek isteyen kızların karşısına kendi yasalarını çıkarıyorlar ne yapalım yasalar engel diyorlar. Eskiden müşrik Araplar helvadan put yapıyorlar, bir süre tapınıyorlar sonra acıkınca da onu yiyiveriyorlardı. Şimdi de aynen öyledir. Yasa yapıyorlar, bir süre o yasalara saygı duyup uyguluyorlar onları ama daha sonra işlerine gelmeyince de o yasaları yiyiveriyorlar. Hani şimdi şu anda on sene önceki yasalar var mı? Nerede onlar? Halbuki o günlerde o yasalar yüzünden ne canlar yakmışlardı değil mi? Ama aradan bir kaç sene geçince kendi yasalarını, kendi putlarını kendileri yiyorlar. Meselâ istedikleri bir adam doçent olacaksa ve mevcut yasalar da onun bu makamı kapmasına elvermiyorsa adamlar onun için özel yasa çıkarıyorlar. Veya birisi bir makama gelecek ama, mevcut yasalar buna imkân vermiyorsa ona engel olan yasayı yiyip onun yerine bir yenisi dikiverirler. Meselâ farz edin ki bir yere bir müdür lâzım ve orası için düşündükleri birisi varsa çıkaracakları yasaya o adamın tüm özelliklerini yazarlar, adamın sadece yazılmadık bir tek adı kalır ve bu adamı bu yasa gereği müdür yaparlar oraya. Bütün bu yaptıklarınız sadece isimden ibarettir diyor Rabbi-miz. Sadece isim ve altında da hiç bir şey yoktur. Meselâ adâlet di-yorlar ama adâletin a’sına bile rastlamak mümkün değil. Hürriyet di-yorlar, eşitlik diyorlar yasalar diyorlar, demokrasi diyorlar, laiklik di-yorlar, din ve vicdan özgürlüğü diyorlar ama başörtülülere kan ağla-tıyorlar. İnsan hakları diyorlar, adâlet konseyi diyorlar, güvenlik kon-seyi diyorlar ama sadece isimden ibaret altında bu isme lâyık hiç bir şey yok. Tüm dünyaya korkudan başka, zulümden başka hiç bir şey yaymıyorlar. Sadece isimden ibarettir bunların yaptıkları şeyler altını kazıdığınız zaman hiç bir çıkmaz diyor Allah. Evet Allah’ın elçisi diyor ki kendi çıkardığınız yasalarınıza dayanarak benim getirdiğim Allah yasalarını reddediyorsunuz öyle mi? Öyleyse bekleyin ben de sizinle birlikte bekliyorum. Bu sa-vunduğunuz yasalarınızın ne hale geleceğini, sizi nereye götüreceğini yakında siz de göreceksiniz ben de göreceğim. Yakında kim galip kim mağlup onu siz de göreceksiniz ben de. Allah yasalarını savunanlar mı galip gelecek, Allah düşmanları mı galip gelecek pek yakında göreceğiz onu. Ya da kim haklıymış kim haksızmış onu yakında birlikte göreceğiz. Allah yasaları mı hakmış haklıymış, sizin kendi kafalarınızdan ürettiğiniz sistemleriniz mi haklıymış çok yakında göreceğiz onu. Hangisi kokuşmuş, hangisi insanlığa gerçek mutluluğu sunuyormuş göreceğiz. Bakın Allah’ın elçisi ne kadar kendisinden emin ve ne kadar huzur içinde bir tavır sergiliyor kâfirler karşısında. Eğer müslüman gerçekten müslümansa o huzurludur. Müslüman gerçekten müslümansa o yolunda emindir. Yolunun doğrulu-ğundan kesin emindir ve huzur içindedir. Ama bakıyoruz ki bugün müslümanlar müslümanlaştıkça huzursuzlukları da artmaktadır. Bu durum karşısında ben ancak şunu diyebiliyorum: Müslümanların bu durumda ya müslümanlıklarında bir bozukluk var ya da huzursuzluklarında bir terslik var. Bakın bir Allah elçisi Allah’ın emirlerini insanlara, kavmine tebliğ etti. Kavmi onu öldürmek istedi. Onu öldürmek için peşine takıldı. O onların zulmünden kaçıp ormanda bir ağacın kovuğuna girdi. Elbisesinin bir parçası dışarıda kaldığı için onun orada olduğunu anlayıp testereyle ağaçla birlikte belinden biçiverdiler ama Allah’ın elçisi yine bu anda bile ne kadar huzur içindeydi. Evet bir müslüman vazifesini yapmışsa mutlaka huzur içindedir. Rabbinin emirlerini insanlara duyurabilmişse huzurludur. Ama ga-liba günümüz müslümanları dünyayı cennet yapmak istiyorlar. Dünyada herkes bu gerçeği anlayıversin, herkes müslüman oluversin, bir anlatışta herkes yol buluversin istiyorlar ve bu olmayacak şeyler konusunda huzursuzluk üretiyorlar. Üç kişiyle devlet kurmayı hedef-liyorlar ve olmayınca da huzursuzluk üretiyorlar. Halbuki olacak bunlar. Adam olmayanlar da çıkacak, bizi anlamayanlar da çıkacak, cehenneme hevesli olanlar da çıkacak, küfürde direnenler de olacak bu dünyada. Bunları huzursuzluk kaynağı yapmanın anlamı yoktur. Evet günümüz müslümanlarının ya böyle huzursuzluk kaynakları İslâmî değil; ya da öğrendikleri ve yaşadıkları İslâm, İslâm değil de onun için müslümanlaştıkça huzursuzlukları artıyor. Bu ikisini bir daha gözden geçirmek zorundayız. Acaba müslümanlığımız Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine dayalı bir müslümanlık mı yoksa piyasa müslümanlığı mı? Yâni şuradan buradan devşirdiğimiz bir müslümanlık mı? Bunu bir gözden geçirelim bir. Bir de acaba hedeflerimiz, beklentilerimiz peygamberlerinkine benziyor mu? Yoksa kendi kendimize hedefler belirleyip de olmayınca huzursuzluk kaynağı mı oluyor? bunu da gözden geçirelim. Bakın Allah’ın elçileri görevlerini yapmış olmanın huzuru içinde ne kadar rahatlar.
72. “Biz, rahmetimizle, Hûd'u ve beraberinde bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayarak inanmayanların kökünü kestik”. Evet Allah diyor ki biz onu, Hûd’u ve beraberindeki inananları, onu ve getirdiği mesajını destekleyenleri, peygamber safında yer alanları rahmetimizle kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları, âyetlerimizi işlemez hale getirenleri, âyetlerimizi boşa çıkarıp onlarla ilgilenmeyenleri kendi sistemlerine, kendi putlarına, kendi hayat tarzlarına tutunarak Allah sistemiyle savaşa tutuşanların da kökünü kestik. Kim iman edecek kim iman etmeyecek aslında bunu biliyordu Allah. Aslında bunları yaratmadan da biliyordu Rabbimiz. Ama işte böylece hem bu adamları kendi vicdanlarıyla yüzleştirmek üzere hem insanlara bunları göstermek üzere dünyaya getirip denedi onları ve sonra da köklerini kesiverdi. Kendimizden bir rahmetle, katımızdan bir rahmetle inananları kurtardık diyor Rabbimiz. Evet demek ki Rabbimizin rahmeti olmadıkça kurtuluş kesinlikle mümkün değildir. Bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Rabbimizin rahmeti ve rızası olmadıkça, arkamızda Rabbimizin desteği olmadıkça ne bu dünyada ne de ukbada kurtuluşumuz kesinlikle mümkün değildir. Yâni bir dâvâ ki arkasında Allah yoksa o dâvânın galip gelmesi kesinlikle mümkün değildir. Öy-leyse tüm mücâdelelerimizde Allah yasalarına uygun hareket edelim ki Allah bizimle beraber olsun. Tavizler vererek, Allah’ın hoşlanmayacağı yollara saparak Allah desteğini kaybetmemeye çalışalım inşallah. Evet böylece bir toplumun sonucuna şahit oluyoruz. Allah’ın elçisi Hûd (a.s) Âd kavmine geldi, onlara Allah’ın âyetlerini getirdi ama onlar kendi diktikleri putların, kendi icat ettikleri sistemlerin arkasına saklanarak Allah sistemiyle savaşa tutuştular. İnananları kurtarırken Rabbimiz kâfirlerin kökünü kesiverdi. Çünkü onlar: Onlar mü’min değillerdi. Mü’minlerden de olmadılar. Bunlar mü’minlerden olmak şöyle dursun Allah’ın diniyle Allah’ın sistemiyle savaşa tutuştular. Vahyi topluma duyurmamak için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Aman bu insanlar Allah âyetlerini duymasınlar. Eğer duyarlarsa bizimkilere itibar etmezler diye Allah âyetlerinin eğitimine yasaklar koydular. Kur’an eğitimini yasakladılar. Kendi yasalarına tutunarak Allah sistemiyle savaşa tutuştular da Allah da onların kökünü kesiverdi. Her devirde bu böyle olmuştur. Her devirde Allah düşmanları ve Allah dostları olagelmiştir ve her dönemde Allah dostlarını kurtarırken düşmanlarını helâk etmiştir. Bu yeryüzünde Allah’ın değişmeyen yasasıdır. Düşmanlarını helâk yasası ve dostlarına yardım yasası de-ğişmeyen yasadır. Kendilerinden öncekilerin başlarına gelenleri bildikleri halde yine de Allah’a kafa tutmaya çalışabiliyorlar bu insanlar.
73. “Semûd milletine de kardeşleri Sâlih'i gönderdik. "Ey milletim Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi: Allah'ın bu dişi devesi size bir delildir, onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın; ona kötülük etmeyin, yoksa can yakıcı azaba uğrarsınız”. Önceki âyetlerde Rabbimiz Âd kavmini anlatmıştı; burada da Semûd’u anlatacak. Evet diyor ki Rabbimiz Semûd’a da kardeşleri Sâlih’i gönderdik. Demek ki her kavme, her topluma kendi kardeşlerinden birisi gönderiliyor. O toplumu iyi bilen, onların dertlerini, âdetlerini, dillerini, problemlerini iyi bilen onları tanıyan bir elçi gönderiliyor. Onları hakka dâvette inandırıcı olsun ve de onların problemlerini çözmede başarılı olsun diye. Semûd kavmi Âd kavminden sonra gelmiş, onların halefi olarak Medine ile Kudüs arasında “Hicr” denilen bölgede yaşamış bir kavimdir. Hattâ Allah’ın Resûlü Tebuk taraflarına giderken: Buradan hızlı geçin, zira burası kardeşim Sâlih’in devesini katlettikleri yerdir buyurur. Semûd’un en büyük şehirlerinden birisi olan belki de merkezi olan “Medayin-i Sâlih” tir. Daha sonra bu şehrin harabeleri üzerinde yapılan incelemelerden anlaşılıyor ki bu şehrin nüfusu beş yüz bin civarındaymış. Bu toplum herhalde helâk edilen üçüncü toplumdur. Kendilerinden önce sırasıyla Nûh kavmi, Âd kavmi helâk edilmiş ve onların arkasından bu toplum geliyordu. Sâlih (a.s)’ın toplumuna söyledikleri de diğerlerinden pek farklı değil. O da aynı şeyleri söylüyor ve diyor ki ey kavmim Allah’a kulluk yapın sizin Allah’tan başka İlahınız yoktur. Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz, hatırını kazanacağınız, çektiği yere gideceğiniz İlahınız yoktur. Rabbinizden size bir Beyyine gelmiştir. Rabbinizden size bir mûcize gelmiştir. Yâni sizin elçi olarak beni kabullenmeniz ve benim dediklerim istikâmetinde bir hayat yaşamanız konusunda size bir tehdidi var Rabbinizin. İşte Rabbinizden size böyle bir Beyyine bir mûcize gelmiştir. Kur’an’ın başka âyetlerinden teferruatını öğrendiğimiz bu mûcize, bu beyyine: İşte şu Allah’ın devesidir ki onda sizin için âyet vardır. O sizin için Rabbinizden bir âyettir. Onu bırakın, ona ilişmeyin ki o Allah’ın arzında otlasın. Ona kötülük etmeyin ki Allah’ın azabı size dokunmasın. Rivâyetlere göre Sâlih (a.s)’ın toplumu kendisinden bir mûcize istemişler. Ey Sâlih bize reddedemeyeceğimiz bir mûcize getirirsen Rabbinden o zaman sana ve Rabbine iman edeceğiz demişler. Rab-bimiz de onlara bu dişi deveyi göndermiş. Cenâb-ı Hak sert bir kayadan böyle dişi bir deve çıkarmış. Tabii ki bu deve böyle normal bildiğimiz bir deve değil. Allah’ın âyeti dendiğine göre mûcize bir deveydi bu, harikulade bir deve. Ona inanmak Allah’a iman demek olan, ona ilişmek de Allah’a ilişmek olan bir deve. Evet o deve Allah’ın bir âyetiydi ve ona karşı Allah nasıl davranılmasını emretmişse öylece davranmaları gerekiyordu. Allah’ın elçisi Hz. Sâlih diyor ki onlara: Bırakın, dokunmayın bu deveye de Allah’ın arzında dilediği gibi yesin içsin. Ona kötülükle dokunacak olursanız Allah’ın azabına uğrarsınız. Evet bu deveye kötü bir şekilde yaklaşmak, kötülük yapmak üzere dokunmayacaklardı. Kötülüğün dışında meselâ süt almak için başka şeyler için dokunabileceklerdi. Zira arz da Allah’ındı deve de Allah’ındı. Ve Allah’ın âyeti olan bu deveye karşı Allah’ın istediği gibi davranmak zorundaydılar. Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımak zorundaydılar. Allah’ın arzında Allah’ın yasalarına, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın dinine, Allah’ın hayat programına hayat hakkı tanıyacaklardı. Kendilerinin, kâinatın, devenin ve tüm varlıkların yaratıcısı ve sahibi olan Allah’ın hayata karışmasına karşı gelmeyeceklerdi. Bu hayat Allah’tansa, bu varlıkların sahibi Oysa, elbette onlar konusunda söz sahibi de O’dur diyeceklerdi. İlişmeyeceklerdi Allah âyetine. Dışlamayacaklardı Allah’ı. Yok etmeden yana olmayacaklardı Allah âyetlerini. Başka? Başka ne istiyordu Allah onlardan? Bakın kullarına karşı rahmeti bol olan Rabbimiz, bu rahmeti gereği gafil kullarının akıllarını erdirmek için bundan sonraki âyetinde onlara şöyle sesleniyor:
74. “Allah'ın sizi Âd milleti yerine getirdiğini, ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde yerleştirdiğini hatırlayın; Allah'ın nimetlerini anın, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın" dedi.” Hatırlasanıza Âd kavminden sonra sizi halîfeler kılmıştık. Allah onlardan sonra sizi yeryüzünde yerleştirip imtihana tâbi tuttu. Allah âyetlerine inanmayan, Allah elçileriyle savaşa tutuşan Âd toplumunu yok etti ve Allah onların mülkü üzerine sizleri getirdi. Onlardan aldığı nimetlerini şimdi size verdi. Onların arkalarından sizleri yeryüzüne yerleştirdi. Size imkân verdi, coğrafya verdi, yeryüzünde hükmetme yetkisi verdi. Sizleri yeryüzünde egemen kıldı. Dilediğiniz gibi yeryüzüne hükmedecek konuma getirdi sizi. Bu yetkiyi kimden aldınız? Kim verdi bütün bu nimetleri size? Bütün bunları Allah lütfetmedi mi size? Yeryüzünü size boyun büktüren Allah değil mi? Siz kendiniz mi yapıyorsunuz bunları? Yeryüzünün ovalarında köşkler kurup, dağlarında kayaları yontup evler, köşkler yapıyorsunuz. Hem ovalardan istifade ediyorsunuz hem dağlardan. Dağlarda evler yontuyorsunuz, ovalarda da köşkler yapıyorsunuz. Rivâyetlere göre kendilerinden öncekilerin rüzgar ve sarsıntıyla yok edildiklerini bildikleri için güya dağların üzerlerinde kayalardan mağaralar yontarak kendilerini Allah’tan gelebilecek muhtemel bir azaba karşı sağlama almaya çalışıyorlardı. Allah’ın elçisi diyor ki bütün bunları size Allah’ın verdiğini hiç düşünmüyor musunuz? Sizden öncekilerin helâk edildiklerini ne çabuk unuttunuz? Yaşadığınız bu bölgede, bu köşklerin içinde kendinizi emniyette mi hissediyorsunuz? Evet Semûd kavmi dağ başlarında kayaları yontarak, kayaları, dağları yararak çok muhkem evler yapıyorlar, hiç ölmeyeceklermiş gibi köşkler içinde yaşıyorlardı ve zannediyorlardı ki bu sağlam yapılar kendilerini her türlü tehlikelere karşı koruyacaktı. Bu sağlam yapılarına, muhkem evlerine, mülklerine, servetlerine makamlarına ve medeniyetlerine güvenerek Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle sa-vaşa tutuşuyorlardı. Kendilerinden önce Allah mücâdeleye tutuşanların gözlerinin önünde Allah karşısında nasıl mağlup olduklarını görmüşlerdi ama yine de ibret almıyorlar ve onların yolundan gitmeyi tercih ediyorlardı. Bu yüzden nerede yüksek, yüksek binalar görsem Semûd’u hatırlarım. Gözümün önünde hiç ölmeyecekmiş gibi plan program yapan Semûd canlanır. Allah korusun da bugünün insanları da tıpkı Semûd’un tavrını sergiliyorlar. Sanki ebedî kalma iddiasını sergileyen, Allah’a da, Allah’ın âyetlerine de, Allah’ın peygamberinin sünnetine de ihtiyaçlarının olmadığını söylüyorlar. Adamlar öyle bir hayat yaşıyorlar ki hayatlarında ne kitap var ne sünnet. Sanki hiç ölmeyecekler, sanki kıyâmet hiç gelmeyecek ve saltanatları düzeleri sanki hiç yıkılmayacak. Tüm günlerini, tüm zamanlarını ve mesailerini bunlara ayırarak, gündemlerinden âhireti, hesabı kitabı çıkararak işleri güçleri kasır ve büyût olan bu insanları görünce Semûd’u hatırlamamak mümkün değildir. Evet Allah’ın elçisi diyor ki Allah’ın size verdiği bu nimetleri hatırlayın da yeryüzünde fesat çıkarmayın, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozmayın. Allah’ın sizlere kulluk adına verdiği bu nimetleri sırf zevkleriniz istikâmetinde kullanacağınıza ihtiyaçlarınız kadar hayatı kullanıp o arazileri o imkânları Allah’a kulluk üzere kullansaydınız ya. Her yerde Allah’a secdeyi gerçekleştirseydiniz ya. Her yeri evlerle, köşklerle, saraylarla dolduracağınıza her yeri Allah’a secde mahalli kılsaydınız ya. Her yerde Allah’ın istediği gibi davranarak Al-lah’a kulluğu gerçekleştirerek halîfelik hakkınızın devamını sağlasaydınız ya. Bakın Allah’ın elçisinin bu uyarısına karşılık o toplumun Melesi de şöyle diyorlardı:
75. “Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, aralarından iman eden ve bu sebeple hor gördükleri kimselere, "Sâlih'in Rabbi tarafından gönderildiğini sahiden biliyor musunuz? "dediler, onlar da, "Doğrusu biz onunla gönderilene inanıyoruz" dediler.” Müstekbirler, kibirlenenler, Allah’a ve elçisine kafa tutanlar, mallarına makamlarına, servetlerine, konumlarına, evlerine, köşklerine güvenerek Allah’a da Allah’ın âyetlerine de Allah’ın elçilerine de değer vermeyenler, devletin nimetlerinden en fazla istifade eden, kan emen, toplumda peygamber mesajının hâkim olmasıyla tüm menfaat hortumlarının kesileceğinden ve mevcut düzenin yaşamasından yana olanlar, müstekbirler mus’taz’aflara, ezilenlere, horlananlara, ikinci, üçüncü sınıf vatandaş görülenlere şöyle diyorlardı: Yâni şimdi sizler gerçekten Sâlih’in Rabbinden bir mürsel olduğunu, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz? Onun gerçekten bir peygamber olduğunu mu düşünüyorsunuz? Onların bu sorularına karşı Sâlih (a.s)’ma iman etmiş mü’minler de diyorlar ki: Biz Sâlih (a.s)’ın bir peygamber olduğuna da onun Rabbinden getirdiklerinin tümüne de iman ettik. Biz onun getirdiklerinin tümüne inandık. Dikkat ederseniz kâfirler siz onun bir peygamber olduğunu biliyor musunuz? Belki de o sizi kandırmıştır şeklindeki sorularına kar-şılık mü’minlerin verdikleri cevap gerçekten çok manidardır. Kâfirlerin sorularını düzelterek diyorlar ki sadece bilmek yetmez. Biz sadece işi bilmekle bırakmadık bu bildiklerimizi imana dönüştürdük. Mücerret bilgi bir işe yaramaz ki. İman için elbette iman edilecek şeyler bilinmeliydi, bilinmeyen şeye iman söz konusu olamazdı ama bu bilgi hemen imana dönüşmeliydi. Ve işte bakın diyorlar ki bilmek de ne demek? Bilmenin de ötesinde biz onun getirdiklerinin tümüne iman ettik. Allah’ın elçisinin Rabbinden getirdiklerinin hepsini kabul ettik. Onun Rabbinden getirdiklerinin tümü bizim başımızın üzerindedir dediler ve imanlarını kâ-firlerin yüzlerine haykırdılar. Bakın anlaşılan o ki Sâlih (a.s) toplumunu Allah dâvet eder. Her toplumda olduğu gibi Sâlih (a.s)’ın toplumun içinden de sadece zayıf olanlar, fakirler ve garibanlar bu dâvete icâbet ederler. Varlıklılar, yöneticiler, topluma egemen olanlar iman etmezler. Ve bunlar, bu kâfirler o toplumda kendilerine ters olan bu insanları ikinci, üçüncü sınıf vatandaş görerek, müs’taz’af görerek imanlarından dolayı onları sorgulamaya çalışıyorlar. Şu andaki müstekbirlerin imanlarından dolayı aşağı gördükleri müslümanları sorgulamaya çalıştıkları gibi. İmanlarından dolayı mü’minleri mahkum etmeye çalıştıkları gibi. Gelin bakalım bizim iznimiz olmadan sizler nasıl inandınız? Bizler bu işe okey demeden nasıl örtündünüz? Bizlerin müsaadesi olmadan şunları, şunları nasıl yaparsınız? dedikleri gibi onları da sorgulamaya ça-lışıyorlardı kâfirler. Ve işin en enteresan tarafı da düne kadar tükürüklerini bile lâyık görmedikleri bu ayak takımını, bu kölelerini imanlarından ötürü artık kale almaya ve onları kendilerine muhatap kabul etmeye başlıyorlardı bu kâfirler. Öyleyse şunu hiç bir zaman unutmayalım ki bizler de bugün bu kâfirlerin karşılarına net ve açık müslümanlar olarak çıkarsak, kendilerinden farklı bir kimlikle onların karşılarına çıkabilirsek o zaman bizi bu imanlarımızla değerlendirecekler. Yoksa bu adamlar bizi neyle değerlendirecekler? Atla mı? Arabayla mı? Servetle mi? Parayla mı? Biz bunlarla bu adamların karşısına çıkmaya çalışırsak unutmayalım ki ebedîyen dünyaya tapınan bu adamların elindekilere ulaşamayacağımıza göre, bizim elimizdekiler hep onlarınkinden az ola-cağına göre yine bir değerimiz olmayacak demektir. Başka neyle çı-kabileceğiz bu adamların karşısına? Demokrasiyle mi, laiklikle mi, İs-lâmi olmayan sosyal yapılanmalarımızla, eğitim anlayışlarımızla mı? Bu adamlar bizim artıklarımızla geçinen, bizi taklit eden, bizi efendi görüp bizimkileri kapmaya çalışan köleler diyecekler. Peki o zaman neyle çıkacağız bu adamların karşısına? İmanla çıkacağız, Kur’an’la çıkacağız, bunlardan farklı bir hayat anlayışıyla, bunlardan farklı bir kimlikle müslüman kimliğiyle çıkacağız işte o zaman bu adamlar bizi muhatap kabul edecekler başka çaresi yoktur bunun. Evet mü’minler kâfirlerin karşılarına müslüman kimliğiyle dikilince bakın onlar ne dediler:
76. “Büyüklük taslayanla, "Sizin inandığınızı biz inkâr ediyoruz" dediler.” Evet müstekbirler de dediler ki biz de sizin inandıklarınızı inkâr ettik. Biz de sizin mü’mini olduğunuz şeylerin kâfiri olduk. Biz sizin inandıklarınızın doğruluğunu bilmiyoruz, bilemiyoruz demiyorlar da; biz onların kâfiriyiz diyorlar alçaklar. Aslında onlar da biliyorlar peygamberin hak olduğunu. Onlar da biliyorlar Sâlih (a.s)’ın hak pey-gamber olduğunu ve bu devenin mûcize bir deve olduğunu. Biliyorlar ama hayatlarının değişmesinden korktukları için, menfaatlerinin kesileceğini bildikleri için iman etmiyorlardı. Peygamberin mesajına iman ettikleri zaman hayatları değişecekti, kan emmeye devam edemeyeceklerdi, zulümlerini sürdüremeyeceklerdi de onun için iman etmiyor-lardı. Sizin iman ettiğiniz şeylerin hiç birisini kabul etmiyoruz diyerek; şehirde inananlarla kâfirler arasında çekişme oldu. Şehirde dokuz kişilik bir eşkıya gurubu vardı. Bu eşkıya gurubunun içinden en şakîleri ileri atılıp deveyi biçiverdi.
77. “Ve dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar, "Ey Sâlih, eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım" dediler.” Evet Allah’ın âyetini, deveyi biçtiler. tâbi büyük bir deve olduğu için ayaklarından biçip öldürdüler. Bu devenin bir özelliği vardı, bir gün toplum kuyulardan su içmeyecek ve sadece bu deve su içecek ve ikinci gün de içtiği bu suyu süt olarak kavme ikram edecek ve tüm kavmi doyuracaktı. İkinci gün de bu deve su içmeyecek ve kavim kuyulardan su içecekti. Yâni Medayin-i Sâlih’in beş yüz bin civarında nüfusu olan bir şehir olduğunu düşünürsek bir tek deve beş yüz bin insanı sütle doyuracaktı. Gerçekten büyük bir mûcizeydi bu deve. Gerçekten de toplum için mahza hayırdı, hayırlıydı, bereketliydi bu deve. Ama kâfirler Allah’ın bu âyetine tahammül edemediler. Allah’ın âyetini ortadan kaldırmaya yöneldiler. Allah’ın yasasını ortadan kaldırmaya yöneldiler. Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımadılar, Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımadılar ve kendileri için mahza hayır olan, tek suçu kendilerine süt verip onları beslemek olan bu deveyi ayaklarından biçerek öldürüverdiler. tâbi büyük bir deve olduğu için ayaklarından biçip onu öldürüverdiler. Evet kâfirlerin fıtratında, küfür tabiatında faydalıyı ret vardır. Kâfir kesinlikle hayra, hakka dayanamaz. Kâfirin hayra hayırlıya bereketliye tahammülü yoktur. Bakın bu deve mahza kendileri için hayırlıydı, mahza bereket kaynağıydı. Bu devenin bir tek suçu vardı o da süt vermek. Süt verip bu insanları doyurmak. Bunun dışında başka bir suçu yoktu bu devenin. Ama kâfirin mantığı ters çalıştığından bu hayra tahammül edemedi. Tıpkı şu anda yeryüzünde tek suçu süt vermek olan ürettikleriyle tüm dünyayı doyurmaktan başka bir suçu olmayan müslümanları öldürmek için günümüz kâfirlerinin soyundukları gibi. Ben müslümanları Sâlih (a.s)’ın devesine benzetirim. Şu andaki müslümanların yeryüzünde varlıkları da insanlık için mahza hayırdır. Bugün müslümanların bir tek suçu var. O da tıpkı Sâlih (a.s)’ın devesi gibi süt vermek. Yâni ürettikleriyle tüm dünyayı beslemek. Ama bugünkü kâfirler de tıpkı dünün kâfirleri gibi bu hayra tahammül edemiyorlar. Bu hayrın varlığına tahammül edemiyorlar da yeryüzündeki tüm müslümanları yok etmek için çırpınıyorlar. Yeryüzünde Allah’ın âyetine, Allah’ın arzularının görüntülenmesine, Allah’ın yasalarının temsil edilmesine tahammül edemiyorlar. Çünkü kesin biliyorlar ki bu kâfirler yeryüzünde müslümanlar var oldukları sürece, yeryüzünde müslümanlar Allah’a kulluğu sergiledikleri sürece bâtılların bâtıllıkları anlaşılacak sapıkların sapıklık noktaları açığa çıkacak ve kendilerine hayat hakkı kalmayacaktı. Evet kâfirin mantığı ters işlemektedir. Şaşı gözlüdür kâfir. Her şeyi ters değerlendirir. Hakkı bâtıl, bâtılı hak görür, hayrı şer, şerri hayır görür, temizi pis, pisi temiz görür. Sanki namusluluğu namussuzluk, namussuzluğu namusluluk bilir. Meselâ bir okulda iki bin öğrenciden sadece iki tanesi kapalı olsa küfrün buna tahammülü yoktur. Neden? Çünkü o iki tane örtülünün varlığı örtüsüzlerin varlığını açığa çıkarıyor da ondan. Koskoca bir dairede rüşvet yemeyen iki tane memurun varlığına tahammülleri yoktur. Neden? Çünkü o iki tane mü’minin varlığı ötekilerin pisliğini açığa çıkarıyor da ondan. Evet Sâlih (a.s)’ toplumu peygamberlerinin buna dokunmayın dediği deveyi Allah’ın âyetini ortadan kaldırıverdiler. Şu anda da son elçi Hz. Muhammed (a.s)’ın bunlara dokunmayın dediği yeryüzünde Allah âyetlerini, Allah sistemini kaldırmaya çalışıyorlar. Evet deveyi öldürdüler. Peki acaba niye öldürmüşlerdi bu de-veyi? Çünkü bu deve Allah’ın âyetiydi ve karşılıksız süt veriyordu top-luma. Bu devenin varlığı, misyonu toplumda menfaatperestlerin huzurunu kaçırıyordu. Karşılıksız bir şey yapmayı bilmeyenlerin pisliğini açığa çıkarıyordu bu deve. Peygamber de böyleydi. Rabbimiz Müd-dessir sûresinde peygamberine şöyle diyordu: “ Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.” (Müddessir 6) Daha iyisini beklediğinden dolayı sen insanlara iyilikte bulunayım deme. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez deme. Ben bunu bir kere arabama bindirirsem bu bana araba hediye edecek deme. Hareketlerini buna bina etme peygamberim. Yaptığın işi çok görerek başa kakma. Veya sen çok iyiliğe lâyıksın zannederek hareketini öylece düzenleme. Veya karşındakini minnet duygusu altında tutma. Yâni Az verip çok şey bekleme. Hem toplumsal planda, hem de Allah’a karşı görevlerinde öyle davranma. Meselâ namazımızı kılıyoruz, abdestimizi alıyoruz, elbette Allah bizi cennete koyacaktır değil mi? diyerek az yaptığın kulluğun karşılığında tam kulluğun gereği olan cenneti bekleme. Bir böyle. Bir de sosyal ilişkiler içinde karşındakine iki âyet anlattın diye iki çay içirmesini bekleme. Ya da aferin demesini bekleme. Veya tebliğ ettim, duyurdum diye hemen hayatını değiştirmesini bekleme. İşte Allah peygamberinden bunu bekliyordu. Şimdi böyle bir peygamberin varlığına kâfirler, toplumda menfaatlerini birinci planda tutan zâlimler tahammül edebilirler mi? Devletse tebaasını, talebeyse hocasını, hocaysa talebesini, müdürse okulunu ve talebelerini, sa-tıcıysa müşterilerini, müşteriyse satıcıyı düşünen birisini gördüklerinde elbette zâlimlerin iştahı kaçacaktı. Bu tipte bir tek adamın varlığına bile tahammül edemezler. Onu yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Kendilerinin yanlışlığını ortay koyan kıstası yok etmek için yapamayacakları yoktur bu adamların. İşte Semûd da böyleydi. Kendilerinin iyiliğini isteyen, yaptıkları karşılığında kendilerinden bir ücret istemeyen fedâkarlık sembolü kardeşleri Sâlih’in varlığına dayanamadılar. Mahza kendileri için hayır olan, bereket olan devenin varlığına tahammül edemediler. Allah’ın âyetine tahammül edemediler de deveyi öldürüverdiler. Aslında deveyi boğazlayanlar bir kaç kişiydi, ya da onların da içinden bir tanesi bu işi gerçekleştirmişti ama dikkat ederseniz Rab-bimiz bu işi toplumun tümüne teşmil ediyor. Tüm toplumu suçlu kabul ediyor. Neden? Çünkü devenin öldürülme konusunda ötekiler de ona yardımcı oldular veya ötekiler de onun bu eylemine ses çıkarmadılar, engel olmadılar, karşı koymaya çalışmadılar. İçlerinden bir şakinin Allah’ın âyetini kaldırmasına göz yumdular. İşte onların bu tavrı o şakîye en büyük destekti ve Rabbimiz bu konuda onların tümünü bu suça ortak kabul ediyor. O deveyi hep beraber boğazladılar, Allah’ın âyetini hep beraber ortadan kaldırdılar diyor. Yâni bir toplum içinden bir şaki çıkıp Allah’ın sistemini kaldırırsa toplumun diğer üyeleri on bu işten engellemeye çalışmazsa tüm toplum suçludur diyor Rabbimiz. Evet toplum içinde şirke, toplum içinde ahlâksızlığa, toplum içinde İslâm dışı uygulamalara ses çıkarmayan herkes ondan sorumludur. Evet deveyi öldürdüler Sonra da küstahlıkları içinde dediler ki bakın: Allah’ın elçisine meydan okuyarak dediler ki ey Sâlih! Biz ya-pacağımızı yaptık, haydi sen de o bize vaadettiğin azabı getir de gö-relim. Ey Sâlih gerçekten peygambersen haydi ne getireceksen getir de görelim dediler. Hakikaten Allah’a ve onun elçisine kafa tutmada çok ileri gittiler. Çünkü Sâlih (a.s)’a meydan okumaları demek Allah’a meydan okumaları demekti. Yâni âyetin ifadesinden de anlıyoruz ki aslında bu adamlar Allah’ın azabını hak ettiklerini, Allah’ın azabının mutlaka kendilerine geleceğini bildiler de yine de kuyruğu dik tutmaya çalıştılar. Yâni onu öldürünce rahatları kaçtı. Çünkü önceki toplumlara Allah’ın yaptıklarını bildikleri için artık kesinlikle kendilerine Allah’ın azabının geleceğini anladılar. Rivâyetlere göre bu deveyi öldürmelerinden sonra Rabbimiz onlara üç gün müddet tanıdı. Üç gün kendi memleketinizde faydalanın dedi. Haydi üç gün daha yaşayın dedi. Yine rivâyetlere göre bu üç günün birinci gününde, yüzleri sarardı, ikinci gün yüzleri kızardı, üçüncü gün de yüzleri kap kara kesildi. Daha sonra:
78. “Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.” Onları bir racfe yakalayıverdi. Dizlerinin üzerinde çöküverdiler. Oldukları yerde diz çöküverdiler. Güvendikleri evleri, villaları, saltanatları, medeniyetleri bir anda çöküverdi. Güçleri kuvvetleri teknolojileri bir sayha ile bir anda çöküverdi. Bir Sa’ika, bir yıldırım, bir titreşim, ya da geberin diye bir ses geliverdi de ne evleri, ne köşkleri, ne medeniyetleri, ne güçleri kuvvetleri kendilerini helâkten kurtaramadı. Diz çöktüler, keşke alçaklar daha önce diz çökselerdi. Keşke daha önceden secdeye kapansalardı. Keşke daha önceden Rablerinin emirlerine boyun büküp Onun istediği hayatı yaşamaya yönelselerdi. Onlar böyle tav’an diz çökmeye yanaşmayınca Rabbimiz zorla diz çöktürüverdi onlara.
79. “Sâlih de onlardan yüz çevirdi ve" Ey milletim! An-dolsun ki ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz? dedi.” Sâlih (a.s) onlardan yüz çevirdi, onlardan uzaklaşıp şöyle bir tepeye çekildi ve az evvel beş bin insanın yaşadığı Medayin’e şöyle bir baktı. O insanlardan, o insanların evlerinden, Medeniyetlerinden geriye kalanı şöyle bir seyretti. Ve dedi ki, ey kavmim! andolsun ki ben size Rabbimiz risâletini tebliğ ettim. Rabbimin bana gönderdiklerini ben size tastamam ulaştırdım. Bu konuda en küçük bir mâzeret gösteremeyeceğiniz biçimde size hakkı duyurdum. Ben bana düşenlerin tamamını yaptım. Ve ben size nasihat ettim. Sizin cennetiniz için ve cehennemden korunmanız için ben size nasihatçi davrandım. Yâni size son derece samimi davrandım. Sizden hiç bir ücret istemedim. Ve sizin bana yaptığınız işkenceler ve yalanlamalarınız karşısında bıkıp usanıp, size kızıp darılıp da sizin cehenneminize göz yummaya kalkmadım. Şahsî meseleleri ön plana çıkarmadım. Sadece sizin için iyilik düşündüm ama: Lâkin siz nasihatçileri sevmiyorsunuz. Siz sadece sizin iyiliğinizi düşünen, sizi ezmeyi, sizi kullanmayı, size zulmetmeyi istemeyen ve sadece sizin cennetiniz ve mutluluğunuz için çırpınanları sevmiyorsunuz. Siz nasihati ve nasihatçiyi sevmiyorsunuz. Siz böyle sırf sizin iyiliğinizi isteyen insanları sevmiyorsunuz. Siz her an sırtınıza binecek, her dakika sizi ezecek, sizi kullanacak birilerinden hoşlanıyorsunuz. Bu tip zorbalar karşısında ancak hizaya geliyorsunuz. Bir peygamberden değil, zâlim bir idareciden hoşlanıyorsunuz. Sizi seven, size değer veren ve sizin için, sizin kurtuluşunuz için her türlü fedâkarlığa katlanan, bir elçiyi kaale almıyorsunuz da sizi ezenlerin karşısında ceket ilikliyorsunuz. Siz sizden çok sizi düşünen birisini değil, sizi her an ezen birilerinden hoşlanıyordunuz ve işte böyle bir tutumun sonucunda da Allah’ın azabını hak ettiniz. Gerçekten sevinmedi Hz. Sâlih (a.s). Kavminin başına gelenlere üzüldü. Zavallılar ben size dememiş miydim? Ben size anlatmamış mıydım? diyerek üzüntüsünü dile getiriyordu. Evet bir toplum daha tarih sahnesinden siliniyordu. Bir toplum daha Rablerine isyanlarının cezasını çekerken, o toplum içinde üslendikleri rollerinden dolayı Allah elçisi ve beraberinde inananlar kurtuluyor ve Rablerinin va’dine kadar yaşıyorlar. Sonra Rabbimiz bir başka toplumu anlatmaya başlıyor. Lût (a.s)’ı ve onun toplumunu anlatmaya başlıyor.
80. “Lût’u da gönderdik, milletine" Dünyalarda hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bir hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” Lût (a.s) İbrâhim (a.s)’ın yeğenidir. İbrâhim (a.s)’ın kavmiyle, toplumuyla, devletiyle verdiği onurlu mücâdelesinden ve sonunda ateşe atılmasından sonra yeğeni Lût (a.s)’la beraber ülkesinden hicret etmiş. İbrâhim (a.s) Filistin bölgesine yâni Beyti Makdis civarına, Lût (a.s) da Ürdün’e Sodam ve Gomore kentlerinin bulunduğu bölgeye yerleşmiştir. Kudüs’le Amman arasında bir bölgedir burası. Lût (a.s)’ın toplumunun bir büyük hastalığı vardı. Yeryüzünde hiç bir kavmin yapmadığı korkunç bir hastalık. Lûtîlik. Erkeğin erkelere gitmesi. Bakın diyor ki Hz. Lût: Sizler fahişeye mi gidiyorsunuz? Aşırılığa, fahşaya mı gidiyorsunuz? Dünyalarda sizden önce hiç bir kavimde görülmemiş, hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı mı yapmak istiyorsunuz? Veya âleminden maksat insanların dışında hayvanlar âleminde bile benzeri görülmemiş çok çirkin bir şeyi mi yapmaya gidiyorsunuz?
81. “Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz, doğrusu çok aşırı giden bir milletsiniz" dedi.” Hayvanların bile yapmadığı, yapamadığı bu fıtrat bozukluğuyla kadınlar dururken erkeklere mi gidiyorsunuz? Hem de bir yanlışlık sonucu, bir hata sonucu da değil üstelik şehvetle gidiyorsunuz öyle mi? Hayır hayır sizler haddi aşan bir toplumsunuz. Sizler müsrif bir toplumsunuz. Yâni böyle sere serpe, keyfine göre, zevkine göre yaşamak isteyen, hiçbir sınır tanımayan, Allah tanımayan bir toplumsunuz. Çünkü hayatın sınırını koyan Allah’tır. Sınır tanımayanlar da Allah tanımayanlardır. Allah’ın müsrifler olarak vasfettiği bu kavim ahlâksızlıkta o kadar ileri gitmişlerdi ki toplumun içinde herkesin gözleri önünde bu ahlâksızlığı işliyorlardı. Ahlâksızlığı doruk noktada sergileyen, peygambere kafa tutmayı doruk noktada yasallaştırmış bir toplum. Ahlâksızlığı en zirvede temsil eden kavim Hz. Lût (a.s)’ın kavmidir. Hattâ insan sûretinde kavmi yok etmek için Allah’ın melekleri Hz. Lût (a.s)’a geldikleri zaman karısı bu ahlâksızlara haber vermişti. Lût’un evine çok yakışıklı delikanlılar geldi, eğer onlardan istifade etmek isterseniz haydi buyurun diye; eve bu ahlâksızları dâvet etmişti. Ahlâksız toplum da Lût (a.s)’ın evini muhasara ettiler. Ey Lût biliyoruz ki senin evinde yakışıklı gençler var onları bize teslim etmezsen sana şöyle şöyle yapacağız diyerek Allah elçisini tehdit ettiler. Yâni düşünebiliyor musunuz birisinin evine misafir olarak bir kısım gençler geliyor ve ev sahibinden şehvetlerini tatmin için bu misafirlerinin kendilerine teslim edilmesini istiyorlar. Gerçekten ahlâksızlığın doruk noktası. Bakıyoruz bugün de Amerika’da ve müşrik batıda ve onların uydusu konumunda bulunan Türkiye’nin pek çok şehirlerinde aynı ahlâksızlıkların sergilendiğini görüyoruz. Aynı fıtrat bozukluklarını bugün de görüyoruz. Belki de Lût (as) ın ahlâksız ve sapık kavmini aratmayacak boyutta. İşte bu fıtratın bozulmasının ifadesidir. Bütün bunlar inanç bozukluğundan tevellüd eden şeylerdir. Allah diyor ki sizler müsrif bir toplumsunuz. Sizler haddi aşan, Allah’ın sınırlarını tanımayıp çiğneyen Rabbinizin size vermiş olduğu nimetleri kötü yerde kullanan, fıtratı kötüye kullanan insanlarsınız. Allah onlara bir güç vermişti, cinsel bir potansiyel vermişti halbuki onlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güç sayesinde nesillerini devam ettireceklerdi. Beşeriyetin devamını sağlayacaklardı. Erkekse kadına, kadınsa erkeğe gidecekler ve Allah’ın kendilerine gösterdiği yollardan bu arzularını tatmin edeceklerdi. Oysaki bu ahlâksız toplum Allah’ın kendilerine Lütfettiği bu gücü bu enerjiyi gerekli yerde kullanmayarak İsraf ediyorlardı. Demek ki İsraf nimeti o nimetin vericisinin yolunda kullanmamaktır. İsraf: Nimeti, nimet sahibinin gösterdiği istikâmette kullanmamaktır. Evet malımızı, evlâtlarımızı, canımızı, elimizi, ayağımızı, paramızı, cinsel gücümüzü, aklımızı, fikrimizi, kâlemimizi, zamanımızı nerede ve nasıl kullanacağımızı Allah’a sormak zorundayız. Çünkü bütün bu sahip olduğumuz şeyleri bize veren Odur. O bütün bu verdiklerini nerede ve nasıl kullanmamızı istiyorsa oralarda kullanmak zorundayız. O zaman nimete şükretmiş olacağız, değilse küfran-ı nimet etmiş ve İsraf etmiş olacağız. İşte Allah’ın kullarına vermiş olduğu cinsel nimeti de üreme nimetini de evlenerek meşru dairede çoluk-çocuk sahibi olarak onu verenin rızasına uygun olarak değerlendirmek zorundayız. Evet demek ki bu da bir nimettir. Ve eğer bu bir nimet olmasaydı ne kadın kocasına tahammül eder ne de koca karısının ve çocuklarının kahrını çekmeye yanaşırdı. İşte Allah’ın verdiği bu nimetin burada kullanılması gerekmektedir. Rabbimiz bize bu nimeti bunun için lütfetmiştir. Bu nimetin Allah’ın yasakladığı bir istikâmette kullanılması, erkeklerin erkeklere giderek, kadınların da kadınlarla tatmin olarak kullanılması nimetin İsrafıdır. Evet Allah’ın elçisi onlara, sizler kadınları bırakarak erkeklere giden sapıklar mısınız? Sapıklığı mı tercih ediyorsunuz? Sizler ne sapık ne İsrafçı insanlarsınız buyurunca bakın onlar da şöyle diyorlardı:
82. “Milletinin cevabı sadece, "Onları kasabamızdan çıkarın, güya onlar temiz kalmaya uğraşan insanlarmış" demek oldu.” Çıkarın bu adamları şehrimizden. Çıkarın onları beldemizden. Atın bu adamları okullarımızdan. Sürün bu adamları kentimizden. Yok edin bunları. Temizleyin bu adamları sokaklarımızdan. Çünkü bunlar temizlenmek isteyen kimselerdirler. Temizlik istiyorlar bunlar. Aşırı temizlikten yanalar bunlar. Madem ki temizlik istiyorlarmış, madem ki temizlikten yanalarmış öyleyse çıkarın bunları şehrimizden de diledikleri yerde diledikleri kadar temizlensinler. Bunlar memleketin düzenini bozuyorlar. Bunlar ülkenin yeknesaklığını zedeliyorlar. Bunlar bizim ülkemizde fitne çıkarıyorlar. Bizler ne güzel erkek erkeğe, kadın kadına bir ayırım yapmadan cinsel arzularımızı tatmin edip keyiflerimize bakarken bu adamlar homoseksüelliğe, zinaya karşı çıkarak bizim huzurumuzu kaçırıyorlar. Yok haramdı, yok helâldi diyerek bizim iştahımızı kaçırıyorlar. Huzurumuzu kaçıran, bize Allah’ı, bize âhireti, bize haramı helâli, hesabı kitabı, namusu iffeti hatırlatan ve böylece zevklerimizi kaçıran bu insanları çıkarın ülkemizden de biz de rahat bir şekilde yiyeceğimiz nanelerimizi yiyelim diyorlar. Bugün de aynı şeyleri demiyorlar mı? Çıkarın bu adamları şe-hirlerinizden. Atın bunları okullarınızdan. Temizleyin bunları askeriyenizden. Kovun bunları mahallenizden. Çıkarın bu adamları akrabalığınızdan. Çünkü temizliği istiyor bu adamlar. Bu sofuları sürün başka yerlere. Bu tesettürlüleri uzaklaştırın üniversitelerinizden. Bu sakallıları, bu rüşvet yemek istemeyenleri, bu temizlikten yana olanları atın dairelerinizden. Evet semi ve basîr olma özellikleri alınmış, pislikten yana olanların bugün de aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. Çünkü hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, pisi temizden, namusu namussuzluktan ayırabilme özellikleri alınmış insanlardan bundan başkası da beklenmeyecekti elbette. Evet kirlilerin içinde temizlerin yaşaması zordur. Pislerin içinde az da olsa temizlerin varlığı, pislerin pisliklerini açığa çıkardığı için pisler kesinlikle onların varlığına tahammül edemezler. Sistemleri pis olan, hukukları pis olan, kazanmaları harcamaları pis olan, eğitimleri pis olan, erkek kadın ilişkileri pis olan her şeyleri pis olan, her tarafları kokuşmuş fıtratları pisliğe alışmış insanların temizlikten ve temizlerden hoşlanmaları asla mümkün olmayacaktır. Evet onlar böyle deyince de:
83. “Bunun üzerine Lût'u ve taraftarlarını kurtardık; yalnız karısı geride kalıp helâke uğrayanlardan oldu.” Evet bunun üzerine peygamberi ve onun safında yer alanları, tercihini peygamberden yana kullananları kurtardık ancak hanımı müstesna çünkü geride kalanlardan oldu. Veya onun karısı helâke uğrayanlardan oldu. Veya o Lût (a.s)’ın karısı rahmetten ve kurtuluştan mahrum olanlardandı. Temizlikten, temizlenmeden yana olan, Allah’ın istediğinden yana olan peygamberi ve onunla birlik olanları kurtardık ve:
84. “Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Evet cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran bir toplumun âkıbeti de işte böyle oldu. Allah’ın ve O’nun elçisinin kendilerinden istediği tertemiz bir hayata razı olmayarak pislikten hoşlanan bir toplumun âkı-beti işte budur. Lût (a.s)’ın toplumu böyle pislik içinde peygamberlerinin kendilerine sunduğu mesajdan habersiz, Allah’a ve O’nun elçisine kafa tutar bir hayatı yaşayıp dururlarken onları helâk görevini alan Allah’ın melekleri bu toplumu helâk etmek üzere gelirlerken önce Beyti Mak-dis civarındaki Halil kentinde ikâmet eden Hz. İbrâhim’in (a.s)’ın yanına uğrarlar. Allah’ın melekleri insan sûretinde kendisine geldikleri için atamız İbrâhim (a.s) onlara kızartılmış bir buzağı ikram eder. Fakat onların sofraya el sunmadıklarını gören atamızı bir korku bir telaş alır. Çünkü genelde o toplumda bir eve misafir gelenler eğer ikram edilen yemeği yemezlerse düşmanlık adına geldikleri anlaşılırdı veya bu varlıkların melek oldukları anlaşılırdı. İşte atamız İbrâhim’i bir korku almıştı. Onun ve hanımının telaşlandıklarını gören Allah’ın melekleri onları rahatlatmak için dediler ki ey İbrâhim korkmayın biz Allah’ın melekleriyiz. Bunu öğrenince İbrâhim (a.s)’ı bu defa da başka bir kor-ku almıştı. Melek ya vahiy getirir ya da hele hele bir insan sûretinde gelmişlerse mutlaka bir toplumu helâk etmek için gelirler diyerek bir başka korku kaplamıştı atamızı. Allah’ın melekleri dediler ki korkma ey İbrâhim biz sana bir çocuk müjdelemeye geldik dediler. Onların bu sözlerini duyan Sara annemiz de çok heyecanlandı veya hayretini şaşkınlığını gizleyemeyerek ellerini yüzüne vurdu ve dedi ki ben ha! Benim çocuğum olacak ha! Ben kısır bir kadınım! Ve de üstelik seksen doksan yaşındayım! Böyle bir ayağı çukura kaymış, yaşlılığının son haddine ulaşmış bir kadından nasıl bir çocuk olabilir? diyerek hayretini izhâr ederken melekler de dediler ki” Kezalik” işte böyle. Güç ve kudret sahibi olan rabbine bu iş kolaydır, hiç bir şey ona zor gelmez dediler. Sonra İbrâhim (a.s) meleklere sordu: Sizin esas geliş gayeniz nedir? Allah’ın melekleri de dediler ki biz Rabbimizin emriyle Lût’un kavmini helâk etmeye geldik. Allah’ın merhametli elçisi heyecanla de-di ki; ama orada Lût var. Melekler dediler ki orada kimin olduğunu biz bilmekteyiz. Sonra oradan ayrılıp Ürdün’e, Lût (a.s)’ın bölgesine geldiler, insan sûretinde az evvel de ifade ettiğimiz gibi hanımı hainlerden olduğu için onları kavmin ahlâksızlarına haber verdi. Bizim evde yakışıklı gençler var onlardan istifade etmek istiyorsanız haydi gelin dedi. Sonra ahlâksızlar tarafından Lût (a.s)’ın evi çevrildi. Ver o gençleri bize ey Lût yoksa biz sana ne yapacağımızı görürsün diye tehditler savurmaya başladılar. Onların bu tavırları Lût (a.s)’a gerçekten çok ağır geldi. Misafirlerini kendi elleriyle bu ahlâksızlara teslim etmek durumunda kalmak onu çok üzdü de onlara ey kavmim işte kızlarım! Gerçekten evlenmek istiyorsanız onları alın ve bu misafirlerime dokunmayın dedi. tâbi bu işte kızlarım ifadesi işte ümmetimin kadınları, eğer evlenmek istiyorsanız bu kadınlarla evlenin ve erkeklere gitmekten sakının anlamına da gelmektedir. Onlar dediler ki ey Lût bizim ne istediğimizi sen pek ala biliyorsun. Biz kızları değil erkekleri istiyoruz ve onları almadan da buradan bir adım bile atmayacağız dediler. Sonra Allah’ın melekleri dediler ki ey Lût korkmana gerek yok biz Allah’ın elçileriyiz ve bu ahlâksızların defterlerini dürmeye geldik derler ve işte Rabbimizin: “Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdır-dık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Âyetinde ifade edildiği gibi Allah onların işlerini bitiriverdi. Mü’-minleri kurtarırken Rabbimiz kâfirlerin kökünü kazıyıverdi. Ama burada dikkat ederseniz karısı müstesna diyor Rabbimiz. Evet görüyoruz ki iman etmedikleri sürece peygamber karıları, peygamber kızları, peygamber oğulları peygamber babaları, peygamber amcaları bile kurtulamıyor. Öyleyse ancak inananlar kurtulacaktır, bunun dışında ne nesep bağı ne de başka bağlar hiç bir değer ifade etmeyecektir. Bakın Rabbimiz Tahrîm sûresinde iki peygamber karısından bir de Firavunun karısı olan Asiye annemizden örnek vererek bu hususu şöyle anlatır: Allah, inkâr edenlere, Nûh'un karısıyla Lût'un karısını misal gösterir: Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun, nikâhı altında iken onlara karşı hainlik edip inkârlarını gizlemişlerdi de iki peygamber Allah'tan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına: " Cehenneme girenlerle beraber siz de girin" dendi (Tahrîm 10) “Allah, inananlara Firavunun karısını misal gösterir: O: Rabbim! Katından bana cennette bir ev yap; beni Firavundan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zâlim milletten kurtar" demişti.” (Tahrîm 11) Evet görüyor musunuz? İki peygamber karısı, Lût (a.s) ve Nûh (a.s)’ın karıları kocaları peygamber oldukları halde, Allah kendilerine çok büyük nimetler sağlamış olduğu halde, evlerine vahiy indiği ve çevrelerindeki insanlar o evden aydınlandıkları halde bu büyük nimetten istifade edemeyen iki peygamber karısı, cehenneme gidiyor ama zâlim ve despot bir adamın Firavunun karısı olan Asiye annemiz akşam-sabah yemek yerine kendisine sopa atan dünyanın en zâlim adamının emrinde o zor imkânları, o dar imkânları değerlendirip cennete gidiyor. Rabbimiz bu ikisini mü’minlere misal olarak arz ediyor. Yarın ya Rabbi işte imkânım yoktu, zamanım yoktu, zâlim bir müdürüm vardı nefes aldırmadı, zâlim birinin tebaasıydım fırsat vermedi. Veya ya Rabbi param yoktu, pulum yoktu, imkânım yoktu ne yapayım kulluk yapamadım diyerek yığınlarla mâzeretlerin arkasına saklanmak isteyenlere işte bu iki örneği verecek. Bakın ki imkânı olanlar ne yapmış? İmkânsızlıklar içinde kıvranan ne yapmış buyuracak. Evet Lût (a.s)’ın karısı da helâk edilenler arasındaydı, dünyada ve helâk edilenlerin arasında olacak âhirette. Bildiğimiz kadarıyla Lût (a.s)’a toplumu içinden sadece iki kızı iman etmiştir. Bundan başka hiç kimse iman etmemiştir. Allah’ın elçisi yıllarca anlatmış, yıllarca uyarmış, yapmayın etmeyin demiş, bu gidişiniz dünyada azaba, âhirette de cehenneme doğru bir gidiştir. Gelin ey insanlar Rabbinize iman edin. Gelin Rabbinizin sizden istediği bir hayatı yaşayın. Gelin kendi hayatınızı kendiniz belirlemeye ve keyfinizin istediği şeyleri yapmaya kalkışmayın. Sizin bir sahibiniz ve yaratıcınız vardır. Sizler hayatınızı Rabbinize borçlusunuz. Rabbiniz denemek için sizi bu dünyaya getirdi. Sizden öncekiler gibi şu anda sizler de imtihandasınız. Gelin inadı bırakın da müs-lüman olun, Rabbinize teslim olun diye yıllarca uyardı onları ama din-lemediler. Yan çizdiler, keyifleri ağır bastı, şehvetleri ağır bastı, menfaatleri ağır bastı da Rablerine ve Rablerinin elçisine isyan edince Allah da onların defterlerini dürüverdi. ”Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Evet üzerlerine bir yağmur gönderdi de Rabbimiz işlerini bitiriverdi. Bir toplum daha siliniyordu tarih sahnesinden. Allah diyor ki onların âkıbetleri ne oldu bir bakın. Lût kavminin Kur’an’da bir başka ismi de “Mu’tefikat” tır. Yâni altı üstüne getirilmiş bir toplum mânâsına. Allah üzerlerine bir yağmur göndermiş, o yağmurun arasında taş yağdırmış ve melekler de her bireri beş bin kişiden ibaret olan iki şehrin altını üstüne getirivermişlerdir. Bu toplumun bulunduğu yer bugünkü Bahr’ul Muhît yâni ölü deniz diye anılan Lût gölü ve çevresidir. Burası deniz seviyesinden çok daha aşağılarda bir çukurdur ki bu toplumun yere battığının göstergesidir. Böylece insanlık Allah’a kafa tutan bir toplumun ne hale geldiğini bir daha görüyordu. İnsanlık Allah’ın gücüne kuvvetine bir daha şahit oluyordu. Ama ne gariptir ki insanlar ibret almıyorlar. Zâlimlerin sonu hep böyle olduğu halde yine de insanlar onların hemen arkasından hiç bir şey olmamış gibi zâlimliklerine devam edebiliyorlar. Gerçekten çok garip bir şeydir bu. Bize karşı rahmeti sonsuz olan Rab-bimiz bu kitabının her bir sûresinde sürekli bizi uyarıyor. Ey kullarım, dikkat edin, ben sizlere ısrarla bunu anlatıyorum. Ben size bu helâk konusunda peşin bir kanaat, peşin bir bilgi veriyorum. Bu konuda kesin bir kanaate vararak, hata etmeyesiniz diye önceden sizi uyarıyorum. Önceden size bilgi ulaştırıyorum. Sizden öncekilerin, atalarınızın düştükleri yanlışı, onların yanılgı noktalarını, sapak noktalarını anlatıyorum ki sizler de onların yanlışlarına düşmeyesiniz. Bu size bir uyarı değil mi yani? Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ge-lin akıllarınızı başlarınıza alın da sizler de onlar gibi kezzebe yapmayın. Gelin onlar gibi sizler de bu gerçekleri, bu helâk yasasını yalanlamayın. Yalan saymayın beni. Yalan saymayın ölüm ötesi hayatın hesabını. Onların durumlarını görün de kendinize gelin buyurmaktadır. Burada şunu da söyleyelim ki bu bizim için de en güzel örnek olacaktır. Bakın Allah’ın elçileri anlatıyor, anlatıyor yine de insanlar kabul etmiyorlar. Öyleyse biz de birilerine anlatınca hemen adam ol-malarını beklemeyeceğiz. Bizim karşımızda da birileri bizi ve bizim kendilerine sunduğumuz İslâm’ı kabullenmeyebilirler. Anlıyoruz ki böyle bir durumda kendimizi asla sıkıntıya sokmayacağız. Unutmayacağız ki bizden çok daha şerefli bir Allah elçisine sadece iki tane kızı iman ediyor. Bunun dışında hiç kimse inanmıyor. Ayrıca Rasulullah efendimizin hadislerinde öğreniyoruz ki yarın hiç ümmeti olmayan peygamberler gelecektir Allah huzuruna. Ama onların da bizim de görevimiz insanların kalplerine imanı sokmak değildir. Bizim görevimiz anlatmamız gerekenlere ısrarla anlatmaktır gerisi Allah’a kalmış bir şeydir. Önemli olan batan toplumların içinde batmayıp kurtulanların rolünü üslenebilmektir. Bundan sonra Rabbimiz bir zâlim dosyası daha açacak. Her halde bu bölümün son zâlim dosyası olacak bu dosya. Bu da Şuayb (a.s) ve toplumunun dosyası.
85. “ Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle dedi:" Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka İlahınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; inanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır.” Evet bu sûrede özetler halinde Rabbimiz elçilerinin kavimleriyle mücâdelesini anlatır. Bu bölümde de Rabbimiz Şuayb (a.s)’ın toplumuyla mücâdelesini anlatacak. Ancak bu peygamberin toplumuyla mücâdelesinde itikadî konulardan ziyâde muamelat konularına dikkat çekilmektedir. Yine önceki peygamberlerin toplumları gibi bu toplumun da Allah’a inanan ama inandıkları Allah’a ortak koşan bir toplum olduğunu görüyoruz. Allah’a iman eden ama inandıkları Allah’ı hayatlarına karıştırmamadan yana olan bir toplum. Belki hayatlarının ibadet bölümünde Allah’ı söz sahibi kabul edip, muamelat konusundaki prensiplerini Allah’tan başkalarından almaya çalışan, hayatlarının muamelat bölümünde Allah’tan başka-larını yetkili kabul eden bir toplum. İşte Şuayb (a.s) hayatı parçalayıp bir bölümünde Allah’ı öteki bölümünde de başka Rableri dinleyen toplumunu sadece Allah’a kulluğa ve tevhide dâvet ediyordu. Evet toplum Medyen toplumu ve peygamber Hz. Şuayb. Med-yen toplumu Akabe körfezinin Suudi Arabistan taraflarına doğru bakan bir bölgede yaşamış bir toplumdur. Bugünkü Tebuk taraflarında yaşamış bir toplum. Afrika’yı Asya’ya bağlayan uluslararası ticaret yollarının geçtiği çok önemli bir ticaret ülkesinde yaşamış bir toplum. İşte böyle bir topluma Allah elçi olarak Hz. Şuayb’ı gönderir. Şuayb (a.s)’ın Hz. İbrâhim’in torunlarından olduğu rivâyet edilir. Toplumunun en büyük hastalığı muamelat konusuna Allah’ı karıştırmamak ve ölçü tartıya riâyet etmemek. Ölçü ve tartıda kapitalist bir hayatın ortaya konması. Maddeci ve materyalist bir anlayışın doruklaştırılması. Âhiret inancının, hesap kitap duygusunun diskalifiye edilip dünyanın birinci plana alınması ve bunun sonucu olarak da putlaştırılan dünya ve dünyalıklara ulaşabilmek için her şeyin meşru sayıldığı bir toplum. Hz Şuayb’ın önce tıpkı önceki elçilerin yaptığı gibi bu toplumu Allah’a kulluğa çağırdığını görüyoruz. Ey kavmim Allah’a kulluk edin, çünkü sizin O’ndan başka kulluk yapacağınız İlahınız yoktur. Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz, kendisine ibadet edeceğiniz sizin üzerinizde yetki ve otorite sahibi yoktur. Yaratıcınız O, rızık vericiniz O, hayat programınızı belirleyen O’dur. Ondan başka hayatınızda minnet duyacağınız, hesap ödeyeceğiniz ne göklerde ne yerde başka bir varlık yoktur. İşte böyle bir Allah’ı dinleyin çünkü: Rabbinizden size apaçık Beyyine’ler gelmiştir. Öyleyse Rab-binizin emrettiği biçimde ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların mallarını eksiltmeyin. Evet Allah’ın peygamberi evvela toplumunu tevhide dâvet ettikten sonra, ölçü ve tartı konusunu, ticarette dürüst davranmaları konusunu gündeme getiriyor. Elbette tevhidi kavrayamamış, Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanamamış bir insanın, içine iman ve akide yerleşmemiş bir toplumun ameli hayatının düzelmesi de mümkün olmayacaktır. Allah’ı, Allah’ın kendisini tarif ettiği biçimde tanımayan ve inanmayan bir adama bir kısım amellerden söz etmenin anlamı yoktur. Çünkü ne adına yapacak da adam bunları? İnsanlara önce Allah anlatılacak, cennet anlatılacak, cehennem anlatılacak, hesap kitap anlatılacak, yâni cenneti ve cehennemi olan, sonunda hesaba çekecek olan bir Allah anlatılacak ve ondan sonra da işte bu Allah hatırına şunları şunları yapman lâzım denilecektir. Sadece Allah’ı din-lemen ve Allah’tan başka hiç kimseyi dinlememen gerekir diyeceğiz. Yâni insanları şirkten, küfürden arındırıp onların kalplerine imanı yerleştirmeliyiz. İşte Allah’ın elçisi de işe buradan başladıktan sonra onların hayatlarındaki bir bozukluğa dikkat çekiyor. Ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların eşyalarını eksiltmeyin, eksik vermeyin. Evet ölçü ve tartıya riâyet edilmeli ve insanların eşyaları eksiltilmemeli. Bu emir ticaretin her çeşidini içine alan bir emirdir. İhtiyaç olmayan şeylerin reklâmlar vasıtasıyla ihtiyaçmış gibi göstermekten tutun da, insanların şartlandırılmasına, satılmaması gereken malın satılmasına kadar, enflasyon yoluyla çaktırmadan sade yağdan kıl çeker gibi insanların ceplerine uzanmaya kadar her türlü mal eksiltmeyi içine almaktadır ve bunların her türlüsü yasaktır. Mutaffifîn sûresinde de Rabbimiz bu hususu anlatır: “İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları za-man tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan, kimselerin, vay haline!. Bunlar, tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mutaffifîn 1,5) Yâni kendi lehlerine ölçüp biçtiklerinde farklı başkalarına ölçüp biçtiklerinde farklı ölçüp biçenlere veyl olsun diyor Rabbimiz. Bir konuda fikir beyan ederken kendilerine yönelikse farklı başkalarına yönelikse farklı beyanda bulunanlara, birinden mal alacaksa onu kötüleyip, kendisi satacaksa onu övenlere... Yâni kendisi için başka insanlar için başa düşünüp uygulayanlara veyl olsun. İşte bu mutaffif’liktir, hainliktir. Yâni başkasına geldi mi şöyle, kendine geldi mi böyle davrananlara veyl olsun. Hani Bakarada münafığın hali anlatılırken adam ateş yaktı, sonra Allah onun gözünün görme özelliğini alıverdi de adam önünü göremiyor deniyordu ya. İşte aynen bunun gibi olanlara veyl olsun. Yâni adam yaktı, bu yaktığı ateş etrafını aydınlatıyor, başkaları onun ışığından istifade ediyor ama kendi yaktığı ateşten kendisi fayda-lanmıyor. Yâni adam hep başkalarına din anlatıyor ama kendi anlattığı dinden kendisinin faydalanması yok. Kendi anlattıklarıyla kendisi amel etmiyor. Meselâ adam başkalarını eğitmeye çalışır ama kendi evini ihmal eder. Başkalarının çocuklarını eğitmeye gider ama kendi evindekilerle hiç ilgilenmez. Yâni iş kendisine döndürüldüğünde evine sünnet girmeyen, mutfağına Kur’an girmeyen, yemesine içmesine, kazanmasına harcamasına Kur’an girmeyen kimse de aynıdır. Bu adam da mutaffif’tir anlayabildiğimiz kadarıyla. Evet Rabbimiz diyor ki ölçü ve tartıya iyi riâyet edin, insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların haklarını yemek sûretiyle onlara zul-metmeyin. Eğer bir toplumun hayatı Allah’a iman esasına dayanmı-yorsa, ekonomik hayatı Allah’a teslimiyet esasına dayanmıyor kapitalist yahut materyalist bir anlayışa dayanıyorsa küfre ve şirke dayanıyorsa o toplumda mutlaka zulüm olacak, insanlar her şeyi kendi menfaatlerine göre yontacak ve mutlaka o toplumda ezenler ve ezilenler olacaktır. Çünkü hayatları Allah’a iman esasına dayanmayan, hayat programlarını Allah’tan almayan toplum fertleri bencildirler, hodbindirler, sadece kendilerini düşünen, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, tüm dünya kendilerine verilse bile bir türlü doymayan insanlardır. Bundan dolayıdır ki daha çok kazanabilmek için insanlara ölçüp tartarken hep eksik ölçüp tartacaklar ve insanlara zulmedeceklerdir. İşte Medyen ahalisi de böyleydi. Rivâyetlere göre ticarette kullandıkları altın ve gümüş paralardan insanlara verirken bir kısmını keserek eksilterek veriyorlardı. İşte şu anda bizim toplumda enflasyon da aynı şeyi gerçekleştirmektedir. Tabii bu şekilde insanların bir-birlerine zulmetmelerini sağlayan şu anda yaşadığımız sistemdir. Al-lah’a iman ve teslimiyet esasına dayanmayan bu sistem her gün insanların cebindekini biraz daha eksiltmektedir. Ama bizler de buna yardımcı oluyoruz. Adamın borcu var ödemiyor. Kesinlikle borçlanmadan uzak duralım. Özellikle ve ısrarla bunu diyeyim. Bu iş bu toplumun en büyük belâsıdır. Ekonomik insan olma belâsı bu toplumun en büyük belâsıdır. Yâni bizim hep borçlanmadan yana olmamız, borçlanmaya karşı cesur olmamız hepimizin sonunda ekonomik insan olmamız de-mektir. Ekonomik insan birilerinin hoşuna gidiyor, bu düzenin hoşuna gidiyor. Niye sadece para düşünen biri olayım ben? Benim böyle sa-dece para düşünen ekonomik insan olmaya hakkım yoktur. Niye ekonominin egemenliği altında bir hayat süreyim? Benim sahibim, beni yaratan benden böyle bir hayat istemiyor. Benim hayatımda böyle paradan puldan başka düşünecek hiç bir şeyim yok mu yâni? Yok şunu alacağım, yok bunu alacağım, yok şu taksitti, yok bu ödemeydi! Hedef böyle para olunca da elbette birileri birilerine haksızlık edecek, birileri birilerine zulmedecektir. Evet böyle yapmayın bir, bir de:
86. “Allah'a inananları yolundan alıkoyup ve o yolun eğriliğini dileyerek tehdit edip her yolda pusu kurup oturmayın. Azken, Allah'ın sizi çoğalttığını hatırlayın; bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” Her bir yolun üzerine oturup insanları Allah yolundan uzaklaştırıp kendi yollarınıza çağırmayın. Yolda eğrilik arayarak, yolun eğrisini isteyerek, insanların yollarını eğip bükerek insanların dinlerini, yollarını bozmayın. Anlayabildiğimiz kadar bunun bir kaç mânâsı var. 1- Birincisi bu toplum Asya, Afrika ve Avrupa’nın ticaret ker-vanlarının geçtiği, kesiştiği merkezî bir noktada oturan bir toplumdu. Bu bölgeden geçen ticaret kervanlarının yollarını değiştirerek kervanları soymaya çalışıyorlardı da Rabbimiz bunu yapmamalarını, böyle bir ahlâksızlıktan vazgeçmelerini öğütlemektedir. Tıpkı bugün reklâmlar vasıtasıyla, insanları şartlandırmak sûretiyle insanların yollarını değiştirerek yazar kasalarının önlerine uğramalarını sağlayarak onları soymaya çalışan insanların yaptıkları gibi. 2- Devletin, toplumun önemli köşelerini ellerine geçirerek, önemli noktalarına oturarak, iktisadî, ekonomik, hukuk, eğitim sahalarını ellerine geçirerek toplumun dinlerini, hayatlarını, hayat programlarını bozuyorlardı. Veya meselâ, medyayı, basın ve yayın araçlarını ellerine geçirerek bütün bu sahip oldukları imkân ve araçlarla insanların düşüncelerini, inanışlarını ve dinlerini bozuyorlardı. Ellerine geçirdikleri bu vasıtalarla insanları şartlandırarak hakkı bâtıl, bâtılı hak, beyazı siyah, siyahı beyaz göstererek toplumun tüm ahlâkî değerlerini bozuyorlardı. Tıpkı bugün aynı vasıtaları elleri geçirerek, aynı köşe bucakları kaparak insanların dinlerini, inanışlarını ve düşüncelerini bozmaya çalışan zâlimler gibi. Devletin toplumun bütün imkânlarını, halkı soyarak elde ettikleri tüm ekonomik güçlerini bu yolda harcayan, bu toplumun dinini bozma ve toplumu dinsizleştirme yolunda kullanan zâlimler gibi. Ekonomiyi bozuyorlar, hukuku bozuyorlar, eğitimi bozuyorlar, kılık-kıyafeti bozuyorlar, halkın paralarıyla yazdıkları güya din dersi kitaplarıyla halkın dini bozuyorlar. Allah’ın dinini bozuyorlar, Allah’ın dinini eğip büküyorlar ve işte din budur diye insanların karşısına bozuk bir din çıkarıyorlar. Allah’ın dinini kaldırarak yerine resmi bir din çıkarıyorlar. Kendi hevâ ve heveslerine göre hayata karışmayan, ha-yatta hiç bir etkinliği olmayan, devletle hiç bir problemi olmayan, ken-di tanrılıklarına, kendi egemenliklerine evet diyen bir din çıkarıyorlar ve işte din budur diyorlar. Böylece Allah dininden kopardıkları insanları kendi dinlerine kul köle edinerek Allah kullarını cehenneme sürüklüyorlar. Halkın im-kânlarıyla oturdukları makamlarda zorla müminlerin çocuklarının örtülerini çıkartıyorlar. Bizim dinimize göre, resmî dine göre bu yasaktır diyorlar. Resmî dine göre sakal yasaktır, sarık yasaktır, namaz yasaktır diyorlar. Bugün de aynen Medyen’liler gibi Allah kullarının dinlerini eğip bükenleri görüyoruz. 3- Ya da her bir yolun başına oturarak, yolu değiştirerek, yolun kurallarını kendileri koyarak, yolun özelliğini bozarak insanları Allah yolundan uzaklaştırıyorlardı. Kaynağın başına oturarak insanları bu dinin temel kaynaklarından uzaklaştırarak kendi yazıp çizdikleriyle insanların dinlerini karma karışık hale getiriyorlardı. Üç kuruşluk dünya menfaati adına, beş kuruşluk statü adına insanları kendi yollarına, kendi anlayışlarına çağırarak kitap ve sünnetten uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Evet şu anda da insanları Allah’ın kitabına ve Resûlünün sün-netine çağırmayarak kendilerine, kendi cemaatlerine, kendi anlayışlarına, kendi yollarına veya kendileri gibilerin yollarına çağıranların tamamı bilelim ki Allah kullarının dinlerini karmakarışık etmeye çalışan insanlardır. O kadar çok insan sözü, o kadar çok insan hayatı duyuyor ki bu insanlar; ne yapacaklarını, nasıl amel edeceklerini şaşırıyorlar. Filan şöyle dedi falan böyle dedi, filan şöyle uçmuştu, falan böyle kaçmıştı acaba bizler bunların hangisiyle sorumluyuz? insanların kafaları karma karışık hale geliyor. Bırakalım bunları da Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini anlatalım. Net ve açık İslâm’ı gündeme getirelim de insanlar da ne yapacaklarını bilsinler. Evet ey Medyen toplumu! Ve ey şu anda Medyen’i aratmayacak biçimde Allah kullarının yollarını, dinlerini bozmaya çalışanlar yapmayın bunu. Allah kullarının dinlerini bozmayın. Sizler azken, güçsüzken Allah’ın sizi hem mal yönünden hem güç ve kuvvet yönünden hem makam-mansıp yönünden güçlendirdiğini hatırlayın. Şu anda sahip olduğunuz her şeyi size Allah vermedi mi? Bunu düşünün ve sizden önce şu anda sizin yaptığınız fesadı yapanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna da bir bakıverin. Eğer sizler şu anda bu fesatlarınıza devam edecek olursanız onların başlarına gelenlerin sizin de başınıza geleceğinden hiç şüpheniz olmasın.
87. “İçinizde madem ki benimle gönderilene inanan bir topluluk ve inanmayan bir topluluk var, o halde Allah'ın aramızda hükmünü bildirmesine kadar sabredin. Allah hükmedenlerin en iyisidir.” Eğer benim getirdiğim dine, benimle gönderilen mesaja sizden bir kısmınız inanmış ve bir kısmınız da inanmamışsa, yâni ben Rabbimden gelen bu mesajı açık ve net bir biçimde size sunduğum halde içinizden bir grup inanmış, bir grup da reddederek saflar ayrılmışsa, saflar belirginleşmişse o zaman benim diyebileceğim veya be-nim üzerime düşen şudur: Öyleyse Rabbim aramızda hüküm verinceye kadar bekleyin. Sabredin Allah aramızda hükmünü verene kadar. Çünkü Allah bu işi böyle muallakta bırakmayacaktır. Kimimiz iman ederken kiminiz reddediyorsa elbette Allah bu konuda haklıyı ve haksızı açığa çıkaracaktır. Bu hükmün nasıl olacağını bilmiyoruz. Geçmiştekilere Allah ne yaptı? Onların inananlarına nasıl bir hüküm verdi? İşte aynen onun gibi bizim hakkımızda da bir hüküm verecektir. Çünkü O Allah hüküm verenlerin ve verdiği hükmünü uygulayanların en hayırlısıdır. Evet işte inanmayanlara karşı bugün de müslümanın demesi gereken budur. Şuayb (a.s) aynen böyle diyordu. Şuayb (a.s)’a “Hatıb’ul Enbiyâ” denir. Allah’ın elçisi en güzeli konuşur. Demek ki biz de anlatacağız bu insanlara ölçüyü-tartıyı sağlam yapmalarını, insanların mallarını, haklarını yememeleri gerektiğini, insanların dinlerini, inanışlarını bozmamaları gerektiğini söyleyeceğiz. Eğer inan-mazlarsa tıpkı Şuayb (a.s) gibi biz de diyeceğiz ki inanan var inanmayan var Allah aramızda hükmünü verinceye kadar biz bekleyeceğiz. Allah aramızda hükmünü verinceye kadar siz de bekleyin bizler de bekleyeceğiz diyeceğiz. Ama şurasını hiç bir zaman unutmayalım ki yeryüzünde bâtıllar asla hakkın varlığına tahammül edemezler. Yeryüzünde kâfir, mü’minin varlığına asla tahammül edemez. Hak taraftarları yâni mü’-minler bâtıl taraftarları kâfirlerle her hangi bir savaşa girişmese de, az evvel ifade edildiği gibi madem ki ey kâfirler sizler inanmadınız öyleyse bizler de Allah aramızda hükmünü verene kadar bekleyeceğiz dese de bâtıl taraftarları yine de rahat durmazlar. Yine de hakka karşı barıştan yana olmazlar. İlahî yasa budur ve bu yasa tarihin hiç bir döneminde değişmemiştir. Bakın ne diyorlar:
88. “Milletinin büyüklük taslayan ileri gelenleri, "Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da, andolsun ki seni ve inananları seninle beraber kasabamızdan çıkarırız" dediler. Şuayb, onlara: "İstemesek de mi?” Evet işte her zaman olduğu gibi Melenin tehdidi. Her dönemde ileri atılan, devlet yönetimine sahip olan, devletin kaymağını yiyen, devletin imkânlarından nasiplenen ve bunun için de devletin zeva-linden en çok korkan daha doğrusu kendi menfaatlerinin zevalinden ödü kopan ve bunun için de her dönemde herkesten önce öne atılan Mele gurubu dediler ki Allah’ın elçisine: Ey Şuayb! Ya bizim dinimize dönersiniz ya da seni ve sana inananları ülkemizden çıkaracağız. Ya adam gibi olursunuz, ya bizim dediğimiz gibi inanır, bizim istediğimiz gibi düşünür, bizim istediğimiz gibi giyinir, bizim istediğimizi gibi yaşarsınız ya da andolsun ki sizi memleketimizden söküp atacağız. Ya bizim gibi iktisadî bozukluklara ses çıkarmaz, bizim ahlâksızlıklarımıza siz de sahip çıkarsınız, bizim hayatımıza, bizim yasalarımıza, bizim ticaretimize, bizim çalıp-çırp-mamıza, yetimlerin haklarını, devletin imkânlarını kullanmamıza hiç laf etmezsiniz, bizim hukukumuza, bizim eğitim anlayışımıza, bizim kılık-kıyafet anlayışımıza ses çıkarmazsınız ya da sürülmeyi göze alırsınız. Ya bizim fâizlerimize, bizim gasplarımıza, bizim genel evlerimize, bizim fuhuşlarımıza, bizim rüşvetlerimize dil uzatmayarak fitne çıkarmazsınız yahut da sizi süreceğiz diyorlar. Yâni ya bizim huzurumuzu kaçırmaz, düzenlerimizi bozmazsınız ya da sürülmeyi göze alırsınız diyorlar. Ya bizim hayatımızı benimsersiniz ya da çeker gidersiniz. Görüyor musunuz Allah elçisine ve beraberindeki müminlere kâfirlerin tehditlerini. Yâni dilim varmıyor demeye amma başka da çarem yok; ya bugün biz müslüman değiliz ya da bugünün kâfirleri değişmiş, onlara denenler bu gün bize denmiyor. Evet dünkü kâfirlerin mü’minlere söyledikleri bugün bize söylenmiyor. Ya kâfirler değişmiş ya da müslümanlar değişmiş. Kâfir hiç bir zaman değişmeyeceğine göre herhalde bugün onlar karşısındaki biz müslümanlar değiştik. Ya bizim hayatımızı kabullenirsiniz, ya bizim anlayışlarımıza dönersiniz, ya bizim metotlarımızla hareket edersiniz, ya bizim gibi demokratik usullerle çalışırsınız bizim prensiplerimize uyarsınız ya da sizi ülkemizden çıkarırız. Aslında bunu onlara biz demeliydik. Onlara bunu biz söyle-meliydik. Ama biz demeyince onlar diyorlar tabii bunu. Biz demiyoruz onlara bunu. Biz diyoruz ki vazgeç yahu bu işten! Etliye sütlüye karışma! Sakın ileri gitme! Kayın pederimiz diyor, bacanağımız diyor, babamız, anamız diyor. Biz böyle davranınca da elbette onlar bize bunu deme hakkını elde ediyorlar. Evet Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) karşısında bu tehditleri savu-ruyorlardı. Çünkü şunu kesin olarak biliyorlardı onlar. Eğer Şuayb (a.s)’ın Allah’tan getirdiği mesaj toplumda maya tutarsa o zaman top-lum hayatını bu mesaja göre düzenleyecek ve toplumda zulümden eser kalmayacaktı. Toplumda materyalizm, maddecilik tutunamayacak, toplum ferlerinden hiç birisi diğerini sömüremeyecek kimse kimsenin kanını ememeyecek, kimse kimseyi ezemeyecek, kimse kimsenin sırtına binerek para kazanamayacaktı. Dolayısıyla bu Melenin hortumları, gelir kaynakları kesilecekti. İşte bundan dolayı herkesten önce bunlar peygamberin karşısına dikiliyorlar ve onun dâvetinin in-sanlar tarafından kabul görmesini engellemeye çalışıyorlardı. Hûd sûresinde de toplunun Hz. Şuayb (a.s)’a şöyle dedikleri anlatılıyordu: "Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmanızı meneden senin namazın mıdır? Sen doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin" dediler.” (Hûd 87) Evet diyorlar ki ey Şuayb! Senin namazın mı emrediyor bunları sana? Atalarımızın babalarımızın senelerdir tapındıkları tanrılara, babalarımızın atalarımızın senelerdir uyup geldikleri bu yasalara itaat etmememiz gerektiğini ve sadece Allah’a kulluk etmemiz gerektiğini sana söyleyen sana emreden senin namazın mıdır? Veya hayatımızı düzenleyen yasalar konusunda, ticaret hayatımızı belirleyen, hukukumuzu, eğitim hayatımızı düzenleyen yasalar konusunda sadece Allah’ı dinlememiz gerektiğini sana emreden senin namazın mı? Veya mallarımız konusunda dilediğimiz gibi tasarrufta bulun-maktan senin namazın mı men ediyor? Ne oluyor? Bu mallar, bu mülkler bizim değil mi? Bu mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmayacak mıyız? Dilediğimiz yerden kazanıp, dilediğimiz gibi harcama yetkimiz olmayacak mı? Namazın mı söylüyor bunları sana? Demek ki Allah’tan mesaj alma makamı olan namazın böyle bir misyonu vardır. Namaz bütün hayatı düzenleme fonksiyonuna sahiptir. Kıldığı namazı kişiye sadece Allah’a kulluğu, sadece Allah’ı dinlemeyi ve Allah’tan başkalarını dinlememeyi Allah’tan başkalarına kulluk etmemeyi öğretmesi lâzımdır. Namaz kişiyi tüm hayatında Allah’a teslimiyete götürmelidir. Malı konusunda, evlâdı konusunda, hanımı konusunda, zamanı konusunda dilediği gibi hareket etmemesini tüm bu konularda sadece Allah’ı dinlemesini emreden bir fonksiyona sahip olması gerekmektedir. Namaz insanı tüm kötülüklerden nehy eder âyeti de bunu anlatır. Yâni namaz kişinin tüm hayatını düzenleyen bir özelliğe sahiptir ve böyle bir namaza namaz denir. Namaz kıldığı halde hayatını Allah’a teslim etmeyen kişinin kıldığı namaza namaz denmez. Namaz kıldığı halde malı konusunda Allah’ı söz sahibi bilmeyen, namaz kıldığı halde hukukunda Allah’ı söz sahibi bilmeyen, namaz kıldığı halde ekonomik anlayışında Allah’ı söz sahibi bilmeyen, namaz kıldığı halde eğitimi konusunda Allah’tan başkalarının yasalarını uygulayan bir adam namaz kılmıyor demektir. Allah elçisinin karşısında bâtılın tehditlerinin estiğini görüyoruz. Ama kâfirler ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl tehditler savururlarsa savursunlar Allah’ın elçisi asla taviz makamında değildi. Allah’ın elçisi Hz. Şuayb taviz vermeye yetkili bir makamda değildi. İşte bakın onların bu tür tehditleri karşısında Allah’ın elçisinin cevabı kesindi. Yâni biz istemesek de mi? Yâni bu sizin bize sunduğunuz hayattan razı olmasak da mı bunu bize yapacaksınız? Veya bu kendi vatanımızdan çıkmak istemesek de mi bizi çıkaracaksınız? Zorla ve zorbayla bizi kendi ülkelerimizden çıkaracaksınız öyle mi? O zaman:
89. “Allah bizi dininizden kurtardıktan sonra ona dönecek olursak, doğrusu Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimizin dilemesi bir yana, dininize dönmek bize yakış-maz. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz yalnız Allah'a güvendik. Rabbimiz! Bizimle milletimiz arasında hak ile Sen hüküm ver, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın” dedi.” Allah bize hidâyetini gönderip bizi dalâletten, sapıklıktan kurtardıktan sonra tekrar o eski dalâlet ve sapıklığa dönecek olursak o zaman bizler Allah’a açık bir iftirada bulunmuş oluruz. Eğer Rabbi-mizin gönderdiği hakkı, hidâyeti doğru yolu tanıdıktan sonra, Rabbi-mizden gelen hakka inandıktan sonra eğer sizin sapıklıklarınıza, si-zin milletinize, sizin dininize, sizin anlayışlarınıza, sizin yasalarınıza, sizin dolandırıcılıklarınıza, sizin rüşvetlerinize, sizin kılık-kıyafet anlayışınıza, sizin hukuk anlayışınıza, sizin hayat anlayışınıza dönersek, sizin gibi inanır sizin gibi yaşamaya kalkışırsak o zaman Allah’a karşı en büyük iftiraya kalkışmış oluruz. Eğer sizin bu sapık dininize, bu sapık hayat tarzınıza dönersek Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Eğer sizler de bizler de Allah’ın bu hükümlerini duyduktan sonra, Allah’ın yolunu ve hidâyetini tanıdıktan sonra sanki bütün bunları duymamış gibi, tanımamış gibi hâlâ eski hayatımıza devam edecek olursak Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Bir peygamber için asla geri dönüş yoktur. Peygamber yolunun yolcuları için de bu böyledir. Peygamber de peygamber yolunun yolcuları da hidâyeti tanıdıktan ve ona iman ettikten sonra tekrar eski küfürlerine eski şirklerine dönmektense bin defa ateşe atılmayı tercih ederler. Çünkü gerçekten hakkı tanıdıktan sonra insanın onu bırakıp bâtıla uyması çok daha zor, çok daha çetrefilli ve yorucudur. Tevhidi tanıyan Allah’ı tanıyan, Allah’a kulluğu tanıyan bir adamın Allah’ı bırakıp da Allah’tan başkalarına kulluğu, insanda insanlık haysiyeti bırakmaz, öldürür. Böyle bir insanın, insanlar tarafından boynuna gem vurulup zorla Allah’tan başkalarına kulluğa çağrılması kadar kor-kunç ve hakir bir şey düşünülemez. Yeryüzünde bundan daha hakir bir kulluk türü de düşünülemez. Öyle değil mi? Allah bile kâinatın sahibi ve yaratıcısı olduğu halde, insanların sahibi olduğu halde insanlardan böyle zoraki bir kulluk istememektedir. Ama bâtıl bu şekilde hâkimiyetini kurunca, gücü eline geçirince insanlar hem akıllarını, hem dinlerini, hem nesillerini hem de servetlerini kurtaramazlar. İnsanlar bâtıllara karşı mükellefiyetlerinin gereği olarak her şeylerini kaybederler. Çünkü doyumsuzlardır ve insanların her şeylerine el koyarlar. En sonunda bu bâtıllar insanların namuslarına bile el atarlar. Bir baba, kızını bâtılların istediği okumaktan, bir koca, karısını bâtılların is-tediği gibi giyinmekten bile kurtaramaz. Halbuki Allah’a kullukta bu risklerin hiç birisi yoktur. Evet Şuayb (a.s) diyor ki: Eğer biz Allah’ı ve Allah’ın hidâyetini, Allah’ın yasalarını tanıdıktan sonra sizinkilere uyarsak Allah’a en büyük iftirayı yapmış oluruz. Çünkü bizi Allah yarattı ve bu hayatı bize Allah verdi. Bu hayatı bize veren Rabbimiz bunun için vermedi. Kendisinden başkalarına kulluk etmemiz için vermedi bu hayatı. Bu hayatı bize bizi kendilerine kulluğa çağıranlar vermedi. Bu hayatı bizi kendi yasalarına boyun bükmeye çağıranlar vermedi. Bizi de, yaşadığımız bu hayatı da onlar yaratmadı. Üstelik de Rabbimiz bizi bu hayattan kurtardıktan sonra, küfürden, şirkten, ahlâksızlıktan ve tüm pisliklerden kurtardıktan sonra. Bizi küfrün şirkin karanlıklarından tevhidin aydınlığına çıkardıktan sonra nasıl olur da sizin bizi çağırdığınız karanlık hayatınıza dönebiliriz? Nasıl olur da sizin pislik içindeki hayatınıza dönebiliriz? Sizin bu ahlâksızlıklarınızı nasıl kabul edebiliriz? Bir müslümanın küfürden, şirkten ve tüm pisliklerden kurtulduktan sonra tekrar eski pisliklere dönmesi nasıl mümkün olacaktır? Bir müslüman için böyle bir durumla karşı karşıya gelmesi bin defa ateşe atılmaktan daha beter bir şeydir. Çünkü bu dünyanın ateşi belki onun canını alabilir ama imanını asla. Dünyada yanma insanın canını alacaktır belki ama onun cennetini asla alamayacaktır. Bizim oraya, sizin çağırdığınız hayata dönmemiz asla müm-kün değildir. Böyle bir düşünceyi böyle bir fikri akıllarımızın ucundan bile geçirmiyoruz. Ama Rabbimizin istemesi hariç. Yâni biz sizin bizi kendisine çağırdığınız hayata asla razı olmayacağız ama Allah’ın di-lemesi müstesna diyorlar. Çünkü güç ve kuvvet Allah’tadır. Kalpleri evirip çeviren, kalplere hâkim olan Allah’tır. Biz sadece O’na tevekkül edecek, O’na güvenip sığınacak, sadece O’na dua edecek, sadece ona kulluk etmeye devam edeceğiz; ötesinde nelerin olacağını bilmiyoruz. Allah hakkımızda ne hükmetmişse onu göreceğiz diyorlar. Çünkü Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Her şey O’nun bilgisi dahilindedir, diyorlar ve sonra da Rablerine dua ediyorlar. Ya Rabbi! Sen bizimle kavmimizin arasını aç! Onlarla bizim aramızda hükmünü ver ya Rabbi! Onlarla bizim aramızda hükmünü hak ile ver ya Rabbi! Çünkü kitabını hak ile indiren sensin! Peygamberini hak ile gönderen sensin! Gökleri, yerleri, varlıkları hak ile yaratan sensin ya Rabbi! Elbette Rabbimiz onlarla bizim aramızda hükmünü hak olarak verecektir diyorlar. Ve sen hüküm verenlerin, arayı açanların en hayırlısısın. Evet Hz. Şuayb işi Allah’a bırakıyor. O Allah’a teslim bir peygamber olarak insanların tekliflerini reddeder ama meşiet-i İlahiye de karışmaz. Zira o sadece bir elçidir ve Allah’ın bu mevzudaki muradını da bilmemektedir. İşte böylece Ulûhiyet kavramının Peygamber şahsında billurlaşmasını görüyoruz. Allah’ın elçisinin kuvvet kaynağını görüp O’na sığındığını görüyoruz. Rabbine Rabbin istediği biçimde sığındığını gören toplumun da O’nu bırakıp her dönemde olduğu gibi ona inanan mü’minlere yöneldiklerini görüyoruz. Alçaklar Peygambere dokunamıyorlar. Ona iliştikleri zaman biliyorlar başlarına nelerin geleceğini de ona inanan garibanların üzerine gidiyorlar. Peygamberi dize getiremeyince çevresindeki mü’minlere yükleniyorlar.
90. “Milletinin inkâr eden ileri gelenleri, "Şuayb'a uyarsanız, andolsun ki siz kaybedersiniz" dediler.” Eğer Şuayb’a iman ederseniz andolsun ki kaybedenlerden olursunuz. Bunu iki anlama söylediklerini anlıyoruz. Ya bu bir tehditti, mü’minleri tehdit ediyorlardı. Eğer Ona iman ederseniz çok büyük ziyana uğrayacaksınız. Yâni bizim reddettiğimiz bu adama iman ederseniz artık başınıza gelecekleri siz düşünün. Neyiniz varsa hepsini elinizden alacağız, mallarınızı hattâ canlarınızı ve tüm haklarınızı elinizden alıp sizi kendimize köleler edineceğiz. Her şeyinizi kaybedip bizim kölelerimiz durumuna düşeceksiniz diye tehdit ediyorlardı mü’minleri. Ya da bunu onlara bir nasihat olarak söylüyorlar da olabilir. Yâni eğer bu adama iman ederseniz, bu peygamberin istediği gibi yaşamaya kalkışırsanız o zaman bu toplumda sizler yok olmak erimek zorunda kalacaksınız. Öyle değil mi? Fâiz almadan, ölçüde tartıda bizim gibi hile yapmadan, insanların cebindekine uzanmadan, içki içmeden, kumara yönelmeden, yalana-dolana bulaşmadan bu toplumda nasıl ticaret yapacaksınız? Kazanmak şöyle dursun, büyümek şöyle dursun sermayelerinizi bile koruyamayacaksınız. Bunları yapmadan bu toplumda ayakta kalmanız mümkün değildir. Bu kafayla sizler bu toplumda bu toplumun ekonomik anlayışı içinde eriyecek, silinip gideceksiniz. Evet eğer Şuayb’ın getirdiği dine tâbi olursanız, onun haram dediklerini haram, helâl dediklerini de helâl kabul ederek hayatınızı bu inanca bina edecek olursanız mümkün değil sizler zarar edeceksiniz diyorlar. Fâizsiz, kumarsız, rüşvetsiz bir ekonomi düşünülemez. İnsanlara zulmetmeden, insanların haklarını yemeden, insanların sırtlarına basmadan para kazanmak da yükselmek de mümkün değildir. E baksanıza Şuayb’ın getirdiği mesaj bunların tümünü reddetmektedir. Eğer ona iman ederseniz bütün bunları nasıl yapabileceksiniz? Mümkün değil bu kafayla giderseniz zinhar sizler adam olamazsınız. Zarar etmek bir tarafa sizler dünyanızı da zindan edeceksiniz. Çünkü içkisiz, kumarsız, kadınsız, fâizsiz, düzensiz dalaveresiz bir hayat çekilebilecek bir hayat değildir. Gelin hayatınızı yaşayın bu adamın dediklerine inanmayın diyorlardı. Evet kâfirler mü’minlere böyle diyorlar ve nasihat ediyorlardı. Bu peygamberin dediği gibi bir hayat yaşarsanız kaybedeceksiniz. Alçaklar kendileri dünyayı hedef bildiklerinden dolayı dünyalık elde edemeyen mü’minlere, sizler sonunda kaybedecek ve enayi durumuna düşeceksiniz diyorlardı. Müslümanca bir hayat onlar için kayıptır. Dünyada zevklerini yaşayamamış olmak onlar için kayıptır. Kâfirler müslümanlar için dün de bugün de böyle düşünüyorlar. Halbuki gerçek kaybedenler kendileridir, gerçek kayıp onların hayatlarıdır. Allah’a kulluğa dönüştürülemeyen bir dünya hayatı baştan sona kayıptır. Yendikten sonra Allah’a kulluğa dönüştürülmeyen tüm nimetler boştur ve kayıptır. İstifade edilip de kulluğa dönüştürülemeyen tüm nimetler değersiz ve boştur. İşte kendileri boş şeylerle oyalanan kâfirler, mü’minlerin hayatlarını boş olarak görüyorlar ve aldanıyorlar.
91. “Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.” Evet bu yedikleri naneler yüzünden onları bir racfe, bir sarsıntı, bir deprem ya da geberin! Geberesiceler diye bir ses yakaladı da hepsi oldukları yere diz çöküverdiler. Oldukları yere yığılıp kaldılar. Evlerinin ortasında diz çökülü kalıverdiler. Zaten ölüydü bu kâfirler. Çünkü vahiyle ilgi kuramamış insanların tamamı ölüdürler. Kur’an ve sünnetle tanışamamış insanların tamamı ölüdürler. İşte bu ölüleri bir sarsıntı kendilerine getiriverdi. Yâni Allah’tan gelen bir racfe, bir sarsıntı onları olmaları gereken konuma getiri-verdi. Onlar hayatlarında diz çöküp Allah’a kulluk yapmaları gere-kirken bundan kaçınıyorlardı da bir sarsıntı onları diz çöktürüverdi. O ana kadar Allah huzurunda diz çökmeye yanaşmayan alçaklar, çaresiz diz çöküverdiler. Kazandıkları o malları mülkleri, çalıp-çırptıkları servetleri, o makamları mansıpları, güçleri kuvvetleri, medeniyetleri onları Allah’ın azabından kurtaramadı. Ekonomik yönden çok büyük bir güce sahip oldukları halde bu güç ve kuvvetlerine güvenerek Allah’a ve Allah’ın elçisine kafa tuttukları halde evlerinde ıhıverdiler. Allah diyor ki bakın:
92. “Şuayb'ı yalanlayanlar, yurtlarında sanki hiç yaşamamışlar gibi oldular, izleri bile kalmadı. Mahvolanlar, Şuayb'ı yalanlayanlar oldu.” Allah’ın elçisi Hz. Şuayb’ı yalanlayanlar, onun getirdiği mesajı yalanlayanlar, Allah’ın elçileri vasıtasıyla onların hayatlarına karışmasına karşı çıkanlar, Allah’ın kendilerine gönderdiği hayat programını beğenmeyerek kendi bildikleri bir hayatı yaşamaya çalışanlar geberip gittiler de sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular. Sanki orada böyle bir toplum hiç yaşamamıştı. Sanki Medyen diye bir ülke hiç olmamış sanki o insanlar orada hiç yaşamamıştı. Sanki orada böyle bir toplum hiç zevk yapmamış, sanki orada hiç bayram yapmamışlar, yaşamamışlar, hiç şenlikte bulunmamışlar, şen şakrak bir toplum yaşamamıştı artık orada. Onlardan arkaya kalan hiç bir iz hiç bir eser yoktu. Allah’ın elçisi Hz. Şuayb’ı ve onun getirdiği hayat programını yalanlayanlar ziyana uğradılar. Ziyana uğrayanlar kendileri oldu. Güya bunlara göre Allah’a ve Allah’ın elçisine iman eden, hayatlarını Allah’ın istediği gibi yaşayanlar ziyana uğrayacaktı. Kaybedenler bunlar olacaktı ama kendileri oldular. Sıfırı tüketenler onlar oldu. Her şeylerini bitirenler, her şeylerini tüketenler onlar oldu. Tüm değerlerini tüm sermayelerini sıfırlayanlar onlar oldu. İşte peygamberleri yalanlayanların âkıbeti budur. Hiç bir zaman Allah’ın elçilerine iman eden, Allah’ın elçilerinin gösterdiği hayatı yaşayan mü’minlerin ne dünyada ne de ukba’da kaybetmeleri düşünülemez. Aksine hem dünya hem de ukba’da kaybedenler, elleri boşa çıkanlar Allah’ın elçilerini reddederek kendi hayat programlarını kendileri yaparak, küfürlerine, şirklerine ve isyanlarına devam edenlerdir. Evet böylece bir toplumun daha defteri dürülüyor, bir toplum daha tarih sahnesinden siliniyordu.
93. “Şuayb onlardan döndü de, "Ey milletim! Andolsun ki, Rabbimin sözlerini size bildirdim, öğüt verdim; inkârcı millet için niçin üzüleyim? " dedi.” Uyarılarına kulak vermeyen, dediklerini dinlemeyen toplumunun helâkini acı acı seyreden Allah’ın elçisi onlardan yüz çevirerek ey kavmim ben size Allah’ın masajını duyurdum. Rabbimin sizin adınıza bana gönderdiklerinin tümünü ben size ulaştırdım. Ve üstelik size karşı da nasuh davrandım. Sizin iyiliğinizi istedim. Şahsî meseleleri hiç nazar-ı itibara almadım. Yâni benim şahsıma karşı yaptıklarınız iş-kenceleri, yalanlamaları, hakaretleri hiç nazar-ı itibara almadan, şahsıma yaptıklarınıza darılarak sizin cehenneme gidişinize asla göz yummadan, sizden intikam almayı da düşünmeden hakkı olduğu gibi size aktardım. Hep sizin lehinize hareket ettim. Ama sizler nasihatten anlamaz, iyilik bilmez bir toplum oldunuz. Artık sizin gibi muannit bir kâfir toplum arkasından bunlar helâk oldu, bunlar cehenneme gitti diye, bunlara yazık oldu diye niçin üzüleyim? Üzülmeye değmez insanlarsınız sizler diyordu. Eğer bizler de çevremizdekilere karşı görevlerimizi tam yaparsak, onlara Allah’ın istediği biçimde Allah mesajını duyurursak o zaman biz de hiç üzülmeyeceğiz. Son derece rahat olacağız. Ama bizler bu insanlara karşı tebliğ görevimizi hakkıyla yapamadıysak hem kendimize hem de onlara ağlayalım. Evet üzülmüyordu Allah’ın elçisi çünkü görevini tam yapmıştı. Üzülmüyordu, vazifesini eksiksiz yapmıştı. Gönül rahatlığı içindeydi Şuayb (a.s) çünkü hakkıyla uyarmıştı onları. Tüm bu uyarılarına rağmen yine de iman etmeyen, yine de adam olmayarak burnunun doğrusuna giden bu insanlara üzülmeye değmezdi. Demek ki kâfirlerin, müşriklerin arkasından üzülmek caiz değildir. İşte Allah’ın en merhametli, en şefkatli kulunun, onların dirilişi için kendini bile ihmal edecek kadar çırpınan bir Allah elçisinin onların arkalarından üzülmediğini gö-rüyoruz. Firavunun arkasından da kimse üzülmedi. Rabbimiz Kur’-an’ın başka bir yerinde Ona ne gök ağladı ne yerdekilerden kimse ağ-ladı buyurmaktadır. Mü’min olan bir kimse asla bir kâfirin arkasından ağlayamaz. Ama maalesef günümüzde kimi mü’minlerin kâfirlerin arkasından ağ-ladıklarını, ağıtlar yaktıklarını görüyoruz. Onların cennete kazandırılması yolunda dualar yaptıklarını görüyoruz. Galiba bu insanlar Allah’ın elçilerinden daha merhametli ki elçilerin ağlamadıklarına ağlamaya kalkışıyorlar. Hayır bu yanlıştır. Biz dünyada iken görevimizi tam yapacağız. Bu adamlar hayattayken hattâ kendimizi fedâ edercesine bu adamlara hakkı duyurmaya çalışacağız ama bu adamların kâfir olarak geberdiklerini görünce de artık hiç üzülmeyeceğiz ve onların kurtuluşları için de asla Allah’a dua etmeyeceğiz.
94. “Biz hangi kasabaya bir peygamber gönderdikse, ora halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, darlık ve sıkıntıya uğratmışızdır.” Daha önceki âyetlerinde Rabbimiz Peygamberlerine ve onlarla gönderdiği hayat programına kafa tutan toplumların helâkinden söz etmişti. Burada da Rabbimiz bir başka helâk yasasını anlatıyor. Evet diyor ki Rabbimiz biz hiç bir memlekete, hiç bir karyeye, hiç bir şehre bir peygamber göndermedik ki o bölge halkını sığınacak, kucak olarak bizim kucağımızı bilsinler, âcizliklerini anlasınlar da bize kul olsunlar, bize yalvarıp yakarsınlar diye bir kısım sıkıntı ve darlıklara uğratmamış olalım. Onların bize dönmelerini, bizim gücümüzü kudretimizi anlamalarını, küfürlerinden, şirklerinden şımarıklıklarından, ahlâksızlıklarından vazgeçerek dürüst bir hayatın adamı olmaları için kul olmaları için onlara bir kısım belâlar ve musîbetler göndeririz diyor Rabbimiz. Rabbimiz bir topluma elçilerini gönderir göndermez hemen arkasından o toplumun gönderilen elçiye iman etmeleri için, akıllarını başlarına alarak peygamberin getirdiği hayat programını kabul etmeleri için bir kısım muhtıralar gönderiyor. Demek ki darlık ve sıkıntı peygamberlerin geldiği bölgelerin vazgeçilmez özelliğidir. Eğer bugün bizim de evimize, ailemize, kö-yümüze, kentimize, çevremize, muhitimize peygamber gelmişse unutmayalım ki biz de darlık ve sıkıntı içinde olacağız demektir. Değilse eğer bizim eve bizim aileye peygamber uğramamışsa o zaman bolluk, refah ve lüks içinde olacağız demektir. Herkes kendi evine, kendi ailesine, kendi çevresine peygamber gelmiş mi gelmemiş mi bunu kendisi düşünsün. Yâni şöyle bir bakalım evimizin içine. Bir bakalım mutfağımıza. Bir bakalım şehrimize, bir bakalım köyümüze. Bakalım da oralara peygamberin gelip gelmediğini anlayalım. Oralara peygamber anlayışının hâkim olup olmadığına kendimiz karar verelim. Eğer hayatımızda, yememizde içmemizde biraz biraz sıkıntı ve darlık varsa, biraz biraz her istediğimizi bulamama durumu varsa o zaman peygamberi anlayışın evimizin içine girdiğini, aksi varsa, yâni her şeyimiz bolsa, hiç bir şeyin sıkıntısını çekmeyecek bir durumdaysak, yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızdaysa o zaman Peygamberin evimize basmadığını anlayalım. Yâni şöyle bir bakalım hayatımıza, kazanmamıza, harcamamıza ve kendi kararımızı kendimiz verelim. Evet unutmayalım ki Peygamberin geldiği yer, peygamberi anlayışın hâkim olduğu yer mutlaka sıkıntıya girecektir. Orada mutlaka bir şeylerin eksikliği söz konusu olacaktır. Evet önce darlık gönderiyor Allah. Ne için? O topum akıllarını başlarına alsın diye. Peygamberin mesajını reddetmesinler diye. Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamaya yanaşsınlar, Allah’a Al-lah’ın istediği biçimde kul olsunlar diye. Kendi acziyetlerini anlayıp sı-ğınılacak kucak olarak Rablerinin kucağını bilsinler, ibret alsınlar da gittikleri yolun yanlışlığını anlasınlar, peygamberin getirdiği vahiy sistemini kabullensinler ve böylece hayatlarını Allah’ın istediği biçimde düzenlesinler diye Allah onlara bir takım sıkıntılar gönderiyor. Değilse, eğer tüm bu uyarılar karşısında onlar akıllarını başlarına almazlar, Peygamberin getirdiği hayat programıyla ilgilenmezler burunlarının doğrusuna giderler ve Rablerine kulluğa yanaşmazlarsa o zaman da bakın imtihanın ikinci boyutunu şöyle anlatıyor Rabbimiz:
95. “Sonra kötülüğün yerine iyilik koyduk, öyle ki, çoğalıp, "Babalarımız da darlığa uğramış, bolluğa kavuşmuşlardır" dediler. Bu yüzden onları, haberleri olmadan, ansızın yakalayıverdik.” Evet daha sonra da biz o kötülükleri, o sıkıntıları iyilikle değiştiriveririz. Yâni onların tüm sıkıntılarını alıveririz. Tüm kıtlıklarını, yokluklarını, dertlerini, sıkıntılarını, hastalıklarını, mahrumiyetlerini alıveririz de onların yerine bolluklar, rahatlıklar veriveririz. Öyle ki çoğalırlar, çoğaldıkça çoğalırlar. Evlâtların çokluğu, malların çokluğu, mülklerin çokluğu, dünyalık ve rahat adına ne varsa hepsini çok çok veriveririz. Ve sonra da derler ki bu normal bir hayatın gerekleridir. Bir zamanlar babalarımızın başından da böyle şeyler gelip geçmişti. Atalarımız da böyle kıtlık ve bolluk zamanları yaşamışlardı, bunlar hayatın birer cilvesinden başka bir şey değildir diyerek bunların birer imtihan sebebi olduğunu, akıllarını başlarına devşirtecek birer uyarı olduğunu unuturlar, kendilerine verilen bu nimetlerle bu bolluklarla sevinip coşmaya başlarlar, şımarıp, gururlanmaya başlarlarla da biz de onları ansızın yakalayıveririz ve işlerini bitiririz diyor Rabbimiz. Evet Allah önce birbiri ardından uyarıcılar gönderir, belâlar ve musîbetler gönderir, fırsatlar yaratır, tembihlerde bulunur. Eğer onlar kendilerine gelen bu uyarılara aldırış etmezler ve tüm bu şiddetler onların kalplerini yumuşatmazsa, o sıkıntılardan ibret alıp Rablerine dönmezlerse o zaman da Allah onların bu tür sıkıntılarını kaldırıveriyor. Onlara her konuda bolluklar gönderiveriyor. En’âm’daki âyetin ifadesiyle söylersek onlara her şeyin kapılarını açıverir. Allah diyor ki onlara her şeyin kapılarını açıveririz. Öyle bir bolluk, öyle bir refah, öyle bir hürriyet veririz ki tüm engelleri tüm sıkıntıları kaldırıveririz. Paralar, mallar, mülkler, servetler, altınlar, gü-müşler, atlar, arabalar, marklar, dolarlar her taraftan üzerlerine rızık-lar nimetler yağmaya başlayıverir. Ne arzu ederlerse önlerinde, ne ararlarsa bulabilecek, ne isterlerse yapabilecek hale gelirler. Hastalık, dert, sıkıntı, açlık, fakirlik hiç bir dertleri, hiç bir sıkıntıları kalmayıverir. İşleri açılır, ev alırlar, dükkan alırlar, şansları yaver gider, milletvekili olurlar, bakan olurlar, dekan olurlar, YÖK başkanı olurlar, dünya nimetleri adına Cenâb-ı Hak bütün kapıları açıverir. Ferahlanır, ne oldum delisi olurlar, bütün bunları kendilerinin yaptığını iddia ederek takdiri unutuverirler. Bu da ayrı bir imtihan. Bolluk da ayrı bir imtihandır. Adam sey-yar satıcı olarak başlar, üç tekerlekliyle işe başlar sonunda Vehbi Koç oluverir, Sakıp Sabancı oluverir. Cenâb-ı Haktan hayırlısını istemek zorundayız. Çünkü Allah verir ama bazen bu verdikleriyle kendisini unutturuverir. Çünkü buda ayrı bir imtihandır, bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Açılan her kapı, verilen her imkân eğer bize Allah’ı unutturuyorsa o zaman çok korkmak zorundayız. Hani Kur’-an’da anlatılan bağ sahiplerini bahçe sahiplerini çok iyi biliyoruz. Şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız: Şiddet ve sı-kıntılarla yapılan imtihan ayrı, bollukla yapılan imtihan ayrıdır. Bu bollukla yapılan imtihan ötekisinden çok daha tehlikeli çok daha zor bir imtihandır. Rabbimizin darlıkla sıkıntıyla yaptığı imtihan insanın kalbini yumuşatıp insanı Allah’a çevirmesi açısından onu başarmak belki kolaydır ama bu bollukla yaptığı imtihan insanların şımarıklılığını, müstekbirliğini artırdığı için, insanı eyvallahsız hale getirdiği için bunu başarmak gerçekten çok zordur. Birinde sabır diğerinde, şükür gerekir. Sıkıntıya sabır, bolluk karşısında da verilen nimetler cinsinden şü-kür ister Allah. Evet dikkat ediyor musunuz Rabbimiz diyor ki bu adamların akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki kabukları yırtılsın da tevhid açığa çıksın diye. Küfürden, şirkten vazgeçsinler de iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp-yakarsınlar diye. Ama şeytan onlara amellerini süslü gösterdi de hayrı şer, şerri hayır gösterdi de, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma, uyanma istidatlarını kaybettiler. Evet aslında o imtihanlar, o belâlar ve musîbetler onlarda sı-ğınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yalvarıp yakarma hissini uyandıracak ilahi uyarılardı. Bakın Rabbimiz aynı sûrenin az ilerisinde bu hususu şöyle anlatır: "Andolsun ki, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık." (A’râf 130) Ama bilelim ki bunların ilahi uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nimet bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tevbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. Yâni o sıkıntının uyarıcı özelliği kayboluverir. Bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların bu sıkıntıların terbiye edici hiç bir tesiri kalmaz. Evet Allah dönsünler diye, tevbe etsinler diye, kendilerine gelsinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken bari yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki bunların taşlaşmış kalplerini bu belâlar ve musîbetler bile Allah döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de amellerini şeytan kendilerine süslü gösterdi. Yada şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd kavmi, Hûd kavmi, Lût kavmi, Eykeliler Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. Veya işte bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki toplumlara da böyle şeyler gönderilmiştir dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptıklarını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumlarından, amellerinden razı oldular. Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur! dediler. İşte İslâm budur! dediler. İşte şu anda bizler Allah’ın biz-den istediği hayatın içindeyiz dediler. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz! dediler. Allah da onları ansızın yakalayıverir de işlerini bitiriverir.
96. “Eğer kasabaların halkı inanmış ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar; bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik.” Evet eğer insanlar, şu ileriki âyetlerde anlatılan Âd kavmi, Se-mûd kavmi, Nûh kavmi, Hûd kavmi, Medyen’liler ve tün insanlar eğer iman etselerdi, Rablerine ve Rablerinin elçilerine Rablerinin is-tediği biçimde iman etselerdi, Rablerine karşı gelmekten sakınsalar ve Rableriyle yol bulabilselerdi, yollarını Rablerine sorsalar, hayat programlarını Rablerinin vahyinden alarak yaşasalardı, Allah’ın elçilerinin kendilerine örneklediği kulluğu yaşasalardı elbette biz de onlara göklerin ve yerin bereketlerini açıverirdik. Göklerden bolca yağmurlar yağdırır yerden de bolca rızıklar bitirirdik. Böylece insanların hayatında bir bereket olurdu diyor Rabbimiz. Biz onları bereketlere gark ederdik di-yor. Demek ki âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki bereketin iki sebebi vardır. Ya da berekete ulaşmak için iki şart var. Bunlardan birincisi iman. Allah’a ve Allah’tan gelenlere Allah’ın istediği biçimde bir iman. İkincisi de takvadır. Allah’la yol bulmak, hayat programını Allah’tan al-mak ve bu imanın gereği olarak tüm hayatı Allah için yaşamaktır. İşte böyle yapan, böyle yaşayan insanların hayatına Allah bereket veriyor. Hayatlarını bereketlendiriyor Rabbimiz. Bereket; Meselâ misafir geliyor bir eve ve o evden bir şeyler eksiltiyor. Veya zekât diye malından bir şeyler veriyor adam ve onun malından bir şeyler eksiliyor. Zâhiren malından kırkta bir oranında bir eksilme oluyor. Veya meselâ bir memur her ay maaşının on da birini infak ediyor, bu miktarı almamış kabul ediyor. Geriye kalana Allah öy-le bir bereket verecek ki veya geriye kalan kısım ona öyle bir yetecek ki bunu herkesin anlaması mümkün değildir. Cenâb-ı Hak ona iktifa özelliği verecek, yetinme duygusu, istiğna duygusu verecek ve adam kendisini sürekli zengin hissedecektir. Veya insanların pek çoğunun anlayamadığı biçimde Cenâb-ı Hak onun eşyalarına dayanma gücü verecektir. Meselâ bakıyoruz bugün aylık geliri beş yüz milyon lira olan iki çocuklu bir aile geçinemiyor, darlık ve sıkıntı içinde kıvranırken aylık geliri yüz milyon lira olan beş çocuklu bir aile çok rahat geçinebilmektedir. Neden? Bereket işte. Allah birine o kadarcık maaşının bir bölümünü Allah için infak edeceğim diye çırpındığı için bereket vermiştir ötekisine infak etmediği için bereket vermemiştir. Birisinin ayakkabısı altı ayda eskidiği halde ötekisinin ayakkabısına Allah dayanma gücü vermiştir üç beş sene dayanmaktadır. Veya meselâ birisinin karısı hasta haneden çıkmazken ötekisinin karısına Allah sıhhat vermiştir. Birisinin arabası sürekli arıza yapıp para harcattırırken ötekisinin eşyalarına Allah dayanma gücü vermiştir işte berekettir bütün bunlar. Veya meselâ birisi çocuklarının çevreye karşı ezilmemesi adına evine renkli televizyon alması, okulda çocuğunun azığının farklı olmasına özen göstermesi, çocuklarını Anadolu Liselerine gönderme çabası yanında, yâni çevreye kulluğu yanında; öbürünün böyle bir derdi yoktur. Veya birisinin çevreye kulluk adına şöyle şöyle giyinmesi, ya-malıklı elbise giyinememesi, modaya uygun olmayan bir elbise giyinememesi, evini şöyle şöyle döşemesi, şöyle bir arabaya binememesi, şöyle bir evde, şöyle bir muhitte oturamaması, misafirlerine şöyle bir şeyi ikram edememesi, şöyle bir hayatın adamı olma derdi varken ötekisinin böyle dertleri yoktur. Birisi yaşadığı bu hayatın gereği olarak taksit ve ödemelerle ömrünü tüketirken öbürü çok rahattır. Çünkü o sadece Allah’ı razı etmeden yanadır ve çok sade bir hayat yaşamaktadır. Evet böyle yaşayanlar Allah’ın bereketine gark edilirlerken, Allah’a, Allah’ın istediği biçimde inanmayan, Allah’la yol bulmaya, yollarını Allah’a sormaya yanaşmayan, hayatlarını Allah için yaşamayan kimseler de Allah’ın bereketinden mahrum bırakılacaklardır. Allah’tan yüz çeviren, Allah’ın kitabından ve Resûlünün sünnetinden yüz çeviren insanlar da bereketten mahrum edileceklerdir. Nitekim bakın Tâhâ sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatıyordu: “Benim kitabımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyâmet günü de onu kör olarak haşr ederiz. O zaman: "Rabbim! Beni niçin kör olarak haşr ettin, oysa ben gören bir kimseydim" der. Allah: Böyledir, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun" der..” (Tâhâ 124,125,126) Evet kim Allah’ın zikrinden, yâni Allah’ın kitabından, Allah’ın istediği kulluktan, hayatın her bir biriminde Allah’ın istediği gibi davranıştan yüz çevirirse, kim Allah’ın istediği gibi değil de kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya yönelirse onlar için bereket kaldırılacak ve geçim darlığı, geçim sıkıntısı olacaktır. Hayatlarının da, kazandıklarının da, mesleklerinin de, çalışıp çabalamalarının da hiç bir beti-bereketi olmayacaktır. Belki milyarlar kazanacaklar ama yine de doymayacaklardır. Kulu kölesi oldukları hayat standardının peşinde bir ömür tüketecekler ve bir türlü istedikleri noktaya ulaşamayacaklardır. Velileri olan Şeytan kendilerine yeni yeni hedefler gösterecek ve bu hedeflerin arkasında bir ömür boyu çırpınıp duracaklar. Bereket gerçekten insanların çoğunun anlayamadıkları ve far-kında olmadıkları bir şeydir. Meselâ sabahleyin saat 6,7 arasında ya-pabildiğimiz işleri akşam aynı saatlerde yapabilmemiz mümkün değildir. Zaman aynı zamandır, süre aynı süredir ama bereketler farklıdır. Evet keşke bu adamlar iman etseler ve muttaki davransalardı ama onlar yalanladılar da işlediklerinden dolayı biz de onları yakalayıverdik.
97. “Kasabaların halkı, geceleyin uyurken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?” Acaba bu şehir ahalileri bu memleketlerin insanları geceleyin mışıl, mışıl uykudalarken azabımızın kendilerine gelivermesinden emin mi oldular? Ya da şu anda Mekke müşrikleri Allah’ın azabının kendilerine gelmesinden emin mi oldular? Yahut da şu anda şu bizim ülkede yaşayan müşrikler emin mi oldular? Halkı müslüman ülkelerin müşrikleri Allah’ın azabının tepelerine inmesinden emin mi oldular. Veya Amerika’daki müşrikler, Avrupa’daki müşrikler Allah’ın azabının ansızın kendilerine gelmesinden emin mi oldular? Allah’ın âyetlerini, Allah’ın sistemini, Allah’ın kendileri için vaz ettiği hayat programını reddederek kendi keyiflerince bir dünya kurup en güzel, en doğru ha-yatın kendi yaşadıkları hayat olduğunu iddia eden tüm yeryüzü müşrikleri Allah’ın azabının gelmesinden emin mi oldular? Ya da şu anda bizler Allah’ın azabının gelivermesinden emin mi olduk? Nereden biliyoruz meselâ bu gece bir depremle Konya’nın yerin dibine batmayacağını? Nasıl olur da kendimizi güvende hissedebiliriz? Bunu her an düşünmek, her an Rabbimizin azabının gazabının gelivereceğinden korkup Rabbimize Rabbimizin istediği biçimde kulluk işlemeye yönelmek zorundayız.
98. “Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?” Veya bir kuşluk vakti insanlar oyunda eğlencedeyken ansızın azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular? Bir kuşluk vakti işlerine, aşlarına devam ederlerken, Allah’tan da Allah’ın azabından da gaflet içinde oyun eğlencelere gömüldükleri bir anda kendilerine azabın gelmesinden emin mi oldular? Zaten eğer insanlar hayatı Allah için yaşamıyorlarsa o hayat oyun ve eğlenceden ibarettir. Allah için yaşanmayan hayat oyun ve eğlencedir. Allah için niyet taşınmayan her şey oyun ve eğlenceden ibarettir. Allah hesaba katılmadan, âhi-ret hesaba katılmadan yaşanan bir hayat oyun ve eğlenceden başka bir hayat değildir. Evet ister güpegündüz gözlerinin önünde isterse gece mışıl, mışıl uykudalarken, haberleri yokken Allah’ın azabı gelivermesinden bu insanlar emin mi oldular?
99. “Onlar Allah'ın düzeninden güvende miydiler? Allah'ın düzeninden ancak mahvolacak millet güvende olur.” Allah’ın mekrinden Allah’ın cezalandırmasından emin mi ol-dular? Allah’ın mekrinden emin yaşayanlar ancak hüsrana mahkum olanlardır. Dünyada da ukba’da da kaybedecek olanlardan başkaları Allah’ın mekrinden emin olamazlar. Allah her an bizi bir tehlikeyle bir sıkıntıyla bir korkuyla imtihan edebilir. Her an Rabbimizin bu tür imtihanlarına hazırlıklı olmak zorundayız. Çünkü Allah kulları üzerinde mutlak tasarruf sahibidir. Kullarına ne tür sorular göndereceğine on-ları neyle imtihan edeceğine ancak kendisi karar verir. Bu tür belâlar gelmeden önce hazırlıklı olmak zorundayız. Kendimizi cennete hazırlamak zorundayız. Kazanma ihtimalinin kalmayacağı, başarma ve kulluk işleme imkânlarımızın elimizden alınacağı durumlar gelmeden önce kendimizi hazırlamak zorundayız.
100. “Sahiplerinden sonra yeryüzünde mirasçı olan kimselere hâlâ şu açıkça anlaşılmadı mı ki; Biz dileseydik onları da suçluların cezasına uğratırdık. Kalplerini kapatıp mühürleriz de bir şey duymazlar.” Evet daha önce yerleştirdiklerimizden sonra onların mirasları üzerine yerleştirdiğimiz insanlara hâlâ hidâyet, yol gösteri gelmedi mi? Gerçekleşmedi mi? Yâni biz zamanlar arzda, yerleştirdiğimiz ata-larınızdan sonra şu anda onların yerlerine yurtlarına sizleri yerleştirmişiz. Biz dileseydik günahlarından ötürü onları helâk ederdik. Ama günahları sebebiyle isyanları sebebiyle onları ve şu anda sizleri hemen helâk etmeyip Allah’ın sizlere böyle bir rahmet kapısı açması sizlere tevbe imkânı dönüş fırsatı vermiş olması size hidâyet olarak yetmiyor mu? Hakkı anlamanızı sağlamıyor mu Rabbinizin bu yaptığı? Rabbinizin sizin adınıza işleyen bu rahmeti sizin O’nu anlamanıza yetmeliydi. Ama bu gerçeği anlamaya yanaşmayanların kalplerini mühürleriz de artık bir şey duymaz, duygulanmaz olurlar. Yâni eğer bir insan ben şu ana kadar, meselâ otuz yaşına ka-dar İslâm dışı bir hayat yaşadım ama şu ana kadar ciddi bir azapla, ikabla karşılaşmadım. Öyleyse kırk yaşına geleyim de Rabbime kulluk yoluna gireyim der, kırk yaşına geldiğinde de, canım elli olsun da ondan sonra derse, yâni Allah’ın kendisine tanıdığı fırsatları değerlendirme yoluna girmezse o zaman Allah da onların kalplerinin üzerine tabederiz diyor. Yâni her gün biraz daha kitap ve sünneti tanıyarak imanlarımızı artırmadan yana olmazsak, teslimiyetlerimizi artırmadan yana olmazsak, aynı hayatı, aynı statüyü korumadan ve yerimizde saymadan yana olursak Allah korusun biz de kalbi tabedilenlerden oluruz. Kalbin tabedilmesini şöyle anlamaya çalışıyoruz. Sanki Allah; görülmüştür o kalp işe yaramaz. Denenmiştir bir işe yaramaz. Hurdaya çıkarılmıştır bir işe yaramaz diyerek kalbin üzerine damgasını, mührünü vuruveriyor. Öyleyse Allah’ın bize ne kadar bir mühlet tanıdığını bilmediğimiz için çok korkmak zorundayız. Çünkü hayatımızın gerçek derecesini bilmiyoruz. Gafletimizin gerçek derecesini bilmiyoruz. İhmalimizin derecesini ve bu ihmallerimizin sonunda artık bu adam olmaz diyerek, artık bunun kalbi işe yaramaz diyerek mührünü ne zaman basıvereceğini bilmediğimiz için elimizi çabuk tutmak ve Allah’ın istediği hayata yönelmek zorundayız. Kesinlikle bilelim ki Allah’ın kanunları, Allah’ın yasaları değiş-mez. Kesinlikle bilelim ki İlahi iradede değişiklik olmaz. Bizi öncekilerin uğradıkları âkıbetten men edecek, onların âkıbetlerine düşmekten kurtaracak hiç gücümüz ve kuvvetimiz yoktur. Öyleyse Kur’an’da bizden öncekiler konusunda anlatılanlardan ibret almak zorundayız ve onların yanlışlarına düşmemek için hayatımıza çok dikkat etmek zorundayız. Çünkü anlıyoruz ki insanların durumları, yaşantıları gerçekten azabı gerektiriyorsa da Rabbimiz hemen onlara azabını göndermiyor. Onlara dokunmuyor, onlara imkân tanıyor, fırsat veriyor. Ama bu ser-bestlik onları aldatıyor. Şunları, şunları yaptım ama şu ana kadar ba-na her hangi bir azap gelmedi. Demek ki bu dünyada sorumlu olduğumuz bir makam yoktur. Demek ki bu dünyada hesap ödeyeceğimiz bir varlık yoktur diyerek aldanıyorlar. Demek ki bizim şu anda yaşadığımız hayat en güzel bir hayattır demeye başlıyorlar. Böylece hayatlarını sürdürmeye çalışan ve değişmeden yana olmayanların da kalplerini mühürleyiveriyor Rabbimiz. Yâni ilk defa inanmayanların kalplerini mühürleyiveriyor. Yoksa hiç kimsenin küfürde kemikleşip kalmasını istemez Allah. Onların kalplerini mühürledik de artık onlar görmez ve duy-maz oluverdiler. Hakkı duymaz, güzeli görmez, doğruya ulaşamaz oluverdiler.
101. “ Ey Muhammed! İşte kasabaların haberlerini sana anlatıyoruz. Andolsun ki onlara peygamberleri belgeler getirdi; öncekileri yalanladıklarından ötürü inanmadılar. Allah kâfirlerin kalplerini böylece kapatıp mühürler.” Evet işte sana senden önceki kasabaların şehirlerin haberlerini anlatıyoruz. Şu başlarından, senin ülkenin insanlarının başına gelen şeylerin geçtiği şehirlerin haberlerini anlatıyoruz. Ama bunu sana ve senin toplumuna anlatırken hikâye olsun diye, hoşça vakitler geçiresiniz diye değil, bunlar, bu haberler senin ve toplumunun ibret alıp kendilerine çeki düzen versinler için anlattığımız çok önemli vakalardır, haberlerdir. Onların başlarına gelenlere iyi bakıp ibret alasınız da onların düştüklerine sizler de düşmeyesiniz diye bunları size anlatıyoruz. Onlara peygamberlerimizi belgeler getirdi. Onlar hakkı görsünler de doğruya gitsinler diye elçilerimiz her türlü mûcizeleri getirdi onlara da öncekileri yalanladıklarından ötürü onlara da iman etmediler. Daha öncekiler gibi onlar iman etmemeyi âdet haline getirdiler. İşte Allah iman etmeyenlerin kalplerini böylece mühürleyiverir. Öyleyse Rabbimizin âyetlerini duyar duymaz hemen hiç beklemeden iman etmek zorundayız. Hemen teslimiyet göstermek zorundayız. Eğer Rabbimizin emirlerini duyar duymaz hemen hiç beklemeden iman etmezsek yada iman eder etmez hemen teslimiyet göstererek uygulamaya koymazsak öncekilerin yaptıkları gibi böyle bozuk tutumlar sergilemeye kalkışırsak bilelim ki bizim kalplerimiz de mühürlenecek ve artık biz de tıpkı onlar gibi bir şey duymaz, duygulanmaz hale geleceğiz demektir.
102. “Onların çoğunda ahde bağlılık görmedik, çoğunu fâsık kimseler olarak bulduk.” Burada ekserisini bir ahd üzerine bulamadık derken Rabbimiz onların ilk mîsâk ahdini unutup yalanladıklarını anlatmaktadır. Yâni sûrenin sonunda anlatılan “Galu belâ” diye bilinen o ilk mîsâk ahdine pek çoğunun sadık kalmadıklarını, ekserisini bu konuda fâsık bulduk diyor Rabbimiz. Söze sadâkatleri yok adamların. O Rablerine ilk verdikleri sözlerine sadâkatleri yok. Gerek Rablerinin kendileri için kâinatta yarattığı meşhûd âyetleri, gerek peygamberleri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği âyetler gerekse kendi içlerinde kendi enfüslerinde Cenâb-ı Hakkın kendilerine gösterdiği âyetler onlara hakka dâvet ediyordu. Evet tüm bu âyetler onların hayatlarının yanlışlığını ortaya koyuyordu. Halbuki zaman zaman daraldıkları, sıkıştıkları anlarda Allah’a yalvarıyorlardı. Ya Rabbi! Eğer bizi bu sıkıntıdan kurtarır sahil-i selâmete çıkarırsan söz veriyoruz sana kulluk yapacağız, senin istediğin gibi bir hayat yaşayacağız diyerek Allah’a yalvarıyorlar, söz ve-riyorlardı. Yâni fıtratlarında mayalarında Allah inancı vardı bu adamların. İçlerindeki Allah âyetleri de onlara bunu söylüyordu ama belâlar kaldırılınca da yine eski şirklerine, eski küfürlerine dönüveriyorlardı. Allah’a verdikleri bu sözlerini unutuveriyorlardı. Allah’la sözleşme ya-pıyorlar ama bu sözleşmelerini hemen unutuyorlardı. İşte Rabbimiz diyor ki onları ahitlerine sadık bulmadık. Gerçekten de ilk toplumlarda kâfir, fâsık ve zâlimlerin yanında mü’minler çok azınlıktaydı. Ve işte bu azlıklarından dolayı da Rab-bimiz onlara pek fazla yük yüklememiştir. Düşmanlarıyla savaşıp on-ları yok etme işini ilk dönemler Rabbimiz bizzat kendi üzerine almıştır. Ta ki Mûsâ (a.s) dönemine gelininceye kadar. Bu dönemde yeryüzünde müslümanlar çoğaldı. Bundan sonra Rabbimiz onlara haydi şu şehre girin! Artık sizler çoğaldınız falan yeri fethedin! Bundan böyle ben sizin elinizle ve kılıçlarınızla kâfirlere zarar vereceğim buyurdu. Siz yürüyün, ben yine sizinle beraberim buyurdu. Rasûlullah’ın hayatında da ilk dönemlerde “Sen onları bana bırak” peygamberim ifadelerinin üç yerde geçtiğini biliyoruz. Müzzemmil, Müddessir ve Kâlem. İlk dönemlerde Rasulullah efendimize böyle diyordu Rabbimiz. Çünkü Allah Resûlünün etrafında iman etmiş bir kaç kişi vardı henüz. Bunlarla kâfirlere karşı bir savaş vermesi de mümkün değildi. Rasulullah efendimizin ve beraberindeki bir avuç müslümanın daraldıkları, bunaldıkları bir zaman da bu âyetler geliyor ve müslümanlar da rahat bir nefes alma imkânı elde ediyorlardı. Sen çekil kenara ey peygamberim! Onlar benimle karşı karşıya gelsinler ve benimle baş etsinler diyordu. Bir zamanlar Hz. Nûh’a da diğerlerine de böyle demişti ve onlara nasıl yardım ettiğini, onların düşmanlarını nasıl kahrettiğini göstermişti Rabbimiz ona. O dönemlerde de kâfirler mü’minlerin eliyle değil bizzat Rabbimiz tarafından yok edilmişti. Evet Allah diyor ki onların pek çoğunu bir ahd üzerine bulmadık. “Gurûn’ul Ûla” dediğimiz birinci çağdaki toplumların genel karakterleri işte böyleydi. Onların içinde çok az insan, iman etmişti. Pek çoğu şirk içinde yüzüyordu. “Gurûn’ul Vüsta” dediğimiz Hz. Mûsâ (a.s)’a Tur dağında Tevrat’ın verilmesiyle başlayan orta çağ ve bu çağda gönderilen peygamberler döneminde durum biraz daha farklılaşmıştır. İşte bundan sonra Rabbimiz bize bu dönemin peygamberlerini anlatmaya başlayacak. Buraya kadar ilk dönemin elçilerinden örnekler sunmuştu Rabbimiz, bundan sonrada ikinci dönemin elçilerini gözlerimizin önüne serecek. İlk dönemlerin helâk yasalarını anlattıktan sonra Rabbimiz daha sonraki dönemlerin durumunu anlatacak.
103. “Sonra peygamberlerin ardından Mûsâ'yı âyetlerimizle Firavun ve erkanına gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlık ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.” Evet ilk dönem peygamberlerini ve ilk dönem toplumlarını ve onların helâk yasalarını anlattıktan sonra Rabbimiz şimdi de ikinci dönem elçilerinden ve elçilerin toplumlarından haber verecek. Önceki çağın insanları Allah’ı Allah’ın elçileri vasıtasıyla kendilerine gönderdiği hayat programını yalanlamışlar helâk olup gitmişlerdir. Bundan sonra dört büyük kitabın gönderildiği dönemi ve o dö-nemin peygamberlerini ve toplumlarını anlatmaya başlayarak Rabbi-miz buyurur ki bakın: Biz onlardan sonra Firavuna ve onun büyük toplumuna, Firavun sistemini benimseyenlere, Firavun gibi düşünen, Firavun gibi yaşayanlara, avenesine âyetlerimizle Mûsâ’yı gönderdik. Rabbimiz elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’ı ve onun gerek Firavunla gerekse kendi toplumuyla mücâdelesini Kur’an’ın pek çok yerinde bize anlatır. Demek ki bu konu bizim için çok büyük önem taşıyor ki Rabbimiz sürekli hemen hemen kitabının her bir bölümünde bize bundan söz ediyor. Elbette tüm peygamberleri bileceğiz, tanıyacağız ama özellikle Hz. Mûsâ (a.s)’ı ve onun mücâdelesini daha bir güzel bilmek zorundayız. Hele hele şu anda Firavun sistemini aratmayan dünya sistemleri arasında, Firavunları aratmayan dünya müstekbirleri karşısında bunu daha bir canlı tutacağız hafızalarımızda. Tüm zâlimler karşısında tüm sahte tanrılar ve tanrıçalar karşısında vereceğimiz mücâdele açısından O’nu daha bir iyi tanıyacağız. Araf sûresinin bu bölümünde Rabbimiz Hz. Mûsâ (a.s)’ın Firavunla ilk karşılaştıkları dönem anlatılmaktadır. Allah tüm elçilerini gönderdiği gibi Hz. Mûsâ’yı da âyetleriyle gönderiyor. Çünkü Allah’ın âyetleri dirilticidir ve bağlayıcıdır. Onlar bizim âyetlerimize zulmettiler diyor Rabbimiz. Allah’ın âyetlerine zulmettiler. Yâni Allah’ın âyetlerinin hakkını vermediler. Al-lah’ın âyetlerine gereken değeri vermediler, âyetleri hayatlarında gereken yerlerde kullanmadılar, âyetlerden istifade edemediler, âyetlerin fonksiyonunu, geliş gayesini anlayamadılar. Allah bu âyetlerini niye göndermişti? Allah kullarının bu âyetlerle beraber olmalarını ve asla onlardan ayrılmamalarını niye istiyordu? Bu âyetleri muska haline getirip boyunlarımıza takalım diye mi? Veya bu âyetleri hastalara içirelim diye mi? Veya ölülere okuyalım diye mi? Veya kulaklarımızın müzik zevkini tatmin edelim diye mi? Veya medreselerde Arapça’nın alıştırma kitabı olarak kullanalım diye, doktoralarımıza konu edinip onlarla para kazanalım diye mi? Makalelerimizi, hitabelerimizi onunla süsleyelim diye mi? Yoksa bu âyetleri okuyup öğrenip hayatımızı bununla düzenleyelim, bu âyetlerle yol bulalım diye mi? Bu âyetlerle yol bularak cennete ulaşalım diye mi? Eğer bu âyetlerin ne için geldiğini unutursak, onları Allah’ın gönderdiği gayenin dışında kullanmaya çalışırsak biz de Allah’ın âyetlerine zulmediyoruz demektir. Onlar âyetlerimize zulmettiler de bak ki müfsitlerin âkıbeti nice oldu? Müfsit bozguncu demektir. Müfsitler yeryüzünde Allah’a kulluk düzenini bozan kimselerdir. Yeryüzünü yaratan ve yarattığı hayat için belli bir düzen koyan Allah’ın koyduğu düzeni beğenmeyip, Allah yasalarını beğenmeyip onun yerine kendi sistemlerini kendi fikirlerini hâkim kılmaya çalışan ve böylece yeryüzünde Allah’a kulluğu bozan kimselere müfsitler denir. Kitabı bir tarafa bırakarak hayatlarını düzenlemeye çalışanlara müfsit denir. Bakın müfsitlerin durumu ne ol-muş?
104. “ Mûsâ, "Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.” Mûsâ (a.s) geliyor Firavuna. Tâbi burada Rabbimiz Mûsâ (a.s)’ın nereden geldiğini, nasıl geldiğini anlatmıyor. Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatılan konuyu kısaca bir özetleyelim. Firavun aslında Mûsâ (a.s)’ın geleceğini biliyor. Ya önceki peygamberlerden nakledilenlerden biliyor, ya müneccimleri kendisine bu konuda bilgi verdiği için biliyor, yahut da her zâlimin olduğu gibi Firavunda ezdiği kanlarını emdiği mazlumların bir dirilip kendisinden hesap soracağının farkındadır da onun için biliyor. Bir yasadır bu. Ezilenler bir gün dirilip ezenlerden mutlaka hesap soracaklardır. Aslında her zâlim bunun farkındadır. Bunun kaçınılmaz olduğu bilen şu andaki yeryüzü zâlimleri de korkulu rüyalar görmektedirler. Hafakanlar geçirmektedirler. Ezdikleri insanlar ha uyandılar ha uyanacaklar diye. Ha hesap sordular ha soracaklar diye. İşte Firavun da bunun farkındaydı ve tedbir alıyordu. Mûsâ gelmesin diye, Mûsâlar dirilmesinler diye İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürtüyordu. Binlerce çocuk öldürtmüştü. Hz. Mûsâ’nın annesi çocuğunu doğurur ve Firavunun korkusundan bir sepete koyup onu Nil nehrine bırakır. Ve Mûsâ Firavunun sarayındadır. Firavun bunca tedbiri almasına rağmen kendisini yıkacak çocuk kendi sarayında kendi imkânları içinde büyümeye başlar. İşte Firavunlar ne kadar tedbir alırlarsa alsınlar bilelim ki Allah’ın takdirinin önüne geçemeyeceklerdir. Kendi kucaklarında büyüyen, kendi okullarında okuyup yetişenler bir gün mutlaka kendilerini yıkacaklardır bundan hiç şüpheniz olmasın. Hz Mûsâ, Firavunun sarayında büyümeye başlar. Gençlik yıllarında Mısırda Firavun oğullarından bir kıptiyle İsrâil oğullarından birinin kavgasına şahit olur ve İsrâil oğulluya yardım ederek kıptiye bir yumruk vurur ve orada öldürür onu. Sonra Firavunun korkusundan Medyen’e kaçar ve orada Şuayb (a.s)’ın koyunları güderek saklanır. Şuayb (a.s)’ın kızlarından Safura annemizle evlenir. Daha sonra tekrar Mısıra dönme emri alır, yolda Rabbimiz kendisine vahiyde bulunur ve Mısıra gidip Firavun ve toplumunu uyarma emrini verir ve işte bu dönüşünde Firavunun karşısındadır. Bakın Firavunla karşı karşıya gelen Allah’ın elçisi şöyle diyordu: Ey Firavun ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim. Ben Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Görüyoruz ki Hz. Mûsâ her şeyden önce Risâlet özelliğini ortaya koyuyor. Diyor ki ey Firavun ben Allah’ın elçisiyim. Ben senin karşına bir kültürle, bana ait bir fikirle, bana ait bir plan ve programla, bana ait bir tüzük veya projeyle çıkmıyorum. Binaenaleyh eğer beni reddedersen Allah’ı reddetmiş olacaksın. Bana karşı gelmekle bilesin ki Allah’a karşı gelmiş olacaksın diyordu. Firavuna açık ve net bir şekilde peygamberliğini ilân edip haykırıyordu. tâbi kendisi Rablik iddiasında bulunduğu için Firavun karşısında Âlemlerin Rabbinin elçisi olduğu söyleyerek Hz. Mûsâ onun Rabliğini da reddediyordu. Halbuki Mûsâ (a.s) demin de ifade ettiğim gibi Mısırda Firavunun kucağında büyümüş, onun sarayında büyümüş, bir adam öldürmüş, idama mahkum olmuş yakalandığı takdirde mutlaka idam edilecekti. Firavun sistemine göre idama mahkum bir insan olmasına rağmen ve de yeryüzünün en zâlim, en despot ve de en güçlü insanının karşısında hiç korkmadan hakkı haykırıyordu Allah’ın elçisi. Evet ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim ve: