Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

A'râf Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

206 ayetSayfa 5 / 8
105. “Bana Allah'a karşı ancak doğru söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim, İsrâil oğullarını benimle beraber koyuver" dedi.” Ben Allah’a karşı haktan başka hak sözden başka bir söz de söylemiyorum. Ben Allah adına konuşuyorum ve benin hayatımda söyleyeceklerimin tamamı haktır. Hakkın dışında söz söylemek bana yaraşmaz, bana yakışmaz. Benim üzerime gereken, tüm mü’minlerin üzerine gereken, tüm inananlara düşen sadece hak söylemektir. Hakkın dışında, Allah’ın dediklerinin dışında söz söylemek bana ya-kışmaz. Ve Rabbimin emriyle hakkı söylerken de hiç bir şeyden kork-muyorum diyordu. Evet işte kulluk örneklerimizden biri Hz. Mûsâ ve karşısındaki dünyanın en zâlim adamına karşı tavrı. Acaba Allah bunu bize niye anlatıyor? Ya da acaba biz peygamberleri niye tanıyoruz? Peygamberleri niye öğreniyoruz? Allah’ın elçileri bizim için bizim kulluğumuz için en güzel seçilmiş örnekler de onun için Allah onları bize tanıtıyor ve biz de onları öğreniyoruz. Evet peygamberlerde bizim için en güzel örnekler vardır, peygamberler bizim için kulluk örnekleridirler. Allah bizden istediği kulluk konusunda, bizden istediği tavırlar konusunda model insanlar olarak peygamberlerini takdim etmiştir. Yâni toplumumuz hangi peygamberin toplumuna benziyorsa, içinde bulunduğumuz konum hangi peygamberin konumuna benzi-yorsa o konumda o peygamberi örnek alalım diye Allah onları bize tanıtmaktadır. İşte böyle bir zâlim karşısında, böyle bir konumda bizim örneğimiz olan Hz. Mûsâ’nın davranışı bizim için en güzel bir ör-nektir. Yâni bizler de konumumuz ne olursa olsun, durumumuz ne olursa olsun devamlı hakkı söylemek, hakkı haykırmak ve haktan başkasını söylememek zorundayız. En zâlim birinin karşısında bile haktan ayrılmamak eğilip bükülmemek zorundayız. Sürekli hakkın müdafii ve tercümanı olmak zorundayız. Eğer bulunduğumuz bir konumda hakkı söylemekten çekiniyor veya korkuyorsak o zaman hiç olmazsa susmak zorundayız. O konumda hiç olmazsa bâtıl veya yalan söyleyerek hakkı yanıltmaktansa, hakkı yamultmaktansa susmayı tercik etmeliyiz. İnsanların bizim şahsımızda Allah dinini yanlış öğrenmeleri söz konusuysa hiç olmazsa susmayı tercih etmeliyiz. Sözlerimizle tavırlarımızla Allah dinini saptırmaktan eğip bükmektense, susmak daha hayırlıdır orada. Evet Allah’ın elçisi diyor ki bana hak sözden başkası yakışmaz, ben Allah için hak söz söylüyorum. Ben size Rabbinizden bir Beyyine ile geldim. Rabbinizden si-ze bir Beyyine getirdim. Ben Rabbinizden size apaçık bir delille geldim. Sizler Rabbinizi kabul etseniz de etmeseniz de, kibirlenip büyüklük taslasanız da kabullenseniz de O Allah sizin de Rabbinizdir ve beni size sizin reddedemeyeceğiniz bir Beyyine ile gönderdi. tâbi bir tek Beyyine, bir tek mûcize değil elimde Allah’ın âyetleriyle geldim diyor Allah’ın elçisi. Ve devam ediyor Rabbiniz sizden istiyor ve emrediyor ki İsrâil oğullarını bana bırak ve benimle gönder. Evet Mûsâ (a.s) önce konum belirlemesi yapıyor. Kendi konumunu belirliyor, ben Allah’ın elçisiyim ve onun tarafından geliyorum diyor sonra da görevini yâni geliş gayesini ortaya koyuyor. Bırak bu İsrâil oğullarını götüreyim diyor. tâbi Allah’ın elçisinin görevi sadece İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmakla sınırlı değildi. Firavunu müslümanlığa dâvet etti. Onun müslüman olmasını âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmasını istedi. Böyle olduğu zaman yâni Firavun Allah’a iman edip Allah’ın yasalarına teslim olduğu zaman elbette problem baştan çözülecekti. O zaman Firavunun Firavunluğu bitecek, Rabliği sona erecek, tâğutluğu kalmayacak ve toplumda Allah elçisini yegâne itaat makamı olacak herkes ona itaat edecekti. İşte elbette Mûsâ (a.s) Firavundan evvel emirde bunu istedi ve eğer bunu yapmazsan, bunu kabul etmezsen o zaman ver İsrâil oğullarını götüreyim diyordu. Ey Firavun yeter bu adamları köleleştirdiğin. Yeter bu adamların kanlarını emip ırzlarını kullandığın. Yeter artık bu adamları sömürdüğün. Allah’ın hür yarattığı analarından hür doğmuş bu insanları kullandığın yeter artık ver onları götüreceğim der. İşte peygamberin geliş gayelerinden biri belki de en büyüklerinden birisi budur. Köleleştirilmiş insanları hürleştirmek. Tâğutların, sahte tanrıların kulları haline gelmiş, getirilmiş insanları onlara kulluktan kurtarıp hür bir şekilde Rablerine kulluğa dâvet etmek. İnsanların insanlara kulluğunu bitirip Allah’a kul olmalarını sağlamak. Yeryüzündeki tüm zâlimlerin, tüm despotların zulümlerini, haksızlıklarını kırıp yeryüzünde adâleti gerçekleştirmek. Allah’ın Resûlü de Mekke’deki zuafayı, köleleştirilmiş insanları efendi yapmıştı. İnsanların insanları ezmesine, insanların insanlara hükmetmesine engel olmuş, egemenliği zâlimlerin elinden alıp sadece Allah vermişti. İşte Hz. Mûsâ (a.s) da aynı şeyi yapmak için geliyordu. Yıllardır Firavunların elinde oyuncak olmuş, köleleştirilmiş İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmak için geliyordu. Burada İsrâil oğullarının kimliğiyle alâkalı kısa bir özet sunalım. İsrâil Yâ’kub (a.s)'ın Kur’an’da da kullanılmış adıdır. Bizzat kendisinin adı. Abdurrahmân Abdullah gibi Allah’ın kulu anlamına geliyormuş. Evet İsrâil, Yâ’kub (a.s)'ın adıdır. Yâ’kub (a.s) da İbrâhim (a.s)'ın oğlu İshâk (a.s)'ın oğludur. İsrâil oğulları ise işte bu Yakup oğlu, İshâk oğlu, İbrâhim oğlu sülalenin adıdır. Yakup (a.s)'ın on iki oğlundan meydana gelen sülalenin adına Yakup çocukları veya pey-gamber çocukları anlamına İsrâil oğulları denir. Bu Yâ’kub’un çocuklarının ilk vatanları Kudüs civarıdır. Hani Hz. İbrâhim kavmiyle babası ve idarecilerle verdiği çetin bir müca-deleden sonra ülkesini terk etmek zorunda kalır. Ur bölgesinden Harran’a, sonra oradan Şam’a, oradan da Kudüs bölgesine gelip yerleşir. Hz. İbrâhim’in Mısır’a da bir seferinin olduğunu biliyoruz. Oğlu İsmail ile birlikte hanımı Hacer’i Mekke bölgesine bırakıp gelir Allah’ın emriyle. Hz. İbrâhim’in kendisinin yaşadığı bölge Kudüs civarındaki Halil’urrahmân denilen bölgedir. İbrâhim (a.s)'ın vefatından sonra bu bölgede İbrâhim (a.s)'ın öteki hanımından dünyaya gelen oğlu Hz. İshâk peygamber olarak görevlendirildi. Demek ki iki oğlundan Hz. İsmail Mekke bölgesinde Hz. İshâk da Kudüs bölgesinde görevlendirildi. Kudüs bölgesinde İshâk (a.s)'ın vefatından sonra onun oğlu Yâ’kub (a.s) peygamber olarak görevlendirildi. Yâ’kub (a.s)'ın on iki oğlu vardı. Bu oğullarından birinin adı Yusuf’tu. Yusuf sûresinde uzun uzun Rabbimiz anlatır: Baba Yâ’kub (a.s)'ın diğer oğullarından fazla Yusuf'a meyli vardır. Babalarının bu meylini kıskanan öteki çocukları kardeşleri Yusuf’u kuyuya atarlar. Kervan, Mısır, pazar, aziz, zindan filan derken Hz. Yusuf Mısırda yönetime getirilir. Bundan sonra baba Yâ’kub (a.s) ve onun diğer oğulları Mısıra gelip yerleşirler. Görülen ve bilinen o ki Yâ’kub (a.s)’ın çocukları uzun bir süre Mısırın yönetimini ellerinde tutarlar. Peygamber çocuklarının yönetiminde bulunan Mısır halkı uzun bir süre mutlu bir hayat yaşar. Ve nihâyet her toplum gibi sünnetullah gereği Mısırda da peygamber çocukları denen bu İsrâil oğullarının egemenlikleri son bulur. Mısır yönetimine, Firavun oğulları denen azgın bir sülale hâkim olur. Tabii İsrâil oğulları Allah’ın kendilerine hayat programı olarak gönderdiği kitaplarına ve peygamberlerinin yoluna ters düştükleri için Mısırda egemenlikleri de uzun sürmedi. Peygamber çocuklarının egemenliği sona erince de Firavun oğulları yönetimi ellerine geçirir geçirmez Mısırda yıllardır yönetimi ellerinde bulundurmuş olan bu İsrâil oğullarını köle durumuna düşürür. Köleleşmiş toplumların elbette hür bir hayatları hür fikirleri olamazdı. Elbette Meliklerinin tâğutlarının dini neyse bunların dini de o olacaktı. Elbette bu müslümanlar böyle bir ortamda müslümanlıklarını kaybedecekler ve kendilerine egemen olan gurubun milletine ve dinlerine tâbi olacaklardı. Elbette böyle köle bir toplumun Allah’a Allah’ın istediği biçimde kullukları da olamazdı. Zâlim Firavun oğullarının elinde gerçekten İsrâil oğulları acımasız bir azap yaşamaya başlarlar. Ve nihayet son döneme yaklaşıldığında köle durumuna dü-şürülmüş bulunan ve uzun bir süre en kötü bir hayatı yaşamaya mahkum edilmiş olan bu İsrâil oğullarının arasından bir kurtarıcının çıkması ve İsrâil oğullarını bu Firavun sisteminin acımasız zulmünden kurtarması fikri yaygın hale gelir. Allah’ın sünneti gereği ezilen toplumlara, mus’taz’aflara böyle kendi içlerinden bir kurtarıcı gönderilmesi söz konusudur. Ve işte bu kurtarıcı Hz. Mûsâ’dır ve gelmiş İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmak üzere Firavunun karşısındadır. Hz Mûsâ Firavuna der ki ver bu İsrâil oğullarını alıp götüreceğim. Peki neden Allah’ın elçisi bu köleleri Mısırdan alıp götürecekti? Çünkü müslümanların; zâlimlerin, Firavunların gölgesinde bir hayat yaşamaları kesinlikle mümkün değildi. Firavunların sistemi altında müslümanların müslümanlıklarını gündeme getirmeleri, imanlarının gereğini ortaya koymaları asla mümkün değildi. Böyle bir ortamda müslümanların müslümanca bir hayat sergilemeleri imkânsızdı. Zira İslâm’ın karakteri böyle bir şeye müsait değildi. Bir adam hem müs-lümanım diyecek hem de İslâm’ının, imanının gereğini yaşayamayacak bu kesinlikle mümkün değildi. Allah onların böyle bir müslümanlık sergilemelerine asla razı değildi. İslâm’ın karakteri toplumun en alt biriminden en üst birimine kadar, aileden devlet yapısına kadar her yerde Allah’ın otoritesinin hâkimiyetini istemektedir. Onun içindir ki imanlarının serbestçe görüntülenmesine izin vermeyen ve âdeta kendilerini münâfıkça bir hayata zorlayan böyle bir atmosferde müslümanların yaşaması mümkün değildi. Onun içindir ki Allah’ın elçisi onları bu ortamdan alıp müslümanca yaşayabilecekleri, müslümanca bir hayatı ortaya koyup müslümanca eğitilebilecekleri başka bir coğrafyaya, başka bir iklime götürmek istiyordu. Ama Firavunlar asla buna izin vermeyeceklerdir. Efendiler kölelerini asla bırakmak istemezler. Efendiler hizmetçilerini asla kaybetmek istemezler. Bu adamlar giderlerse bizim işlerimizi kim görecek? Biz kimin sırtına bineceğiz? Biz kimin kanını emeceğiz? On-larsız biz ne yaparız? Nasıl yaşarız? diyerek efendiler kölelerini kaybetmek istemezler. Hele hele bu köleler peşin peşin köleliği sineye çekmişlerse onları hiç kaybetmek istemezler. Meselâ şu anda Amerika bizi kaybetmek ister mi? Kendisine köleliği şeref bilmiş bizim gibi köle bir toplumu Amerikan efendilerimiz kaybetmek ister mi? Avrupa da yeşilleniyor zaman zaman biz kölelere ama, Amerika bizi kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Elbette adam hizmetçisini kaybetmek istemez. Elbette adam çobanına iyi bakar. Neden? Çünkü kendisine hizmet ediyor da ondan. Adam köpeğine yal çalıp onu iyi doyurur. Neden? Çünkü kendisini koruyacak da ondan. Adam koyunlarını iyi doyurmak ister. Neden? Çünkü kendisine süt verecek de ondan. İşte zaman zaman bizim efendimiz olan Amerikanın da bize ufak tefek yardımlarının mânâsı budur. Elbette kendisine süt verecek olan kullarını doyurmalıdır. Evet hiç bir efendi kölelerini bırakmak istemez. Bir de Firavunlar, efendiler şöyle hesap ederler. Eğer onlar bizim kontrolümüzden çıkarlarsa, kölelerimiz bizim inisiyatifimizden uzaklaşırlar da kendi başlarına kalırlarsa ne olur ne olmaz belki hürleşiverirler, belki özgürlüğü anlayıverirler diye onları asla kendi başlarına bırakmak istemezler. Sürekli, nereye giderlerse gitsinler onları yakın takibe alırlar, kontrollerinde tutarlar. Bir de Firavunun korkusu şuydu: Bu adamları kendi başlarına eğer Mûsâ (a.s)’ın kontrolüne bırakır da bu adamlar onunla birlikte giderlerken ne olur ne olmaz tekrar geriye dönerler de Firavunun zaten çökmekte olan sistemine hücum ederlerse Mûsâ ile beraber işimizi bitiriler diye korkuyordu. Çünkü Firavun hayatı seven birisiydi, ölümü göze alamayacak kadar da korkaktı. İsrâil oğulları kendi kontrolü altında oldukları sürece ona hizmet edecekler ve ona karşı gelme cesaretini kesinlikle kendilerinde bulamayacaklardı. Zira Firavunun sitemi onları bu şekilde eğitiyordu. Ne olur ne olmaz bu köleler Mûsâ ile bir süre baş başa kalırlar, vahyi tanırlar ve bilinçleşirlerse geriye dönüp kendisinin işini bitirebilirlerdi. İşte bu yüzden onları Mûsâ’ya vermemesi ve kölelerini yakın takibe alması gerekiyordu. Bir hesabı vardı Firavunun ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve o bunun farkında değildi. Tıpkı bugün dünya üzerindeki tüm Firavunî güçlerin müslümanları yakın takibe aldıkları gibi. Müslümanlar bugün tüm dünyada kendilerine en yakın Firavunların yakın takibi altında bir hayat sürmektedirler. Müslümanlara egemen olan güçler onları sürekli kontrolleri altında tutup, onların birlikte hareket ederek kendilerine karşı bir çıkış eyleminde bulunmamaları için, birleşmemeleri için tüm imkânlarını kullanmaktadırlar. Aynen o gün İsrâil oğullarının Firavun oğulları tarafından serbest bırakılmayıp yakın takibe alındıkları gibi. Evet efendiler kölelerini asla başı boş bırakmazlar. Meselâ şu anda dünyanın hiç bir yerinde müslümanların kendi sistemlerini kurup müslümanca bir hukuk, müslümanca bir ekonomi, müslümanca bir eğitim, müslümanca bir sosyal yapı kurmalarına asla izin vermezler. Dünyanın en küçük bir kasabasında bir köyünde bile buna izin vermezler. Neden? Çünkü meselâ dünyanın en küçük bir köyünde bile müslümanlar bunu becerseler ve Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği siyasal yapıyı kursalar o zaman dünyanın tüm hukukçuları, dünyanın tüm ekonomisyenleri, dünyanın tüm eğitimcileri, dünyanın tüm sosyal bilimcileri oraya akın edip İslâm’ı araştıracaklar, İslâm’ı soruşturacaklar, İslâm’ı tanıyacaklar ve sonunda İslâm’ın farkını görecekler ve artık bu alçakların sistemlerine kimse değer vermeyecek de ondan. Kendi sistemlerinin çöpe atılmasından korktukları için buna izin vermiyorlar.
106. “Firavun: "Bir mûcize getirdiysen ortaya koy ba-kalım, doğru sözlülerden isen bunu yaparsın" dedi.” Ey Mûsâ! Eğer bir âyet, bir mûcize getirdiysen haydi onu or-taya koy bakalım. Eğer doğru söylüyorsan, eğer iddianı ispata ha-zırsan haydi onu göster bakalım. Firavunun bu ifadesinden de anlı-yoruz ki Firavun peygamberlik konusunu bilmeyen, peygamberlik müessesesine yabancı birisi değildi. Peygamberi biliyor, peygam-berlik müessesesini tanıyor, peygamberin mûcizelerle geldiğini, ge-leceğini biliyor ve onun için Hz. Mûsâ’dan bir mûcize istiyordu. Bakın Hz. Mûsâ’nın bu iddiası karşısında Firavun şöyle demiyordu: Ne? Ne? Ne dedin? Peygamber mi dedin? Elçi mi dedin? Âlemlerin Rabbi mi dedin? Onun elçisiyim mi dedin? Ne demektir bu? Ne demektir elçilik? Ne demektir peygamberlik? filan demiyor da, eğer bir peygambersen öyleyse haydi bize bir mûcize göster diyor. Tabi bu sözüyle peşin peşin Hz. Mûsâ’yı yalanlamak, onun yalancı ve sahtekâr olduğunu ortaya koyarak çevresindekilerin ona imanını engellemek istiyordu. Çevresindekilerin kendisine itaatini kaybetmemek istiyordu. Haydi eğer sadıksan bir mûcize ortaya koy bakalım dedi. Bunun üzerine:
107,108. “Mûsâ, (a.s)asını yere atar atmaz apaçık bir yılan oluverdi; elini çıkardı, bakanlar, bembeyaz olduğunu gördüler.” Hz Mûsâ (a.s)asını yere attı. Bir de ne görsünler o apaçık bir ejderha oluvermişti. Kur’an’ın başka yerlerinde de bu konuyu anlatırken Rabbimiz şöyle buyurur: “Bırakınca, değnek hemen, koşan bir yılan oluverdi.” (Tâ-Hâ 20) Evet o asa koşan bir ejderha oluvermişti. Belki de Firavunun üzerine hücum eden saldıran büyük bir ejderha bir yılan oluvermişti. Yâni böyle gözle görülen bir biçimde bir yılan oluverdi. Yâni öyle bir yalan değil, hayal değil, yanılgı ve aldanış da değil, gözlerde bir değişme de değil bizzat ayan beyan bir ejderhaydı bu. İnsanların dağı dağ olarak, dereyi dere olarak gördükleri gibi bizzat ejderhanın yılanın kendisi oluvermişti asa. Bu asa farklı bir asaydı. Bu asa o dönemin en büyük kültürünü yok edecek bir asaydı. Bu asa o dönemin en büyük iktidarını bitirecek bir asaydı. Rabbimizin Mûsâ (a.s)’ın Medyen döneminde elinde bulundurduğu, koyunlarına yaprak dökmede, kendisine dayanıp yaslanmada ve daha pek çok ihtiyaçlarını gidermede kullandığı ve Rab-bimizin daha önce sözünü ettiği asaydı bu asa. Evet şimdi de bu asa Firavun karşısında onun ödünü patlatacak bir ejderhaydı. Ve bir de Hz. Mûsâ elini koynundan çıkardı bir de ne görsünler bakanlar için, görmek isteyenler için bembeyaz oluverdi. Bu da Hz. Mûsâ’nın Allah’ın elçisi olarak ortaya koyduğu ikinci bir mûcizeydi. Eli bakanlar için bembeyazdı. Her ne kadar Malkom X Hz. Mûsâ siyahtı, zenciydi de bir anda eli bembeyaz oluvermişti filan demişse ve işi kendi ırkına çekmeye çalışmışsa da bu apaçık bir mûcizeydi diyoruz. Evet bizler de bugün ellerimizi koynumuza atıp oradan çıkaracağımız kitabımızı insanlara göstereceğiz. Allah kullarını Allah kitabıyla karşı karşıya getireceğiz. Biz de koynumuzdaki Allah kitabını insanlara ulaştıracağız. Çünkü Mûsâ (a.s)’ın elindeki bu iki mûcize bugün bizim elimizdeki Allah kitabıdır. Bakın bu hususu açık ve net olarak bize anlatırken Allah’ın Resûlü şöyle buyurmaktadır: Teraktüküm alâ beyzae nagıyyetin” “Ben sizi bembeyaz tertemiz bir şey üzere bıraktım” Evet sizi tertemiz, bembeyaz, içinde hiç bir kirlilik hiç bir bulanıklık bulunmayan bembeyaz, tertemiz bir kitap üzere, Kur’an üzere bıraktım diyor Allah’ın Resûlü. Nûr olan, aydın olan, aydınlık olan, aydın ve aydınlık insanların kendisiyle beraber oldukları ya da kendisiyle birlikte hareket edenlerin aydın oldukları bir kitap bıraktım size diyor. İşte Mûsâ’nın elindeki mûcize asa bizim elimizdeki mûcize Kur’an’dır. Öyleyse biz de Allah’ın bize gönderdiği bu mûcizeyi, bu kitabı insanlara gösterecek ve ulaştıracağız. Kendimiz de bizzat bu mûcizeyle hareket edeceğiz ki zâlimlerin zulümleri kırılsın. Görmek isteyenler, bakmak isteyenler Allah’ın kitabıyla dirilsin. Evet Allah’ın elçisi iki tane mûcize ortaya koyunca:
107,108. “Mûsâ, (a.s)asını yere atar atmaz apaçık bir yılan oluverdi; elini çıkardı, bakanlar, bembeyaz olduğunu gördüler.” Hz Mûsâ (a.s)asını yere attı. Bir de ne görsünler o apaçık bir ejderha oluvermişti. Kur’an’ın başka yerlerinde de bu konuyu anlatırken Rabbimiz şöyle buyurur: “Bırakınca, değnek hemen, koşan bir yılan oluverdi.” (Tâ-Hâ 20) Evet o asa koşan bir ejderha oluvermişti. Belki de Firavunun üzerine hücum eden saldıran büyük bir ejderha bir yılan oluvermişti. Yâni böyle gözle görülen bir biçimde bir yılan oluverdi. Yâni öyle bir yalan değil, hayal değil, yanılgı ve aldanış da değil, gözlerde bir değişme de değil bizzat ayan beyan bir ejderhaydı bu. İnsanların dağı dağ olarak, dereyi dere olarak gördükleri gibi bizzat ejderhanın yılanın kendisi oluvermişti asa. Bu asa farklı bir asaydı. Bu asa o dönemin en büyük kültürünü yok edecek bir asaydı. Bu asa o dönemin en büyük iktidarını bitirecek bir asaydı. Rabbimizin Mûsâ (a.s)’ın Medyen döneminde elinde bulundurduğu, koyunlarına yaprak dökmede, kendisine dayanıp yaslanmada ve daha pek çok ihtiyaçlarını gidermede kullandığı ve Rab-bimizin daha önce sözünü ettiği asaydı bu asa. Evet şimdi de bu asa Firavun karşısında onun ödünü patlatacak bir ejderhaydı. Ve bir de Hz. Mûsâ elini koynundan çıkardı bir de ne görsünler bakanlar için, görmek isteyenler için bembeyaz oluverdi. Bu da Hz. Mûsâ’nın Allah’ın elçisi olarak ortaya koyduğu ikinci bir mûcizeydi. Eli bakanlar için bembeyazdı. Her ne kadar Malkom X Hz. Mûsâ siyahtı, zenciydi de bir anda eli bembeyaz oluvermişti filan demişse ve işi kendi ırkına çekmeye çalışmışsa da bu apaçık bir mûcizeydi diyoruz. Evet bizler de bugün ellerimizi koynumuza atıp oradan çıkaracağımız kitabımızı insanlara göstereceğiz. Allah kullarını Allah kitabıyla karşı karşıya getireceğiz. Biz de koynumuzdaki Allah kitabını insanlara ulaştıracağız. Çünkü Mûsâ (a.s)’ın elindeki bu iki mûcize bugün bizim elimizdeki Allah kitabıdır. Bakın bu hususu açık ve net olarak bize anlatırken Allah’ın Resûlü şöyle buyurmaktadır: Teraktüküm alâ beyzae nagıyyetin” “Ben sizi bembeyaz tertemiz bir şey üzere bıraktım” Evet sizi tertemiz, bembeyaz, içinde hiç bir kirlilik hiç bir bulanıklık bulunmayan bembeyaz, tertemiz bir kitap üzere, Kur’an üzere bıraktım diyor Allah’ın Resûlü. Nûr olan, aydın olan, aydınlık olan, aydın ve aydınlık insanların kendisiyle beraber oldukları ya da kendisiyle birlikte hareket edenlerin aydın oldukları bir kitap bıraktım size diyor. İşte Mûsâ’nın elindeki mûcize asa bizim elimizdeki mûcize Kur’an’dır. Öyleyse biz de Allah’ın bize gönderdiği bu mûcizeyi, bu kitabı insanlara gösterecek ve ulaştıracağız. Kendimiz de bizzat bu mûcizeyle hareket edeceğiz ki zâlimlerin zulümleri kırılsın. Görmek isteyenler, bakmak isteyenler Allah’ın kitabıyla dirilsin. Evet Allah’ın elçisi iki tane mûcize ortaya koyunca:
109,110. “Firavun milletinin ileri gelenleri, "Doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır, sizi memleketinizden çıkarmak is-tiyor, dediler. Firavun: ne buyuruyorsunuz? " dedi.” Firavunun etrafındaki danışmanları, yandaşları, Firavun sisteminin devamını sağlayan ileri gelenler, holdingler, para babaları, eşraf takımı Firavundan önce ileri atıldılar. Baktılar ki Firavun sistemi tehlikede. Baktılar ki kendi egemenlikleri, kendi menfaatleri bitecek. Baktılar ki hortumları kesilecek. Baktılar ki devletin kaymağı ellerinden alınıyor. Firavundan önce ileri atıldılar. Hattâ rivâyetlere göre Mûsâ (a.s)’ın gösterdiği bu iki mûcizeden sonra Firavun ona ve getirdiği mesaja iman etmeye yönelmiş ama bu çevresindekiler engel olmuşlar. Demişler ki düne kadar kucağında büyüyen birine mi iman ediyorsun. Evet bakın mele gurubu dediler ki: Evet bu bilgiç bir sihirbazdır dediler. Bilgiç bir sihirbaz diyerek hemen Allah’ın elçisini karalamak istediler. Her dönemde bu böyledir. Her dönemde hak karşısında zâlimlerin sığındıkları usul işte budur. Bugün de meselâ birisi bir hakikati ortaya koydu da insanlar ona yöneldiler, ona meyletmeye başladılar, onu dinlemeye başladılar mı yönetimi elinde bulunduran ve egemenliklerinin sarsılmasından korkan zâlimlerin iftiraları hazırdır. Bu adam bir sahtekârdır. Bu bir sihirbazdır. Yaptıkları ve söyledikleriyle insanları kandırmaya ve çıkar sağlamaya çalışıyor. İnsanlar üzerinde kendi hegemonyasını kurarak insanları sömürmeye çalışıyor diyerek Firavunların melesi durumunda bulunan basın yayın başlıyorlar adamı karalamaya. Bugün bunların nicelerini karalayarak toplumdan dışladıklarına şahit olduk. Bu bir sihirbazdır. Hem de tam anlamıyla bilgiye dayanan akademisyen bir sihirbazdır. Hainler sözlerine dayanak da bulmaya çalışıyorlar bu ifadeleriyle. Aslında o güne kadar pek çok sihirbaz görmüşlerdi, ama bu sihirbazlardan hiç birisinin o güne kadar Mûsâ’nın yaptığını yapamadıklarını biliyorlardı da onun için sözleri sırıtıp kalmasın diye bu akademisyen bir sihirbazdır, ilme dayanan bilgin bir sihirbazdır diyorlardı. Aslında Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu bu iki mûcizeyi görenlerin tamamı onun bir sihirbaz olmadığını anlamışlardı. Aslında Firavun da etrafındaki Mele gurubu da Mûsâ (a.s)’ın bir sihirbaz değil Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu anlamış ve bilmişlerdi. Ama ona iman sorumluluğundan kendilerini kurtarabilmek için ona sihirbaz deyiverdiler. Evet dediler ki bu bir sihirbazdır. Hz. Mûsâ Firavunun karşısına ilk çıktığında ona gösterdiği asa ve yed-i beyzâ mûcizelerinden sonra Firavun ve çevresindeki danışmanları bu bir sihirbazdır dediler. Peki şimdiye kadar hangi sihirbaz bunları gösterebilmişti? Hangi sihirbaz bu cesareti gösterebilmişti? Bir adam öldürmüş Mısırdan kaçmış uzun bir süre Medyen’de sığındıktan sonra şimdi güpegündüz elinde asasıyla Mısıra, hem de dünyanın büyük, en zâlim, en güçlü devletinin sarayına elini kolunu sallaya sallaya girip karşısına dikilip onlara hakkı tebliğ ediyordu. Hangi sihirbaz becerebilirdi bunu? Hangi sihirbaz kendisine mutlak ceza verecek olan yeryüzünün en zâlim ve en güçlü ordusu-na sahip olan bir kralın sarayına böyle bir cesaretle girebilmişti bugüne kadar? Ve şimdi böyle zâlim bir idarecinin karşısında hangi sihirbaz bir asayı yılan haline getirebilirdi? Hangi sihirbaz bir el çabukluğuyla, biz göz işaretiyle koskoca bir ülkeyi böyle açlık ve felâkete sürükleyebilirdi? Hangi sihirbaz bir ülkenin tamamının evlerine kurbağalar, çekirgeler, bitler doldurabilirdi? Hangi sihirbaz tüm suları kan haline getirebilirdi? Evet bugüne kadar hangi sihirbaz becerebilmişti bütün bun-ları? İlerdeki âyetlerde gelecek Firavun Hz. Mûsâ’nın gösterdiği bu müthiş mûcizeler karşısında öylesine şaşırmıştı ki şöyle diyordu: Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye ve Mısırın yönetimini eline geçirmeye mi geldin? Oysa kesinlikle bili-yorlardı ki o güne kadar hiç bir sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiği görülmemişti. Sihirbazlar sadece kendisinden mükafatlar alabilmek için o güne kadar onun ayaklarını öpmekten başka bir şey yapmamışlardı bunu çok iyi biliyordu. Onun içindir ki Firavunun hem sen bir sihirbazsın demesi, hem de arkasında sen benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun demesi onun kafasının ne denli karıştığını göstermektedir. Bu Firavunun ve onun yanında yer almış peygambere sihir-baz diyen, bu devlet erkanının onun bir sihirbaz değil tüm bunları Allah desteğiyle gösteren bir peygamber olduğunu anladıklarını ama saltanatlarının, statülerinin yok olmasından endişe ettikleri için onu reddetmeye çalıştıklarını göstermektedir. Çünkü peygamber olarak Allah’ın elçisini kabullendikleri andan itibaren tüm saltanatları bitecekti. Firavunun tahakkümü kalmayacak istedikleri gibi halka zulmedemeyeceklerdi. İstedikleri gibi insanların kanlarımı ememeyeceklerdi. Yanındaki avenesi de istedikleri gibi devlet imkânlarından yararlanamayacaklardı. Hz. Mûsâ aleyhisselâmın İsrâil oğullarını alıp dünyanın başka bir coğrafyasına gitme talebine, özgürlük isteğine karşı Firavun’un tavrını ve bundan sonra Firavunun başına gelecekleri, yâni sûrenin geriye kalan bölümünü tanımak için 7. ciltte buluşmak üzere velham-dü lillahi Rabil âlemîn..
109,110. “Firavun milletinin ileri gelenleri, "Doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır, sizi memleketinizden çıkarmak is-tiyor, dediler. Firavun: ne buyuruyorsunuz? " dedi.” Firavunun etrafındaki danışmanları, yandaşları, Firavun sisteminin devamını sağlayan ileri gelenler, holdingler, para babaları, eşraf takımı Firavundan önce ileri atıldılar. Baktılar ki Firavun sistemi tehlikede. Baktılar ki kendi egemenlikleri, kendi menfaatleri bitecek. Baktılar ki hortumları kesilecek. Baktılar ki devletin kaymağı ellerinden alınıyor. Firavundan önce ileri atıldılar. Hattâ rivâyetlere göre Mûsâ (a.s)’ın gösterdiği bu iki mûcizeden sonra Firavun ona ve getirdiği mesaja iman etmeye yönelmiş ama bu çevresindekiler engel olmuşlar. Demişler ki düne kadar kucağında büyüyen birine mi iman ediyorsun. Evet bakın mele gurubu dediler ki: Evet bu bilgiç bir sihirbazdır dediler. Bilgiç bir sihirbaz diyerek hemen Allah’ın elçisini karalamak istediler. Her dönemde bu böyledir. Her dönemde hak karşısında zâlimlerin sığındıkları usul işte budur. Bugün de meselâ birisi bir hakikati ortaya koydu da insanlar ona yöneldiler, ona meyletmeye başladılar, onu dinlemeye başladılar mı yönetimi elinde bulunduran ve egemenliklerinin sarsılmasından korkan zâlimlerin iftiraları hazırdır. Bu adam bir sahtekârdır. Bu bir sihirbazdır. Yaptıkları ve söyledikleriyle insanları kandırmaya ve çıkar sağlamaya çalışıyor. İnsanlar üzerinde kendi hegemonyasını kurarak insanları sömürmeye çalışıyor diyerek Firavunların melesi durumunda bulunan basın yayın başlıyorlar adamı karalamaya. Bugün bunların nicelerini karalayarak toplumdan dışladıklarına şahit olduk. Bu bir sihirbazdır. Hem de tam anlamıyla bilgiye dayanan akademisyen bir sihirbazdır. Hainler sözlerine dayanak da bulmaya çalışıyorlar bu ifadeleriyle. Aslında o güne kadar pek çok sihirbaz görmüşlerdi, ama bu sihirbazlardan hiç birisinin o güne kadar Mûsâ’nın yaptığını yapamadıklarını biliyorlardı da onun için sözleri sırıtıp kalmasın diye bu akademisyen bir sihirbazdır, ilme dayanan bilgin bir sihirbazdır diyorlardı. Aslında Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu bu iki mûcizeyi görenlerin tamamı onun bir sihirbaz olmadığını anlamışlardı. Aslında Firavun da etrafındaki Mele gurubu da Mûsâ (a.s)’ın bir sihirbaz değil Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu anlamış ve bilmişlerdi. Ama ona iman sorumluluğundan kendilerini kurtarabilmek için ona sihirbaz deyiverdiler. Evet dediler ki bu bir sihirbazdır. Hz. Mûsâ Firavunun karşısına ilk çıktığında ona gösterdiği asa ve yed-i beyzâ mûcizelerinden sonra Firavun ve çevresindeki danışmanları bu bir sihirbazdır dediler. Peki şimdiye kadar hangi sihirbaz bunları gösterebilmişti? Hangi sihirbaz bu cesareti gösterebilmişti? Bir adam öldürmüş Mısırdan kaçmış uzun bir süre Medyen’de sığındıktan sonra şimdi güpegündüz elinde asasıyla Mısıra, hem de dünyanın büyük, en zâlim, en güçlü devletinin sarayına elini kolunu sallaya sallaya girip karşısına dikilip onlara hakkı tebliğ ediyordu. Hangi sihirbaz becerebilirdi bunu? Hangi sihirbaz kendisine mutlak ceza verecek olan yeryüzünün en zâlim ve en güçlü ordusu-na sahip olan bir kralın sarayına böyle bir cesaretle girebilmişti bugüne kadar? Ve şimdi böyle zâlim bir idarecinin karşısında hangi sihirbaz bir asayı yılan haline getirebilirdi? Hangi sihirbaz bir el çabukluğuyla, biz göz işaretiyle koskoca bir ülkeyi böyle açlık ve felâkete sürükleyebilirdi? Hangi sihirbaz bir ülkenin tamamının evlerine kurbağalar, çekirgeler, bitler doldurabilirdi? Hangi sihirbaz tüm suları kan haline getirebilirdi? Evet bugüne kadar hangi sihirbaz becerebilmişti bütün bun-ları? İlerdeki âyetlerde gelecek Firavun Hz. Mûsâ’nın gösterdiği bu müthiş mûcizeler karşısında öylesine şaşırmıştı ki şöyle diyordu: Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye ve Mısırın yönetimini eline geçirmeye mi geldin? Oysa kesinlikle bili-yorlardı ki o güne kadar hiç bir sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiği görülmemişti. Sihirbazlar sadece kendisinden mükafatlar alabilmek için o güne kadar onun ayaklarını öpmekten başka bir şey yapmamışlardı bunu çok iyi biliyordu. Onun içindir ki Firavunun hem sen bir sihirbazsın demesi, hem de arkasında sen benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun demesi onun kafasının ne denli karıştığını göstermektedir. Bu Firavunun ve onun yanında yer almış peygambere sihir-baz diyen, bu devlet erkanının onun bir sihirbaz değil tüm bunları Allah desteğiyle gösteren bir peygamber olduğunu anladıklarını ama saltanatlarının, statülerinin yok olmasından endişe ettikleri için onu reddetmeye çalıştıklarını göstermektedir. Çünkü peygamber olarak Allah’ın elçisini kabullendikleri andan itibaren tüm saltanatları bitecekti. Firavunun tahakkümü kalmayacak istedikleri gibi halka zulmedemeyeceklerdi. İstedikleri gibi insanların kanlarımı ememeyeceklerdi. Yanındaki avenesi de istedikleri gibi devlet imkânlarından yararlanamayacaklardı. Hz. Mûsâ aleyhisselâmın İsrâil oğullarını alıp dünyanın başka bir coğrafyasına gitme talebine, özgürlük isteğine karşı Firavun’un tavrını ve bundan sonra Firavunun başına gelecekleri, yâni sûrenin geriye kalan bölümünü tanımak için 7. ciltte buluşmak üzere velham-dü lillahi Rabil âlemîn..
Hz Mûsâ’nın mantıklı konuşması ve de gösterdiği mûcizeler karşısında sadece saraydaki adamları değil aynı zamanda bütün halkı da etkileyeceğini anlamıştı Firavun ve adamları da bu yüzden el-lerindeki mevkileri, iktidarları ve nüfuzları ile hakka karşı koymak is-tiyorlardı. Dediler ki bu bir sihirbazdır ve: Bu adam sizi arzınızdan memleketinizden sürüp çıkarmak istiyor. Bu adamın bütün derdi sizin ülkenizi eline geçirmektir. Bu adam vatan hainidir ve hedefi de sizi memleketinizden etmektir. Sizin ülkenizi başkalarına peşkeş çekecek, memleketinizi başkalarına satacak bu adam. tâbi alçaklar bunu söylerlerken de etraflarındaki hal-kın milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını tahrik etmeye ve vatanın milletin bölünmezliği ilkesini halkın önlerine getirerek onları buna sahip çıkmaya dâvet etmeye çalışıyorlardı. Halbuki bunların derdi ne vatanın bölünmesi, ne milletin bölünmesi meselesi değildi. Bunların bütün dertleri kendi egemenliklerinin suya düşmesi meselesiydi. Ken-dilerini besleyen, karınlarını şişiren musluklarının kesilmesiydi asıl mesele. Çünkü o zaman istedikleri gibi hareket edemeyecekler, istedikleri gibi milletin sırtına binerek para kazanamayacaklar, devletin milletin malını istedikleri gibi harcayamayacaklardı. Har vurup har-man savuramayacaklardı. Evet alçaklar o anda Hz. Mûsâ’nın gösterdiği bu iki mûcizenin halkın üzerinde meydana getirdiği tesiri nasıl yok edebiliriz? Buna karşı nasıl bir tedbir alabiliriz diye düşündüler ve sonunda halkın milliyetçilik duygularını, vatanperverlik hislerini tahrik etmeye karar verdiler. Yeryüzünde dün de bugünde tüm despotların usulüdür bu. Tüm zâlimlerin baş vurdukları en etkili silahlarıdır bu. Bir yerlerde birileri hakkı ortaya koydu mu hemen despotların ilk sözleri budur. Bu adam vatan hainidir. Bu adam ülke yönetimini eline geçirip kendi hegemonyasını kurmak istiyor. Bu adamın derdi iktidarı ele geçirmektir. Bu adam bizi vatanımızdan ve devletimizden edecek. Müslümanlar bir yerlerde Allah’ın egemenliğini kurmak adına hareket etmeye başlamışlarsa ilk defa işe devletten başlayıp kendi egemenliklerinden başka bir şey düşünmeyen, Allah egemenliğinin ne demek olduğunu bile henüz bilmeyen bu adamlara bu sözü söyleme fırsatı vermek yerine ilk defa iyi bir müslüman olmaktan başlanırsa daha iyi olacağını düşünüyorum. Yâni hemen devlete talip olmak yerine iyi bir müslüman olun demeye talip olalım. Zaten bu toplum iyi bir müslüman olursa elbette devlet de arkasından gelecektir. Evet bu despotlar aslında kendilerinin gasıp olduklarının farkındadırlar da müslümanlar da günün birinde bu işin farkına varacaklar ve uyanacaklar diye ödleri kopmaktadır. Onun içindir ki en küçük bir harekete bile tahammülleri yoktur. Elbette eğer haksa bu vergiyi verenlerin hakkıdır. Eğer bir haksa bu, yolda belde çalışanların hakkıdır. Vergiyi verip bu yükü omuzlayanlar onlar, her yerde çalışanlar onlar, yükü çekenler onlar, askere gidenler onlar, ülkeyi korumaya çalışanlar onlar ama devlete sahiplenmeye gelince illâ da üç buçuk ne idiğü belirsiz sosyete takımı sahip olmalıdır devlete. Evet Mûsâ bir vatan hainidir, sizin ülkenizi elinizden almak istiyor dediler. Danışmanları yardakçıları böyle deyince Firavun da dedi ki: O halde ne buyurursunuz? Şimdi Mûsâ’nın bu insanlar üzerinde meydana getirdiği bu tesiri yok etmek için nasıl bir yol izleyelim? Nasıl bir tedbir alalım? Nasıl karalayalım onu? Ne öneririsiniz bu konuda? Kim diyordu bunu Firavun diyordu. Şu tanrılık iddiasında bulunan adam. Şu çevresindeki insanlara: " Sizin en yüce Rabbiniz benim" (Nâziât 24) Diyen adam. Hem tanrı olduğunu, Rab olduğunu İlah olduğunu iddia ediyor hem de ne yapacağını bile bilemiyor da etrafındakilere danışıyordu hain. İşte yeryüzündeki tüm tanrı taslaklarının gücü de budur, bilgisi de budur. Mısır benimdir, bu ülkenin her şeyi benden sorulur, benim iznim olmadan Mısırda bir kuş bile uçamaz diyen adam öyle diyordu. Ne emredersiniz? Ne önerirsiniz? Ne buyurusunuz? Hani Rab olanın alîm olması gerekecekti. Hani İlah olanın hâkim olması gerekecekti. Hikmet sahibi ve hâkimiyet sahibi olması gerekecekti. Her şeyi belli bir hikmetle ve kimseye danışmadan, kimsenin etkisi altında kalmadan yapması gerekecekti. Hani Rab olanın her şeye Kâdir olması gerekecekti. Her şeye güç yetirmesi gerekecekti. Hani Rab olanın Azîz olması gerekecekti. Güçlü kuvvetli olması gerekecekti... Ama işte Firavunların Rablikleri ve İlahlıkları buraya kadardı. O böyle danışınca çevresindekiler de dediler ki: 111,112. “Onu ve kardeşini eğle; şehirlere toplayıcılar gönder, bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler" dedi-ler.” Evet dediler ki onu ve beraberindeki kardeşi Harun’u hapset. İkisini de alıkoy ve şehirlere de toplayıcılar gönder ne kadar bilgili, uzman sihirbaz varsa onların hepsini getirsinler. Mısırın tüm şehirlerinde ne kadar bilgiç, mahir sihirbaz varsa hepsini toplayıp getirsinler. Hem de öyle basit, statüsüz sihirbazları değil bu işin profesörü olanlarını, profesyonel olanlarını, akademisyenlerini toplayıp getirsinler. Evet Firavunî sistemlerin teşkilatlandığı şehir merkezlerine haberler gönderip her türlü numaracıları, her cins sahtekârları, sistemin yetiştirdiği her tür profları, ekonomistleri, hukuk uzmanlarını, sanatkârları ve her sahada uzmanları çağıracaklar ve hep birlikte birbirlerine destek vererek sistemi tehdit eden Allah elçisiyle mücâdele verecekler. tâbi ya ne için yetiştirmişti sistem bu adamları? Ne güne besliyordu sistem bunları? Böyle bir zamanda da gelmeyeceklerdi de ne zaman geleceklerdi? Evet hepsi toplanıp Firavun sisteminin devamı için mücâdele vereceklerdi Allah’la ve Allah elçisiyle. Tüm bu insanlara karşı Hz. Mûsâ da tek başına Allah âyetleriyle ve Allah adına mücâdele verecekti.
Hz Mûsâ’nın mantıklı konuşması ve de gösterdiği mûcizeler karşısında sadece saraydaki adamları değil aynı zamanda bütün halkı da etkileyeceğini anlamıştı Firavun ve adamları da bu yüzden el-lerindeki mevkileri, iktidarları ve nüfuzları ile hakka karşı koymak is-tiyorlardı. Dediler ki bu bir sihirbazdır ve: Bu adam sizi arzınızdan memleketinizden sürüp çıkarmak istiyor. Bu adamın bütün derdi sizin ülkenizi eline geçirmektir. Bu adam vatan hainidir ve hedefi de sizi memleketinizden etmektir. Sizin ülkenizi başkalarına peşkeş çekecek, memleketinizi başkalarına satacak bu adam. tâbi alçaklar bunu söylerlerken de etraflarındaki hal-kın milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını tahrik etmeye ve vatanın milletin bölünmezliği ilkesini halkın önlerine getirerek onları buna sahip çıkmaya dâvet etmeye çalışıyorlardı. Halbuki bunların derdi ne vatanın bölünmesi, ne milletin bölünmesi meselesi değildi. Bunların bütün dertleri kendi egemenliklerinin suya düşmesi meselesiydi. Ken-dilerini besleyen, karınlarını şişiren musluklarının kesilmesiydi asıl mesele. Çünkü o zaman istedikleri gibi hareket edemeyecekler, istedikleri gibi milletin sırtına binerek para kazanamayacaklar, devletin milletin malını istedikleri gibi harcayamayacaklardı. Har vurup har-man savuramayacaklardı. Evet alçaklar o anda Hz. Mûsâ’nın gösterdiği bu iki mûcizenin halkın üzerinde meydana getirdiği tesiri nasıl yok edebiliriz? Buna karşı nasıl bir tedbir alabiliriz diye düşündüler ve sonunda halkın milliyetçilik duygularını, vatanperverlik hislerini tahrik etmeye karar verdiler. Yeryüzünde dün de bugünde tüm despotların usulüdür bu. Tüm zâlimlerin baş vurdukları en etkili silahlarıdır bu. Bir yerlerde birileri hakkı ortaya koydu mu hemen despotların ilk sözleri budur. Bu adam vatan hainidir. Bu adam ülke yönetimini eline geçirip kendi hegemonyasını kurmak istiyor. Bu adamın derdi iktidarı ele geçirmektir. Bu adam bizi vatanımızdan ve devletimizden edecek. Müslümanlar bir yerlerde Allah’ın egemenliğini kurmak adına hareket etmeye başlamışlarsa ilk defa işe devletten başlayıp kendi egemenliklerinden başka bir şey düşünmeyen, Allah egemenliğinin ne demek olduğunu bile henüz bilmeyen bu adamlara bu sözü söyleme fırsatı vermek yerine ilk defa iyi bir müslüman olmaktan başlanırsa daha iyi olacağını düşünüyorum. Yâni hemen devlete talip olmak yerine iyi bir müslüman olun demeye talip olalım. Zaten bu toplum iyi bir müslüman olursa elbette devlet de arkasından gelecektir. Evet bu despotlar aslında kendilerinin gasıp olduklarının farkındadırlar da müslümanlar da günün birinde bu işin farkına varacaklar ve uyanacaklar diye ödleri kopmaktadır. Onun içindir ki en küçük bir harekete bile tahammülleri yoktur. Elbette eğer haksa bu vergiyi verenlerin hakkıdır. Eğer bir haksa bu, yolda belde çalışanların hakkıdır. Vergiyi verip bu yükü omuzlayanlar onlar, her yerde çalışanlar onlar, yükü çekenler onlar, askere gidenler onlar, ülkeyi korumaya çalışanlar onlar ama devlete sahiplenmeye gelince illâ da üç buçuk ne idiğü belirsiz sosyete takımı sahip olmalıdır devlete. Evet Mûsâ bir vatan hainidir, sizin ülkenizi elinizden almak istiyor dediler. Danışmanları yardakçıları böyle deyince Firavun da dedi ki: O halde ne buyurursunuz? Şimdi Mûsâ’nın bu insanlar üzerinde meydana getirdiği bu tesiri yok etmek için nasıl bir yol izleyelim? Nasıl bir tedbir alalım? Nasıl karalayalım onu? Ne öneririsiniz bu konuda? Kim diyordu bunu Firavun diyordu. Şu tanrılık iddiasında bulunan adam. Şu çevresindeki insanlara: " Sizin en yüce Rabbiniz benim" (Nâziât 24) Diyen adam. Hem tanrı olduğunu, Rab olduğunu İlah olduğunu iddia ediyor hem de ne yapacağını bile bilemiyor da etrafındakilere danışıyordu hain. İşte yeryüzündeki tüm tanrı taslaklarının gücü de budur, bilgisi de budur. Mısır benimdir, bu ülkenin her şeyi benden sorulur, benim iznim olmadan Mısırda bir kuş bile uçamaz diyen adam öyle diyordu. Ne emredersiniz? Ne önerirsiniz? Ne buyurusunuz? Hani Rab olanın alîm olması gerekecekti. Hani İlah olanın hâkim olması gerekecekti. Hikmet sahibi ve hâkimiyet sahibi olması gerekecekti. Her şeyi belli bir hikmetle ve kimseye danışmadan, kimsenin etkisi altında kalmadan yapması gerekecekti. Hani Rab olanın her şeye Kâdir olması gerekecekti. Her şeye güç yetirmesi gerekecekti. Hani Rab olanın Azîz olması gerekecekti. Güçlü kuvvetli olması gerekecekti... Ama işte Firavunların Rablikleri ve İlahlıkları buraya kadardı. O böyle danışınca çevresindekiler de dediler ki: 111,112. “Onu ve kardeşini eğle; şehirlere toplayıcılar gönder, bütün bilgin sihirbazları sana getirsinler" dedi-ler.” Evet dediler ki onu ve beraberindeki kardeşi Harun’u hapset. İkisini de alıkoy ve şehirlere de toplayıcılar gönder ne kadar bilgili, uzman sihirbaz varsa onların hepsini getirsinler. Mısırın tüm şehirlerinde ne kadar bilgiç, mahir sihirbaz varsa hepsini toplayıp getirsinler. Hem de öyle basit, statüsüz sihirbazları değil bu işin profesörü olanlarını, profesyonel olanlarını, akademisyenlerini toplayıp getirsinler. Evet Firavunî sistemlerin teşkilatlandığı şehir merkezlerine haberler gönderip her türlü numaracıları, her cins sahtekârları, sistemin yetiştirdiği her tür profları, ekonomistleri, hukuk uzmanlarını, sanatkârları ve her sahada uzmanları çağıracaklar ve hep birlikte birbirlerine destek vererek sistemi tehdit eden Allah elçisiyle mücâdele verecekler. tâbi ya ne için yetiştirmişti sistem bu adamları? Ne güne besliyordu sistem bunları? Böyle bir zamanda da gelmeyeceklerdi de ne zaman geleceklerdi? Evet hepsi toplanıp Firavun sisteminin devamı için mücâdele vereceklerdi Allah’la ve Allah elçisiyle. Tüm bu insanlara karşı Hz. Mûsâ da tek başına Allah âyetleriyle ve Allah adına mücâdele verecekti.
113. “Sihirbazlar Firavuna geldi, "Yenecek olursak bize şüphesiz bir mükafat var değil mi? "dediler.” Evet tüm sihirbazlar toplandılar. Sihiri ve sihirbazı Mûsâ (a.s)’ın Firavunla, Firavun sistemiyle mücâdelesi çerçevesinde anlamaya çalışırsak şöyle diyeceğiz: Mûsâ karşısında, Allah’ın hak elçisi karşısında, bu elçinin ortaya koyduğu İslâm dâvâsı karşısında insanların Firavunları ve Firavunî sistemleri ayakta tutmak üzere sahip oldukları ilim dallarındaki bilgilerini ustaca kullanmalarının adına sihir denir. Allah âyetleri karşısında, Allah sistemi karşısında ve bu sistemi savunan Allah erleri karşısında Firavunî sistemleri ayakta tutmak için çırpınan kimselere de sihirbaz denir. Bu sihirbazlar ellerindeki tüm bilgileri, tüm imkânları sistemi haklı çıkarmak ve yaşatmak üzere kullanırlar. Meselâ adam şairdir, edebiyatçıdır. Eğer bu adam sahip olduğu edebiyat bilgisini İslâm dâvâsı karşısında Firavunu ve Firavunî sistemi ayakta tutma adına kullanıyorsa işte bu adam sihirbazdır. Meselâ adam sanatkârdır ve bu sanatını Firavunun hizmetinde kullanıyorsa bu adam da sihirbazdır. Veya adam bir dalda doçenttir, prof. tur, hukuk bilgisine sahiptir, teknik bilgilere sahiptir ve bu bilim dalıyla Firavun sistemini destekliyorsa, Mûsâ’yı ve Mûsâ gibileri, müslüman-ları yalancı çıkarma kavgası veriyorsa, halkın gözünü boyama kavgası veriyorsa bunlar da sihirbazdır. Şarkıcılar böyledir, tiyatrocular böyledir, para babaları böyledir. Zaten sihir beyazı siyah, siyahı beyaz, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme el çabukluğudur ve bunu yapan herkes sihirbazdır. Yâni Mûsâ’yı Firavun, Firavunu Mûsâ gösteren herkes sihir-bazdır. Kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir sistemi hak, Allah’ın yasalarına bağlı İslâm sistemini de bâtıl göstermeye çalışan bu uğurda sa’y eden herkes sihirbazdır. Karıyla kocanın arasını ayı-ran, kardeşi kardeşe düşman yapan, farklı farklı hiziplere ayırarak müslümanları birbirleriyle vuruşturan demokrasiyi hak, İslâm’ı da bâtıl göstermeye çalışan herkes sihirbazdır. Bir başka deyişle insanın insana kulluğu anlamına gelen de-mokrasiyi savunan, bu sistemin en güzel bir sistem olduğunu, in-sanların saadetini temin eden bir sistem olduğunu savunan herkes sihirbazdır. Bunlar da çağdaş sihirbazlardır. Evet işte bu cinsten Firavunun destekçisi tüm sihirbazlar bir meydanda toplandılar. Hepsi de Allah elçisine karşı fikir birliği, güç birliği oluşturdular. Tüm sihirbazlar, tüm halk Allah’ın elçisine karşıydı. Mûsâ’yla yarışacak bu sihirbazlar dediler ki: Bize elbette bir ücret vardır; eğer galip taraf biz olursak dediler. Bu sözle hem bir soru hem de bunu Firavuna kabul ettirme çabası vardı. Yâni elbette Firavunlar kendilerini besleyecekti. Çünkü onlar, onun için vardılar ve de Firavunlar onlara muhtaçtı. Çünkü Firavun-ları ve Firavun sistemlerini ayakta tutan bunlardı. Onun için onları pa-rasıyla beslemek zorundaydı Firavunlar. Tüm kapıları açmalıydı onlar için. Her iki taraf için de şahsiyetsizliktir bu ama ne fark eder de? Ne Firavunlarda böyle bir şahsiyet ne de onlara köpeklik yapanlarda böyle bir onur beklenmez zaten. Evet diyorlar ki ey Firavun şimdi Mûsâ’ya karşı biz galip gelirsek, elimizdeki bilgiler ve imkânlarla Mûsâ’yı ve onun dâvâsını halkın gözünde düşürüp seni ve sistemini kurtarırsak bize bir ücret vardır herhalde. Alçaklar ücreti fâni birisinden istiyorlar. Mükafatı ölümlü birisinden bekliyorlar, fâniye sırtlarını yaslamak istiyorlar. Halbuki me-selâ tam Firavun onlara mükafat vereceği esnada ölüverse elleri boşa çıkacaktı. Ama bu adamlar Allah için hareket etselerdi, mükafatlarını Allah’tan bekleselerdi çok daha hayırlı olacaktı ama işte ondan istiyorlar. Elbette bu kapitalist sistemin yetiştirdiği insanların gözünde paradan başka da değerli bir şey yoktur. Vahiy sisteminin dışındaki tüm sistemlerde temel hedef paradır. Allah’a inanmayan, cennete inanmayan, vahyi tanımayan toplumlarda para için insanların yapa-mayacakları bir şey yoktur. Ve bu tür toplumlarda yapılan her iş, atılan her adım mutlaka para karşılığında, madde karşılığında yapıla-caktır. Halbuki müslümanların gözünde paradan çok daha kıymetli şeyler vardır. Müslüman her adımını atarken Allah’ın rızasını kazan-mak, Allah’ın cennetini kazanmak için çırpınır. Müslüman’ın temel hedefi cennettir ve cennete giden yoldur. Zaten biraz sonra bu si-hirbazların müslüman olduktan sonra hedeflerinin birden bire değiş-tiğini parayı ve dünyalıkları ellerinin tersiyle itiverdiklerini göreceğiz. Tüm dünyayı ayaklarının altına alıp Allah’ın rızasını başlarına taç yaptıklarını göreceğiz. Onların bu soruları ya da talepleri karşısında Firavun diyor ki:
114. “Firavun, "Evet, yenerseniz gözdelerden olacaksınız" dedi.” Firavun sizler mukarrabûndansınız. Sizler benim yakınlarım olacaksınız. Mukarrabûn ifadesini Rabbimiz de kullanır kulları için. Mukarrabûn yakınlar, yakınlaştırılanlar, mahiyete alınanlar demektir ki mukarrabûn’un nimetleri sorulmaz. Artık onlar için her şey vardır. Firavun da öyle diyor bakın. Ben sizi mahiyetime aldım diyor. Sizi ba-kan yapacağım, sizi dekan yapacağım, sizi müdür, genel müdür yapacağım. Sizi müşavir, müsteşar yapacağım. Sizin için her kapı açılacaktır. Giremeyeceğiniz bir kapı, elde edemeyeceğiniz bir nimet kal-mayacak. Sizler merkezdesiniz, sizler sarayın içindesiniz, size ka-palı hiç bir kapı kalmayacaktır. Krediler, teşvik primleri size akacak. Tüm bankalar sizin emrinizde olacak. Yeter ki siz beni koruyun, yeter ki Mûsâ karşısında, Mûsâ’nın gündeme getirdiği Allah yasaları karşısında benim yasalarımı benim egemenliğimi koruyun ne isterseniz size vereceğim. Sizin hedeflerinizi benden daha iyi kimse bilmez korkmayın tüm hedeflerinize sizi ulaştıracağım. Firavundan bu müjdeyi aldıktan sonra bakın sihirbazlar Hz. Mûsâ’ya dönüyorlar ve şöyle diyorlar:
115.116 “Sihirbazlar: "Ey Mûsâ! Mârifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım" dediler.” Mûsâ: "Siz koyun" dedi. Sihirbazlar mârifetlerini ortaya koyunca insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar.” Ey Mûsâ! Önce sen mi atacaksın yoksa biz mi atalım? Önce sen mi başlayacaksın yoksa biz mi ortaya atalım numaralarımızı? Tabii bu ifadeden anlaşılıyor ki adamlar güveniyorlar kendilerine. Kendilerinden emin bir eda ile Hz. Mûsâ’ya meydan okumaya çalışıyorlar. Hz. Mûsâ (a.s) dedi ki: Haydi numaralarınızı ortaya atın bakalım. Haydi ne atacaksanız atın bakalım. Buyurun bir numaranız varsa ortaya atın da görelim. Sonra da ne yapacaksak biz de yaparız dedi. Çünkü Allah’ın elçisinin onlardan korkacak bir şeyi yoktu. Çünkü onlar ne atarlarsa atsınlar hakkın karşısında dayanma güçleri yoktu. Hakkın karşısında bâtılların asla dayanma gücünün olmadığını Allah’ın elçisi çok iyi biliyordu. Ne atarlarsa atsınlar, hangi numarayı çekerlerse çeksinler, ister teknolojiyi kullansınlar, ister sanatlarını kul-lansınlar, ister edebiyatlarını gündeme getirsinler, ister falanca bilim dalını, filanca silahlarını kullansınlar fark etmez hakkın karşısında hiç birisinin dayanma gücü yoktur. Hakkın karşısında bâtıl yok olmak zorundadır. Hakkın karşısında her şey yerle bir olmak zorundadır. İman karşısında hiç bir bâtılın dayanma gücü yoktur. Evet Hz. Mûsâ dedi ki neyiniz varsa atın. Neyiniz varsa, hangi fikriniz, hangi usulünüz, hangi tekniğiniz, hangi nazariyeniz varsa atın ortaya. Hz. Mûsâ’nın hiç bir endişesi yoktu. Çünkü Allah âyetleriyle beraber olan, Allah âyetlerine sahip olan bir müslüman karşısında kim olursa olsun asla korkmayacaktır. Ama Allah âyetlerine sahip olursa tabii. Çünkü onların ortaya attıklarının tümünü kaldıracak olan Allah âyetleridir. Bizim planımız, bizin fikrimiz, bizim metodumuz, bizim zekamız değil. O halde eğer bizler de Allah âyetlerinin bilgisine sahipsek o zaman hiç kimseden korkmayacağız. Ama Allah âyetlerinde mah-rumsak, Allah âyetlerinden habersizsek o zaman her şeyden korka-rız ve korkacağız demektir. Attıkları zaman insanların gözlerini sihirlediler. Attıkları şeylerle insanların gözlerini boyadılar. Zaten yaptıkları hiç bir zaman gerçek değildi. Yaptıklarının hakikat olması, gerçek olması da mümkün değildi. Ellerindeki ipleri, çöpleri sihir malzemelerini attılar ortaya ve bu sihir aletleri etrafa korku salan, kıvrılan yılanlar şeklinde görünmeye başladılar. Etraftaki insanların gözlerini boyayarak korkuttular. Meydandakilerin tümünü korkutup dehşete düşürecek bir sihir ortaya koydular. Tüm meydandakileri korkuttular. Zaten bu adamların yapabilecekleri tek şey insanları korkut-mak, insanların kalplerine korku salmaktır. İşleri güçleri korkutmaktır. Gönülleri fethetmek, kalpleri rahatlatmak, kalplere huzur ve saadet sunmak değildir bunların işi. O peygamberlerin işidir, o mü’minlerin işidir. İnsanlara gerçekleri göstererek gönül rahatlığı içinde insanların o gerçekleri kabule götürmek Firavunların ve Firavun sistemlerinin işi değildir. Onlar sadece korkuturlar, zulmederek, terör havaları estirerek ve zorla korkuyla fikirlerini kabul ettirirler. Bir de onlar Allah desteğinden mahrum oldukları için mecburen bu yolu tercih etmektedirler. Evet insanları korkuttular. Kalplere korku saldılar. İnsanları dehşete düşürdüler. Bu curcunada elbette Mûsâ (a.s) da korkacaktı, çünkü o da bir insandı. Böyle bir durumda Allah elçisinin yapabileceği bir tek şey vardı. O da Rabbine iltica etmek, Rabbine sığınmak ve ne yapacağını nasıl davranacağını O’na sormak. Mûsâ (a.s) da öyle yaptı. Allah buyurdu ki bu bağlamda:
115.116 “Sihirbazlar: "Ey Mûsâ! Mârifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım" dediler.” Mûsâ: "Siz koyun" dedi. Sihirbazlar mârifetlerini ortaya koyunca insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir yaptılar.” Ey Mûsâ! Önce sen mi atacaksın yoksa biz mi atalım? Önce sen mi başlayacaksın yoksa biz mi ortaya atalım numaralarımızı? Tabii bu ifadeden anlaşılıyor ki adamlar güveniyorlar kendilerine. Kendilerinden emin bir eda ile Hz. Mûsâ’ya meydan okumaya çalışıyorlar. Hz. Mûsâ (a.s) dedi ki: Haydi numaralarınızı ortaya atın bakalım. Haydi ne atacaksanız atın bakalım. Buyurun bir numaranız varsa ortaya atın da görelim. Sonra da ne yapacaksak biz de yaparız dedi. Çünkü Allah’ın elçisinin onlardan korkacak bir şeyi yoktu. Çünkü onlar ne atarlarsa atsınlar hakkın karşısında dayanma güçleri yoktu. Hakkın karşısında bâtılların asla dayanma gücünün olmadığını Allah’ın elçisi çok iyi biliyordu. Ne atarlarsa atsınlar, hangi numarayı çekerlerse çeksinler, ister teknolojiyi kullansınlar, ister sanatlarını kul-lansınlar, ister edebiyatlarını gündeme getirsinler, ister falanca bilim dalını, filanca silahlarını kullansınlar fark etmez hakkın karşısında hiç birisinin dayanma gücü yoktur. Hakkın karşısında bâtıl yok olmak zorundadır. Hakkın karşısında her şey yerle bir olmak zorundadır. İman karşısında hiç bir bâtılın dayanma gücü yoktur. Evet Hz. Mûsâ dedi ki neyiniz varsa atın. Neyiniz varsa, hangi fikriniz, hangi usulünüz, hangi tekniğiniz, hangi nazariyeniz varsa atın ortaya. Hz. Mûsâ’nın hiç bir endişesi yoktu. Çünkü Allah âyetleriyle beraber olan, Allah âyetlerine sahip olan bir müslüman karşısında kim olursa olsun asla korkmayacaktır. Ama Allah âyetlerine sahip olursa tabii. Çünkü onların ortaya attıklarının tümünü kaldıracak olan Allah âyetleridir. Bizim planımız, bizin fikrimiz, bizim metodumuz, bizim zekamız değil. O halde eğer bizler de Allah âyetlerinin bilgisine sahipsek o zaman hiç kimseden korkmayacağız. Ama Allah âyetlerinde mah-rumsak, Allah âyetlerinden habersizsek o zaman her şeyden korka-rız ve korkacağız demektir. Attıkları zaman insanların gözlerini sihirlediler. Attıkları şeylerle insanların gözlerini boyadılar. Zaten yaptıkları hiç bir zaman gerçek değildi. Yaptıklarının hakikat olması, gerçek olması da mümkün değildi. Ellerindeki ipleri, çöpleri sihir malzemelerini attılar ortaya ve bu sihir aletleri etrafa korku salan, kıvrılan yılanlar şeklinde görünmeye başladılar. Etraftaki insanların gözlerini boyayarak korkuttular. Meydandakilerin tümünü korkutup dehşete düşürecek bir sihir ortaya koydular. Tüm meydandakileri korkuttular. Zaten bu adamların yapabilecekleri tek şey insanları korkut-mak, insanların kalplerine korku salmaktır. İşleri güçleri korkutmaktır. Gönülleri fethetmek, kalpleri rahatlatmak, kalplere huzur ve saadet sunmak değildir bunların işi. O peygamberlerin işidir, o mü’minlerin işidir. İnsanlara gerçekleri göstererek gönül rahatlığı içinde insanların o gerçekleri kabule götürmek Firavunların ve Firavun sistemlerinin işi değildir. Onlar sadece korkuturlar, zulmederek, terör havaları estirerek ve zorla korkuyla fikirlerini kabul ettirirler. Bir de onlar Allah desteğinden mahrum oldukları için mecburen bu yolu tercih etmektedirler. Evet insanları korkuttular. Kalplere korku saldılar. İnsanları dehşete düşürdüler. Bu curcunada elbette Mûsâ (a.s) da korkacaktı, çünkü o da bir insandı. Böyle bir durumda Allah elçisinin yapabileceği bir tek şey vardı. O da Rabbine iltica etmek, Rabbine sığınmak ve ne yapacağını nasıl davranacağını O’na sormak. Mûsâ (a.s) da öyle yaptı. Allah buyurdu ki bu bağlamda:
117. “Biz de Mûsâ'ya, "Asanı koyuver" dedik, o da koyuverdi; hemen onların uydurduklarını yutmaya başladı.” Evet buyurur ki Rabbimiz: Ey Mûsâ asanı yere at. Asa elinde bir bastondur ama Allah’ın emriyle o en büyük bir güçtür. Veya Allah’ın izniyle en büyük güce dönüşecek bir asadır. Mûsâ (a.s) Allah’ın emrine uyarak asasını yere attı bir de ne görsünler; bu asa onların tüm uydurduklarını yalayıp yutuyor. Meydandaki tüm yılanları yalayıp, yutuyordu. Yere atılan asa bir ejderha olup onların tüm sihirlerini yutup yok ediyordu. İşte mesele buydu zaten. Mesele hakkı ortaya koymaktı. Me-sele bütün berraklığıyla, bütün canlılığıyla hakkı ortaya koymaktı. Me-sele sahtekârlık değildi. Mesele falanın filanın aleyhinde konuşmak değildi. Mesele birilerinin aleyhinde konuşarak, onları küçülterek büyümek değildi. Mesele sadece açık ve net bir biçimde hakkın ortaya konulmasıydı, Allah elçisinden bunu istemişti ve Allah’ın elçisi de işte bunu yapmıştı.
118. “ Hak tahakkuk etti, onların yaptıkları boşa gitti.” Evet hak ortaya çıktı, hak gözlerle görülecek gözlerin asla reddedemeyeceği bir biçimde vâki oldu ve sihirbazların ortaya koyduklarının tamamı bâtıl oluverdi. Onların hak karşısında ortaya attıklarının tamamı yerle bir oluverdi. Hak geldi, bâtıl zail oldu. Hak geldi ve tüm bâtıllar yok oldular. Zira hakkın karşısında hiç bir bâtıl yaşama imkânına sahip değildir. Hakkın karşısında hiç bir bâtılın tutunma şansı yoktur. Eğer bizler de şu anda tıpkı Allah elçisi Hz. Mûsâ (a.s) gibi hakkı ortaya koyabilirsek bizim hakkımız karşısında da tüm bâtıllar yok olup gideceklerdir. Dünkü Hz. Mûsâ’nın elindeki hak, onun elin-deki asa bugün bizim elimizdeki Kur’an’dır, vahiydir. Eğer bizler de bugün Allah vahyini net ve açık bir şekilde ortaya koyabilirsek hiç şüpheniz olmasın ki şu andaki tüm bâtıllar yok olmak zorunda kalacaktır. Allah’ın yasalarında değişme olmaz. Dünkü yasa neyse bugünkü yasa da odur. Ve eğer şu anda bâtıllar yaşama imkânı bulabilmişlerse bi-lelim ki hakkın olmayışındandır. Mûsâ (a.s) gibi hakkı ortaya koyacak Allah erlerinin olmayışındandır. Yoksa hak karşısında hiç bir bâtılın dayanma şansı yoktur. Eğer bizler bugün peygamberleri örnek alabilirsek, Allah elçilerinin bâtıllar karşısında sergiledikleri mücâdeleyi korkmadan, Allah’a dayanarak, Allah’a güvenerek verebilirsek, tıpkı Hz. Mûsâ (a.s)’ın mûcizesi gibi Muhammed (a.s)’ın da kıyâmete kadar devam edecek olan en büyük mûcizesi Kur’an mûcizesine sahip çıkabilirsek, insanların karşısına bu kitapla çıkabilirsek kesinlikle bilelim ki Allah bizleri de muvaffak kılacaktır. Evet Allah’ın elçisinin ortaya koyduğu hak karşısında tüm bâtıllar tıpkı su üzerindeki köpük gibi yok olup gittiler. Evet bâtıllar kesinlikle bizi korkutmamalı. Tıpkı akan sel sularının üzerindeki köpüğe benzeyen bâtılın bazen bazen su yüzüne çıkması, bazen bazen geçici bir süre için üstünmüş gibi görünmesi bizi asla ürkütmemelidir. Önemli olan suyun üzerindeki köpük değil suyun kendisidir. Çünkü suyun üzerindeki köpük ârızîdir bunu asla unutmayalım.
119. “ İşte onlar yenildiler, küçük düştüler.” Evet sihirbazlar işte burada mağlup oldular, yenildiler, küçüldüler, küçüldükçe küçüldüler. Elbette mağlup olacaklardı çünkü karşılarında hak vardı. Elbette zillete mahkum olacaklardı çünkü hak karşısında mücâdeleye tutuşmuşlardı. Bunun için rezil rüsva oldular. Allah’la savaşa tutuşanlar elbette horluk damgasını yiyecekti. Allah’ın âyetlerine geçit vermemek için mücâdele edenler, Allah’ın yasalarıyla çatışma içine girenler elbette rezil olacaklardı. Allah desteğinde olan bir peygamberle veya peygamber yolunun yolcusu mü’minlerle kavgaya soyunanlar ebette mahvolacaklardı kahrolacaklardı. Tıpkı sûrenin önceki âyetlerinde Rabbimizin anlattığı gibi kendilerinden önce yaşamış kendilerinden çok daha güçlü Nûh toplumunun, Lût toplumunun, Âdın, Semûd’un, Eykeliler’in yok olup gittikleri gibi. Bunlar da Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşmuşlar ve sonunda hepsi de alçalmış olarak azabı tatmışlardı. Evet tıpkı onlar gibi Allah elçisi karşısında mücâdeleye tutuşan sihirbazlar da mağlup oldular, küçüldükçe küçüldüler. Sonra:
120,122. “Sihirbazlar secdeye kapanıp, "Âlemlerin Rab-bine, Mûsâ ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.” Sihirbazlar secdeye kapandılar ve dediler ki biz âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârun’un Rabbine iman ettik dediler ve hemen oracıkta müslüman oldular. Âlemlerin Rabbine iman ettik dedikten sonra bir de te’kid için bir yanlış anlamaya meydan vermemek için Mûsâ’nın ve Hârun’un Rabbine da iman ettik diyorlar. Çünkü Firavun da Rablik iddiasındaydı. Yeryüzünde sizin en büyük Rabbiniz benim, benim dediğim biçimde inanmak zorundasınız, benim istediğim biçimde giyinmek zorundasınız, benim hukukumla amel etmek zorundasınız, benim alfabemi kullanmak zorundasınız, benim yasalarıma itaat etmek zorundasınız, benim sözümün dışına çıkamazsınız di-yordu, işte Âlemlerin Rabbini ondan ayırmak için böyle diyorlardı. Evet sihirbazlar hemen iman ettiler çünkü bu sihirbazlar an-ladılar ki Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu şey farklıydı. Onun ortaya koyduğu şeyin sihirle ilgisi yoktu. Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu şeyin kendilerininkiyle uzaktan ve yakından hiç bir ilgisi alâkası yoktu. Zira bu adamlar öyle basit sihirbazlar değildi. Mısırın en mahir sihirbazlarıydı ve sihirin âlâsını bilen insanlardı. Bu yüzden de Mûsâ (a.s)’ın ortaya attığı şeyin hak olduğunu, Allah’tan geldiğini hemen anlayıverdiler. Bir de bir başka anlayışa göre sihirbazların bu işi istemeyerek Firavunun baskısıyla yapmak zorunda kaldıklarını da anlıyoruz. Zoraki Allah elçisinin karşısına çıkarılan bu insanların hak karşısında hemen iman ettiklerini görüyoruz. Buna Kur’an’ın başka bir yerinde bir işaret var: “İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler.”(Tâhâ) Evet bakın diyorlar ki bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Firavunlar kendi sistemlerini koruyabilmek için böyle nice insanları kullanırlar. Nice insanlara onur kırıcı istemedikleri şeyleri zorla, zorbayla yaptırırlar. Dikkat ederseniz Hz. Mûsâ onların karşısına onların metotlarıyla çıkmadı. Hz. Mûsâ onları onların metotlarıyla yenmedi. Mûsâ (a.s) onların karşısına vahiyle çıktı ve onları vahiyle yendi. Onun için kendilerinden farklı bir hayatla, kendilerinden farklı bir inançla, kendilerinden farklı bir hayatla ve metotla karşılarına çıkan Mûsâ (a.s)’a onlar hemen iman ettiler. Eğer Mûsâ (a.s) onların karşısına onların metotlarıyla çık-saydı, sihir metoduyla onları yenseydi o zaman çok rahat bizim me-totlarımızla bizi yendi diyecekler, bizim metotlarımızı bizden daha iyi biliyor ki bizi yendi diyecekler, müthiş bir adam, zeki bir adam diye-cekler, belki onu takdir edecekler ama asla Hz. Mûsâ’ya iman et-meyeceklerdi. Çünkü sihir, imanın konusu olan bir şey değildi. Hz. Mûsâ onların karşısına sihir metoduyla, onların geliştirdikleri metot-larla çıkmadı vahiyle onların karşısına çıktı da onlar bunun farkına varır varmaz hemen iman ettiler. Çünkü vahiy imanın konusuydu. Öyleyse bizler de bugün inanmayanların karşısına onların metotlarıyla çıkmayacağız. Onların hayatlarıyla onların karşısına çık-mayacağız vahiyle Kur’an ve sünnetle onların karşısına çıkacağız ki kendilerinden farklı bir anlayış, kendilerininkinden farklı bir inanış ve yaşayış gördükleri andan itibaren hemen iman edecekler ve kendi hayatlarını değiştirecekler. O günkü sihirbazların imkânları kıttı. Dar imkânlarıyla ortaya koydukları sihirleriyle sadece bir meydanda kendilerini seyreden insanları sihirleme imkânına sahiptiler. Çok uzaktaki kendilerini göremeyen insanları sihirleme imkânlarına sahip değillerdi. Ellerinde T.V leri de, gazeteleri de, dergileri de, videoları da yoktu. Çok uzaklara uzanma, uzaktakileri etkileme güçleri yoktu. Ama günümüzde teknik gelişmeler oldu. Günümüz sihirbazları teknik yönden öylesine güçlendiler öylesine büyük imkânlara sahip oldular ki sadece meydanlarda, sadece salonlarda kendilerini görenleri değil ellerindeki imkânlarla çok uzaktaki insanları bile sihirleme, etkileri altına alma gücüne sahiptirler. Meselâ Vaşington’dan, Pekin’den, Paris’ten, İstanbul’dan basıyorlar düğmeye ve oturdukları yerden dünyanın en uzak bölgesindeki insanları bile sihirleme imkânına sahip oluyorlar. Yâni bugünkü sihirbazlar dünkü sihirbazlardan çok daha güçlü çok daha etkilidir. Öyleyse dünkü dar imkânlarla çalışan ama buna rağmen yine de meydanda kendilerini seyreden insanları korkudan dehşete düşüren o sihirbazlar karşısında insanlar nasıl korkmuşlardı? Hz. Mûsâ bu sihirler tarafında yutulmamak için nasıl Allah’ın vahyine sarılmıştı? Öyleyse biz de bugün o dönemim yüz katıyla korkmak ve yine yüz katıyla Kur’an’a sarılmak, vahye sığınmak zorundayız. Değilse eğer günümüz sihirleri ve sihirbazları karşısında Allah’ın kitabına sığınmaz, Allah’ın kitabına tutunmazsak kesinlikle bilelim ki bizler si-hirler tarafından, sihirbazlar tarafından etkilenmekten ve yutulmaktan asla kurtulamayacağız demektir. Vahyi tanımayan, vahye sarılıp onunla hareket etmeyen bir adamın, bu sihirbaz medya karşısında bu sihirbaz TV ler karşısında, bu sihirbaz toplum karşısında dayanması, yutulmaması bugün neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Ama eğer bizler vahyi tanırsak, hadiselere vahyin perspekti-finden bakabilirsek, vahyin kontrolüne girebilirsek tıpkı Hz. Mûsâ (a.s) gibi tüm dünyanın bize yapabileceği bir şey yoktur. Evet bir saat öncesine kadar Firavunun hizmetinde çalışan, Allah dâvâsı karşısında Firavunları destekleyen, Firavunlar sistemini koruma adına Allah elçisiyle savaşa tutuşan bu insanlar, yıllar yılı hakkı bilmedikleri için bâtılların kulu kölesi olmuş bu insanlar, hakkı tanır tanımaz bir anda iman ediverdiler. Öyleyse unutmayalım ki şu anda hakkı tanıyamadıkları için, Allah yasalarını, Allah âyetlerini bilmedikleri için bâtıllar adına, Fira-vunlar adına, küfür ve şirk sistemlerinin galibiyeti adına farkında ol-madan Rabbiyle, Rabbinin âyetleriyle, Rabbinin elçisinin yoluyla mücâdele veren yığınlarla insan vardır. Unutmayalım ki bu garibanların pek çoğu hakkı bilmedikleri için, hakkı tanımadıkları için, kitapların-dan habersiz oldukları için bunu yapabilmektedirler. Eğer bunların karşısına açık ve net bir biçimde kitabı koyabilirsek, İslâm’ı onlara götürebilirsek tıpkı bu sihirbazlar gibi bir saat önce kendisine kulluk ettikleri Firavunu reddedip kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandı-ran gerçek Rablerine kulluğa dönüverecek pek çok insan vardır onların içinde. Önemli olan bu insanlar karşısında Mûsâ rolünü oynaya-bilmektir. Evet hakla tanışan, imanla, hidâyetle tanışan bu insanlar he-men iman ediverdiler, hemen secdeye kapanıverdiler. Bundan sonra artık zâlim despotların işkenceleri gündeme gelecekti. Rablerine kulluk adına; kendilerine kulluktan vazgeçenlere, Rablerinin emirlerini dinlemek adına; kendilerinin sözünü dinlememeye karar veren mü’-minlere karşı zâlimlerin işleyen zulüm mekânizmaları gündeme gelecekti. Tarihin her devrinde bu böyle olmuştu. Bakın bu mü’minlere karşı Firavun şöyle diyordu:
120,122. “Sihirbazlar secdeye kapanıp, "Âlemlerin Rab-bine, Mûsâ ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.” Sihirbazlar secdeye kapandılar ve dediler ki biz âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârun’un Rabbine iman ettik dediler ve hemen oracıkta müslüman oldular. Âlemlerin Rabbine iman ettik dedikten sonra bir de te’kid için bir yanlış anlamaya meydan vermemek için Mûsâ’nın ve Hârun’un Rabbine da iman ettik diyorlar. Çünkü Firavun da Rablik iddiasındaydı. Yeryüzünde sizin en büyük Rabbiniz benim, benim dediğim biçimde inanmak zorundasınız, benim istediğim biçimde giyinmek zorundasınız, benim hukukumla amel etmek zorundasınız, benim alfabemi kullanmak zorundasınız, benim yasalarıma itaat etmek zorundasınız, benim sözümün dışına çıkamazsınız di-yordu, işte Âlemlerin Rabbini ondan ayırmak için böyle diyorlardı. Evet sihirbazlar hemen iman ettiler çünkü bu sihirbazlar an-ladılar ki Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu şey farklıydı. Onun ortaya koyduğu şeyin sihirle ilgisi yoktu. Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu şeyin kendilerininkiyle uzaktan ve yakından hiç bir ilgisi alâkası yoktu. Zira bu adamlar öyle basit sihirbazlar değildi. Mısırın en mahir sihirbazlarıydı ve sihirin âlâsını bilen insanlardı. Bu yüzden de Mûsâ (a.s)’ın ortaya attığı şeyin hak olduğunu, Allah’tan geldiğini hemen anlayıverdiler. Bir de bir başka anlayışa göre sihirbazların bu işi istemeyerek Firavunun baskısıyla yapmak zorunda kaldıklarını da anlıyoruz. Zoraki Allah elçisinin karşısına çıkarılan bu insanların hak karşısında hemen iman ettiklerini görüyoruz. Buna Kur’an’ın başka bir yerinde bir işaret var: “İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler.”(Tâhâ) Evet bakın diyorlar ki bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Firavunlar kendi sistemlerini koruyabilmek için böyle nice insanları kullanırlar. Nice insanlara onur kırıcı istemedikleri şeyleri zorla, zorbayla yaptırırlar. Dikkat ederseniz Hz. Mûsâ onların karşısına onların metotlarıyla çıkmadı. Hz. Mûsâ onları onların metotlarıyla yenmedi. Mûsâ (a.s) onların karşısına vahiyle çıktı ve onları vahiyle yendi. Onun için kendilerinden farklı bir hayatla, kendilerinden farklı bir inançla, kendilerinden farklı bir hayatla ve metotla karşılarına çıkan Mûsâ (a.s)’a onlar hemen iman ettiler. Eğer Mûsâ (a.s) onların karşısına onların metotlarıyla çık-saydı, sihir metoduyla onları yenseydi o zaman çok rahat bizim me-totlarımızla bizi yendi diyecekler, bizim metotlarımızı bizden daha iyi biliyor ki bizi yendi diyecekler, müthiş bir adam, zeki bir adam diye-cekler, belki onu takdir edecekler ama asla Hz. Mûsâ’ya iman et-meyeceklerdi. Çünkü sihir, imanın konusu olan bir şey değildi. Hz. Mûsâ onların karşısına sihir metoduyla, onların geliştirdikleri metot-larla çıkmadı vahiyle onların karşısına çıktı da onlar bunun farkına varır varmaz hemen iman ettiler. Çünkü vahiy imanın konusuydu. Öyleyse bizler de bugün inanmayanların karşısına onların metotlarıyla çıkmayacağız. Onların hayatlarıyla onların karşısına çık-mayacağız vahiyle Kur’an ve sünnetle onların karşısına çıkacağız ki kendilerinden farklı bir anlayış, kendilerininkinden farklı bir inanış ve yaşayış gördükleri andan itibaren hemen iman edecekler ve kendi hayatlarını değiştirecekler. O günkü sihirbazların imkânları kıttı. Dar imkânlarıyla ortaya koydukları sihirleriyle sadece bir meydanda kendilerini seyreden insanları sihirleme imkânına sahiptiler. Çok uzaktaki kendilerini göremeyen insanları sihirleme imkânlarına sahip değillerdi. Ellerinde T.V leri de, gazeteleri de, dergileri de, videoları da yoktu. Çok uzaklara uzanma, uzaktakileri etkileme güçleri yoktu. Ama günümüzde teknik gelişmeler oldu. Günümüz sihirbazları teknik yönden öylesine güçlendiler öylesine büyük imkânlara sahip oldular ki sadece meydanlarda, sadece salonlarda kendilerini görenleri değil ellerindeki imkânlarla çok uzaktaki insanları bile sihirleme, etkileri altına alma gücüne sahiptirler. Meselâ Vaşington’dan, Pekin’den, Paris’ten, İstanbul’dan basıyorlar düğmeye ve oturdukları yerden dünyanın en uzak bölgesindeki insanları bile sihirleme imkânına sahip oluyorlar. Yâni bugünkü sihirbazlar dünkü sihirbazlardan çok daha güçlü çok daha etkilidir. Öyleyse dünkü dar imkânlarla çalışan ama buna rağmen yine de meydanda kendilerini seyreden insanları korkudan dehşete düşüren o sihirbazlar karşısında insanlar nasıl korkmuşlardı? Hz. Mûsâ bu sihirler tarafında yutulmamak için nasıl Allah’ın vahyine sarılmıştı? Öyleyse biz de bugün o dönemim yüz katıyla korkmak ve yine yüz katıyla Kur’an’a sarılmak, vahye sığınmak zorundayız. Değilse eğer günümüz sihirleri ve sihirbazları karşısında Allah’ın kitabına sığınmaz, Allah’ın kitabına tutunmazsak kesinlikle bilelim ki bizler si-hirler tarafından, sihirbazlar tarafından etkilenmekten ve yutulmaktan asla kurtulamayacağız demektir. Vahyi tanımayan, vahye sarılıp onunla hareket etmeyen bir adamın, bu sihirbaz medya karşısında bu sihirbaz TV ler karşısında, bu sihirbaz toplum karşısında dayanması, yutulmaması bugün neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Ama eğer bizler vahyi tanırsak, hadiselere vahyin perspekti-finden bakabilirsek, vahyin kontrolüne girebilirsek tıpkı Hz. Mûsâ (a.s) gibi tüm dünyanın bize yapabileceği bir şey yoktur. Evet bir saat öncesine kadar Firavunun hizmetinde çalışan, Allah dâvâsı karşısında Firavunları destekleyen, Firavunlar sistemini koruma adına Allah elçisiyle savaşa tutuşan bu insanlar, yıllar yılı hakkı bilmedikleri için bâtılların kulu kölesi olmuş bu insanlar, hakkı tanır tanımaz bir anda iman ediverdiler. Öyleyse unutmayalım ki şu anda hakkı tanıyamadıkları için, Allah yasalarını, Allah âyetlerini bilmedikleri için bâtıllar adına, Fira-vunlar adına, küfür ve şirk sistemlerinin galibiyeti adına farkında ol-madan Rabbiyle, Rabbinin âyetleriyle, Rabbinin elçisinin yoluyla mücâdele veren yığınlarla insan vardır. Unutmayalım ki bu garibanların pek çoğu hakkı bilmedikleri için, hakkı tanımadıkları için, kitapların-dan habersiz oldukları için bunu yapabilmektedirler. Eğer bunların karşısına açık ve net bir biçimde kitabı koyabilirsek, İslâm’ı onlara götürebilirsek tıpkı bu sihirbazlar gibi bir saat önce kendisine kulluk ettikleri Firavunu reddedip kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandı-ran gerçek Rablerine kulluğa dönüverecek pek çok insan vardır onların içinde. Önemli olan bu insanlar karşısında Mûsâ rolünü oynaya-bilmektir. Evet hakla tanışan, imanla, hidâyetle tanışan bu insanlar he-men iman ediverdiler, hemen secdeye kapanıverdiler. Bundan sonra artık zâlim despotların işkenceleri gündeme gelecekti. Rablerine kulluk adına; kendilerine kulluktan vazgeçenlere, Rablerinin emirlerini dinlemek adına; kendilerinin sözünü dinlememeye karar veren mü’-minlere karşı zâlimlerin işleyen zulüm mekânizmaları gündeme gelecekti. Tarihin her devrinde bu böyle olmuştu. Bakın bu mü’minlere karşı Firavun şöyle diyordu:
120,122. “Sihirbazlar secdeye kapanıp, "Âlemlerin Rab-bine, Mûsâ ve Harun'un Rabbine inandık" dediler.” Sihirbazlar secdeye kapandılar ve dediler ki biz âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârun’un Rabbine iman ettik dediler ve hemen oracıkta müslüman oldular. Âlemlerin Rabbine iman ettik dedikten sonra bir de te’kid için bir yanlış anlamaya meydan vermemek için Mûsâ’nın ve Hârun’un Rabbine da iman ettik diyorlar. Çünkü Firavun da Rablik iddiasındaydı. Yeryüzünde sizin en büyük Rabbiniz benim, benim dediğim biçimde inanmak zorundasınız, benim istediğim biçimde giyinmek zorundasınız, benim hukukumla amel etmek zorundasınız, benim alfabemi kullanmak zorundasınız, benim yasalarıma itaat etmek zorundasınız, benim sözümün dışına çıkamazsınız di-yordu, işte Âlemlerin Rabbini ondan ayırmak için böyle diyorlardı. Evet sihirbazlar hemen iman ettiler çünkü bu sihirbazlar an-ladılar ki Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu şey farklıydı. Onun ortaya koyduğu şeyin sihirle ilgisi yoktu. Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu şeyin kendilerininkiyle uzaktan ve yakından hiç bir ilgisi alâkası yoktu. Zira bu adamlar öyle basit sihirbazlar değildi. Mısırın en mahir sihirbazlarıydı ve sihirin âlâsını bilen insanlardı. Bu yüzden de Mûsâ (a.s)’ın ortaya attığı şeyin hak olduğunu, Allah’tan geldiğini hemen anlayıverdiler. Bir de bir başka anlayışa göre sihirbazların bu işi istemeyerek Firavunun baskısıyla yapmak zorunda kaldıklarını da anlıyoruz. Zoraki Allah elçisinin karşısına çıkarılan bu insanların hak karşısında hemen iman ettiklerini görüyoruz. Buna Kur’an’ın başka bir yerinde bir işaret var: “İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler.”(Tâhâ) Evet bakın diyorlar ki bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Firavunlar kendi sistemlerini koruyabilmek için böyle nice insanları kullanırlar. Nice insanlara onur kırıcı istemedikleri şeyleri zorla, zorbayla yaptırırlar. Dikkat ederseniz Hz. Mûsâ onların karşısına onların metotlarıyla çıkmadı. Hz. Mûsâ onları onların metotlarıyla yenmedi. Mûsâ (a.s) onların karşısına vahiyle çıktı ve onları vahiyle yendi. Onun için kendilerinden farklı bir hayatla, kendilerinden farklı bir inançla, kendilerinden farklı bir hayatla ve metotla karşılarına çıkan Mûsâ (a.s)’a onlar hemen iman ettiler. Eğer Mûsâ (a.s) onların karşısına onların metotlarıyla çık-saydı, sihir metoduyla onları yenseydi o zaman çok rahat bizim me-totlarımızla bizi yendi diyecekler, bizim metotlarımızı bizden daha iyi biliyor ki bizi yendi diyecekler, müthiş bir adam, zeki bir adam diye-cekler, belki onu takdir edecekler ama asla Hz. Mûsâ’ya iman et-meyeceklerdi. Çünkü sihir, imanın konusu olan bir şey değildi. Hz. Mûsâ onların karşısına sihir metoduyla, onların geliştirdikleri metot-larla çıkmadı vahiyle onların karşısına çıktı da onlar bunun farkına varır varmaz hemen iman ettiler. Çünkü vahiy imanın konusuydu. Öyleyse bizler de bugün inanmayanların karşısına onların metotlarıyla çıkmayacağız. Onların hayatlarıyla onların karşısına çık-mayacağız vahiyle Kur’an ve sünnetle onların karşısına çıkacağız ki kendilerinden farklı bir anlayış, kendilerininkinden farklı bir inanış ve yaşayış gördükleri andan itibaren hemen iman edecekler ve kendi hayatlarını değiştirecekler. O günkü sihirbazların imkânları kıttı. Dar imkânlarıyla ortaya koydukları sihirleriyle sadece bir meydanda kendilerini seyreden insanları sihirleme imkânına sahiptiler. Çok uzaktaki kendilerini göremeyen insanları sihirleme imkânlarına sahip değillerdi. Ellerinde T.V leri de, gazeteleri de, dergileri de, videoları da yoktu. Çok uzaklara uzanma, uzaktakileri etkileme güçleri yoktu. Ama günümüzde teknik gelişmeler oldu. Günümüz sihirbazları teknik yönden öylesine güçlendiler öylesine büyük imkânlara sahip oldular ki sadece meydanlarda, sadece salonlarda kendilerini görenleri değil ellerindeki imkânlarla çok uzaktaki insanları bile sihirleme, etkileri altına alma gücüne sahiptirler. Meselâ Vaşington’dan, Pekin’den, Paris’ten, İstanbul’dan basıyorlar düğmeye ve oturdukları yerden dünyanın en uzak bölgesindeki insanları bile sihirleme imkânına sahip oluyorlar. Yâni bugünkü sihirbazlar dünkü sihirbazlardan çok daha güçlü çok daha etkilidir. Öyleyse dünkü dar imkânlarla çalışan ama buna rağmen yine de meydanda kendilerini seyreden insanları korkudan dehşete düşüren o sihirbazlar karşısında insanlar nasıl korkmuşlardı? Hz. Mûsâ bu sihirler tarafında yutulmamak için nasıl Allah’ın vahyine sarılmıştı? Öyleyse biz de bugün o dönemim yüz katıyla korkmak ve yine yüz katıyla Kur’an’a sarılmak, vahye sığınmak zorundayız. Değilse eğer günümüz sihirleri ve sihirbazları karşısında Allah’ın kitabına sığınmaz, Allah’ın kitabına tutunmazsak kesinlikle bilelim ki bizler si-hirler tarafından, sihirbazlar tarafından etkilenmekten ve yutulmaktan asla kurtulamayacağız demektir. Vahyi tanımayan, vahye sarılıp onunla hareket etmeyen bir adamın, bu sihirbaz medya karşısında bu sihirbaz TV ler karşısında, bu sihirbaz toplum karşısında dayanması, yutulmaması bugün neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Ama eğer bizler vahyi tanırsak, hadiselere vahyin perspekti-finden bakabilirsek, vahyin kontrolüne girebilirsek tıpkı Hz. Mûsâ (a.s) gibi tüm dünyanın bize yapabileceği bir şey yoktur. Evet bir saat öncesine kadar Firavunun hizmetinde çalışan, Allah dâvâsı karşısında Firavunları destekleyen, Firavunlar sistemini koruma adına Allah elçisiyle savaşa tutuşan bu insanlar, yıllar yılı hakkı bilmedikleri için bâtılların kulu kölesi olmuş bu insanlar, hakkı tanır tanımaz bir anda iman ediverdiler. Öyleyse unutmayalım ki şu anda hakkı tanıyamadıkları için, Allah yasalarını, Allah âyetlerini bilmedikleri için bâtıllar adına, Fira-vunlar adına, küfür ve şirk sistemlerinin galibiyeti adına farkında ol-madan Rabbiyle, Rabbinin âyetleriyle, Rabbinin elçisinin yoluyla mücâdele veren yığınlarla insan vardır. Unutmayalım ki bu garibanların pek çoğu hakkı bilmedikleri için, hakkı tanımadıkları için, kitapların-dan habersiz oldukları için bunu yapabilmektedirler. Eğer bunların karşısına açık ve net bir biçimde kitabı koyabilirsek, İslâm’ı onlara götürebilirsek tıpkı bu sihirbazlar gibi bir saat önce kendisine kulluk ettikleri Firavunu reddedip kendilerini yaratan, kendilerini rızıklandı-ran gerçek Rablerine kulluğa dönüverecek pek çok insan vardır onların içinde. Önemli olan bu insanlar karşısında Mûsâ rolünü oynaya-bilmektir. Evet hakla tanışan, imanla, hidâyetle tanışan bu insanlar he-men iman ediverdiler, hemen secdeye kapanıverdiler. Bundan sonra artık zâlim despotların işkenceleri gündeme gelecekti. Rablerine kulluk adına; kendilerine kulluktan vazgeçenlere, Rablerinin emirlerini dinlemek adına; kendilerinin sözünü dinlememeye karar veren mü’-minlere karşı zâlimlerin işleyen zulüm mekânizmaları gündeme gelecekti. Tarihin her devrinde bu böyle olmuştu. Bakın bu mü’minlere karşı Firavun şöyle diyordu:
123 “Firavun: "Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu bu halkı şehirden çıkarmak için düzdüğünüz bir hiledir, fakat siz göreceksiniz.” Evet diyor ki bakın Firavun: Ben size izin vermeden ha! Benden izin almadan iman ettiniz ha! Bana danışmadan, benim onayımı almadan Mûsâ’ya ve onun Rabbine secde ettiniz ha! Benden izin almadan Allah safına geçtiniz ha! Benden izin almadan peygamberle birlik oldunuz ha! Benden izin almadan beni ve benin yasalarımı terk edip, bana kulluğu terk edip Allah’ın kulu oldunuz ha! Allah’ın yasalarını benimkilere tercih ettiniz ha! Bana karşı baş kaldırıp Allah karşısında secdeye vardınız ha! Bana hayır dediniz de Allah’a evet dediniz ha! Benden izin almadan Allah’ı bana tercih ettiniz ha! Benden izin almadan peygamber Mûsâ’yı benim önüme geçirdiniz ha! Halbuki sizi ben çağırmıştım. Sizler benim memurlarımdınız. Sizler benim kullarımdınız. Ben tayin etmiştim sizleri. Mükafatınızı, maaşınızı ben verecektim. Sizler benim ülkemde yaşıyor benim nimetlerimden istifade ediyordunuz... Dikkat ediyor musunuz? Allah’a inanmak için bile Firavunlardan izin almak gerekiyor. İnanan birisi olsanız bile imanınızı sergileme konusunda, imanlarınızı yaşama konusunda, inandığınız Allah’ın emirlerini yerine getirme konusunda Firavunlara danışmak zorundasınız. Müslümanca bir hayat yaşayabilir miyiz yaşayamaz mıyız? Allah’ın istediği biçimde örtünebilir miyiz örtünemez miyiz? Allah’ın istediği biçimde nikâhlanabilir miyiz nikâhlanamaz mıyız? Allah’ın istediği biçimde mirasımızı paylaşabilir miyiz paylaşamaz mıyız? Allah ve Re-sûlünün istediği biçimde çocuklarımızı eğitebilir miyiz eğitemez mi-yiz? Allah’ın istediği biçimde yaşayabilir miyiz yaşayamaz mıyız? Tüm bu konuları Firavunlara sormak zorundasınız. Adım atarken bile onların iznine muhtaçsınız. Onların izin vermediklerini kesinlikle yapamazsınız. Şimdi de çağdaş Firavunlar aynı şeyi demiyorlar mı? Sizler bi-zim kullarımız, bizim vatandaşlarımızsınız. Nasıl giyineceğinize, na-sıl yaşayacağınıza, nerede ve nasıl okuyacağınıza, ne kadar örtüneceğinize, dininizi hangi sınıra kadar yaşayacağınıza, ne kadarını anlatabileceğinize, nasıl bir kisveye bürüneceğinize, nasıl bir hukuk uy-gulayacağınıza, ekonominizin nasıl olacağına, bayramlarınızın tatil-lerinizin neler olacağına biz karar veririz. Tüm hayatınız konusunda bize danışmak bizim yasalarımıza karşı gelmemek zorundasınız di-yorlar. Meselâ müslüman bir kızcağız Rabbinin istediği biçimde örtünüverdi mi hemen Firavunlar harekete geçerler. Bizden izin almadan örtündün ha! Bizden izin almadan bizim yasalarımızı çiğnedin ha! Rabbini bize tercih ettin ha! Rabbinin yasalarını bizimkilere tercih ettin ha! diyerek onu bundan vazgeçirebilmek için ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Veya meselâ bir öğretmen okulda talebelerine biraz fazlaca İslâm duyursa, bir vaiz kürsüden cemaatine biraz açık anlatsa he-men sorguya çekerler. Bizden izin almadan bunları, bunları konuştun ha! Halbuki neleri anlatacağını, ne kadarını anlatacağını biz belir-leyecektik. Halbuki seni biz tayin etmiştik. Sen bizim memurumuz-dun. Senin maaşını biz veriyorduk. Seni özellikle bize kulluk etsin diye Mûsâ’nın karşısında, Mûsâların karşısında bizi savunasın diye okullarımızda eğitmiştik diyerek onun hemen Firavunlar tarafından sorgulandıklarını görürüz. Evet sihirbazlara karşı ama artık bunlara sihirbazlar demeyelim çünkü müslüman oldular bunlar. Bu müslümanlara diyor ki Firavun: Benden izin almadan iman ettiniz ha! Ya da bunu bir de şöyle anlıyoruz: Yâni eğer sizler bana da-nışıp, benden izin alsaydınız elbette ben size bu konuda izin verirdim diyor. Yâni hain Firavun bu durumda yavaş yavaş egemenliğinin sarsıldığının, inisiyatifin yavaş yavaş elinden çıktığının, insanların Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya meylettiklerinin farkına varıyordu da güya bunu nasıl olsa insanlar yapacak, insanlar nasıl olsa müslümanlaşmaya karar vermişler hiç olmazsa ben izin vereyim de rezil olmayayım diye politika değiştiriyor hain. Toplum imana yönelince yapabileceği bir şey kalmadığı için kendisini izin verme makamında görüyor, yine bir taraftan kendisini büyük görerek, kuyruğu dik tutmaya çalışırken diğer taraftan da tavizini gündeme getiriyor. tâbi toplum imana yönelince aslında Firavun-ların yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Dine izin verdikleri gibi din dersi programları bile hazırlarlar. Ama dine yönelmiş insanların karşılarına din budur diye yanlış bir din sunarak, hayata karışmayan bir din sunarak yine onların imanlarını bozmaya çalışırlar. Evet bundan sonra iman eden mü’minlere Firavunun tehditleri geliyor. Tarih boyunca bu, hep böyle olmuştur. Öz benliğine dönen, fıtratıyla tanışıp, sahte rableri terk edip Rabbine kulluğa yönelen mü’minlere karşı Firavunların tehdit ve işkenceleri hemen gündeme gelecektir. Ama sonunda hep galip gelenler mü’minler, kaybedenler, helâk olanlar da Allah’la savaşan Firavunlar olmuştur.
124. “Andolsun ki, ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım" dedi.” Madem ki sizler benden izin almadan iman ettiniz, madem ki beni çiğneyerek Allah’a inandınız, o halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sonra da sizi sallandıracağım. Topunuzu asacağım sizin. tâbi buradaki asma iple asma değil. Sa-lebe, ehl-i salip de oradan gelir çiviyle asma anlamınadır. Sizin topu-nuzu çivilerle ağaçlara çivileyeceğim diyor Firavun. Alçak baktı ki iş kötüye gidiyor. Hz. Mûsâ’nın mûcizesi karşısında kendi adamları da toptan iman edince rezil rüsva oldu. Durumunu kurtarabilmek için, kaybettiği itibarını yeniden kazanabilmek için tüm zâlimlerin yaptığı gibi son çare olarak mü’minlere işkence etmeye, baskı yaparak insanları caydırmaya, döndürmeye çalışacaktı. Ve de esasen bununla onları kaybettim, ama en azından onların arkasından halkın toptan iman etmelerini önleyeyim diye bu tedbiri alıyordu Firavun. Çünkü ülkenin en bilgiçleri Mûsâ’ya iman etmişti. Tüm şehirlerden toplayıp getirdiği en bilgili insanlar, en güvendiği adamlar, bakanlar, dekanlar, ekonomistler, sanatkârlar, bilimciler Mûsâ’ya ve onun Rabbine iman edince; elbette halkta onların peşinden imana yönelecekti. İşte bundan korkan Firavun bu iman edenleri cezalandırmalıydı ki peşlerinden birileri de imana heveslenmemeliydi. İnanan insanları kendisi gibi zanneden hain, bu tehditler karşısında onları dinlerinden döndürebileceğini zannediyordu. Zannediyordu ki bu tehditler karşısında o mü’minler dinlerinden dönüverecekler. Ama bakın onun bu tehditleri karşısında mü’minlerin tavırları nasıl oldu:
125,126. “Onlar da: "Doğrusu biz ancak Rabbimize döneriz. Rabbimizin âyetleri gelince, onlara inanmamızdan ötürü bizden öç alıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır ver ve canımızı müslim olarak al" dediler.” Evet bu hakkı tanıyıp iman edenler dediler ki zaten bunlar sihiri zorla yapıyorlardı. Zaten bunlar Firavunlara zoraki kulluk ediyorlardı. O ana kadar istemeyerek Firavuna kulluk yapan ama Mûsâ’nın getirdiği vahiyle tanışır tanışmaz hemen iman eden bu insanlar di-yorlardı ki bakın: Biz Rabbimize inkılap ediyoruz. Az evvel Firavunun eline bakan dilencilerin ağzından dökülen hakikate bir bakın Allah aşkına. İslâm’la tanışır tanışmaz insanlardaki şu değişikliğe bir bakın Allah aşkına. Biz Allah’a dönüyoruz. Ama inkılap değişerek inkılap ederek bir dönüşü içermektedir. Biz önceki pis halimizle necis halimizde değil değişerek Rab-bimize dönüyoruz. Önceki küfürlerimizden, şirklerimizden arınarak Rabbimize dönüyoruz. Meğer bizler sana kulluk ederken ne kötü bir hayatın adamıymışız da farkında değilmişiz. Meğer bizler seni razı edeceğiz derken Rabbimizi gazaplandıran insanlarmışız. Meğer senin yasalarına sahip çıkarken Rabbimizin yasalarını çiğniyormuşuz. Meğer bizler kendimiz gibi bir beşeri, kendimiz gibi bir âcizi razı edeceğiz diye cehenneme doğru koşuyormuşuz. Biz önceki pisliklerimizden arınmış olarak Rabbimize dönüyoruz. Yâni ey Firavun senin tehditlerin vız gelir artık bize. Değil mi cennet yolunu bulmuşuz üç gün önce ölmüşüz beş gün sonra ölmüşüz ne fark eder de? Ölmeden önce cehennemden kurtulduk ya. Öl-meden önce Rabbim bize hidâyet edip sana kulluktan kurtardı ya; ar-tık bizim için ölüm oğul balıdır senin tehditlerinden zerre kadar kork-muyoruz! buyur yapacağını arkana koyma diyorlardı. Bir saat öncesine kadar Firavundan devşirecekleri paraların, mükafatların hesabını yapan adamlar bir anda o kadar değişmişlerdi ki artık tüm dünya da, dünyanın malı mülkü de gözlerinde küçülüvermişti. Bir saat öncesine kadar Firavun sisteminin destekçisiydiler ama şimdi Rablerinin dininin, Rablerinin yasalarının savunucusu olarak Firavunun karşısındaydılar. Öyleyse bizler de insanlara Allah’ın dinini götürürken bu bakandır, bu dekandır, bu müdürdür, bu genel müdürdür, bunların hakka yönelmeleri mümkün değildir, bunlar bizi dinlemezler demeyelim; onlarında hakkı tanıdıktan sonra hemen döneceklerini, tâğutlara hiz-met yerine Rablerine hizmete yöneleceklerini hiç bir zaman hatırımız-dan çıkarmayalım. Evet diyorlar ki biz zaten Allah’a dönüyoruz. Ve: Ey Firavun sen başka değil ancak Rabbimizin âyetlerine inan-dığımız için bizden intikam alıyorsun. Bir saat önce bize muhtaç oldu-ğunu söylerken şimdi bize düşman kesilmenin sebebi sadece bizim sana ve senin kanunlarına kulluktan çıkıp Rabbimize kul olmamız ve Rabbimizin âyetlerine iman etmemizdir. Değilse bizim başka bir suçumuz yoktur. Çünkü az evvel bizi mukarrabûn’dan sayan sendin. Sizi mahiyetime aldım diyen sendin. Ne isterseniz vereceğim diyen sendin. Bizim tek suçumuz Allah’a iman etmemizdir. Bizden bunun için intikam alıyorsun. Bürûc sûresinde kendilerini ateşe atarak işkence edenlere karşı müslümanlar bunu söylüyorlardı. Evet bugün de zâlimler, kâfirler müslümanlardan intikam alıyorlar. Sebep ne? Suçları ne bu müslümanların? Zina mı etmişler? Hırsızlık mı yapmışlar? Çalıp çırpmışlar mı ülkenin hazinesini? Rüşvete suiistimalleri mi bulaşmış? Vergilerini mi vermemişler? Veya bombalar imal edip insanlar için katliamlar mı gerçekleştirmişler? İn-sanların can ve mallarına mı kastetmişler? Hayır, hayır bu insanların bir tek suçları var o da müslüman olmak. İnsanların egemenliklerini reddedip Rablerinin egemenliğini savunmak işte hepsi bu. İmanları sebebiyle zulmediyorlar zâlimler müslümanlara. Eğer şu anda devlet dairelerinde üçüncü sınıf vatandaş oluyorsanız imanınız sebebiyle değil mi? Askerde dışlanıp dayak yemeye götürülüyorsanız müslümanlığınız sebebiyle değil mi? Birileri kendilerinden olmadığınız için, kendileri gibi sizler de içemediğiniz için, kendileri gibi namazsız bir hayatı kabul edemediğiniz için, kendileri gibi rüşveti kabul edemediğiniz için, kendileri gibi çıplak gezmeyi sineye çekemediğiniz için, kendileri gibi balolara gidemediğiniz için horlanıyor ve hakaretlere maruz kalıyorsunuz. Evet işte böyle bir devri, devrimleriyle silmeye çalıştılar ama bir Mûsâ geliverdi de kül altında kalmış közler yeniden canlanıp açığa çıkıverdi. İnsanlar imânâ yöneliverdiler. Beyyine’yle tanışıp küfürlerini, şirklerini anlayıverdiler. Demek ki insanların ve toplumların dirilişi için Beyyine’nin gelmesi şarttır. Beyyine gelmeli ki insanlar değişsinler. Beyyine ortaya konmalı ki insanlar sapıklık noktalarını onda anlasınlar. Evet Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu bu Beyyine’yle bakın in-sanlar ne kadar değiştiler. Firavunların ölüm tehditleri bile artık vız geliyordu onlar için. Haydi ey Firavun ne yapacaksan yap da görelim diyorlardı. Onların bu tavırları karşısında Firavun da diyordu ki sizin çaprazlama el ve ayaklarınızı keseceğim ve sizi onluk çivilerle ağaçlara asacağım diyor. Müslümanlar da diyorlar ki: Ya Rabbi üzerimize sabrını döküver. Sabrını üzerimize yağdırıver ya Rabbi. Ve de bizi müslümanlar olarak öldür ya Rabbi. Zira biraz sonra bu alçak bizim elimizi mi kesecek, gözümüzü mü oyacak, bize nasıl bir işkence edeceği belli değil. Ne olur ne olmaz ya Rabbi belki işkencelere dayanamayız da ağzımızdan senin hoşuna gitmeyecek ve bize cennetimizi kaybettirecek bir ifade çıkabilir. Sabrını üzerimize yağdır ki döneklik yapmayalım. Sabrını üzerimize dök ki sabırsızlık göstermeyelim ve müslümanlar olarak ölelim. İşte işkenceler karşısında müslümanın yapacağı en güzel dua budur. Ya Rab-bi üzerimize öyle bir sabır yağdır ki iliklerimize kadar bu sabırla doyalım ve geri adım atmayalım. Ve rivâyetlere göre Firavun bu müslümanları şehid eder ama Mûsâ’ya da kardeşi Hârun’a da dokunmaz. Çünkü alçağın Mûsâ (a.s)’a dokunacak bir cesareti yoktur. Ona ilişmeye kalkıştığı zaman başına nelerin geleceğinin farkındadır aslında. Peygamberin etrafındakileri öldürüyorlar ama kendisine dokunamıyorlar. Çevresindekilerin işini bitirirsek onu kontrol altına alabiliriz diye hesap ediyorlar. Tabi Firavun Mûsâ’yı serbest bırakınca Mele bundan rahatsız oluyor. Mele Firavunun dikkatini çekiyor bakın bu konuya. Zaten Melenin görevi budur. Bir yerlerde sisteme karşı herhangi bir tehlike söz konusu olduğu zaman, sistemi yıkmaya yönelik bir hareket başladığı zaman Melenin görevi devletin dikkatini oraya çekmek, gözleri oraya çevirmektir. Projektörlerini oraya dikerek tehlikeyi bertaraf etmektir. İşte bakın Melenin, Firavunun dikkatlerini bir noktaya çekmeye çalıştığını Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöyle anlatıyor:
125,126. “Onlar da: "Doğrusu biz ancak Rabbimize döneriz. Rabbimizin âyetleri gelince, onlara inanmamızdan ötürü bizden öç alıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır ver ve canımızı müslim olarak al" dediler.” Evet bu hakkı tanıyıp iman edenler dediler ki zaten bunlar sihiri zorla yapıyorlardı. Zaten bunlar Firavunlara zoraki kulluk ediyorlardı. O ana kadar istemeyerek Firavuna kulluk yapan ama Mûsâ’nın getirdiği vahiyle tanışır tanışmaz hemen iman eden bu insanlar di-yorlardı ki bakın: Biz Rabbimize inkılap ediyoruz. Az evvel Firavunun eline bakan dilencilerin ağzından dökülen hakikate bir bakın Allah aşkına. İslâm’la tanışır tanışmaz insanlardaki şu değişikliğe bir bakın Allah aşkına. Biz Allah’a dönüyoruz. Ama inkılap değişerek inkılap ederek bir dönüşü içermektedir. Biz önceki pis halimizle necis halimizde değil değişerek Rab-bimize dönüyoruz. Önceki küfürlerimizden, şirklerimizden arınarak Rabbimize dönüyoruz. Meğer bizler sana kulluk ederken ne kötü bir hayatın adamıymışız da farkında değilmişiz. Meğer bizler seni razı edeceğiz derken Rabbimizi gazaplandıran insanlarmışız. Meğer senin yasalarına sahip çıkarken Rabbimizin yasalarını çiğniyormuşuz. Meğer bizler kendimiz gibi bir beşeri, kendimiz gibi bir âcizi razı edeceğiz diye cehenneme doğru koşuyormuşuz. Biz önceki pisliklerimizden arınmış olarak Rabbimize dönüyoruz. Yâni ey Firavun senin tehditlerin vız gelir artık bize. Değil mi cennet yolunu bulmuşuz üç gün önce ölmüşüz beş gün sonra ölmüşüz ne fark eder de? Ölmeden önce cehennemden kurtulduk ya. Öl-meden önce Rabbim bize hidâyet edip sana kulluktan kurtardı ya; ar-tık bizim için ölüm oğul balıdır senin tehditlerinden zerre kadar kork-muyoruz! buyur yapacağını arkana koyma diyorlardı. Bir saat öncesine kadar Firavundan devşirecekleri paraların, mükafatların hesabını yapan adamlar bir anda o kadar değişmişlerdi ki artık tüm dünya da, dünyanın malı mülkü de gözlerinde küçülüvermişti. Bir saat öncesine kadar Firavun sisteminin destekçisiydiler ama şimdi Rablerinin dininin, Rablerinin yasalarının savunucusu olarak Firavunun karşısındaydılar. Öyleyse bizler de insanlara Allah’ın dinini götürürken bu bakandır, bu dekandır, bu müdürdür, bu genel müdürdür, bunların hakka yönelmeleri mümkün değildir, bunlar bizi dinlemezler demeyelim; onlarında hakkı tanıdıktan sonra hemen döneceklerini, tâğutlara hiz-met yerine Rablerine hizmete yöneleceklerini hiç bir zaman hatırımız-dan çıkarmayalım. Evet diyorlar ki biz zaten Allah’a dönüyoruz. Ve: Ey Firavun sen başka değil ancak Rabbimizin âyetlerine inan-dığımız için bizden intikam alıyorsun. Bir saat önce bize muhtaç oldu-ğunu söylerken şimdi bize düşman kesilmenin sebebi sadece bizim sana ve senin kanunlarına kulluktan çıkıp Rabbimize kul olmamız ve Rabbimizin âyetlerine iman etmemizdir. Değilse bizim başka bir suçumuz yoktur. Çünkü az evvel bizi mukarrabûn’dan sayan sendin. Sizi mahiyetime aldım diyen sendin. Ne isterseniz vereceğim diyen sendin. Bizim tek suçumuz Allah’a iman etmemizdir. Bizden bunun için intikam alıyorsun. Bürûc sûresinde kendilerini ateşe atarak işkence edenlere karşı müslümanlar bunu söylüyorlardı. Evet bugün de zâlimler, kâfirler müslümanlardan intikam alıyorlar. Sebep ne? Suçları ne bu müslümanların? Zina mı etmişler? Hırsızlık mı yapmışlar? Çalıp çırpmışlar mı ülkenin hazinesini? Rüşvete suiistimalleri mi bulaşmış? Vergilerini mi vermemişler? Veya bombalar imal edip insanlar için katliamlar mı gerçekleştirmişler? İn-sanların can ve mallarına mı kastetmişler? Hayır, hayır bu insanların bir tek suçları var o da müslüman olmak. İnsanların egemenliklerini reddedip Rablerinin egemenliğini savunmak işte hepsi bu. İmanları sebebiyle zulmediyorlar zâlimler müslümanlara. Eğer şu anda devlet dairelerinde üçüncü sınıf vatandaş oluyorsanız imanınız sebebiyle değil mi? Askerde dışlanıp dayak yemeye götürülüyorsanız müslümanlığınız sebebiyle değil mi? Birileri kendilerinden olmadığınız için, kendileri gibi sizler de içemediğiniz için, kendileri gibi namazsız bir hayatı kabul edemediğiniz için, kendileri gibi rüşveti kabul edemediğiniz için, kendileri gibi çıplak gezmeyi sineye çekemediğiniz için, kendileri gibi balolara gidemediğiniz için horlanıyor ve hakaretlere maruz kalıyorsunuz. Evet işte böyle bir devri, devrimleriyle silmeye çalıştılar ama bir Mûsâ geliverdi de kül altında kalmış közler yeniden canlanıp açığa çıkıverdi. İnsanlar imânâ yöneliverdiler. Beyyine’yle tanışıp küfürlerini, şirklerini anlayıverdiler. Demek ki insanların ve toplumların dirilişi için Beyyine’nin gelmesi şarttır. Beyyine gelmeli ki insanlar değişsinler. Beyyine ortaya konmalı ki insanlar sapıklık noktalarını onda anlasınlar. Evet Mûsâ (a.s)’ın ortaya koyduğu bu Beyyine’yle bakın in-sanlar ne kadar değiştiler. Firavunların ölüm tehditleri bile artık vız geliyordu onlar için. Haydi ey Firavun ne yapacaksan yap da görelim diyorlardı. Onların bu tavırları karşısında Firavun da diyordu ki sizin çaprazlama el ve ayaklarınızı keseceğim ve sizi onluk çivilerle ağaçlara asacağım diyor. Müslümanlar da diyorlar ki: Ya Rabbi üzerimize sabrını döküver. Sabrını üzerimize yağdırıver ya Rabbi. Ve de bizi müslümanlar olarak öldür ya Rabbi. Zira biraz sonra bu alçak bizim elimizi mi kesecek, gözümüzü mü oyacak, bize nasıl bir işkence edeceği belli değil. Ne olur ne olmaz ya Rabbi belki işkencelere dayanamayız da ağzımızdan senin hoşuna gitmeyecek ve bize cennetimizi kaybettirecek bir ifade çıkabilir. Sabrını üzerimize yağdır ki döneklik yapmayalım. Sabrını üzerimize dök ki sabırsızlık göstermeyelim ve müslümanlar olarak ölelim. İşte işkenceler karşısında müslümanın yapacağı en güzel dua budur. Ya Rab-bi üzerimize öyle bir sabır yağdır ki iliklerimize kadar bu sabırla doyalım ve geri adım atmayalım. Ve rivâyetlere göre Firavun bu müslümanları şehid eder ama Mûsâ’ya da kardeşi Hârun’a da dokunmaz. Çünkü alçağın Mûsâ (a.s)’a dokunacak bir cesareti yoktur. Ona ilişmeye kalkıştığı zaman başına nelerin geleceğinin farkındadır aslında. Peygamberin etrafındakileri öldürüyorlar ama kendisine dokunamıyorlar. Çevresindekilerin işini bitirirsek onu kontrol altına alabiliriz diye hesap ediyorlar. Tabi Firavun Mûsâ’yı serbest bırakınca Mele bundan rahatsız oluyor. Mele Firavunun dikkatini çekiyor bakın bu konuya. Zaten Melenin görevi budur. Bir yerlerde sisteme karşı herhangi bir tehlike söz konusu olduğu zaman, sistemi yıkmaya yönelik bir hareket başladığı zaman Melenin görevi devletin dikkatini oraya çekmek, gözleri oraya çevirmektir. Projektörlerini oraya dikerek tehlikeyi bertaraf etmektir. İşte bakın Melenin, Firavunun dikkatlerini bir noktaya çekmeye çalıştığını Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöyle anlatıyor:
127. “Firavun milletinin ileri gelenleri: "Mûsâ'yı ve milletini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun? “dediler. Firavun: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz" dedi.” Evet Mele, Firavun kavminin ileri gelenleri Mûsâ (a.s)’ın ve kavminin serbest bırakılmasına tepkilerini dile getiriyorlar. Gözler di-kiliyor, dikkatler çekiliyor. Evet toplumun ele başları Firavunu tahrik ediyorlar. Küfrün başı, sistemin başı böyle pes ettiği sıfırı tükettiği zaman etrafındakiler onun pes etmesine izin vermiyorlar. Çünkü sistemin yıkılması onların tüm menfaat kanallarının kesilmesi demekti ki buna asla razı olamazlardı. Bakın diyorlar ki ey Firavun! Bu adamlar seni ve tanrılarını terk etsinler, senin yasalarına karşı gelsinler diye mi serbest bıraktın onları? Olmaz bu. Firavun hem kendisi tanrıydı hem de kendisinin ibadet ettiği tanrıları vardı. Yâni böyle müşrik bir toplumda her şey ilah, herkes birbirine tapınmaktadır. Evet Firavundan çok Firavun kesilenler sistemin başını uyarıyorlar. Daha önce Mûsâ sihirbazdır diyerek Hz. Mûsâ’yı mahkum edenler şimdi de devletin başını Mûsâ (a.s)’a karşı tahrik ediyorlardı. Mûsâ (a.s)’ın serbest bırakılmasını düzen açısından son derece tehlikeli görüyorlar ve diyorlar ki ey Firavun milli birlik ve bütünlüğümüzü bozan bu adamları serbest bırakırsan senin düzenin tehlikeye girer. Bunlar fitne çıkarırlar bunları yok etmen lâzım, bunları susturman lâ-zım gibi akıllar veriyorlar. Aslında kendileri fitneydiler, kendileri fesat çıkarıyorlar, kendileri Allah’ın düzenini bozuyorlar ve Allah kullarına zulmediyorlardı. Ama alçaklar, peygamberi ve peygamber yolunun yolcularını fitne olarak görüyorlar. tâbi onlara göre iman fitnedir takva fitnedir, teslimiyet fitnedir, Allah’a kulluk fesattır, hâsılı onların topluma sundukları ilkelere karşı gelmek fitnedir fesattır. Onlar kendilerince fitne gördükleri konuya dikkat çekince Firavun da: Dedi ki siz merak etmeyin elbette ki biz onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını kadınlarını da sağ bırakacağız. Muhakkak ki biz onların üzerinde kahhârız kahiriz, onların topunu ezecek güçteyiz diyor. Evet siz merak etmeyin diyor Firavun, biz onların toparlanıp güçlenmelerine fırsat vermeyeceğiz. Onların erkeklerini öldürüp kadınlarını hayasızlaştıracağız.. Evet diyor ki Allah düşmanı onların kadınlarını hayat kadını haline getireceğim. İşte Firavunlara göre, Firavun sistemlerine göre gerçek hayat budur. Firavun sistemlerine göre toplumda kadının varlık sebebi işte budur. Kadın erkekleri doyurmak için vardır toplumda. Kâfirler diyorlar ki istediğimiz gibi istifade edebilmeliyiz onlardan. İstediğimiz gibi kullanabilmeliyiz onları. Eğer kadınlar bizim bu şehvetlerimize cevap verebilecek bir konumdaysalar, yâni hiç bir ahlâkî kayıt tanımadan, zerre kadar haya, iffet duygusu duymadan her bakımdan serbest ve cömertçe vücutlarını bize arz edebiliyorlarsa işte o zaman bu kadınlar hayatlarını yaşayan kadınlardır. Hayatın tadını çıkaranlar bu kadınlardır. Zira gerçek hayat budur. Ötekiler hayattan habersiz, yaşamaktan uzak ölülerdir, örümcek kafalılardır. İşte Firavunların ka-fasındaki kadın budur. Evet erkek çocuklarını öldürüyor kadınlarını da bu hale getiriyor. Bildiğimiz kadarıyla bu iş tarihte iki kere olmuş. Biri Hz. Mûsâ henüz doğmadan önce olmuş, ikincisi de Hz. Mûsâ’nın doğumundan sonra işte Mûsâ (a.s)’ın Firavunun karşısına geçip onu hakka dâvetinden sonra olmuş. Birinde, yâni öncekinde “zebeha” ifadesi kullanılırken bu sonrakinde ise “gatele” fiili kullanılıyor. Biri gatele, diğeri ise zebeha yapmak. Öldürmek; ikisi de öldürmek ama biri kılıçla kurşunla öldürmek, ötekisi de eğitimle öldürmek. Biri bizzat öldürmek ki bu konuda şu kadar çocuk öldürmüştür gibi çeşitli rivâyetler vardır. Birisi bizzat öldürmek, ama ötekisi de eğitim vasıtasıyla öldürmektir. Yâni Mûsâ (a.s)’ın doğuşundan önce öldürebildiklerini öldürmüş, ikna edebildiklerini doğum kontrolü yutturmacaları ile daha doğmadan rahimlerdeyken öldürtmüş ama önünü alamayıp her şeye rağmen doğanları da eğitimle öldürmüş. Uyguladığı vahiy kaçkını materyalist eğitimle öldürmüştür. Ya da öncekinde parça parça doğan çocukları öldürüyordu ama bu ikincisindeyse Mûsâ’nın (a.s)’ın kavmi İsrâil oğulları için toplu imhalar söz konusu olmuştur. Niye yapıyordu Firavun bu soykırımı? İsrâiloğulları, bu köleler çoğalıp da; bir gün kendisine kafa tutacak noktaya gelmesinler diye. Sayısal çoğunluğa ulaşıp da efendilerinin karşısına geçip onlardan hesap soracak, dökülen kanların, yapılan işkencelerin intikamını alacak bir noktaya gelmelerinden korktukları için yapıyorlardı bunu. Ve diyor ki bakın Firavun: Muhakkak ki biz onlar üzerine kahiriz, kahhârız. Biz onlara hâkim bir konumdayız. Onlar bizim ayağımızın altında karıncalardan farksızdırlar. Müslümanlara böyle bakıyorlar alçaklar. Firavunların gözünde müslümanlar işte budur. Biz onlara kahhârız. Biz istedik mi kestiririz, biz istedik mi açtırırız, biz istedik mi nefes alışınızı bile kontrol ederiz, biz izin vermesek adımınızı bile atamazsınız diyenlerin tü-mü de bugün Firavunluk taslamaya çalışıyorlar. Halbuki bunların hiç birisi kahhâr değildir. Allah kulları üzerine yegâne Kahhâr’dır, yegâne güç yetirendir, yegâne hâkim olandır. Ancak şu kadarını söyleyelim ki Allah’ı Kahhâr bilmeyenlerin hayatında pek çok Kahhâr’lar olacaktır. Allah’a ait olan bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde görmeye çalışan insanlar için kendileri Kahhâr görülen bir kısım insanlar da Kahhâr pozları oynama başlayacaktır. Halbuki insanlar bu sıfatı sadece Rablerine verip onları Kahhâr görmeseler, onlara değer vermeseler onlar cücelikleri içinde kahrolup gideceklerdi. Ama heyhat ki insanlar onları Kahhâr görmeye başlayınca onlar da kendilerini bir nane zannederek insanlar üzerinde Rableşivermektedirler. Biz insanlar üzerinde Kahhârız! Biz asarız! Biz keseriz! Biz istedik mi açtırırız başörtülerinizi! Biz istedik mi kestiririz sakallarınızı! Biz istedik mi atarız namaz kılanları! Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Biz sizin üzerinize kahir Kahhâr değil miyiz? Ben izin vermeden nasıl iman ettiniz? Ben müsaade etmeden nasıl secde edersiniz? Ben izin vermeden nasıl örtünürsünüz? Ben izin vermeden bunları nasıl konuşabilirsiniz? Halbuki sizler benim kullarımsınız! Sizleri ben okuttum! Sizler benim mekteplerimde okudunuz! Sizin maaşlarınızı ben ödüyorum! Sizin hayatınız bizim elimizdedir! Nefes alışverişinizi bile kontrol ediyoruz! Eğer biz müsaade etmesek adım bile atamazsınız! diyenleri kendileri üzerinde Kahhâr bilenlerin üzerinde bunlar da Kahhâr konuma geleceklerdir. Sadece Allah’a ait olan bu sıfatı insanlar üzerinde de görmeye başladılar mı onların üzerlerinde Kahhârlar çoğalacaktır ve zavallı insanlar onları da razı etmek için çırpınacaklardır. Bugün maalesef insanlardan pek çoğu bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde de görüyorlar. İnsanlar böyle gördükleri için pek çokları da onlar üzerinde Kahhâr olduklarını iddia ediyorlar. Ama bakın Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’yı kendisini insanlar üzerinde Kahhâr makamında görmeye çalışan Firavun karşısında görüyoruz. Firavun Hz. Mûsâ’ya işte seni asarım, keserim, zindana atarım, maaşını keserim, güneşini engellerim diye tehditler savurmaya başlayınca Allah’ın elçisi bakın şöyle diyor. Hz. Mûsâ öyle bir Peygamber ki sarayda, hem de bu Firavunun sarayında büyümüş, maddî imkânlar içinde müreffeh bir hayat içinde yetişmiş ama bunu terk edip gitmiş. Medyen’de yedi yıl çobanlık yapmış, aç kalmaya da susuz kalmaya da, ışıksız, yolsuz, asfaltsız, vasıtasız, elektriksiz, telefonsuz, teyp siz, dolmuşsuz, vasıtasız kalmaya da alışmış bir Peygamber. Firavunun asarım, keserim aç bırakırım, susuz bırakırım şeklindeki tehditleri karşısında bakın aynen şöyle diyordu: Vallahi ey Firavun senin tehditlerin bana vız gelir. Ben çölden, Medyen’den geliyorum. Arkamda upuzun bir çöl bırakıp geliyorum. Ben bu saydıklarının hiç birisinin olmadığı bir ortamdan geliyorum. Açlığa, susuzluğa dünden alışmışım, sıkıntıların meşakkatlerin alasını yaşamışım ben. Senin bana yapabilecek hiç bir şeyin yoktur. Bunu di-yebilen birisine ne yapabilecekti de Firavun? Hz. Mûsâ sarayda maddî şartlar altında, müreffeh bir hayat içinde yetişmiştir ama bunu terk etmiş Medyen’e gitmiş, orada çobanlık yapmış, aç kalmaya susuz kalmaya alışmış bir Peygamber. Keşke bizler de bu hayata bir alışabilsek, inanın hiç kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktır. Ama şimdi şu anda öyle miyiz? Meselâ yarın bir tehditte bulunsalar ki bizim dediklerimizi yapmazsanız, bizi hayatınızda Kahhâr bilip bizim kanunlarımıza itaat etmezseniz televizyon vergilerinizi ayda on milyona çıkarıyoruz! Deseler pilimiz biter değil mi? Niye? Ee televizyonsuz bir hayata nasıl dayanabileceğiz değil mi? İyisi mi biz bunları Kahhâr bilelim ve dediklerini aynen uygulayalım diyoruz. Ya da eğer dediklerimize uymazsanız benzin fiyatlarını şu kadara çıkardık deseler ne yaparız? Veya otobüs seferlerini kaldırıyoruz deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bizler arabasız bir hayata alışmadık. Telefonlarınızı iptal ediyoruz deseler mahvoluruz değil mi? Lokantalarınızı, fırınlarınızı kapatıyoruz deseler işimiz biter. Çünkü böyle bir hayata alışmadık bizler. Yarın tüm elektriklerinizi kesiyoruz deseler, sizi aç bırakıyoruz deseler, sizi hapse atacağız deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bu köleliğin dışında da bir hayatın varlığından haberimiz yoktur bizim. Böyle bir hayatın varlığına bir inanabilsek o zaman tıpkı Hz. Mûsâ gibi bizi bunlarla tehdit eden ve kendilerini Kahhâr bilmeye zorlayan tüm Firavunların tehditlerinin gözümüzde beş paralık bir değeri kalmayacak. İşte biz kendi kendimizi bazı şeylerin kölesi yapıyoruz sonra da insanların bizim üzerimizde Rableşmelerine, Kahhâr konuma gelmelerine zemin hazırlıyoruz. Firavunun bu alçakça planını açıklamasından sonra Hz. Mûsâ kavmine diyor ki:
128. “Mûsâ milletine: "Allah'tan yardım dileyin ve sabredin; yeryüzü şüphesiz Allah'ındır, kullardan dilediğini ona mirasçı kılar; sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır" dedi.” Evet Firavunun bu tehditleri karşısında korkuya kapılan kavmine Allah’ın elçisi korkmayın diyerek yeryüzünde Allah’ın koyduğu değişmez yasayı anlatıyordu. Toplumuna Allah’ın yasasıyla müjde veriyordu. Bu öyle bir yasa ki Hz. Adem’den bu yana hiç değişmemişti. Korkmayın Allah dilemedikçe yeryüzünde kimse kimseye bir şey yapamaz Allah’ın yeryüzünde değişmez yasası işte budur diyordu. Bu tanrı taslaklarından korkmayın ve sabırla Allah’tan yardım dileyin. Eğer sabreder bütün güç ve kuvvetin Allah’ta olduğunu bilir ve onun yardımı konusunda ümitsizliğe düşmezseniz, Allah’ın istediği kulluktan vazgeçmez, yılgınlık göstermez, direnir dayanır ve Allah’tan yardım isterseniz bilesiniz ki yeryüzünün sahibi O’dur kullarından dilediğini ona vâris kılar. Allah’tan yardım dilemek O’nu Rab bilmeye, O’nu Melik, Kahhâr ve Hâkim bilmeye ve tanımaya bağlıdır. Öyle bir Allah’a iman edeceğiz ki O yalnız kendisinden yardım istenecek, kendisine güvenilecek, yalnız kendisine sığınılacak her şeye güç yetiren bir Allah olacak. Bir de sabredeceğiz. Her şeye rağ-men Allah’a kulluğa sabır. Her şeye rağmen Allah’ın istediklerini yap-maya devama sabır. Düşmanlarımız güçlü olsalar da, Allah’ın bize karşı yardımı gecikse de, dostlarımız az olsa da, en kötü şartlar altında bulunsak da yılmadan, yıkılmadan yine kulluğumuza devam edeceğiz. Böylece biz, bize düşeni yerine getirirsek yeryüzünde değişmeyen yasası gereği Rabbimiz yeryüzün mirasını bize devredecek, yeryüzünün egemenliğini bize verecektir. Evet Allah’ın elçisi böyle bir zâlim, böyle bir despot karşısında çocukları öldürülmüş, kadınları hayasızlaştırılmış ve işkencenin en kötüsüne lâyık görülmüş, güçsüz, silahsız müslümanların yapabilecekleri tek şey sabredip, yılgınlık göstermeyip Rablerinin rahmet kapısına baş vurmalarıydı. Allah kapısını dövmeleriydi. İşte Allah’ın el-çisi onlardan bunu istiyordu. Allah’la bağınızı koparmadan Allah’tan yardım isteyin. Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayarak Allah’la irtibatınızı koparmayarak Allah’tan yardım isteyin. Hayatınızla Allah’ın yardımına lâyık olarak dilinizle de bunu gündeme getirerek Allah’tan yardım isteyin. Sabredin, direncinizi, metanetinizi kaybetmeyin. Eğer her şeye rağmen sabreder ve direncinizi kaybetmezseniz kendinizi Allah’ın emirleri üzerinde tutabilirseniz bilesiniz ki Allah düşmanlarının size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. İşte o zaman yasaları gereği Allah size yardım edecek düşmanlarınızdan intikamınızı alıverecek ve sizi yeryüzüne varisler kılacaktır. Sizleri yeryüzüne egemen kılacaktır. Çünkü arz Allah’ındır. Sadece Mısır değil tüm arzın sahibi Allah’tır. Ve o arza kim lâyıksa onları vâris kılar Allah. Öyle değil mi şu arz mülkünden, şu coğrafyalardan kimler gelip geçmedi de? Ne uluslar, ne milletler, ne devletler gelip geçmemiştir de? Bu topraklar bizimdir diyen, bu topraklarda bizim borumuz öter diyen nice toplumları o topraklarda diz üstü çöktürmedi mi Allah? Hayır! Hayır o topraklar Allah’ındır. Bu coğrafyalar sadece Allah’ındır ve dilediklerini, lâyık olanları oralara yerleştirir. Ve âkıbet eninde sonunda müttakılerindir. Güzel son, hayırlı sonuç müslümanlarındır. Çünkü yeryüzünde müslümanların olmadığı hiç bir dönem olmamıştır. Yeryüzünde kâfirlerin olmadığı dönemler çok olmuştur, Hz. Adem (a.s) dönemi veya Nûh tûfanında yeryüzünde bir tek kâfirin kalmadığı dönemler olmuştur ama müslümanın olmadığı bir tek dönem gösterilemez. Öyleyse hem bu dünyada, hem de âhirette güzel sonuç, hayırlı âkıbet sadece mü’minlere aittir. Hz. Mûsâ böyle diyerek toplumunu sabra ve kulluğa devama teşvik edince onlar dediler ki bakın:
129. “Milleti: "Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet çektik" dediler. Mûsâ'da: "Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza bakar" dedi.” Evet diyor ki İsrâiloğulları ey Mûsâ sen bize gelmeden önce de sen geldikten sonra da bizler hep eziyet çektik. Eziyet bizim kaderimiz oldu diyorlar. Ey Mûsâ şu görmüş olduğun alçaltılma ve zelil kılınmanın bir benzerini biz senden önce de yaşamıştık. Bu sözü bir kaç mânâda anlamaya çalışıyoruz: 1: Ya Mûsâ hani sen geldikten sonra da bize Allah’ın yardımı gelmedi? Bize bir şeyler söyle, Allah’ın yardımı ne zaman? diyerek Hz. Mûsâ’dan kendilerinin kurtuluşu konusunda dua talep ediyorlardı. Hani Mekke’de işkenceler altında inleyen müslümanların Allah’ın Resûlüne: “Meta nasrullah?” Ey Allah’ın Resûlü Allah’ın yardımı ne zaman? Şu bizim çilelerimizin bitiş zamanı ne zaman? deyişleri gibi onlar da elçilerinden dua talep ediyorlardı diyoruz. 2: Mûsâ (a.s)’ın kavmi önceki âyetlerden teselli bulmamışlardı da yaşadıkları korkunç hayatın tesiriyle biz senden şimdiye kadar hep zarardan başka bir şey görmedik ey Mûsâ diye peygamberlerine şikâyette bulunuyorlardı. 3: Veya bu çektikleri çilelerinin, bu maruz kaldıkları eziyetlerin Hz. Mûsâ ile, onun gelişiyle bir ilgisinin bulunmadığını ifade ederek ey Mûsâ bunun seninle bir ilgisi yoktur. Bu bizim kendi çilemiz ve ka-derimiz demeye çalışıyorlardı. Onların bu bedbinliklerini ve yıkılışlarını gören Allah’ın elçisi de şöyle diyordu: Hayır! Hayır öyle değil, umulur ki Rabbiniz sizin düşmanlarınızı helâk eder de yeryüzünde kulluğun icrası konusunda sizi halefler yapar. Tüm düşmanlarınızı yok eder de yeryüzünün halîfeleri yapar sizi de orada ne yapacağınızı, nasıl ameller işleyeceğinizi dener. İşte umulan budur Allah’tan. Çünkü Allah yasaları böyledir. Bugüne kadar yeryüzünde Allah’ın yasaları hep böyle gerçekleşmiştir. Mutlaka inananlara Allah’ın yardımı ve zafer gelecektir ama ne zamandır bilin-mez. Öyleyse hiç bir zaman ümitlerinizi yitirmemeniz lâzım diyerek Hz. Mûsâ onlara Allah’ın değişmeyen yasalarını hatırlatır. Ama şurası da unutulmamalıdır ki Allah müslüman bir topluma zafer nasip edip düşmanlarını helâk edip de onların yerine müminleri egemen kıldı mı işte ondan sonra esas imtihan ve sorumluluk başlamaktadır. Artık mü’minlerin ne yapacaklarına, nasıl ameller işleyeceklerine ve halîfeliklerini nasıl icra edeceklerine bakacaktır Allah. Bu yeryüzünde hep böyle olagelmiştir. İşte bakın bundan sonra Mısırda artık işler mü’minlerin lehine işlemeye başlamaktadır. Müslümanlara zulmeden Firavun oğullarına onlar akıllarını başlarına alsınlar diye arka arkaya iptilalar yığmaya başlamaktadır.
130. “Andolsun ki, Biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye, yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” Evet Rabbimiz Firavun oğullarını, Firavun toplumunu, Firavun ve Melesini bir kısım senelerle yakalayıverdik. Arapça’da senelerle yakaladık ifadesi kıtlık yokluk ve açlığa delâlet etmektedir. Onlara şiddetli kıtlık ve kuraklık yılları Mûsâllat ettik. Nitekim Allah’ın Resûlü müşriklere beddua ederken bir defasında: “Allah’ım bunların üzerine Yusuf’un kıtlık seneleri gibi kıtlık seneleri veriver!” Buyurmuştur. (Buhârî, ezan 128) Hadlerini bilsinler diye, kul olduklarını, âciz olduklarını, Allah’a muhtaç olduklarını anlasınlar da Rablerine karşı küfür ve isyandan, Allah kullarına karşı zulüm ve eziyetlerinden vazgeçerek Allah’ın istediği kulluğa yönelsinler diye Allah onlara kıtlıklar ve sıkıntılı yıllar gönderdi. Yıllar süren meyve ve sebze noksanlığı gönderiverdi Rabbimiz onlara. Yıl yıldan kötü geldi. Seneler böyle geçti. Peki niye böyle yapmıştı Allah? Çünkü tüm nimetler Allah’tandı. Nimeti veren benim buyurmuştu Allah. Nimeti veren, verdiği nimeti geri alınca bu nimeti vereni bilmeleri anlamaları gerekecekti. Rablerinin gücünü kudretini anlayıp gittikleri yanlışlıklardan dönmeleri gerekecekti. Yaptıklarından ötürü tevbe etmeleri gerekecekti. Bütün bu olayların tesadüfi değil, tabiat güçleri tarafından değil Rablerinin takdiriyle olduğunu anlayarak O’na O’nun istediği biçimde kul olmaları gerekecekti. Rablerine ve Rablerinin elçisine, Rablerinin yasalarına karşı savaştan vazgeçmeleri gerekecekti. Geçmiş toplumlara uygulanan yasaların aynısını uyguluyordu Rabbimiz Firavun toplumuna. Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir imtihan yasası vardı. Toplumlar için uyguladığı bir sünneti vardı. Firavun ve toplumuna uygulanan bu yasa sadece onlara ait bir yasa değildi. Önceki tüm toplumlara da uygulanmış ve tecrübe edilmiş bir yasaydı bu. Bakın En’âm sûresinde de bu konu şöyle anlatılıyordu: "Şüphesiz ki senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; Onları yalvarsınlar diye darlık ve sıkıntılara sokmuştuk. Hiç değilse onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lâkin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi." (En’âm 42,43) Evet önceki toplumlara da peygamberler gönderdik. Onlar kendilerine gönderilen bu peygamberlere değer vermediler, bu peygamberler ve onların kendilerine getirdiği mesajlarla ilgilenmediler. Hayat programlarını Allah’tan ve Allah’ın elçilerinden almaya yanaşmadılar. Allah’ı da Allah’ın elçilerini de hayatlarına karıştırmamaya ça-lıştılar. Allah, hayata karışmaz dediler, Allah, âyet göndermez dediler, Allah, elçi göndermez dediler. Onlar Allah’ı ve elçilerini küfrettiler de onlara merhametimizden dolayı akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki kabukları yırtılsın da tevhid açığa çıksın diye. Küfürden şirkten vazgeçsinler de iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp yakarsınlar diye. Ama şeytan onlara amellerini süslü gösterdi de hayrı şer, şerri hayır gösterdi de, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma, uyanma istidatlarını kaybettiler. Evet aslında biraz önce zikrettiğim o imtihanlar, o belâlar ve musîbetler onlarda sığınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yalvarıp yakarma hissini uyandıracak ilahi uyarılardı. Ama bilelim ki bunların ilahi uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nimet bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tevbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. Yâni o sıkıntının uyarıcı özelliği kayboluverir. Bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların bu sıkıntıların terbiye edici hiç bir tesiri kalmaz. Evet Allah her şeyi kendilerinden bilen mağrur bir topluma ekonomik darbeler indiriyordu. Belki azgınları yola getirecek en etkili yol buydu. Onların açlıkla burunlarını yere sürtüyordu. Ama bunu da yaparken Rabbimiz merhametinin gereği olarak yapıyordu. Rabbimiz kulları için o kadar merhametli ki bakın yaptıklarından ötürü hemen onları helâk edivermiyor. Çeşitli sözlü ve fiili uyarılar göndermek sûretiyle onları uyarıyor. Çünkü kullarına karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz Firavunların da Firavunun arkasından gidenlerin de cennetini istiyor. Onların da hidâyete ermelerini, onların da cennete gitmelerini istiyor. Onlar için de cennet kapılarının açılmasını istiyor Rabbimiz. Onun içindir ki onları hemen cezalandırmıyor da harikulade şeyler göndererek onların akıllarını başlarına almalarını istiyor. Ama alçaklar bunu anlayamadılar. Allah’ın bu yarılarını değerlendiremediler de:
131. “Onlara bir iyilik geldiği zaman; "Bu bizden ötürüdür" derler, bir fenalığa uğrarlarsa da, Mûsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna verirlerdi. Bilin ki, kendilerinin uğradığı uğursuzluk Allah katındandır, fakat çoğu bunu bilmezler.” Başlarına bir iyilik geldiği zaman bu bizdendir diyorlardı. Bu bizim hakkımızdır, bu bizim hak ettiğimiz şeydir, biz buna lâyığız diyerek kendilerinin onu hak ettiklerini söylüyorlardı. Yâni işleri iyi gittiği zaman, karınları doyduğu, ekonomik yönden rahatladıkları zaman bunu kendilerinden, kendi tedbirlerinden, kendi bilgilerinden, kendi plan ve projelerinden biliyorlar. İşte biz böyle yaparız. İşte toplumun iktisadına ekonomisine biz böyle yön veririz. İste ekonomiye biz böyle hâkim oluruz. Baksanıza bizim dönemimizde ekonomiyi nasıl düzelttik? Biz yaparız, biz ederiz, biz kurarız. Eğer biz yapmasaydık, eğer biz tedbir almasaydık, eğer biz plan yapmasaydık, eğer bu barajları biz kurmasaydık, eğer bu fabrikaları biz inşa etmeseydik işiniz perişandı diyorlar. Biz alırken kazanırız diyorlar. Her şeye kendilerini etkin ve yetkin görüyorlar. İyilikleri kendilerinden görüyorlar. Halbuki bu adamların ne gökten yağmur indirmeye, ne de yerden bir tek nebat bitirmeye güçleri yeter. Ne az yağdığı zaman bu-na çare bulmaya ne de çok yağdığı zaman buna engel olmaya güçleri yetmemektedir. Ama buna rağmen bu âcizliklerine rağmen yine de tüm iyiliklerin kendilerinden olduğunu kendilerinin becerdiklerini söylüyorlar. Ama bir uğursuzluk, bir darlık, bir açlık ve sıkıntı gördükleri zaman, memleket gelişmediği zaman, ekonomi bozulduğu zaman da bunu Hz. Mûsâ’dan ve onun yolunun yolcusu müslümanlardan biliyorlardı. Müslümanlardan uçuklanıyorlardı. Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ ve beraberindeki müslümanlara uğursuzluk yorumluyorlardı. Hep bunlar yüzünden uğursuzluklara uğruyoruz. Bunların uğursuzlukları bize de bulaştı diyorlardı. Bunlar yüzünden bizler de mahvolduk di-yorlardı. Hep Mûsâ ve beraberindekiler yüzünden kötülükler başımıza geliyor derler. Eğer bu müslümanlar olmasaydı, eğer bu Allah elçileri ve onların yollarının yolcuları olmasaydı, eğer onlar bizi engellemeseydi, eğer onlar bizim eteklerimizden tutup engellemeselerdi, eğer onlar bizim yolumuza barikatlar koymasalardı bizler bugün dünyanın en Medenî ve en zengin ülkesi olacaktık derler. İyilikleri kendilerine, kötülükleri de müslümanlara yormaktadırlar. Evet bugün de durum aynen böyledir. Bir bozuk dönem geldi mi suç hep müslümanlarındır. Suçlu hep müslümanlardır. Hep onar bozdular, hep onlar geri bıraktılar bizi diyorlar. Kur’an için, sünnet için, namaz için, abdest için, ilim için, zikir için, tesbih için zaman ayırdılar da geri bıraktılar bizi. Hattâ şu anda müslümanlar bile bunu söy-lüyorlar. Bu adamlar Kur’an, sünnet diye diye bizim kafalarımızı bozdular, bizim düşünce yapılarımızı bozdular da onun için zengin olamadık diyorlar. Evet demiyorlar mı bugün bunları müslümanlara? Yıllardır demediler mi bunları müslümanlara? Geri kalmışlıklarının sebebini İslâm’da ve müslümanlarda görmediler mi? Bu yüzden de her fırsatta kendilerini geri bıraktıklarına inandıkları İslâm’ın kutsal değerlerini ayak altına almadılar mı? İslâm’ın tüm değerlerini yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmadılar mı? Kâfirlerle kucaklaşamadıklarının suçunu faturasını hep müslümanlara kesmediler mi? Halkı müs-lüman olan ülkelerin az gelişmişliğini o halkların bir kitaba imanlarına bağlamadılar mı? Geri kalmışlığın sebebi olarak mahkum ettikleri Kuranın defterini dürebilmek için harf değişikliğinden tutun da ellerinden gelen her şeyi yapmadılar mı? Halbuki hemen hemen müslümanlar da Tanzimat Fermanından beri kitaplarıyla ilgilerini kesmişlerdir. Yıllardır müslümanlar kitaplarından habersiz kendi hevâ ve heveslerine bağlı bir hayat yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Yâni takriben yüz yıldır hayatta ne Kur’an ve ne dinin kuralları geçerli olmadığı halde, dini hayatlarından kovdukları halde hani niye kalkınamadılar? Kur’an’ı hayattan kovup, dinin defterini dürüp, dinin etkinliğini bitirip, Allah yasalarını ilga edip yüz yıldır kendi yasalarını onun yerine hâkim kıldıkları halde hani nerede bu kalkınma? Şu anda bu toplumda kendi yasaları hâkim değil mi? Hani niye sürüngenler gibi sürünüyorlar? Hani engel gördükleri Kur’an’ın yasalarını ortadan kaldırdıkları halde niye birilerinin kapısında dilenciler? Niye özledikleri, tapındıkları, hayranı oldukları Avrupa’nın seviyesine çıkamıyorlar? Kim engelliyor şu anda bu adamları? Öyle değil mi? İslâm’ı, müslümanları sorgulayıp hep suçu onlarda göreceklerine biraz da kendilerini, kendi küfürlerini kendi şirklerini, kendi köleliklerini sorgulasalar olmaz mı? Bu izzetsizliklerinin, bu şerefsizliklerinin, bu dilenciliklerinin, bu köleliklerinin sebebini Allah’la irtibatlarını kesmelerinde, Allah’ın yasalarını reddetmelerinde, Allah’a ve Allah’ın sistemine karşı savaş açmalarında görseler ya. Kitaplarıyla ilgiyi kesmelerinde arasalar ya biraz da. Yâsîn sûresinde de Rabbimiz bu alçakların aynı şeyleri Allah’ın mürsellerine söylediklerini şöyle anlatıyordu: “Kasabalılar: "Doğrusu sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık; vazgeçmezseniz andolsun ki sizi taşlayacağız ve bizden size can yakıcı bir azab dokunacaktır" demişlerdi.” (Yâsîn 18) Evet Allah’ın elçilerine diyorlardı ki hep sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğruyoruz. Ey Allah’ın elçileri eğer sizler bu işlerinizden, bu yaşantılarınızdan, bu yollarınızdan, bu imanlarınızdan, bu dininizden vazgeçmezseniz o zaman sizi recm ederek katledeceğiz ve iyi bilin ki bizden, size çok büyük kötülükler azaplar dokunacaktır. Yâni dünkü kâfirlerin Allah elçilerine söylediklerini bugünkü kâfirler de günümüz müslümanlarına söylüyorlar. Eğer bu imanlarınızdan, bu kılık kıyafetlerinizden, bu Kur’an’dan, bu dinlerinizden vazgeçmezseniz sizi şöyle şöyle yapacağız diyorlar. Demek ki kâfirler hiç değişmemiş ve kıyâmete kadar imanla küfür arasındaki bu savaş sürüp gidecektir. Allah buyurur ki bakın: Hayır hayır, sizin tâiriniz Allah yanındadır. Sizin uğursuzluklarınız Allah katındadır. Sizin başınıza gelen bu belâlar, bu kıtlıklar, bu sıkıntılar Allah’tandır. Tüm bunlar Allah yasalarıdır. Allah yasalarının gereğidir. Yâni onları bu belâlara, bu iptilâlara maruz bırakan Allah’-tır. Ama insanların pek çoğu bunu bilmezler bunu anlayamazlar diyor Rabbimiz. Halbuki insanlar tüm hayatlarını, hayatlarında gerçekleşmiş tüm olayları, tüm başlarına gelenleri Allah’ın kitabına göre, Allah’ın yasalarına göre değerlendirmek zorundadırlar. Ama insanların çoğu bunu bilmezler. Allah’ın kitabından habersiz olan, Allah yasalarını bilmeyen bir toplum bu olayları nasıl değerlendirecektir? Allah yasalarını bilmeyen insanların bu olayları sıhhatli bir şekilde değerlendirip ibret alma imkânları da elbette olmayacaktır. Çünkü ellerinde bir kıstas yoktur. Başlarına bir şeyler gelir, bir kıtlık gelir, bir deprem gelir, bir sel felâketi gelir. Ama bunun Allah yasası olduğunu bilemeyen insanlar bütün bunları tabiata yükleyiverir. Efendim işte alçak basınçla yüksek basınç bilmem ne olmuş da işte bu olaylar oluvermiş deyiverirler. Hep yanlış değerlendirirler, yanlış yorumlarlar. Halbuki Allah diyor ki tâirinizin, uğursuzluklarınızın, başınıza gelenlerin sebebi sizlersiniz. Yâni bütün bu başınıza gelenleri sizler hak ettiniz. Yâni uğursuzluk içine düşmeyi, zillete mahkum olmayı, elin âlemin kapısında dilenci konumuna düşmeyi siz kendiniz istediniz. Allah yasalarını bırakıp, kulların yasalarını tercih ettiğiniz için, Al-lah’ın kitabını terk edip, kendi hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde bur-nunuz doğrusuna gitmeniz sebebiyledir. Allah yasalarına kulak vermeden, devletin ve milletin mallarını haklı, haksız har vurup harman savurmanızdan dolayıdır. Haram yollarla kendi heveslerinizi tatmin etmek için bu milletin ekonomisini bozmanızdan dolayıdır. Evet eğer şu anda ekonominiz bozuksa bunun sebebi ne İslâm’dır ne de müslümanlardır, sizin kendi İsraflarınızdandır. Sizin kendi bozukluklarınızdan ötürü Allah’ın size gönderdiği şeylerdir bunlar. Çünkü güç ve kudret sahibi sadece Allah’tır. Evet Allah dönsünler diye, tevbe etsinler diye, kendilerine gel-sinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken bari yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki bunların taşlaşmış kalplerini bu belâlar ve musîbetler bile Allah döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de amellerini şeytan kendilerine süslü gösterdi. Yada şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd kavmi, Hûd kavmi, Lûd kavmi, Eykeliler Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. Veya işte bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki toplumlara da böyle şeyler gönderilmiştir dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptıklarını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumlarından, amellerinden razı oldular. Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur! dediler. İşte İslâm budur! dediler. İşte şu anda bizler Allah’ın bizden istediği hayatın içindeyiz dediler. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz! dediler. Evet olayları saptıranlar, âyetlere ters düşenler diyorlar ki ne yaparsan yap, ne dersen de, ne getirirsen getir biz asla inanmayacağız.
132. “Firavun ailesi: "Bizi sihirlemek için ne mûcize gösterirsen göster, sana inanmayacağız" dediler.” Evet Allah’ın peygamberi anlatmış, çırpınmış, didinmiş ama bakın sonunda adamların dedikleri şu: Ey Mûsâ! Bize bir âyet mi getireceksin? Bir mûcize mi getireceksin? Ne getirirsen getir, ne yaparsan yap bil ki biz sana inanmayacağız. Sen boşuna uğraşıp kendini yorma. Rasulullah efendimize de aynı şeyleri de söylemişlerdi. Ey Muhammed! Yakamızı bırak bizim, biz kesinlikle sana ve senin getirdiklerine inanmayacağız. Kendilerini cennete götürmek için çırpınan Allah elçisi Hz. Nûh’a karşı da toplumu aynı şeyleri söylüyorlardı. Ey Nûh vazgeç bizi uyarmaktan. Eğer senin bütün derdin yarın Allah huzurunda tebliğ sorumluluğundan kurtulmaksa, hesaba çekilme endişesinden ötürü bizi uyarıyorsan vallahi biz yarın Allah huzurunda seni temize çıkarırız. Vallahi de billahi de yarın Allah huzurunda bu peygamber bize vazifesini yaptı, bize hakkı anlattı diyecek ve seni temize çıkaracağız. Derdin buysa bırak bizi sana inanmayacağız, senin anlattıklarına bizim ihtiyacımız yoktur, bizi rahatsız etme diyorlardı. Evet Firavun toplumu da diyorlardı ki ey Mûsâ bizi sihirlemek için ne tür bir âyet getirirsen getir, ne tür mûcize gösterirsen göster biz asla sana inanmayacağız. Demek ki kâfirlerin iman etmeleri için illâ da olağan üstü şeyler getirmek yetmemektedir. Zira iman bir kalp işidir. Bir hidâyet işidir. Onun içindir ki Allah elçilerinin bizim yapmamız gereken şey sadece insanlara Allah’ın âyetlerini götürmek, insanları Allah’ın yasalarıyla uyarmaktır. Değilse istediğiniz kadar ikna edici olağan üstü şeyler gösterseniz de onlar yine inanmayacaklardır. İşte bakın inanmıyor adamlar. Peygamberin ortaya koyduğu mûcizeler karşısında bile iman etmiyorlar da bunların tümünü sihir olarak değerlendiriyorlar. Yâni bu insanlar akıllara durgunluk verecek Allah elçilerinin mûcizeleri karşısında bile iman etmiyorlarsa bizim ortaya koyduklarımız karşısında asla iman etmeyeceklerdir. Karpuz çekirdeğine Allah yazdırsanız da, bal peteklerine Allah nakşettirseniz de, ağaçlarda en büyük âyetler gösterseniz de bu kâfirlerin imanlarına yetmeyecektir. Öyleyse bizim vazifemiz insanlara harikalar bulmak, göstermek değil Allah’ın âyetlerini onlara götürmektir. Eğer Rabbimizin bu yüce âyetleri bu adamları uyandırmıyor, akıllarını başlarına getirmiyorsa bizim getireceklerimizin ne kıymeti olabilir de? Rabbimiz sûre-nin ileride gelecek başka bir âyetinde buyurur ki: “Bundan sonra hangi söze inanacaklar?” (A’râf 185) Evet eğer bu adamlar kendilerine sunulan Allah’ın âyetlerine inanmıyorlarsa, Kur’an onlara bir şey söylemiyorsa, Kur’an onları bir noktaya götürmüyorsa, Kur’an onların akıllarını başlarına getirip hayatlarını değiştirmiyorsa hangi fikir, hangi metot, hangi felsefe, hangi plan-program, hangi delil onları imânâ getirebilecek? Bakın bundan sonra bu toplumu yola getirmek için Rabbimizin peş peşe onlara gönderdiği uyarıları şöyle anlatmaya başlıyor.
133. “Bunun üzerine su baskınını, çekirgeyi, haşaratı, kurbağaları ve kanı birbirinden ayrı mûcizeler olarak onlara mûsâllat kıldık; yine de büyüklük taslayıp suçlu bir millet oldular.” Onların üzerlerine tûfan gönderdik. Onları su tûfanına, su baskınlarına uğrattık. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu tûfan Rabbimizin emriyle Nil nehri taşmış, patlayıp çevreye yayılıvermiş veya Allah’ın emriyle sekiz gün ve gece şiddetli bir yağmur yağmış Mısır ve havalisini sular kaplayıvermiş. Firavun oğullarının evleri tümüyle sularla dolmuş, boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlar. Allah’tan gelme Allah’la bağlantılı büyük bir muhtırayla karşı karşıya gelmişlerdi. Sonra arka arkaya çekirge geldi, bit haşarat geldi, kurbağalar yağdı, kan geldi. Arka arkaya birbirinden etkili, birbirinden ayrı mûcizeleri onlara mûsâllat kıldı Rabbimiz. İnkar edemeyecekleri, reddedemeyecekleri Allah’ın birbirinden etkili, birbirinden büyük mufassal âyetleri olarak, ayrı ayrı mûcizeleri olarak veya birbirlerinden aralıklı olarak Allah’ın âyetleri gelince. Bunların tabiat olayları değil, rast gele âyetler değil doğrudan doğruya Allah’la bağlantılı âyetler olduğunu anlasınlar diye Rabbimiz onlara bu âyetlerini gönderdiği zaman bunlar ne yaptılar? İstikbar ettiler, gururlanıp kibirlendiler, çünkü bunlar mücrimlerdi diyor Rabbimiz. Bunlar suçlulardı, suç işliyorlardı. Allah’ın âyetlerini çarpıtarak, Allah’ın kendilerine gönderdiği âyetlerini yanlış yorumlayarak, Allah’ın âyetlerine hakkını vermeyerek suç işliyorlardı. Anladıkları halde, bildikleri halde Allah’ın âyetlerini reddederek veya onlara tabiat olayları damgasını vurarak suç işleyen bir toplumdu onlar. Bakın Rabbimizin onların akıllarını erdirmek, haksız zulüm ve işkencelerini bitirip kulluğa yönlendirmek için onlara gönderdiği bu açık ve net âyetler, mûcizeler karşısında onların tavrının şöyle olduğunu anlatılacak:
134. “Azap başlarına çökünce, "Ey Mûsâ! Rabbine, sana verdiği ahde göre, bizim için yalvar. Bizden azabı kaldırırsan sana, andolsun ki, inanacağız ve İsrâil oğullarını seninle beraber göndereceğiz" dediler.” Allah’ın âyetlerine kulak vermemeleri, Allah’ın âyetlerini normal, önceki atalarına gelmiş, normal musîbetler olarak veya normal tabiat olayları olarak değerlendirip geçerek yedikleri bu naneler yüzünden onların üzerlerine azap, murdarlık, pislik vâki olunca da, yâni Allah’ın gönderdiği bu olaylar onları ezip de perişan bir duruma düşürünce de çaresizlik içinde gelip Allah’ın elçisi Mûsâ’ya bakın ne di-yorlar? Ey Mûsâ! Rabbinin senin yanındaki ahdi hatırına, Rabbinin seninle sözleşmesi hakkı için, senin Allah katındaki değerin hatırına veya seninle Allah arasındaki risâlet bağı adına bizim için Rabbine dua et. Bizim için Rabbine bir ilticada bulunuver. Eğer şu azabı, şu pisliği, şu murdarlığı bizden kaldırırsan sana iman edeceğiz, diğer müslümanlarla birlikte sana teslim olanlardan olacağız ve de bu İsrâil oğullarını seninle birlikte serbest bırakacağız, onları dilediğin coğrafyaya götürebilirsin diyorlar. Utanmazlıklarına, ukalalıklarına ve köpekliklerine bakın adamların. Hani şairin birisi öyle diyordu: “Utanmazlıkta tekleriz, Kimi görsek etekleriz. Allah’tan da yardım bekleriz, Biz ne bulunmaz köpekleriz.” Öyle değil mi ama? Köpek karşısındakine diş geçirebileceğine inanıyorsa hırlar, ama karşısındaki kendisine diş geçirecek birisiyse de hemen kuyruk sallar. Bakın bu adamlar da aynısını yapıyorlar. Şu ifadelere bir bakın. Bir kere diyorlar ki ey Mûsâ Rabbinin senin yanındaki ahdi hatırına, ya da seninle Rabbinin arasındaki sözleşme ve risâlet bağı hatırına bizim için O’na bir dua ediver de bu belâyı üzerimizden kaldırsın. Demek ki bu ifadelerden anlıyoruz ki bu adamlar Hz. Mûsâ’nın Allah’la bağlantılı olduğunu, onun Allah’ın elçisi olduğunu biliyorlar. Onlar aslında bu ifadeleriyle Hz. Mûsâ (a.s)’ın elçiliğini itiraf ediyorlardı. Ama tabii bu itirafı iman adına değil menfaatleri adına, üzerlerindeki bu ricsin, bu murdarlığın kaldırılması adına yapıyorlardı. Başları daraldığı için söylüyorlardı bunu ve işleri bittiği zaman da yine eski cürümlerine döneceklerdi. Bir de yine diyorlar ki bakın ey Mûsâ şu belâyı bizim üzerimizden kaldırırsan sana iman edeceğiz ve de ısrarla isteyip durduğun bu İsrâil oğullarını sana vereceğiz. Yâni dilediğin yere götürebilirsin onları. İfadedeki çarpıklığı anlıyor musunuz? Hem sana inanacağız diyorlar hem de al bu İsrâil oğullarını dilediğin yere git diyorlar. E inandığınız bir peygamberi nereye gönderiyorsunuz da? Hani inandınız ya artık, peygamberin başka yerlere gitmesine ne gerek var? Yo aslında adamlar Hz. Mûsâ’yı aralarında görmek istemiyorlar. Alsın bu İsrâil oğullarını da dilediği yere gitsin ve bizden uzak olsun istiyorlar. Nere giderse gitsin yeter ki biz ondan kurtulalım diyorlardı. Evet Allah’ın elçisine söz verdiler, kesin vaadlerde bulundular, ama Allah bunların ne yapacaklarını biliyordu. Rabbimiz onların içlerini dışlarını, niyetlerini bildiği halde yine de kendilerine mühlet tanıma adına onların başlarındakini kaldırıyordu.
135. “Azabı nasıl olsa sonuna gelecekleri bir müddet için üzerlerinden kaldırınca, hemen sözlerinden cayıyorlardı.” Evet belli bir süre Allah azabı kaldırıverdi onların üzerlerinden de hemen sözlerini değiştirip ahitlerini bozuverdiler. bu bölümü Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatıldığı şekliyle bir özetleyelim. Rabbimiz onlara belâ olarak tûfan gönderir. Her tarafları sular altında kalır. Tüm Mısır toprakları tüm arazileri sular altında kalır. Su baskınına uğrarlar. Bunun sonunda geliyorlar Allah’ın elçisinin yanına ve diyorlar ki Ey Allah’ın Resûlü biz ettik sen etme! Bizim gibi asilerin isyanlarına aldırış etme! Bizim için Rabbine bir dua ediver de şu belâyı bizim başımızdan kaldırsın biz de sana ve senin Rabbine iman edelim ve hidâyette olalım diyorlardı. Eğer bu belâyı bizim üzerimizden defedersen sana ve Rabbine iman edeceğiz diyorlardı. Rabbimizin Zuhruf’ta ve Kur’an’ın değişik yerlerinde anlattığına göre Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hakka dua eder, Allah onların üzerinden bu belâyı kaldırır. Yani Nil nehri artık yatağına döner ve su baskınını Allah bitiriverir ve artık suların çekildiği arazilerinde çok güzel mahsuller bitiriverir Rabbimiz. Ama onlar Allah’ın elçisine verdikleri bu sözlerini unutup yan çiziverirler. Böyle bir belânın arkasından, içinde insanların bile kaybolacağı ekinler bitiverince, bunu gözleriyle görüverince yine hemen şımarıveriyorlar. Hz. Mûsâ’ya verdikleri sözlerini unuturlar, ne iman ederler ne de İsrâil oğullarını Hz. Mûsâ’ya teslim ederler. İnsanların genel karakteridir bu. Başlarına bir belâ gelince, bir sıkıntı içine düşünce, aman derler ama bu belâyı Allah savuşturunca da hemen yan çiziverirler. Bakıyoruz insanlar bugün de böyle yapıyorlar. Başları dara gelince bugünkülerde hemen Allah’la arası iyi olan hocalara, hacılara koşuyorlar. Yetişin! kurtarın! diyorlar. Ne olursunuz gelin bizim için aranız iyi olan Rabbinize bir dua ediverin. Bizim için bir hatim okuyuverin. Peki siz nerdesiniz? Siz kendiniz nerdesiniz? O Rab sizin Rabbiniz değil mi? Bu din sizin de dininiz değil mi? Sizin dua edecek ağızlarınız yok mu? Bu dinin öteki bölümleri sizi ilgilen-dirmiyor mu? Firavun durumuna düşünce mi Allah’ı hatırlıyorsunuz? Mekkeli müşriklerin durumuna düşünce mi Allah’ı hatırınıza getiriyorsunuz? Başınız daralınca mı Allah’ı hatırlıyorsunuz? Evet Hz. Mûsâ Allah’a dua etti ve Allah onların başından bu belâyı kaldırdı ama bu adamlar Allah’a ve Mûsâ (a.s)'a verdikleri sözü unutuverdiler. Yine eski küfürlerine eski şirklerine devam ettiler. Mûsâ (a.s)’a verdikleri sözü unutup yine bildikleri hayatı yaşamaya devam ettiler. Çünkü artık Allah’la bir işleri kalmamıştı. Allah’a da onun elçisine de ihtiyaçları kalmamıştı. Su belâsı kalkmış ve üstelik arazileri de bol mahsul vermişti. Tarlaları akıllara durgunluk verecek biçimde buğ-daylarla dolmuştu. Ekonomileri düze çıkmıştı ve artık her şeyi kafalarına göre garantiye almışlardı. Ama sonra bakın ki Rabbimiz onların üzerlerine müthiş bir çekirgeler sürüsünü gönderir. Öyle bir çekirge sürüsü gelir ki o biten ekinlerin tamamını silip süpürürler. Güya tarlalarındaki buğdayları görünce işi garantiye aldıklarını zannediyorlardı. Ey Mûsâ eğer üzerimizden bu musîbet kaldırılırsa söz veriyoruz sana iman edeceğiz derler. Hz. Mûsâ yine dua eder ve Allah onu da kaldırır. Bu musîbetin kaldırılmasından sonra arta kalan buğdaylarını devşirip ambarlarına koyduktan sonra, yâni buğdaylarını güya garantiye aldıktan sonra yine artık Allah’a ihtiyaçlarının kalmadığı zannıyla yan çiziverirler. Derler ki tamam buğdaylarımızı ambarlarımıza koyduk, bunlar bize yeter başka şeye ihtiyacımız yoktur diyerek yine eski şirklerine, eski küfürlerine dönüverirler. Eh zaten eskiden de bu tür şeyler olmuştur, olağan şeylerdir bunlar diyerek yine yan çizerler. Ama tamam artık ürünlerimizi garantiye aldık diye sevinip dururlarken Rabbimiz onlara bit gönderir. Ambarlarına bir hububat biti Mûsâllat eder ki oradakileri yiyip bitirirler. Ambarları, evleri, barkları, elbiseleri, vücutları, yemekleri, yatakları ve yorganları bitlerle do-luverir. Mahvolurlar, perişan olurlar ve yine Allah’ın elçisine gelirler ve derler ki ey Mûsâ ne olur bu kaldırılsın sana iman edeceğiz. Mûsâ (a.s) yine dua eder ve Allah onu da kaldırır. Ama onlar yine iman etmezler. Sonra Allah onların üzerine kurbağa yağdırır. Evlerinin içi, yiyecekleri ve tüm hayatları kurbağa ile dolup da perişan bir hale gelince yine gelip Hz. Mûsâ’dan Rabbine dua etmesini isterler. Ey Mûsâ ne olur Rabbine bir dua ediver de şu belâ başımızdan bir kaldırılsın o zaman söz veriyoruz kesinlikle sana iman edeceğiz diyorlar. Hz. Mûsâ yine dua eder. Allah bu belâyı da kaldırır ama onlar yine iman etmezler yine yola gelmezler. Arkasından onlara kan gönderir Rabbimiz. Her şeyleri kan olur. Ekmeğe el atarlar kan, suya el atarlar kan, tüm yiyecek ve içecekleri tüm suları kan haline geliverir. Fakat işin garibi bütün bu gelenler Mısırda yaşayan Firavun oğullarına geliyordu. Aynı şehirde yaşayan İsrâil oğullarına hiç bir şey olmuyordu. İsrâil oğulları bunların hiç birisinden etkilenmiyorlardı. Hattâ rivâyetlere göre Firavun oğullarından olan birileri suyu ağzına götürüyor bakıyor kan. Sonra yanındaki İsrâil oğullu kölesine veriyor su oluyordu. Kölesinin ağzından emmeye çalışıyordu ama onun ağzından dökülürken yine kan haline geliyordu. İşte Rabbimiz adam olsunlar diye peş peşe biri öncekinden daha etkili mûcizeler gönderdi ama bu adamlar yine adam olmayınca; bütün bu imtihanlar yine de onların akıllarını başlarına getirmeyince; sonunda helâki hak etmiş oldular. Genelde insanlar böyledir. Darda kaldıkları zaman, zorda kal-dıkları zaman Allah’ı hatırlıyorlar ama işleri düze çıktığı zaman da Al-lah’ı unutup bildikleri hayatı yaşamaya yöneliveriyorlar. Ama unutmayalım ki Allah bize de bazen böyle bir şeyler gönderir, gönderir ama yine de Allah’ın istediğine gelmemeye diretirsek bilelim ki bizim defterimizi de dürüverir. Evet bütün bunlar geldikçe yine Zuhruf’la söyleyelim: "Ama. azabı ülkelerinden kaldırdığımızda hemen sözlerinden döndüler." (Zuhruf 50) Her defasında söz verdiler ama sözlerinden döndüler. Onların bu sözlerinden döneceklerini bile bile Rabbimiz rahmeti gereği yine de onların üzerlerinden belâlarını kaldırıyordu. Evet Mekkeli müşrikler de böyle bir kıtlıkla karşı karşıya geldiklerinde geldiler Rasûlullah’tan bu kıtlığın kaldırılması için dua istedikler. Bakın ve dediler ki: “ İnsanlar: "Rabbimiz! Bu azabı bizden kaldır; doğrusu artık biz inananlarız" derler.” Tıpkı Firavunlar gibi, tıpkı selefleri gibi onlar da dediler ki ya Rabbi eğer bunu bizden giderirsen o zaman biz mü'min olacağız. O zaman biz de sana iman edeceğiz. Ya da biz mü'minleriz dediler. Evet darda kaldıkları zaman derler bunu. Allah’ın bu kadar uyarısı karşısında hâlâ akıllarını başlarına almayınca, hâlâ imânâ yanaşmayınca da Allah bir azapla yakalayıverdi onları ve işlerini bitiriverdi. Unutmayalım ki bu yasa sadece Firavun ve toplumuna uygulanmış bir yasa değildir. Kıyâmete aynı özelliği taşıyan insanlara da uygulanacak bir yasadır bu. Firavun yolunu takip eden tüm tâğutlara uygulanacak bir yasadır bu. Bakın Allah diyor ki:
136. “Bu sebeple onlardan öç aldık, âyetlerimizi yalan sayıp umursamadıkları için onları denizde boğduk.” Onlardan intikam aldık diyor Rabbimiz. Onları denizde boğup defterlerini dürüverdik. Çünkü onlar âyetlerimizi işlemez hale getirmişlerdi. Âyetlerimizi yalanlamışlar ve de bizim âyetlerimizden gafil olmuşlardı. Bu adamlar Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlardı. Yâni bu adamlar dilleriyle, ağızlarıyla Allah’ın âyetlerine inandıklarını söylüyorlardı ama hayatlarıyla, hayat programlarıyla yalan-lıyorlardı. Âyetlere inandıklarını iddia eden bu insanlar öyle bir hayat yaşıyorlardı ki yaşadıkları hayatlarında bu inandıkları âyetlerin kokusunu bile görmek mümkün değildi. Adamlar tüm bu musîbetlerin bizzat Allah tarafından geldiğini biliyorlar, bundan kurtuluşun da yine Allah’ın elçisinin duasıyla olacağını biliyorlar, gelip ondan dua talep ediyorlar ama sonra da dönüp öyle bir hayatın adamı oluyorlar ki bu hayatlarında imanın eseri bile yok. İşte Allah’ın âyetlerini yalanlamak bu anlama gelmektedir. Elbette Allah’ın kendilerine gönderdiği bu kadar âyetine karşı duyarsız olmuş, Allah’ın bunca uyarılarına karşı vurdumduymaz bir tavır sergilemiş insanların âkıbeti bu olacaktı. Bunlar Allah’la alay ediyorlardı. Allah’ın âyetleriyle Allah’ın sis-temiyle, Allah’ın yasalarıyla alay ediyorlardı. Allah’a karşı, onun âyetlerine karşı, onun elçilerine karşı ve onun sistemine karşı savaş açmışlardı bu adamlar. Toplumun idaresi konusunda, toplumun sosyal hayatını düzenleme konusunda, Allah’ın âyetlerini yetersiz görerek kendi yasalarını Allah yasalarına tercih ediyorlardı. Kendi yasalarını uygulayabilmek için Allah yasalarına geçit vermiyorlardı. Allah âyetlerini örtüyorlar, Allah âyetlerini topluma duyurmamaya çalışıyorlardı. Allah yasalarına yasaklar koyuyorlardı da Allah da onlardan intikamını alıverdi. Bir denizde boğuverdi onları. Peki Rabbimiz onları nerede ve nasıl boğdu? Onu Rabbimiz kitabının başka yerlerinde anlatır. Kur’an’ın anlatım metodudur bu. Vahiy bütünlüğü içinde, Kur’an bütünlüğü içinde anlamaya çalışacağız onu. Arabanın belli bir parçasını alıp bu arabadır demeyeceğiz yâni. Evet Allah onların tümünü suda boğdu da: