Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

En'âm Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

165 ayetSayfa 1 / 12
1."Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Öyle iken inkâr edenler Rablerine başkala­rını eşit tutuyorlar." Yeri yaratan, gökleri yaratan, yerdekileri ve göktekileri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı yaratan, karanlıkları ve nûru yaratan Allah’tır. Öyleyse hamd da Allah’a aittir. Övgü ve senâ Allah’a aittir. Övülmeye lâyık tek varlık Allah’tır. Kulluk edilmeye lâyık tek varlık O’-dur. Böyle iken Allah’ı tanımayanlar başkalarına hamd etmeye çalışıyorlar. Baş­kalarını övmeye, başkalarına kulluk etmeye çalışıyorlar. Allah’ın ya­rattığı varlıkları yaratana denk tutmaya çalışıyorlar. Kimileri Allah’ın yarattığı maddeyi Allah yerine koyarak Allah’a denk tutuyorlar, kimileri Allah’ın yarattığı kulları Allah makamına oturtarak Ona denk tutuyorlar, kimileri yeryüzünde Ona arkadaşlar izafe ederek, ahbaplar izafe ederek, vekiller ve yetkililer izafe ederek, kimileri çocuklar izafe ederek, kimileri Allah’ın yarattığı ateşe, kimileri taşa toprağa, kimileri kadına, kimileri Allah makamına oturttukları in­sanla-ra, tâğutlara tapınarak onları Allah’a denk tutmaya çalışıyorlar. Halbuki bunların hepsi birer yaratıktır. Hepsi de Allah’ın yarattığı kul­lardır. Hepsi de Allah’ın mülküdür. Evet hamde lâyık olan tüm bunları yaratandır. Tüm bu sema-vat ve arzdakileri yarattığı için Allah hamde lâyıktır. Gökleri ve yeri ya­rattığı için, insanı yarattığı için, göktekileri, yerdekileri insanın hizme­tine sunduğu için Allah hamd edilmeye lâyıktır. İşte böyle bir yaratıcı İlâh olmaya lâyıktır. İşte böyle bir yaratıcı kulluğa lâyık olandır. Ya­ratmayla ulûhiyet arasında böyle bir bağ kuruluyor ve sonra da denili­yor ki onlar bütün bunları yaratanın Allah olduğunu bile bile yine de Allah’a denk İlâhlar bulmaya çalışıyorlar. Allah’tan başkalarını da ha­yatlarında söz sahibi kabul edip onların sözlerini de dinlemeye, onla­rın arzularını da gerçekleştirmeye, onların kanunlarını da uygulamaya çalışıyorlar. Halbuki İlâh olanın, Rab olanın, kendisine kulluk edilmesi gereken varlığın yaratıcı olması gerekir. Hani var mı Allah’tan başka böyle bir yaratıcı? Gökleri ve yeri yaratan başka birileri var mı? Varsa böyle birileri tamam o zaman ona da kulluk yapalım. Meselâ gökten muhtaç olduğumuz bir damla su in­direbilecek birileri varsa tamam ona da kulluk yapalım. Veya yeryü­zünde bir tek ot bitirebilecek birileri biliyorsanız tamam ona da kulluk hakkımız olabilir. Meselâ zamana beş dakikalığına söz geçiren birileri veya ölüme giderken ömrümüzü beş dakikalığına uzatabilecek birileri varsa tamam ona da kulluk edelim. Onu da hamd edelim. Onun ar­zularını da yerine getirelim. Onun programını da övelim, onun kitabını da hamd edelim, onun sistemini de uygulayalım. Var mı böyle birileri? Hayır hayır, bir şeyler yaratmak şöyle dursun, Allah’a denk tutulmaya çalışılan bu varlıkların hiçbirisi kendilerini bile yaratmamıştır. Evet karanlıkları ve aydınlığı yaratan Allah’tır. Dikkat ediyorsa­nız burada zulümat çoğul olarak, nûr ise tekil olarak zikredilmiştir. Ka­ranlıklar pek çoktur. Bâtıllar sayılamayacak kadar çoktur, ama hak bir tanedir. Bir de âyetin ifadesinden anlıyoruz ki zulümat nûrun yokluğu demektir. Bâtıl hakkın yokluğu anlamına gelmektedir. Eğer nûr yoksa, hak yoksa, bâtıl varlığını sürdürebilecektir. Hak varlığını ortaya ko­yunca tüm bâtıllar yok olup gidecektir. Bunu, bu karanlıkları ve nûru yaratan Allah’tır ifadesini hidâyet ve dalâleti var eden Allah’tır. İman ve küfrü var eden Allah’tır. İlim ve cehaleti yaratan, cennet ve cehennemi yaratan Allah’tır şeklinde an­layanlar da olmuştur.
2."O Allah ki sizi çamurdan yaratan, sonra da size bir ecel tayin edendir. Belirli bir ecel onun katındadır. Sonra bir de sizler şüphe edersiniz." Önce göklerin ve yerin yaratılmasından söz etti Rabbimiz, sonra da insanın yaratılmasından söz etti. Bundan anlıyoruz ki arz da, sema da, arzda olanlar da, semada olanlar da, arzdaki ve semadaki maddeler de sonradan yaratılmıştır. Materyalistlerin iddia ettiği gibi evren kadîm değildir, madde kadîm değildir. Mecusilerin iddia ettikleri gibi karanlık ve aydınlık da kadîm değildir. Ve yine âyetin ifadesinden anlıyoruz ki insanın var edilişi kâinatın varlığından, göklerin ve yerin yaratılmasından, karanlık ve aydınlığın yaratılmasından hemen sonra gelmektedir. Evet O Allah ki sizi çamurdan yarattı. Bununla Hz. Adem (a.s) kastedilmiş olabileceği gibi, sonraki yaratılışa konu olan hepimizin ya­ratılışı da kastedilmiş olabilir. Çünkü hepimiz topraktan besleniyor, topraktan meydana geliyoruz. İnsanın teşekkülünde rol oynayan me­ninin aslı da gıdadır ve o da topraktan meydana gelmektedir. Evet Sizi topraktan yaratmıştır O Allah, sonra da size bir ecel tayin etmiştir. Bir de O’nun katında belli bir ecel vardır. İbni Abbas "Sonra da size bir ecel tayin etmiştir." ifadesinin ölümü kastettiğini, "Bir de O’nun katında belli bir ecel vardır." ifadesiyle "Ecel-i Mü­semma" ifadesiyle de âhiretin kastedildiğini söylemiştir. O’nun ka­tında belli bir ecel, Ecel-i Müsemma vardır âyetinin mânâsı üzerinde şunlar söylenmiştir: 1- Yaratılma ile ecel arasındaki süredir, denmiş. 2- Ölümden sonra yeniden dirilme zamanına kadar geçen süre­dir, denmiş.
5-Uyku kastedilmiştir. Zira uykuda ruh kabız edilmiş olup uya­nınca kişiye gerisin geriye dönüyor.
6- İnsanın ölüm zamanının kastedilmiş olabileceğini söylemiş-lerdir.
7- Bir de önceki ifade edilen ecel, yâni kaza olunan ecel, geç­mişlerin, vefat etmiş ümmetlerin ecelidir, bu ikinci ecel de henüz vefat etmemiş, hayatta olanların ecelidir ki bu henüz kaza olmamış eceldir ve bunu sadece Allah bilir.
8- Ya da birinci ecel insanların geçen ömürlerinin miktarı, ikinci ecel ise kalan ömürlerinin miktarıdır ki bunu ancak Allah bilir denmiş­tir.
9- Ya da birincisi fertlerin ecelini ikincisi de toplumların ecelini anlatır denmiş. "Onun katında" sözünden anlaşılıyor ki O’ndan başka bunu kimse bilemez. Yâni bu ecel henüz kaza edilmemiş, fiilen gör­düğümüz bir durum değildir. Gaip olan bir durumdur. Lâkin takdir edilmiş ve isimlendirilmiştir. Ama infazı daha sonra yapılacaktır. Kı­yâmet gününde olacak ve böylece açığa çıkacaktır. 3."Göklerde ve yerde Allah odur. Sizin gizlinizi de açığınızı da bilir, kazanmakta olduklarınızı da bilir." Göklerde de, yerde de Allah O’dur. Göklerin de, yerin de Rab-bi O’dur. Göklerdekilerin de, yerdekilerin de İlâhı O’dur. Göklerin, göklerdekilerin İlâhı O’dur da, yerlerin ve yerdekilerin başka İlâhları yoktur. Göklere ve göktekilere Allah karışıyor da, yere ve yerdekilere karışan başka İlâhlar, başka Rabler yoktur. Gökleri de, yeri de idare eden O’dur. Göktekiler ve yerdekiler konusunda söz sahibi O’dur. Gökler ve yer O’nun koyduğu İlâhî yasalara uymaktadır. Her ikisi de Allah’ın emrine boyun bükmektedirler. Sûrenin başındaki âyette anla­tıldığı gibi Allah tarafından yaratılmış olan gökler ve yer her ikisi de nasıl ki yaratıcısına boyun bükmüşse, yine ondan sonraki âyette an­latılan ve yaratılış yönünden onlardan farklı olmayan insan da Allah’ın kanunlarına boyun bükmeli, Allah’ın yasalarına itaat etmelidir. Fıtraten zaten insan Allah’ın yasalarına boyun bükmektedir. Allah’ın yarattığı bu insan yaratılış yönünden üşümekte, acıkmakta, uyumakta, yorulmakta, hasta olmakta ve ölmektedir. Yâni insan fıtra-ten Allah’ın koyduğu yaratılış yasalarının dışına çıkamamaktadır. İşte fıtrî hayatında böylece Allah’ın yasalarına boyun büktüğü gibi, günlük hayatında da Allah’ın yasalarına boyun bükmek zorundadır. Değilse fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun büken bu insan, günlük hayatında başkalarının yasalarına boyun bükerse, hayatının birinde Rabbinin İlâhî yasalarına, ötekisinde de beşer yasalarına tes­lim olursa, yâni iki Rabbi, iki İlâhı olursa onun, yâni onun fıtrî hayatıyla günlük hayatı çatışma içine girerse o zaman bu ikisi arasında insan ezilip gidecektir. Çatışan bu iki hayat arasında insan mahvolup gide­cektir. Bu âyetlerin kendilerine indirildiği Mekke müşrikleri Allah’ın varlı­ğını kabul ediyorlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlardı. Göklerin ve yerin hakimi olarak varlığını kabul et­tik-leri Allah’ın yaratma, rızık verme, mülkün sahibi olma, öldürme di­rilt-me gibi sıfatlarını kabul ediyorlardı. Ama inandıkları bu Allah’ı gün­lük hayatlarına karıştırmamaya çalışıyorlardı. Hayatlarına Allah’tan başkalarının da karışacağına inanıyorlardı. Günlük hayatlarında Al­lah’tan başkalarına da kulluk yapmaları gerektiğine inanıyorlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul eden bu insanlar ha­yatlarında sadece Allah’ın hâkimiyetini kabul etmiyorlar, Allah’tan başkalarının da hâkimiyetine inanıyorlardı. İşte bu insanların alınla­rına şirk damgasını vuran da onların bu tür inanışlarıydı. Görüyoruz ki sûrenin başında Allah’ın bu sıfatlarıyla onların yüz yüze getirilişi, göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin idare edicisinin, tüm varlıkların hayatına karışıcı olanın, tüm varlıkların ha­yatına yasa koyma hakkına sahip olan tek varlığın Allah olduğu, gök­lerde başka Allah, yerde başka İlâh olmadığı, yaratıcının başka, ka­nun koyucunun başka olmadığı, hâkimiyet ve teşrinin sadece Allah’a ait olduğunu anlatmak içindir. Evet, İlâh olanın, kendisine kulluk yapılacak olanın yaratıcı ol­ması gerekir. Bir de İlâh olanın bilgi sahibi olması gerekir. O Allah ki sizin hayatınızı nasıl düzenlemeniz gerektiğini en iyi bilendir. Sizi na­sıl imtihan edeceğini, size nasıl bir din göndereceğini, size ne kadar âyet göndereceğini, sizi neyle sorumlu tutacağını en güzel bilendir. Mutlak bilendir O. Bilgi kendisinden olandır, bilginin kaynağıdır O. Şu anda bildiklerinizin tamamını size bildiren Allah’tır. Sizin bildiklerinizi de bilmediklerinizi de bilen Allah’tır. O Allah ki sizin gizlinizi de, açığı­nızı da bilmektedir. Sizin kazanmakta olduklarınızı da bilir O Allah. O gizliyi de açığı da bilendir. O’na karşı gizli kalacak hiçbir şey yoktur. En gizlinin gizlisi di­yebileceğiniz bir ortamda bile yaptıklarınızın hepsini bilmektedir, gör­mektedir Allah. Her zaman ve zeminde O’nun kontrolü ve murakabesi altındasınız. Evet İlâh olanın böyle bilen olması gerekir. Kendisine kulluk yapılacak varlığın böyle Alîm olması gerekir. Kullarından kulluk isteyen varlığın, onların kulluğu konusunda mutlak bilgi sahibi olması gerekir. Peki var mı böyle Allah’tan başka bilen birileri? Varsa böyle yanılmaz birileri o zaman onlara da kulluk borcumuz olacaktır. De­ğil-se kulluğunuz sadece Allah’a olmalıdır. Hayat programınız konu­sun-da sadece Allah’ı dinlemek zorundasınız. Allah’tan başkalarının programlarına iltifat etmemeniz gerekmektedir. Hal böyleyken: 4."Onlara ne zaman ki Rablerinin âyetlerinden bir âyet geldi he­men ondan yüz çevirirlerdi." Ne zaman ki onlara gerek tenzili, yâni indirilmiş, gerekse tek­vini, yâni yaratmayla alâkalı üzerinde durulması, düşünülüp ibret alınması gereken, göndericisinin istediği biçimde iman edilip amele dönüştürülmesi gereken bir âyet, bir alâmet, bir işaret, bir hüküm, bir delil gelse mutlaka ondan yüz çevirirler. İraz ederler. Yâni ona dönüp bakmazlar. Onunla gereği gibi ilgilenmezler. Onun üzerinde düşünüp kafa yormazlar, anlamaya çalışmazlar. Çünkü onlar bu âyetleri yalan saymaktadırlar. Esasen onların iman yollarını tıkayan şey iman konu­sunda âyetlerin azlığı, delillerin yetersizliği değil, ya da kendilerini bu âyetlere çağıranların samimiyetlerini ortaya koyan örnekliklerinden mahrum oluşları da değildir. Aslında bütün sebep onların İslâm’ı, imanı kabul isteklerinin olmayışıdır. Bunlar bu delillere karşı, bu âyet­lere karşı nötr davranıyorlar. Sanki böyle bir âyet gelmemiş gibi ilgisiz davranıyorlar. Gerek görsel, gerek işitsel gözlerinin önünde yığınlarla âyetlerin yanından geçiyorlar da görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Çünkü onlar tüm kapılarını, tüm pencerelerini kapamışlar ve kendile­rine hayat programı olarak gelmiş bunca âyetlere karşı müstekbirce bir tavır sergilemektedirler. 5."Gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir." Evet kendilerine gerçek haberler gelince, bunu yalanladı lar. Buradaki haber Rasulullah Efendimizin Mekke’den Medine’ye hic­retinden sonra vukua gelecek şeylere işarettir. Bu âyetin indirildiği dönemde ne kâfirler, ne de mü'minler kendilerine ne tür haberlerin geleceği konusunda bilgi sahibi değillerdi. Yâni başlarına nelerin ge­leceğini, kendilerini nelerin beklediğini hayal bile edemiyorlardı. Al­lah’ın Resûlü bile çok yakın bir gelecekte kâfirlerin ne tür hezimetler tadacaklarını, mü'minlerin ne tür zaferlerle kucaklaşacaklarını bilemi­yordu. Allah’ın Resûlü de bilmiyordu kâfirlerin nasıl hezimetten he-zimete maruz kalacaklarını. O da bilmiyordu bu dinin tüm dünyaya nasıl yayılacağını. Bilmiyordu tüm Arabistan’ın baştan sona Müslü­man olacağını. Bilmiyordu Allah’ın kendilerine devlet nasip edeceğini. Bilmiyordu küfrün belinin kırılacağını. O da bilmiyordu bütün bu gele­cekte olacakları. Allah’ın kitabında verdiği bu haberleri alay konusu yapıyorlardı. Olacak şey mi bu? Sen kim İran kim? Sen kim Bizans’a hakim olmak kim? Sen kim Mekke’ye hakim olmak kim? diyorlardı. Allah buyurur ki Peygamberim! Yakında o alay ettikleri şeylerin haberi onlara gelecektir. Yakında onlara o alaya aldıkları Kuran’ın ha­berlerinin tamamı gelecektir. Ya ölümle gelecek haberler, ya dünya hayatında İslâm’ın ve Müslümanların azîz, kendilerinin de zelil olması türündeki haberler, ya da onların bu haberleri inkâr etmelerinden ötürü ateşe yuvarlanma haberi onlara gelecektir. Geldi de nitekim. Bu âyetlerin inişinden çok kısa bir süre sonra Rabbimizin bu kitabının haberlerinin tamamı birer birer gerçekleşti. Çok kısa bir süre içinde bu alay edenlerin tüm yurtları, tüm imkân ve saltanatları Rasulullah’ın ve Müslümanların eline geçmiştir. Evet onlar kendilerine gelecek bu azapların türünü de bilmi-yorlar, zamanını da bilmiyorlar. Bakın Rabbimiz burada bunu anlayabil­meleri için bir örnek sunacak: 6."Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi gör-mediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz biçimde yer-yüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötürü yok ettik ve artlarından başka bir nesil yetiştir­dik.” Buradaki hitap Kur’an’la ilk muhatap olan Mekkelileredir. Mek­keleriler kendilerinden önce yaşamış yalancıların âkıbetleri üzerinde düşünmeye dâvet ediliyorlar. Üstelik onlar bu kendilerinden öncekile­rin başlarına gelenleri de çok yakından biliyorlardı. Ad’ın, Semûd’un başına gelenleri biliyorlardı. Âd’ın Semûd’un kalıntıları kendi toprakla­rında bulunuyordu. Onların harabeleri arasında gezip dolaşıyorlardı. Kuzeye ve güneye seyahatlerinde hep bu batanların yıkıntılarıyla yüz yüze geliyorlardı. Allah diyor ki onlar bu harabelerin ardında yatanla­rın acı âkıbetlerini görmüyorlar mı? Ya da şimdi sizler görmüyor mu­sunuz harabeleri? Görmüyor musunuz mezarlıkları? Görmüyor mu­sunuz Rablerine isyan ederek bir hayat yaşayanların sonlarını? Halbuki diyor Allah biz onları sizi yerleştirmediğimiz biçimde yeryüzüne yerleştirmiştik. Onlara gökten bol bol yağmurlar yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Size vermediğimiz malı mülkü, ser­veti samanı, gücü kuvveti, vücudu cüsseyi, boyu posu onlara vermiş­tik. Onlara dünyada her türlü üstünlük sebepleri vermiştik. Ama onlar günahlara daldılar. Rablerinin kendilerine gönderdiği hayat progra­mından habersiz bir hayat yaşamaya başladılar. Rablerinin elçilerine ve o elçilerin Rablerinden kendilerine getirdiği mesajlara ilgisiz yaşa­maya başladılar. Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle mücâdeleye tutuştular. Kitaba ve peygambere rağmen kendi kendilerine hayat programı yapmaya kalkıştılar da Biz onları yakalayıverdik ve topunu helâk ediverdik. Kendilerine azabımız geldiği zaman da tüm bu im­kânları, güçleri kuvvetleri, boyları postları, medeniyetleri, ekonomik güçleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Onların topunu helâk ettik ve arkalarından denemek için, imtihan etmek için başka bir nesil getirdik. Fakat onar da öncekilerden ibret almayarak benzer tavırlar takınınca, öncekiler gibi onları da yok ettik. Öyleyse ey şu anda bu Kur’an’ın muhatapları! Örneklerini sun­duğumuz toplumların başlarına gelenlerin sizin de başınıza gelmesin­den sakının! Sizin onlardan farklı hiçbir yanınız, hiçbir ruhçaniyetiniz yoktur. Allah katında sizin onlardan faklı, onlardan üstün hiçbir yanı­nız yoktur. Öyleyse bilesiniz ki Allah yasalarında kesinlikle değişme olmaz. Üstelik sizin şu anda yalanladığınız, değer vermediğiniz, ilgi­lenmediğiniz, sırt döndüğünüz peygamber onlara gönderilenlerden daha Kerîmdir. Öyleyse dikkat edin, sizin şu andaki durumlarınız on­larınkinden daha kritiktir, daha tehlikelidir. Âyet-i Kerîme bir de özellikle bize şunu anlatıyor ki, kendile­rine yeryüzünde imkân verilenler, mal mülk verilenler, ekonomik güç verilenler, sosyal güç verilenler, amirlik, müdürlük verilenler çok dikkat etsinler. Allah bu verdikleriyle onları denemek için, imtihan etmek için onlara bunları vermiştir. Zira mülkün sahibi Allah’tır. Kendilerine mülk verilenler ise o mülk üzerinde halifelik makamına getirilmiş insanlar­dır. Onlar acaba kendilerini vekil bilip o mülkün gerçek sahibinin ar­zularını mı yerine getirecekler? O mülkü mülk sahibinin istediği bi­çimde mi kullanacaklar? Yoksa mülkün gerçek sahibini unutup, ken­dilerini mülkün sahibi zannedip o mülkte keyiflerince bir tasarrufta mı bulunacaklar? Yâni bu mülkte kendilerinin vekil olduklarını unutup, kendilerini asil zannedip, kendilerini ulûhiyet haklarına, egemenlik haklarına sahip zannedip o mülkte gerçek mülk sahibinin tasarrufu gibi mutlak bir tasarrufta mı bulunacaklar? İşte Allah insanları ve top­lumları bu konuda denemektedir, imtihan etmektedir. Birinin helâkinden sonra öteki nesilleri getirerek Allah onları imtihan etmektedir. Yoldan çıkanları Allah kimi zaman toptan helâk ederek dünya azabıyla onları yakalar. Kimi zaman da bu azap, bu ya­kalama dünyada pek çok toplumların başlarına geldiği gibi bazen ayaklarının altlarından, bazen da tepelerinin üzerinden geliverir. Ba­zen başlarındaki zalim idarecilerden, Allah’ın kendilerine musallat et­tiği tâğutlardan, bazen de ayaklarının altından, yâni ayak takımından bu azabı gönderiverir Allah. Bazen ekonomik bir sarsıntıyla, bazen kıtlıkla, bazen geçimsizliklerle, bazen onları fırka fırka, grup grup, hi­zip hizip yaparak, birinin acısını diğerine tattırarak, yâni birbirlerinin acısını tattırarak, birinin ötekine güvenini sarsarak, birini ötekine düş­man ederek, bu azabını göndererek onları helâk eder de onların ye­rine halef olarak denenmek üzere yeni yeni nesiller getirir. Öncekilerin elinden aldığı mülkü ve imkânları bu sefer de bunların eline verir. Bu ve benzeri âyetler hem yeryüzünde işleyen Allah yasala rını, sünnetullahı anlatır, hem de İslâm’ın tarihî olayları yorumlayışın­daki usulü anlatır. Yeryüzünde değişmeyen bir yasa, bir sünnetullah gereği günahları yüzünden, isyanları yüzünden insanlar helâk edil­mektedir. Hem bu vurgulanır, hem de helâk edenin başkası değil sa­dece Allah olduğu vurgulanır. Ümmetlerin, toplumların yok edilişle­rinde günahların rolü çok büyüktür. Evet, günahları sebebiyle toplumlar için yeryüzünde kaçınılmaz olan bu helâk, bu yok oluş ya yeryüzünde Al­lah tarafından çabucak gelen bir azapla gerçekleşmekte, ya da ağır ağır etkisini gösteren fıtrî, ahlâkî çözülüşlerle kendisini göstermekte­dir. Roma böyle yıkılmış, Bizans böyle yıkılmış ve şu anda da batıda böyle bir yıkılışın sinyalleri ufukta görülmeye başlamıştır. Evet Allah günahları sebebiyle bu toplumları yok etmiş, sonra peşlerinden yeni nesiller getirmiş, onlardan sonra onların yerlerine başkaları varis olmuş, öncekiler yok olmuş kayıplara karışmış, yok­lukları bile hissedilememiştir. Ama ne yazık ki bu gerçeği insanlar unutuverirler. Allah kendilerine yeryüzünde yerleşme imkânı verince, yerlerini sağlamlaştırınca hemen bunu unutuverirler. Sanki kendilerini yaratan Allah değil de kendileriymiş gibi, sanki kendilerine bu imkân­ları veren Allah değil de başkalarıymış gibi Allah’a kafa tutmaya kalkı­verirler. Allah’a karşı da, Allah’ın âyetlerine karşı da müstekbirce bir tutumun içine giriverirler. 7."Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indir-seydik de on­lar elleriyle onu tutmuş (ona dokunmuş) olsalardı, yine de inkâr edici­ler: Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi." Kâfirlerin hakkı kabule yanaşmamalarının sebebini açıklıyor Rabbimiz. Kibir ve inat. Kibirleri ve iğrenç inatları yüzünden onlar bu kitabı reddediyorlar. Kibirleri ve inatları yüzünden bu kitabın âyetlerine karşı ilgisiz davranıyorlar. Eğer Cenâb-ı Hak bu kitabı peygamberine onların gözleriyle göremedikleri bir yolla, vahiy yoluyla değil de elle­riyle dokunabilecekleri, gözleriyle görebilecekleri bir kitap halinde in­dirmiş olsaydı yine de bu gerçeği kabul etmezler, bu apaçık bir büyü­dür derlerdi. Kibirleri, inatları ve cehaletleri galebe çalar yine de iman etmezlerdi. Bakın yine Rabbimiz Hicr sûresinde bu hususu şöyle an­latır: "Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çık­salar yine de: Gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır derler." (Hicr 14,15) Yine Tûr sûresinde: "Gökten düşen bir kütle görseler: "Üst üste yığılmış bulutlardır" derler." (Tûr 44) Evet eğer kitabı gözleriyle görseler, elleriyle dokunsalardı, bu defa da: 8."Muhammed’e (görebileceğimiz) bir melek indiril­seydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik el­bette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırıl-mazdı." Evet evet bunların, bu kâfirlerin itirazları bitmiyor. Peygamber üzerine onun peygamberliğini ispat edecek, onun gerçekten Allah’ın elçisi olduğunu bize söyleyecek bir melek gelmeli değil miydi derler. Eğer onların istedikleri gibi öyle bir melek indirseydik elbette iş bitiril­miş olurdu. Artık kendilerine göz açacak zaman bile verilmezdi. Yâni eğer onlara bir melek gelseydi artık onlara göz açacak kadar bile za­man verilmezdi. Çünkü onlar gerçekten bir melek görselerdi ona da­yanamazlar, onun dehşetinden o anda işleri biter, canları çıkardı. Bakıyoruz bu kâfirlerin istedikleri şeyler hep öncekilerin istedik­leri şeylerdir. Bu adamlar günümüzde olduğu gibi aslında Al­lah’a inanan insanlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’a ina­nıyor-lardı, ama hayata karışıcı olarak Allah’a inanmıyorlardı. Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemiyorlardı. Allah’ın onların hayatlarına ka­rışmak üzere gönderdiği vahyin gerçek olup olmadığına dair delil isti­yorlardı. Allah’ın hayata karışma konusunda odak nokta seçtiği elçi­sinden şüphe ediyorlardı. Halbuki onlar çocukluğundan beri bu elçiyi tanıyorlardı. Ona Muhammedü’l Emin lakabını kendileri vermişlerdi. Ona inanmıyorlar da yanında bir Meleğin indirilmesini istiyorlar. Halbuki yeryüzünde in­sanlığın tarihinin başlangıcından beri Allah’ın değişmeyen bir yasası vardı. melekler her zaman Allah’ın insanları yok etme, toplumları he­lâk etme emrini yerine getirmek üzere inmişlerdi. Halbuki Meleğin gel-mesiyle iş bitmiş olacaktı. Meleğin gelmesiyle defterleri dürülmüş olacaktı. Ve bundan sonra da artık hiçbir tövbe imkânı, hiçbir mühletin gözetilmesi söz konusu olamayacaktı. Rabbimiz diyor ki, ne oluyor? Bunu mu istiyor bu adamlar? Şu anda Allah’ın rahmeti gereği onlara mühlet tanıdığının, tövbe imkânı verdiğinin farkında değil mi bu adamlar? Helâklerine mi say ediyorlar? Hiç akılları yok mu adamların? Bakın Furkân sûresinde buyurur ki Rabbimiz: "Melekleri görecekleri gün, o gün günahkarlara hiçbir sevinç ha­beri yoktur. Ve: "Size sevinmek yasak!" diyeceklerdir." (Furkân 22) Evet bunlar bir melek gelsin istiyorlar. Tabiat üstü bir şeyler bek­liyorlar iman etmek için. Yâni iman etmekten başka seçenek bı­rakmayacak biçimde kendilerini zorlayacak harikulade bir şeyler isti­yorlar. Eh öyle olunca da imanın bir kıymeti kalmıyor ki zaten. Yâni gayb, gayb olarak devam ettiği sürece imtihan söz konusudur ve bu imtihan devam etmektedir. Ama gayb, gayb olmaktan çıkıp apaçık gö­rülür olduğu zaman imtihan bitmiş ve bu imtihan sonuçlarının okun­duğu âhiret başlamış olacaktır. Allah onun için melek göndermiyor. Yâni Allah imtihan dönemi bitmeden önce sizi imtihan etmek istiyor. Öyleyse bilesiniz ki bu sizin için bir rahmetin tecellisidir. Evet bir melek gelmezdi, gelemezdi. Gelseydi işiniz biterdi. Ge­riye kalan insan şeklinde bir Meleğin gönderilmesiydi ki o zaman da aralarında doğup büyümüş olan, çocukluğu, gençliği gözlerinin önünde geçmiş olan bir peygamberi tanımakta güçlük çeken bu in­sanlar Meleği tanımakta daha büyük güçlük çekecekler ve ona da inanmayacaklardı. 9."Eğer o peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu in­san sûretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürür­dük." Yâni eğer o peygamberi bir melek olarak gönderseydik konuş­masının anlaşılması ve kendisinden istifade edilebilmesi, kendisinin örnek alınabilmesi için onun da bir erkek şeklinde olması icabederdi. Çünkü meleği ancak Allah bilir. Biz meleği görmedik. Melekler yeryü­zünde bizim gibi hareket etmezler. Binaenaleyh eğer Allah bir melek gönderseydi o meleği kendi sûretinde değil yine bir erkek sûretinde gönderirdi. Acaba tanıdıkları, bildikleri bir peygambere inanmayan, güvenmeyen bu insanlar tanımadıkları bir erkeğe nasıl inanacaklar ve güveneceklerdi? Kendilerine kendi içlerinden, kendi cinslerinden ge­len tanıdıkları bildikleri bir peygambere: "Bu da sizin gibi bir insandan başkası değildir." (Mü'min 24) ... diyen bu insanlar bu sefer de o meleğe şöyle deyip itiraz et­meyecekler miydi? Onu da şu sözlerle reddetmeyecekler miydi? Biz senin melek olduğunu nereden bileceğiz? Zira sen de bizim gibi bir insansın demeyecekler miydi? Bu âyet esasen bize şunu anlatır: Bizim işimiz iman ettirmek de­ğil sadece tebliğ etmek ve anlatmaktır. Ötekisi bizim işimiz değil, Allah’ın işidir. Bakın İsrâ sûresinde bu konuyu Rabbimiz şöyle anlatır: "Şunu söyle onlara: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette gökten onlara peygamber olarak bir melek gönderirdik." (İsrâ 95) Soruyor Rabbimiz bu adamlara: Söyleyin bakalım! Siz bir in­san mısınız? Yoksa melek misiniz? Eğer melekseniz size melek gön­derelim. Meleğe melek, insana insan gönderilir. Değilse siz o melek gibi nasıl yaşayacaksınız? O meleği nasıl örnek alacaksınız? Ama hoş bu adamların peygamberi örnek alma diye bir dertleri de yoktu zaten. İşte gelmiş, filan yerde dünyaya gelmiş, filanca tarihte doğ­muş, filanca tarihte vefat etmiş. Babası şu, anası şu şu kadar yaşa­mış birisi olarak bilirler peygamberi o kadar. Halbuki Allah kullarına konuştuklarını anlasınlar diye, onu örnek alsınlar, ondan istifade et­sinler, onda görsünler, ona sorular sorabilsinler, ondan cevap alabil­sinler diye kendi cinslerinden elçiler göndermesi onlara rahmetinin eseridir. "Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah’ın âyet-lerini okuyan, kendilerini (tüm kötülüklerden) temizleyen, kendilerine kitap ve hik­meti öğreten bir peygamber gön-dermekle Allah müminlere büyük lü­tuflarda bulunmuştur. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı." (Âl-i İmrân 164) Bundan sonra Rabbimiz kâfirlerin bu tutumları karşısında pey­gamberimizi ve onun şahsında onun yolunun yolcusu olan bizleri şöyle teselli eder:
10."(Peygamberim!) Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, bu yüzden onlarla alay edenleri alay et-tikleri (Azap) kuşatı­vermişti." Resûl-i Ekrem Efendimizi teselli ediyor Rabbimiz. Peygambe­rim, bu adamların senden istedikleri yeni bir şey değildir. İlk defa olan ve sadece senden istenen bir şey değildir. Senden öncekilere de aynı şeyler söylenmiş, aynı şeyler istenmiştir. Senden öncekiler de alaya alınmışlar ve bilesin ki kendilerini alaya alanlar sonunda hak ettikleri cezayı bulmuşlardır. Tabii bu âyet bir yandan Rasulullah Efendimizi teselli ederken, öbür taraftan da onu yalamaya çalışanlar için de çok ciddi bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Sizler ey peygamber düşman­ları! Seleflerinizin başına gelenleri bekleyin! Onların âkıbetlerine hazır olun! diyordu.
11."De ki: "yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da ya­lanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın." ²u­5 De ki anlamına gelen bu emirler sûrede sık sık tekrarlana­cak görüyoruz. Bu emirler önce Rasulullah Efendimize ve onun şah­sında onun yolunun yolcusu olan biz Müslümanlara hitaptır. Ey pey­gamberim, ve ey peygamber yolunun yolcuları! Bunları, okuduğunuz bu âyetleri önce kendinize deyin! Kendinize duyurun! Bu âyetleri önce kendi gündeminize alın, gündeminizi bu âyet­lerle oluşturun, sonra da bu âyetleri tüm yeryüzü insanlığına duyurun, tebliğ edin emrini veriyor. Okuyanlar okudukları andan itibaren, dinle­yenler de duydukları andan itibaren bu âyetleri gündeme getirmek zo­rundadır. İşte sûrede sık sık tekrar edilecek olan bu “Gul” emirleri bu kitabın Allah’tan geldiğinin beyanıdır bir, bir de bu âyetlerin gündeme alınmasının emridir. Allah diyor ki yeryüzünde gezip dolaşın, Allah’ın âyetlerini, Al­lah’ın sistemini yalanlayanların âkıbetleri nasıl olmuş bir bakın. Âyet-i Kerîme bizden geçmişi ibretle tahlil edip, ibretle inceleyip on­dan ibret almamızı istiyor. Bizim yaşadığımız hayat açısından ve de geleceğimiz açısından bunun gerekli olduğunu anlatıyor. Öyleyse bizler bizden öncekilerin durumlarını incelemek, tahlil etmek zorunda­yız. Peki acaba öncekilerin durumlarını anlamanın bilmenin yolu ne? Arkadaşlar bunun birinci yolu Kur’an’dan geçer. Öyleyse bizler bizden öncekilerin durumlarını öğrenebilmek için evvela bu gezintimizi Kur’-an’da yapmak zorundayız. Kur’an üzerinde yapacağımız ciddi bir gezinti geçmişi bizim gözümüzün önüne getirecek, bizi geçmişle yüz yüze, burun buruna getirecektir. Evet birinci seyahatimizi Kur’an sayfaları arasında yapacağız. İkinci olarak da geçmişin sahnesi olan yeryüzünde gezip dolaşarak Rabbimizin meşhût âyetleriyle yüz yüze gelerek, geçmişlerin sergü­zeşti hayatlarıyla karşı karşıya gelecek ve böylece geçmişi tanıma imkânını elde etmiş olacağız. Bunu elde edince de geçmişi yargılama, geçmişten ibret çıkarabilme imkânını da elde etmiş olacağız. Yâni geçmiştekiler niçin helâk olmuşlar? Bunlar ne yapmışlar, nasıl dav­ranmışlar da helâk olmuşlar? Nasıl bir helâk yasası gerçekleşmiş? Bunu bilecek, bundan ibret alacak ve böylece biz de onların düştükle­rine düşmemeye çalışacağız. İşte Rabbimiz bizden bunu istiyor. De ki ey peygamberim! Ve sizler de deyin ey peygamber yolu­nun yolcuları! Geçmişte hakkı yalanlayanların, dinin aleyhinde kıyam edenlerin âkıbeti ne oldu? Eyke’nin, Ashab-ı Uhdud’un, Ashab-ı Hut’-un, kavm-i Lût’un, Sodam, Gomerin hali nice oldu? Bizans’ın Roma’-nın hali ne oldu? Onlar hakkı yalanlamışlar, dini reddetmişler, kendileri rubûbiyet ve ulûhiyet iddiasında bulunmuşlar. Ya Rabbi her ne kadar da Sen eğitiminiz şöyle olsun demişsen de, hukukunuz böyle olsun, ekonominiz şöyle olsun, ticaretiniz, aile hayatınız, sosyal düzeniniz, siyasal yapılanmanız şöyle olsun diyorsan da biz böyle de yaparız diyenlerin âkıbetleri ne oldu? Bir görün diyor Rabbimiz. Allah öyle dediği halde demedi diyerek yalan söyleyenler. Al­lah’ın dediklerini demedi diyerek, ya da Allah öyle demediği halde, Allah öyle buyurmadığı halde Allah öyle dedi diyerek dediğini demedi, demediğini dedi diyerek yalan söyleyenler. Allah dünyayı yarattı ve işi bitti diyerek yalan söyleyenler. Yâni artık Allah hayata karışmıyor, Al­lah hayata karışmaz diyerek yalan söyleyenler. Allah dünyanın idare­sini bize bıraktı diyerek yalan söyleyenler. İnsanlık için en ideal sistem insanların tespit ettikleri sistemdir, Allah sistem konusunda bilgisizdir, Allah bu konuları bilmez diyerek yalan söyleyenler. Tüm bu yalancıla­rın âkıbetleri ne olmuş, nasıl olmuş bir bakın diyor ki Rabbimiz. Gezin dolaşın ve onların âkıbetlerine bir bakın, diyor. Yeryüzü bunların en­kazlarıyla doludur. Allah’ın Resûlü Mekke ile Tebûk arasında bir mevkiden geçer­ken: "Burada konaklamayın! Ve hızlı geçin! Zira burası Allah’ın gazap ettiği bir yerdir. Sâlih (a.s)'in devesini kâfirlerin kestikleri yerdir." Bu­yurdular. Evet böyle gezip dolaşırken helâk edilenlerden ibret almalı­yız.
12."De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki Al­lah’ındır!" O rahmet etmeyi kendi nefsine yaz-mıştır. Andolsun ki sizi vukuu şüphe götürmeyen kıyâmet gününde toplayacaktır. (Ama onlar) kendilerine yazık ettiler; Çünkü onlar inanmıyorlar." Bakın, bir “gul” emri daha geliyor. De ki ey peygamberim! Siz­ler de deyin ey Müslümanlar! Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Göklerdeki ecram-ı semaviye, melekler, ay, güneş, yıldızlar, geze­genler, galaksiler ve bilmediğimiz daha nice varlıklar kimindir? Yerde­kiler insanlar, hayvanlar, bitkiler, dağlar, taşlar ağaçlar evler villalar, köşkler, paralar, mallar, mülkler, altınlar, gümüşler kimindir? Tabi bu soruyu önce kendimize soracağız, sonra da karşımız-da­kilere soracağız. Soracağız ama beklemeyeceğiz karşımızdakinin cevabını. Çünkü karşımızdaki yanılabilir, yanlış anlayabilir. Onun ce­vabını beklemeden biz kendimiz diyeceğiz ki Allah’ındır. Her şey Al­lah’ındır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Eh madem bütün kâinat Allah’ınsa o zaman siz kiminsiniz? Bütün kâinat Onun mül-küyse, siz kimin mülküsünüz? Ya da tüm kâinat Onun emrine bo­yun bükmüşken, tüm varlıklar Ona teslim olmuşken siz kime teslim oluyorsunuz? Bütün varlıklar Allah’a kulluk ederken siz kime kulluk ediyorsunuz? Yegâne hakim olarak Allah’ı mı tanıyorsunuz? Yoksa göklerde Allah’ın hâkimiyetini kabul edip de yerde kabul etmeyen müşriklerden misiniz? Mekke müşrikleri böyleydi. Onlar göklerin hâkimiyetini Allah’a veriyorlardı, ama Onu yeryüzüne karıştırmamaya çalışıyorlardı. Onlar yerde Allah’ın yardımcıları olduğuna inanıyorlardı. Onlar yeryüzünde Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin tasarruf hakkının olmadığını bir türlü kabule yanaşmıyorlardı. Hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı ka­rıştırmayıp, bazı bölümlerinde Onu hakim kabul ediyorlardı. Onun için bunlara müşrik denmiştir. Peki ya günümüzde her türlü hâkimiyet haklarını Allah’tan alıp kendi ellerinde toplamaya çalışanlara ne de­mek lâzım? Yâni bunların adı nedir? Varın onu siz düşünün. Evet göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Herkes ve her şey ölecek ve sonunda miras Allah’a kalacaktır. Madem ki her şey fânî, her şey yok olacak öyleyse her şey Allah’ındır. Ve O Allah sizi gerçekleşmesinde en ufak bir şüphe olmayan bir günde hepinizi bir araya getirecektir. Geçmişteki peygamberleri yalanlayanlarla şimdi ki yalanlayan sizleri bir araya getirecektir. Rızası istikâmetinde hareket edenleri ve gazabı istikâmetinde burnunun doğrusuna gidenleri bir araya toplayacaktır Allah. "O Allah rahmet etmeyi nefsine yazmıştır." Allah rahmeti nefsine yazmıştır. Zira mülkün sahibi Odur. Bu ko­nuda Onu kimse zorlayamaz. Kimse Onu minnet altında tutamaz. Mülkün sahibi olarak kendisi öyle dilemiş dünya ve âhirette mahlukâ­tına rahmet etmeyi kendisine yazmıştır. Rabbimizin dünya ve âhirette kullarına muamelesinin temeli işte bu rahmettir. Buhârî ve Müslim’de rivâyet edilen bir hadisi kutside: "Benim rahmetim gazabımı geçmiştir." Buyurulur. Allah kulları için rahmeti bol olandır. Kendisini inkâr edenleri bir anda yerin dibine batıracak güçte olduğu halde yine de bu insanlara rahmeti gereği mühlet tanıyor, dönüş imkânı veriyor. Hz Ömer Efendimiz anlatıyor. Rasulullah Efendimizin huzu­runa bir kısım esirler getirildi. Bir de baktık ki esirler arasında bir kadın yana döne kaybolmuş çocuğunu arıyor. Bu kadını gösteren Allah’ın Resûlü şöyle buyurdu: "Şu kadını görüyor musunuz? Onun aradığı çocu­ğuna duyduğu şefkat ve merhametten çok daha fazlasıyla Allah size merhamet etmektedir. Çocuğunun kendisine dönmesine bu kadının sevinmesinden çok daha fazlasıyla sizin Rabbinize dönmenizden Allah sevinmektedir." Evet rahmet İslâm’ın ana umdesidir. Yaşadığımız bir tek sa­niye yoktur ki bizler Rabbimizin rahmeti altında olmayalım. Rabbi-mizin bizim adımıza rahmeti kendi üzerine yazdığını bildirmesi bile bir rahmet eseridir. Rabbimizin rahmeti önce insanın varlığında tecelli eder. İnsanın yoktan var edilişi, kendini bile bilmez bir varlık iken kendisine Allah bilgisinin ulaştırılması, kitap gönderilmesi ve ha­life yapılması, tövbe ettiği takdirde günahlarının affedilmesi, günahla­rına misliyle ceza verilirken sevaplarına on misliyle bazen daha fazla­sıyla mukabele edilmesi, günahlarının iyiliklerle silinmesi, rahmetiyle cennete konulması evet bunların hepsi rahmet eseridir. Ama sakın ha sakın Rabbinizin bu rahmeti ve merhameti sizi gevşekliğe sevk etmesin. Ümide kapılıp Rabbinize karşı vurdumduy­maz bir duruma götürmesin. Çünkü O Allah sizi vukuu konusunda hiç şüphe olmayan bir günde, kıyâmet gününde huzurunda toplayacaktır. O sizin topunuzu bir gün huzurunda toplayacaktır. O günde asla şüphe yoktur. "Kendilerine yazık edenler inanmayanlardır." Evet iman etmeyenler, nefislerini ziyan edenler, kendilerini har­cayanlar var ya. Sermayelerini kötüye kullanıp suiistimal edenler, iradelerini, akıllarını, istidat ve kabiliyetlerini suiistimal edenler var ya. Zamanlarını, imkânlarını, fırsatlarını kötüye kullananlar var ya. İşte bunlar kendilerini kaybetmişlerdir. Kendisini kaybeden bir insan bir şey kazanabilir mi? Bunlar sermayelerini kaybetmiş insanlardır. Ser­mayeyi kaybeden birinin kâr etmesi düşünülebilir mi? Fıtrî olarak Al­lah’ın kendilerine verdiği verici ve alıcı cihazları bozulmuş insanlardır bunlar. Hâsılı bozuk para gibi kendilerini harcamış insanlardır bunlar. Evet kaybedenler, zarara uğrayanlardır bu iman etmeyenler. Kendile­rini İlâhî rahmetten uzaklaştıranlar ve böylece kendilerine yazık ede­rek vücutlarını cehenneme ipotekleyenler kaybetmişlerdir. Şurasını hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki kâr ya da zarar dünya hesabına göre yapılmaz. Kâr ve zarar âhiret hesabına göre yapılmalı, cennet ve cehennem hesabına göre yapılmalıdır. Öy­leyse ey Müslümanlar! Ey insanlar! Kârınızı, zararınızı dünya hesa­bına göre yapmayın. Dünyada mal mülk sahibi olunca, dünyada filan ya da falan makama gelince kazandık zannetmeyin. Çok paraya sa­hip olunca kazandık zannetmeyin. Şunu kesinlikle bilin ki, kişi dün­yada neye sahip olursa olsun, hangi mülke, hangi makama, hangi saltanata sahip olursa olsun iman etmemişse kesinlikle kaybetmiştir.
13."Gecede ve gündüzde sakin olan her şey onundur. O işiten ve bilendir." Daha önceki âyette ifade edildi, göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. Gecede ve gündüzde sakin olan her şey O’nundur. Du­ran yürüyen, gündüz görünen, gece görünen ne varsa her şey O’nundur. Zaman ve mekânın sahibi Allah’tır. Göklerin ve yerlerin sa­hibi, suyun, ateşin, havanın oksijenin sahibi elhamdülillah ki Allah’tır. Buna ne kadar hamd etsek azdır. Eğer bütün bunların sahibi Allah değil de başkaları olsaydı, meselâ bunların sahibi insanlar olsaydı ne olurdu bizim halimiz hiç düşündünüz mü? Ne yapardı bu insanlar bize? Gecede uyudun ver parasını! Gündüzü idrak ettin öde ücretini! Güneşten ısındın, güneşten aydınlandın çıkar parayı! Su içtin, ateşi kullandın sökül paraları! Hava yuttun, oksijen kullandın öde faturayı! Gölgede serinledin, bulutu kullandın çıkar parayı! Elmayı yedin, ar­mudu ısırdın ver ücretini! Evet eğer bütün bu nîmetler Allah’ın değil de başkalarının olsaydı işimiz bitikti. Meselâ bakın bir arkadaşımız basit bir hesap yapmıştı. Diyor ki eğer şu güneş olmasaydı ve şu anda güneşten aldığımız enerjiyi bir elektrik kurumundan parayla satın almak zorunda kalsaydık sadece bir tek dakika ısınabilmek için elektrik kurumuna 150 milyar lira öde­mek zorunda kalacaktık. Eğer elektrik kurumu tüm dünyamızı ısıtacak bir enerjiyi üretecek güçte olsaydı. Düşünebiliyor musunuz bir tek da­kika yaşayabilmek için 150 milyar. Var mı o kadar paranız? Elhamdü­lillah ki tüm bu mallar ve mülkler Rabbimizindir. Ve Rabbimiz o kadar merhametlidir ki, o kadar cömert ki kendisini inkâr edenlere bile bu nîmetlerini sunmaktadır. Eğer bütün bunlar insanların ellerinde ol­saydı, başkalarına zırnık bile vermezlerdi. Kimsenin kimseye faydası olmazdı. Şükürler olsun ki Rabbimiz bu konuda herkesi eşit yaratmış, kimseye yetki vermemiş. Evet her şey Allah’ındır. Tamam Allah’ın anladık da; “Bu Al­lah’ın bizden ne haberi olacak? Bizi nereden görecek? Bizi nasıl du­yacak?” demeyin, çünkü: "O her şeyi işiten ve bilendir." Ondan gizli kalacak ne bir söz, ne de bir hareket yoktur. Hal böyleyken, göklerin ve yerin sahibi Allah iken, beni yaratan, bana sa­hip olduğum her şeyimi lütfeden, beni sayısız rızklarla perverde eden Rabbim dururken:
14."Gökleri ve yeri yaratan, doyurulmayıp doyuran Allah’tan başka bir velî mi edinirim, de. Doğrusu ben ilk Müslümanlardan ol­makla emrolundum, de. Asla şirk koşanlardan olma!" Evet, Allah peygamberine emrediyor ve diyor ki: Peygambe­rim, de ki, ben Allah’tan başka bir velî mi bulayım kendime? Allah’tan başka bir velî mi edineyim? Yâni ben Allah’tan başka birinin velâyetini kabul edip onun hâkimiyetine boyun mu eğeyim? Allah’tan başka bi­rilerini velî kabul edip de ona kulluk mu edeyim? Boynumdaki ipin ucunu onun eline mi vereyim? Allah’tan başka birisini velî kabul edip de irademi ona mı teslim edeyim? Hayatıma kulluk maddesi alacak, bana hayat programı belirleyecek Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayın? Yâni velim olarak, karar merciim olarak, hayatıma yetkili sahi­bim olarak Allah dururken, velâyetimi Ona teslim etmeyeyim de, Onun velâyeti altına girmeyeyim de kendime Ondan başka bir velî mi bula­cağım ben? Böyle bir velî bulayım da hayatım nasıl olsun diye sor­maya ona mı gideyim? Hukuk düzenim nasıl olsun diye, ekonomik anlayışım nasıl olsun diye, siyasal yapılanmam nasıl olsun diye, tica­retim, işim, aşım, mesleğim nasıl olsun diye, kılık kıyafetim, yemem içmem nasıl olsun diye, çocuklarıma karşı eğitimim nasıl olsun diye, hanımımla münâsebetim nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Ya da hayatımda Allah’la beraber başkalarına da karışma alanı bırakıp, hayatıma Allah’tan başkalarına da karar verme hakkını vererek müşrik mi olayım? O Allah ki göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin var edicisi, göklerin ve yerlerin tek Rabbi, tek hakimi, mutlak hakimi ve mutlak otoritesidir. O doyu­randır ama doyurulmak istemeyendir. O, doyurandır, besleyendir, rı-zık verendir, para verendir, dükkan verendir, at, araba, apartman, arsa verendir, hava su güneş yağmur verendir, elma, armut, portakal verendir ama, kendisi bunların hiçbirisine muhtaç olmayandır. Yâni O doyurulmak istemeyendir. Paramıza, pulumuza, yemeğimize, aşı­mı-za, atımıza, arabamıza muhtaç olmayandır. Evet işte velî budur. velî kişinin boynundaki kulluk ipinin ucu elinde bulunan ve onun adına karar verme makamında olan varlık demektir. velî bir varlık adına ona danışmadan onun adına tek taraflı karar verme makamında olan varlık demektir. Allah mü'minlerin velisidir. Veli; kimileri bu kelimeye farklı an­lamlar yüklemişlerse de veli, velâyet hakkına sahip olan varlık denek­tir. Bir varlık adına ona danışmadan tek taraflı karar verme maka­mın-da olan varlığa velî denir. Meselâ ben çocuğumun velisiyim. Onun adına ona danışmadan karar verme makamındayım. Velisi olduğum ve adına ona sormadan karar verme makamında olan ben ona istedi­ğim şeyleri emreder, istediğim şeyleri yasaklarım. İstediğim okulda okutur, istediğim kişilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, istediğim kişi­lerle ilişkisini yasaklarım. Allah da bizim velimizdir. Yâni bize sorma­dan bizim adımıza tek taraflı karar alma makamındadır Rabbimiz. İs­tediğini emreder, istediklerini de yasaklar. Öyle değil mi? Meselâ namazı emrederken bize danıştı mı Al­lah? Zinayı yasaklarken: Ey kullarım! Ben bunu yasak kılacağım! Ne dersiniz? Nasıl düşünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda, diye bize sordu mu Allah? Hayır, Allah bizim velimizdir, velâyetimiz elinde olan­dır ve bizim adımıza aldığı kararlar konusunda bizlere asla danışmaz. İşte velinin anlamı budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gel­mektedir. Vali, yâni vilâyette, velâyeti altında bulunan insanlar konu­sunda onlara danışmadan karar verme makamında olan kişi demek­tir. Valinin anlamı budur. Ve: "Kâfirlerin Müslümanlar üzerine velâyet hakkı yok­tur" ...âyeti de bunu anlatır. Yâni vilâyette vali olarak, Müslüman­lara sormadan onlar adına karar verme makamına kâfirler oturtulma­malıdır. Kâfirler mü’minler adına yasa yapacak, onlar adına karar ve­recek yönetici makamlara getirilmemelidir. "Mü'minler müminleri bırakıp ta kâfirleri velî edin-mesinler..." (Âl-i İmrân 28) Yâni mü'minler müminleri bırakıp da kâfirleri velâyet maka­mı-na, kendileri adına karar verme makamına oturtmasınlar. Kâfirler ka-rar verip, kâfirler kanun yapıp Müslümanlar da kendilerinden olma­yan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Âyetin so-nunda da eğer mü'minler bunu yaparlarsa onların Allah katında en ufak bir değerleri kalmamış, Allah’ın yardımını da kaybetmişlerdir bu-yurulmaktadır. Evet veli, vali budur. Çünkü vali karar verecek ve Müslümanlar da kendi adlarına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse müminlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka müminlerden olması emrediliyor. Bu mânâları unutturmak için mi? Yâni mü'minlerin başına kâfirle­rin de idareci olmasını sağlamak ve böylece müminleri köleleş­tirmek için mi bilmiyorum insanlar bu velî kelimesini çok çarpıtmışlar. velî deyince bugün insanlar hiç de bunu düşünmüyorlar. Veli, işte gökte alan, yerde yiyen, gaybı bilen, eteğine yapışılan, cennet olur-layan, cehennem sınırlayan birileri anlaşılıyor şimdi. Hep böyle an-lattılar çünkü. Bu anlamı şeytana nasıl yükleyecekler bunu merak ediyorum. Yâni eğer velî deyince bunlar anlaşılacaksa o zaman Allah bir âyet-i kerîmesinde şeytanın velî olduğunu haber verir: "... Muhakkak ki şeytanı inanmayanların velisi kıldık" (A’râf 27) Yine aynı sûrede: "Onlar Allah’ı bırakıp da şeytanı kendilerine velî edindiler." (A’râf 30) ...buyurulmakta ve şeytanın velî olduğu anlatılmaktadır. Eğer velî kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak şeytana nasıl velî di­yeceğiz? Ama Allah’ın anlattığı son derece açıktır ki şeytan kâfirlerin velisidir. Yâni şeytan onların hayatında onlara danışmadan karar alma makamındadır. Ya da onlar şeytanı kendi hayatlarında kendileri adına karar verme makamına oturtmuşlar. Şeytan karar vermiş onlar uygulamışlar. Bakın bu âyet-i kerîmenin devamında da yine tâğutların kâfirle­rin velisi olduğu anlatılıyor. Eğer velî kelimesine az evvelki an­lamı yükleyecek olursak acaba tâğutlara nasıl velî diyeceğiz? Allah tâğut-lar için velî diyor. Yâni bu tâğutların gaybı bilen gökte uçan de­nizde yürüyen Allah’ın ermiş kulları olduklarını nasıl söyleyebileceğiz? Ama veliyi Kur’an’ın ifade ettiği biçimde velâyet anlamına anladığımız zaman bu tâğutların kâfirler adına karar verme makamında veliler ol­duklarını anlamakta zorluk çekmeyeceğiz demektir. Yâni kâfirler tâ-ğutları kendilerine velî edinmişlerdir. Bu tâğutlar velâyeti altında olan bu kâfirler adına karar alırlar ve bu kâfirler de kendileri adına karar alan bu tâğutların kararlarını uygularlar onların yasalarına teslim olurlar. Demekkki Allah peygamberine ve peygamber yolunun yolcusu olan bizlere şöyle dememizi emretmektedir: De ki, ben Allah’tan başka birilerini kendime velî mi edineceğim? Ki o Allah doyurandır, kendisi de doyurulmaya muhtaç olmayandır. Bakıyoruz dünyada in­san-ların velî kabul edip, aldıkları kararlara boyun büktükleri, kanunla­rını uygulamaya çalıştıkları, arzularını yerine getirmeye çalıştıkları in­san-lar kendilerine bel bağladıkları varlıkları, velâyeti altındaki kulla­rını, kölelerini, vatandaşlarını doyurmak ve beslemek şöyle dursun onlardan beslenmek durumundadırlar. Kullarını korumak şöyle dursun kullarının korumasına sığınmaktadırlar. Kullarından aman beni koru­yun! Beni yıkmak isteyenlere karşı aman beni koruyun! diye onlardan korunma talep etmektedirler. Öyle değil mi? Hiçbir Firavun kullarından, metbularından vergi almadıkça ayakta duramaz. Hiçbir Firavun kullarından destek alma­dıkça hayatta kalamaz. Hiçbir put kendisine tapınanlardan kendisine bir mozole istemedikçe tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem bağlılarından oy istemedikçe, kullarından kabul istemedikçe yaşaya­maz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda bağlılarından talep görme­dikçe yaşayamaz. Evet tüm yapay tanrılar, tüm sahte veliler hayatla­rını sürdürebilmek için hizmetçilerine, kullarına muhtaçtırlar. Kullarına ihtiyacı olmayan, tüm kullarının kendisine muhtaç olduğu velî sadece Allah’tır. O Allah ki kimsenin yardımına, kimsenin desteğine muhtaç değildir. Evet, de ki peygamberim, benim Allah’tan başka velim yoktur. Siz de deyin ey Müslümanlar, bizim boyunlarımızdaki iplerin ucunu eline teslim edeceğimiz Allah’tan başka velilerimiz yoktur. Ve bir de şunu de ki peygamberim: "Ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum. Ve ben asla müş­riklerden değilim." Sûrenin başında demiştim ya bu sûre tek tek imanı anlatır. Tek tek, “gul, gul” buyurarak bu sûre inancı anlatır. De ki, ben Müslü­manların ilki olmakla emrolundum ve bana sakın müşriklerden olma diye emredildi. Hani Bakara sûresinde yahudi ve hıristiyanlara: "Ey İsrail oğulları! Elinizdeki Tevrat’ı tasdik ederek indirdiğim Kur’an’a inanın; Onun ilk kâfirleri sizler olmayın! Âyetlerimi az bir değere satmayın! Ve sadece benden korkun!” (Bakara 41) Deniyor ve bu kitaba ilk iman edenlerin kendileri olması em-redi­liyordu ya, işte bakın burada da Rabbimiz peygamberine Müslü-manların ilki olmasını emrediyor. Tabi peygamberimizin şah­sında bize de Müslümanların ilki olmamız emrediliyor. Evet her ko­nuda Müslümanların ilki biz olmak zorundayız. Allah’ın emirlerinden birisine teslim olmak söz konusu olduğu zaman, Allah’ın emirlerinden birisinin ifası söz konusu olduğu zaman etrafımızda hiç kimse olmasa bile he-men ben diyeceğiz. Ama bakıyoruz ki bugün bizler Allah’ın emirle-rinden birisinin ifası söz konusu olduğu zaman deriz ki önce bi­rileri başlasın. Önce filanlar başlasın arkasını bir getiririz diyoruz değil mi? Meselâ köyde hizmet yapan birisine gardaş köyde şöyle bir hizmet başlatsan, her gün çevrendekilere bir âyet, bir hadis anlatsan filan denince diyor ki ah benden önce bir tek kişi bunu yapmış ol­say-dı! Benden önce keşke bu konuda çığır açan birisi olsaydı, ben de çok rahat yapardım, diyor adam. Veya bir başkasına gardaş düğününde şöyle şöyle yapsan olmaz mı? Deyince, diyor ki adam, ah benden önce bir tek kişi bunu yapmış olsaydı! O zaman ben de çok rahat yapardım, bunu. Hep baş-kalarından bekliyoruz. İlk defa başkaları yapsın, ilk defa başkaları başlasın, ilk defa başkaları çıksın biz arkasından geliriz, diyoruz. Hep başkalarını bekliyoruz. Halbuki fazilet ilk başlayandadır. Fazilet ilk başlatandadır. Hani Rasulullah Efendimizin çığır açma hadisini biliyo­ruz. Allah’ın Resûlü buyurur ki: "Kim dinde hayırlı bir çığır açarsa açtığı bu çığırın sevabı bu adama ait olduğu gibi kıyâmete kadar açtığı o çığırdan gidenlerin sevaplarının bir misli kendilerinin ki eksiltmeksizin onun defterine yazılacaktır. Kim de dinde kötü bir çığır açarsa o açtığı çığırın vizri onun omuzuna yazılacağı gibi o çığırdan kıyâmet gününe kadar gidenle­rin günahlarını bir misli onun sırtına yazılacaktır." Meselâ insanların Kur’an’a yönelmesi adına, sünnetle iştigal et­meleri adına kim bir adım atarsa, kim ilk adımı atarsa karşısındaki-lerde meydana gelecek İslâmî değişikliklerin sevabının bir misli bu ilk adımı atana verilecektir. Öyleyse her konuda Müslümanların ilki olmaya çalışacağız. Hayır işlerde, hayırlı işlerde başkalarını bekleme­yeceğiz. Ah benden önce bunu birileri yapsaydı! demeyeceğiz. Onu ilk yapan biz olacağız. Vallahi Hz. Hatice annemiz birazcık bekleseydi, Hz. Ebu Bekir Efendimiz biraz bekleseydi. Hele birileri Müslüman olsun da ondan sonra Müslüman olalım deselerdi kıyâmete kadar beklerlerdi de yine Müslüman olamazlardı. Öyleyse biz de beklemeyeceğiz. Önce birileri yapsın, önce birileri başlasın diye beklemeyeceğiz ve herkesten önce biz Müslüman olmaya, herkesten önce o emri biz uygulamaya başla­yacağız. Ve bir de hayırlı işlerde acele edeceğiz, kesinlikle beklemeye­ceğiz. Hele şu doktoram bir bitsin! Hele şu işimi bir bitireyim! Hele şu askerlik bir bitsin! Hele şu diplomayı bir alayım! Hele bir evleneyim! Hele şu idare bir değişsin! Hele işler yoluna bir girsin diye beklersek sabah-ı Haşr’e kadar bekleriz de yine o konuda fırsat bulamayız Allah korusun. Evet ben Müslümanın ilki olmalıyım diyeceğiz. Yeryüzünde ben­den başka hiç kimse Müslüman olmasa da, herkes bana düşman olarak kâfir olsa da ben yine de hiç kimseyi beklemeden Müslüman olmak zorundayım. Ya da bunun bir başka mânâsı da; benim ilk işim Müslümanlık olmalıdır. Benim ilk işim Müslümanlık olmalı. Müslümanlığımı ön plana almalıyım. Mesleğim ikinci, üçüncü planda olmalı. Öğretmenli­ğim ikinci, üçüncü planda olmalı, talebeliğim öyle olmalı, hacılığım, hocalığım, babalığım, evlâtlığım, zenginliğim fakirliğim, müdürlüğüm, amirliğim, hizmetçiliğim, memurluğum ikinci üçüncü planda olmalı. Ben önce Müslümanım, sonra öğretmenim. Önce Müslümanım, sonra tamirciyim. Önce Müslümanım, sonra babayım. Önce Müslümanım, sonra evlâdım. Eğer böyle yapmaz da mesleğimizi, işimizi, aşımızı, erkekliği­mizi, kadınlığımızı birinci plana alır da Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak o zaman bozuk bir Müslümanlık çıkacaktır karşımıza. Eğer Müslümanlığımızdan önce işimiz aşımızla ilgili, mesleğimiz meş­rebimizle ilgili problemleri gündeme getirecek olursak. Önce bunları çözmeliyiz, önce bunları halletmeliyiz diyerek Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak o zaman sapıklıklar başlayacaktır hayatımızda. Meselâ eğer Müslümanlığımızdan önce babalığımızı değer­len-direcek olursak o zaman belki evlatlarımızdan Allah’ın istemedikle­rini isteyerek kendimizi putlaştıran, kendimizi tanrı yerine koyan des­pot bir baba olarak ortaya çıkabiliriz. Ama biz eğer babalığımızı de­ğerlen-dirirken Müslüman olduğumuzu unutmazsak, Müslümanlığımız hatırımızda olursa o zaman Allah’ın istediği biçimde bir baba olma imkânımız olacaktır. Müslümanlığınızdan önce evlâtlığınızı gündeme getirirseniz o zaman babayı hiç takmayan despot ve itaatsız bir evlât, ya da babanın her dediğini dinleyen, babayı Rab yerinde gören bir evlât olabiliriz. Evlât olarak önce Müslüman olduğumuzu hatırlamaz, hatırımızda canlı tutmaz ve babanın arzuları karşısında önce bir Müslüman olduğumuzu unutur, yâni babanın arzularını İslâm süzge­cinden geçirmeden, baba karşısında oğulun, oğul karşısında babanın İslâm-da konumunu bilmeden babalık ve oğulluk ortaya koyarsak el­bette bu yanlış olacaktır. Veya meselâ eğer siz Müslümanlıktan önce siyasetçi olmayı denemeye kalkışırsanız o zaman belki kendinizi putlaştıran, kendinizi İlâh ve Rab makamında gören, Allah’ı tanımadan kendi egemenliği­nize dayalı bir sistem getirmeye kalkışabilirsiniz. Eğer Müslümanlığı­mızdan önce ticareti gündeme getirirsek, Müslümanlığımızdan önce ekonomiyi düzeltmeye kalkışırsak çok bozuk bir mala bakış, çok bo­zuk bir kazanma ve harcama anlayışı geliştirebiliriz. Ve de bunun adına İslâm da diyebiliriz. Müslümanlığımızı birinci plana almadığımız için, her şeyden önce Müslüman olduğumuzu gündeme getirmediği­miz için, Müslümanlığımız bu ticârî hayatımıza hakim olmadığı için mutlaka yanlışa düşeceğiz demektir. Ama unutmayalım ki ben Müslümanım demek ben bu kitapla amel ediyorum, ben tüm problemlerimi bu kitaba arzediyorum, bu ki­taptan ve bu kitabın pratik uygulaması olan Rasulullah’ın sünnetinden aldığım çözümlerle amel ediyorum demektir. Öyleyse bunu diyebil­mek için de kitap ve sünneti tanımak zorundayız. Bu kitabı tanımadan da Müslümanlığı yaşamaya kalkarsam o zaman bilmediğim tanımadı­ğım bölümlerde hep hata yapacağım demektir. Yâni demek istiyorum ki biz her şeyden önce Müslümanız dedik mi, o zaman tüm problem­lerimizde Müslümanlığı gündeme getirecek ve o problemlerin çözümü için ilk önce İslâm’a baş vuracağız, İslâm’ı öğreneceğiz ve hata et­memeye çalışacağız demektir. İşte İslâm budur, teslimiyet budur, Al­lah yardımcımız olsun inşallah. Değilse, eğer böyle yapmazsam, böyle yaşamazsam:
15."Ben Rabbime karşı gelirsem büyük günün aza-bından korka­rım." Evet ben büyük günün azabından korkarım. Bunu söyleyen Al­lah’ın Resûlüdür. Ya da peygamberinin böyle demesini istiyor Rab-bimiz. Kur’an-ı Kerîmde Rasulullah Efendimize böyle bazı hitaplar gö­rüyoruz. Meselâ eğer şöyle şöyle yaparsan senin şah damarını kopa­rırız! Veya eğer böyle böyle yaparsan dostun da yok, yardımcın da! gibi âyetler görüyoruz. Peki Allah’ın sevgilisi peygamber bile böyle olursa biz neyimize güveniyoruz da? Bakın Rasulullah korkuyor. Tabi öyle yapmaz Allah’ın Resûlü de Rabbimiz yine de onu ikaz ediyordu. Meselâ bazen bir içtihat olarak Allah’ın Resûlü bir şeyler ya­par. Meselâ Mekke müşriklerini huzuruna almış ve onlara bir şeyler anlatabilmenin heyecanı içinde kıvranırken bir Ümmü Mektum gelir ona şöyle şöyle davranır da Allah hemen onu uyarıverir. Ama bu ko­nuda mazurdur Allah’ın Resûlü. Çünkü o konuda daha önce kendi­sine bir uyarı gelmemiştir. Yâni onun içtihadıydı bu. Ama uyarı geldiği andan itibaren Rasulullah hemen Allah’ın uyarısına uyuverir. Meselâ yine münâfıklar hakkında istiğfar eder bir içtihat gereği Allah’ın Resûlü, veya bir münafığın namazını kılar da peygamber he­men Allah’tan uyarı geliverir bir daha böyle yapma diye. O bir beşer olarak bizim kendisine uyabileceğimiz, kendisini örnek alabileceğimiz, tam bize göre bir hayat yaşıyordu. Zira biz beşeriz, biz gaflet ederiz, biz hata ederiz. O gaflet etmez ama bir defasında Allah’ın Resûlü u-yuyup kaldılar, kendilerinin nöbetçi olarak bıraktıkları Hz. Bilal de uyu-yup kalınca sabah namazını geçirirler. Peki buna ne diyeceğiz şimdi? Allah’ın Resûlü hata etti mi diye­ceğiz buna? Hayır, ama bu şekilde namaz kazaya kalınca, kaza edileceğine dair bize bir hüküm verilecek, bize bir ders olacaktı bu. Tıpkı Hz. Adem ağaca yaklaştı, yâni Allah onun yaklaşmasına izin verdi ki dünya olsun. Allah buna müsaade etti ki tövbe gündeme gel­sin ve kıyâmete kadar günah işleyenlere tövbe konusunda bir hüküm vaz edilebilsin. İşte bakın Allah’ın Resûlü hata etmeyeceği halde: "De ki, eğer ben Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım!" Peki peygamber böyle korkarsa bizim ne yapmamız lâzım? Ama unutmayalım ki korkmak için bilmek lâzım. Meselâ bıçağın nasıl kes­tiğini bilmeyen kişi korkamaz. Ateşin yaktığını bilmeyen kişi korka­maz. İlerde birilerinin pusu kurduğunu bilmeyen kişi korkamaz. ce­hennemi bilmeyen kişi korkamaz. Allah’ın Resûlü biliyordu ki korku­yordu. Ben o günün dehşetinden korkuyorum diyordu. Yâni o gün, ya da bugün Rabbim benim belâmı veriverse ben ne yaparım! Bana kim yardım edebilir? Kim benim elimden tutabilir? Rabbime karşı kim bana yardım edebilir diyordu. Öyleyse âyetin ifadesiyle söyleyelim, biz de hem Allah’tan korkacağız, hem de bu korkumuzu insanlara du­yuracağız, çevremize ilân edeceğiz ki onlar da korksunlar. İşte Allah bize bunu anlatır.
16."O gün kim azaptan alıkoynursa, o kimse şüp-hesiz ki rah­mete erişmiştir. İşte bu apaçık bir kurtuluştur." İşte en büyük başarı budur, en büyük kurtuluş budur. Daha ön­ceki âyette kaybedenleri anlatmıştı Rabbimiz, burada da kazanan­ları anlatıyor. Kaybedenler kâfirlerdi, kazananlar da müminlerdir. Öy­leyse dünyadaki başarıların hiçbirisi bunun yanında başarı değildir. Dünyadaki kurtuluşların hiçbirisi bunun yanında kurtuluş değildir. Çok param oldu kazandım! Filan yere müdür oldum kazandım! Atımla ka­zandım, arabamla kazandım! Malımla kazandım, mülkümle kazan­dım! Hayır hayır bunların hiçbirisi kazanç değildir. Gerçek kazanç cennettir. Gerçek başarı, gerçek kurtuluş cennete girebilmektir. Müslümanlar bu başarıya adım adım ulaşabilmek için cennetin sahibinin razı olduğu hayatı yaşamak için çırpınırken, beri tarafta mülk bizimdir! Saltanat bizimdir! Egemenlik bizimdir! Bilgiyi biz dağıtı­yoruz! Şifayı biz dağıtıyoruz! Rızkı biz veriyoruz! Hayatınızı, düzeni­nizi biz sağlıyoruz! İstikbalinizi biz sağlıyoruz diyen kâfirler Müslü­manların başına üşüşecekler ve onları kendi egemenliklerine, kendi kanunlarına, kendilerine kulluğa çağıracaklardır. Egemenlik bizdedir! Hâkimiyet bizdedir! Eğer bizim kanunları­mıza itaat etmezseniz sizi yok ederiz! Rızık bizdedir, eğer bizim de­diklerimizi yapmazsanız rızkınızı keseriz! Maaşınızı keser, tayininizi çıkarır sizi sürgün ederiz! Şifa bizdedir, eğer bizim arzularımıza kulluk etmezseniz size türlü hastalıklar musallat ederiz. İlim bizdedir, eğer bizim dediklerimizi yapmazsanız sizi cahil bırakırız! Size diploma ver-meyiz, sizi doktor yapmayız, size doçentlik payesi vermeyiz! Ege­men-lik bizdedir, güç kuvvet bizdedir! Eğer bize kulluk etmezseniz dünyayı size haram ederiz! Eğer bizim hâkimiyetimizi kabul etmezse­niz sizi kodese tıkar güneşi size haram ederiz! Hayatı size zindan ederiz! Evet tüm sahte ilâhlar, tüm sahte melikler, Allah’ın kendilerine verdiği bu geçici güçlerini kullanarak bir şeyler yapabileceklerini zan­nederler. Ama bakın, bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bunların el­lerinde gerçekten hiçbir şey olmadığını, hiçbir güçlerinin olmadığını, bunlardan Müslümanların hiçbir zaman korkmamaları gerektiğini şöylece anlatmaya başlayacak:
17."Allah sana bir sıkıntı dokunduracak olursa onu ondan başkası asla gideremez. Sana bir iyilik murat ederse başkası asla onu engelleyemez." Evet Allah sana bir zarar murad ederse, sana bir zarar isabet ettirecek olursa, Allah’tan sana bir zarar gelecek olursa. Bu zararın türü, cinsi, cibilliyeti, eni boyu ne olursa olsun. En fazla ölüm olabilir, o da sana Allah’tan gelecek olursa onu O’ndan başka kaldıracak yok­tur. Onu O’ndan başka senden def edecek yoktur. Ne para, ne pul, ne ana, ne baba, ne amir, ne müdür, ne arka­daş, ne efendi, ne şeyh onu senden defedecek hiç kimse yoktur. Al­lah seni bir zarara düşürmeyi murad etti mi, Allah sana bir zarar ulaş­tırmayı takdir buyurdu mu artık onu O’ndan başka kaldıracak yoktur. Yine Allah sana bir hayır murad eder, senin bir hayra ulaşmanı dilerse onu senden engelleyecek hiçbir kimse yoktur. Seni o hayırdan mah­rum edecek hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Zarar veren de, fayda veren de Allah’tır. Allah’tan başka fayda ve zarar veren yoktur. Allah’ın Resûlünün bir hadisi şerifine dayanarak bunu şöyle ifade etmeye çalışalım inşallah: Allah’ın Resûlü Abdullah İbni Abbas-ın omuzundan tutar ve ona şöyle buyurur: Ey oğulcuğum! İste­yece-ğin şeyi sadece Allah’tan iste! Ağyarın kapısında dilencilik yapma! Anam! Babam! Amirim! Müdürüm! Ağam! Patronum! Üstadım! Şey-him! Arkadaşım! Hemşehrim! Bakanım! Dekanım! Yetişin! Beni kur-tarın deme sakın. Sığınacağın zaman sadece Allah’a sığın. İste­yece-ğin zaman da sadece Allah’tan iste. Çünkü kesinlikle bilesin ki bütün bir ümmet, bütün bir cihan toplansa da elbirliğiyle sana bir menfaat sağlamaya çalışsalar Allah’ın senin lehinde yazdığının dı­şında sana hiçbir menfaat sağlayamazlar. Gel sana para verelim! Borçlarını kapatalım! Dertlerini dağıta­lım! Sana şifa bulalım! Sağlığını sıhhatini geriye iade edelim! Tayinini memleketine çıkartalım! Sürgününü durduralım deseler hiçbir şey ya­pamazlar Allah’ın yazdığının dışında. Ya da bütün bir dünya toplansa da sana bir zarar vermeyi iste­seler bilesin ki senin aleyhinde yazdıklarının dışında sana hiçbir zarar veremezler. Allah’ın takdirinin dışında senin kılına bile dokunamazlar! Yâni seni okuldan atacaklar, işine son verecekler, İslâmî düşüncen­den ötürü seni hapse atacaklar, sürecekler, öldürecekler, önünü ke­secekler. Hayır hayır Allah’ın senin aleyhinde yazdıklarının dışında sana hiçbir zarar veremezler. Öyleyse aman müdürüme karşı şöyle şöyle davranayım da bu okulda kalayım! Dekana karşı şöyle şöyle davranayım da beni falan yere müdür yapsın. Müşterilerime karşı şöyle şöyle davranayım da çok para kazanayım. Müdürüm namazdan hoşlanmıyor. Öyleyse ben de namazı terk edivereyim de ondan gelebilecek bir zararı defedeyim. Şurada şu tavizi vereyim de şu faydayı sağlayayım. Başımı açıvere­yim de diplomayı alayım. Sakalımı kestireyim ki işten atılmayayım. Şuralarda görünmeyeyim ki doktorayı bitirebileyim. Yoo! Allah’ın tak­diri asla değişmez. Çünkü artık kâlemler kaldırılmış, sahifeler dürül­müştür. Yâni lehinde yazılanlar yazılmış, aleyhinde takdir edilenler edilmiştir. Onu Allah’tan başka değiştirecek de yoktur artık. Öyleyse in-sanlardan korkmaya, endişe etmeye, tabasbus ve tavizler içine gir­meye hiç de gerek yoktur. Evet Allah’ın Resûlünün hadislerinden be­nim anladığım budur. Bir de efendim bizler Allah’ın sevgili kullarıyız! Bizler Müslüma-nız! Bizim eve hastalık uğramamalı! Bizim eve polis gelmemeli! Ben Rabbime karşı görevlerimi eksiksiz yapıyorum! Binaenaleyh benim param kaybolmamalı! Benim ticaretim zarar etmemeli! Benim huzu­rum bozulmamalı! Rahatım kaçmamalı! Çoğumuz böyle düşünüyoruz bugün değil mi? Başımıza beğenmediğimiz bir şeyler geldiği zaman: "Yahu ben Allah’ın bu kadar kötü bir kulu muydum ki bütün bunlar be-nim başıma geldi!" diyoruz. Halbuki iyi kötü başımıza ne gelmişse bilelim ki bu Allah’tan geldi ve Rabbimiz bizi onunla imtihan etmek için göndermiştir. İmtihanın şeklini, biçimini de biz ayarlamıyoruz Allah ayarlıyor. Bu konuda asla ona itiraz etmeye ve akıl vermeye kalkış­mamalıyız. Ya Rabbi beni niçin kadın yarattın? Halbuki ben erkek ola­rak gelmek istiyordum dünyaya! Ya Rabbi beni niçin böyle beş tane kız evlâdıyla imtihan ediyorsun? Halbuki ben iki tane de erkek istiyor­dum! Ya Rabbi beni neden yüz milyonla imtihan ediyorsun? Halbuki ben milyarlarla imtihan edilmek istiyordum! Ya Rabbi beni neden bir çadırla imtihan ediyorsun? Halbuki ben bir villada imtihan olunmak is­tiyordum! Ya Rabbi bu felâketleri bana niçin gönderdin? Halbuki ben rahat bir hayatla imtihan olunmak isterdim diyerek imtihan konusunda Allah’a akıl vermeye, ona yol göstermeye kalkışmayalım. Evet zarar veren de, fayda sağlayan da sadece Allah’tır. Sana Allah’tan ne gelirse gelsin, bir acı, bir hüzün, bir sıkıntı, bir korku, bir hastalık, bir fakirlik, bir hayır, bir lezzet, bir iyilik, bir sevinç, bir sıhhat, bir zenginlik ne gelirse gelsin bilesin ki bunların tamamı Allah’tandır. Çünkü:
18. "O kullularının üzerinde yegâne kahirdir. O Hakîmdir, Habîrdir." Kahreden O’dur, öldüren O’dur, hayat veren O’dur. Ne zararı-na karşı konabilir, ne de hayrı engellenebilir. Zarar O’nun zararıdır, hayır O’nun hayrıdır. Fayda veren de, zarar veren de yalnız O’dur. Yeryüzünde ben sizin Rabbiniz değil miyim diyen sahte Rab­lere, hâkimiyet bendedir diyen İlâh taslaklarına, ben size izin verme­diğim halde nasıl secde ettiniz? Ben size müsaade etmediğim halde nasıl örtündünüz? Ben izin vermediğim halde nasıl sakal bıraktınız? Benim haberim olmadan bunları nasıl dile getirdiniz? Halbuki sizi ben tayin etmiştim! Sizin maaşınızı ben veriyordum! Sizler benim memur­larımdınız! Sizler benim ülkemde yaşıyor, benim okullarımda okuyor­dunuz! Benim iznim olmadan bunları nasıl gündeme getirdiniz? Be­nim iznim olmadan bunları yapamazsınız! Benim iznim olmadan hiçbir şey yapamazsınız! Ben istersem açtırırım, ben istersem kestiririm ben istersem nefes alış verişlerinizi bile kontrol ederim, sizin üzerinizde kahir olan, kahhâr olan biziz diyen sahte tanrılara hiç inanmayın. Kulları üzerinde Kahhâr olan, mutlak güç ve kuvvet sahibi olan sa­dece Allah’tır. Allah’ın izni olmadan kimse kimsenin kılına bile doku­namaz. Çünkü kahir Allah’tır. O’nun hükmünü reddedebilecek, onun emrini geri çevirebilecek yoktur. Kazasının önüne geçebilecek kâi­natta hiçbir güç yoktur. İşte buna böylece inanan kişi Müslümandır. Buna inanmayan, Allah’ın yegâne Kahhâr olduğuna inanmayan kişi asla cahiliyeye karşı duramaz. Allah’ın Kahhâr olduğuna inanmayan ve yeryüzünde Al­lah’tan başka Kahhârların da bulunabileceğine inanan kişi küfür kar­şısında cahiliye karşısında direnme gücü bulamaz. Buna inanmayan kişi küfür ve şirke başkaldıramaz, inancı adına içinde bulunduğu top­lumun şirkine kesinlikle savaş açamaz. Evet Kahhâr olan sadece Al­lah’tır. Ama şunu da hiçbir zaman unutmayın ki böyle inanıyormuş gi-bi görünerek, böyle yapıyormuş gibi görünerek de O’nu asla kandı­ra-mazsınız. Çünkü O Kahhâr olan Allah aynı zamanda: ...dir de. O Hakîm ve Habîrdir de aynı zamanda. Yâni yaptığı­nız, düşündüğünüz her şeyden haberdardır ve yaptıklarının tümünü hikmetle yapandır da. Evet, Allah Hakîmdir. Yâni her şeye hikmetiyle hakim olandır. Hâkimiyet elinde olandır ve hayata hükmedendir O. Neyi ne için yarattığını bilendir, yarattığına nasıl bir hayat tarzı belirle­yeceğini, yarattıklarının nasıl mutlu olacaklarını, yarattıklarına nasıl bir din göndereceğini, onları neyle sorumlu tutacağını bilendir O Allah. Ve yarattıklarının her şeyinden haberdardır O Allah. Elhamdülillah ki bu sıfatların sahibi sadece Allah’tır. Eğer başkaları da bu sıfatların sahibi olsaydı, başkaları da zarar vermeye, fayda sağlamaya güç ye­tirseydi o zaman bizim işimiz bitikti. Güçlüler yeryüzünde güçsüzlere asla hayat hakkı tanımazlardı. Yeryüzünde hakları olmadığı halde Allah’a ait olan bu sıfatla­rın kendilerinde de bulunduğunu iddia edenlere sormak lâzım. Bun­lardan bir tane insan gösterebilir misiniz ki ölümsüz olsun? Bir tek in­san gösterebilir misiniz ki ölüme çare bulmuş olsun. Başkalarına fayda ve zarar sağlaması şöyle dursun bir tek insan gösterebilir misi­niz ki kendisine faydalar sağlayıp, kendisinden zararları def edebilmiş olsun? Var mı böyle birileri? Eh öyleyse nasıl olur da bu adamlar hâ­kimiyet bizdedir, egemenlik bizdedir, biz istersek, biz istemezsek filan diyebilirler? Evet Allah’ın bu sıfatlarına dayanamadı kâfirler. Allah’ın Habîr oluşuna, kendilerinin yaptığı her şeyden haberdar oluşuna dayana­madılar da gelip Rasulullah’a sordular. Dediler ki ey Muhammed! Bir şâhit getir bu konuda. Gerek Rabbinin Habîr oluşuna gerekse böyle bir Habîr olan Allah’ın seni elçi olarak bize göndermesine bir delil, bir hüccet göster dediler. Bir şâhit istediler de Rabbimiz şöyle buyurdu:
19. "Şâhit olarak hangi şey daha büyüktür." de. "Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu; Allah'la beraber başka ilâhlar bulunduğuna siz mi şâhitlik ediyorsunuz de. "Ben şehâdet etmem" de. "O ancak tek bir İlâhtır, doğrusu ben ortak koşmanızdan uzağım"de. Evet şehâdetin en büyüğü nedir? En büyük şâhit kimdir? Al­lah’ın bu sıfatların sahibi olduğuna ve senin hak peygamber olduğuna en büyük şâhit, en büyük delil nedir? Bu konularda şehâdetin en bü­yüğü nedir? Hangi şahidin şehâdeti geçerlidir? Hangi şahidin şe-hâdeti diğer şâhitlerin şehâdetlerinden üstündür? Bu konuda hangi şahidin şehâdeti kesin bir hüküm ifade eder? O gün peygamber öyle diyordu ve kâfirler de soruyorlardı ona, peki bunun böyle olduğuna delilin nedir diye. Bugün biz de aynı şeyleri söylüyoruz. Biz de diyoruz ki Allah Kahirdir, Kahhâr dır. Biz de diyoruz ki Hz. Muhammed (a.s) Allah’ın hak peygamberidir. Bizim izinden gideceğimiz önderimiz, örneğimiz odur. Ondan başka örnek alacağımız yoktur. O nasıl yaşamışsa biz de öylece yaşamak zorundayız. Onun aile hayatı nasılsa, onun mala bakışı nasılsa, onun ge­cesi gündüzü nasılsa, biz de aynen onun gibi olmak zorundayız. Biz böyle deyince, bugünküler de bize diyorlar ki peki deliliniz nedir bu konuda? O gün peygamber onlara, bugün de bizler onlara diyeceğiz ki: Allah benimle sizin aranızda en büyük şâhittir. Evet onun pey­gamberliğine en büyük şâhit Allah’tır. Allah şehâdetiyle peygamber­liğe ulaşan Rasulullah tüm dünya kendisini inkâr etse bile ne gam, o yoluna devam edecektir. Veya Allah şâhitliğindeki bir peygambere bizler inandıktan sonra tüm dünya bizden delil istese bile bu konuda, ne gam bizim peygamberimizin en büyük delili Allah şehâdetidir. İşte bakın bizim eşhedü dediğimiz konu Allah’ın eşhedü dediği konudur. Bu ne muazzam bir şereftir bizim için ki bizim şehâdet ettiğimiz ko­nuya Allah da şehâdet getiriyor. Âl-i İmrân sûresinde de Rabbimiz kendi kendine şehâdet getiriyor. Burada da bakın: Kendisinden başka İlâh olmadığına Allah şehâdet getiriyor. Al­lah’ın varlığına şâhit, Rasulullah’ın risâletine en büyük şâhit Allah dır. Bundan daha büyük bir şeref, bundan daha büyük bir delil olur mu? Müslümanların şehâdetine Allah sahip çıkıyor. Evet Rabbimiz peygamberine diyor ki, onlara şöyle söyle pey­gamberim: Sizce en büyük, en inandırıcı şâhit nedir? Söyleyin ben onu getireyim. Şimdi Allah’a, Allah’ın Rab oluşuna, peygambere, peygambe­rin gerçek örnek oluşuna nasıl şahit getirisiniz? Allah’ı ve peygamberi bilmeyenlere bu konuda nasıl delil getirilir? İslâm’ı tanımayanlara, kulluk bilincine ermeyenlere nasıl bir delil getirebilirsiniz? Meselâ ba­kın Ankara’da bir hoca efendiyi sorgulamak ve aramak üzere evine gi­derler. Arama tarama esnasında hocanın evinde televizyonun olma­dığının farkına varırlar ve sorarlar hocaya. O da evinde televizyonun olmadığını söyler. Adamlar buna kesinlikle inanmazlar ve hayret, na­sıl yaşar bu adam bu devirde televizyonsuz derler. Evet İslâm bilin­cinde olmayan bu adamlara nasıl anlatabilirsiniz bunu? Televizyonsuz da yaşanabileceğini nasıl inandırabilirsiniz bu adamlara? Nasıl bir de­lil getirebilirsiniz bu konuda? Sadece diyebileceğiniz bir tek şey var, o da: De ki Allah sizinle bizim aramızda şâhittir bu konuda. Meselâ deseniz ki birine soframda üç kaptan fazla yemek bulundurmuyorum, inanmaz adam buna. Veya deseniz ki ben soframda kesinlikle içki bu-lundurmuyorum, inanmaz buna adam. Veya meselâ bir Alman’a de­seniz ki ben sabahtan akşama kadar hiçbir şey yemeden oruç tutuyo­rum, kesinlikle inanmaz buna. Adam öyle bir hayat yaşıyor ki öyle bir hayata inanmış ki ben ona gerçek İslâmî hayatın bu olduğuna nasıl inandıracağım? Nasıl bir delil, ne tür bir şâhit getireyim yâni onu buna inandırabilmek için? Adam modaya karşı gelinemeyeceğine öyle bir inanmış ki, âdetlere ters düşülmemesi gerektiğine öyle bir inanmış ki çevrenin insan hayatına etkili olduğunu öyle bir kabullenmiş ki, şimdi ben bu adama nasıl bir delil, nasıl bir şâhit getireyim ki çevrenin, mo­danın, âdetlerin, törelerin, ağanın, patronun, yönetmenliklerin, yasala­rın bizim iyi bir Müslüman olmamızı engelleyemeyeceğini ispat ede­yim. De ki Allah. Eh ben de öyle diyorum. Gardaş bu konuda Allah şâhittir. Bizim böyle yaşamamızı Allah istiyor, başkasını da bilmem! "Ve bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyar­mam için vahy olundu." Demek ki bu kitap sadece o döneme ait değildir. Demek ki bu kitabın hükümleri sadece onun indiği dönem insanlarını kapsamaz. Sadece indiği dönem insanları için bağlayıcı değildir bu kitap, aksine kıyâmete kadar ona ulaşan insanları da onunla uyarmak için indiril­miştir. Onunla sizi uyarmam için, sizi cehennemden korumam ve cen-nete kazandırmam için bu Kur’an bana vah yolunuyor. Allah’ın Resûlü kendi dönemindeki insanlara diyordu bunu. Sizi uyarmam için. Uyardı Allah’ın Resûlü dönemindeki ashabını. Kur’an’ı tebliğ ederek uyardı, Kur’an’ı gündeme getirerek uyardı, Kur’an’ın nasıl pratize edileceğini bizzat hayatında göstererek uyardı. Ama sadece onları değil bu Kur’-an kıyâmete kadar her kime ulaşırsa onları da uyarmak üzere bu kitap bana indirildi. Evet dün onları uyarmıştı Allah’ın Resûlü şu anda da bizi uyarıyor. Şu anda bile Allah’ın Resûlü bizi Kur’an’la uyarıyor. Kim ki Kur’an okuyor, bilsin ki o, Rasulullah’la karşı karşıyadır. İbni Cerir der ki; “Bu âyetle anlaşılıyor ki kendisine Kur’an’ın ulaştığı kimse bizzat Muhammed (a.s)'ı görmüş gibidir.” Öyleyse şu anda bizler de Rasulullah’la karşı karşıyayız. Meselâ bir elçi hükümdarın emrini bir valiye ulaştırıyor. Bu emir o elçinin değil hükümdarın emri­dir. Öyleyse ben şu anda o elçinin size ulaştırdığını ve de elçiyi gön­de-renin mesajını size ulaştırıyorum. Tâbiînden Muhammed Bin Kab El Kurazi der ki: "Kur’an oku­yan kişi onu peygamberden dinliyormuş gibi okusun. Zira onu şu anda sizi uyarmak üzere Allah’ın Resûlü okumaktadır." Gerçi kesin biliyoruz ki Allah’ın Resûlü vefat etmiştir. Maddî planda onun etkinliği bitmiştir. Ama yine kesin biliyoruz ki onun Risâ-leti, onun fonksiyonu, onun misyonu, onun yolu, onun sünneti devam ediyor ve kıyâmete kadar da devam edecektir. Öyleyse sanki şu anda Allah’ın Resûlü okuyor da biz ondan dinliyormuşuz gibi onu dinleye­cek ve okuyacağız. Ve şunu kesin bilelim ki böyle okumadığımız, böyle dinlemediğimiz sürece de ondan istifade imkânımız olmayacak­tır. Bu âyet aynı zamanda bizden bize ulaşan bu kitabın âyetlerini tebliğ etmemizi de istemektedir. Allah’ın Resûlü bir hadisi şeriflerinde: "Allah’ın kitabından her kime bir âyet ulaşmışsa mu­hakkak ki ona Allah’ın emri ulaşmıştır. O da bir âyet de olsa Allah’ın kullarına onu ulaştırsın!" Buyurur. Öyleyse bize Allah’ın kitabı ulaşmıştır, Allah Resûlü va­sıtasıyla, kitabı vasıtasıyla Allah bizi uyarmıştır, biz de uyarıldığımız bu âyetlerle başkalarını uyarmak, başkalarına da bu âyetleri ulaştır­mak zorundayız. Ancak burada şunu da söyleyelim ki bu kitap geldiği andan itiba­ren kıyâmetin kopacağı zamana kadar ki insanların tamamı bu kitaptan sorumludur. Tüm insanlık bununla sorumlu tutulacaktır. Bu kitap kendilerine ulaşsın ulaşmasın, bu kitabın varlığından haberdar olsun olmasın fark etmez herkes bundan sorumlu tutulacaktır. Ham­beliler bu görüştedirler. Ancak Hanefîler bu kitabın uyarısı kendisine ulaşmamış, bu kitabın uyarısıyla karşı karşıya gelmemiş toplumlar bu kitabın hükümlerini terk etmekten sorumlu olmayacaklardır derler. Hanefîler Übey Bin Kâbın hadisi bunun delilidir derler. Rasulullah’ın huzuruna bir kısım esirler getirildi. Allah’ın Resûlü onlara sordu: "Sizler İslâm’a dâvet edildiniz mi, buyurdu. Onlar; hayır! Bize İslâm ulaşmadı, dediler. Bunun üzerine Al­lah’ın Resûlü onları serbest bıraktı ve: "Kur’an bana sizi de ulaştığı kimseleri de uyarmam için vah yolundu" Âyetini okudu. "Allah’la beraber başka ilâhlar bulunduğuna siz şâ­hitlik mi ediyorsunuz? Ben şehâdet etmem, de. O ancak tek bir İlâhtır, doğrusu ben sizin ortak koşmanızdan beri­yim, de." Yoksa sizler Allah’tan başka ilâhlar da mı kabul ediyorsunuz? Ya da sizler Allah’la beraber hayatınıza karışacak başka İlâhların var­lığına da mı şehâdet ediyorsunuz? Hayata, ölüme, öldürmeye, dirilt­meye, rızık vermeye, yönetmeye, kanun koymaya yetkili başka İlâhlar da vardır demeye mi çalışıyorsunuz? Hayatınıza karışacak Allah’la beraber başka rablerin başka ilâhların varlığına mı inanıyorsunuz? Bu hayatınız ne böyle? Kadın, para, dünya, mal, mülk, makam mevki yoksa sizler bunlara da mı şehâdet ediyorsunuz? Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını dinlemeden yanasınız. Yoksa sizler hayatınızın bazı bölümlerine karışan Allah’la beraber başka Rablerin varlığına da mı inanıyorsunuz? "De ki, ben şâhitlik etmem!" Peygamberim! Onlar hayatlarına karışacak başka İlâhların varlığına da şâhitlik ederlerse sen onlarla beraber olup da onların bu bozuk düzen inanışlarına şâhitlik etme, buyuruluyor. Sûrenin ilerdeki âyetlerinde gelecek Rabbimiz orada da buyura­cak ki: "Eğer onlar şâhitlik ederlerse onlarla beraber olup sözlerini kabullenme, âyetlerimizi yalanlayan ve âhirete inanmayanların heveslerine uyma. Onlar Rablerine baş­kalarını denk tutuyorlar." (En’âm 50) Müşrikler Allah’ın Resûlüne tekliflerde bulunuyorlardı. Allah’ın Resûlü kendi inanışlarını kabullenmesi halinde onun dinine girecekle­rini ileri sürüyorlardı. Para pul teklif ediyorlar, makam mevki sunuyor­lar, kadın kız gösteriyorlar, koltuk sandalye teklif ediyorlardı. Onu zor-luyorlardı buna. Sanki bu iki şeyin, yâni şirkle imanın cem edil­mesi, küfürle imanın birlikte yaşanması mümkünmüş gibi Allah’ın Re­sûlüne teklif ediyorlardı. Tıpkı günümüzde kimilerinin hem Allah’a tes­lim hem de hayat programını Allah’tan başkalarından alarak bir Müs­lümanlık yaşayabileceklerini zannettikleri gibi. Yâni hem Allah’a inanıp hem de Allah’tan başkalarının kanunlarını da uygulayarak, hem Al­lah’a inanıp hem de Allah’tan başkalarından da yardım dileyerek, hem Allah’a inanıp hem de Allah’tan başkalarını da velî kabul ederek Müslüman kalabileceklerini zannettikleri gibi. Evet bugün kimi insanlar da böyle inanıyorlar. Yâni hem Al­lah’a kulluk yapalım, hem de Allah’tan başkalarını da razı edelim, böylece Müslüman kalırız zannediyorlar. Halbuki bu ikisinin birlikte olması kesinlikle mümkün değildir. Kişi ya Allah’ın kuludur, ya da baş­kalarının. Allah’la birlikte aynı zamanda başkalarına da kulluğu Allah asla kabul etmemektedir. "De ki benim Rabbim bir tek İlâhtır ve ben sizin or­tak koşmanızdan beriyim." Ben sadece O’na kulluk ederim. Benim Rabbim tekdir. Benim hayat programımı tespit eden Rabbim bir tanedir. Ben O’nunla bera­ber program yapmada ortaklar kabul etmiyorum. O’nunla birlikte ar­zularına uyacağım, rızasını kazanmaya çalışacağım, talimatlarını ye­rine getireceğim başka Rabbim, başka İlâhlarım yoktur. Hüküm O’-nundur, hâkimiyet O’nundur, yaratan O’dur hayat veren O’dur, öldü­ren O’dur, rızık veren, doyuran O’dur, kanun koyan O’dur hüküm vaz eden O’dur. Ben O’nunla beraber başkalarını da dinleyerek şirk koş­mam. Ben sizin anlayışlarınızdan beriyim. Evet Allah’ı küstürmek adına başkalarını razı etmek şirktir. Al­lah’ı küstürmek adına babamızı, anamızı, karımızı, liderimizi, efendi­mizi, zevklerimizi razı etmek şirktir. Allah’ı küstürmek adına başkala­rının arzularını yerine getirmek şirktir. Allah’ı küstürmek adına başka­larının kılık kıyafet anlayışını kabul etmek şirktir. Allah’ı küstürmek adına başkalarının alfabesini kabul etmek, Allah’ı küstürmek adına başkalarının hayat tarzını kabul etmek şirktir Allah korusun. Evet yahudiler şirk koştular, hıristiyanlar şirk koştular Allah’a. Onlar Azizlerini, Papazlarını, Hahamlarını, Keşişlerini Allah makamına oturttular ve Allah’a ortak bildiler bunları. Bunların dediklerini Allah buyruğu gibi kabul edip onlara kulluk yaptılar. Ehl-i kitap böyle yapar­ken müşrikler de göklerin ve yerlerin sahibi Allah’tır. Severiz sayarız o Allah’ı. Gökleri ve yerleri ona verelim ama o Allah bizim hayatımıza karışamaz diyerek Allah’a şirk koştular. Kendi hayatlarına Allah’tan başka karışacak Rabler bularak Allah’a şirk koştular. Dediler ki o Allah bizim hayatımıza karışmaz, karışamaz. Çünkü bizim pis işlerimiz var, dalavereli işlerimiz var, basit işlerimiz, karanlık işlerimiz mafya işlerimiz var. Ekonomik işlerimizde bizim ne yapacağımız belli olmaz, meslek hayatımızda ne yapacağımız belli olmaz, siyasi işlerimizde nasıl dalavereler yapacağımız belli olmaz. Hukuk işlerimizde içimizde kimi güçlüler var biz onlara garibanlardan farklı hak tanımak zorundayız. İçimizde dokunulmazlar var, azizler var, imtiyazlılar var, para babaları var onlara ayrıca hak tanımak zo­rundayız. İçimizde güçlüler var, egemenlik sahipleri var, onlara malla­rımızdan belli bir hisse ayırmak zorundayız. İçimizde etkili yetkili kim­seler var bizler zaman zaman onlara da dua yapmak zorundayız. Du­alarımıza onları da karıştırmak zorundayız. Onlara da sığınmak, on­lardan da yardım istemek zorundayız. Yâni bizim böyle pis işlerimiz var, kirli işlerimiz var. Ya Rabbi sen yücesin, seni böyle pis işlere ka­rıştırmak istemiyoruz. Sen göklerinle ilgilen, diğer varlıklarınla ilgilen, yerinde dur, bizim işimize karışma, bırak bizi kendi halimize de ne ha­limiz varsa görelim, diyerek Allah’a şirk koştular. Tıpkı şu anda ya Rabbi tamam din göndermişsin bize, kitap göndermişsin, peygamber göndermişsin, bize bir hayat tarzı belirle­mişsin anladık da yâni eskimiş bunlar. Onlar demode olmuş artık di­yerek kitaba ve peygambere farklı bir fonksiyon yükleyerek şirke dü­şen insanlar gibi. Ya Rabbi şu anda bizim hayatımız değişti. Bizim dünyalık işleri­mizi becerecek adamlarımız var. Hukuk işlerimizi becerecek hu­kukçularımız var. Eğitim işlerimizi ayarlayacak eğitim şuramız, eğitim uzmanlarımız var. Kılık kıyafetimizi ayarlayan moda uzmanlarımız var. İyisi mi sen bizim hayatımıza karışma diye şirk koşanlar gibi. Evet onlar da bunlar da şirk koşmuşlar Allah’a. "De ki, Ben sizin şirk koştuklarınızdan da şirk koş­malarınızdan da beriyim." Evet bu konuda teberrî şarttır. Biz de diyeceğiz bunu. Diyece­ğiz ki ey müşrikler! Bizler sizin şirklerinizden de şirk koştuklarınızdan da, şirk âdetlerinizden de, şirk sistemlerinizden de beriyiz. Bizim kul­luk anlayışımızla sizinkilerin uzak ve yakından en ufak bir benzer yanı yoktur, diyeceğiz ve tamamıyla müşriklerden ve onların şirk anlayışla­rından, şirk düzenlerinden, şirk unsurlarından ayrılacağız, ayrışaca­ğız. Yâni ben Allah’a inandım! Yetmez bu. Allah’a inanmakla bera­ber Allah’tan başkalarından teberrî de şarttır. Allah’a imanla beraber Allah’tan başkalarına itaati reddetmek de şarttır. Müslümanlar şunu kesinlikle bilmelidirler ki onlar tamamıyla cahiliyeden ve cahiliye anla­yışlarında ayrılmadıkça onlara Allah’ın yardımı gelmeyecektir. Allah’ın va’di gerçekleşmeyecektir. Onlar cahiliyenin karşısına dikilip açıkça onu reddetmedikçe, onlardan ayrıldıklarını açıkça ortaya koymadıkça zafer asla müyesser olamayacaktır. Zafer ve Allah’ın yardımı gele­mediği gibi böyle hem Allah’a inanır, hem de başkalarının rubûbiye-tine ve ulûhiyetine inanırsak bilelim ki bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği Müslümanlık da olmayacaktır.
20. Kendilerine kitap verdiklerimiz Muhammedi çocuklarını tanı­dıkları gibi tanırlar. Fakat bunlar kendile-rine yazık ettiler, çünkü onlar inanmazlar." Evet kendilerine kitap verilenler, kitap bilgisine peygamber bil-gi­sine sahip olanlar Cenâb-ı Hakkın ulûhiyeti konusunda, Cenâb-ı Hakkın ortağının olmadığı konusunda kendilerine gönderilen son elçi­nin peygamberliği konusunda kesin bilgiye sahiptirler. Yâni onlar ken-di kitapları sayesinde, kendi peygamberlerinin kendilerine ulaştır­dık-ları bilgiler sayesinde kesin biliyorlar ki İlâh bir tek İlâhtır. O’ndan başka İlâh olmadığını ve O İlâhın gönderdiği elçinin son elçi olduğunu ve hak peygamber olduğunu oğullarını tanıdıkları gibi tanımaktadırlar bilmektedirler. Çünkü her peygamber kendi toplumuna ahir zaman peygam­berinin geleceğini, bu peygamberin sıfatlarını, kendisine gönderilecek kitabın özelliklerini, ümmetinin özelliklerini müjdelemiş, haber vermiş­tir. Onlar bunu oğullarını tanıdıkları gibi bilmektedir. Bilmekteydiler bunlar ama bildikleri halde hakkı gizliyorlardı. Mesela Abdullah İbni Selâm yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu âyetin mânâsını sorunca der ki: Vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bili­rim. Çünkü kendi çocuklarıma gelince ne bileyim onların anası beni kandırmış olabilir deyince Hz. Ömer onun alnından öper ve çok güzel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der. Yâni bizim ehl-i kitabın, bizim hoca takımının en büyük tehli­kesi buradadır. Kitaptan nasibi olanlar, İslâm’ı, imanı, Kur’an’ı sünneti, Allah’ı, peygamberi tanıyanlar. İlâhiyatlılar, İmâm Hatipliler, medrese­liler, hatipler, vaizler, müftüler, imâmlar, müezzinler, hocalar, hoca ço­cukları. Babası müftü olanlar, ya da Allah ve peygamberi adına biraz­cık bilgisi olanlar. Kitap ve sünnet adına azıcık bilgi sahibi olanlar var ya, işte onlar hakkı oğulları gibi tanımaktadırlar. Yâni kitapsız Müslü­manlık olmayacağını, peygamberi tanımadan Müslümanlık olamaya­cağını avuçlarının içi gibi bilirler, ama yine de yan çiziyorlar. Evet biz de biliyoruz hakkı. Biz de biliyoruz peygamberin fonk­siyonu. Biz de biliyoruz kitabın hayatımızdaki fonksiyonunu. Biz de bi­liyoruz bunları tanımak zorunda olduğumuzu. Biz de biliyoruz dinimizi bu ikisine bina etmemiz gerektiğini. Biz de biliyoruz bunlarsız din ol­mayacağını. Ama zevklerimiz ağır basıyor, menfaatlerimiz ağır bası­yor, dükkanımız ağır basıyor, okulumuz ağır basıyor, doktoramız ağır basıyor, evimiz engel oluyor, müşterimiz engel oluyor, yönetmenlikler ağır basıyor, çevremiz engel oluyor, âdetler, töreler ağır basıyor. Yâni oğlumuzu bildiğimiz gibi bileceğiz, ama dünyamız, menfa­atlerimiz dinimizi pratikte ortaya koymamıza engel olacak. Bu çok tehlikeli bir durumdur Allah korusun. Bunlar, bu yahudi âlimleri hakkı gizledikleri zaman kendilerinin gazaba uğrayacaklarını da bili­yorlardı. Bunu da bildikleri halde yine de gizlemeye devam ettiler. Bir de bu âyetten şunu anlıyoruz ki hakkı bilmekle hakka iman etmek ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilmek hakka iman etmek demek de­ğildir. Bakın bunlar biliyorlardı ama iman etmiyorlardı. Bilgi ve iman pratiğe dökülmedikçe hiçbir şey ifade etmez. Efendim işte mârifet yeterlidir, onlar bunun mârifetine ermişlerdir filan diye birtakım zırvala­rın da hiçbir kıymeti yoktur. Evet ehl-i kitap hakkı oğulları gibi bilirler. Avuçlarının içini bildik­leri gibi bilirler ama kendilerine yazık ettiklerinden, kendilerini boşa harcadıklarından iman etmezler onlar. Rabbimiz bu âyetiyle kıyâmete kadar ehl-i kitabın İslâm’a ve Müslümanlara karşı tutumlarını arzederek ümmeti Muhammed’e bu konuda ders veriyor. Onlar bu dini çok iyi biliyorlar. Onlar bizim dini­mizin dinamizmini çok iyi biliyorlar. Onlar kesinlikle biliyorlar ki bu din haktır. Ve yine biliyorlar ki yeryüzünde bu dinin mensupları yaşadıkça kesinlikle kendilerine huzur yoktur. Amerikan savunma bakanının yer­yüzünde bir tek İsmail oğullu kalmayıncaya kadar bizim savaşımız sü­recektir sözünün altında yatan da işte budur. Bu savaş din yalnız Al­lah’ın oluncaya kadar sürecektir. Bunlar Müslümanlar hayatta olduk­ları sürece kendilerine huzur olmayacağını bildikleri için, ayrıca kendi tutarsız ve sapık dinleriyle bu tehlikenin karşısında duramayacaklarını bildikleri için yıllardır bu dinin kuvvet kaynaklarını araştırmakta ve bu dini bozabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Bu kaynaklardan bu Müslümanları nasıl uzaklaştırabiliriz? Bu insan­ları dinlerini öğrenmekten nasıl koparırız? Böylece boşalan zihinlerine küfrü nasıl yerleştirebiliriz? Dertleri budur bu alçakların. Öyleyse bizler de kendi dinimizi kendi çocuklarımızı bildiği­mizden daha iyi bilmek zorundayız. Kendi dinimizi avucumuzun içini bildiğimizden daha yakın bilmek zorundayız, değilse Allah korusun bu alçaklar ve tüm yeryüzü zalimleri bizi ondan koparmaya âdeta yemin etmiş durumdadırlar, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.
21. Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini ya­lanlayandan daha zalim kimdir? Zalimler bunun için asla felaha ulaşamazlar." Allah’a yalan iftira edenden ve Allah’ın âyetlerini yalanlayan dan daha zalim kim vardır? Peki acaba Allah’a yalan iftirada bulun­mak ne demektir? Allah’a yalan iftirada bulunmak demek Allah’ın zâtıyla alâkalı, sıfatlarıyla alâkalı yalan söylemek, sıfatları konusunda O’nu ek­sik tanımak, O’nun bu eksikliğini yerdekilerle tamamlama cihetine gitmek, O’nda olan sıfatları başkalarına vermek, başkalarının da Onun sıfatlarına sahip olduğunu iddia etmek demektir. Yâni yeryü­zünde O’ndan başka program yapıcı, kanun koyucu bir kısım Rablerin de olabileceğine inanmak ve bu kişilerin kanunlarına da uyulması ge­rektiğini iddia etmek, bunların da yeryüzünde etkili yetkili varlıklar ol­duklarını söylemek, yalnız Allah’a ait olan hâkimiyet hakkını bu var­lıklara da vermek, ya da yeryüzünde Allah’tan başka şifa dağıtıcıların da varlığına inanmak, yeryüzünde Allah’tan başka rızık dağıtıcıların da varlığına inanmak, kendilerine sığınılacak, kendilerine dua edile­cek, yardıma çağrılacak Allah’tan başka varlıkların da bulunduğunu iddia etmek, işte bütün bunlar Allah’a yalan iftirada bulunmak demek­tir. Veya Allah’ın zâtıyla alâkalı Allah evlât edindi, Îsâ Allah’ın oğlu­dur, Uzeyr Allah’ın oğludur, melekler Allah’ın kızlarıdır biçiminde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Veya Aristo’nun dediği gibi Allah ha­yata karışmaz, Allah dünyayı yarattı ve işi bitti. Allah bir şey indirme­miştir, Allah bize âyet göndermemiştir, Allah bizim hayatımızla ilgi­lenmez şeklinde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Ya da hayatı ilgilen­diren konularda Allah ve Resûlüne rağmen, Allah ve Resûlünün buy­ruklarına rağmen veya onlara binaen söylenen yalanlar da Allah’a yalan iftiradır. Yâni Allah ve Resûlünün sözlerini başka bir şekle geti­rerek söylenen yalanlar. Onların dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde ya­lan iftirada bulunmak. Efendim zaten Allah da bundan yanadır, Allah da bunu istemektedir diyerek Allah’ın istemediklerini Allah istiyormuş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulunmak de­mektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır, İslâm da laikliği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma, kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir bunlar. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! diyerek, kimileri de bugün Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi demeye çalı­şıyorlar veya dedirtmeye çalışıyorlar Allah’a, Kur’an’a. İşte bu da Al­lah’a yalan iftiradır. Efendim ben Kur’an’ı başından sonuna kadar ta­radım, orada baş örtmeye dair bir tek emir bile bulamadım diyen kişi­nin iftirası. Veya ben bu insanların kurtuluşu için bir tek yol biliyorum o da demokrasidir, bunun dışında başka sıhhatli bir çıkış yolu bilmiyo­rum diyen adamın iftirası. Bütün bunlar Allah adına beyan ve Allah adına Allah’a yalan iftiralardır. Ya da yahudiler, hıristiyanlar ve müşrikler öyle bir hayat ya-şıyorlardı ki baştan sona İslâm’dan uzak. Ama diyorlardı ki işte bu ya­şadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır. İşte Allah’ın razı olduğu ha­yat budur. Allah kullarından böyle bir hayat ister. Bizler şu anda Al­lah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz. Bizler Allah’ın elçisi Mûsâ’nın yo­lundayız, Îsâ’nın yolundayız veya bizler Hanifleriz, yâni İbrahim’in yo­lundayız diyorlar ve Allah’a yalan iftirada bulunuyorlardı. Halbuki yaşadıkları bu hayat ne Allah’ın istediği bir hayattı, ne de bu sözünü ettikleri peygamberlerle ilgisi olan bir hayattı. İşte bu da Allah’a yalan iftirada bulunmaktır. Tıpkı bugün yaşadıkları hayat İslâm olmayan Müslümanların biz İslâm’ı yaşıyoruz, bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır demeleri gibi. Halbuki namazımızdan tesettü­rümüze kadar, siyasal yapılanmamızdan ekonomik sistemlerimize, hukuk tarzımızdan kılık kıyafet biçimimize, mücâdele metodumuzun meşruluğundan düğün dernek anlayışlarımıza, beşerî ilişkilerimizden soframıza kadar, çocuklarımızın eğitimine kadar bu yaşadığımız ha­yatta İslâm’ın i si bile yoktur. Evet böyle Allah’a karşı yalan iftiralarda bulunan ve bir de Al­lah’ın âyetlerini yalanlayanlardan daha zalim kim vardır? Allah’ın âyetlerini yalanlamak bir de âyetlere rağmen onları yok farz ederek bir ha-yat yaşamak demektir. Âyetleri yalan sayarak, yok farz ederek, varlığını görmezden gelerek, âyetleri örterek, gündeme almayarak bir hayat yaşayan kişiden daha zalim kim vardır diyor Rabbimiz. Böyle yapan zalimleri Allah kesinlikle hidâyete ulaştırmayacaktır. Bu tür in­san-lar kesinlikle saâdeti bulamayacaklardır, huzuru göremeyecekler­dir.
22."Bir gün hepsini toplarız. Sonra Allah’a şirk ko-şanlara: "Hani nerede o Allah’a şirk koştuğunuz ortak-larınız?" diyeceğiz." Evet Rabbimiz bir gün, kıyâmet günü bunları huzurunda topla­yacak ve onlara soracak: Hani nerede ortaklarınız? Nerede şerikleri­niz, şürekanız? Nerede o dünyada hatırını kazanmaya çalıştıklarınız? Nerede kendilerinde hâkimiyet gördükleriniz? Nerede bana ortak koştuklarınız? Aslında ortaklarınız değilken veya bana ortak olmaya lâyık değillerken inadına bana ortakmış gibi gördükleriniz? Nerede Rableriniz? Nerede Rezzak’larınız? Nerede hâdi leriniz? Nerede vedûdla-rınız, şâfileriniz? Hani nerede korktuklarınız, sığındıklarınız? Nerede kendilerine dua edip imdadınıza çağırdıklarınız? Nerede du­alarınıza ortak ettikleriniz? Nerede Benimle birlikte yeryüzünde etkili yetkili zannettikleriniz? Nerede mabutlarınız, timsalleriniz? Hani ne­rede on-lar? Çağırın da sizi kurtarsınlar onlar. Çağırın da sizi Benim elimden kurtarsın bu ortaklarınız. Evet şirk ulûhiyetin ve rububiyyetin herhangi bir özelliğini Al­lah’tan alıp başka birilerine vermektir. Bu ister o varlıklara kulluk yap­mak türünde olsun, isterse onlardan hukuk düzenleri almak türünde olsun hiç fark etmeyecektir. Evet Allah onlara hani o ortaklarınız ne­rede, buyurunca:
23."Sonra, "Rabbimiz Allah’a andolsun ki bizler şirk koşanlar değil­dik"demekten başka çare bulamayacaklar." Bakın tüyler ürpertici bir manzara. Bu adamların belki de yiye­cekleri son şey. Vallahi ya Rabbi biz müşriklerden değildik. Vallahi ya Rabbi biz sana bir şeyleri ortak koşmuyorduk. Evet alçaklar bir hayat yaşayacaklar, birbirleriyle olan münâsebetlerinden tutun da eğitimle­rine, hukuklarına, ticaretlerine, selâmlaşmalarına, tatillerine, takvimle­rine, kılık kıyafetlerine varıncaya kadar hayatlarının hiçbir bölümüne Allah’ı karıştırmayacaklar. Bütün bu konularda Allah’a itimat etmeye­cekler. Allah’tan korkmayacaklar. Tevekkülde bir sürü esbap bula­caklar. Allah’tan başkalarına sığınacaklar. Yeryüzünde Allah’tan başka etkili yetkili varlıklar kabul edecekler. Hâkimiyeti Allah’tan alıp başkalarına vererek şirke düşecekler. Sonra da utanmadan diyecek­ler ki vallahi ya Rabbi biz sana şirk koşmuyorduk. Biz Sana şirk ko­şan-lardan değildik diye yalan söyleyecekler. Yâni orada yalan söyleyecekler, çünkü henüz dilleri ve elleri bağlanmadan son bir kere konuşma imkânı verilecek onlara. Böyle son bir yalan söyleme imkânı verilecek onlara. Şirk koşmadıklarına dair, küfrü din olarak kabul etmediklerine dair yemin edecekler. Âyet-i kerîmede onların verecekleri bu cevaba "Fitne" yâni çare denmiş. Çünkü onların verdikleri bu cevap sadece bir yalandan ibarettir. Baş­kaca kendilerini haklı gösterecek bir mâzeretleri de yoktur. Veya Kahhâr olan, Cebbar olan, her şeyi bilen ve gören, mut­lak güç ve kuvvet sahibi olan Allah huzurunda yalan ne mümkün? Öyleyse belki de bunun bir ikinci mânâsı: Vallahi ya Rabbi meğer bizler müşrik değilmişiz diyecekler. Vallahi ya Rabbi meğer bu bizim sana ortak koşmaya çalıştıklarımız senin yanında ortak olmaya lâyık değillermiş diyecekler. Vallahi ya Rabbi şu bizim dünyada prensiple­rimizi kendilerinden aldıklarımız, kendilerinden korktuklarımız, kendi­lerini sevdiklerimiz, kendilerine sığındıklarımız, kendilerine dua ettikle­rimiz, hidâyeti kendilerinde gördüklerimiz, rızkı kapılarında bildikleri­miz, ya da senin sisteminin ve arzularının önüne geçirdiğimiz şeytan­larımız, tâğutlarımız, azizlerimiz, reislerimiz ve de nefislerimiz meğer sana ortak koşmaya lâyık değilmiş, bunu anladık diyecekler. Yâni dünyada takip ettikleri şirk çizgisini bırakıp tek Allah’ın rubûbiyetini kabul ettiklerini burada itiraf ediyorlar. Alçaklara bakın "Vallahi Rabbina" diyorlar. Rabbimiz diyorlar. Şimdi mi anladınız bunu? Şimdi mi anladınız Rabbinizin Allah olduğunu? Şimdi mi anladınız hayatınıza kanun koyma hakkına sahip olanın yalnız Allah olduğunu? Halbuki dün başkalarını Rab kabul edi­yordunuz. Dün başkalarının programını uygulamak için çırpınıyor ve onların arzularına toz kon-durmuyordunuz. Bakın Allah buyurur ki:
24."Bakın ki kendilerine karşı nasıl da yalan söy-lüyorlar. Bakın ki şirk koştukları da kendilerinden nasıl da uzaklaşıverdi." Allah buyuruyor ki bakın kendi vicdanlarına karşı nasıl da ya­lan söylediler. İnkâr ettikleri gerçekleri açık bir biçimde gözleriyle gö­rünce ve de taptıklarını, itaat ettiklerini, şirk koştuklarını, şirk unsurla­rını etraflarında göremeyince nasıl da inkâr ettiler, nasıl da yalan söylediler.
25."Buna rağmen onlardan kimileri de vardır ki seni dinlerler. Kur’an’ı anlarlar diye kalplerine örtüler kulaklarına da ağırlık koyduk. Bir âyet görseler ona iman etmezler. Nihâyet sana geldiklerinde de seninle çekişirler. İnkâr edenler: "Bu ancak öncekilerin masallarından başka bir şey değildir." derler." Onlardan kimileri de vardır ki seni dinlerler. Dinlerler ama ita­ate yanaşma görülmez hayatlarında. Dinlerler ama uygulamaya ya­naşmazlar. Çünkü bu adamların kalplerine hakkı duymalarına, hakkı anlamalarına engeller, kılıflar koyduk. Kulaklarına da sanki ısıdan izole etme veya elektrikten yalıtma anlamına bir izole, bir tecrit böl­gesi yerleştirdik. Kulaklarına kurşun dinlerler ama anlamazlar anla­yamaz-lar. Evet peygamberim, seni dinlemeye gelirler ama bu dinleme on­lara hiçbir fayda sağlamaz. Çünkü Allah onların Kur’an’ı anlamala­rına engel olarak kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koymuş­tur. Bunların durumları Bakara sûresinde şöyle anlatılıyordu: "Küfredenlerin durumu çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan hayvanı çağıranın durumuna benzer." (Bakara 171) Yâni bu insanlar çobanın nidasını, çağrısını duyan ama onun kelimelerinin anlamını anlamaksızın onun nidasına doğru giden sığır sürüleri gibidirler. Onlara bir şeyler anlatmak, nasihat etmek sığıra nasihat etmek gibidir. Ya da burada bağıran bu adamların kendileridir. Kendilerinin se­sini işitmeyen, işitse de anlamayan birilerine bağırıp çağırmakta­dırlar. Adam her gün bağırıyor; Atam! Babam! Dedem! Anam! Ecda­dım! Senin yolundan gidiyoruz! Senin izini takip ediyoruz! Senin yo­lundan, senin izinden ayrılmadığımızın ispatı olarak bak şu anda hu­zurundayız! Huzurunu huzursuzlara bozdurmayacağız! Filan diyorlar ya. Bağırıyorlar, çağırıyorlar ama berikisi duymuyor, işitmiyor. Evet birinci anlamıyla bu adamlar sözü duyarlar, çobanın se­sini duyarlar, ama onun demek istediğini anlamazlar, üzerinde dü­şün-mezler, anlamaya çalışmazlar demektir. Söyleyenin sözünü anla­mak için akıllarını, kalplerini, gözlerini, kulaklarını kullanmak istemez­ler. Kör bir taklitten yanadır adamlar. Denilenin sebebini, hikmetini anlamaya yanaşmazlar. Nitekim bir gün Resûl-i Ekremin okuduğu Kur’an’ı dinlemek üzere gelen Ebu Cehil kendisiyle birlikte onu dinle­yen Nâdir bin Harise: Ey Nâdir, Muhammed ne diyor? Onun okuduk­larından bir şey anladın mı diye sorar. Resul-i Ekremin okuduğu Kur’an’ı uzun bir süre dinleyen Nâdir der ki: Kâbe’yi inşa edene yemin ederim ki ne di-yor bilmem? Görüyorum ki o sadece dilini oynatıyor, ama ne dediğini anlamıyorum der. Evet anlamıyorlar, anlayamıyorlardı, çünkü Allah onların kalp­lerine mührünü basmıştı Bakara’da anlatıldığı gibi. Ekin-ne, kinan ke­limesinin çoğuludur ki kalplerinde kat kat örtüler vardır onların. Ölümle tüm bu organlar nasıl misyonunu kaybediyorsa, ölen kişi nasıl duy­maz duygulanmaz ve anlamaz hale geliyorsa işte aynen onun gibi kabiliyetlerini söndürmüş, duymamayı, anlamamayı tercih etmiş bu insanların bu organlarını Allah iptal edivermiş manevî bir ölümle. Bundan bir de şunu anlıyoruz ki herhangi bir kişiden İslâm hak­kında bir söz duyulduğunda delil sormadan ona uyulmaması ge­rekir. Çünkü onun dediği şey yanlış olursa ona uyan kişilerin Allah katında her hangi bir mâzeretleri olamaz. Evet bu adamlar seni dinlerler, Kur’an’ı dinlerler ama hiçbir şey anlamadan dinlerler. Kur’an sünnet okurlar ama anlamadan okurlar. Anlayıp kavramaya yanaşmak istemezler. "Nihâyet sana geldiklerinde de seninle çekişirler. Bu kâfirler derler ki bu esatîru’l evvelindir." Allah’ın âyetleri kendilerine okununca derki bunlar esatîru’l evve­lindir. Anlayabildiğimiz kadarıyla Kur’an’ın değişik yerlerinde ge­çen bu sözü, iki mânâ ile şerh edeceğiz 1- Esatir kelimesi, satır kelimesinin çoğuludur. Satırlarlar anla­mınadır. 2- Ya da esatir kelimesi üsturenin çoğuludur, o da üstureler, yâni mitoloji demektir. Buna göre bu hainlerin, bu kâfirlerin dediği, ya da bugünkü ga­fil Müslümanların çokça söyledikleri bu sözün iki mânâsı vardır: a: Bu kitap esatîru’l evvelindir. Bu eskilerin yazdıkları satırlar, bu eski kitaplardaki sayfalardır. Bunlar çok eski şeyler, hâlâ adam bakkal Alişandan alış veriş yapıyor demektir. Yâni bunlar eskilerin masalları, eski kitaplar bunlar. Eski şeyler, eskimiş şeyler bunlar. Bize göre daha çağdaş, daha biz ifadeli, daha bizim hayatımızı içeren ki­taplar olmalıdır. İşte şehrimizle, kentimizle, belediyemiz, parlamento­muzla, atımız arabamızla, parkımız plajımızla, radyomuz televizyo­numuzla ilgilenen bize yönelik, yeni kitaplar olmalı. Yâni daha çağ­daş, daha özgün, daha yeni kitaplar olmalı diyorlar. Yeni satırlar arı­yorlar adamlar. Veya efendim işte bunlar on üç asır öncesine ait şeyler. Ya da işte imâmlar dönemine, mezhepler dönemine ait şeyler. İmâmlar dö­neminde, mezhepler döneminde ayarlanmış, uyarlanmış şeyler. İmâmlar döneminde fıkha dökülmüş şeyler demeye çalışıyorlar. Garip ama bu alçakların dediklerini şimdi Müslümanlar söylüyor. b: Bu, mitoloji diyorlar, yâni efsane diyorlar. Sanki Kur’an’ın iste­diği hayatı mitoloji, efsane görmeye çalışıyorlar. Müslümanlar ya­pıyorlar bunu. Efendim o peygamberdi, elbette kitabı o anlayacaktı. Biz peygamber değiliz ki! Biz onun gibi değiliz ki bu kitabı anlayabile­lim! diyorlar. Efendim onlar sahâbeydi elbette bu kitabı onlar anlarlar ve yaşarlardı diyorlar. Yâni şimdi bizler sahâbe miyiz ki bu kitabın âyetlerini anlamak ve yaşamakla sorumlu tutulalım? Mümkün değil arkadaş bugün bunu yapmak diyorlar. Kardeşim eğer Müslümansan, Müslüman olduğunu iddia ediyorsan o zaman kızını böyle giydirecek­sin, hanımını böyle eğiteceksin, şuradan kazanacak, şurada harca­mayacaksın, denince yâni bu devirde kesinlikle bunları yapmak müm­kün değildir diyorlar. Belki o devirde, eski zamanlarda bunları yapmak mümkündü ama bu devirde kesinlikle olmaz bu, diyorlar. Namazsız, abdest siz olmaz diyeceksin. Çaysız bir hayat düşüneceksin. Televiz­yonsuz bir hayat düşüneceksin, vallahi bu devirde imkânı yok olmaz bunlar, diyorlar. Allah korusun ama dünkü namussuzların, ahlâksızların, kâfir-le­rin söylediklerini bugün Müslümanlar söylüyorlar. Kendilerine Al-lah’ın âyetleri okunduğu zaman kendilerine Allah’ın emirleri duyurul-duğu zaman bunlar esatîru’l evvelin diyorlar. Yâni bunlar ancak bir zamanlar insanların uyguladıkları ama bu zamanda uygulama imkânı olmayan şeylerdir, diyorlar. Hem masal diyorlar hem de insanları bun-dan engellemeye çalı­şıyorlar. Madem ki masal, öyleyse niye korkuyorsunuz bu kadar? Mademki masal, bırakın dinlesin insanlar. Hikâye anlatan başka insan yok mu piyasada? Hem kendilerine hem de çevrelerindeki insanlara tesir edeceğinden korkuyorlardı.
26."Onlar hem kendileri Kur’an’dan uzaklaşırlar hem de insanları ondan uzaklaştırırlar. Böylece kendi kendilerini mahvederler de farkına varamazlar." Hem Kur’an’a masal diyorlar, hem de insanları, kölelerini, ço­cuklarını menediyorlar o kitaptan. Aman duymayın, dinlemeyin diye­rek insanları ondan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Evet dinlemiyorlar, dinletmiyorlardı. Gürültü çıkararak engellemeye çalışıyorlardı. El çır­parak engellemeye çalışıyorlar, müzikle engellemeye çalışıyorlardı. Bakıyoruz bugün de zalimler insanları Allah’ın kitabından, Allah’ın di­ninden alıkoymak istiyorlar. Din eğitimini yasaklamaya çalışıyorlar. Allah’ın kullarının Allah kitabını duymalarına engel olmaya çalışıyor­lar. Aman bu insanlar dinle tanışmasınlar, aman bu insanlar Kur’an’la, kitaplarıyla tanışmasınlar diye insanlarla kitapları arasına engeller ko­yuyorlar. O gün de, bugün de din düşmanlarının yaptıkları şey budur. Bakın Rabbimiz Âl-i İmrân sûresinde bir âyet-i kerîmesinde bu hususu şöyle anlatır: "De ki: "Ey kitap ehli! Allah sizin yaptıklarını gö-rüp dururken Al­lah’ın âyetlerini niçin örtbas etmeye ça-lışıyorsunuz? De ki: "Ey kitap ehli! sizler doğru olduğuna şâhitken niçin dini eğri büğrü göstermeye çalışarak mü’-minleri dinlerinden çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah asla yaptıklarınızdan gafil değildir." (Âl-i İmrân 98,99) Diyor ki Rabbimiz ey ehl-i kitap! Ey yahudi ve hıristiyanlar! Ne oluyor size? Nereden alıyorsunuz bu gücü? Kafa çalıştırıyor, şeytan­lık yapıyor ve Allah’ın âyetlerini örtmeye, örtbas etmeye çalışıyorsu­nuz. Allah kullarına Allah’ın âyetlerini duyurmamaya çalışıyorsunuz. Neden Allah’ın kullarını Allah yolundan saptırmaya çalışıyorsunuz? Neden Allah’ın dinini eğri büğrü göstermek sûretiyle insanları dinden uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz? Dünün kitap ehli de aynı şeyi yapıyordu. Bugünün ehl-i kitap­ları da kendilerinin bu dinin mensubu olduklarını söyleyen, ama dinle diyânetle en küçük bir alâkaları bulunmayan zalimler de aman insan­lar dinleriyle tanışmasınlar, kitaplarıyla buluşmasınlar diye ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar, bütün propaganda imkânlarını kullanıyorlar. Bakın dün de, bugün de bu insanların yaptıkları şey şudur: 1- Önce insanların dine girmemeleri için, insanların kitaplarıyla tanışmamaları için engeller koyuyorlar. Her taraftan kapatıyor lar o yolu. Din eğitimini yasaklıyorlar. İnsanların kitap sünnet duyma yolla­rını kapatıyorlar. Böylece insanlara dini duyurmayarak Allah yolundan alıkoymaya çalışırlar. İnsanları kitaplarından uzaklaştırmaya çalışırlar. 2- Ama buna rağmen, bütün bu engellemelere ve aleyhte pro-pa­gandalara rağmen yine de insanlar bu barikatları aşarak dine gir-meye, kitaplarıyla tanışmaya muvaffak olmuşlarsa bu sefer de bu adamlar dinde eğrilik büğrülük meydana getirirler. Yâni o insanların önüne öyle bozuk bir din sunarlar ki bu dinin İslâm’la uzak ve yakından bir ilgisi yoktur. Yâni böyle hayata karışmayan, ya da hayatın bazı bölümlerine karışan, ama öteki bölümlerine karışmayan, işte sadece törenlerde hatırlanan onun dışında hayatta hiçbir geçerliliği olmayan bir din sunarlar. Ders kitaplarına koyarlar ve işte din budur diye insanlara bunu sunarlar. Evet hem bu din masaldır derler, bu kitap masaldır derler, hem de ondan ödleri kopmaktadır. Hem kendileri ondan uzaklaşırlar, hem de insanları ondan uzaklaştırmaya çalışırlar. Allah bunu anlatıyor. Bir de bu âyet Rasulullah’ın amcalarını, akrabalarını anlatır denmiş. O zaman âyetin mânâsı şöyle olacaktır: Onlar kendileri hem Kur’an’dan uzaklaşırlar, hem de insanları ondan yâni peygamberden uzaklaştırırlar. Yâni o Rasulullah’ın amcaları hem insanları peygam­bere ilişmekten korurlar, peygamberi insanlardan korurlar, ona sahip çıkarak, insanların ona zulmetmesinden korurlar, hem de kendileri ona inanıp gereken alâkayı göstermiyorlardı. Yâni kendileri Kur’an’-dan uzaklaşmakta, Kur’an’a inanmamaktadırlar şeklinde anlaşılmıştır. Evet peygamberimizin amcaları bir yandan peygambere sahip çıkar­ken, öbür yandan kendileri Kur’an’a da, peygamberlere de inanmı­yorlardı. Allah korusun, dilim varmıyor söylemeye ama sanki âyet bizi anlatıyor. Yâni bugün bir yandan sözde Kur’an’a sahip çıkan, diliyle Kur’ancı kesilen, her zaman ve zeminde Kur’an’ı müdafaa ederlerken öbür yandan kendileri savundukları kitaptan habersiz bir hayat yaşa­yan Müslümanlar gibi. Çok garip değil mi? Rasulullah’ın amcaları da böyleydi. Hem peygambere sahip çıkıyorlardı, insanlara karşı onu müdafaa ediyorlardı, hem de beri taraftan da onun getirdiği kitaptan uzak duruyorlardı. Tıpkı bugün Ebu Talip rolü oynayarak, bazı me­kânlarda imkân hazırlayarak hocaların din anlatmalarına fırsat hazır­ladıkları halde, yâni evlerinde, dükkanlarında birilerini öttürmeye de­vam ettikleri halde kendileri bir türlü aynı şeyi yapmaya yanaşmayan, kendileri dükkanlarıyla, işleriyle, aşlarıyla uğraşan ve bir türlü pey­gamber rolü oynamaya yanaşmayan Müslümanlar gibi. Ama:
27."Onların ateşin kenarına getirilip durdurulduk-larında, "Ah! Keşke dünyaya tekrar döndürülseydik! Rab-bimizin âyetlerini yalanla­masaydık ve inananlardan ol-saydık!" dediklerini bir görseydin!" Ey peygamberim keşke onlar ateşe sürüklendikleri zaman, ateşe sunuldukları zaman, hiç ummadıkları bir anda cehennemle bu­run buruna geldikleri zaman, ateşle kucaklaştıkları zaman onların yı­kılışlarını, perişanlıklarını, zilletlerini, nedametlerini, hasret ve rüsva­lıklarını bir görseydin. Hani arabasına binmiş, dümdüz bir yolda yüz, yüz elli km hızla giden bir adam düşünün. Az ilerideki bir kavşağın sonundaki köprü­nün uçtuğundan hiç mi hiç haberi yok. Hızla gidiyor uçuruma doğru. Yolun sağında solunda ilerdeki tehlikeyi bilen birileri, köprünün uçtu­ğunu bilen birileri el kol işaretleriyle var güçleriyle bağırıp çağırıp ikaz ediyorlar. Dur! Gitme! Köprü uçtu! Köprü uçtu! diyerek ikaz ederek adamı durdurmaya çalışıyorlar. Ama adam bütün bu ikazlara aldırış etmeden, hattâ bu haberlerin ve habercilerin tümünün yalancı oldu­ğunu zannederek hızla ilerliyor. Kendisini ikaz eden yüzlerce işaret­lere aldırış etmeden hızla ilerliyor. Nihâyet yüz, yüz elli km hızla gir­diği kavşağın sonunda on metre kala bir uçurumla burun buruna gel­diğini bir düşünün. O andaki halet-i ruhîye sini bir düşünün. Peygamberin, Kur’an âyetlerinin, kâinat âyetlerinin, binlerce işa­retlerin yanlış yolda gittiğini, cehenneme doğru gittiğini, korkunç bir badireye doğru gittiğini haber vermesine rağmen bütün bu haberlere kulak tıkayıp da burnunun doğrusuna giderken hiç ummadığı bir anda cehennemle burun buruna gelmiş kimselerin vaziyetlerini bir görsey­din. Bakın diyecekler ki: Ah!! Keşke dünyaya geri döndürülseydik! O zaman Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık! Ve inananlardan ol­saydık! Bakın görüyor musunuz ne diyor adamlar? Ah keşke Rab-bimizin âyetlerini yalanlamasaydık diyorlar. Rabbimizin âyetlerini. Alçaklar bugün onu Rab kabul etmiyorlar da ama o gün böyle diyecekler. Hiç ilgilenmedikleri, merak edip de bir kere acaba bu âyetler ne diyor diyerek hiç hatırını sormadıkları âyetleri yalanlamayalım diyorlar. Ya Rabbi bizi dünyaya geri çevir de dediğin gibi yaşayalım. Âyetlerin düsturumuz olsun. Âyetlerin elimizden düşmesin. Salih ameller işleyelim. Rab olarak sadece Seni tanıyalım diyecekler. Ama oradaki bu lâkırdılarının hiçbir değeri olmayacak. Bunlar aslında dün­yada iken de bu dedikleri şeylerin doğruluğunu biliyorlardı. Bakın Neml sûresinde bu husus şöyle anlatılır: "Gönülleri kesin olarak doğruluğunu kabul ettiği halde, haksız­lık ve büyüklenmelerinden dolayı onları bile bile inkâr ettiler. Bozgun­cuların sonunun nasıl olduğuna bir bak." (Neml 14) Bundan da anlıyoruz ki bu adamlar iman etmeyi arzuladıkların­dan ötürü değil de azaptan kurtulmak için dönmek iste­mektedirler. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz şöyle buyuru­yor:
28. Hayır! Hayır! Daha önce gizledikleri onlara göründü. Eğer geri döndürülseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler. Doğrusu onlar yalancıdırlar." Hayır hayır, bunların bu iddiaları yalandan ibarettir. Zira onlar dünyaya geri döndürülselerdi yine aynı suçu işleyecekler. Geri döndü­rülseler bile yine eski hayatlarına, yine eski şirklerine, eski küfürlerine, eski şikak ve nifaklarına dönecekler. Yine kendilerine başka Rabler bulacaklar, yine dünyayı âhirete tercih edecekler. Yine parayı âyetlere tercih edecekler, yine nefislerini ve tâğutlarını Rablerine ve Rablerinin âyetlerine tercih edecekler. Küfür ve isyan bunların vazgeçilmez huyu olmuştur. Zira ilerdeki âyetlerde gelecek Rabbimiz buyuracak ki ya­şadıkları sürece bu adamlar her gece öldürülmüşlerken, her sabah yeni bir imkânla geri çevrilmişlerdi de hayatlarında bir değişiklik ol­mamıştı. Nitekim babası anası, karısı veya yakınlarından birisi ölen kimse bu acı hadisenin tesiriyle üç beş gün Allah’a döner, namaz kı­lar, biraz biraz Allah’ı hatırlar, ama kısa bir süre sonra, o hadisenin etkisinden kurtulunca hemencecik unutuverir değil mi? Veya meselâ bir vakitler İmâm Hatipte talebeyken, Kur’an kur­sunda hafızlığa çalışırken, namaz kılıyordu da sonra bu iş bitince her şeyi unutuverir değil mi? Veya belâlar, musîbetler kapısını çalınca, karısı ameliyat masasındayken, çocuğu ölüm döşeğinde ecel teri dö­kerken, mahkemelik olduğunda, polis kapısına dayandığında, alacak­lıları boğazını sıktığında veya işte denizde boğulma tehlikesiyle karşı karşıyayken bunun heyecanıyla İslâm’a sarılır, üç beş gün Allah’ı ha­tırlar, ama tehlikeler geçince de yan çiziveriyor değil mi? İşte aynen bunun gibi bu hainler yine unutacaklar. Geri döndürülseler de yine eski hayatlarına dönecekler diyor Rabbimiz. Yâni dirilip geri çevrildik­leri zaman da yine: "Hayat ancak bu dünya hayatıdır! Bun­dan sonra dönüş ve hayat yoktur!" diyecekler. Biz bir daha di­riltilecek değiliz! diyecekler. Çünkü bunlara göre yalnız dünya vardır. Dünya hayatı ebedî­dir.
29. Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir, biz dirilecek de de­ğiliz"dediler. Evet, hayat bu hayattan ibarettir. Hayat ancak bu dünya ha-yatı­dır. Varsa da, yoksa da işte yaşadığımız bu hayat vardır. Bunun ötesinde başka bir hayat yoktur dediler. Bizler bir daha diriltilecek de­ğiliz diyerek âhiret hayatını inkâr ettiler. Bazıları hem dilleriyle inkâr ettiler, hem de hayatlarıyla inkâr ettiler. Hem sözle, hem de hayat programlarıyla inkâr ettiler. Bazıları da dilleriyle âhireti inkâr etme­mekle beraber, dilleriyle âhireti kabul ettiklerini söylemekle beraber hayatlarıyla âhireti inkâr ettiler. Hayat programlarıyla âhireti inkâr et­tiler. Evet âhiret hayatını inkâr etmeseler de dünya hedeftir onlar için. Şimdi buna göre biz kendimizi, çevremizi, en yakın akrabala­rımızı bir değerlendirelim. Yirmi dört saatin kaçta kaçını âhiret hesa­bına harcıyoruz? Bir günümüzün kaçta kaçını Kur’an’ın talimine, dinin tedrisine harcıyoruz? Kaçta kaçını dinin tebliğine, emr-i bil marufa harcıyoruz? Kaçta kaçını işimize, aşımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, ticaretimize, maişet teminine harcıyoruz? Öyleyse bizler Allah koru­sun da bugün dilimizle âhirete inandığımızı söylüyoruz ama bilfiil ha­yatımızla, hayat programımızla âhireti inkâr ediyoruz. Geleceğe ait planlarımızla, kazanma ve yığma hırsımızla, evlerimizin yapısıyla, ha­yat programımızla sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir program yapıyor ve âhireti inkâr ediyoruz Allah korusun.
30."Onları, Rablerinin huzuruna çıkarıldıkları za-man bir gör­sen! Allah: "Bu gerçek değil mi?" der; Onlar: "Evet Rabbimiz hakkı için gerçektir" derler. Allah da "Öyleyse inkâr etmenizden ötürü azabı tadın." der." Tıpkı suç işlemiş bir kölenin efendisinin huzurunda durdurulup hesaba çekilmesi gibi onları yaşadıkları hayatın, işledikleri suçların hesabını vermek üzere, yaptıklarının faturasını ödemek üzere Rable­rinin huzuruna çıkarıldıkları zaman bir görsen. Ve Rableri tarafından onlara: Nasıl bu dirilme işi hak değil miymiş? Hesaba çekilme konusu hak değil miymiş? Bu dünyada inkâr edip durduğunuz öldükten sonra dirilme işi gerçek değil miymiş? Hayatınızı hep dirilmeme hesabına göre bina ediyordunuz. Yaşadığınız hayat programında bu dirilme yoktu değil mi? Öldükten sonra unutulup gidecektiniz bir böcek gibi. Sümen altı edilecek ve bir daha hesaba çekilmeyecektiniz. Yaptıkları­nız yanınıza kâr kalacaktı. Haydi söyleyin bakalım aslı yok muymuş kıyâmet gününün? Allah yalan mı söylüyormuş? Kitap, peygamber ve mü'minler yalan mı söylüyorlarmış? Gerçekten bu insanı eriten kah­reden bir soru. Hani Tûr sûresinde de öyle deniyordu değil mi: "Bu bir büyü müdür? Yoksa hâlâ görmez misiniz? Girin oraya artık sabretseniz de sabretmeseniz de birdir. Ancak işlediğiniz suçla­rın karşılığını görüyorsunuz de-nilir" (Tûr 15,16) Hani Bedir’de gebertilen müşriklerin cesetleri Kalib-i Bedir de­nen çukura doldurulduklarında Allah’ın Resûlü de sormuştu onlara: "Ey kâfirler! Söyleyin bakalım! Ben Rabbimin bana va’dini hak bul­dum! Sizler de Rabbinizin size vaiydini (tehdidini) hak buldunuz mu?” buyuruyordu. Peki neydi Rabbimizin peygamberine ve mü’minlere va’di? Rabbimizin peygamberine va’di zaferdi, galibiyetti, hidâyetti, cennetti. Peki kâfirlere vaiydi neydi? Hezimetti, mağlubiyetti, ateşti, cehennemdi. Kâfirlerin cesetlerinin üzerinde soruyordu Allah’ın Re­sûlü onlara. Ben Rabbimin bana va’dini gerçek buldum, siz de size vaiydini gerçek buldunuz mu? Nasıl yapar mıymış Allah dediklerini? diyordu. sahâbe-i kirâm soruyorlardı: Ey Allah’ın Resûlü bunlar ge­berdiler, sizin sözünüzü duyarlar mı? Allah’ın Resûlü buyurur ki; “Evet onlar aynen sizler gibi duyarlar, ama cevap veremezler.” Bakın burada da Rabbimiz buyurur ki: "Bu gerçek değil miymiş?" Bu sual karşısında artık tüm gerçekleri gören bu kâfirler diyecekler ki: "Evet Rabbimiz hakkı için gerçekmiş." diye­cekler. Böylelikle dünyada inkâr ettikleri öldükten sonra dirilme gerçe­ğini itiraf edecekler. Üstelik bu itirafı yeminle de pekiştirecekler. Val­lahi ya Rabbi bu iş hakmış diyecekler. Demez komaz olsunlar. Bunu dünyada diyeceklerdi. Bunu dünyada kabul edecekler ve hayatlarını buna göre bina edeceklerdi, geçmişler olsun. Evet itiraf edecekler hem de yeminle, ama heyhat ki bu itirafın kendilerine hiçbir faydası olmayacak. Çünkü zaten onu kesinlikle inkâr edemeyecekleri bir or­tamda itiraf etmektedirler. O ortamda zaten inkâra güçleri yoktur.