Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

En'âm Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

165 ayetSayfa 7 / 12
71,72 "Biz Allah’ı bırakıp da bize herhangi bir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim? Tıpkı arkadaşları, bize gel, diye çağır­dıkları halde yer yüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp, şeytanların baştan çıkararak uçuruma çektikleri ahmak kimse gibi i olalım?" De ki: "Al­lah’ın gösterdiği yol yegâne doğru yoldur. Bize âlemlerin Rabbine tes­lim olmak emrolundu." Evet biz Allah’ı bırakıp ta bize ne fayda ne zarar vermeye güç yetiremeyen acizlere mi dua edelim? Dua dua edileni büyük tanımak, onu büyüklük mevkiine oturtmak, O’nun bizim hayatımızda gücünü, kuvvetini, etkinliğini kabul etmek demektir. Biz daraldığımız bunaldı­ğımız bir anda birisine dua ediyor ve ondan bir şeyler bekliyorsak, onu imdadımıza çağırıyorsak onu bu işe muktedir kabul ediyoruz de­mektir. O’nun bu sebepler âleminde müessir olduğunu kabul ediyoruz demektir. Bizler kâinatta her çağıranın çağrısına icabet edecek, her dua edenin imdadına yetişebilecek bir tek varlık biliyoruz O da Al­lah’tır. Her dua edeni duyan, her duyduğuna icabet edip imdadına ye­tişen Rabbimiz dururken, O’nu bırakıp da yeryüzünde çağıranın ça­ğırmasını duymayan, duyamayan, duysa bile onun imdadına yetişme gücüne sahip olmayan, ne bize, ne de kendilerine hiçbir menfaat ve zarar sağlama imkânına sahip olmayan bizim gibi aciz varlıklara mı dua edelim? Daraldığımız zaman, bunaldığımız zaman, aman yetişin ey efendim! Yetiş ey filan ey falan! diye bizim gibi aciz varlıkları mı imdadımıza çağıralım? Ki bu varlıklar kendilerine dua edip yardıma çağırdığımız za­man bize hiçbir fayda sağlama imkânına sahip olmadıkları gibi, ken­dilerini terk ettiğimiz, kendilerini reddettiğimiz zaman da bize hiç bir zarar vermeyeceklerdir. Şimdi biz bu tür acizlere dua ederek böylece Allah bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geriye şirke mi dönelim? Allah bize doğru yolu gösterdikten sonra Al­lah’tan başkalarını imdadımıza çağırarak müşriklerden mi olalım? Tıpkı, “Bize gel! Bize gel! Kurtulursun” diye arkadaşları kendi-sini hak yola çağırıp dururken, kendisini hidâyete çağıran çağırıcılar varken, onu İslâm’a dâvet eden pek çok uyarıcı varken, tevhidi anla­tan bu kadar âyet varken, hakkı duyuran bu kadar hadis varken onla­rın çağrısını duymayarak, âyet ve hadislere bakmayarak yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan, şeytanların şaşırtıp yoldan çıkardığı kimse gibi mi olalım? Burada anlatılan Hz. Ebu Bekir’in oğludur denmiş. Babası ve ar­kadaşları kendisini İslâm’a çağırdığı halde bunları duymayan ve şeytan yoluna tabi olup bir türlü İslâm’ı kabule yanaşmayan Abdur-rahmân anlatılıyor burada demişler. Dün oydu belki, ama kıyâ­mete kadar kendisini hakka çağıran çağırıcılara rağmen onların çağrısına kulak vermeyerek şeytanların dâvetine icabet eden herkes anlatılıyor burada. Sonra da deniyor ki hidâyet Allah’ın hidâyetidir. Yâni Allah onu hidâyete ulaştırmadıkça hiç kimse onu hidâyete ulaştıramaz. Hiç-bir çağırıcı onun hidâyetine sebep olamaz. Aksi de böyledir tabii. "Allah kimi hidâyete erdirmişse artık onu saptıracak yoktur. Allah Azîz ve intikam sahibidir." (Zümer 37) Bir başka anlayışla bu tür şaşkın insanları kendi yollarına çağı­ran pek ok çağırıcı vardır. Ehl-i Kitap çağırıyor: "Yahudi ve hıristiyanlar diyorlar ki yahudi ve hıristiyan olunuz kurtulursunuz." (Bakara 135) 1400 sene önce Medine’deki yahudi ve hıristiyanlar diyordu ki yahudi ve hıristiyan olursanız kurtulursunuz. Bugünkü yahudi ve hıristiyanlar da diyorlar ki yahudi ve hıristiyan olursanız kurtulursunuz. Günümüzde yahudi ve hıristiyanlık dünyası diyor ki: Bakın işte sizin ekonominiz bozuktur, ticaretiniz bozuk, eğitiminiz iflas etmiş durumda, siyasal yapınız bozuk, aile düzeniniz bozuk. Her şeyiniz tefessüh et­miş durumdadır. Tabii önce kendileri bir bozdular hainler, kendi dü­zenlerini önce bir bozdular, sonra bizimkini de bozdular, bizi böyle bir boşlukta bıraktılar, sonra da diyorlar ki bu durumdan kurtulmak için yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, başa çareniz yoktur diyorlar. Ya yahudi olacaksınız, yahut da hıristiyan olacaksınız başka çareniz yoktur diyorlar. Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız tüm bu bozuk düzen hayatınız düzelecek diyorlar. Önce kendileri bir bozdular, yâni kendileri önce İslâm’dan uzak­laştılar, yahudi ve hıristiyan oldular. Sonra bize yöneldiler, bizi de bozdular, bizi de İslâm’dan uzaklaştırdılar. Bizi de aynen kendileri gibi yaptılar hainler. Hemen hemen her şeyimizi bozdular, her şeyimizi felç ettiler. Yâni önce bizi sap gibi ortada bıraktılar, sonra da şimdi di­yorlar ki: Bakın her şeyiniz bozuldu, hukukunuz, aile düzeniniz, eğitimi­niz, sanayiiniz her şeyiniz iflas etti. Şu anda çıkmazdasınız. Başka ça­reniz yok bu durumdan kurtulabilmek için yahudi veya hıristiyan ol­mak zorundasınız. Bizim gibi olmak zorundasınız. Aslında alçaklar bizi olduğumuzdan çok fazla bozuk göste-riyor­lar. Kendilerinin işleri yolunda da bizler çok kötü durumdaymışız gibi gösteriyorlar. Mübalağa yapıyorlar, halbuki İslâm dünyası onlar kadar bozulmadı elhamdülillah. Onların hayatı bizden çok daha bozuk aslında. Tüm hayatları bozuk. Aile hayatları kalmamış, sosyal hayat­ları bozuk, insani ilişkileri bozuk, ahlâkları bozuk, her şeyleri bozuk. Kokuşmayan bir tek şeyleri kalmamış, ama şimdi tam yol ayırımına geldiğimiz bir dönemde kendileri gibi bizi de bozup da sap gibi ortada bıraktıkları bir dönemde diyorlar ki: Eğer yahudi ve ya hıristiyan olur­sanız her şeyiniz düzelecek, başka da çareniz yoktur diyorlar. Ortak pazara gireceksiniz başka çareniz yoktur. A.E.T’ye üye olacaksınız, İ.M.F’nin denetimine gireceksiniz, gümrük birliğine gireceksiniz, her şeyinizi değiştireceksiniz, her şeyinizle bize teslim olacaksınız başka çareniz yoktur diyorlar. E bunu denedik biz. Bu dediğinizi yıllardır denedik biz. Yıllardır her şeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Yazımızı değiştirdik, hukuku­muzu değiştirdik, cumamızı, tatilimizi değiştirdik, tarihimizi, kültürü­mü-zü değiştirdik, âdetlerimizi, kılık kıyafetimizi değiştirdik, kanunları­mızı değiştirdik, her şeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Ama bakıyo­ruz ki düzelmek, iyiye gitmek şöyle dursun battıkça battık, gömül­dükçe gömüldük. Öyleyse şimdi de sıra bizdedir. Artık söz söyleme sırası bize gelmiştir. Ümmet aklını başına aldı elhamdülillah. Biz de onlara diye­ceğiz ki yok yok, yok artık sizi dinlemeyeceğiz. Artık sizin dedikleri­ni-ze kulak vermeyeceğiz. Artık sizin akıntınıza, sizin kıblenize gitme­ye-ceğiz. Sizi kıble edinmeyeceğiz. Sizin yörüngenize girip, sizin gitti­ğiniz yere gitmeyeceğiz. Sizi dinleyip, sizin gibi pisliğe batmayacağız. Hayır hayır, biz bizi hakka ve doğru yola çağıran kitabımızı ve pey­gambe-rimizin çağrısını dinleyeceğiz. Günümüzde insanları kendi yollarına ehl-i kitap çağırıyor, ba­sın yayın çağırıyor, şeytanlar ve şeytanların uşakları olan herkes ve her şey insanları Allah yolundan başka yollara çağırıyor. Şeytan ve dostları kendi yollarına çağırıyorlar. Kendi anlayışlarına, kendi hayat tarzlarına, kendi kılık kıyafet anlayışlarına, kendi ekonomik anlayışla­rına, kendi siyasal görüşlerine, kendi hukuklarına, kendi eğitimlerine, hâsılı herkes kendi dinine kulluğa çağırıyor. Ama bilelim ki bu çağırıcıların çağrısı ancak şaşkın şaşkın yer­yüzünde dolaşan insanlar üzerinde etkili olacaktır. Allah’ından, Rab-binden, Rabbinin kendi hayatını düzenlemek üzere gönderdiği kitabından ve Onun elçisinin hayatından habersiz yaşayan kimseler üzerinde ancak etkili olacaklardır bu çağırıcılar. Değilse yolunu bulmuş, dinini tanımış, kitabıyla tanışmış, peygamberiyle buluşmuş insanlar üzerinde kesinlikle etkili olamayacaktır bunlar. Bütün bu haktan başka, İslâm’dan başka yollara çağıran çağırıcılara de ki peygamberim: "De ki: Hidâyet Allah’ın hidâyetidir. Yol Allah’ın yoludur. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emro-lunduk." Artık hak bellidir, hidâyet bellidir, yol bellidir ve gerçek yol, ger­çek hidâyet Allah’ın hidâyetidir. Doğrusu İslâm yoludur, doğrusu Allah yoludur, başkalarına ihtiyacımız yoktur. E peki bizim birtakım prob­lemlerimiz var. Bizim birtakım sıkıntılarımız var, yeryüzünde yalnız ya-şayamayız. Biz birilerine muhtacız. Ekonomik, siyasi, askeri prob­lem-lerimiz var. Bizim yol göstermeye ihtiyacımız var, bizim bir hidâ­yete ihtiyacımız var. E şu andaki yahudiler ve hıristiyanlar da dünya­nın en büyük dev güçleridir. Ülkelerinin problemlerini halletmişler, sa­nayile-rini kurmuşlar, teknolojilerini geliştirip insanlarını mutlu etmişler. Hikaye bunlar aslında. E biz ne yapalım? Kime gidelim? Kime müra­caat edelim? dersek bakın Müslümanlara diyor ki Rabbimiz: Hidâyet istiyorsanız, hidâyet Allah’ın hidâyeti yol Allah’ın yolu­dur. Probleminiz varsa Allah’a havale edin! Allah’a yalvarın! Allah’a yakarın! Allah’ın âyetlerinin tarif ettiği bir hayata yöneliverdiniz mi ba­kacaksınız ki tüm problemleriniz kendiliğinden çözülmüştür. Tüm problemleriniz ama. Ekonomik, siyasi, içtimaî, askeri, eğitim, hukuk seçim geçim tüm dertleriniz bitecektir. Çünkü o zaman siz yenilmez ve yanılmaz olan Allah’la berabersiniz demektir. Evet, yol Allah’ın yoludur, hidâyet Allah’ın hidâyetidir, sitem Al­lah’ın sistemidir ve biz: "Bizler âlemlerin Rabbine teslim olmakla emro-lunduk." Bizler âlemlerin Rabbine teslim olmakla, Müslüman olmakla emrolunduk. âlemlerin Rabbine Müslüman olmakla emrolunduk. O âlemlerin içinde çok küçük bir dünyada ve o küçük dünyanın çok kü­çük bir şehrinde, ve o şehrin de çok küçük bir odasının içinde kendi­sinin ilâh olduğunu, rab olduğunu ve insanlar üzerine kanun koyma ve egemenlik haklarına sahip olduğunu iddia eden ölümlü ve aciz bir varlığa teslim olup ona dua etmekle değil, âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk biz. İrademizi böyle bir varlığa teslim etmekle emrolunduk. Müslümanın anlamı da budur zaten. Müslüman iradesini Al­lah’a teslim eden, Onun seçimini kendisi için seçim kabul eden, oyla­masını Allah’tan yana, Allah’ın kanunlarından yana, Allah’ın arzula­rından yana kullanan kişidir. Hayatını Allah adına yaşamaya karar ve­rip Allah’ın kendisi için tespit ettiği hayat programından razı olan ki­şiye Müslüman denir. Birini çarşıya gönderiyorsunuz ve bana bir kâ­lem alıp gel, sen ne alırsan al ben ondan razıyım! diyorsunuz ya, işte aynen bunun gibi, ya Rabbi benim ilmim kıttır, ben menfaatimi, hay­rımı, şerrimi senin kadar bilemem. Sen benim için seç! Senin benim adıma seçtiğin hayat programından ben razıyım! Ben tümüyle irademi sana teslim etmişim diyen kişiye Müslüman denir. İşte irademizi ken­disine teslim ettiğimiz âlemlerin Rabbi olan Allah’ımız da bizim için seçtiklerini peygamberi vasıtasıyla bize gönderdiği bu kitabında bil­dirmiştir. İşte Allah’ın kitabına teslim olan ve onun istediği bir hayatı ya­şayan kişiye Müslüman denir. Ben Allah’tan başkalarına asla irademi teslim etmem. Meselâ ben içinizden Mustafa’ya kesinlikle irademi tes­lim edip onun benim adıma aldığı kararlara gözü kapalı uymam. Ne­den? Çünkü o da benim gibi aciz, yaratılmış ve ölümlü bir varlıktır. Gün gelir aciz kalabilir, gün gelir benim problemlerimi çözemez, gün gelir ölüverir. Zaafları vardır Mustafa’nın, birilerinin tesiri altında kala­bilir. Ama Allah öyle değildir. Allah mutlak güç ve kuvvet sahibi, her an benim problemlerimi çözecek, çağırdığım zaman telefonsuz, telg­rafsız, aracısız her an beni işitebilen ve bana icabet edebilendir. Onun için bizler ona teslim olmakla emrolunduk. Bu öyle bir teslimiyet ki hayatın her alanını içine alan bir tes­limiyettir. Biraz ilerde Hz. İbrahim’i tanıyacağız. Burada da teslimiyeti İbrahim’le tanıyalım. Bakın Bakara sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: "Hani ona Rabbi (benim emrime) teslim ol, buyur-muş; o da âlemlerin Rabbine teslim oldum, demişti." (Bakara 131) Rabbi İbrahim (as)'a dedi ki Ey İbrahim teslim ol! Müslüman ol! İbrahim (a.s)dedi ki: Ben Müslüman oldum. Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum. Ben kendimi, içimi dışımı, irademi, boynumdaki ipin ucunu âlemlerin Rabbine teslim ettim. Benim ondan başka bağlana­ca-ğım, ondan başka kendimi teslim edeceğim kimsem yoktur! di­yordu. Zira Müslüman olmayan, Allah’a teslim olmayan kişi mutlaka bir başkasına teslim olmuş demektir. Çünkü insan mutlaka boynunda bir iple dünyaya gelmektedir. Yâni kulluğa müsait yaratılmaktadır ve mutlaka bir şeylere kulluk yapacaktır. Boynundaki doğuştan getirdiği kulluk ipini mutlaka birilerine teslim edecektir. Ama nefsine, ama şeytana, ama topluma, ama tâğutlara, ama âdetlere, törelere, ama modaya, ama ağasına patronuna bir şeylere kulluk yapacaktır. Rabbine teslim olmaktan kaçanlar Rabbin kullarına, Rabbin yaratıklarına teslim olmak zorundadırlar. Başka çaresi yok o mutlaka birilerine kulluk yapmak zorundadır. İşte görüyoruz yağmurdan kaçar­ken insanlar doluya tutulmuşlardır. Allah’a kulluktan kaçan bu insan­lardan kimileri toplumun kulu, kimileri modanın kulu, kimileri âdetlerin, törelerin kulu, kimileri toplumun kulu olmuşlar ve bunları razı edebil­mek için bir ömür boyu çırpınıp durmaktadırlar. Evet teslim ol dedi Rabbi Hz. İbrahim’e, o da âlemlerin Rabbi-ne teslim oldum dedi. Bu teslimiyet kişinin ruhuyla, bedeniyle, içiyle dışıyla, gecesiyle gündüzüyle, ailesiyle, toplumuyla, her şeyiyle bir teslimiyetti. Ruhu O’nun emrinde olmalıydı, içi ve dışı O’nun emrinde olmalıydı. Gecesinde ve gündüzünde söz sahibi O olmalıydı. Bede­ninde O söz sahibi olmalıydı. Malı O’nun emrinde olmalıydı, çocukları konusunda O’nun sözü geçmeliydi, hanımı konusunda O’nun dedikle­rini dinlemeliydi. Teslimiyet budur işte. Öyle bir teslimiyetti ki bu, ateşe atılırken bile Rabbinden başka birine teslim olmayıp güvenmemeliydi. Rabbinden başka sığınacak bir kucak aramamalıydı. Oğlunu kurban emrini alsa bile Rabbinden, yine O’na teslim olmalıydı. Rabbi ondan hanımını kucağında küçücük ço­ğuyla beraber susuz, yiyeceksiz çorak bir arazide terk etmesini istese bile, başkalarına değil Rabbinin emrine teslim olması gerekiyordu. Ve öylece yapmıştı, İbrahim (as). Öyle bir teslimiyet ki onun teslimiyeti hanımına da etkili oluyordu. Ondan bu teslimiyeti gören hanımı da onun gibi Allah’a teslim oluyordu. Var git ya İbrahim! Değil mi ki bu emri sana veren Rabbimizdir! O halde bizi hiç düşünme! O Rab beni ve oğlumu koruyacaktır diyordu. Evet İbrahim’in teslimiyeti hanımını da teslim olmaya götürü­yordu. Onun bu teslimiyeti oğlu İsmail’e de tesir ediyordu. Babasının Allah’a bu teslimiyetini gören İsmail de tıpkı onun gibi ona ve Allah’a teslimiyet gösteriyordu. İbrahim Rabbinin emrini yerine getirmek için kesmek üzere onu yere yatırınca: Babacığım emrolunduğun şeyi çe­kinmeden yarine getir, inşallah beni sana ve Allah’ın emirlerine teslim olanlardan bulacaksın diyordu. İbrahim’in teslimiyetini gören oğlu da aynen onun gibi Allah’a teslim oluyordu. Öyleyse hanımlarından kendilerine teslimiyet isteyen insanlar, hanımlarından Allah’a teslimiyet isteyen insanlar buna çok dikkat et­mek zorundasınız. Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, siz Rabbinize ne kadar teslim iseniz, siz Rabbinizin emirlerine ne kadar teslimseniz bi­lesiniz ki hanımlarınız da size o kadar teslim olacaklardır. Bilesiniz ki hanımlarınız da Allah’ın emirlerine o kadar teslim olacaklardır. Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Ey çocuklarından kendilerine ve Allah’a teslimiyet isteyen in­sanlar şunu kesinlikle bilmelidirler ki kendileri Allah’a ne kadar tes­limlerse onlar da o kadar teslim olacaklardır. Kendileri Allah’ın emirle­rine teslim olmayanların hanımlarından, çocuklarından ve çevrelerin­den itaat ve teslimiyet istemeye hakları yoktur. Evet bizler işte böylece âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk ve: "Bize: "Namazı dosdoğru kılın, Allah’a karşı gel-mekten sakı­nın" diye emredildi. Toplanacağınız yer O’-nun huzurudur." Evet bu teslimiyetin biçimi de böyle olacakmış. Sadece O’na kulluk yapacak, namazı ikame ederek bedenimizde O’nu söz sahibi kabul edecek ve O’nun koruması altına girecek, sadece O’nu velî ka­bul edecek, O’nun adına bir hayat yaşayacak ve hayatımızın her anında O’nu dinleyecek bir teslimiyetle emrolunduk. Çünkü:
71,72 "Biz Allah’ı bırakıp da bize herhangi bir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim? Tıpkı arkadaşları, bize gel, diye çağır­dıkları halde yer yüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp, şeytanların baştan çıkararak uçuruma çektikleri ahmak kimse gibi i olalım?" De ki: "Al­lah’ın gösterdiği yol yegâne doğru yoldur. Bize âlemlerin Rabbine tes­lim olmak emrolundu." Evet biz Allah’ı bırakıp ta bize ne fayda ne zarar vermeye güç yetiremeyen acizlere mi dua edelim? Dua dua edileni büyük tanımak, onu büyüklük mevkiine oturtmak, O’nun bizim hayatımızda gücünü, kuvvetini, etkinliğini kabul etmek demektir. Biz daraldığımız bunaldı­ğımız bir anda birisine dua ediyor ve ondan bir şeyler bekliyorsak, onu imdadımıza çağırıyorsak onu bu işe muktedir kabul ediyoruz de­mektir. O’nun bu sebepler âleminde müessir olduğunu kabul ediyoruz demektir. Bizler kâinatta her çağıranın çağrısına icabet edecek, her dua edenin imdadına yetişebilecek bir tek varlık biliyoruz O da Al­lah’tır. Her dua edeni duyan, her duyduğuna icabet edip imdadına ye­tişen Rabbimiz dururken, O’nu bırakıp da yeryüzünde çağıranın ça­ğırmasını duymayan, duyamayan, duysa bile onun imdadına yetişme gücüne sahip olmayan, ne bize, ne de kendilerine hiçbir menfaat ve zarar sağlama imkânına sahip olmayan bizim gibi aciz varlıklara mı dua edelim? Daraldığımız zaman, bunaldığımız zaman, aman yetişin ey efendim! Yetiş ey filan ey falan! diye bizim gibi aciz varlıkları mı imdadımıza çağıralım? Ki bu varlıklar kendilerine dua edip yardıma çağırdığımız za­man bize hiçbir fayda sağlama imkânına sahip olmadıkları gibi, ken­dilerini terk ettiğimiz, kendilerini reddettiğimiz zaman da bize hiç bir zarar vermeyeceklerdir. Şimdi biz bu tür acizlere dua ederek böylece Allah bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geriye şirke mi dönelim? Allah bize doğru yolu gösterdikten sonra Al­lah’tan başkalarını imdadımıza çağırarak müşriklerden mi olalım? Tıpkı, “Bize gel! Bize gel! Kurtulursun” diye arkadaşları kendi-sini hak yola çağırıp dururken, kendisini hidâyete çağıran çağırıcılar varken, onu İslâm’a dâvet eden pek çok uyarıcı varken, tevhidi anla­tan bu kadar âyet varken, hakkı duyuran bu kadar hadis varken onla­rın çağrısını duymayarak, âyet ve hadislere bakmayarak yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan, şeytanların şaşırtıp yoldan çıkardığı kimse gibi mi olalım? Burada anlatılan Hz. Ebu Bekir’in oğludur denmiş. Babası ve ar­kadaşları kendisini İslâm’a çağırdığı halde bunları duymayan ve şeytan yoluna tabi olup bir türlü İslâm’ı kabule yanaşmayan Abdur-rahmân anlatılıyor burada demişler. Dün oydu belki, ama kıyâ­mete kadar kendisini hakka çağıran çağırıcılara rağmen onların çağrısına kulak vermeyerek şeytanların dâvetine icabet eden herkes anlatılıyor burada. Sonra da deniyor ki hidâyet Allah’ın hidâyetidir. Yâni Allah onu hidâyete ulaştırmadıkça hiç kimse onu hidâyete ulaştıramaz. Hiç-bir çağırıcı onun hidâyetine sebep olamaz. Aksi de böyledir tabii. "Allah kimi hidâyete erdirmişse artık onu saptıracak yoktur. Allah Azîz ve intikam sahibidir." (Zümer 37) Bir başka anlayışla bu tür şaşkın insanları kendi yollarına çağı­ran pek ok çağırıcı vardır. Ehl-i Kitap çağırıyor: "Yahudi ve hıristiyanlar diyorlar ki yahudi ve hıristiyan olunuz kurtulursunuz." (Bakara 135) 1400 sene önce Medine’deki yahudi ve hıristiyanlar diyordu ki yahudi ve hıristiyan olursanız kurtulursunuz. Bugünkü yahudi ve hıristiyanlar da diyorlar ki yahudi ve hıristiyan olursanız kurtulursunuz. Günümüzde yahudi ve hıristiyanlık dünyası diyor ki: Bakın işte sizin ekonominiz bozuktur, ticaretiniz bozuk, eğitiminiz iflas etmiş durumda, siyasal yapınız bozuk, aile düzeniniz bozuk. Her şeyiniz tefessüh et­miş durumdadır. Tabii önce kendileri bir bozdular hainler, kendi dü­zenlerini önce bir bozdular, sonra bizimkini de bozdular, bizi böyle bir boşlukta bıraktılar, sonra da diyorlar ki bu durumdan kurtulmak için yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, başa çareniz yoktur diyorlar. Ya yahudi olacaksınız, yahut da hıristiyan olacaksınız başka çareniz yoktur diyorlar. Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız tüm bu bozuk düzen hayatınız düzelecek diyorlar. Önce kendileri bir bozdular, yâni kendileri önce İslâm’dan uzak­laştılar, yahudi ve hıristiyan oldular. Sonra bize yöneldiler, bizi de bozdular, bizi de İslâm’dan uzaklaştırdılar. Bizi de aynen kendileri gibi yaptılar hainler. Hemen hemen her şeyimizi bozdular, her şeyimizi felç ettiler. Yâni önce bizi sap gibi ortada bıraktılar, sonra da şimdi di­yorlar ki: Bakın her şeyiniz bozuldu, hukukunuz, aile düzeniniz, eğitimi­niz, sanayiiniz her şeyiniz iflas etti. Şu anda çıkmazdasınız. Başka ça­reniz yok bu durumdan kurtulabilmek için yahudi veya hıristiyan ol­mak zorundasınız. Bizim gibi olmak zorundasınız. Aslında alçaklar bizi olduğumuzdan çok fazla bozuk göste-riyor­lar. Kendilerinin işleri yolunda da bizler çok kötü durumdaymışız gibi gösteriyorlar. Mübalağa yapıyorlar, halbuki İslâm dünyası onlar kadar bozulmadı elhamdülillah. Onların hayatı bizden çok daha bozuk aslında. Tüm hayatları bozuk. Aile hayatları kalmamış, sosyal hayat­ları bozuk, insani ilişkileri bozuk, ahlâkları bozuk, her şeyleri bozuk. Kokuşmayan bir tek şeyleri kalmamış, ama şimdi tam yol ayırımına geldiğimiz bir dönemde kendileri gibi bizi de bozup da sap gibi ortada bıraktıkları bir dönemde diyorlar ki: Eğer yahudi ve ya hıristiyan olur­sanız her şeyiniz düzelecek, başka da çareniz yoktur diyorlar. Ortak pazara gireceksiniz başka çareniz yoktur. A.E.T’ye üye olacaksınız, İ.M.F’nin denetimine gireceksiniz, gümrük birliğine gireceksiniz, her şeyinizi değiştireceksiniz, her şeyinizle bize teslim olacaksınız başka çareniz yoktur diyorlar. E bunu denedik biz. Bu dediğinizi yıllardır denedik biz. Yıllardır her şeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Yazımızı değiştirdik, hukuku­muzu değiştirdik, cumamızı, tatilimizi değiştirdik, tarihimizi, kültürü­mü-zü değiştirdik, âdetlerimizi, kılık kıyafetimizi değiştirdik, kanunları­mızı değiştirdik, her şeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Ama bakıyo­ruz ki düzelmek, iyiye gitmek şöyle dursun battıkça battık, gömül­dükçe gömüldük. Öyleyse şimdi de sıra bizdedir. Artık söz söyleme sırası bize gelmiştir. Ümmet aklını başına aldı elhamdülillah. Biz de onlara diye­ceğiz ki yok yok, yok artık sizi dinlemeyeceğiz. Artık sizin dedikleri­ni-ze kulak vermeyeceğiz. Artık sizin akıntınıza, sizin kıblenize gitme­ye-ceğiz. Sizi kıble edinmeyeceğiz. Sizin yörüngenize girip, sizin gitti­ğiniz yere gitmeyeceğiz. Sizi dinleyip, sizin gibi pisliğe batmayacağız. Hayır hayır, biz bizi hakka ve doğru yola çağıran kitabımızı ve pey­gambe-rimizin çağrısını dinleyeceğiz. Günümüzde insanları kendi yollarına ehl-i kitap çağırıyor, ba­sın yayın çağırıyor, şeytanlar ve şeytanların uşakları olan herkes ve her şey insanları Allah yolundan başka yollara çağırıyor. Şeytan ve dostları kendi yollarına çağırıyorlar. Kendi anlayışlarına, kendi hayat tarzlarına, kendi kılık kıyafet anlayışlarına, kendi ekonomik anlayışla­rına, kendi siyasal görüşlerine, kendi hukuklarına, kendi eğitimlerine, hâsılı herkes kendi dinine kulluğa çağırıyor. Ama bilelim ki bu çağırıcıların çağrısı ancak şaşkın şaşkın yer­yüzünde dolaşan insanlar üzerinde etkili olacaktır. Allah’ından, Rab-binden, Rabbinin kendi hayatını düzenlemek üzere gönderdiği kitabından ve Onun elçisinin hayatından habersiz yaşayan kimseler üzerinde ancak etkili olacaklardır bu çağırıcılar. Değilse yolunu bulmuş, dinini tanımış, kitabıyla tanışmış, peygamberiyle buluşmuş insanlar üzerinde kesinlikle etkili olamayacaktır bunlar. Bütün bu haktan başka, İslâm’dan başka yollara çağıran çağırıcılara de ki peygamberim: "De ki: Hidâyet Allah’ın hidâyetidir. Yol Allah’ın yoludur. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emro-lunduk." Artık hak bellidir, hidâyet bellidir, yol bellidir ve gerçek yol, ger­çek hidâyet Allah’ın hidâyetidir. Doğrusu İslâm yoludur, doğrusu Allah yoludur, başkalarına ihtiyacımız yoktur. E peki bizim birtakım prob­lemlerimiz var. Bizim birtakım sıkıntılarımız var, yeryüzünde yalnız ya-şayamayız. Biz birilerine muhtacız. Ekonomik, siyasi, askeri prob­lem-lerimiz var. Bizim yol göstermeye ihtiyacımız var, bizim bir hidâ­yete ihtiyacımız var. E şu andaki yahudiler ve hıristiyanlar da dünya­nın en büyük dev güçleridir. Ülkelerinin problemlerini halletmişler, sa­nayile-rini kurmuşlar, teknolojilerini geliştirip insanlarını mutlu etmişler. Hikaye bunlar aslında. E biz ne yapalım? Kime gidelim? Kime müra­caat edelim? dersek bakın Müslümanlara diyor ki Rabbimiz: Hidâyet istiyorsanız, hidâyet Allah’ın hidâyeti yol Allah’ın yolu­dur. Probleminiz varsa Allah’a havale edin! Allah’a yalvarın! Allah’a yakarın! Allah’ın âyetlerinin tarif ettiği bir hayata yöneliverdiniz mi ba­kacaksınız ki tüm problemleriniz kendiliğinden çözülmüştür. Tüm problemleriniz ama. Ekonomik, siyasi, içtimaî, askeri, eğitim, hukuk seçim geçim tüm dertleriniz bitecektir. Çünkü o zaman siz yenilmez ve yanılmaz olan Allah’la berabersiniz demektir. Evet, yol Allah’ın yoludur, hidâyet Allah’ın hidâyetidir, sitem Al­lah’ın sistemidir ve biz: "Bizler âlemlerin Rabbine teslim olmakla emro-lunduk." Bizler âlemlerin Rabbine teslim olmakla, Müslüman olmakla emrolunduk. âlemlerin Rabbine Müslüman olmakla emrolunduk. O âlemlerin içinde çok küçük bir dünyada ve o küçük dünyanın çok kü­çük bir şehrinde, ve o şehrin de çok küçük bir odasının içinde kendi­sinin ilâh olduğunu, rab olduğunu ve insanlar üzerine kanun koyma ve egemenlik haklarına sahip olduğunu iddia eden ölümlü ve aciz bir varlığa teslim olup ona dua etmekle değil, âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk biz. İrademizi böyle bir varlığa teslim etmekle emrolunduk. Müslümanın anlamı da budur zaten. Müslüman iradesini Al­lah’a teslim eden, Onun seçimini kendisi için seçim kabul eden, oyla­masını Allah’tan yana, Allah’ın kanunlarından yana, Allah’ın arzula­rından yana kullanan kişidir. Hayatını Allah adına yaşamaya karar ve­rip Allah’ın kendisi için tespit ettiği hayat programından razı olan ki­şiye Müslüman denir. Birini çarşıya gönderiyorsunuz ve bana bir kâ­lem alıp gel, sen ne alırsan al ben ondan razıyım! diyorsunuz ya, işte aynen bunun gibi, ya Rabbi benim ilmim kıttır, ben menfaatimi, hay­rımı, şerrimi senin kadar bilemem. Sen benim için seç! Senin benim adıma seçtiğin hayat programından ben razıyım! Ben tümüyle irademi sana teslim etmişim diyen kişiye Müslüman denir. İşte irademizi ken­disine teslim ettiğimiz âlemlerin Rabbi olan Allah’ımız da bizim için seçtiklerini peygamberi vasıtasıyla bize gönderdiği bu kitabında bil­dirmiştir. İşte Allah’ın kitabına teslim olan ve onun istediği bir hayatı ya­şayan kişiye Müslüman denir. Ben Allah’tan başkalarına asla irademi teslim etmem. Meselâ ben içinizden Mustafa’ya kesinlikle irademi tes­lim edip onun benim adıma aldığı kararlara gözü kapalı uymam. Ne­den? Çünkü o da benim gibi aciz, yaratılmış ve ölümlü bir varlıktır. Gün gelir aciz kalabilir, gün gelir benim problemlerimi çözemez, gün gelir ölüverir. Zaafları vardır Mustafa’nın, birilerinin tesiri altında kala­bilir. Ama Allah öyle değildir. Allah mutlak güç ve kuvvet sahibi, her an benim problemlerimi çözecek, çağırdığım zaman telefonsuz, telg­rafsız, aracısız her an beni işitebilen ve bana icabet edebilendir. Onun için bizler ona teslim olmakla emrolunduk. Bu öyle bir teslimiyet ki hayatın her alanını içine alan bir tes­limiyettir. Biraz ilerde Hz. İbrahim’i tanıyacağız. Burada da teslimiyeti İbrahim’le tanıyalım. Bakın Bakara sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: "Hani ona Rabbi (benim emrime) teslim ol, buyur-muş; o da âlemlerin Rabbine teslim oldum, demişti." (Bakara 131) Rabbi İbrahim (as)'a dedi ki Ey İbrahim teslim ol! Müslüman ol! İbrahim (a.s)dedi ki: Ben Müslüman oldum. Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum. Ben kendimi, içimi dışımı, irademi, boynumdaki ipin ucunu âlemlerin Rabbine teslim ettim. Benim ondan başka bağlana­ca-ğım, ondan başka kendimi teslim edeceğim kimsem yoktur! di­yordu. Zira Müslüman olmayan, Allah’a teslim olmayan kişi mutlaka bir başkasına teslim olmuş demektir. Çünkü insan mutlaka boynunda bir iple dünyaya gelmektedir. Yâni kulluğa müsait yaratılmaktadır ve mutlaka bir şeylere kulluk yapacaktır. Boynundaki doğuştan getirdiği kulluk ipini mutlaka birilerine teslim edecektir. Ama nefsine, ama şeytana, ama topluma, ama tâğutlara, ama âdetlere, törelere, ama modaya, ama ağasına patronuna bir şeylere kulluk yapacaktır. Rabbine teslim olmaktan kaçanlar Rabbin kullarına, Rabbin yaratıklarına teslim olmak zorundadırlar. Başka çaresi yok o mutlaka birilerine kulluk yapmak zorundadır. İşte görüyoruz yağmurdan kaçar­ken insanlar doluya tutulmuşlardır. Allah’a kulluktan kaçan bu insan­lardan kimileri toplumun kulu, kimileri modanın kulu, kimileri âdetlerin, törelerin kulu, kimileri toplumun kulu olmuşlar ve bunları razı edebil­mek için bir ömür boyu çırpınıp durmaktadırlar. Evet teslim ol dedi Rabbi Hz. İbrahim’e, o da âlemlerin Rabbi-ne teslim oldum dedi. Bu teslimiyet kişinin ruhuyla, bedeniyle, içiyle dışıyla, gecesiyle gündüzüyle, ailesiyle, toplumuyla, her şeyiyle bir teslimiyetti. Ruhu O’nun emrinde olmalıydı, içi ve dışı O’nun emrinde olmalıydı. Gecesinde ve gündüzünde söz sahibi O olmalıydı. Bede­ninde O söz sahibi olmalıydı. Malı O’nun emrinde olmalıydı, çocukları konusunda O’nun sözü geçmeliydi, hanımı konusunda O’nun dedikle­rini dinlemeliydi. Teslimiyet budur işte. Öyle bir teslimiyetti ki bu, ateşe atılırken bile Rabbinden başka birine teslim olmayıp güvenmemeliydi. Rabbinden başka sığınacak bir kucak aramamalıydı. Oğlunu kurban emrini alsa bile Rabbinden, yine O’na teslim olmalıydı. Rabbi ondan hanımını kucağında küçücük ço­ğuyla beraber susuz, yiyeceksiz çorak bir arazide terk etmesini istese bile, başkalarına değil Rabbinin emrine teslim olması gerekiyordu. Ve öylece yapmıştı, İbrahim (as). Öyle bir teslimiyet ki onun teslimiyeti hanımına da etkili oluyordu. Ondan bu teslimiyeti gören hanımı da onun gibi Allah’a teslim oluyordu. Var git ya İbrahim! Değil mi ki bu emri sana veren Rabbimizdir! O halde bizi hiç düşünme! O Rab beni ve oğlumu koruyacaktır diyordu. Evet İbrahim’in teslimiyeti hanımını da teslim olmaya götürü­yordu. Onun bu teslimiyeti oğlu İsmail’e de tesir ediyordu. Babasının Allah’a bu teslimiyetini gören İsmail de tıpkı onun gibi ona ve Allah’a teslimiyet gösteriyordu. İbrahim Rabbinin emrini yerine getirmek için kesmek üzere onu yere yatırınca: Babacığım emrolunduğun şeyi çe­kinmeden yarine getir, inşallah beni sana ve Allah’ın emirlerine teslim olanlardan bulacaksın diyordu. İbrahim’in teslimiyetini gören oğlu da aynen onun gibi Allah’a teslim oluyordu. Öyleyse hanımlarından kendilerine teslimiyet isteyen insanlar, hanımlarından Allah’a teslimiyet isteyen insanlar buna çok dikkat et­mek zorundasınız. Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, siz Rabbinize ne kadar teslim iseniz, siz Rabbinizin emirlerine ne kadar teslimseniz bi­lesiniz ki hanımlarınız da size o kadar teslim olacaklardır. Bilesiniz ki hanımlarınız da Allah’ın emirlerine o kadar teslim olacaklardır. Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Ey çocuklarından kendilerine ve Allah’a teslimiyet isteyen in­sanlar şunu kesinlikle bilmelidirler ki kendileri Allah’a ne kadar tes­limlerse onlar da o kadar teslim olacaklardır. Kendileri Allah’ın emirle­rine teslim olmayanların hanımlarından, çocuklarından ve çevrelerin­den itaat ve teslimiyet istemeye hakları yoktur. Evet bizler işte böylece âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk ve: "Bize: "Namazı dosdoğru kılın, Allah’a karşı gel-mekten sakı­nın" diye emredildi. Toplanacağınız yer O’-nun huzurudur." Evet bu teslimiyetin biçimi de böyle olacakmış. Sadece O’na kulluk yapacak, namazı ikame ederek bedenimizde O’nu söz sahibi kabul edecek ve O’nun koruması altına girecek, sadece O’nu velî ka­bul edecek, O’nun adına bir hayat yaşayacak ve hayatımızın her anında O’nu dinleyecek bir teslimiyetle emrolunduk. Çünkü:
73- "Gökleri ve yeri yerli yerince yaratan O’ dur. Bir şeye "Ol" dediği an hemen oluverir. Onu sözü hukuktur. "Sura üfürüldüğü günde mülk ancak Onundur. O, gizliyi ve açığı bilendir. O, hikmet sahibi, her şeyden haberdar olandır." O Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Hak olarak yaratmış­tır. Gökleri ve yeri eğlence olsun diye, fantezi olsun diye yaratma-mış­tır, insanın imtihanı için yaratmıştır onları. Ve Allah insandan, insan için yarattığı bu göklerin de yerin de hesabını soracaktır. Burada göklerin ve yerin hak olarak yaratıldığı anlatılırken başka yerlerde de göklerin ve yerin bâtıl yere yaratılmadığını anlatan âyetler de vardır. "Rabbimiz sen bunları bâtıl yere yaratmadın. Seni tesbih ederiz, bizi ateş azabından koru." (Âl-i İmrân 191) "Ben gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri oyun ol­sun diye yaratmadım." (Enbiyâ 16) "Siz zannediyor musunuz ki sizi boş yere yarattık ve bize hiç döndürülmeyeceksiniz?" (Mü'minûn 115) Bu âyetlerden anlıyoruz ki kâinatta ne varsa hepsi hak üzerine yâni sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmış-tır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm kâi­natta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. Ya da burada göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğunu, hak olduğu anlatılmaktadır. Öyleyse kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak sahibi, hukuk sahibi, hâkimiyet ve hüküm sahibi sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. O bir şeye ol de­diği zaman hemen oluverir. O’nun sözü haktır. O’nun sözü hukuktur. O’nun sözü mutlak dinlenen sözdür. Veya burada Allah tarafından yaratılmış olan göklerin ve yerin hakka ve hakikate delâleti anlatılmaktadır. Yaratıcıları Allah olan bu gökler ve yerler hak olan Allah’ın varlığına ve gücüne delildir bunlar. Eser müessirin varlığına delildir deniyor. Ve sura üfürüldüğü günde mülk ancak Onundur. O gizliyi ve açığı bilendir. O hikmet sahibi, her şeyden haberdar olandır. Çünkü kıyâmet günü ikame edilecek hayatı ve yıkılacak bugünkü düzeni en iyi bilen Allah’tır. Yâni dünyada, semavat ve arzda şu anda kurduğu düzeni ve yarın bunların yok oluşuyla kurulacak düzeni bilen ve ka­rarlaştıran Allah’tır. Ve işte bunların hepsini bilen Allah, bilgisi ve hik­metiyle icra etmektedir. Sura üfürüldüğü gün mülk ancak Allah’ındır. Kuran-ı Kerimde üç surdan söz edilir: 1- Birincisi "Nefha-i Feza" dır. Korku nefha sı, korkudan in­sanların yüreklerinin hoplayacağı ve herkesin donup kalacağı nefha dır. Kur’an-ı Kerimde bu birinci suru anlatan âyetler pek çoktur: "Onlar hiçbir gecikmesi olmayan bir sayhadan baş-kasını bekle­miyorlar." (Sa’d 15) "Ey insanlar! Rabbinizden sakının; Doğrusu kıyâ­met gününün sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Kıyâmeti gö­ren her emzikli kadın emzirdiğini atar, her hamile çocu­ğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, oysa onlar sarhoş değildirler. Fakat bu sadece Allah’ın azabının çetin olmasındandır." (Hac 1,2) "O gün bir sarsıntı sarsar. Peşinden bir diğeri gelir. O gün kalp­ler korkuyla titrer ve insanların gözleri önüne düşer." (Nâziât 6,7,8) Bu âyetlere birinci surun üflemesini anlatır. Birinci sur üfürü­lünce her şey ve herkes korkudan donup kalacak. Hattâ ekmeği ağ­zına götürürken adam eli ağzına yakın mesafede donup kalacaktır di­yor Allah’ın Resûlü. Birinci surla her şey donakalacak ve sonra arka­sından ikinci sur üfürülecek. 2- İkinci surun adı da "Nefha-i sa’ika" dır. Bununla da her şey ve herkes ölecektir. Evet İkinci surun üfürülmesi için Rabbimiz İs­rafil’e emredecek. "Sura üflenince Allah’ın diledikleri müstesna gök­lerde ve yerde olanlar hepsi düşüp ölürler. Sonra sura bir daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar." (Zümer 68) 3- Evet üçüncü sur da "Nefha-i kıyam li Rabbil âlemin" dir. Yâni hesap kitap günü tüm varlıkların Rablerinin huzurunda dirilip toplanacakları nefha dır. Bu sur üfürülünce bir de bakarsın ki insanlar mantar bitiyormuş gibi kabirlerinden kalkmış değiştirilmiş bir arzın üzerindedirler. "O gün yer başka bir yer, gökler de başka göklere tebdil oluna­caktır." (İbrahim 48) Bundan sonra En’âm sûresinin bu bölümünde Rabbimiz ata­mız İbrahim’i ve onun babasıyla ve kavmiyle mücâdelesini anlatacak. İbrahim (a.s) ülül’azîm peygamberlerden Rasulullah’ın ceddi, ceddi Resul olan bir peygamberdir. Hz. İbrahim’den Hz. Adem ve Hz. Nuh’-tan sonra ülül’azîm bir peygamber olarak bahsedilir Kuranda. İbrahim (a.s)'ı anlatabilmek gerçekten zordur. Hz. İbrahim’i anlayabilmek ve anlatabilmek için Kur’an’ın bütününe hakim olmak gerekir. Ancak biz sadece bu bölümde anlatıldığı kadarıyla Hz. İbrahim’i ve onun mücâ­delesini anlamaya çalışacağız. Değilse Kuranın pek çok yerinde Rab-bimiz dinini bize İbrahim (a.s)'la anlatmaktadır. Kur’an’a ve Rasulullah’a dikkat ediyoruz Allah’ın Resûlü ken­dini anlattığı, kendinden söz ettiği her yerde babası, atası olarak Hz. İbrahim’den de söz eder. Ya da kendisini hep atasıyla birlik anlatır. İslâm dinine bakıyoruz bu dinin direği olan namazda Allah’ın Resûlü sürekli İbrahim’le birlikte anılmaktadır. Sanki İslâm’ın binası, tuğlaları, direği hep onunla örülmüş. Allah’ın Resûlü kıldığı her namazında kendine ve atasına salât eder. Biz de ederiz tabii. (Allahümme salli alâ Muhammedi’n ve alâ ali Mu­hammedi’n kema sallayte alâ İbrahiyme ve alâ ali İbrahim inneke hamîdün Mecîd) Demek ki Allah’ın Resûlü namazında, duasında, mesaisinin tü­münde Hz. İbrahim’le beraberdir. Din olarak insanlığa sunulan İs­lâ-m’a baktığımız zaman onun babamız Hz. İbrahim’in dininin devamı o-larak sunulduğunu görüyoruz. Kur’an-ı Kerimde Hz. İbrahim’in pek özelliğinin varlığını görüyoruz. Bize sunulan dinimizin şekli, biçimi veya özelliği konusunda Kur’an onu bize Hz. İbrahim’le tanıtır. Bir başka deyişle biz dini anlayabilmek için ona müracaat ederiz veya etmek zorundayız. Hz. İbrahim’i tanımadan bu dinin anlaşılması mümkün değil-dir. İslâm, teslim, teslimiyet konusu, Hanif olma konusu, halisân lillah olma konusu, ümmet olma konusu, tevhid ve şirk ko­nusu, millet konusu ve daha pek çok konu Hz. İbrahim’le anlatılır. Bütün bunların yanında Kur’an-ı Kerimde üç yerde üsve-i ha-sene ifadesinin geçtiğini, bunlardan birisinde Rasulullah’ın bize üsve olarak anlatıldığını, birisinde öteki peygamberlerin üsve olarak anlatılırken, bir tanesinde de tek başına İbrahim (a.s) in bize örnek olarak anlatıldığını görüyoruz. O halde bizler Rabbimizin rızasını ve cenneti kazanmak istiyor­sak Hz. İbrahim’i tanımaya ve onu üsve olarak kabul edip onun gibi olmaya, onun gibi yaşamaya mecburuz. İman konusunda, İslâm konusunda, teslimiyet konusunda, ihsan konusunda onu örnek al­ma-ya mecburuz. İşte En’âm sûresinde onun tevhidi anlayışını kabule hazır hale gelen kimse karşısında Hz. İbrahim’i bulmaktadır. Kur’an-ı Kerimin şu özelliğini görüyoruz: Rabbimizin kitabında namazdan, oruçtan, içki­den bahsederken birden bire o konuyu kesip sanki o konuyla hiç mi hiç ilgisi olmayan bir konuya geçiverdiğini görüyoruz. Meselâ Bakara sûresinde nikâhtan, talaktan, izdivaçtan bahsederken birden bire ko­nuyu keserek: (Hafizu ales salavati vessalat il vusta) buyura­rak namaz konusuna geçiverdiğini görürüz. Peki acaba önceden an­latılan o konularla bu namazın ne ilgisi var diyesi geliyor insanın. Bu konuların anlatıldığı o bölümde birden bire sözü namaza getirirken Rabbimiz sanki; “Dikkat edin ha! Bütün bu anlattığım konuların tan­zimi için, bunların icrası için, sizler namaza muhtaçsınız! Namazınız yoksa bunları icra etmeniz de mümkün olmayacaktır! Namazsız bun­ları asla yapamazsınız! Namazsız böyle bir hayatı yaşamanız müm­kün değil! Onun için namaza dikkat edin!” buyuruyor. İşte aynen bunun gibi burada da başka konulardan söz eder­ken birden bire İbrahim’e geçişte de böyle bir münâsebet var. Allah’ın yegâne velî oluşundan bahsedildi, onun velâyetine karşı çıkıp yeryü­zünde başka veliler bularak, onların korumaları altına girmeye çalışan insanlardan söz edildi, doğru yolu bulduktan sonra şeytanın çağrısına uyarak bu yoldan uzaklaşan insanlardan söz edildi, sonra da doğru yol ancak Allah’ın yoludur, âlemlerin Rabbine teslim olarak namazı kılın ve muttaki olun, hayatınızı tamamen Allah için yaşayın denildi. Çevrenizde sizi Allah yolundan alıkoymak isteyen güçlerin tümüyle Allah adına ve Allah’a dayanarak ciddi bir mücâdele sergileyin denildi. “Nasıl ya Rabbi? Kim gibi ya Rabbi?” demeye hazırlanırken, bu ko­nuda kendimize bir örnek ararken hemen Rabbimiz işte tıpkı atanız İbrahim gibi buyurarak bize burada bir örnek sunacak. Hz. İbrahim’in babası ve kavmiyle olan mücâdelesini anlatacak.
74-"Hatırlayın, İbrahim, babası Âzer’e: "Şu putları ilâh mı edin­din? Doğrusu ben seni ve milletini açık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti." Burada Hz. İbrahim’in hitabı babasınadır, ama Şuarâ sûre­sin-de kavmiyle birlikte babasına seslendiğini görüyoruz: "Hani İbrahim babasına ve kavmine: "Neye ibâdet ediyorsunuz? demişti." (Sâffât 85) İbrahim (a.s)’in gerek babasıyla gerek kavmiyle mücâdele­sinde genel bir dâvet metodu izlediğini görüyoruz. Yâni kavminin kar­şısında ve tüm kavimler karşısında, tüm toplumlar karşısında kıyâ­mete kadar uygulanabilecek bir dâvet metodu görüyoruz İbrahim (a.s) in hayatında. Yâni kıyâmete kadar her toplum insanının her topluma uygulayabileceği bir din dâvet modelidir onun modeli. Meselâ ölmüş salih kişilerin putlaştırıldığı bir toplumda Hz. Nuh ve Hz. Nuh’un dâvet modeli bizim için örnektir de aynı zamanda Hz. İbrahim’in dâvet mo­deli de bizim için gereklidir o toplumda. Veya dünyayı kıble edinmiş, dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya adına plan program yapmaya çalışan bir toplumda bize Hud (a.s) un dâvet modeli örnektir de, ama bununla beraber Hz. İbrahim’i de örnek almak zorundayız. Veya meselâ cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran bir topluma karşı Hz. Lût (a.s) bize örnektir de, aynı zaman da Hz. İbrahim de örnektir. Hangi örnek peygamberin toplumuna benzer özellikler taşıyan bir toplum içinde bulunursak bulunalım o peygamberin örnekliliği bizim için söz konusu olduğu gibi aynı zamanda İbrahim (a.s) in örnekliliği de söz konusudur diyoruz. İşte burada da İbrahim (a.s) in örneklili­ğiyle karşı karşıyayız. Babasına dedi ki, Âzer kim? İbrahim (a.s)’in babası mı? Yok-sa onun amcası mı? Bu tartışmadan kaçınacağız. Âzer onun ba­ba-sıdır veya amcasıdır demem benim dinim açısından bir eksiklik de­ğil-dir. Bir konunun bilinmemesi benim dinim açısından bir eksiklik de­ğil-se, illa da onu bilmem gerekmez. Burada anlatılan onun, Hz. İbra­hi-m’in yakınlarıyla kavgasıdır. Yakınlarıyla ve kavmiyle münâsebetinin beyanıdır, bize lâzım olan da işte budur. Çok münakaşa edilmiş, yok babasıydı, yok amcasıydı, yok bu babasının lakabıydı. Buna hiç de gerek yoktur. Yine biliyoruz ki bir peygamberin babasının kâfir olması peygamberin şerefine her hangi bir nakısa getirmeyecektir. Dolayı­sıyla bizim peygamberimizin de babası ve anasının iman etmeden gi­dişi ona bir nakısa getirmeyecektir. İşte efendim onun babası ve ana­sının öldükten sonra yeniden dirilmeleri ve iman etmeleri gibi şeylerin anlatılması biraz zorlama gibi oluyor. Peygamberse işte İbrahim (a.s) da peygamberdi. Onun babası da babadır ve işte görüyoruz ki Kur’-an’ın tesciliyle onun da kâfir olduğunu ve artık onun hakkında da oğlu İbrahim’in istiğfarının caiz olmadığını görüyoruz. İşte Hz. İbrahim babasına ve kavmine dedi ki: Şuarâ’daki âyetle söyleyelim önce: "Neye tapınıyorsunuz?" Ya da neye kulluk ediyorsunuz? Nelere kulluk ediniyorsunuz? Kulluk kişinin boy­nundaki ipin ucunu birilerine vermesi anlamına geliyordu. Herkesin boynunda, boğazında doğuştan getirdiği bir kulluk ipi vardı ve bu ipin ucu kimin elindeyse kişi ona kulluk ediyordu. Ama bazen bir iple ye­tinmeyen kimi insanlar herkesi memnun etmek için onlarca, yüzlerce, takabildikleri kadar boğazına ipler takıyor ve her birini de birilerinin eline veriyordu. Kimisini hanımın eline, kimisini anasının eline, devleti de istemişe kimisini devletinin eline, ağaya, patrona, modaya, çev­re-ye, âdetlere, törelere, topluma ve herkese veriyordu. Bakın burada da böyle Allah’ı tanımanın yanında, Allah’ı bilmenin ve O’na iman et­me-nin yanında Allah’tan başkalarına da kul köle olmuş bir toplumdan söz ediliyor. Hz. İbrahim’in toplumu Allah’a inanmakla beraber Al­lah’-tan başkalarına da kulluk etmeye çalışan müşrik bir toplumdu. Buradaki âyetle de babası Âzer’e şöyle diyordu: "Baba! Şu putları ve benzeri şeyleri ilâh mı edin­din?" Şu putları kendi üzerinizde otorite kabul ettiniz öyle mi? Allah berisindeki şu varlıkları kendi hayatınızda söz sahibi kabul ettiniz öyle mi? Hâkimiyeti siz onlara verdiniz öyle mi? Bu halinizle ben sizi çok açık bir sapıklık içinde görüyorum. Esnam, sanem Arapların da kul­landıkları putlardır. Kütük şeklinde, kalas şeklinde ya da bir kaya par­çası şeklinde veya bir başka biçimde yapılmış, yontulmuş çok yüce bilinen bir varlığın yeryüzünde sembol edilen şekilleriydi bunlar. Yâni hürmet edilen, saygı duyulan, önünde eğilinen yüce varlıkların yerdeki sembolleriydi bu putlar. Meselâ bu insanlar için güneş çok yüce tapı­nılmaya değer bir varlıktı ve yeryüzünde bu güneşin temsilcisi olarak kendi elleriyle yaptıkları sembollerini tapınılmaya lâyık görüyorlar ve bunlara tapınıyorlardı. Aslında taptıkları ve tapınılmaya lâyık gördükleri bu putlar o varlıkların bizzat kendileri değil de onların temsil ettikleri şeylerdi. Yâni aslında tapınılmaya lâyık görülen bu put değil de güneştir de onlar bu güneşin yeryüzündeki temsilcisi olan putlara tapınıyorlardı. Put budur zaten. Şirki somutlaştırıp onu görünür, duyulur ve hissedilir hale getiren unsura put denir. Diğer bir ifadeyle şirkin elle tutulur gözle görülür boyutuna put denir. Putun oluşumunu sağlayan sebepler pek çoktur. Tarihin her dev­rinde insanların genelinde Allah inancı hep var olmuştur. Her dö­nemde madde ötesi, üstün güç ve kudret sahibi, yaratıcı olan Allah inancının var olduğunu ve insanların bu yaratıcıya iman ettiklerini bili­yoruz. Ama aynı zamanda bu insanların genelinde şöyle bir kanaat söz konusu idi. Allah vardır, yaratıcıdır, tüm kâinatı O yaratmıştır, kendilerini de O yaratmıştır, O yücedir, Âlî’dir, ama bu yüce varlıkla insanların doğrudan doğruya irtibat kurmaları mümkün değildir. Onun içindir ki bu yüce varlıkla insanların irtibatlarını sağlayacak aracılara ihtiyaç vardır. İşte bu durumda bazı aracıların bulunması kaçınılmaz­dır. Bu aracılar da put ismi verilen bir kısım varlıklarla somutlaşır. Az evvel de ifade ettiğimiz gibi tapınılanlar aslında bu putların kendileri değil onların temsil ettikleri şeylerdir. Yâni bu putların bizzat kendi görüntülerinden ziyâde temsil ettikleri ve ifade ettikleri anlam önemlidir. Bu itibarla tabiatta hiçbir varlığa sırf kendisi için tapınıldığı görülmemiştir. Kur’an-ı Kerime baktığımız zaman şunu görürüz: İnsanlar ma-hi­yetini anlayamadıkları, içyüzünü tam değerlendirip kavrayama­dıkları bazı şeylerin tehlikesinden korkmaları sebebiyle veya bazı var­lıklara aşırı sevgileri sebebiyle ya da bazı varlıkları kendileri için Allah katında şefaatçi kabul etmeleri sebebiyle onları putlaştırmışlardır. Yâni kendilerini Allah’a yaklaştıracakları ümidiyle veya bazı varlıklara aşırı sevgileri sebebiyle onlara tapınma, onlara saygı duyma ve onları kutsallaştırma süreci içine girmişlerdir. Meselâ Nisâ sûresinde 117. Âyetinde anlatıldığına göre insanların aşırı tutkuları sebebiyle dişileri putlaştırdıklarını görüyoruz: "Onlar Allah’ı bırakıp birtakım dişi tanrıçalara ta-parlar... " (Nisâ 117) Yine Bakara sûresinin 165. âyetinde ifade edildiği gibi çok sev­dikleri varlıkları Allah’a ortak koşarak onlara kulluk etmeye çalı­şırlar. "İnsanlardan kimileri de vardır ki Allah’a nidler (Al­lah’a eşler, ortaklar) kabul ediyorlar. Ve onları Allah sever gibi severler." (Bakara 165) Allah’ın ortakları vardır diyorlar. Evet bütün bunlar Allah’ın yarat­tığı varlıklardır, ama işte bu konuda bize yetkiler vermiştir. Ken­disinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal iş­lerimizi, ekonomik işlerimizi, beşerî işlerimizi, sosyal işlerimizi bize bı­rakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz di­yerek Allahu Teâlâya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Tamam göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırıcısı olarak, rüzgarların sahibi olarak Allah’ı kabul ediyoruz ama, Allah işte böyle büyük işlerin yanında böyle ufak tefek işlere vakti olmayan ol­duğu için bu işler bize bırakılmıştır diyorlar. Ve diyorlar ki Ya Rabbi, bizim ilim adamlarımız var, ilmi işlerimizi biz onlarla halledeceğiz, Se­nin de bilgin vardır ama, neyse işte devir değişti, şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri daha iyi hallediyorlar. Ya Rabbi tamam sen de şifa verensin, ama gerçekten asrımızda bizim hekimlerimiz çok ilerle­diler, şifa tanrılarımız var, hayat tanrılarımız var ve gerçekten bu işi çok iyi hallediyorlar, anında işe müdahale ediyorlar, beceremediklerini de zaten birtakım sebeplere bağlıyorlar, artık Sen bu işe karışma di­yorlar. Ya Rabbi Sen Mâlikü’l Mülksün biliyoruz, ama şu anda bizim geçici mâliklerimiz var, liderlerimiz var, ekonomistlerimiz var, bunlar gerçekten bu işi iyi biliyorlar. Neyi iyi biliyorlar? İşte mallarımızı, mülklerimizi başkaları- na peşkeş çekmeyi bunlar gâyet iyi beceriyorlar. Bundan dolayı bu işi de bırak Sen. Karışma bu pis işlere. Bırak bizi biz keyfimize göre ha­reket edelim. Bizim deneyimli hukukçularımız var artık, biz hukuk ko­nusunda Âd dönemini, Medyen dönemini, Firavunlar dönemini geri getirdik ve bu hukuk konusunda da artık bu işin zirvesine vardık. Artık Senin kitabına da, peygamberine de ihtiyacımız kalmadı. Zaten yıllar önce kitabının hükmü de bitmiştir. Şimdi yeni kitaplar edindik. Bizim hukuk tanrılarımız da bu işi hallediyor diyerek Allah’a nidler, ortaklar bulmaya çalışan insanlar vardır. Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah sever­miş gibi seviyorlar. Hem de öyle seviyorlar ki sanki Allah sever gibi severler. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ederler de Allah’a isyan ederler. Bu şeriklerinin arzularını Allah’ın arzularına tercih ederler. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi onlara ilâh ve mabûd ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa “Rabbimiz! Tanrı­mız!” demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Al­lah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Bilhassa oyun ve eğlence tanrılarında bunu çok net görmek mümkündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinlikle­rinde saklıyor. Bir siyasi liderini, bir efendisini, bir hacısını, hocasını kalbinin en derinliklerinde saklıyor adam.. Veya işte Allah’ın varlıklarla birleşme teorisi de veya vahdeti vü­cutçuluk adıyla bilinen varlıkların Allah’tan kopma, parçalanma an­layışı da insanları bu varlıkları Allah sever gibi sevme küfrüne götüre­cektir. Zaten Hz. Îsâ’ya Allah’tı, Allah’ın oğluydu denmesi Mısırdan, Roma’dan, Hint’ten, Yunan’dan gelen bu birleşme (Vahdet-i Vücut) te­orisinin bir tesiridir. Allah bu konuda ne diyor hiç önemli değil, yeter ki efendisi gü­cenmesin. Allah önemli değil, önemli olan yeter ki lideri razı olsun. Yeter ki futbolcu üzülmesin. Yeter ki artist hanım mahzun olmasın. Yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düşmesin. Yeter ki hoca efendiyi, hacı efendiyi, şeyh efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Tealâ zaten Ğafururrahîmdir, O gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki adam hakikaten: Sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmektense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Meselâ toprak, sancak, bayrak, vatan, millet, lider, önder gibi nidler sanki Al­lah sever gibi seviliyor. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına ya­pılmaya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına, Allah uğrunda ölmeyi göze alırken kimi insanlar bunlar adına da ölebilmektedirler. Hattâ bunlar­dan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmektedir. Meselâ Allah’ın emirle­rine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan li­derlere itaat eden kimselerin bu amelleri liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi aciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuvvetsiz olan bir adamın kanunlarının, koy­muş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hakim olması adına malını veriyor, canını veriyor. Evet aşırı şekilde sevdikleri hürmet ettikleri varlıkları putlaştır­mış insanlar. Bazen da yaratıcı olarak Allah’a inanmakla birlikte bu yüce varlıkla direk irtibat imkânlarının olamayacağına inandıkları için bir kısım varlıkları aracılar yaparak onlara da kulluk yapmışlardır. "Allah’ı bırakıp da onun berisinde veliler edinenler: "Bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." derler...." (Zümer 3) İşte saymaya çalıştığım bu sapık anlayışlar sonucunda yeryü­zünde pek çok varlık putlaştırılmıştır. Aşırı sevgilerinden ötürü pey­gamberler ve salih kişiler zamanla putlaştırılmış, bunların temsil et­tikleri davaları değil de bizzat kendi şahısları yüceltilmiştir. Yine top­lumlarda ölmüş insanları ve ataları putlaştırma yaygın hale gelmiş. Peygamberlerin kendilerine sunduğu tevhid karşısında insanlar atala­rını ve o atalarının yaşadıkları hareket tarzlarını, atalarının yaşadıkları hayat modellerini, geleneklerini putlaştırmışlar. Biz atalarımızı bu yolda bulduk, binaenaleyh sen ne yaparsan yap, ey peygamber ke­sin-likle bizi âdetlerimizden, bizi atalarımızın yolundan ayıramazsın di­ye-rek atalarının anlayışlarını putlaştırmışlar. Veya kimi insanlar vatanı putlaştırmışlar. Vatan için her şeyi fedâ etme esasından hareketle o vatan üzerindeki sosyal yapıyı, si­yasal sistemi putlaştırmışlardır. Hattâ o sistemin niteliği ne olursa ol­sun, Allah’ın rızasına uygun olsun olmasın buna bakmaksızın vatan hatırına onu destekleme ve ona sahip çıkma biçiminde vatanı putlaş­tırmışlar. Veya kimi insanlar toplumlarında Allah’ın hükümlerini ilga eden, Allah’ın hükümlerini geçersiz kabul edip kendi hükümlerini Allah hükümlerinin yerine ikame eden veya Allah hükümlerinin zıddına hü­kümler veren kurum ve şahısların hükümlerini kabul ederek bunları putlaştırmışlardır. Veya işte millet putlaştırılmış, ırk putlaştırılmış, renk putlaştı­rılmış, belli bir siyasal görüş putlaştırılmış, belli bir ekonomik görüş putlaştırılmış, belli liderler putlaştırılmış, moda ve sanat gibi somut putlar çoğalıp günümüzde eski nesnel putların yerini almıştır. Bu say­dığımız unsurlar insanların hayatında putlaşınca, insanların gözle­rinde bunlar sembolleşince artık insanlar bunlar uğrunda mallarını ve canlarını, ahlâk ve namuslarını fedâ etmeleri istendiği zaman çekin­meden her şeylerini fedâ ederler. Evet put her zaman taştan ve tunçtan olmayabilir. Bir sistem, bir ideoloji, bir hayat tarzı, bir sembol de bazen putlaşabilir insanların hayatlarında. Yâni putun üslendiği rol önemlidir. Bazen idareci, top­luma hükmetmek isteyen azınlık bir grup topluma hükmedebilmek için, toplum içinde menfaatlerinin artması ve devamı için putlar ihdas ederler. Topluma hükmetmeleri ve menfaatlerinin devamını bu putlara borçlu olduklarından putları ve putçuluğu bütün güçleriyle desteklerler ve putçuluğun devamı için her türlü desteği ve tedbiri alırlar. Bir yan­dan toplum fertlerini aldatabilmek için toplumun inandığı Allah’ın yü­celiğini vurgulayarak bu yüce varlığın insan gibi aşağı bir varlıkla ilgi­lenmesinin, onun hayatına karışıp emirler ve nehiylerde bulunması­nın, onun hayatına program yapmasının imkânsızlığından bahsede­rek Allah’la insanlar arasında aracı olarak bir kısım varlıkların bulun­masının zarûrî olduğunu söylerler. Bir yandan da toplum adına kendi elleriyle diktikleri bu putların arkasına saklanarak insanların kendilerine kulluğunu sağlarlar. Bu putlar sayesinde yığınları kendilerine kul köle edinirler ve onların mallarını, mülklerini sömürürler. Bu putlar sayesinde toplum üzerinde kendi egemenliklerini kurarlar. Aslında kendi isteklerini, kendi arzula­rını sanki putun isteğiymiş gibi halka yansıtırlar. Toplumda bu putların ve putçuluğun yıkılıp yerine tevhid akidesinin, gerçek Allah inancının, gerçek Allah’a kulluk anlayışının yerleşmesini asla istemezler. Çünkü o zaman herkes Allah’ın kulu olunca kendilerinin egemenlikleri ve menfaatleri son bulacaktır. Nitekim tarih boyunca tevhidi getiren her peygamberin karşısına ilk çıkanlar ve peygamberin yolunu engelle­meye çalışanlar da toplumun bu ileri gelen azınlık tabakası olmuştur. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Zira bunların karşı çıkışları putlara inandıklarından, putlara saygı duyduklarından değil, onlar sa­yesinde topluma hükmetme ve toplumun kanını emme imkânını ko­layca elde ettiklerinden dolayıdır. Evet işte putun ve putçuluğun mahiyeti ve tarihi budur. Hz. İbra­him’in babası ve kavmi Allah’ı tanımak ve Allah’a inanmakla birlikte hayatlarında putların da egemenliğini kabul etmiş bir toplumdu. Put-larla sarmaş dolaş yaşayan bir toplumdu. Güneşe, aya ve yıldız­lara tapınan bir toplumdu. Bu varlıkların yeryüzünde sembolleri yapılı­yor ve bunlara tapılıyordu. Özel put evleri, özel put yapım merkezleri vardı. Hz İbrahim babasına diyor ki: "Allah berisinde bir kısım putları ilâhlar mı edindin?" Belki mübâlağa filan diyeceksiniz ama, böyle açık, net putçuların yanında Allah’a inandığını söyleyen, namaz kılan, oruç tutan insanların arasında bile ben bugün bu tür va­sıfları toplumda görüyorum. Adam kimi eşyaların karşısında, kimi ta­vırların karşısında, kimi sanatçıların, kimi sanatların karşısında, kimi liderlerin karşısında, kimi beliğ ve fasih konuşmaların karşısında boy­nunu bükmüş ve teslim olmak zorunda kaldıklarını görüyorum. Yâni adamların çaresizlikten kıvrandıklarını görüyorum. Adam çaresizlikten ne yapacağını bilmez bir vaziyette kıvranıyor. Sanki çaresiz onu al­mak zorunda. Çaresiz onu dinlemek zorunda. Onu seyretmek zo­run-da, onunla beraber olmak zorunda, onu evine götürmek zorunda, onunla iç içe olmak zorunda, onu bağrına basmak zorunda. Ve de iti­raz da edemiyor. Karşı da gelemiyor ona. Boyun büküyor ve teslim oluyor. Sanki dünün putçularının yaptıkları gibi bugün bizim piyasayı bu anlamda nice boyun bükücüler ve kendilerine boyun bükülenler kaplamış. Meselâ şu anda aslında hayatımızda kullanım alanı olmayan nice eşyalar yine de alıcı bulabiliyorlarsa bunların insan hayatında putlaştığının dışında bir izahının olmadığını düşünüyorum. Ya da ra­hat ve huzur kaynağı olmayan ya da insanların birbirleriyle beraber­liklerini engelleyen, insanların ayrılmalarını gündeme getiren kimi eş­yalar, aileleri parçalayan kimi eşyalar veya insanların ölümüne dâve­tiye çıkaran, insanları mahveden kimi eşyalar yine de toplumda alıcı bulabiliyor, insanlar bunlara teslim olup boyun büküyorlarsa bunların insanların hayatında putlaşmamış olduklarını söylemek gerçekten zordur. Veya meselâ şu anda bizim toplumda toplum diye bir put var­dır. Karşı gelemezsiniz, itiraz edemezsiniz. Diyorlar ki toplum her şey-dir. Topluma karşı gelinmez, toplumun dediklerinden dışarı çıkıl­maz. Sizler ondan geldiniz yine ona döneceksiniz. Bakın Allah’ın sı­fatları sanki topluma verilmiş. Allah’a yapılması gerekenler sanki top­luma isteniyor. Öyle değil mi? Topluma karşı gelemezsin, onu ret edemez-sin. Onun insanlar üzerinde kahhâr bir etkisi vardır. O ne derse, o nasıl isterse öyle yapacaksın. Toplumun istediklerini gözardı edemez-sin diyorlar ve sonra şöyle demeye başlıyorlar: Efendim işte bu kendisine karşı gelinmez olan toplum diyor ki: Şöyle giyineceksin! Şöyle yaşayacaksın! Şöyle kazanacak, böyle harcayacaksın! Şunu şöyle yapacak, bunu böyle yapacaksın! Düğünde şunları, şunları ala­caksın! Tamam artık alınacaktır o başka çaresi yoktur. Peki kim dedi bunu? Kim istiyor bunu? Toplum böyle diyor efendim. Toplum istiyor bunu. Soruyoruz bu defa böyle diyenlere: Peki o zaman toplum ne? Kim o? Kim bu toplum, toplum dedikleri? İşte sen, ben, bizim oğlan. Aslında yok öyle birisi. Birileri diyor bunu da, yok o birileri ortada. Onu diyenler kayıp da onu topluma dedirti­yorlar. Yâni ayağa basan yok, ayağına basılan yok birileri onun kavgasını veriyorlar. Hani öyle bir fıkra var ya. Bir adam yolda giderken istemeden, kasıtsız olarak birinin ayağına basıvermiş. Ayağına basılan cıngar çıkarıp bağırıp çağırmaya başlamış. Berikisi son derece üzgün, mah-cup özürler diler. Kusura bakma arkadaş, bilerek olmadı, istemeyerek oldu, filan dedikçe, ötekisi; olmaz arkadaş, dikkat edecektin, basma-yacaktın, bu yaptığın insanlık değil diye üzerine varınca, laf kalabalıklaşınca insanlar da kalabalıklaşır. Oradakilerden birisi araya girmiş ve demiş ki; yahu nedir sizin derdiniz? Adam anlatmaya başlar, yâni gerçekten bilmeden istemeyerek, bu arkadaşın ayağına basmışım, özür diledim ama anlamadı adam. Derken bu üçüncü şahıs dönmüş ayağına basılan adama; arkadaş, olur böyle şeyler, adam hata etmiş, et-me, eyleme, insandır, sen de yapabilirsin. Derken o ayağına basılan bu üçüncü şahsa dönmüş ve başlamış ona çatmaya; Olur mu kardeşim, ne demek? Bu adam insan değil mi? Gözü kör mü? Kulağı sağır mı? Aklı yok mu? Filan diye çıkışmaya başlayınca, derken o birinci, ayağa basan şahıs, bakmış ki zaten kendisine laf düşmüyor, yoluna devam etmiş. İkinci ve üçüncü şahış kavgayı sürdürürken, bir dör-düncü adam devreye girmiş; ne oluyor yahu? Nedir bu kavganız? Ya-hu demiş üçüncü, bu adamın ayağına birisi basmış, bir insanlık görevi olarak bu işin olabileceğini anlatmaya çalıştım, adam anlamadı. Dör-düncü adam diyor ki, yahu be kardeşim, sana ne? Niye burnunu so-kuyorsun el âlemin işine? Seni ne ilgilendirir bu iş? Filan deyince, bu defa beriki, olur mu yahu? İnsanlık öldü mü? İki kişi arasına girmeye-lim mi? Filan diye onunla tartışmaya başlayınca, o ikinci, ayağına ba-sılan da bakmış ki kendisine laf düşmüyor, o da yoluna devam etmiş. Ayağa basan da yok, basılan da yok. Berikilerin tartışması mahkeme-ye intikal etmiş. Hakim dosyaları incelemiş ve demiş ki; oğlum, alın sanıkları içeriye. Almışlar. Hakim; ayağa basan! Kalk bakalım ayağa! Ses yok. Ayağa basılan! Sen kalk! O da yok. Peki siz nesiniz? Demiş hakim. Efendim, biz filan demeye başlayınca; çıkın ulan! demiş. Siz-den başka işim yok mu benim? Yâni kim dedi? Kim yaptı? Belli değil. Böylece toplumun, toplum putunun arkasına saklanıp satmak istediklerini satabilme imkânı buluyor adamlar. Veya toplum putunun arkasında kendi âdetlerini, kendi anlayışlarını yaygınlaştırmaya çalı­şıyorlar. Evet bu mânâda put Allah yerine insan hayatına karışma mev-ki­sine konulan her şeydir. Bazen böyle toplumdur, bazen yerine göre bazen babadır, anadır, kavimdir, gardaştır, bazen eşyadır, ba­zen mo-dadır, bazen örftür, âdettir. İşte tüm bunlar Allah yerine geçi­yor ve ha-yatımızda yaptırım gücü elde ediyorlarsa putlaşmışlar de­mektir, Allah korusun. "Siz bu putları ilâhlar edindiniz öyle mi?" Halbuki bunları siz dikmiştiniz, bunları siz yapmıştınız. Bu hu­kuku siz yapmıştınız, bu parlamentoyu siz kurmuştunuz, bu kanunları siz yapmıştınız. Yâni kendi ellerinizle yaptığınız kendi ellerinizle dikti­ğiniz şeyleri ilâh kabul ettiniz öyle mi? Allah’ı bırakıp da bunlara kulluk ediyorsunuz veya Allah’la beraber bunları da dinliyorsunuz öyle mi? Hayatınızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıyor, öteki bölümlerinde de bunları dinliyorsunuz öyle mi? Ey babam ve ey toplumum! "Ben sizi çok açık bir sapıklık içinde görüyorum."
75- "Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin mele-kûtunu (Hü­kümranlığını) gösteriyorduk ki o kesin ina-nanlardan olsun." Yâni biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu, mülkiyetini, hâ­kimiyetini gösteriyorduk ki o yakînen iman edenlerden olsun. Yâni göklerde ve yerde ne varsa onların tamamının bizim hâkimiyetimiz, bizim emrimiz ve otoritemiz altında olduğunu ona gösteriyorduk ki, o bütün bunların ne anlama geldiğini ve niçin kim tarafından var edil­diklerini bilsin de bu konuda tam iman edenlerden olsun, şüphesi kal-masın, kalbi yatışsın, mutmain olsun, şeksiz şüphesiz iman eden­ler-den olsun diye.
76,77,78:"Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü. Dedi ki: "Rabbim budur.” Yıldız batınca da: “Ben batan-ları sevmem" dedi. Ayı doğarken gördü. "Rabbim budur" dedi. O da batınca: "Kasem ederim ki, Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi elbette sapıklığa dü­şen toplu-luktan olurdum." Güneşi doğarken görünce: "Rabbim budur! Bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben si­zin Allah’a ortak koştuklarınızdan beriyim." Burada sanki İbrahim (a.s) in söyledikleri Kur’an’ın ortaya koy­duğu tevhid anlayışına ters düşer gibi bir manzara arzetmektedir. Böyle Kur’an’ın tümüne, Kur’an’ın bütününe ters düşen bir mânâ or­taya koyan bir âyet gördüğümüz zaman düşünmek zorunda kalırız. Meselâ aynı sûrenin üçüncü âyetinde böyle bir terslik görür gibi oluyo­ruz. "O Allah hem göklerde hem yerdedir. Ve sizin açı-ğınızı da gizli­nizi de bilmektedir." (En’âm 3) Sanki ilk bakışta Allah kendisine bir mekân izafe eder gibi gö­rünüyor. Zâhirî mânâ budur. Fakat biz meseleye Kur’an’ın bütünlüğü ve onun pratiği ve açıklayıcısı olarak sünnet anlayışı içinde bakacak olursak bu mânâ üzerinde düşünmek zorunda kalacağız. Öyleyse bu âyetin anlaşılmasında başka şeylere bakmak zorunda kalacağız demektir. Kur’an Kur’an’ı, sünnet Kur’an’ı tefsir ettiğine göre; Kur’an’ın başka yerlerine ve de sünnete müracaat edeceğiz. Bu düğümü hal­letmek için Zuhruf sûresinin 48. âyetine bakıyoruz, orada Rabbimiz şöyle buyuruyor: "O gökte de yerde de ilâh olandır, O hakim ve Alîm olandır." (Zuhruf 84) İşte Zuhruf sûresinin bu âyeti meseleyi hallediveriyor. Demek ki Rabbimiz gökte de, yerde de ilâh olarak vardır. Gökte de yerde de sözü dinlenecek yegâne ilâh olarak vardır. Değilse bu Rabbimize bir mekân izafesi değildir. O zamandan ve mekândan münezzehtir. Burada da Hz. İbrahim’in bu ifadelerini anlayabilmek için Kur’-an’ın başka bölümlerine bakmak zorunda kalacağız. Kur’an bü­tün-lüğü içinde meseleye bakıp peygamber olarak Hz. İbrahim’in ken­di-sinden sadır olan bu sözleri, bu âyetleri bir bütün olarak anlamaya, düşünmeye çalışınca şöyle bir durum karşımıza çıkıyor: Âlemlerin ya­ratıcısı olarak Allah’ı tanıyan, Allah’a iman eden ama çeşitli putları da, ayı güneşi ve yıldızları da İlâh olarak ona ortak koşan bir toplum içinde Rabbimiz Hz. İbrahim’e önce göklerin ve yerin melekûtunu an­la-tıyor. Mülkiyet konusunu anlatıyor ona Rabbimiz. Yâni tüm bu mül­kün kime ait olduğunu? Kimin yarattığını ve ne için yarattığını? Onlar üzerinde kimin hakim olduğunu? Hâkimiyetin ve Rububiyyetin kime ait ol-duğunu? Kâinatın Rabbi ve İlâhının kim olduğunu ona anlatıyor. Ta ki o bütün bunları bilsin de yakînen Allah’a inansın, içinde herhangi bir şüphe kalmasın diye. Sonra Rabbinden bunu öğrenen Hz. İbra­him’in de dönerek toplumuna bu Allah’ın kendisine öğrettiği konuyu onların anlayabilecekleri bir dille kendilerine anlattığını anlıyoruz. Allah’ın daha önce kendisine öğrettiği göklerin âyetlerinden bir yıldız gördü Hz. İbrahim. Yıldıza tapınan ve onu kendilerine İlâh edi­nen kavmine dönüp dedi ki: "Bu Rabbim ha?" Şimdi ben bunu Rab bileceğim ha? Şimdi ben hayat progra­mımı bundan alacağım ha? Siz bu yıldızı Rab kabul ediyor ve ben de ona ibâdet edeceğim öyle mi? Ben hayatımı buna danışacağım öyle mi? Benim hayatıma kulluk programı alan bu mu diyorsunuz? Arapça’da düz bir cümleyi sonunu uzatarak ve soru şeklinde okursa­nız o soru cümlesi olmuştur. Şimdi benim Rabbim bu yıldız ha? Ben bunu Rab bileceğim öyle mi? diyor ve onların gözünde o yıldızın Rab olamayacağını anlatmaya çalışıyordu. Bu, tartışmada bir ikna yönte­midir. Bunun bir örneğini de yine Hz. İbrahim’in ağzından daha önce kırdığı putun karşısında: “İbrahim: "Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konu-şabiliyorlarsa onlara sorun" dedi.” (Enbiyâ 63) Derken görüyoruz. Bu söz de aynen bunun gibiydi. Hz. İbra­him orada da bu sözü söylerken o putun konuşmayacağını, konuşa­mayacağını pek alabiliyordu. Ama bunu bile bile yine de muhatapla­rına bunu anlatabilmek, onların akıllarını erdirebilmek için böyle di­yordu. Burada da muhataplarının akıllarını erdirebilmek için böyle di­yordu. Rabbim bu ha? "Sonra o yıldız batınca da: "Ben böyle batanları sevmem" dedi." Evet bakın bu yıldız batıp gitti. Ben batanları sevmem! Batıp gi­denler, yok olup gidenler kesinlikle Rab olamazlar. Batanlar, kendi kendilerine duramayanlar bir batırana mahkumdurlar o halde böyle batıp gidenler kesinlikle Rab olamazlar. Batanları sevmeyen elbette ayı da sevmez, güneşi de sevmez. Çünkü onlar da batmaktadır. Ve çocukluğundan beri Hz. İbrahim onların doğup battıklarını görmekte ve bilmektedir. Kimileri bu ulül’ azîm peygamberin, işte bilmeden bir süre yıl­dıza tapındığını, aya tapındığını, güneşe tapındığını, yâni şirke düştü­ğünü sonradan Allah’ı bulduğunu, bildiğini filan demeye çalışmışlar ki bu gerçekten çok bozuk bir anlayıştır. Bakın burada diyor ki İbrahim (a.s) ben batanları sevmem ve onları Rab kabul etmem. Peki İbrahim (a.s) yıldızın battığını ilk defa o gün mü öğrenmiş? Yıldızın battığını ilk defa o gün mü fark etmiş? Yâni gariptir sanki o güne kadar İbrahim (a.s) bir mağarada yaşamış, hiç dünya yüzü görmemiş, hiç yıldız gör-memiş, işte bir anda nasıl salındıysa mağaradan salınmış ve gök­yü-zünde bir yıldız görmüş ve onu Rab zannetmiş, bu benim Rabbimdir demiş. Sonra birkaç saat içinde bu yıldız da batıp gidince yo! ol­madı bu battı, ben batanları sevmem, ben batanları Rab kabul etmem demiş. Gerçekten çok garip bir şey. Sonra doğarken bir ay görmüş ve tamam işte bu benim Rabbimdir demiş. Bir süre de bu aya ibâdet et­tikten sonra onun da battığını görmüş ve ondan da vazgeçmiş. Ya az evvel yıldız batınca ben batanları sevmem, ben batanları asla Rab kabul etmem diyen birisi onun da batacağını, çocukluğundan beri battığını bile bile bir başka batacak olana bu benim Rabbimdir der mi hiç? Hem de bakın arkasından da diyor ki: "Kasem ederim ki eğer Rabbim bana doğru yolu daha önce göstermeseydi elbette ben de sizin gibi sapıklığa düşenlerden olur­dum" dedi. Yâni daha önce Rabbim bana göklerine ve yerin melekûtunu göstermeseydi, bana bu ayın bu yıldızların ne olduklarını, kimin ol-duklarını anlatıp bildirmeseydi ben de sizin gibi sapıklardan olurdum. Gelin siz bunu diyen bir peygamberin bir süre aya, güneşe yıldızlara tapındığını söyleyin. Olacak şey değildir bu. Bakın burada iki Rab var. Burada iki Rab kelimesi geçiyor. Bun­lardan birisi yıldız, ay ve güneş için kullanılan "Haza Rabbi" ifadesindeki Rab kelimesi, ötekisi de bu bölümde kendisine daha önce ayın yıldızın ve güneşin mahiyetlerini, mülkiyetlerini bildirip ken­disine hidâyet eden bir Rab. Demek ki bu sözleri söylerken İbrahim (a.s) kendisine hidâyet eden Rabbin farkında ve bilincindedir. Yâni Allah’ın varlığından habersiz değildir o anda. Eğer bu ikinci kendisine hidâyet edici olarak bahsettiği Rab ay, yıldız, yahut güneşse onları neden sevmediğini söylesin? Öyleyse kendisine hidâyet ettiği için hamd ettiği Rab onlar değildir ve İbrahim (a.s)O Rabbi bilmekte ve Ona iman etmektedir. Sonra âyetin ifade buyurduğu şekilde güneş olayı geliyor. İbrahim (a.s) in toplumu aya, güneşe ve yıldızlara tapı­yordu da onun için bu örneği seçmiştir diyoruz. Sonra bunun üçünün de arka arkaya gerçekleşmesi de müm­kün değildir. Sanki insanlar bir meydana toplanmışlar Hz. İbrahim de onların yanında. Önce bir yıldız çıkıyor bir süre münakaşa onun üze­rine devam ederken nihâyet yıldız batıyor, arkasında ay çıkıyor bir süre de onun üzerinde duruluyor, sonra güneş doğuyor onun üze­rinde söz ediliyor. Ve o insan topluluğu da hep orada bekliyor. Yâni insan düşününce bunun mümkün olmadığını anlıyor. Çünkü bunların hepsinin devri öyle birkaç saat içinde olması mümkün değildir. En azından o kalabalığın hem yıldızı, hem ayı, hem de güneşi görebil­meleri için bir yirmi dört saat orada beklemeleri gerekir ki bu da müm­kün değildir. Öyleyse bu Kur’an’ın ve İbrahim (a.s) ın bir anlatım mo­delidir, diyoruz Allahu âlem. Peki acaba bize ne anlatıyor bu âyetler? Bu âyetlerle biz ne an­layacağız yâni? Hz. İbrahim yıldızlara, aya ve güneşe tapınan top­lumunun karşısında, onların gözlerinin önünde elindeki nübüvvet kılı­cıyla, ya da daha önce putları kırdığı Risâlet ilmi ve imanıyla şimdi de ayı doğruyor, güneşi parçalıyor ve yıldızları yerlerinden söküp kö­mür-ler gibi ayaklar altına seriyordu. Yâni kişiyi Allah’tan ayıran her şey, kişi ile Allah arasına giren, kişinin Allah’ı dinleyip sadece ona kulluk yapmasına engel olan her şey yıldızlar kadar parlak, ay kadar göz ka-maştırıcı veya rif'at sahibi, yücelik sahibi olsa da, güneş kadar bedahet sahibi veya nîmet göndermede güneş kadar cömertlik sahibi olsa da onlara gönül kaptırmamamız gerektiğini anlatıyor bize. Yâni Allah dışında birileri aslında Allah’ın olan nîmetleri bize ulaştırmada güneş kadar cömert olsalar bile yine de onlara gönül kaptırmayıp Allah’a gönül vermemiz gerektiği anlatılıyor. Bize rızık ulaştıran ağalarımız patronlarımız, bizi beslediklerini iddia eden ba­balarımız analarımız, bize ilim ulaştırdıklarını iddia eden âlimlerimiz, hocalarımız, şeyhlerimiz, üstatlarımız, bize şifa ulaştırdıklarını iddia eden doktorlarımız aslında Allah’ın olan bu nîmetleri bize ulaştıran herkimse onlar bize bu nîmetleri ulaştırma konusunda güneş kadar cömert olsalar bile yine de onlara kulluk yapmayıp, onları gözümüzde büyütmeyip nîmetin esas vericisi olan Allah’a gönlümüzü kaptırmamız gerektiği anlatılıyor. Öyle değil mi? Aslında güneşin de bize intikal ettirdiği ışık ve ısı kendisinden değildir. Allah’ın kendisine verdiği bu nîmeti güneş bize ulaştırmaktadır. Öyleyse güneşin sahibi dururken, güneşin yaratıcısı dururken güneşe gönül kaptıran kişiye ne demek lâzım? Veya sizin idarecileriniz, sizi koruduklarını, sizi yönettiklerini si-zi düşündüklerini iddia edenler yıldızlar kadar parlak, ay kadar yüce makam sahibi olsalar bile onları kesinlikle Rab bilmeyin, onların ka-nunlarını Allah kanunlarının önüne geçirmeyin. Onların da sizin gibi Allah tarafından yaratılmış, doğan ve batan birer fânî varlıklar olduklarını unutmayın. Zira her doğanı bir doğduran ve her batanı da bir batıran vardır. Doğmaları da, batmaları da kendi ellerinde olmayan bu aciz varlıklar nerden Rab olacaklar? Nerden size kanun koyma hakkına sahip olacaklar? Bakın burada çok hoş bir anlatım var. Çok güzel bir üçlü anla­tım var. Aslında bu üç kademeli anlatım, önce yıldız, sonra ay ve daha sonra da güneş anlatılıyor. Bu anlatım sırasından da anlıyoruz ki bu varlıklar aslında birbirlerinin yokluğuna muhtaçtırlar. Yâni bun­lardan her birinin varlığı bir diğerinin yokluğuna bağlıdır. Bu yıldızlar, bu ay, bu güneş o kadar aciz varlıklardır ki bunların varlıkları diğerinin yokluğuna mahkumdur. Biri yok olmalı ki öbürü var olabilsin. Biri bat­malı ki öbürü doğabilsin. Yâni güneş batmalı ki ay doğabilsin. Ya da ay yok olmalı ki yıldızlar görünebilsin. Birisi yok olmalı ki öbürü hayat bulabilsin, ortaya çıkabilsin. Şimdi şu anda bizim ülkemizde insanların İlâh bildikleri, kanun yapma yetkisinin, egemenlik hakkının, hâkimiyetin kendilerinde ol­duklarına inandıkları yapay İlâhlar da öyle değil mi? Biri oturur koltuğa bu toplumun İlâhı olarak, bir süre İlâhlık pozları oynar sonra o gider başka biri gelir. Yâni başka bir İlâhın gelmesi de öncekinin o koltuktan yüzüp gitmesine bağlı. Biri batar, biri çıkar. Halbuki ben batanları sevmem! Ben batanları kesinlikle Rab bilmem diyordu Hz. İbrahim. Sizler seviyor musunuz, sevmiyor musunuz? Allah makamında kanun koyma yetkisini bunlara vererek bunları Rabler kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz varın kendiniz düşünün. Tüm insanlar, tüm aciz varlıklar böyledir. Biri babadır ötekisi oğuldur. Biri ölür gider, diğeri onun yerine baba olur. Hepsi fânîdir bunların. Hiçbirisi de Rab olmaya ve emirleri dinlenmeye lâyık değildir, bunu anlayın diyor Rabbimiz, atamız İbrahim’in diliyle. Evet yıldızlar, ay ve güneş bunlar Allah’ın âyetleridir. Ve şu anda bizler her an bu âyetlerle yüz yüzeyiz. Bunlar her an bizim gö­zümüzün önünde doğup batmaktadırlar. Peki acaba biz bu âyetlere ne kadar yakınız? Bu âyetler üzerinde ne kadar düşünüyoruz? Hal­buki bu âyetler sürekli bizim elimizden tutup Rabbimize götürecek âyetlerdir. Bunları sürekli gündemde tutmak zorundayız. Aman bu âyetleri sürekli gündeme getirelim. Aman bu âyetleri hiçbir zaman ha­tırımızdan çıkarmamaya çalışalım. Çünkü bu toplumun en büyük kâ­firliklerinden birisi de, kâfirlik âyetleri örtme anlamında kullanılan bir kelimeydi bunu daha önceki âyetler demişti. Bu toplum o kadar Allah’ın âyetlerini örtüyor ki, o kadar Al­lah’ın âyetlerini örtbas etmeye, kamufle etmeye çalışıyor ki. Yâni atın-dan, arabasından, bilgisayarından, buzdolabından, çamaşır maki­ne-sinden, evinden eşyasından, dükkanından, tezgahından hiç mi hiç kurtulup da bu âyetlerle beraber olamıyor. Yâni bu insanların elektriğe hamd ettikleri kadar, elektriği gün­deme getirdikleri kadar Allah’ın eşsiz bir âyeti olan güneşi gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. Kullandığı bilgisayar aletine değer verdiği kadar Allah’ın gece ve gündüz âyetlerine, ay, yıldız ve güneş âyetlerine, Allah’ın akıl âyetine değer vermediklerini görüyoruz. Atına arabasına değer verdiği kadar bu atı ve arabayı hareket ettiren Allahu Teâlâ’nın o âyetini hiç gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. İşte bunun içindir ki Allah’ın bu âyetlerini ısrarla gündeme getirmeliyiz. Nasıl, biz kendimiz yaratabilir miydik böyle âyetleri? Gü­cümüz yeter miydi buna? Bakın gökyüzüne, bakın güneşe, aya, yıl­dızlara, direkler de yok, hiçbir şey de yok. Bakın yeryüzüne ne kadar da güzel yaymış Allah. Üzerinde dağları da var, ovaları da var, yay­laları da var. İşte bu mükemmel âyetler Allah’ın âyetleridir. Sizin için, insanlar için, akıl sahipleri için Allah’ın yarattığı âyet­ler vardır. Güneş, ay, yıldızlar, gece ve gündüz, semavat ve arz insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının, insan meliklerinin ulaşamadığı âyetlerdir bunlar. Haydi her şeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini gö­renler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler gündüze, söz ge­çirsinler güneşe, aya ve yıldızlara. Söz geçirsinler geceye ve gün­dü-ze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabilirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile oynatabilirler mi? Ge­ce-ye ve gündüze söz geçirebilirler mi? İşte bu sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gereken âyetlerdir. Bundan sonra, onların bu yanlışlarını ve şirklerinin mantıksızlı­ğını onlara anlattıktan sonra kendisini ortaya koyarak Buyurur ki Hz. İbrahim:
76,77,78:"Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü. Dedi ki: "Rabbim budur.” Yıldız batınca da: “Ben batan-ları sevmem" dedi. Ayı doğarken gördü. "Rabbim budur" dedi. O da batınca: "Kasem ederim ki, Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi elbette sapıklığa dü­şen toplu-luktan olurdum." Güneşi doğarken görünce: "Rabbim budur! Bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben si­zin Allah’a ortak koştuklarınızdan beriyim." Burada sanki İbrahim (a.s) in söyledikleri Kur’an’ın ortaya koy­duğu tevhid anlayışına ters düşer gibi bir manzara arzetmektedir. Böyle Kur’an’ın tümüne, Kur’an’ın bütününe ters düşen bir mânâ or­taya koyan bir âyet gördüğümüz zaman düşünmek zorunda kalırız. Meselâ aynı sûrenin üçüncü âyetinde böyle bir terslik görür gibi oluyo­ruz. "O Allah hem göklerde hem yerdedir. Ve sizin açı-ğınızı da gizli­nizi de bilmektedir." (En’âm 3) Sanki ilk bakışta Allah kendisine bir mekân izafe eder gibi gö­rünüyor. Zâhirî mânâ budur. Fakat biz meseleye Kur’an’ın bütünlüğü ve onun pratiği ve açıklayıcısı olarak sünnet anlayışı içinde bakacak olursak bu mânâ üzerinde düşünmek zorunda kalacağız. Öyleyse bu âyetin anlaşılmasında başka şeylere bakmak zorunda kalacağız demektir. Kur’an Kur’an’ı, sünnet Kur’an’ı tefsir ettiğine göre; Kur’an’ın başka yerlerine ve de sünnete müracaat edeceğiz. Bu düğümü hal­letmek için Zuhruf sûresinin 48. âyetine bakıyoruz, orada Rabbimiz şöyle buyuruyor: "O gökte de yerde de ilâh olandır, O hakim ve Alîm olandır." (Zuhruf 84) İşte Zuhruf sûresinin bu âyeti meseleyi hallediveriyor. Demek ki Rabbimiz gökte de, yerde de ilâh olarak vardır. Gökte de yerde de sözü dinlenecek yegâne ilâh olarak vardır. Değilse bu Rabbimize bir mekân izafesi değildir. O zamandan ve mekândan münezzehtir. Burada da Hz. İbrahim’in bu ifadelerini anlayabilmek için Kur’-an’ın başka bölümlerine bakmak zorunda kalacağız. Kur’an bü­tün-lüğü içinde meseleye bakıp peygamber olarak Hz. İbrahim’in ken­di-sinden sadır olan bu sözleri, bu âyetleri bir bütün olarak anlamaya, düşünmeye çalışınca şöyle bir durum karşımıza çıkıyor: Âlemlerin ya­ratıcısı olarak Allah’ı tanıyan, Allah’a iman eden ama çeşitli putları da, ayı güneşi ve yıldızları da İlâh olarak ona ortak koşan bir toplum içinde Rabbimiz Hz. İbrahim’e önce göklerin ve yerin melekûtunu an­la-tıyor. Mülkiyet konusunu anlatıyor ona Rabbimiz. Yâni tüm bu mül­kün kime ait olduğunu? Kimin yarattığını ve ne için yarattığını? Onlar üzerinde kimin hakim olduğunu? Hâkimiyetin ve Rububiyyetin kime ait ol-duğunu? Kâinatın Rabbi ve İlâhının kim olduğunu ona anlatıyor. Ta ki o bütün bunları bilsin de yakînen Allah’a inansın, içinde herhangi bir şüphe kalmasın diye. Sonra Rabbinden bunu öğrenen Hz. İbra­him’in de dönerek toplumuna bu Allah’ın kendisine öğrettiği konuyu onların anlayabilecekleri bir dille kendilerine anlattığını anlıyoruz. Allah’ın daha önce kendisine öğrettiği göklerin âyetlerinden bir yıldız gördü Hz. İbrahim. Yıldıza tapınan ve onu kendilerine İlâh edi­nen kavmine dönüp dedi ki: "Bu Rabbim ha?" Şimdi ben bunu Rab bileceğim ha? Şimdi ben hayat progra­mımı bundan alacağım ha? Siz bu yıldızı Rab kabul ediyor ve ben de ona ibâdet edeceğim öyle mi? Ben hayatımı buna danışacağım öyle mi? Benim hayatıma kulluk programı alan bu mu diyorsunuz? Arapça’da düz bir cümleyi sonunu uzatarak ve soru şeklinde okursa­nız o soru cümlesi olmuştur. Şimdi benim Rabbim bu yıldız ha? Ben bunu Rab bileceğim öyle mi? diyor ve onların gözünde o yıldızın Rab olamayacağını anlatmaya çalışıyordu. Bu, tartışmada bir ikna yönte­midir. Bunun bir örneğini de yine Hz. İbrahim’in ağzından daha önce kırdığı putun karşısında: “İbrahim: "Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konu-şabiliyorlarsa onlara sorun" dedi.” (Enbiyâ 63) Derken görüyoruz. Bu söz de aynen bunun gibiydi. Hz. İbra­him orada da bu sözü söylerken o putun konuşmayacağını, konuşa­mayacağını pek alabiliyordu. Ama bunu bile bile yine de muhatapla­rına bunu anlatabilmek, onların akıllarını erdirebilmek için böyle di­yordu. Burada da muhataplarının akıllarını erdirebilmek için böyle di­yordu. Rabbim bu ha? "Sonra o yıldız batınca da: "Ben böyle batanları sevmem" dedi." Evet bakın bu yıldız batıp gitti. Ben batanları sevmem! Batıp gi­denler, yok olup gidenler kesinlikle Rab olamazlar. Batanlar, kendi kendilerine duramayanlar bir batırana mahkumdurlar o halde böyle batıp gidenler kesinlikle Rab olamazlar. Batanları sevmeyen elbette ayı da sevmez, güneşi de sevmez. Çünkü onlar da batmaktadır. Ve çocukluğundan beri Hz. İbrahim onların doğup battıklarını görmekte ve bilmektedir. Kimileri bu ulül’ azîm peygamberin, işte bilmeden bir süre yıl­dıza tapındığını, aya tapındığını, güneşe tapındığını, yâni şirke düştü­ğünü sonradan Allah’ı bulduğunu, bildiğini filan demeye çalışmışlar ki bu gerçekten çok bozuk bir anlayıştır. Bakın burada diyor ki İbrahim (a.s) ben batanları sevmem ve onları Rab kabul etmem. Peki İbrahim (a.s) yıldızın battığını ilk defa o gün mü öğrenmiş? Yıldızın battığını ilk defa o gün mü fark etmiş? Yâni gariptir sanki o güne kadar İbrahim (a.s) bir mağarada yaşamış, hiç dünya yüzü görmemiş, hiç yıldız gör-memiş, işte bir anda nasıl salındıysa mağaradan salınmış ve gök­yü-zünde bir yıldız görmüş ve onu Rab zannetmiş, bu benim Rabbimdir demiş. Sonra birkaç saat içinde bu yıldız da batıp gidince yo! ol­madı bu battı, ben batanları sevmem, ben batanları Rab kabul etmem demiş. Gerçekten çok garip bir şey. Sonra doğarken bir ay görmüş ve tamam işte bu benim Rabbimdir demiş. Bir süre de bu aya ibâdet et­tikten sonra onun da battığını görmüş ve ondan da vazgeçmiş. Ya az evvel yıldız batınca ben batanları sevmem, ben batanları asla Rab kabul etmem diyen birisi onun da batacağını, çocukluğundan beri battığını bile bile bir başka batacak olana bu benim Rabbimdir der mi hiç? Hem de bakın arkasından da diyor ki: "Kasem ederim ki eğer Rabbim bana doğru yolu daha önce göstermeseydi elbette ben de sizin gibi sapıklığa düşenlerden olur­dum" dedi. Yâni daha önce Rabbim bana göklerine ve yerin melekûtunu göstermeseydi, bana bu ayın bu yıldızların ne olduklarını, kimin ol-duklarını anlatıp bildirmeseydi ben de sizin gibi sapıklardan olurdum. Gelin siz bunu diyen bir peygamberin bir süre aya, güneşe yıldızlara tapındığını söyleyin. Olacak şey değildir bu. Bakın burada iki Rab var. Burada iki Rab kelimesi geçiyor. Bun­lardan birisi yıldız, ay ve güneş için kullanılan "Haza Rabbi" ifadesindeki Rab kelimesi, ötekisi de bu bölümde kendisine daha önce ayın yıldızın ve güneşin mahiyetlerini, mülkiyetlerini bildirip ken­disine hidâyet eden bir Rab. Demek ki bu sözleri söylerken İbrahim (a.s) kendisine hidâyet eden Rabbin farkında ve bilincindedir. Yâni Allah’ın varlığından habersiz değildir o anda. Eğer bu ikinci kendisine hidâyet edici olarak bahsettiği Rab ay, yıldız, yahut güneşse onları neden sevmediğini söylesin? Öyleyse kendisine hidâyet ettiği için hamd ettiği Rab onlar değildir ve İbrahim (a.s)O Rabbi bilmekte ve Ona iman etmektedir. Sonra âyetin ifade buyurduğu şekilde güneş olayı geliyor. İbrahim (a.s) in toplumu aya, güneşe ve yıldızlara tapı­yordu da onun için bu örneği seçmiştir diyoruz. Sonra bunun üçünün de arka arkaya gerçekleşmesi de müm­kün değildir. Sanki insanlar bir meydana toplanmışlar Hz. İbrahim de onların yanında. Önce bir yıldız çıkıyor bir süre münakaşa onun üze­rine devam ederken nihâyet yıldız batıyor, arkasında ay çıkıyor bir süre de onun üzerinde duruluyor, sonra güneş doğuyor onun üze­rinde söz ediliyor. Ve o insan topluluğu da hep orada bekliyor. Yâni insan düşününce bunun mümkün olmadığını anlıyor. Çünkü bunların hepsinin devri öyle birkaç saat içinde olması mümkün değildir. En azından o kalabalığın hem yıldızı, hem ayı, hem de güneşi görebil­meleri için bir yirmi dört saat orada beklemeleri gerekir ki bu da müm­kün değildir. Öyleyse bu Kur’an’ın ve İbrahim (a.s) ın bir anlatım mo­delidir, diyoruz Allahu âlem. Peki acaba bize ne anlatıyor bu âyetler? Bu âyetlerle biz ne an­layacağız yâni? Hz. İbrahim yıldızlara, aya ve güneşe tapınan top­lumunun karşısında, onların gözlerinin önünde elindeki nübüvvet kılı­cıyla, ya da daha önce putları kırdığı Risâlet ilmi ve imanıyla şimdi de ayı doğruyor, güneşi parçalıyor ve yıldızları yerlerinden söküp kö­mür-ler gibi ayaklar altına seriyordu. Yâni kişiyi Allah’tan ayıran her şey, kişi ile Allah arasına giren, kişinin Allah’ı dinleyip sadece ona kulluk yapmasına engel olan her şey yıldızlar kadar parlak, ay kadar göz ka-maştırıcı veya rif'at sahibi, yücelik sahibi olsa da, güneş kadar bedahet sahibi veya nîmet göndermede güneş kadar cömertlik sahibi olsa da onlara gönül kaptırmamamız gerektiğini anlatıyor bize. Yâni Allah dışında birileri aslında Allah’ın olan nîmetleri bize ulaştırmada güneş kadar cömert olsalar bile yine de onlara gönül kaptırmayıp Allah’a gönül vermemiz gerektiği anlatılıyor. Bize rızık ulaştıran ağalarımız patronlarımız, bizi beslediklerini iddia eden ba­balarımız analarımız, bize ilim ulaştırdıklarını iddia eden âlimlerimiz, hocalarımız, şeyhlerimiz, üstatlarımız, bize şifa ulaştırdıklarını iddia eden doktorlarımız aslında Allah’ın olan bu nîmetleri bize ulaştıran herkimse onlar bize bu nîmetleri ulaştırma konusunda güneş kadar cömert olsalar bile yine de onlara kulluk yapmayıp, onları gözümüzde büyütmeyip nîmetin esas vericisi olan Allah’a gönlümüzü kaptırmamız gerektiği anlatılıyor. Öyle değil mi? Aslında güneşin de bize intikal ettirdiği ışık ve ısı kendisinden değildir. Allah’ın kendisine verdiği bu nîmeti güneş bize ulaştırmaktadır. Öyleyse güneşin sahibi dururken, güneşin yaratıcısı dururken güneşe gönül kaptıran kişiye ne demek lâzım? Veya sizin idarecileriniz, sizi koruduklarını, sizi yönettiklerini si-zi düşündüklerini iddia edenler yıldızlar kadar parlak, ay kadar yüce makam sahibi olsalar bile onları kesinlikle Rab bilmeyin, onların ka-nunlarını Allah kanunlarının önüne geçirmeyin. Onların da sizin gibi Allah tarafından yaratılmış, doğan ve batan birer fânî varlıklar olduklarını unutmayın. Zira her doğanı bir doğduran ve her batanı da bir batıran vardır. Doğmaları da, batmaları da kendi ellerinde olmayan bu aciz varlıklar nerden Rab olacaklar? Nerden size kanun koyma hakkına sahip olacaklar? Bakın burada çok hoş bir anlatım var. Çok güzel bir üçlü anla­tım var. Aslında bu üç kademeli anlatım, önce yıldız, sonra ay ve daha sonra da güneş anlatılıyor. Bu anlatım sırasından da anlıyoruz ki bu varlıklar aslında birbirlerinin yokluğuna muhtaçtırlar. Yâni bun­lardan her birinin varlığı bir diğerinin yokluğuna bağlıdır. Bu yıldızlar, bu ay, bu güneş o kadar aciz varlıklardır ki bunların varlıkları diğerinin yokluğuna mahkumdur. Biri yok olmalı ki öbürü var olabilsin. Biri bat­malı ki öbürü doğabilsin. Yâni güneş batmalı ki ay doğabilsin. Ya da ay yok olmalı ki yıldızlar görünebilsin. Birisi yok olmalı ki öbürü hayat bulabilsin, ortaya çıkabilsin. Şimdi şu anda bizim ülkemizde insanların İlâh bildikleri, kanun yapma yetkisinin, egemenlik hakkının, hâkimiyetin kendilerinde ol­duklarına inandıkları yapay İlâhlar da öyle değil mi? Biri oturur koltuğa bu toplumun İlâhı olarak, bir süre İlâhlık pozları oynar sonra o gider başka biri gelir. Yâni başka bir İlâhın gelmesi de öncekinin o koltuktan yüzüp gitmesine bağlı. Biri batar, biri çıkar. Halbuki ben batanları sevmem! Ben batanları kesinlikle Rab bilmem diyordu Hz. İbrahim. Sizler seviyor musunuz, sevmiyor musunuz? Allah makamında kanun koyma yetkisini bunlara vererek bunları Rabler kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz varın kendiniz düşünün. Tüm insanlar, tüm aciz varlıklar böyledir. Biri babadır ötekisi oğuldur. Biri ölür gider, diğeri onun yerine baba olur. Hepsi fânîdir bunların. Hiçbirisi de Rab olmaya ve emirleri dinlenmeye lâyık değildir, bunu anlayın diyor Rabbimiz, atamız İbrahim’in diliyle. Evet yıldızlar, ay ve güneş bunlar Allah’ın âyetleridir. Ve şu anda bizler her an bu âyetlerle yüz yüzeyiz. Bunlar her an bizim gö­zümüzün önünde doğup batmaktadırlar. Peki acaba biz bu âyetlere ne kadar yakınız? Bu âyetler üzerinde ne kadar düşünüyoruz? Hal­buki bu âyetler sürekli bizim elimizden tutup Rabbimize götürecek âyetlerdir. Bunları sürekli gündemde tutmak zorundayız. Aman bu âyetleri sürekli gündeme getirelim. Aman bu âyetleri hiçbir zaman ha­tırımızdan çıkarmamaya çalışalım. Çünkü bu toplumun en büyük kâ­firliklerinden birisi de, kâfirlik âyetleri örtme anlamında kullanılan bir kelimeydi bunu daha önceki âyetler demişti. Bu toplum o kadar Allah’ın âyetlerini örtüyor ki, o kadar Al­lah’ın âyetlerini örtbas etmeye, kamufle etmeye çalışıyor ki. Yâni atın-dan, arabasından, bilgisayarından, buzdolabından, çamaşır maki­ne-sinden, evinden eşyasından, dükkanından, tezgahından hiç mi hiç kurtulup da bu âyetlerle beraber olamıyor. Yâni bu insanların elektriğe hamd ettikleri kadar, elektriği gün­deme getirdikleri kadar Allah’ın eşsiz bir âyeti olan güneşi gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. Kullandığı bilgisayar aletine değer verdiği kadar Allah’ın gece ve gündüz âyetlerine, ay, yıldız ve güneş âyetlerine, Allah’ın akıl âyetine değer vermediklerini görüyoruz. Atına arabasına değer verdiği kadar bu atı ve arabayı hareket ettiren Allahu Teâlâ’nın o âyetini hiç gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. İşte bunun içindir ki Allah’ın bu âyetlerini ısrarla gündeme getirmeliyiz. Nasıl, biz kendimiz yaratabilir miydik böyle âyetleri? Gü­cümüz yeter miydi buna? Bakın gökyüzüne, bakın güneşe, aya, yıl­dızlara, direkler de yok, hiçbir şey de yok. Bakın yeryüzüne ne kadar da güzel yaymış Allah. Üzerinde dağları da var, ovaları da var, yay­laları da var. İşte bu mükemmel âyetler Allah’ın âyetleridir. Sizin için, insanlar için, akıl sahipleri için Allah’ın yarattığı âyet­ler vardır. Güneş, ay, yıldızlar, gece ve gündüz, semavat ve arz insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının, insan meliklerinin ulaşamadığı âyetlerdir bunlar. Haydi her şeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini gö­renler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler gündüze, söz ge­çirsinler güneşe, aya ve yıldızlara. Söz geçirsinler geceye ve gün­dü-ze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabilirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile oynatabilirler mi? Ge­ce-ye ve gündüze söz geçirebilirler mi? İşte bu sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gereken âyetlerdir. Bundan sonra, onların bu yanlışlarını ve şirklerinin mantıksızlı­ğını onlara anlattıktan sonra kendisini ortaya koyarak Buyurur ki Hz. İbrahim:
76,77,78:"Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü. Dedi ki: "Rabbim budur.” Yıldız batınca da: “Ben batan-ları sevmem" dedi. Ayı doğarken gördü. "Rabbim budur" dedi. O da batınca: "Kasem ederim ki, Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi elbette sapıklığa dü­şen toplu-luktan olurdum." Güneşi doğarken görünce: "Rabbim budur! Bu hepsinden büyük" dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben si­zin Allah’a ortak koştuklarınızdan beriyim." Burada sanki İbrahim (a.s) in söyledikleri Kur’an’ın ortaya koy­duğu tevhid anlayışına ters düşer gibi bir manzara arzetmektedir. Böyle Kur’an’ın tümüne, Kur’an’ın bütününe ters düşen bir mânâ or­taya koyan bir âyet gördüğümüz zaman düşünmek zorunda kalırız. Meselâ aynı sûrenin üçüncü âyetinde böyle bir terslik görür gibi oluyo­ruz. "O Allah hem göklerde hem yerdedir. Ve sizin açı-ğınızı da gizli­nizi de bilmektedir." (En’âm 3) Sanki ilk bakışta Allah kendisine bir mekân izafe eder gibi gö­rünüyor. Zâhirî mânâ budur. Fakat biz meseleye Kur’an’ın bütünlüğü ve onun pratiği ve açıklayıcısı olarak sünnet anlayışı içinde bakacak olursak bu mânâ üzerinde düşünmek zorunda kalacağız. Öyleyse bu âyetin anlaşılmasında başka şeylere bakmak zorunda kalacağız demektir. Kur’an Kur’an’ı, sünnet Kur’an’ı tefsir ettiğine göre; Kur’an’ın başka yerlerine ve de sünnete müracaat edeceğiz. Bu düğümü hal­letmek için Zuhruf sûresinin 48. âyetine bakıyoruz, orada Rabbimiz şöyle buyuruyor: "O gökte de yerde de ilâh olandır, O hakim ve Alîm olandır." (Zuhruf 84) İşte Zuhruf sûresinin bu âyeti meseleyi hallediveriyor. Demek ki Rabbimiz gökte de, yerde de ilâh olarak vardır. Gökte de yerde de sözü dinlenecek yegâne ilâh olarak vardır. Değilse bu Rabbimize bir mekân izafesi değildir. O zamandan ve mekândan münezzehtir. Burada da Hz. İbrahim’in bu ifadelerini anlayabilmek için Kur’-an’ın başka bölümlerine bakmak zorunda kalacağız. Kur’an bü­tün-lüğü içinde meseleye bakıp peygamber olarak Hz. İbrahim’in ken­di-sinden sadır olan bu sözleri, bu âyetleri bir bütün olarak anlamaya, düşünmeye çalışınca şöyle bir durum karşımıza çıkıyor: Âlemlerin ya­ratıcısı olarak Allah’ı tanıyan, Allah’a iman eden ama çeşitli putları da, ayı güneşi ve yıldızları da İlâh olarak ona ortak koşan bir toplum içinde Rabbimiz Hz. İbrahim’e önce göklerin ve yerin melekûtunu an­la-tıyor. Mülkiyet konusunu anlatıyor ona Rabbimiz. Yâni tüm bu mül­kün kime ait olduğunu? Kimin yarattığını ve ne için yarattığını? Onlar üzerinde kimin hakim olduğunu? Hâkimiyetin ve Rububiyyetin kime ait ol-duğunu? Kâinatın Rabbi ve İlâhının kim olduğunu ona anlatıyor. Ta ki o bütün bunları bilsin de yakînen Allah’a inansın, içinde herhangi bir şüphe kalmasın diye. Sonra Rabbinden bunu öğrenen Hz. İbra­him’in de dönerek toplumuna bu Allah’ın kendisine öğrettiği konuyu onların anlayabilecekleri bir dille kendilerine anlattığını anlıyoruz. Allah’ın daha önce kendisine öğrettiği göklerin âyetlerinden bir yıldız gördü Hz. İbrahim. Yıldıza tapınan ve onu kendilerine İlâh edi­nen kavmine dönüp dedi ki: "Bu Rabbim ha?" Şimdi ben bunu Rab bileceğim ha? Şimdi ben hayat progra­mımı bundan alacağım ha? Siz bu yıldızı Rab kabul ediyor ve ben de ona ibâdet edeceğim öyle mi? Ben hayatımı buna danışacağım öyle mi? Benim hayatıma kulluk programı alan bu mu diyorsunuz? Arapça’da düz bir cümleyi sonunu uzatarak ve soru şeklinde okursa­nız o soru cümlesi olmuştur. Şimdi benim Rabbim bu yıldız ha? Ben bunu Rab bileceğim öyle mi? diyor ve onların gözünde o yıldızın Rab olamayacağını anlatmaya çalışıyordu. Bu, tartışmada bir ikna yönte­midir. Bunun bir örneğini de yine Hz. İbrahim’in ağzından daha önce kırdığı putun karşısında: “İbrahim: "Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konu-şabiliyorlarsa onlara sorun" dedi.” (Enbiyâ 63) Derken görüyoruz. Bu söz de aynen bunun gibiydi. Hz. İbra­him orada da bu sözü söylerken o putun konuşmayacağını, konuşa­mayacağını pek alabiliyordu. Ama bunu bile bile yine de muhatapla­rına bunu anlatabilmek, onların akıllarını erdirebilmek için böyle di­yordu. Burada da muhataplarının akıllarını erdirebilmek için böyle di­yordu. Rabbim bu ha? "Sonra o yıldız batınca da: "Ben böyle batanları sevmem" dedi." Evet bakın bu yıldız batıp gitti. Ben batanları sevmem! Batıp gi­denler, yok olup gidenler kesinlikle Rab olamazlar. Batanlar, kendi kendilerine duramayanlar bir batırana mahkumdurlar o halde böyle batıp gidenler kesinlikle Rab olamazlar. Batanları sevmeyen elbette ayı da sevmez, güneşi de sevmez. Çünkü onlar da batmaktadır. Ve çocukluğundan beri Hz. İbrahim onların doğup battıklarını görmekte ve bilmektedir. Kimileri bu ulül’ azîm peygamberin, işte bilmeden bir süre yıl­dıza tapındığını, aya tapındığını, güneşe tapındığını, yâni şirke düştü­ğünü sonradan Allah’ı bulduğunu, bildiğini filan demeye çalışmışlar ki bu gerçekten çok bozuk bir anlayıştır. Bakın burada diyor ki İbrahim (a.s) ben batanları sevmem ve onları Rab kabul etmem. Peki İbrahim (a.s) yıldızın battığını ilk defa o gün mü öğrenmiş? Yıldızın battığını ilk defa o gün mü fark etmiş? Yâni gariptir sanki o güne kadar İbrahim (a.s) bir mağarada yaşamış, hiç dünya yüzü görmemiş, hiç yıldız gör-memiş, işte bir anda nasıl salındıysa mağaradan salınmış ve gök­yü-zünde bir yıldız görmüş ve onu Rab zannetmiş, bu benim Rabbimdir demiş. Sonra birkaç saat içinde bu yıldız da batıp gidince yo! ol­madı bu battı, ben batanları sevmem, ben batanları Rab kabul etmem demiş. Gerçekten çok garip bir şey. Sonra doğarken bir ay görmüş ve tamam işte bu benim Rabbimdir demiş. Bir süre de bu aya ibâdet et­tikten sonra onun da battığını görmüş ve ondan da vazgeçmiş. Ya az evvel yıldız batınca ben batanları sevmem, ben batanları asla Rab kabul etmem diyen birisi onun da batacağını, çocukluğundan beri battığını bile bile bir başka batacak olana bu benim Rabbimdir der mi hiç? Hem de bakın arkasından da diyor ki: "Kasem ederim ki eğer Rabbim bana doğru yolu daha önce göstermeseydi elbette ben de sizin gibi sapıklığa düşenlerden olur­dum" dedi. Yâni daha önce Rabbim bana göklerine ve yerin melekûtunu göstermeseydi, bana bu ayın bu yıldızların ne olduklarını, kimin ol-duklarını anlatıp bildirmeseydi ben de sizin gibi sapıklardan olurdum. Gelin siz bunu diyen bir peygamberin bir süre aya, güneşe yıldızlara tapındığını söyleyin. Olacak şey değildir bu. Bakın burada iki Rab var. Burada iki Rab kelimesi geçiyor. Bun­lardan birisi yıldız, ay ve güneş için kullanılan "Haza Rabbi" ifadesindeki Rab kelimesi, ötekisi de bu bölümde kendisine daha önce ayın yıldızın ve güneşin mahiyetlerini, mülkiyetlerini bildirip ken­disine hidâyet eden bir Rab. Demek ki bu sözleri söylerken İbrahim (a.s) kendisine hidâyet eden Rabbin farkında ve bilincindedir. Yâni Allah’ın varlığından habersiz değildir o anda. Eğer bu ikinci kendisine hidâyet edici olarak bahsettiği Rab ay, yıldız, yahut güneşse onları neden sevmediğini söylesin? Öyleyse kendisine hidâyet ettiği için hamd ettiği Rab onlar değildir ve İbrahim (a.s)O Rabbi bilmekte ve Ona iman etmektedir. Sonra âyetin ifade buyurduğu şekilde güneş olayı geliyor. İbrahim (a.s) in toplumu aya, güneşe ve yıldızlara tapı­yordu da onun için bu örneği seçmiştir diyoruz. Sonra bunun üçünün de arka arkaya gerçekleşmesi de müm­kün değildir. Sanki insanlar bir meydana toplanmışlar Hz. İbrahim de onların yanında. Önce bir yıldız çıkıyor bir süre münakaşa onun üze­rine devam ederken nihâyet yıldız batıyor, arkasında ay çıkıyor bir süre de onun üzerinde duruluyor, sonra güneş doğuyor onun üze­rinde söz ediliyor. Ve o insan topluluğu da hep orada bekliyor. Yâni insan düşününce bunun mümkün olmadığını anlıyor. Çünkü bunların hepsinin devri öyle birkaç saat içinde olması mümkün değildir. En azından o kalabalığın hem yıldızı, hem ayı, hem de güneşi görebil­meleri için bir yirmi dört saat orada beklemeleri gerekir ki bu da müm­kün değildir. Öyleyse bu Kur’an’ın ve İbrahim (a.s) ın bir anlatım mo­delidir, diyoruz Allahu âlem. Peki acaba bize ne anlatıyor bu âyetler? Bu âyetlerle biz ne an­layacağız yâni? Hz. İbrahim yıldızlara, aya ve güneşe tapınan top­lumunun karşısında, onların gözlerinin önünde elindeki nübüvvet kılı­cıyla, ya da daha önce putları kırdığı Risâlet ilmi ve imanıyla şimdi de ayı doğruyor, güneşi parçalıyor ve yıldızları yerlerinden söküp kö­mür-ler gibi ayaklar altına seriyordu. Yâni kişiyi Allah’tan ayıran her şey, kişi ile Allah arasına giren, kişinin Allah’ı dinleyip sadece ona kulluk yapmasına engel olan her şey yıldızlar kadar parlak, ay kadar göz ka-maştırıcı veya rif'at sahibi, yücelik sahibi olsa da, güneş kadar bedahet sahibi veya nîmet göndermede güneş kadar cömertlik sahibi olsa da onlara gönül kaptırmamamız gerektiğini anlatıyor bize. Yâni Allah dışında birileri aslında Allah’ın olan nîmetleri bize ulaştırmada güneş kadar cömert olsalar bile yine de onlara gönül kaptırmayıp Allah’a gönül vermemiz gerektiği anlatılıyor. Bize rızık ulaştıran ağalarımız patronlarımız, bizi beslediklerini iddia eden ba­balarımız analarımız, bize ilim ulaştırdıklarını iddia eden âlimlerimiz, hocalarımız, şeyhlerimiz, üstatlarımız, bize şifa ulaştırdıklarını iddia eden doktorlarımız aslında Allah’ın olan bu nîmetleri bize ulaştıran herkimse onlar bize bu nîmetleri ulaştırma konusunda güneş kadar cömert olsalar bile yine de onlara kulluk yapmayıp, onları gözümüzde büyütmeyip nîmetin esas vericisi olan Allah’a gönlümüzü kaptırmamız gerektiği anlatılıyor. Öyle değil mi? Aslında güneşin de bize intikal ettirdiği ışık ve ısı kendisinden değildir. Allah’ın kendisine verdiği bu nîmeti güneş bize ulaştırmaktadır. Öyleyse güneşin sahibi dururken, güneşin yaratıcısı dururken güneşe gönül kaptıran kişiye ne demek lâzım? Veya sizin idarecileriniz, sizi koruduklarını, sizi yönettiklerini si-zi düşündüklerini iddia edenler yıldızlar kadar parlak, ay kadar yüce makam sahibi olsalar bile onları kesinlikle Rab bilmeyin, onların ka-nunlarını Allah kanunlarının önüne geçirmeyin. Onların da sizin gibi Allah tarafından yaratılmış, doğan ve batan birer fânî varlıklar olduklarını unutmayın. Zira her doğanı bir doğduran ve her batanı da bir batıran vardır. Doğmaları da, batmaları da kendi ellerinde olmayan bu aciz varlıklar nerden Rab olacaklar? Nerden size kanun koyma hakkına sahip olacaklar? Bakın burada çok hoş bir anlatım var. Çok güzel bir üçlü anla­tım var. Aslında bu üç kademeli anlatım, önce yıldız, sonra ay ve daha sonra da güneş anlatılıyor. Bu anlatım sırasından da anlıyoruz ki bu varlıklar aslında birbirlerinin yokluğuna muhtaçtırlar. Yâni bun­lardan her birinin varlığı bir diğerinin yokluğuna bağlıdır. Bu yıldızlar, bu ay, bu güneş o kadar aciz varlıklardır ki bunların varlıkları diğerinin yokluğuna mahkumdur. Biri yok olmalı ki öbürü var olabilsin. Biri bat­malı ki öbürü doğabilsin. Yâni güneş batmalı ki ay doğabilsin. Ya da ay yok olmalı ki yıldızlar görünebilsin. Birisi yok olmalı ki öbürü hayat bulabilsin, ortaya çıkabilsin. Şimdi şu anda bizim ülkemizde insanların İlâh bildikleri, kanun yapma yetkisinin, egemenlik hakkının, hâkimiyetin kendilerinde ol­duklarına inandıkları yapay İlâhlar da öyle değil mi? Biri oturur koltuğa bu toplumun İlâhı olarak, bir süre İlâhlık pozları oynar sonra o gider başka biri gelir. Yâni başka bir İlâhın gelmesi de öncekinin o koltuktan yüzüp gitmesine bağlı. Biri batar, biri çıkar. Halbuki ben batanları sevmem! Ben batanları kesinlikle Rab bilmem diyordu Hz. İbrahim. Sizler seviyor musunuz, sevmiyor musunuz? Allah makamında kanun koyma yetkisini bunlara vererek bunları Rabler kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz varın kendiniz düşünün. Tüm insanlar, tüm aciz varlıklar böyledir. Biri babadır ötekisi oğuldur. Biri ölür gider, diğeri onun yerine baba olur. Hepsi fânîdir bunların. Hiçbirisi de Rab olmaya ve emirleri dinlenmeye lâyık değildir, bunu anlayın diyor Rabbimiz, atamız İbrahim’in diliyle. Evet yıldızlar, ay ve güneş bunlar Allah’ın âyetleridir. Ve şu anda bizler her an bu âyetlerle yüz yüzeyiz. Bunlar her an bizim gö­zümüzün önünde doğup batmaktadırlar. Peki acaba biz bu âyetlere ne kadar yakınız? Bu âyetler üzerinde ne kadar düşünüyoruz? Hal­buki bu âyetler sürekli bizim elimizden tutup Rabbimize götürecek âyetlerdir. Bunları sürekli gündemde tutmak zorundayız. Aman bu âyetleri sürekli gündeme getirelim. Aman bu âyetleri hiçbir zaman ha­tırımızdan çıkarmamaya çalışalım. Çünkü bu toplumun en büyük kâ­firliklerinden birisi de, kâfirlik âyetleri örtme anlamında kullanılan bir kelimeydi bunu daha önceki âyetler demişti. Bu toplum o kadar Allah’ın âyetlerini örtüyor ki, o kadar Al­lah’ın âyetlerini örtbas etmeye, kamufle etmeye çalışıyor ki. Yâni atın-dan, arabasından, bilgisayarından, buzdolabından, çamaşır maki­ne-sinden, evinden eşyasından, dükkanından, tezgahından hiç mi hiç kurtulup da bu âyetlerle beraber olamıyor. Yâni bu insanların elektriğe hamd ettikleri kadar, elektriği gün­deme getirdikleri kadar Allah’ın eşsiz bir âyeti olan güneşi gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. Kullandığı bilgisayar aletine değer verdiği kadar Allah’ın gece ve gündüz âyetlerine, ay, yıldız ve güneş âyetlerine, Allah’ın akıl âyetine değer vermediklerini görüyoruz. Atına arabasına değer verdiği kadar bu atı ve arabayı hareket ettiren Allahu Teâlâ’nın o âyetini hiç gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. İşte bunun içindir ki Allah’ın bu âyetlerini ısrarla gündeme getirmeliyiz. Nasıl, biz kendimiz yaratabilir miydik böyle âyetleri? Gü­cümüz yeter miydi buna? Bakın gökyüzüne, bakın güneşe, aya, yıl­dızlara, direkler de yok, hiçbir şey de yok. Bakın yeryüzüne ne kadar da güzel yaymış Allah. Üzerinde dağları da var, ovaları da var, yay­laları da var. İşte bu mükemmel âyetler Allah’ın âyetleridir. Sizin için, insanlar için, akıl sahipleri için Allah’ın yarattığı âyet­ler vardır. Güneş, ay, yıldızlar, gece ve gündüz, semavat ve arz insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının, insan meliklerinin ulaşamadığı âyetlerdir bunlar. Haydi her şeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini gö­renler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler gündüze, söz ge­çirsinler güneşe, aya ve yıldızlara. Söz geçirsinler geceye ve gün­dü-ze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabilirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile oynatabilirler mi? Ge­ce-ye ve gündüze söz geçirebilirler mi? İşte bu sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gereken âyetlerdir. Bundan sonra, onların bu yanlışlarını ve şirklerinin mantıksızlı­ğını onlara anlattıktan sonra kendisini ortaya koyarak Buyurur ki Hz. İbrahim:
79:"Ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri var edene çevirdim. Ve ben asla Allah’a ortak koşanlardan deği-lim." Ben size Rabbimin bana anlattıklarını anlattım ve artık benim sizinle ve sizin bu sapık inanışlarınızla bir ilgim alâkam kalmamıştır. Vazifemi yapmış olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratan, sizin şu anda kendilerine kulluk yapmaya çalıştığınız varlıkların tümünün yaratıcısı ve hükmedicisi olan Allah’a çevirdim. Ve sizinle benim aramda O’nun hükmünü bekliyorum. Benim size karşı yapabilecek başka hiçbir şe­yim yoktur. Ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim. Eğer ölümde söz sahibi Allah ama düğünde söz sahibi top­lumsa bu tümüyle Allah’ı inkar değildir. Eğer namaz konusunda söz sahibi Allah, ama hukukta söz sahibi başkalarıysa. Veya eğer oruç konusunda söz sahibi Allah, ama eğitimde, siyasal yapılanmada, ekonomik düzenlemelerde söz sahibi başkalarıysa bu tümüyle Allah’ı inkar değildir ama şirktir bu. Yâni düğünde toplumun hakim oluşu ya da hukukta Allah’tan başka birilerinin hakim oluşu veya hayatın bazı birimlerinde Allah’tan başkalarının söz sahibi oluşu o başkalarının Al­lah oluşu mânâsına gelmemektedir. Ancak Allah’ın bir sıfatı bölünüp, parçalanıp bir başkalarına verilmesidir ki işte bu şirktir. İnsanlar zannediyorlarsa ki şu şu konularda Allah hayatımızda söz sahibi değildir. Bu konularda toplum, şu konularda moda, şu ko­nularda devlet, şu konularda çevre söz sahibidir diye düşünmeye ve kabul etmeye başladınız mı, artık hayatınızda şirk başlamış demektir. Meselâ bir kızcağız gerdek gecesinde namaz kılmamalıdır. Veya bu kızcağız zifaf öncesi mutlaka berbere gitmelidir. Üzerine mutlaka şöyle açık bir gelinlik giymelidir vs vs diyorlar. Biz bu denen­leri aynen uygulayan bir kızcağıza desek ki: Bak kardeşim, toplum böyle istiyor, ama Allah da şöyle istiyor. Şimdi söyle bakalım, sen hangisinden yanasın? Hangisini tercih ediyorsun? Şimdi Allah’ın ken­disinden istediklerini öğrenen bu kızcağız diyorsa ki hayır ben Rabbi-min istediklerinden yanayım. Ben Rabbimin istediklerinin doğ­ruluğuna inanıyorum. O zaman bu kızcağıza bu yaptıklarından ötürü müşrik değil günahkar diyeceğiz. Çünkü o önceden Rabbinin istedik­lerini bil-mediği için böyle yapmıştır. Ama bu kızcağız önceden Rabbinin kendisinden istediklerini bile bile toplumun istediklerini uygulamaya kalkışmışsa o zaman da bu haliyle o müşriktir diyoruz. Zira bile bile toplumu Allah’a ortak koş­muştur bu kızcağız. Kâfir ise tümüyle Allah’ı yok farz eden ve Allah’a inanmayan kişidir. Ona göre yoktur öyle bir şey. İnsanlar onu icat et­mişler ve tabu olarak hayata dikmişler. Bakın burada anlatıldığına göre Hz. İbrahim’in karşısındaki top­lumu da kâfir değil. Zaman zaman Allah’ı kabul ediyorlar. Yâni Al­lah’ı bilmeyen tanımayan insanlar değildi bunlar. Eğer Hz. İbrahim’in karşısındaki bu toplum Allah’ı bilmeyen bir toplum olsaydı o zaman biz âyetteki metoda kimilerinin ısrarla demeye çalıştıkları gibi Allah’ı bulma metodu derdik. Halbuki buna Allah’ı buluş demek bâtıldır. Yâni İbrahim (a.s) böyle deneme yanılma ile sonunda Allah’ı bulmuştur de-mek baştan bâtıldır. Sanki o toplumda Allah bilinmiyordu da Hz. İb­ra-him o topluma işte yıldızdan, aydan, güneşten hareketle Allah’ı bulmalarını tavsiye etti. Bu çok yanlış bir yaklaşımdır. Bu yol Allah’ı buluş yolu değil, Allah’ı bildiriş yoludur. Daha önceden Allah tarafın­dan ken-disine bildirilen, kendisine vahyedilerek yol gösterilen bir pey­gamberin kesin inandığı bir konuyu toplumuna bildirmesinin yoludur. Değilse böyle haşa kendisi şüphede olan birinin başkalarına yol gös­termesi mümkün olmayacaktır. Onlar zaten Allah’ı biliyorlardı da onun Rab oluşunu, hakim oluşunu, hâkimiyet kendi elinde oluşunu, insanla­rın hayatına karışıcı oluşunu, insanların hayat programını vaz edici oluşunu bilmiyorlar ve kabul etmiyorlardı. İşte bakın bundan sonraki bölümde kavmiyle hüccetleşmesin­den sonra kendisinden son derece emin olarak Allah’ın peygamberi­nin onlara şöyle dediğini görüyoruz:
80,81"Beni doğru yola ulaştırdığı halde Allah hak­kında benimle mücâdele mi etmek istiyorsunuz? Ben sizin ona ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum ancak Rab-bimin dilediği şey hariç. Rabbimiz ilmiyle her şeyi ku­şat-mıştır. Hiç düşünmez misiniz? Hakkında hiçbir delil indirmediği halde sizler Allah’a ortak koşmaktan korkmu­yorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan mı korka-ca­ğım? Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangi-si güven içinde olmaya daha lâyıktır?" Evet ne kadar hoş söylüyor değil mi atamız? Nasıl da bizim için söylüyor, nasıl da bize lâyık söylüyor değil mi? Söyleyin bana ey müşrikler! Allah size bir ruhsat vermediği halde sizler Allah’a şirk koş-maktan korkmuyorsunuz, bir kısım varlıkları ve sizin gibi insanları hayatınızda söz sahibi kabul ederek Allah’a ortak koşmaktan korkmu­yorsunuz da, Allah’a inanan ve sadece ona kulluk etmeye çalışan bi­risi olarak bu tavrımı açık açık ortaya koymaktan ben mi korkayım? Sizler göklerin ve yerin sahibine karşı gelmekten korkmuyorsunuz da arkamda o güç olduğu halde ben mi korkayım? Bugün bu insanlar modayı razı edeceğiz diye Allah’tan korkmuyorlar da biz onların modasından mı korkacağız? Birileri putlarını razı edebilmek için her suçu işlerlerken ve de Allah’tan korkmazlarken, biz Allah bizimle beraber-ken onların putlarından mı korkacağız? Birileri kendi sistemlerini Allah sistemi yerine ikame etmeye çalışarak Allah’ı karşılarına alırlarken Allah’tan korkmuyorlar da biz Allah sistemini hakim kılma yolunda mücâdele verirken ve uğrunda çırpındığımız Allah bizim safımızdayken biz mi korkacağız? Hz. Ali Efendimiz der ki: "Ölüm bana gelecekse neye korkayım? Gelmeye­cekse neye korkayım?" Eğer kâfir ve müşriklere karşı tavır alma konusunda atamız ve her konuda örneğimiz Hz. İbrahim (a.s) bilinir ve örnek alınırsa mü'-min kesinlikle Allah’ın dışında hiçbir şeyden korkmayacaktır. O halde bunun yolu sürekli Kur’an eğitiminde olmaya bağlıdır. Kur’an’da Rab-bimizin bize tanıttığı tavırları tanımak ve onları kendimize örnek almaya çalışmak zorundayız bunun başka bir çaresi de yoktur yâni. Bakın diyor ki atamız: "Bilginiz, aklınız, fikriniz ferasetiniz varsa haydi söy­leyin bakalım hangi grup daha emniyettedir?" Hangi grup emniyeti garanti etmiştir? Allah’a birilerini şirk koşa­rak isyan içinde olanlar mı emniyettedir? Yoksa Allah’a Allah C.C. istediği şekilde kulluk yaparak O’nun hatırını kazananlar mı? Söyleyin bakalım eman, emniyet mü'minlerin mi yoksa müşriklerin mi? Hangi grup emn ü emana daha lâyıktır? Hangi grup kurtulmaya, hangi grup da azap edilmeye lâyıktır? Yalnız Allah’a kulluk edenler mi kurtuluşa, başarıya erişecekler, yoksa Allah’a isyan içinde Allah’tan başkalarına kulluk eden kimseler mi? Yalnız Allah’a kulluk edenler mi cennete ve rahmete erecek, yoksa Allah’ı bırakıp da Allah’tan başka tanrı ve tan­rıçalara kulluk etmeye çalışanlar mı erecekler? Bakın sorduğu bu so­runun cevabını yine İbrahim (a.s) kendisi veriyor:
80,81"Beni doğru yola ulaştırdığı halde Allah hak­kında benimle mücâdele mi etmek istiyorsunuz? Ben sizin ona ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum ancak Rab-bimin dilediği şey hariç. Rabbimiz ilmiyle her şeyi ku­şat-mıştır. Hiç düşünmez misiniz? Hakkında hiçbir delil indirmediği halde sizler Allah’a ortak koşmaktan korkmu­yorsunuz da, ben sizin ortak koştuklarınızdan mı korka-ca­ğım? Eğer bilirseniz söyleyin, bu iki topluluktan hangi-si güven içinde olmaya daha lâyıktır?" Evet ne kadar hoş söylüyor değil mi atamız? Nasıl da bizim için söylüyor, nasıl da bize lâyık söylüyor değil mi? Söyleyin bana ey müşrikler! Allah size bir ruhsat vermediği halde sizler Allah’a şirk koş-maktan korkmuyorsunuz, bir kısım varlıkları ve sizin gibi insanları hayatınızda söz sahibi kabul ederek Allah’a ortak koşmaktan korkmu­yorsunuz da, Allah’a inanan ve sadece ona kulluk etmeye çalışan bi­risi olarak bu tavrımı açık açık ortaya koymaktan ben mi korkayım? Sizler göklerin ve yerin sahibine karşı gelmekten korkmuyorsunuz da arkamda o güç olduğu halde ben mi korkayım? Bugün bu insanlar modayı razı edeceğiz diye Allah’tan korkmuyorlar da biz onların modasından mı korkacağız? Birileri putlarını razı edebilmek için her suçu işlerlerken ve de Allah’tan korkmazlarken, biz Allah bizimle beraber-ken onların putlarından mı korkacağız? Birileri kendi sistemlerini Allah sistemi yerine ikame etmeye çalışarak Allah’ı karşılarına alırlarken Allah’tan korkmuyorlar da biz Allah sistemini hakim kılma yolunda mücâdele verirken ve uğrunda çırpındığımız Allah bizim safımızdayken biz mi korkacağız? Hz. Ali Efendimiz der ki: "Ölüm bana gelecekse neye korkayım? Gelmeye­cekse neye korkayım?" Eğer kâfir ve müşriklere karşı tavır alma konusunda atamız ve her konuda örneğimiz Hz. İbrahim (a.s) bilinir ve örnek alınırsa mü'-min kesinlikle Allah’ın dışında hiçbir şeyden korkmayacaktır. O halde bunun yolu sürekli Kur’an eğitiminde olmaya bağlıdır. Kur’an’da Rab-bimizin bize tanıttığı tavırları tanımak ve onları kendimize örnek almaya çalışmak zorundayız bunun başka bir çaresi de yoktur yâni. Bakın diyor ki atamız: "Bilginiz, aklınız, fikriniz ferasetiniz varsa haydi söy­leyin bakalım hangi grup daha emniyettedir?" Hangi grup emniyeti garanti etmiştir? Allah’a birilerini şirk koşa­rak isyan içinde olanlar mı emniyettedir? Yoksa Allah’a Allah C.C. istediği şekilde kulluk yaparak O’nun hatırını kazananlar mı? Söyleyin bakalım eman, emniyet mü'minlerin mi yoksa müşriklerin mi? Hangi grup emn ü emana daha lâyıktır? Hangi grup kurtulmaya, hangi grup da azap edilmeye lâyıktır? Yalnız Allah’a kulluk edenler mi kurtuluşa, başarıya erişecekler, yoksa Allah’a isyan içinde Allah’tan başkalarına kulluk eden kimseler mi? Yalnız Allah’a kulluk edenler mi cennete ve rahmete erecek, yoksa Allah’ı bırakıp da Allah’tan başka tanrı ve tan­rıçalara kulluk etmeye çalışanlar mı erecekler? Bakın sorduğu bu so­runun cevabını yine İbrahim (a.s) kendisi veriyor:
82. İşte güven, onlara, inanıp imanlarına haksızlık karıştırmayanlaradır. Onlar doğru yoldadırlar. Evet işte Allah katında emn ü emâna, güvene, selâmete, emni­yete ve kurtuluşa lâyık olanlar bunlardır. Kimlermiş bunlar? Allah’a Allah’tan gelenlere Allah’ın istediği bi­çimde iman eden ve bu imanlarına da asla zulmü karıştırmayanlar. Evet emn ü eman içinde olmanın, güvenliğe ve başarıya ulaşmanın yolu işte buradan geçmektedir. Kişi iman edecek Allah’ın istediği bi­çimde ve bu imanına zulmü karıştırmayacak. Bu âyet nâzil olduğu zaman gerçekten sahâbe-i kirâm efendilerimize çok ağır geldi. Âyetin ağırlığı karşısında sahâbe-i kirâm efendilerimiz çok korktular, çok üzüldüler ve ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette Rasulullah Efen­dimize geldiler. Dediler ki ey Allah’ın Resûlü! Hangi birimiz zulmet­mez? Hangi birimiz zulümden uzaktır? Hangi birimiz nefsine zulmet­mez? Rabbimiz de âyetinde böyle buyurunca bizim halimiz nice olur? Biz ne yapar ne ederiz? Biz o zaman hepten kaybettik mi diyerek kor­kularını, endişelerini dile getirince Allah’ın Resûlü onlara şöyle bu­yurdu: Hayır hayır! Bu iş sizin anladığınız gibi değildir! Siz Lokman sûresini okumuyor musunuz? Orada Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Lokman oğluna öğüt vererek: “Ey oğulcuğum! Allah'a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür” demişti.” (Lokman 13) Evet zulüm şirktir. En büyük zulüm şirktir ve burada anlatılan zulüm de şirktir. Âyet-i Kerimede anlatılan imana zulmü karıştırmak­tan maksat, imana şirki karıştırmaktır. Evet imanlarına şirki karıştır­mayanlar, imanlarına şirki bulaştırmayanlar, şirke düşmeden, şirke bulaşmadan iman edenler işte emniyete kavuşanlar, emn ü emân içinde olanlar bunlardır. İşte korkudan emin olarak cennete ulaşacak olanlar bunlardır. Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman edenler ve hiçbir zaman şirke düşmeden bir hayat yaşayanlar emniyette olanlar­dır. Değilse kendilerine, bedenlerine, azalarına, çevresindeki insan­lara, kardeşlerine zulmetmek, eziyet etmek, hakkını yemek mâ­nâ-sına bir zulüm değildir burada kastedilen zulüm. Eğer öyle olsaydı hiçbirimizin bu tür zulümlerden kaçınmamız mümkün değildir Allah korusun. En büyük zulüm küfürdür, en büyük zulüm şirktir. En büyük zu­lüm kişinin kendisini kulluk ortamından uzakta tutmasıdır. En büyük zulüm kişinin kendisini yaratıcısına kulluk ortamından uzaklaştırma­sıdır. En büyük zulüm kişinin yaratıcısına başkalarını ortak kılması­dır. En büyük zulüm kişinin yaratıcısının sıfatlarını O’ndan başkalarına vermesidir. En büyük zulüm bir kimseyi Allah yarattığı halde, sahip ol-duğu her şeyini Allah verdiği halde, o kimse Allah’ı bırakıp da Allah’-tan başkalarına kulluk yaparak küfre ve şirke düşmesidir. Ken­disini yaratanı bırakıp da ya kendi hevâsını ya da dışında birilerini putlaştırıp onları Allah makamına oturtup onların emir ve yasaklarına göre bir hayat yaşamasıdır. Öyle değil mi? Allah onu yoktan var edecek, ona şekil vere­cek, onu adam edecek, ona rızık verecek sonra da bu adam kalkıp Allah’tan başkalarının arzularını gerçekleştirmeye ve onları kendisin­den razı etmeye çalışacak, işte bu zulümlerin en büyüğüdür.
83. “Bu, İbrahim'e, milletine karşı verdiğimiz hücceti-mizdir. Dilediği­mizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Rab-bin Hakîm'dir, bilendir.” Evet işte bunlar bizim İbrahim’e verdiğimiz delillerdir ki onu kav­mine karşı kullanıyordu. Bu delilleri kavmine karşı kullansın diye, toplumunu onlarla uyarsın diye bu delilleri kendisine verdik diyor Rab-bimiz. Ve biz şüphesiz ki dilediğimizin derecelerini yükseltiriz. Bir İbrahim böyle müşrik bir toplum içinde put yapıcısı ve put satıcısı bir ba-badan, putları ve krallarını tanrılaştırmış bir toplumun içinden Allah böyle birini çıkarıyor. Onu peygamber yapıyor, ona kendi bilgisinden lütfediyor ve işte böylece kıyâmete kadar onun mesajına süreklilik ka­zandırıyor. Şu anda bile bize onun mesajı sunuluyor. İbrahim (a.s) ölümsüzlüğe eriştiriliyor. İşte böyle aya, güneşe, yıldızlara, putlara, krallara, yeryüzü tan­rılarına tapınılan müşrik bir toplum içinden böyle bir peygamber çı­karıyor ve onun derecelerini yükseltiyor. Allah’ın elçisi her dönem el­çilerinin yaptığı gibi toplumunu Allah’a kulluğa çağırıyor. Putları ve yeryüzü tanrılarını bırakıp sadece Allah’ı dinlemeye çağırıyor. Al­lah’-tan aldığı mesajı Allah kullarına ulaştırıyor. Ve diyor ki benim Rabbim Alîmdir, her şeyi bilendir, benim Rabbim Hakîmdir, hikmet sahibidir ve hayata hakim olandır, diyor.
84,86. Ona İshak'ı, Yakub’u bağışladık, her birini doğru yola eriştir­dik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Dâvûd'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Mûsâ'yı ve Harun'u ki işlerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz, Zekeriya'yı, Yahya'yı, Îsâ'yı ve İlyas'ı ki hepsi iyilerdendir İs­mail'i, Elyesa'ı, Yunus'u, Lût'u ki hepsini dünyalara üstün kıldık doğru yola eriştirdik. Allah diyor ki biz de ona İshak’ı ve Yakub’u lütfettik. İbrahim (a.s) in iki hanımı vardı ve bu iki hanımından Rabbimiz ona iki oğul lütfetmişti. Hanımlarından birisi Sara annemiz, ötekisi de Hacer vali­demizdi. Her iki annemizden de birer oğul verdi Allah ona. İbrahim (a.s) in Sara annemizden olan oğlunun adı İshak (a.s), Hacer anne­mizden dünyaya gelen oğlunun ismi de İsmail (a.s)’dır. Yakub (a.s) da İbrahim (a.s) in oğlu İshak (a.s) ın oğludur. İshak (a.s) bugünkü Ku­düs civarlarında Beyti Makdis bölgesinde, Filistin’de yerleşip pey­gamberliğini sürdürürken, öteki oğlu İsmail (a.s)da Mekke’ye, hicaz bölgesine yerleşti. İshak (a.s) ın oğlu, İbrahim (a.s) in torunu Yakub (a.s) da yine babasının peygamberlikle görevlendirildiği Filistin bölge­sinde peygamberliğini sürdürürken, oğlu Yusuf (a.s) sebebiyle Mısır’a hicret edip ömrünün son dönemlerini orada geçirdi. Allah bu mübarek elçilerini zikrettikten sonra buyurur ki biz on­lardan her birine hidâyet ettik, onların her birine hidâyet verdik, her bi­rini insanlara hidâyet ulaştıran elçi yaptık, peygamber yaptık diyor, Rabbimiz. Nuh’a da daha önce hidâyet verdik. Evet burada zikri geçen Nuh (a.s)da Hz. İbrahim’den, onun çocuklarından ve torunlarından zaman olarak çok önce yaşamış bir peygamberdir. Rabbimiz onu Nuh sûresinde ve Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatır. Kur’an’ın bize haber verdiğine göre Nuh (a.s) gerçekten çok uzun ömürlü bir peygamber. Bildiğimiz kadarıyla onun risâlet süresi peygamberlik süresi 950 yıldır. Onun görevlendirildiği toplum da içlerindeki salih kişileri putlaştırıp onlara tapınan bir toplumdur. İçlerindeki salih kişilere kulluk eden, onların izlerini takip etmeye çalışan bir toplum. Nuh sûresinde de size anlattığım gibi Nuh (a.s) dokuz yüz elli sene didinir, çalışır. Gece an­latır, gündüz anlatır, kışın anlatır, yazın anlatır, gizli anlatır, aleni an­latır ama onun anlatmaları onların firarlarını kamçılar. O anlattıkça onlar kaçarlar. Nihâyet onların adam olmayacaklarını Rabbinin bildir­mesi sonucu anlayan Hz. Nuh (a.s) işi Allah’a havale eder. Allah da adam olmayan bu toplumla Hz. Nuh’un ve ona iman eden bir avuç Müslümanın arasını bir suyla ayırıverir. Peygambere ve onun getirdiği mesaja inanmamakta direnen zalimler o suda boğulup giderken, Hz. Nuh ve beraberindeki bir avuç insan da Allah’ın izniyle ebedî kurtu­luşa ererler. Onun zürriyetinden de, yâni ya İbrahim (a.s) in soyundan ya-hut da Nuh (a.s) un soyundan da Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yu­suf’u, Mûsâ’yı ve Harun’u peygamber olarak görevlendirdik. Onlara da risâlet verdik der Rabbimiz. Ve yine der ki işte biz muhsinleri, Al­lah’ı görüyormuşçasına Allah’a kulluk edenleri, ya da yaptıklarını Al­lah kontrolünde yapma şuuruna erenleri, yâni yaptıklarını Allah’a lâyık yapmaya çalışanları, hayatlarını Allah için yaşamaya çalışanları böy­lece mükafatlandırırız. Burada zikri geçen Allah elçilerini birkaç cümleyle de olsa tanı­maya çalışırsak: Dâvûd (a.s) İshak (a.s) ın oğullarından ve Mûsâ (a.s) dan çok sonraki dönemlerde görevlendirilmiş bir peygamber olup Bakara’da anlatıldığına göre de dünyanın en büyük en güçlü ordusu olan Calut’un ordusunu mağlup eden Talut’un ordusu içinde bir çocuk olup, elindeki sapan taşıyla Allah’ın düşmanı Calut’u geberten gençtir. Allah ona risâlet ve hâkimiyet vermiş, iktidar vermiştir. Sa’d sûresinde Rabbimizin bize haber verdiğine göre Rabbimiz Hz. Dâvûd’a yeryü­zünde halifelik lütfeder. Döneminde insanlar arasında adaletle hük­meden bir devlet reisi olarak Dâvûd (as')ı görüyoruz. Böylece Allah’ın kendisine lütfettiği bu hâkimiyet, bu iktidar sayesinde İsrail oğulları, peygamber çocukları olan Müslümanlar yeryüzünde onun döneminde ilk devletlerini ve hâkimiyetlerini elde etmiş olurlar. Onun oğlu Süley­man (a.s) da aynı devletin halifesi ve peygamberi olarak devam eder. Bu iki peygamber dönemlerinde İsrail oğulları yeryüzünde en üstün dönemlerini yaşarlar. Süleyman (as)'a yeryüzünde hiçbir melike, hiç­bir devlet başkanına nasip edilmeyen, hiçbir otoriteye verilmeyen güç, saltanat ve otorite verilir. Kuşları, kurtları, hayvanları, cinleri, rüzgar­ları Allah onun emrine teslim eder. Hepsi onun emrine teslimdir. Âyet-i Kerimede Eyyub (a.s)'ı da zikreder Rabbimiz. Eyyub (a.s) Kur’an’da Rabbimizin bize haber verdiğine göre önceden çok zengin, çok fazla mal mülk sahibiyken Rabbimizin kendisini tuttuğu bir imtihan sonucu tüm servetini malını mülkünü ve de sıhhatini kaybe­der. Allah onu bir hastalıkla da imtihan eder. Her şeyini kaybeden Al­lah elçisi Allah’ın bu durumda kullarından beklediği sabrı gerçekleştirir ve Allah’ın rıza ve rıdvanına kavuşur. Burada zikri geçen Yusuf (a.s)ise İshak (a.s) ın oğlu Yakub (a.s) un on iki oğlundan biridir. Yusuf sûresi onun hayatını anlatır uzun uzun. Yusuf (a.s)önce kardeş ihanetine uğrar. Sonra Mısır’da satılır. Sonra şehrin azizinin evine girer. Orada bir kadınla denenir ve sonunda Allah’tan korkusu ve iffeti onu zindana gönderir. En sonunda Allah onu başardığı bu imtihanların ödülü olarak Mısır’a sultan yapar. Zaten senaryo da buydu ve hemen arkasından babası Yakub (a.s)ve oğulları gelip Mısır’a yerleşirler. Böylece Mısır’da İsrail oğullarının, Ya-kub oğullarını tarihi başlar. Uzun bir süre Mısıra peygamber ço­cukları İsrail oğulları egemen olurlar. Mısır’a egemen olan bu Pey­gamber çocuklarının egemenliği süresince Mısır tarihinin en mutlu ve en âdil dönemini yaşar. Ve nihâyet Firavun oğullarının Mısır’da ege­menliği ellerine geçirip bu peygamber çocuklarını köleleştirmesi ve daha sonra Mûsâ (a.s)'ın gelip onların kurtarması bunlar Kur’anda uzun uzun anlatılır. Yine bu âyet-i kerimede zikri geçen Zekeriya, Yahya ve İl as ki hepsi de Allah’ın kutlu elçileridirler. Hepsi de Allah’ın salih kullarıdır­lar. Zekeriya (a.s)yaşlı ve ihtiyar haline ulaşmışken, saçları ağarmış ve kemikleri de gevşemişken Allah’tan dinini, yolunu devam ettirecek mirasına sahip çıkacak bir veli, bir evlât ister. Allah o yaşlı halindey­ken ve de karısı da kısırken âdeta ölüden diriyi çıkarırcasına ona bir oğul nasip eder. Bu oğulun adı da Yahya’dır. Daha önce yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş bir isim. Yahya ve babası Zekeriya (a.s)'lar dönemlerinde azgın ve müşrik Roma’yla mücâdelelerini sürdürürler­ken önce oğul Yahya, sonra da baba Zekeriya (a.s) her ikisi de şehâ-det şerbetini içerler. İlyas da İsrail oğullarına Allah’ın rahmet olarak gönderdiği el-çile­rinden birisidir. Ve nihâyet İsmail Yunus ve Lût (a.s)'lar ki bunla­rın hepsi de Allah’ın kutsal peygamberleridirler. Allah’ın üstün kıldığı elçileridirler. Her birisi de dönemlerinde Allah kullarını Allah’a kulluğa çağırmış, Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamış ve Rablerinin rızalarını kazanmış olarak bu dünyaya veda etmiş kimselerdir salava-tullali aleyhim ecmaîn.
84,86. Ona İshak'ı, Yakub’u bağışladık, her birini doğru yola eriştir­dik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Dâvûd'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Mûsâ'yı ve Harun'u ki işlerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz, Zekeriya'yı, Yahya'yı, Îsâ'yı ve İlyas'ı ki hepsi iyilerdendir İs­mail'i, Elyesa'ı, Yunus'u, Lût'u ki hepsini dünyalara üstün kıldık doğru yola eriştirdik. Allah diyor ki biz de ona İshak’ı ve Yakub’u lütfettik. İbrahim (a.s) in iki hanımı vardı ve bu iki hanımından Rabbimiz ona iki oğul lütfetmişti. Hanımlarından birisi Sara annemiz, ötekisi de Hacer vali­demizdi. Her iki annemizden de birer oğul verdi Allah ona. İbrahim (a.s) in Sara annemizden olan oğlunun adı İshak (a.s), Hacer anne­mizden dünyaya gelen oğlunun ismi de İsmail (a.s)’dır. Yakub (a.s) da İbrahim (a.s) in oğlu İshak (a.s) ın oğludur. İshak (a.s) bugünkü Ku­düs civarlarında Beyti Makdis bölgesinde, Filistin’de yerleşip pey­gamberliğini sürdürürken, öteki oğlu İsmail (a.s)da Mekke’ye, hicaz bölgesine yerleşti. İshak (a.s) ın oğlu, İbrahim (a.s) in torunu Yakub (a.s) da yine babasının peygamberlikle görevlendirildiği Filistin bölge­sinde peygamberliğini sürdürürken, oğlu Yusuf (a.s) sebebiyle Mısır’a hicret edip ömrünün son dönemlerini orada geçirdi. Allah bu mübarek elçilerini zikrettikten sonra buyurur ki biz on­lardan her birine hidâyet ettik, onların her birine hidâyet verdik, her bi­rini insanlara hidâyet ulaştıran elçi yaptık, peygamber yaptık diyor, Rabbimiz. Nuh’a da daha önce hidâyet verdik. Evet burada zikri geçen Nuh (a.s)da Hz. İbrahim’den, onun çocuklarından ve torunlarından zaman olarak çok önce yaşamış bir peygamberdir. Rabbimiz onu Nuh sûresinde ve Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatır. Kur’an’ın bize haber verdiğine göre Nuh (a.s) gerçekten çok uzun ömürlü bir peygamber. Bildiğimiz kadarıyla onun risâlet süresi peygamberlik süresi 950 yıldır. Onun görevlendirildiği toplum da içlerindeki salih kişileri putlaştırıp onlara tapınan bir toplumdur. İçlerindeki salih kişilere kulluk eden, onların izlerini takip etmeye çalışan bir toplum. Nuh sûresinde de size anlattığım gibi Nuh (a.s) dokuz yüz elli sene didinir, çalışır. Gece an­latır, gündüz anlatır, kışın anlatır, yazın anlatır, gizli anlatır, aleni an­latır ama onun anlatmaları onların firarlarını kamçılar. O anlattıkça onlar kaçarlar. Nihâyet onların adam olmayacaklarını Rabbinin bildir­mesi sonucu anlayan Hz. Nuh (a.s) işi Allah’a havale eder. Allah da adam olmayan bu toplumla Hz. Nuh’un ve ona iman eden bir avuç Müslümanın arasını bir suyla ayırıverir. Peygambere ve onun getirdiği mesaja inanmamakta direnen zalimler o suda boğulup giderken, Hz. Nuh ve beraberindeki bir avuç insan da Allah’ın izniyle ebedî kurtu­luşa ererler. Onun zürriyetinden de, yâni ya İbrahim (a.s) in soyundan ya-hut da Nuh (a.s) un soyundan da Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yu­suf’u, Mûsâ’yı ve Harun’u peygamber olarak görevlendirdik. Onlara da risâlet verdik der Rabbimiz. Ve yine der ki işte biz muhsinleri, Al­lah’ı görüyormuşçasına Allah’a kulluk edenleri, ya da yaptıklarını Al­lah kontrolünde yapma şuuruna erenleri, yâni yaptıklarını Allah’a lâyık yapmaya çalışanları, hayatlarını Allah için yaşamaya çalışanları böy­lece mükafatlandırırız. Burada zikri geçen Allah elçilerini birkaç cümleyle de olsa tanı­maya çalışırsak: Dâvûd (a.s) İshak (a.s) ın oğullarından ve Mûsâ (a.s) dan çok sonraki dönemlerde görevlendirilmiş bir peygamber olup Bakara’da anlatıldığına göre de dünyanın en büyük en güçlü ordusu olan Calut’un ordusunu mağlup eden Talut’un ordusu içinde bir çocuk olup, elindeki sapan taşıyla Allah’ın düşmanı Calut’u geberten gençtir. Allah ona risâlet ve hâkimiyet vermiş, iktidar vermiştir. Sa’d sûresinde Rabbimizin bize haber verdiğine göre Rabbimiz Hz. Dâvûd’a yeryü­zünde halifelik lütfeder. Döneminde insanlar arasında adaletle hük­meden bir devlet reisi olarak Dâvûd (as')ı görüyoruz. Böylece Allah’ın kendisine lütfettiği bu hâkimiyet, bu iktidar sayesinde İsrail oğulları, peygamber çocukları olan Müslümanlar yeryüzünde onun döneminde ilk devletlerini ve hâkimiyetlerini elde etmiş olurlar. Onun oğlu Süley­man (a.s) da aynı devletin halifesi ve peygamberi olarak devam eder. Bu iki peygamber dönemlerinde İsrail oğulları yeryüzünde en üstün dönemlerini yaşarlar. Süleyman (as)'a yeryüzünde hiçbir melike, hiç­bir devlet başkanına nasip edilmeyen, hiçbir otoriteye verilmeyen güç, saltanat ve otorite verilir. Kuşları, kurtları, hayvanları, cinleri, rüzgar­ları Allah onun emrine teslim eder. Hepsi onun emrine teslimdir. Âyet-i Kerimede Eyyub (a.s)'ı da zikreder Rabbimiz. Eyyub (a.s) Kur’an’da Rabbimizin bize haber verdiğine göre önceden çok zengin, çok fazla mal mülk sahibiyken Rabbimizin kendisini tuttuğu bir imtihan sonucu tüm servetini malını mülkünü ve de sıhhatini kaybe­der. Allah onu bir hastalıkla da imtihan eder. Her şeyini kaybeden Al­lah elçisi Allah’ın bu durumda kullarından beklediği sabrı gerçekleştirir ve Allah’ın rıza ve rıdvanına kavuşur. Burada zikri geçen Yusuf (a.s)ise İshak (a.s) ın oğlu Yakub (a.s) un on iki oğlundan biridir. Yusuf sûresi onun hayatını anlatır uzun uzun. Yusuf (a.s)önce kardeş ihanetine uğrar. Sonra Mısır’da satılır. Sonra şehrin azizinin evine girer. Orada bir kadınla denenir ve sonunda Allah’tan korkusu ve iffeti onu zindana gönderir. En sonunda Allah onu başardığı bu imtihanların ödülü olarak Mısır’a sultan yapar. Zaten senaryo da buydu ve hemen arkasından babası Yakub (a.s)ve oğulları gelip Mısır’a yerleşirler. Böylece Mısır’da İsrail oğullarının, Ya-kub oğullarını tarihi başlar. Uzun bir süre Mısıra peygamber ço­cukları İsrail oğulları egemen olurlar. Mısır’a egemen olan bu Pey­gamber çocuklarının egemenliği süresince Mısır tarihinin en mutlu ve en âdil dönemini yaşar. Ve nihâyet Firavun oğullarının Mısır’da ege­menliği ellerine geçirip bu peygamber çocuklarını köleleştirmesi ve daha sonra Mûsâ (a.s)'ın gelip onların kurtarması bunlar Kur’anda uzun uzun anlatılır. Yine bu âyet-i kerimede zikri geçen Zekeriya, Yahya ve İl as ki hepsi de Allah’ın kutlu elçileridirler. Hepsi de Allah’ın salih kullarıdır­lar. Zekeriya (a.s)yaşlı ve ihtiyar haline ulaşmışken, saçları ağarmış ve kemikleri de gevşemişken Allah’tan dinini, yolunu devam ettirecek mirasına sahip çıkacak bir veli, bir evlât ister. Allah o yaşlı halindey­ken ve de karısı da kısırken âdeta ölüden diriyi çıkarırcasına ona bir oğul nasip eder. Bu oğulun adı da Yahya’dır. Daha önce yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş bir isim. Yahya ve babası Zekeriya (a.s)'lar dönemlerinde azgın ve müşrik Roma’yla mücâdelelerini sürdürürler­ken önce oğul Yahya, sonra da baba Zekeriya (a.s) her ikisi de şehâ-det şerbetini içerler. İlyas da İsrail oğullarına Allah’ın rahmet olarak gönderdiği el-çile­rinden birisidir. Ve nihâyet İsmail Yunus ve Lût (a.s)'lar ki bunla­rın hepsi de Allah’ın kutsal peygamberleridirler. Allah’ın üstün kıldığı elçileridirler. Her birisi de dönemlerinde Allah kullarını Allah’a kulluğa çağırmış, Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamış ve Rablerinin rızalarını kazanmış olarak bu dünyaya veda etmiş kimselerdir salava-tullali aleyhim ecmaîn.
84,86. Ona İshak'ı, Yakub’u bağışladık, her birini doğru yola eriştir­dik. Daha önce Nuh'u ve soyundan Dâvûd'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Mûsâ'yı ve Harun'u ki işlerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz, Zekeriya'yı, Yahya'yı, Îsâ'yı ve İlyas'ı ki hepsi iyilerdendir İs­mail'i, Elyesa'ı, Yunus'u, Lût'u ki hepsini dünyalara üstün kıldık doğru yola eriştirdik. Allah diyor ki biz de ona İshak’ı ve Yakub’u lütfettik. İbrahim (a.s) in iki hanımı vardı ve bu iki hanımından Rabbimiz ona iki oğul lütfetmişti. Hanımlarından birisi Sara annemiz, ötekisi de Hacer vali­demizdi. Her iki annemizden de birer oğul verdi Allah ona. İbrahim (a.s) in Sara annemizden olan oğlunun adı İshak (a.s), Hacer anne­mizden dünyaya gelen oğlunun ismi de İsmail (a.s)’dır. Yakub (a.s) da İbrahim (a.s) in oğlu İshak (a.s) ın oğludur. İshak (a.s) bugünkü Ku­düs civarlarında Beyti Makdis bölgesinde, Filistin’de yerleşip pey­gamberliğini sürdürürken, öteki oğlu İsmail (a.s)da Mekke’ye, hicaz bölgesine yerleşti. İshak (a.s) ın oğlu, İbrahim (a.s) in torunu Yakub (a.s) da yine babasının peygamberlikle görevlendirildiği Filistin bölge­sinde peygamberliğini sürdürürken, oğlu Yusuf (a.s) sebebiyle Mısır’a hicret edip ömrünün son dönemlerini orada geçirdi. Allah bu mübarek elçilerini zikrettikten sonra buyurur ki biz on­lardan her birine hidâyet ettik, onların her birine hidâyet verdik, her bi­rini insanlara hidâyet ulaştıran elçi yaptık, peygamber yaptık diyor, Rabbimiz. Nuh’a da daha önce hidâyet verdik. Evet burada zikri geçen Nuh (a.s)da Hz. İbrahim’den, onun çocuklarından ve torunlarından zaman olarak çok önce yaşamış bir peygamberdir. Rabbimiz onu Nuh sûresinde ve Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatır. Kur’an’ın bize haber verdiğine göre Nuh (a.s) gerçekten çok uzun ömürlü bir peygamber. Bildiğimiz kadarıyla onun risâlet süresi peygamberlik süresi 950 yıldır. Onun görevlendirildiği toplum da içlerindeki salih kişileri putlaştırıp onlara tapınan bir toplumdur. İçlerindeki salih kişilere kulluk eden, onların izlerini takip etmeye çalışan bir toplum. Nuh sûresinde de size anlattığım gibi Nuh (a.s) dokuz yüz elli sene didinir, çalışır. Gece an­latır, gündüz anlatır, kışın anlatır, yazın anlatır, gizli anlatır, aleni an­latır ama onun anlatmaları onların firarlarını kamçılar. O anlattıkça onlar kaçarlar. Nihâyet onların adam olmayacaklarını Rabbinin bildir­mesi sonucu anlayan Hz. Nuh (a.s) işi Allah’a havale eder. Allah da adam olmayan bu toplumla Hz. Nuh’un ve ona iman eden bir avuç Müslümanın arasını bir suyla ayırıverir. Peygambere ve onun getirdiği mesaja inanmamakta direnen zalimler o suda boğulup giderken, Hz. Nuh ve beraberindeki bir avuç insan da Allah’ın izniyle ebedî kurtu­luşa ererler. Onun zürriyetinden de, yâni ya İbrahim (a.s) in soyundan ya-hut da Nuh (a.s) un soyundan da Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yu­suf’u, Mûsâ’yı ve Harun’u peygamber olarak görevlendirdik. Onlara da risâlet verdik der Rabbimiz. Ve yine der ki işte biz muhsinleri, Al­lah’ı görüyormuşçasına Allah’a kulluk edenleri, ya da yaptıklarını Al­lah kontrolünde yapma şuuruna erenleri, yâni yaptıklarını Allah’a lâyık yapmaya çalışanları, hayatlarını Allah için yaşamaya çalışanları böy­lece mükafatlandırırız. Burada zikri geçen Allah elçilerini birkaç cümleyle de olsa tanı­maya çalışırsak: Dâvûd (a.s) İshak (a.s) ın oğullarından ve Mûsâ (a.s) dan çok sonraki dönemlerde görevlendirilmiş bir peygamber olup Bakara’da anlatıldığına göre de dünyanın en büyük en güçlü ordusu olan Calut’un ordusunu mağlup eden Talut’un ordusu içinde bir çocuk olup, elindeki sapan taşıyla Allah’ın düşmanı Calut’u geberten gençtir. Allah ona risâlet ve hâkimiyet vermiş, iktidar vermiştir. Sa’d sûresinde Rabbimizin bize haber verdiğine göre Rabbimiz Hz. Dâvûd’a yeryü­zünde halifelik lütfeder. Döneminde insanlar arasında adaletle hük­meden bir devlet reisi olarak Dâvûd (as')ı görüyoruz. Böylece Allah’ın kendisine lütfettiği bu hâkimiyet, bu iktidar sayesinde İsrail oğulları, peygamber çocukları olan Müslümanlar yeryüzünde onun döneminde ilk devletlerini ve hâkimiyetlerini elde etmiş olurlar. Onun oğlu Süley­man (a.s) da aynı devletin halifesi ve peygamberi olarak devam eder. Bu iki peygamber dönemlerinde İsrail oğulları yeryüzünde en üstün dönemlerini yaşarlar. Süleyman (as)'a yeryüzünde hiçbir melike, hiç­bir devlet başkanına nasip edilmeyen, hiçbir otoriteye verilmeyen güç, saltanat ve otorite verilir. Kuşları, kurtları, hayvanları, cinleri, rüzgar­ları Allah onun emrine teslim eder. Hepsi onun emrine teslimdir. Âyet-i Kerimede Eyyub (a.s)'ı da zikreder Rabbimiz. Eyyub (a.s) Kur’an’da Rabbimizin bize haber verdiğine göre önceden çok zengin, çok fazla mal mülk sahibiyken Rabbimizin kendisini tuttuğu bir imtihan sonucu tüm servetini malını mülkünü ve de sıhhatini kaybe­der. Allah onu bir hastalıkla da imtihan eder. Her şeyini kaybeden Al­lah elçisi Allah’ın bu durumda kullarından beklediği sabrı gerçekleştirir ve Allah’ın rıza ve rıdvanına kavuşur. Burada zikri geçen Yusuf (a.s)ise İshak (a.s) ın oğlu Yakub (a.s) un on iki oğlundan biridir. Yusuf sûresi onun hayatını anlatır uzun uzun. Yusuf (a.s)önce kardeş ihanetine uğrar. Sonra Mısır’da satılır. Sonra şehrin azizinin evine girer. Orada bir kadınla denenir ve sonunda Allah’tan korkusu ve iffeti onu zindana gönderir. En sonunda Allah onu başardığı bu imtihanların ödülü olarak Mısır’a sultan yapar. Zaten senaryo da buydu ve hemen arkasından babası Yakub (a.s)ve oğulları gelip Mısır’a yerleşirler. Böylece Mısır’da İsrail oğullarının, Ya-kub oğullarını tarihi başlar. Uzun bir süre Mısıra peygamber ço­cukları İsrail oğulları egemen olurlar. Mısır’a egemen olan bu Pey­gamber çocuklarının egemenliği süresince Mısır tarihinin en mutlu ve en âdil dönemini yaşar. Ve nihâyet Firavun oğullarının Mısır’da ege­menliği ellerine geçirip bu peygamber çocuklarını köleleştirmesi ve daha sonra Mûsâ (a.s)'ın gelip onların kurtarması bunlar Kur’anda uzun uzun anlatılır. Yine bu âyet-i kerimede zikri geçen Zekeriya, Yahya ve İl as ki hepsi de Allah’ın kutlu elçileridirler. Hepsi de Allah’ın salih kullarıdır­lar. Zekeriya (a.s)yaşlı ve ihtiyar haline ulaşmışken, saçları ağarmış ve kemikleri de gevşemişken Allah’tan dinini, yolunu devam ettirecek mirasına sahip çıkacak bir veli, bir evlât ister. Allah o yaşlı halindey­ken ve de karısı da kısırken âdeta ölüden diriyi çıkarırcasına ona bir oğul nasip eder. Bu oğulun adı da Yahya’dır. Daha önce yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş bir isim. Yahya ve babası Zekeriya (a.s)'lar dönemlerinde azgın ve müşrik Roma’yla mücâdelelerini sürdürürler­ken önce oğul Yahya, sonra da baba Zekeriya (a.s) her ikisi de şehâ-det şerbetini içerler. İlyas da İsrail oğullarına Allah’ın rahmet olarak gönderdiği el-çile­rinden birisidir. Ve nihâyet İsmail Yunus ve Lût (a.s)'lar ki bunla­rın hepsi de Allah’ın kutsal peygamberleridirler. Allah’ın üstün kıldığı elçileridirler. Her birisi de dönemlerinde Allah kullarını Allah’a kulluğa çağırmış, Allah’ın kendilerinden istediği hayatı yaşamış ve Rablerinin rızalarını kazanmış olarak bu dünyaya veda etmiş kimselerdir salava-tullali aleyhim ecmaîn.
87. Babalarından, soylarından, kardeşlerinden bir kısmını seçtik ve doğru yola eriştirdik. Evet onların gerek babalarından, gerekse soylarından, evlâtla­rından, gerek usullerinden, gerekse fürularından peygamberler seçip onları doğru yola ulaştırdık. Bunlar işte Kur’an’da isimleri, hayatları bize anlatılan peygamberler ve de Kur’an’da isimleri, hayatları bize zikredilmemiş pek çok peygamber göndermiştir Rabbimiz, bunların babalarından, evlâtlarından.