Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

En'âm Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

165 ayetSayfa 11 / 12
142. “Hayvanları da yük ve kesim için yaratan Allah'tır. Allah'ın size verdiği rızıktan yiyin, şeytana ayak uydurmayın, o size apaçık bir düşmandır. ” Evet at gibi, deve gibi, merkep gibi kimilerini yük taşımak için, koyun gibi, keçi gibi, inek gibi, tavuk gibi kimilerini de etinden, sütünden, yününden istifade edesiniz diye sizin için yaratan, sizin emrinize âmâde kılan Allah’tır. En’âm, hayvanlar. Neydi en’âm? Hani bu sûreden bir sûre sonra biraz daha tafsilatlı gelecek, sekiz çift varlıktır. Ko-yun, keçi, sığır ve deve cinsinin erkeği ve dişisiyle sekiz çeşidi. Kimilerine binersiniz, yük taşırsınız, ama kimilerini de döşek yapımında, yatak yapımında kullanırsınız. Bunlardan yiyin, için ama sakın şeytanın adımlarına uymayın. Peki ne demektir şeytanın adımları? Nasıl uyulur şeytanın adımlarına? Şeytan bir yol tutturmuş gidiyorken eğer ben de onun arkasına düşüp onun gittiği yoldan gidiyorsam işte ben onun adımlarına tâbi olmuşum demektir. Peki acaba şeytan hangi yolda yürümektedir? Bu ciddi bir konudur, öyleyse benim kafa yorduğum kadar Allah için sizler de bu konuda biraz kafa yorun. Yorun da peygamber peşinde mi, peygamberin adımlarına tâbi olarak mı, yoksa şeytan peşinde mi yürüyoruz bunu bir anlayalım. Örflere, törelere, âdetlere, topluma, çevreye, modaya, yönetmeliklere uymak mı? Babaya, anaya, efendiye, lidere, re-ise uymak mı? Yoksa Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine mi? Allah için bunu bir daha düşünelim inşallah. Bakın Rabbimiz diyor ki; Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin, ama zinhar şeytanın adımlarına uymayın. Peki acaba şu anda bana şeytanın adımlarını, izlerini gösterebilecek birisi var mı? Peki ne anlayacağız o zaman? Acaba ben nerede gidince şeytanın adımlarına uymuş olacağım, nerede yürümeyince onun adımlarını ta-kip etmemiş olacağım? Onun için işi karıştırmak niyetiyle değil, ama anlamak için sorular üretiyor, cevaplar bulmaya çalışıyoruz. Hani Ensar’dan bir kadın din endişesiyle gelip Resûlullah Efendimize sorar: “Ey Allah’ın Resûlü âdet döneminden sonra nasıl te-mizleneceğiz?” Samimidir, başka kimden öğrenecektir bu dini? En yetkiliye soracaktır elbette. Resûlullah Efendimiz iffet âbidesi olarak en güzel biçimde ona cevabı verir. Ama acaba anlayamadım mı endişesiyle kadın tekrar tekrar soruverir. Ama yâni nasıl ey Allah’ın Resûlü deyiverir. O esnada Ayşe annemiz eteğinden tutup çeker ve; “Allah hayrını versin, biz kadınları rezil ettin” diye uyarısını yapar. Allah’ın Resûlü buyurur ki; “ne mutlu Ensâr kadınlarına, çünkü dinlerini öğrenmelerine hayaları engel olmuyor.” İşte bizler de bu ölçüyü kaybetmemeden yana olacağız. İşte bundan dolayı soruyoruz. Şeytanın adımlarına tabi olmak nedir? Şeytan bir yolda yürür ve eğer ben de o yolda yürüsem ona tabi olmuş olurum. Peki acaba şeytan hangi yolda yürür? Kaç numaralı otobanda ki şeytan? Kasanın ucundan mı, kesenin yanından mı? Gerçekten bu ciddi bir konudur, biraz kafa yoralım inşallah. Şeytanın adımlarına tâbi olmak, onun gösterdiği yolda yürümek demektir. Kitap ve peygamber rehberliğinde bir hayat yaşamaktan uzaklaşmak demektir. Bir kişi vahyi tanımaz, Allah’ın istediği bir hayat programını tanımazsa şeytanların yoluna girmekten başka ya-pabileceği bir şey yoktur. Vahiyden habersiz bir kimse hangi şeytanın yoluna tâbi olursa olsun sonunda sapmak zorunda kalacaktır. Çünkü şeytan vahyi bırakıp da kendisine tâbi olan insanların yolunu ne yapar yapar İs­lâm’dan saptırır. Bunu beceremezse eğer, muhatabı her şeye rağmen yine de İslâm’a girerse, bu sefer de: o kişinin girdiği yolu, girdiği İslâm’ı eğri büğrü yapmaya çalışır. Yâni adamın İslâm’ını bozar. Din yaşıyorum diye bidatleri karşısına çıkarır onun, ya da din diye insanların sunduğu, aslını bir türlü öğrenemediği bir yığın felsefenin içine çeker onu. Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine değil de in-sanların kitaplarına, insanların sözlerine sevk eder onu. Biraz daha açık söyleyelim; Allah’a değil de güneşlere, güneş gibi büyüklere sec-de etmelerini sağlar. Allah dururken büyüklerin önünde secde ettirir. Güneş aslında büyük yıldızdır değil mi? Böyle güneş gibi piya­sada yıldızı parlayan niceleri vardır ki, niceleri onlara secde et­mektedirler, onlara secde etmek için çırpınmaktadırlar Allah koru­sun. Sadece şeytana değil, şeytan adına hareket eden yeryüzü şeytanlarına da dikkat çekiyor Rabbimiz. Belki de şeytanların, ya da yeryüzü şeytanlarının bugün en büyük başarılarından birisi de bir mü'-mini diğer bir mü'min kardeşiyle iman adına savaştırması­dır. Yeryüzü şeytanları bugün mü'minleri mü'minlerle savaştır­maktadırlar. Hem de din adına. Devletler planında böyledir, fertler planında da böyledir. Şeytanlar müslümanları bölmüşler, gruplara, hiziplere ayırmışlar, tıpkı Firavun taktiğiyle ve birbirleriyle savaştır­maktadırlar. Allah buyurur ki: Sakın ha sakın şeytanın size tarif ettiği hiç bir yola tabi olmayın. Şeytanın yoluna tabi olmamanın yolu da Allahu Teâlâ’nın bu kitabında bildirdiği küfür ve şirk yollarını bilmeye bağlıdır. Allah’ın yoluna tabi olmanın yolu da yine Allahu Teâlâ’nın bu kitabın-da bildirmiş olduğu sırat-ı müstakimi tanımakla mümkün­dür. Dikkat ederseniz Bakara sûresinde bu ikisi yan yana anlatılmaktadır. Bir tarafta iman diğer tarafta küfür, bir tarafta İslâm di­ğer tarafta şirk, bir tarafta Allah yolu diğer tarafta şeytan yolları ol­duğu gibi ikili bir anlatımla anlatılmaktadır. Ama unutmayalım ki, şeytanı ve onun saptırma taktiklerini sadece tanımak bu kitapla mümkündür. Çünkü şeytanı ve yollarını tanıtan sadece bu kitaptır. İslâm’ı tanı­mak da bu kitapla mümkündür. Öyleyse kitabı tanırız, böylece şeytanı tanı­rız. Şeytanı tanırız, şeytan yolundan uzaklaşırız, İslâm’ı tanırız, İs­lâm yoluna gireriz. Allah’ı tanırız, Allah yoluna gireriz ve tüm şey­tanlardan Allah’a sığınırız. Allah’ın kitabını ve kitabın pratiği olan Resûlullah efendimizin sünnetini tanımayan bir kişinin şeytanı da, onun yolunu da, onun insanları aldatma usullerini de tanıması mümkün değildir. Tabiatıyla onu ve saptırma yöntemlerini tanımayan bir kişinin ondan korunması da mümkün olmayacaktır. Allah için söyleyin, Rahmân’ın adımlarının peşi sıra mı, peygamberin adımlarının peşi sıra mı, yoksa onların dışında bir şeylerin peşi sıra mı gidiyoruz? Rahmetli babamızın bir bir adımlarını mı takip ediyoruz mu diyoruz, yoksa sosyal hayatı mı? Yoksa biz modern ha-yatın gereklerini takip ediyoruz, bize lâzım olan da budur mu diyo-ruz? Bunu tekrar düşünelim inşallah. Evet Allah size nimetler sunmuştur. Hem yüklerinizin taşınmasında, hem de yemeniz için hayvanlar yaratmıştır. Kimilerinin yünlerinden istifade edersiniz. Yünlerinden elbise yaparsınız, yatak yapıp üzerinde yatarsınız, çadır yaparsınız. Kimilerinin etinden, kimilerinin derilerinden istifade edersiniz. Allah’ın yarattığı bu hayvanlarda sizler için çok büyük menfaatler vardır. Rabbimiz bu hayvanlardan kimilerini de binmemiz ve üzerlerinde yüklerimizi taşımamız için bizim emrimize âmâde kılmıştır. Zuh-ruf sûresinde bu hayvanlara binerken şöyle dememizi istiyor Rabbi-miz: “Her sınıf varlığı yaratan O’ dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar, üzerlerine oturunca Rabbinizin nîmetini anarak: "Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz" demeniz içindir.” (Zuhruf 1214) Her sınıf varlığı yaratan, hem de her şeyi çift yaratan Allah’tır. Tüm çiftleri yaratan Allah’tır. Zaten kendisinin dışında her şey çifttir. Tatlı-ekşi, yağlı-tuzlu, siyah-beyaz, iyi-kötü, erkek-dişi tüm sınıf ve türleri yaratan Allah’tır. Buradaki "Ezvac" çiftler ifadesiyle kastedilen sadece erkek ve dişi değildir. Allah tüm mahlukâtını böyle çift çift yaratmıştır. Ve sizin için binesiniz taşınasınız diye denizlerde gemileri, karalarda da binit hayvanlarını yaratıp hizmetinize sunan da yine Allah’tır. Sırtlarına binmeniz, etlerinden yemeniz, sütlerinden istifade etmeniz için onları yaratıp sizin için zelil kılan, sizin emrinize âmâde eyleyen Allah’tır. Rabbimiz yeryüzünün efendisi ve halifesi olarak yarattığı insana verdiği nîmetlerden söz ettikten sonra kendisine verilen bunca nîmet karşısında insanın takınması gereken tavrı anlatmaya başlıyor. Nîmet, nîmetin sahibini hatırlatır. Her nîmet bir şükür gerektirir. Onların sırtlarına binip yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nîmetlerini anarak, ya da nîmetleriyle Rabbinizi anarak şöyle deyin: Bunları bize boyun eğdiren, bunları bizim emrimize âmâde kılan Rabbimiz ne yücedir. Bunları bize ihsan eden Rabbimizi tesbih ve tenzih ederiz. Eğer Rabbimiz bütün bunları bize vermeseydi bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Rabbimiz o kadar yüce, o kadar lütuf ve merhamet sahidir ki bizler O’nun bize lütfettiği nîmetlere misliyle mukabele etmek şöyle dursun hakkıyla teşekkür bile edemeyiz dememizi istiyor. Düşünsenize: Bizden çok daha güçlü bir hayvan nasıl oluyor da bize itaat ediyor? Bu gemiler denizde nasıl yüzüyorlar? Bu suya kaldırma gücünü kim veriyor? Bütün bunları düşünmeden, bütün bu nîmetleri bahşeden, bağışlayan Allah’ı tanımadan, O’na tevekkül et-meden bir hayat yaşamamızı istemiyor Allah. Bu akıl ve vicdan sahibi bir varlığın işi değildir. "Allah’ın Resulü bineceği binite ayağını koyunca "bismillah" der sonra hayvanın üzerine bindiği zaman da "Elhamdü lillahi ala külli halin" diyerek yukarıdaki âyeti okurdu. Arkasından üç tekbir alır üç de tehlil getirirdi." (Ebu Dâvûd, cihad 72) Seferden döndüğü zaman da "Âyibûna tâibûna lirabbi-na hâmidûna" Biz Rabbimize tevbe ve hamd ederek dönüyoruz derdi. (Buhârî) Evet Rabbinizin sizin için yarattığı ve sizin emrinize âmâde kıldığı bu hayvanlardan yiyin ama tüm bunları size vereni asla unutmayın. Tüm bu hayvanları bizim için yaratmasaydı Rabbimiz bütün bunları nereden bulabilirdik biz? Nîmet bedava gelince ve elde olunca, yâni onu kaybetmeyince insan onun kıymetini anlamakta güçlük çekiyor. Gece bedava elimizde, gündüz meccanen elimizde, su yanımızda, hayvanlar hizmetimizde, etlerinden, sütlerinden, yünlerinden, ballarından istifade edip duruyoruz. Güneş tepemizde sürekli varlığını ve nîmet yağdırmasını sürdürdükçe onların kıymetini bile-miyor insanlar. Eğer tüm bu nîmetleri hayatımızdan kaldırıverseydi Rabbimiz biz ne yapardık ne ederdik? Bir tanesini bile bulabilir miydik bunların? Veya bütün bu nîmetler Allah’tan değil de insanlardan olsaydı onları bu kadar kolay kullanma imkânımız olur muydu? Bütün bunları insanların elinden alabilmek için neler harcamamız, ne bedeller ödememiz gerekecekti değil mi? İşte görüyoruz insanlar bir kaç alet edevat icat ediyorlar, üstelik de bunları Allah’ın kendilerine lütfettiği akıl ve bu aklın işleyeceği yeryüzünde Rabbimizin koyduğu yasaları sayesinde yapabiliyorlar, ama buna rağmen adamların gururlarından yanlarına bile varılmıyor sanki çok büyük bir şey yapmışlar gibi. Allah’ın âyetlerini diskalifiye ederek kendi âyetlerini hamd etmeye başlıyorlar. İşte biz şöyle büyüğüz, böyle becerikliyiz, atom çağındayız, modern çağdayız filan. Sormak lâzım yeryüzünde tanrılığa soyunmuş bu ahmaklara. Sormak lâzım Allah âyetlerini örterek kendi âyetlerini kendi güçlerini ortaya koymaya çalışan sahte tanrılara. Sormak lâzım bu sahte çağların sahte yaratıcılarına. Acaba sizler bir hayvan yaratabilecek misiniz? Bir koyun, bir keçi yaratabilecek misiniz? Bırakın böyle büyüklerini bir karınca yaratabilecek misiniz? Allah’ın size verdiği akılla bir şeyler yapabilen sizler, nasıl oluyor da bir şeyler becermiş gibi kendinizi Allah makamında görmeye başlıyorsunuz? Nasıl oluyor da yeryüzünde tanrılık pozları oynamaya kal-kışıyorsunuz? Nasıl oluyor da Rabbinizi ve Rabbinizin size lütfettiği bu kadar nîmetlere karşı nankörlük yapmaya çalışıyorsunuz? Niye Al-lah’ın âyetlerini örtmeye, diskalifiye etmeye çalışıyorsunuz? Niye ha-yatınızda Allah’a söz hakkı vermemeye çalışıyorsunuz? Allah’ı niye diskalifiye ederek yaşamaya kalkışıyorsunuz? Bu gücü nereden alı-yorsunuz? Evet Rabbinizin yarattığı bu hayvanlardan, bu nîmetlerden yiyin ama sakın ha şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü bilesiniz ki o sizin için apaçık bir düşmandır. Helâller haramlar konusunda sakın şeytanlara tâbi olmayın. Hangi hayvan yenir, hangi hayvanlar yen-mez bu konuda sadece Rabbinizi dinleyin ve sakın şeytanların vahiylerine teslim olup onlara kulak vermeyin. Allah size bu konudaki hükümlerini bildirmiştir. Neler haramdır? Neler helâldir? Tüm bunları açık açık anlatmıştır Rabbimiz. Sizler bu konuda Rabbinizin emirle-rine teslim olun. Önceki âyetlerde de anlatmıştı Rabbimiz; Şeytanlar insanları saptırır. Şeytan insanın en büyük düşmanıdır. Allah’ın Resûlü buyurur ki her insanın peşine takılmış onun kulluğunu bitirmek için fırsat kollayan bir şeytan vardır. Hattâ sahâbenin senin peşinde de böyle bir şeytan var mıdır ey Allah’ın Resulü? şeklindeki sorularına Allah’ın Resulü şöyle cevap verir: Evet, ama Rabbim onun Müslüman olması konusunda bana yardım etti buyuruştur. Evet her insanın peşinde onu haramlara düşürmek, onun kulluğunu bitirmek için fırsat kollayan şeytanlar vardır. Ve bu en büyük düşmanlar kıyâmete kadar insanları yoldan çıkarmak için durup dinlenmeden çalışmaya devam edeceklerdir. Ama yine Kur’an’ın ifadesiyle söyleyelim, eğer biz sâlih olursak, eğer biz ihlâs sahibi olursak, eğer biz Kur’an’la sürekli beraber olursak onların bize hiçbir etkileri ve zararları olmayacaktır. Bilelim ki şeytan sadece kendi dostlarını, kendisini bir şey zanneden, kendisini güçlü zanneden dostlarını korkutabilir, sadece onlar üzerinde etkili olabilir. Hain vesveseleriyle hep kendisini güç kuvvet sahibi gösterir. Tüm dünyada yetki benimdir, egemen olan benim der. Kendi gücünü, saltanatını Allah’ın gücünden daha üstün göstermeye çalışır. Böylece dostlarını korkutur. İşte şu anda görüyoruz ki dünyada insan ve cin şeytanlarının yaptıkları budur. Şu anda yeryüzünde insan ve cin şeytanları el ele vererek kendilerinin Allah’-tan daha güçlü olduklarını yaymaya ve bu propagandalarıyla tüm dünyayı kendilerinden korkutmaya çalışıyorlar. Allah kendisini Alîm, Habîr, Cebbâr, Kahhâr, Hakîm, Azîz, Kadîr, Azîm ve Ekber olarak ta-nıtırken, bunlar da kendilerini bu Allah sıfatlarının sahibi olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Öyleyse bilelim ki güçlü olan sadece Allah’tır, mutlak güç ve kudret sahibi olan sadece Allah’tır. Rabbimiz sadece kendisine güvenip şeytan ve avenelerinden korkmamamızı istiyor. Kendi safında, kendi yolunda, kendi desteği altında şeytan ve dostlarıyla savaşmamızı, onlardan asla korkmamamızı emrediyor. Bu yüzden de onu ve avenesini bir şeymiş gibi gözlerimizde büyütmemize ve onlardan korkmamıza da gerek yoktur. Şurası bir gerçek ki şeytan ve avenesinden korkan, onları bir şey zanneden müslümanlar onlarla savaşı göze alamazlar. Allah korusun o zaman müslümanlar şeytan ve şeytani güçlerle savaş kapasitelerini kaybederler. Evet bu Allah düşmanı şeytan size haramı helâl, helâli haram gösterecek. Eğer Rabbinizin âyetlerini bırakır da onun peşine takılırsanız bilesiniz ki sonunda siz de onun gittiği yere gitmek onun âkıbetine razı olmak zorunda kalacaksınız. Sakın ha atanız Âdem’i bir vartaya düşürdüğü gibi sizi de peşine takıp kendi cehennemine ortak et-mesin diyor Rabbimiz.
143. “Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır: Koyundan iki ve keçiden iki; de ki: "İki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi veya o iki dişinin Rahîmlerinde bulunan yavruları mı haram kılmıştır? Doğru sözlü iseniz bana bilgiye dayanarak cevap verin.” Allah sekiz çift hayvan yaratmıştır. Hayvanlarda temel kabul edilen sekiz çift. Zümer sûresinde Rabbimiz bu konuda bilgi verir. Bu sekiz çift, koyunun erkek ve dişi olarak iki cins, erkeği ve dişisiyle keçiden iki cins, etti dört. Dördü de bundan sonraki âyette gelecek ve sekiz çift edecek. Şimdi soruyor Rabbimiz: De ki, iki erkeği mi? Yoksa iki dişiyi mi haram kılmıştır Allah? Yoksa o dişilerin Rahîmlerinde olan yavruları mı haram kılmıştır? Şimdi bu kendi kafalarına estiği gibi haram helâl sınırları belirlemeye çalışan müşriklere sormamızı istiyor Rabbi-miz. Şu haram, bu helâl diyenlere, şu erkeklere helâl, ama kadınlara haram, ölü doğarsa kadınlar da yiyebilir, eğer diri doğarsa bu yavrular kadınlara haram, erkeklere helâldir diyerek Allah’ın demediklerini Allah’a iftira ederek dedirtmeye çalışanlara sormalıyız yâni. Tüm bu konularda haram helâl sınırları belirleme hakkını kimden almışlar? Haydi yanınızda bu konuda bir bilginiz varsa haber verin bakalım. Allah’ın indirdiği kitapların herhangi birinde bu konuda bir delil bir bel-ge varsa onu açığa çıkarsınlar. Ne yetkiniz var bunu demeye? Ama ya Rabbi sen diyorsun da, biz de demeyelim mi? Eh haydi yarışın o zaman Allah’la. Tevrat’ta, İncil’de, Zebur’da böyle bir âyet, bir delil varsa getirsinler onu. Yahut bu konuda her hangi bir peygamber sözü varsa onu açıklasınlar. Ey müşrikler sizler bu konuda hüküm koyarken dayandığınız temeli, mantığı bir ilimle haber verin bakalım. Kural koymada, yasa belirlemede, hayat programı çizmede, kanun koymada neye dayanıyorsunuz? Yasak koyarken, ya da serbest bırakırken neye dayanıyorsunuz? Ne yetkiniz var? Kim Allah’la yarışabilecek? Kimin bilgisi Allah’a denk olacak? Allah’ınki kesin doğru olduğu halde ne diye dinlemiyorsunuz O’nu? Ayrıca:
144. “ Deveden iki, sığırdan iki yaratmıştır; de ki: "İki erkeği mi, yoksa iki dişiyi mi veya o iki dişinin Rahîmlerinde bulunan yavruları mı haram kılmıştır? Yoksa Allah size bunları buyururken orada mı idiniz? "İnsanları, bilmediklerinden sapıtmak için Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir? Allah, zâlim milleti doğru yola eriştirmez.” Yoksa bu yasakları Allah koydu da, O yasak koyarken sizler O’nun yanında mıydınız? Yoksa sizler Allah’ın yanındaydınız da buna şâhitler mi oldunuz? Yoksa sizler Allah’ın çok hatırlı özel kulları mısınız? Başkalarına bildirmediği bilgileri, peygamberlerine vermediği özel bilgileri Allah size mi bildirdi? Yâni Allah kitaplarının hiç birisinde peygamberlerine böyle bir bilgi indirmediğine göre sizinle özel olarak mı konuştu? Allah’ın torpilli kulları mısınız siz yoksa? Allah size kimseye vermediği özel bir yetki mi verdi? Benim adıma yasa belirleyebilirsiniz, benim adıma haram ve helâl koyabilirsiniz diye Allah size yetki mi verdi? Dilediğiniz gibi yaşayın diye size izin mi verdi? Yâni nereden çıkarıyorsunuz bunları? Neye göre yasak diyorsunuz? Neye göre serbest diyorsunuz? Buyurarak Rabbimiz rubûbiyetini ortaya koyuyor. Gelin beni dinleyin diyor. Yâni Allah kendisinin tek Rab ve İlah olduğunu anlatıyor. Hayata yasa koymaya Allah’tan başka kim yetkili olabilir? Bu konuda Allah’ın izni olmadığı halde, Allah’ın onayı olmadığı halde Allah’a iftira edenden daha zâlim kim vardır? Peki böyle Allah demediği halde, Allah böyle diyor, Allah şöyle istiyor diyerek iftira ediyorlar? Dertleri neymiş bu adamların? Bilgisizce insanları saptırmak için böyle yapıyorlar. Dini bozmak, dini mecrasından çıkarmak, yeryüzünde kendi hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşamak için yapıyorlar. Kendi arzularına göre bir din, bir hayat tarzı ortaya koyabilmek için, yâni kendi kendilerine tapınmak için böyle yapıyorlar. Cahildir bunlar. Kâfirler ve müşrikler yeryüzünün en cahil en akılsız insanlarıdırlar. Çünkü Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki gerçek bil-gi vahiydir. Gerçek bilgi Allah’ın bildirdiği bilgidir. Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi âlimdir. Yâni ilim Müslüma-n’a aittir. Kur’an’ı ve sünneti tanıyan kişi, vahiyden haberdar olan kişi dünyanın en âlim kişisidir. Vahiyden habersiz yaşayan insanlar hem dünyalarını, hem de âhiretlerini berbat etmiş insanlardır. Kitap ve sün-netten habersiz yaşayan kimseler zâlimlerdir ve Allah asla zâlimlere yol gösterecek değildir. Onlar dünyada da âhirette de kaybetmiş kimselerdir. Ve Allah asla böyle zâlimleri doğruya iletmez. Allah böyle ol-maması gereken yerde olan, bulunmaması gereken konumda bulu-nan, kendilerini Allah’a kulluk konumundan çıkaran, vahye danışa-cakları yerde danışmayan zâlimlere kesinlikle cennet yolunu kapalı tutacaktır. Evet Allah böyle zâlim bir toplumu asla kurtuluşa ve düzlüğe ulaştırmayacaktır. Zalimler, olmaması gereken yerde olanlar, olması gereken yerde bulunmayanlar, yapmayacakları şeyleri yapanlar, yap-ması gerekenleri terk edenler, vahyi olması gereken yerde tutmayanlardır. Kulluğun dışında bir hayatın adamı olanlardır. Allah’ı, O’nun âyetlerini, O’nun hayat programını reddederek kendi kendilerine bilgisizce yasa belirlemeye kalkışan, kanun koyma hakkını, haram helâl belirleme hakkını kendilerinde gören zâlim bir toplumu asla kurtuluşa ulaştırmayacaktır. Böyle bir toplum ne hukukta, ne eğitimde, ne ekonomide, ne amelde, ne düşüncede kesinlikle doğruya ulaşamayacaktır. Evet böyle bir toplum Allah desteğini kaybettiği için iyi şeyler yapmak için çırpınsalar da Allah’ın yasalarından habersiz hareket et-tiklerinden, istinat noktası olarak Allah’ın kitabını tanımadıklarından ne yaparlarsa yapsınlar hep batacaklar. Karmaşa içinde bir hayat yaşamaktan asla kurtulamayacaklardır bunlar. Hiç bir konuda doğru ve sıhhatli bir noktaya varamayacaklardır. hiç bir konuda çözüme ulaşamayacaklardır. Çözümü bulduk sandıkça batacaklardır. Çünkü Allah’ın yasalarını reddetmiş ve zâlim olmuştur o toplum. İşte görüyoruz, şu anda Allah’ı, kitabını ve elçisinin yolunu terk edip, vahiy eşliğinde bir hayat programından kaçıp başka yerlerde çözüm arayan insanlar battıkça batıyorlar. Çözümsüzlükler içinde kıvranıyorlar.
145. “Ey Muhammed! De ki: "Bana vahy olunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti ki pistir ve günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum; fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir. "Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder”. Ey peygamberim de ki bana vahy olunanda haram olarak bul-duklarımı size söyleyeyim. Tadan bir kişinin tattığı şeylerde, yâni yiyecekler konusunda ancak şunları buluyorum. Ya da bana vahy olunan dinde haram olarak ancak şunların dışında bir şey bulmuyorum: Yâni bana vahy edilenlerde şu sayılacakların dışında bir haram gör-müyorum. Evet vahyin dışında haram olmaz, olamaz. Ama bir başka sûrede bir başkaları bildiriliyorsa onlar da haramdır tabi. Ya da Rab-bimiz elçisine yetki vermiş de, o da vahiy gereği bize bildirmişse onun dedikleri de haramdır. Yâni burada Allah haramları söylüyor, bi-naenaleyh bunun dışında başka haram yoktur demeye kimsenin hakkı yoktur. Neymiş onlar? 1- Meyte. Ölü. Leş. Kendiliğinde İslâmî usullere göre kesilmeden ölen hayvan. Veya Allah’ın dediğinin dışında kesilmiş olan hayvan. Salt para için, şöhret için, bir ihtiras, bir kan sebebi yüzünden kesilmiş, kan görmeye bayılmanın, elini kana bulamanın sevkini tatmak için kesilmiş olanlar da böyledir. Meyte; kendiliğinden ölen hayvan, yüksek bir yerden düşerek ölen, başka bir hayvanın toslamasıyla ölen hayvan, yırtıcı hayvanların artığı vs. kesilmeden ölen hayvanların yenmesi haramdır. 2- Akan kan da haramdır. Damarlardan akan kan. Akmak zorunda olan kan. Etin ve kemiğin üzerinde kalan kan, haram değildir. Hayvanın vücudundaki kan, akan bir kandır. Akışa hazır bir kandır. Ama akabildiği kadar akar, geriye kalanlar helâldir. İşte bu sebepten Rasulullah efendimiz bir hadislerinde iki kanın helâl olduğunu bildiriyor. Birisi ciğerdeki, ötekisi de dalaktaki kan. Çünkü onlar ancak o kadar akabiliyorlar. 3- Domuz, hınzır haramdır. O zaten pistir, pisliktir ve necis-tir. Derisi, kılı, tırnağı her şeyi haramdır. Domuzun kendisi de pisliktir, onun etinden yemek de pisliktir. Biz demiyoruz bunu. Biz getirmedik onu o hale. Allah böyle diyor. Onun bizim dünyamızda varlığı pisliktir. 4- Fısk yâni Allah adına kesilmeyen hayvanlar da fısktır ve haramdır. Allah’tan başkaları adına kesilenler de fısktır. Allah hayvanların canla bedenlerinin beraberliğini ancak kendi adına boğazlanma yöntemiyle bize helâl kılıyor. Ötekilerse fısk u fücur oluyor. Meselâ tâğutlar adına, Firavunların izzetine ve şerefine ya da insanların putlaştırdığı çeşitli putlar adına kesilen hayvanlar da haramdır. Ama kim de muzdar yâni darda kalırsa, mecburiyet altında kalırsa, yâni başka yiyecek içecek bir şey bulamazsa, haddi tecavüz etmemek kayd u şartıyla ölmeyecek ve hayatını devam ettirecek kadar, bir de başka bir muzdarın hakkına tecavüz etmemek, onun elindekine uzanmamak şartıyla yiyip içmesinde bir günah yoktur. Bu ko-nuda Rabbimiz bağışlama ve merhamet sahibi olduğunu haber veriyor. Evet Rabbimiz, efendimize böyle demesini emrediyor. Bana vahyedilenlerde bunların dışında bir haram bilmiyorum. Öyle değil mi ama? Vahyin dışında haram olur mu? Haramlar ancak vahiyle bildirilenlerdir. Bu konuda tek yetkili Allah’tır. Eğer Allah peygamberine yetki vermişse o da bu yetkinin gereği, bu vahyin gereği bize bildirmişse elbette o da yetkilidir diyoruz. Onun haram dedikleri de haram-dır diye iman ediyoruz.
146. “Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç, iç yağlarını da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru sözlüyüzdür”. Rabbimiz diyor ki yahudilere tırnaklı hayvanları haram kıldık. Âyet-i Kerimede anlatılan bu tırnaklıdan kasıt herhalde deve olması en büyük ihtimaldir. Rabbimiz azgınlıkları sebebiyle, kulluktan çıkmaları sebebiyle Yâ’kub oğullarını devenin etinden, sütünden mahrum etmiştir. Cezalandırmıştır Allah onları. Ayrıca davar ve sığırın sırt, ba-ğırsak ve kemik yağları hariç iç yağları da bunlara haram kılınmıştır. İsyanları sebebiyle Rabbimiz bu nîmetleri onlara haram kılmıştır. Biz haram helâl sınırlarını kendimiz belirleriz, yeryüzünde kendi aklımızla yasa koyma hakkına sahibiz dedikleri ve Allah’ı diskalifiye etme çabası içine girdikleri için Rabbimiz onları cezalandırıverdi. Eğer bugün bizler de Allah’ın âyetlerini görmezden gelerek kendi kendimize aklımıza estiği gibi yasa belirlemeye, haram helâl sınırları tespit etmeye kalkışırsak, kendi hevâ ve heveslerimizi Allah’ın sisteminin önüne geçirmeye kalkışırsak Rabbimiz aynen İsrail oğullarına yaptığı gibi bizleri de pek çok nîmetlerden mahrum bırakarak cezalandırır. Çünkü Rabbimiz doğru sözlüdür. Ne demişse ne vaat et-mişse onu mutlaka gerçekleştirendir. Nitekim şu anda helâl olan bir çok nîmete ulaşma imkânımız yoktur. Hem helâl, hem elimizden alınmış.
147. “Seni yalanlarlarsa, "Rabbinizin rahmeti geniştir; O’ nun azabı suçlu milletten geri çevrilemez" de.” Peygamberim! Ey benim peygamberimin yolcusu olmaya, be-nim kitabımın sözcüsü olmaya evet diyenler, iyi dinleyin, eğer seni yalan sayarlar, yalanlarlarsa. Senin getirdiğin kitabı, senin getirdiğin mesajı yalanlarlar, kabul etmezlerse. Bu kitabın gösterdiği şekilde değil de onu yok farz ederek bir hayat yaşamaya kalkışırlar, Allah’ın belirlediği haram helâl sınırlarını aşarlar, Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasalarını reddederler, kendi bildikleri gibi kendilerine yasa yapmaya kalkışırlarsa, dilediklerini yasaklayıp dilediklerini helâl kabul ederlerse, o zaman sen onlara de ki, Rabbimin rahmeti geniştir. Rabbim rahmet sahibidir. Allahu Ekber, şu cevaba bir bakın. Ne diyecekmişiz? Ne dedi peygamberimiz? Allah diyor ki; ey peygamberim, onlara de ki; sizin Rabbiniz gerçekten büyük rahmet sahibidir. Yâni peygamberi yalanlayanlar, yalan sayanlar, Allah elçisi karşısında böyle yalan yanlış tavırlar içine girenlere cevap olarak Allah’ın rahmet ve merhameti ha-tırlatılıyor. Ne hoş bir cevap değil mi? Elbette Allah’ın hâşâ müsabık olarak, muarız olarak, muhasım olarak, karşıt grup olarak sahnede olması zaten düşünülemez. Yâni hâşâ Allah onların karşısına onlarla yarış için çıkması düşünülmez ki. İstediğini zaten yapar O. Mesele onların akıllarını erdirmektir. Onlara konuyu güzel anlatmaktır. Çünkü Rabbimiz kullarına karşı rahmet ve merhamet sahibidir. İşte tekrar tekrar bunu gündemde tutar. Gelin anlayın da vazgeçin der. Ama bütün bunlara rağmen dik kafalılık ederlerse, dinlemezlerse bilsinler ki O şedit bir ikâp sahibidir de aynı zamanda. Evet siz O’na O’nun istediği kulluktan kaçıyorsunuz, ama buna rağmen sizin havanızı, suyunuzu, gününüzü, güneşinizi kesmez. Sizi aç ve bîlaç bırakmaz. Size mal-mülk verir. Size oğul-evlât verir. Size hayat verir. Size sıhhat, güç, kuvvet verir, saltanat verir, imkân, fırsat verir. Ama sizler Rabbinizin size lütfettiği bu rahmet kapılarından istifade etmez ve Ona karşı nankörlüklerinizi sürdürürseniz o zaman da bilesiniz ki Rabbinizin azabı, Rabbinizin be’si, sıkıntıları üzerinizden asla eksik olmayacaktır. Unutmayın ki O’nun takdirinin önüne hiç kimse geçemez. O’-nun isyankarlara yazdığı azabı hiç kimse engelleyemez. Allah’ın azabını, vurgununu günahkâr bir toplumdan geri çevirecek yoktur. Dünyada insanlara sınırlı bir özgürlük verir. Ne yaparsanız yapın imtihan gereği size dokunmayabilir. Ama dünyanın bu konumu sizleri asla aldatmasın. Çünkü O’nun cehennemi vardır. Sizi onunla cezalandırmayı murad buyurdu mu artık O’nun önüne kimse geçemez. Hiç kimsede, ya Rabbi bize imkân vermedin, bize gerçeği anlayabilecek bir akıl vermedin, bize fikir feraset vermedin, bize âyetler indirmedin, bize bizim başımıza gelecekleri haber vermedin, bize peygamber göndermedin diyerek mâzeretler ileri sürme hakkı da yoktur. Çünkü bakın Rabbimiz her şeyi açık anlatmıştır kitabında. İşte Rabbimiz kitabında baştan sona bu konuyu anlatıyor. Ey kullarım, gelin yalan saymayın. Elçimi doğrulayın, ona ve getirdiği mesajıma sadakatle bağlılığınızı ortaya koyun, tasdik edin. Sonra da der ki; Olabilir, ey peygamberim, eğer onlar yalan sayarlarsa sen on-lara yine benim rahmetimi hatırlat. Yâni bugüne kadar yalan saydınız, peygambere karşı geldiniz, kitapla ilgisiz yaşadınız, ama gelin Allah rahmet ve merhamet sahibidir, vazgeçerseniz bağışlayıp yok sayıverir. Gelin Allah rahmet ve merhamet sahibidir, acır sizi bağışlayıverir. Eğer böyle yaparlarsa rahmetime ve merhametime nail olurlar. Değilse benim azabımı, benim cezamı mücrimlerin üzerinden kim engelleyebilecek? Allah’ın azabı geri çevrilmez. Tarih bunun örnekleriyle do-ludur. Allah’ın helâk yasasının mahkumu olmuş hiçbir toplum O’nun baskınından kaçacak, kurtulacak bir sığınak bulamamıştır.
148. “Puta tapanlar, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık" diyecekler; onlardan öncekiler de, Bizim şiddetli azabımızı tadana kadar böyle demişlerdi. Onlara "Bize karşı çıkarabileceğiniz bir bilginiz var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz" de.” Şirk koşanlar, müşrikler, Allah’ı ortaklı düşünenler, Allah’a yet-ki sınırlaması getirenler dediler ki, diyecekler ki. Çünkü öncekiler de aynı şeyleri söylemişlerdi. Eğer Allah dilemiş olsaydı, Allah isteseydi biz asla O’na şirk koşmazdık, koşamazdık. Bizler O’na şirk koşamadığımız gibi atalarımız da asla O’na şirk koşamazlardı. Allah’a karşı şirk koşma imkânlarımız olmadığı gibi, şu haram kıldıklarımızı da ha-ram kılma hakkımız, gücümüz ve yetkimiz de olmazdı. Yeryüzünde dilediğimiz gibi yasa belirleme hakkımız da olmazdı. Tüm bu yaptıklarımız Allah’ın dilemesiyledir. Biz başka değil sadece kadere teslimiz. Biz kaderin mahkumuyuz. Kaderimiz böyle olduğu için biz bunları yapabiliyoruz diyorlar. Söylesenize ey müslümanlar. Ey bu yeni dinin sahipleri. Olacak şey midir bu? Allah’ın izni olmadan bir şey olur mu? Allah’ın izni olmadan bir yaprak yerinden oynayabilir mi? Allah izin vermeseydi biz müşrik olabilir miydik? Dikkat ediyor musunuz? Alçaklar suçlarının tümünü kadere yüklemeye çalışıyorlar. İşledikleri suçları Allah’a yüklemeye çalışıyorlar. Yaptıklarının faturasını Allah’a çıkarmaya çalışıyorlar. Allah istemeseydi biz bunları yapamazdık. Allah dilemeseydi biz bu suçları işleyemezdik. Allah istemeseydi biz zina edemezdik, Allah izin vermeseydi biz içki içemezdik, Allah istemeseydi biz put da yapamazdık, puta da tapamazdık diyerek işlediklerinin faturasını Allah’a çıkarmaya çalışıyorlar. Çok garip değil mi? Bugünkü kâfirler ve müşrikler de aynı mantığa sığınmaya çalışıyorlar. Gerçekten anlamak mümkün değildir. Yâni adamlar bir hayat yaşayacaklar, yaşadıkları bu hayatta hiç bir sınır tanımayacaklar, sürekli özgürlükten, hürriyetten söz edecekler. Bizler özgür insanlarız, yaşadığımız hayatta hiç bir kayd-u şart altına girmeyiz, kimseye karşı sorumlu değiliz, dilediğimiz gibi özgürce yaşarız diyecekler. Dilediğimiz gibi dilediklerimizi yaparız diyecekler. Dilediğimiz gibi hayatımıza yasa yaparız diyecekler. Dilediğimiz şeyleri haram, dilediğimiz şeyleri de helâl kılarız, kimse bu konuda bize baskı yapamaz, hesap soramaz diyecekler. Yeryüzünde egemen biz-leriz diyecekler. Egemenlik kayıtsız şartsız bizimdir diyecekler. Sonra da işledikleri günahların cezası ve sorumluluğuna katlanmaları söz konusu olunca da mantıksızca diyecekler ki biz kaderin mahkumu-yuz. Allah dilemeseydi, Allah böyle istemeseydi biz bunları yapa-mazdık diyecekler. Alın yazımız böyleymiş ne yapalım? diyecekler. Sormak lâzım bu kendilerini tanrı zanneden ve diledikleri gibi yaşayabileceklerine inanan zavallılara. Ey akılsız kâfirler! Ey beyinsiz müşrikler! Ey ne dediğini, ne yaptığını bilemeyecek kadar aptallık, sefihlik sergileyen akılsızlar! Söyleyin bakalım sizler yeryüzünde, ya-şadığınız hayatta Allah’ı da, Allah’ın âyetlerini de, Allah’ın yeryüzünde belirlediği hayat programını da reddederek özgürlük şarkıları söylerken, kendinizi tüm dünyaya karşı özgürlük ve hürriyet savaşçıları olarak lanse ederken, egemenlik bizdedir, biz dilediklerimizi yaparız derken, tanrılıklarınızı iddia ederken, ne oldu da böyle birdenbire Allah’la karşı karşıya gelip O’nun sorgulaması tepenize binince o özgürlük ve tanrılık şarkılarını unutup, dillerinizi yutup kuzu kesiliyorsunuz? Ne oldu? Hani siz özgür değil miydiniz? Hani siz hiçbir kayd-u şart altına girmeyen kimseler değil miydiniz? Hani siz tanrı değil miydiniz? Hani egemenlik sizde değil miydi? Niye suspus oldunuz böyle? Dünyada özgürce dilediğinizi yaparken, özgürce Allah kullarına zulmederken, özgürce insanların mallarını gasp ederken, özgürce Allah’ın helâl haram sınırlarını çiğnerken, özgürce insanların özgürlük haklarını ellerinden alıp onları kendinize kul köle edinirken, insanları Rablerine kulluktan koparıp köleleştirirken, kendi yasalarınıza itaat etsinler diye Rablerinin yasalarını onlara duyurmamaya çalışırken şimdi ne oldu? Ne oldu ki birdenbire değişiverdiniz? Dünyada işlediğiniz amellerinizle Rabbinizin huzuruna çıkıp onların karşılığı olarak alacağınız cehennemi görünce niye böyle birdenbire kuzu kesildiniz? Bizim elimizde bir yetki yoktu! Biz yaptıklarımızın tümünü Allah öyle istediği için yaptık! Bizi bu hale Allah getirdi! Değilse bunların hiç birisini yapamazdık. Eğer Allah dilemeseydi biz ne şirk koşabilirdik, ne haram helâl belirleyebilirdik, ne zulmedebilirdik, ne tanrılığımızı iddia edebilirdik, ne egemenlik bizdedir diyerek yeryüzünde kanun koyabilirdik. Üstelik bizim atalarımız da aynı şeyleri yapmışlardı diyerek kendinizi Allah’ın cehenneminden kurtarmaya çalışıyorsunuz? Evet müşrikler böyle diyecekler. Allah dilemeseydi biz bunları yapamazdık. Şeytan mantığını kullanıyorlar, şeytan mantığına sığınıyorlar alçaklar. Araf’ta anlatılır şeytan da aynı şeyi yapmıştı. İşlediği Âdeme secde etmeme suçunu kabullenmeyen şeytan da suçu Allah’ın üzerine atmaya çalışıyordu. Ya Rabbi madem ki beni saptırdın öyleyse ben de beni saptırmana mukabil kullarını saptıracağım diyordu. Rabbimiz buyurur ki: Bu sadece onların yaptığı bir şey değil, sadece şimdikilerin tavrı değil, öncekiler de aynı şeyleri yapmışlar, onlar da aynı şeyleri söylemişlerdi de onların yaptıkları yanlarına kalmadı. Bizim azabımızı tadıncaya kadar, tıraşları önlerine ininceye kadar öncekiler de aynı suçları işlemişlerdi. Bizim elimizde bir şey yoktur! Ne yapalım senâryomuzu Allah böyle yazmış? Senâryoyu yazan, belirleyen Allah’tır bizlerse sadece sahnede oyuncularız. Ne yapalım kaderimiz böyleymiş! Bizler kaderin mahkumuyuz dediler. Eğer şu anda bizler kâfirsek bunun suçu Allah’ındır dediler. Eğer şu anda bizler namussuzluk, şerefsizlik yapıyorsak suç Allah’ındır dediler. Öncekiler de aynı şeyleri söylediler. Hayır hayır kimse böyle bir iddiada bulunamaz. Yeryüzünde herkes özgürdür. Herkes özgür yaratılmıştır. Allah herkesi hür yaratmıştır. İnsanlar günah ya da sevap yaptıkları her konuda serbesttirler. Diledikleri yolu, diledikleri hayatı seçme konusunda hür yaratılmışlardır. Hidâyeti de seçebilirler, dalaleti de. İmanı da seçebilirler küfrü ve şirki de. Dünyada imtihan gereği, dünyanın konumu gereği Rabbimi-zin koyduğu yasa budur ve yaşadığımız sürece bu böyle devam edecektir. Ama unutmayalım ki bu yasa ölünceye kadardır. Öldüğümüz andan itibaren, dünyada imtihan dönemimiz sona erdiği andan itibaren artık Rabbimizin başka bir yasasıyla karşı karşıya geleceğiz. Öyle değil mi? Elli yıl kâfir yaşayan birisi elli yılın sonunda Müslüman olamıyor mu? Adam Müslüman olmak istedi de Allah buna imkân mı vermedi? Haydi bunu anlayan sizler ey müşrikler, haydi tövbe edin! Haydi La İlâhe illallah deyin! Haydi biz pişman olduk deyin! Biz Müslüman olduk deyin! Biz Allah’a inandık deyin! Eğer şu anda bunu beceremeyecek olursanız, Müslüman olma imkânınız olmuyorsa o zaman belki itiraz hakkınız doğacaktır. O zaman ne yapalım bizler Müslüman olmak istedik, kelime-i şehâdeti söylemek istedik ama bunu beceremedik. Dillerimiz bunu söyleye-medi diyebilirsiniz. O zaman gökleri ve yerleri, göktekileri ve yerdekileri buna şâhit tutun. Bizi buna şâhit tutun. Güneşi, ayı, yıldızları, dağları, taşları ve tüm canlı cansız varlıkları şâhit tutun. Tüm bu varlıkların şehâdeti altında deyin ki; ya Rabbi! Tüm varlıkların şâhittir ki bizler küfürden, şirkten vazgeçip Müslüman olmak istedik. Nefislerimize kulluktan vazgeçip sana kulluğa karar verdik, ama sen buna izin vermedin. Sen bu konuda bize imkân ve fırsat tanımadın. Ne yapalım biz de çaresiz kâfir ve müşrik olduk deyin. O zaman biz de size şâhitlik yapalım. Evet ya Rabbi! Bizler buna şahidiz! Bu adamlar kendilerinin tanrılığından vazgeçip senin Rabliğini kabul etmek ve senin gönderdiğin kitabın istikâmetinde bir hayat yaşamaya karar verdiler ama bu konuda sen onlara izin vermedin. Sen bunlara fırsat tanımadın diyelim. Ama kesinlikle bunu diyemeyeceksiniz. Çünkü Müslüman olmak istediğiniz zaman bu konuda kimse size engel olmamaktadır. Küfrü ve şirki tercih ederken kimsenin size engel olamadığı gibi. Üstelik sizler şu anda iman yolunu, İslâm yolunu, Allah’a kulluk yolunu tercih ettiğiniz zaman hattâ Allah sizin için onu kolaylaştıracağını, yolunuzu açacağını, gönlünüze inşirah vereceğini vaadetmektedir. Öyleyse gelin ey kâfirler! Gelin ey müşrikler! Dünyada bu tür mantıkların arkasına saklanarak Rabbinize karşı, Rabbinizin kitabına karşı, Rabbinizin hayat programına karşı savaş açarak kendi ellerinizle dünyanızı karartmayın. Her şey bu kadar açık ve net iken gelin kendi ellerinizle hem kendinizi, hem de yeryüzünde tanrılık taslayarak, yasalar belirleyerek saptırdığınız Allah kullarını cehenneme sürüklemeyin. Vazgeçin bu inatlarınızdan. Vazgeçin bu kuruntularınıza kulluk ederek kendinize yazık etmekten. Hiç düşünmüyor musunuz? Siz size Allah’ın verdiği beş paralık aklınızla, beş paralık gücünüzle yeryüzünde tanrılık taslamaya, öz-gürlük taslamaya, egemenlik taslamaya kalkışıyorsunuz. Yeryüzünde yetki bizdedir diyerek kendinizi bir şey görmeye kalkışıyorsunuz da sizi yaratan, sizin dışınızdaki tüm kâinatı yaratan sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbinize niye söz hakkı tanımak istemiyorsunuz? Çok küçük bir dünyanın çok küçük bir şehrinde, çok küçük bir odasında, çok küçük bir koltuğa oturduk diye kendinizde yetki görmeye başlıyorsunuz da tüm kâinatta egemen olan Rabbinize neden egemenlik hakkı tanımaya yanaşmıyorsunuz? Ne oluyor size? Nedir bu haliniz? Üç kişiyi doyurduk diye, beş kişiye maaş verdik diye ki bunlar da Allah’tandır mahiyetinizdekilere emirler dağıtmaya çalışan sizler, size her şeyinizi veren Rabbinizin emirlerini niye görmezden geliyorsunuz? Rabbiniz hakkında nasıl da böyle bozuk düzen şeyler düşünüyorsunuz? Nelere lâyık görüyorsunuz Rabbinizi? Yâni Allah zannettiğiniz gibi böyle güçsüz kuvvetsiz birisi mi ki sizi zorunlu bir hayata mahkum etsin? Sizi neden kaderin mahkumu yapsın? Allah zevk mi alıyor ki kullarını böyle zorunlu bir hayatın esiri yapsın da onları kendisine sövdürsün? Yâni sebep ne ki Allah kâfiri kâfir olarak kalmaya zorlasın da kendisine küfrettirsin? Sebep ne ki kulunu içki içmeye zorlasın da sevmediği bir ameli işlemesine katlansın? Gerçekten bu çok garip bir şeydir. Böyle bir şey kesinlikle mümkün değildir. Hani sûrenin başlarında anlatmıştı Rabbimiz: Allah hidâyeti de, dalâleti de, imanı da, küfrü de, aydınlığı da, nûru da, karanlıkları da yaratmıştır. Her ikisini de yaratmış, kullarına irade vermiş ve bunlardan her hangi birini tercih özgürlüğü vermiştir. Ne yapalım, Allah bizi istediğimiz şekilde değil de istediği şekilde yaşamaya mahkum etmiş demeye hiç bir zaman hakkımız yoktur. Bakın âyetin sonunda diyor ki Rabbimiz: De ki bu iddiaları ortaya atıp onun arkasına saklanırken elinizde bir belge var mı? Bu iddianız bir bilgiye dayanıyor mu? Bu konuda dayandığınız bir deliliniz var mı? Eğer elinizde bir bilgi, bir belge varsa haydi buyurun getirin onu da konuşup tartışalım. Hani sizin âyetiniz? Hani sizin kitabınız? Nerede istinat noktanız? Hayır hayır! Onların bu konuda hiç bir delilleri yoktur. Onlar sadece zanna tâbi oluyorlar. Onlar sadece zanna tâbi oldukları için atarlar, saçmalarlar. Bugün bir hüküm ortaya korlar, yarın onu beğenmedikleri için yanlışlığını anlayıp hemen değiştirirler. Ortaya bir hüküm koyarken, bir yasa belirlerken dayandıkları hiç bir temelleri olmayınca en kısa zamanda temelsizliklerini anlayıp değiştirirler onu. Gerçek ilim olan vahiyle ilgileri, alâkaları olmadığı için, Allah’ın kitabını reddettikleri için onların hayatlarını zanlar, vehimler, şüpheler, mitolojiler ve cehaletler kaplamıştır. Allah’ın kendilerine lütfettiği bilgiyi bunlara satmış kimselerdir onlar. Allah’ın kendilerine verdiği özgürlüğü bunlara sattılar. Allah’ın kendilerine verdiği özgürlüğü kullara sattılar. Allah’ın kendilerine verdiği hayatı ağalara, beylere, paşalara, patronlara, tâğutlara, âdetlere, törelere, modaya, nefislerine, çevreye ve şeytanlara sattılar. Hayatlarını israf ettiler. Hayatlarını ve ömürlerini berbat ettiler ve sonunda cehennemi boyladılar. Evet bunları söylerken onlar ancak zanna dayanıyorlar. Sadece zanna tabi oluyorlar. Ve sadece atıyor, atmasyon yapıyorlar. Yalan söylüyorlar. Bir yerlere dayanma imkânı olmayan, işkembeden atma sözler söylüyorlar.
149. "Üstün delil Allah'ın delilidir. O dileseydi hepinizi doğru yola eriştirirdi" de. „ De ki gerçek delil Allah’a aittir. Tam deliller, gerçek deliller, ke-sin sonuca götürücü deliller, kesin gerçeğe ulaştırıcı deliller ancak Al-lah’tandır ve sadece Allah’a aittir. İnsanları yaşadıkları hayatta hidâyete, doğruya, kurtuluşa, mutluluk ve saadete ulaştıracak deliller sa-dece Allah’a aittir. Bütün gerçekleri, her gerçeği en güzel anlatan net delil sadece Allah’ın delilidir. Veya bütün şüpheleri ortadan kaldıran, gerçeği tümüyle ifade eden, her gerçeğe ulaşan, herkese ulaşan, u-laşacak olan, herkesin ulaşmak istedikleri zaman ulaşabilecekleri tek delil, kaynak delil Allah’ınkidir. Allah dediyse doğrudur. Delil O’nun delilidir. Çünkü varlık O’nundur. Gökleri ve yerleri, göktekileri ve yerdekileri yaratan O’dur. Yarattıklarına yol gösteren O’dur. Göktekiler ve yerdekileri hidâyete ulaştırma yetkisi de, onları saptırma yetkisi de sadece O’na aittir. İnsanlardan ve diğer varlıklardan hiç birisinin bu konuda her hangi bir yetkisi, her hangi bir delilleri yoktur. Tüm yetki Allah’ın elindedir. Eğer şu anda insanlar, yahut diğer varlıklar bir şeyler yapabiliyorlar, bir adım atabiliyorlarsa bu onlara Allah’ın verdiği yetki saye-sinde olabilmektedir. Veya meselâ şu anda insanlar iradelerini kulla-narak hidâyet ya da dalâletten birisini seçebiliyorlarsa, iman ya da küfürden birisini seçip o istikâmette hayatlarını sürdürebiliyorlarsa bi-lelim ki yine bu da Rabbimizin onlara verdiği yetki sayesinde olmaktadır. Evet yeryüzünü ve orada imtihan için insanlığı yaratan Allah imanı ve küfrü yarattı. Sonra da yarattığı kullarına iman ya da küfürden birini seçmelerini diledi. Dileyen iman eder, dileyen de küfreder dedi. Sonucuna kendiniz katlanmak kayd u şartıyla bunlardan her hangi birisini seçebilir ve öylece yaşayabilirsiniz dedi. Az evvel müşriklerin iddia ettikleri gibi insanları ne imana, ne de küfre zorlamadı. Yeryüzünde bu yasayı Allah belirledi. Öyleyse küfür ve şirk Allah yazgısı değildir. Küfür ve şirk Allah takdiri değildir. Burada bir de şunu söyleyelim: Maalesef bu konuda kâfir ve müşriklerin yanıldığı gibi pek çok Müslüman da yanılgı içine düşmektedir. Maalesef Müslümanlar da Allah’a iftira edercesine pek çok konuda kaderci kesilmektedir. Ne yapalım kaderimiz böyle imiş? Ne yapalım yazgımız böyleymiş ki Allah’tan başkalarının kanunlarına kul köle olmuşuz. Alın yazımız böyle yazılmış ki zillet ve meskenet içinde bir hayatı yaşamak zorunda kalmışız. Hayır hayır kendi ellerinizle düştüğümüz bu pis hayatın faturasını Allah’a kesmeye hakkımız yoktur. Şu anda yaşadığımız zillet ve meskenet de Allah’ın yazgısı değildir. Allah Müslümanlara da asla zillet ve meskenet yazmadı. Allah kesinlikle Müslümanları da zorunlu bir yazgının, zorunlu bir kaderin mahkumu yapmadı. Dileyen zilleti dileyen de izzeti tercih eder dedi. Eğer şu anda yer yüzünde yaşayan Müslümanlar kitaplarını terk etmişler, peygamberlerinin sünnetine ters düşmüşler ve sonunda da zillet içinde bir hayatın mahkumu olmuşlarsa bu konuda Allah’ı değil de kendilerini suçlasınlar. Ölümü göze alamadıkları için, şeha-deti göze alamadıkları için, uğrunda ölmeye değmeyen bir Allah’a inandıkları için, inandıkları Allah’ı hayatlarına karıştırmaktan bıkıp usanıp başka tanrıların yasalarını uygulamaya hevesli oldukları için bu duruma düşmüşlerdir. Bunun başka bir izahı yoktur. İşte bütün gerçeği en güzel anlatan, pek güzel ortaya koyan Allah’ın delilidir. Hüccetü’l bâliğa Allah’a aittir. Tüm şüpheleri ortadan kaldıracak bilgisidir. Veya herkese ulaşacak, anlamak isteyen, yol bulmak isteyen herkesin ulaşabileceği tek delil Allah’ın delilidir. Allah’ın dediği doğrudur. Başkaları ne derse desin hiçbir değer ifade etmez. Zaten eğer Allah dilemiş olsaydı elbette hepinizi hidayete ile-tirdi. Hal böyleyken Allah’ın delili ortadayken delil mi arayacağız? Al-lah’ın ortadayken O’nun hidayetinden başka hidayet mi arayacağız?
150. “De ki: "Allah'ın bunu haram kıldığına şâhitlik edecek şâhitlerinizi getirin. "Şâhitlik ederlerse, onlarla beraber olup sözlerini kabullenme; âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayanların heveslerine uyma; onlar Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar.” De ki haydi şâhitlerinizi getirin. Eğer yeryüzünde haram-helâl belirleme hakkının kendinize verildiğini iddia ediyorsanız, eğer yeryüzünde kanun koyma hakkının, egemenlik hakkının kendinizde olduğunu iddia ediyorsanız veya Allah demediği halde Ona iftira ederek Allah şunları şunları haram kılmıştır, şunları şunları da helâl kılmıştır diyorsanız, haydi delillerinizi getirin. Şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı, şu yenmeli bu yenmemeli, şu giyilmeli bu giyilmemeli, şunlar içilir, bunlar içilmez, evlilik şöyle olmalı böyle olmamalı, ev tefrişi şöyle olmalı böyle olmamalı, şöyle kazanılmalı böyle harcanmalı filan diye kendi kendinize kurallar koyuyor, yasalar belirlemeye çalışıyorsunuz ya. Haram helâl sınırları belirlemeye çalışıyorsunuz ya, haydi delillerinizi getirin bakalım tüm bu konularda. Çağırın şâhitlerinizi bakalım da tüm bu konularda Allah’ın size yetki verdiğini söylesinler. Haydi belgelerinizi, kanıtlarınızı getirin de ne diyecekseniz deyin bakalım. Dökün torbanızda ne varsa. Kesinlikle Allah bunu haram kılmıştır diyebi-lecekleriniz varsa getirin. İncil’den mi okuyacaklar, Tevrat’tan mı gösterecekler, yoksa kendilerine meleğin gelip haber verdiğini mi söyleyecekler, bu konuda bir şehadeti olabilecekler varsa hepsini getirin bakalım. Bu gücü, bu yetkiyi nereden aldığınızı söylesin bakalım o şâhitleriniz. Şâhitleriniz kim sizin? Eğer bu konuda şâhitleriniz varsa, eğer Allah hayata karışmıyorsa, hayatın kurallarını koyma konusunda, hayata kanun koyma konusunda sizleri yetkili kılmışsa, o zaman Allah bu yaptıklarınızın tümünü onaylamış demektir. Getirin şâhitlerinizi de biz de inanalım buna ve sizinle birlikte olalım. Eğer onlar buna şâhitlik ederlerse sen şâhitlik yapıp onlarla beraber hareket etme. Onların bu şehâdetlerini asla kabullenme. Yâ-ni haydi diyelim ki birilerini bulup getirdiler, milattan önce beş bin yılına ait Tevrat’lar bulduk diye şahitler getirmiş olsalar bile, sen onlarla birlik şehadet etme. Çünkü onlar yalan söylüyorlar. Onlar kendi elleriyle yazdıklarına bu Allah’tandır diye iftira ediyorlar. Çünkü daha ön-ceki sûreler bize öyle anlattı. Gerçeği bilmediklerinden suça karşı cü-retli davranıyorlar onlar. Öyleyse ey peygamberim, onlar bu konuda şehadet etmiş olsalar bile, sen onlara inanma, yalan söylüyorlar. Bu-nun kesinlikle mümkün olmadığını haber vererek buyurur ki Rabbi-miz: Yâni tüm insanlar buna şâhitlik etseler bile, tüm insanlar Kur’-an ve sünnetin haber verdiklerinin yanlışlığı konusunda şehâdet etseler bile sen onlarla beraber şehâdette bulunma. Eğer biz Kur’an ve sünnete dayanmışsak, Kur’an ve sünnetle hareket ediyorsak, yâni hayatımızda istinat noktası olarak onları seçmişsek tüm dünya bizi bu konuda yalnız bırakmış olsala bile hiç bir önemi yoktur. Yolumuzun kesin doğruluğunu bilecek ve devam edeceğiz. Yâni eğer bu kâfirler, bu müşrikler muharref Tevrat’tan, bozulmuş İncil’den veya milattan önce beş bin yılına ait Tevrat bulduk ve ondan şahit getiriyoruz, bak bunda böyle yazıyor diye bir şahit getirseler bile biz onlarla beraber şehâdet etmeyeceğiz. Çünkü onlar yalan söylüyorlar. İşte Allah bilgisi, Allah şehâdeti böyle diyor. Evet Allah diyor ki ey peygamberim! Onlar tüm bu konularda yalancı şâhitler bulsalar bile sen sakın onlarla birlikte şâhitlik etme. Ve: Sakın ha âyetlerimi yalanlayanların hevâ ve heveslerine uyma. Eğer insanlar vahye dayanmıyorlarsa, istinat noktaları vahiy değilse, kitap ve sünnetten habersiz bir hayat yaşıyorlarsa mutlaka onlar zanlara tâbi oluyorlar ve kesinlikle kendi hevâ ve hevesleriyle hareket ediyorlar demektir. Bu tür insanlara uymayı ve onları dinleyerek, onlarla birlikte hareket etmeyi yasaklıyor. Sadece beni dinle, sadece benim gönderdiğim mesaja tabi ol diyor Rabbimiz. Evet ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Âyetlerimi yalanlayan, âyetlerimi kaale almayan, onlara inanmayan, onlar istikâmetinde yaşamayan ve âyetlerimi yok farz ederek bir hayat yaşayan, kendilerine göre bir dünya oluşturup sürünenlerin hevâ ve heveslerine uymayın. Onlar âhirete de inanmıyorlar. Yaşadıkları hayatta âhiret endişeleri, hesap kitap dertleri de yoktur onların. Bir de Rablerine karşı denkler, eşler, endadlar da koşuyorlar onlar. Rableri dururken O’nun berisinde kendilerine ekonomik tanrılar, siyasal tanrılar, hukuk tanrıları, kılık kıyafet tanrıları, dua tanrıları, tövbe tanrıları bularak onları Rablerine denk tutuyorlar. Bunların yasalarını uygulamaya çalışıyorlar onlar. Rablerinin yetkilerini bunlara dağıtıyor ve hayatlarında bu tanrıları da söz sahibi kabul ediyorlar bu zavallılar. Zaten Allah’a ortak koşanlar âhiret endişesi, hesap kitap derdi olmayanlardır. Bunlar yaptıkları tüm zulümlerinin, işledikleri tüm cürümlerin yanlarına kâr kalacağına, yeniden dirilme olmayacağına, sü-menaltı edileceklerine inanan zavallılardır. Âhiret inancı olan birisinin bunları yapması mümkün değildir. Şunu her zaman söylüyorum; eğer bir adam bu dünyada gavurluk yapacaksa, zulmedecek, kan içecek, kötülük yapacaksa o kişi her şeyden önce âhireti, ölüm ötesi hayatın hesabını kitabını inkâr et-mek zorundadır. Âhiret yok, diriliş yok, hesaba çekilme yok demek zorundadır. Hattâ Allah’tan önce bunu reddetmek zorundadır. Neden? Çünkü böyle yapmazsa adam gavurluk yapamaz da ondan. Yâni bir adam düşünün ki, hem âhiret, hesap, kitap var diyecek, hem de gavurca bir hayat yaşayacak, zulmedecek, kan dökecek, içki içecek, zina edecek, hasılı keyfine göre bir hayat yaşayacak. Bu kesinlikle mümkün değildir. Onun içindir ki adam önce âhireti inkâr edecek, sonra da yiyeceği naneleri rahat yiyebilecektir. Evet bir daha söyleyelim. Bu tür insanların hevâ ve heveslerine uymamalıyız. Eğer bu tür zavallıların hevâ ve heveslerine tâbi olursak o zaman kesinlikle bilelim ki Rabbimizi ve O’nun âyetlerini terk etmek zorunda kalırız. Allah korusun o zaman hayatımızda Rabbi-mizin âyetlerine gündemimizde yer kalmaz. Onlara tâbi olduğumuz zaman onların gündemlerine tâbi olmak zorunda kalırız. İşte görüyoruz her gün yeni bir gündemle insanları meşgul ediyorlar. Ne zaman bunların vahiylerinden vakit bulup da insanlar vahye dönebilecekler? Bugün şu konu, öbürsü gün şu konu derken gündemi tamamen dolduruyorlar ve insanların vahiyle meşgul olmasına fırsat vermiyorlar. Allah korusun öyle olunca da âhiret gündemlerimizden düşüverir. O zaman yine Rabbim muhafaza buyursun tıpkı onlar gibi sırf dünya ve dünyalık düşünen birer materyalist olup çıkıveririz. Tıpkı bu müşrik kafalar gibi Allah yetkilerini alıp birilerine veren birer demokratik olur çıkarız. Ve korkuyorum farkında olmadan hızla Müslümanlar buna doğru gidiyorlar. Hayır hayır! Bizim aklımız başımızdadır elhamdülillah. Bizler kesinlikle bu adamların hevâ ve he-veslerine tâbi olmayacağız inşallah. Sadece Allah’ı dinleyeceğiz. Sadece Allah’ın doğrularına sarılacağız. Allah berisinde hayata yasaklar koyarak Allah’a iftira edenleri dinlemeyeceğiz. Allah’a yetki sınırlaması getirmeye çalışanları dinlemeyeceğiz. Bizim şirkimiz de Allah’tan-dır. Allah izin vermeseydi biz böyle bir hayatı asla yaşayamazdık diyerek kaderci kesilen kâfirlere kulak vermeyeceğiz. Hayatı istediğimiz gibi yaşama konusunda bize yetkiyi Allah verdi diyerek Allah’ı hayatlarına karıştırmayanları dinlemeyeceğiz. Onlar ne derlerse desinler kesinlikle dinlemeyeceğiz ve delil isteyeceğiz bu konuda onlardan. Delil getirseler, getirmeye çalışsalar bile kesinlikle onların yalancı olduklarını bileceğiz. Gerçek bilginin, doğru bilginin bu kitaptaki bilgiler olduğuna iman edecek ve tüm varlığımızla ona sarılacağız. Allah bu konuda bize şuur versin, basiret versin inşallah.
151. “De ki: "Gelin size Rabbinizin haram kıldığı şeyleri söyleyeyim: O’ na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya babaya iyilik yapın, yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin" sizin ve onların rızkını veren Biziz, "Gizli ve açık kötülüklere yaklaşmayın, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Allah bunları size düşünesiniz diye buyurmaktadır.” Gelin Rabbinizin neleri haram kıldığını size tela yapayım. Tela; takip etmek, takip ederek, izleyerek üzerinde düşünerek, kafa yo-rarak okumak demektir. Okumak da budur zaten. Okunan anlaşılacak, üzerinde düşünülecek ve hayat onunla düzenlenecek. Okunan şeylerin peşi sıra gidilecek, haramları haram helâlleri helâl bilinecek. Evet gelin şu hevâ ve heveslerinizi bir kenara bırakın da Rab-binizin size neleri haram kıldığını ben size okuyayım. Dinleyin beni. İzleyin beni. Bunu benden dinleyin. Siz bilmiyorsunuz. Siz bu konuda kendinizi yetkili zannediyorsunuz. Siz hep kendinize yontmaya çalışıyorsunuz. Siz kendinizi peygamber makamına koyuyorsunuz. Allah beni sözcü seçti. Madem ki önceki âyetlerde de ifade ettiğimiz gibi haram ve helâl belirleme hakkı sadece yaratıcıya aitse, bu konuda Ondan başka yetkili yoksa, işte bu tek yetkilinin bu konuda tespiti şöyledir. Hayatınızda nelerin haram, nelerin helâl olduğunu Rabbiniz-den öğrenin. Yaşadığınız hayatta, yaşadığınız dünyada, girdiğiniz bu sırat-ı müstakîmde, yürüdüğünüz bu yolda neler haram? Neler helâldir? Bunu Rabbimizden öğreneceğiz. Yaşadığımız hayatta nelere dikkat edeceğiz? Nasıl bir hayat yaşayacağız? Nerede duracak? Ne-rede yürüyeceğiz? Nerede bulunacak? Nerede bulunmayacağız? Ya-pılacak ve yapılmayacak şeyleri, haram helâl sınırlarını nasıl belirleyeceğiz? Nelerden sakınacak, nelerle beraber olacağız? Tüm bunları yol kurucusu olan Rabbimizden öğrenmek ve O’nun belirlediği biçimde hareket etmek zorundayız. De ki gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım. Sakın ha sizler bu konuda şunun bunun sözüne bakmayın. Bu konuda her konuda Allah’tan başkalarının değer yargılarına kulak vermeyin. Hayata yasa koyma hakkı, hayatınızda haram helâl belirleme hakkı sadece Allah’a aittir. Dinleyin ben size Rabbinizin haramlarını okuyayım. Evet haram helâl belirleme Allah’a aittir ve Allah’ın verdiği yet-ki gereği Resulüne aittir. Neymiş onlar? 1- Birincisi: Allah’ı ortaklı düşünmeyeceksiniz. Ne anayı, ne babayı, ne hacıyı, ne hocayı, ne lideri ne şeyhi, ne parayı pulu, ne dükkanı tezgâhı, ne göktekileri ne yerdekileri Allah’la beraber inanmayacaksınız. Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmayacaksınız. Hiç bir şeyi Allah’a denk tutmayacaksınız. Hiç bir şeyin hatırını Allah’ın hatırına denk tutmayacaksınız. Hatırı kazanılacak tek varlık Allah’tır. Kulu kölesi olunacak tek varlık Allah’tır. Yolunda gidilecek tek varlık Allah’tır. Sözü dinlenecek tek varlık Allah’tır. Hayata karışmaya yetkili tek varlık Allah’tır. Hayatımıza kurallar koymaya, haram-helâl yasaları belirlemeye tek yetkili Allah’tır. Allah’ın yetkilerini hiç bir kimseye vermeyeceksiniz. Al-lah’ın sıfatlarını hiç kimseye vermeyeceksiniz. Allah’ın yetkilerini sınırlandırmaya kalkışmayacaksınız. Allah’ın yetkilerini sınırlandırmak ha-ramdır ve şirktir. Zamanı ve mekânı asla parçalamayacaksınız. Za-manın tümünde ve mekânın tümünde Allah’ı egemen ve yetkili bileceksiniz. Zamanı ve mekânı parçalayıp: Ya Rabbi, tamam sen güçlüsün! Sen Kahhâr’sın! Sen göklerin sahibisin! Göklerde egemensin, ama yeryüzünde yetkin yoktur! Bizim hayatımıza karışamazsın! Bizim hayatımızda söz sahibi başka Rablerimiz var diyerek şirke düşmeyin. Veya tamam ya Rabbi, sen bizim mescitlerimize karışabilirsin ama dükkanlarımıza karışamazsın! Okullarımıza, mahkemelerimize, parlamentomuza karışamazsın! diyerek şirke düşmeyin. Veya namazımıza karışabilirsin, bu konuda yetkilisin ama kılık kıyafetinize karışamazsın! Orucumuza karışabilirsin ama hukukumuza karışamazsın! Zekâtımıza karışabilirsin ama ekonomimize karışamazsın! Çünkü bizim hayatımızın o bölümlerini ayarlayacak başka tanrılarımız vardır diyerek Allah’a ortaklar bulmaya çalışmayın. Çünkü hayatın her bir biriminde etkili ve yetkili olan Allah’ın yetkilerini sınırlandırmak kesinlikle şirktir. Hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı yetkili bilip, öteki bölümlerinde yasa belirleyecek başka ilâhlar kabul etmek şirktir. Hayatın bazı bölümlerinde haram helâl sınırları belirleyen, filan yerde şöyle davranılmalı, ama falan yerde de böyle davranılmalı diyen varlıklar kabul etmek şirktir. Zaman konusunda da bu böyledir. Zamanı parçalamak da şirktir. Efendim sabahleyin şu şu saatlerde Allah söz sahibidir, ama gündüzün filan saatlerinde falanlar yetkilidir, onlar dinlenmelidir demek de şirktir. 24 saatin tümünde sözü dinlenecek tek sorumlu ol-duğumuz yetkili Allah’tır. Şunu kesinlikle unutmayın ki böyle şirke bulaşmış bir hayatın Allah katında hiç bir değeri yoktur. Sûrenin daha önceki bölümlerinde Rabbimiz peygamber bile olsa şirk koşanın gözünün yaşına bakılmayacağını anlatmıştı: “Bu, Allah'ın kullarından dilediğini eriştirdiği yoldur. Puta taparlarsa amelleri boşa çıkar.” (En’âm 88) Yeryüzünde onlar kadar, Allah’ın o kutlu elçileri kadar Allah’a ciddi kulluk yapan başka birisini de görmek mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’ın elçileri kadar insanlardan gelen yalanlamalara, alaylara, inkârlara, belâ ve musîbetlere sabreden, dayanan başka birini göstermek mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’a en mükemmel kulluğu yapanlar onlardır. İnsanların en sâlihleri, en mükemmelleri ve en muttakileri onlardır. Rabbimiz yeryüzünde onlara en yüce değeri ver-miş. Ama bakın Allah o şerefli kullarına zaman zaman şu tehdidi de yapmıştır. Eğer onlar yeryüzünde Allah’ın seçtiği örnek kullar olarak Allah’ın kendilerinden istediği kulluğu, Allah’ın kendilerinden istediği teslimiyeti gerçekleştirmemiş olsalardı. Birazcık bu konuda gevşeklik göstermiş olsalardı. Azıcık da olsa kendilerini Rablerine kulluk ortamından uzaklaştırıp şirke düşüverselerdi. Hayatlarında azıcık da olsa Allah’ı ikinci plana atıverselerdi. Ya kendi hevâlarını, kendi arzularını ve heveslerini, yahut da Allah’tan başka birilerini ilâh kabul edip onların arzularını gerçekleştirmeye meylediverselerdi. Yâni tâğutları, liderleri, önderleri, toplumu, çevreyi, âdetleri, ayı, güneşi, yıldızları tanrı kabul edip onlar kaynaklı bir hayata azıcık meylediverselerdi. Veya bir lahza onların hatırlarını Allah hatırına tercih ediverselerdi, Allah yanında onlara da hayata karışma alanı, yâni onlara da ulûhiyet ve rubûbiyet hakkı tanıyıverselerdi. Yeryüzünde onlara da birazcık egemenlik hakkı tanıyıverselerdi kesinlikle bilelim ki Allah onların tüm amellerini boşa çıkarır ve şah damarını koparıverirdi. Evet şirk koşmayacaksınız bir, ikincisi: Anaya, babaya karşı muhsin davranacaksınız. Rabbimiz Kur’-an-ı Kerimde bakıyoruz kendisine kulluğu zikrettiği her bir bölümde anaya babaya ihsanı da zikretmektedir. İhsan Cibril hadisinde anlatılır. Allah’ı görüyormuşçasına bir tavır demektir. Kişinin Allah huzurunda olduğu şuurunda olmasının adına ihsan denir. Öyleyse ana babaya karşı ihsan demek, her hal-u kârda onlara itaat etmek demek değildir. Dikkat ediyorsanız âyet-i kerimesinde anaya babaya itaat demiyor Rabbimiz. İhsan diyor. Yâni ana baba karşısında da Allah huzurunda olduğumuzu unutmamamızı istiyor. Ana babamız karşısındaki tüm tavırlarımızda Allah huzurunda olduğumuzu, yâni o anda Allah’ın bizden ne istediğinin şuurunda olmamızı istiyor. Yâni biz onların değil Allah’ın kuluyuz. Yâni biz onlardan önce Allah’ı dinlemek zorundayız. Yâni babamızın anamızın Allah’a ters düşen isteklerini dinlememeliyiz. Yâni onları hayatımızda putlaştırmamalıyız. Onları dinlerken Allah huzurunda olduğumuzu unutmamalıyız. Onların istekleri Rab-bimizin arzu ve emirleriyle çatışırsa onları dinlememeli, Rabbimizi din-lemeli, ama onların bizden istedikleri Rabbimizin istediklerine uygun-sa o zaman yine Allah huzurunda olduğumuzu unutmayarak onların arzularını yerine getirme konusunda gevşeklik göstermemeliyiz. İşte ana babaya ihsan budur. Öyleyse ana babaya ihsan, onların Allah arzularına uygun isteklerini yerine getirmek, Allah arzularına ters düşen yerlerde de onları uyarıp putlaşmalarına engel olmaktır. Yâni onlara onların istediği biçimde değil de Allah’ın istediği biçimde davranmaktır. Eğer on-lar bakıma muhtaçlarsa onların bakımını üstlenmektir. Evet eğer onların maddeye ihtiyaçları varsa, dine ihtiyaçları varsa, kitap sünnet bilgisine ihtiyaçları varsa onları temin edeceğiz. Onlara merhamet edeceğiz. Tıpkı biz küçükken onların bize merhamet ettikleri gibi biz de ihtiyarlık dönemlerinde onlara merhamet kanatlarımızı gerecek ve onları üzmemeye çalışacağız. Onları cennete götürmenin kavgasını vereceğiz. 3- Üçüncüsü: Evet Rabbimizin haramlarından üçüncüsü de rızık endişesiyle, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onların da, sizin de rızkınızı biz veriyoruz diyor Rabbimiz. Üstelik dikkat ediyorsanız “Onların da sizin de rızıklarınızı” buyurarak onların rızıklarını öne almış Rab-bimiz. Öyleyse bundan da anlıyoruz ki bizim rızıklarımız da onların rı-zıklarına bağlıdır. Onları bizim doyurup beslememiz şöyle dursun, ak-sine bizim de şu anda çocuklarımız sayesinde doyduğumuzu unutmayalım. Biz kendi rızıklarımızı da kendimiz bulmadığımız gibi onların rızıklarını da biz bulmuyoruz. Ama müşrikler bu konuda böyle düşünmez, böyle inanmazlar. Çünkü onların velileri Allah değil tâğutlardır. Bu müşriklerin tanrıları, yöneticileri onlara bunu öğütlüyorlardı. Onlara kendi öz evlâtlarını öl-dürmeleri gerektiğini empoze ediyorlar, onların iliklerini emiyorlar, mallarına el koyuyorlar, güçlerini sömürüyorlar, onları fakir ve güçsüz hale getiriyorlar ve daha sonra da daha çok emme bölgeleri çıkarabilmek için de onlara çocuklarını öldürmelerini tavsiye ediyorlardı. Bu katil, bu sömürgen tanrıların emirlerine kulak veren zavallı kullar da, aman bakamayız besleyemeyiz, çok çocuk sahibi olunca efendilerimize ayırdığımızı onlara yedirmek zorunda kalırız da efendilerimiz zayıf düşerler endişesiyle çocuklarını öldürüyorlardı. Efendilerinin dediklerine iman ediyorlardı. Sanki az çocuklular daha iyi doyuyorlarmış gibi. Bakıyoruz milyarlar içinde olanlarımız bile açtır. Halbuki zenginlik ve fakirlik çok çocuğa, az nüfusa göre değil, çok paraya, az paraya göre değil, hedeflemeye göredir. Meselâ beş etli ekmek yemeyi hedefleyen bir adamın karşısına üç etli ekmek çıksa bu adam açtır. Niye? Ee, hedefinde beş etli ekmek vardı da ondan. Ama bir etli ekmek yemeyi hedefleyen bir adamın karşısına bir etli ekmek çıksa bu adam toktur. Niye? Zaten hedefinde o bire ulaşmak vardı ve ona ulaştı tamam. Aynen bunun gibi 100 milyara ulaşmayı hedefleyen bir adamın cebinde 90 milyar olsa bu adam fakirdir. Niye? E adamın hedefinde 100 milyara ulaşmak vardı da ondan. Ne yapsın 90 milyarda kalmış, hedefine ulaşamamış gariban. Evet bugün trilyonlar içinde yüzenlerimiz bile açtır ve dünyanın kulu kölesi olarak çırpınmaktadır. Öyleyse vazgeçin bu şeytan mantıklarından. Yok besleyemez-mişiz, yok çok çocuk bizim hayatımızı daraltacakmış. Vazgeçin bu kâ-fir ağızlarından. Vazgeçin bu bencilliklerinizden. Vazgeçin hainlerin propagandalarını dinlemekten. Bu hainlerin bunları söylerken bir tek dertleri var. O da sizin çoğalarak günün birinde kendilerine kafa tutacak duruma gelmenizdir. Bundan korkuyorlar bu adamlar. Sizin sayısal çoğunluğa ulaşmanızdan, güçlenmenizden ödleri kopan bu hıris-tiyan ve yahudi dünyanın size empoze etmeye çalıştıkları bu vahiylere kulak vermekten vazgeçin de Rabbinizin vahyine kulak verin. Bakın ne diyor Rabbiniz: Sizi de, onları rızıklandıran biziz diyor Rabbiniz. Sizi de, çocuklarınızı da rızıklandıran Biziz. Yeryüzünün dengesini koyan, tüm yarattıklarımızın rızıklarını takdir eden, yaratan onlar değil, Biziz diyor Rabbiniz. Evet hiç düşünmez misiniz siz? Sanki kendinizi siz mi doyuruyorsunuz? İşte bizim en büyük yanılgı noktalarımızdan biri de buradadır. Biz kazanırız, biz buluruz. Eğer bizler şu anda çalışmasak aç kalırız vs, vs. Tam bir kâfir ağzı. Eğer bu ağızları bırakıp da birazcık şu elimdeki kitabın âyetlerine kulak versek, birazcık Rasulullah’ın ha-dislerine yönelsek inanın hiç de böyle konuşmayacak, kâfirlerin ağzını kullanmayacağız. Öyle diyor değil mi adam? Alnımız terliyor bunları kazanmak için. Peki söylesenize alnınızı kim verdi? Ellerimiz nasırlaşıyor. Ellerinizi kim verdi size? Ayağımız gidiyor, onu veren kim? Kafamızı kulla-nıyoruz, onu kim verdi size? Ekip, dikiyoruz diyorsunuz, toprağı ve-ren kim? Yağmur bekliyorsunuz, onu yağdıran kim? Güneşinizi, havanızı veren kim? Söylesenize bütün bu sözleri söyleyen sizler şunu niye söyle- miyorsunuz? Niye Rabbimiz vermese aç kalırız demeye dilleriniz varmıyor? Niye Rabbinizi hayattan diskalifiye edip kendi tanrılığınızı iddia ediyorsunuz? Niye kendinizi Rezzak makamında görmeye çalışıyor-sunuz? Niye Rabbinize güvenmeyerek çocuklarınızı öldürüyorsunuz? Evet çocukları öldürmek de yasak. Madde planında öldürülenler, ana karnında öldürülenler, teşekkül ettikten sonra öldürülenler, doğum sonrası öldürülenler, madde planında yaşatılan ama ruh planında öl-dürülenler, madde ve ruhunun vahye teslim edilmemesi şeklinde öl-dürülenler, dinle diyânetle ilgisiz bırakılıp öldürülenler vs vs. İşte bun-ları sakın rızık endişesiyle yapmayın. Dünya ve dünyalıklar derdine sakın yavrularınıza kıymayın. Ekmek derdine sakın kendinizi ve ço-cuklarınızı fırınlara atıp cayır cayır yakmayın. 4- Dördüncüsü: Bir de fahşanın, fuhşiyatın gizlisine de açığına da yaklaşmayın. Fahşa, fuhuş; aşırılık demektir. Fahşa haddi aşmak demektir. Hangi konuda? Maddî manevî her konuda. Meselâ eşya talebinde aşırılık, mal talebinde aşırılık, rızık talebinde aşırılık, bilgi toplama ko-nusunda aşırılık, mesken konusunda aşırılık, sevgi saygı konusunda insanları putlaştıracak biçimde aşırılık, on kişiyle devlet kurma hayallerine kapılarak hedefte aşırılık. İşte bunların tamamı fahşâdır. Ama buraya yönelik söyleyecek olursak: Babaya anaya karşı ya onların meşru isteklerini dinlememe hususunda aşırılıklar, ya da onların Allah’la çatışan her arzularını ye-rine getirerek onların putlaşmalarına imkân hazırlamak türünde çizgiyi aşma aşırılıkları. Veya rızık konusunda Allah’a güvenmeyerek çocukları öldürme aşırılıkları. Ya da kadın erkek ilişkilerinde zina dediğimiz aşırılıklar. Bu aşırılıkların tümünden sakının diyor Rabbimiz. Bilhassa kadın erkek ilişkileri konusunda aşırılık hususunda çok yanlışlarımız var. Meselâ bizim toplumda şu anda bu aşırılıkları kadınlar yaptığı zaman onlara fahişe denirken aynı şeyleri erkekler yaptıkları zaman onlara bir şey denmiyor. Halbuki bunları yapan kadına da erkeğe de fuhuş sahibi yâni fahişe denir Bugüne kadar sadece fuhuş denildiği zaman sadece kadın erkek ilişkilerinde aşırılık, haddi aşma anlaşılmaktadır. Halbuki sadece bu konuda değil her konuda aşırılıktan men ediyor Rabbimiz. Hem de aşırılığın, fahşanın gizlisinden de açığından da sakınmamızı isti-yor. Peki acaba fahşanın, aşırılığın gizlisi ve açığından ne anlayacağız? İnsanlar arasında açıktan açığa işlenen fahşalara da yaklaşmayın kimsenin göremeyeceği bir tenhada işlenenlerinden de sakının. Veya metres hayatı gibi, dost tutma gibi toplumun yasallaş-tırdığı, insanların kurumlaştırıp haram ve yasak görmediği fuhuşlar-dan da sakının, insanların, toplumun hoş görmediği aşırılıklardan da sakının. Toplumun onayıyla, insanların izniyle yapılanlarından da sa-kının, toplumun kınadıklarından da sakının. Meselâ nasıl? İşte toplumun yasallaştırdığı ve ruhsat çıkardığı genel evlerde yapılanlardan da sakının. Veya işte diyorlar ki bir kadınla yaşayacaksın. Nikâhın bir kadınla olacak ama bin kadınla ilişki kurabilirsin bu normaldir. Ama toplumun koyduğu bu kuralın dışına çıkar da ikinci bir kadınla nikâhlı bir beraberlik kurmaya kalkışırsan o zaman bu fuhuştur, bu ilişki zinadır filan diyorlar ya. Yâni yaşadığın ülkede veya dünya üzerinde egemen güçlerin yasak dedikleri şeyler yasak ama yasak demediği şeyler serbesttir ya. Halbuki Allah’ın haram dedikleri haram, helâl dedikleri de helâldi. Öyleyse insanlar ister meşrulaştırsınlar ister haram deyip yasaklasınlar bizim için bunun hiç bir önemi yoktur. Bizim için Allah’ın yasak dedikleri yasaktır, yasak değil dedikleri de yasak değildir. 5- Beşincisi de Ve bir de ancak hak olarak öldürülmesi müstesna adam öl-dürmeniz de haramdır. Haklı öldürme Allah’ın öldürülmesine izin verdiği öldürmedir. Yâni hadisin ifadesiyle evli olduğu halde zina ederek veya müminken dinden çıkıp mürted olarak ve yahut da adam öldürerek ölümü şeran hakketmiş kimselerin öldürülmeleri hak olan, haklı olan öldürmedir. Ama bunlardan birini işleyerek şeran ölümü hak et-memiş insanları öldürmek de haramdır. Kur’an’ın başka yerlerinde görüyoruz ki ölümü hak etmeyen bir mümini öldürmek sanki yeryüzündeki tüm insanları öldürmek gibidir Allah katında. Çünkü yeryüzünde dinin yaşanması müminin varlığına bağlıdır. Yâni yeryüzünde bir mü’min varsa bir müminlik bir din var demektir. Bin mü’min varsa bin müminlik bir din var demektir. Öy-leyse durup dururken bir mü’minin canını almak demek yeryüzünde Allah’ın dinini eksiltmek demektir ki buna kimsenin hakkı yoktur. Haklı öldürmeyi, Allah’ın izin verdiği öldürmeyi de şöyle kısa-ca özetleyeyim inşallah: 1- Müslümanları ve dolayısıyla onların şahsında İslâm’ı yok etmek isteyen, İslâm’ın ve müslümanların varlığını kabul etmeyen kâ-fir öldürülecektir. Yâni savaş halinde olan kâfirler öldürülecek. Değilse durup dururken bir kâfiri öldürmeye hakkımız yoktur. Kâfirin varlığına her ne kadar rızası yoksa da yeryüzünde onun varlığını kabul etmiştir Rabbimiz. Her kâfir değil, yeryüzünde Allah’ın otoritesini reddeden, müslümanların varlığını kabul etmeyen, Allah kullarının özgürce imanlarını yaşamalarına ve dinin tebliğine engel olmaya çalışıp, Allah’a, dinine ve müslümanlara karşı savaş açan kâfirler öldürüleceklerdir. Bunlar ölümü hak etmiş kimselerdir. 2- Bir adam önceden ben müslümanım dediği halde sonra-dan bu dinden çıkar, irtidat eder ve arkasından; ben bu dini beğenmedim, olmaz olsun böyle bir müslümanlık derse bu kişi de öldürülür. Ben bu dini sevmedim, yaşanacak bir şey değilmiş diyenler öldürülür. Çünkü ben müslümanım, Müslümanlığımdan şeref duyuyorum, ben mutluluğu, ben huzur ve saadeti bu dinde buldum diyen bir kişiyle bunun aksini söyleyerek insanlara karşı kötü örnek olan, bu dine yeni girecekleri baştan kötü şartlandırma çabası içine giren bir tutulmamalıdır. Hiçbir sistem böyle yaparak kendi varlığına karşı tehdit oluşturan birinin varlığını onaylamaz. İslâm da böyle müslüman iken irtidat eden, sonra da bu dinin aleyhinde olan kişiye hayat hakkı tanımaz. 3- Şartları gerçekleştikten sonra evli olduğu halde zina eden kişi öldürülür. Yâni şahitleri var ve şartları gerçekleşmişse o da öldürülür. 4- Kasten bir müslümanı öldürmüş kişi de öldürülür. Bir müs-lümanı kasten öldüren kişi ona mukabil kısasen öldürülür. 5- İslâm’ın siyasal yapılanmasını tehdit edecek, müslüman-ların dirliğini bozacak davranışlarda bulunan bâğî ve tâğî kimseler de öldürülecektir. Müslümanların sosyal düzenlerini bozan, müslüman-ların din, can, mal, namus düzenlerini tehdit eden kimselerin öldürül-melerine izin verir Rabbimiz. Hattâ meselâ müslümanların meşru bir biçimde oluşturdukları halifeleri varken ona isyan ederek kendinin de halife olduğunu iddia eden kimse de öldürülür. İşte Allah’ın haramları, işte Allah’ın yasakları. Allah size bunları böylece vasiyet edip açıklıyor ki akıllarınızı kullanasınız, aklede-siniz, akıllarınızı vahyin emrine teslim edesiniz de böylece dünyada da ukba’da da mutlu bir hayatı elde edesiniz diye. Devam ediyor Rabbimizin vasiyetleri:
152. “Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde âdil olun. Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” Evet güzellikle kullanmak hariç yetimlerin mallarına da yak-laşmayın. Ama onların mallarından onları istifade ettirmek, onlara ka-zandırmak, onları o mallarından menfaatlendirmek için onlar lehine o mallara el uzatırsanız bu müstesnadır. Onlar buluğ çağına ulaştıkları ve mallarına sahip olabileceklerini ortaya koydukları zaman da onları şöyle bir deneyin. Eğer onlar akıllanmışlar, haram helâl sınırlarına riâyet edebilecek, mallarını koruyabilecek ve onlar üzerinde Allah’ın yasalarına uygun tasarrufta bulunabilecek bir noktaya geldiklerine kanaat getirmişseniz o zaman mallarını kendilerine güzellikle kendilerine teslim edin. Evet Rabbimiz yetimlerin mallarına hiç yaklaşmayın, hiç do-kunmayın demiyor. Onların yararlarına olacak biçimde yaklaşın bu-yuruyor. Kendileri ergenlik çağına girip o mallarına sahip oluncaya kadar onların mallarını değerlendirin. Çoğaltın, kazandırın. Ama za-rarına dokunmayın. Ölçüye ve tartıya da riâyet edin. Aranızda ölçü ve tartıyı da adâletle yapın. Haksız yollarla insanların mallarını eksiltmeyin. Haksız yere insanların mallarını yemeye kalkışmayın. Reklamlar aracılığıyla ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaçmış gibi göstererek insanların mallarını sömürmeye çalışmayın. Zorla insanlara satmaya çalışmayın. Suni ihtiyaçlar oluşturmaya ve insanları şartlandırmaya çalışmayın, buna hakkınız yoktur. Yapmayın böyle. İnsanların ellerindekilerinin tamamını alsanız bile yine de doymayacaksınız, doymuyorsunuz da zaten. Ekonomik gücünüz geçen yıla oranla bu yıl en az iki üç misli arttı, ama siz yine de köleliğinize devam ediyorsunuz. Malınız arttıkça aynı oranda köleliğiniz de artıyor. Bir türlü doymuyorsunuz, doyamayacaksınız da bu gidişle. Başka değil ancak gözlerinizi toprak doyuracak sizin. Halbuki Müslümanları kardeş bilecektiniz. Onların mallarını kendi malınız, onların menfaatlerini kendi menfaatiniz bilecektiniz. Dükkanınıza alış veriş yapmak için gelen kardeşlerinize, ihtiyaçları olmadığı halde ihtiyaçmış zannederek size gelen kardeşlerinize: Kardeşim vazgeç bundan, senin buna ihtiyacın yoktur, şu anda evinizdekiler sizin için yeterlidir demeliydiniz. Bu insanları sömürmekten vazgeçip, akıl vermeliydiniz onlara. Ama sizler tam tersini yapıyorsunuz. Evet ölçü ve tartıya riayet edin. Ama bu sadece para ve mal ile ilgili değildir. Her konuda ölçü ve tartıya riayet edeceğiz. Meselâ şimdi İslâm’a göre yapılmaması gereken bir şeyi net ve düzgün bir şekilde yapınca buna ölçülü diyebilecek miyiz? Allah’ın istemediği bir tarzda kendince çocuklarına dengeli davranan bir ana-baba ölçülü müdür? İçki içen bir kişinin, zina eden bir kişinin kendince dengeli davranmasına ölçü diyebilir miyiz? Ölçüp biçip en uygun bir şekilde hırsızlığı gerçekleştiren kişi Allah’ın istediği ölçüyü yerine getirmiş sayılabilir mi? Allah’ın istemediği bir ev tefrişi düzenine nasıl düzen diyeceğiz? Allah’ın istemediği bir hukuk düzenine, bir eğitim düzenine, bir toplum düzenine nasıl düzen diyeceğiz? İyi de biz bunu nasıl becerebilelim? Buna nasıl güç yetirebiliriz? demeyin. Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemez. Allah’ın sizden istediklerinin tamamı size göredir. Bunların tamamı sizin fıtratlarınıza uygun ve sizin yapabileceğiniz cinsten şeylerdir. Yâni sakın ha bu devirde bunlar mümkün değildir, bu devirde ölçüye tartıya riâyet imkânsızdır, kazanmak için çeklerde senetlerde şöyle şöyle yapmak zorundayız, yetimlerin, güçsüzlerin mallarından yemek zorundayız, buna riâyet gerçekten zordur filan demeye kalkışıp Allah’a iftira etmeyin. Çünkü Rabbinizin sizden istediklerinin tamamı tam size uygun şeylerdir. Konuştuğunuz zaman, söz söylediğiniz zaman da âdil davra-nın. Konuştuğunuz zaman Allah’ın istediğini konuşun. Peygamberin örneklediğini, razı olduğunu konuşun. Peygamber modeliyle konu-şun. Hep haktan yana, hep adâletten yana konuşun. Asla zulme sapmayın. Kendi aleyhinize bile olsa, akrabalarınız aleyhine bile olsa konuşmalarınızda adâletten ayrılmayın. Zulme sapmadan hep adâletten yana olun. Eğer bu doğru söylemenizin karşılığında zarar görecek olan yakınlarınız, akrabalarınız bile olsa fark etmez siz zinhar adâleti gerçekleştirin. Allah’ın ahdine vefalı davranın. Allah’ın ahdini gerçekleştirin. Rabbinize verdiğiniz sözlerinize sâdık olun. Ya da şâhitliği adâletle yerine getirin. Sözlerinizi yamultmayın. Eğri büğrü konuşmayın. Allah’ın ahitlerini de yerine getirin. Kitaplar göndererek, peygamberler göndererek, insanlar öldürüp dirilterek her bir dönem Allah’ın sizden aldığı ahitlerine de riâyet edin. Allah gönderdiği kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla size sizden istediklerini bildirmiştir. Sizler Rabbinizin sizden istediklerini yerine getirin. Siz ona karşı verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin ki o da size olan vaatlerini yerine getirsin. Allah’a verdiğiniz sözlerinizi tutun. Bir de Allah kullarına karşı verdiğiniz sözlerinizi de yerine ge-tirin. Randevularınıza ve verdiğiniz sözlere sâdık davranın. Allah’a verdiğiniz sözlere sâdık davranın ki kullara verdiğiniz sözlerinize sadâkat alışkanlığı kazanasınız. Zaten Rabbine verdiği söze sâdık olmayan bir adamın insanlara verdiği sözlerine sadâkati beklenemez. İşte tezekkür edesiniz diye, bunları akıllarınızın en üst köşesine yazıp unutmayasınız diye, bunlarla hayatlarınızı düzenleyesiniz diye Rabbi-niz bunları size vasiyet ediyor, tavsiye ediyor. İşte Allah böyle emrediyor, böyle vasiyette, tavsiye de bulunuyor, belki tezekkür eder, tefekkür eder, öğüt alır, üzerinde düşünür ve bunu gündemde tutarsınız.
153. “İşte bu Benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır.” Evet işte bu dosdoğru yolumdur. Sizi dünyada huzura, âhi-rette de cennete götürecek yol budur. Öyleyse haydi uyun ona. O yolda olun. Böylece benimle beraber cennete gidecek yolda olun. Ama bu benim yolumun dışında da yollar vardır. Sakın o yollara uy-mayın, o zaman paramparça, darmadağın olursunuz. Allah’ın yolundan sapar, sapıtır gidersiniz. İşte Allah size böylece vasiyette bulunu-yor, tavsiyede bulunuyor, belki böylece siz takvalı davranır, Rabbini-ze karşı gelmekten sakınır, yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmaya gayret edersiniz. Yol tekdir. Yol Allah’ın yoludur. Tâli yollarsa şeytanların yolla-rıdır. Eğer benim yolumu bırakır da onların yollarına uyarsanız, onlar sizi Rabbinizin yolundan ayırıp saptırırlar. Allah kendi yolunu, dosdoğru yolunu kitabında ortaya koy-muştur. Öyleyse bütün mesele Allah’ın kitabına uymak ve kitaba gö-re yaşamaktır. Kitapla yol bulmaktır. Yolunu kitaba ve sünnete sora-rak bulmaktır. Takva da budur işte. Takva Rabbimizin yukarda tarif buyurduğu esaslara göre hayat yaşamaktır. Rabbimizin kitabında anlattığı bu emir ve yasaklara riâyettir takva. Rabbimiz bizim muttaki olmamız için, bizim böylece bir hayat yaşayarak cennete ulaşmamız için yollarını göstermiştir. Kitabın ve sünnetin dışında takva yolu da yoktur. Kim ki kitap ve sünneti bırakır da başka şeylerin, başka yolların peşine takılırsa o mutlaka sapmak zorunda kalacaktır. Allah’ın Resulü bu konuyu anlatırken elindeki bir çöple yere bir çizgi çizdi ve buyurdu ki, işte Rabbimin dosdoğru yoludur. Sonra onun sağına ve soluna başka çizgiler çizerek işte bunlar da şeytanların yollarıdır. sakın sizler bu yollara gitmeyin, çünkü o yollardan her birisinin üzerinde sizi ona çağıran, sizi sırat-ı müstakîmden uzaklaştır-mak ve saptırmak isteyen şeytanlar vardır buyurdu. Evet kim ki sırat-ı müstakîmde yürürse, kim ki hayat programını Allah’ın kitabından ve Resulünün parlak yolundan alırsa dünyada tüm problemleri çözülecek ve mutlu bir hayat yaşayacak, sonunda da dosdoğru cennete ulaşacaktır. Allah diyor ki aklınızı kullanasınız ve muttaki olasınız diye size kendi yolunu vasiyet etmektedir. Evet bu yolun özelliği aklı kullan-maktır. Aklını kullananların yoludur bu yol. Takva bu yolun özelliğidir. Muttaki olmak isteyenler bu yolun yolcusudur. Takva bu yolla elde edilir. Bu yol cennete götürür, şeytanların yolları da cehenneme götürür. Artık siz bilirsiniz. Sonucuna kendiniz katlanmak kayd-u şartıyla dilediğiniz yolu tercih edebilirsiniz. Söyleyin şimdi hangi yoldayız? Severken, küserken, seçer-ken, alırken, verirken, ekonomik hayatta, sosyal hayatta, siyasal ha-yatta söyleyin hangi yoldayız? Allah yolunda mı başkalarının yolunda mı? Kimin peşinde gidiyoruz? Kiminle beraberiz? Kesinlikle bilelim ki peygamberin yürüdüğü o yolun dışında bizi cennete götürecek yol yoktur. Bireysel ve toplumsal hayatımızda söyleyin, hangi yolda ve kimin peşindeyiz? Kitabın çizdiği, peygamber aleyhisselâmın tarif bu-yurduğu bu sırat-ı müstakimde olmanın dışında cennet kazanmamız kesinlikle mümkün değildir. Peki anladık da bu sırat-ı müstakîmi nasıl bulacağız? Yâni hangi yolun Allah yolu, hangi yolların da şeytanların yolu olduğunu nasıl anlayacağız? bunları nasıl ayırdedeceğiz mi diyorsunuz?
154. “Sonra, iyilik işleyenlere nîmeti tamamlamak, her şeyi uzun uzadıya açıklamak, doğruyu göstermek ve rahmet olmak üzere Mûsâ'ya Kitabı verdik. Rablerine kavuşacaklarına belki inanırlar.” Sonra biz Mûsâ’ya kitap verdik. Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik. Mûsâ’yı da kitapla müşerref kıldık. Yâni şu anda sizin karşınızda duran peygamberim türedi, yeni çıkmış bir elçi değildir. Ondan önce de pey-gamberler gönderdik biz. Veya bu sırat-ı müstakîm üzerinde bu-lu-nan, sırat-ı müstakîmin yolcusu sadece Muhammed (a.s) değildir. O yolun yolcusu, o yolun peygamberi ve mihmandarı sadece o değildir. Sadece İbrahim as, sadece Îsâ (a.s) değildir. İnsanlığın ilk atası ve ilk peygamberi Hz. Âdem (a.s) dan son elçi Hz. Muhammed (a.s) a kadar gelmiş geçmiş tüm peygamberler bu yolun yolcusu ve önderleridir. Tarih boyunca hiç bir ümmeti, hiçbir toplumu vahiysiz ve rehbersiz bırakmamıştır Rabbimiz. Her ümmete, her topluma elçi gönderilmiştir. Ve artık bundan sonra hiçbir toplumun mâzeret hakkı da kal-mamıştır. Hiçbir toplum ya Rabbi biz bunu duymamıştık, bizim bundan haberimiz yoktu deme hakkı kalmamıştır. Bütün insanların ona bakarak, tutunarak hidayet bulabilecekleri kitaplar göndermiştir Rab-bimiz. İşte burada da Rabbimiz yıllar önce Hz. Mûsâ (a.s) a ve onun toplumuna da kitap gönderdiğini anlatıyor. Mûsâ’ya da Tevrat’ı göndermiştir ki muhsinlere, Allah’ı görüyor muşçasına Allah’a kulluk edenlere, Allah huzurunda ve Allah kontrolünde olduklarını hiç bir zaman hatırlarından çıkarmayarak ona lâyık kulluk yapmaya çalışan-lara nîmetlerini itmam etmek için ve onlara ihsan buyurduğu nîmet-lerinden en zirvede bir nîmet olarak kitap nîmetini de onlara ulaştır-mak istemiş. Rabbimizin İsrail oğullarına tarih boyunca ulaştırdığı nîmetlerini biliyoruz. Firavunun zulmünden ve ona kölelikten kurtarmış, onları hürriyetlerine kavuşturmuş, çöl ortamında bıldırcın eti, kudret hel-vasıyla onları doyurmuş, yeryüzünün efendisi yapmış vs vs. Ama tüm bu nîmetlerinin üzerinde en büyük nîmeti olarak onlara Tevrat’ı göndermiş Rabbimiz. Kimileri; efendim hani burada Tevrat’tan filan söz edilmiyor, binaenaleyh nereden çıkarıyorsunuz bunu filan diyorlar. Peygamberimden öğreniyorum. Kur’an’da anlatılan mantıktan öğreniyorum. Yâ-ni Allah kitabında; Biz Musa’ya Tevrat diye bir kitap verdik demiyor, demesin. Yâni Rabbimizin âyetlerini gönderme modelleri ne zamandan beri insanların mantıklarına uymak zorundaydı da? Meselâ kısasla ilgili kimi âyetleri de Rabbimiz bir başka şekilde anlatmıştır. Ya da orucu bir başka çeşit anlatmıştır. Meselâ oruç farz mı? Evet. Peki İslâm’ın şartlarından birisi mi? Evet. Peki Allah saymış mı böyle İslâ-m’ın şartı şunlardır diye? Hayır. Meselâ aynı merkezden düşünenler Kur’an’da kader yoktur demeyi kendilerine iş ediniyorlar. Oysa bakıyoruz Kur’an baştan sona kadere imanı anlatıyor. Bakın Yakup ve Yusuf dönemindeki kadere, meğer Rabbimiz Yakup oğullarını Mısır’a girdirecek, meğer yüz yıllar sonra Musa aleyhisse-lâm Yakup’un oğullarını Mısır’dan çıkaracakmış. Bu Allah’ın kaderi, takdiri değil mi? Buna nasıl iman etmeyecekmişiz biz? Kadere iman eğer Allah istediği imtihan eder’e imansa evet, Allah her şeyi bilire imansa evet, Allah her şeyi nasıl isterse öylece takdir eder, dilemesine sınır yoktur, her şeyi yaratan O’dur gerçeğine imansa elbette bu kadere iman edeceğiz. Kur’an baştan sona bunu gündeme getirir. Sema bunun için vardır, arz bunun için gündemde tutulur. Adem’den iblise, Nuh’tan, Hûd’a, Sâlih’ten, Semûd kavmine hepsi sanki bu kaderin anlatımı içindir. Rabbimiz Hz. Musa aleyhisselâma Tevrat vermiştir. Tastamam her şeyi tafsilatıyla anlatan, her problemi fasıl fasıl halledici bir kitap olarak. Onda her şeyi açık açık anlatıyordu Rabbimiz. Sırat-ı Müstakîmi, takva yolunu, dünyada huzur ve sükûn, âhirette de cennet yolunu anlatıp açıklıyordu. İşte tıpkı onun gibi bir kitap da son elçi-sine gönderiyordu. Evet her şeyi tastamam açıklayan, ihsan sahiplerine her şeyi bütün tafsilatıyla anlatan, fasıl fasıl her problemi çözen, halleden bir kitap olarak o Tevrat döneminin hidayet rehberi ve rahmet olarak, rahmet vesilesi olarak gönderildi. Böylece insanlar onunla yol bulup hayatlarını düzenlesinler diye. Peki ya bizim kitap? Tevrat bizim kitabımız değil mi? Evet Allah’tan geldiği orijinal şekliyle, bozulmamış şekliyle o kitap bizim imanımızın konusu olan bir kitaptır. Ama şu anda onunla amel edecek miyiz? Amellerimizi ona dayandıracak mıyız? Hayır. Tevrat’tan bizim kitabımıza aktarılanlar varsa artık biz Kur’an diye onunla amel ederiz. Bizi bizim kitabımız bağlar. Çünkü son kitap odur. Yâni o zaman şöyle bir soru sorarsak: Tamam anladık, o dönemde kullarına yol göstermek için Rabbimiz, bir kitap göndermiş, Tevrat’ı lütfetmiş, hayat programı olarak gönderdiği kitabıyla onların yollarını açmış. Gönderdiği bilgisiyle onların gerek dünyalarını, gerekse âhiretlerini kazanmalarına imkân hazırlamış. Peki bugün biz ne yapacağız? Biz hayatımızı nasıl düzenleyeceğiz? Biz neyle amel e-deceğiz mi diyorsunuz? Dünya ve ukba saadetini kazanacak bir yol, bir program, bir yasa, bir rehber, bir kitap mı arıyor, soruyorsunuz? Alın işte size de bir kitap, buyurarak Rabbimiz bizim karşımıza da bir kitap sunuyor:
155,157. “Bu, indirdiğimiz kutsal Kitaptır, ona uyun. "Bizden önce iki topluluğa kitap indirildi, bizim onların okuduklarından haberimiz yok" demekten, veya "Bize kitap indirilseydi onlardan daha doğru yolda olurduk" demekten sakının ki merhamet olunasınız. Şüphesiz o, size Rabbinizden belge, yol gösteren ve rahmet olarak gelmiştir. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü, kötü bir azapla cezalandıracağız” Evet şimdi de Kur’an tanıtılıyor. Bizim kitabımız olan Kur’an. Elimizdeki kitabı, yahut duvarlara astığımız, sandıklara bastığımız, düğünlerde gelinlere, damatlara hediye ettiğimiz, hatimlerde, cenaze başlarında okuduğumuz, ama bir türlü anlamaya yanaşmadığımız kitabımızı tanıtıyor Rabbimiz. İşte bir kitap ki, onu biz indirdik diyor Rabbimiz. Biz onu bu ümmete indirdik. Sürekli insanların ellerinin altında, masalarının üstünde, soflarının başında, yataklarının kenarında, yorganlarının ucunda yâni hayatlarının içinde olsun diye. İnzal, tenzil, tenzil-i rütbe indirmek demektir. İndirmiş Allah onu. Peki ne özelliği varmış bu kitabın? Nasıl bir kitapmış bu son kitap? Mübarekün, mübarek, bereketli, bereket kaynağı bir kitap. Bereket insanın hayra, hakka, hidayete ve cennete ulaşması demektir. Evet işte bu kitap kendisine baş vuranları hakka, hidâyete ve cennete ulaştıran bir kitaptır. Peki ne için indirmiş Rabbimiz onu? Ne yapalım yâni? Yazısını güzel yazalım. Kûfî olsun, sülüs olsun, lafzatullahlar alt alta, üst üste gelsin. Lüks kılıflar ve süslü ciltler yapalım ona. Hayır hayır bunların hiç birisi istenmiyor bizden. Ya ne isteniyor? Ne için indirmiş Allah onu? Ona tâbi olun. Ona uyun. Onu takip edin. Yemek hazırdır, haydi buyurun demek gibidir bunun mânâsı. Haydi buyurun ve başka hiç bir şeye bakmayın demektir. Berekete hayra, hakka, hidayete, cennete ulaşmak istiyorsanız haydi alın elinize bu kitabı. Gece-gün-düz okuyun onu. Anlamaya çalışın. Kafa yorun. Değilse bu kitabı durduğu yerden herkese bereket ulaştıran, herkesi cennete ulaştıran bir kitap değildir. Durduğu yerden kendi kendine insanların dünyasını aydınlatan, insanlara nûr dağıtan, insanları hidayete ulaştıran bir ki-tap değildir bu kitap. Unutmayın ki bu kitap kendisine yol soranlara yol gösteren, kendisine baş vuranları nûra, hakka, hidayete ulaştıran bir kitaptır. Onunla beraber olanlar, onunla yol bulmak isteyenlere, onun tarif ettiklerine kulak veren kimseler için bereket kaynağıdır bu kitap. Ona ittiba etmeyenler, tarif ettiklerini dinlemeyenler, peşi sıra gitmeyenler kesinlikle onun bereketinden mahrum kalacaklardır. Sadece okumak istenmiyor ama bakın. Yâni okuyacak insanlar bu kitabı, sonra da diyecekler ki; tamam, öyle, aynen dediğin gibi, çok hoş buyurdun ey Kur’an, ne kadar da güzel söyledin diyecekler, ama peşi sıra gitmeyecekler, dediklerini uygulamaya yanaşmayacaklar. Yâni sen çok güzel söylüyorsun, nasıl da tatlısın, ama yâni ne yapayım ben burada bulunmuş bulundum? Çaresizim, imkânsızım gibi kalbine yerleştirdiği mazeretlerden dolayı ona ittiba etmeyenler asla Kur’an’ın bereketinden istifade edemeyeceklerdir. Muttaki davranın. Onunla yol bulun. Yolunuzu ona sorun. Ha-yat programınızı ondan alın. O desin siz yapın. Ondan izin alamadıklarınız şeylerden uzak durun. Sürekli O’nun kontrolü ve murakabesi altında olduğunuzu unutmadan yaptıklarınızı O’na lâyık yapın. O’nun koruması altına girin. Bir an bile O’ndan gafil olmadan O’nun istediği gibi bir hayat yaşayın. Böylece Allah’ın rahmetine ve merhametine eresiniz. Allah’ın merhametine ehil hale gelesiniz. Kendinizi cennette bulasınız. Hemen hemen her sohbette, her toplantıda konuşulan şey budur. Yahu ne yapalım? Ne edelim? Nasıl yapalım? İşte Rabbimizin en güzel ve en net ifadesi. tâbi olun ona. Uyun bu kitaba. Onu anlayın ve sizden ne istiyorsa öylece yapın. Yemek yemeniz konusunda, meslek seçmeniz konusunda, kazanmanız harcamanız konusunda, çocuklarınıza isim vermeniz konusunda, almanız vermeniz konusunda, küsmeniz barışmanız konusunda ve hayatınızın her bir konusunda size ne tarif ettiyse, nasıl yapmanızı tarif buyurduysa uyun ona. Peki tamam da ne bileceğim ben bu kitabın bana ne tarif ettiğini? Nasıl anlayacağım ben bunun bana ne dediğini? Elbette okuyacak ve bileceğiz. Kitabın geliş gayesini de şöyle anlatıyor Rabbimiz: Bu kitabı sizler şöyle demeyesiniz diye indirdik. Ne oluyor? Bizden önce iki taifeye kitap geldi de bize gelmedi, demeyesiniz diye. yahudi ve hıristiyanlara Allah kitap gönderdi de bize göndermedi, Mekkelilere Allah kitap indirmedi, bizim kitaptan da, Allah’tan da, Allah’ın ve kitabın istediği hayattan da haberimiz yoktu. Biz böyle bir şey duymamıştık. Biz bu kitabın dersinden, dirasetinden gafildik demeyesiniz diye size de bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Yâni bizden önceki Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderilirken bize gönderilmedi. Biz kitabın dersinden, dirasetinden, mesajından, eğitiminden gafil kalmıştık, bizim senin istek ve arzularına ulaşamamıştık, ilgi kuramamıştık demeyesiniz diye bu kitabı gönderdik. Sonra bir de şöyle demeyesiniz diye bu kitabı gönderdik: Ah keşke bize de bir kitap gönderilmiş olsaydı, bizler de Rabbimizin vahyine muhatap olmuş ol-saydık elbette biz o bizden önceki ehl-i kitaptan daha ciddi hidâyet üzere bulunur, iyi bir müslüman olurduk. Evet dikkat ederseniz biz bu kitabın dirasetinden gafildik demeyesiniz diye deniyor. Dirase, diraset sadece mücerret okumak de-ğildir. Dirase, ders sadece sevap kazanmak için ölülerin üzerine okumak değildir. İnsanların anlamak ve anladıklarını uygulamak üzere, onunla hayatlarını düzenlemek üzere okuyup anlamak ve bilgilenmek demektir. Öyleyse bu âyetten anlıyoruz ki bu kitabı anlayamadık diye bir itiraz hakkımız kalmamıştır. Artık hiç kimsenin bu konuda her hangi bir itiraz hakkı kalmamıştır. Evet Rabbimiz kıyâmete kadar insanların böyle bir itiraz hakları kalmasın diye bu kitabı indirdik buyuruyor. Artık hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur. Kitap bizden önceki yahudi ve hıristiyanlara geldi de bize gelmedi. Bu kitap sahâbeye geldi de bize gelmedi. Bu kitap İmâm Ebu Hanife, İmâm Şafii’ye geldi de bize gelmedi. Kitap hocalara, hacılara geldi de bize gelmedi. Eğer bize de bir kitap gelseydi bizler onlardan daha güzel anlar, onlardan daha güzel amel eder ve onlardan daha doğru yolda olurduk demesinler diye bu kitabı indirdik diyor Allah. Eğer Rabbimiz bize de bir kitap gönderseydi biz de tüm problemlerimizi onunla çözerdik, hayat programlarımızı o kitaptan alırdık, onun yap dediklerini yapar, yapma dediklerinin de yakın semtine uğramazdık. Ama bize böyle bir kitap gelmedi. Eh şimdi ne yapalım biz? Biz kime gidelim? Nasıl bir hayat programı yapalım? Bizim elimizde böyle bir kitabımız olmayınca mecburen birilerinin kitabıyla amel etmek zorunda kaldık. Elimizde böyle açık net bir örneğimiz olmayınca mecburen kendimize örnekler aradık, bulduk ve onlar gibi yaşamaya başladık. Onlara tâbi olmaya, onları taklit etmeye mecbur kaldık demeyesiniz diye size bu kitabı ve onun pratiği olan son peygamberi gönderdik diyor Rabbimiz. Artık bundan sonra Allah’ın kitabını, Allah’ın elçisi Hz. Mu-hammed (as)’ı yok farz ederek, onları yalan sayarak, onların gösterdiği hayat programından habersizce bir hayat yaşayan kimselerden daha zâlim kim vardır? Kitap geldiği halde onu görmezden gelerek başkalarının kitaplarına yönelenlerden daha zâlim kim vardır? Örnek olarak Peygamber geldiği halde, o peygamberin örnek hayatı gün gi-bi hayatta olduğu halde onu bırakıp da kendisine başka örnekler ara-maya çalışan kimselerden daha zâlim kim vardır? Allah onlara kitap göndersin onunla yol bulsunlar, yollarını ona sorsunlar diye, hayatlarını onunla düzenlesinler diye, peygamber göndersin ona bakıp onun gibi yaşasınlar diye, sonra kalkıp bu insanlar kitapla da peygamberle de ilgilenmesinler, Allah’ın kendilerine açtığı bu rahmet kapılarından istifade etmesinler ve böylece kendi kendilerini zâlim yapsınlar olacak şey midir bu? Sonra da üstelik bu insanlar kendi zulümlerine başkalarını da ortak etmek için çırpınsınlar. Bundan daha büyük bir zulüm ve nankörlük düşünmek mümkün değildir. Kitaptan, sünnetten uzaklaşan, insanların peşine takılan zavallılar da efendim işte bizi filanlar falanlar aldattılar. Bize siz bu kitabı anlayamazsınız dediler ve bizi sapıttılar diye filanları, falanları suçlamaya kimsenin hakkı yoktur. Çünkü: İşte size ize Rabbinizden bir beyyine, işte size Rabbinizden bir açık, ayan beyan bilgiler geldi. Hidâyet rehberi, cennet sebebi ve rahmet eseri ve merhamet unsuru olarak bir kitap geldi. Gelen bu kitap beyyin olan son derece açık ve net anlaşılabilen bir kitaptır. Hiç bir kapalılığı, hiç bir eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır bu kitap. Yâni bu kitapta her hangi bir tenakuz, her hangi bir çelişki, bir uyumsuzluk bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık, bir tutarsızlık yoktur. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri diğerlerinin anlayamayarak bo-calayacakları içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır o. Rabbinizden size yol gösteren bir hidâyet ve rahmettir o. Evet beyyindir bu kitap. Eğer insanlar bu kitaba dayanarak konuşacak olurlarsa, muhatap ateist bile olsa belki kızacaktır onu duymaktan, ama mutlaka onun doğruluğunu kabullenip susacaktır. Eğer insanlar bu kitaba dayanarak hareket edecek olurlarsa kesinlikle bilelim ki hatalarını en aza indirebileceklerdir. O halde gücünüz yettiği kadar bu kitapla beraber olun. Gücünüz yettiği kadar bu kitapla konuşun. Sözlerinizi, amellerinizi gücünüz yettiği kadar bu kitaba dayandırmaya, bu kitapla hareket etmeye çalışın. Desteğiniz, dayanağınız, hareket noktanız bu kitap olsun inşallah. Hüden dir bu kitap. Hidâyet kaynağıdır. Hakkı bâtılı, iyiyi kö-tüyü, doğruyu yanlışı ayırandır, öğretendir bu kitap. Rahmettir bu kitap. Rabbimiz mahza rahmetinin eseri olarak göndermiştir bunu bize. Bir de burada şunu söyleyelim inşallah: Sanki âyetten anlı-yoruz ki Rabbimiz tabiri caizse kendisini garantiye alıyor. Kendisini töhmet makamında bulundurmuyor. Yarın bize kitap gelmedi diye her hangi bir itirazınız olmasın diye bu kitabı size gönderiyorum diyor. Halbuki hiç kimse Ondan hesap soramazken, hiç kimse O’nu bu konuda sorgulama hakkına sahip değilken, yine de Rabbimiz bu konuda sanki kendisini garantiye alıyor. Buyuruyor ki bakın: Yarın sizden böyle bir itiraz gelmesin diye ben bunu size gönderiyorum. Rabbimiz aslında bizden çekindiği için filan değil de bize burada bir örnek gösteriyor. Diyor ki, ey kullarım, ben bile Allah olduğum halde kendimi bu konuda garantiye alıyorum da, ya sizler ne ya-pacaksınız? Yarın çocuklarınızdan böyle bir itiraz gelirse. Babamızdı, ama bize bu kitabı anlatmadı ya Rabbi! Kadınlarınızdan bir feryat yükselirse. Kocamızdı, ama bize bu kitabı duyurmadı ya Rabbi! Kom-şumuzdu, ama bize duyurmadı! Akrabamızdı, kendisi okuyordu bu kitabı, tanıyordu bu kitabı, ama bizler ondan, onun dirasetinden habersizdik. Bizler bu kitabın varlığından gafildik. Bize anlatmadılar ya Rabbi! Bize duyurmadılar! Bizi bu kitapla tanıştırmadılar! Eğer bilenler bize de anlatsalardı biz belki onlardan daha güzel onunla amel edecek, onlardan daha doğru yolda olacaktık! Diye çevrenizden gelebilecek itirazlar karşısında sizler ne yapacaksınız? diyerek bize yol gösteriyor Rabbimiz. Öyleyse yarın çevremizden bu itiraz feryatlarını duymak iste-miyorsak anlatalım bunu çocuklarımıza. Anlatalım akrabalarımıza. Anlatalım komşularımıza ve tüm çevremize. Değilse siz galiba şunu bekliyorsunuz: Şimdi Allah böyle bir kitap gönderecek, rahmetinin gereği sizi kendi bilgisiyle şereflendirecek, sizi muhatap kabul edecek ama insanlar o kitaba karşı nankör bir tavır takınacaklar, yalan sayacaklar, o kitabın bereketinden istifade etmeyecekler, söyleyin bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Böyle yapanlardan daha büyük zâlimler olur mu? İşte böylece âyetlerimizden sapanları, kendilerini saptıranları, insanları saptıranları, âyetlerimizden yan çizenleri en korkunç azabımıza çarptıracağız. Böyleleri azabımızı beklesinler. Evet Rabbimiz peygamberine hitapla buyuruyor ki, ey pey-gamberim ben sana bir kitap gönderdim. Biz bu kitabı bu ümmete indirdik. Biz bu son kitabımızı tüm insanlığa indirdik. Yâni sürekli eli-nizin altında, dilinizin altında olsun diye, sürekli masanızın üzerinde, cebinizde, sofranızın üzerinde, yatağınızın kenarında, yâni hayatı-nızın içinde olsun diye. Sürekli gündeminizde canlı tutulsun diye. Âyetlerimizden insanları saptıranlar, âyetlerimizi kamufle ederek, örterek, örtbas ederek gündemden düşürmeye çalışanlar, yanlış anlamlar vererek insanların sapmasına sa’y edenler, âyetlerden yan durup kenar duranlar en korkunç, en çetin azabı hak edecekler. Evet işte bu kitabın indirilişi böyledir, ama:
155,157. “Bu, indirdiğimiz kutsal Kitaptır, ona uyun. "Bizden önce iki topluluğa kitap indirildi, bizim onların okuduklarından haberimiz yok" demekten, veya "Bize kitap indirilseydi onlardan daha doğru yolda olurduk" demekten sakının ki merhamet olunasınız. Şüphesiz o, size Rabbinizden belge, yol gösteren ve rahmet olarak gelmiştir. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü, kötü bir azapla cezalandıracağız” Evet şimdi de Kur’an tanıtılıyor. Bizim kitabımız olan Kur’an. Elimizdeki kitabı, yahut duvarlara astığımız, sandıklara bastığımız, düğünlerde gelinlere, damatlara hediye ettiğimiz, hatimlerde, cenaze başlarında okuduğumuz, ama bir türlü anlamaya yanaşmadığımız kitabımızı tanıtıyor Rabbimiz. İşte bir kitap ki, onu biz indirdik diyor Rabbimiz. Biz onu bu ümmete indirdik. Sürekli insanların ellerinin altında, masalarının üstünde, soflarının başında, yataklarının kenarında, yorganlarının ucunda yâni hayatlarının içinde olsun diye. İnzal, tenzil, tenzil-i rütbe indirmek demektir. İndirmiş Allah onu. Peki ne özelliği varmış bu kitabın? Nasıl bir kitapmış bu son kitap? Mübarekün, mübarek, bereketli, bereket kaynağı bir kitap. Bereket insanın hayra, hakka, hidayete ve cennete ulaşması demektir. Evet işte bu kitap kendisine baş vuranları hakka, hidâyete ve cennete ulaştıran bir kitaptır. Peki ne için indirmiş Rabbimiz onu? Ne yapalım yâni? Yazısını güzel yazalım. Kûfî olsun, sülüs olsun, lafzatullahlar alt alta, üst üste gelsin. Lüks kılıflar ve süslü ciltler yapalım ona. Hayır hayır bunların hiç birisi istenmiyor bizden. Ya ne isteniyor? Ne için indirmiş Allah onu? Ona tâbi olun. Ona uyun. Onu takip edin. Yemek hazırdır, haydi buyurun demek gibidir bunun mânâsı. Haydi buyurun ve başka hiç bir şeye bakmayın demektir. Berekete hayra, hakka, hidayete, cennete ulaşmak istiyorsanız haydi alın elinize bu kitabı. Gece-gün-düz okuyun onu. Anlamaya çalışın. Kafa yorun. Değilse bu kitabı durduğu yerden herkese bereket ulaştıran, herkesi cennete ulaştıran bir kitap değildir. Durduğu yerden kendi kendine insanların dünyasını aydınlatan, insanlara nûr dağıtan, insanları hidayete ulaştıran bir ki-tap değildir bu kitap. Unutmayın ki bu kitap kendisine yol soranlara yol gösteren, kendisine baş vuranları nûra, hakka, hidayete ulaştıran bir kitaptır. Onunla beraber olanlar, onunla yol bulmak isteyenlere, onun tarif ettiklerine kulak veren kimseler için bereket kaynağıdır bu kitap. Ona ittiba etmeyenler, tarif ettiklerini dinlemeyenler, peşi sıra gitmeyenler kesinlikle onun bereketinden mahrum kalacaklardır. Sadece okumak istenmiyor ama bakın. Yâni okuyacak insanlar bu kitabı, sonra da diyecekler ki; tamam, öyle, aynen dediğin gibi, çok hoş buyurdun ey Kur’an, ne kadar da güzel söyledin diyecekler, ama peşi sıra gitmeyecekler, dediklerini uygulamaya yanaşmayacaklar. Yâni sen çok güzel söylüyorsun, nasıl da tatlısın, ama yâni ne yapayım ben burada bulunmuş bulundum? Çaresizim, imkânsızım gibi kalbine yerleştirdiği mazeretlerden dolayı ona ittiba etmeyenler asla Kur’an’ın bereketinden istifade edemeyeceklerdir. Muttaki davranın. Onunla yol bulun. Yolunuzu ona sorun. Ha-yat programınızı ondan alın. O desin siz yapın. Ondan izin alamadıklarınız şeylerden uzak durun. Sürekli O’nun kontrolü ve murakabesi altında olduğunuzu unutmadan yaptıklarınızı O’na lâyık yapın. O’nun koruması altına girin. Bir an bile O’ndan gafil olmadan O’nun istediği gibi bir hayat yaşayın. Böylece Allah’ın rahmetine ve merhametine eresiniz. Allah’ın merhametine ehil hale gelesiniz. Kendinizi cennette bulasınız. Hemen hemen her sohbette, her toplantıda konuşulan şey budur. Yahu ne yapalım? Ne edelim? Nasıl yapalım? İşte Rabbimizin en güzel ve en net ifadesi. tâbi olun ona. Uyun bu kitaba. Onu anlayın ve sizden ne istiyorsa öylece yapın. Yemek yemeniz konusunda, meslek seçmeniz konusunda, kazanmanız harcamanız konusunda, çocuklarınıza isim vermeniz konusunda, almanız vermeniz konusunda, küsmeniz barışmanız konusunda ve hayatınızın her bir konusunda size ne tarif ettiyse, nasıl yapmanızı tarif buyurduysa uyun ona. Peki tamam da ne bileceğim ben bu kitabın bana ne tarif ettiğini? Nasıl anlayacağım ben bunun bana ne dediğini? Elbette okuyacak ve bileceğiz. Kitabın geliş gayesini de şöyle anlatıyor Rabbimiz: Bu kitabı sizler şöyle demeyesiniz diye indirdik. Ne oluyor? Bizden önce iki taifeye kitap geldi de bize gelmedi, demeyesiniz diye. yahudi ve hıristiyanlara Allah kitap gönderdi de bize göndermedi, Mekkelilere Allah kitap indirmedi, bizim kitaptan da, Allah’tan da, Allah’ın ve kitabın istediği hayattan da haberimiz yoktu. Biz böyle bir şey duymamıştık. Biz bu kitabın dersinden, dirasetinden gafildik demeyesiniz diye size de bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Yâni bizden önceki Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderilirken bize gönderilmedi. Biz kitabın dersinden, dirasetinden, mesajından, eğitiminden gafil kalmıştık, bizim senin istek ve arzularına ulaşamamıştık, ilgi kuramamıştık demeyesiniz diye bu kitabı gönderdik. Sonra bir de şöyle demeyesiniz diye bu kitabı gönderdik: Ah keşke bize de bir kitap gönderilmiş olsaydı, bizler de Rabbimizin vahyine muhatap olmuş ol-saydık elbette biz o bizden önceki ehl-i kitaptan daha ciddi hidâyet üzere bulunur, iyi bir müslüman olurduk. Evet dikkat ederseniz biz bu kitabın dirasetinden gafildik demeyesiniz diye deniyor. Dirase, diraset sadece mücerret okumak de-ğildir. Dirase, ders sadece sevap kazanmak için ölülerin üzerine okumak değildir. İnsanların anlamak ve anladıklarını uygulamak üzere, onunla hayatlarını düzenlemek üzere okuyup anlamak ve bilgilenmek demektir. Öyleyse bu âyetten anlıyoruz ki bu kitabı anlayamadık diye bir itiraz hakkımız kalmamıştır. Artık hiç kimsenin bu konuda her hangi bir itiraz hakkı kalmamıştır. Evet Rabbimiz kıyâmete kadar insanların böyle bir itiraz hakları kalmasın diye bu kitabı indirdik buyuruyor. Artık hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur. Kitap bizden önceki yahudi ve hıristiyanlara geldi de bize gelmedi. Bu kitap sahâbeye geldi de bize gelmedi. Bu kitap İmâm Ebu Hanife, İmâm Şafii’ye geldi de bize gelmedi. Kitap hocalara, hacılara geldi de bize gelmedi. Eğer bize de bir kitap gelseydi bizler onlardan daha güzel anlar, onlardan daha güzel amel eder ve onlardan daha doğru yolda olurduk demesinler diye bu kitabı indirdik diyor Allah. Eğer Rabbimiz bize de bir kitap gönderseydi biz de tüm problemlerimizi onunla çözerdik, hayat programlarımızı o kitaptan alırdık, onun yap dediklerini yapar, yapma dediklerinin de yakın semtine uğramazdık. Ama bize böyle bir kitap gelmedi. Eh şimdi ne yapalım biz? Biz kime gidelim? Nasıl bir hayat programı yapalım? Bizim elimizde böyle bir kitabımız olmayınca mecburen birilerinin kitabıyla amel etmek zorunda kaldık. Elimizde böyle açık net bir örneğimiz olmayınca mecburen kendimize örnekler aradık, bulduk ve onlar gibi yaşamaya başladık. Onlara tâbi olmaya, onları taklit etmeye mecbur kaldık demeyesiniz diye size bu kitabı ve onun pratiği olan son peygamberi gönderdik diyor Rabbimiz. Artık bundan sonra Allah’ın kitabını, Allah’ın elçisi Hz. Mu-hammed (as)’ı yok farz ederek, onları yalan sayarak, onların gösterdiği hayat programından habersizce bir hayat yaşayan kimselerden daha zâlim kim vardır? Kitap geldiği halde onu görmezden gelerek başkalarının kitaplarına yönelenlerden daha zâlim kim vardır? Örnek olarak Peygamber geldiği halde, o peygamberin örnek hayatı gün gi-bi hayatta olduğu halde onu bırakıp da kendisine başka örnekler ara-maya çalışan kimselerden daha zâlim kim vardır? Allah onlara kitap göndersin onunla yol bulsunlar, yollarını ona sorsunlar diye, hayatlarını onunla düzenlesinler diye, peygamber göndersin ona bakıp onun gibi yaşasınlar diye, sonra kalkıp bu insanlar kitapla da peygamberle de ilgilenmesinler, Allah’ın kendilerine açtığı bu rahmet kapılarından istifade etmesinler ve böylece kendi kendilerini zâlim yapsınlar olacak şey midir bu? Sonra da üstelik bu insanlar kendi zulümlerine başkalarını da ortak etmek için çırpınsınlar. Bundan daha büyük bir zulüm ve nankörlük düşünmek mümkün değildir. Kitaptan, sünnetten uzaklaşan, insanların peşine takılan zavallılar da efendim işte bizi filanlar falanlar aldattılar. Bize siz bu kitabı anlayamazsınız dediler ve bizi sapıttılar diye filanları, falanları suçlamaya kimsenin hakkı yoktur. Çünkü: İşte size ize Rabbinizden bir beyyine, işte size Rabbinizden bir açık, ayan beyan bilgiler geldi. Hidâyet rehberi, cennet sebebi ve rahmet eseri ve merhamet unsuru olarak bir kitap geldi. Gelen bu kitap beyyin olan son derece açık ve net anlaşılabilen bir kitaptır. Hiç bir kapalılığı, hiç bir eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır bu kitap. Yâni bu kitapta her hangi bir tenakuz, her hangi bir çelişki, bir uyumsuzluk bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık, bir tutarsızlık yoktur. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri diğerlerinin anlayamayarak bo-calayacakları içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır o. Rabbinizden size yol gösteren bir hidâyet ve rahmettir o. Evet beyyindir bu kitap. Eğer insanlar bu kitaba dayanarak konuşacak olurlarsa, muhatap ateist bile olsa belki kızacaktır onu duymaktan, ama mutlaka onun doğruluğunu kabullenip susacaktır. Eğer insanlar bu kitaba dayanarak hareket edecek olurlarsa kesinlikle bilelim ki hatalarını en aza indirebileceklerdir. O halde gücünüz yettiği kadar bu kitapla beraber olun. Gücünüz yettiği kadar bu kitapla konuşun. Sözlerinizi, amellerinizi gücünüz yettiği kadar bu kitaba dayandırmaya, bu kitapla hareket etmeye çalışın. Desteğiniz, dayanağınız, hareket noktanız bu kitap olsun inşallah. Hüden dir bu kitap. Hidâyet kaynağıdır. Hakkı bâtılı, iyiyi kö-tüyü, doğruyu yanlışı ayırandır, öğretendir bu kitap. Rahmettir bu kitap. Rabbimiz mahza rahmetinin eseri olarak göndermiştir bunu bize. Bir de burada şunu söyleyelim inşallah: Sanki âyetten anlı-yoruz ki Rabbimiz tabiri caizse kendisini garantiye alıyor. Kendisini töhmet makamında bulundurmuyor. Yarın bize kitap gelmedi diye her hangi bir itirazınız olmasın diye bu kitabı size gönderiyorum diyor. Halbuki hiç kimse Ondan hesap soramazken, hiç kimse O’nu bu konuda sorgulama hakkına sahip değilken, yine de Rabbimiz bu konuda sanki kendisini garantiye alıyor. Buyuruyor ki bakın: Yarın sizden böyle bir itiraz gelmesin diye ben bunu size gönderiyorum. Rabbimiz aslında bizden çekindiği için filan değil de bize burada bir örnek gösteriyor. Diyor ki, ey kullarım, ben bile Allah olduğum halde kendimi bu konuda garantiye alıyorum da, ya sizler ne ya-pacaksınız? Yarın çocuklarınızdan böyle bir itiraz gelirse. Babamızdı, ama bize bu kitabı anlatmadı ya Rabbi! Kadınlarınızdan bir feryat yükselirse. Kocamızdı, ama bize bu kitabı duyurmadı ya Rabbi! Kom-şumuzdu, ama bize duyurmadı! Akrabamızdı, kendisi okuyordu bu kitabı, tanıyordu bu kitabı, ama bizler ondan, onun dirasetinden habersizdik. Bizler bu kitabın varlığından gafildik. Bize anlatmadılar ya Rabbi! Bize duyurmadılar! Bizi bu kitapla tanıştırmadılar! Eğer bilenler bize de anlatsalardı biz belki onlardan daha güzel onunla amel edecek, onlardan daha doğru yolda olacaktık! Diye çevrenizden gelebilecek itirazlar karşısında sizler ne yapacaksınız? diyerek bize yol gösteriyor Rabbimiz. Öyleyse yarın çevremizden bu itiraz feryatlarını duymak iste-miyorsak anlatalım bunu çocuklarımıza. Anlatalım akrabalarımıza. Anlatalım komşularımıza ve tüm çevremize. Değilse siz galiba şunu bekliyorsunuz: Şimdi Allah böyle bir kitap gönderecek, rahmetinin gereği sizi kendi bilgisiyle şereflendirecek, sizi muhatap kabul edecek ama insanlar o kitaba karşı nankör bir tavır takınacaklar, yalan sayacaklar, o kitabın bereketinden istifade etmeyecekler, söyleyin bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Böyle yapanlardan daha büyük zâlimler olur mu? İşte böylece âyetlerimizden sapanları, kendilerini saptıranları, insanları saptıranları, âyetlerimizden yan çizenleri en korkunç azabımıza çarptıracağız. Böyleleri azabımızı beklesinler. Evet Rabbimiz peygamberine hitapla buyuruyor ki, ey pey-gamberim ben sana bir kitap gönderdim. Biz bu kitabı bu ümmete indirdik. Biz bu son kitabımızı tüm insanlığa indirdik. Yâni sürekli eli-nizin altında, dilinizin altında olsun diye, sürekli masanızın üzerinde, cebinizde, sofranızın üzerinde, yatağınızın kenarında, yâni hayatı-nızın içinde olsun diye. Sürekli gündeminizde canlı tutulsun diye. Âyetlerimizden insanları saptıranlar, âyetlerimizi kamufle ederek, örterek, örtbas ederek gündemden düşürmeye çalışanlar, yanlış anlamlar vererek insanların sapmasına sa’y edenler, âyetlerden yan durup kenar duranlar en korkunç, en çetin azabı hak edecekler. Evet işte bu kitabın indirilişi böyledir, ama:
155,157. “Bu, indirdiğimiz kutsal Kitaptır, ona uyun. "Bizden önce iki topluluğa kitap indirildi, bizim onların okuduklarından haberimiz yok" demekten, veya "Bize kitap indirilseydi onlardan daha doğru yolda olurduk" demekten sakının ki merhamet olunasınız. Şüphesiz o, size Rabbinizden belge, yol gösteren ve rahmet olarak gelmiştir. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan ve onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü, kötü bir azapla cezalandıracağız” Evet şimdi de Kur’an tanıtılıyor. Bizim kitabımız olan Kur’an. Elimizdeki kitabı, yahut duvarlara astığımız, sandıklara bastığımız, düğünlerde gelinlere, damatlara hediye ettiğimiz, hatimlerde, cenaze başlarında okuduğumuz, ama bir türlü anlamaya yanaşmadığımız kitabımızı tanıtıyor Rabbimiz. İşte bir kitap ki, onu biz indirdik diyor Rabbimiz. Biz onu bu ümmete indirdik. Sürekli insanların ellerinin altında, masalarının üstünde, soflarının başında, yataklarının kenarında, yorganlarının ucunda yâni hayatlarının içinde olsun diye. İnzal, tenzil, tenzil-i rütbe indirmek demektir. İndirmiş Allah onu. Peki ne özelliği varmış bu kitabın? Nasıl bir kitapmış bu son kitap? Mübarekün, mübarek, bereketli, bereket kaynağı bir kitap. Bereket insanın hayra, hakka, hidayete ve cennete ulaşması demektir. Evet işte bu kitap kendisine baş vuranları hakka, hidâyete ve cennete ulaştıran bir kitaptır. Peki ne için indirmiş Rabbimiz onu? Ne yapalım yâni? Yazısını güzel yazalım. Kûfî olsun, sülüs olsun, lafzatullahlar alt alta, üst üste gelsin. Lüks kılıflar ve süslü ciltler yapalım ona. Hayır hayır bunların hiç birisi istenmiyor bizden. Ya ne isteniyor? Ne için indirmiş Allah onu? Ona tâbi olun. Ona uyun. Onu takip edin. Yemek hazırdır, haydi buyurun demek gibidir bunun mânâsı. Haydi buyurun ve başka hiç bir şeye bakmayın demektir. Berekete hayra, hakka, hidayete, cennete ulaşmak istiyorsanız haydi alın elinize bu kitabı. Gece-gün-düz okuyun onu. Anlamaya çalışın. Kafa yorun. Değilse bu kitabı durduğu yerden herkese bereket ulaştıran, herkesi cennete ulaştıran bir kitap değildir. Durduğu yerden kendi kendine insanların dünyasını aydınlatan, insanlara nûr dağıtan, insanları hidayete ulaştıran bir ki-tap değildir bu kitap. Unutmayın ki bu kitap kendisine yol soranlara yol gösteren, kendisine baş vuranları nûra, hakka, hidayete ulaştıran bir kitaptır. Onunla beraber olanlar, onunla yol bulmak isteyenlere, onun tarif ettiklerine kulak veren kimseler için bereket kaynağıdır bu kitap. Ona ittiba etmeyenler, tarif ettiklerini dinlemeyenler, peşi sıra gitmeyenler kesinlikle onun bereketinden mahrum kalacaklardır. Sadece okumak istenmiyor ama bakın. Yâni okuyacak insanlar bu kitabı, sonra da diyecekler ki; tamam, öyle, aynen dediğin gibi, çok hoş buyurdun ey Kur’an, ne kadar da güzel söyledin diyecekler, ama peşi sıra gitmeyecekler, dediklerini uygulamaya yanaşmayacaklar. Yâni sen çok güzel söylüyorsun, nasıl da tatlısın, ama yâni ne yapayım ben burada bulunmuş bulundum? Çaresizim, imkânsızım gibi kalbine yerleştirdiği mazeretlerden dolayı ona ittiba etmeyenler asla Kur’an’ın bereketinden istifade edemeyeceklerdir. Muttaki davranın. Onunla yol bulun. Yolunuzu ona sorun. Ha-yat programınızı ondan alın. O desin siz yapın. Ondan izin alamadıklarınız şeylerden uzak durun. Sürekli O’nun kontrolü ve murakabesi altında olduğunuzu unutmadan yaptıklarınızı O’na lâyık yapın. O’nun koruması altına girin. Bir an bile O’ndan gafil olmadan O’nun istediği gibi bir hayat yaşayın. Böylece Allah’ın rahmetine ve merhametine eresiniz. Allah’ın merhametine ehil hale gelesiniz. Kendinizi cennette bulasınız. Hemen hemen her sohbette, her toplantıda konuşulan şey budur. Yahu ne yapalım? Ne edelim? Nasıl yapalım? İşte Rabbimizin en güzel ve en net ifadesi. tâbi olun ona. Uyun bu kitaba. Onu anlayın ve sizden ne istiyorsa öylece yapın. Yemek yemeniz konusunda, meslek seçmeniz konusunda, kazanmanız harcamanız konusunda, çocuklarınıza isim vermeniz konusunda, almanız vermeniz konusunda, küsmeniz barışmanız konusunda ve hayatınızın her bir konusunda size ne tarif ettiyse, nasıl yapmanızı tarif buyurduysa uyun ona. Peki tamam da ne bileceğim ben bu kitabın bana ne tarif ettiğini? Nasıl anlayacağım ben bunun bana ne dediğini? Elbette okuyacak ve bileceğiz. Kitabın geliş gayesini de şöyle anlatıyor Rabbimiz: Bu kitabı sizler şöyle demeyesiniz diye indirdik. Ne oluyor? Bizden önce iki taifeye kitap geldi de bize gelmedi, demeyesiniz diye. yahudi ve hıristiyanlara Allah kitap gönderdi de bize göndermedi, Mekkelilere Allah kitap indirmedi, bizim kitaptan da, Allah’tan da, Allah’ın ve kitabın istediği hayattan da haberimiz yoktu. Biz böyle bir şey duymamıştık. Biz bu kitabın dersinden, dirasetinden gafildik demeyesiniz diye size de bu kitabı gönderdik diyor Rabbimiz. Yâni bizden önceki Yahudi ve Hıristiyanlara kitap gönderilirken bize gönderilmedi. Biz kitabın dersinden, dirasetinden, mesajından, eğitiminden gafil kalmıştık, bizim senin istek ve arzularına ulaşamamıştık, ilgi kuramamıştık demeyesiniz diye bu kitabı gönderdik. Sonra bir de şöyle demeyesiniz diye bu kitabı gönderdik: Ah keşke bize de bir kitap gönderilmiş olsaydı, bizler de Rabbimizin vahyine muhatap olmuş ol-saydık elbette biz o bizden önceki ehl-i kitaptan daha ciddi hidâyet üzere bulunur, iyi bir müslüman olurduk. Evet dikkat ederseniz biz bu kitabın dirasetinden gafildik demeyesiniz diye deniyor. Dirase, diraset sadece mücerret okumak de-ğildir. Dirase, ders sadece sevap kazanmak için ölülerin üzerine okumak değildir. İnsanların anlamak ve anladıklarını uygulamak üzere, onunla hayatlarını düzenlemek üzere okuyup anlamak ve bilgilenmek demektir. Öyleyse bu âyetten anlıyoruz ki bu kitabı anlayamadık diye bir itiraz hakkımız kalmamıştır. Artık hiç kimsenin bu konuda her hangi bir itiraz hakkı kalmamıştır. Evet Rabbimiz kıyâmete kadar insanların böyle bir itiraz hakları kalmasın diye bu kitabı indirdik buyuruyor. Artık hiç kimsenin itiraz hakkı yoktur. Kitap bizden önceki yahudi ve hıristiyanlara geldi de bize gelmedi. Bu kitap sahâbeye geldi de bize gelmedi. Bu kitap İmâm Ebu Hanife, İmâm Şafii’ye geldi de bize gelmedi. Kitap hocalara, hacılara geldi de bize gelmedi. Eğer bize de bir kitap gelseydi bizler onlardan daha güzel anlar, onlardan daha güzel amel eder ve onlardan daha doğru yolda olurduk demesinler diye bu kitabı indirdik diyor Allah. Eğer Rabbimiz bize de bir kitap gönderseydi biz de tüm problemlerimizi onunla çözerdik, hayat programlarımızı o kitaptan alırdık, onun yap dediklerini yapar, yapma dediklerinin de yakın semtine uğramazdık. Ama bize böyle bir kitap gelmedi. Eh şimdi ne yapalım biz? Biz kime gidelim? Nasıl bir hayat programı yapalım? Bizim elimizde böyle bir kitabımız olmayınca mecburen birilerinin kitabıyla amel etmek zorunda kaldık. Elimizde böyle açık net bir örneğimiz olmayınca mecburen kendimize örnekler aradık, bulduk ve onlar gibi yaşamaya başladık. Onlara tâbi olmaya, onları taklit etmeye mecbur kaldık demeyesiniz diye size bu kitabı ve onun pratiği olan son peygamberi gönderdik diyor Rabbimiz. Artık bundan sonra Allah’ın kitabını, Allah’ın elçisi Hz. Mu-hammed (as)’ı yok farz ederek, onları yalan sayarak, onların gösterdiği hayat programından habersizce bir hayat yaşayan kimselerden daha zâlim kim vardır? Kitap geldiği halde onu görmezden gelerek başkalarının kitaplarına yönelenlerden daha zâlim kim vardır? Örnek olarak Peygamber geldiği halde, o peygamberin örnek hayatı gün gi-bi hayatta olduğu halde onu bırakıp da kendisine başka örnekler ara-maya çalışan kimselerden daha zâlim kim vardır? Allah onlara kitap göndersin onunla yol bulsunlar, yollarını ona sorsunlar diye, hayatlarını onunla düzenlesinler diye, peygamber göndersin ona bakıp onun gibi yaşasınlar diye, sonra kalkıp bu insanlar kitapla da peygamberle de ilgilenmesinler, Allah’ın kendilerine açtığı bu rahmet kapılarından istifade etmesinler ve böylece kendi kendilerini zâlim yapsınlar olacak şey midir bu? Sonra da üstelik bu insanlar kendi zulümlerine başkalarını da ortak etmek için çırpınsınlar. Bundan daha büyük bir zulüm ve nankörlük düşünmek mümkün değildir. Kitaptan, sünnetten uzaklaşan, insanların peşine takılan zavallılar da efendim işte bizi filanlar falanlar aldattılar. Bize siz bu kitabı anlayamazsınız dediler ve bizi sapıttılar diye filanları, falanları suçlamaya kimsenin hakkı yoktur. Çünkü: İşte size ize Rabbinizden bir beyyine, işte size Rabbinizden bir açık, ayan beyan bilgiler geldi. Hidâyet rehberi, cennet sebebi ve rahmet eseri ve merhamet unsuru olarak bir kitap geldi. Gelen bu kitap beyyin olan son derece açık ve net anlaşılabilen bir kitaptır. Hiç bir kapalılığı, hiç bir eğri büğrülüğü olmayan bir kitaptır bu kitap. Yâni bu kitapta her hangi bir tenakuz, her hangi bir çelişki, bir uyumsuzluk bir münâsebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bocalayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık, bir tutarsızlık yoktur. Bu kitap her sınıf ve her dönem insanlığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bir kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri diğerlerinin anlayamayarak bo-calayacakları içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır o. Rabbinizden size yol gösteren bir hidâyet ve rahmettir o. Evet beyyindir bu kitap. Eğer insanlar bu kitaba dayanarak konuşacak olurlarsa, muhatap ateist bile olsa belki kızacaktır onu duymaktan, ama mutlaka onun doğruluğunu kabullenip susacaktır. Eğer insanlar bu kitaba dayanarak hareket edecek olurlarsa kesinlikle bilelim ki hatalarını en aza indirebileceklerdir. O halde gücünüz yettiği kadar bu kitapla beraber olun. Gücünüz yettiği kadar bu kitapla konuşun. Sözlerinizi, amellerinizi gücünüz yettiği kadar bu kitaba dayandırmaya, bu kitapla hareket etmeye çalışın. Desteğiniz, dayanağınız, hareket noktanız bu kitap olsun inşallah. Hüden dir bu kitap. Hidâyet kaynağıdır. Hakkı bâtılı, iyiyi kö-tüyü, doğruyu yanlışı ayırandır, öğretendir bu kitap. Rahmettir bu kitap. Rabbimiz mahza rahmetinin eseri olarak göndermiştir bunu bize. Bir de burada şunu söyleyelim inşallah: Sanki âyetten anlı-yoruz ki Rabbimiz tabiri caizse kendisini garantiye alıyor. Kendisini töhmet makamında bulundurmuyor. Yarın bize kitap gelmedi diye her hangi bir itirazınız olmasın diye bu kitabı size gönderiyorum diyor. Halbuki hiç kimse Ondan hesap soramazken, hiç kimse O’nu bu konuda sorgulama hakkına sahip değilken, yine de Rabbimiz bu konuda sanki kendisini garantiye alıyor. Buyuruyor ki bakın: Yarın sizden böyle bir itiraz gelmesin diye ben bunu size gönderiyorum. Rabbimiz aslında bizden çekindiği için filan değil de bize burada bir örnek gösteriyor. Diyor ki, ey kullarım, ben bile Allah olduğum halde kendimi bu konuda garantiye alıyorum da, ya sizler ne ya-pacaksınız? Yarın çocuklarınızdan böyle bir itiraz gelirse. Babamızdı, ama bize bu kitabı anlatmadı ya Rabbi! Kadınlarınızdan bir feryat yükselirse. Kocamızdı, ama bize bu kitabı duyurmadı ya Rabbi! Kom-şumuzdu, ama bize duyurmadı! Akrabamızdı, kendisi okuyordu bu kitabı, tanıyordu bu kitabı, ama bizler ondan, onun dirasetinden habersizdik. Bizler bu kitabın varlığından gafildik. Bize anlatmadılar ya Rabbi! Bize duyurmadılar! Bizi bu kitapla tanıştırmadılar! Eğer bilenler bize de anlatsalardı biz belki onlardan daha güzel onunla amel edecek, onlardan daha doğru yolda olacaktık! Diye çevrenizden gelebilecek itirazlar karşısında sizler ne yapacaksınız? diyerek bize yol gösteriyor Rabbimiz. Öyleyse yarın çevremizden bu itiraz feryatlarını duymak iste-miyorsak anlatalım bunu çocuklarımıza. Anlatalım akrabalarımıza. Anlatalım komşularımıza ve tüm çevremize. Değilse siz galiba şunu bekliyorsunuz: Şimdi Allah böyle bir kitap gönderecek, rahmetinin gereği sizi kendi bilgisiyle şereflendirecek, sizi muhatap kabul edecek ama insanlar o kitaba karşı nankör bir tavır takınacaklar, yalan sayacaklar, o kitabın bereketinden istifade etmeyecekler, söyleyin bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Böyle yapanlardan daha büyük zâlimler olur mu? İşte böylece âyetlerimizden sapanları, kendilerini saptıranları, insanları saptıranları, âyetlerimizden yan çizenleri en korkunç azabımıza çarptıracağız. Böyleleri azabımızı beklesinler. Evet Rabbimiz peygamberine hitapla buyuruyor ki, ey pey-gamberim ben sana bir kitap gönderdim. Biz bu kitabı bu ümmete indirdik. Biz bu son kitabımızı tüm insanlığa indirdik. Yâni sürekli eli-nizin altında, dilinizin altında olsun diye, sürekli masanızın üzerinde, cebinizde, sofranızın üzerinde, yatağınızın kenarında, yâni hayatı-nızın içinde olsun diye. Sürekli gündeminizde canlı tutulsun diye. Âyetlerimizden insanları saptıranlar, âyetlerimizi kamufle ederek, örterek, örtbas ederek gündemden düşürmeye çalışanlar, yanlış anlamlar vererek insanların sapmasına sa’y edenler, âyetlerden yan durup kenar duranlar en korkunç, en çetin azabı hak edecekler. Evet işte bu kitabın indirilişi böyledir, ama:
158. “Onlar kendilerine meleklerin gelmesini mi, yoksa Rabbinin gelmesini mi, yahut Rablerinden bir takım mûcizelerin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bir takım mûcizeleri geldiği gün, bir kimse daha önce inanmamışsa veya imanıyla bir iyilik kazanmamışsa, imanı ona fayda vermez. Onlara: "Bekleyin, doğusu biz de bekliyoruz de.” Sanki bu insanlar kendilerine kitabın değil de meleklerin gelmesini bekliyorlar. Ya da doğrudan kendilerine Allah gelsin istiyorlar. Veya Allah’ın âyet ve alâmetlerinden kimilerinin gelmesini bekliyorlar. Yâni azaplar gelsin, felâketler gelsin, mûcizeler gelsin, cezalar gelsin, melekler bunları getirsin diyorlar. Ey Allah’ın âyetleriyle ilgilenme-yenler! Ey kitaptan ve peygamberden habersiz yaşayanlar! Ey vahiyden mahrum oldukları için kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya mahkum olanlar! Ve de ey bu âyetleri bildiği halde Allah kullarına anlatmayıp sır küpü gibi onu toprağın altına taşıma cehaletinde bulunanlar! Bu halinizle galiba sizler meleklerin size gelmesini, yahut Rabbinizden sizi harekete getirecek bir takım mûcizelerin gelmesini bekliyorsunuz. Yâni sizler neyi bekliyorsunuz? Meleklerin, ya da Rabbinizin gelmesini mi bekliyorsunuz? Eğer daha önce iman etmemişse insanlar veya iman ettik demişler ama bu imanlarının gereğini yerine getirmemişlerse, imanı amelle birleştirmemişler-se, inançlarının gereği bir hayat yaşamamışlarsa, inançları kendilerine bir hayır sağlamamışsa, yâni kendilerini cennete götürecek bir iman ortaya koymamışlarsa bu beklediğinizin ne anlamı kalacak da? Peygamberim, sen onlara de ki, bekleyin, ben de bekliyorum. Üç şey zikrediliyor âyet-i kerimede: 1- Meleklerin gelmesi, 2- Rabbinin gelmesi, 3- Rabbinin bazı âyetlerinin, alâmetlerinin gelmesi. Yâni anlayabildiğimiz kadarıyla ölümü bekliyorlar bu adamlar. Çünkü melek gelmiş zaten. Melek getireceği vahyi getirmiş zaten. Bunun dışında meleğin gelmesi ya azap getirmek üzeredir, ya da ölüm meleği ölüm getirmek üzere, kıyâmeti koparmak üzere gelir. Allah’ın gelmesi de böyle. Nebe’ sûresinde saf saf melekler dizildikleri halde Rabbin gelecek deniyor. Öyleyse Allah’ın gelmesi de kıyâmetin gelmesi demektir. Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesi de Allah’ın onların başlarına taş yağdırması, semanın parça parça olup üstlerine düşmesi, yahut kıyâmetin bütün dehşetiyle tepelerinde patlaması demektir. İşte galiba bu adamlar bunları bekliyorlar. Ama o zaman bu adamların yola gelmesinin hiç bir anlamı kal-mayacaktır. Önemli olan bu âyetler gelmeden önce, kıyâmet gelme-den önce inanmalı ve vazifelerini yapmalarıdır. Önemli olan gayb âyetleri, azap âyetleri gelmeden bu âyetleri yeterli bilip onlarla bera-berlik kurmalarıdır. Bu âyetler gelmeden önce yapılan iman ve amel geçerlidir. Görmüyor musunuz? Firavun da bu âyetler gelene kadar bekledi, bu âyetleri görünce iman etti de imanını Allah kabul etmedi. Yâni sizler neyi bekliyorsunuz? Firavun gibi ortada kalmayı mı bek-liyorsunuz? Halbuki meleği gördükten sonra, azabı gördükten sonra, kıyâmeti gördükten sonra iman ve pişmanlık hiç bir işe yaramaya-caktır, tövbeler kabul edilmeyecektir. Ama şu anda aklınız başınızdadır. Gelin bunların gelip çatacağı günü bekleyerek, imanı ölüme ve ölüm sonrasına bırakarak ebediyen kaybedenlerden olmayın diyor Rabbimiz. Evet bu insanlar melekler gelsin, bekliyorlar, Allah gelsin, bek-liyorlar, mûcizeler gelsin, azaplar gelsin, belalar gelsin, cezalar gelsin, bekliyorlar. Ama Rabbimiz de bunlara tehdit olarak bakın diyor ki: Dikkat edin! Açın gözünüzü! İyi bilin ki, Allah’ın âyetlerinden ki-mileri bir gelmeye başladı mı o zaman daha önce iman etmemişse insanlar veya dilleriyle iman ettim dedikleri halde, iman iddiasında bulunduğu halde bu imanlarının gereğini yerine getirmemişlerse, yâni imanlarını amelleriyle gündeme getirmemişlerse, inancın gereği bir hayat yaşamamışlarsa o zaman bu beklediklerinin ne anlamı kalacak da? Söyle onlara peygamberim, bekleyin, ben de bekliyorum. Siz Allah’tan belânızı bekleyin, biz de bekliyoruz. Yâni imanıyla, ameliyle, yaşadıkları hayatlarıyla cennete gide-bilecek bir seviyeyi garantileyemeyenler, imanlarının kendilerine bir faydası olmayanlar bu bekledikleri geldiği zaman işleri bitirilmiş olacağını anlamaya yanaşmıyorlar mı?
159. “Ey Muhammed! Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiç bir ilişiğin olamaz. Onların işi Allah'a kalmıştır, yaptıklarını onlara sonra bildirecektir.” Evet dinlerini parça parça edenler ve böylece hayatı parçalayanlarla senin hiç bir ilgin ve alâkan yoktur diyor Rabbimiz. Dinlerini parça parça ederek fırkalaşan kimselerle senin bir ilgin yoktur. Dinlerini parçalayanlar. Yâni dinin amel edilecek, uygulanacak pratiğe aktaran bölümü, şimdilik sadece inandığımızı iddia edip de beklemeye aldığımız bölümü. Ya da dinin ilgilendiğimiz bölümü, ilgilenmediğimiz, gündeme almadığımız bölümü. İşimize gelenler bölümü, işimize gelmeyenler bölümü. Veya dinsel anlar, dinsel günler, din dışı anlar, din dışı günler. Veya dinin beni ilgilendiren bölümü, beni değil de başkalarını ilgilendiren, başkaları uygulasın dediğimiz bö-lümleri. Veya ben bu dinin bir tarafındayım, din de benim başka bir tarafımdadır diyerek dinle fırkalaşmamız. İşte böyle dini fırkalaştıranlar. Kendileri bir fırka olmuş böylece dini de fırkalaştırmış olanlar var ya; işte ey peygamberim senin böyle kimselerle bir ilgin, ilişkin yoktur. Öyle değil mi ama? Peygamberin bu insanlarla ne ilgisi olabilir. Onlar dinlerini fırkalaştırdılar, dinlerini fırka fırka yaptılar. Öyle ayırdılar ki dinlerini, öyle parçaladılar ki onu, sanki çocuğa ayrı din, gence ayrı din, yaşlıya ayrı, erkeğe ayrı, kadına ayrı din buldular. Ki-mileri sadece kadınlarla ilgilenen bir din kabul ettiler onu. Dinin hükümlerini sadece kadına ait kıldılar. Kadın şöyle inanmalı, kadın şöyle namuslu olmalı, kadın böyle giyinmeli vs vs. Sanki erkek namuslu olmalı değilmiş gibi, sanki aynı tesettür erkek için de geçerli değilmiş gibi. Kimileri gence ait zannettiler bu dini. Kimileri hocalara, kimileri imamlara ait kıldılar dini. İmam kılar namazı. İmam Hatip mezunu o-lanlar anlar hadisi. İlâhiyatlılar anlar Kur’an’dan. Müftüler yapmalıdır bunları dediler. Veya işte köylünün, cahillerin uygulaması gereken âyetler, şehirlinin ve tahsillilerin uygulaması gereken âyetler dediler. Köylüler ve cahiller inanacak, zekâtını verecek, namazını kılacak, ama şehirliler ve okumuşlar da sadece bu işi konuşuverecek o kadar dediler. Yâni dinin edebiyatını yapanlar ve dini yaşayanlar diye ikiye ayırdılar onu. Kimileri de farklı bir biçimde parçaladılar dini. Sadece âhiretle ilgilenen bir din. Veya sadece dünyayla alâkadar olan bir din. Sadece âhiret ve ölüm ötesi hayatı düzenleyen, ama dünyaya ve dünyalık işlere karıştırılmayan bir din. Böyle dünyadan soyutlanmış, hayattan kovulmuş bir ölüler dini kabul ettiler onu. Veya işte bu dünya işi, bu âhiret işi dediler. Bu dünya işi, buna din karışmaz, bu din işi buna Al-lah karışır dediler. Din ayrı, dünya ayrıdır dediler. Dinin dünyaya karışmayan bölümü, dinin âhirete karışmayan bölümü vardır dediler. Dini günlerimiz, dindışı günlerimiz vardır dediler. Dinlerini mescitlerine karıştırdılar, ama ticaretlerine karıştırmadılar. Âhiretlerine karıştırdılar ama dünyalarına, hayatlarına karıştırmadılar. Hayatta hiçbir etkinliği olmayan, vicdanlara hapsedilmiş bir din kabul ettiler. Halbuki şunu kesinlikle ifade edelim ki, din ayrı, hayat ayrı de-ğildir. Din ayrı, dünya ayrı değildir. Din bir hayat programıdır. Din dünyada yaşanmak için gelmiştir. Din âhirette, ya da cennette yaşanmak için gelmemiştir. Eğer öyle olsaydı orada gönderirdi Rabbi-miz bu dini, burada göndermesine gerek kalmazdı. Öyleyse hayatı parçalamak, dini parçalamak demektir. Dini parçalamak da hayatı parçalamak demektir. Efendim işte ferdi hayat, toplumsal hayat, ekonomik hayat, iş hayatı, siyasal hayat, ibadet ha-yatı gibi hayatı parçaladınız ve her birerinde farklı hükümler uygulamaya kalkıştınız mı din parçalanmış ve şirk başlamış demektir. Aynen bunun gibi dünya hayatı, âhiret hayatı dediniz mi yine din parçalanmış demektir. Veya Allah’a ayrılan hayat, topluma ayrılan hayat diye hayatı ikiye ayırmak da dinin parçalanmasıdır. Allah’a ayrılan zaman, baş-kalarına ayrılan zaman olmaz. Çünkü Müslümanın hayatında Allah-tan başkalarına ayrılacak zaman yoktur. Müslümanın hayatında kulluğun dışında düşünülebilecek bir tek saniye bile yoktur. Allah ha-yatta boşluk bırakmaz. Tüm zamanlarımız, tüm hayatımız kulluktur. Ve bu kulluk sadece Allah’a yapılmalıdır. Bunun dışında bir anlayış şirktir. Veya kimileri de işte insanın bâtınına karışan, bâtına ait din, ve zâhirîne ve cismaniyetine karışan din bölümleri diye onu parçaladılar. Bu zâhir, bu bâtın işi dediler. Ya da insanın filan işlerine karışan, ama falan işlerine karışmayan bir din dediler. İnsanların, toplumların namazlarına karışan, ama hukuklarına karışmayan bir din. İnsanların oruçlarına karışan, ama kazanmalarına, harcamalarına karışmayan bir din. İnsanların ibadetlerine karışan, ama hukuklarına, kılık kıyafetlerine karışmayan bir din. İnsanların dualarına karışan, ama düğünlerinde, ev tefrişlerinde, küsmelerinde, barışmalarında söz sahibi olmayan bir din. Bunların tamamı Allah’ın dinini parçalamaktır. Veya kimileri dini iman olarak, amel olarak parçalamışlar. Kimileri sadece imana, kimileri de sadece amele din diyerek parçalamışlar onu. Halbuki bu din imanla amelin birlikteliğidir. Ne mücerret amelsiz bir iman, ne de imansız bir amel din değildir. Kimilerinin dini siyaset olarak ele alması, kimilerinin ekonomi olarak ele alması, kimilerinin sadece onu ahlâk olarak algılaması da dini parçalamak demektir. Veya kimileri din ayrıdır millet ayrıdır diyerek, her ikisi de aynı olduğu halde dini parçaladılar. Veya kimileri de kendilerine göre farklı parçaladılar dini. Parçaladılar, parçalara ayırdılar dini ve her bireri ayrı bir parçaya tutundular. Her bireri dinin ayrı bir bölümünü bayraklaştırdılar. Kimileri dinin devlet bölümünü bayraklaştırdı, kimileri dinin zikir bölümüne sarıldı. Sanki din sadece bundan ibaretmiş gibi ve sanki dinin öteki bölümleri yokmuş gibi, sadece onu gündeme getirerek dini böldüler. Kimileri kıssa âyetlerini bayraklaştırdı ve din sadece kıssadan ibaretmiş gibi sürekli onu gündeme getirerek, ötekileri örterek dini parçaladılar. Kimileri sadece tekfir âyetlerini gündeme getirdi. Kimileri sadece cihad âyetlerine sarıldı, cihad ve diğerleri diye dini böldüler. Kimileri fıkıh ve diğerleri diyerek, kimileri tefsir ve diğerleri diyerek dini parçalamaya çalıştılar. En’âm bizim oldu, Bakara başkalarının oldu yâni. Evet bu anlattıklarım dinin içinde bir parçalanmadır. “Ettef-rikatü fiddîn” Dinde, dinin içinde parçalanmalar. Ama Allah korusun bir de “Ettfrikatu aniddîn” vardır ki bu da dinden çıkıp giderek ayrılmak fırkalaşmak demektir. Ya da okuduğumuz âyette geçen bu ifadeyi “ferragu” değil de “Faragu” kıraatini kabul edenlere göre anlayacak olursak, o zaman hak dinden ayrılıp gidenler olmuştur diyeceğiz. Yâni dinde, dinin içinde fırkalaşanlar değil de, dinden fırkala-şanlar, dinden kopanlar olmuştur şeklinde anlamak gerekecektir. Me-selâ kimler gibi? Mutezile gibi, Cebriye gibi, Cehmiyye gibi, Müşeb-bihe, Mürcie gibi din adına konuşan, din adına iş yaptığını iddia eden, ama dinden ayrılıp gidenler olmuştur. İşte Rabbimiz âyet-i kerimesinde diyor ki, ey peygamberim, senin böyle dinden tefrika olan, dinden ayrılıp giden kimselerle bir ilgin, alâkan yoktur. Yahut da daha önce demeye çalıştığım gibi dini parçalayan, dinlerini parça parça eden ve her bireri dinin bir bölümüne tutunarak, her bireri dinin bir bölümünü gündeme getirerek, her biri dinin bir bölümünü bayraklaştırarak dinde tefrikalaşan kimselerle bir ilgin, alâkan yoktur buyuruyor. Çünkü dikkat ederseniz âyet-i kerimede dini parçalayıp şia, şia olanlar deniyor. Yâni her biri ayrı bir şia, ayrı bir grup, ayrı bir parti olan ve her biri ayrı bir lidere, ayrı bir reise tutunarak dindeki vahdeti bozan kimseler deniyor. Evet Rabbimiz âyetinde bunu reddettiği halde bugün maalesef Müslümanlar aralarındaki ufak tefek metot ayrılıklarını sanki dinde temel ayrılıklarmış gibi görerek kendilerini şia şia, parça parça yaptılar. Birbirlerini tekfir edecek noktaya geldiler. Ve bu kendi aralarındaki bu parçalanmaları da kâfirler karşısında onları izzetsiz ve şerefsiz bir konuma düşürmüştür. Birbirlerini yemeye çalışırlarken maalesef Müslümanlar kâfirler karşısında güçsüz bir duruma düşmüşlerdir. Allah’ın kitabı yerine kendi efendilerinin, kendi liderlerinin kitaplarını gündeme getirmeleri, peygamberin örnekliği yerine kendi üstatlarının örnekliliğine sığınmaları onları parça parça hale getirmiştir. Allah’ın Resulü de bildiğiniz hadisi şeriflerinde bu hususu an-latırken, yahudi ve hıristiyanlar 71,72 fırkaya ayrılmışlar, bu ümmet de 73 fırkaya ayrılacak ve bunlardan sadece bir tanesi cennete gi-decektir buyuruyordu. Bu fırkalardan sadece bir tanesinin kurtulacağını haber veriyordu Allah’ın Resulü. Onlar kimlerdir ey Allah’ın Re-sulü? şeklindeki soruya da: Onlar benim ve ashabımın yolundan gi-denlerdir buyuruyordu. Evet cennetlik olanlar kitap ve sünnetin yo-lunu takip edenlerdir. Rasulullah ve ashabının yolunu takip edenlerdir. Ey Müslümanlar! Eğer sizler aranızdaki bu çekişmeleri bir tarafa bırakır, Allah’ın kitabını ve Resulünün sünnetini tanımaya ve onların istediği biçimde bir hayat yaşamaya çalışırsanız o zaman bakın Rabbinizin şu müjdesiyle karşı karşıya geleceksiniz:
160. “Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezalandırılır; onlara haksızlık yapılmaz.” Öyleyse falanları, filanları araştırıp, falanlar iyidir, filanlar kötüdür diyerek insanların muhasebeleriyle meşgul olmaktansa kendi kendimizi sorgulamaya çalışmalıyız. Her zaman şöyle demek zorundayız: Müslümanlar iyidir. Müslümanlar iyi insanlardır. Müslümanlar iyi olmak zorundadırlar. Yeryüzünde Müslümanlardan daha iyi ve daha hayırlı bir varlık yoktur. Her ne kadar da şu anda yeryüzünde Müslümanlar kendilerini Rablerinin kitabından, peygamberlerinin sünnetin-den koparmaya çalışan idarecileri yüzünden, ülkelerindeki sahte tanrılar yüzünden kötü bir hayat yaşamak zorunda bırakılmışlarsa da onlar yine de yeryüzünün en iyi varlıklarıdır. Biz Müslümanlar iyi olmak zorundayız. Biz Müslümanlar düzelmek zorundayız diyelim ve kendimizi düzelmek için, çevremizdeki Müslüman kardeşlerimizi düzeltmek için elimizden ne geliyorsa yapmaya çalışalım. Bu konuda gecemizi gündüzümüze katarak bir çabanın içine girelim ki yaptıklarımıza karşılık Rabbimiz bire on mükafat versin. Bakın öyle diyor Rabbimiz: Kim bir iyilik yaparsa, kim ki bir ha-sene ortaya koyarsa, kim ki imandan kaynaklanan bir harekette bulunmuşsa ona onun on katı mükafat verilir. Allah bu kadar merhametlidir. Bir haseneye on hasene, bir iyiliğe on iyilik bulacaksınız. Sanki on tane hasene yapmış gibi karşılık verecektir Allah. İyiliğin kat sayısı farklıdır. Bire on. Bakın Bakara’da da Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah, dilediğine daha da katlar. Allah’ın rahmeti geniştir. O her şeyi bilir.” (Bakara 261) Âyet-i Kerimede Allah yolunda infak edenlerin, Allah yolunda çalışmalar yaparak hayatlarını, zamanlarını, fikirlerini, kâlemlerini Al-lah’a adayanların sevaplarının kat kat artırılacağı anlatılıyor. Hattâ bir iyiliğin karşılığının yedi yüze kadar çıkartılacağına dair bir misâl veriliyor. Daha sonra bir amele verilecek mükafatın, o ameli işleyenlerin o ameli işlerken taşıdıkları ihlâs ve samimiyetlerine göre kat kat artırılacağı anlatılıyor. Yâni yapılan infakın, yapılan çalışmanın değeri, ya da karşılığında takdir edilecek mükafat o infakın, o çalışmanın, ferdin, toplumun ve ümmetin problemlerine, sıkıntılarına ne ölçüde çözüm getirdiğiyle orantılıdır. Yâni infaka, yapılacak güzel amellere takdir edilecek sevap, onunla giderilen ihtiyaçla orantılıdır. İnfak, infak edilen şeyin hacmi, azlığı çokluğuyla ilgili değildir. Yapılan amele takdir edilecek mükafat o amelin çokluğu azlığıyla sınırlı değildir. Bir çuval hurması olup da bunun yüz tanesini Allah yolunda infak eden kişiyle, bir tek hurması olup da ona ihtiyacı varken bölüp yarısını bir kardeşine infak eden kişi elbette bir değildir. Burada, mükafatın takdirinde azlık-çokluk değil, niyet ve giderilen sıkıntının türü önemlidir. Amelde niyet önemlidir. Niyeti en az olana yaptığının on katı ödenirken, niyeti daha güzel olana niyetinin güzelliği nispetinde bu mükafat artırılmaktadır. Öyleyse mü'minler infak için bir taneyi bile küçük görmemeli ve onu Allah adına harcamayarak Allah’tan kıskanmamalıdır. Elimde bir tanem var onu da Allah yolunda harcarsam, o da yok olup gidecek dememelidir. Allah için yapılacak en küçük hayırları bile küçük görerek onu Rabbinden esirgememeli, bir saniyesini bile boşa harcamamaya dikkat etmelidir. Evet Allah için yapılan iyiliklerin mükafatının katsayısı farklı iken yapılan kötülüklerin, işlenen günahların karşılığında da bire bir ceza vardır diyor Rabbimiz. Kim seyyie, bir kötülük, bir günâh işlerse ancak bir karşılık görecektir. Sadece karşılığıyla mukabele görecektir. İyiliğin karşılığı bazen bire on, bazen bire yedi yüz, bazen bire sonsuz mükafat iken, kötülüğün karşılığı ise sadece bire birdir. Rabbimiz ne kadar da merhametlidir bizim için değil mi? Hattâ bakın bir adam bir günah işlemeye niyet edip azmetse, ama sonra da Allah korkusundan, âhiret endişesinden dolayı onu yapmaktan vazgeçse, onun karşılığında bir sevap verilecektir. Eğer ihmalinden dolayı veya vakit, imkân bulamadığı için bu kötülüğü yapmaktan vazgeçse ona her hangi bir günah da yazılmayacaktır. Evet Allah Vâsîdir. Yâni rahmeti, merhameti geniş olandır, ge-nişlik sahibidir. Yâni dilediğine dilediği kadar kat kat ve hesapsız ve-rendir. Alîmdir Allah. Hangi konuda? Yâni kime ne vereceğini, kime ne kadar vereceğini, kimin amelini kaçla çarpacağını çok iyi bilendir. Verenin verirken hangi şartlarda ve ne niyetle verdiğini en ince teferruatına kadar bilen ve de verene vereceğini nasıl takdir edeceğini bilendir.
161. "Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, doğruya yönelen ve puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine iletmiştir" de.” De ki: Rabbim bana hidâyet etti. Rabbim bana yol gösterdi. Rabbim beni doğruca cennete götürecek yola hidâyet etti. Bu yolu bana öğretti. Şu üzerinde yürüdüğüm sırat-ı müstakîmi, şu cennet yolunu bana Rabbim tarif buyurdu. Evet bizi de sırat-ı müstakîme hidâyet eden Rabbimizdir. Gönderdiği kitabıyla bize dosdoğru yolu gösteren, bize kulluk yolunu, bize cennet yolunu gösteren Rabbi-mizdir. E şimdi ben Rabbimin bana gösterdiği bu dosdoğru yol dururken sizin hevâ ve heveslerinize, sizin zanlarınıza, sizin kendi işkembenizden ürettiğiniz saçma sapan şeylere mi uyacağım? Ben asla sizin sapıklıklarınıza uymayacağım. Öyle bir din ki Rabbimin dini, Gayyimen dir o. İbrahim aley-hisselâmın dini insanı kıvamında tutacak bir dindir. İnsana Allah’ın istediği şekilde kulluk imkânı verecek bir dindir. Yâni Rabbim beni öyle bir dine, öyle bir yola hidâyet etti ki dimdik ayakta duran bir din-dir. Kayyım bir din. İnsanı ayakta tutabilen bir din. Kulu kulluk kıvamında tutan bir dindir. Bu din İbrahim aleyhisselâm’ın dinidir. Ki O İbrahim aleyhisselâm müşrik de değildi. O muvahhid bir müslümandı. Öyle bir kitaptır ki “Gayyimendir" dir bu kitap. Kitabın ikinci bir özelliği de "Gayyimen" oluşudur. Yâni başka hiç bir şeye muhtaç olmayan bir kitaptır bu kitap. Dosdoğru, ama kendi kendine kaim bir kitap. Bir başkasının kitabına ihtiyacı olmayan, bir başkasının des-teğine ihtiyacı olmadan kendi kendine var olan ve varlığını sürdüren bir kitaptır bu. Bir başka kitabın sağlamasına, bir başkasının deste-ğine ihtiyacı yoktur bu kitabın. Yardımcıya ihtiyacı yok, yardımcısız ve ihtiyaçsız bir kitap. Kendi kendine yeterli olan, kendi kendine kaim olan, Hayy u Kayyûm olan bir Allah’ın bu ismi şerifi gereği, yine başka hiç bir şeye muhtaç olmadan ayakta durabilmek üzere kuluna indirdiği bir kitaptır bu. Nasıl ki bu kitabın göndericisi kendi kendine kaimse, yâni varlığı konusunda ve varlığını sürdürmesi konusunda hiç kimseye muhtaç değilse, hiç kimsenin yardımına muhtaç olmadan varlığını sürdürebiliyorsa ve varların tümünü var eden O ise, işte böyle bir kaynaktan gelen bu kitap da hiç bir yardımcı kitaba, hiç bir yardımcı kanuna ihtiyacı olmadan kıyâmete kadar tüm insanlığın, tüm toplumların hayatlarını düzenleme ve problemlerini çözümleme konusunda tek kitap olacaktır. Eğer yeryüzünde Allah’tan başka böyle kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi konusunda başkalarına muhtaç olmayan birileri varsa, tamam onları da hamd edelim. Varsa böyle birileri tamam onları da övelim, onların hayat programlarını da uygulayalım, onların kitaplarını da uygulamaya alalım, onların arzularını da yerine getirelim. Var mı böyle birileri? Yoksa, hiç kimsenin kitabı bu kitapla mukayese edilemez. Hiç kimsenin kitabı bu kitabın önüne geçirilemez. Hiç kimsenin talimatları ve yasaları bu kitaba tercih edilemediği gibi, bu kitabın onların desteğine de ihtiyacı yoktur. Evet bizi doğruya ulaştıran, hidâyete ulaştıran Allah’tır. Peki bu âyet ışığında bir soru soralım. Doğru olan, doğruda olan kimdir? Kesin doğru olan nedir? Kesin doğru olan kitap ve sünnettir. Öyleyse insanları kesinlikle kendimize, kendi grubumuza, kendi cemaatimize, kendi yolumuza, kendi önderlerimize değil, Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine çağırmak zorundayız. Bana gelin, bize gelin, bizi örnek alın, bizi takip edin, bizim gibi olun değil, gelin Allah’ın kitabına, gelin peygamberin sünnetine diyeceğiz. Ve hiçbir zaman unutmayalım ki, hepimiz Allah’ın hidâyetine, Allah’ın yol göstermesine muhtacız. Yâni hiç bir zaman kendimizi Allah’ın hidâyetinden, Allah’ın yol göstericiliğinden müstağni görerek, ben kendi aklımla, kendi bilgimle, kendi gücümle yol bulabilirim. Ben Allah’ın hidâyetine muhtaç olmadan da bu hayatımı yaşarım. Ben kitap ve peygambersiz de hayatımın tüm problemlerini kendi kendime çözebilirim diyemeyiz. Şu anda hidâyet üzere olsak bile yarınımız konusunda hiçbirimiz emin olamayız. Sırat-ı Müstakîm kitaptır, sünnettir. Öyleyse sürekli kitap ve sünnetle beraber olmak zorundayız başka çaremiz de yoktur. Evet bu din, İbrahim aleyhisselâmın ortaya koyduğu tek Allah’a iman esasıyla bize öğretine bir dindir. Babamız İbrahim aleyhis-selâm asla müşriklerden değildi. Dikkat ederseniz burada ve kitabımızın pek çok yerinde Rabbimiz bize bu kitabıyla gönderdiği dinimizi İbrahim aleyhisselâmla özdeş anlatıyor.