Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

En'âm Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

165 ayetSayfa 8 / 12
88. Bu, Allah'ın kullarından dilediğini eriştirdiği yoldur. Puta tapar­larsa amelleri boşa çıkar. Evet bu insanların isteklerine bağlı olarak gerçekleşen bir olay değildir. Onların peygamber olarak seçilip görevlendirilmeleri âlemle­rin Rabbine aittir. Bu konuda bizim Allah’ı şartlandırmaya veya bu ko­nuda Allah’a akıl verip Ona yok göstermeye hakkımız yoktur. Yâni ya Rabbi, bu peygamberlik görevini neden falanlara vermedin? Veya niye beni de peygamber yapmadın? demeye, Allah’a itirazda bulun­ma-ya hiçbir zaman hakkımız ve salahiyetimiz yoktur. Allah o rahme­tini kime vereceğini en iyi bilendir. Çünkü Allah’ın içimizden birilerini peygamber seçip, bizi seç­memesi kulluk açısından pek fazla bir şey değiştirmemektedir. Eğer bizler Rabbimizin bizim adımıza seçtiği peygamberlerine inanır, on­lara uyar ve onların örnekliğinde Allah’ın istediği bir hayatı yaşarsak unutmayalım ki onların ulaştığı ecir ve mükafatların aynısını bize de müjdelemektedir. Eğer şu anda bizler Allah’ın bizim adımıza seçtiği o elçilerin getirdikleri mesaja kulak verir, onların misyonlarına sahip çı­kar, o mesaj istikâmetinde bir hayat yaşarsak bizlerin de onların git­tikleri cennetlere gideceğimizi Rabbimiz bize de müjdelemektedir bu kitapta. Onlar gibi, onların yaşadığı gibi yaşadığımız takdirde onların ulaştıkları makamlara bizim de ulaşacağımızı ve cennette onların ma­kamlarını paylaşacağımızı anlatmaktadır. Öyleyse niye biz peygam­ber olamadık? Allah bizi niye elçi seçmedi diye hayıflanmanın hiç de anlamı yoktur. Kaldı ki yeryüzünde onlar kadar, Allah’ın o kutlu elçileri kadar Allah’a ciddi kulluk yapan başka birisini de görmek mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’ın elçileri kadar insanlardan gelen yalanlamalara, alaylara, inkarlara belâ ve musîbetlere sabreden, dayanan başka bi­rini göstermek mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’a en mükemmel kulluğu yapanlar onlardır. İnsanların en salihleri, en mükemmelleri ve en muttakileri onlardır. Rabbimiz yeryüzünde onara en yüce değeri vermiş ama bakın Allah o şerefli kullarına zaman zaman şu tehdidi de yapmıştır. Eğer onlar yeryüzünde Allah’ın seçtiği örnek kullar olarak Al­lah’ın kendilerinden istediği kulluğu, Allah’ın kendilerinden istediği teslimiyeti gerçekleştirmemiş olsalardı. Yâni eğer birazcık bu konuda gevşeklik göstermiş olsalardı. Azıcık da olsa kendilerini Rablerine kulluk ortamından uzaklaştırıp şirke düşüverselerdi. Hayatlarında azı­cık da olsa Allah’ı ikinci plana atıverselerdi. Ya kendi hevâlarını, kendi arzularını ve heveslerini, yahut da Allah’tan başka birilerini İlâh kabul edip onların arzularını gerçekleştirmeye meylediverselerdi. tâğutları, liderleri, önderleri toplumu, çevreyi, âdetleri, ayı, güneşi, yıldızları tanrı kabul edip, onlar kaynaklı bir hayata azıcık meylediverselerdi veya bir lahza onların hatırlarını Allah hatırına tercih ediverselerdi, Allah yanında onlara da hayata karışma, yâni onlara da ulûhiyet ve rubû-biyet hakkı tanıyıverselerdi, yeryüzünde onlara da birazcık ege­menlik hakkı tanıyıverselerdi kesinlikle bilelim ki Allah onların tüm amellerini boşa çıkarır ve onların şah damarını koparıverirdi. Kur’an-ı Kerime baktığımız zaman bu konuda gerçekten çok ciddi tehdit âyet­lerini gör-memiz mümkündür. Meselâ bakın Şûra sûresinde Rabbimiz peygamberi hakkında şöyle buyurur: “Yoksa ey Muhammed! Senin için Allah'a karşı ya­lan yere iftira etti mi derler? Allah dilerse senin kalbini mühürler, bâtılı da yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.” (Şûrâ 24) Yoksa onlar, o müşrikler peygamber yalan uydu mu diyorlar? Yoksa onlar peygamberin kendi kendine yalan uydurup kendi uydur­duğu bu sözleri Allah’a izafe ederek ona karşı yalan iftira ettiğini mi iddia ediyorlar? Yâni onlar Allah bir şey indirmemiştir. Allah zaten bir şey indirmez. Allah hayata karışmaz. Allah bizim hayatımıza karış­maz. Allah bize vahiy gönderip bizden bir şeyler istemez. Allah bu dünyayı yaratmış, bizleri yaratmış ve sonra da bizi kendi halimize bı­rakmıştır. Bildiğiniz gibi, keyfinize göre yaşayın demiştir. Hal böyley­ken Allah bize bir şey indirmemişken ey Muhammed, bunu sen kendin uyduruyor ve utanmadan bir de bunları bana Allah vahyediyor diyerek kendi yalanlarını Allah’a izafe etmeye kalkarak Allah’a iftira ediyorsun mu diyorlar bu adamlar? Seni yalancılıkla ve Allah’a iftira etmekle mi suçluyorlar peygamberim? Eğer gerçekten bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi sen böyle bir ko­nuda Allah’a yalan iftirada bulunmuş olsaydın mutlaka senin o kalbini mühürler, dilini koparır, beynini damgalar ve bu Kur’an’ı sana unuttu­rurduk. Onu senin kalbinden söküp alırdık. Senin vahiy kaynağını ke­sip kuruturduk. Tehdidi görüyor musunuz? Peki kime yapılıyordu bu? Allah’ın yeryüzünde en çok sevdiği kuluna ve peygamberine. Pey­gambere bile böyle bir tehdit söz konusuysa Allah’a yalan uyduranla­rın vay haline. Allah demediği halde Allah böyle diyor demek sûretiyle, ya da dediklerini demedi biçiminde gizlemek sûretiyle Allah’a yalan if­tirada bulunanların vay haline. Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde Al­lah’a yalan iftirada bulunmak. Efendim zaten Allah da bundan yanadır. Allah da bunu istemektedir diyerek Allah’ın istemediklerini Allah isti­yormuş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulun­mak demektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır. İslâm da laik­liği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir bunlar. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öne­riyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! diyerek, kimi­leri de bugün Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi de­meye çalışıyorlar veya dedirtmeye çalışıyorlar Allah’a, Kur’an’a. İşte bu da Allah’a yalan iftiradır. Efendim ben Kur’an’ı başından sonuna kadar taradım, orada baş örtmeye dair bir tek emir bile bulamadım diyen kişinin iftirası. Veya ben bu insanların kurtuluşu için bir tek yol biliyorum, o da de­mok-rasidir, bunun dışında başka sıhhatli bir çıkış yolu bilmiyorum di­yen adamın iftirası. Bütün bunlar Allah adına beyan ve Allah adına Allah’a yalan iftiralardır. Ya da yahudi ve hıristiyanlar, müşrikler bir hayat yaşıyorlardı ki baştan sona İslâm’dan uzak, ama diyorlardı ki işte bu yaşadığımız ha-yat Allah’ın istediği hayattır. İşte Allah’ın razı olduğu hayat budur. Allah kullarından böyle bir hayat ister. Bizler şu anda Allah’ın razı ol­duğu hayatı yaşıyoruz. Bizler Allah’ın elçisi Mûsâ’nın yolundayız, Îsâ’-nın yolundayız veya bizler Hanifleriz, yâni İbrahim’in yolundayız diyor-lar ve Allah’a yalan iftirada bulunuyorlardı. Halbuki yaşadıkları bu hayat ne Allah’ın istediği bir hayattı, ne de bu sözünü ettikleri pey­gam-berlerle ilgisi olan bir hayattı. İşte bu da Allah’a yalan iftirada bu­lun-maktır. Tıpkı bugün yaşadıkları hayat İslâm olmayan Müslümanların biz İslâm’ı yaşıyoruz, bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır demeleri gibi. Halbuki namazımızdan tesettürümüze kadar, siyasal yapılanmamızdan ekonomik sistemlerimize, hukuk tarzımızdan kılık kıyafet biçimimize, mücâdele metodumuzun meşruluğundan düğün dernek anlayışlarımıza, beşerî ilişkilerimizden soframıza kadar, ço­cuklarımızın eğitimine kadar yaşadığımız hayat bellidir. Kitap ve sün­netin, vahyin ortaya koyduğu İslâm’la ne kadar ilgisi var, ne kadar yok bu bellidir. Evet Kur’an’daki Allah’ın dediklerinin pek çoğunu insanlar de-ğiş­tirmişler ve böylece Allah’a karşı yalan iftirada bulunmuşlar. Me­selâ Kur’an’daki zikir kavramı değiştirilmiş, takva kavramı değiştirilmiş, kıraat kavramı, ihsan kavramı, dua kavramı, lânet kavramı, şehid kav­ra-mı, velî kavramı, zikir kavramı, iman kavramı, kabul ve ret kavram­ları, cennet ve cehennem kavramları, hattâ namaz kavramı bile de­ğişti-rilmiş. Bu kavramlara Allah’ın yüklediği anlamlar unutulmuş ve farklı farklı anlamlar verilmiş. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın kelimelerini tahrif etmişler, dedikle­rine sanki demedi, demediklerine de sanki dedi diyerek iftiralarda bu­lunmuşlardır. Yâni şu yahudi ve hıristiyanlar veya bugünün ehl-i kitabı olan Müslümanlar, kitabı bilenler eğer kitapla yaşa-ıyorlarsa her halde bu noktaya düşmüş olacaklardır. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Yâni eğer adamın hem kitaptan haberi var, hem de kitaptan habersiz, kitabın içeriğinden habersiz ve kitaba ilgisiz bir hayat yaşıyorsa elbette ke­lâmı vaz olunduğu mânânın ötesine berisine taşıracak, uzatacak, sündürecek ve elbette yapabildiğince tahrifat yapmak zorunda kala­caktır. Yâni Allah ondan, o âyetten ne kastederse etsin, o kendi kas­tını, kendi anlayışını o kelâma yüklemeye çalışacak ve aynen yahudi’-nin yaptığını yapacaktır. Bugünün insanlarından kim bu ko­nuya ör-nekse onların hepsi buna girmektedir. Aklediyor, mânâyı anlı­yor, ama düzenini bozmasın diye döndürüp dolaştırıp farklı mânâya çekebilece-ği bir yol arıyor. Meselâ adamlar okuyorlar âyetleri: Efendim işte burada tarikat anlatılıyor, burada parti anlatılıyor, burada bilimsel çalışma, burada örgütsel anlatım, burada zengin olmak, burada doktor olmak anlatılı­yor. Ya da işte burada bizim şeyhimiz, burada bizim kavmimiz, bizim ırkımız, bizim haberimiz, bizim liderimiz anlatılıyor. Burada bunlar an­latılıyor. Kısaca bu âyetler beni, bizi, anlatıyor ama, kesinlikle hak ol­duğumuzu, yanılmadığımızı anlatıyor diye, ayetleri hep kendi düzenle­rine, kendi haklılıklarına yorumluyorlar, uyguluyorlar. Ama bakın Allah diyor ki, ey peygamberim, bunu sen yapsay­dın senin işini bitirirdik, senin dilini koparır, beynini mühürler ve bu Kur’an’ı senin kalbinden söküp alırdık. Görüyor musunuz tehdidi? Kime yapılıyordu bu tehdit. Yeryüzünün en şerefli insanına. Demek k, bu konuda peygamber bile olsa gözünün yaşına bakılmıyor. Kur’an-ı Kerimde bunun gibi peygamberlerle alâkalı pek çok tehdit âyetleri görmekteyiz.
89. Kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdikleri­miz işte bunlardır. Kâfirler onları inkar ederlerse, inkar etmeyecek bir milleti onlara vekil kılarız. Evet Rabbimiz bu elçilerine kitap, hüküm, hikmet ve nübüvvet vermiştir. Rabbimiz elçilerine onunla hayatlarını düzenlesinler ve top­lumlarına onu ulaştırsınlar diye kitap vermiş ve bir de onu, o kitabı anlama, o kitabın âyetlerini kavrama ve hayatta uygulama bilgisi de­diği-miz hikmet vermiştir onlara. Hüküm vermiş toplumlarına karşı hâ­kimi-yet vermiştir. Hikmet; kitabı anlamak o kitabın âyetlerini yaşanan hayatın ha­diselerine intibak ettirebilme, sosyal olayları o kitabın âyetleriyle yo­rumlama, kitabın âyetleriyle problemleri çözümleme ve hayata düzen verme bilgisidir. İşte Rabbimiz elçilerine bu bilgiyi de vermiştir. Rabbimiz elçilerini kitap bilgisiyle, hikmet ve risâlet bilgisiyle do­natarak insanlığa haberci kılmıştır onları. İnsanlığın hayatına ka­rış-ma konusunda onları odak nokta seçmiştir. Allah’ın elçileri Rable­rin-den aldıkları bu kitapları ve suhufları toplumlarına okudular, anlat­tılar, uyguladılar, pratikte gösterdiler ve toplumlarına örnek oldular. Vahiy nedir? Kitap nedir? Vahiy ve kitap ne için vardır? Allah kulların­dan na-sıl bir kulluk ister? Tüm bunları toplumlarının gözleri önünde pratikte gösterdiler ve toplumları için en büyük rahmet kapıları oldular. Eğer bu insanlar onları inkar ederler ve Allah’ın kendilerine merhametinin gereği olarak açtığı bu rahmet kapılarından istifade et­mek istemezlerse, bilesiniz ki onları inkâr etmeyecek, onların kıymet­lerini bilecek bir milleti onlara vekil kılarız. Kim Allah’ın bu elçilerini küfreder Allah’ın bu hayatları son derece açık ne net elçilerini örter, örtbas etmeye çalışır ve toplumda bu elçilerin pratik hayatlarını, sün­netlerini gündeme getirmemeye, gizlemeye ve toplumun gözünden saklamaya çalışırsa, biz kâfir olmayan bir milleti onlara musallat ede­riz de onları o vekillerimiz vasıtasıyla yok ederiz, onlar eliyle onların defterlerini düreriz. Evet peygamberleri ve peygamberlerin yollarını örtmek isteyenleri yeryüzünden sileriz de onların yerine onların yerine peygamberlere bağlı bir kavim bir toplum getiririz. Dünyayı ve dünya­nın hâki-miyetini onların eline veririz diyor Rabbimiz. Evet Kur’an’ın en büyük müjdelerinden birisidir bu müjde ki da­raldığımız, bunaldığımız zaman Rabbimiz onu bizim karşımıza çıkarı­veriyor. Meselâ birisine anlatıyoruz, çırpınıyoruz, didiniyoruz ama adam anlamıyor. Sıkıldığımız, bunaldığımız, ümit inkisârına uğradığı­mız bir anda Rabbimizin verdiği bu müjde bizim imdadımıza yetişiyor, bu müjdeyle serinliyor ve bizi anlamak istemeyen adama diyoruz ki ne yaparsan yap! Nasıl inkar edersen et! Şunu biz biliyoruz, sen de ke­sinlikle bilesin ki, sen anlamasan da, sen kabullenmesen de senin oğullarından, senin kızlarından, senin yakınlarından birilerini Allah bu davaya vekil kılacak ve onlar bu mesajı anlayacaklardır. Evet Rabbimiz diyor ki burada, ey peygamberim! Ve ey pey­gamber yolunun yolcuları! Şu anda sizin çevrenizdeki bu kitabın mu­hatapları, bu mesajın muhatapları bu mesajı anlamasalar, anlamak istemeseler de, kitabı ve sünneti değersiz görseler ve bu mesajı ört­mek için ciddi bir çaba sergileseler de üzülmeyin. Yakında onun kıy­metini anlayacak ve bütün güçleriyle ona sarılacak bir vekil toplum getireceğiz. Siz bunu kafanıza takmayın ve ısrarla onu insanlara duyurmaya devam edin buyuruyor. Siz anlatın, babası dinlemezse oğlu dinleyecektir. Anası ilgilenmezse kayın pederi anlayacaktır. Biri dinle-mek istemezse öteki dinleyecektir. Siz bunu dert edinmeden anlatmaya bakın diyor.
90. İşte bunlar Allah'ın doğru yola eriştirdikleridir, onların yoluna uy, "Sizden buna karşılık bir ücret istemem, bu sadece herkes için bir hatırlatmadır" de. Evet bu peygamberler Allah’ın kendilerine hidâyet ettiği ve aynı zamanda Allah’ın izniyle insanları hidâyete ulaştıran, insanları küfür ve şirk bataklıklarından, isyan ve itaatsizlik badirelerinden, ka­ranlık-lardan nûra, hidâyete ve aydınlığa çıkaran kimselerdir. İnsanlara yol gösteren mihmandarlardır onlar. İnsanları dünyada en doğruya, en güzele, en mutlu ve mesut bir hayata, âhirette de ebedî kurtuluş ve cennete çağıran kimselerdir. İşte Allah’ın elçilerin varlık sebebi budur. Onlar Allah tarafın­dan yeryüzüne açılmış Allah’ın rahmet kapılarıdır. Öyleyse ey pey­gamberim! Sen onların yoluna uy! Sen onların hidâyetlerine tabi ol! Ve sizler de ey peygamber yolunun yolcuları! Sizler de tıpkı peygam­beriniz gibi bu hidâyet rehberlerinin yollarına uyun! Onların parlak iz­lerine tabi olun. Adım adım onları takip edin. İşte En'âm sûresinin bu bölümünde Rabbimizin bu hidâyet reh­berlerini zikretmesinin, gündeme almasının sebebi de işte budur. Bu kadar peygamberi lâf olsun diye göndermedi Allah. Lâf olsun diye burada zikretmedi onları. Onlara uyulsun diye, onlar örnek alınsın diye, onlara tabi olunsun diye, onların hayatları adım adım takip edil­sin ve sonunda insanlar onların ulaştıkları makamlara ulaşsınlar diye anlattı. İşte peygamber budur. Peygamber kişinin hayatında örnek al­dığı ve izinden gittiği kimsedir. Evet biliyoruz ki peygamber dinde te­meldir ve kişinin örneğidir. Peygamber bizim hayatımızda âmir ve nâ-hiydir. Peygamberin bizim hayatımızda evet veya hayır deme, em­ret-me ve yasaklama yetkisi vardır, hakkı vardır. Zaten peygamberin pey-gamber oluşunun hikmeti de buradadır. Bakın çocukluğumuzdan bu yana bize bir peygamber öğretti­ler. İşte Sıdk sahibi, ismet sahibi, emanet, fetanet ve tebliğ sıfatlarının sahibi bir peygamber anlattılar. Bu sıfatlar onun kendisiyle ilgili yönü­dür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ve kabul etmişim ben. Yâni peygamberin doğru sözlü olduğunu, doğru söylediğini, günahsız olduğunu, emin olduğunu, zeki olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz olarak insanlara tebliğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Ama bilelim ki sadece bunu kabullenivermem benim bi­rini peygamber olarak kabullenmen mânâsına gelmeyecektir. Benim birini peygamber kabul etmem demek bunları kabullen­mekle beraber, onu bu sıfatların sahibi bilmek ve inanmakla beraber aynı zamanda onun benim hayatımda âmir ve nâhiy oluşunu da kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi bu sıfatların sahibi olarak ka­bul eder, ama onu hayatımda âmir ve nâhiy olarak kabul etmezsem, yâni hayatımda emredici ve nehy edici biri olarak bilmezsem onu peygamber olarak kabul etmiş sayılmayacağım demektir. Zira pey­gamberin peygamber olarak kabul edilmesi demek onun hayata ha­kim olması demektir. Benim hayatımda bir şey kabul edilecekse, bir şey reddedilecekse, evet veya hayır denecekse, bu olmalı, bu olma­malı, bu yapılmalı, bu yapılmamalı denecekse bunu o demelidir ve ben yapmalıyım. Yâni benim birini peygamber kabul etmem demek her şeyimle adım adım onu takip etmem demektir. İzinden gitmem demektir. Her şeyimle kendisine benzemem ve kendisine her konuda teslim olmam demektir. Değilse işte bir zamanlar böyle bir peygamber yaşamış, adı şuymuş, babası şuymuş, doğum tarihi şuymuş, şurada doğmuş, şurada vefat etmiş. Bunları bilmek değildir peygambere iman. İşte bakın burada, âyet-i kerîmede Rabbimiz üstelik bunu bize de demiyor da peygamberi Hz. muhammed (a.s)’a diyor. Ey pey­gam-berim! İşte senden önce yaşamış ve hayatlarını bu kitapta sana anlattığım peygamberlerim hidâyet rehberleridir. Öyleyse sen de onlara uy, onlara tabi ol diyor. Elbette anlıyoruz ki ona denen aynı zamanda onun şahsında onun yolunun yolcuları olarak bize de denmektedir. Bunlar, bu peygamberler Allah tarafından seçilmiş, Allah tarafından eğitilmiş ve hayatları da yine Allah tarafından yasallaştırılıp onaylanmış olarak bize örnek olarak sunulmuş kimselerdir. İşte bizim için en mükemmel örnekler en mükemmel imâmlar bunlardır. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman, kendilerini taklit ettiğimiz zaman kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel örnekler. Hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar. Öyleyse biz kendimiz için onları örnek bilmek zorunda oldu-ğumuz gibi, insanları da Allah’ın bu örnek insanlarına çağırmak zo-rundayız. Gelin ey insanlar, yeryüzünde en güzel örnekler bunlardır. Gelin yeryüzünün en emin, en güvenilir örneklerine benzeyelim. Gelin onları örnek alalım demek zorundayız. Ama biz onları bırakıp da birbirimizi ya da içimizden birilerini ör­nek aldığımız zaman, Allah’ın onaylamadığı bir hayat bizim için ör­nek olamaz. Bundan dolayıdır ki toplumun kendilerini örnek kabul et­tikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hacılar, hocalar, mürşidler, şeyh­ler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bilmeliler: İnsanlara gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin hayatları Allah tarafından onaylanmış elçilere benzeyelim. Gelin kitabın dediği gibi olalım. Gelin sünnetin dediği gibi yaşayalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendi­mize veya kendimiz gibilere çağırmayalım. Gelin bizim gibi olun. Gelin bizim gibi yaşayın. Bizi örnek alın. Biz nasıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın demeyelim. Eğer insanlar bizi örnek alır, bizim gibi olmaya çalışırlarsa biz-de çakılır kalırlar ve bizi aşamazlar, ancak bizim kadar olabilirler. Daha öteye geçemez bu insanlar. Biz de hiçbir zaman mükemmel değiliz. Hiçbir zaman eksiksiz değiliz. Bizim hayatımız Allah tarafın­dan o-naylanmış değildir. Öyleyse bize düşen Allah’ın elçileri gibi olmak ve zinhar Allah kullarını Allah’ın elçileri gibi olmaya çağırmaktır, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Ne olursak olalım, kendimiz de dahil hiç bir insanın peygamber yerine ikame edilmesi kesinlikle mümkün değildir. Tüm irşatçıların görevi budur. Peygamber örneğini bende gö­rün! Peygamberi benim şahsımda tanıyın! Ben gibi olun! Biz gibi olun! Bizi taklit edin! diyerek insanları saptırmaya çalışan kimselerin kim olurlarsa olsunlar pek çok peygamber modeli ortaya çıkarmaları su­çu-nu, böylece bu ümmeti parça parça etme suçunu üslendiklerini de asla unutmamalıyız. O zaman gerçek örneği bulamayan çeşitli ör­nek-lere çakılıp kalan bu ümmet şu anda acı acı seyrettiğimiz gibi bir­bir-lerini yemekten, birbirlerini reddetmekten de kurtulamayacaklardır. Buna karşılık sizden bir ücret de istemiyorum ve bu kitap, bu mesaj bütün âlemler için bir zikradır, bir tezkiradır. Size yaptı­ğım bu iş adına sizden bir ecir, bir ücret istemiyorum. Ben Allah’ın âyetlerini size tebliğ etmeme, Rabbimin emirlerini size duyur­mama, Rabbimin istediği kulluğu örneklemeye karşılık sizden her hangi bir ücret istemiyorum. Yaptığım bu hizmet karşılığında siz­den bana bir şeyler vermenizi istemiyorum. Bana, şahsıma mallar mülkler vermenizi, saraylar köşkler ikram etmenizi, beni atlarınıza develerinize bindirmenizi, bana ballar baklavalar ikram etmenizi, beni sırtınızda taşımanızı, elimi ayağımı öpmenizi, bana çaylar, kahveler ikram etmenizi istemiyorum. Yaptığım bu görev karşılı­ğında bana minnet duymanızı, bana bir teşekkür bile etmenizi is­temiyorum. Sizden bana yapmanız gereken hiçbir şey istemiyo­rum. Şûrâ sûresinin 23. âyetinde ifade edildiğine göre sadece kurbama meveddet istiyorum dediği anlatılır Resûlü ekremin. Evet Allah’ın Resûlü kurbaya meveddet istiyor. Bugün biz de bundan şunu anlıyoruz. Peygamber (a.s) in vazifesi de mü'min olarak bizlerin vazifesi de tebliğ ettiğimiz, din duyurduğumuz kim­selerden hiçbir şey istememektir. Eğer birileriyle ilişkimiz sadece din alışverişine dayanıyorsa onlardan hiçbir şey almamalıyız. Yâni birilerine âyet ve hadis anlatıyorsak, birilerine din duyuruyorsak ve din duyurduğumuz, tebliğ ettiğimiz bu insanlarla herhangi bir ya­kınlığımız, arkadaşlığımız veya akrabalığımız yoksa kesinlikle on­lara yaptığımız bu tebliğin karşılığında hiçbir şey almamalıyız. Hiçbir ikram, hediye kabul etmemeliyiz. Eğer karşımızdaki sadece kendisine din duyurduğumuz için bize bir şeyler ikram ediyorsa bu kesinlikle rüşvettir ve bundan ısrarla kaçınmak zorundayız. Ama onlarla bunun ötesinde herhangi bir akrabalığımız varsa o zaman onların hediyelerini ve ikramlarını kabul edebiliriz. Bunda bir sakınca yoktur. Anlaşılmadı mı? Bir daha söyleyeyim: Birileriyle ilişkimiz sadece din alışverişiyse, yâni bunun dışında onlarla hiçbir arkadaşlık veya akrabalık ilişkimiz yoksa ve de ikram eden kişi sadece biz kendisine din duyurduğumuz için ikramda bulunuyorsa onu kesinlikle kabul etmemeliyiz. Ama böyle değil de ikram eden kişi eğer biz kendisine din duyurduğumuz için değil de Müslümanlık ölçüsüyle ikram ediyorsa veya bir adam düşünün ki sıradan herkese bir şeyler ikram ediyorken bize de ikramda bu­lunmuşsa bu ikramı kabulde herhangi bir mahzur yoktur. Bir de karşımızdaki ihtiyaç olan bir şeyi ikram ediyorsa onu da kabulde bir mahzur yoktur. Zira ihtiyaç olan şeyin ikram edil­mesi tebliğcinin insan makamına indirgenmesidir. Yâni açsak ye­mek ikram edilmesi, susuzsak su ikram edilmesi, odunumuz yok-sa odun ikram edilmesi gibi. Ama ihtiyacı yokken para ikram edil­mesi veya ihtiyacı yokken halı ikram edilmesi caiz değildir. Sizden bir şey istemiyorum, çünkü bu benim size sundu­ğum Kur’an, bu size sunduğum mesaj tüm âlemler için bir zikradır. Öyle değil mi ama? On dört asır öncesine gidiyoruz. Başlarında başlar başı olduğu halde bir avuç Müslüman Müslümanlık savaşı veriyor. Allah’ın Resûlü Rabbinden kendisine gelmiş hidâyet hedi­yesini insanlara anlatabilmek için kendisini parçalarcasına yırtını­yor, çabalıyor. Onunla beraber onun davasına gönül vermiş bir avuç Müslüman perişan bir durumda. Bazen yiyecek bulamıyor, bazen bulduklarını yiyecek takatleri kalmamış, bulduklarını Müs­lüman kardeşlerine ulaştıramıyorlar, Kur’an okumaları, namaz kıl­maları açıktan ezan okumaları bile bazen mümkün olmuyor. Bir kısmı birazcık rahat bir nefes alabilmek için Habeşis­tan’a hicret etmiş. O günün Mekke’si, o günün Roma’sı o günün Bizans’ı ve tüm dünyası bu garibanları yutmak için ağzını açmış. Acaba mı ki diye gittiği Taif Allah Resûlünün yüzüne kapanmış. Tek hamisi Ebu Talip hayata gözlerini kapamış. Tutunabilecek tek dalları kal-mamış. Müşteriler çekilmiş, müdür sizinle irtibatı kesmiş, toplum sizi dışlamış, tâğutlar soruşturmalarını kovuşturmalarını başlatmış, mahkemeler aleyhinizde davaları çoğaltmış, timsahlar peşinize takılmış, aileniz hattâ karınız kızınız bile davanıza köstek olmak için ayak bağı olmak için sizden yüz çevirmiş. İşte böyle bir durumda karşınıza tutunacak bir dal, bir âyet çıkıyor. Kulum hiç korkma! Hiç üzülme! Hiç mükedder olma! Bu inandı­ğın, bu yolunda olduğun, bu bayraklaştırdığın dava öyle ulvi, öyle yüce bir dava ki sadece Kureyş’e değil, sadece Mekke’ye değil, sadece Bizans’a ve Roma’ya değil, sadece Osmanlıya Selçukluya değil, sadece Türkiye’ye, Konya’ya değil tüm âlemlere bir zikradır bu dava. Tüm dünyaya zikradır bu kitap. Unutma ki bu kitap Benim kita­bımdır. Bu dava Benim davamdır. Bu davanın arkasında Ben varım. Sen hiç üzülme, bu dini, bu davayı insanlara Ben duyuracağım. Bu kitabı insanların gönüllerine Ben yerleştireceğim. İşte âyet-i kerîme­sinde Rab-bimiz bu yolun yolcularına bu müjdeyi veriyordu. Öyleyse bir Müslüman olarak, bu davaya gönül vermiş bir Al­lah eri olarak ben babam da yol vermese, ailem de dinlemese, çev­rem de alaya alsa, tâğutlar ve onların kanunları da beni kuşatsa, çev­rem de beni kıskaca alsa ne gam âyetle anlıyorum ki ben Rabbimin safındayım. Ben Rabbimle aynı saftayım. Rabbime dayanmış biri ola­rak, melekle teyit edilmiş biri olarak kimden ve neden korkacağım da ben? Çevremdekiler, çağımdakiler anlamak, dinlemek istemediler diye niye üzüleceğim ben? Buradakiler anlamak istemedilerse orada­kiler anlayacaktır. Bugünküler dinlemek istemedilerse bile yarınkiler dinleyeceklerdir. Çünkü unutmayalım ki bu kitap, bu mesaj sadece burası ile sınırlı değildir. Sadece Konya ile, sadece Türkiye ile sınırlı değildir. Sadece bugünle sınırlı değildir. Tüm âlemlere, tüm zamanlara yönelik bir kitaptır, bir mesajdır.
91. "Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. De ki: "Mûsâ'nın insanlara nûr ve yol gösterici olarak getirdiği Kitabı kim indirdi? ki siz onu kâğıtlara yazıp bir kısmını gösterip ço­ğunu gizlersiniz, atalarınızın ve sizin bilmediğiniz, size onunla öğretilmiştir." "Allah" de, sonra onları daldıkları sapıklıkta bırak, oynasınlar. Gerçekten bu insanlar Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar. Allah’ı hakkıyla tanıyamıyorlar. Gerçekten bu insanlar Allah’ın zâtını, sıfatla­rını, rubûbiyetini, ulûhiyyetini, azametini, kibriyasını ve rahmetini tanı­yamadıkları gibi, Onun kitabını, âyetlerini, peygamberlerini de hak­kıy-la tanıyamadılar, tanıyamıyorlar. Allah’ın kitap göndermesindeki, peygamber görevlendirmesindeki hikmetini, yeryüzünü yaratmasın­daki gâyesini, insanları var etmesindeki muradını tanıyamadıklarını, bilemediklerini anlatıyor Rabbimiz. Tanıyamadılar Rablerini de dediler ki: Allah yeryüzünde hiçbir insana bir şey indirmemiştir. Allah yer­yüzünde hiçbir kimseyi elçi seçip ona vahiy göndermemiştir. Allah va­hiy göndermez dediler. Allah hayata karışmaz dediler. Allah bizim iş­lerimize karışmaz dediler. Allah bizim hukukumuzu bilmez dediler. Allah kılık kıyafetten anlamaz dediler. Allah ekonomik düzenlemeleri, Allah siyasal yapılanmaları bilmez dediler. Bu işleri düzenleyecek bi­zim başka tanrılarımız var, bizim yeryüzü tanrılarımız var dediler. Al­lah bizim hayatımıza karışmaz, biz dilediğimiz gibi yaşarız dediler. Tabi Mekkeli cahil müşrikler bu kanaate varırken de sordular akıl hocalarına. Medineli akıl hocaları olan, Allah konusunda, din ko­nusunda, kitap konusunda, peygamber konusunda kendilerinden ilerde gördükleri, kitap bilgisi konusunda, peygamber bilgisi konu­sunda tecrübeli gördükleri Medineli yahudi bilginlerine, yahudi Ha­hamlarına sordular. Tarihin eski çağlarından beri Allah’ın kendilerine pek çok peygamberler gönderdiği, pek çok kitaplar gönderdiği yahudilere sor­dular. O hainler de dediler ki hayır, Allah kesinlikle ne peygamber se­çer, ne de kitap gönderir deyiverdiler. Allah’ın bu son elçisi kendile­rinden çıkmadı diye, bu son kitap kendilerine gelmedi diye kıskanç­lıklarından, gayızlarından, kinlerinden bu yahudiler böyle deyiverdiler. Allah yeryüzünde hiç kimseye vayih göndermez deyiver­diler. Böylece bu alçaklar kendilerini de, kendi yollarını da, kendi dinlerini de, kendi kitaplarını da reddediverdiler. Tüm kendi inanç manzumelerini ve tarihlerini de reddediverdiler. Kendi bindikleri dalla­rını da kesip atıverdiler. Veya daha önce Mûsâ (a.s)'a indirilen Tev­rat’ı da Îsâ (a.s)'a indirilen İncili de reddediverdiler. Sırf son elçi Hz. muhammed (a.s)'a gönderilen kitabı diskalifiye edebilmek ve kendile­rini bu son kitaba iman etmeme konusunda sorumluluktan kurtarabil­mek için için söylüyorlardı bunu. Ama bunu söylerken de kendi ken­dilerini de reddettiklerinin farkında değillerdi hainler. Böyle diyen bu kâfirlere karşı bakın şimdi soruyor Rabbimiz: Peygamberim sor onlara bakalım. O hainler Allah bir şey indir­medi diyorlar, sor bakalım onlara: Madem ki Allah hayata karışmaz, madem ki Allah elçi göndermez, vahiy göndermez. O zaman söylese­nize Mûsâ (as)'ın insanlara nûr ve yol gösterici olarak getirdiği Tev­rat’ı kim indirmiş? Madem Allah bir şey indirmez, Allah kitap gönder­mez, Allah peygamber göndermez, Allah hayata karışmaz diyorsu­nuz. Peki o zaman Mûsâ’ya gönderilen, kendi kitapları olduğunu iddia ettikleri Tevrat’ı kim indirmiş? Allah bir şey indirmez derken peki Tev­rat’ı kimin indirdiğini söyleyeceksiniz? Dün peygamberine bunu sor­masını istemişti Rabbimiz, bugün biz de soracağız bunu onlara. Söy­leyin bakalım ey kâfirler! Söyleyin bakalım ey Allah hayata karışmaz diyerek küfrün daniskasını gerçekleştiren kâfirler. Ey bizim de kitabı­mız var diyenler. Ey bizim de peygamberimiz var diye övünenler. Bir yandan bizim de kitabımız var, bizim de peygamberimiz var diye gu­rurlanıp o kitap ve o peygamberle uzaktan ve yakından en küçük bir ilginiz kalmadığı halde kendi kendinizi avutmaya devam ettiğiniz o ki­tabı, o Tevrat’ı kim indirmiş ki: Onu, O Tevrat’ı, O Allah’ın nûr olarak, Furkân olarak indirdiği Tevrat’ı kırtaslara döktünüz, kâğıtlara yazdınız ve bir kısmını gizleyip, bir kısmını insanlara gösterdiniz. Yanlış söyledim, çoğunu gizleyip bir kısmını insanlara gösterirsiniz. Halbuki sizler ve atalarınız bilmedikle­rinizi onunla öğrenmiştiniz. Bir zamanlar onunla yol bulmuş, bilme­diklerinizi onunla öğrenmiş, o kitap sayesinde yeryüzünün en üstün ve en güçlü toplumu olmuştunuz. Evet kitabı sayfa, sayfa yaptınız. Parça parça yaptınız da ço­ğunu gizleyip bir kısmını açıkladınız. Ya da onu sadırlardan, göğüs­lerden satırlara döktünüz. Kalplerinizden çıkarıp onu kâğıtlara hasret­tiniz. Güzel yazım türleri geliştirdiniz, ama onunla amel etmeyi bir ke­nara aldınız. Kitabın işini bitirdiniz. O kitabın işini bitirirler de başka kitap göndermez mi Allah? Onlar gönderdiği kitabına böyle davrandı­lar diye bir daha kitap göndermeyecek miydi Rabbimiz? Elbette onlar böyle yaptılar diye yeryüzünü vahiysiz ve kitapsız bırakacak değildi Rabbimiz.
92. Bu indirdiğimiz, kendilerinden öncekileri doğrulayan Mekkelileri ve etrafındakileri uyaran mübarek Kitaptır. Âhirete inananlar buna inanırlar, namazlarına da devam ederler. Ve işte bir kitap daha. İşte kitap. Onu indirdik mübarek olarak, bereket olarak, bereket kaynağı olarak. Kitabın geldiği kaynak bereket kaynağı olduğu gibi, kitabın kendisi de bereket kaynağıdır. Kitabın kendisi bizzat bereket kaynağı olduğu gibi bu kitap muhataplarını be­reketlendirir. Yâni bu kitap, bu kitaba iman edip onunla hareket edenlerin hayatlarını da bereketlendirir. Bu kitap kendisiyle hareket eden, hareket noktasını bu kitaba göre ayarlayan mü'minlerin gecele­rini, gündüzlerini, hayatlarını, ömürlerini amellerini, düşüncelerini ve tüm eylemlerini bereketlendiren ve ölümsüzlüğe ulaştıran bir kitaptır. Bu kitabın bir başka özelliği de: Oluşudur. Yâni önündekileri tasdik edici bir kitaptır bu kitap. Ya da önündekileri, kendisinden önceki kitapları Tevrat’ı, Zebur’u, İn­cil’i tasdik eden bir kitaptır bu kitap. Biliyoruz ki kitaplar ve peygamberler aynı kaynaktan geldiği için birbirini asla nakzetmezler. Aksine bütün Kitaplar ve tüm pey­gam-berler birbirini destekler. Hz. Îsâ da bakın şöyle demişti: "Hani Meryem oğlu Îsâ: Ey İsrail oğulları ben size Allah’ın pey­gamberiyim. Benden önceki Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmet isimli bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim. de­mişti." (Saf 6) Yâni ben yeni, garip, türedi birisi değilim! Size duymadığınız, bil­mediğiniz bir din de getirmiş değilim! Bu dini daha önce Mûsâ da ge­tirmişti! O halde ben, benden önceki Tevrat’ı yalanlamaya değil, tas­dik etmeye geldim! Bunun mânâsı şudur: 1- Benden önce Tevrat’ta benim geleceğime dair verilen müjde işte şimdi gerçekleşiyor. Tevrat’taki kayıtları ispatlamak için Rabbim beni size gönderdi. 2- Bunun bir ikinci mânâsı da: Ben, Allah’ın Resûlü olan Ah-med’in geleceğine dair Tevrat’ın verdiği müjdeyi tasdik etmek üzere dünyaya geldim! Bakın şimdi ben de onun geleceğini size müjdeliyor ve haber veriyorum demektir bunun mânâsı. Yâni bu âyet açıkça Resûlü Ekrem’in bizzat adı da verilerek Hz. Îsâ’nın ağzıyla dünyaya geleceğine dair müjdeyi ihtiva etmektedir. Bakara’da da öyle deniyor bakın: "Sizin yanınızda olanı tasdikçi olarak" Bundan şunu anlayamayız: Tasdik edici Kur’andır, tasdik ettikleri de Tevrat, Zebur ve İncil’dir. Ama bu tasdiki şöyle anlayamayız: Yâni Kur’an-ı Kerîm kendisi önüne sürülen her şeyi tasdikçi değildir. Hani şimdi kimi muhtarların fonksiyonu sırf budur değil mi? Götürürsünüz imzalar, başka itiraz hakkı yoktur. Kur’an böyle değildir. Ya ne? Hani Kur’an’ların üzerinde "Mus­hafları tetkik cemiyeti imzalamıştır" diye mühür, imza filan var ya, sanki öyle. O imza olmadan bu Kur’an olmazsa sanki bu da öyle. Kur’an diye arzedileni bu tasdik edecek o zaman bu Kur’an olacak. Tevrat diye, İncil diye, Allah’ın gönderdiği kitaptır diye önüne sunu­lan-ları tasdik etme ve reddetme yetkisine sahiptir bu kitap. Allah’ın rı­za-sına uygun ameldir diye, Allah’ın razı olduğu sistemdir diye önüne su-nulanları tasdik ve ret hakkına sahiptir bu kitap. Allah’ın emrettiği eğitim sitemi budur diye, Allah’ın razı olduğu kıyafet budur diye, Al­lah’ın istediği kazanma harcama budur diye önüne tasdik için sunulan şeyi tasdik etmek veya reddetmek makamındadır Kur’an. Kur’an’ın böyle bir dinamizmi var yâni. Yâni arzedersiniz ki­ta-ba, şöyle bir düğün modeli, şöyle bir kazanç modeli, şöyle bir ter­biye modeli, böyle bir çocuk eğitimi modeli veya şöyle bir tapınma modeli veya böyle bir ulviyet, kutsiyet modeli, böyle bir zikir modeli, böyle bir takva modeli. Bunu Kur’an’a arzedersiniz, ey Kur’an! Ey yüce Kur’an! Biz düşündük, taşındık bunu münasip gördük! Biz bunu Tevrat’tan aldık! İncil’den bulduk! Allah demişti bunu! Mûsâ demişti! Îsâ demişti bunu! Filanların falanların hatırı içindi! Valla hiç ırgalamaz yâni onu ta-biri caizse. Bakar ona bu kitap, eğer doğru görürse, tasdik ederse, ta­mamdır, doğrudur, münasiptir derse, tamam o doğrudur. Yok eğer tasdik etmezse, doğru bulmazsa işi bitmiştir onun diyoruz. Artık onun iyiliği, doğruluğu konusunda tüm dünya birleşmiş olsa da boştur. Değilse Kur’an, Tevrat ve İncil’i hep tasdik edici, tasdik etmek zorunda olucu değildir yâni. Eğer Kur’an Tevrat ve İncil’in orijinalini tasdik edecekse hani yok ki zaten bunların orijinalleri ortada. Bunların orijinalleri Kur’an’ın gelişinden kıyâmete kadar ki dönemde tasdik edilmiş değildir. Zaten Kur’an Tevrat ve İncil’de insanlara sunulacak mesajın orijinalini insanlara sunmuş bir kitaptır. Onlardaki doğruların tamamı Kur’an’la sunulmuştur. Bu yüzden onların orijinallerini ara­maya, bulmaya da gerek kalmamıştır, diyoruz. Önündekini, yanınızdakini tasdikçi olarak indirdiğimiz bu kitaba inanın! Ey ehl-i kitap, sizler sizden başkalarının yanında olmayan bir bilgiye, bir kitap bilgisine, bir vahiy bilgisine sahipken sakın bu kitaba inanmazlık yapmayın! Sakın bu son kitabı reddetmeye kalkışmayın. Ya da bu mesajın yeryüzündeki insanların hayatını düzenleme konu­sunda en doğru yol olduğunu bile bile, bu bilgiye sahipken onu ilk in­kar edenler sizler olmayın! Halbuki bu kitap kendi yanlarındakini kabul ediyor ve reddet-mi­yordu. İşte Rabbimiz bundan dolayı elinizdekini tasdik edici ve ondaki bozulmuşları düzeltici, eksikleri tamamlayıcı ve kıyâmete kadar değişmeyecek bir özelliğe sahip kılınmış olan Kur’an-ı Kerîmi kabul edin! Ona inanın, diyordu. Ona iman edin, diyordu hem bize, hem de ehl-i kitaba. Sonra da bu kitabın geliş amacını şöylece anlatıyor Rab-bimiz : Bu kitabın geliş amacı da şehirlerin anası olan Ümmü’l Kura olan Mekkelileri ve etrafındakileri uyarmak içindir. Evet demek ki bu kitap indirildiği şehir olan, şehirlerin anası olan, anakent olan Mek-ke’yi, Mekkelileri uyarmak ve dalga dalga tüm şehirleri, tüm kentleri, tüm dünya insanlığını uyarmaktır. Öyleyse bizler tüm yeryüzünde duymadık bir tek insan kalmayacak biçimde insanlara bu kitabı ulaştırmakla mükellefiz. Bu kitabın âyetlerini, bu kitabın uyarısını tüm dün-ya insanlığına ulaştırmak zorundayız. Öyle ki yeryüzünün en uzak noktalarına götürmeliyiz ki benim bundan haberim yoktu diyebilecek bir tek insan bile kalmamalıdır. Heyhat ki biz bunun mesajını babala­rı-mıza, analarımıza, hanımlarımıza bile duyuramadık, değil ki dünya­nın en uzak noktalarına ulaştırabilelim. O zaman sorumluluğumuzun sını-rını siz düşünün. Ama bu kitaba ancak âhirete inananlar ve namazlarını muha­faza edenler iman ederler. Bu kitabın sorumluluğunu ancak âhiret sancısı çeken, âhirette Rablerine verecekleri hesabın derdiyle tir tir tit­reyenler ve bir de namazlarını muhafaza edenler anlarlar. Namazı muhafazanın mânâsını beş altı hafta önce Mearic’te anlatmaya ça­lışmıştım, onun için burada üzerinde durmuyoruz.
93. Allah'a karşı yalan uyduran veya kendisinden bir şey vahyedilmemişken "Bana vahy olundu", "Allah'ın in­dirdiği gibi ben de indireceğim" diyenlerden daha zalim kim olabilir? Bu zalimleri can çekişirlerken melekler elle­rini uzatmış, "Canlarınızı verin, bugün Allah'a karşı hak­sız yere söylediklerinizden, O’nun âyetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltıcı bir azapla cezalandırılacak­sınız" derken bir görsen! Allah’a yalan iftirada bulunandan daha zalim kim vardır? Al-lah’a yalan iftirada bulunmak konusunda sûrenin daha önceki bölüm­lerinde epey bir şeyler demeye çalışmıştık. Bana göre Allah şöyle ol­malıdır! Bana göre Allah böyle buyurmalıdır! Bana göre Allah’ın dini böyledir! Bana göre Allah’ın kitabı böyle olmalıdır. Allah’ın kitabı da böyle buyurmaktadır. Allah da demokrasiden yanadır. Din de bu tür bir kıyafetten yanadır. Bana göre Allah hayata karışmamalıdır. Bana göre kılık kıyafetin bu kadarını da Allah istememektedir diyerek Al-lah’a iftirada bulunanlardan daha zalim kim vardır? Allah’tan habersiz oldukları halde Allah hakkında konuşanlar. Dinden habersiz oldukları halde din konusunda konuşanlar. Kur’an-dan habersiz oldukları halde Kur’an hakkında konuşanlar. Peygam-beri tanımadıkları halde peygamber hakkında fikir yürütenler, ahkâm kesenler. Kendi fikirlerini, kendi görüşlerini ve hevâlarını Kur’an’la peygamberle ve dinle özdeşleştirmeye çalışanlar. Allah öyle olmadığı halde Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye çalışanlar. Böyle olmalısın ya Rabbi! Biz senin böyle olmanı istiyoruz! Sen bizim istediğimiz gibi olmak zorundasın diyerek Allah’ı yönlendirmeye çalışanlar. Demedi­ğini dedi, dediğini de demedi diyerek zorla kitaba kendi hevâlarını söyletmeye çalışanlar. Peygamber de böyleydi, peygamber de bizim düşüncemizin üyesiydi diyerek peygamberi şartlandırmaya çalışan­lardan daha zalim kim vardır? Bir de: Allah kendisine bir şey indirmediği halde, Allah kendisine vah-yetmediği halde, Allah kendisine hiçbir bilgi vermediği ve kendi­sine kitap da göndermediği halde bana böylece vahy olundu diyerek Allah’a iftira eden kimseden daha zalim kim vardır? Adamın zulmünün boyutuna ve büyüklüğüne bakın ki Allah kendisine hiçbir bilgi, hiçbir vahiy indirmediği halde Allah bana vahyediyor ki bu böyledir diyerek kendi sahtekârlıklarını Allah’a izafe etmeye çalışıyor. Bundan daha zalim kimse olur mu? Halbuki Allah sadece elçilerine vahyeder. Allah peygamberlerinden başkalarına asla vahiy göndermez. Evet adam kendisini peygamber olmadığı halde ve de Allah kendisine hiçbir vahiyde bulunmadığı halde nasıl oluyor da adam ken-di düşüncesini, kendi hevâsını vahiyle özdeşleştirmeye çalışıyor? Ya da dinden, kitaptan ve peygamberden hiçbir nasibi olmadığı halde ba-na vahy olunuyor, bu konuları ben de bilirim demeye çalışıyor? Dikkat ederseniz âyet-i kerîmenin bu bölümünde Allah bana vahyediyor diyerek kendi hevâsını, kendi fikirlerini Allah’a izafe ede­rek böylece Allah’a iftira eden ve Allah kullarını aldatmaya çalışan kimseden söz ediliyor. Burada böyle derken bakın bundan sonra da bu adamın şöyle dediği anlatılır: Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm. Allah’ın indirdiği gibi ben-de bir şeyler indireceğim. Allah’ın indirdiği gibi ben de vahiy indi­rebi-lirim. Vahiy indirmeye benim de gücüm yeter. Din koymaya, hü­küm koymaya, kanun vaz etmeye benim de gücüm yeter. Ben de din belirleyebilirim. Ben de yasa belirleyebilirim. Ben de hayat programı yapabilirim. Ben de Allah kadar bu insanların nasıl yaşamaları gerek­tiğini, nasıl bir siyasal yapı, nasıl bir ekonomik yapı, nasıl bir eğitim sistemi uygulamaları gerektiğini, nasıl bir hukuk takip etmeleri gerek­tiğini bilirim diyen kimseden daha zalim kim vardır? Evet ben de Allah kadar bunları bilirim diyerek Allah’ın hayat programını diskalifiye ede­rek kendi hevâlarını Allah kullarına dayatan ve Allah kullarını Allah’a kulluktan koparıp kendi hevâlarının kulu kölesi edinen ve bu haliyle de Allah’la yarış içinde olan kimseden daha zalim kim vardır diyor, Rab-bimiz. Dikkat ediyor musunuz? Adamlar sanki Allah’la yarış içindeler. Dediklerinde ne kadar tutarsız olduğunu görüyoruz âyet-i kerîmede. Bazen daraldıkları zaman Allah bize de vahyediyor, bizim dediklerimiz de Allah’ın arzularına uygundur, Allah da bunu istiyor diyerek hevâ-larını Allah’a izafe etmeye çalışıyorlar. Bazen kendilerinin pey­gamber olduklarını iddia ederek söylediklerinin kendilerine Allah tarafından vahyedildiğini iddia ederek peygamberlik pozları oynuyorlar. Bazen kendilerini tanrı makamında görerek, insanlara kendilerini tanrı olarak lanse ederek, O’nun bildiği kadar biz de biliriz! O’nun vahyettiği gibi biz de vahyedebiliriz! diyorlar. Bazen tanrılık pozları oynuyorlar, ba-zen de peygamberliğe soyunuyorlar. Garip bir şey. Bazen biz de tan-rıyız demeye çalışıyorlar ve kendi peygamberlerini seçip onlara va-hiylerini gönderiyorlar. Seçiyorlar valilerini, seçiyorlar hakimlerini, se-çiyorlar müdürlerini amirlerini ve onlara vahiylerini gönderiyorlar, bun-ları aynen istediğimiz gibi uygulayın diye. İnsanların, toplumların bu vahiylere, bu talimatlara uymala- rını ve kendilerine kul köle olmalarını emrediyorlar. İşte gönderiyorlar vahiylerini ve uygulattırıyorlar. Bu halleriyle bunlar bu ülkede çok açık ve net bir biçimde tanrı pozları oynamaya devam ediyorlar. Gönderi­yorlar emirlerini, indiriyorlar vahiylerini ve duyurun bunları kullarımı-za! Uygulayın! Uygulattırın bunları diyorlar. Bu tanrıların peygamber-leri de tanrılarından gelen bu talimatları aynen duyurmaya ve uygula-maya çalışıyorlar. Zavallı insanlar da Rablerinden gelenleri terk ederek bu tanrılarının ve bu tanrıların peygamberlerinin vahiylerini uygulamaya çalışıyor. Ve Rablerine kulluktan çıkma pahasına bu tan­rıla-rına sadâkat gösterisinde bulunuyorlar. Evet bu sahte tanrılar bu memlekette maalesef çok rahat ken­dilerine peygamberler de bulabiliyorlar, kullar da bulabiliyorlar. Ken­dilerine çok rahat vahiylerini uygulattırabilecek peygamberler de bula­biliyorlar, vahiylerini gönül rahatlığıyla uygulayacak mükellefler de bu-labiliyorlar. Sonra da gerek peygamberlerini, gerekse mükelleflerini kullukta tutabilmek için, isyan etmesinler diye Allah’ın kullarına yaptığı gibi onlara dereceler de veriyorlar. Sen bakansın, sen dekansın, sen profesörsün, sen doçentsin, sen müdürsün, sen genel müdürsün diye dereceler de veriyorlar. Böylece kullarının kulluklarını sağlama al­ma-ya çalışıyorlar. Ayrıca bu yapay tanrılar tıpkı Allah’ın kullarına yaptığı gibi cen­netler ve cehennemler de vaadediyorlar. Kendi vahiylerini kabul edip uygulayanlara cennetler, reddedip uygulamayanlara da cehennemler vaadediyorlar. Kendilerini Allah makamında görüyorlar. Biz tanrıyız! Biz ilâhız! Mülk bizimdir! Saltanat bizimdir! Egemenlik bizimdir! Bilgiyi biz dağıtıyoruz! Şifayı biz dağıtıyoruz! Rızkı biz veriyoruz! Hayatınızı düzeninizi biz sağlıyoruz! İstikbalinizi biz sağlıyoruz! diyerek insanları kendi egemenliklerine, kendi kanunlarına kendilerine kulluğa çağır­maktadırlar. Egemenlik bizdedir! Hâkimiyet bizdedir! Eğer bizim kanunları­mıza itaat etmezseniz sizi yok ederiz! Rızık bizdedir, eğer bizim de­diklerimizi yapmazsanız rızkınızı keseriz! Maaşınızı keser, tayininizi çıkarır sizi sürgün ederiz! Şifa bizdedir, eğer bizim arzularımıza kulluk etmezseniz size türlü hastalıklar musallat ederiz. İlim bizdedir, eğer bizim dediklerimizi yapmazsanız sizi cahil bırakırız! Size diploma ver-meyiz, sizi doktor yapmayız, size doçentlik payesi vermeyiz! Ege­men-lik bizdedir, güç kuvvet bizdedir! Eğer bize kulluk etmezseniz dünyayı size haram ederiz! Eğer bizim hâkimiyetimizi kabul etmezse­niz sizi kodese tıkar güneşi size haram ederiz! Hayatı size zindan ederiz! Evet tüm sahte ilâhlar, tüm sahte melikler, sahte egemenler Al­lah’ın kendilerine verdiği bu geçici güçlerini kullanarak bir şeyler yapabileceklerini zannederler. Nasıl oluyor da bu kendilerini bile yaratmaktan aciz olan, ağa­ran saçlarının ağarmasına bile engel olamayan, ölümlerine bile çare bulamayan bu aciz varlıklar Allahlık iddiasında bulunabiliyorlar? Nasıl oluyor da Allah’ın vahyettiği gibi biz de vahyederiz. Nasıl oluyor da biz Allah’ınkinden daha güzelini ortaya koyabiliriz demeye çalışıyorlar? Nasıl oluyor da bu insanlar peygamberlik iddiasında bulunabiliyorlar? Nasıl oluyor da Allah kendilerine hiçbir şey indirmediği halde Allah bize de vahyediyor, bizim dediklerimiz de Allah’ın dediklerinin aynısı­dır, bizim kanunlarımız da Allah kanunlarının aynıdır diyebiliyorlar? Bu cesareti bu adamlar nereden Alabiliyorlar? Ya da işin en garip ta­rafı şu Müslüman olduklarını iddia eden yığınlar nasıl oluyor da ken­dilerini yaratan, şu anda ellerinde olan her şeylerini kendilerine lütfe­den gerçek Rablerinin gönderdiklerini bir tarafa bırakarak bunların kulu kölesi olabiliyorlar? Nasıl oluyor da gerçek Rablerinin kitabını bir kenara bırakıp bu sahte tanrıların talimatlarını uygulayabiliyorlar? Bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. Söylemeye dilim varmıyor ama galiba her iki taraf da bu durum­dan memnun gibi. Tanrılar da memnun kullar da memnun. Bir de işin anlaşılmaz yönü bu sahte İlâhlara, bu yapay tanrılara kulluk yapan kimseler kendilerinin Müslüman olduklarını da iddia edebil­mek-tedirler. Halbuki peygamberlerin hiçbirisi Allah’tan başkalarırına kulluğa çağırmamıştır. Tüm peygamberler tevhid inancında icma et­mişler-dir. Tüm peygamberlerin tarihlerini hayatlarını incelediğimiz zaman onların hayatlarında tek İlâh Allah’tır. Tüm peygamberler in­sanlığı La İlâhe illallah temel esasına çağırmışlardır. Allah’tan başka sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak, hayata hakim olan İlâh yoktur. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak, hayat programı program kabul edilecek varlık yoktur esasına çağırmışlardır. Zaten tarih boyunca en büyük problem işte burada çıkmıştır. Ta­rih boyunca en büyük problem sadece Allah’a kulluk etmek sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hakim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse Allah’a da ibâdet konusunda hiç prob­lem çıkmamıştır. Yâni ilâhlardan bir İlâh olarak Allah’a da kulluğu her­kes kabul etmiştir. Öteki İlâhlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Yâni göklerin ve yerin, göklerdekiler ve yerdekilerin ya­ratıcısı olarak, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öl­düren, yaratan, yaşatan bir İlâh olarak herkes Onu kabul etmiştir. Ama inandığınız bu Allah kendisinden başka İlâh olmayandır, ama bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayan­dır. Ama bu Allah insanların kulluk programlarını belirleyendir ve ken­disinden başka kanun koyucu olmayandır. Ama bu Allah boyunları­nızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Yâni bu Allah kendisinden başka Rab, Melik, İlâh olmayandır dendiği zaman işte kavga burada başlamıştır. Göklerin ve yerin yara­tıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri bu Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak reddetmeye çalışmışlardır. İlâh olarak Allah’ı kabul edelim ama tek İlâh olarak asla kabul etmeyiz diyorlar. İlâhlardan bi­risi olarak O’nu da dinleyelim, İlâhlardan birisi olarak O’na da kulluk yapalım, ama tek İlâh olarak sadece O’na kulluğa hayır diyorlar. Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka ilâhlarımız da var. Hayatımızda sözünü dinleyeceğimiz başka rablerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrıları­mız, siyasal tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama, öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız diyorlar. Aslında bu iddiaların altında Allah’tan Allah’a kulluktan kur­tulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir hayat yaşama arzuları yat­maktadır. Ya da şöyle ifade edelim: Bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Ke­yiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak isti­yorlar. Çünkü bakıyoruz bu adamlar Allah’tan başka kendilerinin İlâhları olduklarını iddia ettikleri kimseleri de kendileri seçiyorlar. Seç­tiklerini istedikleri gibi yönlendirebileceklerini bildikleri için seçiyorlar. Seçtiklerine bizi şöyle şöyle idare ederseniz sizi seçeriz, değilse sizi seçmeyiz diyebildikleri için seçiyorlar. Bizden şunları, şunları isteme­yeceksiniz! Bizi şu şu sorumluluklar altına almayacaksınız! Bizden na-maz gibi, zekât gibi, tesettür gibi ağır sorumluluklar istemeyeceksi­niz! İçki gibi, kumar gibi, fâiz gibi, zina gibi bizim alışık olduğumuz şeyleri bizim için yasaklamayacaksınız! Bize lüks ve müreffeh bir ha­yat sağlayacaksınız! Biz ne istersek, nasıl bir hayattan razıysak onu sağlayacaksınız! Eğer bize bizim istediğimiz kanunları çıkarır, bizim istediğimiz hayatı hazırlarsanız, Rab olarak İlâh olarak biz de sizleri seçeriz diyebildikleri için onları seçiyorlar. Onları yönlendirebilecekle­rini şartlandırabileceklerini bildikleri için onları seçiyorlar. Tabi Allah’a bunu diyemeyecekleri için, Allah’ı istedikleri gibi şartlandıramayacakları için, Allah’ı Rab kabul edemiyorlar. Her şeyi kendi arzularına, kafalarına göre ayarlamak ve düzenlemek istedikleri için, yâni kendi kendilerine tapınmak istedikleri için, şehvetlerine ta­pınmak istedikleri için hayatlarından Allah’ı diskalifiye etmek istiyorlar. Tamam İlâhlardan bir İlâh olarak Allah’ı da dinleyelim. Meselâ haya­tımızın ibâdet bölümünde O’nu dinleyelim, ama öteki bölümlerinde bi­raz nefes alabilmek için Allah’tan başkalarını da dinleyelim diyorlar. Halbuki bu şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, ama öteki bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki tev-hid kişinin hayatının tümünde Allah’a teslim olmasıdır. Evet bugün Müslümanlar sadece Allah’a kulluktan bıkıp usan­dıkları için kendilerine başka Rabler bulmaya çalışıyorlar. Başka Rablerin vahiylerine razı oluyorlar ve kendilerini onlara kulluk ortamla­rına düşürüyorlar. Yâni bu durumda kendilerini zalim ve fâsık konu­muna indiriyorlar. Bakın bu konuyu Rabbimiz Zuhruf sûresinde çok net anlatır: “Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti. (Zuhruf 54) Allah’a karşı Allah’ın elçisine karşı Firavun tanrılık tasladı. Ben de tanrıyım dedi. Ben de bilirim dedi. Allah hayatı bilirse ben de bili­rim! Allah’ın gücü varsa benim de gücüm var tavrına girdi. Allah’a ve Allah’ın elçisine karşı takındığı bu tavırlarıyla Firavun kavmini, toplu­munu, halkını, çevresindekileri küçümsedi ve onların düşüncelerine, inanışlarına ve değer yargılarına ipotekler koydu. Siz de böyle inana­caksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz diyerek onları ken­disi gibi düşünmeye, kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsedi. Sizler beni dinle­mek zorundasınız. Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorun­dası-nız. Sizin nasıl düşüneceğinizi, nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bil-mezsiniz! Siz anlamazsınız diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi ama? Sizler anlamazsınız! Sizler bil-mezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek is-tiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak isti-yorsanız, eğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent olmak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davran­madan, şunları, şunları yapmadan, bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu Müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden, onla­rın her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? Ama Allah diyor ki bakın: Onlar, o Firavunun kavmi, onun çevresindekiler buna rağmen o Firavuna itaat ettiler ses çıkarmadılar ona boyun köstüler de fâsık-lardan oldular diyor. Ya da onlar aslında fâsıktılar da, Firavuna itaat ederek fâsıklıklarını ortaya koydular. Gönüllü teslim oldular ona. Za-ten zalimin yanı başında ona koltuk değnekliği yapan mazlum ol­masa zalim asla ayakta duramaz. Zalimin varlığı mazlumun varlığına bağ-lıdır. Zalimin hayatını sürdüren mazlumun varlığıdır. Mazlum, mazlum olarak var olmasa, mazlum, mazlum olarak yaşamaya son verse tüm Firavunların ve zalimlerin işi bitecektir. Evet ey Müslümanlar! Bilesiniz ki bugün sizleri de tahkir ede­cekler. Sizleri de küçük görecekler. Makamınız yok diye, mevkiiniz yok diye, paranız pulunuz yok diye, dünyanın kulu kölesi olmadınız diye sizi de aşağılayacaklar. Kendi değer yargılarıyla, makamlarıyla mevkileriyle, paraları ve pullarıyla sizin üzerinizde de saltanat kurmak isteyenler olacak. Sakın ola ki bu adamların bu tavırlarına boyun bük-meyin. Mü’min seniz en üstün sizsiniz bunu asla unutmayın. İzzet ve şeref bu dünyalık şeylerde değil imandadır. İzzet ve şeref iman edip salih ameller işleyenlerdedir. Bakın Beyyine sûresi bunu çok hoş anlatır: “Fakat, inanıp salih ameller işleyenler, işte onlar da, yaratıkla­rın en iyileridirler.” (Beyyine 7) İman edip salih ameller işleyenlerin varlıkların en hayırlısı oldu­ğunu anlatan Rabbimiz iman ve salih amelden yoksun olanların da yaratıkların en şerlileri olduğunu anlatır. Evet Allah’a inanmayanlar salih ameller işlemeyenler ne kadar da ekonomik güçleri olursa olsun mahlukâtın en şerlisidir onlar. Bunu asla hatırınızdan çıkarmayın. İti­barın Allah’a teslimiyet olduğunu unutmayın. Eğer sizler de onların değer yargılarını kabullenir, onların üstün olduklarını, şerefli oldukla­rını kabul eder ve onlara boyun bükerseniz siz de fâsıklardan olursu­nuz. O zaman da onlar sizin üzerinizde büyürler, sizin üzerinizde Rableşirler. Siz fâsıklaşır ve onları Kahhâr makamında görmeye başlarsanız onlar da sizin üzerinizde kahr u galebelerini artırırlar. Ba­kın ifade aynen öyledir: Onlar fâsıktılar, onlar bozuktular. Buna göre diyoruz ki eğer bizde birtakım fısk özellikleri birtakım bozulmalar gerçekleşirse o za­man Firavunların bu gövde gösterileri bizim üzerimizde de etkili ol­maya başlayacaktır. O zaman bizde onlara itaat etmek ve boyun bük-mek zorunda kalacağız. O zaman tıpkı Firavununun toplumu gibi hayatımızda Allah’a yer vermekle beraber onlara da yer vererek müş­rik duruma düşmek zorunda kalacağız. Ama biz bizdeki bozuklukları, bizdeki fıskları ortadan kaldırma çabası içine girersek, o zaman elbette Rabbimiz bize hidâyet edecek ve bizi Firavunlara kul köle olmaktan kurtaracaktır. Unutmayalım ki bunun yolu Allah’ı tanımaya ve sadece ona kul köle olmaya yönelmeye bağlıdır. Şunu kesin olarak bilelim ki sadece Allah’a kul köle olmaktan kaçanlar mutlaka pek çok tâğutun kulu kölesi olmak zorunda kalacaktır. Tek bir Rabbin önünde eğilmeyenler pek çok efendinin önünde eğilmek zorunda kalacaklardır. Allah yardımcımız olsun. Rabbimiz bu tanrılık iddiasında bulunan sahte tanrıların hiçbirisi­nin tanrı olamayacağını, bunların hiçbirisinin ilâhlığa lâyık var­lıklar olmadığını âyetin sonunda şöyle anlatıyor: Ölüm anında, sekaratü’l mevt anında, Allah’ın kendilerine tak­dir buyurduğu ömürleri tamamlanıp da şarampole yuvarlanma vakit­leri geldiği zaman bu sahte tanrıların hallerini bir görsen. Güçleri kal­mamış, takatleri kesilmiş, gözleri bulanmış ve Rabbinin görevli me­lekleri de onlara şöyle bağırmaktadırlar: Haydi çıkarın canlarınızı! Ca­nına tükürülesi alçaklar! Verin artık şu canlarınızı! Bugüne kadar Rab-biniz onu size emanet vermişti! Artık şimdi onu teslim almanın zamanı geldi! Teslim edin o canlarınızı alçaklar! Siz ne tanrısınız ne de elçi! Sizler tanrılık pozları, elçilik rolleri oynayan birer sahtekardan başkası değilsiniz! Haydi verin şu canlarınızı da geberin bakalım! Ebedî ce-henneminize yuvarlanın bakalım! Tadın bakalım o reddetti­ğiniz Rab-binizin azabını! Bitti artık sizin tanrılıklarınız! Bitti artık sizin sahte pey-gamberlikleriniz! Tüm saltanatlarınız, tüm güçleriniz ve tüm sahtekâr-lıklarınız bitti artık diyerek onların canlarını almaya melekle­rimiz gel-diği zaman onların vaziyetlerini bir görseydiniz diyor Rabbimiz. Evet, bu dünyada Allah’ı tanımayanlar, ona onun istediği gibi kul olmaktan kaçarak kendi heva ve hevesleri istikametinde, yahut da kendileri gibi âcizlerin heva ve hevesleri istikametinde bir hayat yaşayanar meleklerin bu teditleri altınca can verecekler ve doğruca ateşe yuvarlanacaklar. Rabbim bizleri böyle bir âkıbetten korusun.
94. Onlara: "Andolsun ki, siz ilk defa yarattığımız gibi sizi verdikleri­mizi ardınızda bırakarak bize birer birer gel-diniz; içinizde Allah'ın or­takları olduğunu sandığınız şefaatçilerinizi beraber görmüyoruz. Andolsun ki aranızda-ki bağlar kopmuş, ortak sandıklarınız sizden ay­rılmışlar-dır" denecek. Evet daha önce dünyaya ilk geldiğiniz zaman nasıl yalnızsanız şu anda da bize yalnız geliyorsunuz. Dünyaya geldiğiniz günü bir dü­şünün. Yalnızdınız, yapayalnızdınız. Gücünüz yoktu, kuvvetiniz yoktu, imkânınız yoktu, saltanatınız yoktu, paranız yoktu, pulunuz yoktu, bil­giniz yoktu, çevreniz krediniz makamınız mansıbınız hiçbir şeyiniz yoktu. Aciz, güçsüz, kuvvetsiz bir bebek olarak dünyaya gelmiştiniz. Bütün bu imkânları size veren Rabbinizi unuttunuz da Ona karşı tan­rılık iddiasına kalkıştınız. Zannettiniz ki bütün bunları kendiniz kazan­dınız? Zannettiniz ki hayatın sahibi sizlersiniz. Zannettiniz ki hayatın sahibi kendinizsiniz. Zannettiniz ki size hiç ölüm gelmeyecek ve he­saba çekilmeyeceksiniz. Hayır hayır! Aldandınız, hayatın da, ölümün de sahibi Allah’tı. Bakın şimdi hayatınızı, gençliğinizi, güzelliğinizi, gücünüzü, saltanatı­nızı, çevrenizi, paranızı pulunuzu iktidarınızı arkanızda bırakıyorsu­nuz. Hani nerede mallarınız? Nerede koltuklarınız? Nerede saltanatı­nız? Nerede tanrılığınız? Nerede peygamberliğiniz? Hani nerede va­hiyleriniz? Nerede kullarınız? Nerede size alkış tutan ve sizin kanun­larınıza itaat eden gönüllü kullarınız? Nerede sizin o gönderdiğiniz va-hiylerinizi halka uygulama kavgası veren gönüllü peygamberleriniz? Nerede güvendikleriniz dayandıklarınız? Nerede size sadâkat yemini yapan yardakçılarınız? Hani niye terk etti onlar sizi? Hani şu sizin şefaatçilerinizi da göremiyoruz? Niye gelmiyorlar sizi bu durumdan kurtarmaya? Hani koltuklarının altına girerek sizi kurtaracaklarına inandığınız için kendilerinden talimatlar alarak uygulamaya çalıştığı­nız ağabeyleriniz nerede? Hani karşılarında sığınma talebinde bulun­duk-larınız? Kendilerine dua edip imdadınıza çağırdıklarınız nerede? Onları da göremiyoruz. Tabi bu yeryüzünde tanrılık iddiasında bulunanlara böyle den­diği gibi, bu tanrılara kulluk yapmaya çalışan kullara da aynısı dene­cektir. Hani ey Rablerini, Rablerinin kitaplarını, Rablerinin elçilerini, Rablerinin yasalarını bırakıp da sahte tanrıların kulu kölesi olmaya çalışanlar! Hani sizlerin zum ettikleriniz? Hani Allah berisinde İlâh ka­bul edip de kendilerine kulluk ettikleriniz nerede? Hani önder, lider, kurtarıcı zannettikleriniz? Hani yetkili bildikleriniz? Hani yasa koyucu bil-dikleriniz? Sizi size Rabbinizin takdir buyurduğu bu ölüm yasasın­dan kurtaracak birileri var mı? Sizinle birlikte kabre girecek ve orada size yardım edecek birileri var mı? Mallarınız, aileleriniz, çocuklarınız, sev-dikleriniz içinde kabre girebilecek var mı? O sahte tanrılardan bunu becerecek var mı? Ya Rabbi bunu bana bırak! O benim ku­lumdu diyebilecek birileri var mı? Hayır hayır, tüm bağlar koptu, tüm protokoller kesildi, tüm ilişkiler kesildi, dünyadaki imtihan hayatı bitti ve artık yepyeni bir hayat başladı. Onların hiçbirisinin ilâh olamayacağını, yeryüzünde yasa belirle­yemeyeceğini, aciz ve çaresiz kullar olduklarını anlatan Rabbimiz bundan sonraki âyetinde de kendi gücünü, kuvvetini ortaya koyarak gerçek Rabbin ve İlâhın kendisi olduğunu şöylece anlatmaya başlıyor. Hem de çevremizde, en yakınımızda olup biten, her an yüz yüze ol­duğumuz hadiselerle kendi Rabliğini anlatıyor Rabbimiz:
95. Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır; ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah budur, nasıl yüz çevirirsiniz? Bakın ey Allah’ın kulları! Sizin Rabbiniz çok güçlüdür. Sizin ha­yat programınızı belirleyen Rabbiniz her şeye güç yetirendir. Eğer çevrenizdeki âyetlerine bakarsanız bunu çok rahat anlayacaksınız. İşte o âyetlerden birisi. Allah taneyi, çekirdeği, tohumu yaran, çatlatan ve ondan hayat fışkırtandır. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çı­karır O Allah. Sizin toprağa attığınız ölü bir tohum, ölü bir çekirdek Rabbinizin emri ve izniyle ölülüğünü kaybediyor ve ondan diri çıkarılı­yor. Bu olay gerçekten üzerinde düşünülmezse çok önemsiz bir olay gibi değil mi? Ama Rabbimizin bu âyeti üzerinde uzun uzun düşündü­ğümüz ve kafa yorduğumuz zaman anlarız ki ne kadar büyük bir ha­dise. Söyleyin bakalım Allah’tan başka bu küçücük çekirdekten, hem de ölü bir çekirdekten böyle hayat fışkırtan başka birileri var mı? Al­lah’tan başka hayat konusunda söz sahibi birileri var mı? Böyle küçü­cük bir tohumun, küçücük ölü bir çekirdeğin içine koskoca bir ağacı sığdıran başka birileri var mı? Böyle ölüden dirilik ve canlılık çıkara­cak başka birileri var mı? Küçücük bir spermanın içine koskoca bir in­san yerleştirebilecek Allah’tan başka birileri var mı? Bir tek ölü çekir­değin içine tonlarla meyveyi yerleştirebilecek birileri var mı? Bunu dü­şününce insan gerçekten bunun çok büyük bir âyet olduğunu ve Al­lah’tan başka bunu beceren hiç kimsenin olmadığını ve bunu beceren Allah’ın gerçek Rab ve İlâh olduğunu anlayabilecektir. Vakıa sûresinde Rabbimiz bu hususu güzel anlatır: Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz? Dilesek Biz onu çerçöp yaparız, şaşar kalırsınız da şöyle dersiniz: "Doğrusu borç altına girdik, hattâ yoksun kaldık” Evet Rabbimiz soruyor. Söyleyin bakalım, ektiklerinizi yerden siz mi bitiriyorsunuz? Söyleyin bakalım toprağın altına attığınız tohum hakkında ne dersiniz? Onu çıkaran, onu bitiren, onu canlı hale getiren siz misiniz? Onu toprağın altına atmaktan başka ne gibi bir müdaha­leniz var sizin? Ne yapabiliyorsunuz bunun dışında? Onu bitiren Biz değil miyiz? Dilesek biz onu çerçöp haline getiririz de sizler de üzün­tüden ne yapacağınızı bilmez bir vaziyette şaşırıp kalırsınız. Apışıp kalır da sonunda şöyle demekten kurtulamazsınız: Ey vah! Yaptıkla­rımız masrafların tamamı boşa gitti! Bir sürü borç altına girdik! Mah­volduk diyerek avuç ovalamaktan başka hiçbir şey yapamazsınız. Yine bakın Fussilet sûresinde yağdırdığı yağmurlarla ölü top­rağı canlandırıp onda hayat meydana getirdiğini de Rabbimiz şöyle anlatır: "Senin yeryüzünü boynu bükük, kupkuru görmen de Allah’ın kudretinin delillerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir ve kabarır. Şüphesiz ki ona hayat veren Allah mutlaka ölüleri de diriltir. Doğrusu onun her şeye gücü yeter." (Fussilet 36) Evet yeryüzünü böyle boynu bükük, zelûl görmeniz de Allah’ın âyetlerindendir, Allah’ın kudret delillerindendir. Yeryüzü tıpkı bir koyun gibi, bir deve gibi uysal kılınmıştır. Size boyun eğdirilmiştir. Sizler şu anda onun omuzlarında gezip dolaşıyor, onun bitirdiklerinden yiyip içiyorsunuz. Ama bilesiniz ki o yeryüzünün zelûl oluşu, yeryüzünün uy-sal oluşu, sizin arzularınıza boyun büküp âmâde oluşu kendiliğin­den değildir, sizden de değildir, onu bu hale getiren sizin Rabbinizdir. Onu sizin emrinize âmâde kılan Rabbinizdir. Eğer şu anda o yeryüzü, o arz, o toprak size itaat ediyorsa bu Bizin ona çizdiğimiz, belirlediği­miz program gereğidir. Yeryüzü de Bizim kendisine belirlediğimiz yö­rünge gereği Bize kulluk yapmaktadır. Eğer öyle olmayıp da yeryüzü kendi keyfine göre hareket etseydi sizin çoktan defterinizi dürmüştü. Bu ifade bir yandan yeryüzünde toprağın da huşu içinde Al­lah’a teslim olup, Allah’a boyun büküp kulluk yaptığını, Allah’ın kendisi için belirlediği hayat programını icra ettiğini anlatırken, diğer taraftan Rablerine secde ederek yüzlerini, alınlarını toprağa sürmeyi zillet ka­bul eden müstekbirlerin, kibirlilerin de sonunda o toprağa düşecekle­rini, o toprağa yuvarlanacaklarını anlatıyor. Bakın buyurur ki Rabbimiz: Görürsün ki toprak kupkurudur. Hiç­bir hayat emaresi yoktur. Meselâ bir çöl düşünün veya bir buzul düşünün veya işte birkaç metre don bir yer düşünün. Ama Biz rahme­timizle o kupkuru toprağa gökten suyu indirdiğimiz zaman o toprağın titrediğini, kabardığını, canlanıp hayat için harekete geçtiğini görür­sün. Şüphe yok ki ona hayat veren, onu böylece ölü iken dirilten Al­lah, elbette ölüleri de işte böylece diriltir. İndirdiği yağmurla ölü top­ra-ğı dirilten Allah, aynen bunun gibi indirdiği vahiyle de ölü kalpleri di­ril-tir. İndirdiği vahiyle Rabbimiz ölülerden diriler çıkarır, kâfirlerden mü'-minler oluşturur. Ya da öldükten sonra kıyâmet günü insanları, sizleri öylece diriltip yeniden hayat verecektir. Şüphesiz ki O her şeye kadirdir. Yâni iradesini her neye tevcih buyurmuşsa o anında vücuda geliverir. Evet Rabbimiz gökten rahmet indirip o kupkuru toprağı nemlen­dirip harekete geçirmeseydi ya da toprağa atılan o ölü tohumu nemlendirip çimlendirmeseydi hangi güç ve kuvvetinizle bu işi ger­çekleştirebilirdiniz? Allah’tan başka bu işi yapabilecek birileri var mı? İşte böyle ölüden diriyi çıkaran Allah’tır. Az evvel anlatılan çe­kirdek örneğinde olduğu gibi ölüden diriyi çıkarır Allah. Veya ölü bir insandan diriyi çıkarır, diri bir insandan da ölüyü çıkarır. Kâfirden mü’-mini müminden de kâfiri çıkarır. Kâfir Kur’an’ın ifadesiyle ölüdür. Allah’tan, Allah’ın rahmetinden, kitaptan, peygamberden ve bunlar vasıtasıyla Allah’ın yeryüzünde açtığı rahmet kapılarından istifade edemeyen kişi ölüdür. Kalbi çoraktır, kaskatıdır onun. Tıpkı yağmur­dan, rahmetten mahrum olan bir toprağın ölülüğü gibi. İşte böyle bir ölüyü mü'min yaparak ondan diriyi çıkardığı gibi, diriden de bir kâfir çıkarabilir Allah. Veya vahiyle tanışamamış bir toplum da ölüdür. Böyle bir toplumu sahâbe toplumu gibi vahiyle tanıştırarak bu ölüler­den melekleri bile geride bırakacak diriler çıkarır Allah. Çünkü vahiy rahmettir, peygamber rahmettir. Veya meselâ Nuh (as)'ın iman etmeyen oğlu gibi. İşte böyle diri ve mü'min bir ba­badan ölü bir oğul çıkardığı gibi Hz. İbrahim’in babası gibi ölü bir kâ­firden de diri bir İbrahim çıkarabilir Allah. Ya da Zekeriya (a.s) gibi yüz yaşını aşkın birinden üstelik de kısır bir hanımdan Yahya gibi bir diri çıkarır Allah. Veya işte bir zamanlar yok iken var edilen bir mevcudat. Ölüy­ken, yok iken, yeryüzünde hayat sahnesinde var edilen tüm mevcu-dat. Yoktu varlık, yoktu insanlar, yoktu semalar, yoktu arz, yoktu güneş, yoktu ay, yoktu yıldızlar da yokları var etti Rabbimiz. Kupkuru topraktan Adem’i yaratan Odur. Kupkuru topraktan varlıklara hayat veren Odur. Var olanları da sonunda öldürerek diriden de ölüyü çıkarıyor Rabbimiz. Canlı, cıvıl cıvıl hayat dolu bir insan sonunda ölüyor. Hayat bitiyor. Dipdiri bir güneş batıyor. Yem yeşil bir tabiat ölüm döşeğine yatıyor. Dipdiri hayat fışkıran bir yıldız üful edip gidiyor. Dip diri bir gençlik bitiyor. Ve nihâyet bir gün gelecek ki tüm hayat bitecek. Evet işte bu Allah, işte böyle çekirdeği, tohumu çatlatıp ondan hayat fışkırtan, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran Allah sizin Rab-binizdir. İşte Rab olmaya lâyık olan, hayat programı belirlemeye lâyık, kullarının hayatına kanun koymaya yetkili varlık, tek yetkili varlık Allah’tır. Yâni sizin boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisini dinlemeniz gereken Rabbiniz O’dur. Hal böyleyken na-sıl da döndürülüyorsunuz? Allah’ı bildiğiniz halde, yaratıcı olarak, yarattıklarının hayatlarını sürdürücü olarak, tüm varlıklarının rızkını verici olarak Allah’ı tanıdığınız, bildiğiniz halde nasıl oluyor da Onu hayatınızda diskalifiye edebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da böyle bir Al­lah’a kulluk dururken başkalarına kulluk edebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da böyle bir Allah’ın kitabını, böyle bir Allah’ın yasalarını bir kenara atarak başkalarının yasalarını uygulamaya kalkışıyorsunuz? Buna nasıl cüret edebiliyorsunuz? Mantığı nedir bunun? Tüm dünya birleşse kupkuru bir çekirdekten bir ağaç çıkarabi­lir mi? Tüm dünya birleşse ölü ve kupkuru bir çöle hayat verebilir mi? Tüm dünya birleşse ayı, güneşi, yıldızları yaratabilir, yahut yok edebi­lir mi? İşte bütün bunları yaratan Allah’tır ve sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak, hayat programı uygulanacak yegâne varlık Odur. Böyle bir Rabbiniz varken, ey insanlar neden başka Rabler bulmaya ve bo­yunlarınızdaki ipin ucunu onlara vermeye çalışıyorsunuz? Niçin dönü­yor ve döndürülüyorsunuz? Kime dönüyor, kimden ne bekliyorsunuz? Kimin ekmeğini yiyip kimin kılıcını sallamaya çalışıyorsunuz? Bir dü­şünün, diyor Rabbimiz. Rubûbiyet ve ulûhiyetinin delillerini anlatmaya devam ediyor Rabbimiz.
96. “Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı vakit ölçüsü kılandır. Bu güçlü olanın, bilenin nizamıdır.” Evet gece, gündüz, ay güneş hepsi de Allah’ın âyetleridir. Hep­sinde de ölçülü bir yasa koymuştur Rableri. Bunların hiçbirisi te­sadüfi değildir. Hiçbirisi oyun ve eğlence olarak var edilmiş değildir. Bunların hepsi Allah’ın koyduğu yasalara boyun büküp teslim olmuş­ken, siz kimin yasalarına boyun büküp teslim oluyorsunuz? Bakmıyor musunuz? Görmüyor musunuz? Gözlerinizin önün-de her gün geceden söküp sıyırarak sabahı yaratan O’dur. Sa­bahı geceden söküp çıkaran Allah’tır. Rab ve İlâh olmaya, kullarının hayat doğramını belirlemeye, kulları üzerinde egemen olmaya lâyık olan Allah görüyorsunuz ki geceden sıyırarak, soyutlayarak sabahı­nızı çıkarıyor. Toprağın altından toprağı yararak tohumu filizlendirdiği gibi. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkardığı gibi gecenin karanlıkları arasından aydınlığı söküp çıkarıyor. Eğer Rabbiniz sizin için bunu yapmasaydı kim yapabilirdi bunu? Kim kovabilirdi geceyi ve kim geti­rebilirdi gündüzü? Kimin gücü yetebilirdi buna? Yeryüzü tanrıları be­cerebilirler miydi bunu? Yeryüzünde tanrılığa soyunanlar, yeryüzünde egemenlik hakkı bizdedir diyenler, bizim hayatımıza Allah karışmaz diyenler, hayatı biz biliriz, hayatı biz düzenleriz diyerek kendi yasala­rını Allah yasalarının önüne geçirmeye çalışanlar üzerinde acaba bu insanların gerçekten yığınlar üzerinde egemenlik hakları var mıdır, yok mudur? Bu konuda beş dakikalığına bir düşünelim. Allah için bir düşünelim. Acaba bu yeryüzü tanrıları Allah’ın bu âyetlerine ne kadar mü­dahale edebiliyorlar? Güneşe, aya, geceye, gündüze ne kadar etkili­ler? Güçleri, kuvvetleri, etkileri nedir bu insanların? Acaba şu anda güneşe söz geçirebiliyorlar mı? Meselâ mesaimiz henüz bitmedi diye beş dakikalığına güneşi durdurabiliyorlar mı? Veya bir beş dakikalı­ğına geceyi uzatabiliyorlar mı? Hani bunu becerebilen birileri varsa onlara da minnet duyup onlara da kulluk yapalım. Eğer bunu becere­bilen birileri varsa tamam onların yasalarını da uygulayalım, onları Rab bilelim, onları da İlâh bilip onların çektikleri yere de gidelim. Var mı böyle Rab olmaya, İlâh olmaya lâyık birileri? Yoksa nasıl oluyor da bu adamlar yeryüzünde insanlara karşı Ulûhiyet iddiasında bulunabi­liyorlar? Nasıl oluyor da egemenlik bizdedir, hâkimiyet bizdedir de­meye çalışıyorlar? Nasıl oluyor da yeryüzü tanrılığına soyunuyorlar bu adamlar? Nasıl oluyor da Allah’ı hayata karıştırmamaya çalışıyor bu adamlar? İşte bakın hayatımızın en temel unsurlarına karıştığını söylü­yor Allah. İşte hayatımızın en temel unsurları değil mi bunlar? Tohum, çekirdek, hayat, ölüm, gece, gündüz, yağmur, su, rüzgar, ay, güneş ve yıldızlar. Ve sûrenin ilerdeki âyetlerinde anlatılacak hayatımızın her bir bölümüne Rabbimizin karıştığını, müdahale ettiğini göreceğiz. Bunlar neye karışabiliyorlar? Bize neyi sağlayabiliyorlar ki yeryüzünde egemenlik iddiasında bulunabiliyorlar? İşte hava, işte su, işte oksijen, işte güneş. Kim var ediyor bütün bunları? Bunlarsız nasıl hayat olur yeryüzünde? Günlük hayatımızın en küçük birimlerine bile söz geçi­ren, hükmeden Allah’tır. Dış dünyamızda bu böyle olduğu gibi, iç dün-yamızda da böyledir. Kalbimizin çalışmasından tutun da midemi­zin fonksiyonlarına varıncaya kadar söz geçiremeyen bu insanlar na­sıl oluyor da Allah yanında Rablik sevdasına kalkışabiliyorlar? Bu gücü, bu yetkiyi nereden ve kimden alıyorlar? Bakın Kasas sûresinde buyurur ki Rabbimiz: “Ey Muhammed! De ki: "Söyler misiniz? Eğer Al-lah geceyi üzeri­nize kıyâmete kadar uzatsaydı, Allah'tan başka hangi İlâh size bir ışık getirebilir? Dinlemez mi-siniz? "De ki: "Söyleyin: Eğer Allah gündüzü üzerinize kıyâmete kadar uzatsaydı, Allah'tan başka hangi İlâh, içinde istirahat edeceğiniz geceyi size getirebilir? Görmez misi­niz? " (Kasas 71,72) Evet geceyi ve gündüzü kıyâmete kadar uzatıverseydi, geceyi gündüzle kovmayıp, gündüzü de geceyle boğmasaydı Rabbiniz ne yapardınız? Kim yardım edebilirdi size bu konuda? Allah’tan başka tanrılarınız var mı ? bir düşünsenize. Geceyi de Allah sizin için sükûnet kılmıştır. İstirahat edesiniz diye, dinlenesiniz ve onda sükûnet bulasınız diye geceyi Allah sükû­net mahalli kılmıştır. Gündüz güneş ışınlarının sizin bedenleriniz üze­rinde meydana getirdiği yorgunluklarını, yaşadığınız hayatın stres ve bunalımlarını atıp da ruhunuzu, kalbinizi ve bedenlerinizi dinlendiresi­niz diye Allah sizin için geceyi sükûnet sebebi kılmıştır. Geceyi tıpkı bir örtü gibi örtüvermiştir sizin üzerinize. Gece ve uyku nîmetiyle tüm sıkıntılarınızı, tüm yorgunluklarınızı giderivermiş Rabbiniz. Ayı ve güneşi de bir hüsbân olarak, belli bir hesaba, belli bir ölçüye binaen yaratmıştır Allah. Ayın yaratılışı da, güneşin yaratılışı da öyle tesadüfi değil, belli bir hesapla olmuştur. Allah bu ikisini semamızın simasına asılmış bi­rer takvim yapmıştır. Ayların, yılların, günlerin, mevsimle­rin hesabını bunlarla yapıyoruz, bunlarla biliyoruz. Bun­ları bu fonksiyonlarıyla da bizim hizmetimize sunmuştur Rabbi-miz. İşte bütün bunlar tesadüfi değil, belli bir takdir, belli bir hesapla olmaktadır. Bütün bunlar her şeyi bilen, her şeye güç yetiren Azîz ve Alîm olan Allah’ın takdiridir. İşte sizin kendisine kulluk yapmanız gereken, yasalarını uygulamanız gereken, sadece kendisini dinlemeniz gere­ken Rabbiniz böyle Azîz, böyle güçlü, böyle yenilmez, karşı ge-linmez, böyle Alîm, böyle tüm yasaları bilen ve kâinatta her şey kendi bilgisinden kaynaklanan bir Allah’tır. Sizin böyle Azîz ve Alîm bir Rabbiniz varken siz kimlere teslim olmaya çalışıyorsunuz? Siz kimleri velî kabul edip onların kanunlarına kulluk etmeye çalışıyorsunuz? Böyle Azîz ve Alîm bir Rabbiniz var­ken. Ki O tohumu çatlatırken de bu bilgiyle yapıyor. Geceye ve gün­düze yasa korken de bu bilgiyle yapıyor. Hal böyleyken, nasıl oluyor da sizin hayatınıza da bu bilgiyle yasa koyan bir Rabbiniz varken siz­ler başkalarının yasalarına teslim oluyorsunuz? Nasıl oluyor da bilgi­nin kaynağı olan, bilgi kendisinden olan, mutlak bilen bir Rabbinizin bilgisini, vahyini bir kenara bırakıyor da başkalarının bilgilerini bilgi zannediyorsunuz? Azîz ve Alîm olmayan, izzet ve ilim sahibi olmayan bu insanları nasıl Rab kabul edip onların arzu ve istekleri doğrultu­sunda bir hayat yaşamaya razı oluyorsunuz? Rabbimiz kendi gücünü, kudretini anlatmaya devam ediyor ba­kın:
97. O, yıldızları kara ve denizin karanlıklarında yol bu-lasınız diye si­zin için var edendir. Bilen millet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık. Evet bakın yine çok yakın çevremizden bir âyet daha anlatıyor Rabbimiz. Semamızın simasını süsleyen o yıldızları da karanın ve de-nizin karanlıklarında yol bulasınız diye, uçsuz bucaksız çöllerde ve Okyanuslarda yönünüzü tayin edesiniz diye yaratmıştır Rabbiniz. Sizlerin karanlıklar içinde yolunuzu şaşırıp bocalamanızı istemediği için bu yıldızları yaratıvermiştir Allah. Kur’an-ı Kerîmde Rabbimiz yıldızların üç fonksiyonundan söz eder. Ya da İbni Abbas Efendimizin de ifadesine göre yıldızlar hak­kın-da şu üç sözün dışında söz söylemek ve yorumda bulunmak caiz değildir. 1- Gökyüzünün, semanın süsüdür bunlar. Bunu Mülk sûre­sin-de şöyle anlatır Rabbimiz: "Andolsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, on-larla şeytanla­rın taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çıl-gın alev azabını hazırladık." (Mülk 5) Dünya semâsını kandillerle donattık, diyor Rabbimiz. Dünya semâsı, dünyanın semâsı. Dünya, denâet demektir. Alçak, alçaklık anlamına gelir. Öyleyse şöyle diyebiliriz: Alçak semâ, yani dünyaya yakın olan semâ veya dünyadan sezilen, dünyadan fark edilen, dünyadan anlaşılan semâ mânâsına dünyanın semâsı. Bunun ikisi de mümkündür. "Semae'd-dünya" ifadesiyle, üzerindeki yıldız ve geze-genleri vasıtasız olarak görebildiğimiz gökyüzü kast olunmaktadır. O-nun ötesi ancak araçlar yardımı ile görülebilirken daha ötesi araçların yardımıyla dahi görülemez. İşte bu dünya semâsını, dünyaya en yakın olan, dünyadan hissedilebilen, görülebilen semâyı misbahlarla, kandillerle süsledik, donattık, diyor Rabbimiz. Bu yediden biri de anlaşılabilir. Yani yedi se-mâdan biri olan dünyaya en yakın olanını yıldızlarla donatıp süsledik. Yıldızlarla donatılan bu semâ birinci semâdır, onun üstünde geri kalan semâvât vardır, onun üstünde kürsî vardır, onun üstünde arş vardır ki artık bunlar bizim ulaşabileceğimizin ötesidir. Çünkü artık zaman da, mekân da bitmiştir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: İnsan için rakamların yan yana gel-mesi sayı değildir. Yani sayılar sonsuz değildir. Meselâ bir desek ve yanına iki sıfır koysak yüz olur. Üç sıfır koysak bin olur. Ama bir raka-mının yanına yüz tane, iki yüz tane sıfır koysak, dünyayı on defa dola-şacak kadar sıfır koyduk mu rakam değildir o artık. Ona rakam den-mez, şekil denir. Sayı benim bildiğim okunabilen noktada biter. Yani ne kadarını okuyabiliyorum işte o noktada biter. İşte mekân da böyledir. Mekân da bizim düşüncemizin, düşünebileceğimizin ötesine çıktı mı, bitmiştir artık. Orada mekân bitmiştir. Ne o? Neliğini bilmem ki! Bilmemiz gerekir mi? Allah en iyisini bilir ama gerekmez. Düşünmemiz, kavramamız, anlamamız, Allah’a teslim olmamız için bir nişane bilmemiz gerekir bu işi. Zira gökyüzü Allah’ın âyetlerinden bir âyettir. Rabbimiz buyuruyor ki, biz semâyı misbahlarla, kandillerle süsledik. Buradaki misbahlardan kasıt yıldızlar ve gök cisimleridir. Kur’an-ı Kerîm’de Rabbimiz yıldızların üç fonksiyonundan söz eder. Ya da İbni Abbas efendimizin de ifadesine göre yıldızlar hakkında şu üç sözün dışında söz söylemek ve yorumda bulunmak caiz değildir. 1- Gökyüzünün, semânın süsüdür bunlar. İşte Mülk sûresinin bu âyeti bunu anlatır: “Andolsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.” (Mülk 5) Demek ki bu yıldızların bir görevi, gökyüzünün süsü ve ziyneti olmaktır. 2- Bir de yine aynı âyetin devamında ifade edildiğine göre, Al-lah, bu yıldızları şeytanlar için bir atma, bir recm konusu yapmıştır. Bu yıldızların ikinci görevleri de şeytanlar için rucûm olmalarıdır. Cin sûresinde de ifade edildiği gibi, şeytanlar Rasûlullah'ın risâletinden sonra artık gökyüzünde dinleme yerine gidip dinleyemez olmuşlardır. Al-lah semânın haberlerini dinlemek ve o haberleri yerdekilere yetiştirerek insanların imanlarını bozmak isteyen şeytanlara karşı semânın haberlerini korumak ve onlara ateş azabını tattırmak için bir atma ko-nusu yapmıştır. Şeytanlar artık anladılar ki ne zaman dinleme makamına gelseler, ne zaman melekleri dinlemek için fırsat kollasalar, ken-dilerini bekleyen bir bekçi, bir şihap kendilerini bir ateş, kıvılcım gibi sarıyordu hemen ve işlerini bitiriyordu. Yani bekçiler vardı, dinletmi-yordu onları. 3- En’âm sûresinde anlatıldığı gibi, Rabbimiz, onları karanın ve denizin karanlıklarında yol bulalım diye kılavuz olarak yaratmıştır. “O, yıldızları kara ve denizin karanlıklarında yol bulasınız diye sizin için var edendir. Bilen millet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık.” (En’âm 97) Rabbimiz, çok yakın çevremizden bir âyet olarak semâmızın simâsını süsleyen o yıldızları, karanın ve denizin karanlıklarında yol bulalım, uçsuz bucaksız çöllerde ve okyanuslarda yönümüzü tayin edebilelim diye yaratmıştır. Bizlerin karanlıklar içinde yolumuzu şaşırıp bocalamanızı istemediği için bu yıldızları yaratmıştır. Ya da Allah onları bizim hidâyetimiz, bizim yol bulmamız için yaratmıştır. Rabbimizin bu ve benzeri âyetlerine bakarak imana ulaşalım, yakîni elde edelim, Rabbimizin büyüklüğünü, kudretini anlayalım da, O’na O’nun istediği biçimde iman edelim. Rabbimizin rubûbi-yetini ve ulûhiyetini anlayalım da, sadece kendisine kulluk edelim diye yaratılmıştır bunlar. İşte yıldızlarla alakalı bildiğimiz, bileceğimiz bunlardır. Bunun dışında bileceğimiz hiçbir şey yoktur. Yıldızlar, şeytanlara atma konusuymuş. Şeklini bilmiyoruz. Ya-ni acaba yıldızdan bir parça mı atılıyor? Yoksa yıldızın kendisi mi atılıyor? Bunu bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz, şeytanlar semâdan duydukları bu kırıntı haberleri artık yeryüzüne getiremez olmuşlar. Peki önceden gökyüzünden alınan bu haberler yeryüzüne geliyordu da, onlar hâlâ devam ediyor olamaz mı? Rasûlullah Efendimiz bu konu-da şöyle buyurur: “Cinler aldıkları habere kendilerinden beş yüz de yalan katar ve öylece insanlara ulaştırırlar.” Evet demek ki bu yıldızların bir görevi gökyüzünün süsü ve ziy­netidir bunlar. Kullarımın bedii zevklerini okşasınlar, onların gözle­rine hitap etsinler diye yaratmıştır Rabbimiz bir. 2- Bir de yine aynı âyetin devamında ifade edildiğine göre bu yıldızları şeytanlar için bir atma, bir Recm konusu yaptık diyor Allah. Evet bu yıldızların ikinci görevleri de şeytanlar için rücûm olmalarıdır. Şeytanlar Rasulullah’ın Risâletinden sonra artık gökyüzünde dinleme yerlerine gidip dinleyemez olmuşlardır. Allah semanın haberlerini dinlemek ve o haberleri yerdekilere yetiştirerek insanların imanlarını boz-mak isteyen şeytanlara karşı semanın haberlerini korumak ve onlara ateş azabını tattırmak için bir atma konusu yapmıştır. Şeytan­lar artık anladılar ki ne zaman dinleme makamına gelseler, ne zaman melekleri dinlemek için fırsat kollasalar kendilerini bekleyen bir bekçi, bir şi-hap, bir ateş, bir kıvılcım gibi kendilerini sarıveriyordu da hemen işlerini bitiriyordu. Yâni bekçiler vardı ve bu bekçiler semayı, Levh-i Mahfuz’u dinletmiyordu onlara. O bilgilere ulaşmalarına müsaade et­mi-yordu Rabbimiz. 3- Üçüncüsü de işte bu âyet-i kerîme de anlatıldığı gibi Rab-bimiz karanın ve denizin karanlıklarında yol bulalım diye kılavuz ola­rak yaratmıştır yıldızları. Ya da bizim hidâyetimiz için, bizim yol bulmamız için yaratmış­tır Allah onları. Rabbimizin bu ve benzeri âyetlerine bakarak imânâ ulaşalım, yakînı elde edelim, Rabbimizin büyüklüğünü, kudretini anla­yalım da Ona Onun istediği biçimde imanı elde edelim diye yaratmış­tır Allah onları. Rabbimizin rubûbiyetini ve ulûhiyyetini anlayalım da sadece kendisine kulluk edelim diye yaratmıştır. İşte yıldızlarla alâkalı bildiğimiz, bileceğimiz bunlardır. Bunun dışında bileceğimiz hiçbir şey yoktur. Sonra da diyor ki Rabbimiz: İşte Biz âyetlerimizi böylece tafsilatlı olarak, ya da fâsılalı, fâsı­lalı anlatıyoruz ki bize anlatılmadı, bize duyurulmadı, bize gösteril­medi, biz anlayamadık, biz akıl erdiremedik, bizim bunlardan haberi­miz yoktu demeyesiniz diye ayrıntılı bir şekilde anlatıyoruz size. Ama anlayan bir kavme. Bu âyetler üzerinde akıl yorarak bunlarla yol bul­mak isteyen bir kavme anlatıyoruz bunları. Değilse anlamayan in­san-lar için bunlar hiçbir mânâ ifade etmeyecektir diyor Rabbimiz. Evet görüyor musunuz? Âyetlerini böylece tafsilatlı olarak açık­lıyor Rab-bimiz. Gökyüzü âyet, yeryüzü âyet, yıldızlar âyet, güneş âyet, denizler bulutlar âyet, insanlar âyettir ve bütün bu âyetlerini kul­luk adına Ona yol bulalım diye bize anlatıyor, tanıtıyor Rabbimiz. Buraya kadar kendi rubûbiyet ve ulûhiyetine delil olarak bizim dışımızdan, dış dünyamızdan âyetler sundu rabbimiz. Bizi dış dün­yamızla yüz yüze getirdi ve dış dünyamızda kendisinin egemenliğini anlattı. Dış dünyamızın tamamında kendisinin söz sahibi olduğunu, kendisinden başka söz sahibi olmadığını ortaya koydu. Bundan son­raki âyetlerinde de Rabbimiz bizim iç dünyamıza, enfüsümüze yöneli­yor. Bu defa da bizi bizle tanıştıracak, bizi bizim içimizdeki âyetleriyle tanıştıracak ve rubûbiyetine buradan deliller getirecek. Bakalım neler anlatacak, onu inşallah gelecek haftaki dersimizde tanımaya çalışa­cağız. Velhamdü lillahi Rabbil âlemin.
98. O, sizi bir tek nefisten, babaların sulbünde kararlaş­mış ve anaların rahminde kararlaşmakta olarak yaratan­dır. Anlayan millet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık. Rabbimiz bu bölümde ilk yaratılışa dikkat çekiyor. İlk yaratılışı­mız tek bir nefisten. Allah bizi, hepimizi ilkimiz olan Hz. Ademden ya­ratmıştır. Ve bir de yarattığı her bir insan için onun hayatını sürdüre­bi-leceği, yerleşip karar kılabileceği bir müstakar, bir yer, bir yurt, bir mekân ve zaman kılmıştır. Yaratılmış her canlının hayatında Allah ta­rafından tayin ve takdir edilmiş bir zaman, bir de mekân boyutu vardır. İşte yaratıcı olan Rabbimiz her insanın hayatında bu zaman mekânın çatıştığı noktada kullarından kendisine kulluk istemektedir. Evet âyetin bize anlattığına göre her birerimiz için bir müstakar kılmıştır Rabbimiz. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu müstakar ana rah­midir. Müstakar babaların sulbüdür. Müstakar insanın yaşadığı yeryü­züdür. Veya yeryüzünde, insanın yaşadığı hayatta zamandır, mekân­dır. Allah herkes için karar yerleri, istikrar makamları kılmıştır. Doğan her insan yeryüzünde belli bir zaman diliminde, belli mekânlarda ya­şadıktan sonra imtihan dönemini doldurmakta ve daha sonra istikrar makamı olarak kabre intikal eder, oradan haşır neşir, oradan mahşer, sonra hesap kitap, sonra sırat, sonra cennet ya da cehennem istikrar yerleri olarak belirlenecektir. İşte bütün bunları anlayan, fıkheden, Allah’ın bu âyetleri üze­rinde düşünen, akıl yoran ve bu âyetlerle yol bulmak, hayatlarını dü­zenlemek isteyen, günlük programlarını bu âyetlerle ayarlamak iste­yen bir topluluk için açık açık anlatıyoruz diyor Rabbimiz.
99. O, gökten su indirendir. Her bitkiyi onunla bitirdik, ondan bitirdiğimiz yeşilden, birbirine benzeyen ve benze­meyen yığın, yığın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar çıkardık. Ürün verdiklerinde ürünlerine, olgunlaşmalarına bir ba­kın. Bunlarda, inananlar için şüphesiz, deliller vardır. Evet Allah gökten suyu da indirendir. Gökten indirdiği suyla yer­yüzünde insanların muhtaç oldukları tüm nebatatları yaratan, her şeyin nebatını çıkaran, bitiren Allah’tır. Yeryüzünde hayatın kaynağı olan suyu indiren Odur. Bu suyla yaşadığımız hayatın en tabii unsur­larını yaratan Allah’tır. Yem yeşil hayatı, yem yeşil bitkileri, yem yeşil otları bitiren Allah’tır. O bitkilerden birbirine benzeyen, benzemeyen, terkip edilmiş, üst üste istif edilmiş buğdayları, salkım, salkım üzümleri ve hurmaları ve hububatları çıkarmıştır Allah. Hurma tomurcuklarından da istifade edesiniz diye, iştahla yiyesiniz diye salkımlar var ettik. Yeryüzünde her cinsten bağlar, bahçeler var ettik. Zeytinler, narlar çıkardık ki onlar baktığınız zaman birbirine benzeyen ve benzemeyen özellik taşı­maktadırlar. Şöyle Rabbinizin gökten indirdiği hayat kaynağı suyla bitirdiği meyvelere, bitkilere bir göz atın, bir düşünün onlar üzerinde. Bunlara ne kadar muhtaçsınız değil mi? Bunlarsız yaşayamazsınız değil mi? Hayatınızın devamı bunların varlığına bağlı değil mi? Şu insanların yaptıkları ve gururla insanlığa takdim ettikleri bu teknolojik şeylerin hiçbirisi bunların yerini tutup karın doyurmuyor değil mi? Acaba bun­lardan bir tanesini siz kendiniz yaratabilir misiniz? Veya sizlerin şu anda güçlü gördükleriniz, hâkimiyeti kendilerine verip yasalarına tabi olduklarınız yapabilirler mi, yaratabilirler mi bunlardan bir tanesini? Güçleri yeter mi buna onların? Bir de meselenin bir başka boyutuna dikkatlerinizi çekerek şöyle sorayım: Acaba sizlerin şu anda bedava yiyip içtiğiniz tüm bu nîmetler Allah’tan değil de insanlardan olsaydı, tüm bu nîmetlerin sa­hibi insanlar olsaydı, acaba bu kadar rahat bu nîmetlerden istifade imkânı bulabilir miydiniz? Onları bu kadar rahat alabilir miydiniz in­sanların ellerinden? Eğer bu dünya, bu nîmetler insanların elinde ol­saydı, insanların mülkünde olsaydı bu kadar cömertçe onu insanlara sunabilirler miydi? Şu gökyüzü, şu semamızın simasını süsleyen yıl­dızlar, şu gecemizin zülüflerini aydınlatan hilal, şu bize her saniye ısı ve ışık gönderen güneş, şu her an teneffüs ettiğimiz hava, şu kıyme­tini bilmeden tükettiğimiz sular, meyveler, üzümler, hurmalar bir insa­nın ya da insanların elinde olsaydı onu ondan bu kadar rahat alabilir miydiniz? İşte sizin böyle cömert bir Rabbiniz var. O zaman kimin ek-meğini yiyip, kimin kılıcını salladığınızı bir düşünün. Kimin nîmetle­rin-den istifade edip de kimlere kulluk ettiğinizi bir düşünün. Demek ki bizi yaratan ama yarattığı gibi öyle başı boş bırakma­yan, kendi halimize terk etmeyen ve hayatımızın devamı için dünyada yaşam şartlarımızı da ayarlayan bir Rab'le karşı karşıyayız. Hayat, ama en az onun kadar önemli olan bu hayatın devamı. Dün­yayı bizim için yaşam yeri olarak hazırlayıvermiş Rabbimiz. Onlar yeni meyveye durdukları zaman bir bakın onlara, bir de meyveleri olgunlaştığı zaman bakın onlara. Bir koruk vaziyetindeyken bakın onlara, bir de olgunlaştıkları zaman bakın. Bu meyvelerin o ha­liyle bu hali ne kadar da farklı değil mi? Korukken, hamken onların tatları, kokuları, renkleri başka, olgunlaştıkları zaman ne kadar baş­kadır? Tüm bunları düşünmeyen, tüm bunların kim tarafından ve ne için var edildiği üzerinde ciddi ciddi kafa yormaya yanaşmayan insana insan demek mümkün müdür? siz söyleyin. Şu kupkuru üzüm çubu­ğunun içini şeker usaresiyle dolduran kimdir? Şu gördüğümüz her bir ağacın her bir dalında bir çok fabrika kurup yediğimiz ayrı ayrı renk­lerde, ayrı ayrı tatlarda bu meyveleri yaratan kimdir? Bütün bunları düşünen, anlayan bir kavim için, bir toplum için Biz bu âyetlerimizi açıklıyoruz, anlatıyoruz diyor Rabbimiz. Ama tüm bunları kendi güçle­rine, kendi becerilerine, ya da işte kör tabiat güçlerine veren kimseler için bu âyetler hiçbir mânâ ifade etmeyecektir. Geçen hafta okuduğumuz âyetlerle birlikte bu âyetleri şöyle bir gözden geçirirsek tüm bu âyetler grubunda Rabbimiz bizden üç şey istemektedir anlıyoruz. 1- Rabbimizin yarattığı bu âyetleri önce bilece-ğiz, tanıyacağız, bu âyetlerle hususî ilgilenip onları algılamaya çalışacağız. 2- Sonra bildiğimiz, araştırdığımız bu âyetler üzerinde uzun u-zun düşünüp kafa yoracak, bu âyetleri anlamaya çalışacağız. 3- Sonra da bu âyetlere iman edeceğiz ve bu iman bizde itici bir güç haline gelecektir. Yâni bu âyetler bizi bu âyetlerin sahibine karşı saygılı olmaya, O’na teşekkür etmeye, yâni O’na kulluk yap­maya götürecek. Böylece sonunda bu âyetler bizi kendisine kul olun­ması gereken makamı bilmeye ve O’nun emirlerine teslim olmaya götürecektir. Ama maalesef ve maatteessüf hal böyleyken, Allah böyle bir Al­lah iken, tüm bu nîmetleri bize veren Rabbimiz Allah iken bakın in­sanların çoğu nasıl davranıyorlarmış:
100. Cinleri O yaratmışken kâfirler Allah'a ortak koştu-lar. Körü kö­rüne O’ na oğullar ve kızlar uydurdular. Hâşâ O onların vasıflandır­malarından yücedir Evet Allah böyleyken, kâfirler yeryüzünde O’nun rubûbiyeti ko­nusunda, ulûhiyeti konusunda, hayata karışması konusunda, ege­menliği konusunda tuttular da cinleri Allah’a ortak koştular. Hal buki bu cinleri yaratan da Allah’tı. Cinleri Allah’a ortak koştular. Cinler Rab tır dediler, cinler İlâhtır dediler ve yaratıcıyı bırakıp yaratıklara kulluk etmeye kalkıştılar. Her vadinin, her bölgenin, her sektörün bir cini’nin olduğuna inandılar ve dediler ki bu cinler İlâhtır, bu cinler Raptırlar, bu cinler hayatımızın o bölümlerinde söz sahibidirler. Bu cinler hukuku daha iyi bilir dediler. Bu cinler ekonomiyi daha iyi bilir dediler. Bu cinler kılık kıyafetten daha iyi anlar dediler. Bu cinler gayba hakimdir dediler. Cinleri hayatlarında egemen kabul ederlerken Rablerine de dediler ki: Ey Allah’ımız, Sen iyisi mi bizim hayatımıza karışma! Bizim işleri­mizi halledecek cinlerimiz, cin gibilerimiz vardır dediler. Bu cinler bi­zim gereksinimlerimizi, bizim hayatımızı, bizim dalavereli işlerimizi daha iyi bilmektedirler. Onlar bizim huzurumuzu ve istikrarımızı daha iyi bilmektedirler diyerek huzursuzluğu, istikrarsızlığı, küfrü ve şirki yasallaştırıverdiler. Yaratıcıları olan Allah’ı hayatlarında kovup cinleri ve cinlerin egemenliğini kabul ediverdiler. Halbuki bu cinlerin bildikleri hiçbir şey yoktu. Halbuki bu cinler kendilerini bile yaratmaktan aciz varlıklardı. Onları da Allah yaratmıştı. Sonra bu kâfirler körü körüne bilgisizce Allah’a oğullar ve kız­lar izafe ettiler. Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Îsâ Allah’ın oğludur dediler. Me­lekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Fe sübhanallah! Nasıl diyebilirler bunu Allah’a? Halbuki göklerdekiler ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Hepsi O’nun kuludur, hepsi O’na boyun büküp itaat etmektedir. Oğullar O’-nundur, babalar O’nundur, analar O’nundur, kızlar O’nundur, gökler O’nundur, yerler O’nundur, denizler O’nundur, yıldızlar O’nundur her şey O’nundur. Her şey Allah’ın kuludur. Tüm varlıklar O’nun iken, tüm yaratıklar O’nun kulu iken bunlardan birini veya bir kaçını kendisine oğul edinmesine ne gerek var da? Tevbe sûresinin 30. Âyetinde anlatıldığına göre yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler, hıristiyanlar da Îsâ Allah’ın oğludur de­diler. Müşrikler de melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Bunlar bu yara­tıkların sıfatları konusunda hataya düştüler. Bunlara Allah’ın sıfatlarını vermeye kalktılar. Bunları kutsamaya kalkıştılar. Olduğundan farklı bir konuma getirdiler bu zâtları. Bunların yaptıkları işlerin başkaları tara­fından asla yapılamayacağını, başkalarının yaptıklarını da bu zâtların yapmayacaklarını iddia ettiler. Diğer varlıklardan ayırdılar bu zâtları. Bu zâtların diğer varlıklardan daha fazla Allah’a yakın olduklarını, ya da Allah’ın bu zâtlarla daha fazla ilgilendiğini iddia ettiler. Kur’an söze Allah’ı bu tür noksan sıfatlardan tenzih ederek baş­lıyor. Fe sübhanallah! O bu tür ilişkilerden uzaktır. Zira bu tür şeyler Allah’a eksiklik ve ihtiyaç izafesidir. Halbuki Allah’ın varlıklarıyla ilişkisi birbirinden farklı değildir. Yâni Cenâb-ı Hakkın varlıklarından bazısına daha yakın, bazısına daha uzak olduğu asla düşünülemez. Allah göktekilerin ve yerdekilerin sahibi iken, neden bir çocuğa ihtiyaç duy­sun da? Zira eninde sonunda o da Allah’ın kulu değil mi yâni? Aslında bunların derdi şuydu: Üzeyr Allah’ın oğludur, Îsâ Al­lah’ın oğludur derken bu adamlar esasen Allah’a karşı torpilli varlıklar bularak işledikleri suçlara kılıflar aramaya çalışıyorlardı. Allah’a veli­ahtlar bulmaya çalışıyorlardı ki böylece Allah’a yaklaşabilme, ona tor­pil yaptırabilme imkânları olsundu. Öyle ya, bir insana çocuğundan daha yakın birisi olmayacağına göre, ya da adam çocuğunun hatırın­dan çıkamayacağına göre, bunlar da sanki Allah’ı insan gibi, kendi­sine çocuğu vasıtasıyla yaklaşılabilecek bir varlık bildiklerinden ötürü torpil yaptırma derdiyle bu herzelere yöneliyorlardı. Bu halleriyle Nasıl cennete girecekler de bunlar? Hem birilerini Allah yerine koysunlar. Hem Allah’ın yeryüzünde temsilcileri var de­sinler. Hem Allah’ın yetkilerini Allah’tan başkalarına vermeye çalış-sınlar. Allah’ın yetkilerini hacılara, hocalara, hükümdarlara, meliklere, meleklere vermeye çalışsınlar, yeryüzü tanrılarına vermeye çalışsın­lar. Hem de ondan sonra da cennet beklesinler. Olmaz bu. Cennete ancak Allah’ı Allahça tanıyanlar Allah’a Allahça inananlar gidecektir. Cennete ancak Allahu Teâlâ yı kendisini nasıl tanıtmışsa öylece tanı­yanlar, öylece O’na inananlar gideceklerdir. Allahu Tealâ yı Allah’ın burada kendisini tanıttığı gibi tanımayanların ve O’na O’nun istediği gibi kul olmayanların cennete girme hakları yoktur. Tesbihin mânâsı da budur zaten. Sübhanallah demenin mâ-nâsı budur. Tesbih Allah’ı Allah’ın haber verdiği sıfatlarıyla muttasıf bilmektir. Allah kendisini Bakara’da, Âl-i İmrân’da, Nisâ’da nasıl anlat-mışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse işte öylece Allah’a inanmak tesbihtir. Öyle bir Allah’a inanacağız ki O mükemmeldir. O’n-da zaaf yok­tur. O’nda unutma yoktur. O’nda hata yoktur. O’nda cehalet yok­tur. İşte Allah’a böylece Allah’ın istediği biçimde iman tesbih demektir. O’nu mükemmel tanırken, tüm noksan sıfatlardan da tenzih edeceğiz. O’nu bu şekildeki sıfatlarıyla tanıdıkça da sübhanallah! diyeceğiz. Burada pek çoğumuzun içine düştüğü bir yanlışa işaret etmek isterim: Allah’ı kitabında kendisini bize tanıttığı şekilde tanımadan, O’nu O’nda olanlarla tanımadan veya O’nda olmayanları O’nda bile­rek her dakika yüz bin de sübhanallah desek bunun hiçbir faydası yoktur. Bunu bir daha söyleyelim. Allah kitabını nasıl tanıtmışsa, Allah peygamberini nasıl tanıtmışsa, Allah hukukunu nasıl tanıtmışsa, Allah ekonomiyi nasıl tanıtmışsa Allah’ın tanıttığı gibi Allah’ı ve Allah’ın ta­nıttığı gibi tanıttıklarını bileceğiz, sonra da bunları bildikçe sübhanal-lah diyeceğiz. Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün! Sübhanal-lah! Ya Rabbi sen ne mükerremsin! diyeceğiz. Yoksa bunları tanımadan sübhanallah demenin bir kıymeti yok­tur. Meselâ bakın Allah’ı göklerde ve yerde tek Rezzâk kabul et­meyip yerde Ondan başka Rezzâkların da varlığına inanan bir kişinin günde yüz bin defa da ya Rezzâk diye tesbih etmesinin hiçbir değeri yoktur. Evet rızık konusunda Allah’a tümüyle güvenmeyip, Allah’ı tek Rezzâk kabul etmeyip yerde kabul ettiği ikinci üçüncü derecedeki rezzaklarının korkusundan ötürü Allah’ın kendisinden istediği bir kısım görevleri yapmaktan çekinen kişinin günde yüz bin defa da ya Rezzak demesinin hiçbir kıymeti yoktur. Veya ilimde Allah’a tam olarak güvenmeyip, Allah’ı mutlak Alîm bilmeyip yerde O’nun bu konudaki eksikliğini tamamlamak üzere birtakım gayb biliciler aramaya kalkışan bir adamın günde milyon kere ya alîm demesinin hiçbir kıymeti yoktur. Rubûbiyet de Allah’a güvenmeyip yerde Allah’ın bu eksiğini ta­mamlamak üzere bir kısım kanun koyucular arayan, bir kısım prog­ram yapıcılar arayan ve bunların kanunlarını da kanun bilen bir insan günde milyon kere de ya Rab diye zikretse de boştur bu. Şifa konusunda Allah’a güvenmeyip, Allah’ı tek Şâfi bilmeyip yerde bir kısım şifa dağıtıcılar arayan kişinin ya Şâfi diye Allah’ı zik­retmesi boştur. Öldürmede diriltmede, ruh vermede Allah’a güvenme­yen birinin ya Muhyî, ya Mümîd diyerek zikretmesi boştur. Veya Al­lah’ı Azîz bilmeyip, izzeti Allah’ta değil de malda, mülkte, makamda, mansıpta arayan birinin ya Azîz demesi boştur. Mağfirette, afta, tövbede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım ara­cılara sığınmaya çalışan birinin ya Tevvâb demesi boştur. Veya kendi kendisini kontrol etmede murakabe etmede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen birisinin ya Hafız demesi ya Müheymin demesi boştur. Öyleyse Allah’ı Allah’ın kendisini tanıttığı şekilde tanıyacak ve sonra da sübhanallah diyeceğiz. İşte böyle bildiğimiz tanıdığımız bir Allah’ın yeryüzünde oğlu yoktur, hanımı yoktur, yeryüzünde temsilci­leri yoktur, yeryüzünde yetkilileri yoktur, kimseye de böyle bir yetki vermemiştir, buna da ihtiyacı yoktur. "Hükmünde mülkünde ortağa da ihtiyacı yoktur O’-nun." (Kehf 26) Bakara sûresinde de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Bilâkis göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Her şey ona boyun büküp teslim olmuştur." (Bakara 117) Göklerdekiler ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Hepsi O’nun kuludur, hepsi O’na boyun büküp itaat et­mektedir. Oğullar O’nundur, babalar O’nundur, analar O’nundur, kızlar O’nundur, gökler O’nundur, yerler O’nundur, denizler O’nundur, yıldızlar O’nundur, herşey O’nun-dur. Herşey Allah’ın kuludur. Tüm varlıklar O’nun iken, tüm yaratıklar onun kulu iken bunlardan birine veya birkaçına yetki vermesine ne ge­rek var da? Melekler,cinler, insanlar hepsi O’nun kullarıdır. Hiçbir varlık O’nun ulûhiyetine ve rubûbiyetine ortaklık iddia edemez. Eğer gök­lerde ve yerde Allah’tan başka melikler, söz sahipleri varsa o zaman onların sınırlarına girdiğimiz zaman onlara da kulluk yapalım. Öyle değil mi? Farz edin ki bir yere girdik. Soralım, burası kimin diye. Veya gökyüzüne çıktığımız zaman burası kimin diyelim, varsa Allah’-tan başka bir sahip ona da kulluk yapalım. Yahut zamana beş dakikalı­ğına söz geçirebilen birisi varsa ona da kulluk edelim. Meselâ güneşe beş dakikalığına sahip olabilen birisi varsa, o beş dakikalığına biz de ona kulluk edelim. Diyelim ki ey bu beş dakikayı bize veren tanrılar tanrısı! Kulluk sizin hakkınızdır! Ubûdiyet sizin hakkınızdır! diyelim. Var mı böyle yeryüzünde birileri? Yoksa, o zaman hiçbir kimseyi ru-bûbiyet makamına geçirmeye hakkımız yoktur. 
101. O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır. Zevcesi olma­dan nasıl çocuğu olabilir? Oysa her şeyi O yaratmıştır, her şeyi bilir. O’nun zevcesi olmadığı halde, nasıl çocuğu olabilir? Her şey O’nun olduğu halde, her şey O’nun kulu ve kölesi olduğu halde, Al­lah’ın böyle bir şeye neden ihtiyacı olsun ki? Çocuk, bir eksikliğin, bir ihtiyacın ifadesidir ve Allah’a böyle bir şeyin yakıştırılması asla mümkün değildir. Allah’ın böyle bir şeye neden ihtiyacı olsun ki? Çünkü her şey O’nundur, her şeyi yaratan zaten O’dur. İşte hayat, işte var oluş ve işte varları var eden âlemlerin Rab-bi. Allah dışında var mı başka böyle Rabler, var mı böyle “Ol” dediği zaman olduracaklar? Eğer benim günlerimi, benim gençliğimi bana iade edecek olan Ondan başka birileri, benim ölümle karşı karşıya kaldığım bir za­manda bana iki saat daha süre verebilecek O’ndan başka birileri varsa, tamam o zaman iki saatliğine onlara da kulluk edeyim. Ya da bizim için gökten bir damla yağmur indirebilecek veya yerden bir tane buğday bitirebilecek birileri varsa, ona da kulluk edelim. Ama yok öyle birileri. Öyleyse, madem ki benim yaratılışım Allah’tansa, benim rızkım Allah’tansa, benim ölümüm Allah’tansa o zaman başkalarının benden kulluk beklemelerinin ne mânâsı vardır? Benim O’ndan başka birilerine kul köle olmamın ne anlamı vardır? Yetki Allah’ındır ve O’ndan başka kimsenin yetki hakkı yoktur.
102. İşte Rabbiniz, Allah budur. O'ndan başka ilâh yok­tur, her şeyin yaratanıdır. Öyleyse O’na kulluk edin; O her şeye de vekildir. Bu Allah sizin Rabbinizdir. Okuduğumuz bu âyetlerin ve Kur’-an’ın tümünün anlattığı, tarih boyunca tüm peygamberlerin or­taya koyduğu Allah’tır sizin Rabbiniz. Rab makamında, ulûhiyet ma­kamın-da, hayatınızın kanunlarını düzenleme makamında Rabbiniz O’dur. Rabbiniz olan Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. O, her şeyin yaratıcısıdır, varlığımızın sebebi O’dur. Hayatın kaynağı O’dur; gökle­rin, yerin, gecenin, gündüzün, meyvelerin, sebzelerin sahibi O’dur. Malımızı, evimizi, ailemizi, çocuklarımızı, makamımızı, paramızı, pu­lumuzu, aklımızı, zekâmızı, bilgimizi her şeyimizi yaratan O’dur. Allah Hâliktır, o halde O’na kulluk edin. Madem ki her şeyinizi yaratan ve her şeyinizi veren O’dur, o halde sadece O’na itaat edin. Zaten tüm varlıkları iki grupta topluyoruz; yaratan ve diğerleri. Problem işte buradadır. İnsanların bir kısmı Allah’ı Rab olarak kabul ediyor ama hayata karışıcı olarak Allah’ı kabule yanaşmıyorlar. Meselâ müşrikler göklerin ve yerin, her şeyin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlardı, ama Rab olarak, hayata karışıcı ve kanun koyucu olarak Allah’ı kabul etmiyorlardı. Rızık verici olarak, yarattıklarının tü-münü doyurucu olarak Allah’ı biliyorlar, inanıyorlardı ama hayatı düzenleyici olarak Allah’a inanmıyorlardı. Günümüz insanları da -Allah korusun- aynı noktaya düştüğü için, yaratıcı olarak var olan, ama hayata karışıcı olarak sanki yok olan bir Allah inancını, yâni şirki yaygınlaştırma eğilimine girdikleri için bu konuyu daha önce de anlatmış olmama rağmen burada biraz daha üzerinde durmak istiyorum. Peygamberlerin hiç birisi Allah’tan başkasına kulluğa çağır­mamıştır. Tüm peygamberler tevhid inancı üzerinde toplanmışlardır. Tüm peygamberlerin tarihlerini, hayatlarını incelediğimiz zaman onla­rın hayatlarında tek ilâhın Allah olduğunu görürüz. Tüm peygamber­ler insanlığı “La İlâhe illallah” temel esasına çağırmışlardır. Allah’tan baş-ka sözü dinlenecek, rızası kazanılacak, hayata hakim olan ilâh yoktur. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak, hayat programı program kabul edilecek varlık yoktur esasına çağırmışlardır. Zaten tarih boyunca en büyük problem işte burada, sadece Allah’a kulluk etmek, sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hakim olarak sadece Al­lah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse Allah’a da ibadet ko­nusunda hiç problem çıkmamıştır. Yâni ilâhlardan bir ilâh olarak Al­lah’a da kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki ilâhlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Yâni göklerin ve yerin, göklerdekilerin ve yerdekilerin yaratı­cısı, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, ya­ratan, yaşatan bir ilâh olarak herkes O’nu kabul etmiştir. Ama inandı­ğınız bu Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. Bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayan, insanların kulluk programlarını belirleyen ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır. Bu Allah boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Yâni bu Allah kendisinden başka rab, melik, ilâh olmayandır dendiği zaman işte kavga burada başlamıştır. Göklerin ve yerin yaratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak red­detmeye çalışmışlardır. “İlâh olarak Allah’ı kabul edelim ama, tek ilâh olarak asla kabul etmeyiz” diyorlar. “İlâhlardan birisi olarak O’nu da dinleyelim, ilâhlardan birisi olarak O’na da kulluk yapalım, ama tek ilâh olarak sadece O’na kulluğa hayır!” diyorlar. Bunun sebebi olarak da şöyle diyorlar: Çünkü bizim hayatı­mıza karışacak başka ilâhlarımız da var. Hayatımızda sözünü dinle­yeceğimiz başka Rablerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim, ama öte-ki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız diyorlar. Aslında bu iddia­ların altında Allah’tan, Allah’a kulluktan kurtulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir hayat yaşama arzuları yatmaktadır. Ya da şöyle ifade edelim: Bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi kendilerine, kendi hevâ ve he-veslerine tapınmak istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sı-nırsızca bir hayat yaşamak istiyorlar. Çünkü bakıyoruz, bu adamlar Allah’tan başka kendilerinin ilâhları olduklarını iddia ettikleri kimseleri de kendileri seçiyorlar. Seç­tiklerini istedikleri gibi yönlendirebileceklerini bildikleri için seçiyorlar. Seçtiklerine bizi şöyle şöyle idare ederseniz sizi seçeriz, değilse sizi seçmeyiz diyebildikleri için seçiyorlar. Bizden şunları şunları isteme­yeceksiniz! Bizi şu şu sorumluluklar altına almayacaksınız! Bizden namaz gibi, zekât gibi, tesettür gibi ağır sorumluluklar istemeyecek­siniz! İçki gibi, kumar gibi, fâiz gibi, zina gibi bizim alışık olduğumuz şeyleri bizim için yasaklamayacaksınız! Bize lüks ve müreffeh bir ha-yat sağlayacaksınız! Biz ne istersek, nasıl bir hayattan razıysak onu sağlayacaksınız! Eğer bize bizim istediğimiz kanunları çıkarır, bizim istediğimiz hayatı hazırlarsanız Rab olarak, İlâh olarak biz de sizleri seçeriz diyebildikleri için onları seçebiliyorlar. Onları yönlendi­rebile-ceklerini, şartlandırabileceklerini bildikleri için onları seçiyorlar. Ama Allah’a bunu diyemeyecekleri, Allah’ı istedikleri gibi şartlandıramayacakları için Allah’ı Rab kabul edemiyorlar. Her şeyi kendi keyiflerine, arzularına ve kafalarına göre ayarlamak ve düzen­lemek istedikleri için, yâni kendi kendilerine tapınmak istedikleri için, şehvetlerine tapınmak istedikleri için hayatlarından Allah’ı çıkarmak istiyor-lar. Tamam, ilâhlardan bir ilâh olarak Allah’ı da dinleyelim, me­selâ hayatımızın ibadet bölümünde O’nu da dinleyelim, ama hayatı­mızın öteki bölümlerinde biraz nefes alabilmek için Allah’tan başkala­rını da dinleyelim diyorlar. Halbuki bu şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, öteki bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki tevhid, kişinin, hayatının tümünde Allah’a teslim olmasıdır. Evet O Allah her şeyin yaratıcısıdır ve kendisinden başka ilâh, rab, otorite, egemen, yetkili olmayandır. Çünkü ilâh olanın, Rab ola­nın yaratıcı olması gerekir. O’ndan başka yaratıcı da olmadığına göre Rab sadece O’dur. Öyleyse sadece O’na kulluk edin, sadece O’nu dinleyin, sadece O’nun emirlerini dinleyin ve O’nu razı etmeye çalı­şın. Rab olarak, ilâh olarak O’na inandığınızı ortaya koymak üzere hayatınızı O’nun adına yaşayın. Yirmi dört saatinizi O’nun belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayın. Allah’tan başka, toplum, müdür-âmir, âdetler, yönetmelikler gibi putları Allah makamına oturtup onların istedikleri bir hayatı yaşayıp Allah’a şirk koşmaya kalkışmayın. Yaşa­dığınız bu hayatın sonunda O’nun huzuruna gideceğinizi ve hayatı­nızın hesabını sonunda O’na ödeyeceğinizi asla unutmayın. Eğer böyle Rab olarak, ilâh olarak Allah’a iman eder, Allah’ı böyle güçlü kuvvetli bilir ve sadece O’nu hesaba katar, O’nun istediği hayatı yaşar, O’nun dışında her şeyin hatırını ayaklarınızın altına alabilirseniz o zaman bilesiniz ki O Allah sizin her şeyinize vekildir. Bilesiniz ki sizin arkanızda Allah vardır. Sizin önünüzde Allah vardır, dayanacağınız, güveneceğiniz Allah’tır. Sizi herkese karşı ve her şeye karşı koruyacak olan Allah’tır. Size yol gösterecek olan Allah’tır. Tarih boyunca dostlarını tüm düşmanlarına karşı nasıl korumuş ve galip getirmişse, sizi de koruyacaktır. Bu konuda en küçük bir şüp­heniz olmasın.
103. “Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latîftir, haberdardır.” Gözler O’nu idrak edemez. Gözler O’nu ihâta edemez. Görmekle anlaşılamaz. Göz O’nu anlayamaz. Görmeye yönelik bir anlaşılma tarafı olamaz Allah’ın, ancak imanla anlaşılacak, iman ile idrak edilecektir. Gözler O’nu bu dünyada göremez ama O tüm gözleri gö-rür, tüm gözleri, tüm bakışları id­rak eder, tüm gözleri ihâta eder. Gözlerin hain bakışlarından da gü­zel bakışlarından da haberdârdır O. Hangi gözün nasıl baktığını, nereye baktığını, niçin baktığını, bu bakışıyla hangi beklentilerin içinde olduğunu, kendisine neler ayırdığını, ne anlama geldiğini, geleceğini hepsini en bilen, mükemmel bilen, eksiksiz bilen O’dur. Çünkü gözlerin idraki sadece O’na aittir. Tüm gözlerin, tüm gönüllerin, tüm bedenlerin, tüm zihinlerin, tüm beyin-lerin, tüm akılların düşüncelerini, taşıdıkları niyetlerini ve imanlarını bilmektedir. Evet gözlere, gönüllere hakim olan, tek söz sahibi olandır. Çünkü O latîftir. Yâni hiçbir kesâfeti olmayan yoğunluktadır Rabbimiz. Rabbimiz herkese, her varlığa karşı lütûf sahibidir. Herke­si, her varlığı iç dünyasına kadar bilen ve haberdar olandır. Varlıkla­rın en ince noktalarına kadar, kalplerinin içine kadar nüfûz eder. Ye­rin derinliklerine kadar, göğün zirvelerine kadar her yere ve her şeye nüfûz eder. Yâni Allah her şeyden haberdardır, O’nun bilgisinin dı­şında bir yaprak bile düşmez, bir damla yağmur bile inmez. Burada, âyet-i kerîmede Allah’ın gözler tarafından görülemeye­ceği anlatılmaktadır. Bu konuda uzunca tartışmalar ol­makla beraber, sadece Ayşe annemizin (r.a.) şu sözünü nakledip geçeceğim: Mü'minlerin annesi annemiz (r.a.) der ki: “Kim ki Rasulullah hakkında şu üç sözü söylerse, bilesiniz ki Allah’ın Resulüne iftira etmiştir: 1- Kim ki Mi’râca çıktığı gece Allah’ın Resulü Allah’ı görmüştür derse, o kimse Rasulullah’a iftira etmiştir der ve işte En’âm sûresinin bu âyetini okuyarak bu konuda delil getirir. 2- Kim ki Allah’ın Resulü yarını biliyordu, geleceği biliyordu derse, yâni gaybı bildiğini iddia ederse, bu kimse de Allah’ın Resu­lüne iftira etmiştir buyurarak Lokman sûresindeki mugayyebat-ı hamse âyetini okur. 3- Ve yine kim ki Allah’ın Resulü Rabbinin kendisine vahy et-tiği emirlerden, âyetlerden kimilerini gizleyip insanlara anlatmamış­tır derse bu kimse de Allah’ın Resulüne iftira etmiştir der ve delil ola­rak da Mâide 67 âyetini okur.” Evet dünyada hiç bir göz O’nu göremez, ama yine Kur’an’ın ifadesiyle âhirette, cennette mü'minler Rablerini göreceklerdir diyoruz.
104. “Doğrusu size Rabbinizden açık belgeler gelmiştir; kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aley­hinedir. Ben sizin bekçiniz değilim.” Evet Rabbinizden size besâir, basîretler gelmiştir. İşte bütün bu anlatılanları anlayabilmeniz için Rabbinizden size kalp gözleri gel-miştir. Basar, basîret önümüzü gösteren, yolumuzu aydınlatan, nerede nasıl davranacağımızı, hayatımızın her bir birimini nasıl dü­zenle-yeceğimizi gösteren, anlatan, yolumuzu açan, aydınlatan Rabbimiz-den basiretler geldi bize. Yâni Rabbinizden âyetler geldi size. Size kalplerinizi, gözlerinizi, kulaklarınızı açan âyetler geldi. Ve ben sizi zorla Müslüman yapacak değilim. Bana inanmanız için, bana teslim olmanız ve kendi lehinize hükmetmeniz için tüm sebepleri, tüm vasıtaları yarattım ben. Evet basîretler yaratmıştır Allah. Görebilme, fark edebilme, anlayabilme özellikleri göndermiş Rabbimiz bize. Basîret; sadece böyle görüvermek değildir. Gözünüz kapalıydı, bir anda bağı çözüverdiler ve siz gördünüz, bu mânâya değildir basîret. Hani Kalem sûresinin beşinci âyetinde öyle deniyordu: “Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler. Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir; O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir.” (Kalem 5-7) Peygamber Efendimizi ve onunla birlik olan Müslümanları onore etmek üzere buyuruyor ki Rabbimiz; Ey peygamberim, sen Rabbinin nimetleri sayesinde kesinlikle deli değilsin. Sana öyle büyük ecirler ve mükafatlar verilecek ki bunu sen de göreceksin, onlar da görecekler. Onlar da basîr olacaklar senin de basîretinin konusu olacak. Yakında onlar da anlayıp bilecekler sen de anlayıp bileceksin. Neyi? ­–Y­B²S«W²7! ­v­U¬±[<Ï@¬" acaba hanginiz meftunmuş? Hanginiz deli hanginiz akıllıymış? Bunu çok yakında onlar da anlayacaklar, sen de anlayacaksın. Ama bu görüş farklı bir görüştür. Hani bazen karşımızdakine söyleriz; “bak, sonunda sen bunu göreceksin, seninle sonra görüşürüz” diyoruz ya, işte böyle bir görmek. Anlamak, fehmetmek, fark etmek, kavramak, işin künhüne vakıf olabilmek, bizimle ilgili yönlerini kavrayabilmek anlamlarına gelen bir ifade. İşte böyle bir anlayış, kavrayış özelliği gönderiyor Rabbimiz bize. Yâni öyle bir görebilme, fark edebilme, kavrayabilme özelliği ki, bu özellik bize Rabbimizden gelmiş olarak onunla görüyorsak, kendi lehimize, ama ona karşı kör ve ilgisiz davranıyorsak, o zaman da kendi aleyhimize davrandığımızı o zaman anlayacağız. Evet, kim onunla görürse, kim besâîr’i kullanırsa, kim basîret sahibi olmayı isterse, kim Allah’ın gör dediği gibi görmeye, O’nun istediği gibi anlamaya çalışırsa işte bu onun lehine olacaktır. Ama kim de kör davranırsa, ilgisiz kalırsa o da onun aleyhine olacaktır. Peygamberim, biz seni onlara muhafız göndermedik. Bundan önceki âyetlerde de anlattığım gibi dışınızda ve içi­nizde yığınlarla görsel âyetler yaratıp onları size arz ettim. Bir de işit­sel âyetler denen şu Kur’an âyetlerini gönderdim. Tüm bu yarattığım âyetlere intibak edebilecek, onları anlayıp değerlendirebilecek, göz­ler, kulaklar ve kalp verdim size. Artık siz bilirsiniz, ister iman eder kendi lehinize hükmedersiniz, diler küfreder, tüm bu âyetlere karşı kör ve sağır davranır, sonucuna kendiniz katlanmanız kayd u şartıyla aleyhinize hükmedersiniz. Unutmayın ki inanmanız da, küfretmeniz de sizin içindir. Allah’ın sizin imanlarınıza da ihtiyacı yoktur, amelleri­nize de. Ne yaparsanız kendi lehinize ve aleyhinizedir. Kim görürse, kim hadiselere bu basiretlerle bakarsa, kim bu gözlükleri kullanırsa kendi lehine hükmetmiş, kim de körlük yapar, bu gözlükleri kullanmak istemez ve hadiselere bu âyetlerle bakmak is-temezse o da kendi aleyhine hükmetmiş, kör kalmayı tercih etmiş de-mektir. Evet Kur’an besâirdir, Kur’an nûrdur, Kur’an hidâyettir, Fur-kân’dır. Hani arabanızla bir yere giderken karanlıkta arabanın farlarını yakıverince önünüz nasıl aydınlanıyor değil mi? Köprüyü, virajı, tehlikeyi nasıl anlarsınız onunla değil mi? İşte Kur’an da böyle bir nûrdur, Furkân’dır. Olaylara Kur’an’ın gözlüğüyle bakıverdiniz mi O her şeyi size fark ettiriverecektir. Ama Kur’an’dan habersizsek, olaylara Kur’-an’la bakamazsak, aile hayatımızı, toplum hayatımızı, hukukumuzu, eğitimimizi, kazanmamızı harcamamızı, sosyal ve siya­sal yapılanmalarımızı, ekonomik düzenlemelerimizi Kur’an kaynaklı, Kur’an gözlüklü düzenlemezsek, tüm bunları Kuranın gözetiminde yapmazsak hiçbir zaman aydınlığa çıkmamız mümkün olmayacaktır. Hangi insan, hangi toplum, hangi aile ki Kur’an’la birlikte prob­lemleri çözmeye çalışır, Kur’an kaynaklı problemlere yaklaşmayı prensip edinir, “bu konuda Allah ne diyor, Kur’an ne diyor?” diyerek Allah’ın kitabına müracaat eder ve çözümü Allah’ın kitabında arar, Kur’an’la görmeye, Kur’an’la bakmaya çalışırsa, o mutlaka aydınlığa ve hayra ulaşacaktır. Bu aydınlığa ulaşması, sonunda kendi lehine olacaktır. Yâni dünyada aydın, mutlu bir hayat elde etmiş olacaktır. Öyleyse ey Müslümanlar! Ekonomiyle ilgili bir derdiniz mi var? Ekonomik hayatınızı aydınlığa, düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Hukukunuzu aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? Eğitiminizi düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Aile hayatınızı, toplum hayatınızı, gece­nizi, gündüzünüzü, bugününüzü, yarınınızı, namazınızı, orucunuzu, zikrinizi, fikrinizi, dünyanızı, âhiretinizi aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? O halde problemlere basiretlerle bakmak zorundasınız. Tüm bu problemleri basiretlerle, yâni Kur’an âyetleriyle çözümlemek zorundasınız. Ama Allah böyle basiretler gönderdiği halde kim de körlüğü tercih eder, kör olmayı, kör kalmayı tercih ederse, o da kör olmaya ve kör kalmaya mahkûmdur. Allah’ın Kitabına gözlerini kapa­yan, Kitapla ilgilenmeyen, problemlerine Kitapla çözüm aramayan toplum kör kalmaya mahkumdur. Karanlıklar içinde, bunalımlar, çö­zümsüzlükler ve çaresizlikler içinde kıvranmaya mahkûmdur. İşte şu anda Kur’an’dan kaçan ve basiretlerin dışında başka yerlerde çözüm arayan şu bizim toplumun ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette çırpındığını, bocaladığını görüyoruz. Her şeyimiz bozuk, her şeyimiz çözümsüz. Problemlere çözüm arayan idareciler de her şeyi denemeden, ama Kur’an’a asla müracaat etmemeden yanalar. Böyle adamlara, yâni Kur’an’ın tabiriyle kör, sağır ve dilsiz insanlara neyi­mizi emânet edebiliriz ki? Hangi işimizi emânet edebiliriz bunlara? Ne yapabilecek bu adamlar sizin için ve bu ülke için? Kur’an’dan kaçan, Kur’an’ın çözümlerinden habersiz olan bu insanlar neden kurtarabi­lecekler ki sizi? Açlıktan kurtarabilecekler mi, bunalımlardan kurtara­bilecekler mi? Karanlık ve sömürgeci güçlerin egemenliğinden kurta­rabilecekler mi sizi? Sizi aydınlığa, düzlüğe çıkarabilecekler mi? Hani yıllardır bu iddiada olanlar, yıllardır size bunları vadedenler bugüne kadar ne yapabildiler sizin için? Sizi karanlık ve egemen güçlere sat-manın dışında, biraz daha onlara borçlandırarak sırtınıza ipotekler koymanın ve onların kucağına itmenin dışında ne yaptılar? Sizi o egemen güçlere peşkeş çekmenin dışında ne yaptılar? Söyleyin ne yaptılar bu Kur’an düşmanları? “Benim Kur’an’a ihtiyacım yoktur! Bizim böyle bir kitaba ihtiyacımız yoktur! Ben toplum problemlerini kendi gücümle, kendi bilgimle çözerim! Ben bu prob­lemleri A.B.D ile, A.E.T ile çözerim!” diyerek Kur’an’dan kaçan, Al­lah’ın çözüm önerilerini beğenmeyen, basîretlerle ilgilenmeyen bu körlere daha ne zamana kadar bel bağlayacak ve bunları Allah’a tercih edecek bu toplum bilmiyorum! Allah bu topluma basîret versin, şuûr versin inşallah. Evet Kur’an basîrettir. Hadiselere Kur’an’la, Kur’an’ın gözlü­ğüyle bakan kimseyle ona karşı kör ve sağır kesilen kimse çok farklı­dır. Peygamberimizin: "Mü'minin ferasetiyle yol bulun, çünkü o Allah’ın nûruyla bakar.” hadisi de işte bu gerçeği anlatır. Hadiste anlatılan nûr da Kur’an’dır. Bir mü'min gaybı bilmez, bilemez. Allah onu kullarına açmamıştır. İşte mü'min gaybı bilmediği için, geleceği göremediği için ona Kur’an sayesinde basîretler vermiştir Allah. Yâni ilerisini Kur’an’la değerlendi­rip adımlarını sağlam atması için, kararlarını düzgün vermesi ve hata etmemesi için Rabbimiz bu kitabın âyetlerini bizler için basîretler kıl­mıştır. İleriyi bu kitabın âyetleriyle görsünler, ileriye bu kitabın âyetle­rinin gözlüğüyle baksınlar diye, hayatın problemlerini onunla değer­lendirip çözsünler diye, hayatlarını onunla düzenlesinler ve hata et­mesinler, yanlışa düşmesinler, isâbet güçleri artsın diye Rabbimiz bu kitabın âyetlerini göndermiştir. Zira yeryüzünde sünnetullah dediğimiz Allah yasaları işlemek­tedir. Yeryüzünde işleyen bu Allah yasalarını bilen kişi olayları tahlil ve geleceği düzenleme konusunda elbette basîret sahibidir. Kur’-an’la, basîretle beraber olan kişi elbette her şeyi iyi bilecek ve kitap sayesinde onun bakışı keskinleşecektir. Meselâ şu anda ben desem ki “Yakında şu yeryüzünün en büyük şeytanı, yeryüzünün en büyük teröristi ve kan içicisi Amerika yıkılacaktır”; anlarsınız ki bu benim tavrım asla gaybı bilmek değil, gaybtan haber vermek değil, Allah yasalarını bilmektir. Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasaları bilen birisi bunu çok rahat anlayacaktır. Çünkü A’râf sûresi’nde anlatıldığına göre Rabbimiz her insan için nasıl bir ecel tayin buyurmuşsa, aynı zamanda toplumlar için de bir ecel tayin buyurmuştur. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir ya­sadır. Toplumlar adâlet üzerine kuruldukları zaman onların ömürleri­nin biraz daha uzun olabileceği, ama toplumlar zulmetmeye başla­dıkları zaman da onların ecellerinin ve sonlarının yaklaştığını Allah kitabında haber vermektedir. Şimdi olaylara Allah’ın kitabıyla baka­bilen birisi olarak benim bunu bilmem çok normaldir ve bu asla gayb-dan haber vermek de değildir. Evet madem ki bu kitabın âyetleri basîrettir, o halde hadise­lere bu kitabın gözlüğüyle bakabilen kimseyle bu kitabın âyetlerine karşı kör ve sağır kesilen kişi elbette birbirlerinden farklı olacaklardır. Meselâ kitaptan bir âyet öğrendikten sonra o âyeti öğrenme­den önceki bakışım değişiveriyor. Bir âyet öğreniyorum Allah’ın kita­bından ve suya bakışım değişiyor. Başka bir âyet öğreniyorum veya başka bir gözlük takıyorum gözüme, bu defa bu âyetin konu edindiği kadına bakışım değişiyor. Bir başka âyet öğreniyorum, mala bakışım değişiyor. Bir başkasıyla istikbal anlayışım değişiyor, kazanma, harcama anlayışım, ihtiyaç anlayışım, zenginlik-fakirlik anlayışım, ikram anlayışım, infak anlayışım, sevgi ve nefret anlayışlarım değişiveriyor. Meselâ Nisâ sûresini, Ahzâb sûresini tanıdıktan sonra benim dünkü kadın anlayışım tamamen değişti. Dün sokakta kapalı bir ka­dın gördüğüm zaman seviniyordum, çok şükür sokaklarımızda kapalı kadınlar da dolaşmaya başladılar diye; ama bu sûreleri öğrendikten sonra yâni hadiselere Kur’an’ın gözlüğüyle bakabilecek noktaya gel­dikten sonra şimdi bu tür kapalı kadınları sokakta gördüğüm zaman üzülüyorum ve acıyorum onlara. Ne işi vardı bu mü’minelerin bu so­kaklarda? Keşke vakarla evlerinde oturup Rablerinin arzusuna tesli­miyet gösterselerdi diyorum. Bir adam görüyorum, okuduğum, öğrendiğim bir âyeti onun yüzünde okuyor ve seviyorum onu. Bağrıma basmak geliyor içimden onu. Bir başkasını görüyorum, okuduğum âyetler sanki yüzünde canlanıyor ve içimden alçak diye bağırasım geliyor, yüzüne tüküresim geliyor. Bir alış-veriş görüyorum, öğrendiğim âyetler he­men onun fâiz olduğunu ve böyle bir alışverişe girmemem gerektiğini söylüyor. Bir eğitim sistemi görüyorum, okuduğum âyetler ya da gö­züme taktığım gözlükler onun tamamen vahiyden uzak, materyalist bir eğitim siste-mi olduğunu ve çocuklarımı kesinlikle ona teslim et­memem gerektiğini söylüyor. Ayırıyor bunları kalbim, fark ediyor bunları gözlerim, tefrik ediyor vahiyle bütünleşen basîretim. Bir şişe içki, dünyanın en kaliteli içkisi de olsa, birileri ona ulaşmak için Avrupalara kadar gitmeyi bile göze alsa da, benim için zerre kadar imrenilecek bir şey değildir o. Zinâdan nefret ederim, çu-vallarla da olsa haram para zerre kadar ilgimi çekmez benim. Çünkü Allah’tan basîretler geldi bana. Allah’tan gözlükler geldi bize. Rabbi-miz gönderdiği bu basîretleriyle bir kısım şeyleri sevdirdi bize, biz onları severiz. Bir kısım şeylerden de nefret ettirdi, biz onlardan da nefret ederiz. Evet işte iki bakış. Birisi hadiselere Kur’an’ın gözlüğüyle baka­bilen bir insanın bakışı, ötekisi de hadiselere kendi hevâ ve hevesle­rinin gözlüğüyle bakan birisinin bakışı. Hz Ömer kendi döneminde İran’a Müslümanlardan bir elçi gönderir. Elçi Kisra’nın sarayına girer. Kisra’nın sarayında yerler ipek ve atlas halılarla döşelidir. Birilerinin gözlerini kamaştıran bu ihtişamlı koltuklar ve halıların üzerinde yürüyen sahâbe zayıf, cılız ama alabil­diğine vakûr ve başı dik bir haldedir. Birilerinin bakmaya bile kıyama­dığı bu halıların üzerinde Kisra’ya doğru yürürken mızrağıyla halıları dele dele Kisra’nın huzuruna yaklaşıyordu. Herkes hayretten dona­kalmıştı bu manzara karşısında. Allah elçisinin kafasında bir tek derdi vardı. O da İran Kisra’sının ve halkının Müslüman olması. Bu büyük dâvâ yanında ne kıymeti vardı gerisinin? İşte iki bakış. Birisi halıya, kilime, koltuğa, kanepeye, süse, ihtişama, paraya, pula iman derece­sinde bir bağlılık, diğeri ise dünyaya dalarım da Rabbimi ikinci plana atarım endişesiyle şiddetle onlardan kaçış. Aynen bunun gibi Bizans hükümdarı, karşısında İslâm askerle­rini görünce hayret ve dehşet içinde çevresindekilere şöyle diyordu: “Dikkat edin, şu anda karşınızda sizin hayatı ve yaşamayı sevdiğiniz kadar ölümü seven ve ona can atan bir ordu var. Ona göre ne yapa­caksanız yapın!” diyordu. İşte iki göz, işte iki bakış ve iki değerlendi­riş. Birisi dünyayı sevmiş, onu hedef ve kıble edinmiş, onu kaybet­me-me adına her şeyini fedâya hazır bir bakış, diğeri ise âhireti ka­zanma adına her şeyi göze alabilecek kadar dünyayı ve dünyalık­ları ayaklarının altına almış, şehâdete susamış bir bakış. İşte Kur’an’la bakabilen bir mü'minin bakışı ve işte kitaptan habersiz biri­nin bakışı. Mü'min, etrafında cereyan eden her olay karşısında, her eşya karşısında mutlaka bir tavır belirleyen insandır. Ya kabul edecektir onu, ya da reddedecektir. Ya meşrû diyecektir ona, ya da gayr-ı meşrû diyecektir. İşte bu bakış, bu değerlendiriş ve bu tavır belirle­mede vahiy ölçü ise, bilelim ki bu, Allah’ın istediği bir bakış ve de­ğer-lendirmedir. Değilse o zaman bu değerlendirme nefsin, hevânın ve şeytanın kaynaklık ettiği bir değerlendirmedir. Meselâ bir kadın görüyoruz kalabalığın içinde, açık yeri kapalı yerinden fazla ve bu haliyle insanları eğlendirmeye çalışıyor. Birileri çılgınca onu alkışlasalar da mü'min böyle bir manzara karşısında tükürüğünü bile lâyık görmeyecektir ona. Veya işte dünya çapında bir futbolcu bir gol atar. Tüm dünya çılgınca onu alkışlarken bir Müs­lüman için bu hiç bir değer ifade etmeyecektir. Veya bir dergi çıkar piyasaya, şehvetperestler onu elden ele dolaştırıp suyunu çıkarmaya çalışırlarken, bir Müslüman da Allah ve Resulünün sevmediği bir mik­roptur bu diyerek elini ve evini bu zehirden korumanın gayretine dü­şer. İşte bunlar farklı farklı bakışlar, farklı farklı değerlendirmelerdir. Ve bu değerlendirmelerde Kur’an besâîrdir, kıstastır. Evet, düşünün ki herkesin gözleri bozuktu da Allah gözlükler gönderdi. Kim bu gözlükleri takar ve hadiselere bu gözlüklerle ba­karsa her şeyi dürüst görür. Kim de bu gözlükleri takmaz, kendi bilgi­siyle olaylara bakmaya çalışırsa o da bozuk görecektir diyor Rab-bimiz. Evet kim Allah’ın kitabıyla ve Resulünün sünnetiyle olaylara bakarsa o kimse Allah’ın istediği gibi görmeye başlar. Kim de bu gözlüklerle ilgilenmezse, o da nefsinin, şehvetinin, mantığının istediği gibi görmeye başlar. Ve işin garibi o toplumda ihtilâflar, vuruşmalar, çekişmeler de hiçbir zaman bitmeyecektir. Çünkü gözlükler, bakışlar farklı olunca, görüşler de hep farklı olmaya devam edecektir.
105. Ey Muhammed! Sana, "Sen okumuşsun" derler; oy-sa Biz, öğrenecek kimselere âyetleri böylece türlü türlü açıklamaktayız. Evet Rabbimiz her şeyi güzel açıklar. Hangi konuya bakarsa­nız bakın her şey net ve açıktır. İnsanların, “Ya Rabbi, biz anlaya­mamıştık, bize anlatılmamıştı” diyebilecekleri, mâzeret ileri sürebile­cekleri hiçbir kapalılık, hiçbir bulanıklılık yoktur Allah’ın kitabında. Ama böyle açık, net ve üstün ifadelerle karşı karşıya gelen kâfirler şüphe içindedirler. Ey Muhammed! Galiba sen bunu birilerinden öğ­reniyorsun, birilerinden okuyorsun, birilerinden ders alıyorsun diyor-lar. Sen bizim gibi bir insan olarak kesinlikle bunları söyleyemezsin diyorlar. Kimden? İşte Buhayra’dan, Nastura’dan ya da eski kitaplar­dan öğrenmişsin diyorlardı. Yâni bu senin okudukların “esatîru’l ev­velîn”dir demeye çalışıyorlardı. Şimdi de “Bu kitap eskilerin masal­ları”dır diyorlar. Bir hıristiyan profesör konferans veriyor İzmir’de. Diyor ki, “Muhammed öyle müthiş bir dâhidir ki, hiçbir şeyi olmasa bile, hiçbir şey yapmamış olsa bile onun cömertliği, hilmi, aile hayatı, kahra­manlığı veya onun ortaya koyduğu Kur’an yeter.” Tabi salondaki ah­maklar da alkışlıyorlar bu alçağı. Hiç birisi çıkıp da demiyor ki be al­çak, o mu koydu bu kitabı ortaya? O mu söyledi bu kitabı, yoksa Al­lah mı?! Ya da, “onlar böyle diyerek sapsınlar diye biz bu kitabı bu şe-kilde sana gönderiyoruz peygamberim” demek olacaktır mânâ. Onlar böyle kırk yıl aralarında büyümüş bir peygamberin böyle şeyler di­yemeyeceğini iddia edip saparlarken, bilen bir kavim de bununla ger-çeği anlayıp iman etsinler ve hayatlarını bununla düzenlesinler diye bu kitabı gönderdik. Demek ki âyetlerin böyle tekrar tekrar aynı konuların gündeme getirilişinin iki sebebi varmış. Sonunda insanlar anlasınlar ve desinler ji; sen bunun dersini almışsın. Evet öyledir zaten. Bir anlamda düşündüğümüz zaman dersi veren Allah, dersi alan da Resûlullah Efendimizdir. İsterse tersini söylemiş olsunlar. Yâni ey Muhammed, sen bunu birilerinden öğreniyorsun desinler. Dediler de nitekim. Ne derlerse desinler, Allah o kadar güzel ortaya koyacak ki sonunda insan-lar bu gerçeği kavrayacaklar. Sonunda fark edecekler ki meğer peygamber bunu birilerinden değil, Allah’tan öğreniyor, Allah’tan alıyormuş. Ayrıca âyetlerin böyle tekrar tekrar gelmesinin bir başka hikmeti de, bir kavim, bir toplum anlamak isterlerse, onlara gerçekler ayan beyan kılınmış olsun diyedir. Evet peygamberim, biz bu kitabı açık açık ortaya koyuyoruz, öyleyse sen de:
106. Rabbinden sana vahy olunana uy, O’ndan başka ilâh yoktur, puta tapanlardan yüz çevir. Rabbinden sana ne gelmişse, Rabbin sana ne göndermişse, ne indirmişse sen ona uy, ona tâbi ol. O kadar hoş bir ifade ki, sanki yeryüzünde başka hiç kimse yok da sadece bir tek peygamberimiz varmış gibi ona hitap ediyor Rabbimiz. Demek ki Kur’an’la beraber olmak, Allah’la beraber olmak bunu gerektiriyor anlıyoruz. Bakın gökler, yer, göktekiler, yerdekiler, dağlar, denizler, dereler, tepeler, aylar, güneşler hepsi anlatıldı. Sonra denildi ki; işte bütün bu var olanlar sizin Rabbiniz olan Allah’ı anlatıyor. Hayata sebep, hayata egemen tek Rabbin Allah olduğunu ortaya koyuyor. Öyleyse haydi kul olun, köle olun bana. Haydi benim dediğimle görün hayatı. Haydi ben nasıl görmenizi istiyorsam öylece görün. Ben nasıl değerlendirmenizi isti-yorsam öylece değerlendirin. Ben nasıl yaşamanızı istiyorsam öylece yaşayın. Benim dediğim gibi bakın deyiverdi Rabbimiz. Kim benim dediğim gibi bakarsa hayata, benim dediğim gibi bakarsa ihtiyaçlarına, çözümlerine, problemlerine, hukukuna, kazanmasına, harcamasına, eğitimine kesinlikle bilesiniz ki bu, onun lehine olacaktır. Ama kim de kör davranırsa, kim benim gör dediğimi görmezse bilsin ki o da onun aleyhine olacaktır. İşte biz bu âyetleri evirip çevirip böyle tekrar tekrar gündeme getiriyorsak işte siz bunu anlayasınız içindir buyurduktan sonra, sanki gökyüzü yok, yer ve yerdekiler yok, hiç kimse yokmuş gibi, sadece peygamberimiz varmış gibi Rabbimiz ona görev yüklüyor. Ey peygamberim, sana Rabbinden ne vahiy edilmişse sen ona ittiba et. Sen onun peşi sıra git. Efendim, annen izin verdiyse, hayır yok anne. Baban müsaade ettiyse, hayır yok baba. Toplum, çevren uygun gördüyse, hayır yok çevre. Yönetmelikler el verdiyse, hayır. Piyasa iyi gidiyorsa, hayır. Müdürün, ağan, patronun, devletin, arkadaşların, karın, kocan, üstadın, şeyhin, hocan sana destek çıkarsa, hayır. Öyle denilmiyor bakın. Dünyada hiç kimse yok, sadece peygamberimiz var. Hiçbir engel, hiçbir destek yok. Kimseyi takma peygamberim. Kimseyi bekleme, Allah sana ne vahiy etmişse takış peşine, öylece inan, öylece bir hayat yaşa diyor Rabbimiz. İşte topluma uy, çevreye uy, yönetmeliklere, âdetlere, gaze­te-ye, mecmuaya, filan zâta, falan kişiye, babana, anana, devletine, â-mirine, müdürüne, ağana, patronuna uy, onlara tâbi ol değil! Eğer onlar sana vahyi ulaştırıyorlarsa tamam onlara da uy, tâbi ol! O za­man zaten sen onlara değil vahye uymuş olursun. Onlar vahyin ter­cümanı oluyorlarsa onlara da uyabilirsin, ama onlar vahye değil de kendi hevâ ve heveslerine tâbi olmuşlarsa kesinlikle onlara uymaya­cağız. Evet, dikkat ederseniz az önce sanki bu dünyada hiç kimse yokmuş farz ettirecek biçimde bir ifade vardı, ama şimdi müşriklerden sakınma, yüz çevirme emrediliyor. Yâni hayatta müşrikler de olacak, takma sen onları. Onlardan yüz çevir. Onlardan değil, onlar gibi olmaktan, onlar gibi inanmaktan, onlar gibi yaşamaktan yüz çevir. Bu ikisi biraz farklıdır. Onlardan yüz çevirmek, onlar gibi olmaktan yüz çevirmek. Nisâ sûresi öyle diyordu değil mi? “İşte bunların kalplerinde olanı Allah bilir. Onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver, kendilerine tesirli sözler söyle.” (Nisâ 63) Peygamberim, sen böylelerinden yüz çevir. Onlarla beraber olma. Ama onlara vaaz ve nasihat et. Peki nasıl oldu? Hem ilgiyi ke-seceğiz, hem de nasihat edeceğiz onlara. Hatta onlara nasıl vaaz edeceğimiz de belirleniyor. Onlara kendilerini, kendi dünyalarını ilgilendiren anlaşılır söz söyle. Yâni onların anlayacakları dilden onlara vaaz ve nasihatte bulunmak zorundayız. Kendi enfüslerinden, kendi dünyalarından, kendilerinin anlayacağı dilden onlara “kavlen beliyğa” yapmak zorundayız. Onları düzeltmeye, onları iyi bir Müslüman etmeye yönelik anlaşılır söz söylememiz isteniyor. Yâni kavlen beliyğa adamın kendi dünyasından, kendi hayatından söz söylemektir. Demek ki onlardan değil, onlar gibi olmaktan yüz çevirmemiz emrediliyor. Onların yolunu, yaşantılarını terk etmemiz emrediliyor. İşte bu mânâda onlarla ilgimizi keseceğiz. Değilse hepten onlardan uzaklaşıp, onları kendi hallerine bırakıp cehenneme gitmelerine göz yummayacağız. Görüşeceğiz, konuşacağız, anlatacağız. Allah’ın Resûlü elbette Ebu Cehil ve benzerleriyle onlar ölüp gidene kadar onlarla ilgisini bu mânâda kesmemiştir. Evet ey peygamberim, sen Rabbinden sana indirilene tâbi ol. Rasulullah’a vahye tâbi olma emri onun şahsında aynı zamanda bize de bir emirdir. Biz de Allah’ın indirdiğine tâbi olmak zorundayız. Biz de sadece Allah’ı dinlemek ve hayatımızı Allah’a sorarak yaşamak zorundayız. Fakat şu anda içinde yaşadığımız toplum, hayatın her bir kademesinde Allah’ın kendilerinden istediklerini bilmedikleri için, yâni Allah’ın kitabını tanımadıkları için başkalarını da dinlemeye, başkala­rını da memnun etmeye çalışan bir toplumdur. Allah’la birlikte baş­ka-larına da kulluk etmeye çalışan bir toplumdur. Bu durumda kişi gü­nahkâr olur. Yâni Allah’ın o konuda kendisinden ne istediğini bil­me-yen bir kişi meselâ modanın, âdetlerin istediklerini gerçekleştiri­yorsa günahkâr olur. Ama Allah’ın kendisinden ne istediğini bildiği bir konu-da onun tamamen zıddını isteyen modayı, âdetleri, tâğutları dinler ve onların arzularını gerçekleştirmeye çalışırsa o zaman bu kişi müşrik olur. Meselâ şu örneği daha önce de vermiştim: Bir kızcağız evle­nirken gelinlik giymemesi, vücudunu bu şekilde elâlemin gözleri önünde teşhir etmemesi gerektiğini, Allah’ın bunu yasakladığını bil­me-yerek gelinlik giymeye çalışırken, bu kızcağız bu hareketiyle gü­nah işliyor demektir. Ama bu kızcağıza Allah’ın bu konudaki yasağı hatırlatılınca, Allah’ın bu konudaki isteğini bilince yine de bu tür bir elbiseyi giymeye kalkışırsa, bu kızcağız müşrik demektir. Ama hayır ben bunu bilmiyordum, ben Rabbimin benden isteğinden yanayım diyerek böyle bir elbiseyi giymekten vazgeçerse bu da mü’mindir. Allah buyuruyor ki, “ey peygamberim ve ey peygamber yolu­nun yolcuları, Rabbinizden size ne indirilmişse sizler ona tâbi olun, ona uyun.” Biliyoruz ki Allah’ın Resulü Allah’tan kendisine gönderilen vahyi gece kendisi okuyor, o vahye kendisi tâbi oluyor ve kendi ken­dine bu vahyi tekrar ediyordu. Yâni Allah’ın Resulü her gece vahyi kendisine indirgiyordu. Şimdi ona emredilenin aynısıyla sorumlu olan bizlere soruyorum. Acaba her gece bize de vahiy geliyor mu? Her gündüz bize de vahiy geliyor mu? Biz de tıpkı Allah’ın Resulü gibi her gece ve her gündüz vahiyle beraber miyiz? Vahyin gözetiminde ve Kur’an’ın kontrolünde bir hayat yaşayabiliyor muyuz? Yâni şu anda bize vahiy geliyor mu ve gelen vahye tâbi olabiliyor muyuz? Ya da isterseniz biraz farklı sorayım. Sizler şu anda, gece­nizde, gündüzünüzde kimin vahyine tabisiniz? Kimden vahiy alıyor ve hayatınızı onunla düzenlemeye çalışıyorsunuz? Diyeceksiniz ki Allah vahyinden başka vahiyler mi var ki onlardan beslenelim? Evet daha önce onu Rabbimiz anlatmıştı, bir Rahmân’ın vahyi, bir de şeytan vahiylerinden söz etmişti. Öyleyse bizler kimin vahyine teslim olu-yoruz? Yoksa gecemiz gündüzümüz hep başkalarının vahyine mi teslim olmuş? Ya da biz başkalarının vahiylerinin kontrolünde bir ha-yat yaşıyoruz da Müslümanız diye bir de kendi kendimizi mi aldatı­yoruz? Allah’tan başka şeytan vahiyleriyle meşgul olup da hayatımızı onlarla mı düzenlemeye kalkıyoruz? Yoksa A.B.D’den, Avrupa’dan, yahudi dünyadan, hıristiyan âlemden, Zerdüştlerden gelen vahiylere mi tâbi oluyoruz? Bu vahiyleri dinliyor da hayatımızı onlar kaynaklı mı düzenlemeye çalışıyoruz? Bunu çok iyi düşünmek ve anlamak zo­rundayız. Başka çaremiz yok, her gün bize vahiy gelmelidir. Her gece, her gündüz biz Allah’ın vahyiyle beraber olmalıyız. Her gece ve gün­düz bize Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, En’âm inmelidir. Her gece ve gün­düz bu Allah vahyiyle beraber olmak zorundayız. Beraber olmak zo­rundayız ki, bizler bu vahye uyabilelim. Bize her gece ve her gündüz vahiy gelmeli ki, biz hayatımızı, gecemizi, gündüzümüzü, işimizi, aşımızı, hayatımızı onunla düzenleyebilelim. Değilse Allah vahyiyle il-gimizi kesersek Allah korusun o zaman şeytan vahiyleri gündeme gelir ki, biz onlarla hayatımızı düzenlemek zorunda kalırız. Eğer ha­yatımızı düzenlemek üzere Allah’tan gelen vahiyler hayatımıza hakim olmaz, eğer bu vahiyler bize inmeye devam etmezse, o zaman onlar bizim hayatımıza egemen olamaz ve biz onların egemenliği altında bir hayat yaşayamayız. Başka vahiyler bizim hayatımıza hakim olur ve biz başkalarının kulu kölesi olmaktan kendimizi hiç bir zaman kurtaramayız Allah korusun. İlah olan da, boyunlarınızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan ve sadece kendisini dinlemeniz gereken de O’dur. Ve ey peygambe­rim, müşriklerden de yüz çevir. Putçulardan ve put sistemlerinden yüz çevir. Onların inanışlarından, onların hayatlarından, onların anla­yışlarından, programlarından, âdetlerinden, vahiylerinden, vahiy kay­naklarından yüz çevir. Unutma ki senin onlar gibi inanmaya, onlar gi-bi yaşamaya, onlar gibi düşünmeye, onlar gibi giyinip kuşanmaya as-la hakkın yoktur. Hayatını onlara sormaya, onları örnek alıp onların istediği gibi yaşamaya, onlardan vahiy alıp onlardan bilgilenmeye, onlara kulak verip meyletmeye hiçbir zaman hakkın yoktur, ihtiyacın da yoktur. Çünkü sen onların kulu değilsin, seni onlar yaratmadı. Sen terk et onları. Sen sadece Rabbinin bilgisine, Rabbinin vahyine kulak verip, sadece onun âyetlerini dinlemek ve o âyetler istikâmetinde bir hayat yaşamak zorundasın. Bunu yaptığın andan itibaren, Rabbinden gelen vahye tâbi ol­duğun andan itibaren, artık senin başka hiçbir bilgiye, başka hiç bir yardımcıya, hiçbir desteğe ve örneğe ihtiyacın olmadan yeryüzünde aziz olacak, yeryüzünün en âlimi, yeryüzünün en bilgini, en yanılmazı ve en yenilmezi olacaksın. Yeryüzünün en şereflisi ve en üstünü ola­caksın. Yeryüzünde insanlığın, adâletin eşitliğin ve özgürlüğün ga­rantisi sen olacaksın. Yeryüzünde küfrü, şirki, bozgunculuğu, zulmü, karanlığı kaldırma gücüne sahip olan yine ancak sen olacaksın diyor Rabbimiz. Tabi Rabbimiz peygamberinin uğraşını biliyordu. Müşrikler toptan ortadan kalksın, kâfirlerin tümü Müslüman olup cennete gitsin şeklindeki çabasını biliyordu Allah. Bakın bu nokta da Rabbimiz elçisine diyor ki; ve sen ey peygamberim, sakın kâfirlerin ve müşriklerin varlı­ğına da üzülme, çünkü: