Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Şuarâ Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

227 ayetSayfa 1 / 5
1,2. “Ta, Sin, Mîm. Bunlar apaçık Kitabın âyetle-ridir.” Sûre hurufu mukatta ile başlar. Rabbimiz kullarının dikkatini kitabı üzerine çekerek buyuruyor ki: Bunlar, bu âyetler Mübîn olan, apaçık olan kitabın âyetleridir. Bunlar hayatın kanunlarını, hayatın değişmez yasalarını, yazgılarını bildiren bir kitabın âyetleridir. Kitap, ketebe kökünden gelir. Ya da kitabe, demektir ki değiş-mez, değiştirilemez, silinmez, kuralları bildiren yazıt anlamınadır. Yüzyıllar boyu değişmeyen, değiştirilemeyen kitabın yazısıdır bunlar. Kağıttaki sökülse, silinse bile bu yazılar, yazgılar asla ortadan kaldırılamayacaktır. Zira bunlar toplumda olan yazılardır, kalplerde olan yazılardır, kabulde olan yazılardır. Yâni Allah’ın muhafaza ettiği levhanın dünyaya yansıttığı yazılardır bunlar. Levh-i Mahfuzdan insan hayatına yansıyan, insan hayatının, tüm kâinatın hayat programı olan yazılardır bunlar. Onun için kesinlikle değişmeyecektir, değiştirilemeyecektir. Bir özelliği de bu kitabın, bu âyetlerin “Mübîn” oluşudur, ayan beyan, apaçık anlaşılır oluşudur. Ama insanlar bu âyetlerle diyalog kurmak isterlerse, onları okuyup anlamaya çalışırlarsa o zaman Mübîn olacaktır. Yâni şu harfleri tanıyınca nasıl muhtevayı anlarsa insan, ilgi kurunca anlayacaktır. Meselâ herhangi bir aletin şifresi veya bir aygıtın kullanım defteri, el kitabı çok net anlaşılır yazılsa bile o yazıyı, o harfleri tanımayan insan için çok karmaşık gelir. Meselâ bizim için bir Çin alfabesi, bir Japon alfabesi çok karmaşa ve karışık geliyor. Ama o alfabeyi tanıyan birisi için ne kadar Mübîndir o ifadeler değil mi? İşte aynen bunun gibi bu kitaba da yönelenler, bu kitabı da anlamaya çalışanlar onun çok ayan beyan olduğunu göreceklerdir, Mübîn olduğunu göreceklerdir. Bir de tabii burada Allah’ın Resûlüne şairdir, kahindir diyenlere cevap veriliyor sanki. Bu kitapta böyle esrarlı, kapalı hiçbir şey yoktur ki; o bir şairin, bir kahinin muhayyilesinin ürünü olsun! deniyor. Sonra söz Allah’ın Resûlüne çevriliyor ve şöyle buyuruluyor:
1,2. “Ta, Sin, Mîm. Bunlar apaçık Kitabın âyetle-ridir.” Sûre hurufu mukatta ile başlar. Rabbimiz kullarının dikkatini kitabı üzerine çekerek buyuruyor ki: Bunlar, bu âyetler Mübîn olan, apaçık olan kitabın âyetleridir. Bunlar hayatın kanunlarını, hayatın değişmez yasalarını, yazgılarını bildiren bir kitabın âyetleridir. Kitap, ketebe kökünden gelir. Ya da kitabe, demektir ki değiş-mez, değiştirilemez, silinmez, kuralları bildiren yazıt anlamınadır. Yüzyıllar boyu değişmeyen, değiştirilemeyen kitabın yazısıdır bunlar. Kağıttaki sökülse, silinse bile bu yazılar, yazgılar asla ortadan kaldırılamayacaktır. Zira bunlar toplumda olan yazılardır, kalplerde olan yazılardır, kabulde olan yazılardır. Yâni Allah’ın muhafaza ettiği levhanın dünyaya yansıttığı yazılardır bunlar. Levh-i Mahfuzdan insan hayatına yansıyan, insan hayatının, tüm kâinatın hayat programı olan yazılardır bunlar. Onun için kesinlikle değişmeyecektir, değiştirilemeyecektir. Bir özelliği de bu kitabın, bu âyetlerin “Mübîn” oluşudur, ayan beyan, apaçık anlaşılır oluşudur. Ama insanlar bu âyetlerle diyalog kurmak isterlerse, onları okuyup anlamaya çalışırlarsa o zaman Mübîn olacaktır. Yâni şu harfleri tanıyınca nasıl muhtevayı anlarsa insan, ilgi kurunca anlayacaktır. Meselâ herhangi bir aletin şifresi veya bir aygıtın kullanım defteri, el kitabı çok net anlaşılır yazılsa bile o yazıyı, o harfleri tanımayan insan için çok karmaşık gelir. Meselâ bizim için bir Çin alfabesi, bir Japon alfabesi çok karmaşa ve karışık geliyor. Ama o alfabeyi tanıyan birisi için ne kadar Mübîndir o ifadeler değil mi? İşte aynen bunun gibi bu kitaba da yönelenler, bu kitabı da anlamaya çalışanlar onun çok ayan beyan olduğunu göreceklerdir, Mübîn olduğunu göreceklerdir. Bir de tabii burada Allah’ın Resûlüne şairdir, kahindir diyenlere cevap veriliyor sanki. Bu kitapta böyle esrarlı, kapalı hiçbir şey yoktur ki; o bir şairin, bir kahinin muhayyilesinin ürünü olsun! deniyor. Sonra söz Allah’ın Resûlüne çevriliyor ve şöyle buyuruluyor:
3. “Ey Muhammed! İnanmıyorlar diye neredeyse kendini mahvedeceksin.” Ne yapıyorsun sen? Neredeyse kendini yiyip bitiriyorsun! Kim dedi bunu sana? Bu görevi nerden, kimden aldın sen? Kendini helâk et! Kendini yiyip bitir! diye kim dedi sana? Kim yükledi böyle bir sorumluluğu sana? Nerdeyse sen kendini yok edecek, helâk edeceksin. Kendi kendini yiyip bitiriyorsun. Olmuyorlar diye, olmayacaklar diye. İnanmıyorlar diye, yola gelmiyorlar diye, adam olmaya yanaşmıyorlar, istenilene gelmiyorlar diye nerdeyse kendini helâk edeceksin. Halbuki sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Hangi âyet sana böyle bir yük yükledi? Nerden çıkardın bunu? Niye dert edindin bunu kendine? Evet insanların iman etmeyişleri, adam olmayışları karşısında üzüntüsünden, kederinden kendi kendini yiyip bitirecek duruma geliyordu, kendisini ihmal edecek duruma geliyordu da Rabb’imiz bu âyetleriyle peygamberini uyarıyordu. Görevin olmayan bir şeyle kendini niye sorumlu tutuyorsun? diyordu. Şimdi bu âyeti bir de kendimize yönelik düşünelim: Hangi görevlerimiz vardı? Neyi dert edinmiştik? Ne için kendimizi yiyip bitiriyorduk? Reis olma görevi mi? Baş olma, ayak olma görevi mi? Zengin olma, zekât dağıtma görevi mi? Filan yere müdür olma, falan makama oturma görevi mi? Ev yaptırma, kazanma, harcama görevi miydi? Çok uzak çevrelere kadar İslâm’ı duyurma, evlenme, boşanma görevi miydi? Biz de bu âyeti hatırlayarak diyeceğiz ki: Hayrola bu görevi kim verdi bize? Eğer kesin değişmez yazgı vermişse bu görevi bize tamam mecburuz, yapmak zorundayız. Yâni eğer bu kendimize dert edindiğimiz görevleri şu elimdeki kitabın âyetleri yüklemişse, ve eğer bu görevleri bize yükleyen Allah, bunları illa da yapacaksın demişse; niye illa da kendini helâk ediyorsun? denmez. Niye bu işin sorumluluğu altında eziliyorsun? denmez. Ama eğer bu görevleri bize Allah ver-memişse, Allah’ın kitabı yüklememişse ve ya Allah demiştir ama, kesinlikle bunları yapacaksın değil de gücün yettiğince yap demişse, o zaman bilelim ki âyetin sorumlusu biz oluruz. Meselâ oruç tut! demişse Allah, ama her hâlükârda tutacaksın dememiş de gücün yettiğince tut demişse, ayakta duramayacak kadar hasta ve halsiz isen, veya yolcuysan, veya hasta isen buna rağmen yine de oruç tutacağım diye kendini yiyip bitirecek bir biçimde oruç tutma peşindeysen, o zaman Allah sana soracaktır: Ne oluyor? Nerdeyse kendini yiyip bitiriyorsun! hitabının muhatabı sen olacaksın. Meselâ Allah sana Kur’an’ı oku, Kur’an’ı tanı, anla ve insanlara anlat, insanları İslâm’a dâvet edip, onları Müslümanlaştır! demişse, bu uğurda gücün nisbetinde çalışıp gayret et! anlamına gelecektir bu. Değilse olmuyorlar diye kendini yiyip bitirme sen ey Peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları olacaktır mânâ.
4. “Biz dilesek onlara gökten bir mûcize indiririz de ona boyun eğip kalırlar.” Çünkü senin endişen ne ey Resûlüm? Derdin ne senin? Eğer insanların Müslüman olmalarıysa derdin, yâni hakkın galip gelmesini gözlerinle görmekse endişen, bak bu çok basit: Eğer biz isteseydik bir âyet indirirdik semadan da onların hepsi boyun eğerlerdi mecburen. İsteseler de istemeseler de onlar boyun eğerler teslim olurlar, Müslüman olurlardı. Ama bu istenen bir şey değil ki. Ben onların böyle iman etmelerini istemiyorum ki. Bak böyle iman eden meleklerim var benim. Halbuki ben onları melek değil insan olarak yarattım. Eğer ben isteseydim melekler gibi onların da boyunlarındaki kulluk iplerinin ucunu doğuştan elime alır serbest bırakmazdım. Ama ben irade verdim onlara, iradeleriyle iman etmelerini istiyorum onların diyor Allah. Yâni ey peygamberim, onların seni dinlememeleri, sana karşı gelmeleri, âyetlerimize karşı kulak vermemeleri, emirlerimize boyun eğmemeleri, adam olmaya yanaşmamaları eğer senin ağırına gidiyorsa, sen takma kafana! Biz öyle bir âyet göndeririz ki bu göze yönelik bir âyet de olabilir, kulağa yönelik bir âyet de olabilir o zaman mecbur iman ederlerdi. Meselâ ne gibi bir âyet? Tufan gibi, sayha gibi, racfe gibi, melekler gibi bir âyet göndeririz de o zaman hepsi iman ederler onların. Ama ne faydası olacak da bu imanın? Hattâ pişmanlıkları bile Firavun örneğinde olduğu gibi hiç bir fayda vermeyecektir onlara. Yâni Allah için bütün kâfirlerin teslim olup boyun bükecekleri bir âyet göndermek hiç de zor değildir. Allah’ın böyle bir âyet göndermemesi Allah’ın hâşâ âciz olduğu anlamına gelmez de, zorla kabul edilen bir imanın Allah katında makbul bir iman olmadığı anlamına gelir. Eğer Allah insanları iman ve itaate zorlama yöntemini benimsemiş olsaydı o zaman insanlardaki iradenin de imtihanın da mânâsı kalmazdı. Üstelik bu amaçla âyetler göndermeye de gerek kalmazdı. Bunun yerine insanı doğuştan melekler gibi günâh işlemeyen bir varlık olarak yaratır ve biterdi. Ama murad-ı İlâhî bu değildir.
5. “Rahmândan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.” Rahmân olan Allah’tan, yâni üstelik Cebbar olan, Kahhâr olan Allah’tan bile değil, Rahmân olan Allah’tan, Rahmetin kaynağı olan Allah’tan onlara bir âyet inmeye görsün ondan yüz çeviriyorlar. Allah’ı reddediyorlar, Allah’ı inkâr ediyorlar değil, Allah’ın âyetlerini reddediyorlar. Yâni Allah’ın hayata karışmasını reddediyorlar. Allah bizim hayatımıza karışmasın, böyle âyet filan gönderip bizden bir şeyler istemesin Diyorlar ki tamam Allah Ali’dir, Allah yücedir, Allah’ı severiz, sayarız, ama yerinde dursun. Bizim hayatımıza karışmasın. Gökyüzünü yarattı, yeryüzünü yarattı, bizi de o yarattı tamam, ama bizim hayatımıza karışmasın. Gökler Onun olsun, dağlar taşlar Onun olsun ama bize karışmasın. Bize âyet göndermesin, bize isteklerini bildirmesin, bize, bizden ne istediklerini duyurmasın. Çünkü bize istediklerini duyurdu mu işler karışıyor. Zira o zaman bizimkilerle onunki çatışıyor, o zaman dinlesek olmuyor, dinlemesek olmuyor, huzurumuz kaçıyor diyorlar sanki, ve Allah’ın âyetlerinden i'raz ediveriyorlar. İlgilenmemeye, ilgi kurmamaya, duymamaya, duyurmamaya çalışıyorlar. Kulaklarına pamuk tıkıyorlar, veya işte evle, elbiseyle bürünmeye çalışıyorlar, veya müzikle, şarkıyla, eğlencelerle bürünmeye çalışıyorlar, kamufleye çalışıyorlar. Ama her şeye rağmen gelen âyetlerden kimisi mecburen kulaklarına girerse, yâni tüm tedbirlerine, tüm engellemelerine rağmen yine de kimi âyetleri duymak zorunda kalırlarsa da, her şeye rağmen yine de kimi âyetler gündeme gelirse, o zaman da yalanlıyorlar, dalga geçiyorlar, aslı yokmuş gibi davranıyorlar. Ama Allah diyor ki bakın:
6. “Evet, yalancıdırlar; alay edip durdukları şeylerin haberleri kendilerine ulaşacaktır.” Ama yakında bu dalga geçmelerinin, bu ilgisizliklerinin, bu yanlış ilgi kurmalarının, gereksiz ilgi kurup onları kullanılmayacak yerlerde kullanmalarının haberi pek yakında onlara gelecektir. Yakında onlar kiminle dalga geçtiklerini anlayacaklardır. Yâni onlar aslında yeterince uyarıldılar, yeter seviyede âyetler geldi onlara. Ama kendilerini uyarmak için gelmiş bunca âyete karşı ilgisiz kalmak bir yana, bir de utanmadan reddetmeye kalkışıyorlarsa, aslında kendi kötü sonlarını hazırlıyorlar. Bu kötü son: Ya bu karşı çıkıp reddettikleri âyetler çok yakında gözleri önünde hakim olacak, böylece kendilerini yeryüzünde mağlubiyet azabı yiyip bitirecektir. İslâm egemen olacak, bunu gözleriyle görüp rezil ve perişan olacaklardır. Ya da eskilere yaptığı gibi yakında Allah onların defterini dürecek, işlerini bitirecektir. Bakın bundan sonra Allah gücünü, kuvvetini anlatmaya başlıyor:
7. “Yeryüzüne bakmazlar mı? Orada, bitkilerden nice güzel çiftler yetiştirmişizdir.” Peki görmüyor mu bu insanlar? Bu âyetlere karşı nasıl da cüret edebiliyorlar? Görmüyorlar mı? Haydi şu kitabın âyetlerine karşı, kulağa hitap eden şu âyetlere karşı böyle davranıyorlar, yetersizler, kabiliyetleri yok diyelim. Peki bu adamlar arzdaki, semavattaki şu meşhut âyetlere bakmıyorlar mı? Gözleri de mi kör bunların? Nice, nice kerîm çiftler bitirmişiz biz. Bunlara bakmıyorlar mı? Bunları an-lamıyorlar mı? Hiç düşünmüyorlar mı? Kendi ellerinde mi yaz oluşu, kış oluşu? Soğuk oluşu, sıcak oluşu? Kendi ellerinde mi güzel oluşu? Mavi oluşu? Yeşil oluşu? Tatlı oluşu? Ekşi oluşu? Yağlı oluşu? Yağsız oluşu? Çekirdekli ve ya çekirdeksiz oluşu? Saplı veya sapsız oluşu?.. Yâni gerçeği arayan birinin çok uzaklarda âyetler armasına gerek yoktur. Çevresindeki bitki olgusuna tek bir göz atması yeterlidir. Çevresindeki bu akıllara durgunluk veren muazzam nizamı gördüğü halde, ancak aptal olan birisi bütün bunların Alîm, Azîz ve Kadir olan Allah’ın bilgi, hikmet ve kudreti olmadan kendiliğinden meydana geldiği sonucuna varabilir. İşte bütün bunlar, bütün bu âyetler, Bütün bu anlatılanlarda bir âyet vardır, alâmet vardır, nişane vardır. Ama insanların çoğu imana yanaşmıyorlar, inanmadan yana olmuyorlar. Bu âyetleri okuyup, onlarla ilgilenmeden yana olmuyorlar.
8,9. “Şüphesiz bunlarda Allah'ın kudretine işaret vardır, ama çoğu inanmazlar. Rabb’ın şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” Ama bilsinler ki onlar, Rabb’ın hem Azîz, hem de Rahîm o-landır. Unutmasınlar ki Allah Azîzdir. Yakalamak, cezalandırmak is-tediği zaman onların topunu yok etme gücüne sahiptir Allah. Fakat Rahîmdir de. Merhameti sebebiyle onları cezalandırmak da acele etmez. Akılları başlarına gelmesi için yıllarca süre tanır onlara. Evet Allah Azîzdir, itiraz etmeyin ona! Karşı gelmeyin! Bakın arz itiraz edemiyor, sema itiraz edemiyorsa, gelin siz de itiraz etmeyip, siz de boyun bükün. Gelin siz de beni Azîz bilin! Siz de beni karşı gelinmez varlık bilin! Arzular çatışınca, başkalarının arzularıyla benim arzularım çatışınca, toplumun arzularıyla benimkiler, babalarınızın arzularıyla benimkiler, amirinizinkilerle, müdürünüzünkilerle, efendinizinkilerle, hanımlarınızın, kocalarınızınkilerle benimkiler çatıştığı zaman benden yana olun! Beni dinleyin! diyor Allah. Böyle yaptığınız zaman, hiç kimseyi takmayıp yalnız beni dinlediğiniz zaman da birilerinin size zarar vermesinden korkmayın! diyerek bundan sonra sözü tarihe getirecek Mevlâ. Tarihten bu konuyla ilgili bir örnek verecek. Bizi bundan takriben beş bin yıl öncesine götürecek, ama aynı hadise günümüzde de her gün tekrar edildiği için değişmez bir yasa, değişmez bir yazgı, değişmez bir kitabın âyetleri olarak bize lazım olan bölümleri tanıtacak. Hz.Mûsâ (a.s), yanında Harun (a.s) ve etrafında kendisine inanmış birkaç Müslüman var. Bu insanlar dışında etrafta İsrâil oğulları var ki belki Firavun oğulları kadar, kendilerini kurtarmaya gelen Peygambere eziyet eden bir toplum. Bir de despot, hain, zalim Firavun ve Firavun oğulları var. Onları anlatacak Allah. Gerçekten şu bi-zim toplumumuza yansıtmamız gereken, ibret almamız gereken du-rumları anlatacak. Ve sonunda da diyecek ki: Firavun imparatorluğu zamanında en geniş ve en güçlü bir imparatorluktu. Tüm bu gücüne, kuvvetine rağmen Firavun, Allah dostu Hz. Mûsâ’ya en küçük bir za-rar veremedi. Sonunda yenilen kendisi oldu. Öyleyse bilesiniz ki Allah’ın kendisine yardım ettiği kişiyi kimse yenilgiye uğratamaz. Firavun bütün bu güç ve kuvvetine rağmen Hz. Mûsâ karşısında çaresiz kaldığına göre, sizler ey Mekke kâfirleri, veya sizler ey yirminci asrın zalimleri, bilesiniz ki iman dâvâsına karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur! diyerek kâfirlere tehdit unsuru oluştururken, mü'minlere de ey mü’minler, sizler kiminle beraber olduğunuzun, kimin safında bulunduğunuzun bir farkına varın! Çünkü ben Azîzim! Firavun gibi bana karşı gelmeyin! işiniz biter. Mûsâ gibi olun! Mûsâ gibi benden yana olun! diyecektir.
8,9. “Şüphesiz bunlarda Allah'ın kudretine işaret vardır, ama çoğu inanmazlar. Rabb’ın şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” Ama bilsinler ki onlar, Rabb’ın hem Azîz, hem de Rahîm o-landır. Unutmasınlar ki Allah Azîzdir. Yakalamak, cezalandırmak is-tediği zaman onların topunu yok etme gücüne sahiptir Allah. Fakat Rahîmdir de. Merhameti sebebiyle onları cezalandırmak da acele etmez. Akılları başlarına gelmesi için yıllarca süre tanır onlara. Evet Allah Azîzdir, itiraz etmeyin ona! Karşı gelmeyin! Bakın arz itiraz edemiyor, sema itiraz edemiyorsa, gelin siz de itiraz etmeyip, siz de boyun bükün. Gelin siz de beni Azîz bilin! Siz de beni karşı gelinmez varlık bilin! Arzular çatışınca, başkalarının arzularıyla benim arzularım çatışınca, toplumun arzularıyla benimkiler, babalarınızın arzularıyla benimkiler, amirinizinkilerle, müdürünüzünkilerle, efendinizinkilerle, hanımlarınızın, kocalarınızınkilerle benimkiler çatıştığı zaman benden yana olun! Beni dinleyin! diyor Allah. Böyle yaptığınız zaman, hiç kimseyi takmayıp yalnız beni dinlediğiniz zaman da birilerinin size zarar vermesinden korkmayın! diyerek bundan sonra sözü tarihe getirecek Mevlâ. Tarihten bu konuyla ilgili bir örnek verecek. Bizi bundan takriben beş bin yıl öncesine götürecek, ama aynı hadise günümüzde de her gün tekrar edildiği için değişmez bir yasa, değişmez bir yazgı, değişmez bir kitabın âyetleri olarak bize lazım olan bölümleri tanıtacak. Hz.Mûsâ (a.s), yanında Harun (a.s) ve etrafında kendisine inanmış birkaç Müslüman var. Bu insanlar dışında etrafta İsrâil oğulları var ki belki Firavun oğulları kadar, kendilerini kurtarmaya gelen Peygambere eziyet eden bir toplum. Bir de despot, hain, zalim Firavun ve Firavun oğulları var. Onları anlatacak Allah. Gerçekten şu bi-zim toplumumuza yansıtmamız gereken, ibret almamız gereken du-rumları anlatacak. Ve sonunda da diyecek ki: Firavun imparatorluğu zamanında en geniş ve en güçlü bir imparatorluktu. Tüm bu gücüne, kuvvetine rağmen Firavun, Allah dostu Hz. Mûsâ’ya en küçük bir za-rar veremedi. Sonunda yenilen kendisi oldu. Öyleyse bilesiniz ki Allah’ın kendisine yardım ettiği kişiyi kimse yenilgiye uğratamaz. Firavun bütün bu güç ve kuvvetine rağmen Hz. Mûsâ karşısında çaresiz kaldığına göre, sizler ey Mekke kâfirleri, veya sizler ey yirminci asrın zalimleri, bilesiniz ki iman dâvâsına karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur! diyerek kâfirlere tehdit unsuru oluştururken, mü'minlere de ey mü’minler, sizler kiminle beraber olduğunuzun, kimin safında bulunduğunuzun bir farkına varın! Çünkü ben Azîzim! Firavun gibi bana karşı gelmeyin! işiniz biter. Mûsâ gibi olun! Mûsâ gibi benden yana olun! diyecektir.
10,11. Rabb’ın Mûsâ'ya: "Haksızlık eden millete, Firavunun milletine git" diye nida etmişti. Haksızlıktan sakınmazlar mı? Hani Rabb’ın nida etmişti Mûsâ ya. Hatırlasana! Peki nasıl hatırlanır bu? Hani A’râf 172 deki: “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim” Hani Adem oğullarından ve onların sırtlarından bütün zürriyetleri çıkarılıp kendi nefislerine şahit tutarak şöyle demiştik: Ben sizin Rabb’ınız değil miyim? Onlar da demişlerdi ki: Belâ ya Rabbi! Biz şahit olduk. Bakın bu konu anlatılır Araf sûresinde. Evet ey kullarım, daha önce, sizleri yaratmadan, ya da cisimlerinizi yaratmadan önce sizden böyle bir mîsak almıştık, o mîsakı hatırlayın diyor Rabb’imiz. Bana verdiğiniz o sözlerinizi hatırlayın da hayatınızı bu mîsaka göre yaşayın. Gündeme getirin. Hayatınızı bununla düzenlemek üzere bu mîsakı gündeminize alın. Kendi kendinizin şahitleri olarak: Evet ya Rabbi! Sen bizim Rabb’imizsın, biz buna şahit olduk demiştiniz. Bizim hayat programımızı, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hayatımıza kulluk maddesi alan, boyunlarımızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, seçimini seçim kabul edeceğimiz, çektiği yere gideceğimiz, yasalarını uygulayacağımız Rabb’imiz sensin ya Rabbi. Bizler senden başkalarını Rab tanımayacağız, senden başkalarının hayat programlarını uygulayıp onlara kulluk etmeyeceğiz, senden başkalarının hatırına hareket etmeyeceğiz diyerek bana bu konuda söz vermiştiniz. Hatırlasanıza! Peki hani bunu hatırlayan var mı içimizde? Bunu hatırlamamak böyle bir olayın olmadığı anlamına gelmez. Çünkü meselâ şu anda bizler çocukluğumuzda yaptığımız pek çok şeyleri de hatırlayamıyoruz ama onları hatırlamayışımız onları yapmadığımız anlamına gelmediği gibi; âkıl bâliğ olduğumuz dönemden itibaren yaptıklarımız-dan sorumlu olmadığımız anlamına da gelmemektedir. Bizler o dö-nemlerde yaptıklarımızı hatırlamasak da anamız babamız tarafından işte sen çocukken şöyle yapardın, böyle yapardın gibi bizim hakkı-mızdaki sözlerinden, beyan ve şahadetlerinden bunu anlıyoruz. İşte aynen bunun gibi biz Rabb’imizla gerçekleştirdiğimiz bu ahdi hatırlamıyor olsak da Rabb’imizin haber vermesinden bunu an-lıyoruz. Veya fıtrattan, fıtratımızdan anlıyoruz bunu. İnsan olarak bizim fıtratımız ortaya koyuyor ki Rabb’imizla aramızda böyle bir sözleşme gerçekleşmiştir. Nasıl? Meselâ bakın darda kaldığımız zaman, zorda kaldığımız zaman, çok ciddi bir tehlike anında ister mü'min olsun ister kâfir herkes Allah’a yalvarmaktadır. Bundan anlıyoruz ki tüm insanlarda fıtrat tevhiddir, öz cevher tevhiddir, şirk ise sonradan ona arız olmuş bir kabuktur. İşte böyle çok ciddi bir tehlike anında insan fıtratı açığa çıkmaktadır. Fıtratın üzerini örtmüş olan kabuk o anda dökülüveriyor ve insanın fıtratı açığa çıkıveriyor. Evet fıtratımız da ispat ediyor ki biz Rabb’imizla böyle bir sözleşme gerçekleştirmişiz. Zaten Allah bize kitap göndermekle, kitabından bundan söz etmekle bizden ahit almaktadır. Ne zaman dedi bunu bana Rabb’ım? Elbette ben Kur’an okumaya başladıktan sonra dedi. Ondan önce dedi mi, demedi mi bilmiyorum. Peki daha önce bunu demiş de ben unutmuşsam bundan da sorumlu muyum? Elbette. Nitekim yirmi yıl önce yaptıklarımı bugün hatırlamasam da onlardan sorumluyum. Evet bakın tarihteki konuyu şöylece anlatmaya başlıyor Rab-b’ımız: Rabb’ın Mûsâ’ya şöyle seslendi: Şu zalim kavme, Firavunun kavmine git! Hz. Mûsâ burada, Kur’an’ın bu bölümünde Firavun kavmine görevlendirilir. Bir başka âyette Firavuna, Hâmân’a, Karun’a görevlendirilir. Bir başka yerde de İsrâil oğulları ve Firavun oğulları anlamına o bölgedeki bütün insanlara görevlendirilir. Görevinin temel konusu da şudur: Diyecekti ki: Korunmuyor musunuz? Korkmuyorlar mı? diye Allah görevlendiriyor. Korunmuyorlar mı? Korunmayacaklar mı? Sakınmak ve korunmak türünde, korkmak türünde bir tarif aslında takvanın, takva kavramının katlidir. Takva aslında pozitif bir eylemdir. Yâni sadece bir şeylerden sakınılmaz, bir şeylerden korkulup uzak durulmaz takvalı olmak için. Aynı zamanda bir şeyler yapılır takvalı olmak için. Bir şeylerden kaçınılınca, bir şeylerden sakınılınca takvalı olunur değil. Bizim toplumda nedense takva, hep korkmak, korunmak, geri durmak, çekinmek, sakınmak, atılmamak, yâni negatif bir eylemi gerçekleştirmek olarak algılanmış. Oysa ki içkiden uzak durmak, zinadan kaçınmak takva olduğu gibi aynı zamanda namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, infak etmek, bu imanı icra etmek, gündemde tutmak, Kur’an ile, Peygamberle sürekli diyalog halinde olmak, âhireti, âhirete olan imanı gündemde tutabilmek de takvadır. Takva esasen yol bulmak, yol bulabilmek demektir. Allah’a sorarak, Allah’a danışarak yol bulabilmektir. Yâni sanki yapılmayan, yapılmaması gereken şeyler toplamı olarak takvanın anlatılması yanlıştır. Yâni sadece haram işlemeyen kişi muttaki değil, bununla beraber pozitif amelleri de işleyen kişi muttakidir. Hz. Ömer İbni Abbas'a sorar: Takva nedir ey ibni Abbas? İbni Abbas der ki: Sen hiç dikenli bir yoldan geçmedin mi ey Ömer? Dikenli yolda yürüyen bir adam ne yapar? Paçalarını sıvayıp dikenlerden kendini korumaya çalışır değil mi? İşte takva da budur. Kulluk yolunda yürürken dikkatli davranmaktır. Tamam etekleri sıvamak da bir harekettir ama, esas mesele o yolda yürümektir yâni. Yürürken dikkatli davranmaktır, ya da düzgün yolda, müstakim yolda yürüyebilmektir takva. Öyleyse: Yolunuzu Allah’la bulmaz mısınız? Yolunuzu Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine sorarak bulmaz mısınız? Allah’ın istediği bir yola girmez misiniz? Allah’ın istediği hayatı yaşamaya yönelmez misiniz? Tüm Peygamberlerin derdidir bu: Ama Peygamberlerin bunun arkasında bir ekleri daha var: Takvalı olun! Muttaki olun! Yolunuzu Allah’la bulun! Yolunuzu Allah’a sorarak bulun! Hayatınızı Allah için yaşayın! Hayatınızı Allah’ın belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayın! Yapacağınızı, yaptığınızı, Allah yap dedi diye yapın! Yapmayıp terk ettiklerinizi de; Allah yasakladı diye terk edin! Yolunuzu O’nunla bulun! Allah dedi diye yapın! Allah dedi diye terk edin! Her şeyde O’nun rızasını gözetin! Tüm yapacaklarınızı yapmadan önce O’na sorun! O’nun kitabına sorun! O’nun izin verdiklerini O’nun izin verdiği gibi O’na lâyık biçimde yapın! O’ndan müsaade alamadıklarınızdan da kaçının! Hâsılı Allah’ı görüyormuşçasına kulluk yapın! Her an O’nun kontrolünde olduğunuzu unutmadan bir hayat yaşayın! Rabb’ınıza muhalefet edip, O’nun kitabını, O’nun hayat programını görmezden gelip, O’nun gazabına maruz kalmayın! Ama: ¬–Y­Q[¬0Ï!«: bu konuda örneğiniz de ben olayım. Allah’a kulluk yapın ama bu kulluğun modelini de benden alın. Bana itaat edin. Kulluk yolunuz benden geçsin. Onu benden öğrenin. Kulluk modelini benden alın. Kulluğunuzu Allah’a sorun, ama Allah’a sorarken de benimle sorun. Rabb’ınıza benimle müracaat edin. Kılık kıyafetiniz, yemeniz içmeniz, kazanmanız harcamanız, mala bakışınız, infakınız, hukukunuz, eğitim anlayışınız, gece hayatınız, gündüz hayatınız, zikriniz, fikriniz, namazınız, orucunuz, tıraşınız bana benzesin diyor Allah’ın elçisi. Evet demek ki kulluk sadece Allah’a yapılır ve kulluk sadece peygamberden öğrenilir. Bilelim ki Allah’tan başka kulluk yapılacak hiçbir varlık, hiçbir makam olmadığı gibi, kıyâmete kadar da kulluk öğretecek başka hiçbir makam yoktur. Bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Esasen bugün Kullukta örnek arayanlar, örnek insan arayanlar, unutmayalım ki peygamberleri tanıma zahmetinden kaçan insanlardır. Halbuki peygamber kullukta model insandır, motif insandır. Peygamber form dilekçedir. Hani karşısındakilere ders anlatan bir öğretmen tahtaya bir şekil çizer ve çocuklar işte şekilde görüldüğü gibi der; işte Rabb’imiz da bizden istediği kulluğu anlatır, anlatır sonra da buyurur ki işte şekilde görüldüğü gibi. Bakın peygamberime ve sizden istediğim kulluğu anlayın buyurarak peygamberlerini örnek olarak sunar bize. Meselâ İblisle mücâdelede, tevbede, dönüşte Adem gibi olun, tâğutla mücâdelede Hz. Mûsâ gibi davranın, kadın karşısında Yusuf gibi, cinsel sapıklıklar karşısında Lût (a.s) gibi, ekonomik bozukluklar karşısında Sâlih (a.s) gibi, sâlihlerin putlaştırılması karşısında Nuh (a.s) gibi davranın diye bize kulluk örnekleri sunulmuştur. İşte bizim için en mükemmel imamlar, en mükemmel örnekler peygamberlerdir. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman kendilerini taklit ettiğimiz zaman kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel örnekler. Hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar. Ama biz onları bırakıp da birbirimizi ya da içimizden birilerini örnek aldığımız zaman, Allah’ın onaylamadığı bir hayat sahibi bizim için örnek olamaz. Bundan dolayıdır ki toplumun kendilerini örnek kabul ettikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hacılar, hocalar, mürşidler, şeyhler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bilmeliler: İnsanlara gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin hayatları Allah tarafından onaylanmış elçilere benzeyelim, gelin kitabın dediği gibi olalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendimize veya kendimiz gibilere çağırmayalım. Gelin bizim gibi olun, gelin bizim gibi yaşayın, bizi örnek alın, biz nasıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın demeyelim. Evet takvalı davranmadaki örneği, modeli benden alın! diyorlar Allah elçileri. Yâni Allah’a kul olun! ama bu kulluğun modelini de benden öğrenin! diyorlar. İşte Hz. Mûsâ Allah’tan böyle bir emir alır. Ey peygamberim Fi-ravun ve toplumuna git ve onları bana kulluğa ve bu kullukta seni örnek almaya çağır emrini alır. Rabb’ından aldığı bu emir karşısında Hz. Mûsâ elbette itiraz edecek değildi. Ya Rabbi çok erken oldu bu iş, şu anda yapamam, şu anda ben buna hazır değilim, şu anda gidemem, biraz bir hazırlık filan yapayım da ondan sonra gideyim diyecek değildi elbette. Gidecekti ama; bakın durumunu Allah’a şöyle arz etti:
10,11. Rabb’ın Mûsâ'ya: "Haksızlık eden millete, Firavunun milletine git" diye nida etmişti. Haksızlıktan sakınmazlar mı? Hani Rabb’ın nida etmişti Mûsâ ya. Hatırlasana! Peki nasıl hatırlanır bu? Hani A’râf 172 deki: “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim” Hani Adem oğullarından ve onların sırtlarından bütün zürriyetleri çıkarılıp kendi nefislerine şahit tutarak şöyle demiştik: Ben sizin Rabb’ınız değil miyim? Onlar da demişlerdi ki: Belâ ya Rabbi! Biz şahit olduk. Bakın bu konu anlatılır Araf sûresinde. Evet ey kullarım, daha önce, sizleri yaratmadan, ya da cisimlerinizi yaratmadan önce sizden böyle bir mîsak almıştık, o mîsakı hatırlayın diyor Rabb’imiz. Bana verdiğiniz o sözlerinizi hatırlayın da hayatınızı bu mîsaka göre yaşayın. Gündeme getirin. Hayatınızı bununla düzenlemek üzere bu mîsakı gündeminize alın. Kendi kendinizin şahitleri olarak: Evet ya Rabbi! Sen bizim Rabb’imizsın, biz buna şahit olduk demiştiniz. Bizim hayat programımızı, bizim yaşam biçimimizi belirleyen, bizim hayatımıza kulluk maddesi alan, boyunlarımızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, seçimini seçim kabul edeceğimiz, çektiği yere gideceğimiz, yasalarını uygulayacağımız Rabb’imiz sensin ya Rabbi. Bizler senden başkalarını Rab tanımayacağız, senden başkalarının hayat programlarını uygulayıp onlara kulluk etmeyeceğiz, senden başkalarının hatırına hareket etmeyeceğiz diyerek bana bu konuda söz vermiştiniz. Hatırlasanıza! Peki hani bunu hatırlayan var mı içimizde? Bunu hatırlamamak böyle bir olayın olmadığı anlamına gelmez. Çünkü meselâ şu anda bizler çocukluğumuzda yaptığımız pek çok şeyleri de hatırlayamıyoruz ama onları hatırlamayışımız onları yapmadığımız anlamına gelmediği gibi; âkıl bâliğ olduğumuz dönemden itibaren yaptıklarımız-dan sorumlu olmadığımız anlamına da gelmemektedir. Bizler o dö-nemlerde yaptıklarımızı hatırlamasak da anamız babamız tarafından işte sen çocukken şöyle yapardın, böyle yapardın gibi bizim hakkı-mızdaki sözlerinden, beyan ve şahadetlerinden bunu anlıyoruz. İşte aynen bunun gibi biz Rabb’imizla gerçekleştirdiğimiz bu ahdi hatırlamıyor olsak da Rabb’imizin haber vermesinden bunu an-lıyoruz. Veya fıtrattan, fıtratımızdan anlıyoruz bunu. İnsan olarak bizim fıtratımız ortaya koyuyor ki Rabb’imizla aramızda böyle bir sözleşme gerçekleşmiştir. Nasıl? Meselâ bakın darda kaldığımız zaman, zorda kaldığımız zaman, çok ciddi bir tehlike anında ister mü'min olsun ister kâfir herkes Allah’a yalvarmaktadır. Bundan anlıyoruz ki tüm insanlarda fıtrat tevhiddir, öz cevher tevhiddir, şirk ise sonradan ona arız olmuş bir kabuktur. İşte böyle çok ciddi bir tehlike anında insan fıtratı açığa çıkmaktadır. Fıtratın üzerini örtmüş olan kabuk o anda dökülüveriyor ve insanın fıtratı açığa çıkıveriyor. Evet fıtratımız da ispat ediyor ki biz Rabb’imizla böyle bir sözleşme gerçekleştirmişiz. Zaten Allah bize kitap göndermekle, kitabından bundan söz etmekle bizden ahit almaktadır. Ne zaman dedi bunu bana Rabb’ım? Elbette ben Kur’an okumaya başladıktan sonra dedi. Ondan önce dedi mi, demedi mi bilmiyorum. Peki daha önce bunu demiş de ben unutmuşsam bundan da sorumlu muyum? Elbette. Nitekim yirmi yıl önce yaptıklarımı bugün hatırlamasam da onlardan sorumluyum. Evet bakın tarihteki konuyu şöylece anlatmaya başlıyor Rab-b’ımız: Rabb’ın Mûsâ’ya şöyle seslendi: Şu zalim kavme, Firavunun kavmine git! Hz. Mûsâ burada, Kur’an’ın bu bölümünde Firavun kavmine görevlendirilir. Bir başka âyette Firavuna, Hâmân’a, Karun’a görevlendirilir. Bir başka yerde de İsrâil oğulları ve Firavun oğulları anlamına o bölgedeki bütün insanlara görevlendirilir. Görevinin temel konusu da şudur: Diyecekti ki: Korunmuyor musunuz? Korkmuyorlar mı? diye Allah görevlendiriyor. Korunmuyorlar mı? Korunmayacaklar mı? Sakınmak ve korunmak türünde, korkmak türünde bir tarif aslında takvanın, takva kavramının katlidir. Takva aslında pozitif bir eylemdir. Yâni sadece bir şeylerden sakınılmaz, bir şeylerden korkulup uzak durulmaz takvalı olmak için. Aynı zamanda bir şeyler yapılır takvalı olmak için. Bir şeylerden kaçınılınca, bir şeylerden sakınılınca takvalı olunur değil. Bizim toplumda nedense takva, hep korkmak, korunmak, geri durmak, çekinmek, sakınmak, atılmamak, yâni negatif bir eylemi gerçekleştirmek olarak algılanmış. Oysa ki içkiden uzak durmak, zinadan kaçınmak takva olduğu gibi aynı zamanda namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, infak etmek, bu imanı icra etmek, gündemde tutmak, Kur’an ile, Peygamberle sürekli diyalog halinde olmak, âhireti, âhirete olan imanı gündemde tutabilmek de takvadır. Takva esasen yol bulmak, yol bulabilmek demektir. Allah’a sorarak, Allah’a danışarak yol bulabilmektir. Yâni sanki yapılmayan, yapılmaması gereken şeyler toplamı olarak takvanın anlatılması yanlıştır. Yâni sadece haram işlemeyen kişi muttaki değil, bununla beraber pozitif amelleri de işleyen kişi muttakidir. Hz. Ömer İbni Abbas'a sorar: Takva nedir ey ibni Abbas? İbni Abbas der ki: Sen hiç dikenli bir yoldan geçmedin mi ey Ömer? Dikenli yolda yürüyen bir adam ne yapar? Paçalarını sıvayıp dikenlerden kendini korumaya çalışır değil mi? İşte takva da budur. Kulluk yolunda yürürken dikkatli davranmaktır. Tamam etekleri sıvamak da bir harekettir ama, esas mesele o yolda yürümektir yâni. Yürürken dikkatli davranmaktır, ya da düzgün yolda, müstakim yolda yürüyebilmektir takva. Öyleyse: Yolunuzu Allah’la bulmaz mısınız? Yolunuzu Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine sorarak bulmaz mısınız? Allah’ın istediği bir yola girmez misiniz? Allah’ın istediği hayatı yaşamaya yönelmez misiniz? Tüm Peygamberlerin derdidir bu: Ama Peygamberlerin bunun arkasında bir ekleri daha var: Takvalı olun! Muttaki olun! Yolunuzu Allah’la bulun! Yolunuzu Allah’a sorarak bulun! Hayatınızı Allah için yaşayın! Hayatınızı Allah’ın belirlediği yasalar istikâmetinde yaşayın! Yapacağınızı, yaptığınızı, Allah yap dedi diye yapın! Yapmayıp terk ettiklerinizi de; Allah yasakladı diye terk edin! Yolunuzu O’nunla bulun! Allah dedi diye yapın! Allah dedi diye terk edin! Her şeyde O’nun rızasını gözetin! Tüm yapacaklarınızı yapmadan önce O’na sorun! O’nun kitabına sorun! O’nun izin verdiklerini O’nun izin verdiği gibi O’na lâyık biçimde yapın! O’ndan müsaade alamadıklarınızdan da kaçının! Hâsılı Allah’ı görüyormuşçasına kulluk yapın! Her an O’nun kontrolünde olduğunuzu unutmadan bir hayat yaşayın! Rabb’ınıza muhalefet edip, O’nun kitabını, O’nun hayat programını görmezden gelip, O’nun gazabına maruz kalmayın! Ama: ¬–Y­Q[¬0Ï!«: bu konuda örneğiniz de ben olayım. Allah’a kulluk yapın ama bu kulluğun modelini de benden alın. Bana itaat edin. Kulluk yolunuz benden geçsin. Onu benden öğrenin. Kulluk modelini benden alın. Kulluğunuzu Allah’a sorun, ama Allah’a sorarken de benimle sorun. Rabb’ınıza benimle müracaat edin. Kılık kıyafetiniz, yemeniz içmeniz, kazanmanız harcamanız, mala bakışınız, infakınız, hukukunuz, eğitim anlayışınız, gece hayatınız, gündüz hayatınız, zikriniz, fikriniz, namazınız, orucunuz, tıraşınız bana benzesin diyor Allah’ın elçisi. Evet demek ki kulluk sadece Allah’a yapılır ve kulluk sadece peygamberden öğrenilir. Bilelim ki Allah’tan başka kulluk yapılacak hiçbir varlık, hiçbir makam olmadığı gibi, kıyâmete kadar da kulluk öğretecek başka hiçbir makam yoktur. Bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Esasen bugün Kullukta örnek arayanlar, örnek insan arayanlar, unutmayalım ki peygamberleri tanıma zahmetinden kaçan insanlardır. Halbuki peygamber kullukta model insandır, motif insandır. Peygamber form dilekçedir. Hani karşısındakilere ders anlatan bir öğretmen tahtaya bir şekil çizer ve çocuklar işte şekilde görüldüğü gibi der; işte Rabb’imiz da bizden istediği kulluğu anlatır, anlatır sonra da buyurur ki işte şekilde görüldüğü gibi. Bakın peygamberime ve sizden istediğim kulluğu anlayın buyurarak peygamberlerini örnek olarak sunar bize. Meselâ İblisle mücâdelede, tevbede, dönüşte Adem gibi olun, tâğutla mücâdelede Hz. Mûsâ gibi davranın, kadın karşısında Yusuf gibi, cinsel sapıklıklar karşısında Lût (a.s) gibi, ekonomik bozukluklar karşısında Sâlih (a.s) gibi, sâlihlerin putlaştırılması karşısında Nuh (a.s) gibi davranın diye bize kulluk örnekleri sunulmuştur. İşte bizim için en mükemmel imamlar, en mükemmel örnekler peygamberlerdir. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman kendilerini taklit ettiğimiz zaman kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel örnekler. Hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar. Ama biz onları bırakıp da birbirimizi ya da içimizden birilerini örnek aldığımız zaman, Allah’ın onaylamadığı bir hayat sahibi bizim için örnek olamaz. Bundan dolayıdır ki toplumun kendilerini örnek kabul ettikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hacılar, hocalar, mürşidler, şeyhler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bilmeliler: İnsanlara gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin hayatları Allah tarafından onaylanmış elçilere benzeyelim, gelin kitabın dediği gibi olalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendimize veya kendimiz gibilere çağırmayalım. Gelin bizim gibi olun, gelin bizim gibi yaşayın, bizi örnek alın, biz nasıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın demeyelim. Evet takvalı davranmadaki örneği, modeli benden alın! diyorlar Allah elçileri. Yâni Allah’a kul olun! ama bu kulluğun modelini de benden öğrenin! diyorlar. İşte Hz. Mûsâ Allah’tan böyle bir emir alır. Ey peygamberim Fi-ravun ve toplumuna git ve onları bana kulluğa ve bu kullukta seni örnek almaya çağır emrini alır. Rabb’ından aldığı bu emir karşısında Hz. Mûsâ elbette itiraz edecek değildi. Ya Rabbi çok erken oldu bu iş, şu anda yapamam, şu anda ben buna hazır değilim, şu anda gidemem, biraz bir hazırlık filan yapayım da ondan sonra gideyim diyecek değildi elbette. Gidecekti ama; bakın durumunu Allah’a şöyle arz etti:
12,14. Mûsâ: "Rabb’ım! Doğrusu beni yalanlama-larından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Dedi ki: Rabb’ım kuşkusuz ben onların beni yalanlamalarından korkarım. Korkarım beni yalan sayarlar, dalga geçerler, beni hafife alırlar. Anlatılanların her biri ayrı bir endişedir. Ya da tümü birden bir endişedir. Ne diyor Allah’ın elçisi? Ya Rabbi korkarım onlar beni yalan sayarlar. Yâni dinlerler sözümü, ama aldırış etmezler, dinlerler ama muhtevayı göz ardı edebilirler, sözlerimi ellerinin tersiyle itip geçebilirler. Bunun içim daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi! Bir de: Bir de benim üzerimde onlar lehine tezahür eden, onların aleyhime sahiplendikleri bir günâh, bir suç var. Yâni ben onların arasında, onlar nazarında adam öldürüp kaçmış birisiyim. Sarayda yetişmiş, onca nimet içinde büyümüş, sonra da onların adamlarından birini öldürmüş, Medyen’e kaçmış bir durumdayım. Yâni onların dinine, onların inancına göre suçunu kabullenip kaçmış birisiyim. Korkarım ki beni yakalayıp öldürebilirler. Onun bu sözlerine karşı bakın Allah buyurdu ki:
12,14. Mûsâ: "Rabb’ım! Doğrusu beni yalanlama-larından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Dedi ki: Rabb’ım kuşkusuz ben onların beni yalanlamalarından korkarım. Korkarım beni yalan sayarlar, dalga geçerler, beni hafife alırlar. Anlatılanların her biri ayrı bir endişedir. Ya da tümü birden bir endişedir. Ne diyor Allah’ın elçisi? Ya Rabbi korkarım onlar beni yalan sayarlar. Yâni dinlerler sözümü, ama aldırış etmezler, dinlerler ama muhtevayı göz ardı edebilirler, sözlerimi ellerinin tersiyle itip geçebilirler. Bunun içim daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi! Bir de: Bir de benim üzerimde onlar lehine tezahür eden, onların aleyhime sahiplendikleri bir günâh, bir suç var. Yâni ben onların arasında, onlar nazarında adam öldürüp kaçmış birisiyim. Sarayda yetişmiş, onca nimet içinde büyümüş, sonra da onların adamlarından birini öldürmüş, Medyen’e kaçmış bir durumdayım. Yâni onların dinine, onların inancına göre suçunu kabullenip kaçmış birisiyim. Korkarım ki beni yakalayıp öldürebilirler. Onun bu sözlerine karşı bakın Allah buyurdu ki:
12,14. Mûsâ: "Rabb’ım! Doğrusu beni yalanlama-larından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Dedi ki: Rabb’ım kuşkusuz ben onların beni yalanlamalarından korkarım. Korkarım beni yalan sayarlar, dalga geçerler, beni hafife alırlar. Anlatılanların her biri ayrı bir endişedir. Ya da tümü birden bir endişedir. Ne diyor Allah’ın elçisi? Ya Rabbi korkarım onlar beni yalan sayarlar. Yâni dinlerler sözümü, ama aldırış etmezler, dinlerler ama muhtevayı göz ardı edebilirler, sözlerimi ellerinin tersiyle itip geçebilirler. Bunun içim daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi! Bir de: Bir de benim üzerimde onlar lehine tezahür eden, onların aleyhime sahiplendikleri bir günâh, bir suç var. Yâni ben onların arasında, onlar nazarında adam öldürüp kaçmış birisiyim. Sarayda yetişmiş, onca nimet içinde büyümüş, sonra da onların adamlarından birini öldürmüş, Medyen’e kaçmış bir durumdayım. Yâni onların dinine, onların inancına göre suçunu kabullenip kaçmış birisiyim. Korkarım ki beni yakalayıp öldürebilirler. Onun bu sözlerine karşı bakın Allah buyurdu ki:
15,17. “Allah: "Hayır; ikiniz mûcizelerinizle gidi-niz. Doğrusu Biz, sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavu-n'a varınız: "Biz şüphesiz âlemlerin Rabb’ının elçisiyiz; İsrâil oğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti.” Hayır! Yâni ne senin günâhın var, ne suçun var, ne seni öldürebilirler, ne göğsün daralsın, ne de dilin tutulsun! Bunların hepsine hayır! Bunların hiç birisine gerek yok. Bunların hiçbirisine ihtiyacın yoktur senin ey peygamberim. Ama şu var: Harun’u da seninle beraber gönderiyorum. Yâni Cenâb-ı Hak bazen isteklerinin hepsini reddedebilir, bazen de burada olduğu gibi bazısını reddedip, birazını kabul edebilir. Hz. Mûsâ’nın isteklerinden birini Cenâb-ı Hak kabul buyurdu. O da kardeşi Harun’u Onunla birlikte göndermek. Hz. Mûsâ (a.s) nın dilindeki tutukluğu iki türlü anlamaya çalışıyoruz: Ya bizzat çocukluğundan bu yana, yaratılıştan taşıdığı bir tutukluk olduğunu düşünebiliyoruz. Çok seri konuşması şart değildir çünkü, önemli olan derdini anlatmasıdır. Çünkü bakıyoruz Allah’ın el-çisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine geldiği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bu ne biçim iş? Bak sen konuşmayı bile doğru dürüst beceremi-yorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan birini niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ya da bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan, beni ret edecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver! şeklinde de olabilir bunun mânâsı. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da; daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavun’un ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk haleti ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u istiyor yanına. Aleyhinde delil olarak kullanmalarından korktuğu suç da az evvel dediğim gibi daha önce Mısırda bulunduğu sırada İsrâilli ile kavga eden bir Mısırlıya, bir kıptiye yumruk vurup onun ölümüne sebep olmuştu ya, sonra da haberin Firavuna ve kavmine ulaştığını ve kendisinden intikam almaya karar verdiklerini öğrenince hemen o gece şehri terk edip Medyen’e sığınmıştı. Aradan yaklaşık sekiz yıllık bir gizlenme dönemi geçtikten sonra kendisinden saklanıp gizlendiği Firavuna böyle bir mesajla gitmesi emir olunan Hz. Mûsâ, daha mesajı onlara iletemeden bu cinâyetin önüne sürülebileceği endişesini taşıyordu. Gel bakalım ey Mûsâ, sen ondan önce şu öldürdüğün adamın hesabını ver diyeceklerinden korkuyordu. Allah buyurur ki: Hayır hayır! Öyle bir ihtiyacın yok senin! dedikten sonra: İkiniz âyetlerimle birlikte gidin! İkiniz birlikte âyetlerimle gidin! Ben de sizinle beraber dinlemekteyim! Ölçü bu zaten. Yâni âyetlerle birlik gidilecektir gidilen yere. Müslümanlar bunu bir anlayabilseler eminim işleri çok kolaylaşacak. Gidilen yere Allah’ın âyetleriyle gidilecek. Makamla, parayla değil. Diplomayla statüyle değil. Meslekle meşreple değil. şahsî fikirlerimiz, kendi planlarımızla değil. Grup, hizip, cemaat programlarımızla değil. Güzel konuşma hastalığıyla, örnekleme ve renklendirmelerle değil. Âyetlerle gideceğiz ve şunu kesinlikle bileceğiz ki gidilen Firavun da olsa Allah bizi orada dinlemektedir. Yâni oraya hakimdir Allah. O ortama ve o konuya hakimdir Allah. Yâni sadece elçi gönderen bir kral konumunda değildir Allah. Meselâ bir yere elçi gönderen bir kral düşünün. Elçiyi gönderir ve kralın işi biter. Kralın çok uzaktan o ortama müdahale etme gücü ve imkânı yoktur. Elçiyi gönderir ve kralın işi biter. Elçide ne kadar güç varsa, ne kadar güzel konuşup ikna etme kabiliyeti varsa her şey onda düğümlenir. Çünkü söz sahibi odur zaten. Ama Allah öyle değildir. Orada konuşturacak olan, aklına getirecek olan, karşıdakinin kafasını dağıttıracak olan, gönlünü açacak, İnşirâh verecek olan, söze tesir verecek olan yine Allah’tır. Bir yerlere Allah için gittiğimiz zaman, Allah için konuştuğumuz zaman bunu çok hoş görüyoruz. Yâni böyle hiç aklımıza gelmeyen yollar, bin yıl düşünsek hiç bilmediğimiz şekiller, hiç bilmediğimiz örnekleri Allah bulduruveriyor, hatırımıza getirip konuşturuveriyor. Allah’la beraber olursak, gittiğimiz yerlere Allah için gider ve Allah’ın âyetleriyle gidersek olacaktır bu. Evet Rablerinden aldıkları bu emirle ikisi birlikte gidiyorlar. Mûsâ ve Harun aleyhimesselâm. Kur’an-ı Kerîmde bu ikili emirlere rağmen bakıyoruz sahnede hep Mûsâ (a.s) var. Yâni yine ikisi birlikte gidiyorlar, ikisi birlikte konuşuyorlar, ikisi birlikte hapis olunuyorlar, ama yine de sahnede hep Hz. Mûsâ (a.s) görevli. Konuşan, cevap veren, mûcize gösteren hep Hz. Mûsâ (a.s) dır. Gidin Firavuna ve şöyle deyin. Konumunuzu şöylece belirleyin: Biz elçiyiz. Biz Âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilen elçiyiz. Sonra da görevinizi söyleyin: İsrâil oğullarını bize bırak, İsrâil oğullarını bizimle birlikte göndermen için sana geldik deyin. Firavuna gitmek, Firavun gibilere gitmek, Firavunlara tebliğe gitmek, Firavunların ayağına gitmek. Firavun gerçekten çok güçlüydü. Yâni o günün toplumuna göre çok güçlüydü. Ayağının bir bölümünü Karun’a, öbürünü de Bel’am’a, Bel’am’ın omuzuna basmış güç gösterisinde bulunmuş biriydi. Çok büyük ekonomik ve siyasal gücü vardı. Ama unutmayalım ki ona giden de Peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Bizim de zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse bugün biz de bize denk Firavunlara gideceğiz. Gitmek zorundayız yâni. Tıpkı Mûsâ (a.s) gibi şu anda bu çağdaş Firavunlara gitme göreviyle görevlendirilmiş olan bizler tıpkı Mûsâ (a.s) gibi hemen hiç beklemeden gitmek zorundayız. Şerefsizin teki ya o! O adi namussuzun ayağına mı gideceğiz? diyemeyiz. Gitmemek için şu an-da yaptığımız gibi bir sürü mâzeretlerin arkasına saklanamayız. Neden? Çünkü bakın Allah bizden çok daha şerefli birini, bizim şimdi şerefsiz dediklerimizden çok daha şerefsiz birinin ayağına göndermişse, o zaman biz kim oluyoruz da gitmiyoruz? Ne hakla gitmemeye çalışıyoruz? Biz Mûsâ’dan daha mı şerefliyiz ki o giderken biz gitmemeye delil arıyoruz? Ya da bizim şu anda gitmemiz gerekenler Mûsâ’nın gittiği Firavundan daha mı şerefsiz ki gitmiyoruz? Biz de gideceğiz öyleyse. Ama Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. Kendi fikirlerimizle, kendi projelerimizle, kendi siyasal görüşlerimizle, kendi cemaat, kliklerimizle, kendi partilerimizle değil. Sadece elimizde Allah’ın kitabıyla gideceğiz. Gideceğiz ve diyeceğiz ki: Ben, sana Allah adına geliyorum. Ben sana Allah için geldim. Ben şu anda Allah’ın sözcüsüyüm. Allah sana şöylece diyor diye konuşacağız. Dediklerimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşacağız. Allah’ın sözcüsü olarak konuşalım ve isteyelim ki İsrâil oğullarını bize bıraksın Firavunlar. Mus’taz'afları bize bıraksın Tâğutlar. Yâni Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul köle durumuna düşürülmüşlerse, Allah’ın kulları Allah yasalarına itaatten koparılıp kul yasalarına boyun büktürülür hale getirilmişlerse, onları özgürlüğe ve Allah’a kulluğa çağıralım. Bırakın bu Allah kullarını diyelim. Bırakın onları da, Rablerine kul köle olsunlar. Çekin ellerinizi onların üzerinden. Vazgeçin bu Allah kullarını köleleştirmekten diyelim. Yâni köleleştirenleri, kullaştıranları da uyaralım. Yapmayın, etmeyin! Allah’ın kullarına zulmetmeyin! diye onları da uyaralım, köleleşmiş insanları da uyaralım. Ey insanlar, sizler Allah’ın kullarısınız. Sizlerin Rabbi, sizlerin yaratıcısı Allah’tır. Bırakın hakları olmadığı halde, güçleri olmadığı halde bu sizi köleleştiren tâğutları. Onlar sizin gibi âciz birer kul iken niye dinliyorsunuz onları? Niye itaat ediyorsunuz onların yasalarına? diyerek onları da uyarmaya, onları da hürleştirmeye çalışalım. Bu iki bölümün biri iman, diğeri de ameldir diyenler olmuş. Yâ-ni Mûsâ ve Harun Peygamberlerin mesajı iki yönlüydü: 1- Birincisi her Peygamberin en önde gelen misyonu olarak Firavunu uyarıp onu Allah’a kulluğa çağırmak. 2- İkincisi de kendilerine özgü bir görev olarak İsrâil oğullarını Firavunun esaret zincirinden, tahakkümünden kurtarmak. Kur’an burada bunlardan yalnızca birinciyi söz konusu eder. Nâziât sûresinde olduğu gibi, bazen de yalnızca ikinciyi söz konusu eder. Öyleyse an-lıyoruz ki: Bölümü imandır. Bölümü de ameldir denmiş. İsrâil oğullarını, Yakub oğullarını şu köleleri kurtarmaya geldim.
15,17. “Allah: "Hayır; ikiniz mûcizelerinizle gidi-niz. Doğrusu Biz, sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavu-n'a varınız: "Biz şüphesiz âlemlerin Rabb’ının elçisiyiz; İsrâil oğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti.” Hayır! Yâni ne senin günâhın var, ne suçun var, ne seni öldürebilirler, ne göğsün daralsın, ne de dilin tutulsun! Bunların hepsine hayır! Bunların hiç birisine gerek yok. Bunların hiçbirisine ihtiyacın yoktur senin ey peygamberim. Ama şu var: Harun’u da seninle beraber gönderiyorum. Yâni Cenâb-ı Hak bazen isteklerinin hepsini reddedebilir, bazen de burada olduğu gibi bazısını reddedip, birazını kabul edebilir. Hz. Mûsâ’nın isteklerinden birini Cenâb-ı Hak kabul buyurdu. O da kardeşi Harun’u Onunla birlikte göndermek. Hz. Mûsâ (a.s) nın dilindeki tutukluğu iki türlü anlamaya çalışıyoruz: Ya bizzat çocukluğundan bu yana, yaratılıştan taşıdığı bir tutukluk olduğunu düşünebiliyoruz. Çok seri konuşması şart değildir çünkü, önemli olan derdini anlatmasıdır. Çünkü bakıyoruz Allah’ın el-çisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine geldiği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bu ne biçim iş? Bak sen konuşmayı bile doğru dürüst beceremi-yorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan birini niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ya da bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan, beni ret edecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver! şeklinde de olabilir bunun mânâsı. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da; daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavun’un ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk haleti ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u istiyor yanına. Aleyhinde delil olarak kullanmalarından korktuğu suç da az evvel dediğim gibi daha önce Mısırda bulunduğu sırada İsrâilli ile kavga eden bir Mısırlıya, bir kıptiye yumruk vurup onun ölümüne sebep olmuştu ya, sonra da haberin Firavuna ve kavmine ulaştığını ve kendisinden intikam almaya karar verdiklerini öğrenince hemen o gece şehri terk edip Medyen’e sığınmıştı. Aradan yaklaşık sekiz yıllık bir gizlenme dönemi geçtikten sonra kendisinden saklanıp gizlendiği Firavuna böyle bir mesajla gitmesi emir olunan Hz. Mûsâ, daha mesajı onlara iletemeden bu cinâyetin önüne sürülebileceği endişesini taşıyordu. Gel bakalım ey Mûsâ, sen ondan önce şu öldürdüğün adamın hesabını ver diyeceklerinden korkuyordu. Allah buyurur ki: Hayır hayır! Öyle bir ihtiyacın yok senin! dedikten sonra: İkiniz âyetlerimle birlikte gidin! İkiniz birlikte âyetlerimle gidin! Ben de sizinle beraber dinlemekteyim! Ölçü bu zaten. Yâni âyetlerle birlik gidilecektir gidilen yere. Müslümanlar bunu bir anlayabilseler eminim işleri çok kolaylaşacak. Gidilen yere Allah’ın âyetleriyle gidilecek. Makamla, parayla değil. Diplomayla statüyle değil. Meslekle meşreple değil. şahsî fikirlerimiz, kendi planlarımızla değil. Grup, hizip, cemaat programlarımızla değil. Güzel konuşma hastalığıyla, örnekleme ve renklendirmelerle değil. Âyetlerle gideceğiz ve şunu kesinlikle bileceğiz ki gidilen Firavun da olsa Allah bizi orada dinlemektedir. Yâni oraya hakimdir Allah. O ortama ve o konuya hakimdir Allah. Yâni sadece elçi gönderen bir kral konumunda değildir Allah. Meselâ bir yere elçi gönderen bir kral düşünün. Elçiyi gönderir ve kralın işi biter. Kralın çok uzaktan o ortama müdahale etme gücü ve imkânı yoktur. Elçiyi gönderir ve kralın işi biter. Elçide ne kadar güç varsa, ne kadar güzel konuşup ikna etme kabiliyeti varsa her şey onda düğümlenir. Çünkü söz sahibi odur zaten. Ama Allah öyle değildir. Orada konuşturacak olan, aklına getirecek olan, karşıdakinin kafasını dağıttıracak olan, gönlünü açacak, İnşirâh verecek olan, söze tesir verecek olan yine Allah’tır. Bir yerlere Allah için gittiğimiz zaman, Allah için konuştuğumuz zaman bunu çok hoş görüyoruz. Yâni böyle hiç aklımıza gelmeyen yollar, bin yıl düşünsek hiç bilmediğimiz şekiller, hiç bilmediğimiz örnekleri Allah bulduruveriyor, hatırımıza getirip konuşturuveriyor. Allah’la beraber olursak, gittiğimiz yerlere Allah için gider ve Allah’ın âyetleriyle gidersek olacaktır bu. Evet Rablerinden aldıkları bu emirle ikisi birlikte gidiyorlar. Mûsâ ve Harun aleyhimesselâm. Kur’an-ı Kerîmde bu ikili emirlere rağmen bakıyoruz sahnede hep Mûsâ (a.s) var. Yâni yine ikisi birlikte gidiyorlar, ikisi birlikte konuşuyorlar, ikisi birlikte hapis olunuyorlar, ama yine de sahnede hep Hz. Mûsâ (a.s) görevli. Konuşan, cevap veren, mûcize gösteren hep Hz. Mûsâ (a.s) dır. Gidin Firavuna ve şöyle deyin. Konumunuzu şöylece belirleyin: Biz elçiyiz. Biz Âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilen elçiyiz. Sonra da görevinizi söyleyin: İsrâil oğullarını bize bırak, İsrâil oğullarını bizimle birlikte göndermen için sana geldik deyin. Firavuna gitmek, Firavun gibilere gitmek, Firavunlara tebliğe gitmek, Firavunların ayağına gitmek. Firavun gerçekten çok güçlüydü. Yâni o günün toplumuna göre çok güçlüydü. Ayağının bir bölümünü Karun’a, öbürünü de Bel’am’a, Bel’am’ın omuzuna basmış güç gösterisinde bulunmuş biriydi. Çok büyük ekonomik ve siyasal gücü vardı. Ama unutmayalım ki ona giden de Peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Bizim de zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse bugün biz de bize denk Firavunlara gideceğiz. Gitmek zorundayız yâni. Tıpkı Mûsâ (a.s) gibi şu anda bu çağdaş Firavunlara gitme göreviyle görevlendirilmiş olan bizler tıpkı Mûsâ (a.s) gibi hemen hiç beklemeden gitmek zorundayız. Şerefsizin teki ya o! O adi namussuzun ayağına mı gideceğiz? diyemeyiz. Gitmemek için şu an-da yaptığımız gibi bir sürü mâzeretlerin arkasına saklanamayız. Neden? Çünkü bakın Allah bizden çok daha şerefli birini, bizim şimdi şerefsiz dediklerimizden çok daha şerefsiz birinin ayağına göndermişse, o zaman biz kim oluyoruz da gitmiyoruz? Ne hakla gitmemeye çalışıyoruz? Biz Mûsâ’dan daha mı şerefliyiz ki o giderken biz gitmemeye delil arıyoruz? Ya da bizim şu anda gitmemiz gerekenler Mûsâ’nın gittiği Firavundan daha mı şerefsiz ki gitmiyoruz? Biz de gideceğiz öyleyse. Ama Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. Kendi fikirlerimizle, kendi projelerimizle, kendi siyasal görüşlerimizle, kendi cemaat, kliklerimizle, kendi partilerimizle değil. Sadece elimizde Allah’ın kitabıyla gideceğiz. Gideceğiz ve diyeceğiz ki: Ben, sana Allah adına geliyorum. Ben sana Allah için geldim. Ben şu anda Allah’ın sözcüsüyüm. Allah sana şöylece diyor diye konuşacağız. Dediklerimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşacağız. Allah’ın sözcüsü olarak konuşalım ve isteyelim ki İsrâil oğullarını bize bıraksın Firavunlar. Mus’taz'afları bize bıraksın Tâğutlar. Yâni Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul köle durumuna düşürülmüşlerse, Allah’ın kulları Allah yasalarına itaatten koparılıp kul yasalarına boyun büktürülür hale getirilmişlerse, onları özgürlüğe ve Allah’a kulluğa çağıralım. Bırakın bu Allah kullarını diyelim. Bırakın onları da, Rablerine kul köle olsunlar. Çekin ellerinizi onların üzerinden. Vazgeçin bu Allah kullarını köleleştirmekten diyelim. Yâni köleleştirenleri, kullaştıranları da uyaralım. Yapmayın, etmeyin! Allah’ın kullarına zulmetmeyin! diye onları da uyaralım, köleleşmiş insanları da uyaralım. Ey insanlar, sizler Allah’ın kullarısınız. Sizlerin Rabbi, sizlerin yaratıcısı Allah’tır. Bırakın hakları olmadığı halde, güçleri olmadığı halde bu sizi köleleştiren tâğutları. Onlar sizin gibi âciz birer kul iken niye dinliyorsunuz onları? Niye itaat ediyorsunuz onların yasalarına? diyerek onları da uyarmaya, onları da hürleştirmeye çalışalım. Bu iki bölümün biri iman, diğeri de ameldir diyenler olmuş. Yâ-ni Mûsâ ve Harun Peygamberlerin mesajı iki yönlüydü: 1- Birincisi her Peygamberin en önde gelen misyonu olarak Firavunu uyarıp onu Allah’a kulluğa çağırmak. 2- İkincisi de kendilerine özgü bir görev olarak İsrâil oğullarını Firavunun esaret zincirinden, tahakkümünden kurtarmak. Kur’an burada bunlardan yalnızca birinciyi söz konusu eder. Nâziât sûresinde olduğu gibi, bazen de yalnızca ikinciyi söz konusu eder. Öyleyse an-lıyoruz ki: Bölümü imandır. Bölümü de ameldir denmiş. İsrâil oğullarını, Yakub oğullarını şu köleleri kurtarmaya geldim.
15,17. “Allah: "Hayır; ikiniz mûcizelerinizle gidi-niz. Doğrusu Biz, sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavu-n'a varınız: "Biz şüphesiz âlemlerin Rabb’ının elçisiyiz; İsrâil oğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti.” Hayır! Yâni ne senin günâhın var, ne suçun var, ne seni öldürebilirler, ne göğsün daralsın, ne de dilin tutulsun! Bunların hepsine hayır! Bunların hiç birisine gerek yok. Bunların hiçbirisine ihtiyacın yoktur senin ey peygamberim. Ama şu var: Harun’u da seninle beraber gönderiyorum. Yâni Cenâb-ı Hak bazen isteklerinin hepsini reddedebilir, bazen de burada olduğu gibi bazısını reddedip, birazını kabul edebilir. Hz. Mûsâ’nın isteklerinden birini Cenâb-ı Hak kabul buyurdu. O da kardeşi Harun’u Onunla birlikte göndermek. Hz. Mûsâ (a.s) nın dilindeki tutukluğu iki türlü anlamaya çalışıyoruz: Ya bizzat çocukluğundan bu yana, yaratılıştan taşıdığı bir tutukluk olduğunu düşünebiliyoruz. Çok seri konuşması şart değildir çünkü, önemli olan derdini anlatmasıdır. Çünkü bakıyoruz Allah’ın el-çisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine geldiği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bu ne biçim iş? Bak sen konuşmayı bile doğru dürüst beceremi-yorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan birini niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ya da bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan, beni ret edecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver! şeklinde de olabilir bunun mânâsı. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da; daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavun’un ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk haleti ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u istiyor yanına. Aleyhinde delil olarak kullanmalarından korktuğu suç da az evvel dediğim gibi daha önce Mısırda bulunduğu sırada İsrâilli ile kavga eden bir Mısırlıya, bir kıptiye yumruk vurup onun ölümüne sebep olmuştu ya, sonra da haberin Firavuna ve kavmine ulaştığını ve kendisinden intikam almaya karar verdiklerini öğrenince hemen o gece şehri terk edip Medyen’e sığınmıştı. Aradan yaklaşık sekiz yıllık bir gizlenme dönemi geçtikten sonra kendisinden saklanıp gizlendiği Firavuna böyle bir mesajla gitmesi emir olunan Hz. Mûsâ, daha mesajı onlara iletemeden bu cinâyetin önüne sürülebileceği endişesini taşıyordu. Gel bakalım ey Mûsâ, sen ondan önce şu öldürdüğün adamın hesabını ver diyeceklerinden korkuyordu. Allah buyurur ki: Hayır hayır! Öyle bir ihtiyacın yok senin! dedikten sonra: İkiniz âyetlerimle birlikte gidin! İkiniz birlikte âyetlerimle gidin! Ben de sizinle beraber dinlemekteyim! Ölçü bu zaten. Yâni âyetlerle birlik gidilecektir gidilen yere. Müslümanlar bunu bir anlayabilseler eminim işleri çok kolaylaşacak. Gidilen yere Allah’ın âyetleriyle gidilecek. Makamla, parayla değil. Diplomayla statüyle değil. Meslekle meşreple değil. şahsî fikirlerimiz, kendi planlarımızla değil. Grup, hizip, cemaat programlarımızla değil. Güzel konuşma hastalığıyla, örnekleme ve renklendirmelerle değil. Âyetlerle gideceğiz ve şunu kesinlikle bileceğiz ki gidilen Firavun da olsa Allah bizi orada dinlemektedir. Yâni oraya hakimdir Allah. O ortama ve o konuya hakimdir Allah. Yâni sadece elçi gönderen bir kral konumunda değildir Allah. Meselâ bir yere elçi gönderen bir kral düşünün. Elçiyi gönderir ve kralın işi biter. Kralın çok uzaktan o ortama müdahale etme gücü ve imkânı yoktur. Elçiyi gönderir ve kralın işi biter. Elçide ne kadar güç varsa, ne kadar güzel konuşup ikna etme kabiliyeti varsa her şey onda düğümlenir. Çünkü söz sahibi odur zaten. Ama Allah öyle değildir. Orada konuşturacak olan, aklına getirecek olan, karşıdakinin kafasını dağıttıracak olan, gönlünü açacak, İnşirâh verecek olan, söze tesir verecek olan yine Allah’tır. Bir yerlere Allah için gittiğimiz zaman, Allah için konuştuğumuz zaman bunu çok hoş görüyoruz. Yâni böyle hiç aklımıza gelmeyen yollar, bin yıl düşünsek hiç bilmediğimiz şekiller, hiç bilmediğimiz örnekleri Allah bulduruveriyor, hatırımıza getirip konuşturuveriyor. Allah’la beraber olursak, gittiğimiz yerlere Allah için gider ve Allah’ın âyetleriyle gidersek olacaktır bu. Evet Rablerinden aldıkları bu emirle ikisi birlikte gidiyorlar. Mûsâ ve Harun aleyhimesselâm. Kur’an-ı Kerîmde bu ikili emirlere rağmen bakıyoruz sahnede hep Mûsâ (a.s) var. Yâni yine ikisi birlikte gidiyorlar, ikisi birlikte konuşuyorlar, ikisi birlikte hapis olunuyorlar, ama yine de sahnede hep Hz. Mûsâ (a.s) görevli. Konuşan, cevap veren, mûcize gösteren hep Hz. Mûsâ (a.s) dır. Gidin Firavuna ve şöyle deyin. Konumunuzu şöylece belirleyin: Biz elçiyiz. Biz Âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilen elçiyiz. Sonra da görevinizi söyleyin: İsrâil oğullarını bize bırak, İsrâil oğullarını bizimle birlikte göndermen için sana geldik deyin. Firavuna gitmek, Firavun gibilere gitmek, Firavunlara tebliğe gitmek, Firavunların ayağına gitmek. Firavun gerçekten çok güçlüydü. Yâni o günün toplumuna göre çok güçlüydü. Ayağının bir bölümünü Karun’a, öbürünü de Bel’am’a, Bel’am’ın omuzuna basmış güç gösterisinde bulunmuş biriydi. Çok büyük ekonomik ve siyasal gücü vardı. Ama unutmayalım ki ona giden de Peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Bizim de zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse bugün biz de bize denk Firavunlara gideceğiz. Gitmek zorundayız yâni. Tıpkı Mûsâ (a.s) gibi şu anda bu çağdaş Firavunlara gitme göreviyle görevlendirilmiş olan bizler tıpkı Mûsâ (a.s) gibi hemen hiç beklemeden gitmek zorundayız. Şerefsizin teki ya o! O adi namussuzun ayağına mı gideceğiz? diyemeyiz. Gitmemek için şu an-da yaptığımız gibi bir sürü mâzeretlerin arkasına saklanamayız. Neden? Çünkü bakın Allah bizden çok daha şerefli birini, bizim şimdi şerefsiz dediklerimizden çok daha şerefsiz birinin ayağına göndermişse, o zaman biz kim oluyoruz da gitmiyoruz? Ne hakla gitmemeye çalışıyoruz? Biz Mûsâ’dan daha mı şerefliyiz ki o giderken biz gitmemeye delil arıyoruz? Ya da bizim şu anda gitmemiz gerekenler Mûsâ’nın gittiği Firavundan daha mı şerefsiz ki gitmiyoruz? Biz de gideceğiz öyleyse. Ama Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. Kendi fikirlerimizle, kendi projelerimizle, kendi siyasal görüşlerimizle, kendi cemaat, kliklerimizle, kendi partilerimizle değil. Sadece elimizde Allah’ın kitabıyla gideceğiz. Gideceğiz ve diyeceğiz ki: Ben, sana Allah adına geliyorum. Ben sana Allah için geldim. Ben şu anda Allah’ın sözcüsüyüm. Allah sana şöylece diyor diye konuşacağız. Dediklerimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşacağız. Allah’ın sözcüsü olarak konuşalım ve isteyelim ki İsrâil oğullarını bize bıraksın Firavunlar. Mus’taz'afları bize bıraksın Tâğutlar. Yâni Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul köle durumuna düşürülmüşlerse, Allah’ın kulları Allah yasalarına itaatten koparılıp kul yasalarına boyun büktürülür hale getirilmişlerse, onları özgürlüğe ve Allah’a kulluğa çağıralım. Bırakın bu Allah kullarını diyelim. Bırakın onları da, Rablerine kul köle olsunlar. Çekin ellerinizi onların üzerinden. Vazgeçin bu Allah kullarını köleleştirmekten diyelim. Yâni köleleştirenleri, kullaştıranları da uyaralım. Yapmayın, etmeyin! Allah’ın kullarına zulmetmeyin! diye onları da uyaralım, köleleşmiş insanları da uyaralım. Ey insanlar, sizler Allah’ın kullarısınız. Sizlerin Rabbi, sizlerin yaratıcısı Allah’tır. Bırakın hakları olmadığı halde, güçleri olmadığı halde bu sizi köleleştiren tâğutları. Onlar sizin gibi âciz birer kul iken niye dinliyorsunuz onları? Niye itaat ediyorsunuz onların yasalarına? diyerek onları da uyarmaya, onları da hürleştirmeye çalışalım. Bu iki bölümün biri iman, diğeri de ameldir diyenler olmuş. Yâ-ni Mûsâ ve Harun Peygamberlerin mesajı iki yönlüydü: 1- Birincisi her Peygamberin en önde gelen misyonu olarak Firavunu uyarıp onu Allah’a kulluğa çağırmak. 2- İkincisi de kendilerine özgü bir görev olarak İsrâil oğullarını Firavunun esaret zincirinden, tahakkümünden kurtarmak. Kur’an burada bunlardan yalnızca birinciyi söz konusu eder. Nâziât sûresinde olduğu gibi, bazen de yalnızca ikinciyi söz konusu eder. Öyleyse an-lıyoruz ki: Bölümü imandır. Bölümü de ameldir denmiş. İsrâil oğullarını, Yakub oğullarını şu köleleri kurtarmaya geldim.
18,19. “Firavun Mûsâ'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin. " dedi.” Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) nın bu tavrına, bu konuşmasına Firavun bozuldu, canı sıkıldı. Sonra dedi ki: Ya!! Şu bizim terbiye ettiğimiz, şu bizim bakıp büyüttüğümüz çocuk değil misin sen? Şu bizim kucağımızda büyüyen Mûsâ değil misin? Bizim sarayımızda, bizim kucağımızda büyüdün! Ömrünün pek çok seneleri aramızda geçti, aramızda büyüdün! Sonra da tuttun şu işi yaptın! Mısırda bizim adamlarımızdan birini öldürüp kaçtın! Ondan sonra şimdi de nankörlerden oldun öyle mi? Yâni bizim bunca nimetlerimize küfran-ı nimette bulunanlardan oldun öyle mi? Bizim rububiyetimizi reddedip tuttun başka Rabb’ler edindin, başka yollar buldun ve bizi de ona dâvet ediyorsun öyle mi? Hem bizim ekmeğimizi yedin, hem adamımızı öldürüp kaçtın, hem nankörlükte bulundun öyle mi? Hem benim ekmeğimi ye, hem de bana karşı nankörlükte bulun, olacak şey midir bu? Hem benim ekmeğimi ye, hem benim okulumda oku, hem benim sıramı işgal et, hem benim havamı teneffüs et, hem benim maaşımı al, hem benim bordroma imzanı at, hem de bana isyan et, olacak şey midir bu? Hayır hayır. Ey Mûsâ benim büyüttüğüm, benim beslediğim birisi olarak benim kurallarıma göre oynayacaksın! Ben seni bunun için büyüttüm! Bunun için eğittim ben seni! Ben ilk okulları, ben ortaokulları, ben liseleri, ben İmam Hatipleri, ben İlâhiyatları, ben fakülteleri bunun için açtım. Ben bu eğitim kurumlarını insanlar, buralarda eğittiklerim hep bana kulluk etsinler, bana itaat etsinler, beni dinlesinler, benim kurallarım geçerli olsun diye açmıştım. Sonra tut sen kendini buralarda eğit, benim okullarımda oku, benim sıralarımı işgal et, benim imkânlarımı kullan, kendini benim açtığım okullarda eğit, büyüt, yetiştir sonra da kalkıp bana isyan et. Olacak şey mi bu? diyen Firavuna karşı mücâdelede, münakaşada özel bir tip sergileyen Hz. Mûsâ (a.s) onun bu sözleri karşısında hiç etkilenmeden, hiç takmadan, bu sözler kendisini hiç ırgalamadan bakın rahat rahat dâvetini yeniler:
18,19. “Firavun Mûsâ'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin. " dedi.” Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) nın bu tavrına, bu konuşmasına Firavun bozuldu, canı sıkıldı. Sonra dedi ki: Ya!! Şu bizim terbiye ettiğimiz, şu bizim bakıp büyüttüğümüz çocuk değil misin sen? Şu bizim kucağımızda büyüyen Mûsâ değil misin? Bizim sarayımızda, bizim kucağımızda büyüdün! Ömrünün pek çok seneleri aramızda geçti, aramızda büyüdün! Sonra da tuttun şu işi yaptın! Mısırda bizim adamlarımızdan birini öldürüp kaçtın! Ondan sonra şimdi de nankörlerden oldun öyle mi? Yâni bizim bunca nimetlerimize küfran-ı nimette bulunanlardan oldun öyle mi? Bizim rububiyetimizi reddedip tuttun başka Rabb’ler edindin, başka yollar buldun ve bizi de ona dâvet ediyorsun öyle mi? Hem bizim ekmeğimizi yedin, hem adamımızı öldürüp kaçtın, hem nankörlükte bulundun öyle mi? Hem benim ekmeğimi ye, hem de bana karşı nankörlükte bulun, olacak şey midir bu? Hem benim ekmeğimi ye, hem benim okulumda oku, hem benim sıramı işgal et, hem benim havamı teneffüs et, hem benim maaşımı al, hem benim bordroma imzanı at, hem de bana isyan et, olacak şey midir bu? Hayır hayır. Ey Mûsâ benim büyüttüğüm, benim beslediğim birisi olarak benim kurallarıma göre oynayacaksın! Ben seni bunun için büyüttüm! Bunun için eğittim ben seni! Ben ilk okulları, ben ortaokulları, ben liseleri, ben İmam Hatipleri, ben İlâhiyatları, ben fakülteleri bunun için açtım. Ben bu eğitim kurumlarını insanlar, buralarda eğittiklerim hep bana kulluk etsinler, bana itaat etsinler, beni dinlesinler, benim kurallarım geçerli olsun diye açmıştım. Sonra tut sen kendini buralarda eğit, benim okullarımda oku, benim sıralarımı işgal et, benim imkânlarımı kullan, kendini benim açtığım okullarda eğit, büyüt, yetiştir sonra da kalkıp bana isyan et. Olacak şey mi bu? diyen Firavuna karşı mücâdelede, münakaşada özel bir tip sergileyen Hz. Mûsâ (a.s) onun bu sözleri karşısında hiç etkilenmeden, hiç takmadan, bu sözler kendisini hiç ırgalamadan bakın rahat rahat dâvetini yeniler:
20,22. “Mûsâ: "O işi kasten yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabb’ım bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrâil oğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi.” Evet öyle bir şey yaptım. Mısırda daha önce bir adam öldürmüştüm. Ama ben yolumu yitirmiştim. Bilmiyordum. 1- Yâni ben gerçekten onun öleceğini bilmiyordum, öldürmek üzere vurmamıştım ona, ama istemediğim halde ölüverdi işte. Yâni bu benim yaptığım bilerek amden öldürme değil, kazaen olmuş bir öldürmedir. Yâni tarafımdan böyle bir cinâyet işlenmişse de ölüme yol açan bir silahla da işlenmemiştir. Ben onu öldürmek için hiç bir silah kullanmadım. Öldürme niyetiyle de vurmadım. Ama bir yumrukla ölüverdi adam. 2- Ya da bunun bir ikinci mânâsı: O adam öldükten sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir durumdaydım. Yâni ben öldürmek niyetinde değildim. Öldürmek için vurmadım ki. Bir de ne yapaydım yâni? Orda bana göre bir haksızlık vardı. O ölen kıpti bir İsrâil oğulluya zulmediyordu. Ben de o haksızlığı önlemek istemiştim de onun için yumruk vurmuştum. Senin yasaların bu tür haksızlıkları önleyecek bir özelliğe sahip değildi ki bırakayım sen halledesin. Senin yasaların toplumun bir kesiminin öteki kesimini ezmesini emrediyordu. Senin yasaların toplumu ezenler ezilenler, idare edenler, idare edilenler, sömürenler sömürülenler diye ikiye ayırmıştı. Efendiler, köleler diye toplumu bölüyordu senin yasaların. Ne yapayım gördüğüm bir haksızlığı kendim önlemek istemiştim. Bir yumruk vurdum, o da ölüverdi. İrademin, kastımın dışında o adam ölünce Mısırdan, senin ülkenden kaçtım. Bunun sebebine gelince: Senden, sizden, sisteminden korktum da kaçtım. Belânızdan korktum. Zulmünüzden korktum. Ne yapayım adâletiniz yoktu ki ona baş vurayım. Âdil yasalarınız yoktu ki ona müracaat edeyim. Âdil bir mahkemeniz yoktu ki ona başvurayım. Yâni siz benim o olayda öldürme niyetimin olmadığını, haksızlık etmediğimi bilebilecek bir anlayışa, bir adâlete sahip olsaydınız ben de kaçmazdım. Âdil bir mahkemeniz olsaydı niye kaçayım? Birileri haksız da olsa haklı, birileri de haklı da olsa haksızdır diye peşin bir hükmünüz olmasaydı, yâni bizler toplum içinde potansiyel suçlu görülmeseydik niye kaçayım? Ya da sizin kanunlarınıza göre öyle ezenler, ezilenler, idare edenler, edilenler, burjuva proletarya diye bir ayırım olmasaydı ne gerek vardı kaçmaya? Elbette o zaman ben de kaçmazdım adâlet yerini bulurdu. Si-ze ve zulüm yasalarınıza güvensizliğim kaçmamı gerektirdiği için kaçtım. Kaçtıktan sonra da Rabb’ım bana hüküm, hikmet verdi. Bana Rabb’ım hâkimiyet verdi de beni Peygamberlerden etti. Rabb’ım bana peygamberlik verdi ama yâni bu benim isteğim, arzum veya zorla bulduğum bir şey değil ki! Rabb’ım öyle takdir etti. Sonra şu bana karşı lütuf dediğin, şu başıma kakıp durduğun nimete gelince: Senin nimetlerinin içinde, senin sarayında, senin imkânlarında büyüme nimetine gelince, senin okullarında okuma, senin eğitim kurumlarından eğitilip istifade etmem nimetine gelince, senin diplomalarını alarak onunla karın doyurduğum konusuna, senin bordrona imza atmam nimetine gelince, şu benim başıma kaktığın nimetlere gelince; bunun sebebi sen İsrâil oğullarını köleleştirdin de ondan! Sen benim toplumumu köleleştirdin. Erkek çocuklarını öldürdün, kızlarını hayasızlaştırdın. Öyle yapmasaydın da ben de anamın evinde büyüseydim! Ne yapalım senin korkundan anam beni kucağında büyütemedi ki! Sen öldüreceksin diye beni doğuran anam korkusundan bir sepetin içine koyup beni Nil’e bıraktı da ondan. Şu dediğin lafa bak. Senin sarayında büyümüşüm, senin kucağında büyümüşüm. Kendi isteğimle mi senin sarayında büyüdüm ben? Kendi isteğimle mi gittim senin sarayına? Salıverseydin herkesi de, herkes kendi evinde büyüseydi! Bırakıverseydin de herkes kendi anasının kucağında büyüseydi. Niye yakalıyordun? Niye bulduğunu öldürüyordun? Salıverseydin de herkes kendi evinde büyüseydi. Senin barbarlığın yüzünden annem beni evinde, kucağında büyütmedi. Salıverseydin de herkes kendi okulunu kurup çocuklarını istediği biçimde eğitseydi! Kapattın medreselerimizi, kuruttun ilim yuvalarımızı biz de zorla senin okullarında okuduk. Buna izin vermedin, gayri resmi medreseleri kapattın, İmam Hatipleri kapattın, Kur’an kurslarını kapattın, bulduğun yerde öldürdün, illa da benim kucağımda büyüyeceksiniz, illa da benim okullarımda okuyacaksınız diye zorladın, eh ben de isteyerek değil zorla oralarda okumuşsam, bunun neresi nimet ki; başa kakıyorsun? Yâni Firavun karşısında Hz. Mûsâ: İşte ben o zaman yol yordam bilmiyordum. Peygamber değildim yâni henüz. O dönemimle be-ni sorgulama! O dönem bir şey bilmiyordum, senin eğitimin ancak bu kadar insan çıkarırmış ne yapayım, bir şey bilmiyordum! Bilseydim bir şeyler, şu anda Rabb’ımın beni eğitip Peygamber yaptığı gibi o zaman da bir şeyler bilseydim niye senin sarayında, senin kontrolün al-tında büyümeyi kabul edeyim de? Ama Allah öyle istemiş, öyle olmuş. Yâni dün vahiyle tanışmadığım için senin yanında, senin mahiyetinde, senin okullarında, senin programın altında bir hayata razı olmuştum. Çünkü bilmiyordum, ama şimdi vahiyle tanıştım, gerçek Rabb’ımı öğrendim ve karşına dikildim. Beni dünkü dönemimle yargılamaya hakkın yok diyordu. Hz.Mûsâ’nın bu korkusuz tavrı karşısında Firavun bitiyor. Yapacağı bir şey kalmıyor. Çaresiz sözü saptırmak istiyor. Lafı başka tarafa çekmeye çalışıyor, demagoji yapmaya çalışıyor bakın:
20,22. “Mûsâ: "O işi kasten yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabb’ım bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrâil oğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi.” Evet öyle bir şey yaptım. Mısırda daha önce bir adam öldürmüştüm. Ama ben yolumu yitirmiştim. Bilmiyordum. 1- Yâni ben gerçekten onun öleceğini bilmiyordum, öldürmek üzere vurmamıştım ona, ama istemediğim halde ölüverdi işte. Yâni bu benim yaptığım bilerek amden öldürme değil, kazaen olmuş bir öldürmedir. Yâni tarafımdan böyle bir cinâyet işlenmişse de ölüme yol açan bir silahla da işlenmemiştir. Ben onu öldürmek için hiç bir silah kullanmadım. Öldürme niyetiyle de vurmadım. Ama bir yumrukla ölüverdi adam. 2- Ya da bunun bir ikinci mânâsı: O adam öldükten sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir durumdaydım. Yâni ben öldürmek niyetinde değildim. Öldürmek için vurmadım ki. Bir de ne yapaydım yâni? Orda bana göre bir haksızlık vardı. O ölen kıpti bir İsrâil oğulluya zulmediyordu. Ben de o haksızlığı önlemek istemiştim de onun için yumruk vurmuştum. Senin yasaların bu tür haksızlıkları önleyecek bir özelliğe sahip değildi ki bırakayım sen halledesin. Senin yasaların toplumun bir kesiminin öteki kesimini ezmesini emrediyordu. Senin yasaların toplumu ezenler ezilenler, idare edenler, idare edilenler, sömürenler sömürülenler diye ikiye ayırmıştı. Efendiler, köleler diye toplumu bölüyordu senin yasaların. Ne yapayım gördüğüm bir haksızlığı kendim önlemek istemiştim. Bir yumruk vurdum, o da ölüverdi. İrademin, kastımın dışında o adam ölünce Mısırdan, senin ülkenden kaçtım. Bunun sebebine gelince: Senden, sizden, sisteminden korktum da kaçtım. Belânızdan korktum. Zulmünüzden korktum. Ne yapayım adâletiniz yoktu ki ona baş vurayım. Âdil yasalarınız yoktu ki ona müracaat edeyim. Âdil bir mahkemeniz yoktu ki ona başvurayım. Yâni siz benim o olayda öldürme niyetimin olmadığını, haksızlık etmediğimi bilebilecek bir anlayışa, bir adâlete sahip olsaydınız ben de kaçmazdım. Âdil bir mahkemeniz olsaydı niye kaçayım? Birileri haksız da olsa haklı, birileri de haklı da olsa haksızdır diye peşin bir hükmünüz olmasaydı, yâni bizler toplum içinde potansiyel suçlu görülmeseydik niye kaçayım? Ya da sizin kanunlarınıza göre öyle ezenler, ezilenler, idare edenler, edilenler, burjuva proletarya diye bir ayırım olmasaydı ne gerek vardı kaçmaya? Elbette o zaman ben de kaçmazdım adâlet yerini bulurdu. Si-ze ve zulüm yasalarınıza güvensizliğim kaçmamı gerektirdiği için kaçtım. Kaçtıktan sonra da Rabb’ım bana hüküm, hikmet verdi. Bana Rabb’ım hâkimiyet verdi de beni Peygamberlerden etti. Rabb’ım bana peygamberlik verdi ama yâni bu benim isteğim, arzum veya zorla bulduğum bir şey değil ki! Rabb’ım öyle takdir etti. Sonra şu bana karşı lütuf dediğin, şu başıma kakıp durduğun nimete gelince: Senin nimetlerinin içinde, senin sarayında, senin imkânlarında büyüme nimetine gelince, senin okullarında okuma, senin eğitim kurumlarından eğitilip istifade etmem nimetine gelince, senin diplomalarını alarak onunla karın doyurduğum konusuna, senin bordrona imza atmam nimetine gelince, şu benim başıma kaktığın nimetlere gelince; bunun sebebi sen İsrâil oğullarını köleleştirdin de ondan! Sen benim toplumumu köleleştirdin. Erkek çocuklarını öldürdün, kızlarını hayasızlaştırdın. Öyle yapmasaydın da ben de anamın evinde büyüseydim! Ne yapalım senin korkundan anam beni kucağında büyütemedi ki! Sen öldüreceksin diye beni doğuran anam korkusundan bir sepetin içine koyup beni Nil’e bıraktı da ondan. Şu dediğin lafa bak. Senin sarayında büyümüşüm, senin kucağında büyümüşüm. Kendi isteğimle mi senin sarayında büyüdüm ben? Kendi isteğimle mi gittim senin sarayına? Salıverseydin herkesi de, herkes kendi evinde büyüseydi! Bırakıverseydin de herkes kendi anasının kucağında büyüseydi. Niye yakalıyordun? Niye bulduğunu öldürüyordun? Salıverseydin de herkes kendi evinde büyüseydi. Senin barbarlığın yüzünden annem beni evinde, kucağında büyütmedi. Salıverseydin de herkes kendi okulunu kurup çocuklarını istediği biçimde eğitseydi! Kapattın medreselerimizi, kuruttun ilim yuvalarımızı biz de zorla senin okullarında okuduk. Buna izin vermedin, gayri resmi medreseleri kapattın, İmam Hatipleri kapattın, Kur’an kurslarını kapattın, bulduğun yerde öldürdün, illa da benim kucağımda büyüyeceksiniz, illa da benim okullarımda okuyacaksınız diye zorladın, eh ben de isteyerek değil zorla oralarda okumuşsam, bunun neresi nimet ki; başa kakıyorsun? Yâni Firavun karşısında Hz. Mûsâ: İşte ben o zaman yol yordam bilmiyordum. Peygamber değildim yâni henüz. O dönemimle be-ni sorgulama! O dönem bir şey bilmiyordum, senin eğitimin ancak bu kadar insan çıkarırmış ne yapayım, bir şey bilmiyordum! Bilseydim bir şeyler, şu anda Rabb’ımın beni eğitip Peygamber yaptığı gibi o zaman da bir şeyler bilseydim niye senin sarayında, senin kontrolün al-tında büyümeyi kabul edeyim de? Ama Allah öyle istemiş, öyle olmuş. Yâni dün vahiyle tanışmadığım için senin yanında, senin mahiyetinde, senin okullarında, senin programın altında bir hayata razı olmuştum. Çünkü bilmiyordum, ama şimdi vahiyle tanıştım, gerçek Rabb’ımı öğrendim ve karşına dikildim. Beni dünkü dönemimle yargılamaya hakkın yok diyordu. Hz.Mûsâ’nın bu korkusuz tavrı karşısında Firavun bitiyor. Yapacağı bir şey kalmıyor. Çaresiz sözü saptırmak istiyor. Lafı başka tarafa çekmeye çalışıyor, demagoji yapmaya çalışıyor bakın:
20,22. “Mûsâ: "O işi kasten yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabb’ım bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrâil oğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi.” Evet öyle bir şey yaptım. Mısırda daha önce bir adam öldürmüştüm. Ama ben yolumu yitirmiştim. Bilmiyordum. 1- Yâni ben gerçekten onun öleceğini bilmiyordum, öldürmek üzere vurmamıştım ona, ama istemediğim halde ölüverdi işte. Yâni bu benim yaptığım bilerek amden öldürme değil, kazaen olmuş bir öldürmedir. Yâni tarafımdan böyle bir cinâyet işlenmişse de ölüme yol açan bir silahla da işlenmemiştir. Ben onu öldürmek için hiç bir silah kullanmadım. Öldürme niyetiyle de vurmadım. Ama bir yumrukla ölüverdi adam. 2- Ya da bunun bir ikinci mânâsı: O adam öldükten sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir durumdaydım. Yâni ben öldürmek niyetinde değildim. Öldürmek için vurmadım ki. Bir de ne yapaydım yâni? Orda bana göre bir haksızlık vardı. O ölen kıpti bir İsrâil oğulluya zulmediyordu. Ben de o haksızlığı önlemek istemiştim de onun için yumruk vurmuştum. Senin yasaların bu tür haksızlıkları önleyecek bir özelliğe sahip değildi ki bırakayım sen halledesin. Senin yasaların toplumun bir kesiminin öteki kesimini ezmesini emrediyordu. Senin yasaların toplumu ezenler ezilenler, idare edenler, idare edilenler, sömürenler sömürülenler diye ikiye ayırmıştı. Efendiler, köleler diye toplumu bölüyordu senin yasaların. Ne yapayım gördüğüm bir haksızlığı kendim önlemek istemiştim. Bir yumruk vurdum, o da ölüverdi. İrademin, kastımın dışında o adam ölünce Mısırdan, senin ülkenden kaçtım. Bunun sebebine gelince: Senden, sizden, sisteminden korktum da kaçtım. Belânızdan korktum. Zulmünüzden korktum. Ne yapayım adâletiniz yoktu ki ona baş vurayım. Âdil yasalarınız yoktu ki ona müracaat edeyim. Âdil bir mahkemeniz yoktu ki ona başvurayım. Yâni siz benim o olayda öldürme niyetimin olmadığını, haksızlık etmediğimi bilebilecek bir anlayışa, bir adâlete sahip olsaydınız ben de kaçmazdım. Âdil bir mahkemeniz olsaydı niye kaçayım? Birileri haksız da olsa haklı, birileri de haklı da olsa haksızdır diye peşin bir hükmünüz olmasaydı, yâni bizler toplum içinde potansiyel suçlu görülmeseydik niye kaçayım? Ya da sizin kanunlarınıza göre öyle ezenler, ezilenler, idare edenler, edilenler, burjuva proletarya diye bir ayırım olmasaydı ne gerek vardı kaçmaya? Elbette o zaman ben de kaçmazdım adâlet yerini bulurdu. Si-ze ve zulüm yasalarınıza güvensizliğim kaçmamı gerektirdiği için kaçtım. Kaçtıktan sonra da Rabb’ım bana hüküm, hikmet verdi. Bana Rabb’ım hâkimiyet verdi de beni Peygamberlerden etti. Rabb’ım bana peygamberlik verdi ama yâni bu benim isteğim, arzum veya zorla bulduğum bir şey değil ki! Rabb’ım öyle takdir etti. Sonra şu bana karşı lütuf dediğin, şu başıma kakıp durduğun nimete gelince: Senin nimetlerinin içinde, senin sarayında, senin imkânlarında büyüme nimetine gelince, senin okullarında okuma, senin eğitim kurumlarından eğitilip istifade etmem nimetine gelince, senin diplomalarını alarak onunla karın doyurduğum konusuna, senin bordrona imza atmam nimetine gelince, şu benim başıma kaktığın nimetlere gelince; bunun sebebi sen İsrâil oğullarını köleleştirdin de ondan! Sen benim toplumumu köleleştirdin. Erkek çocuklarını öldürdün, kızlarını hayasızlaştırdın. Öyle yapmasaydın da ben de anamın evinde büyüseydim! Ne yapalım senin korkundan anam beni kucağında büyütemedi ki! Sen öldüreceksin diye beni doğuran anam korkusundan bir sepetin içine koyup beni Nil’e bıraktı da ondan. Şu dediğin lafa bak. Senin sarayında büyümüşüm, senin kucağında büyümüşüm. Kendi isteğimle mi senin sarayında büyüdüm ben? Kendi isteğimle mi gittim senin sarayına? Salıverseydin herkesi de, herkes kendi evinde büyüseydi! Bırakıverseydin de herkes kendi anasının kucağında büyüseydi. Niye yakalıyordun? Niye bulduğunu öldürüyordun? Salıverseydin de herkes kendi evinde büyüseydi. Senin barbarlığın yüzünden annem beni evinde, kucağında büyütmedi. Salıverseydin de herkes kendi okulunu kurup çocuklarını istediği biçimde eğitseydi! Kapattın medreselerimizi, kuruttun ilim yuvalarımızı biz de zorla senin okullarında okuduk. Buna izin vermedin, gayri resmi medreseleri kapattın, İmam Hatipleri kapattın, Kur’an kurslarını kapattın, bulduğun yerde öldürdün, illa da benim kucağımda büyüyeceksiniz, illa da benim okullarımda okuyacaksınız diye zorladın, eh ben de isteyerek değil zorla oralarda okumuşsam, bunun neresi nimet ki; başa kakıyorsun? Yâni Firavun karşısında Hz. Mûsâ: İşte ben o zaman yol yordam bilmiyordum. Peygamber değildim yâni henüz. O dönemimle be-ni sorgulama! O dönem bir şey bilmiyordum, senin eğitimin ancak bu kadar insan çıkarırmış ne yapayım, bir şey bilmiyordum! Bilseydim bir şeyler, şu anda Rabb’ımın beni eğitip Peygamber yaptığı gibi o zaman da bir şeyler bilseydim niye senin sarayında, senin kontrolün al-tında büyümeyi kabul edeyim de? Ama Allah öyle istemiş, öyle olmuş. Yâni dün vahiyle tanışmadığım için senin yanında, senin mahiyetinde, senin okullarında, senin programın altında bir hayata razı olmuştum. Çünkü bilmiyordum, ama şimdi vahiyle tanıştım, gerçek Rabb’ımı öğrendim ve karşına dikildim. Beni dünkü dönemimle yargılamaya hakkın yok diyordu. Hz.Mûsâ’nın bu korkusuz tavrı karşısında Firavun bitiyor. Yapacağı bir şey kalmıyor. Çaresiz sözü saptırmak istiyor. Lafı başka tarafa çekmeye çalışıyor, demagoji yapmaya çalışıyor bakın:
23. “Firavun: “Âlemlerin Rabbi de nedir? “ dedi.” Peki ey Mûsâ, şu az evvel bir Rabb’ul Âlemin filan dedin! Sözü saptırıyor, başka mecralara çekmek istiyor hain. Çünkü söz bu şekilde devam ederse etrafındakilerden zılgıtı yiyecek Firavun, mars olup pili bitecek. İşin nereye varacağını anlıyor hain, neyse, neyse, onu an-ladık da diyor, sözü kapattırıyor, onu bırak da sen "Âlemlerin Rabbi!" diye bir şey dedin, neydi o? Çünkü yoktu ya öyle bir şey. Var mı benden başka bir Rab? Ne o âlemlerin Rabb’ı dediğin? Kim o? Biraz açar mısın onu? Hz.Mûsâ:
24. “Mûsâ: “Kesin olarak inanacaksanız, bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabb’ı-dır" dedi.” Eğer teslimiyetten yanaysanız, eğer samimiyetle soruyorsanız, eğer iman edecekseniz göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rab-b’idir. Ben böyle yeryüzünde hüküm süren fâni bir kral tarafından değil, Âlemlerin Rabb’ı olan Allah tarafından gönderildim. İşte ben böyle göklerde ve yeryüzünde egemen olan, tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan bir Allah tarafından gönderildim. Gittikçe pilinin bittiğinin farkına varan Firavun çevresindekilere dönüp:
25. “Yanında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz? “ dedi.” Bak hele mollaya. Dinleyin hele, bakın hele neler konuşuyor? Duyuyor musunuz şunun dediklerini? Ama Hz. Mûsâ sanki onu hiç dinlemiyor, hiç takmıyor Onun bu dediklerini ve sözüne şöyle devam ediyor:
26. "O sizin de Rabb’ınız, önce geçmiş atalarınızın da Rabb’idir" dedi.” Sizin de sizden önceki babalarınızın da Rabb’idir o Allah. Ben size dün yokken bugün var olan, ya da bugün var olup da yarın yapıştıkları makamlardan yüzüp gidecek olan sahte İlâhlardan bahsetmi-yorum. Ben size şu fâni Firavunlardan, sahte tanrılardan söz etmiyo-rum. Ben size ebedîyen hay olan Âlemlerin Rabbi Allah’tan söz ediyorum. Öyle değil mi? Bugün sizin kendisine kulluk yaptığınız şu Firavun dün yoktu. Dün atalarınızın kulluk yaptıkları Firavunlar da bugün yoktur. Ben size hepimizin Rabbi olan, Firavunların da Rabb’ı olan Âlemlerin Rabb’ından bahsediyorum. Çevresindekilerin gittikçe gerçeği anlamaya doğru yaklaştıklarını ve de kendi pilinin bittiğini anlayan Firavun bu defa da bakın şöyle diyor:
27. “Firavun, çevresindekilere: "Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir" dedi.” Şu elçi var ya, bak, bak! Deli bu! Şu deli elçiye bakın! Bakın hain hem onun elçiliğini, Peygamberliğini kabul ediyor, Peygamberlik müessesesini kabul ediyor, hem de reddediyor. Hem şu peygamber, şu elçi var ya diyerek Mûsâ (a.s) nın peygamberliğini kabul ediyor, hem de bu delidir diyerek reddediyor. Yâni ne dediğini, ne yaptığını bildiği yok hainin. Tabii Hz. Mûsâ onu hiç dinlemeden sözüne devam ediyor:
28. “Mûsâ: "Eğer akledebilen kimselerseniz bilin ki O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabb’idir" dedi.” Eğer aklınızı kullanabilir, anlayabilirseniz doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan her şeyin de Rabb’idir O Allah’tır. Yâni beni deli yerine koyan sizler, eğer kendinizi akıllı yerine koyuyorsanız gerçek Rabb’ın kim olduğuna kendiniz karar vermelisiniz! Şu âciz, şu fâni, şu yarın ölüme boyun eğecek Firavun mudur sizin Rabbınız? Yoksa sadece şu küçücük bölgenin değil tüm âlemlerin Rabb’ı olan Allah mı?
29. “Firavun: "Benden başkasını İlâh edinirsen, andolsun ki seni zindanlık ederim" dedi.” Firavun: Andolsun ki eğer benim dışımda bir İlâh edinecek olursan seni mutlaka hapse atacağım! İşte zalimlerin en son yapacakları budur.
30. “Mûsâ: "Sana apaçık bir şey getirmiş isem de mi?” dedi.” Mûsâ (a.s) dedi ki, ben size apaçık bir şeyle gelsem de mi? Size Rabb’ımdan apaçık âyetler, apaçık mûcizeler getirsem de mi beni hapsedeceksin? Gözlerinizin önünde göstereceğim mûcizelerle elçiliğimi ortaya koysam da mı beni hapsedeceksin?
31. “Firavun: "Doğru sözlülerden isen haydi getir" dedi.” Ey Mûsâ, eğer doğrulardansan, eğer sâdıklardansan, eğer id-dianın eylemini gerçekleştirmeye, sözünü ispata hazırsan haydi bakalım ne getireceksen getir de görelim. Firavun Allah’tan, peygamberden, âyetten, risâletten, vahiyden habersiz birisi değil. Bakın Mûsâ (a.s) nın ben Rabb’ımdan bir âyet, bir mûcize getirmiş olsam da mı beni hapsedeceksin? ifadesine karşılık şöyle demiyor: Ne? Ne dedin? Allah’tan mı? Kim O? Peygamberlik mi dedin? Ne demek o? Âyet mi dedin? Mûcize mi dedin? Biz böyle bir şey duymadık demiyor da; haydi eğer doğru sözlülerdensen getir o âyeti de görelim diyor. Anlı-yoruz ki Firavun, bir peygamberin Rabb’ından âyetler, mûcizeler getireceğini biliyor. Haydi koy ortaya ne getirdiysen de görelim.
32,33 “Bunun üzerine Mûsâ değneğini attı, besbelli yılan oluverdi. Elini çıkardı, bakanlara bembeyaz göründü.” Bunun üzerine Mûsâ (a.s) asasını yere attı. Asa o anda büyük bir yılana dönüşüverdi. Apaçık büyük bir yılan oluverdi. Kitabımızın bir başka âyetinde çevik hareketli bir yılana dönüşüverdi buyurulur. Elini koynuna sokup çıkardı bakanlara bembeyaz görünüverdi. Bu da Mûsâ (a.s) nın ikinci âyetiydi. Koynundan çıkan eli bembeyazdı. Firavun Mûsâ (a.s) nın bu iki mûcizesini görünce şaşırıp, korkup ürküp kaçacak bir delik aramaya başladı. Evet bütün bunlar neyin nesiydi? Bu yılan da neyin nesiydi? Kupkuru bir değnek nasıl bir yılana dönüşürdü? Koyundan çıkarılan bu elin bembeyaz nûr saçar hale gelmesi de neyin nesiydi? Firavun korkusundan kendi sarayında sığınacak bir yer aradı. Sormak lazım şimdi Firavuna. Hani ne oldu? Rab değil miydin sen? İlâhlığını iddia etmiyor muydun sen? Egemenlik bendedir, ben asar keserim demiyor muydun? Ne oldu? Niye kaçacak delik arıyorsun Allah âyetleri karşısında? Hani senin gücün vardı? Hani senin saltanatın vardı? Hani senin zindanların vardı? Haydi o yılanı da atsana zindana? Haydi o gücünle, kuvvetinle, ordularınla savaşsana o yılanla? Hayır hayır, Allah âyetleri karşısında, Allah elçisi karşısında ne Firavunun, ne de bir başkasının yapabileceği hiçbir şey yoktur. Firavun bu iki âyet karşısında kesinlikle anladı ki Mûsâ (a.s) bir Allah elçisidir. Gösterdiği bu iki âyet de Allah âyetidir. O Rabb’ın-dan hak olarak gelmiş bir peygamberdir ve asla bir deli, yahut sihir-baz değildir. Mûsâ (a.s) diğer insanlara da benzemiyordu. Firavun en büyük Rab hiç değildi. İlâh da değildi. Egemenlik sahibi de değildi. İstediği kadar insanlar kendisini büyütüp rubûbiyet, ulûhiyet sendedir, sen bizim hayatımıza egemensin desinler, bunun böyle olmadığını, kendisinin hiçbir zaman Rab ve İlâh olmadığını kendisi de çok iyi biliyordu. Biliyordu ama yine de insanların kendisini tanrı ilân etmelerini seviyordu. Madem ki bu zavallı insanlar beni hayatlarına egemen biliyorlar, bu iş böyle gitsin istiyordu. Sahte kulluk ve sahte tanrılık devam etsin istiyordu. Zaten her iki taraf ta, kullar da tanrılar da menfaatlerini tatmin ediyorlardı. Evet işte Mûsâ (a.s) nın ortaya koyduğu bu iki âyeti görünce çevresindeki ileri gelenler dediler ki:
32,33 “Bunun üzerine Mûsâ değneğini attı, besbelli yılan oluverdi. Elini çıkardı, bakanlara bembeyaz göründü.” Bunun üzerine Mûsâ (a.s) asasını yere attı. Asa o anda büyük bir yılana dönüşüverdi. Apaçık büyük bir yılan oluverdi. Kitabımızın bir başka âyetinde çevik hareketli bir yılana dönüşüverdi buyurulur. Elini koynuna sokup çıkardı bakanlara bembeyaz görünüverdi. Bu da Mûsâ (a.s) nın ikinci âyetiydi. Koynundan çıkan eli bembeyazdı. Firavun Mûsâ (a.s) nın bu iki mûcizesini görünce şaşırıp, korkup ürküp kaçacak bir delik aramaya başladı. Evet bütün bunlar neyin nesiydi? Bu yılan da neyin nesiydi? Kupkuru bir değnek nasıl bir yılana dönüşürdü? Koyundan çıkarılan bu elin bembeyaz nûr saçar hale gelmesi de neyin nesiydi? Firavun korkusundan kendi sarayında sığınacak bir yer aradı. Sormak lazım şimdi Firavuna. Hani ne oldu? Rab değil miydin sen? İlâhlığını iddia etmiyor muydun sen? Egemenlik bendedir, ben asar keserim demiyor muydun? Ne oldu? Niye kaçacak delik arıyorsun Allah âyetleri karşısında? Hani senin gücün vardı? Hani senin saltanatın vardı? Hani senin zindanların vardı? Haydi o yılanı da atsana zindana? Haydi o gücünle, kuvvetinle, ordularınla savaşsana o yılanla? Hayır hayır, Allah âyetleri karşısında, Allah elçisi karşısında ne Firavunun, ne de bir başkasının yapabileceği hiçbir şey yoktur. Firavun bu iki âyet karşısında kesinlikle anladı ki Mûsâ (a.s) bir Allah elçisidir. Gösterdiği bu iki âyet de Allah âyetidir. O Rabb’ın-dan hak olarak gelmiş bir peygamberdir ve asla bir deli, yahut sihir-baz değildir. Mûsâ (a.s) diğer insanlara da benzemiyordu. Firavun en büyük Rab hiç değildi. İlâh da değildi. Egemenlik sahibi de değildi. İstediği kadar insanlar kendisini büyütüp rubûbiyet, ulûhiyet sendedir, sen bizim hayatımıza egemensin desinler, bunun böyle olmadığını, kendisinin hiçbir zaman Rab ve İlâh olmadığını kendisi de çok iyi biliyordu. Biliyordu ama yine de insanların kendisini tanrı ilân etmelerini seviyordu. Madem ki bu zavallı insanlar beni hayatlarına egemen biliyorlar, bu iş böyle gitsin istiyordu. Sahte kulluk ve sahte tanrılık devam etsin istiyordu. Zaten her iki taraf ta, kullar da tanrılar da menfaatlerini tatmin ediyorlardı. Evet işte Mûsâ (a.s) nın ortaya koyduğu bu iki âyeti görünce çevresindeki ileri gelenler dediler ki:
34,35. “Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? " dedi.” Firavunun çevresindeki Mele’ grubu, yöneticiler, ekonomik ve siyasal güce sahip olanlar, toplumun kalburüstü insanları Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s)’ı kast ederek dediler ki, doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır. Öteki sihirbazlara benzemeyen profesyonel, işinin ehli bir sihirbazdır. Ve ortaya koyduğu sihriyle sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Bunun derdi sizin ülkenize, sizin devletinize, sizin imkânlarınıza sahip olmak. Yâni bu bir vatan hainidir. Bu bir devlet düş-manıdır. Şu (a.s)asının sihriyle, şu el beyazlığı sihriyle devleti ele geçirmek, size sahip olmak, size egemen olmak, sizin üzerinizde kendi hegemonyasını kurmak istiyor. Kendileri böyle olduğu için alçaklar elçiyi de öyle lanse etmeye çalışıyorlar. Bunun derdi bu, buna engel olun, buna karşı dikkatli olun ve tedbir alın diyorlar. Bunun üzerine Firavun dedi ki, öyleyse böyle bir durumda bana ne önerirsiniz? Ben nasıl davranayım? Ne yapayım bu Mûsâ’ya karşı? Bakın hem tanrı, hem de ne yapacağını bilmiyor. Ne yapacağı konusunda çevresine danışıyor hain. Ne buyurursunuz? Ne yapalım? Nasıl bir tedbir alalım? Sizin devletinize, sizin vatanınıza göz dikmiş, sizin kurulu düzeninizi yıkmaya, sizin menfaat hortumlarınızı kesmeye, benim tanrılığımı bitirmeye gelmiş olan bu Mûsâ’ya karşı ne yapalım? diyerek insanları Mûsâ (a.s) nın üzerine yürütmeyi planlıyordu. Sanki Mûsâ (a.s) nın gelişiyle Firavunun kendisinin hiçbir problemi yokmuş gibi, sadece halkını, toplumunun menfaatlerini düşünüyormuş gibi, vatanını düşünüyormuş gibi, milletini düşünüyormuş gibi, onlar adına bu tehlikeye dur diyecek. Düşünebiliyor musunuz? Firavunun korkusunu, telaşını görebiliyor musunuz? Dünyanın en büyük devleti, dünyanın en süper ordusuna, dünyanın en büyük saltanatı sahip bir devlet başkanı kimden korkuyor? Sadece iki kişi. Karşılarında duran sadece iki Allah elçisi karşısında ödleri kopuyor. Aman dikkat edin, bu iki insan sizin devletinizi yıkacak, sizin ülkenizi ele geçirecek diye telaşa kapılıp çareler araştırıyorlar. Elbette Allah desteğindeki bir iki kişi bile bu zalimlerin, bu sahte tanrıların, bu sahte egemenlerin devletlerini yıkma gücüne sahiptir. Elbette Allah desteğindeki iki mü’minden korkacak tüm yeryüzü kâfirleri. Bakın çevresindekiler Firavuna şöyle öneriyorlar:
34,35. “Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? " dedi.” Firavunun çevresindeki Mele’ grubu, yöneticiler, ekonomik ve siyasal güce sahip olanlar, toplumun kalburüstü insanları Allah’ın elçisi Mûsâ (a.s)’ı kast ederek dediler ki, doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır. Öteki sihirbazlara benzemeyen profesyonel, işinin ehli bir sihirbazdır. Ve ortaya koyduğu sihriyle sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Bunun derdi sizin ülkenize, sizin devletinize, sizin imkânlarınıza sahip olmak. Yâni bu bir vatan hainidir. Bu bir devlet düş-manıdır. Şu (a.s)asının sihriyle, şu el beyazlığı sihriyle devleti ele geçirmek, size sahip olmak, size egemen olmak, sizin üzerinizde kendi hegemonyasını kurmak istiyor. Kendileri böyle olduğu için alçaklar elçiyi de öyle lanse etmeye çalışıyorlar. Bunun derdi bu, buna engel olun, buna karşı dikkatli olun ve tedbir alın diyorlar. Bunun üzerine Firavun dedi ki, öyleyse böyle bir durumda bana ne önerirsiniz? Ben nasıl davranayım? Ne yapayım bu Mûsâ’ya karşı? Bakın hem tanrı, hem de ne yapacağını bilmiyor. Ne yapacağı konusunda çevresine danışıyor hain. Ne buyurursunuz? Ne yapalım? Nasıl bir tedbir alalım? Sizin devletinize, sizin vatanınıza göz dikmiş, sizin kurulu düzeninizi yıkmaya, sizin menfaat hortumlarınızı kesmeye, benim tanrılığımı bitirmeye gelmiş olan bu Mûsâ’ya karşı ne yapalım? diyerek insanları Mûsâ (a.s) nın üzerine yürütmeyi planlıyordu. Sanki Mûsâ (a.s) nın gelişiyle Firavunun kendisinin hiçbir problemi yokmuş gibi, sadece halkını, toplumunun menfaatlerini düşünüyormuş gibi, vatanını düşünüyormuş gibi, milletini düşünüyormuş gibi, onlar adına bu tehlikeye dur diyecek. Düşünebiliyor musunuz? Firavunun korkusunu, telaşını görebiliyor musunuz? Dünyanın en büyük devleti, dünyanın en süper ordusuna, dünyanın en büyük saltanatı sahip bir devlet başkanı kimden korkuyor? Sadece iki kişi. Karşılarında duran sadece iki Allah elçisi karşısında ödleri kopuyor. Aman dikkat edin, bu iki insan sizin devletinizi yıkacak, sizin ülkenizi ele geçirecek diye telaşa kapılıp çareler araştırıyorlar. Elbette Allah desteğindeki bir iki kişi bile bu zalimlerin, bu sahte tanrıların, bu sahte egemenlerin devletlerini yıkma gücüne sahiptir. Elbette Allah desteğindeki iki mü’minden korkacak tüm yeryüzü kâfirleri. Bakın çevresindekiler Firavuna şöyle öneriyorlar:
36,37. “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder" dediler.” Ey Firavun Onu, Mûsâ’yı ve kardeşi Harun’u tutup hapset. Ülkenin bütün vilâyetlerine de toplayıcılar gönder ki, ülkenin tüm bilgin sihirbazlarını sana getirsinler. Ülkende bugüne kadar beslediğin, yetiştirdiğin tüm bilginlerini, tüm doçentlerini, tüm proflarını, tüm sanatkarlarını, tarihçilerini, fizikçilerini, matematikçilerini, edebiyatçılarını, hukukçularını, sosyologlarını, bilimcilerini çağır ki onların Mûsâ ile bir savaşını yaşayalım. Ne güne besledin onları bugüne kadar? Böyle bir zamanda da gelmeyecekler de ne zaman işe yarayacaklar? Düzen tehlikede. Mûsâ karşısında, Allah elçisi karşısında sistemlerini temize çıkarsınlar. Vahiy karşısında bilimlerini, bilim dallarını, felsefelerini, sanatlarını ortaya koysunlar da bu Mûsâ karşısında, Mûsâ’nın getirdiği Allah sistemi karşısında kendi sistemlerine sahip çıksınlar. Peygamber karşısında seni ve sistemini savunup kurtarsınlar. Allah vahyi karşısında vatan kurtulsun. Mûsâ’nın getirdiği din karşısında, Allah’ın İlâhlığı karşısında senin İlâhlığın, Allah sistemi karşısında senin sistemin, Allah yasaları karşısında senin sistemin onaylanmış olsun dediler. Firavun’un, Firavunluğunun devamını isteyenler, Firavun sisteminin, statükonun devamını, böylece ülke gelirlerinin kaymağının kendilerinden yana olmasını isteyenler böyle dediler. Halbuki onlar da biliyorlardı ki Firavun gibi âciz biri asla tanrı olamaz. Onlar da biliyorlardı ki Allah karşısında, Allah elçileri karşısında kimse duramaz. Onlar da biliyorlardı ki Allah yasaları yanında kimse yasa koyamaz. Biliyorlardı hainler, ama istiyorlardı ki kurulu düzen devam etsin. İstiyor-lardı ki menfaat hortumları kesilmesin. Ülkenin kaymağını yiyebilmek için Firavunun orada durması gerekiyordu. İstiyorlardı ki insanların sırtında bir hayat sürsünler. İstiyorlardı ki insanlar Allah elçilerine kulak verip de hak arayışı içine girmesinler. Adâlet arayışı içine girmesinler. İstiyorlardı ki sindirilmiş, susturulmuş halk Firavunun gerçek tanrı olmadığını, egemenliğin Ona ait değil, Allah’a ait olduğunu öğrenip Firavun sistemine baş kaldıracak bir noktaya gelmesin. Özgürlüğü tanımasınlar. Mûsâ susturulsun ki insanlar Onun getirdiği dinle tanışmasınlar.
36,37. “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder" dediler.” Ey Firavun Onu, Mûsâ’yı ve kardeşi Harun’u tutup hapset. Ülkenin bütün vilâyetlerine de toplayıcılar gönder ki, ülkenin tüm bilgin sihirbazlarını sana getirsinler. Ülkende bugüne kadar beslediğin, yetiştirdiğin tüm bilginlerini, tüm doçentlerini, tüm proflarını, tüm sanatkarlarını, tarihçilerini, fizikçilerini, matematikçilerini, edebiyatçılarını, hukukçularını, sosyologlarını, bilimcilerini çağır ki onların Mûsâ ile bir savaşını yaşayalım. Ne güne besledin onları bugüne kadar? Böyle bir zamanda da gelmeyecekler de ne zaman işe yarayacaklar? Düzen tehlikede. Mûsâ karşısında, Allah elçisi karşısında sistemlerini temize çıkarsınlar. Vahiy karşısında bilimlerini, bilim dallarını, felsefelerini, sanatlarını ortaya koysunlar da bu Mûsâ karşısında, Mûsâ’nın getirdiği Allah sistemi karşısında kendi sistemlerine sahip çıksınlar. Peygamber karşısında seni ve sistemini savunup kurtarsınlar. Allah vahyi karşısında vatan kurtulsun. Mûsâ’nın getirdiği din karşısında, Allah’ın İlâhlığı karşısında senin İlâhlığın, Allah sistemi karşısında senin sistemin, Allah yasaları karşısında senin sistemin onaylanmış olsun dediler. Firavun’un, Firavunluğunun devamını isteyenler, Firavun sisteminin, statükonun devamını, böylece ülke gelirlerinin kaymağının kendilerinden yana olmasını isteyenler böyle dediler. Halbuki onlar da biliyorlardı ki Firavun gibi âciz biri asla tanrı olamaz. Onlar da biliyorlardı ki Allah karşısında, Allah elçileri karşısında kimse duramaz. Onlar da biliyorlardı ki Allah yasaları yanında kimse yasa koyamaz. Biliyorlardı hainler, ama istiyorlardı ki kurulu düzen devam etsin. İstiyor-lardı ki menfaat hortumları kesilmesin. Ülkenin kaymağını yiyebilmek için Firavunun orada durması gerekiyordu. İstiyorlardı ki insanların sırtında bir hayat sürsünler. İstiyorlardı ki insanlar Allah elçilerine kulak verip de hak arayışı içine girmesinler. Adâlet arayışı içine girmesinler. İstiyorlardı ki sindirilmiş, susturulmuş halk Firavunun gerçek tanrı olmadığını, egemenliğin Ona ait değil, Allah’a ait olduğunu öğrenip Firavun sistemine baş kaldıracak bir noktaya gelmesin. Özgürlüğü tanımasınlar. Mûsâ susturulsun ki insanlar Onun getirdiği dinle tanışmasınlar.
38,39 “Sihirbazlar, belirli bir günün bildirilen vaktinde toplandılar. İnsanlara: "Siz de toplanır mısınız? " denildi.” Evet sihirbazlar, bilimciler, sanatkarlar belli bir günün belli bir vaktinde, randevulaştıkları vakitte toplandılar. Ve o günde insanlara denildi ki siz de toplanıyor musunuz? Bu kavgaya sizler de şahit olmak istiyor musunuz? Yeryüzünün en güçlü bir devletiyle iki insanın kavgasını görmek istemiyor musunuz? Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin sahibi olan Allah desteğindeki iki insanla bir devletin savaşını merak etmiyor musunuz? Haydi bunu gözlerinizle bizzat gör-mek istiyorsanız siz de gelin. Gelin ki yeryüzünün en büyük ve dengesiz savaşına şahit olun. Yeryüzünün en dengesiz savaşı. Materyalist bir bakış açısıyla dengesiz bir savaş. Bir dünya devletine karşı sadece iki kişi. Bir süper güce karşı bu iki insanın başarı şansı ne ka-dar olabilecek de? İman açısından bakıldığı zaman da dengesiz bir savaş. Göklerin ve yerin Rabbi olan Allah desteğindeki bu iki insan karşısında tüm dünyanın orduları toplansalar bile ne güçleri olabilecek de? Evet işte böyle iki yönden de bakıldığı zaman çok dengesiz bir savaşa şahit olacağız. Mûsâ (a.s) ile Firavunun savaşının yapılacağı meydanda toplandılar insanlar. Yarışmanın ilk raundu biraz sonra başlıyor. Bir tarafta Mûsâ ve Harun (a.s) lar, diğer tarafta Firavun, sihirbazlar, bilim adamları, devlet erkanı, mele grubu, yöneticiler, danışmanlar, orduları ve halk. Bakın diyorlar ki:
38,39 “Sihirbazlar, belirli bir günün bildirilen vaktinde toplandılar. İnsanlara: "Siz de toplanır mısınız? " denildi.” Evet sihirbazlar, bilimciler, sanatkarlar belli bir günün belli bir vaktinde, randevulaştıkları vakitte toplandılar. Ve o günde insanlara denildi ki siz de toplanıyor musunuz? Bu kavgaya sizler de şahit olmak istiyor musunuz? Yeryüzünün en güçlü bir devletiyle iki insanın kavgasını görmek istemiyor musunuz? Göklerin ve yerin, göktekilerin ve yerdekilerin sahibi olan Allah desteğindeki iki insanla bir devletin savaşını merak etmiyor musunuz? Haydi bunu gözlerinizle bizzat gör-mek istiyorsanız siz de gelin. Gelin ki yeryüzünün en büyük ve dengesiz savaşına şahit olun. Yeryüzünün en dengesiz savaşı. Materyalist bir bakış açısıyla dengesiz bir savaş. Bir dünya devletine karşı sadece iki kişi. Bir süper güce karşı bu iki insanın başarı şansı ne ka-dar olabilecek de? İman açısından bakıldığı zaman da dengesiz bir savaş. Göklerin ve yerin Rabbi olan Allah desteğindeki bu iki insan karşısında tüm dünyanın orduları toplansalar bile ne güçleri olabilecek de? Evet işte böyle iki yönden de bakıldığı zaman çok dengesiz bir savaşa şahit olacağız. Mûsâ (a.s) ile Firavunun savaşının yapılacağı meydanda toplandılar insanlar. Yarışmanın ilk raundu biraz sonra başlıyor. Bir tarafta Mûsâ ve Harun (a.s) lar, diğer tarafta Firavun, sihirbazlar, bilim adamları, devlet erkanı, mele grubu, yöneticiler, danışmanlar, orduları ve halk. Bakın diyorlar ki:
40. "Sihirbazlar üstün gelirlerse biz de onlara uyarız" dediler.” Eğer galip gelirlerse biz de sihirbazlara tabi oluruz. Eğer Mûsâ karşısında sihirbazlar galip gelirlerse, eğer sihirbazlar Mûsâ’yı alt ederlerse biz de onlara uyarız. Kesin biliyorlardı ki sihirbazlar galip ge-leceklerdi. Çünkü yıllarca insanlara bu sihirbazlar yön vermişlerdi. Yıl-larca onları bu sihirbazlar eğitmişlerdi. Hep onları dinlemişlerdi. Hep onların istediği gibi bir hayat yaşamışlardı. Hayatı hep onların kitaplarıyla, onların medyalarıyla, onların yayın organlarıyla tanımışlardı. Onun içindir ki zavallı halk onların ve dolayısıyla onların yaşatmaya çalıştıkları sistemin galip geleceğini umuyorlardı.
41. “Sihirbazlar geldiklerinde, Firavuna: "Biz üstün gelirsek, şüphesiz bize bir ücret vardır değil mi? " dediler.” Sihirbazlar oraya geldiklerinde Firavuna dediler ki: Ey Firavun, ey tanrımız, ey hayatımıza program çizenimiz, bizi, bizim bilimlerimizle, bizim felsefelerimizle, bizim keyfimize uygun bir şekilde yönetenimiz. Şimdi seni ve sistemini temize çıkarabilmek için Mûsâ ile giriştiğimiz bu kavganın sonunda biz galip gelirsek, Mûsâ’nın Allah’tan getirdiği din karşısında seni temize çıkarmayı becerebilirsek, Allah sistemi karşısında senin sistemini üstün getirebilir, halkın gözünde seni içine düştüğün bu yenilgiden kurtarıp yeniden tanrılığını sana iade edebilirsek bize bir mükâfat var mı? Galip gelirsek bize bir ecir var mı? Dertleri budur zaten bu insanların. Menfaatleri söz konusu olmadan adımını bile atmazlar. Hep Firavunun, Firavunların eline bakar dururlar. Hep bir kemik bekleyişi içindedirler. Tek düşünceleri Firavunların, devlet başkanlarının kendilerine verebilecekleri üç kuruşluk dünya menfaati. Makam, mevki, para, pul. Başka düşündükleri bir şey yoktur böylelerinin. Her dönemde Allah dini karşısında, Allah sistemi karşısında, Allah elçileri karşısında zalim iktidarları destekleyenlerin tüm derdi işte budur. Bakın onların bu zavallılıkları karşısında Firavun şöyle diyordu:
42. “Firavun: "Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız" dedi.” Evet Mukarrabûn’dan olacaksınız. Eğer Mûsâ’ya karşı beni üstün getirebilirseniz, Mûsâ’nın getirdiği dine karşı, Allah sistemine karşı benim sistemimi galip getirebilirseniz, halkın gözünde beni ve sistemimi kurtarabilirseniz kesinlikle bilesiniz ki sizi huzuruma alacağım. Bir alt kademeden, bir üst kademeye çıkaracağım sizi. Derecelerinizi yükselteceğim. Maaşlarınıza zam yapacağım. Müdürseniz genel müdür, memursanız amir, doçentseniz prof, vekilseniz bakan yapacağım. Tabii bu sihirbazlar değişik şekillerde gruplaştırılmışlardır. Ekonomi sihirbazları, ülke ekonomisini Firavunun istediği şekilde düzenleyen, Firavunun ekonomisini, ekonomik anlayışını halka karşı gâyet düzgün olduğunu ifade ederek halkı uyutmaya çalışanlardır. Hukuk sihirbazları, Firavunun istediği gibi hukuk yapan, Firavun hukukunun mahza adâlet olduğunu halka anlatan kimselerdir. Siyaset sihirbazları, ülkeyi Firavunun istediği gibi yöneten, ülke yönetimini güllük gülistanlık gösterenlerdir. Bu sistemden daha güzel bir sistem yoktur diyerek, halkın sisteme itaatini sağlamalarıdır. Eğitim sihirbazları, insanları Firavunun istediği gibi eğiten, eğitimin prensiplerini Firavunun istediği yönde tespit edenlerdir. Din sihirbazları, dini Firavunun istediği gibi yorumlayan, dinin Firavundan yana olduğunu anlatarak halkı Firavuna kul köle yapmaya çalışanlardır. İşte burada anlatılan sihirbazlar bunlardır. Yâni bildikleri bilim dallarını, ellerindeki sanatlarını Firavunun, Firavunların desteğinde kullanan, Mûsâ karşısında Firavunları, Allah sistemine karşı Firavunlar sistemini destekleyen herkes sihirbazdır. Ve bütün bunların ortak özelliği de Firavunların kendilerine verecekleri çok cüzi bir menfaat. Çok küçük dünya menfaatleri karşılığında halkı uyutmak. Çok basit dünya ikballeri karşılığında insanların Firavunlara kulluğunu sağlamak. Bakın işte şimdi de Firavun karşıtı bir dünya ortaya koymaya çalışan, beşer sistemi karşıtı bir Allah sistemi, beşer yasaları karşıtı bir Allah yasası ortaya koymaya ve insanları insanlara değil de sadece Allah’ı dinlemeye çağıran, yeni bir dini, yeni bir Allah dâvetini ortaya koyan Mûsâ (a.s)’a karşı bu insanlar bir meydanda toplanmışlar ve Firavunun gücünü gösterecekler insanlara. Mûsâ ve Harun (a.s)’ların ise kendi güçleriyle yapabilecekleri hiçbir şeyleri yok. Onlar da ancak Allah’ın gücünü gösterecekler. Çünkü Onlar kendilerinden bir şey getirmemişler, sadece Allah’ın temsilcisiydiler. Allah ne istiyorsa, nasıl emrediyorsa onu yapacaklardı.
43. “Mûsâ onlara: "Ne atacaksanız atın" dedi.” Mûsâ (a.s) karşısındaki sihirbazlara dedi ki: Haydi ne atacaksanız atın. Buyurun ne atacaksanız atın, zaten sizler sadece atıcılarsınız. Hiçbir gerçeğe dayanmadan desteksiz atarsınız sizler. Hayatınız atmasyondan ibarettir. Haydi Allah vahyi karşısında bilimlerinizi mi ortaya atacaksınız? Sanatlarınızı mı konuşturacaksınız? Teknolojinizi mi? Tarih felsefenizi mi? Sosyolojinizi mi? Tıbbınızı mı? Arkeolojinizi mi? Hangi numaranız varsa atın bakalım ortaya. Mûsâ (a.s) gâyet kendisinden emin bir şekilde meydan okuyordu onlara. Çünkü Allah vahyine, Allah bilgisine sahip olan bir Müslüman nelerinden korkacaktı onların? Vahiy bilgisi karşısında ne ifade edebilecekti onların bilimleri, sanatları, teknolojileri?
44. “Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve: "Firavun hakkı için, şüphesiz, biz haklı geleceğiz" dediler.” Firavun hakkı için, Firavun adına, Firavunun namına, Firavun şerefine diyerek ellerindeki iplerini, ellerindeki bilim ve sanat dallarını, teknolojilerini ortaya attılar. Ve dediler ki muhakkak bugün bu kavgada biz galip geleceğiz diyerek hem kendilerine, hem Firavuna ve hem de kendilerini seyreden halka bir moral vermek istediler. Ve attıklarıyla bütünüyle meydanları kapladılar. Görünüşte artık onların karşısında hiç kimsenin durabilmesi mümkün değil. Adamların medyaları var, televizyonları var, ekonomik güçleri, tankları, topları var, bilimleri var, bilim yuvaları var. Tüm insanların gözlerini boyayacak, herkesi korkutacak müesseseleri var. Akla hayale gelmedik silahları var. Ülkenin tüm bürokratları orada. Ama ne gam beri ta-rafta da Allah var. Allah desteğinde Mûsâ ve Harun var karşılarında. Allah karşısında, Allah’ın gücü karşısında ne ifade edecekler? Tüm dünya toplansa ne yazar da? İsterseniz arş’tan değil, Kürsi’den değil, yedinci kat semadan değil, sadece birinci kat semanın milyarlarca kere aşağısından şöyle bir bakın manzaraya. Değil Firavunun egemen olduğu, insanların toplandığı Mısır ülkesi, tüm dünyayı ne kadar görürsünüz? Bir sinek kadar değil mi? Bir sinek kadar bile bir değer ifade etmez değil mi?
45. “Bunun üzerine Mûsâ değneğini yere attı; onların uydurduklarını yutmağa başlayıverdi.” Mûsâ (a.s) da bismillah diyerek Allah adına asasını yere attı. Sihirbazlar Firavun adına işe başlarlarken, Firavunlar adına hareket ederlerken, hayatlarını, hayat programlarını Firavunlar adına yaşarlarken elbette Müslüman Allah adıyla işe başlayacaktır. Mûsâ (a.s) bismillah diyerek asasını yere atınca, onların ortaya koydukları tüm sihirlerini, tüm felsefelerini yalayıp yutuverdi. Ortalıkta hiçbir şey kalmadı. Materyalizm iflas etti. Determinizm iflas etti. Temeli Allahsızlığa dayanan tüm pozitivist plan ve programlar iflas etti. Hani bir şey varsa yok olmaz, yok iken de var olmaz diyorlardı ya tamamı iflas edip çöpe atıldı. Allah karşıtı tüm dünya bilimleri, tüm dünya felsefeleri, be-şerin ihdas ettiği tüm dünya düzenleri iflas etti. Kendi dayandıkları sihirlerini, kendi icat ettikleri bilimlerini, felsefelerini, mantıklarını çok iyi bilen sihirbazlar, bilimciler hemen anladılar ki Mûsâ (a.s) nın ortaya koyduğu vahyin, Allah bilgisinin, Allah âyetinin kendilerininkilerden çok farklı olduğunu anladılar. Eğer Mûsâ (a.s) nın ortaya koyduğu âyet kendilerininki gibi olsaydı elbette bir şey varsa yok olmayacak, yoksa var olmayacaktı. Ama baktılar ki iş kendi savunduklarının tamamen tersineydi. İşte Mûsâ (a.s) nın ortaya koyduğu âyet her şeylerini silip süpürmüştü. Bunu gören, bunu anlayan sihirbazlar:
46,48. “Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: Âlemlerin Rabb’ına, Mûsâ ve Harun'un Rabb’ına inandık" dediler.” Hemen secdeye kapandılar. Rablerinden gelen, Rablerinin el-çisinin ortaya koyduğu bu gerçek karşısında hemen secdeye kapandılar. Rablerinin önünde hemen secdeye vardılar. Ve dediler ki: Biz iman ettik âlemlerin Rabb’ına. Biz iman ettik göklerin, yerin, semava-tın, arşın, kürsi’nin, meleklerin, cinlerin, insanların, her şeyin Rabbi olan Allah’a. Biz iman ettik Mûsâ’nın Rabb’ına. Orada kendilerini seyreden halk tarafından bir yanlış anlaşılmaya mahal bırakmamak için biz âlemlerin Rabb’ına inandık dedikten sonra, Mûsâ’nın Rabb’ına iman ettik ifadesini de kullanıyorlardı. Çünkü Firavun da Rabb’lık iddiasında bulunuyordu. Sizin en büyük Rabb’ınız benim diyordu. Sizin sahibiniz, sizin mâlikiniz, sizin üzerinizde söz sahibi benim diyordu. Sizin yasalarınızı belirleyici benim diyordu. Sizin üzerinize egemen olan benim diyordu. Onun içindir ki inandıkları Rabb’ın Firavun değil Allah olduğunu ilân ediyorlardı. Firavunun besleyip yetiştirdiği tüm bilimciler, tüm sanatkarlar, tüm sihirbazlar iman etmişlerdi. Kendisini destekleyecek adamlar bir anda dirilip Mûsâ (a.s) nın safına geçmişlerdi. Bu manzara karşısında Firavun şaşırıp kaldı. Firavun vahiy karşısında, Allah elçileri ve Allah âyetleri karşısında yenik düştü. Kendisinin yenildiği yetmiyor muş gibi yıllar yılı beslediği, dereceler verdiği tüm bilimcileri de Mûsâ (a.s) nın tarafına geçmişlerdi. Hepsi de Allah’a, Allah elçilerine, Allah âyetlerine iman edip Allah’ın istediği bir hayat tarzını kabul ettiler. Firavun ve onun zulüm sisteminin kaymağını yiyenler, Firavundan menfaatlen-dikleri için onun ve sisteminin devamından yana olan zavallılar dediler ki, Firavun dedi ki:
46,48. “Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: Âlemlerin Rabb’ına, Mûsâ ve Harun'un Rabb’ına inandık" dediler.” Hemen secdeye kapandılar. Rablerinden gelen, Rablerinin el-çisinin ortaya koyduğu bu gerçek karşısında hemen secdeye kapandılar. Rablerinin önünde hemen secdeye vardılar. Ve dediler ki: Biz iman ettik âlemlerin Rabb’ına. Biz iman ettik göklerin, yerin, semava-tın, arşın, kürsi’nin, meleklerin, cinlerin, insanların, her şeyin Rabbi olan Allah’a. Biz iman ettik Mûsâ’nın Rabb’ına. Orada kendilerini seyreden halk tarafından bir yanlış anlaşılmaya mahal bırakmamak için biz âlemlerin Rabb’ına inandık dedikten sonra, Mûsâ’nın Rabb’ına iman ettik ifadesini de kullanıyorlardı. Çünkü Firavun da Rabb’lık iddiasında bulunuyordu. Sizin en büyük Rabb’ınız benim diyordu. Sizin sahibiniz, sizin mâlikiniz, sizin üzerinizde söz sahibi benim diyordu. Sizin yasalarınızı belirleyici benim diyordu. Sizin üzerinize egemen olan benim diyordu. Onun içindir ki inandıkları Rabb’ın Firavun değil Allah olduğunu ilân ediyorlardı. Firavunun besleyip yetiştirdiği tüm bilimciler, tüm sanatkarlar, tüm sihirbazlar iman etmişlerdi. Kendisini destekleyecek adamlar bir anda dirilip Mûsâ (a.s) nın safına geçmişlerdi. Bu manzara karşısında Firavun şaşırıp kaldı. Firavun vahiy karşısında, Allah elçileri ve Allah âyetleri karşısında yenik düştü. Kendisinin yenildiği yetmiyor muş gibi yıllar yılı beslediği, dereceler verdiği tüm bilimcileri de Mûsâ (a.s) nın tarafına geçmişlerdi. Hepsi de Allah’a, Allah elçilerine, Allah âyetlerine iman edip Allah’ın istediği bir hayat tarzını kabul ettiler. Firavun ve onun zulüm sisteminin kaymağını yiyenler, Firavundan menfaatlen-dikleri için onun ve sisteminin devamından yana olan zavallılar dediler ki, Firavun dedi ki:
46,48. “Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: Âlemlerin Rabb’ına, Mûsâ ve Harun'un Rabb’ına inandık" dediler.” Hemen secdeye kapandılar. Rablerinden gelen, Rablerinin el-çisinin ortaya koyduğu bu gerçek karşısında hemen secdeye kapandılar. Rablerinin önünde hemen secdeye vardılar. Ve dediler ki: Biz iman ettik âlemlerin Rabb’ına. Biz iman ettik göklerin, yerin, semava-tın, arşın, kürsi’nin, meleklerin, cinlerin, insanların, her şeyin Rabbi olan Allah’a. Biz iman ettik Mûsâ’nın Rabb’ına. Orada kendilerini seyreden halk tarafından bir yanlış anlaşılmaya mahal bırakmamak için biz âlemlerin Rabb’ına inandık dedikten sonra, Mûsâ’nın Rabb’ına iman ettik ifadesini de kullanıyorlardı. Çünkü Firavun da Rabb’lık iddiasında bulunuyordu. Sizin en büyük Rabb’ınız benim diyordu. Sizin sahibiniz, sizin mâlikiniz, sizin üzerinizde söz sahibi benim diyordu. Sizin yasalarınızı belirleyici benim diyordu. Sizin üzerinize egemen olan benim diyordu. Onun içindir ki inandıkları Rabb’ın Firavun değil Allah olduğunu ilân ediyorlardı. Firavunun besleyip yetiştirdiği tüm bilimciler, tüm sanatkarlar, tüm sihirbazlar iman etmişlerdi. Kendisini destekleyecek adamlar bir anda dirilip Mûsâ (a.s) nın safına geçmişlerdi. Bu manzara karşısında Firavun şaşırıp kaldı. Firavun vahiy karşısında, Allah elçileri ve Allah âyetleri karşısında yenik düştü. Kendisinin yenildiği yetmiyor muş gibi yıllar yılı beslediği, dereceler verdiği tüm bilimcileri de Mûsâ (a.s) nın tarafına geçmişlerdi. Hepsi de Allah’a, Allah elçilerine, Allah âyetlerine iman edip Allah’ın istediği bir hayat tarzını kabul ettiler. Firavun ve onun zulüm sisteminin kaymağını yiyenler, Firavundan menfaatlen-dikleri için onun ve sisteminin devamından yana olan zavallılar dediler ki, Firavun dedi ki:
49. “Firavun: “Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi bileceksiniz; ellerinizi ayaklarınızı, andolsun, çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım" dedi.” Ben size izin vermeden iman ettiniz ha? Benden izin almadan inandınız ha? Halbuki ben izin verecektim. Rab ve melik bendim. Sizin üzerinizde egemen olan bendim. Siz benim adamlarım, benim kullarımdınız. Sizi ben doyuruyor, ben besliyordum. Siz benim okullarımda okumuş, benim diplomamı almış, benim ülkemde, benim tayin ettiğim makamlarda bulunuyordunuz. Benim memurlarımdınız. Sizi buraya ben çağırmıştım. Ben görevlendirmiştim. Ücretinizi ben veriyordum. Ne yapacağınıza, ne diyeceğinize, ne kadar konuşacağınıza, ne kadar yaşayacağınıza, ne kadar iman edeceğinize, nasıl giyineceğiniz ben karar vermeliydim. Siz beni aşarak, bana danışmadan iman ettiniz ha? Bana danışmadan karar verdiniz ha? Dün de, bugün de tüm zulme dayalı diktatörler, tüm zalim krallar, tüm zalim yöneticiler egemen oldukları ülkelerde insanların inançlarını, insanların hayat programlarını kendileri belirlemeye çalışırlar. İnsanlar ancak kendilerinin izin verdiği kadar inanabilirler. Kendilerinin onaylamadığı, izin vermediği bir inancın, bir hayat tarzının insanların kalplerine yerleşmesine asla müsaade etmezler. Bırakın insanların dış dünyalarındaki görüntülere tahammül etmelerini, bırakın Müslü-manca bir kılık kıyafete izin vermelerini, insanların kalplerine bile sahip olmak isterler. İnsanların yaratıcısı olan, insanların sahibi olan Allah bile bu konuda insanlara özgürlük tanırken, dilediğinize inanın, dilediğinizi reddedin derken, ister Müslüman olun, ister küfrü tercih edin derken bunlar buna bile izin vermezler. Biz nasıl inanıyorsak, biz nasıl düşünüyorsak sizler de öylece inanacaksınız. Biz nasıl yaşıyorsak sizler de öylece yaşayacaksınız diyerek insanların kalplerine bile ipotekler koymaya çalışıyorlar. İşte bakın alçak Firavun da öyle diyordu. Ben izin vermediğim halde iman ettiniz ha? Benim izin verdiğim kadar iman edeceksiniz. Benim sevdiklerimi sevecek, benim nefret ettiklerimden nefret edeceksiniz. Benim istediğim kimselerle beraber olacaksınız. İşte şu anda da çağdaş Firavunların tek tip adam yetiştirme kavgası verdiklerini görüyoruz. Allah’a şükür ki hainler insanların kalplerini bilemiyorlar, insanların kalplerindekileri okuyamıyorlar. Eğer buna güçleri yetse kalplerindeki niyetlerinden ötürü de tutuklayacaklar, mahkum edecekler. Sizin şu büyüğünüz olan Mûsâ, size bu sihri öğretendir. Siz bu sihri Mûsâ’dan öğrendiniz. O öğretti bunu size. Alçağın dediğine bakın. Yıllarca bu sihirbazlar, bu bilim adamları, bu ekonomisyenler, bu hukukçular, bu sanatkarlar, kendi adamları, kendi memurları, kendi bürokratları, kendi siyaset adamları, kendi din adamları yıllardır kendi hizmetinde olsunlar, hep kendisini desteklesin, şimdi de gerçeği anlayıp hemen iman etsinler ve alçak Firavun da onları bununla suçlasın. Bu sihri size Mûsâ öğretti değil mi? desin. Muhakeme diye bir şey yok adamda yâni. Sonra tüm zalimlerin yapması gerekeni yapmaya, onlara tehditler yağdırmaya başlıyor. Yakında size ne yapacağımı bileceksiniz. Hemen çok yakında çaprazlama sizin ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim ve sizi hurma ağaçlarına asıp sallandıracağım. Evet işte tüm zalimlerin karakteri budur. Başka yapabilecekleri bir şey olmadığı için işleri güçleri asmak, kesmek, öldürmek, işkence etmek. Firavunlardan bundan başka bir şey de beklenmez zaten. Yıllarca kendisine hizmet ederlerken, yıl-larca kendisini dinlerlerken, yıllarca kendi zulüm yasalarını insanlara şirin gösterme kavgası verirlerken bir anda dirilip Allah’a ve elçilerine iman eden, Firavunun dinini, Firavunun yasalarını reddedip Allah’ın istediği hayatı yaşamaya yönelen bu insanlara karşı elbette merhamet edecek değildi. Kalplere bile hükmetmeye çalışan bir kimseden o Müslümanlara tahammül göstermesi beklenemezdi elbette. Tüm Fira-vunların değişmez karakteridir bu. Müslüman olmayanların değişmez karakteridir bu. Bakın o günün kuşluk vaktine kadar Firavuna bağlı olan, Firavundan mükâfat bekleyen ama sonra da Allah âyetleriyle tanışır tanımaz iman eden, inanan o insanlar Firavunun tehditleri karşısında bakın ne diyorlar:
50,51. “İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüp-hesiz Rabb’imize döneceğiz; inananların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını umarız" dediler.” Evet o mü’minler, o inanmış insanlar dediler ki: Ey Firavun, zararı yok, hiç problem yok, zaten biz muhakkak Rabb’imize dönece-ğiz. Öldürecekmişsin, asacak, kesecekmişsin hiç önemi yok. Ne yaparsan yap zerre kadar korkmuyoruz. Tehditlerin bizim için vız gelir. Zaten biz ölecek ve Rabb’imize döneceğiz. Üç gün önce olmuş, beş gün sonra olmuş ne fark eder? Eninde sonunda Rabb’imize döneceğimize göre bu tehditlerinin hiçbir değeri yoktur dediler. Rabb’ı-mıza iman edenlerin ilki olduğumuz için Rabb’imizin kusurlarımızı bağışlamasını umarız dediler. Biz Müslümanların ilkiyiz dediler. Ne müthiş bir değişiklik değil mi? Ne kadar yaman dönmüşler değil mi? Düşünebiliyor musunuz? Adamlar yıllar yılı Firavunun okullarında okusunlar, Firavunun eğitim sürecinden geçsinler, yıllar yılı ellerindeki diplomalarını, ellerindeki bilim dallarını, sanatlarını Firavun sisteminin yücelmesi adına seferber etsinler, yıllar yılı Firavunun maaşını yesinler, onun verdiği makamlarda otursunlar, onun unvanlarını kullansınlar, Firavunun elindekilere tamah ederek kuşluk vakti Mûsâ (a.s)’ı yenmeye yemin etsinler, ama Allah âyetleriyle tanışır tanışmaz hemen değişsinler ve Firavunun tehditleri karşısında dimdik ayakta imanlarını haykıracaklar, fark etmez ey Firavun haydi ne yapacaksan yap diyebilsinler. Gerçekten çok müthiş bir değişikliktir bu. İman işte insanları bu hale getiriyordu. Bundan sonra olup bitenleri Şuarâ sûresinin bu bölümünde anlatmıyor Rabb’imiz. Onu kitabımızın başka yerlerinden anlatıyor. Burada anlatılan Firavun artık olanca zulmünü artırıyor. Müslümanlar için kurtuluş zamanı yaklaşmıştır. Zaten zulüm arttıkça kurtuluş yaklaşıyor demektir. Zulüm arttıkça zalimlerin sonu geliyor demektir. Zalimler tarafından kölelerin, kölelik bağları sıkıştırıldıkça özgürlük yolları açılıyor demektir. Evet bakın Rabb’imiz de şöyle buyuruyor:
50,51. “İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüp-hesiz Rabb’imize döneceğiz; inananların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını umarız" dediler.” Evet o mü’minler, o inanmış insanlar dediler ki: Ey Firavun, zararı yok, hiç problem yok, zaten biz muhakkak Rabb’imize dönece-ğiz. Öldürecekmişsin, asacak, kesecekmişsin hiç önemi yok. Ne yaparsan yap zerre kadar korkmuyoruz. Tehditlerin bizim için vız gelir. Zaten biz ölecek ve Rabb’imize döneceğiz. Üç gün önce olmuş, beş gün sonra olmuş ne fark eder? Eninde sonunda Rabb’imize döneceğimize göre bu tehditlerinin hiçbir değeri yoktur dediler. Rabb’ı-mıza iman edenlerin ilki olduğumuz için Rabb’imizin kusurlarımızı bağışlamasını umarız dediler. Biz Müslümanların ilkiyiz dediler. Ne müthiş bir değişiklik değil mi? Ne kadar yaman dönmüşler değil mi? Düşünebiliyor musunuz? Adamlar yıllar yılı Firavunun okullarında okusunlar, Firavunun eğitim sürecinden geçsinler, yıllar yılı ellerindeki diplomalarını, ellerindeki bilim dallarını, sanatlarını Firavun sisteminin yücelmesi adına seferber etsinler, yıllar yılı Firavunun maaşını yesinler, onun verdiği makamlarda otursunlar, onun unvanlarını kullansınlar, Firavunun elindekilere tamah ederek kuşluk vakti Mûsâ (a.s)’ı yenmeye yemin etsinler, ama Allah âyetleriyle tanışır tanışmaz hemen değişsinler ve Firavunun tehditleri karşısında dimdik ayakta imanlarını haykıracaklar, fark etmez ey Firavun haydi ne yapacaksan yap diyebilsinler. Gerçekten çok müthiş bir değişikliktir bu. İman işte insanları bu hale getiriyordu. Bundan sonra olup bitenleri Şuarâ sûresinin bu bölümünde anlatmıyor Rabb’imiz. Onu kitabımızın başka yerlerinden anlatıyor. Burada anlatılan Firavun artık olanca zulmünü artırıyor. Müslümanlar için kurtuluş zamanı yaklaşmıştır. Zaten zulüm arttıkça kurtuluş yaklaşıyor demektir. Zulüm arttıkça zalimlerin sonu geliyor demektir. Zalimler tarafından kölelerin, kölelik bağları sıkıştırıldıkça özgürlük yolları açılıyor demektir. Evet bakın Rabb’imiz de şöyle buyuruyor:
52. Biz Mûsâ'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz" diye vahy ettik. Evet nihâyet bir gün Rabb’imiz elçisine vahy eder. Ey Mûsâ, kullarımı geceleyin yürüt, geceleyin yola çıkar. Geceleyin Mısır’ı terk edin, ama bilesiniz ki takip edileceksiniz diye vahy ettik. Mûsâ (a.s) mü’minleri, İsrâil oğullarını alıp bir gece Mısır’ı terk ederler.
53,56. “Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi.” Müslümanların ülkeyi terk ettiklerini haber alan Firavun, hemen ülkesine toplayıcılar gönderir, askerler getirilir, ordular toplanır ve derler ki, bunlar, bu Müslümanlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır. Bunlar ayaklarımızın altında ezip geçeceğimiz, tanklarımızla çiğneyip geçeceğimiz derme çatma az bir topluluktur. Bunların işini çok çabuk bitiririz dediler. Biz ise onlara karşı derlitoplu, disiplinli bir orduyuz. Biz güçlüyüz. Bizim topumuz tankımız var dediler. Evet Müslümanlar zulümden kaçmıştı. Müslümanlar özgürlük arayışına çıkmıştı. Ve bunu duyan Mısır Firavun devleti şaşkına dönmüştü. Biz onları çabucak ayağımızın altında ezeriz derken aslında buna kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü daha önce o meydanda iki kişi karşısında yenilmişlerdi. Hattâ Mûsâ’yı sarayına ilk girdiği ve karşısında ilk gördüğü gün aslında Firavun her şeyinin bittiğini anlamıştı. Sihirbazları toplayışındaki korkusu, tedirginliği bundandı. Şimdi de şehirlere toplayıcılar göndererek ordular toplaması da bundandı. Ve şimdi artık karşısında sadece iki kişi değil bir toplum vardı. Ama takip etmek zorundaydı o Müslümanları. Takibe almak zorundaydı. Çünkü onun elinin altından kaçıp kurtulan o köleler yalnız bırakıldıkları zaman Mûsâ (a.s) rehberliğinde hürriyeti anlayıp tekrar Firavunun üzerine gelebilecekler ve işini bitireceklerdi. Çünkü hizmetçileri kaybetmişti Firavun. Kime gördürecekti bu kadar işlerini? Kimin kanını emecekti? Kimin sırtına binecekti? Onlarsız ne yapardı Firavun? Onlarsız kim yapardı piramitleri? Onlarsız kim öderdi vergiyi? Onlarsız kim yükseltirdi ülkeyi? Onun için onları yakın takibe almalıydı. Kendi başlarına buyruk bırakmamalıydı onları. Şu anda da işte görüyoruz tüm dünya Müslümanları, kendilerine en yakın kâfirler ve zalimler tarafından yakın takibe alınıyorlar. Aman ne olur ne olmaz? Bunları kendi hallerine bırakırsak günün birinde uyanıp bize kafa tutacak bir noktaya gelebilirler diye. Tabii bir de Allah’ın bir hesabı vardı. Ve bakın Rabb’imiz buyuruyor ki:
53,56. “Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi.” Müslümanların ülkeyi terk ettiklerini haber alan Firavun, hemen ülkesine toplayıcılar gönderir, askerler getirilir, ordular toplanır ve derler ki, bunlar, bu Müslümanlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır. Bunlar ayaklarımızın altında ezip geçeceğimiz, tanklarımızla çiğneyip geçeceğimiz derme çatma az bir topluluktur. Bunların işini çok çabuk bitiririz dediler. Biz ise onlara karşı derlitoplu, disiplinli bir orduyuz. Biz güçlüyüz. Bizim topumuz tankımız var dediler. Evet Müslümanlar zulümden kaçmıştı. Müslümanlar özgürlük arayışına çıkmıştı. Ve bunu duyan Mısır Firavun devleti şaşkına dönmüştü. Biz onları çabucak ayağımızın altında ezeriz derken aslında buna kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü daha önce o meydanda iki kişi karşısında yenilmişlerdi. Hattâ Mûsâ’yı sarayına ilk girdiği ve karşısında ilk gördüğü gün aslında Firavun her şeyinin bittiğini anlamıştı. Sihirbazları toplayışındaki korkusu, tedirginliği bundandı. Şimdi de şehirlere toplayıcılar göndererek ordular toplaması da bundandı. Ve şimdi artık karşısında sadece iki kişi değil bir toplum vardı. Ama takip etmek zorundaydı o Müslümanları. Takibe almak zorundaydı. Çünkü onun elinin altından kaçıp kurtulan o köleler yalnız bırakıldıkları zaman Mûsâ (a.s) rehberliğinde hürriyeti anlayıp tekrar Firavunun üzerine gelebilecekler ve işini bitireceklerdi. Çünkü hizmetçileri kaybetmişti Firavun. Kime gördürecekti bu kadar işlerini? Kimin kanını emecekti? Kimin sırtına binecekti? Onlarsız ne yapardı Firavun? Onlarsız kim yapardı piramitleri? Onlarsız kim öderdi vergiyi? Onlarsız kim yükseltirdi ülkeyi? Onun için onları yakın takibe almalıydı. Kendi başlarına buyruk bırakmamalıydı onları. Şu anda da işte görüyoruz tüm dünya Müslümanları, kendilerine en yakın kâfirler ve zalimler tarafından yakın takibe alınıyorlar. Aman ne olur ne olmaz? Bunları kendi hallerine bırakırsak günün birinde uyanıp bize kafa tutacak bir noktaya gelebilirler diye. Tabii bir de Allah’ın bir hesabı vardı. Ve bakın Rabb’imiz buyuruyor ki:
53,56. “Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi.” Müslümanların ülkeyi terk ettiklerini haber alan Firavun, hemen ülkesine toplayıcılar gönderir, askerler getirilir, ordular toplanır ve derler ki, bunlar, bu Müslümanlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır. Bunlar ayaklarımızın altında ezip geçeceğimiz, tanklarımızla çiğneyip geçeceğimiz derme çatma az bir topluluktur. Bunların işini çok çabuk bitiririz dediler. Biz ise onlara karşı derlitoplu, disiplinli bir orduyuz. Biz güçlüyüz. Bizim topumuz tankımız var dediler. Evet Müslümanlar zulümden kaçmıştı. Müslümanlar özgürlük arayışına çıkmıştı. Ve bunu duyan Mısır Firavun devleti şaşkına dönmüştü. Biz onları çabucak ayağımızın altında ezeriz derken aslında buna kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü daha önce o meydanda iki kişi karşısında yenilmişlerdi. Hattâ Mûsâ’yı sarayına ilk girdiği ve karşısında ilk gördüğü gün aslında Firavun her şeyinin bittiğini anlamıştı. Sihirbazları toplayışındaki korkusu, tedirginliği bundandı. Şimdi de şehirlere toplayıcılar göndererek ordular toplaması da bundandı. Ve şimdi artık karşısında sadece iki kişi değil bir toplum vardı. Ama takip etmek zorundaydı o Müslümanları. Takibe almak zorundaydı. Çünkü onun elinin altından kaçıp kurtulan o köleler yalnız bırakıldıkları zaman Mûsâ (a.s) rehberliğinde hürriyeti anlayıp tekrar Firavunun üzerine gelebilecekler ve işini bitireceklerdi. Çünkü hizmetçileri kaybetmişti Firavun. Kime gördürecekti bu kadar işlerini? Kimin kanını emecekti? Kimin sırtına binecekti? Onlarsız ne yapardı Firavun? Onlarsız kim yapardı piramitleri? Onlarsız kim öderdi vergiyi? Onlarsız kim yükseltirdi ülkeyi? Onun için onları yakın takibe almalıydı. Kendi başlarına buyruk bırakmamalıydı onları. Şu anda da işte görüyoruz tüm dünya Müslümanları, kendilerine en yakın kâfirler ve zalimler tarafından yakın takibe alınıyorlar. Aman ne olur ne olmaz? Bunları kendi hallerine bırakırsak günün birinde uyanıp bize kafa tutacak bir noktaya gelebilirler diye. Tabii bir de Allah’ın bir hesabı vardı. Ve bakın Rabb’imiz buyuruyor ki:
53,56. “Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi.” Müslümanların ülkeyi terk ettiklerini haber alan Firavun, hemen ülkesine toplayıcılar gönderir, askerler getirilir, ordular toplanır ve derler ki, bunlar, bu Müslümanlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır. Bunlar ayaklarımızın altında ezip geçeceğimiz, tanklarımızla çiğneyip geçeceğimiz derme çatma az bir topluluktur. Bunların işini çok çabuk bitiririz dediler. Biz ise onlara karşı derlitoplu, disiplinli bir orduyuz. Biz güçlüyüz. Bizim topumuz tankımız var dediler. Evet Müslümanlar zulümden kaçmıştı. Müslümanlar özgürlük arayışına çıkmıştı. Ve bunu duyan Mısır Firavun devleti şaşkına dönmüştü. Biz onları çabucak ayağımızın altında ezeriz derken aslında buna kendileri de inanmıyorlardı. Çünkü daha önce o meydanda iki kişi karşısında yenilmişlerdi. Hattâ Mûsâ’yı sarayına ilk girdiği ve karşısında ilk gördüğü gün aslında Firavun her şeyinin bittiğini anlamıştı. Sihirbazları toplayışındaki korkusu, tedirginliği bundandı. Şimdi de şehirlere toplayıcılar göndererek ordular toplaması da bundandı. Ve şimdi artık karşısında sadece iki kişi değil bir toplum vardı. Ama takip etmek zorundaydı o Müslümanları. Takibe almak zorundaydı. Çünkü onun elinin altından kaçıp kurtulan o köleler yalnız bırakıldıkları zaman Mûsâ (a.s) rehberliğinde hürriyeti anlayıp tekrar Firavunun üzerine gelebilecekler ve işini bitireceklerdi. Çünkü hizmetçileri kaybetmişti Firavun. Kime gördürecekti bu kadar işlerini? Kimin kanını emecekti? Kimin sırtına binecekti? Onlarsız ne yapardı Firavun? Onlarsız kim yapardı piramitleri? Onlarsız kim öderdi vergiyi? Onlarsız kim yükseltirdi ülkeyi? Onun için onları yakın takibe almalıydı. Kendi başlarına buyruk bırakmamalıydı onları. Şu anda da işte görüyoruz tüm dünya Müslümanları, kendilerine en yakın kâfirler ve zalimler tarafından yakın takibe alınıyorlar. Aman ne olur ne olmaz? Bunları kendi hallerine bırakırsak günün birinde uyanıp bize kafa tutacak bir noktaya gelebilirler diye. Tabii bir de Allah’ın bir hesabı vardı. Ve bakın Rabb’imiz buyuruyor ki:
57,59. “Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece onlara İsrâil oğullarını mirasçı kıldık.” Biz onları bağlardan, bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden, güzel meskenlerden, güzel makamlardan çıkardık. Hepsinin ayrı ayrı makamları vardı. Büyük bir devlet düşünün. Yeryüzünün en güçlü devletinin makamlarını, birimlerini gözünüzün önüne getirin. Her birinin ayrı bir saltanatı, ayrı bir köşkü var. Ve hepsi de o koltuklarını, makamlarını terk edip yola koyulmuşlar ve Müslümanları takip ediyorlar. Yavaş yavaş özgürlüğe doğru koşan kölelerini kaybetmek iste-miyorlar. Allah’ın gücünü, Allah’ın hesabını unutarak büyük bir hesabın içine giriyorlar. Ve bakın son gelmeden önce Rabb’imiz hemen burada yasasını koyuverir. Biz onlara, onların makamlarına, saraylarına, yerlerine yurtlarına İsrâil oğullarını, Müslümanları vâris kıldık. Ve işte bakın uy-gulayacağı yasasını böylece önceden ortaya koyuverir. Çünkü egemen Odur. Hükmeden Odur. Karar veren ve kararını uygulayan Odur. Evet:
57,59. “Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece onlara İsrâil oğullarını mirasçı kıldık.” Biz onları bağlardan, bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden, güzel meskenlerden, güzel makamlardan çıkardık. Hepsinin ayrı ayrı makamları vardı. Büyük bir devlet düşünün. Yeryüzünün en güçlü devletinin makamlarını, birimlerini gözünüzün önüne getirin. Her birinin ayrı bir saltanatı, ayrı bir köşkü var. Ve hepsi de o koltuklarını, makamlarını terk edip yola koyulmuşlar ve Müslümanları takip ediyorlar. Yavaş yavaş özgürlüğe doğru koşan kölelerini kaybetmek iste-miyorlar. Allah’ın gücünü, Allah’ın hesabını unutarak büyük bir hesabın içine giriyorlar. Ve bakın son gelmeden önce Rabb’imiz hemen burada yasasını koyuverir. Biz onlara, onların makamlarına, saraylarına, yerlerine yurtlarına İsrâil oğullarını, Müslümanları vâris kıldık. Ve işte bakın uy-gulayacağı yasasını böylece önceden ortaya koyuverir. Çünkü egemen Odur. Hükmeden Odur. Karar veren ve kararını uygulayan Odur. Evet:
57,59. “Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece onlara İsrâil oğullarını mirasçı kıldık.” Biz onları bağlardan, bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden, güzel meskenlerden, güzel makamlardan çıkardık. Hepsinin ayrı ayrı makamları vardı. Büyük bir devlet düşünün. Yeryüzünün en güçlü devletinin makamlarını, birimlerini gözünüzün önüne getirin. Her birinin ayrı bir saltanatı, ayrı bir köşkü var. Ve hepsi de o koltuklarını, makamlarını terk edip yola koyulmuşlar ve Müslümanları takip ediyorlar. Yavaş yavaş özgürlüğe doğru koşan kölelerini kaybetmek iste-miyorlar. Allah’ın gücünü, Allah’ın hesabını unutarak büyük bir hesabın içine giriyorlar. Ve bakın son gelmeden önce Rabb’imiz hemen burada yasasını koyuverir. Biz onlara, onların makamlarına, saraylarına, yerlerine yurtlarına İsrâil oğullarını, Müslümanları vâris kıldık. Ve işte bakın uy-gulayacağı yasasını böylece önceden ortaya koyuverir. Çünkü egemen Odur. Hükmeden Odur. Karar veren ve kararını uygulayan Odur. Evet:
60,61,62. “Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların artlarına düştüler. İki topluluk birbirini gördüğünde, Mûsâ'nın adamları: “İşte yakalandık" dediler. Mûsâ: "Hayır; Rabb’ım benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir" dedi.” Güneşin doğuş vakti onları takibe koyuldular. Sabahleyin erkenden çıktılar ve onları izlemeye başladılar. Ve iki grup birbirlerini görünce, önlerinde deniz, arkalarında Firavun ve ordusunu görünce İsrâil oğulları eyvah işte kuşatıldık, işte sarıldık, işte ulaşıldık, şimdi ne yapacağız? Mûsâ (a.s) dedi ki korkmayın Rabb’ım bizimle beraberdir. Endişelenmeyin Rabb’ım bize yol gösterecek ve yardım edecektir dedi.
60,61,62. “Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların artlarına düştüler. İki topluluk birbirini gördüğünde, Mûsâ'nın adamları: “İşte yakalandık" dediler. Mûsâ: "Hayır; Rabb’ım benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir" dedi.” Güneşin doğuş vakti onları takibe koyuldular. Sabahleyin erkenden çıktılar ve onları izlemeye başladılar. Ve iki grup birbirlerini görünce, önlerinde deniz, arkalarında Firavun ve ordusunu görünce İsrâil oğulları eyvah işte kuşatıldık, işte sarıldık, işte ulaşıldık, şimdi ne yapacağız? Mûsâ (a.s) dedi ki korkmayın Rabb’ım bizimle beraberdir. Endişelenmeyin Rabb’ım bize yol gösterecek ve yardım edecektir dedi.
60,61,62. “Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların artlarına düştüler. İki topluluk birbirini gördüğünde, Mûsâ'nın adamları: “İşte yakalandık" dediler. Mûsâ: "Hayır; Rabb’ım benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir" dedi.” Güneşin doğuş vakti onları takibe koyuldular. Sabahleyin erkenden çıktılar ve onları izlemeye başladılar. Ve iki grup birbirlerini görünce, önlerinde deniz, arkalarında Firavun ve ordusunu görünce İsrâil oğulları eyvah işte kuşatıldık, işte sarıldık, işte ulaşıldık, şimdi ne yapacağız? Mûsâ (a.s) dedi ki korkmayın Rabb’ım bizimle beraberdir. Endişelenmeyin Rabb’ım bize yol gösterecek ve yardım edecektir dedi.
63. “Bunun üzerine Biz Mûsâ'ya: "Değneğinle denize vur" diye vahy ettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi.” Bunun üzerine Biz Mûsâ’ya vahy ettik ve dedik ki: Ey Mûsâ asanı denize vur. Hemen deniz ikiye ayrıldı, parçalandı ve her bir parçası kocaman dağ gibi oldu. Evet Mûsâ (a.s) vahy ettiği gibi asasını denize vuruyor ve denizden kupkuru bir yol açılıyor. Bir yol değil, 12 yol açılıyor. Sanki iki tarafta dalgadan dağlar oluşmuş ve arada kupkuru yollar açılmış Mûsâ (a.s) beraberinde ki Müslümanlarla birlikte o kupkuru yollardan geçiyorlar.
64. “İşte oraya, geridekileri de yaklaştırdık.” Ve oraya arkadakileri, ötekileri de yaklaştırdık diyor Rabb’ı-mız. Firavun ve ordusu da açılan o yollardan geçmek üzere yaklaşıyorlar. Rabb’imiz öyle planlamıştı. Şimdi yeryüzünde meydana gelmiş en büyük bir olaya şahit oluyoruz. Müslümanları yakın takibe alan yeryüzünün en büyük devleti, yeryüzünün en büyük ordusunun karşı karşıya kaldığı değişmez bir Allah yasasına şahit olacağız. Müslümanlar deniz ortasında oluşmuş o kupkuru yollardan karşı tarafa geçtiler. Mûsâ (a.s) tekrar asasını denize vurarak o yolların kapanmasını ister, ama Rabb’imiz bunu yapmamasını emreder. Deniz açık kalmalıydı ve Firavun ve ordusu da girmeliydi. Allah böyle murad etmişti.
65,68. “Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Öbürlerini suda boğduk. Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabb’ın, güçlü olandır, merhamet edendir.” Mûsâ ve beraberindeki Müslümanları kurtardık, ötekileri de suda boğduk buyuruyor Rabb’imiz. Evet tam onlar denizin ortasına geldiklerinde suların gemini salıverdi Rabb’imiz ve Firavun ve ordusunun tamamını boğuverdi. İşte böylece Allah’la savaşa tutuşan, elçileriyle savaşa tutuşan ve Müslümanlara hayat hakkı tanımayan zalim bir devlet böylece yok olup gitti. Ve işte bu hadise kıyâmete kadar tüm dünya devletlerine bir örnek oldu, bir âyet, bir uyarı oldu. Kıyâmete kadar Allah ve elçileriyle savaşa tutuşan tüm zalimlere bir ibret oldu. Dünya devletleri ne kadar da güçlü olurlarsa olsunlar, ne kadar da düzenli ordulara sahip olurlarsa olsunlar bilsinler ki Allah karşısında mutlaka yenilgiye uğrayacaklardır. Ama buna rağmen, bu gerçek gözlerinin önünde açık ve net bir canlılıkta durduğu halde yine de insanların pek çoğu inanmıyorlar. Ama bilsinler ki Rabb’imiz iman et-meyen münkirlere karşı intikam sahibidir. İman edenlere karşı da son derece merhamet sahibidir. Allah Azîzdir, Allah Rahîmdir. Evet okuduğumuz bu bölümde Rabb’imiz yeryüzünün en güçlü devletine karşı iki peygamberin verdiği bir savaşı gündem yaptı. Böylece Rabb’imiz Mekke’de kâfirler tarafından bir kaşık suda boğulmak durumuyla karşı karşıya bulunan Rasûlullah ve beraberindeki bir avuç Müslümana böyle bir örnek verdi. O anda Mekkeli gariban Müslümanlar rahatladı, şu anda tıpkı onların durumunu yaşayan biz Müslümanlar rahatladık. Rabb’imizin gücünü gördük, Rabb’imizin gü-cü karşısında bir süper devletin yerle bir edilişine şahit olduk. Bize de bir teselli verdi Rabb’imiz. Sadece bize değil kıyamete kadar gelecek kâfirler karşısında bunalmış kullarına destek verecek. Bundan sonraki âyetlerinde Rabb’imiz bir başka mücâdeleden söz edecek. Yanında kardeşi olmayan, yanında annesi, babası olmayan, yanında köleleşmiş de olsa Müslüman kardeşleri olmayan bir peygamberin kavgasını gündeme getirecek. Tek başına bir ümmet olan İbrahîm (a.s)’ı anlatacak. Onunla da bizi bilgilendirecek, şereflendirecek. Bakın onu da şöylece anlatmaya başlıyor.