Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Şuarâ Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

227 ayetSayfa 2 / 5
65,68. “Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Öbürlerini suda boğduk. Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabb’ın, güçlü olandır, merhamet edendir.” Mûsâ ve beraberindeki Müslümanları kurtardık, ötekileri de suda boğduk buyuruyor Rabb’imiz. Evet tam onlar denizin ortasına geldiklerinde suların gemini salıverdi Rabb’imiz ve Firavun ve ordusunun tamamını boğuverdi. İşte böylece Allah’la savaşa tutuşan, elçileriyle savaşa tutuşan ve Müslümanlara hayat hakkı tanımayan zalim bir devlet böylece yok olup gitti. Ve işte bu hadise kıyâmete kadar tüm dünya devletlerine bir örnek oldu, bir âyet, bir uyarı oldu. Kıyâmete kadar Allah ve elçileriyle savaşa tutuşan tüm zalimlere bir ibret oldu. Dünya devletleri ne kadar da güçlü olurlarsa olsunlar, ne kadar da düzenli ordulara sahip olurlarsa olsunlar bilsinler ki Allah karşısında mutlaka yenilgiye uğrayacaklardır. Ama buna rağmen, bu gerçek gözlerinin önünde açık ve net bir canlılıkta durduğu halde yine de insanların pek çoğu inanmıyorlar. Ama bilsinler ki Rabb’imiz iman et-meyen münkirlere karşı intikam sahibidir. İman edenlere karşı da son derece merhamet sahibidir. Allah Azîzdir, Allah Rahîmdir. Evet okuduğumuz bu bölümde Rabb’imiz yeryüzünün en güçlü devletine karşı iki peygamberin verdiği bir savaşı gündem yaptı. Böylece Rabb’imiz Mekke’de kâfirler tarafından bir kaşık suda boğulmak durumuyla karşı karşıya bulunan Rasûlullah ve beraberindeki bir avuç Müslümana böyle bir örnek verdi. O anda Mekkeli gariban Müslümanlar rahatladı, şu anda tıpkı onların durumunu yaşayan biz Müslümanlar rahatladık. Rabb’imizin gücünü gördük, Rabb’imizin gü-cü karşısında bir süper devletin yerle bir edilişine şahit olduk. Bize de bir teselli verdi Rabb’imiz. Sadece bize değil kıyamete kadar gelecek kâfirler karşısında bunalmış kullarına destek verecek. Bundan sonraki âyetlerinde Rabb’imiz bir başka mücâdeleden söz edecek. Yanında kardeşi olmayan, yanında annesi, babası olmayan, yanında köleleşmiş de olsa Müslüman kardeşleri olmayan bir peygamberin kavgasını gündeme getirecek. Tek başına bir ümmet olan İbrahîm (a.s)’ı anlatacak. Onunla da bizi bilgilendirecek, şereflendirecek. Bakın onu da şöylece anlatmaya başlıyor.
65,68. “Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Öbürlerini suda boğduk. Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabb’ın, güçlü olandır, merhamet edendir.” Mûsâ ve beraberindeki Müslümanları kurtardık, ötekileri de suda boğduk buyuruyor Rabb’imiz. Evet tam onlar denizin ortasına geldiklerinde suların gemini salıverdi Rabb’imiz ve Firavun ve ordusunun tamamını boğuverdi. İşte böylece Allah’la savaşa tutuşan, elçileriyle savaşa tutuşan ve Müslümanlara hayat hakkı tanımayan zalim bir devlet böylece yok olup gitti. Ve işte bu hadise kıyâmete kadar tüm dünya devletlerine bir örnek oldu, bir âyet, bir uyarı oldu. Kıyâmete kadar Allah ve elçileriyle savaşa tutuşan tüm zalimlere bir ibret oldu. Dünya devletleri ne kadar da güçlü olurlarsa olsunlar, ne kadar da düzenli ordulara sahip olurlarsa olsunlar bilsinler ki Allah karşısında mutlaka yenilgiye uğrayacaklardır. Ama buna rağmen, bu gerçek gözlerinin önünde açık ve net bir canlılıkta durduğu halde yine de insanların pek çoğu inanmıyorlar. Ama bilsinler ki Rabb’imiz iman et-meyen münkirlere karşı intikam sahibidir. İman edenlere karşı da son derece merhamet sahibidir. Allah Azîzdir, Allah Rahîmdir. Evet okuduğumuz bu bölümde Rabb’imiz yeryüzünün en güçlü devletine karşı iki peygamberin verdiği bir savaşı gündem yaptı. Böylece Rabb’imiz Mekke’de kâfirler tarafından bir kaşık suda boğulmak durumuyla karşı karşıya bulunan Rasûlullah ve beraberindeki bir avuç Müslümana böyle bir örnek verdi. O anda Mekkeli gariban Müslümanlar rahatladı, şu anda tıpkı onların durumunu yaşayan biz Müslümanlar rahatladık. Rabb’imizin gücünü gördük, Rabb’imizin gü-cü karşısında bir süper devletin yerle bir edilişine şahit olduk. Bize de bir teselli verdi Rabb’imiz. Sadece bize değil kıyamete kadar gelecek kâfirler karşısında bunalmış kullarına destek verecek. Bundan sonraki âyetlerinde Rabb’imiz bir başka mücâdeleden söz edecek. Yanında kardeşi olmayan, yanında annesi, babası olmayan, yanında köleleşmiş de olsa Müslüman kardeşleri olmayan bir peygamberin kavgasını gündeme getirecek. Tek başına bir ümmet olan İbrahîm (a.s)’ı anlatacak. Onunla da bizi bilgilendirecek, şereflendirecek. Bakın onu da şöylece anlatmaya başlıyor.
65,68. “Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Öbürlerini suda boğduk. Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabb’ın, güçlü olandır, merhamet edendir.” Mûsâ ve beraberindeki Müslümanları kurtardık, ötekileri de suda boğduk buyuruyor Rabb’imiz. Evet tam onlar denizin ortasına geldiklerinde suların gemini salıverdi Rabb’imiz ve Firavun ve ordusunun tamamını boğuverdi. İşte böylece Allah’la savaşa tutuşan, elçileriyle savaşa tutuşan ve Müslümanlara hayat hakkı tanımayan zalim bir devlet böylece yok olup gitti. Ve işte bu hadise kıyâmete kadar tüm dünya devletlerine bir örnek oldu, bir âyet, bir uyarı oldu. Kıyâmete kadar Allah ve elçileriyle savaşa tutuşan tüm zalimlere bir ibret oldu. Dünya devletleri ne kadar da güçlü olurlarsa olsunlar, ne kadar da düzenli ordulara sahip olurlarsa olsunlar bilsinler ki Allah karşısında mutlaka yenilgiye uğrayacaklardır. Ama buna rağmen, bu gerçek gözlerinin önünde açık ve net bir canlılıkta durduğu halde yine de insanların pek çoğu inanmıyorlar. Ama bilsinler ki Rabb’imiz iman et-meyen münkirlere karşı intikam sahibidir. İman edenlere karşı da son derece merhamet sahibidir. Allah Azîzdir, Allah Rahîmdir. Evet okuduğumuz bu bölümde Rabb’imiz yeryüzünün en güçlü devletine karşı iki peygamberin verdiği bir savaşı gündem yaptı. Böylece Rabb’imiz Mekke’de kâfirler tarafından bir kaşık suda boğulmak durumuyla karşı karşıya bulunan Rasûlullah ve beraberindeki bir avuç Müslümana böyle bir örnek verdi. O anda Mekkeli gariban Müslümanlar rahatladı, şu anda tıpkı onların durumunu yaşayan biz Müslümanlar rahatladık. Rabb’imizin gücünü gördük, Rabb’imizin gü-cü karşısında bir süper devletin yerle bir edilişine şahit olduk. Bize de bir teselli verdi Rabb’imiz. Sadece bize değil kıyamete kadar gelecek kâfirler karşısında bunalmış kullarına destek verecek. Bundan sonraki âyetlerinde Rabb’imiz bir başka mücâdeleden söz edecek. Yanında kardeşi olmayan, yanında annesi, babası olmayan, yanında köleleşmiş de olsa Müslüman kardeşleri olmayan bir peygamberin kavgasını gündeme getirecek. Tek başına bir ümmet olan İbrahîm (a.s)’ı anlatacak. Onunla da bizi bilgilendirecek, şereflendirecek. Bakın onu da şöylece anlatmaya başlıyor.
69. “Ey Muhammed! Onlara İbrahîm'in kıssasını anlat.” Peygamberim, onlara İbrahîm’in haberini de oku, İbrahîm’in haberini de tilavet et. İbrahîm’in haberinden de haberdar et onları. İnsan yaratılıştan taşıdığı bir özellikle haberdar olmaya meyyaldir. Yaratılıştan bir merak vardır insanda. Ama tabii insanın kendisine lazım olanların yanında, kendisine hiç de lazım olmayacak bir yığın haberlerin peşine takıldığını da görüyoruz. Rabb’imiz yarattığı bu insanın yaratılıştan getirdiği bu özelliğini göz ardı etmeden onun haberdar olma ihtiyacını gidermek için bakın işte kitabında haberler göndermiş. Zaten bu mânâda Kur’an’ın tümüne haberler de diyoruz. Çünkü Rabb’imiz Sâd sûresinin başında: “De ki bu Kur’an çok büyük bir haberdir” Buyurmaktadır. Evet Kur’an, azım bir haberdir, en büyük haberdir. Herkesin durun dinlemesi gereken, herkesin önünde saygıyla eğilmesi gereken bir haberdir bu Kur’an. Yine meselâ Yusuf sûresinde Yusuf (a.s) un kıssası anlatıldıktan sonra: “İşte bunlar gayb haberleridir ki biz onu sana vahy ediyoruz, haber veriyoruz” Buyurulur. Evet işte şu anda en büyük haber olan kitabımızın en büyük haberlerinden birisiyle karşı karşıyayız. “En Nebe’” kelimesi insanı dehşete düşüren çok büyük, çok azametli bir haber demektir. Yâni böyle sıradan her gün duyduğumuz, karşılaştığımız bir haberden öte insanı sarsan müthiş bir haber demektir. İbrahîm (a.s) in haberi de öyleymiş demek ki bizim için. Çünkü İbrahîm (a.s) bizim babamızdır. Analarımızın kocaları olan babalarımızdan bize daha yakın bir babamız. Peki sorayım o zaman şimdi: Size öz babalarınızdan daha yakın olan, daha lazım olan İbrahîm babanızı ne kadar tanıyabildiniz? İbrahîm babanızın haberiyle ne kadar ilgilenebildiniz? Ne kadar gündeme alabildiniz Onu? Bakın kitabının bu bölümünde Rabb’imiz babanızın şu haberlerini gündeme getiriyor. Tabi kitabımızın sadece bu bölümünde verilen kadarıyla tanımaya çalışacağız babamızı. Değilse Kur’an’ın tamamında anlatılan İbrahîm (a.s) haberleri bu kadar değil elbette. Başka yerlerde anlatılan başka birimler de var. Böyle kesit, kesit sunulmuş peygamberler. Bir peygamberi öğrenmek demek aslında o peygamber şahsında örneklenen hayat programını, kulluk programını kişinin kendi hayatına aksettirmesi demektir. Değilse, meselâ araba kullanabilmek için gazı, direksiyonu, vitesi, fireni bilmek yetmez. Bunların adını bilmek de yetmez. Bunları eyleme indirmek zorundayız ya, işte aynen bunun gibi bu peygamberlerin sadece isimlerini bilmek, babalarının isimlerini bilmek yerine onların şahsında örneklenen hayat programlarını hayatımıza indirgemek zorundayız.
70. “İbrahîm, babasına ve milletine: “Nelere tapıyorsunuz?” demişti. İbrahîm (a.s) kitabımızda en çok anlatılan peygamberlerden biridir. Önceki sûrelerde atamızın babasıyla, kavmiyle mücâdelesi konusunda çok şeyler söyledik. Rabb’imiz bizim kendisine kulluğumuz konusunda örnek olarak sürekli İbrahîm (a.s)’ı gündeme getirir. Burada da yine babasıyla mücâdelesinden bir kesit sunulur. Atamızın babasının kâfir oluşu Onun şerefine asla bir nakısa getirmeyecektir. Bir peygamberin baba ve anasının kâfir olması Onun peygamberliğine hiç bir zarar vermeyecektir. Böyle olunca ne olurlarsa olsunlar, hangi dinin, hangi inancın mensubu olurlarsa olsunlar bizler de babalarımıza ve analarımıza bunu demek zorundayız. Babalarımıza, analarımıza, kavim ve kabilemize diyelim ki: Neye tapıyorsunuz? Neye ve kime tapıyorsunuz? Neyin ve kimin kulu, kölesisiniz? Nelere ve kimlere kulluk ediyor, nelerin ve kimlerin sözünü dinliyorsunuz? Kulluk kişinin boğazına taktığı ya da doğuştan boğazında getirdiği kulluk ipinin ucunu birine vermesi anlamına geliyordu. Hani herkesin boğazında doğuştan getirdiği bir ip vardı ya; işte onun ucunu kime vermişse, kimi dinleyip onun çektiği yere gidiyorsa, kime itaat ediyorsa ona kulluk ediyor demektir. Kimileri bazen bu ipin ucunu bir tek varlığa verir, ama kimileri de bir tek iple yetinmeyip bir çok varlığı memnun etmek için yüzlerce, takabileceği kadar oraya ip takıp birilerine verebiliyor. Hanımın, ananın, babanın, kocanın, ağanın, patronun, modanın, âdetlerin, törelerin, yönetmeliklerin, devletin, toplumun, çevrenin ve daha aklıma gelmeyen isteyen pek çoklarının eline vererek şirk içinde bir hayattan, müşrikçe bir kulluktan yana olabiliyorlar. Yâni Allah’ı tanımakla birlikte, Allah’a kullukla birlikte, hayatlarının bazı bölümlerinde Allah’ı söz sahibi bilip Onu dinlemekle birlikte Allah’tan başkalarını da dinlemeden, onları da razı etmeden yana bir tavır sergileyebiliyorlar. Bakın atamız işte böyle düşünen babasına di-yor ki: Neye tapınıyorsunuz? Yâni neyin kulusunuz? Neye kölesiniz? Kimin kulu kölesi oluyorsunuz? _«8 dendiğine göre cansızlar da olabilecektir bu tapınılanlar. Canlı cansız nelere, kimlere kulluk ediyorsunuz? Dediler ki:
71. "Putlara tapıyoruz; onlara bağlanıp duruyoruz" demişlerdi.” Putlara tapıyoruz. Putların kulu kölesiyiz ve işte onlara bağlanıp duruyoruz. Kul-köle olarak onlara boyun büküp duruyoruz. Onları hayatımızda etkin ve yetkin bilip emirlerini ve yasaklarını dinleyip duruyoruz. Sanem, Vesen ve Nusub Arapların tapındığı, kullandığı Kur’-an’da haber verilen put çeşitleridir. Kütük şeklinde, kalas şeklinde, kaya parçası şeklinde veya şekillendirilmiş insan, hayvan, kartal şeklinde büyük bilinen, azîz bilinen varlıkların sembolize edilmiş biçimleriydi bunlar. Tabii biliyoruz ki İbrahîm (a.s) in toplumu aya, güneşe ve yıldızlara tapındıkları için yeryüzünde onları temsil eden bir kısım putlar yapıyorlar ve onlara tapınıyorlardı. Put yapım evleri, put tapım ma-halleri vardı. O putları büyütüyorlar, onların önünde eğiliyorlar, onlarla beraber oluyorlardı. Tıpkı şu anda kimi insanların kimi eşyaların, kimi varlıkların karşısında boynunu büküp teslim oldukları, çaresizlikten kıvrandıkları gibi. Onu almak zorunda, ona ulaşmak zorunda, onu evine götürmek zorunda, onun öpmek, okşamak zorunda, onunla iç içe olmak zorunda, onu bağrına basmak zorundadır. O kadar istiyor ki onu, yâni itiraz da edemiyor, karşı da gelemiyor, çaresiz ona boyun büküyor ve teslim oluyor. Meselâ şu anda bir Müslümanın evinde, hayatında hiçbir zaman kullanım alanı olmayan nice eşyalar, rahat ve huzur kaynağı ol-mayan nice maddeler, hattâ bırakın bir faydasını insanların Müslü-manca beraberlikleri engelleyip ayrılıklarını, uzaklaşmalarını sağlayan, gündeme getiren, pek çok ailenin parçalanmasına sebep televizyon vs gibi aygıtlar, bir savaş ortamından daha fazla insanların ölümüne dâvetiye çıkaran, insanların helâkine sebep olan nice araçlar yine de toplumda alıcı bulabiliyor. Bütün bunların insan hayatında putlaştığını görüyoruz. Bir koltuk yüzünden iki ailenin ayrıldığını görebiliyoruz. Put deyince illa da böyle eli ayağı, gözü kulağı olan bir şey düşünmeyin. Put, Allah yerine insan hayatına karışma mevkiine dikilen her şeydir. Demin de ifade ettiğim gibi bu bazen anadır, bazen babadır, bazen kavim kabiledir, bazen eşyadır, bazen modadır, âdetlerdir, yönetmeliklerdir... Arzuları Allah’ın arzularının önüne geçirilmiş her şey puttur. Evet İbrahîm (a.s) in sorusuna karşılık diyorlar ki: Allah’ın elçisi İbrahîm (a.s) sanki akılları başlarındaymış gibi, konuşulanları anlıyorlarmış gibi onlarla konuşmaya çalışıyor. Ama ne yapsın, peygamberdi O. Mecburen sabırla onlara bunu anlatarak akıllarını erdirecekti. Çünkü onların başlarında akılları vardı ama kul-lanmıyorlardı, çalıştırmıyorlardı onu. Bakın Allah’ın elçisi diyor ki:
72,73. “İbrahîm: "Çağırdığınız zaman sizi duyarlar veya size bir fayda ve zarar verirler mi? " demişti.” Eh söylesenize diyor onlara, bu tapındığınız putların size bir fayda ve zarar sağlamaları, ya da size bir zarar vermeleri filan var mı? Siz çağırınca sizi dinleyebiliyorlar mı? Sizin imdadınıza yetişmeleri var mı? Size icabet edebiliyorlar mı? Sizin derdinize çare bulabiliyorlar mı? Problemlerinizi halledebiliyorlar mı? Haydi çağırın da sizin yardımınıza koşsunlar bakalım. Haydi baş vurun da size evet desinler. Hangi put becerebilecek bunu? Hangisi size bir fayda, yahut bir zarar ulaştırabilecek? Çağırın, dua edin, dâvetiye gönderin bakalım hangisi size şifa verebilecek? Hangisi size rızk ulaştırabilecek? Çağırın da sizin rızk probleminizi çözümlesinler. Çağırın eğitim probleminizi, hukuk probleminizi, sosyal dertlerinizi halletsinler. Hangi derdinizin, hangi probleminizin halli için onları çağırdınız da size icabet ettiler? Neyi çözümlediler? Peygamberin bu akıl erdirici sorusu karşısında dediler ki:
72,73. “İbrahîm: "Çağırdığınız zaman sizi duyarlar veya size bir fayda ve zarar verirler mi? " demişti.” Eh söylesenize diyor onlara, bu tapındığınız putların size bir fayda ve zarar sağlamaları, ya da size bir zarar vermeleri filan var mı? Siz çağırınca sizi dinleyebiliyorlar mı? Sizin imdadınıza yetişmeleri var mı? Size icabet edebiliyorlar mı? Sizin derdinize çare bulabiliyorlar mı? Problemlerinizi halledebiliyorlar mı? Haydi çağırın da sizin yardımınıza koşsunlar bakalım. Haydi baş vurun da size evet desinler. Hangi put becerebilecek bunu? Hangisi size bir fayda, yahut bir zarar ulaştırabilecek? Çağırın, dua edin, dâvetiye gönderin bakalım hangisi size şifa verebilecek? Hangisi size rızk ulaştırabilecek? Çağırın da sizin rızk probleminizi çözümlesinler. Çağırın eğitim probleminizi, hukuk probleminizi, sosyal dertlerinizi halletsinler. Hangi derdinizin, hangi probleminizin halli için onları çağırdınız da size icabet ettiler? Neyi çözümlediler? Peygamberin bu akıl erdirici sorusu karşısında dediler ki:
74. "Hayır ama, babalarımızı da bu şekilde ibadet ederken bulduk" demişlerdi.” Dediler ki biz babalarımızı böyle bulduk. Atalarımızı biz, böyle yapar, böyle inanır, böyle yaşar bulduk. Onlar böyle putlara tapınıyorlardı biz de böyle amel ediyoruz. Atalarımızdan ne görmüşsek, ne duymuşsak ona sahip çıkarız. Acaba bizim inancımız da, bizim amelimiz de öyle mi ki? Acaba bizim namazlarımız da, bizim oruçlarımız da, bizim abdestlerimiz de, bizim zekâtlarımız, bizim bayramlarımız, bizim tatillerimiz, bizim yazılarımız, bizim hukukumuz, bizim eğitimimiz, bizim kılık kıyafetimiz, bizim ziyaret ve ziyafetlerimiz de öyle mi ki? Birisi çıkıp sorsa bi-ze, yahu nedir bu yaptıklarınız? Nedir bu hayatınız? Nedir bu amelleriniz? Kim dedi de böyle yapıyorsunuz? Kim istedi de böyle davranıyorsunuz? Galiba bizim de diyeceğimiz aynen onlar gibi olacaktır. Meselâ kan abdesti bozar mı? Neden? Kim dedi diye? Sabah namazının sünneti iki rekat mı? Neden? Abdestte baş mı meshedilir? Neden? Gusülde tüm vücut yıkanır mı? Neden? Seferde farzlar kısaltılır mı? Neden? Eh babam rahmetlikten öyle gördümse, hocam rahmetlik böyle yapardı ise o zaman Nisâdaki, ya da Mâide’deki âyet gibi olmaz mı? İkisini de okuyalım: “Onlara: “Allah'ın indirdiğine ve Peygambere gelin” dendiği zaman münâfıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisâ 61) Söyleyin bu âyete göre ne olur bizim durumumuz? Bakın Mâi-de’deki âyeti de okuyayım: “Onlara, “Gelin Allah'ın indirdiği Kitaba ve peygambere uyun” dendiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter" derler; ya ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kimselerse? (Mâide 104) Evet görüyor musunuz? Onlara gelin Allah’ın indirdiğine teslim olalım, gelin peygambere tabi olalım, gelin dinimizi, gelin inancımızı, gelin amelimizi, gelin abdestimizi, namazımızı kitap ve sünnet belirlesin dendiğinde derler ki; bize babalarımızdan intikal eden yeterlidir. Babamdan ne öğrenmişsem bana yeter. Babamınkini öğrendim, hocamınkini öğrendim eğer bir de Allah ve Resûlününkini öğrenirsem işler karışır. Hem şu anda para kazanmaktan, köşe dönmekten vaktim de yok ona. Bir abdest için elli sayfa okuyamam. Bir namaz için şu kadar sayfa okuyamam. Bir teyemmüm için bu kadar zaman ayıramam. Eğer bu işlere bu kadar zaman ayırırsam benim işim biter. Halim kül olur. Sanki adamın önünde bundan çok önemli işleri varmış gibi. Böyle diyenlere atamız diyordu ki:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra:
84,89. “Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetlerine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların di-riltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.” Ya Rabbi benim için sonraki nesillerde sadâkat lisanı kıl. Yâni benim için, benim hakkımda sonraki nesillerde sadâkati konu edinen, sıdkı gündeme getiren, tasdiki gündemde tutan, hep tasdiki konuşan lisan lütfeyle ya Rabbi. Hep ben konuşulunca, ben gündeme gelince hep sadâkat gündeme gelsin, tasdik gündemde olsun. Veya ya Rabbi sadâkati konuşanlar beni de gündeme getirsinler, beni de hatırlasınlar. Ne büyük şeref değil mi? Bulunduğumuz makamda, bulunduğumuz konumda haktan, sadâkatten konuşulunca siz konuşulmuş olacak, siz gündeme gelmiş olacaksınız. Hakla, hakikatle siz özdeş hale geleceksiniz. Veya hakkı, hakikati hatırlatma, gündeme getirme görevi sizin olacak. Hak gündeme gelince o hakkın savunucusu, tebliğ edicisi, öğreticisi, yaşayıcısı olarak insanlar ana zarında hep siz çağrıştırılacaksınız. İnsanlar sizinle hep hakkı hatırlayacaklar, siz akıllarına gelince hep güzel şeyler hatırlayacaklar. Evet siz hatırlanınca yalan dolan, şaklabanlıklar, ukalalıklar, lüzumsuzluklar, haksızlıklar, günâhlar, isyanlar değil sadece güzel şeyler akla gelecek. İstemez misiniz bunu? Kim istemez ki bunu? İşte atamız da bunu istiyordu Allah’tan. Ya Rabbi beni kötü şeyler yapan, kötü şeyler konuşan, kötülükler peşine düşen ve gerek insanlar arasında yaşarken hatırlandığında, gerekse ölüp giderken kötü birisi olarak hatırlanan, çevresine, ailesine, çoluk çocuğuna çok kötü yollar, çok kötü çığırlar, çok kötü usuller bırakarak çekip giden birisi yapma ya Rabbi. Bana hayatımda öyle güzel ameller, öyle güzel tavırlar nasip et ki, öyle güzel bir Müslümanlık yaşamama imkân ver ki bu benim arkamdan gelecek çocuklarım için de örnek olsun ya Rabbi. Bir de beni naim cennetlerinin varislerinden kıl ya Rabbi. Naim cennetlerine, nimet cennetlerine girenlerden eyle beni ya Rabbi. Nimetlere gark olan ortamın insanlarından eyle beni. vâris olmak, yâni birisi öldü de onun yerine, onun mülküne vâris olmak değildir. Buraya aslında falan falan kişiler gelecekti, ama onlar iman yerine küfrü ve şirki tercih ettiklerinden, iradelerini cennete değil de cehenneme kullandıklarından, buraları hak edemediklerinden cehenneme gittiler, alın buralar sizin olsun denecek mü’minlere ve işte böylece kâfirlerin cennete boş kalan yerlerine Müslümanlar vâris olacaklar anlıyoruz. Evet atamız İbrahîm (a.s) hem ya Rabbi beni cenneti hak edenlerden eyle derken hem de oraya vâris olanlardan eyle diye dua ediyor. Babam sapıklardandır ya Rabbi, onu da lütfunla mağfiret edip yarlığayıver, bağışlayıver, huysuzluğunu, hatalarını örtüver, görmeyiver, hesaba katmayıver ya Rabbi. Evet kitabımızın değişik yerlerinde değişik ifadelerle anlatılan atamız İbrahîm (a.s) in böyle bir duası var. Ama biz biliyoruz ki böyle kâfir, müşrik bir babaya istiğfar etmek caiz değildir âyeti gelip de Rabb’imiz kendisini uyarınca atamız babası hakkında bu tür istiğfardan vazgeçiverdi. İbrahîm (a.s) in müşrik olan babası hakkındaki bu istiğfarı babası hayatta iken, henüz dönme, tevbe etme fırsatı varken bağışlanma ile ilgili olduğunu, bağışlanmanın da imanla ilgili olduğunu bildiği için hayatta iken ya Rabbi sen onun aklını başına getir de iman etmesini sağla, iman nimetini ona bahşet şeklinde yorumlamışlar. Yâni henüz hayattaysa buna iman yolunu göster, hidâyet yolunu göster, gidişini değiştir diye dua etmek caizdir. Ama kâfir olarak, müşrik olarak öldüğü belli olduktan sonra artık böyle bir insan için dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. Bazıları da demişler ki, işte İbrahîm (a.s) babasının kendisine yaptığı zulümleri karşısında ülkesini terk edip hicret ederken ona şöyle demişti: “İbrahîm şöyle cevap verdi: “Sana selâm olsun. Senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim, çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.” (Meryem 47) Baba, sana selâm olsun. Ben senin için esenlik diliyorum. Rabb’ım sana selâmet versin, hidâyet lütfetsin. Ben babam olarak sana karşı asla bir düşmanlık düşünmüyorum. Benden sana hiç bir kötülük gelmeyecek. Seni üzecek bir davranışta bulanmayacağım. Sadece senin hidâyetin için Rabb’ıma dua ve istiğfar edeceğim. Rab-b’ımdan seni mağfiret etmesini, günâhlarını bağışlamasını ve seni hidâyetine ulaştırmasını dileyeceğim. Çünkü Rabb’ım bana karşı çok lütufkardır. Şimdiye kadar benim dualarımı kabul buyurmuştur dedi ve ona verdiği bu sözden ötürü de: “Rabb’imiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı babamı ve inananları bağışla.” (İbrahîm 41) Demiş, ama arkasından bir mü’minin kâfir olarak öldüğü zâhir olan bir kimseye babası bile olsa istiğfar etmesinin caiz olmadığını anlar anlamaz hemen bundan vazgeçti demişler. Nitekim Rasûlullah efendimiz de amcası için istiğfar etmişti de sonradan bunun caiz olmadığını anlar anlamaz vazgeçivermiştir. Evet İbrahîm atamızın duası devam ediyor: Bir de; ba’s gününde, kıyâmet gününde, diriliş gününde ki: Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği o günde beni rezil rüsva etme, beni perişan etme ya Rabbi. Yâni babası kâfir olarak bir kimse olarak, kâfir bir babanın oğlu olarak, bir kâfirin evlâdı olarak ben o gün rezil rüsva olacağım. Ya Rabbi, ne olur beni böyle rezil rüsva bir konumda tutma! şeklinde tefsir edenler olmuşsa da mânâ pek öyle değil gibi, bun-dan genel bir mânânın olduğunu anlıyorum ben. Bundan daha genel bir mânâ ile, ya Rabbi beni o diriliş gününde günâhları çok olup, sevabı az olup cenneti hak edemeyen reziller içinde eyleme beni ya Rabbi diye dua etmiş olabilecektir İbrahîm (a.s). Ve o ba’s gününü, diriliş gününü tarif ediyor İbrahîm (a.s). O gün ne malın faydası var, ne de evlâdın. Mal da evlâd-u ayal da beş para etmez o gün. O gün ne ananın faydası var, ne de babanın. O gün ancak faydası olacak olan selim bir kalp, teslim bir kalp, Müslüman bir kalptir. Allah’a böyle teslim bir kalple gelenler ancak fayda göreceklerdir o gün. İşte kişi ancak böyle bir kalpten fayda görecektir. Geri kalan ana, baba, evlât, kavim, mal, mülk hiçbir şey ifade etmeyecek, hiç bir fayda sağlamayacak insana. Ben evlât olarak peygamber olmuşum, ama babam kâfirmiş İbrahîm gibi. Benim ona hiçbir faydam olmayacaktır. Ya da onun bana hiçbir zararı dokunmayacaktır, ben ona karşı görevimi yapmışsam. Öyleyse selim bir kalple, Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına ve elçisinin sünnetine teslim olmuş bir kalple Allah’ın huzuruna gitmekten başka çaremiz yoktur. Efendim filanların Allah’la arası iyidir, eğer ben de onlarla aramı iyileştirebilirsem kurtulurum, onların bana faydası dokunur düşünmeyelim. Sadece Allah’la aramızı düzeltmeden yana, Allah’a teslim olmadan yana tavır alalım, Allah yardımcımız olsun.
84,89. “Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetlerine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların di-riltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.” Ya Rabbi benim için sonraki nesillerde sadâkat lisanı kıl. Yâni benim için, benim hakkımda sonraki nesillerde sadâkati konu edinen, sıdkı gündeme getiren, tasdiki gündemde tutan, hep tasdiki konuşan lisan lütfeyle ya Rabbi. Hep ben konuşulunca, ben gündeme gelince hep sadâkat gündeme gelsin, tasdik gündemde olsun. Veya ya Rabbi sadâkati konuşanlar beni de gündeme getirsinler, beni de hatırlasınlar. Ne büyük şeref değil mi? Bulunduğumuz makamda, bulunduğumuz konumda haktan, sadâkatten konuşulunca siz konuşulmuş olacak, siz gündeme gelmiş olacaksınız. Hakla, hakikatle siz özdeş hale geleceksiniz. Veya hakkı, hakikati hatırlatma, gündeme getirme görevi sizin olacak. Hak gündeme gelince o hakkın savunucusu, tebliğ edicisi, öğreticisi, yaşayıcısı olarak insanlar ana zarında hep siz çağrıştırılacaksınız. İnsanlar sizinle hep hakkı hatırlayacaklar, siz akıllarına gelince hep güzel şeyler hatırlayacaklar. Evet siz hatırlanınca yalan dolan, şaklabanlıklar, ukalalıklar, lüzumsuzluklar, haksızlıklar, günâhlar, isyanlar değil sadece güzel şeyler akla gelecek. İstemez misiniz bunu? Kim istemez ki bunu? İşte atamız da bunu istiyordu Allah’tan. Ya Rabbi beni kötü şeyler yapan, kötü şeyler konuşan, kötülükler peşine düşen ve gerek insanlar arasında yaşarken hatırlandığında, gerekse ölüp giderken kötü birisi olarak hatırlanan, çevresine, ailesine, çoluk çocuğuna çok kötü yollar, çok kötü çığırlar, çok kötü usuller bırakarak çekip giden birisi yapma ya Rabbi. Bana hayatımda öyle güzel ameller, öyle güzel tavırlar nasip et ki, öyle güzel bir Müslümanlık yaşamama imkân ver ki bu benim arkamdan gelecek çocuklarım için de örnek olsun ya Rabbi. Bir de beni naim cennetlerinin varislerinden kıl ya Rabbi. Naim cennetlerine, nimet cennetlerine girenlerden eyle beni ya Rabbi. Nimetlere gark olan ortamın insanlarından eyle beni. vâris olmak, yâni birisi öldü de onun yerine, onun mülküne vâris olmak değildir. Buraya aslında falan falan kişiler gelecekti, ama onlar iman yerine küfrü ve şirki tercih ettiklerinden, iradelerini cennete değil de cehenneme kullandıklarından, buraları hak edemediklerinden cehenneme gittiler, alın buralar sizin olsun denecek mü’minlere ve işte böylece kâfirlerin cennete boş kalan yerlerine Müslümanlar vâris olacaklar anlıyoruz. Evet atamız İbrahîm (a.s) hem ya Rabbi beni cenneti hak edenlerden eyle derken hem de oraya vâris olanlardan eyle diye dua ediyor. Babam sapıklardandır ya Rabbi, onu da lütfunla mağfiret edip yarlığayıver, bağışlayıver, huysuzluğunu, hatalarını örtüver, görmeyiver, hesaba katmayıver ya Rabbi. Evet kitabımızın değişik yerlerinde değişik ifadelerle anlatılan atamız İbrahîm (a.s) in böyle bir duası var. Ama biz biliyoruz ki böyle kâfir, müşrik bir babaya istiğfar etmek caiz değildir âyeti gelip de Rabb’imiz kendisini uyarınca atamız babası hakkında bu tür istiğfardan vazgeçiverdi. İbrahîm (a.s) in müşrik olan babası hakkındaki bu istiğfarı babası hayatta iken, henüz dönme, tevbe etme fırsatı varken bağışlanma ile ilgili olduğunu, bağışlanmanın da imanla ilgili olduğunu bildiği için hayatta iken ya Rabbi sen onun aklını başına getir de iman etmesini sağla, iman nimetini ona bahşet şeklinde yorumlamışlar. Yâni henüz hayattaysa buna iman yolunu göster, hidâyet yolunu göster, gidişini değiştir diye dua etmek caizdir. Ama kâfir olarak, müşrik olarak öldüğü belli olduktan sonra artık böyle bir insan için dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. Bazıları da demişler ki, işte İbrahîm (a.s) babasının kendisine yaptığı zulümleri karşısında ülkesini terk edip hicret ederken ona şöyle demişti: “İbrahîm şöyle cevap verdi: “Sana selâm olsun. Senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim, çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.” (Meryem 47) Baba, sana selâm olsun. Ben senin için esenlik diliyorum. Rabb’ım sana selâmet versin, hidâyet lütfetsin. Ben babam olarak sana karşı asla bir düşmanlık düşünmüyorum. Benden sana hiç bir kötülük gelmeyecek. Seni üzecek bir davranışta bulanmayacağım. Sadece senin hidâyetin için Rabb’ıma dua ve istiğfar edeceğim. Rab-b’ımdan seni mağfiret etmesini, günâhlarını bağışlamasını ve seni hidâyetine ulaştırmasını dileyeceğim. Çünkü Rabb’ım bana karşı çok lütufkardır. Şimdiye kadar benim dualarımı kabul buyurmuştur dedi ve ona verdiği bu sözden ötürü de: “Rabb’imiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı babamı ve inananları bağışla.” (İbrahîm 41) Demiş, ama arkasından bir mü’minin kâfir olarak öldüğü zâhir olan bir kimseye babası bile olsa istiğfar etmesinin caiz olmadığını anlar anlamaz hemen bundan vazgeçti demişler. Nitekim Rasûlullah efendimiz de amcası için istiğfar etmişti de sonradan bunun caiz olmadığını anlar anlamaz vazgeçivermiştir. Evet İbrahîm atamızın duası devam ediyor: Bir de; ba’s gününde, kıyâmet gününde, diriliş gününde ki: Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği o günde beni rezil rüsva etme, beni perişan etme ya Rabbi. Yâni babası kâfir olarak bir kimse olarak, kâfir bir babanın oğlu olarak, bir kâfirin evlâdı olarak ben o gün rezil rüsva olacağım. Ya Rabbi, ne olur beni böyle rezil rüsva bir konumda tutma! şeklinde tefsir edenler olmuşsa da mânâ pek öyle değil gibi, bun-dan genel bir mânânın olduğunu anlıyorum ben. Bundan daha genel bir mânâ ile, ya Rabbi beni o diriliş gününde günâhları çok olup, sevabı az olup cenneti hak edemeyen reziller içinde eyleme beni ya Rabbi diye dua etmiş olabilecektir İbrahîm (a.s). Ve o ba’s gününü, diriliş gününü tarif ediyor İbrahîm (a.s). O gün ne malın faydası var, ne de evlâdın. Mal da evlâd-u ayal da beş para etmez o gün. O gün ne ananın faydası var, ne de babanın. O gün ancak faydası olacak olan selim bir kalp, teslim bir kalp, Müslüman bir kalptir. Allah’a böyle teslim bir kalple gelenler ancak fayda göreceklerdir o gün. İşte kişi ancak böyle bir kalpten fayda görecektir. Geri kalan ana, baba, evlât, kavim, mal, mülk hiçbir şey ifade etmeyecek, hiç bir fayda sağlamayacak insana. Ben evlât olarak peygamber olmuşum, ama babam kâfirmiş İbrahîm gibi. Benim ona hiçbir faydam olmayacaktır. Ya da onun bana hiçbir zararı dokunmayacaktır, ben ona karşı görevimi yapmışsam. Öyleyse selim bir kalple, Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına ve elçisinin sünnetine teslim olmuş bir kalple Allah’ın huzuruna gitmekten başka çaremiz yoktur. Efendim filanların Allah’la arası iyidir, eğer ben de onlarla aramı iyileştirebilirsem kurtulurum, onların bana faydası dokunur düşünmeyelim. Sadece Allah’la aramızı düzeltmeden yana, Allah’a teslim olmadan yana tavır alalım, Allah yardımcımız olsun.
84,89. “Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetlerine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların di-riltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.” Ya Rabbi benim için sonraki nesillerde sadâkat lisanı kıl. Yâni benim için, benim hakkımda sonraki nesillerde sadâkati konu edinen, sıdkı gündeme getiren, tasdiki gündemde tutan, hep tasdiki konuşan lisan lütfeyle ya Rabbi. Hep ben konuşulunca, ben gündeme gelince hep sadâkat gündeme gelsin, tasdik gündemde olsun. Veya ya Rabbi sadâkati konuşanlar beni de gündeme getirsinler, beni de hatırlasınlar. Ne büyük şeref değil mi? Bulunduğumuz makamda, bulunduğumuz konumda haktan, sadâkatten konuşulunca siz konuşulmuş olacak, siz gündeme gelmiş olacaksınız. Hakla, hakikatle siz özdeş hale geleceksiniz. Veya hakkı, hakikati hatırlatma, gündeme getirme görevi sizin olacak. Hak gündeme gelince o hakkın savunucusu, tebliğ edicisi, öğreticisi, yaşayıcısı olarak insanlar ana zarında hep siz çağrıştırılacaksınız. İnsanlar sizinle hep hakkı hatırlayacaklar, siz akıllarına gelince hep güzel şeyler hatırlayacaklar. Evet siz hatırlanınca yalan dolan, şaklabanlıklar, ukalalıklar, lüzumsuzluklar, haksızlıklar, günâhlar, isyanlar değil sadece güzel şeyler akla gelecek. İstemez misiniz bunu? Kim istemez ki bunu? İşte atamız da bunu istiyordu Allah’tan. Ya Rabbi beni kötü şeyler yapan, kötü şeyler konuşan, kötülükler peşine düşen ve gerek insanlar arasında yaşarken hatırlandığında, gerekse ölüp giderken kötü birisi olarak hatırlanan, çevresine, ailesine, çoluk çocuğuna çok kötü yollar, çok kötü çığırlar, çok kötü usuller bırakarak çekip giden birisi yapma ya Rabbi. Bana hayatımda öyle güzel ameller, öyle güzel tavırlar nasip et ki, öyle güzel bir Müslümanlık yaşamama imkân ver ki bu benim arkamdan gelecek çocuklarım için de örnek olsun ya Rabbi. Bir de beni naim cennetlerinin varislerinden kıl ya Rabbi. Naim cennetlerine, nimet cennetlerine girenlerden eyle beni ya Rabbi. Nimetlere gark olan ortamın insanlarından eyle beni. vâris olmak, yâni birisi öldü de onun yerine, onun mülküne vâris olmak değildir. Buraya aslında falan falan kişiler gelecekti, ama onlar iman yerine küfrü ve şirki tercih ettiklerinden, iradelerini cennete değil de cehenneme kullandıklarından, buraları hak edemediklerinden cehenneme gittiler, alın buralar sizin olsun denecek mü’minlere ve işte böylece kâfirlerin cennete boş kalan yerlerine Müslümanlar vâris olacaklar anlıyoruz. Evet atamız İbrahîm (a.s) hem ya Rabbi beni cenneti hak edenlerden eyle derken hem de oraya vâris olanlardan eyle diye dua ediyor. Babam sapıklardandır ya Rabbi, onu da lütfunla mağfiret edip yarlığayıver, bağışlayıver, huysuzluğunu, hatalarını örtüver, görmeyiver, hesaba katmayıver ya Rabbi. Evet kitabımızın değişik yerlerinde değişik ifadelerle anlatılan atamız İbrahîm (a.s) in böyle bir duası var. Ama biz biliyoruz ki böyle kâfir, müşrik bir babaya istiğfar etmek caiz değildir âyeti gelip de Rabb’imiz kendisini uyarınca atamız babası hakkında bu tür istiğfardan vazgeçiverdi. İbrahîm (a.s) in müşrik olan babası hakkındaki bu istiğfarı babası hayatta iken, henüz dönme, tevbe etme fırsatı varken bağışlanma ile ilgili olduğunu, bağışlanmanın da imanla ilgili olduğunu bildiği için hayatta iken ya Rabbi sen onun aklını başına getir de iman etmesini sağla, iman nimetini ona bahşet şeklinde yorumlamışlar. Yâni henüz hayattaysa buna iman yolunu göster, hidâyet yolunu göster, gidişini değiştir diye dua etmek caizdir. Ama kâfir olarak, müşrik olarak öldüğü belli olduktan sonra artık böyle bir insan için dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. Bazıları da demişler ki, işte İbrahîm (a.s) babasının kendisine yaptığı zulümleri karşısında ülkesini terk edip hicret ederken ona şöyle demişti: “İbrahîm şöyle cevap verdi: “Sana selâm olsun. Senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim, çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.” (Meryem 47) Baba, sana selâm olsun. Ben senin için esenlik diliyorum. Rabb’ım sana selâmet versin, hidâyet lütfetsin. Ben babam olarak sana karşı asla bir düşmanlık düşünmüyorum. Benden sana hiç bir kötülük gelmeyecek. Seni üzecek bir davranışta bulanmayacağım. Sadece senin hidâyetin için Rabb’ıma dua ve istiğfar edeceğim. Rab-b’ımdan seni mağfiret etmesini, günâhlarını bağışlamasını ve seni hidâyetine ulaştırmasını dileyeceğim. Çünkü Rabb’ım bana karşı çok lütufkardır. Şimdiye kadar benim dualarımı kabul buyurmuştur dedi ve ona verdiği bu sözden ötürü de: “Rabb’imiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı babamı ve inananları bağışla.” (İbrahîm 41) Demiş, ama arkasından bir mü’minin kâfir olarak öldüğü zâhir olan bir kimseye babası bile olsa istiğfar etmesinin caiz olmadığını anlar anlamaz hemen bundan vazgeçti demişler. Nitekim Rasûlullah efendimiz de amcası için istiğfar etmişti de sonradan bunun caiz olmadığını anlar anlamaz vazgeçivermiştir. Evet İbrahîm atamızın duası devam ediyor: Bir de; ba’s gününde, kıyâmet gününde, diriliş gününde ki: Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği o günde beni rezil rüsva etme, beni perişan etme ya Rabbi. Yâni babası kâfir olarak bir kimse olarak, kâfir bir babanın oğlu olarak, bir kâfirin evlâdı olarak ben o gün rezil rüsva olacağım. Ya Rabbi, ne olur beni böyle rezil rüsva bir konumda tutma! şeklinde tefsir edenler olmuşsa da mânâ pek öyle değil gibi, bun-dan genel bir mânânın olduğunu anlıyorum ben. Bundan daha genel bir mânâ ile, ya Rabbi beni o diriliş gününde günâhları çok olup, sevabı az olup cenneti hak edemeyen reziller içinde eyleme beni ya Rabbi diye dua etmiş olabilecektir İbrahîm (a.s). Ve o ba’s gününü, diriliş gününü tarif ediyor İbrahîm (a.s). O gün ne malın faydası var, ne de evlâdın. Mal da evlâd-u ayal da beş para etmez o gün. O gün ne ananın faydası var, ne de babanın. O gün ancak faydası olacak olan selim bir kalp, teslim bir kalp, Müslüman bir kalptir. Allah’a böyle teslim bir kalple gelenler ancak fayda göreceklerdir o gün. İşte kişi ancak böyle bir kalpten fayda görecektir. Geri kalan ana, baba, evlât, kavim, mal, mülk hiçbir şey ifade etmeyecek, hiç bir fayda sağlamayacak insana. Ben evlât olarak peygamber olmuşum, ama babam kâfirmiş İbrahîm gibi. Benim ona hiçbir faydam olmayacaktır. Ya da onun bana hiçbir zararı dokunmayacaktır, ben ona karşı görevimi yapmışsam. Öyleyse selim bir kalple, Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına ve elçisinin sünnetine teslim olmuş bir kalple Allah’ın huzuruna gitmekten başka çaremiz yoktur. Efendim filanların Allah’la arası iyidir, eğer ben de onlarla aramı iyileştirebilirsem kurtulurum, onların bana faydası dokunur düşünmeyelim. Sadece Allah’la aramızı düzeltmeden yana, Allah’a teslim olmadan yana tavır alalım, Allah yardımcımız olsun.
84,89. “Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetlerine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların di-riltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.” Ya Rabbi benim için sonraki nesillerde sadâkat lisanı kıl. Yâni benim için, benim hakkımda sonraki nesillerde sadâkati konu edinen, sıdkı gündeme getiren, tasdiki gündemde tutan, hep tasdiki konuşan lisan lütfeyle ya Rabbi. Hep ben konuşulunca, ben gündeme gelince hep sadâkat gündeme gelsin, tasdik gündemde olsun. Veya ya Rabbi sadâkati konuşanlar beni de gündeme getirsinler, beni de hatırlasınlar. Ne büyük şeref değil mi? Bulunduğumuz makamda, bulunduğumuz konumda haktan, sadâkatten konuşulunca siz konuşulmuş olacak, siz gündeme gelmiş olacaksınız. Hakla, hakikatle siz özdeş hale geleceksiniz. Veya hakkı, hakikati hatırlatma, gündeme getirme görevi sizin olacak. Hak gündeme gelince o hakkın savunucusu, tebliğ edicisi, öğreticisi, yaşayıcısı olarak insanlar ana zarında hep siz çağrıştırılacaksınız. İnsanlar sizinle hep hakkı hatırlayacaklar, siz akıllarına gelince hep güzel şeyler hatırlayacaklar. Evet siz hatırlanınca yalan dolan, şaklabanlıklar, ukalalıklar, lüzumsuzluklar, haksızlıklar, günâhlar, isyanlar değil sadece güzel şeyler akla gelecek. İstemez misiniz bunu? Kim istemez ki bunu? İşte atamız da bunu istiyordu Allah’tan. Ya Rabbi beni kötü şeyler yapan, kötü şeyler konuşan, kötülükler peşine düşen ve gerek insanlar arasında yaşarken hatırlandığında, gerekse ölüp giderken kötü birisi olarak hatırlanan, çevresine, ailesine, çoluk çocuğuna çok kötü yollar, çok kötü çığırlar, çok kötü usuller bırakarak çekip giden birisi yapma ya Rabbi. Bana hayatımda öyle güzel ameller, öyle güzel tavırlar nasip et ki, öyle güzel bir Müslümanlık yaşamama imkân ver ki bu benim arkamdan gelecek çocuklarım için de örnek olsun ya Rabbi. Bir de beni naim cennetlerinin varislerinden kıl ya Rabbi. Naim cennetlerine, nimet cennetlerine girenlerden eyle beni ya Rabbi. Nimetlere gark olan ortamın insanlarından eyle beni. vâris olmak, yâni birisi öldü de onun yerine, onun mülküne vâris olmak değildir. Buraya aslında falan falan kişiler gelecekti, ama onlar iman yerine küfrü ve şirki tercih ettiklerinden, iradelerini cennete değil de cehenneme kullandıklarından, buraları hak edemediklerinden cehenneme gittiler, alın buralar sizin olsun denecek mü’minlere ve işte böylece kâfirlerin cennete boş kalan yerlerine Müslümanlar vâris olacaklar anlıyoruz. Evet atamız İbrahîm (a.s) hem ya Rabbi beni cenneti hak edenlerden eyle derken hem de oraya vâris olanlardan eyle diye dua ediyor. Babam sapıklardandır ya Rabbi, onu da lütfunla mağfiret edip yarlığayıver, bağışlayıver, huysuzluğunu, hatalarını örtüver, görmeyiver, hesaba katmayıver ya Rabbi. Evet kitabımızın değişik yerlerinde değişik ifadelerle anlatılan atamız İbrahîm (a.s) in böyle bir duası var. Ama biz biliyoruz ki böyle kâfir, müşrik bir babaya istiğfar etmek caiz değildir âyeti gelip de Rabb’imiz kendisini uyarınca atamız babası hakkında bu tür istiğfardan vazgeçiverdi. İbrahîm (a.s) in müşrik olan babası hakkındaki bu istiğfarı babası hayatta iken, henüz dönme, tevbe etme fırsatı varken bağışlanma ile ilgili olduğunu, bağışlanmanın da imanla ilgili olduğunu bildiği için hayatta iken ya Rabbi sen onun aklını başına getir de iman etmesini sağla, iman nimetini ona bahşet şeklinde yorumlamışlar. Yâni henüz hayattaysa buna iman yolunu göster, hidâyet yolunu göster, gidişini değiştir diye dua etmek caizdir. Ama kâfir olarak, müşrik olarak öldüğü belli olduktan sonra artık böyle bir insan için dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. Bazıları da demişler ki, işte İbrahîm (a.s) babasının kendisine yaptığı zulümleri karşısında ülkesini terk edip hicret ederken ona şöyle demişti: “İbrahîm şöyle cevap verdi: “Sana selâm olsun. Senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim, çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.” (Meryem 47) Baba, sana selâm olsun. Ben senin için esenlik diliyorum. Rabb’ım sana selâmet versin, hidâyet lütfetsin. Ben babam olarak sana karşı asla bir düşmanlık düşünmüyorum. Benden sana hiç bir kötülük gelmeyecek. Seni üzecek bir davranışta bulanmayacağım. Sadece senin hidâyetin için Rabb’ıma dua ve istiğfar edeceğim. Rab-b’ımdan seni mağfiret etmesini, günâhlarını bağışlamasını ve seni hidâyetine ulaştırmasını dileyeceğim. Çünkü Rabb’ım bana karşı çok lütufkardır. Şimdiye kadar benim dualarımı kabul buyurmuştur dedi ve ona verdiği bu sözden ötürü de: “Rabb’imiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı babamı ve inananları bağışla.” (İbrahîm 41) Demiş, ama arkasından bir mü’minin kâfir olarak öldüğü zâhir olan bir kimseye babası bile olsa istiğfar etmesinin caiz olmadığını anlar anlamaz hemen bundan vazgeçti demişler. Nitekim Rasûlullah efendimiz de amcası için istiğfar etmişti de sonradan bunun caiz olmadığını anlar anlamaz vazgeçivermiştir. Evet İbrahîm atamızın duası devam ediyor: Bir de; ba’s gününde, kıyâmet gününde, diriliş gününde ki: Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği o günde beni rezil rüsva etme, beni perişan etme ya Rabbi. Yâni babası kâfir olarak bir kimse olarak, kâfir bir babanın oğlu olarak, bir kâfirin evlâdı olarak ben o gün rezil rüsva olacağım. Ya Rabbi, ne olur beni böyle rezil rüsva bir konumda tutma! şeklinde tefsir edenler olmuşsa da mânâ pek öyle değil gibi, bun-dan genel bir mânânın olduğunu anlıyorum ben. Bundan daha genel bir mânâ ile, ya Rabbi beni o diriliş gününde günâhları çok olup, sevabı az olup cenneti hak edemeyen reziller içinde eyleme beni ya Rabbi diye dua etmiş olabilecektir İbrahîm (a.s). Ve o ba’s gününü, diriliş gününü tarif ediyor İbrahîm (a.s). O gün ne malın faydası var, ne de evlâdın. Mal da evlâd-u ayal da beş para etmez o gün. O gün ne ananın faydası var, ne de babanın. O gün ancak faydası olacak olan selim bir kalp, teslim bir kalp, Müslüman bir kalptir. Allah’a böyle teslim bir kalple gelenler ancak fayda göreceklerdir o gün. İşte kişi ancak böyle bir kalpten fayda görecektir. Geri kalan ana, baba, evlât, kavim, mal, mülk hiçbir şey ifade etmeyecek, hiç bir fayda sağlamayacak insana. Ben evlât olarak peygamber olmuşum, ama babam kâfirmiş İbrahîm gibi. Benim ona hiçbir faydam olmayacaktır. Ya da onun bana hiçbir zararı dokunmayacaktır, ben ona karşı görevimi yapmışsam. Öyleyse selim bir kalple, Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına ve elçisinin sünnetine teslim olmuş bir kalple Allah’ın huzuruna gitmekten başka çaremiz yoktur. Efendim filanların Allah’la arası iyidir, eğer ben de onlarla aramı iyileştirebilirsem kurtulurum, onların bana faydası dokunur düşünmeyelim. Sadece Allah’la aramızı düzeltmeden yana, Allah’a teslim olmadan yana tavır alalım, Allah yardımcımız olsun.
84,89. “Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetlerine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların di-riltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.” Ya Rabbi benim için sonraki nesillerde sadâkat lisanı kıl. Yâni benim için, benim hakkımda sonraki nesillerde sadâkati konu edinen, sıdkı gündeme getiren, tasdiki gündemde tutan, hep tasdiki konuşan lisan lütfeyle ya Rabbi. Hep ben konuşulunca, ben gündeme gelince hep sadâkat gündeme gelsin, tasdik gündemde olsun. Veya ya Rabbi sadâkati konuşanlar beni de gündeme getirsinler, beni de hatırlasınlar. Ne büyük şeref değil mi? Bulunduğumuz makamda, bulunduğumuz konumda haktan, sadâkatten konuşulunca siz konuşulmuş olacak, siz gündeme gelmiş olacaksınız. Hakla, hakikatle siz özdeş hale geleceksiniz. Veya hakkı, hakikati hatırlatma, gündeme getirme görevi sizin olacak. Hak gündeme gelince o hakkın savunucusu, tebliğ edicisi, öğreticisi, yaşayıcısı olarak insanlar ana zarında hep siz çağrıştırılacaksınız. İnsanlar sizinle hep hakkı hatırlayacaklar, siz akıllarına gelince hep güzel şeyler hatırlayacaklar. Evet siz hatırlanınca yalan dolan, şaklabanlıklar, ukalalıklar, lüzumsuzluklar, haksızlıklar, günâhlar, isyanlar değil sadece güzel şeyler akla gelecek. İstemez misiniz bunu? Kim istemez ki bunu? İşte atamız da bunu istiyordu Allah’tan. Ya Rabbi beni kötü şeyler yapan, kötü şeyler konuşan, kötülükler peşine düşen ve gerek insanlar arasında yaşarken hatırlandığında, gerekse ölüp giderken kötü birisi olarak hatırlanan, çevresine, ailesine, çoluk çocuğuna çok kötü yollar, çok kötü çığırlar, çok kötü usuller bırakarak çekip giden birisi yapma ya Rabbi. Bana hayatımda öyle güzel ameller, öyle güzel tavırlar nasip et ki, öyle güzel bir Müslümanlık yaşamama imkân ver ki bu benim arkamdan gelecek çocuklarım için de örnek olsun ya Rabbi. Bir de beni naim cennetlerinin varislerinden kıl ya Rabbi. Naim cennetlerine, nimet cennetlerine girenlerden eyle beni ya Rabbi. Nimetlere gark olan ortamın insanlarından eyle beni. vâris olmak, yâni birisi öldü de onun yerine, onun mülküne vâris olmak değildir. Buraya aslında falan falan kişiler gelecekti, ama onlar iman yerine küfrü ve şirki tercih ettiklerinden, iradelerini cennete değil de cehenneme kullandıklarından, buraları hak edemediklerinden cehenneme gittiler, alın buralar sizin olsun denecek mü’minlere ve işte böylece kâfirlerin cennete boş kalan yerlerine Müslümanlar vâris olacaklar anlıyoruz. Evet atamız İbrahîm (a.s) hem ya Rabbi beni cenneti hak edenlerden eyle derken hem de oraya vâris olanlardan eyle diye dua ediyor. Babam sapıklardandır ya Rabbi, onu da lütfunla mağfiret edip yarlığayıver, bağışlayıver, huysuzluğunu, hatalarını örtüver, görmeyiver, hesaba katmayıver ya Rabbi. Evet kitabımızın değişik yerlerinde değişik ifadelerle anlatılan atamız İbrahîm (a.s) in böyle bir duası var. Ama biz biliyoruz ki böyle kâfir, müşrik bir babaya istiğfar etmek caiz değildir âyeti gelip de Rabb’imiz kendisini uyarınca atamız babası hakkında bu tür istiğfardan vazgeçiverdi. İbrahîm (a.s) in müşrik olan babası hakkındaki bu istiğfarı babası hayatta iken, henüz dönme, tevbe etme fırsatı varken bağışlanma ile ilgili olduğunu, bağışlanmanın da imanla ilgili olduğunu bildiği için hayatta iken ya Rabbi sen onun aklını başına getir de iman etmesini sağla, iman nimetini ona bahşet şeklinde yorumlamışlar. Yâni henüz hayattaysa buna iman yolunu göster, hidâyet yolunu göster, gidişini değiştir diye dua etmek caizdir. Ama kâfir olarak, müşrik olarak öldüğü belli olduktan sonra artık böyle bir insan için dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. Bazıları da demişler ki, işte İbrahîm (a.s) babasının kendisine yaptığı zulümleri karşısında ülkesini terk edip hicret ederken ona şöyle demişti: “İbrahîm şöyle cevap verdi: “Sana selâm olsun. Senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim, çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.” (Meryem 47) Baba, sana selâm olsun. Ben senin için esenlik diliyorum. Rabb’ım sana selâmet versin, hidâyet lütfetsin. Ben babam olarak sana karşı asla bir düşmanlık düşünmüyorum. Benden sana hiç bir kötülük gelmeyecek. Seni üzecek bir davranışta bulanmayacağım. Sadece senin hidâyetin için Rabb’ıma dua ve istiğfar edeceğim. Rab-b’ımdan seni mağfiret etmesini, günâhlarını bağışlamasını ve seni hidâyetine ulaştırmasını dileyeceğim. Çünkü Rabb’ım bana karşı çok lütufkardır. Şimdiye kadar benim dualarımı kabul buyurmuştur dedi ve ona verdiği bu sözden ötürü de: “Rabb’imiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı babamı ve inananları bağışla.” (İbrahîm 41) Demiş, ama arkasından bir mü’minin kâfir olarak öldüğü zâhir olan bir kimseye babası bile olsa istiğfar etmesinin caiz olmadığını anlar anlamaz hemen bundan vazgeçti demişler. Nitekim Rasûlullah efendimiz de amcası için istiğfar etmişti de sonradan bunun caiz olmadığını anlar anlamaz vazgeçivermiştir. Evet İbrahîm atamızın duası devam ediyor: Bir de; ba’s gününde, kıyâmet gününde, diriliş gününde ki: Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği o günde beni rezil rüsva etme, beni perişan etme ya Rabbi. Yâni babası kâfir olarak bir kimse olarak, kâfir bir babanın oğlu olarak, bir kâfirin evlâdı olarak ben o gün rezil rüsva olacağım. Ya Rabbi, ne olur beni böyle rezil rüsva bir konumda tutma! şeklinde tefsir edenler olmuşsa da mânâ pek öyle değil gibi, bun-dan genel bir mânânın olduğunu anlıyorum ben. Bundan daha genel bir mânâ ile, ya Rabbi beni o diriliş gününde günâhları çok olup, sevabı az olup cenneti hak edemeyen reziller içinde eyleme beni ya Rabbi diye dua etmiş olabilecektir İbrahîm (a.s). Ve o ba’s gününü, diriliş gününü tarif ediyor İbrahîm (a.s). O gün ne malın faydası var, ne de evlâdın. Mal da evlâd-u ayal da beş para etmez o gün. O gün ne ananın faydası var, ne de babanın. O gün ancak faydası olacak olan selim bir kalp, teslim bir kalp, Müslüman bir kalptir. Allah’a böyle teslim bir kalple gelenler ancak fayda göreceklerdir o gün. İşte kişi ancak böyle bir kalpten fayda görecektir. Geri kalan ana, baba, evlât, kavim, mal, mülk hiçbir şey ifade etmeyecek, hiç bir fayda sağlamayacak insana. Ben evlât olarak peygamber olmuşum, ama babam kâfirmiş İbrahîm gibi. Benim ona hiçbir faydam olmayacaktır. Ya da onun bana hiçbir zararı dokunmayacaktır, ben ona karşı görevimi yapmışsam. Öyleyse selim bir kalple, Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına ve elçisinin sünnetine teslim olmuş bir kalple Allah’ın huzuruna gitmekten başka çaremiz yoktur. Efendim filanların Allah’la arası iyidir, eğer ben de onlarla aramı iyileştirebilirsem kurtulurum, onların bana faydası dokunur düşünmeyelim. Sadece Allah’la aramızı düzeltmeden yana, Allah’a teslim olmadan yana tavır alalım, Allah yardımcımız olsun.
84,89. “Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetlerine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların di-riltileceği gün, Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti.” Ya Rabbi benim için sonraki nesillerde sadâkat lisanı kıl. Yâni benim için, benim hakkımda sonraki nesillerde sadâkati konu edinen, sıdkı gündeme getiren, tasdiki gündemde tutan, hep tasdiki konuşan lisan lütfeyle ya Rabbi. Hep ben konuşulunca, ben gündeme gelince hep sadâkat gündeme gelsin, tasdik gündemde olsun. Veya ya Rabbi sadâkati konuşanlar beni de gündeme getirsinler, beni de hatırlasınlar. Ne büyük şeref değil mi? Bulunduğumuz makamda, bulunduğumuz konumda haktan, sadâkatten konuşulunca siz konuşulmuş olacak, siz gündeme gelmiş olacaksınız. Hakla, hakikatle siz özdeş hale geleceksiniz. Veya hakkı, hakikati hatırlatma, gündeme getirme görevi sizin olacak. Hak gündeme gelince o hakkın savunucusu, tebliğ edicisi, öğreticisi, yaşayıcısı olarak insanlar ana zarında hep siz çağrıştırılacaksınız. İnsanlar sizinle hep hakkı hatırlayacaklar, siz akıllarına gelince hep güzel şeyler hatırlayacaklar. Evet siz hatırlanınca yalan dolan, şaklabanlıklar, ukalalıklar, lüzumsuzluklar, haksızlıklar, günâhlar, isyanlar değil sadece güzel şeyler akla gelecek. İstemez misiniz bunu? Kim istemez ki bunu? İşte atamız da bunu istiyordu Allah’tan. Ya Rabbi beni kötü şeyler yapan, kötü şeyler konuşan, kötülükler peşine düşen ve gerek insanlar arasında yaşarken hatırlandığında, gerekse ölüp giderken kötü birisi olarak hatırlanan, çevresine, ailesine, çoluk çocuğuna çok kötü yollar, çok kötü çığırlar, çok kötü usuller bırakarak çekip giden birisi yapma ya Rabbi. Bana hayatımda öyle güzel ameller, öyle güzel tavırlar nasip et ki, öyle güzel bir Müslümanlık yaşamama imkân ver ki bu benim arkamdan gelecek çocuklarım için de örnek olsun ya Rabbi. Bir de beni naim cennetlerinin varislerinden kıl ya Rabbi. Naim cennetlerine, nimet cennetlerine girenlerden eyle beni ya Rabbi. Nimetlere gark olan ortamın insanlarından eyle beni. vâris olmak, yâni birisi öldü de onun yerine, onun mülküne vâris olmak değildir. Buraya aslında falan falan kişiler gelecekti, ama onlar iman yerine küfrü ve şirki tercih ettiklerinden, iradelerini cennete değil de cehenneme kullandıklarından, buraları hak edemediklerinden cehenneme gittiler, alın buralar sizin olsun denecek mü’minlere ve işte böylece kâfirlerin cennete boş kalan yerlerine Müslümanlar vâris olacaklar anlıyoruz. Evet atamız İbrahîm (a.s) hem ya Rabbi beni cenneti hak edenlerden eyle derken hem de oraya vâris olanlardan eyle diye dua ediyor. Babam sapıklardandır ya Rabbi, onu da lütfunla mağfiret edip yarlığayıver, bağışlayıver, huysuzluğunu, hatalarını örtüver, görmeyiver, hesaba katmayıver ya Rabbi. Evet kitabımızın değişik yerlerinde değişik ifadelerle anlatılan atamız İbrahîm (a.s) in böyle bir duası var. Ama biz biliyoruz ki böyle kâfir, müşrik bir babaya istiğfar etmek caiz değildir âyeti gelip de Rabb’imiz kendisini uyarınca atamız babası hakkında bu tür istiğfardan vazgeçiverdi. İbrahîm (a.s) in müşrik olan babası hakkındaki bu istiğfarı babası hayatta iken, henüz dönme, tevbe etme fırsatı varken bağışlanma ile ilgili olduğunu, bağışlanmanın da imanla ilgili olduğunu bildiği için hayatta iken ya Rabbi sen onun aklını başına getir de iman etmesini sağla, iman nimetini ona bahşet şeklinde yorumlamışlar. Yâni henüz hayattaysa buna iman yolunu göster, hidâyet yolunu göster, gidişini değiştir diye dua etmek caizdir. Ama kâfir olarak, müşrik olarak öldüğü belli olduktan sonra artık böyle bir insan için dua etmek de, istiğfar etmek de caiz değildir. Bazıları da demişler ki, işte İbrahîm (a.s) babasının kendisine yaptığı zulümleri karşısında ülkesini terk edip hicret ederken ona şöyle demişti: “İbrahîm şöyle cevap verdi: “Sana selâm olsun. Senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim, çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır.” (Meryem 47) Baba, sana selâm olsun. Ben senin için esenlik diliyorum. Rabb’ım sana selâmet versin, hidâyet lütfetsin. Ben babam olarak sana karşı asla bir düşmanlık düşünmüyorum. Benden sana hiç bir kötülük gelmeyecek. Seni üzecek bir davranışta bulanmayacağım. Sadece senin hidâyetin için Rabb’ıma dua ve istiğfar edeceğim. Rab-b’ımdan seni mağfiret etmesini, günâhlarını bağışlamasını ve seni hidâyetine ulaştırmasını dileyeceğim. Çünkü Rabb’ım bana karşı çok lütufkardır. Şimdiye kadar benim dualarımı kabul buyurmuştur dedi ve ona verdiği bu sözden ötürü de: “Rabb’imiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı babamı ve inananları bağışla.” (İbrahîm 41) Demiş, ama arkasından bir mü’minin kâfir olarak öldüğü zâhir olan bir kimseye babası bile olsa istiğfar etmesinin caiz olmadığını anlar anlamaz hemen bundan vazgeçti demişler. Nitekim Rasûlullah efendimiz de amcası için istiğfar etmişti de sonradan bunun caiz olmadığını anlar anlamaz vazgeçivermiştir. Evet İbrahîm atamızın duası devam ediyor: Bir de; ba’s gününde, kıyâmet gününde, diriliş gününde ki: Allah'a temiz bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği o günde beni rezil rüsva etme, beni perişan etme ya Rabbi. Yâni babası kâfir olarak bir kimse olarak, kâfir bir babanın oğlu olarak, bir kâfirin evlâdı olarak ben o gün rezil rüsva olacağım. Ya Rabbi, ne olur beni böyle rezil rüsva bir konumda tutma! şeklinde tefsir edenler olmuşsa da mânâ pek öyle değil gibi, bun-dan genel bir mânânın olduğunu anlıyorum ben. Bundan daha genel bir mânâ ile, ya Rabbi beni o diriliş gününde günâhları çok olup, sevabı az olup cenneti hak edemeyen reziller içinde eyleme beni ya Rabbi diye dua etmiş olabilecektir İbrahîm (a.s). Ve o ba’s gününü, diriliş gününü tarif ediyor İbrahîm (a.s). O gün ne malın faydası var, ne de evlâdın. Mal da evlâd-u ayal da beş para etmez o gün. O gün ne ananın faydası var, ne de babanın. O gün ancak faydası olacak olan selim bir kalp, teslim bir kalp, Müslüman bir kalptir. Allah’a böyle teslim bir kalple gelenler ancak fayda göreceklerdir o gün. İşte kişi ancak böyle bir kalpten fayda görecektir. Geri kalan ana, baba, evlât, kavim, mal, mülk hiçbir şey ifade etmeyecek, hiç bir fayda sağlamayacak insana. Ben evlât olarak peygamber olmuşum, ama babam kâfirmiş İbrahîm gibi. Benim ona hiçbir faydam olmayacaktır. Ya da onun bana hiçbir zararı dokunmayacaktır, ben ona karşı görevimi yapmışsam. Öyleyse selim bir kalple, Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına ve elçisinin sünnetine teslim olmuş bir kalple Allah’ın huzuruna gitmekten başka çaremiz yoktur. Efendim filanların Allah’la arası iyidir, eğer ben de onlarla aramı iyileştirebilirsem kurtulurum, onların bana faydası dokunur düşünmeyelim. Sadece Allah’la aramızı düzeltmeden yana, Allah’a teslim olmadan yana tavır alalım, Allah yardımcımız olsun.
90,91. “O gün cennet Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir.” O gün cennet muttakilere, hayatlarını Allah için yaşayanlara, Allah’ın koruması altına girenlere, Allah’a imanın, Allah’a kulluğun şuurunda olanlara yaklaştırılır. Mahşer yerinde bulunan muttakilere doğru cennet yakınlaştırılır, cennete doğru yürürler. Cennet onlara doğru yürür. Adımlarını atıverip girecek kadar cennet onların ayaklarının dibine getirilir. Veya cennet onların ayaklarının altına döşenir, serilir. Buyurun girin denilir onlara. Uzak değildir cennet. Uzak değiliz cennetten. Hangi şartla? Takva şartıyla tabii. Muttakilere yakındır o cennet. Öyleyse muttaki olmak zorundayız, takva erleri olmak zorundayız. Allah’ın koruması altına girenlerden, Allah’la yol bulanlardan, yollarını Allah’a sorarak bulanlardan, hayatlarını Allah için yaşayanlardan, Allah’ın istediği ve belirlediği biçimde yaşayanlardan olmak zorundayız. Dünyada hesabını böyle yapanlardan olmak zorundayız. İşte o zaman cennet bize çok yakındır. Bunun tamamen aksine cehennem de azgınlara gösterilir. Ya da cehennem azgınlar için azgınlaştırılarak gözleri önüne serilir, arz edilir. Ve o gün o cehennemliklere denilir ki:
90,91. “O gün cennet Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir.” O gün cennet muttakilere, hayatlarını Allah için yaşayanlara, Allah’ın koruması altına girenlere, Allah’a imanın, Allah’a kulluğun şuurunda olanlara yaklaştırılır. Mahşer yerinde bulunan muttakilere doğru cennet yakınlaştırılır, cennete doğru yürürler. Cennet onlara doğru yürür. Adımlarını atıverip girecek kadar cennet onların ayaklarının dibine getirilir. Veya cennet onların ayaklarının altına döşenir, serilir. Buyurun girin denilir onlara. Uzak değildir cennet. Uzak değiliz cennetten. Hangi şartla? Takva şartıyla tabii. Muttakilere yakındır o cennet. Öyleyse muttaki olmak zorundayız, takva erleri olmak zorundayız. Allah’ın koruması altına girenlerden, Allah’la yol bulanlardan, yollarını Allah’a sorarak bulanlardan, hayatlarını Allah için yaşayanlardan, Allah’ın istediği ve belirlediği biçimde yaşayanlardan olmak zorundayız. Dünyada hesabını böyle yapanlardan olmak zorundayız. İşte o zaman cennet bize çok yakındır. Bunun tamamen aksine cehennem de azgınlara gösterilir. Ya da cehennem azgınlar için azgınlaştırılarak gözleri önüne serilir, arz edilir. Ve o gün o cehennemliklere denilir ki:
92,95. “Onlara: “Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu? denilir. Onlar, azgınlar ve iblisin adamları, hepsi, tepe takla oraya atılırlar.” Hani o Allah’ı bırakıp ta, Onun berisinde, Onun dûnunda tapındıklarınız nerede? denir. Hani nerede o Allah berisinde tanrı bildikleriniz? Hani Allah berisinde hayatınızda söz sahibi bildikleriniz? Hani egemenliği kendilerinde gördükleriniz? Hani yasalarını uyulamaya, arzularını yerine getirmeye çalıştıklarınız? Hani dünyada kanunlarına toz kondurmamaya çalıştıklarınız? Hani hatırlarını Allah hatırına tercih ettikleriniz? Hani Allah bizim hayatımıza karışamaz, bizim hayatımızı belirleyecek başka tanrılarımız var diyerek bel bağladıklarınız? Hani nerede siyasal tanrılarınız? Hani ekonomi tanrılarınız? Nerede hukuk tanrılarınız? Nerede düğün dernek tanrılarınız? Nerede kılık kıyafet tanrılarınız? Hani çağırsanıza onları yardımınıza. Onlar şu anda size yardım edebiliyorlar mı? Bırakın size yardım etmelerini, kendilerine bir yardımları dokunabiliyor mu? Hayır hayır onlar, o azgınlar, o azgınlaşanlar, o azgınlaştıranlar, o Allah tanımazlar tepe takla cehenneme atılırlar. Kim bunlar? Her dönemde vardır bunlar. İbrahîm (a.s) döneminde var, Mûsâ (a.s) döneminde var, Muhammed (a.s) döneminde var, bugün var ve kıyâmete hep var olacaklardır bunlar. Allah’a iman etmeyenler, Allah’ın elçilerine iman etmeyenler, Allah ve elçilerinin is-tediği bir hayatı yaşamaya yanaşmayanlar, kendi hevâ ve heveslerini, ya da kendileri gibi insanların arzularını putlaştırarak Allah dini yerine ikâme edenler. Kıyâmete kadar bu tip insanlar varlıklarını sürdüreceklerdir. İblis yolunu takip eden bu insanlar İblisle birlikte tepe takla cehenneme atılacaklardır. İblis yolunda Allah karşıtı bir hayat yaşayan insanların tamamı cehenneme gideceklerdir. Bakın onların cehennemdeki tartışmalarını, atışmalarını da Rabb’imiz şöylece ortaya koyuyor:
92,95. “Onlara: “Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu? denilir. Onlar, azgınlar ve iblisin adamları, hepsi, tepe takla oraya atılırlar.” Hani o Allah’ı bırakıp ta, Onun berisinde, Onun dûnunda tapındıklarınız nerede? denir. Hani nerede o Allah berisinde tanrı bildikleriniz? Hani Allah berisinde hayatınızda söz sahibi bildikleriniz? Hani egemenliği kendilerinde gördükleriniz? Hani yasalarını uyulamaya, arzularını yerine getirmeye çalıştıklarınız? Hani dünyada kanunlarına toz kondurmamaya çalıştıklarınız? Hani hatırlarını Allah hatırına tercih ettikleriniz? Hani Allah bizim hayatımıza karışamaz, bizim hayatımızı belirleyecek başka tanrılarımız var diyerek bel bağladıklarınız? Hani nerede siyasal tanrılarınız? Hani ekonomi tanrılarınız? Nerede hukuk tanrılarınız? Nerede düğün dernek tanrılarınız? Nerede kılık kıyafet tanrılarınız? Hani çağırsanıza onları yardımınıza. Onlar şu anda size yardım edebiliyorlar mı? Bırakın size yardım etmelerini, kendilerine bir yardımları dokunabiliyor mu? Hayır hayır onlar, o azgınlar, o azgınlaşanlar, o azgınlaştıranlar, o Allah tanımazlar tepe takla cehenneme atılırlar. Kim bunlar? Her dönemde vardır bunlar. İbrahîm (a.s) döneminde var, Mûsâ (a.s) döneminde var, Muhammed (a.s) döneminde var, bugün var ve kıyâmete hep var olacaklardır bunlar. Allah’a iman etmeyenler, Allah’ın elçilerine iman etmeyenler, Allah ve elçilerinin is-tediği bir hayatı yaşamaya yanaşmayanlar, kendi hevâ ve heveslerini, ya da kendileri gibi insanların arzularını putlaştırarak Allah dini yerine ikâme edenler. Kıyâmete kadar bu tip insanlar varlıklarını sürdüreceklerdir. İblis yolunu takip eden bu insanlar İblisle birlikte tepe takla cehenneme atılacaklardır. İblis yolunda Allah karşıtı bir hayat yaşayan insanların tamamı cehenneme gideceklerdir. Bakın onların cehennemdeki tartışmalarını, atışmalarını da Rabb’imiz şöylece ortaya koyuyor: