124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
124,135. “Kardeşleri Hûd, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Kendilerine elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) onlara dedi ki, sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Allah için bir hayat yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir dünya yaşamaz mısınız? Allah’ın helâl haram sınırlarına riâyet etmez misiniz? Yolunuzu Allah’la, Allah’ın diniyle bulmaz mısınız? Evet Hûd (a.s) da aynen bir önce anlatılan Nuh (a.s) gibi aynı uyarılarla onları Allah için muttaki olmaya, Allah’ın gösterdiği gibi bir hayat yaşamaya dâvet etti. Ben size Rabbiniz tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim dedi. Rabbiniz sizin hayatınıza karışmak istiyor, bunun için de beni aranızdan elçi seçmiştir dedi. Ben kendi kendime gelmiş değilim dedi. Ben sizi aldatan bir hain değilim dedi. Evet Allah’ın elçilerinin tamamı güvenilir insanlardı. Onlar ne kendilerini görevlendiren Rablerine karşı, ne de insanlara karşı, toplumlarına karşı zerre kadar bir hıyanet içinde olmamışlardır. Düşmanlarına bile ihanet etmemişlerdir. Düşmanları bile onlara en kıymetli emânetlerini teslim etmişlerdir. Hepsi de yeryüzünün en güvenilir, en emin insanları olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Allah’ın bu kutlu elçisi de aynen ötekiler gibi toplumunu Allah için takvaya çağırıyordu. Gelin Allah’ı dinleyin, gelin Allah için takvalı olun, Allah’ın istediği kulluğun bilincinde olun ve bana da itaat edin, beni örnek kul bilin, takvanın modelini bende görün, benden öğrenin, beni takip edin, benim gibi bir hayat yaşayın dedi. Toplumunu Allah’a kulluğa ve bu kulluğun pratik göstergesi olan kendisine itaate çağırdı. Ve dedi ki bu işime karşılık, bu dâvetime ve bu örnekliğime karşılık ben sizden bir ücret de istemiyorum, çünkü benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben Onun görevlisiyim ve ücretimi sadece Ondan bekliyorum dedi. Öteki elçiler gibi O da bilgisini, mesaisini paraya çevirmedi. Allah vahyini para kazanma sebebi yapmadı. Mesajını, dâvâsını sömürü aracı yapmadı. Kul olmaları için, Müslüman olmaları için insanlara yalvardı, yakardı, ayaklarına gitti, kendini bu yola adadı ama bunu paraya tahvil etmedi. Hiç kimseden bir şey istemedi. İşte risâlet yolu, peygamber yolu budur. İşte bu Risâletin en güzel örneği insanları yalnız Allah’a kul-luğa çağırmak ve Resullere itaate dâvet etmek ve bu dâvetin karşı-lığında kimseden bir şey istememek ve mükâfatı sadece Allah’tan beklemektir. Bunu yaparken de sadece Allah’ı hesap ederek yeryü-zünün zalim güçlerinin hiçbirisinden çekinmemektir. Yeryüzü zalim-lerine alkış tutarak Müslümanlara hakaret etmemektir. Dini sömürü aracı yapmamaktır. Dini sömürü aracı yapanlara izin vermemektir. Bakın Allah’ın elçisinin uyarıları devam ediyor: Bu sefer uyarı bir başka yöne doğru kaydı. Önce kendisini ortaya koydu. Misyonunu anlattı. Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi olduğunu, güvenilir bir peygamber olduğunu ve bu uyarılarından ötürü onlardan bir ücret istemediğini, para pul peşinde olmadığını anlattıktan sonra şimdi de toplumunu yargılamaya başladı. Toplumun yanlışlarını dile getirmeye başladı. Bakın diyor ki, yoksa sizler yüksek yerlerde, yüksek tepelerde yüksek, yüksek binalar yaparak bu dünyada ölümsüzlüğü mü arıyor-sunuz? Bunlarla kendinizi ebedîleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Yoksa sizler cenneti unuttunuz da, cenneti gündemlerinizden düşürdünüz de Onu dünyada bulma cinnetine mi kapıldınız? Dünyayı cennetleştirme kavgası içine mi girdiniz? Yoksa bu yüksek, yüksek binalarınızla, bu teknolojileriniz, bu anıtlarınız, bu piramitleriniz, bu kulelerinizle bir ömür tüketip, dünyayı mamur edip âhireti unutmaya mı çalışıyorsunuz? Kendisinizi ölümsüzleştirmeye mi çalışıyorsunuz? Öldükten sonra da insanlar üzerindeki hegemonyalarınızı sürdürmeye mi çalışıyorsunuz? Bu hedefleriniz ne böyle hiç ölmeyecekmiş gibi? Bu koşturmalarınız ne böyle hiç hesaba çekilmeyecekmişsiniz gibi? Bu ne böyle insanların alın terlerini saray diye, köşk diye, fabrika diye yerlere gömüyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Yapıtlarınızın önünde insanların secdelere kapanmalarını mı istiyorsunuz? İnsanları Allah’a secdeden engelleyip kendi gücünüz, kendi teknolojiniz önünde mi eğmek, ezmek istiyorsunuz? Ne bu, üç günlük dünyaya verdiğiniz metanet? Dünyaya verdiğiniz önemin onda birini âhirete vermiyorsunuz. Ne kadar kalacaksınız da bu dünyada? Yakaladığınız zaman da cebbarlar gibi yakalıyorsunuz. Tuttuğunuz zaman, ceza verdiğiniz zaman da yaman ceza veriyorsunuz. Yakaladıklarınıza çok kötü azap ediyorsunuz. Sizler ey kavmim diyerek yeryüzünün en güçlü devletine, dünyanın azgın kavmine uyarıda bulunuyordu Allah’ın elçisi. Evet Hûd (a.s) böyle yapayalnız olarak, ama Allah desteğinde bir peygamber olarak dünyanın süper bir gücünün karşısında bunları söylüyor, Allah için dâvetini sürdürüyordu. Ey kavmim, Allah için takvalı olun. Allah karşısında olduğunuzu unutmadan yaşayın. Allah’a kulluğunuzun şuurunda olun. Allah’a olan sorumluluklarınızın bilincinde olun. Allah için bir hayat yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Allah’ın istediği gibi bir takva hayatı yaşayın ve bu konuda da bana itaat edin. Takvayı, Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği hayatı benden öğrenin. Bana bakın, ben nasıl bir kulluk yaşıyorsam sizler de öylece yaşayın di-yordu. Allah’ın elçisi tek başına siyasal ve ekonomik güze sahip insanların, devletin, toplumun karşısında İslâm’ın izzet ve şerefini yaşıyordu. Onların güç ve kuvvetleri, devlet ve saltanatları karşısında zerre kadar bir çekinme, zerre kadar bir korku duymadan dâvetini şöylece sürdürüyordu: Ey kavmim, şu bildiğiniz şeyleri size veren Rabb’ınızdan sakının. Davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Şu bedenlerinizi, şu vücutlarınızı, şu güçlerinizi, kuvvetlerinizi, şu akıllarınızı, şu hayatınızı, şu saltanatlarınızı, şu imkân ve fırsatlarınızı, şu oğullarınızı, kızlarınızı, torunlarınızı, bağlarınızı, bahçelerinizi her şeyinizi size O lütfetmiştir. Doğrusu eğer tüm bu sahip olduğunuz nimetlerin sahibi olan Rabbinize kulluğa yanaşmazsanız, Onun için bir hayat yaşamazsanız ben sizin hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum dedi. Evet büyük bir günün, size yaklaşmakta olan, kıyâmet gününün azabından sizin adınıza endişe duyuyorum. Tüm Allah elçilerinin ortak özelliği işte budur. Onların tamamı toplumlarını kıyâmet gününün, o büyük günün azabıyla uyarmışlardır. Evet insanlar, toplumlar ya o gün gelmeden evvel Allah’ın emirlerine boyun bükerler, Allah’ın istediği bir hayata yönelirler, yahut da büyük bir günün azabıyla yok olup giderler. Ve işte böyle bir günün azabından evvel, vukuundan evvel toplumlar uyarılmayıydı, onların herhangi bir mâzeret hakları kalmamalıydı ki peygamberler bu uyarıyı yapsınlar. Allah’ın elçileri böyle bir günle onları uyarsınlar ki o insanların şöyle deme hakları kalmasın. Ya Rabbi, madem ki bu hayat bâkî değildi, madem ki ölüm vardı, madem ki ölüm bir son değil bir hayatın, bir hesabın başlangıcıydı, madem ki böyle bir helâk yasan vardı, madem ki bizler Sana inanmadığımız, Senin istediğin bir hayatı yaşamadığımız taktirde bizi helâk edecektin, öyleyse bizi niye uyarmadın? Bize niye uyarıcılar göndermedin? Madem böyle bir cehennemin vardı da bizi niye ondan haberdar etmedin? Madem ki böyle bir cennetin vardı da bizi niye onunla bilgilendirmedin? deme hakları olmasın. Bizim bunlardan haberimiz yoktu diyerek mâzeretlerin arkasına saklanma imkânları kalmasın. İşte bu uyarı kıyâmete kadar devam edecektir. Dün bu uyarıyı Allah’ın elçileri yapmıştı, bugün ve yarın da bu kitabın mü’mini olan insanlar yapmaya devam edeceklerdir. Şu anda bizler de ulaşabildiğimiz tüm dünya insanlığına aynen kutlu peygamberlerimiz gibi uyarıda bulunacağız. Gelin kul olan Allah’a. Gelin teslim olun Rabbinize. Gelin şu anda sahip olduğunuz her şeyinizi size lütfeden Rabb’ınızın istediği gibi bir hayat yaşayın. Aksi taktirde iyilerin iyiliklerinin mükâfattı olarak cennete uçacakları, kötülerin de kötülüklerinin cezası olarak cehenneme akacakları büyük bir günün azabı sizi beklemektedir. Sizi büyük bir günün helâki ve azabıyla uyarıyoruz demek zorundayız ki şu insanların yarın Allah huzurunda ileri sürebilecekleri bir mâzeretleri olmasın. Bizim bütün bunlardan haberimiz yoktu diyemesinler. Bakın Allah’ın elçisinin bu samimi uyarılarına karşılık kavminin, o süper devletin cevabı şöyle oluyordu:
136,138. “İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir. Bu durumumuz öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratılacak da değiliz" dediler.” Ey Hûd, bize vazedip durma. Bizim senin vaaz-u nasihatine ihtiyacımız yoktur. Bize ister öğüt ver, ister verme. Bize nasihat etsen de etmesen de fark etmeyecek, çünkü biz asla sana inanmayacağız diyorlardı. Allah’ın kendileri için uyguladığı yasayı kendileri ikrar ediyorlardı. Hani Rabbimiz kitabının bir çok yerinde: Onlar için, o kâfirler için uyarsan da uyarmasan da birdir, müsavidir, çünkü onlar inanmazlar. İşte bakın aynen Rabbimizin buyurduğu gibi Hûd kavmi de Rableri tarafından kendilerine gönderilmiş bir uyarıcıya öyle diyorlardı. Ey Hûd, sen bize nasihat etsen de etmesen de, bizi uyarsan da uyarmasan da fark etmez biz asla sana ve dediklerine inanmayacağız. Yâni senin bu dediklerin eskilerin masallarından, öncekilerin uydurmalarından başka bir şey de değildir. Yâni bizim şu andaki durumumuz, yaşantımız, hayatımız eskilerin huylarından, öncekilerin hayatlarından başka bir şey değildir. Yâni ne diyorsun sen? Neden söz ediyorsun? Bir azaptan filan mı dem vuruyorsun? Büyük bir günün azabından filan mı söz ediyorsun? Geç bunları. Sen bunları bizim külahımıza anlat. Biz asla azap filan görecek değiliz dediler. Şüphesiz ki Hûd (a.s) toplumuna kendilerinden önceki Nuh toplumunun helâkini haber verdi. Kendilerinden önce kendileri gibi Allah’a kulluğa yönelmeyen, Allah’ın elçisini reddeden Nuh toplumunun bir tufanla helâk olduğunu anlattı. Onun bu uyarıları karşısında da işte toplumun cevabı bu oldu. Geç bunları sen Hûd. Bu tür şeyler her toplumun başına gelen şeylerdir. Bizden önce her toplum yok olup gitmiştir. Biz de aynen onlar gibi ölüp gideceğiz. Bunun Allah’a imanla, Allah’a kullukla, Allah elçilerine kafa tutmakla hiçbir ilgisi yoktur diyerek kendilerine gelecek Allah azabını Allah helâkini göz ardı ettiler. İşi böyle bilimsel bir şekilde çözümlemeye çalıştılar. Tarihsel bir açıklamayla işi geçiştirmeye çalıştılar. Allah’ın elçisini yalanladılar.
136,138. “İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir. Bu durumumuz öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratılacak da değiliz" dediler.” Ey Hûd, bize vazedip durma. Bizim senin vaaz-u nasihatine ihtiyacımız yoktur. Bize ister öğüt ver, ister verme. Bize nasihat etsen de etmesen de fark etmeyecek, çünkü biz asla sana inanmayacağız diyorlardı. Allah’ın kendileri için uyguladığı yasayı kendileri ikrar ediyorlardı. Hani Rabbimiz kitabının bir çok yerinde: Onlar için, o kâfirler için uyarsan da uyarmasan da birdir, müsavidir, çünkü onlar inanmazlar. İşte bakın aynen Rabbimizin buyurduğu gibi Hûd kavmi de Rableri tarafından kendilerine gönderilmiş bir uyarıcıya öyle diyorlardı. Ey Hûd, sen bize nasihat etsen de etmesen de, bizi uyarsan da uyarmasan da fark etmez biz asla sana ve dediklerine inanmayacağız. Yâni senin bu dediklerin eskilerin masallarından, öncekilerin uydurmalarından başka bir şey de değildir. Yâni bizim şu andaki durumumuz, yaşantımız, hayatımız eskilerin huylarından, öncekilerin hayatlarından başka bir şey değildir. Yâni ne diyorsun sen? Neden söz ediyorsun? Bir azaptan filan mı dem vuruyorsun? Büyük bir günün azabından filan mı söz ediyorsun? Geç bunları. Sen bunları bizim külahımıza anlat. Biz asla azap filan görecek değiliz dediler. Şüphesiz ki Hûd (a.s) toplumuna kendilerinden önceki Nuh toplumunun helâkini haber verdi. Kendilerinden önce kendileri gibi Allah’a kulluğa yönelmeyen, Allah’ın elçisini reddeden Nuh toplumunun bir tufanla helâk olduğunu anlattı. Onun bu uyarıları karşısında da işte toplumun cevabı bu oldu. Geç bunları sen Hûd. Bu tür şeyler her toplumun başına gelen şeylerdir. Bizden önce her toplum yok olup gitmiştir. Biz de aynen onlar gibi ölüp gideceğiz. Bunun Allah’a imanla, Allah’a kullukla, Allah elçilerine kafa tutmakla hiçbir ilgisi yoktur diyerek kendilerine gelecek Allah azabını Allah helâkini göz ardı ettiler. İşi böyle bilimsel bir şekilde çözümlemeye çalıştılar. Tarihsel bir açıklamayla işi geçiştirmeye çalıştılar. Allah’ın elçisini yalanladılar.
136,138. “İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir. Bu durumumuz öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratılacak da değiliz" dediler.” Ey Hûd, bize vazedip durma. Bizim senin vaaz-u nasihatine ihtiyacımız yoktur. Bize ister öğüt ver, ister verme. Bize nasihat etsen de etmesen de fark etmeyecek, çünkü biz asla sana inanmayacağız diyorlardı. Allah’ın kendileri için uyguladığı yasayı kendileri ikrar ediyorlardı. Hani Rabbimiz kitabının bir çok yerinde: Onlar için, o kâfirler için uyarsan da uyarmasan da birdir, müsavidir, çünkü onlar inanmazlar. İşte bakın aynen Rabbimizin buyurduğu gibi Hûd kavmi de Rableri tarafından kendilerine gönderilmiş bir uyarıcıya öyle diyorlardı. Ey Hûd, sen bize nasihat etsen de etmesen de, bizi uyarsan da uyarmasan da fark etmez biz asla sana ve dediklerine inanmayacağız. Yâni senin bu dediklerin eskilerin masallarından, öncekilerin uydurmalarından başka bir şey de değildir. Yâni bizim şu andaki durumumuz, yaşantımız, hayatımız eskilerin huylarından, öncekilerin hayatlarından başka bir şey değildir. Yâni ne diyorsun sen? Neden söz ediyorsun? Bir azaptan filan mı dem vuruyorsun? Büyük bir günün azabından filan mı söz ediyorsun? Geç bunları. Sen bunları bizim külahımıza anlat. Biz asla azap filan görecek değiliz dediler. Şüphesiz ki Hûd (a.s) toplumuna kendilerinden önceki Nuh toplumunun helâkini haber verdi. Kendilerinden önce kendileri gibi Allah’a kulluğa yönelmeyen, Allah’ın elçisini reddeden Nuh toplumunun bir tufanla helâk olduğunu anlattı. Onun bu uyarıları karşısında da işte toplumun cevabı bu oldu. Geç bunları sen Hûd. Bu tür şeyler her toplumun başına gelen şeylerdir. Bizden önce her toplum yok olup gitmiştir. Biz de aynen onlar gibi ölüp gideceğiz. Bunun Allah’a imanla, Allah’a kullukla, Allah elçilerine kafa tutmakla hiçbir ilgisi yoktur diyerek kendilerine gelecek Allah azabını Allah helâkini göz ardı ettiler. İşi böyle bilimsel bir şekilde çözümlemeye çalıştılar. Tarihsel bir açıklamayla işi geçiştirmeye çalıştılar. Allah’ın elçisini yalanladılar.
139,140. “Böylece onu yalanladılar; Biz de kendi-lerini yok ettik. Bunda şüphesiz ki ders vardır; ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametli-dir.” Evet Onu yalanladılar, Allah’ın elçisini kaale almadılar, Biz de onları yok ettik, helâk ettik diyor Rabbimiz. Allah’la savaşa tutuşan, Allah’ın elçisini yalanlayan bu zalim toplumun helâk şeklini de kitabımızın başka sûrelerinden öğreniyoruz. Rabbimiz onların üzerlerine 7 gece, 8 gündüz esen dondurucu bir rüzgar gönderdi ki 30,40 metre boyundaki o dev gibi adamlar köklerinden sökülmüş hurma kütükleri, hurma ağaçları gibi yerlere seriliverdiler. Topunun defterlerini dürüverdi Rabbimiz. Ve şimdi şu anda onların şehirleri, sarayları insanların karşılığında iki dirhem bile vererek satın almaya değmeyen harabeler, yıkıntılar halindedir. İşte muhakkak ki bunda ibretler var, âyetler var, dersler vardır. Ama insanların pek çoğu iman etmiyorlar. İnsanların pek çoğu bu gerçekleri bilmiyorlar, anlamıyorlar. Rabb’ın ise Azîz’dir, düşmanlarından intikam alandır, Rahîmdir, mü’min kullarına merhametiyle muamele edendir.
139,140. “Böylece onu yalanladılar; Biz de kendi-lerini yok ettik. Bunda şüphesiz ki ders vardır; ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametli-dir.” Evet Onu yalanladılar, Allah’ın elçisini kaale almadılar, Biz de onları yok ettik, helâk ettik diyor Rabbimiz. Allah’la savaşa tutuşan, Allah’ın elçisini yalanlayan bu zalim toplumun helâk şeklini de kitabımızın başka sûrelerinden öğreniyoruz. Rabbimiz onların üzerlerine 7 gece, 8 gündüz esen dondurucu bir rüzgar gönderdi ki 30,40 metre boyundaki o dev gibi adamlar köklerinden sökülmüş hurma kütükleri, hurma ağaçları gibi yerlere seriliverdiler. Topunun defterlerini dürüverdi Rabbimiz. Ve şimdi şu anda onların şehirleri, sarayları insanların karşılığında iki dirhem bile vererek satın almaya değmeyen harabeler, yıkıntılar halindedir. İşte muhakkak ki bunda ibretler var, âyetler var, dersler vardır. Ama insanların pek çoğu iman etmiyorlar. İnsanların pek çoğu bu gerçekleri bilmiyorlar, anlamıyorlar. Rabb’ın ise Azîz’dir, düşmanlarından intikam alandır, Rahîmdir, mü’min kullarına merhametiyle muamele edendir.
141. “Semûd milleti de peygamberleri yalanladı.” Evet Hûd (a.s) un toplumunun helâkinden sonra, onların hemen arkalarından gelen Semûd kavmi, Sâlih (a.s) in toplumu da elçilerini yalan saydılar. Semûd kavmi Sâlih (a.s) in kavmidir. Semûd kavmi bugünkü Medine ile Kudüs arasındaki coğrafyada yaşamış bir toplum. Bu toplum da tıpkı kendilerinden önceki Nuh ve Âd kavmi gibi Allah’ın kendilerine gönderdiği elçilerini reddettiler.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat ya��amayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
142,152. “Kardeşleri Sâlih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabb’ine aittir. Burada bah-çelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hur-malıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk ya-pan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi.” Sâlih (a.s) onlara dedi ki, Allah için takvalı olmaz mısınız? Muttaki olmaz mısınız? Hayatınızı Allah için yaşamaz mısınız? Allah’ı hesaba katarak bir hayat yaşamaya yanaşmaz mısınız? Allah’ın haram helâl sınırlarına riâyet etmez misiniz? Beni dinlemez misiniz? Benim örnekliğimi kabul etmez misiniz? Şüphesiz ki ben Rabbim tarafından size görevlendirilmiş güvenilir bir elçiyim. Ben size yaptığım bu elçiliğimin, bu örnekliğimin, bu tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Ben mükâfatımı sadece Ondan beklerim. Zannediyor musunuz ki yaşadığınız bu ülkede, yaşadığınız bu coğrafyada, bu nimetlerin içinde terk edileceksiniz? Kendi halinize ebedîyen yaşayıp gideceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Bağlar, bahçeler, pınarlar arasında, ekinler, mahsuller, meyveler, nimetler arasında yaşayıp gideceğinizi mi zannediyorsunuz? Dağları yontup evler, saraylar, köşkler mi yapıyorsunuz? Keyfinize göre bir hayat mı yaşamaya çalışıyorsunuz? Allah’tan korkun da bana itaat edin. Benim gibi Müslümanlar olun. Her zorba kişinin emrine boyun eğmeyin. Yeryüzünde Allah yasalarını tanımayan, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozan, bozgunculuk yapan, Allah’la barışık olmayan, Allah’la çatışma içinde olan zorba ve zalimlere itaat etmeyin. Onların arzu ve yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamayın. Evet kitabımızın pek çok yerinde anlatılan Sâlih (a.s) in toplumu da böyle Allah’la çatışma içinde bulunan, Allah’ın yeryüzünde koyduğu kulluk programını reddedip kendi keyiflerince bir hayat yaşayarak dünyada ölümsüzlüğü hedefleyen bir toplumdu. Dünyayı cennete çevirmeye çalışan, âhireti unutan, kendi keyiflerince yaşamaya çalışan bir toplumdu. Kendilerine Rableri tarafından gönderilen, emin bir elçi olan, kendilerinden hiç bir ücret istemeyen Sâlih (a.s)’ı reddeden ve Ona karşı aralıksız savaşlarını sürdürme kararında olan şımarık bir toplum. Zorbaların, egemenlerin elinde halk zavallı bir durumdadır. Zalimlerin, zorbaların emrine boyun bükmüş olan zavallı halkı uyarıyordu Allah’ın elçisi. Gelin ey insanlar Allah’la çatışma içinde olan bu zalimleri dinlemeyin, onlara itaat etmeyin diyordu.
153,154. “Sen şüphesiz büyülenmişin birisin; bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Eğer doğru sözlü isen bir belge getir" dediler.” Onun bu çırpınışları karşısında bakın kavmin cevabı böyle oluyordu. Ey Sâlih gerçekten sen büyülenmişlerdensin. Sen sihre uğramışsın. Sen bizim gibi bir beşersin. Şimdi biz senin Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu nereden bilelim? Senin bizden bir farkın yok ki? Sen de tıpkı bizim gibi yiyen, içen, çarşı pazar dolaşan, baba olan, koca olan, hasta olan birisisin. Eğer gerçekten sen Allah’ın el çisiyse haydi o zaman bize bir âyet getir de görelim dediler. Halbuki Sâlih (a.s) onlara ben bir İlâhım, ben insan üstü bir varlığım filan dememişti. Ben istediğim her şeyi yaparım, benim her şeye gücüm yeter, beni Rab ve İlâh bilin ve bana kulluk edin filan da dememişti. Hiçbir peygamber böyle bir şey dememiştir zaten. Tarih boyunca tüm peygamberlerin dediği sadece şudur. Biz Allah’ın elçileriyiz. Biz de sizin gibi birer kul, birer insanız, birer beşeriz. Bizim sizden farklı bir tek yönümüz var, o da Rabbimiz bizi elçi seçmiş, bize vahyini gönder miştir. Bizler de aynen sizler gibi Rab-bimize kulluk etmekteyiz demişlerdir. Evet Sâlih (a.s) da onların bu âyet taleplerine karşılık Rabbinden gelen bir âyeti onlara göstererek buyurdu ki:
153,154. “Sen şüphesiz büyülenmişin birisin; bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Eğer doğru sözlü isen bir belge getir" dediler.” Onun bu çırpınışları karşısında bakın kavmin cevabı böyle oluyordu. Ey Sâlih gerçekten sen büyülenmişlerdensin. Sen sihre uğramışsın. Sen bizim gibi bir beşersin. Şimdi biz senin Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu nereden bilelim? Senin bizden bir farkın yok ki? Sen de tıpkı bizim gibi yiyen, içen, çarşı pazar dolaşan, baba olan, koca olan, hasta olan birisisin. Eğer gerçekten sen Allah’ın el çisiyse haydi o zaman bize bir âyet getir de görelim dediler. Halbuki Sâlih (a.s) onlara ben bir İlâhım, ben insan üstü bir varlığım filan dememişti. Ben istediğim her şeyi yaparım, benim her şeye gücüm yeter, beni Rab ve İlâh bilin ve bana kulluk edin filan da dememişti. Hiçbir peygamber böyle bir şey dememiştir zaten. Tarih boyunca tüm peygamberlerin dediği sadece şudur. Biz Allah’ın elçileriyiz. Biz de sizin gibi birer kul, birer insanız, birer beşeriz. Bizim sizden farklı bir tek yönümüz var, o da Rabbimiz bizi elçi seçmiş, bize vahyini gönder miştir. Bizler de aynen sizler gibi Rab-bimize kulluk etmekteyiz demişlerdir. Evet Sâlih (a.s) da onların bu âyet taleplerine karşılık Rabbinden gelen bir âyeti onlara göstererek buyurdu ki:
155,157. “Sâlih: “İşte belge bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı yakalar" dedi. Onlar ise deveyi kestiler; ama pişman da oldular.” İşte bir deve. Buyurun âyet istiyordunuz. Peygamber oluşuma delil bir âyet talep ediyordunuz. İşte Allah’tan bir âyet dedi. Rabbimizin âyeti bir deveydi. Önceki sûrelerde uzun uzun açıklamalarda bulunduk. Rabbimizin onlara gönderdiği bu deve âyeti onların uğraşları cinsindendi. Onlar yeryüzünde, ovalarda evler yontuyorlar, saraylar, köşkler yapıyorlardı. Böyle bir yola girmelerinin sebebi de anlayabildiğimiz kadarıyla kendilerinden önceki Nuh kavmi bir tufanla, Âd kavmi de bir rüzgarla helâk olmuşlar ve işte onlardan sonra gelen Semûd toplumu her ikisini de düşünmüş olsalar gerek ki hem tufana hem de rüzgara karşı dayanıklı olsun diye böyle sağlam ve muhkem meskenler yapmaya çalışıyorlardı. Dağları, kayalıkları yontup evler yapıyorlardı. Ne sudan, ne rüzgardan etkilenmeyeceklerdi. İşte böyle güya kendilerini sağlama almışlığın şımarıklığı içinde Sâlih (a.s)’a diyorlardı ki eğer sâdıklardansan haydi bize bir âyet getir de görelim. Allah ta onlara bir deve âyeti gönderdi. Kitabımızın başka sûrelerinde anlatıldığı gibi bir gün kuyuların suyunu deve içecek ikinci gün kavim içecekti. Ve mahza hayır olan bu deve bir önceki gün içtiği suyu süt olarak kavme ikram edecek, tüm kavmi doyuracaktı. Evet onlar âyet istemişlerdi Allah ta böyle istedi. Elbette her âyetin bir sorumluluğu vardı. Ve bu Allah âyeti olan deve onlara karşı Sâlih (a.s) in destekçisi olacaktı. Deve Sâlih (a.s) safında yer alacak ve zalim toplumun sömürü düzenlerine dur diyecekti. Su içme nöbeti o deveye geldiği zaman onlar buna izin vermeyecekler, onun hakkına karşı çıkacaklar, ama onun sütünden de istifade etmeye çalışacaklardı. Deveye hayat hakkı tanımayacaklardı ama onun ürettiğini de yiyip içmeye çalışacaklardı. Tıpkı şu anda hayat hakkı tanımadıkları Müslüman halkın sırtından geçinmeye çalışan kâfirler gibi. Eğer bu ülkede su varsa bu suyun yarısı deve vasıtasıyla halka ulaştırılacaktı. Bu deve sayesinde yöneticiler suya tamimiyle egemen olamayacaklardı. Bir ülkedeki altın, gümüş, petrol, orman, deniz ürünleri aslında mutlak anlamda halkın ortak malıdır. Ama topluma egemen olan güçler yöneticiler insanları, halkı bunlardan alıkoyuyorlar, bunlara kendileri sahiplenmeye çalışıyorlar. İşte Sâlih (a.s) in mûcizesi olan bu deve zalimlerin bu sömürülerine dur diyordu. Evet sömürülerine dur diyen bu deveyi öldürdüler. Ama bu yaptıklarından pişman da oldular. Çünkü Sâlih (a.s) in devesi öteki develere benzemiyordu. Farklı bir görüntüsü ve misyonu vardı. Allah’ın bir âyeti, bir mûcizesi olduğu için diğer develer ona yaklaşamı-yordu. Toplum Allah’ın bu âyetine dayanamayıp onu öldürünce Allah’ın elçisi Sâlih (a.s) onlara üç gün mühlet verdi. Dedi ki bekleyin üç gün ülkenizde. Bu yaptığınıza karşılık Allah’ın azabı size gelecek di-yordu. Bu arada Sâlih (a.s)’ı da öldürmeye teşebbüs ediyorlardı da:
155,157. “Sâlih: “İşte belge bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı yakalar" dedi. Onlar ise deveyi kestiler; ama pişman da oldular.” İşte bir deve. Buyurun âyet istiyordunuz. Peygamber oluşuma delil bir âyet talep ediyordunuz. İşte Allah’tan bir âyet dedi. Rabbimizin âyeti bir deveydi. Önceki sûrelerde uzun uzun açıklamalarda bulunduk. Rabbimizin onlara gönderdiği bu deve âyeti onların uğraşları cinsindendi. Onlar yeryüzünde, ovalarda evler yontuyorlar, saraylar, köşkler yapıyorlardı. Böyle bir yola girmelerinin sebebi de anlayabildiğimiz kadarıyla kendilerinden önceki Nuh kavmi bir tufanla, Âd kavmi de bir rüzgarla helâk olmuşlar ve işte onlardan sonra gelen Semûd toplumu her ikisini de düşünmüş olsalar gerek ki hem tufana hem de rüzgara karşı dayanıklı olsun diye böyle sağlam ve muhkem meskenler yapmaya çalışıyorlardı. Dağları, kayalıkları yontup evler yapıyorlardı. Ne sudan, ne rüzgardan etkilenmeyeceklerdi. İşte böyle güya kendilerini sağlama almışlığın şımarıklığı içinde Sâlih (a.s)’a diyorlardı ki eğer sâdıklardansan haydi bize bir âyet getir de görelim. Allah ta onlara bir deve âyeti gönderdi. Kitabımızın başka sûrelerinde anlatıldığı gibi bir gün kuyuların suyunu deve içecek ikinci gün kavim içecekti. Ve mahza hayır olan bu deve bir önceki gün içtiği suyu süt olarak kavme ikram edecek, tüm kavmi doyuracaktı. Evet onlar âyet istemişlerdi Allah ta böyle istedi. Elbette her âyetin bir sorumluluğu vardı. Ve bu Allah âyeti olan deve onlara karşı Sâlih (a.s) in destekçisi olacaktı. Deve Sâlih (a.s) safında yer alacak ve zalim toplumun sömürü düzenlerine dur diyecekti. Su içme nöbeti o deveye geldiği zaman onlar buna izin vermeyecekler, onun hakkına karşı çıkacaklar, ama onun sütünden de istifade etmeye çalışacaklardı. Deveye hayat hakkı tanımayacaklardı ama onun ürettiğini de yiyip içmeye çalışacaklardı. Tıpkı şu anda hayat hakkı tanımadıkları Müslüman halkın sırtından geçinmeye çalışan kâfirler gibi. Eğer bu ülkede su varsa bu suyun yarısı deve vasıtasıyla halka ulaştırılacaktı. Bu deve sayesinde yöneticiler suya tamimiyle egemen olamayacaklardı. Bir ülkedeki altın, gümüş, petrol, orman, deniz ürünleri aslında mutlak anlamda halkın ortak malıdır. Ama topluma egemen olan güçler yöneticiler insanları, halkı bunlardan alıkoyuyorlar, bunlara kendileri sahiplenmeye çalışıyorlar. İşte Sâlih (a.s) in mûcizesi olan bu deve zalimlerin bu sömürülerine dur diyordu. Evet sömürülerine dur diyen bu deveyi öldürdüler. Ama bu yaptıklarından pişman da oldular. Çünkü Sâlih (a.s) in devesi öteki develere benzemiyordu. Farklı bir görüntüsü ve misyonu vardı. Allah’ın bir âyeti, bir mûcizesi olduğu için diğer develer ona yaklaşamı-yordu. Toplum Allah’ın bu âyetine dayanamayıp onu öldürünce Allah’ın elçisi Sâlih (a.s) onlara üç gün mühlet verdi. Dedi ki bekleyin üç gün ülkenizde. Bu yaptığınıza karşılık Allah’ın azabı size gelecek di-yordu. Bu arada Sâlih (a.s)’ı da öldürmeye teşebbüs ediyorlardı da:
155,157. “Sâlih: “İşte belge bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı yakalar" dedi. Onlar ise deveyi kestiler; ama pişman da oldular.” İşte bir deve. Buyurun âyet istiyordunuz. Peygamber oluşuma delil bir âyet talep ediyordunuz. İşte Allah’tan bir âyet dedi. Rabbimizin âyeti bir deveydi. Önceki sûrelerde uzun uzun açıklamalarda bulunduk. Rabbimizin onlara gönderdiği bu deve âyeti onların uğraşları cinsindendi. Onlar yeryüzünde, ovalarda evler yontuyorlar, saraylar, köşkler yapıyorlardı. Böyle bir yola girmelerinin sebebi de anlayabildiğimiz kadarıyla kendilerinden önceki Nuh kavmi bir tufanla, Âd kavmi de bir rüzgarla helâk olmuşlar ve işte onlardan sonra gelen Semûd toplumu her ikisini de düşünmüş olsalar gerek ki hem tufana hem de rüzgara karşı dayanıklı olsun diye böyle sağlam ve muhkem meskenler yapmaya çalışıyorlardı. Dağları, kayalıkları yontup evler yapıyorlardı. Ne sudan, ne rüzgardan etkilenmeyeceklerdi. İşte böyle güya kendilerini sağlama almışlığın şımarıklığı içinde Sâlih (a.s)’a diyorlardı ki eğer sâdıklardansan haydi bize bir âyet getir de görelim. Allah ta onlara bir deve âyeti gönderdi. Kitabımızın başka sûrelerinde anlatıldığı gibi bir gün kuyuların suyunu deve içecek ikinci gün kavim içecekti. Ve mahza hayır olan bu deve bir önceki gün içtiği suyu süt olarak kavme ikram edecek, tüm kavmi doyuracaktı. Evet onlar âyet istemişlerdi Allah ta böyle istedi. Elbette her âyetin bir sorumluluğu vardı. Ve bu Allah âyeti olan deve onlara karşı Sâlih (a.s) in destekçisi olacaktı. Deve Sâlih (a.s) safında yer alacak ve zalim toplumun sömürü düzenlerine dur diyecekti. Su içme nöbeti o deveye geldiği zaman onlar buna izin vermeyecekler, onun hakkına karşı çıkacaklar, ama onun sütünden de istifade etmeye çalışacaklardı. Deveye hayat hakkı tanımayacaklardı ama onun ürettiğini de yiyip içmeye çalışacaklardı. Tıpkı şu anda hayat hakkı tanımadıkları Müslüman halkın sırtından geçinmeye çalışan kâfirler gibi. Eğer bu ülkede su varsa bu suyun yarısı deve vasıtasıyla halka ulaştırılacaktı. Bu deve sayesinde yöneticiler suya tamimiyle egemen olamayacaklardı. Bir ülkedeki altın, gümüş, petrol, orman, deniz ürünleri aslında mutlak anlamda halkın ortak malıdır. Ama topluma egemen olan güçler yöneticiler insanları, halkı bunlardan alıkoyuyorlar, bunlara kendileri sahiplenmeye çalışıyorlar. İşte Sâlih (a.s) in mûcizesi olan bu deve zalimlerin bu sömürülerine dur diyordu. Evet sömürülerine dur diyen bu deveyi öldürdüler. Ama bu yaptıklarından pişman da oldular. Çünkü Sâlih (a.s) in devesi öteki develere benzemiyordu. Farklı bir görüntüsü ve misyonu vardı. Allah’ın bir âyeti, bir mûcizesi olduğu için diğer develer ona yaklaşamı-yordu. Toplum Allah’ın bu âyetine dayanamayıp onu öldürünce Allah’ın elçisi Sâlih (a.s) onlara üç gün mühlet verdi. Dedi ki bekleyin üç gün ülkenizde. Bu yaptığınıza karşılık Allah’ın azabı size gelecek di-yordu. Bu arada Sâlih (a.s)’ı da öldürmeye teşebbüs ediyorlardı da:
158,159. “Bunun üzerine onları azab yakaladı. Doğrusu bunda bir ders vardır, fakat çoğu inanmamıştır. Rab-bin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” Bunun üzerine Allah’ın azabı onları yakalayıverdi ve işleri bitti. Beklediklerinin aksine, önceki toplumlardan çıkardıkları derslerin zıddına ne tufanla, ne de rüzgarla helâk olmadılar. Allah onlara öncekilere gönderdiğinden farklı bir helâk gönderdi. Korkunç bir sayha, müthiş bir çığlıkla evlerinde, saraylarında, yonttukları mağaralarında kendilerine gönderilen o sayha, o çığlık sınır tanımadı da o insanlar hayvanların yemeyip de ezdiği kesmik kırıntılarına dönüverdiler. İşte bunda da ibretler vardır, âyetler vardır. Öyleyse ey şu anda tıpkı Sâlih (a.s) in helâk edilen toplumunun rolünü oynayan, Allah’ın kendilerine gönderdiği elçisiyle, Allah’ın âyetleriyle savaşa tutuşan Mekkeliler, ve yine ey şu anda aynı tavrı sürdüren yirminci asrın kâfirleri düşünmüyor musunuz? Anlamıyor musunuz? Siz onlardan daha güçlü olduğunuzu mu zannediyorsunuz? Sizler kendinizi Semûd’dan daha kuvvetli olduğunuzu ve Allah’la baş edebileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Unutmayın ki Allah’ın düşmanlarına nasıl bir helâk göndereceği hiç belli olmaz. Bunu sadece Allah bilmektedir. Aklınızı başınıza alın. İşte bakın Rabbimiz bu âyetleriyle, bu örnekleriyle tüm insan-lığı uyarmaktadır. O gün Mekkelilere, bugün de tüm dünyalılara, kıyâmete kadar da tüm insanlığa uyarısı ulaştırıyor. Ama buna rağmen insanların pek çoğu anlamıyorlar, inanmıyorlar. Lâkin bilesiniz ki Rab-bimiz Azîzdir, kendisine karşı savaş verenlerden intikam alıcıdır. Rahîmdir, kendisine kulluk edip Müslüman olan kullarını şerefli kılandır. Ve bundan sonra yine tarihi yolculuk devam ediyor.
158,159. “Bunun üzerine onları azab yakaladı. Doğrusu bunda bir ders vardır, fakat çoğu inanmamıştır. Rab-bin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” Bunun üzerine Allah’ın azabı onları yakalayıverdi ve işleri bitti. Beklediklerinin aksine, önceki toplumlardan çıkardıkları derslerin zıddına ne tufanla, ne de rüzgarla helâk olmadılar. Allah onlara öncekilere gönderdiğinden farklı bir helâk gönderdi. Korkunç bir sayha, müthiş bir çığlıkla evlerinde, saraylarında, yonttukları mağaralarında kendilerine gönderilen o sayha, o çığlık sınır tanımadı da o insanlar hayvanların yemeyip de ezdiği kesmik kırıntılarına dönüverdiler. İşte bunda da ibretler vardır, âyetler vardır. Öyleyse ey şu anda tıpkı Sâlih (a.s) in helâk edilen toplumunun rolünü oynayan, Allah’ın kendilerine gönderdiği elçisiyle, Allah’ın âyetleriyle savaşa tutuşan Mekkeliler, ve yine ey şu anda aynı tavrı sürdüren yirminci asrın kâfirleri düşünmüyor musunuz? Anlamıyor musunuz? Siz onlardan daha güçlü olduğunuzu mu zannediyorsunuz? Sizler kendinizi Semûd’dan daha kuvvetli olduğunuzu ve Allah’la baş edebileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Unutmayın ki Allah’ın düşmanlarına nasıl bir helâk göndereceği hiç belli olmaz. Bunu sadece Allah bilmektedir. Aklınızı başınıza alın. İşte bakın Rabbimiz bu âyetleriyle, bu örnekleriyle tüm insan-lığı uyarmaktadır. O gün Mekkelilere, bugün de tüm dünyalılara, kıyâmete kadar da tüm insanlığa uyarısı ulaştırıyor. Ama buna rağmen insanların pek çoğu anlamıyorlar, inanmıyorlar. Lâkin bilesiniz ki Rab-bimiz Azîzdir, kendisine karşı savaş verenlerden intikam alıcıdır. Rahîmdir, kendisine kulluk edip Müslüman olan kullarını şerefli kılandır. Ve bundan sonra yine tarihi yolculuk devam ediyor.
160. “Lût milleti de peygamberleri yalanladı.” Şimdi de Lût (a.s) ve toplumu anlatılacak. Savaş bir başka bölgeye kaydı. Rabbimiz bir başka bölgeyi de tanıtacak bize. Başka hiç bir kaynaktan elde edebilme imkânına sahip olmadığımız bir başka tarihle, bir başka coğrafyayla tanıştıracak, bir başka bilgiyle bizi şereflendirecek. Bir başka tarihi konuyla bize hidâyet edecek, yol gösterecek Rabbimiz. Az evvel tanıdığımız Semûd kavminin yaşadığı böl-genin biraz daha kuzeyinde, Kudüs yakınlarında, Filistin topraklarında yaşamış bir kavimdir Lût kavmi. Onlar da kendilerinden öncekilerin yolunda gittiler ve Allah’ın kendilerine gönderdiği Lût (a.s)’ı yalanladılar, reddettiler. Sadece Lût (a.s)’ı değil tabii kendilerine gönderilen tüm elçilerini yalanladılar. Kardeşleri Lût (a.s) onlara dedi ki:
161,166. “Kardeşleri Lût, onlara: “Allah'a karşı gel-mekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten, Allah’la çatışmaya girmekten sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Gelin vazgeçin bu yanlışlarınızdan. Gelin hayatınızı Allah için yaşayın. Gelin Allah buyursun siz yapın. Hayat programınızı Allah belirlesin. Ben sizin için Allah tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Tıpkı kendisinden önceki Allah elçileri gibi o da topunuzu Allah’a imana ve kulluğa çağırdı. Kendisine itaate ve Allah’a kulluğa çağırdı. Ben sizden bir ücret de istemiyorum dedi. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir dedi. Hiçbir peygamberin zaten dünya malı ve mülküyle ilgisi yoktur. Onların tek derdi insanlar Allah’a kul olsunlar ve cennete gitsinler. Asla Allah’a ihanet etmiyorlar. Bunlar, bu istedikleri öteki peygamberlerle aynıdır. Öteki peygamberlerden farklı olarak Lût (a.s) un da kavminden istediği şudur: Ey kavmim, sizler şu âlem içinde, insanlar içinde kadınları bırakıp ta erkelere mi gidiyorsunuz? Kadınları bırakıp erkeklerle beraber mi oluyorsunuz? Fıtrat dışına mı çıkıyorsunuz? Rezil bir hayatın adamı mı oluyorsunuz? Halbuki Allah’ın yasası sizin yaptığınızın tamamen aksidir. Hayatın devamı için, neslin devamı için Rabbimiz bir erkekle bir kadının beraberliğini istiyor. Nikâh ilişkisiyle bu iki cinsin bir araya gelmesini emrediyor. Siz ne yapıyorsunuz? Doğrusu bu halinizle sizler azmış bir milletsiniz. Evet işte böyle keyiflerine göre ahlâksızca bir hayat yaşayan zalim bir toplum içinde onları Hakka, doğruya çağıran bir peygamber. Ve üstelik kendisine iman etmiş sadece iki kızcağızından başka hiç kimse de yok. Karısı da inanmamış. Kavmini güzel ahlâka çağırıyor. Nikâhlı, tertemiz bir hayata dâvet ediyor. Erkeklerin kadınlarla doyuma ulaşacakları helâl bir hayata çağırıyor. Bakın ahlâksız, azgın toplumu onun bu dâvetine karşılık şöyle diyordu:
161,166. “Kardeşleri Lût, onlara: “Allah'a karşı gel-mekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten, Allah’la çatışmaya girmekten sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Gelin vazgeçin bu yanlışlarınızdan. Gelin hayatınızı Allah için yaşayın. Gelin Allah buyursun siz yapın. Hayat programınızı Allah belirlesin. Ben sizin için Allah tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Tıpkı kendisinden önceki Allah elçileri gibi o da topunuzu Allah’a imana ve kulluğa çağırdı. Kendisine itaate ve Allah’a kulluğa çağırdı. Ben sizden bir ücret de istemiyorum dedi. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir dedi. Hiçbir peygamberin zaten dünya malı ve mülküyle ilgisi yoktur. Onların tek derdi insanlar Allah’a kul olsunlar ve cennete gitsinler. Asla Allah’a ihanet etmiyorlar. Bunlar, bu istedikleri öteki peygamberlerle aynıdır. Öteki peygamberlerden farklı olarak Lût (a.s) un da kavminden istediği şudur: Ey kavmim, sizler şu âlem içinde, insanlar içinde kadınları bırakıp ta erkelere mi gidiyorsunuz? Kadınları bırakıp erkeklerle beraber mi oluyorsunuz? Fıtrat dışına mı çıkıyorsunuz? Rezil bir hayatın adamı mı oluyorsunuz? Halbuki Allah’ın yasası sizin yaptığınızın tamamen aksidir. Hayatın devamı için, neslin devamı için Rabbimiz bir erkekle bir kadının beraberliğini istiyor. Nikâh ilişkisiyle bu iki cinsin bir araya gelmesini emrediyor. Siz ne yapıyorsunuz? Doğrusu bu halinizle sizler azmış bir milletsiniz. Evet işte böyle keyiflerine göre ahlâksızca bir hayat yaşayan zalim bir toplum içinde onları Hakka, doğruya çağıran bir peygamber. Ve üstelik kendisine iman etmiş sadece iki kızcağızından başka hiç kimse de yok. Karısı da inanmamış. Kavmini güzel ahlâka çağırıyor. Nikâhlı, tertemiz bir hayata dâvet ediyor. Erkeklerin kadınlarla doyuma ulaşacakları helâl bir hayata çağırıyor. Bakın ahlâksız, azgın toplumu onun bu dâvetine karşılık şöyle diyordu:
161,166. “Kardeşleri Lût, onlara: “Allah'a karşı gel-mekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten, Allah’la çatışmaya girmekten sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Gelin vazgeçin bu yanlışlarınızdan. Gelin hayatınızı Allah için yaşayın. Gelin Allah buyursun siz yapın. Hayat programınızı Allah belirlesin. Ben sizin için Allah tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Tıpkı kendisinden önceki Allah elçileri gibi o da topunuzu Allah’a imana ve kulluğa çağırdı. Kendisine itaate ve Allah’a kulluğa çağırdı. Ben sizden bir ücret de istemiyorum dedi. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir dedi. Hiçbir peygamberin zaten dünya malı ve mülküyle ilgisi yoktur. Onların tek derdi insanlar Allah’a kul olsunlar ve cennete gitsinler. Asla Allah’a ihanet etmiyorlar. Bunlar, bu istedikleri öteki peygamberlerle aynıdır. Öteki peygamberlerden farklı olarak Lût (a.s) un da kavminden istediği şudur: Ey kavmim, sizler şu âlem içinde, insanlar içinde kadınları bırakıp ta erkelere mi gidiyorsunuz? Kadınları bırakıp erkeklerle beraber mi oluyorsunuz? Fıtrat dışına mı çıkıyorsunuz? Rezil bir hayatın adamı mı oluyorsunuz? Halbuki Allah’ın yasası sizin yaptığınızın tamamen aksidir. Hayatın devamı için, neslin devamı için Rabbimiz bir erkekle bir kadının beraberliğini istiyor. Nikâh ilişkisiyle bu iki cinsin bir araya gelmesini emrediyor. Siz ne yapıyorsunuz? Doğrusu bu halinizle sizler azmış bir milletsiniz. Evet işte böyle keyiflerine göre ahlâksızca bir hayat yaşayan zalim bir toplum içinde onları Hakka, doğruya çağıran bir peygamber. Ve üstelik kendisine iman etmiş sadece iki kızcağızından başka hiç kimse de yok. Karısı da inanmamış. Kavmini güzel ahlâka çağırıyor. Nikâhlı, tertemiz bir hayata dâvet ediyor. Erkeklerin kadınlarla doyuma ulaşacakları helâl bir hayata çağırıyor. Bakın ahlâksız, azgın toplumu onun bu dâvetine karşılık şöyle diyordu:
161,166. “Kardeşleri Lût, onlara: “Allah'a karşı gel-mekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten, Allah’la çatışmaya girmekten sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Gelin vazgeçin bu yanlışlarınızdan. Gelin hayatınızı Allah için yaşayın. Gelin Allah buyursun siz yapın. Hayat programınızı Allah belirlesin. Ben sizin için Allah tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Tıpkı kendisinden önceki Allah elçileri gibi o da topunuzu Allah’a imana ve kulluğa çağırdı. Kendisine itaate ve Allah’a kulluğa çağırdı. Ben sizden bir ücret de istemiyorum dedi. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir dedi. Hiçbir peygamberin zaten dünya malı ve mülküyle ilgisi yoktur. Onların tek derdi insanlar Allah’a kul olsunlar ve cennete gitsinler. Asla Allah’a ihanet etmiyorlar. Bunlar, bu istedikleri öteki peygamberlerle aynıdır. Öteki peygamberlerden farklı olarak Lût (a.s) un da kavminden istediği şudur: Ey kavmim, sizler şu âlem içinde, insanlar içinde kadınları bırakıp ta erkelere mi gidiyorsunuz? Kadınları bırakıp erkeklerle beraber mi oluyorsunuz? Fıtrat dışına mı çıkıyorsunuz? Rezil bir hayatın adamı mı oluyorsunuz? Halbuki Allah’ın yasası sizin yaptığınızın tamamen aksidir. Hayatın devamı için, neslin devamı için Rabbimiz bir erkekle bir kadının beraberliğini istiyor. Nikâh ilişkisiyle bu iki cinsin bir araya gelmesini emrediyor. Siz ne yapıyorsunuz? Doğrusu bu halinizle sizler azmış bir milletsiniz. Evet işte böyle keyiflerine göre ahlâksızca bir hayat yaşayan zalim bir toplum içinde onları Hakka, doğruya çağıran bir peygamber. Ve üstelik kendisine iman etmiş sadece iki kızcağızından başka hiç kimse de yok. Karısı da inanmamış. Kavmini güzel ahlâka çağırıyor. Nikâhlı, tertemiz bir hayata dâvet ediyor. Erkeklerin kadınlarla doyuma ulaşacakları helâl bir hayata çağırıyor. Bakın ahlâksız, azgın toplumu onun bu dâvetine karşılık şöyle diyordu:
161,166. “Kardeşleri Lût, onlara: “Allah'a karşı gel-mekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten, Allah’la çatışmaya girmekten sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Gelin vazgeçin bu yanlışlarınızdan. Gelin hayatınızı Allah için yaşayın. Gelin Allah buyursun siz yapın. Hayat programınızı Allah belirlesin. Ben sizin için Allah tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Tıpkı kendisinden önceki Allah elçileri gibi o da topunuzu Allah’a imana ve kulluğa çağırdı. Kendisine itaate ve Allah’a kulluğa çağırdı. Ben sizden bir ücret de istemiyorum dedi. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir dedi. Hiçbir peygamberin zaten dünya malı ve mülküyle ilgisi yoktur. Onların tek derdi insanlar Allah’a kul olsunlar ve cennete gitsinler. Asla Allah’a ihanet etmiyorlar. Bunlar, bu istedikleri öteki peygamberlerle aynıdır. Öteki peygamberlerden farklı olarak Lût (a.s) un da kavminden istediği şudur: Ey kavmim, sizler şu âlem içinde, insanlar içinde kadınları bırakıp ta erkelere mi gidiyorsunuz? Kadınları bırakıp erkeklerle beraber mi oluyorsunuz? Fıtrat dışına mı çıkıyorsunuz? Rezil bir hayatın adamı mı oluyorsunuz? Halbuki Allah’ın yasası sizin yaptığınızın tamamen aksidir. Hayatın devamı için, neslin devamı için Rabbimiz bir erkekle bir kadının beraberliğini istiyor. Nikâh ilişkisiyle bu iki cinsin bir araya gelmesini emrediyor. Siz ne yapıyorsunuz? Doğrusu bu halinizle sizler azmış bir milletsiniz. Evet işte böyle keyiflerine göre ahlâksızca bir hayat yaşayan zalim bir toplum içinde onları Hakka, doğruya çağıran bir peygamber. Ve üstelik kendisine iman etmiş sadece iki kızcağızından başka hiç kimse de yok. Karısı da inanmamış. Kavmini güzel ahlâka çağırıyor. Nikâhlı, tertemiz bir hayata dâvet ediyor. Erkeklerin kadınlarla doyuma ulaşacakları helâl bir hayata çağırıyor. Bakın ahlâksız, azgın toplumu onun bu dâvetine karşılık şöyle diyordu:
161,166. “Kardeşleri Lût, onlara: “Allah'a karşı gel-mekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten, Allah’la çatışmaya girmekten sakınmaz mısınız? Muttakiler olmaz mısınız? Gelin vazgeçin bu yanlışlarınızdan. Gelin hayatınızı Allah için yaşayın. Gelin Allah buyursun siz yapın. Hayat programınızı Allah belirlesin. Ben sizin için Allah tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Tıpkı kendisinden önceki Allah elçileri gibi o da topunuzu Allah’a imana ve kulluğa çağırdı. Kendisine itaate ve Allah’a kulluğa çağırdı. Ben sizden bir ücret de istemiyorum dedi. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir dedi. Hiçbir peygamberin zaten dünya malı ve mülküyle ilgisi yoktur. Onların tek derdi insanlar Allah’a kul olsunlar ve cennete gitsinler. Asla Allah’a ihanet etmiyorlar. Bunlar, bu istedikleri öteki peygamberlerle aynıdır. Öteki peygamberlerden farklı olarak Lût (a.s) un da kavminden istediği şudur: Ey kavmim, sizler şu âlem içinde, insanlar içinde kadınları bırakıp ta erkelere mi gidiyorsunuz? Kadınları bırakıp erkeklerle beraber mi oluyorsunuz? Fıtrat dışına mı çıkıyorsunuz? Rezil bir hayatın adamı mı oluyorsunuz? Halbuki Allah’ın yasası sizin yaptığınızın tamamen aksidir. Hayatın devamı için, neslin devamı için Rabbimiz bir erkekle bir kadının beraberliğini istiyor. Nikâh ilişkisiyle bu iki cinsin bir araya gelmesini emrediyor. Siz ne yapıyorsunuz? Doğrusu bu halinizle sizler azmış bir milletsiniz. Evet işte böyle keyiflerine göre ahlâksızca bir hayat yaşayan zalim bir toplum içinde onları Hakka, doğruya çağıran bir peygamber. Ve üstelik kendisine iman etmiş sadece iki kızcağızından başka hiç kimse de yok. Karısı da inanmamış. Kavmini güzel ahlâka çağırıyor. Nikâhlı, tertemiz bir hayata dâvet ediyor. Erkeklerin kadınlarla doyuma ulaşacakları helâl bir hayata çağırıyor. Bakın ahlâksız, azgın toplumu onun bu dâvetine karşılık şöyle diyordu:
167. “Ey Lût! Bu sözlerinden vazgeçmezsen, mutlaka kovulacaksın” dediler.” Allah’ın sınırlarını ihlâl eden kavim dediler ki ey Lût vazgeç bu işten. Eğer bu işten vazgeçmezsen seni bu ülkeden, bu şehirden çıkaracağız, kovacağız, süreceğiz. Sen bu kadar iffetli, bu kadar na-muslu davranmaya devam edersen, atacağız okullarımızdan, atarız askeriyemizden, süreriz dairelerimizden. Görüntünle, kılık kıyafetinle, sözlerinle, davranışlarınla bizi rahatsız edip durma dediler, tehdit ettiler Allah’ın elçisini. Onların bu tehditlerine karşı bakın Allah’ın peygamberi şöyle diyordu:
168,169. “Lut: “Doğrusu yaptığınıza çok kızanlardanım. Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapa geldikleri kötülükten kurtar" dedi.” Doğrusu bu yaptıklarınıza çok kızanlardanım. Yâni sizin bu tavrınıza bir eleştiri getireceğim ve şunu kesinlikle bilesiniz ki ben mutlaka sizinle savaşımı sürdüreceğim. Rabbim adına sizi uyarmaya, sizi Hakka dâvete devam edeceğim. Haydi siz de elinizden ne geliyorsa, ne yapabilecekseniz onu yapın. Elinizden geleni arkanıza koymayın der, sonra da Rabbine dua eder, Rabbine sığınır. Ey Rabbim, beni ve ehlimi bunların yaptığı işlerden, bunların küfür ve isyanlarından koru. Senin yardımın ve korumanla ben böylece bu adamların yaşadığı rezil bir hayatın içine düşmeyeyim. Senin istediğin gibi iffet ve haya içinde Müslümanca hayatımı devam ettireyim diyordu. Onların pisliklerinden kendisine sığınan elçisine bakın Rabbimizin cevabı da şöyle oluyordu:
168,169. “Lut: “Doğrusu yaptığınıza çok kızanlardanım. Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapa geldikleri kötülükten kurtar" dedi.” Doğrusu bu yaptıklarınıza çok kızanlardanım. Yâni sizin bu tavrınıza bir eleştiri getireceğim ve şunu kesinlikle bilesiniz ki ben mutlaka sizinle savaşımı sürdüreceğim. Rabbim adına sizi uyarmaya, sizi Hakka dâvete devam edeceğim. Haydi siz de elinizden ne geliyorsa, ne yapabilecekseniz onu yapın. Elinizden geleni arkanıza koymayın der, sonra da Rabbine dua eder, Rabbine sığınır. Ey Rabbim, beni ve ehlimi bunların yaptığı işlerden, bunların küfür ve isyanlarından koru. Senin yardımın ve korumanla ben böylece bu adamların yaşadığı rezil bir hayatın içine düşmeyeyim. Senin istediğin gibi iffet ve haya içinde Müslümanca hayatımı devam ettireyim diyordu. Onların pisliklerinden kendisine sığınan elçisine bakın Rabbimizin cevabı da şöyle oluyordu:
170,175. “ Bunun üzerine geri kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık. Diğerlerini yerle bir ettik.Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi! Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.” Bunun üzerine geriye kalan karısı hariç onu ve kendisine inanmış ehlini kurtardık, diğerlerini de yerle bir ettik diyor Rabbimiz. İşte kavmi helâk etmek için melekler geldiler, ahlâksız toplum Lût (a.s) un evine misafir gelen o meleklere sahip olmak istediler. Nihâyet helâk vakti gelmişti. Lût (a.s) iki kızıyla birlikte şehri terk edecek ve sabaha doğru kavim helâk edilecekti. Lût (a.s) ve beraberindeki kızları arkasına dönüp bakmayacaklardı. Karısı da onlarla beraber çıkacak ama azabın gürültüsüyle arkasına dönüp bakacak ve o helâk edilenlerden olacaktı. Zaten geriye kalanların topunu yerle bir ettik diyor Rabbimiz. Melekler o şehirleri kaldırdılar ve yerle bir ettiler. Üzerlerine azap yağmuru yağdırdılar. Taşlar yağdırdılar ve işlerini bitiriverdiler. Ve işte böylece Allah’la savaşa tutuşmuş bir toplum daha tuzlu sular altında kendilerine hazırlanmış korkunç bir cehennem beklentisi içindeler. İşte bunda da âyetler vardır. Ahlâksızlıklarının karşılığını bulan bu toplumda da büyük ibretler vardır. Halbuki ahlâksızlar, Allah’ın istediği tertemiz bir hayatı kabul etmiş olsalardı bu azabın mahkumu olmayacaklardı. Hem dünyaları güzel olacaktı, hem de âhireti kazanmış olacaklardı. Ama aşırı gittiler. Allah ve elçisini dinlemediler. Azgınlaştılar. Aşırı cinsel özgürlük kadınlardan zevk almaz hale getirdi onları. Kadınlardan bıktılar da nihâyet erkeklere yöneldiler. Artık bunun ötesinde başka nasıl bir hayatın adamı oldularsa bilemiyoruz. Ve işte böyle rezil bir hayatın sonunda rezil bir helâkle helâk olup gittiler. Bundan sonra yine tarihten bir dosya daha açacak Rabbimiz. Tarihi sıra şimdi de bizi Şuayb (a.s)’la karşı karşıya getirecek. Eyke ve Medyen ahalisiyle tanışacağız.
170,175. “ Bunun üzerine geri kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık. Diğerlerini yerle bir ettik.Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi! Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.” Bunun üzerine geriye kalan karısı hariç onu ve kendisine inanmış ehlini kurtardık, diğerlerini de yerle bir ettik diyor Rabbimiz. İşte kavmi helâk etmek için melekler geldiler, ahlâksız toplum Lût (a.s) un evine misafir gelen o meleklere sahip olmak istediler. Nihâyet helâk vakti gelmişti. Lût (a.s) iki kızıyla birlikte şehri terk edecek ve sabaha doğru kavim helâk edilecekti. Lût (a.s) ve beraberindeki kızları arkasına dönüp bakmayacaklardı. Karısı da onlarla beraber çıkacak ama azabın gürültüsüyle arkasına dönüp bakacak ve o helâk edilenlerden olacaktı. Zaten geriye kalanların topunu yerle bir ettik diyor Rabbimiz. Melekler o şehirleri kaldırdılar ve yerle bir ettiler. Üzerlerine azap yağmuru yağdırdılar. Taşlar yağdırdılar ve işlerini bitiriverdiler. Ve işte böylece Allah’la savaşa tutuşmuş bir toplum daha tuzlu sular altında kendilerine hazırlanmış korkunç bir cehennem beklentisi içindeler. İşte bunda da âyetler vardır. Ahlâksızlıklarının karşılığını bulan bu toplumda da büyük ibretler vardır. Halbuki ahlâksızlar, Allah’ın istediği tertemiz bir hayatı kabul etmiş olsalardı bu azabın mahkumu olmayacaklardı. Hem dünyaları güzel olacaktı, hem de âhireti kazanmış olacaklardı. Ama aşırı gittiler. Allah ve elçisini dinlemediler. Azgınlaştılar. Aşırı cinsel özgürlük kadınlardan zevk almaz hale getirdi onları. Kadınlardan bıktılar da nihâyet erkeklere yöneldiler. Artık bunun ötesinde başka nasıl bir hayatın adamı oldularsa bilemiyoruz. Ve işte böyle rezil bir hayatın sonunda rezil bir helâkle helâk olup gittiler. Bundan sonra yine tarihten bir dosya daha açacak Rabbimiz. Tarihi sıra şimdi de bizi Şuayb (a.s)’la karşı karşıya getirecek. Eyke ve Medyen ahalisiyle tanışacağız.
170,175. “ Bunun üzerine geri kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık. Diğerlerini yerle bir ettik.Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi! Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.” Bunun üzerine geriye kalan karısı hariç onu ve kendisine inanmış ehlini kurtardık, diğerlerini de yerle bir ettik diyor Rabbimiz. İşte kavmi helâk etmek için melekler geldiler, ahlâksız toplum Lût (a.s) un evine misafir gelen o meleklere sahip olmak istediler. Nihâyet helâk vakti gelmişti. Lût (a.s) iki kızıyla birlikte şehri terk edecek ve sabaha doğru kavim helâk edilecekti. Lût (a.s) ve beraberindeki kızları arkasına dönüp bakmayacaklardı. Karısı da onlarla beraber çıkacak ama azabın gürültüsüyle arkasına dönüp bakacak ve o helâk edilenlerden olacaktı. Zaten geriye kalanların topunu yerle bir ettik diyor Rabbimiz. Melekler o şehirleri kaldırdılar ve yerle bir ettiler. Üzerlerine azap yağmuru yağdırdılar. Taşlar yağdırdılar ve işlerini bitiriverdiler. Ve işte böylece Allah’la savaşa tutuşmuş bir toplum daha tuzlu sular altında kendilerine hazırlanmış korkunç bir cehennem beklentisi içindeler. İşte bunda da âyetler vardır. Ahlâksızlıklarının karşılığını bulan bu toplumda da büyük ibretler vardır. Halbuki ahlâksızlar, Allah’ın istediği tertemiz bir hayatı kabul etmiş olsalardı bu azabın mahkumu olmayacaklardı. Hem dünyaları güzel olacaktı, hem de âhireti kazanmış olacaklardı. Ama aşırı gittiler. Allah ve elçisini dinlemediler. Azgınlaştılar. Aşırı cinsel özgürlük kadınlardan zevk almaz hale getirdi onları. Kadınlardan bıktılar da nihâyet erkeklere yöneldiler. Artık bunun ötesinde başka nasıl bir hayatın adamı oldularsa bilemiyoruz. Ve işte böyle rezil bir hayatın sonunda rezil bir helâkle helâk olup gittiler. Bundan sonra yine tarihten bir dosya daha açacak Rabbimiz. Tarihi sıra şimdi de bizi Şuayb (a.s)’la karşı karşıya getirecek. Eyke ve Medyen ahalisiyle tanışacağız.