Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Şuarâ Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

227 ayetSayfa 5 / 5
170,175. “ Bunun üzerine geri kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık. Diğerlerini yerle bir ettik.Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi! Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.” Bunun üzerine geriye kalan karısı hariç onu ve kendisine inanmış ehlini kurtardık, diğerlerini de yerle bir ettik diyor Rabbimiz. İşte kavmi helâk etmek için melekler geldiler, ahlâksız toplum Lût (a.s) un evine misafir gelen o meleklere sahip olmak istediler. Nihâyet helâk vakti gelmişti. Lût (a.s) iki kızıyla birlikte şehri terk edecek ve sabaha doğru kavim helâk edilecekti. Lût (a.s) ve beraberindeki kızları arkasına dönüp bakmayacaklardı. Karısı da onlarla beraber çıkacak ama azabın gürültüsüyle arkasına dönüp bakacak ve o helâk edilenlerden olacaktı. Zaten geriye kalanların topunu yerle bir ettik diyor Rabbimiz. Melekler o şehirleri kaldırdılar ve yerle bir ettiler. Üzerlerine azap yağmuru yağdırdılar. Taşlar yağdırdılar ve işlerini bitiriverdiler. Ve işte böylece Allah’la savaşa tutuşmuş bir toplum daha tuzlu sular altında kendilerine hazırlanmış korkunç bir cehennem beklentisi içindeler. İşte bunda da âyetler vardır. Ahlâksızlıklarının karşılığını bulan bu toplumda da büyük ibretler vardır. Halbuki ahlâksızlar, Allah’ın istediği tertemiz bir hayatı kabul etmiş olsalardı bu azabın mahkumu olmayacaklardı. Hem dünyaları güzel olacaktı, hem de âhireti kazanmış olacaklardı. Ama aşırı gittiler. Allah ve elçisini dinlemediler. Azgınlaştılar. Aşırı cinsel özgürlük kadınlardan zevk almaz hale getirdi onları. Kadınlardan bıktılar da nihâyet erkeklere yöneldiler. Artık bunun ötesinde başka nasıl bir hayatın adamı oldularsa bilemiyoruz. Ve işte böyle rezil bir hayatın sonunda rezil bir helâkle helâk olup gittiler. Bundan sonra yine tarihten bir dosya daha açacak Rabbimiz. Tarihi sıra şimdi de bizi Şuayb (a.s)’la karşı karşıya getirecek. Eyke ve Medyen ahalisiyle tanışacağız.
170,175. “ Bunun üzerine geri kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık. Diğerlerini yerle bir ettik.Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi! Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.” Bunun üzerine geriye kalan karısı hariç onu ve kendisine inanmış ehlini kurtardık, diğerlerini de yerle bir ettik diyor Rabbimiz. İşte kavmi helâk etmek için melekler geldiler, ahlâksız toplum Lût (a.s) un evine misafir gelen o meleklere sahip olmak istediler. Nihâyet helâk vakti gelmişti. Lût (a.s) iki kızıyla birlikte şehri terk edecek ve sabaha doğru kavim helâk edilecekti. Lût (a.s) ve beraberindeki kızları arkasına dönüp bakmayacaklardı. Karısı da onlarla beraber çıkacak ama azabın gürültüsüyle arkasına dönüp bakacak ve o helâk edilenlerden olacaktı. Zaten geriye kalanların topunu yerle bir ettik diyor Rabbimiz. Melekler o şehirleri kaldırdılar ve yerle bir ettiler. Üzerlerine azap yağmuru yağdırdılar. Taşlar yağdırdılar ve işlerini bitiriverdiler. Ve işte böylece Allah’la savaşa tutuşmuş bir toplum daha tuzlu sular altında kendilerine hazırlanmış korkunç bir cehennem beklentisi içindeler. İşte bunda da âyetler vardır. Ahlâksızlıklarının karşılığını bulan bu toplumda da büyük ibretler vardır. Halbuki ahlâksızlar, Allah’ın istediği tertemiz bir hayatı kabul etmiş olsalardı bu azabın mahkumu olmayacaklardı. Hem dünyaları güzel olacaktı, hem de âhireti kazanmış olacaklardı. Ama aşırı gittiler. Allah ve elçisini dinlemediler. Azgınlaştılar. Aşırı cinsel özgürlük kadınlardan zevk almaz hale getirdi onları. Kadınlardan bıktılar da nihâyet erkeklere yöneldiler. Artık bunun ötesinde başka nasıl bir hayatın adamı oldularsa bilemiyoruz. Ve işte böyle rezil bir hayatın sonunda rezil bir helâkle helâk olup gittiler. Bundan sonra yine tarihten bir dosya daha açacak Rabbimiz. Tarihi sıra şimdi de bizi Şuayb (a.s)’la karşı karşıya getirecek. Eyke ve Medyen ahalisiyle tanışacağız.
170,175. “ Bunun üzerine geri kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık. Diğerlerini yerle bir ettik.Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi! Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır. Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir.” Bunun üzerine geriye kalan karısı hariç onu ve kendisine inanmış ehlini kurtardık, diğerlerini de yerle bir ettik diyor Rabbimiz. İşte kavmi helâk etmek için melekler geldiler, ahlâksız toplum Lût (a.s) un evine misafir gelen o meleklere sahip olmak istediler. Nihâyet helâk vakti gelmişti. Lût (a.s) iki kızıyla birlikte şehri terk edecek ve sabaha doğru kavim helâk edilecekti. Lût (a.s) ve beraberindeki kızları arkasına dönüp bakmayacaklardı. Karısı da onlarla beraber çıkacak ama azabın gürültüsüyle arkasına dönüp bakacak ve o helâk edilenlerden olacaktı. Zaten geriye kalanların topunu yerle bir ettik diyor Rabbimiz. Melekler o şehirleri kaldırdılar ve yerle bir ettiler. Üzerlerine azap yağmuru yağdırdılar. Taşlar yağdırdılar ve işlerini bitiriverdiler. Ve işte böylece Allah’la savaşa tutuşmuş bir toplum daha tuzlu sular altında kendilerine hazırlanmış korkunç bir cehennem beklentisi içindeler. İşte bunda da âyetler vardır. Ahlâksızlıklarının karşılığını bulan bu toplumda da büyük ibretler vardır. Halbuki ahlâksızlar, Allah’ın istediği tertemiz bir hayatı kabul etmiş olsalardı bu azabın mahkumu olmayacaklardı. Hem dünyaları güzel olacaktı, hem de âhireti kazanmış olacaklardı. Ama aşırı gittiler. Allah ve elçisini dinlemediler. Azgınlaştılar. Aşırı cinsel özgürlük kadınlardan zevk almaz hale getirdi onları. Kadınlardan bıktılar da nihâyet erkeklere yöneldiler. Artık bunun ötesinde başka nasıl bir hayatın adamı oldularsa bilemiyoruz. Ve işte böyle rezil bir hayatın sonunda rezil bir helâkle helâk olup gittiler. Bundan sonra yine tarihten bir dosya daha açacak Rabbimiz. Tarihi sıra şimdi de bizi Şuayb (a.s)’la karşı karşıya getirecek. Eyke ve Medyen ahalisiyle tanışacağız.
176. “Ormanlık yerde oturanlar, Eykeliler de peygamberleri yalanladı.” Tıpkı Medyen’liler gibi Eyke’liler de ekonomik sömürüden yana olan bir topluluktur. Onlar da peygamberlerini yalanladılar. Peygamberleri Şuayb (a.s) onlara dedi ki:
177,184. “Şuayb onlara: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun” dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten sakının. Ekonomik bozukluğu, ekonomik sapıklığı Allah’a kafa tutacak boyuta ulaştırmayın. Muttakiler olun. Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah sizin için ekonominin sınırlarını belirlemiştir. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Ben size Rabb’ınızdan gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bana itaat edin. Beni örnek bilin. Benim gibi hareket edin. Ben bu elçiliğime, bu örnekliğime, bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizin malınıza, mülkünüze karışıp ta onlara sahip olmak derdinde değilim. Benim derdim, benim sıkıntım sadece sizlerin Müslümanlar olmanız. Ben sadece sizin kurtuluşunuza dâvetiye çıkarıyorum. Ben sadece Rabb’ımdan bana bildirilenleri size aktarıyorum. Gelin Allah’ı devre dışa bırakarak bir hayat yaşamaktan vazgeçin de hayatınızı Allah için yaşayın. Evet işte aynı sözler, aynı ifadeler kıyâmete kadar devam edecek. Bu genel ifadelerden sonra her bir peygamber geldiği toplumun ön plana çıkmış sıkıntısı neyse, problem hangi noktada odaklanıyorsa uyarılarını o noktada yoğunlaştırıyor görüyoruz. Bakın şöyle diyor Allah’ın elçisi: Ey kavmim! Ölçüye ve tartıya riâyet edin. Kavim gerçekten çok büyük maddî imkânlara ulaşabilecek dünyanın en büyük ve önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktadır. Oturdukları bölgede helâl yollarla doyuma ulaşmalarını zaten Rabbimiz kendilerine lütfetmişti. Ama onlar helâlle yetinmeme, temizle iktifa etmeme gibi bir doyumsuzluğun cinnetine kapılmışlar. Elbette insanların aç kalmaları pahasına, insanları aç bırakma pahasına kendilerinin aşırı doyumunu hedeflemiş insanlar temizden, helâlden hoşlanmazlar. Böylelerini ancak ölüm doyurur. Çalarlar, çırparlar, helâl haram sınırlarını çiğnerler. İşte bakın Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) diyor ki, yapmayın, etmeyin ölçüyü tartıyı bozarak insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların ceplerine el atarak onların paralarını, eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Enflasyon gibi haram yollarla, hilelerle insanları sömürmeye kalkışmayın. İnsanların alım güçlerini eksiltmeyin. Paralarının değerini düşürmeyin. Sizi de sizden öncekileri yaratan, tüm yaratıkları yaratan Allah’tan korkun. Evet Onun bu dâveti ve uyarıları karşısında bakın toplumu diyor ki:
177,184. “Şuayb onlara: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun” dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten sakının. Ekonomik bozukluğu, ekonomik sapıklığı Allah’a kafa tutacak boyuta ulaştırmayın. Muttakiler olun. Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah sizin için ekonominin sınırlarını belirlemiştir. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Ben size Rabb’ınızdan gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bana itaat edin. Beni örnek bilin. Benim gibi hareket edin. Ben bu elçiliğime, bu örnekliğime, bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizin malınıza, mülkünüze karışıp ta onlara sahip olmak derdinde değilim. Benim derdim, benim sıkıntım sadece sizlerin Müslümanlar olmanız. Ben sadece sizin kurtuluşunuza dâvetiye çıkarıyorum. Ben sadece Rabb’ımdan bana bildirilenleri size aktarıyorum. Gelin Allah’ı devre dışa bırakarak bir hayat yaşamaktan vazgeçin de hayatınızı Allah için yaşayın. Evet işte aynı sözler, aynı ifadeler kıyâmete kadar devam edecek. Bu genel ifadelerden sonra her bir peygamber geldiği toplumun ön plana çıkmış sıkıntısı neyse, problem hangi noktada odaklanıyorsa uyarılarını o noktada yoğunlaştırıyor görüyoruz. Bakın şöyle diyor Allah’ın elçisi: Ey kavmim! Ölçüye ve tartıya riâyet edin. Kavim gerçekten çok büyük maddî imkânlara ulaşabilecek dünyanın en büyük ve önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktadır. Oturdukları bölgede helâl yollarla doyuma ulaşmalarını zaten Rabbimiz kendilerine lütfetmişti. Ama onlar helâlle yetinmeme, temizle iktifa etmeme gibi bir doyumsuzluğun cinnetine kapılmışlar. Elbette insanların aç kalmaları pahasına, insanları aç bırakma pahasına kendilerinin aşırı doyumunu hedeflemiş insanlar temizden, helâlden hoşlanmazlar. Böylelerini ancak ölüm doyurur. Çalarlar, çırparlar, helâl haram sınırlarını çiğnerler. İşte bakın Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) diyor ki, yapmayın, etmeyin ölçüyü tartıyı bozarak insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların ceplerine el atarak onların paralarını, eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Enflasyon gibi haram yollarla, hilelerle insanları sömürmeye kalkışmayın. İnsanların alım güçlerini eksiltmeyin. Paralarının değerini düşürmeyin. Sizi de sizden öncekileri yaratan, tüm yaratıkları yaratan Allah’tan korkun. Evet Onun bu dâveti ve uyarıları karşısında bakın toplumu diyor ki:
177,184. “Şuayb onlara: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun” dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten sakının. Ekonomik bozukluğu, ekonomik sapıklığı Allah’a kafa tutacak boyuta ulaştırmayın. Muttakiler olun. Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah sizin için ekonominin sınırlarını belirlemiştir. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Ben size Rabb’ınızdan gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bana itaat edin. Beni örnek bilin. Benim gibi hareket edin. Ben bu elçiliğime, bu örnekliğime, bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizin malınıza, mülkünüze karışıp ta onlara sahip olmak derdinde değilim. Benim derdim, benim sıkıntım sadece sizlerin Müslümanlar olmanız. Ben sadece sizin kurtuluşunuza dâvetiye çıkarıyorum. Ben sadece Rabb’ımdan bana bildirilenleri size aktarıyorum. Gelin Allah’ı devre dışa bırakarak bir hayat yaşamaktan vazgeçin de hayatınızı Allah için yaşayın. Evet işte aynı sözler, aynı ifadeler kıyâmete kadar devam edecek. Bu genel ifadelerden sonra her bir peygamber geldiği toplumun ön plana çıkmış sıkıntısı neyse, problem hangi noktada odaklanıyorsa uyarılarını o noktada yoğunlaştırıyor görüyoruz. Bakın şöyle diyor Allah’ın elçisi: Ey kavmim! Ölçüye ve tartıya riâyet edin. Kavim gerçekten çok büyük maddî imkânlara ulaşabilecek dünyanın en büyük ve önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktadır. Oturdukları bölgede helâl yollarla doyuma ulaşmalarını zaten Rabbimiz kendilerine lütfetmişti. Ama onlar helâlle yetinmeme, temizle iktifa etmeme gibi bir doyumsuzluğun cinnetine kapılmışlar. Elbette insanların aç kalmaları pahasına, insanları aç bırakma pahasına kendilerinin aşırı doyumunu hedeflemiş insanlar temizden, helâlden hoşlanmazlar. Böylelerini ancak ölüm doyurur. Çalarlar, çırparlar, helâl haram sınırlarını çiğnerler. İşte bakın Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) diyor ki, yapmayın, etmeyin ölçüyü tartıyı bozarak insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların ceplerine el atarak onların paralarını, eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Enflasyon gibi haram yollarla, hilelerle insanları sömürmeye kalkışmayın. İnsanların alım güçlerini eksiltmeyin. Paralarının değerini düşürmeyin. Sizi de sizden öncekileri yaratan, tüm yaratıkları yaratan Allah’tan korkun. Evet Onun bu dâveti ve uyarıları karşısında bakın toplumu diyor ki:
177,184. “Şuayb onlara: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun” dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten sakının. Ekonomik bozukluğu, ekonomik sapıklığı Allah’a kafa tutacak boyuta ulaştırmayın. Muttakiler olun. Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah sizin için ekonominin sınırlarını belirlemiştir. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Ben size Rabb’ınızdan gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bana itaat edin. Beni örnek bilin. Benim gibi hareket edin. Ben bu elçiliğime, bu örnekliğime, bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizin malınıza, mülkünüze karışıp ta onlara sahip olmak derdinde değilim. Benim derdim, benim sıkıntım sadece sizlerin Müslümanlar olmanız. Ben sadece sizin kurtuluşunuza dâvetiye çıkarıyorum. Ben sadece Rabb’ımdan bana bildirilenleri size aktarıyorum. Gelin Allah’ı devre dışa bırakarak bir hayat yaşamaktan vazgeçin de hayatınızı Allah için yaşayın. Evet işte aynı sözler, aynı ifadeler kıyâmete kadar devam edecek. Bu genel ifadelerden sonra her bir peygamber geldiği toplumun ön plana çıkmış sıkıntısı neyse, problem hangi noktada odaklanıyorsa uyarılarını o noktada yoğunlaştırıyor görüyoruz. Bakın şöyle diyor Allah’ın elçisi: Ey kavmim! Ölçüye ve tartıya riâyet edin. Kavim gerçekten çok büyük maddî imkânlara ulaşabilecek dünyanın en büyük ve önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktadır. Oturdukları bölgede helâl yollarla doyuma ulaşmalarını zaten Rabbimiz kendilerine lütfetmişti. Ama onlar helâlle yetinmeme, temizle iktifa etmeme gibi bir doyumsuzluğun cinnetine kapılmışlar. Elbette insanların aç kalmaları pahasına, insanları aç bırakma pahasına kendilerinin aşırı doyumunu hedeflemiş insanlar temizden, helâlden hoşlanmazlar. Böylelerini ancak ölüm doyurur. Çalarlar, çırparlar, helâl haram sınırlarını çiğnerler. İşte bakın Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) diyor ki, yapmayın, etmeyin ölçüyü tartıyı bozarak insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların ceplerine el atarak onların paralarını, eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Enflasyon gibi haram yollarla, hilelerle insanları sömürmeye kalkışmayın. İnsanların alım güçlerini eksiltmeyin. Paralarının değerini düşürmeyin. Sizi de sizden öncekileri yaratan, tüm yaratıkları yaratan Allah’tan korkun. Evet Onun bu dâveti ve uyarıları karşısında bakın toplumu diyor ki:
177,184. “Şuayb onlara: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun” dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten sakının. Ekonomik bozukluğu, ekonomik sapıklığı Allah’a kafa tutacak boyuta ulaştırmayın. Muttakiler olun. Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah sizin için ekonominin sınırlarını belirlemiştir. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Ben size Rabb’ınızdan gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bana itaat edin. Beni örnek bilin. Benim gibi hareket edin. Ben bu elçiliğime, bu örnekliğime, bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizin malınıza, mülkünüze karışıp ta onlara sahip olmak derdinde değilim. Benim derdim, benim sıkıntım sadece sizlerin Müslümanlar olmanız. Ben sadece sizin kurtuluşunuza dâvetiye çıkarıyorum. Ben sadece Rabb’ımdan bana bildirilenleri size aktarıyorum. Gelin Allah’ı devre dışa bırakarak bir hayat yaşamaktan vazgeçin de hayatınızı Allah için yaşayın. Evet işte aynı sözler, aynı ifadeler kıyâmete kadar devam edecek. Bu genel ifadelerden sonra her bir peygamber geldiği toplumun ön plana çıkmış sıkıntısı neyse, problem hangi noktada odaklanıyorsa uyarılarını o noktada yoğunlaştırıyor görüyoruz. Bakın şöyle diyor Allah’ın elçisi: Ey kavmim! Ölçüye ve tartıya riâyet edin. Kavim gerçekten çok büyük maddî imkânlara ulaşabilecek dünyanın en büyük ve önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktadır. Oturdukları bölgede helâl yollarla doyuma ulaşmalarını zaten Rabbimiz kendilerine lütfetmişti. Ama onlar helâlle yetinmeme, temizle iktifa etmeme gibi bir doyumsuzluğun cinnetine kapılmışlar. Elbette insanların aç kalmaları pahasına, insanları aç bırakma pahasına kendilerinin aşırı doyumunu hedeflemiş insanlar temizden, helâlden hoşlanmazlar. Böylelerini ancak ölüm doyurur. Çalarlar, çırparlar, helâl haram sınırlarını çiğnerler. İşte bakın Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) diyor ki, yapmayın, etmeyin ölçüyü tartıyı bozarak insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların ceplerine el atarak onların paralarını, eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Enflasyon gibi haram yollarla, hilelerle insanları sömürmeye kalkışmayın. İnsanların alım güçlerini eksiltmeyin. Paralarının değerini düşürmeyin. Sizi de sizden öncekileri yaratan, tüm yaratıkları yaratan Allah’tan korkun. Evet Onun bu dâveti ve uyarıları karşısında bakın toplumu diyor ki:
177,184. “Şuayb onlara: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun” dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten sakının. Ekonomik bozukluğu, ekonomik sapıklığı Allah’a kafa tutacak boyuta ulaştırmayın. Muttakiler olun. Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah sizin için ekonominin sınırlarını belirlemiştir. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Ben size Rabb’ınızdan gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bana itaat edin. Beni örnek bilin. Benim gibi hareket edin. Ben bu elçiliğime, bu örnekliğime, bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizin malınıza, mülkünüze karışıp ta onlara sahip olmak derdinde değilim. Benim derdim, benim sıkıntım sadece sizlerin Müslümanlar olmanız. Ben sadece sizin kurtuluşunuza dâvetiye çıkarıyorum. Ben sadece Rabb’ımdan bana bildirilenleri size aktarıyorum. Gelin Allah’ı devre dışa bırakarak bir hayat yaşamaktan vazgeçin de hayatınızı Allah için yaşayın. Evet işte aynı sözler, aynı ifadeler kıyâmete kadar devam edecek. Bu genel ifadelerden sonra her bir peygamber geldiği toplumun ön plana çıkmış sıkıntısı neyse, problem hangi noktada odaklanıyorsa uyarılarını o noktada yoğunlaştırıyor görüyoruz. Bakın şöyle diyor Allah’ın elçisi: Ey kavmim! Ölçüye ve tartıya riâyet edin. Kavim gerçekten çok büyük maddî imkânlara ulaşabilecek dünyanın en büyük ve önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktadır. Oturdukları bölgede helâl yollarla doyuma ulaşmalarını zaten Rabbimiz kendilerine lütfetmişti. Ama onlar helâlle yetinmeme, temizle iktifa etmeme gibi bir doyumsuzluğun cinnetine kapılmışlar. Elbette insanların aç kalmaları pahasına, insanları aç bırakma pahasına kendilerinin aşırı doyumunu hedeflemiş insanlar temizden, helâlden hoşlanmazlar. Böylelerini ancak ölüm doyurur. Çalarlar, çırparlar, helâl haram sınırlarını çiğnerler. İşte bakın Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) diyor ki, yapmayın, etmeyin ölçüyü tartıyı bozarak insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların ceplerine el atarak onların paralarını, eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Enflasyon gibi haram yollarla, hilelerle insanları sömürmeye kalkışmayın. İnsanların alım güçlerini eksiltmeyin. Paralarının değerini düşürmeyin. Sizi de sizden öncekileri yaratan, tüm yaratıkları yaratan Allah’tan korkun. Evet Onun bu dâveti ve uyarıları karşısında bakın toplumu diyor ki:
177,184. “Şuayb onlara: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun” dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten sakının. Ekonomik bozukluğu, ekonomik sapıklığı Allah’a kafa tutacak boyuta ulaştırmayın. Muttakiler olun. Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah sizin için ekonominin sınırlarını belirlemiştir. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Ben size Rabb’ınızdan gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bana itaat edin. Beni örnek bilin. Benim gibi hareket edin. Ben bu elçiliğime, bu örnekliğime, bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizin malınıza, mülkünüze karışıp ta onlara sahip olmak derdinde değilim. Benim derdim, benim sıkıntım sadece sizlerin Müslümanlar olmanız. Ben sadece sizin kurtuluşunuza dâvetiye çıkarıyorum. Ben sadece Rabb’ımdan bana bildirilenleri size aktarıyorum. Gelin Allah’ı devre dışa bırakarak bir hayat yaşamaktan vazgeçin de hayatınızı Allah için yaşayın. Evet işte aynı sözler, aynı ifadeler kıyâmete kadar devam edecek. Bu genel ifadelerden sonra her bir peygamber geldiği toplumun ön plana çıkmış sıkıntısı neyse, problem hangi noktada odaklanıyorsa uyarılarını o noktada yoğunlaştırıyor görüyoruz. Bakın şöyle diyor Allah’ın elçisi: Ey kavmim! Ölçüye ve tartıya riâyet edin. Kavim gerçekten çok büyük maddî imkânlara ulaşabilecek dünyanın en büyük ve önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktadır. Oturdukları bölgede helâl yollarla doyuma ulaşmalarını zaten Rabbimiz kendilerine lütfetmişti. Ama onlar helâlle yetinmeme, temizle iktifa etmeme gibi bir doyumsuzluğun cinnetine kapılmışlar. Elbette insanların aç kalmaları pahasına, insanları aç bırakma pahasına kendilerinin aşırı doyumunu hedeflemiş insanlar temizden, helâlden hoşlanmazlar. Böylelerini ancak ölüm doyurur. Çalarlar, çırparlar, helâl haram sınırlarını çiğnerler. İşte bakın Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) diyor ki, yapmayın, etmeyin ölçüyü tartıyı bozarak insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların ceplerine el atarak onların paralarını, eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Enflasyon gibi haram yollarla, hilelerle insanları sömürmeye kalkışmayın. İnsanların alım güçlerini eksiltmeyin. Paralarının değerini düşürmeyin. Sizi de sizden öncekileri yaratan, tüm yaratıkları yaratan Allah’tan korkun. Evet Onun bu dâveti ve uyarıları karşısında bakın toplumu diyor ki:
177,184. “Şuayb onlara: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun” dedi.” Ey kavmim, Allah’a karşı gelmekten sakının. Ekonomik bozukluğu, ekonomik sapıklığı Allah’a kafa tutacak boyuta ulaştırmayın. Muttakiler olun. Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah sizin için ekonominin sınırlarını belirlemiştir. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Ben size Rabb’ınızdan gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bana itaat edin. Beni örnek bilin. Benim gibi hareket edin. Ben bu elçiliğime, bu örnekliğime, bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizin malınıza, mülkünüze karışıp ta onlara sahip olmak derdinde değilim. Benim derdim, benim sıkıntım sadece sizlerin Müslümanlar olmanız. Ben sadece sizin kurtuluşunuza dâvetiye çıkarıyorum. Ben sadece Rabb’ımdan bana bildirilenleri size aktarıyorum. Gelin Allah’ı devre dışa bırakarak bir hayat yaşamaktan vazgeçin de hayatınızı Allah için yaşayın. Evet işte aynı sözler, aynı ifadeler kıyâmete kadar devam edecek. Bu genel ifadelerden sonra her bir peygamber geldiği toplumun ön plana çıkmış sıkıntısı neyse, problem hangi noktada odaklanıyorsa uyarılarını o noktada yoğunlaştırıyor görüyoruz. Bakın şöyle diyor Allah’ın elçisi: Ey kavmim! Ölçüye ve tartıya riâyet edin. Kavim gerçekten çok büyük maddî imkânlara ulaşabilecek dünyanın en büyük ve önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktadır. Oturdukları bölgede helâl yollarla doyuma ulaşmalarını zaten Rabbimiz kendilerine lütfetmişti. Ama onlar helâlle yetinmeme, temizle iktifa etmeme gibi bir doyumsuzluğun cinnetine kapılmışlar. Elbette insanların aç kalmaları pahasına, insanları aç bırakma pahasına kendilerinin aşırı doyumunu hedeflemiş insanlar temizden, helâlden hoşlanmazlar. Böylelerini ancak ölüm doyurur. Çalarlar, çırparlar, helâl haram sınırlarını çiğnerler. İşte bakın Allah’ın elçisi Şuayb (a.s) diyor ki, yapmayın, etmeyin ölçüyü tartıyı bozarak insanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların ceplerine el atarak onların paralarını, eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, fesat çıkarmayın. Enflasyon gibi haram yollarla, hilelerle insanları sömürmeye kalkışmayın. İnsanların alım güçlerini eksiltmeyin. Paralarının değerini düşürmeyin. Sizi de sizden öncekileri yaratan, tüm yaratıkları yaratan Allah’tan korkun. Evet Onun bu dâveti ve uyarıları karşısında bakın toplumu diyor ki:
185,187. “Sen ancak büyülenmiş birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üzerimize düşür" dediler.” Dediler ki sen ancak büyülenmiş bir kimsesin. Tıpkı kendilerinden öncekilerin dediği gibi dediler. Allah kendilerine vahy etti, şeytan da vahy etti. Onlar Rablerinin vahyini değil de şeytanların vahiylerine kulak verdiler de dediler ki ey Şuayb sen bizim gibi bir beşersin. Senin bizlerden bir farkın yoktur. Ve biz zannediyoruz ki sen yalancının birisin. Bütün bunları kendin uyduruyor ve Allah’a izafe etmeye çalışıyorsun. Bırak bu ağızları. Bizim ekonomik anlayışlarımıza, düzenimize, dünya hâkimiyetimize burnunu sokup durma. Karışma bizim işlerimize. Sen kim oluyorsun da bizim düzenimizi eleştiriyorsun? dercesine Ona meydan okudular. Dediler ki eğer doğru sözlü isen haydi o zaman gökten üzerimize bir parça indir de görelim. Haydi bize bir azap getir dediler. Allah elçisinden bir belâ, bir azap istediler. Tüm dünyanın ekonomik gücüne sahip olan kimseler olarak ne Allah’ın, ne de peygamberin asla kendileriyle baş edemeyeceği gururuna kapıldılar. Kendi güç ve kuvvetlerine güvendiler, şımardıkça şımardılar. Şuayb (a.s) dedi ki:
185,187. “Sen ancak büyülenmiş birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üzerimize düşür" dediler.” Dediler ki sen ancak büyülenmiş bir kimsesin. Tıpkı kendilerinden öncekilerin dediği gibi dediler. Allah kendilerine vahy etti, şeytan da vahy etti. Onlar Rablerinin vahyini değil de şeytanların vahiylerine kulak verdiler de dediler ki ey Şuayb sen bizim gibi bir beşersin. Senin bizlerden bir farkın yoktur. Ve biz zannediyoruz ki sen yalancının birisin. Bütün bunları kendin uyduruyor ve Allah’a izafe etmeye çalışıyorsun. Bırak bu ağızları. Bizim ekonomik anlayışlarımıza, düzenimize, dünya hâkimiyetimize burnunu sokup durma. Karışma bizim işlerimize. Sen kim oluyorsun da bizim düzenimizi eleştiriyorsun? dercesine Ona meydan okudular. Dediler ki eğer doğru sözlü isen haydi o zaman gökten üzerimize bir parça indir de görelim. Haydi bize bir azap getir dediler. Allah elçisinden bir belâ, bir azap istediler. Tüm dünyanın ekonomik gücüne sahip olan kimseler olarak ne Allah’ın, ne de peygamberin asla kendileriyle baş edemeyeceği gururuna kapıldılar. Kendi güç ve kuvvetlerine güvendiler, şımardıkça şımardılar. Şuayb (a.s) dedi ki:
185,187. “Sen ancak büyülenmiş birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üzerimize düşür" dediler.” Dediler ki sen ancak büyülenmiş bir kimsesin. Tıpkı kendilerinden öncekilerin dediği gibi dediler. Allah kendilerine vahy etti, şeytan da vahy etti. Onlar Rablerinin vahyini değil de şeytanların vahiylerine kulak verdiler de dediler ki ey Şuayb sen bizim gibi bir beşersin. Senin bizlerden bir farkın yoktur. Ve biz zannediyoruz ki sen yalancının birisin. Bütün bunları kendin uyduruyor ve Allah’a izafe etmeye çalışıyorsun. Bırak bu ağızları. Bizim ekonomik anlayışlarımıza, düzenimize, dünya hâkimiyetimize burnunu sokup durma. Karışma bizim işlerimize. Sen kim oluyorsun da bizim düzenimizi eleştiriyorsun? dercesine Ona meydan okudular. Dediler ki eğer doğru sözlü isen haydi o zaman gökten üzerimize bir parça indir de görelim. Haydi bize bir azap getir dediler. Allah elçisinden bir belâ, bir azap istediler. Tüm dünyanın ekonomik gücüne sahip olan kimseler olarak ne Allah’ın, ne de peygamberin asla kendileriyle baş edemeyeceği gururuna kapıldılar. Kendi güç ve kuvvetlerine güvendiler, şımardıkça şımardılar. Şuayb (a.s) dedi ki:
188. “Şuayb: "Rabbim yaptıklarınızı çok iyi bilir" dedi.” Rabbim yaptıklarınızı daha iyi bilir. Rabbim durumunuzu daha iyi bilir. Ne haldesiniz? Neye lâyıksınız? Neyi hak ettiniz? bunu ben değil Rabbim bilir. Bu konuda yetki bende değil Allah’tadır. Azabı gönderme yetkisi bana ait değildir. Siz yanlış kapı çaldınız. Allah’tan istenmesi gereken bir şeyi benden isteme cehaletinde bulundunuz, benim buna gücüm yetmez dedi.
189. “Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Gerçekten o gün azabı büyük bir gündü.” Evet kavmi Onu yalanladı. Bunun üzerine Rabbimizin değişmeyen bir yasası olarak onları bulutlu bir günün azabı yakalayıverdi. Gölge gününün azabı yakalayıverdi onları. Onların üzerine sanki buluttan azap yağıyordu, helâk yağıyordu. Gerçekten bu büyük bir azap günüydü. O günün azabı çok büyüktü.
190,192. “Doğrusu bunda bir ders vardır. Fakat çoğu inanmamıştır. Rabb’ın şüphesiz Güçlüdür, merhametlidir. Şüphesiz Kur’an âlemlerin Rabb’ının indirmesidir.” Eyke’lilere gökyüzündeki bir buluttan azabın yağması, Med-yen’lilere de bir sayha, bir deprem ve çığlık gönderilip yok edilmesi. Her topluma amelinin karşılığında bir ceza takdir edilmesi. İşte bunların hepsinde bir âyet, bir ibret, bir uyarı vardır. Öyleyse Ey Mekkeliler, ey dünyalılar eğer sizler bu anlatılanlardan ibret almaz ve Rabb’ınızla çatışma içinde bir hayata yönelirseniz, sizler de Nuh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şuayb (a.s)’ların toplumlarının düştüğü yanlışlara düşerseniz kesinlikle bilesiniz ki sizler de onların âkıbetine hazırlanmaktasınız. Kesinlikle onların başlarına gelenler sizin başınıza da gelecektir. Ama insanların pek çoğu inanmamaktadır. Ama Rabbin ise Azîz ve Rahîmdir. Düşmanlarından intikam alan, dostlarına da sonsuz merhamet edendir. Evet bütün bunlar, başta Mûsâ (a.s), sonra İbrahîm (a.s), sonra Lût, Hûd, Sâlih ve Şuayb (a.s)’lar gündeme alınarak bir dünya yaşanacak, bir tarih sorgulanacak, bir tarih göz önüne getirilecek, ibretler, dersler sergilenecek, insanların kurtuluş yolları belirtilecek ve bunlar o kadar âhenkli sunulacak ki hiçbir kimsenin bu sözlere itiraz hakkı olmayacak. Ve yine hiç bir kimsenin kendisinde cevap hakkı bulması da mümkün olmayacak. Acaba bu sözler kime ait? Bunları kim söy-lüyor? Bu sözler nereden geldi? Bu sözleri Allah’tan başka birisinin söylemesi, bu bilgileri Allah’tan başka birilerinin bilmesi mümkün mü? Aklı başında herkes diyecek ki gerçekten bu Kur’an Rabbinden indirilmektedir. Bunu Ondan başka birinin söylemesi de, bilmesi de mümkün değildir.
190,192. “Doğrusu bunda bir ders vardır. Fakat çoğu inanmamıştır. Rabb’ın şüphesiz Güçlüdür, merhametlidir. Şüphesiz Kur’an âlemlerin Rabb’ının indirmesidir.” Eyke’lilere gökyüzündeki bir buluttan azabın yağması, Med-yen’lilere de bir sayha, bir deprem ve çığlık gönderilip yok edilmesi. Her topluma amelinin karşılığında bir ceza takdir edilmesi. İşte bunların hepsinde bir âyet, bir ibret, bir uyarı vardır. Öyleyse Ey Mekkeliler, ey dünyalılar eğer sizler bu anlatılanlardan ibret almaz ve Rabb’ınızla çatışma içinde bir hayata yönelirseniz, sizler de Nuh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şuayb (a.s)’ların toplumlarının düştüğü yanlışlara düşerseniz kesinlikle bilesiniz ki sizler de onların âkıbetine hazırlanmaktasınız. Kesinlikle onların başlarına gelenler sizin başınıza da gelecektir. Ama insanların pek çoğu inanmamaktadır. Ama Rabbin ise Azîz ve Rahîmdir. Düşmanlarından intikam alan, dostlarına da sonsuz merhamet edendir. Evet bütün bunlar, başta Mûsâ (a.s), sonra İbrahîm (a.s), sonra Lût, Hûd, Sâlih ve Şuayb (a.s)’lar gündeme alınarak bir dünya yaşanacak, bir tarih sorgulanacak, bir tarih göz önüne getirilecek, ibretler, dersler sergilenecek, insanların kurtuluş yolları belirtilecek ve bunlar o kadar âhenkli sunulacak ki hiçbir kimsenin bu sözlere itiraz hakkı olmayacak. Ve yine hiç bir kimsenin kendisinde cevap hakkı bulması da mümkün olmayacak. Acaba bu sözler kime ait? Bunları kim söy-lüyor? Bu sözler nereden geldi? Bu sözleri Allah’tan başka birisinin söylemesi, bu bilgileri Allah’tan başka birilerinin bilmesi mümkün mü? Aklı başında herkes diyecek ki gerçekten bu Kur’an Rabbinden indirilmektedir. Bunu Ondan başka birinin söylemesi de, bilmesi de mümkün değildir.
190,192. “Doğrusu bunda bir ders vardır. Fakat çoğu inanmamıştır. Rabb’ın şüphesiz Güçlüdür, merhametlidir. Şüphesiz Kur’an âlemlerin Rabb’ının indirmesidir.” Eyke’lilere gökyüzündeki bir buluttan azabın yağması, Med-yen’lilere de bir sayha, bir deprem ve çığlık gönderilip yok edilmesi. Her topluma amelinin karşılığında bir ceza takdir edilmesi. İşte bunların hepsinde bir âyet, bir ibret, bir uyarı vardır. Öyleyse Ey Mekkeliler, ey dünyalılar eğer sizler bu anlatılanlardan ibret almaz ve Rabb’ınızla çatışma içinde bir hayata yönelirseniz, sizler de Nuh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şuayb (a.s)’ların toplumlarının düştüğü yanlışlara düşerseniz kesinlikle bilesiniz ki sizler de onların âkıbetine hazırlanmaktasınız. Kesinlikle onların başlarına gelenler sizin başınıza da gelecektir. Ama insanların pek çoğu inanmamaktadır. Ama Rabbin ise Azîz ve Rahîmdir. Düşmanlarından intikam alan, dostlarına da sonsuz merhamet edendir. Evet bütün bunlar, başta Mûsâ (a.s), sonra İbrahîm (a.s), sonra Lût, Hûd, Sâlih ve Şuayb (a.s)’lar gündeme alınarak bir dünya yaşanacak, bir tarih sorgulanacak, bir tarih göz önüne getirilecek, ibretler, dersler sergilenecek, insanların kurtuluş yolları belirtilecek ve bunlar o kadar âhenkli sunulacak ki hiçbir kimsenin bu sözlere itiraz hakkı olmayacak. Ve yine hiç bir kimsenin kendisinde cevap hakkı bulması da mümkün olmayacak. Acaba bu sözler kime ait? Bunları kim söy-lüyor? Bu sözler nereden geldi? Bu sözleri Allah’tan başka birisinin söylemesi, bu bilgileri Allah’tan başka birilerinin bilmesi mümkün mü? Aklı başında herkes diyecek ki gerçekten bu Kur’an Rabbinden indirilmektedir. Bunu Ondan başka birinin söylemesi de, bilmesi de mümkün değildir.
193,197. “Ey Muhammed! Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu, Cebrâil senin kalbine indirmiştir. O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir. İsrâil oğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?” Bu kitabı, bu haberleri göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların, arşın ve kürsi’nin, meleklerin ve insanların Rabb’ı, hakimi, otoritesi indirmektedir. Onu Cibril’i Emin indirdi. Bu Kur’an’ı sana Ruh’ul- Emin, Rabb’ından aldı ve senin kalbine indirdi. Sen uyarıcılardan, peygamberlerden olman için. Hem de apaçık bir Arapça ile. Herkesin anlayabileceği, insanların konuştukları bir dille indirdi. Herkes anladı Onu. Bir kadın olarak Hatice anamız anladı mü’min oldu, küçük bir çocuk olan Hz. Ali efendimiz anladı mü’min oldu, bir köle olan Hz. Zeyd anladı mü’min oldu, Bilal anladı mü’min oldu, orta yaşta bir insan olan Ebu Bekir efendimiz anladı mü’min oldu. Velid Bin Muğıre, Ebu Cehil anladı kâfir oldu. Toplumda bu Kur’an’ı anlamayan bir tek insan yoktu. Onun içindir ki Mekkeliler Ebu Bekir’in okuduğu Kur’an’a engel olmaya çalışıyorlardı. Ey Ebu Bekir, buna asla izin veremeyiz, çünkü senin okuduğun Kur’an bizim çocuklarımızın kalplerine tesir ediyor diyorlardı. Abdullah Bin Mesud Rahmân sûresini Kâbe’nin avlusunda okuyunca tüm müşrikler üzerine çullandılar ve öldüresiye dövdüler onu. Evet nasıl ki o gün bu Kur’an’ı anlamayan yoksa bugün de herkes bunu anlamak zorundadır. Herkes bu kitabı anlayabileceği cinsten okumak zorundadır. Yâni bu kitaba iman eden anlaya, anlaya iman edecek, inkâr eden de anlaya, anlaya inkâr edecektir. Bunun başka bir yolu yoktur. Değilse anlamadan okunan bir Kur’an’da, anlamadan iman edilen bir Kur’an’da hayır yoktur. Üzerinde düşünülmeden, ne dediği bilinmeden okunan bir Kur’an’a nasıl Kur’an diyebileceğiz de? Böyle reddedenler neyi reddettiklerini söyleyebilecekler de? Hayata karışmayan, kalbe etki etmeyen bir kitaba nasıl Kur’an denebilecek de? Bana konuşmayan, bana bir şeyler söylemeyen, bana ümitler vermeyen, bana korkular sunmayan, bana şunu yap, bunu yapma demeyen bir Kur’an, Kur’an değildir. Bizler de bugün tıpkı o gün Rasûlullah’ı dinleyip de iman edenler gibi iman etmek zorundayız. Çünkü bu kitap insanların bildiği, konuştuğu bir dille, apaçık Arapça bir lisanla indirilmiştir. Efendim, o zaman biz Arap değiliz, biz bir Arap anadan babadan dünyaya gelmedik, binaenaleyh bu kitabı anlayamayız şeklinde bir itiraza gelince. Meselâ bakın şu okuduğumuz Şuarâ sûresinde İbrahîm (a.s), Mûsâ (a.s), Nuh (a.s), Sâlih (a.s) ve Şuayb (a.s) lar gündeme alındı. Bu peygamberlerin toplumlarıyla olan kavgaları anlatıldı. Ve bu konular Muhammed (a.s)’a ve toplumuna örnek gösterildi. Yâni her peygamberin kavmiyle mücâdelesi anlatıldıktan sonra da denildi ki muhakkak ki işte bütün bunarda âyetler vardır, ibretler vardır. İşte bu ifade, bu âyet ortak özellik oldu. Daha önceki kitaplarda da bu kitabın geleceği müjdelenmiş, haber verilmişti. Daha önceki peygamberleri de kendilerine bu kitabın geleceğini haber vermiş olmalarına ve bu son kitaba iman etmeleri konusunda kendilerinden apaçık bir ahit almalarına rağmen şimdi bu İsrâil oğullarının âlimlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok mu? Çok delilleri var ama yine de iman etmiyorlar.
193,197. “Ey Muhammed! Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu, Cebrâil senin kalbine indirmiştir. O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir. İsrâil oğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?” Bu kitabı, bu haberleri göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların, arşın ve kürsi’nin, meleklerin ve insanların Rabb’ı, hakimi, otoritesi indirmektedir. Onu Cibril’i Emin indirdi. Bu Kur’an’ı sana Ruh’ul- Emin, Rabb’ından aldı ve senin kalbine indirdi. Sen uyarıcılardan, peygamberlerden olman için. Hem de apaçık bir Arapça ile. Herkesin anlayabileceği, insanların konuştukları bir dille indirdi. Herkes anladı Onu. Bir kadın olarak Hatice anamız anladı mü’min oldu, küçük bir çocuk olan Hz. Ali efendimiz anladı mü’min oldu, bir köle olan Hz. Zeyd anladı mü’min oldu, Bilal anladı mü’min oldu, orta yaşta bir insan olan Ebu Bekir efendimiz anladı mü’min oldu. Velid Bin Muğıre, Ebu Cehil anladı kâfir oldu. Toplumda bu Kur’an’ı anlamayan bir tek insan yoktu. Onun içindir ki Mekkeliler Ebu Bekir’in okuduğu Kur’an’a engel olmaya çalışıyorlardı. Ey Ebu Bekir, buna asla izin veremeyiz, çünkü senin okuduğun Kur’an bizim çocuklarımızın kalplerine tesir ediyor diyorlardı. Abdullah Bin Mesud Rahmân sûresini Kâbe’nin avlusunda okuyunca tüm müşrikler üzerine çullandılar ve öldüresiye dövdüler onu. Evet nasıl ki o gün bu Kur’an’ı anlamayan yoksa bugün de herkes bunu anlamak zorundadır. Herkes bu kitabı anlayabileceği cinsten okumak zorundadır. Yâni bu kitaba iman eden anlaya, anlaya iman edecek, inkâr eden de anlaya, anlaya inkâr edecektir. Bunun başka bir yolu yoktur. Değilse anlamadan okunan bir Kur’an’da, anlamadan iman edilen bir Kur’an’da hayır yoktur. Üzerinde düşünülmeden, ne dediği bilinmeden okunan bir Kur’an’a nasıl Kur’an diyebileceğiz de? Böyle reddedenler neyi reddettiklerini söyleyebilecekler de? Hayata karışmayan, kalbe etki etmeyen bir kitaba nasıl Kur’an denebilecek de? Bana konuşmayan, bana bir şeyler söylemeyen, bana ümitler vermeyen, bana korkular sunmayan, bana şunu yap, bunu yapma demeyen bir Kur’an, Kur’an değildir. Bizler de bugün tıpkı o gün Rasûlullah’ı dinleyip de iman edenler gibi iman etmek zorundayız. Çünkü bu kitap insanların bildiği, konuştuğu bir dille, apaçık Arapça bir lisanla indirilmiştir. Efendim, o zaman biz Arap değiliz, biz bir Arap anadan babadan dünyaya gelmedik, binaenaleyh bu kitabı anlayamayız şeklinde bir itiraza gelince. Meselâ bakın şu okuduğumuz Şuarâ sûresinde İbrahîm (a.s), Mûsâ (a.s), Nuh (a.s), Sâlih (a.s) ve Şuayb (a.s) lar gündeme alındı. Bu peygamberlerin toplumlarıyla olan kavgaları anlatıldı. Ve bu konular Muhammed (a.s)’a ve toplumuna örnek gösterildi. Yâni her peygamberin kavmiyle mücâdelesi anlatıldıktan sonra da denildi ki muhakkak ki işte bütün bunarda âyetler vardır, ibretler vardır. İşte bu ifade, bu âyet ortak özellik oldu. Daha önceki kitaplarda da bu kitabın geleceği müjdelenmiş, haber verilmişti. Daha önceki peygamberleri de kendilerine bu kitabın geleceğini haber vermiş olmalarına ve bu son kitaba iman etmeleri konusunda kendilerinden apaçık bir ahit almalarına rağmen şimdi bu İsrâil oğullarının âlimlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok mu? Çok delilleri var ama yine de iman etmiyorlar.
193,197. “Ey Muhammed! Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu, Cebrâil senin kalbine indirmiştir. O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir. İsrâil oğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?” Bu kitabı, bu haberleri göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların, arşın ve kürsi’nin, meleklerin ve insanların Rabb’ı, hakimi, otoritesi indirmektedir. Onu Cibril’i Emin indirdi. Bu Kur’an’ı sana Ruh’ul- Emin, Rabb’ından aldı ve senin kalbine indirdi. Sen uyarıcılardan, peygamberlerden olman için. Hem de apaçık bir Arapça ile. Herkesin anlayabileceği, insanların konuştukları bir dille indirdi. Herkes anladı Onu. Bir kadın olarak Hatice anamız anladı mü’min oldu, küçük bir çocuk olan Hz. Ali efendimiz anladı mü’min oldu, bir köle olan Hz. Zeyd anladı mü’min oldu, Bilal anladı mü’min oldu, orta yaşta bir insan olan Ebu Bekir efendimiz anladı mü’min oldu. Velid Bin Muğıre, Ebu Cehil anladı kâfir oldu. Toplumda bu Kur’an’ı anlamayan bir tek insan yoktu. Onun içindir ki Mekkeliler Ebu Bekir’in okuduğu Kur’an’a engel olmaya çalışıyorlardı. Ey Ebu Bekir, buna asla izin veremeyiz, çünkü senin okuduğun Kur’an bizim çocuklarımızın kalplerine tesir ediyor diyorlardı. Abdullah Bin Mesud Rahmân sûresini Kâbe’nin avlusunda okuyunca tüm müşrikler üzerine çullandılar ve öldüresiye dövdüler onu. Evet nasıl ki o gün bu Kur’an’ı anlamayan yoksa bugün de herkes bunu anlamak zorundadır. Herkes bu kitabı anlayabileceği cinsten okumak zorundadır. Yâni bu kitaba iman eden anlaya, anlaya iman edecek, inkâr eden de anlaya, anlaya inkâr edecektir. Bunun başka bir yolu yoktur. Değilse anlamadan okunan bir Kur’an’da, anlamadan iman edilen bir Kur’an’da hayır yoktur. Üzerinde düşünülmeden, ne dediği bilinmeden okunan bir Kur’an’a nasıl Kur’an diyebileceğiz de? Böyle reddedenler neyi reddettiklerini söyleyebilecekler de? Hayata karışmayan, kalbe etki etmeyen bir kitaba nasıl Kur’an denebilecek de? Bana konuşmayan, bana bir şeyler söylemeyen, bana ümitler vermeyen, bana korkular sunmayan, bana şunu yap, bunu yapma demeyen bir Kur’an, Kur’an değildir. Bizler de bugün tıpkı o gün Rasûlullah’ı dinleyip de iman edenler gibi iman etmek zorundayız. Çünkü bu kitap insanların bildiği, konuştuğu bir dille, apaçık Arapça bir lisanla indirilmiştir. Efendim, o zaman biz Arap değiliz, biz bir Arap anadan babadan dünyaya gelmedik, binaenaleyh bu kitabı anlayamayız şeklinde bir itiraza gelince. Meselâ bakın şu okuduğumuz Şuarâ sûresinde İbrahîm (a.s), Mûsâ (a.s), Nuh (a.s), Sâlih (a.s) ve Şuayb (a.s) lar gündeme alındı. Bu peygamberlerin toplumlarıyla olan kavgaları anlatıldı. Ve bu konular Muhammed (a.s)’a ve toplumuna örnek gösterildi. Yâni her peygamberin kavmiyle mücâdelesi anlatıldıktan sonra da denildi ki muhakkak ki işte bütün bunarda âyetler vardır, ibretler vardır. İşte bu ifade, bu âyet ortak özellik oldu. Daha önceki kitaplarda da bu kitabın geleceği müjdelenmiş, haber verilmişti. Daha önceki peygamberleri de kendilerine bu kitabın geleceğini haber vermiş olmalarına ve bu son kitaba iman etmeleri konusunda kendilerinden apaçık bir ahit almalarına rağmen şimdi bu İsrâil oğullarının âlimlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok mu? Çok delilleri var ama yine de iman etmiyorlar.
193,197. “Ey Muhammed! Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu, Cebrâil senin kalbine indirmiştir. O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir. İsrâil oğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?” Bu kitabı, bu haberleri göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların, arşın ve kürsi’nin, meleklerin ve insanların Rabb’ı, hakimi, otoritesi indirmektedir. Onu Cibril’i Emin indirdi. Bu Kur’an’ı sana Ruh’ul- Emin, Rabb’ından aldı ve senin kalbine indirdi. Sen uyarıcılardan, peygamberlerden olman için. Hem de apaçık bir Arapça ile. Herkesin anlayabileceği, insanların konuştukları bir dille indirdi. Herkes anladı Onu. Bir kadın olarak Hatice anamız anladı mü’min oldu, küçük bir çocuk olan Hz. Ali efendimiz anladı mü’min oldu, bir köle olan Hz. Zeyd anladı mü’min oldu, Bilal anladı mü’min oldu, orta yaşta bir insan olan Ebu Bekir efendimiz anladı mü’min oldu. Velid Bin Muğıre, Ebu Cehil anladı kâfir oldu. Toplumda bu Kur’an’ı anlamayan bir tek insan yoktu. Onun içindir ki Mekkeliler Ebu Bekir’in okuduğu Kur’an’a engel olmaya çalışıyorlardı. Ey Ebu Bekir, buna asla izin veremeyiz, çünkü senin okuduğun Kur’an bizim çocuklarımızın kalplerine tesir ediyor diyorlardı. Abdullah Bin Mesud Rahmân sûresini Kâbe’nin avlusunda okuyunca tüm müşrikler üzerine çullandılar ve öldüresiye dövdüler onu. Evet nasıl ki o gün bu Kur’an’ı anlamayan yoksa bugün de herkes bunu anlamak zorundadır. Herkes bu kitabı anlayabileceği cinsten okumak zorundadır. Yâni bu kitaba iman eden anlaya, anlaya iman edecek, inkâr eden de anlaya, anlaya inkâr edecektir. Bunun başka bir yolu yoktur. Değilse anlamadan okunan bir Kur’an’da, anlamadan iman edilen bir Kur’an’da hayır yoktur. Üzerinde düşünülmeden, ne dediği bilinmeden okunan bir Kur’an’a nasıl Kur’an diyebileceğiz de? Böyle reddedenler neyi reddettiklerini söyleyebilecekler de? Hayata karışmayan, kalbe etki etmeyen bir kitaba nasıl Kur’an denebilecek de? Bana konuşmayan, bana bir şeyler söylemeyen, bana ümitler vermeyen, bana korkular sunmayan, bana şunu yap, bunu yapma demeyen bir Kur’an, Kur’an değildir. Bizler de bugün tıpkı o gün Rasûlullah’ı dinleyip de iman edenler gibi iman etmek zorundayız. Çünkü bu kitap insanların bildiği, konuştuğu bir dille, apaçık Arapça bir lisanla indirilmiştir. Efendim, o zaman biz Arap değiliz, biz bir Arap anadan babadan dünyaya gelmedik, binaenaleyh bu kitabı anlayamayız şeklinde bir itiraza gelince. Meselâ bakın şu okuduğumuz Şuarâ sûresinde İbrahîm (a.s), Mûsâ (a.s), Nuh (a.s), Sâlih (a.s) ve Şuayb (a.s) lar gündeme alındı. Bu peygamberlerin toplumlarıyla olan kavgaları anlatıldı. Ve bu konular Muhammed (a.s)’a ve toplumuna örnek gösterildi. Yâni her peygamberin kavmiyle mücâdelesi anlatıldıktan sonra da denildi ki muhakkak ki işte bütün bunarda âyetler vardır, ibretler vardır. İşte bu ifade, bu âyet ortak özellik oldu. Daha önceki kitaplarda da bu kitabın geleceği müjdelenmiş, haber verilmişti. Daha önceki peygamberleri de kendilerine bu kitabın geleceğini haber vermiş olmalarına ve bu son kitaba iman etmeleri konusunda kendilerinden apaçık bir ahit almalarına rağmen şimdi bu İsrâil oğullarının âlimlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok mu? Çok delilleri var ama yine de iman etmiyorlar.
193,197. “Ey Muhammed! Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu, Cebrâil senin kalbine indirmiştir. O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir. İsrâil oğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?” Bu kitabı, bu haberleri göklerin ve yerin, doğuların ve bâtıların, arşın ve kürsi’nin, meleklerin ve insanların Rabb’ı, hakimi, otoritesi indirmektedir. Onu Cibril’i Emin indirdi. Bu Kur’an’ı sana Ruh’ul- Emin, Rabb’ından aldı ve senin kalbine indirdi. Sen uyarıcılardan, peygamberlerden olman için. Hem de apaçık bir Arapça ile. Herkesin anlayabileceği, insanların konuştukları bir dille indirdi. Herkes anladı Onu. Bir kadın olarak Hatice anamız anladı mü’min oldu, küçük bir çocuk olan Hz. Ali efendimiz anladı mü’min oldu, bir köle olan Hz. Zeyd anladı mü’min oldu, Bilal anladı mü’min oldu, orta yaşta bir insan olan Ebu Bekir efendimiz anladı mü’min oldu. Velid Bin Muğıre, Ebu Cehil anladı kâfir oldu. Toplumda bu Kur’an’ı anlamayan bir tek insan yoktu. Onun içindir ki Mekkeliler Ebu Bekir’in okuduğu Kur’an’a engel olmaya çalışıyorlardı. Ey Ebu Bekir, buna asla izin veremeyiz, çünkü senin okuduğun Kur’an bizim çocuklarımızın kalplerine tesir ediyor diyorlardı. Abdullah Bin Mesud Rahmân sûresini Kâbe’nin avlusunda okuyunca tüm müşrikler üzerine çullandılar ve öldüresiye dövdüler onu. Evet nasıl ki o gün bu Kur’an’ı anlamayan yoksa bugün de herkes bunu anlamak zorundadır. Herkes bu kitabı anlayabileceği cinsten okumak zorundadır. Yâni bu kitaba iman eden anlaya, anlaya iman edecek, inkâr eden de anlaya, anlaya inkâr edecektir. Bunun başka bir yolu yoktur. Değilse anlamadan okunan bir Kur’an’da, anlamadan iman edilen bir Kur’an’da hayır yoktur. Üzerinde düşünülmeden, ne dediği bilinmeden okunan bir Kur’an’a nasıl Kur’an diyebileceğiz de? Böyle reddedenler neyi reddettiklerini söyleyebilecekler de? Hayata karışmayan, kalbe etki etmeyen bir kitaba nasıl Kur’an denebilecek de? Bana konuşmayan, bana bir şeyler söylemeyen, bana ümitler vermeyen, bana korkular sunmayan, bana şunu yap, bunu yapma demeyen bir Kur’an, Kur’an değildir. Bizler de bugün tıpkı o gün Rasûlullah’ı dinleyip de iman edenler gibi iman etmek zorundayız. Çünkü bu kitap insanların bildiği, konuştuğu bir dille, apaçık Arapça bir lisanla indirilmiştir. Efendim, o zaman biz Arap değiliz, biz bir Arap anadan babadan dünyaya gelmedik, binaenaleyh bu kitabı anlayamayız şeklinde bir itiraza gelince. Meselâ bakın şu okuduğumuz Şuarâ sûresinde İbrahîm (a.s), Mûsâ (a.s), Nuh (a.s), Sâlih (a.s) ve Şuayb (a.s) lar gündeme alındı. Bu peygamberlerin toplumlarıyla olan kavgaları anlatıldı. Ve bu konular Muhammed (a.s)’a ve toplumuna örnek gösterildi. Yâni her peygamberin kavmiyle mücâdelesi anlatıldıktan sonra da denildi ki muhakkak ki işte bütün bunarda âyetler vardır, ibretler vardır. İşte bu ifade, bu âyet ortak özellik oldu. Daha önceki kitaplarda da bu kitabın geleceği müjdelenmiş, haber verilmişti. Daha önceki peygamberleri de kendilerine bu kitabın geleceğini haber vermiş olmalarına ve bu son kitaba iman etmeleri konusunda kendilerinden apaçık bir ahit almalarına rağmen şimdi bu İsrâil oğullarının âlimlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok mu? Çok delilleri var ama yine de iman etmiyorlar.
198,199. “Biz Kur’an'ı Arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunları okusaydı yine de ona inanmazlardı.” Kitabın Arapça olarak indirilmesi konusunda da bakın Rabbi-miz şöyle bir açıklamada bulunuyor. Şâyet Biz bu Kur’an’ı Arapça bilmeyen birine, Arap dilini konuşmayan, insanlara Arapça açıklamada bulunamayacak birine indirmiş olsaydık, o da bunları onlara okumuş olsaydı yine de ona inanmayacaklardı. Yâni hiç Arapça’yı bilmeyen bir insan bir anda bunu onlara Arapça olarak okumuş olsaydı yine de iman etmeyeceklerdi. Yâni hiç düşünmeyeceklerdi bile. Yahu bu adam Arapça bilmezken, Arapça konuşamazken nasıl oldu da böyle birden bire böyle bir Kur’an’ı okuyabiliyor? diyerek hayrete gelip böyle olağanüstü bir durum karşısında daha kolay iman etmeleri gerekirken yine de şu iman etmeyenler inanmayacaklardı diyor Rabbimiz. Bundan dolayıdır ki ey peygamberim, sen onların ey Muhammed sen aramızdan birisin, sen içimizden bir beşersin gibi söyledikleri sözlerine asla üzülme.
198,199. “Biz Kur’an'ı Arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunları okusaydı yine de ona inanmazlardı.” Kitabın Arapça olarak indirilmesi konusunda da bakın Rabbi-miz şöyle bir açıklamada bulunuyor. Şâyet Biz bu Kur’an’ı Arapça bilmeyen birine, Arap dilini konuşmayan, insanlara Arapça açıklamada bulunamayacak birine indirmiş olsaydık, o da bunları onlara okumuş olsaydı yine de ona inanmayacaklardı. Yâni hiç Arapça’yı bilmeyen bir insan bir anda bunu onlara Arapça olarak okumuş olsaydı yine de iman etmeyeceklerdi. Yâni hiç düşünmeyeceklerdi bile. Yahu bu adam Arapça bilmezken, Arapça konuşamazken nasıl oldu da böyle birden bire böyle bir Kur’an’ı okuyabiliyor? diyerek hayrete gelip böyle olağanüstü bir durum karşısında daha kolay iman etmeleri gerekirken yine de şu iman etmeyenler inanmayacaklardı diyor Rabbimiz. Bundan dolayıdır ki ey peygamberim, sen onların ey Muhammed sen aramızdan birisin, sen içimizden bir beşersin gibi söyledikleri sözlerine asla üzülme.
200,202. “Suçluların kalplerine Kur’an'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azab onlara haberleri olmadan geliverecektir.” Biz böylece o Kur’an’ı mücrimlerin, günâhkârların, suçluların kalplerine soktuk, işlettik, yerleştirdik. Yâni Allah’ın Resûlü sürekli okudu onu, Ebu Bekir okudu, Müslümanlar okudular da onu duyanların kalpleri sürekli ezilir hale geldi o Kur’an ile. Dinledikleri, duydukları her bir Kur’an âyetiyle kalplerinde operasyonlar meydana geldi onların. Duydukları her bir âyet onların kalplerinde bir küfür hücresini yok etti. Onların kalplerindeki son küfür ve şirk kalesi yıkılıp ta hidâyete ulaşacakları ana kadar bu böyle devam etti. Tabii kimilerinin kalbindeki küfür ve şirk hücresi az olduğu için 50,60 âyetlik bir operasyon sonunda iman ederlerken, kimilerininki çok fazlaymış ki 200,500 âyetlik bir ameliyat sonunda iman ettiler. Meselâ bir Ebu Bekir efendimiz hemen duyar duymaz iman ederken, bir Ömer efendimiz 7 yıl sonra ancak iman edebilmiştir. Bir Halit bin Velid efendimizinki ise 15,16 yıla sarkıyor. Ama elbette bu da bir gün içinde olmuyordu. Halit Rasûlullah’la karşılaştığı andan itibaren kalbinde operasyon başlıyor ve nihâyet son küfür kalesi yıkılıncaya kadar devam ediyordu. Hz. Halid’in Müslüman olması Hudeybi-ye’den sonra oluyordu. Ama o kâfirlerden kimileri de vardır ki can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler. Ve artık o azap kendileri ondan habersizce, bilgisizce bir hayat sürerlerken ansızın gelip onları yakalayacaktır.
200,202. “Suçluların kalplerine Kur’an'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azab onlara haberleri olmadan geliverecektir.” Biz böylece o Kur’an’ı mücrimlerin, günâhkârların, suçluların kalplerine soktuk, işlettik, yerleştirdik. Yâni Allah’ın Resûlü sürekli okudu onu, Ebu Bekir okudu, Müslümanlar okudular da onu duyanların kalpleri sürekli ezilir hale geldi o Kur’an ile. Dinledikleri, duydukları her bir Kur’an âyetiyle kalplerinde operasyonlar meydana geldi onların. Duydukları her bir âyet onların kalplerinde bir küfür hücresini yok etti. Onların kalplerindeki son küfür ve şirk kalesi yıkılıp ta hidâyete ulaşacakları ana kadar bu böyle devam etti. Tabii kimilerinin kalbindeki küfür ve şirk hücresi az olduğu için 50,60 âyetlik bir operasyon sonunda iman ederlerken, kimilerininki çok fazlaymış ki 200,500 âyetlik bir ameliyat sonunda iman ettiler. Meselâ bir Ebu Bekir efendimiz hemen duyar duymaz iman ederken, bir Ömer efendimiz 7 yıl sonra ancak iman edebilmiştir. Bir Halit bin Velid efendimizinki ise 15,16 yıla sarkıyor. Ama elbette bu da bir gün içinde olmuyordu. Halit Rasûlullah’la karşılaştığı andan itibaren kalbinde operasyon başlıyor ve nihâyet son küfür kalesi yıkılıncaya kadar devam ediyordu. Hz. Halid’in Müslüman olması Hudeybi-ye’den sonra oluyordu. Ama o kâfirlerden kimileri de vardır ki can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler. Ve artık o azap kendileri ondan habersizce, bilgisizce bir hayat sürerlerken ansızın gelip onları yakalayacaktır.
200,202. “Suçluların kalplerine Kur’an'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azab onlara haberleri olmadan geliverecektir.” Biz böylece o Kur’an’ı mücrimlerin, günâhkârların, suçluların kalplerine soktuk, işlettik, yerleştirdik. Yâni Allah’ın Resûlü sürekli okudu onu, Ebu Bekir okudu, Müslümanlar okudular da onu duyanların kalpleri sürekli ezilir hale geldi o Kur’an ile. Dinledikleri, duydukları her bir Kur’an âyetiyle kalplerinde operasyonlar meydana geldi onların. Duydukları her bir âyet onların kalplerinde bir küfür hücresini yok etti. Onların kalplerindeki son küfür ve şirk kalesi yıkılıp ta hidâyete ulaşacakları ana kadar bu böyle devam etti. Tabii kimilerinin kalbindeki küfür ve şirk hücresi az olduğu için 50,60 âyetlik bir operasyon sonunda iman ederlerken, kimilerininki çok fazlaymış ki 200,500 âyetlik bir ameliyat sonunda iman ettiler. Meselâ bir Ebu Bekir efendimiz hemen duyar duymaz iman ederken, bir Ömer efendimiz 7 yıl sonra ancak iman edebilmiştir. Bir Halit bin Velid efendimizinki ise 15,16 yıla sarkıyor. Ama elbette bu da bir gün içinde olmuyordu. Halit Rasûlullah’la karşılaştığı andan itibaren kalbinde operasyon başlıyor ve nihâyet son küfür kalesi yıkılıncaya kadar devam ediyordu. Hz. Halid’in Müslüman olması Hudeybi-ye’den sonra oluyordu. Ama o kâfirlerden kimileri de vardır ki can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmezler. Ve artık o azap kendileri ondan habersizce, bilgisizce bir hayat sürerlerken ansızın gelip onları yakalayacaktır.
203,204. “O zaman “Erteye bırakılmaz mıyız?” derler. Bizim azabımızı mı acele istiyorlardı?” Ve o azap kendilerine geldiği zaman da hemen derler ki acaba ertelenmez mi bu azap? Acaba bize bir süre tanınmaz mı? Şimdi onlar bu azabımız konusunda acele mi ediyorlar? Azabımızı acele mi istiyorlar? Halbuki Rabbimizin onlara uyguladığı yasa en güzel yasadır. Bu dünyada düşünebilecekleri kadar, akıllarını kullanıp peygamberinin dâvetine yönelebilecek, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu yapabilecek kadar bir süre tanımıştır. Peygamberin dâvetine evet deyiverselerdi kendileri hakkında çok güzel olacaktı. Ama işte böyle birden bire hepsinin evet demeleri de mümkün olmuyor.
203,204. “O zaman “Erteye bırakılmaz mıyız?” derler. Bizim azabımızı mı acele istiyorlardı?” Ve o azap kendilerine geldiği zaman da hemen derler ki acaba ertelenmez mi bu azap? Acaba bize bir süre tanınmaz mı? Şimdi onlar bu azabımız konusunda acele mi ediyorlar? Azabımızı acele mi istiyorlar? Halbuki Rabbimizin onlara uyguladığı yasa en güzel yasadır. Bu dünyada düşünebilecekleri kadar, akıllarını kullanıp peygamberinin dâvetine yönelebilecek, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu yapabilecek kadar bir süre tanımıştır. Peygamberin dâvetine evet deyiverselerdi kendileri hakkında çok güzel olacaktı. Ama işte böyle birden bire hepsinin evet demeleri de mümkün olmuyor.
205,207. “Bana söylesene, Ey Muhammed! Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?” Kaldı ki Biz onlara yıllarca ömür versek, yıllarca güç kuvvet versek, senelerce saltanat versek, senelerce nimetlerimizi onların üzerinden eksik etmesek, sonra da kendilerine vaat olunan, tehdit edildikleri şey başlarına geliverse kendilerine verilmiş olan o nimetlerin, faydalandıkları metaların, yaşadıkları ömür ve dünyalarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Binlerce yıl yaşamış olsalar da azap gelince bu uzun ömürlerinin hiçbir mânâsı, hiç bir değeri, hiçbir faydası olmayacak onlara. O uzunca yaşamaları, uzunca nimet icre bulunmaları onları azaptan asla kurtaramayacaktır. Öyleyse madem ki bu dünya malının, mülkünün, dünya saltanatının hiç bir kıymeti olmayacaksa, azap geldiği zaman hiçbir değer ifade etmeyecekse o zaman bize düşen hesabımızı güzel yapmaktır. Aman malımız çok olsun, aman servetimiz çok olsun, aman bu dünyada lüks içinde bir hayatımız olsun, aman bu dünyada saltanatımız büyük olsun diyerek yanlışların içine girmemeliyiz. Unutmayalım ki bu dünyada bunlara en çok sahip olan krallar, liderler, kumandanlar, im-paratorlar kendilerine azap geldiği zaman kendilerini kurtaramamışlardır. Kendilerine ölüm geldiği zaman kendilerini Allah’ın ölüm yasasından kurtaramamışlardır.
205,207. “Bana söylesene, Ey Muhammed! Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?” Kaldı ki Biz onlara yıllarca ömür versek, yıllarca güç kuvvet versek, senelerce saltanat versek, senelerce nimetlerimizi onların üzerinden eksik etmesek, sonra da kendilerine vaat olunan, tehdit edildikleri şey başlarına geliverse kendilerine verilmiş olan o nimetlerin, faydalandıkları metaların, yaşadıkları ömür ve dünyalarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Binlerce yıl yaşamış olsalar da azap gelince bu uzun ömürlerinin hiçbir mânâsı, hiç bir değeri, hiçbir faydası olmayacak onlara. O uzunca yaşamaları, uzunca nimet icre bulunmaları onları azaptan asla kurtaramayacaktır. Öyleyse madem ki bu dünya malının, mülkünün, dünya saltanatının hiç bir kıymeti olmayacaksa, azap geldiği zaman hiçbir değer ifade etmeyecekse o zaman bize düşen hesabımızı güzel yapmaktır. Aman malımız çok olsun, aman servetimiz çok olsun, aman bu dünyada lüks içinde bir hayatımız olsun, aman bu dünyada saltanatımız büyük olsun diyerek yanlışların içine girmemeliyiz. Unutmayalım ki bu dünyada bunlara en çok sahip olan krallar, liderler, kumandanlar, im-paratorlar kendilerine azap geldiği zaman kendilerini kurtaramamışlardır. Kendilerine ölüm geldiği zaman kendilerini Allah’ın ölüm yasasından kurtaramamışlardır.
205,207. “Bana söylesene, Ey Muhammed! Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?” Kaldı ki Biz onlara yıllarca ömür versek, yıllarca güç kuvvet versek, senelerce saltanat versek, senelerce nimetlerimizi onların üzerinden eksik etmesek, sonra da kendilerine vaat olunan, tehdit edildikleri şey başlarına geliverse kendilerine verilmiş olan o nimetlerin, faydalandıkları metaların, yaşadıkları ömür ve dünyalarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Binlerce yıl yaşamış olsalar da azap gelince bu uzun ömürlerinin hiçbir mânâsı, hiç bir değeri, hiçbir faydası olmayacak onlara. O uzunca yaşamaları, uzunca nimet icre bulunmaları onları azaptan asla kurtaramayacaktır. Öyleyse madem ki bu dünya malının, mülkünün, dünya saltanatının hiç bir kıymeti olmayacaksa, azap geldiği zaman hiçbir değer ifade etmeyecekse o zaman bize düşen hesabımızı güzel yapmaktır. Aman malımız çok olsun, aman servetimiz çok olsun, aman bu dünyada lüks içinde bir hayatımız olsun, aman bu dünyada saltanatımız büyük olsun diyerek yanlışların içine girmemeliyiz. Unutmayalım ki bu dünyada bunlara en çok sahip olan krallar, liderler, kumandanlar, im-paratorlar kendilerine azap geldiği zaman kendilerini kurtaramamışlardır. Kendilerine ölüm geldiği zaman kendilerini Allah’ın ölüm yasasından kurtaramamışlardır.
208,209. “Hiçbir kasaba halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz.” Yine unutmayın ki Biz her ne zaman bir köy, bir kasaba, bir şehir, bir ülke halkını kendilerine uyarıcılar gelmedikçe helâk etmemişizdir. Önce uyarıcılarımızı gönderdik, uyarıcılarımız onları Bizim âyetlerimizle karşı karşıya getirdiler, kendilerini açık ve net bir biçimde tevhide çağırdılar, onlar da bunu reddettiler, helâki hakkettiler, Biz de onları helâk ettik. Biz zalim değiliz. Biz uyarılmamış kullarımızı helâk etmeyiz. Bizim yasamız budur. Evet dünya üzerinde helâk edilmiş hiçbir toplum yok ki, Allah’ın azabına, gazabına maruz kalmış hiç bir ümmet yoktur ki, ya Rabbi biz ne yaptık ki bizi helâk ettin? Bizim suçumuz neydi ki bize gazap ettin? demeye hakkı yoktur. Hiç bir toplum böyle itiraz edecek bir durumda değildir. Ya Rabbi bizim senden de, senin peygamberinden de, senin âyetlerinden de, senin bizden istediğin kulluktan da, cennetinden de, cehenneminden de haberimiz yoktu. Bize bunlar du-yurulmadı demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü işte Rabbimiz yasasını ortaya koyuyor. Önce peygamberlerini gönderiyor, uyarıcılarını gönderiyor, onları kendisinden, kitabından, âyetlerinden, kulluğundan, cennetinden, cehenneminden haberdar ediyor, onlar da bu haberleri aldıktan sonra yine de kendisine karşı, dinine ve peygamberlerine karşı düşmanlıklarını sürdürürlerse Rabbimiz de onları helâk ediyor.
208,209. “Hiçbir kasaba halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz.” Yine unutmayın ki Biz her ne zaman bir köy, bir kasaba, bir şehir, bir ülke halkını kendilerine uyarıcılar gelmedikçe helâk etmemişizdir. Önce uyarıcılarımızı gönderdik, uyarıcılarımız onları Bizim âyetlerimizle karşı karşıya getirdiler, kendilerini açık ve net bir biçimde tevhide çağırdılar, onlar da bunu reddettiler, helâki hakkettiler, Biz de onları helâk ettik. Biz zalim değiliz. Biz uyarılmamış kullarımızı helâk etmeyiz. Bizim yasamız budur. Evet dünya üzerinde helâk edilmiş hiçbir toplum yok ki, Allah’ın azabına, gazabına maruz kalmış hiç bir ümmet yoktur ki, ya Rabbi biz ne yaptık ki bizi helâk ettin? Bizim suçumuz neydi ki bize gazap ettin? demeye hakkı yoktur. Hiç bir toplum böyle itiraz edecek bir durumda değildir. Ya Rabbi bizim senden de, senin peygamberinden de, senin âyetlerinden de, senin bizden istediğin kulluktan da, cennetinden de, cehenneminden de haberimiz yoktu. Bize bunlar du-yurulmadı demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü işte Rabbimiz yasasını ortaya koyuyor. Önce peygamberlerini gönderiyor, uyarıcılarını gönderiyor, onları kendisinden, kitabından, âyetlerinden, kulluğundan, cennetinden, cehenneminden haberdar ediyor, onlar da bu haberleri aldıktan sonra yine de kendisine karşı, dinine ve peygamberlerine karşı düşmanlıklarını sürdürürlerse Rabbimiz de onları helâk ediyor.
210,212. “Kur’an'ı şeytanlar indirmemiştir. Bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez. Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.” Bu Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Bu kitabı Cibril indirmiştir. Bu sözleri şeytanların söylemesi mümkün değildir. Bu onlara düşmez. Zaten onların böyle bir kitap indirmeye, bu sözleri söylemeye güçleri de yetmez. Rasûlullah efendimiz onlara bu Allah âyetlerini okuduğu zaman bu cinlenmiş diyorlardı. Bu adam mecnundur diyorlardı. Delirmiş diyorlardı. Ya da işte bu sözleri kahinlerden öğrenmiş diyorlardı. Şair diyorlardı, diyorlardı, diyorlardı... Bakın Rabbimiz onların dediklerinin tümünü hatırlatarak buyuruyor ki hayır hayır bu Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Zaten bu onlara yaraşmaz. Doğrusu onlar vahyi dinlemekten de men eldilmişler, uzak tutulmuşlardır. Daha önceleri, bu ki-tabın inmeye başlamasından önce şeytanlar meleklerin konuşmalarından bir takım kırıntılar alarak yerdeki kahinlere aktarıyorlardı. Kahinler de onlardan aldıkları bu kırıntıları insanlara bildiriyorlar ve insanların itikatlarını bozmaya çalışıyorlardı. Ve kitabımızın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki bu kitap inmeye başlar başlamaz Rabbimiz onları bu işten menetti. Bundan sonra artık ne bir vahiy bilgisine, ne de bir gayb kırıntısına sahip olabildiler.
210,212. “Kur’an'ı şeytanlar indirmemiştir. Bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez. Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.” Bu Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Bu kitabı Cibril indirmiştir. Bu sözleri şeytanların söylemesi mümkün değildir. Bu onlara düşmez. Zaten onların böyle bir kitap indirmeye, bu sözleri söylemeye güçleri de yetmez. Rasûlullah efendimiz onlara bu Allah âyetlerini okuduğu zaman bu cinlenmiş diyorlardı. Bu adam mecnundur diyorlardı. Delirmiş diyorlardı. Ya da işte bu sözleri kahinlerden öğrenmiş diyorlardı. Şair diyorlardı, diyorlardı, diyorlardı... Bakın Rabbimiz onların dediklerinin tümünü hatırlatarak buyuruyor ki hayır hayır bu Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Zaten bu onlara yaraşmaz. Doğrusu onlar vahyi dinlemekten de men eldilmişler, uzak tutulmuşlardır. Daha önceleri, bu ki-tabın inmeye başlamasından önce şeytanlar meleklerin konuşmalarından bir takım kırıntılar alarak yerdeki kahinlere aktarıyorlardı. Kahinler de onlardan aldıkları bu kırıntıları insanlara bildiriyorlar ve insanların itikatlarını bozmaya çalışıyorlardı. Ve kitabımızın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki bu kitap inmeye başlar başlamaz Rabbimiz onları bu işten menetti. Bundan sonra artık ne bir vahiy bilgisine, ne de bir gayb kırıntısına sahip olabildiler.
210,212. “Kur’an'ı şeytanlar indirmemiştir. Bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez. Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.” Bu Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Bu kitabı Cibril indirmiştir. Bu sözleri şeytanların söylemesi mümkün değildir. Bu onlara düşmez. Zaten onların böyle bir kitap indirmeye, bu sözleri söylemeye güçleri de yetmez. Rasûlullah efendimiz onlara bu Allah âyetlerini okuduğu zaman bu cinlenmiş diyorlardı. Bu adam mecnundur diyorlardı. Delirmiş diyorlardı. Ya da işte bu sözleri kahinlerden öğrenmiş diyorlardı. Şair diyorlardı, diyorlardı, diyorlardı... Bakın Rabbimiz onların dediklerinin tümünü hatırlatarak buyuruyor ki hayır hayır bu Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir. Zaten bu onlara yaraşmaz. Doğrusu onlar vahyi dinlemekten de men eldilmişler, uzak tutulmuşlardır. Daha önceleri, bu ki-tabın inmeye başlamasından önce şeytanlar meleklerin konuşmalarından bir takım kırıntılar alarak yerdeki kahinlere aktarıyorlardı. Kahinler de onlardan aldıkları bu kırıntıları insanlara bildiriyorlar ve insanların itikatlarını bozmaya çalışıyorlardı. Ve kitabımızın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki bu kitap inmeye başlar başlamaz Rabbimiz onları bu işten menetti. Bundan sonra artık ne bir vahiy bilgisine, ne de bir gayb kırıntısına sahip olabildiler.
213. “O halde sakın Allah'ın yanında başka İlâh tutup ona yalvarma, yoksa azap göreceklerden olursun.” Öyleyse ey peygamberim, sakın sen Allah’la birlikte başka İlâhlar peşinde koşma. Allah’la birlikte başka bir İlâh kabul etme. O Allah tek İlâhtır. Kendisinden başka İlâh olmayandır. Eğer Allah berisinde başka İlâhlar bulur, Allah’la birlikte onları da dinler, Allah’la birlikte hayatında onları da söz sahibi kabul eder, onlara da kulluk eder, onlara da dua edersen o zaman azaba uğrayanlardan olursun. Gerçekten çok büyük bir tehdit. Kime yapılıyor bu tehdit? Allah’ın en sevgili kulu peygamber (a.s) a yapılıyor. Peygamber (a.s) bile böyle bir şeyi yapınca azaptan kurtulamayacaksa Allah berisinde başkalarını da İlâh kabul eder, başkalarında da yetkilerin olduğunu kabul edersek bizler de asla azaptan kurtulamayacağız demektir. Ve peygamber (a.s)’a ve onun şahsında hepimize bir emir, bir uyarı.
214. “Önce en yakın hısımlarını uyar.” Ey peygamberim, sen yakın akrabalarını, yakın kavmini, aşiretini, çevrendekileri uyar. Onları uyarına devam et. Sizler de ey peygamber yolunun yolcuları en yakın akrabalarınızdan başlayarak çevrenizdeki Müslümanları uyarın. Çevrenizdeki Allah kullarını Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın kitabıyla uyarın. Allah’ın cenneti ve cehennemiyle uyarın. Allah’a kulluğa çağırın. Herkes duysun bu uyarıyı. Herkes ha-berdar olsun bu hakikatten. Herkes nasibini alsın bu uyarıdan. Herkes bilsin bu gerçeği de inanan bir bilgiyle inansın, inkâr eden de bir bilgiyle reddetsin. Hiç kimse ben bunu bilmiyordum, ben bunu duymamıştım, benim bundan haberim yoktu diyemesin. Herkesi uyarın. Ama bu uyarınızı yaparken, bu uyarınıza devam ederken de: 15,216. “Sana uyan mü'minleri kanatlarının altına al. Sana baş kaldırırlarsa: “Yaptıklarınızdan uzağım” de.” Uyarını yaparken rahmet ve şefkat kanatlarını da sana tabi olan, uyarına müspet tavır alan mü’minlerden de esirgeme. Onlar üzerine şefkat ve merhamet kanatlarını da geriver. Şefkat kanatlarını gererek onları o kanatlarının altına alıver. Şefkat ve merhametle muamele et onlara. Sana ve dâvetine teslimiyetini bildiren, iman ettiğini bildiren Müslümanlara merhametini gündeme getir. Eğer sana isyan ederlerse, dâvetine kayıtsız kalırlarsa uyarına müspet cevap vermez-lerse onlara de ki ben sizin yaptıklarınızdan beriyim deyiver. Benim sizinle hiçbir ilgim, alâkam yoktur deyiver. 217,220. “Ey Muhammed! Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.” Ve onlar karşısında Azîz olan, şerefli olan, yüce olan, Rahîm olan ve her an seni görüp gözeten, her an sana desteğini sürdüren, senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğundan haberdar olan Allah’a güvenip dayan. Allah’a tevekkül et. İşini Ona havale et. Sırtını Ona daya. Başarıyı sadece ondan bekle. Onun istediği şekilde hareket et. Unutma ki O Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir. Nasıl ki O Allah senden önce kendisine teslim olan Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahîm gibi elçilerini başarılı kılmışsa Rabbin seni de başarılı kılacaktır. Çünkü O Azîzdir, güçlüdür, yenilmezdir ve her şeyi işiten ve bilendir. Şu anda seni de görmekte, seni de işitmektedir. Kıyamını görmektedir, secdenden haberdardır. Rabb’ının emirlerini uygulama derdinde olan müminlerle birlikte dönüp dolaştığını da biliyor O Allah. Allah yolunda müminlerle birlikte kavganı, insanları uyarmanı, insanları kendi yoluna dâvetini görüyor. Müslümanlara karşı şefkat ve merhamet kanatlarını gerdiğini, Rabbin için secdelere kapandığını görüyor Allah. 221,223. “Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi" de. Onlar, günâhkâr iftiracıların hepsine iner. Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar.” Ey peygamberim şeytanların kime indiğini sana, size haber vereyim mi? Anlatayım mı şeytanlar kimlere inerler? Kimlere vahiy getirirler? Kimlere vahy ederler? Kimleri etkileri altına alırlar? Artık bu vahiy Kur’an’ın, Allah vahyinin dışındaki bir vahiydir. Şeytan vahyidir. Şeytanın fısıldaması, şeytanın iğvası ve yol göstermesidir. Kime mi bu? Her bir günâhkâr, her bir günâha giren iftiracılara iner şeytan. Bunlar günâhkâr olan, günâhtan yana olan, mayın tarlasında geziyormuş gibi günâhlara dalan, günâha düşkün ve de iftira eden, işi gücü yalan dolan olan kimselere şeytanlar çokça giderler ve onları daha da azgınlaştırırlar. Gece gündüz onları şaşkın bir hale getirirler. İşte şeytanların beraber olduğu, işbirliği içinde olduğu insanlar bunlardır. Bunlar şeytanların vahiylerine kulak verirler. Rablerinin vahyine kulak vermeyen bu insanlar gece gündüz şeytan vahiylerini dinlerler. Şeytanların Allah’a, peygambere, İslâm’a, Kur’an’a ve Müslümanlara karşı yalan ve düşmanlık vahy ederler. Kendi yalan yanlış bilgilerini doğru olarak empoze ederler. O yalancı, o günâhkâr, o Rablerinin vahyinden habersiz olan insanların İslâm’la ve Müslümanlarla mücâdele etmesini emrederler. Zaten onların pek çoğu da yalancıdırlar. Şeytanlar yalancı, cinler yalancı, kahinler yalancı, onları dinleyenler, onlara tabi olanlar yalancıdırlar. Ama Muhammed (a.s) da yalan yoktur. Allah ve Resûlünün vaadinden dönmesi söz konusu değildir. Peygamber (a.s) ve onun yolunun yolcusu olan Müslümanlarda yalan, dolan, günâh, isyan yok ki şeytanlar onlara gelebilsinler. İşte şeytanlar ancak böylelerine yaklaşabilirler. Peygambere yaklaşmaları mümkün değildir. 224,226. “Şairlere ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın, şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?” Ve bir de şuarâ, şairler var ya, gerçekten o şairlere de azgın ve sapık kimseler tabi olur. Bir de Allah’ı ve peygamberi bir kenara bırakıp, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini bir kenara bırakıp kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp insanları kandırabilecek özellikte şiir söyleyenler şairler var. Bunların sözlerinde ne hak var, ne hakikat var, ne vahiy var, ne âhiret var, ne ölüm ötesi hayatın gündemi ve hazırlığı var, ne cennet bilinci, ne cehennem korkusu, ne kitap ve peygamber zikri var. Sanki böyle akla hayale gelmedik bir dünyada yaşarlar. Görmüyor musun işte bu şairler her bir vadide dolaşıp dururlar. Bir bakarsın gökyüzünde, bir bakarsın yeryüzündeler. Ne dedikleri, ne söyledikleri belli değil. Yaptıkları tek şey akla hayale gel-medik sözlerle, hayallerle insanları oyalarlar. Dengesiz bir hayatın yaldızlı sözlerini ortaya korlar. Onların bu tumturaklı sözlerinin etki-sinde günler aylar geçer de insanlar Allah’tan peygamberden, Al-lah’ın kitabından ve peygamberin sözlerinden uzak yaşadıklarının farkına bile varamazlar. Geceleri gündüzleri şiirin, sözlerin içine dalıp gitmişlerdir. Ve onlar, o şairler yapmadıklarını söylerler. Yapmadıklarıyla övünürler, amelin konusu olmayan hayal âleminde gezerler. Çok kötülerler, hicvederler, hakaret ederler, övdükleri haksız ve aşırı överler, hicvettiklerini aşırı yererler. Çok büyük iddialarda bulunurlar, çok güzel şeyler söylerler ama bunların hiçbirisini yapmazlar. Hayatları ayrı, düşünceleri ayrıdır. Sözleri ayrı bir vadide amelleri ayrı bir vadidedir. İşte böyle şairlerle de şeytanlar beraberdir. Şeytanlar böylelerine de inmekte, böylelerini de etkileri altına almaktadırlar. Sürekli şeytanlar böylelerine de kötülükleri vahy etmektedirler. Kötülüğün eğitimini bunlarla beraber uygularlar. Ama şairlerin içinde sözün güzelini, sözün hakkını söyleyenler, Müslümanca bir hayatın, Allah’a kulluk hayatının sözcülüğünü yapanlar da vardır elbette. Hassan Bin Sabit gibi, Abdullah Bin Revaha gibi Müslümanlar da vardır. Kıyâmete kadar aynı yolu izleyenler de vardır. Allah’ın sözcülüğünü yapan şairler kıyâmete kadar varlıklarını sürdüreceklerdir. Yâni Allah’ın kitabından ve Rasûlullah’ın sözlerinden bilgilenip o sözleri kâfir ve müşrik dünyaya karşı en güzel bir şekilde ifade edebilecek, İslâm’ın savunuculuğunu yapacak, kendi inancının kavgasını verebilecek şairlerde elbette olacaktır yeryüzünde. Bunlar: 227. “Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar bunun dışındadır. Haksızlık eden kimseler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını anlayacaklardır.” İman eden ve imanlarını pratik hayata aktaranlar, imanlarını hayatlarında görüntüleyen, iman kaynaklı bir hayat yaşayanlardır. Ve Allah’ı çok zikreden, Allah’ı gündemlerine alan, gece gündüz Allah’ı gündemlerinde tutan ve Allah’ın âyetlerini ve Resûlünün sünnetini dünya insanlığının gündemine getiren kimselerdir bunlar. Ve Allah yolunda, Allah’a kulluk yolunda zulme uğradıktan sonra da birbirlerine yardımcı olan kimselerdir bunlar. Ve Allah’ın yardımıyla zalimlerden, İslâm düşmanlarından öçlerini alanlardır onlar. İşte yanlış yolda yürüyenlerin yanında, şeytanla anlaşarak şeytan vahiylerinin savunuculuğunu yapanların yanında işte böyle hak yolda yürüyen kimseler de bu dünyada eksik olmayacaktır. Hayat bu ikisiyle beraber olacaktır. Ve sonunda gerek şiirleriyle, gerek kalemleriyle bu kavgada yerini alan Müslümanlar sonunda Allah’ın yardımıyla galip geleceklerdir. Ve onların bu başarılarıyla zalimler de nasıl bir devrimle, nasıl bir inkılapla devrileceklerini bilecekler ve görecekler. Evet samimiyetle Allah ve Resûlüne inanan, samimiyetle Al-lah ve Resûlü için bir hayat yaşayan, Allah ve Resûlünün istediği şekilde mü’min olan, Resûlün pratik hayatını aynıyla benimseyen, Allah’ı zikreden, Allah’ı yücelten, Allah’ın kitabıyla yücelen, Resûlün sünnetiyle şeref kazanan ve zulme uğradıkları zaman da o zulmü ortadan kaldırıp zalimlerin boynunu kırmak için birbirleriyle yardımlaşan, mazlum kardeşlerinin yardımına koşan, birbirleriyle kenetlenen Müslümanlar olduğu sürece zafer onların, kayıp zalimlerin olacaktır. Allah karşıtı bir dünya yaşayanlar nasıl bir inkılapla devrildiklerini görecekler ve Allah’la savaşmanın ne anlama geldiğini bilecekler ve anlayacaklar. İşte dünya bu iki kavganın at başı yürüdüğü bir dünyadır. Bir tarafta Allah ve Resûlüne inanmış Müslümanlar, diğer tarafta da karşıt güçler. Yakında kimin galip, kimin mağlup olacağını göreceğiz. Yakında kimin cehenneme aktığını, kimin cennete uçtuğunu göreceğiz inşallah. Rabbim istediği gibi Müslüman olanlardan eylesin bizi. 
214. “Önce en yakın hısımlarını uyar.” Ey peygamberim, sen yakın akrabalarını, yakın kavmini, aşiretini, çevrendekileri uyar. Onları uyarına devam et. Sizler de ey peygamber yolunun yolcuları en yakın akrabalarınızdan başlayarak çevrenizdeki Müslümanları uyarın. Çevrenizdeki Allah kullarını Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın kitabıyla uyarın. Allah’ın cenneti ve cehennemiyle uyarın. Allah’a kulluğa çağırın. Herkes duysun bu uyarıyı. Herkes ha-berdar olsun bu hakikatten. Herkes nasibini alsın bu uyarıdan. Herkes bilsin bu gerçeği de inanan bir bilgiyle inansın, inkâr eden de bir bilgiyle reddetsin. Hiç kimse ben bunu bilmiyordum, ben bunu duymamıştım, benim bundan haberim yoktu diyemesin. Herkesi uyarın. Ama bu uyarınızı yaparken, bu uyarınıza devam ederken de: 15,
216. “Sana uyan mü'minleri kanatlarının altına al. Sana baş kaldırırlarsa: “Yaptıklarınızdan uzağım” de.” Uyarını yaparken rahmet ve şefkat kanatlarını da sana tabi olan, uyarına müspet tavır alan mü’minlerden de esirgeme. Onlar üzerine şefkat ve merhamet kanatlarını da geriver. Şefkat kanatlarını gererek onları o kanatlarının altına alıver. Şefkat ve merhametle muamele et onlara. Sana ve dâvetine teslimiyetini bildiren, iman ettiğini bildiren Müslümanlara merhametini gündeme getir. Eğer sana isyan ederlerse, dâvetine kayıtsız kalırlarsa uyarına müspet cevap vermez-lerse onlara de ki ben sizin yaptıklarınızdan beriyim deyiver. Benim sizinle hiçbir ilgim, alâkam yoktur deyiver.
217,220. “Ey Muhammed! Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.” Ve onlar karşısında Azîz olan, şerefli olan, yüce olan, Rahîm olan ve her an seni görüp gözeten, her an sana desteğini sürdüren, senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğundan haberdar olan Allah’a güvenip dayan. Allah’a tevekkül et. İşini Ona havale et. Sırtını Ona daya. Başarıyı sadece ondan bekle. Onun istediği şekilde hareket et. Unutma ki O Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir. Nasıl ki O Allah senden önce kendisine teslim olan Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahîm gibi elçilerini başarılı kılmışsa Rabbin seni de başarılı kılacaktır. Çünkü O Azîzdir, güçlüdür, yenilmezdir ve her şeyi işiten ve bilendir. Şu anda seni de görmekte, seni de işitmektedir. Kıyamını görmektedir, secdenden haberdardır. Rabb’ının emirlerini uygulama derdinde olan müminlerle birlikte dönüp dolaştığını da biliyor O Allah. Allah yolunda müminlerle birlikte kavganı, insanları uyarmanı, insanları kendi yoluna dâvetini görüyor. Müslümanlara karşı şefkat ve merhamet kanatlarını gerdiğini, Rabbin için secdelere kapandığını görüyor Allah.
217,220. “Ey Muhammed! Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.” Ve onlar karşısında Azîz olan, şerefli olan, yüce olan, Rahîm olan ve her an seni görüp gözeten, her an sana desteğini sürdüren, senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğundan haberdar olan Allah’a güvenip dayan. Allah’a tevekkül et. İşini Ona havale et. Sırtını Ona daya. Başarıyı sadece ondan bekle. Onun istediği şekilde hareket et. Unutma ki O Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir. Nasıl ki O Allah senden önce kendisine teslim olan Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahîm gibi elçilerini başarılı kılmışsa Rabbin seni de başarılı kılacaktır. Çünkü O Azîzdir, güçlüdür, yenilmezdir ve her şeyi işiten ve bilendir. Şu anda seni de görmekte, seni de işitmektedir. Kıyamını görmektedir, secdenden haberdardır. Rabb’ının emirlerini uygulama derdinde olan müminlerle birlikte dönüp dolaştığını da biliyor O Allah. Allah yolunda müminlerle birlikte kavganı, insanları uyarmanı, insanları kendi yoluna dâvetini görüyor. Müslümanlara karşı şefkat ve merhamet kanatlarını gerdiğini, Rabbin için secdelere kapandığını görüyor Allah.
217,220. “Ey Muhammed! Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.” Ve onlar karşısında Azîz olan, şerefli olan, yüce olan, Rahîm olan ve her an seni görüp gözeten, her an sana desteğini sürdüren, senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğundan haberdar olan Allah’a güvenip dayan. Allah’a tevekkül et. İşini Ona havale et. Sırtını Ona daya. Başarıyı sadece ondan bekle. Onun istediği şekilde hareket et. Unutma ki O Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir. Nasıl ki O Allah senden önce kendisine teslim olan Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahîm gibi elçilerini başarılı kılmışsa Rabbin seni de başarılı kılacaktır. Çünkü O Azîzdir, güçlüdür, yenilmezdir ve her şeyi işiten ve bilendir. Şu anda seni de görmekte, seni de işitmektedir. Kıyamını görmektedir, secdenden haberdardır. Rabb’ının emirlerini uygulama derdinde olan müminlerle birlikte dönüp dolaştığını da biliyor O Allah. Allah yolunda müminlerle birlikte kavganı, insanları uyarmanı, insanları kendi yoluna dâvetini görüyor. Müslümanlara karşı şefkat ve merhamet kanatlarını gerdiğini, Rabbin için secdelere kapandığını görüyor Allah.
217,220. “Ey Muhammed! Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.” Ve onlar karşısında Azîz olan, şerefli olan, yüce olan, Rahîm olan ve her an seni görüp gözeten, her an sana desteğini sürdüren, senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğundan haberdar olan Allah’a güvenip dayan. Allah’a tevekkül et. İşini Ona havale et. Sırtını Ona daya. Başarıyı sadece ondan bekle. Onun istediği şekilde hareket et. Unutma ki O Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir. Nasıl ki O Allah senden önce kendisine teslim olan Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahîm gibi elçilerini başarılı kılmışsa Rabbin seni de başarılı kılacaktır. Çünkü O Azîzdir, güçlüdür, yenilmezdir ve her şeyi işiten ve bilendir. Şu anda seni de görmekte, seni de işitmektedir. Kıyamını görmektedir, secdenden haberdardır. Rabb’ının emirlerini uygulama derdinde olan müminlerle birlikte dönüp dolaştığını da biliyor O Allah. Allah yolunda müminlerle birlikte kavganı, insanları uyarmanı, insanları kendi yoluna dâvetini görüyor. Müslümanlara karşı şefkat ve merhamet kanatlarını gerdiğini, Rabbin için secdelere kapandığını görüyor Allah.
221,223. “Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi" de. Onlar, günâhkâr iftiracıların hepsine iner. Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar.” Ey peygamberim şeytanların kime indiğini sana, size haber vereyim mi? Anlatayım mı şeytanlar kimlere inerler? Kimlere vahiy getirirler? Kimlere vahy ederler? Kimleri etkileri altına alırlar? Artık bu vahiy Kur’an’ın, Allah vahyinin dışındaki bir vahiydir. Şeytan vahyidir. Şeytanın fısıldaması, şeytanın iğvası ve yol göstermesidir. Kime mi bu? Her bir günâhkâr, her bir günâha giren iftiracılara iner şeytan. Bunlar günâhkâr olan, günâhtan yana olan, mayın tarlasında geziyormuş gibi günâhlara dalan, günâha düşkün ve de iftira eden, işi gücü yalan dolan olan kimselere şeytanlar çokça giderler ve onları daha da azgınlaştırırlar. Gece gündüz onları şaşkın bir hale getirirler. İşte şeytanların beraber olduğu, işbirliği içinde olduğu insanlar bunlardır. Bunlar şeytanların vahiylerine kulak verirler. Rablerinin vahyine kulak vermeyen bu insanlar gece gündüz şeytan vahiylerini dinlerler. Şeytanların Allah’a, peygambere, İslâm’a, Kur’an’a ve Müslümanlara karşı yalan ve düşmanlık vahy ederler. Kendi yalan yanlış bilgilerini doğru olarak empoze ederler. O yalancı, o günâhkâr, o Rablerinin vahyinden habersiz olan insanların İslâm’la ve Müslümanlarla mücâdele etmesini emrederler. Zaten onların pek çoğu da yalancıdırlar. Şeytanlar yalancı, cinler yalancı, kahinler yalancı, onları dinleyenler, onlara tabi olanlar yalancıdırlar. Ama Muhammed (a.s) da yalan yoktur. Allah ve Resûlünün vaadinden dönmesi söz konusu değildir. Peygamber (a.s) ve onun yolunun yolcusu olan Müslümanlarda yalan, dolan, günâh, isyan yok ki şeytanlar onlara gelebilsinler. İşte şeytanlar ancak böylelerine yaklaşabilirler. Peygambere yaklaşmaları mümkün değildir.
221,223. “Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi" de. Onlar, günâhkâr iftiracıların hepsine iner. Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar.” Ey peygamberim şeytanların kime indiğini sana, size haber vereyim mi? Anlatayım mı şeytanlar kimlere inerler? Kimlere vahiy getirirler? Kimlere vahy ederler? Kimleri etkileri altına alırlar? Artık bu vahiy Kur’an’ın, Allah vahyinin dışındaki bir vahiydir. Şeytan vahyidir. Şeytanın fısıldaması, şeytanın iğvası ve yol göstermesidir. Kime mi bu? Her bir günâhkâr, her bir günâha giren iftiracılara iner şeytan. Bunlar günâhkâr olan, günâhtan yana olan, mayın tarlasında geziyormuş gibi günâhlara dalan, günâha düşkün ve de iftira eden, işi gücü yalan dolan olan kimselere şeytanlar çokça giderler ve onları daha da azgınlaştırırlar. Gece gündüz onları şaşkın bir hale getirirler. İşte şeytanların beraber olduğu, işbirliği içinde olduğu insanlar bunlardır. Bunlar şeytanların vahiylerine kulak verirler. Rablerinin vahyine kulak vermeyen bu insanlar gece gündüz şeytan vahiylerini dinlerler. Şeytanların Allah’a, peygambere, İslâm’a, Kur’an’a ve Müslümanlara karşı yalan ve düşmanlık vahy ederler. Kendi yalan yanlış bilgilerini doğru olarak empoze ederler. O yalancı, o günâhkâr, o Rablerinin vahyinden habersiz olan insanların İslâm’la ve Müslümanlarla mücâdele etmesini emrederler. Zaten onların pek çoğu da yalancıdırlar. Şeytanlar yalancı, cinler yalancı, kahinler yalancı, onları dinleyenler, onlara tabi olanlar yalancıdırlar. Ama Muhammed (a.s) da yalan yoktur. Allah ve Resûlünün vaadinden dönmesi söz konusu değildir. Peygamber (a.s) ve onun yolunun yolcusu olan Müslümanlarda yalan, dolan, günâh, isyan yok ki şeytanlar onlara gelebilsinler. İşte şeytanlar ancak böylelerine yaklaşabilirler. Peygambere yaklaşmaları mümkün değildir.
221,223. “Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi" de. Onlar, günâhkâr iftiracıların hepsine iner. Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar.” Ey peygamberim şeytanların kime indiğini sana, size haber vereyim mi? Anlatayım mı şeytanlar kimlere inerler? Kimlere vahiy getirirler? Kimlere vahy ederler? Kimleri etkileri altına alırlar? Artık bu vahiy Kur’an’ın, Allah vahyinin dışındaki bir vahiydir. Şeytan vahyidir. Şeytanın fısıldaması, şeytanın iğvası ve yol göstermesidir. Kime mi bu? Her bir günâhkâr, her bir günâha giren iftiracılara iner şeytan. Bunlar günâhkâr olan, günâhtan yana olan, mayın tarlasında geziyormuş gibi günâhlara dalan, günâha düşkün ve de iftira eden, işi gücü yalan dolan olan kimselere şeytanlar çokça giderler ve onları daha da azgınlaştırırlar. Gece gündüz onları şaşkın bir hale getirirler. İşte şeytanların beraber olduğu, işbirliği içinde olduğu insanlar bunlardır. Bunlar şeytanların vahiylerine kulak verirler. Rablerinin vahyine kulak vermeyen bu insanlar gece gündüz şeytan vahiylerini dinlerler. Şeytanların Allah’a, peygambere, İslâm’a, Kur’an’a ve Müslümanlara karşı yalan ve düşmanlık vahy ederler. Kendi yalan yanlış bilgilerini doğru olarak empoze ederler. O yalancı, o günâhkâr, o Rablerinin vahyinden habersiz olan insanların İslâm’la ve Müslümanlarla mücâdele etmesini emrederler. Zaten onların pek çoğu da yalancıdırlar. Şeytanlar yalancı, cinler yalancı, kahinler yalancı, onları dinleyenler, onlara tabi olanlar yalancıdırlar. Ama Muhammed (a.s) da yalan yoktur. Allah ve Resûlünün vaadinden dönmesi söz konusu değildir. Peygamber (a.s) ve onun yolunun yolcusu olan Müslümanlarda yalan, dolan, günâh, isyan yok ki şeytanlar onlara gelebilsinler. İşte şeytanlar ancak böylelerine yaklaşabilirler. Peygambere yaklaşmaları mümkün değildir.
224,226. “Şairlere ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın, şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?” Ve bir de şuarâ, şairler var ya, gerçekten o şairlere de azgın ve sapık kimseler tabi olur. Bir de Allah’ı ve peygamberi bir kenara bırakıp, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini bir kenara bırakıp kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp insanları kandırabilecek özellikte şiir söyleyenler şairler var. Bunların sözlerinde ne hak var, ne hakikat var, ne vahiy var, ne âhiret var, ne ölüm ötesi hayatın gündemi ve hazırlığı var, ne cennet bilinci, ne cehennem korkusu, ne kitap ve peygamber zikri var. Sanki böyle akla hayale gelmedik bir dünyada yaşarlar. Görmüyor musun işte bu şairler her bir vadide dolaşıp dururlar. Bir bakarsın gökyüzünde, bir bakarsın yeryüzündeler. Ne dedikleri, ne söyledikleri belli değil. Yaptıkları tek şey akla hayale gel-medik sözlerle, hayallerle insanları oyalarlar. Dengesiz bir hayatın yaldızlı sözlerini ortaya korlar. Onların bu tumturaklı sözlerinin etki-sinde günler aylar geçer de insanlar Allah’tan peygamberden, Al-lah’ın kitabından ve peygamberin sözlerinden uzak yaşadıklarının farkına bile varamazlar. Geceleri gündüzleri şiirin, sözlerin içine dalıp gitmişlerdir. Ve onlar, o şairler yapmadıklarını söylerler. Yapmadıklarıyla övünürler, amelin konusu olmayan hayal âleminde gezerler. Çok kötülerler, hicvederler, hakaret ederler, övdükleri haksız ve aşırı överler, hicvettiklerini aşırı yererler. Çok büyük iddialarda bulunurlar, çok güzel şeyler söylerler ama bunların hiçbirisini yapmazlar. Hayatları ayrı, düşünceleri ayrıdır. Sözleri ayrı bir vadide amelleri ayrı bir vadidedir. İşte böyle şairlerle de şeytanlar beraberdir. Şeytanlar böylelerine de inmekte, böylelerini de etkileri altına almaktadırlar. Sürekli şeytanlar böylelerine de kötülükleri vahy etmektedirler. Kötülüğün eğitimini bunlarla beraber uygularlar. Ama şairlerin içinde sözün güzelini, sözün hakkını söyleyenler, Müslümanca bir hayatın, Allah’a kulluk hayatının sözcülüğünü yapanlar da vardır elbette. Hassan Bin Sabit gibi, Abdullah Bin Revaha gibi Müslümanlar da vardır. Kıyâmete kadar aynı yolu izleyenler de vardır. Allah’ın sözcülüğünü yapan şairler kıyâmete kadar varlıklarını sürdüreceklerdir. Yâni Allah’ın kitabından ve Rasûlullah’ın sözlerinden bilgilenip o sözleri kâfir ve müşrik dünyaya karşı en güzel bir şekilde ifade edebilecek, İslâm’ın savunuculuğunu yapacak, kendi inancının kavgasını verebilecek şairlerde elbette olacaktır yeryüzünde. Bunlar:
224,226. “Şairlere ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın, şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?” Ve bir de şuarâ, şairler var ya, gerçekten o şairlere de azgın ve sapık kimseler tabi olur. Bir de Allah’ı ve peygamberi bir kenara bırakıp, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini bir kenara bırakıp kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp insanları kandırabilecek özellikte şiir söyleyenler şairler var. Bunların sözlerinde ne hak var, ne hakikat var, ne vahiy var, ne âhiret var, ne ölüm ötesi hayatın gündemi ve hazırlığı var, ne cennet bilinci, ne cehennem korkusu, ne kitap ve peygamber zikri var. Sanki böyle akla hayale gelmedik bir dünyada yaşarlar. Görmüyor musun işte bu şairler her bir vadide dolaşıp dururlar. Bir bakarsın gökyüzünde, bir bakarsın yeryüzündeler. Ne dedikleri, ne söyledikleri belli değil. Yaptıkları tek şey akla hayale gel-medik sözlerle, hayallerle insanları oyalarlar. Dengesiz bir hayatın yaldızlı sözlerini ortaya korlar. Onların bu tumturaklı sözlerinin etki-sinde günler aylar geçer de insanlar Allah’tan peygamberden, Al-lah’ın kitabından ve peygamberin sözlerinden uzak yaşadıklarının farkına bile varamazlar. Geceleri gündüzleri şiirin, sözlerin içine dalıp gitmişlerdir. Ve onlar, o şairler yapmadıklarını söylerler. Yapmadıklarıyla övünürler, amelin konusu olmayan hayal âleminde gezerler. Çok kötülerler, hicvederler, hakaret ederler, övdükleri haksız ve aşırı överler, hicvettiklerini aşırı yererler. Çok büyük iddialarda bulunurlar, çok güzel şeyler söylerler ama bunların hiçbirisini yapmazlar. Hayatları ayrı, düşünceleri ayrıdır. Sözleri ayrı bir vadide amelleri ayrı bir vadidedir. İşte böyle şairlerle de şeytanlar beraberdir. Şeytanlar böylelerine de inmekte, böylelerini de etkileri altına almaktadırlar. Sürekli şeytanlar böylelerine de kötülükleri vahy etmektedirler. Kötülüğün eğitimini bunlarla beraber uygularlar. Ama şairlerin içinde sözün güzelini, sözün hakkını söyleyenler, Müslümanca bir hayatın, Allah’a kulluk hayatının sözcülüğünü yapanlar da vardır elbette. Hassan Bin Sabit gibi, Abdullah Bin Revaha gibi Müslümanlar da vardır. Kıyâmete kadar aynı yolu izleyenler de vardır. Allah’ın sözcülüğünü yapan şairler kıyâmete kadar varlıklarını sürdüreceklerdir. Yâni Allah’ın kitabından ve Rasûlullah’ın sözlerinden bilgilenip o sözleri kâfir ve müşrik dünyaya karşı en güzel bir şekilde ifade edebilecek, İslâm’ın savunuculuğunu yapacak, kendi inancının kavgasını verebilecek şairlerde elbette olacaktır yeryüzünde. Bunlar:
224,226. “Şairlere ancak azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın, şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin?” Ve bir de şuarâ, şairler var ya, gerçekten o şairlere de azgın ve sapık kimseler tabi olur. Bir de Allah’ı ve peygamberi bir kenara bırakıp, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini bir kenara bırakıp kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp insanları kandırabilecek özellikte şiir söyleyenler şairler var. Bunların sözlerinde ne hak var, ne hakikat var, ne vahiy var, ne âhiret var, ne ölüm ötesi hayatın gündemi ve hazırlığı var, ne cennet bilinci, ne cehennem korkusu, ne kitap ve peygamber zikri var. Sanki böyle akla hayale gelmedik bir dünyada yaşarlar. Görmüyor musun işte bu şairler her bir vadide dolaşıp dururlar. Bir bakarsın gökyüzünde, bir bakarsın yeryüzündeler. Ne dedikleri, ne söyledikleri belli değil. Yaptıkları tek şey akla hayale gel-medik sözlerle, hayallerle insanları oyalarlar. Dengesiz bir hayatın yaldızlı sözlerini ortaya korlar. Onların bu tumturaklı sözlerinin etki-sinde günler aylar geçer de insanlar Allah’tan peygamberden, Al-lah’ın kitabından ve peygamberin sözlerinden uzak yaşadıklarının farkına bile varamazlar. Geceleri gündüzleri şiirin, sözlerin içine dalıp gitmişlerdir. Ve onlar, o şairler yapmadıklarını söylerler. Yapmadıklarıyla övünürler, amelin konusu olmayan hayal âleminde gezerler. Çok kötülerler, hicvederler, hakaret ederler, övdükleri haksız ve aşırı överler, hicvettiklerini aşırı yererler. Çok büyük iddialarda bulunurlar, çok güzel şeyler söylerler ama bunların hiçbirisini yapmazlar. Hayatları ayrı, düşünceleri ayrıdır. Sözleri ayrı bir vadide amelleri ayrı bir vadidedir. İşte böyle şairlerle de şeytanlar beraberdir. Şeytanlar böylelerine de inmekte, böylelerini de etkileri altına almaktadırlar. Sürekli şeytanlar böylelerine de kötülükleri vahy etmektedirler. Kötülüğün eğitimini bunlarla beraber uygularlar. Ama şairlerin içinde sözün güzelini, sözün hakkını söyleyenler, Müslümanca bir hayatın, Allah’a kulluk hayatının sözcülüğünü yapanlar da vardır elbette. Hassan Bin Sabit gibi, Abdullah Bin Revaha gibi Müslümanlar da vardır. Kıyâmete kadar aynı yolu izleyenler de vardır. Allah’ın sözcülüğünü yapan şairler kıyâmete kadar varlıklarını sürdüreceklerdir. Yâni Allah’ın kitabından ve Rasûlullah’ın sözlerinden bilgilenip o sözleri kâfir ve müşrik dünyaya karşı en güzel bir şekilde ifade edebilecek, İslâm’ın savunuculuğunu yapacak, kendi inancının kavgasını verebilecek şairlerde elbette olacaktır yeryüzünde. Bunlar:
227. “Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar bunun dışındadır. Haksızlık eden kimseler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını anlayacaklardır.” İman eden ve imanlarını pratik hayata aktaranlar, imanlarını hayatlarında görüntüleyen, iman kaynaklı bir hayat yaşayanlardır. Ve Allah’ı çok zikreden, Allah’ı gündemlerine alan, gece gündüz Allah’ı gündemlerinde tutan ve Allah’ın âyetlerini ve Resûlünün sünnetini dünya insanlığının gündemine getiren kimselerdir bunlar. Ve Allah yolunda, Allah’a kulluk yolunda zulme uğradıktan sonra da birbirlerine yardımcı olan kimselerdir bunlar. Ve Allah’ın yardımıyla zalimlerden, İslâm düşmanlarından öçlerini alanlardır onlar. İşte yanlış yolda yürüyenlerin yanında, şeytanla anlaşarak şeytan vahiylerinin savunuculuğunu yapanların yanında işte böyle hak yolda yürüyen kimseler de bu dünyada eksik olmayacaktır. Hayat bu ikisiyle beraber olacaktır. Ve sonunda gerek şiirleriyle, gerek kalemleriyle bu kavgada yerini alan Müslümanlar sonunda Allah’ın yardımıyla galip geleceklerdir. Ve onların bu başarılarıyla zalimler de nasıl bir devrimle, nasıl bir inkılapla devrileceklerini bilecekler ve görecekler. Evet samimiyetle Allah ve Resûlüne inanan, samimiyetle Al-lah ve Resûlü için bir hayat yaşayan, Allah ve Resûlünün istediği şekilde mü’min olan, Resûlün pratik hayatını aynıyla benimseyen, Allah’ı zikreden, Allah’ı yücelten, Allah’ın kitabıyla yücelen, Resûlün sünnetiyle şeref kazanan ve zulme uğradıkları zaman da o zulmü ortadan kaldırıp zalimlerin boynunu kırmak için birbirleriyle yardımlaşan, mazlum kardeşlerinin yardımına koşan, birbirleriyle kenetlenen Müslümanlar olduğu sürece zafer onların, kayıp zalimlerin olacaktır. Allah karşıtı bir dünya yaşayanlar nasıl bir inkılapla devrildiklerini görecekler ve Allah’la savaşmanın ne anlama geldiğini bilecekler ve anlayacaklar. İşte dünya bu iki kavganın at başı yürüdüğü bir dünyadır. Bir tarafta Allah ve Resûlüne inanmış Müslümanlar, diğer tarafta da karşıt güçler. Yakında kimin galip, kimin mağlup olacağını göreceğiz. Yakında kimin cehenneme aktığını, kimin cennete uçtuğunu göreceğiz inşallah. Rabbim istediği gibi Müslüman olanlardan eylesin bizi.