Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Nahl — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

128 ayetRûpel 2 / 2
91. “Ahitleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir.” Söz verip ahitleştiğiniz zaman da Allah’a verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin. Akitleşip anlaşma yaptığınız zaman Rabbinize verdiğiniz ahitlerinizi yerine getirin. Önce Allah’a karşı verdiğiniz taahhütlerinize, sonra da kullara karşı taahhütlerinize sadık davranın. Allah’ı kendinize kefil tutarak, şahit tutarak sağlamlaştırdığınız yeminlerinizi bozmayın. Allah adıyla pekiştirdikten sonra, vallahi billahi dedikten sonra yeminlerinizi, taahhütlerinizi bozmayın. Unutmayın ki Allah tüm yaptıklarınızı bilmektedir. Unutmayın ki sürekli O büyük iradenin gözetimi altındasınız. Unutmayın ki Allah’ı asla atlatamazsınız, diskalifiye edemezsiniz. Hani sizler kendi aleyhinizde Allah’ı şahit tutmuştunuz. Kendi üzerinize Allah’ı şahit tutarak yeminler etmiştiniz. Hangi konuda? Hangi konuda yemin etmişseniz Allah onu bilmektedir. Allah yaptıklarınızın tümünden haberdardır. Allah’a karşı Allah’ı şahit tutarak sözler verdiniz. Söz ya Rabbi, Sen şahit ol ki ben senden başkalarını Rab ve İlâh bilmeyeceğim. Ben senden başkalarına kulluk etmeyeceğim. Senden başkalarının çektiği yere gitmeyeceğim. Senden başkalarını hayatımda söz sahibi bilmeyeceğim. Hayatımın her alanında sadece Seni dinleyen bir müslüman olacağım, müslümanca bir hayat yaşayacağım diye Onu şahit tutarak yemin etmiş, söz vermiştiniz. Müslü-manca bir hayatın gereklerini yerine getireceğinize söz vermiştiniz. Çevrenize karşı en güzel bir müslümanlık örneği sunacağınıza söz vermiştiniz. Artık Rabbiniz adına verdiğiniz bu sözlere, yaptığınız mî-sâklara, gerçekleştirdiğiniz bu anlaşmalara sadık kalın. Bu ne biçim iştir böyle? Hem başta Allah’a söz vereceksiniz, hem sözlerinize, yeminlerinize Allah’ı şahit tutacaksınız, hem de Al-lah’a verdiğiniz o sözlerinizden vaz geçeceksiniz. Müslümanlığınızın farkında olmadan bir hayat yaşayacaksınız? Olacak şey midir bu? Ama unutmayın ki Allah yaptıklarınızın tümünden haberdardır, her şeyinizi bilmektedir. Hal böyleyken sakın ha sakın:
92. “Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri bozarak, ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın. Allah onunla sizi dener. Andolsun ki, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size kıyâmet günü açıklar.” İpliğini sağlamca eğirip büktükten sonra onu çözüp bozan kadın gibi olmayın. Akşama kadar emek, emek iplik büken, çalışıp çabalayan, yorulup ırılan ama ondan sonra da akşam o kadar emek çektiği ipliğini bozup dağıtan kadın gibi olmayın. Bir toplum diğer bir toplumdan daha çok olduğu için yeminlerinizi aranızda böyle bozarak yeminlerinizi fesat konusu yapmayın. Yeminlerinizi bozmak için fırsat kollamayın. Meselâ bir kavimle anlaştınız. Birileriyle aranızda bir sözleşme yaptınız. Sonra o anlaşma yaptığınız kimselerden daha güçlü birileriyle karşılaşınca, onlardan daha kârlı, daha menfaatli birilerini bulunca bu bizim için onlardan daha karlı diyerek daha öncekilere vermiş olduğunuz sözden vazgeçmeyin. Daha önce yaptığınız anlaşmayı bozmayın. Bakın Allah sizi onunla imtihan ediyor. Unutmayın ki Allah sizi anlaştığınız, sözleştiğiniz o toplumla, o kimseyle deniyor. Daha menfaatli, daha karlı gördüğünüz kimseler lehine, öncekiler aleyhine anlaşmanızı bozup bozmadığınıza bakıyor. Şunu kesinlikle bilesiniz ki eğer öncekilere verdiğiniz sözünüzden dönmezseniz, Allah’ın bu ya-sasına sadık davranırsanız, kesinlikle bilesiniz ki Allah size ondan daha menfaatli, daha karlı işler lütfedecektir. Ama eğer akşama kadar iplik büken, örgü ören ve akşamleyin de onu bozuveren bir kadın durumuna düşerseniz kesinlikle hep zarar edeceksiniz ve bu da sizin aleyhinize çıkacaktır. Yine unutmayın ki: Allah kıyâmet günü size ihtilâf ettiğiniz, tartıştığınız, yamul-duğunuz tüm eylemlerinizi, tüm sözlerinizi, ahitlerinizi mutlaka açıklayacak, gözlerinizin önüne serecek ve hesabını soracaktır. Öyleyse size düşen, Rabbinizin sizden istediğine riâyet ederek verdiğiniz sözlerinizde durmak, anlaşmalarınıza sadık davranmaktır. Gerek Rabbi-nize karşı, gerekse kullara karşı verdiğiniz ahitlerden dönmemektir. Söz verip anlaşma yaptığınız kimse hattâ bir kâfir bile olsa sözünüzü asla yalamayın. Bu bir müslümana yakışmaz. Bu bir kâfirdir, bu bir düşmandır, ben buna verdiğim sözden vazgeçebilirim demeye hakkımız yoktur. Mü’min eman sahibi, güven sahibi insandır. Veya işte bu adam filan gruptan, bu güçsüz, bu zayıf, bunun elinde çeki, senedi yok falan demeyin. Unutmayın ki kime bir söz vermişseniz aslında sözü ona değil, Allah’a vermişsinizdir. Söz Allah için verilmiştir. Vaat Allah’ın vaadidir. Unutmayın ki söz verdiğiniz o kişiden önce bu konuda Allah’a karşı sorumlusunuz. Yâni sözü ister Allah’a karşı, ister kullara karşı vermiş olun fark etmez, sorumlu olduğunuz makam Allah’tır. Öyleyse bu sorumluluğunuzun bilincinde bir hayat yaşayın. Öteler âleminde Rabbi-nizin sualiyle karşı karşıya kalacağınızı ve iyiliklerinizin sizi cennete, kötülüklerinizin de cehenneme doğru götüreceğini unutmadan yaşayın.
93. “Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden, andolsun ki, sorumlu tutulacaksınız.” Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Lâkin içinizden sap-mak isteyenleri, sapıklığı tercih edenleri, iradelerini sapıklıktan yana kullananları Allah saptırır, bunun tamamen aksini tercih ederek hidâyete yönelenlerin de bu yönelişini onaylayarak Allah hidâyete ulaştırır. Yâni sapmak dileyeni saptırır, hidâyet isteyene de hidâyet lütfeder Allah. İradelerinizle tüm yaptıklarınızdan, tüm tercihlerinizden bir gün mutlaka sorguya çekileceksiniz.
94. “Birbirinizi aldatmak için yemin etmeyim ki, bu yüzden sağlamca yere basmakta olan ayak sürçebilir; Allah yolundan alıkoymanıza karşılık kötü bir azab tadarsınız ve (âhirette) de size büyük bir azab vardır.” Sakın ha sakın yeminlerinizi aranızda ihlâl etmeyin. Yeminlerinizi birbirinizi aldatma sebebi kılmayın. Eğer böyle yaparsanız sağlamlaştıktan sonra ayaklarınız kayar gider. İmandan, Allah yolundan kayar gidersiniz Allah korusun. Böylece Allah yolundan saptığınız ve insanları sapıttığınız için de Allah size kötülük tattırır. Ve bu da sizin için büyük bir azap olur, büyük bir azap sebebi olur. Bunu da asla unutmayın. Söz verdiniz, yemin ettiniz ve aranızda bir anlaşma yaptınız. Bu yeminlerinizi aranızda fesat konusu, bozgunculuk konusu yapmayın. Eğer sürekli bozmadan yana bir tavır almaya alışırsanız bu sizin ayaklarınızın kaymasına sebep olacaktır. Hem sizin kendi ayaklarınız imandan kayıp gidecek, hem de insanları Allah yolundan kaydırmış olacaksınız. Çünkü bir müslüman olarak, Allah’a inandığını iddia etmiş bir kimse olarak sizdeki bu dönekliği, bu cıvıklığı, bu sözünde durmamayı görenleri de Allah yolundan alıkoyacağınızı, onları Allah dininden uzaklaştırıp soğutacağınızı unutmayın. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle diyordu: “Münafığın alâmeti üçtür. Söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine emanet edilene hıyanet eder. Konuştuğu zaman da yalan söyler.” Evet bunlar kişiyi imandan uzaklaştıran özelliklerdir. Kişiyi imandan çok nifaka yaklaştıran özelliklerdir ki bir mü’minin böyle özellikleri taşıması mümkün değildir. Şimdi düşünün, bir müslüman olarak Allah’a yahut Allah adına bir insana bir söz vereceksiniz, bir taahhütte bulunacaksınız, bir anlaşma yapacaksınız, hem de Allah’ı şahit tutarak bu anlaşmaya sadık kalacağınıza yemin edeceksiniz, ondan sonra da dönüvereceksiniz bu sözünüzden. Bu halinizle siz nesiniz? Ve bu yaptığınızla insanları nereye götürüyorsunuz? Hem kendinizi hem de insanları Allah’tan, dinden, İslâm’dan soğutup uzaklaştırmıyor musunuz? Allah’tan korkun. Allah’ın size ulaştıracağı acıklı bir azaptan korkun da aklınızı başınıza alın!
95. “Allah'ın ahdini hiç bir değere değişmeyin. Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha iyidir.” Allah’ın ahdini, Allah’la sözleşmelerinizi, Allah adına verdiğiniz sözlerinizi az bir pahayla satmayın. Allah’a verdiğiniz sözü değersiz bir pahaya satmayın. Hangi sözü? Hangi ahdi? Hani belâ demiştiniz ya Rabbinize. Ezelde, ya da müslüman olduğunuz gün, bu âyetle tanıştığınız gün söz vermiştiniz Rabbinize. Tamam ya Rabbi, Sana inandım ya Rabbi, Sana ve Senden gelenlerin tümüne inandım ya Rabbi, Sen ne demişsen tamam ya Rabbi, Senin dediğin gibi olacağım, Senin dediğin gibi yaşayacağım, Senin istediklerini yaptığım tak-dirde karşılığında cennetin farkındayım, aksini yaptığım takdirde de cehennemin şuurundayım ya Rabbi demiştik ya, işte bu ahitlerinizi az bir pahayla değişmeyin diyor Rabbimiz. Hani Bana söz vermiştiniz, her şart altında müslüman olacaktınız, her halükârda müslüman kalmanın hesabında olacaktınız. Yap-mayın, bozmayın bu ahitlerinizi, satmayın sözlerinizi diyor Rabbimiz. Siz bilirsiniz, Beni satabilirsiniz, Bana verdiğiniz sözlerinizi satabilirsiniz, imanlarınızı, İslâm’larınızı satabilirsiniz. Bana verdiğiniz tüm ahitlerinizden vaz geçebilirsiniz. Ama unutmayın ki bunun karşılığında bırakın üç beş kuruşluk menfaati, tüm dünyayı alsanız bile Benim sizin için hazırladığım cennetin yanında ne kadar az kaldığını, ne kadar bitici olduğunu unutmayın diyor, Rabbimiz.
96. “Sizde olanlar tükenir ama, Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Sabredenlere ecirlerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.” Şunu kesinlikle bilesiniz ki sizin yanınızda olanlar, bu dünyada olanlar biter, tükenir ama Allah katında olanlar sonsuzdur, bâkîdir, asla tükenecek değildir. Allah yanındakiler sizin için hayırlıdır eğer bilirseniz. Öyleyse bırakın o bir gün bitecek, tükenecek olanları da Allah katındakileri elde etmeye çalışın. Sizin mallarınız, sizin mülkleriniz, sizin saltanatlarınız, sizin güçleriniz bir gün gelir yok olur, gün gelir biter. Çünkü sizler de fânisiniz elinizdekiler de fânidir, dünya da fânidir. Ama Allah’ın yanındakiler, Allah’ın katındakiler bâkîdir, ölümsüzdür, nihâyetsizdir, bitmez tükenmez olandır. Unutmayın ki Biz sabredenlere, Allah’ın elindekilere ulaşmak adına, Allah’ın cennetine ulaşmak adına dünyanın basit menfaatlerine karşı kendisini tutmaya çalışanlara, Allah’ın rızasını kazanmak adına müslümanca bir hayata sabredenlere, müslümanca kalabilmenin, Allah’ın istediği bir hayatı yaşamanın direncini gösterenlere amellerinin en güzelinin karşılığını vereceğiz diyor Rabbimiz. Evet yaptığı bir anlaşmanın, verdiği bir sözün karşılığında gör-düğü dünyanın geçici ve sonlu menfaatleri karşısında Allah için direnen, o menfaatler karşısında yıkılmayan, sözünden vazgeçmeme ko-nusunda direnen kimselere Rabbimiz bunu vaad ediyor. Onların yaptıkları amellerin en güzeliyle mükafat vereceğiz diyor. Yâni bu dünyada onların kıldıkları tüm namazlarını en güzel namazlarıyla çarpacak, tüm infaklarını en güzel, en ihlaslı verdikleri infakları gibi kabul edecektir. Tüm amellerini Rabbimiz onların en güzeli gibi kabul edecek ve mükafat verecektir.
97. “Kadın, erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.” Evet erkek ve kadın kim ki iman etmiş olarak sâlih amel işlerse, imanının gereğini yerine getirirse, imanını hayatında görüntüler, fıtratının gereği bir hayat yaşayarak imanını gündeme getirirse, hayatını Allah’ın örnek kulu Rasûlullah’a benzetirse, Rasûlullah gibi yaşarsa ona hoş bir hayat sağlayacağız diyor Rabbimiz. Böyle yapan erkek ve kadınlara dünyada tertemiz bir hayatla dirlik ve düzenlik lütfedeceğiz diyor. Onların dünyadaki hayatlarını güzelleştireceğiz diyor. Onların hayatlarını, yaşantılarını mutlu kılacağız ve öbür tarafta da yapmış oldukları amellerin en güzeliyle onları mükafatlarını, karşılıklarını vereceğiz. Dünyada güzel bir hayat, tertemiz bir hayat, mutlu, canlı, huzurlu bir hayat, âhirette de ondan çok daha güzel bir hayat. İşte buna ulaşmanın yolu iman ve sâlih amelden geçmektedir. Erkek ve kadın Allah’a Allah’ın istediği gibi iman edecek, kitaba Allah’ın istediği gibi iman edecek, peygambere Allah’ın istediği gibi iman edecek ve hayatını bu imanla düzenleyecek, iman kaynaklı bir hayat yaşayacak. Ve bu iş için kadın ve erkek ayırımı da yoktur. İster kadın olsun, ister erkek imanla ameli birleştiren, imanını amelle ispat eden herkese vaad ediyor Rabbimiz bunu. Böyle yaparsak dünyamız da güzel olacak âhiretimiz de güzel olacak. Tabii Rabbimizin istediği böyle bir hayatı gerçekleştirmenin yolu da elimizdeki şu kitaptan ve bu kitabın pratiği olan Rasûlullah efendimizin sünnetinden geçmektedir. İmanla amelin bütünleştirileceği bir hayatı yakalayabilmenin tek yolu sürekli bu kitap ve sünnetle birlikte olmaktır. Kur’an’la birlikteliğimiz esnasında da şuna dikkat edeceğiz:
98. “Kur’an'ı okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.” Kur’an’ı okuyacağın zaman kovulmuş, taşlanmış, lânetlenmiş, rahmetten uzaklaştırılmış şeytandan Allah’a sığın. Hem Kur’an okuyacağız, Kur’an’la birlikte olacağız, hem de şeytan bize ilişebilecek öyle mi? Gerçekten şeytan çok büyük bir tehlikedir. Ama Rabbimiz kitabının başka bir yerinde Allah’ın muhlis kulları için onun hilesi, tuzağı, mekri çok zayıf diyordu. Ama ihlastan uzak, Allah’la samimi bir bağ kuramamış, şeytandan gafil olanlar için büyük bir tehlikedir şeytan. Eğer ondan onun ipleri elinde olan Rabbimize sığınabilirsek, böyle bir tehlike karşısında güç kaynağımızla irtibata geçebilirsek elbette yapabileceği hiçbir şeyi olmayacaktır şeytanın. Peki acaba şeytan Kur’an okuyan, Kur’an’la beraberlik gerçekleştiren bir insana nasıl zarar verebilir? Ne tür oyunlar oynayabilir? Meselâ Kur’an okuruz ama anlamadan okuruz. Kur’an okuruz, ama uygulama sahasına koymayız. Kur’an okuruz, ama mânâya değil de sırf tecvitle okumaya, harfleri mahreçlerinden çıkarma gayretine kapılabiliriz. Kur’an okuruz, ama başkalarına okumayız. Başkalarına duyurma derdinden uzak oluruz. Kur’an okuruz, ama samimi olmayız. Şeytan işte bu noktalardan bizi yakalamaya çalışır. Öyleyse Allah’ın kitabını okumak üzere elimize aldığımızda şeytandan Allah’a sığınacağız. Kur’an okumaya başladığımızda anlamak, kavramak ve gereğini yerine getirmek üzere okuyacağız. Samimi olacağız, hasbi olacağız. Ben bununla hayatımı düzenlemek üzere okumaya başlıyorum diyeceğiz. Bu kitap benim hayat programımdır diyerek okumaya başlayacağız. Bu kitap benim için yol gösterici bir hidâyet rehberidir diyerek okuyacağız. Kur’an benim için bir Furkân ve basirettir diyerek okuyacağız. Kur’an’a bakışımızı Allah’ın istediği gibi düzelteceğiz ki o zaman şeytan bizi Allah’ın kitabından uzaklaştıramayacak. Unutmayalım ki:
99, 100. “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rabbine güvenenler üzerine bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece, onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerinedir” Şeytanın iman eden ve yalnızca Rablerine tevekkül eden, Rablerine teslim olan, hayatlarının tüm alanlarında karar vermeyi Rablerine bırakan, Rablerinin kendileri hakkında verdiği kararları uygulamaya yönelen, Rablerini kendileri için tek vekil kabul edip vekaletlerini Ona bırakan kullar üzerinde şeytanın hiç bir sultası, bir saltanatı, bir yaptırım gücü, bir baskısı, bir nüfusu olmayacaktır buyuruyor Rabbimiz. Allah’ın böyle kullarına karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur. Evet demek ki şeytan kime sahip olabiliyormuş? Kimler üzerinde etkili olabiliyormuş? İman etmeyenler ve Rablerine tevekkül etmeyenler. Rablerine sığınmayanlar, güvenmeyenler. Hayatlarını Rablerine bırakmayanlar. Rablerinin kendileri adına aldığı kararlarına güvenmeyerek kendi hayatlarını kendileri düzenlemeye, belirlemeye kalkışanlar. Rableri için bir hayat yaşamaya yönelmeyenler. İşte şeytan ancak böylelerine zarar verebilecektir. Çünkü böylelerinin velîsi, dostu şeytandır. Onlar Velî olarak Allah’a güvenip dayanmadıklarından, Allah’ın istediği hayatı yaşamadıklarından şeytana güvenip dayanmışlardır. İşte şeytan böyle kendisine güvenip dayananları ve Allah’a şirk koşanları saptıracaktır. İşte yaşadığımız dünyada en büyük tehlike boyutlarını böylece ortaya koyuyor Rabbimiz. Tabii tehlikeyi gösterirken aynı zaman da çareyi de gösteriyor. Öyle değil mi? Şeytan varsa, şeytan bir tehli-keyse sığınılacak yüce bir irade yok mu? Şeytan varsa sığınırız Rab-bimize. Okuruz Rabbimizin kitabını ve tanırız şeytanı. Tanırız şeytanın bize yaklaşma yöntemlerini. Okuruz Kur’an’ı ve bu kitapla hidâyet buluruz. Bu kitabın sahibine tevekkül ederiz. Onu Rab ve vekil biliriz ve ondan korunmuş oluruz. Dost bilmeyiz şeytanı. Onu Velî bilip hayatımızı ona teslim etmeyiz. Dinlemeyiz onu. Şirk koşmayız Rabbimize. Hayatımızda Allah’tan başkalarına karışma alanı bırakmayız. Yetki sınırlaması getirmeyiz Rabbimize. Hep O’nu dinleriz. O zaman işte Rabbimiz haber veriyor ki biz böyle olursak onun bize karşı yapabileceği hiçbir şeyi yoktur. Evet işte iki yol da karşımızda duruyor. Birisi Velî Allah yolu, diğeri velî şeytan yolu. Buyurun sonucuna katlanmak kayd-u şartıyla dilediğimizi tercih edebiliriz.
99, 100. “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rabbine güvenenler üzerine bir nüfuzu yoktur. Onun nüfuzu sadece, onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerinedir” Şeytanın iman eden ve yalnızca Rablerine tevekkül eden, Rablerine teslim olan, hayatlarının tüm alanlarında karar vermeyi Rablerine bırakan, Rablerinin kendileri hakkında verdiği kararları uygulamaya yönelen, Rablerini kendileri için tek vekil kabul edip vekaletlerini Ona bırakan kullar üzerinde şeytanın hiç bir sultası, bir saltanatı, bir yaptırım gücü, bir baskısı, bir nüfusu olmayacaktır buyuruyor Rabbimiz. Allah’ın böyle kullarına karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur. Evet demek ki şeytan kime sahip olabiliyormuş? Kimler üzerinde etkili olabiliyormuş? İman etmeyenler ve Rablerine tevekkül etmeyenler. Rablerine sığınmayanlar, güvenmeyenler. Hayatlarını Rablerine bırakmayanlar. Rablerinin kendileri adına aldığı kararlarına güvenmeyerek kendi hayatlarını kendileri düzenlemeye, belirlemeye kalkışanlar. Rableri için bir hayat yaşamaya yönelmeyenler. İşte şeytan ancak böylelerine zarar verebilecektir. Çünkü böylelerinin velîsi, dostu şeytandır. Onlar Velî olarak Allah’a güvenip dayanmadıklarından, Allah’ın istediği hayatı yaşamadıklarından şeytana güvenip dayanmışlardır. İşte şeytan böyle kendisine güvenip dayananları ve Allah’a şirk koşanları saptıracaktır. İşte yaşadığımız dünyada en büyük tehlike boyutlarını böylece ortaya koyuyor Rabbimiz. Tabii tehlikeyi gösterirken aynı zaman da çareyi de gösteriyor. Öyle değil mi? Şeytan varsa, şeytan bir tehli-keyse sığınılacak yüce bir irade yok mu? Şeytan varsa sığınırız Rab-bimize. Okuruz Rabbimizin kitabını ve tanırız şeytanı. Tanırız şeytanın bize yaklaşma yöntemlerini. Okuruz Kur’an’ı ve bu kitapla hidâyet buluruz. Bu kitabın sahibine tevekkül ederiz. Onu Rab ve vekil biliriz ve ondan korunmuş oluruz. Dost bilmeyiz şeytanı. Onu Velî bilip hayatımızı ona teslim etmeyiz. Dinlemeyiz onu. Şirk koşmayız Rabbimize. Hayatımızda Allah’tan başkalarına karışma alanı bırakmayız. Yetki sınırlaması getirmeyiz Rabbimize. Hep O’nu dinleriz. O zaman işte Rabbimiz haber veriyor ki biz böyle olursak onun bize karşı yapabileceği hiçbir şeyi yoktur. Evet işte iki yol da karşımızda duruyor. Birisi Velî Allah yolu, diğeri velî şeytan yolu. Buyurun sonucuna katlanmak kayd-u şartıyla dilediğimizi tercih edebiliriz.
101. “Bir âyetin yerini başka bir âyetle değiştirdiğimizde, ki Allah ne indirdiğini gâyet iyi bilir onlar, Muhammed'e: "Sen sadece uyduruyorsun" derler. Hayır, öyle değildir, ama onların çoğu bilmezler.” Biz bir âyeti bir başka âyetle değiştirdiğimiz zaman ki Allah indirdiğini en iyi bilendir. Allah en iyi bilen olduğu halde, bu konuda kimsenin etkisi altında kalmadan mutlak yetki sahibi olduğu halde kendisine ait olan bir âyeti başka bir âyetle değiştirdiği zaman derler ki sen iftira ediyorsun. Ey Muhammed sen uyduruyorsun bunları. Sen uyduruyor ve bir de Allah’a izafe ediyorsun derler. Hayır hayır öyle değil. Onlar bilmiyorlar. Onlar bilgisiz bir güruhtur. Bu âyetleri Allah indiriyor. Allah ne indireceğini en iyi bilendir. Ve bu âyetlerin mübelliği olan, mübeyyini olan, yâni tebliğcisi ve açıklayıcısı olan peygamberin bu konuda hiç bir yetkisi yoktur. Kur’an baştan sona Allah’ın kitabıdır, Allah’ın sözüdür.
102. “Ey Muhammed! De ki: “Kur’an'ı; Ruhül Kudüs (Cebrâil) Rabbinin katından, inananların inançlarını pekiştirmek, müslümanlara dostluk rehberi ve müjde olmak üzere gerçekle indirmiştir.” De ki ey peygamberim, Onu Ruhu’l Kudüs indirdi. Cebrâil onu Rabbinden bir hak olarak, iman edenlerin imanlarını pekiştirmek, sağlamlaştırmak, onları hidâyete ulaştırmak ve müslümanlara müjde olmak üzere indirmiştir. Evet bu Kur’an’ı Allah tarafından hakla, hak yasalarla, hak âyetlerle, haklı olarak insanlara indiren Cebrâil’dir. Bu kitabın indirilişi konusunda peygamberin hiç bir yetkisi, dahli yoktur. Bu Kur’an’ı peygamber uydurmamıştır. Öyleyse bu kitabın âyetlerini değiştirme yetkisi de sadece Allah’a aittir. Allah dilediği âyetini dilediği âyetle değiştirme yetkisine sahiptir. Bu konuda kimsenin Ona hesap sorma hakkı olmadığı gibi peygambere iftira etme hakkı da yoktur.
103. “Andolsun ki: “ Muhammed'e elbette bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kast ettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kur’an ise fasih Arapça’dır.” Andolsun ki Biz Muhammed aleyhisselâma Allah tarafından Cebrâil vasıtasıyla indirilen bu kitap hakkında bunu ona elbette bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz. İnsanların bunu peygambere bir beşer öğretiyor dediklerini biliyoruz. Halbuki ona bunu öğretiyor dedikleri o kimsenin dili Acemcedir. Yâni o kimsenin dili Arapça değildir. Arap dilinin dışında bir dildir. Bu kitabın diliyse, bu kitabın kendisine indirildiği peygamberin dili ise apaçık bir Arapça’dır. Bu kitap Arapça bir dil üzerine iniyor, peygamber de Arapça konuşuyor. Şimdi Arap dilinin dışında bir dil konuşan, Acemce konuşan, acemi olan bir insan Muhammed aleyhisselâma nasıl böyle bir kitabı öğretebilir? Olacak şey midir bu? Kim inanır böyle bir şeye?
104. “Allah'ın âyetlerine inanmayanları Allah doğru yola eriştirmez. Onlara can yakıcı bir azab vardır.” Allah’ın âyetlerine inanmayan insanları Allah asla hidâyete, doğruya ulaştırmaz. Onları asla doğruya iletmez. Bu tavırlarından ötürü onlar için can yakıcı, elem verici bir azap vardır. Önceki âyetlerde ne buyurmuştu Rabbimiz? Kitabı gönderişinin sebebini nasıl açıklamıştı? Ruhu’l Kudüs’ü gönderen, Cebrâil ile hak bir kitap gönderen Rabbimiz bu kitaba iman edenlerin imanlarını pekiştirip sağlamlaştırmak ve mü’minlere müjde olsun, hidâyet olsun diye bu kitabı indirdiğini beyan buyurmuştu. İşte Rabbimiz bu âyetinde de bu kitabın kimin tarafından ve ne maksatla gönderildiğini bile bile âyetlere iman etmeyenler için de bu tavırlarının karşılığı olarak da can yakıcı bir azap olduğunu haber veriyor. Kitaba inanmadıkları için, kitaba baş vurmadıkları, kitap kaynaklı bir hayata yanaşmadıkları için onlar asla hakka, hidâyete, doğruya ulaşamayacaklardır. Bu dünyada asla bir başarıya ulaşamayacaklardır.
105. “Yalan uyduranlar; ancak Allah'ın âyetlerine inanmayanlardır. Yalancılar işte onlardır.” Muhakkak ki yalan uyduranlar, yalan iftira edenler Allah’ın âyetlerine iman etmeyenlerdir. Yalancılar işte onlardır. Onların yalancı oluşlarının belgesi de budur.Yâni Allah’ın âyetlerine inanmayanlar yalancıların ta kendisidirler. Bu Allah tescilidir.
106. “Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkâr edip, gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katından bir gazap vardır; büyük azab da onlar içindir.” Evet gönlü imanla dopdolu olduğu halde, imandan sonra, imana ve hidâyete ulaştıktan sonra kim ki Allah’a küfrederse, göğsünü, kalbini küfre açarsa, kalbi küfürle açılırsa, kalbini kâfirliğe karşı açık tutarsa işte onlar için de Allah’tan bir azap, bir gazap vardır. Büyük azap da onlar içindir. Ancak kalbi İslâm’la mutmain olduğu halde, kalbi imanla dolu, meşbu olduğu halde bir zorlamayla küfrü ikrar eden kimse bunun dışındadır. Böyleleri bundan müstesnadır. Evet ciddi bir baskı var, ciddi bir zorlama, bir ikrah var, tehdit var, ölüm tehdidi, işkence tehdidi var ve böyle bir durumda o kişi karşısındaki zorlayanlara ben de sizin gibiyim, ben de sizin gibi inanıyorum diyen bir müslüman bunun dışındadır. Kalbi imanla dolu olduğu halde, kalben mutmain olduğu halde, kalben küfre razı olmadığı halde dışardan, zâhiren, diliyle bunu söyleyen kimse bunun dışındadır. Onlar için bir sorumluluk yoktur diyor Rabbimiz. Bu âyet-i kerime Mekke’de imanlarından ötürü dayanılmaz iş-kencelere reva görülen Ammar bin Yâsir hakkında nazil olmuştur. Ammar dininden döndürülmek üzere korkunç bir işkence karşısında biz söz söylemişti. Rabbimiz bu âyetiyle kalbi imanla dopdolu olduğu halde işkencelere dayanamayarak söylediği o sözden ötürü onun sorumlu olmadığını, bu sözden ötürü herhangi bir günah kazanmadı-ğını anlatıyordu. Hattâ onun bu sözlerinden ötürü üzüldüğünü gören Allah’ın Resûlünün kendisine şunları söylediği rivâyet edilmektedir: “Eğer onlar tekrar sana işkenceye dönerlerse sen de yine aynı şekilde davran.” Âyetin tefsiri sadedinde imam Kurtubi der ki: Bir kimse öldürüleceğinden korkacak noktaya kadar küfür ve inkara zorlanacak olursa kalbiyle dönmemek kayd u şartıyla kalbi imanla dopdolu olmak kayd u şartıyla diliyle inkarda bulunursa küfür sözü söylerse bunun geçerli olmayacağını, onun küfrüne hükmedilemeyeceğini ve böyle bir durumda hanımını zorla boşatsalar hanımının kendisinden boş olmayacağını anlattıktan sonra İmam Malikin ve İmam Şafinin görüşlerinin de bu istikâmette olduğunu zikreder. Âl-i İmrân sûresinin şu âyeti de bu hususa tanıklık etmektedir: “Mü'minler, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edin-mesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak, onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi Kendisiyle korkutur, dönüş Allah'adır.” (Âl-i İmrân 28) İmam Kurtubi der ki takıyye ancak öldürülme yahut bir azanın kaybedilmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalındığı zaman geçerlidir. Ama meselâ bir yönüyle tercih hakkı bulunan bir yönüyle de tercih hakkı bulunmayan bir zorlamayla karşı karşıya bulunsa. Meselâ kendisi bir işi yapmaya zorlansa ve o işi yapıncaya kadar kendisi veya bir yakını, bir başkası dövülmekle tehdit edilse bu durumda bu zorlanan kişinin böyle bir fiilde sorumluluğu söz konusu olur. Çünkü bu kişi o işi yapıp yapmamakta muhayyerlik durumuna sahiptir. Yani sadece dayakla tehdit o işi yapmayı tercihi şart kılmaz. Dayağa razı olup onu yapmamayı da tercih imkânı vardır. İşte böyle ölüm yahut azalardan birinin telefiyle tehdit edilmeyen kimselerin yaptıkları konusunda iki görüş vardır. Meselâ bir adam başka birini öldürmeye zorlansa, eğer onu öldürmezsen senin malını alacağız, seni döveceğiz, seni hapse atacağız gibi bir ikrahla karşı-karşıya kalsa kesinlikle onu öldürmesi caiz olmaz. Hattâ onu öldürmediği takdirde kendisinin öldürüleceği konusunda zorlansa bile onu öldürmesi caiz değildir. Veya meselâ bir kadının namusunu kirletmesi konusunda bir adam zorlansa, eğer bunu yapmazsan seni döveceğiz diye tehdit edilse bunu da yapamaz. Kendi canını kendi malını kurtarma adına başka birinin canına kıyması başka birinin namusunu kirletmesi hiçbir zaman düşünülemez. Âlimlerimizin görüşüne göre ölümle, öldürmeyle ikrah olunan kişi birisini öldürdüğü zaman hem öldürene hem de öldürmesi için ona ikrahta bulunana, yani onu bu işe zorlayana kısas uygulanır, her ikisi de öldürülür. Çünkü her ikisi de bu öldürme eyleminde ortaktırlar. Ama birisiyle zina etmesi konusunda zorlanan kimse hakkında iki gö-rüş vardır. Kimileri bu kişinin canını kurtarabilmek için böyle bir zinayı yapmasını caiz kabul ederlerken kimileri de bunun haram olduğunu söylemişlerdir. Ama haram da olsa böyle zoraki zina eden kişiye had uygulanmaz denmiştir. Öldürme ve zinanın dışındaki Allah’ın haram kıldığı şeyleri iş-leme konusunda zorlanmaya gelince; âlimlerimizin çoğunluğu zorlanan kişinin bunları yapabileceği kanaatindedirler. Ancak böyle bir durumda kişinin başkalarının telef ettiği malını tazmin etmesi gerekir. Ve eğer yapmış olduğu fiil dolayısıyla yerine getirmesi gereken hükümler söz konusuysa onları da yerine getirmek zorunluluğu vardır. Ama zorlama sonucunda bazı sözleri söylemeye gelince âlimlerimiz ondan sorumlu olunmadığını haber vermektedirler. Çünkü sözlerin en büyüğü olan küfür sözünü bile böyle bir durumda söylemeye izin verildiğine göre bunun dışındaki sözleri söylemeye haydi haydi ruhsat verilmiştir. Yine Bakara sûresinde Rabbimiz zorlanan mükrehin haramlardan yiyebileceğini anlatır: “Fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir. " Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder. (En’âm 145) Âyetin evvelinde meytenin yani kendiliğinden ölen, yüksek bir yerden düşerek ölen, başka bir hayvanın toslamasıyla ölen, yırtıcı hayvanların artığı vs kesilmeden ölen hayvanların yenmesinin, akan kanın, domuzun hınzırın haram olduğunu bunların pis olduklarını necis olduklarını anlattıktan sonra buyuruyor ki Rabbimiz: Ama kim de muzdar yani darda kalırsa, mecburiyet altında kalırsa, yani başka yiyecek içecek bir şey bulamazsa haddi tecavüz etmemek kayd u şartıyla ölmeyecek ve hayatını devam ettirecek kadar, bir de başka bir muzdarın hakkına tecavüz etmemek, onun elindekine uzanmamak şartıyla yeyip içmesinde bir günah yoktur. Bu konuda Rabbimiz bağışlama ve merhamet sahibi olduğunu haber veriyor. Böyle darda kalmış, zaruret içinde bulunan kimse için bunlardan hangisini bulursa zaruret miktarı, yani diri kalacak kadar, ölmeyecek kadar yemesinde bir beis yoktur. Hani fıkıhtaki: "Zaruretler haram olan şeyleri mubah kılar." Hükmü işte bu âyetin manasını içerir. Evet ikrar zorlama kişinin iradesini bitirir. İkrah karşısında tamamıyla ihtiyarı ortadan kalkan ve kendisinden isteneni yapmama gücü kalmayan bir kimsenin yaptıkları ve söyledikleri konusunda herhangi bir günah söz konusu değildir. Meselâ bir kimse girmemek üzere yemin ettiği bir yere zorla sokulsa bu kimse daha önce oraya girmeme konusunda yapmış olduğu yemini bozmuş sayılmaz. Veya kendi rızası olmaksızın zorla kendisine tecavüz edilen bir kadınında bu işten bir sorumluluğu yoktur. Tabii ki kendisinin karşı koyabilecek bir gücü ve imkânı olmaması halinde bu böyledir. Yine “dinde zorlama (ikrah) yoktur” âyeti ve “ameller niyetlere göredir” hadisiyle birlikte düşünecek olursak şunu söyleyeceğiz: Zorlama ile iman da itikat da caiz değildir. Zorlamanın sonucunda gerçekleşecek imana iman denmez. Zorlamanın sonucu kabul edilen bir iman Allah’ın istediği bir iman değildir. Aynen bunun gibi zoraki kılınan namaz, namaz değildir, zoraki tutulan oruç, oruç değildir. Çünkü zorlanma bir kişinin hoşlanmadığı halde, kalben inanmadığı halde bir şeyi tehditle ve zorla yaptırmaktır. Halbuki bu din hoşlanılmayacak bir din değildir. Bu din insanlara anlatıldığı zaman herkesin gönül rahatlığıyla kabullenebileceği bir dindir. bu konuda insanları zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Yani yaratıklarını, kullarını bu konuda zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Zorlamış da nitekim Allah kimi kullarını. Bakın semavat, arz, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar, melekler hepsinin boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadırlar, Allah’a karşı asla isyan etme imkânları yoktur. Allah’a kafa tutma imkânları yoktur bunların. Ama insanlar için Allah bunu murad etmemiştir. İnsanların imanlarını zorunlu kılmamıştır Rabbimiz. Evet ciddi bir zor karşısında kalan bir mü’minin durumu böyledir, ama böyle değil de imandan sonra, iman şerefiyle şereflendikten sonra kim ki basit korkulardan, sudan sebeplerle kalbini küfre açarsa, Allah’a küfreder, Allah’ı inkâr ederse, kâfir olursa onlar için Allah’tan bir azap vardır bir de büyük bir azap vardır. Peki bir insan Allah’ı tanıdıktan, Allah’a iman ettikten sonra, hidâyeti bulduktan sonra nasıl kâfir olabilir? İmanın tadını tadan bir kimse nasıl yapabilir bunu? Akıl almaz bir hadise ama bakın bunun da yasasını bundan sonraki âyetinde anlatıyor Rabbimiz:
107. “Bu, dünya hayatını âhirete tercih etmelerinden ve Allah'ın da, inkârcı milleti doğru yola eriştirmemesinden ötürü böyledir.” Bunlar, bu tavır ve davranışlar dünya hayatını âhirete tercih edenlerin, dünya hayatına karşılık âhireti satanların, dünyayı kıble edinip ona tapınanların yapabilecekleri şeylerdir. İşte bu yüzden bu adamlar imandan sonra küfre kalplerini açmışlardır. Dünyaya tapındıkları için küfre meyledebilmişlerdir. Dünya tatlı geldiği için imanlarını satmışlardır. Dünya malı, dünya mülkü, dünya saltanatı, dünya makamları, dünya eğlenceleri tatlı geldiği için dinlerini satmış insanlardır bunlar. Âhiret mi? Çok uzak. Ne zaman gelir kim bilir? Önümüzde peşin peşin yaşayacağımız bir dünya hayatı varken böyle şeylerle ağzımızın tadını bozmayalım dedikleri için böyle yapıyorlar. Âhireti bir kenara bırakıp dünyayı tercih ediyorlar. Allah’ı bir tarafa bırakıp Allah karşıtı kimselerle beraber oluyorlar. Allah dinini, Allah kitabını, Allah âyetlerini, Allah yasalarını bir kenara bırakıp Allah karşıtı kimselerin yasalarını uygulamaya yöneliyorlar. Bir dünya sevdasına kapılıp imandan vazgeçiyorlar hainler. Yâni gerçekten çok kötü bir şeydir bu. Rabbimiz de bu kâfirler topluluğuna asla hidâyet etmiyor. Nasıl hidâyet eder de böylelerine Rabbimiz? Yâni belki hayatında hiç imanla tanışmamış, Allah’ı bilmemiş, kitabı görmemiş, peygamberle diyalog kurmamış, Allah’ın dini konusunda hiçbir bilgisi olmayan bir kâfirden çok farklıdır böyleleri. Kaldı ki böyleleri bile bir anda hiç bilmedikleri bir iman dâvetiyle karşı karşıya kaldıkları zaman hemen müslüman olabiliyorlar. Ama bir adam düşünün ki imanı bilecek, Allah’ı tanıyacak, İslâm’la, hidâyetle tanışacak ve sadece bir dünya menfaati için, bir dünya sevdası için dinini, imanını satarak dünyadan yana bir tavırla kâfirliği seçecek. İşte böylelerine asla Rabbimiz doğru yolu göstermeyecek, hidâyet etmeyecektir.
108. “İşte Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimseler bunlardır. Gafiller de işte bunlardır.” İşte Allah böylelerinin kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. Bunlar gafil kimselerdir. Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın peygamberinden, Allah’ın dininden gafil olup gözleri, kulakları, kalpleri fonksiyonlarını yitirmiş, duymaz, duygulanmaz, anlamaz hale gelmiş mahluklardır. İnsanlardır diyemedim, çünkü böyleleri Rabbimizin beyanıyla değil insan hayvanlardan bile aşağı bir se seviyededirler. Halbuki önceki âyetlerde ne demişti Rabbimiz? Allah sizi hiç bir şey bilmezler olarak analarınızın karınlarından çıkardı ve sizlere göz, kulak, kalp verdi ki sizler Rabbinize şükredesiniz diye buyurmuştu. Yâni size verdiğimiz bu azaları, bu nîmetleri kullanarak Rab-binize kul olasınız diye tüm bunları size verdik buyurmuştu. Lâkin bu insanlar Rablerinin kendilerine lütfettiği bu nîmetlerle Rablerine kul-luk edecekleri yerde nankörlük yaptılar. Allah’ın verdiği bu azalarını kullanmadılar da Allah da onları onların elinden alıverdi. Halbuki bu-rada sayılan göz, kulak ve kalp kişinin sorumluğunun ana merkeziy-di. Göz görecek, kulak işitecek ve kalp de iman adına tavır alacaktı. Onlar bunları kullanmayınca da Rabbimiz onları mühürleyip kapatı-verdi. Artık ne işiten kulakları, ne gören gözleri ne de hisseden kalp-leri kaldı da Allah’tan uzak bir hayatın sahibi olup çıktılar. Bu dünya böyle giderken:
109. “Âhirette zarara uğrayacakların bunlar olduğunda şüphe yoktur.” Şüphesiz ki öteler âleminde de en büyük zarara uğrayacak olanlar da işte bunlardır. Demek ki yaşadığımız şu dünya hayatında müslümanca bir hayat yaşayıp, Müslümanca ölmediğimiz sürece azaptan kurtuluş yoktur. Bu hayatta iki yol var. Bunlardan birisi hak yol, Allah yolu, İslâm yolu, ötekisi de bâtıl yollar, Allah karşıtı şeytan yolları. İman ya da küfür, tevhid ya da şirk, hayır ya da şer olarak karşımızda duran bu yollardan hangisine adım atarsak kendimizi içinde bulacağımız yollardır. Ve işte Rabbimizin beyanlarına göre bu dünyada en büyük zalim tercihini küfürden ve şirkten yana kullanandır. En büyük âlim de tercihini imandan, hidâyetten yana kullanandır. En büyük zalim dinini satarak dünyayı satın alandır. En büyük âlim de âhireti tercih edendir. Evet işte böylece mü’min mü’minliğini devam ettirip cennete giderken, kâfir de kâfirliğini sürdürüp cehennemi boylamaktadır. Öy-leyse müslümanca bir hayat yaşayıp müslümanca ölebilmenin hesabını en güzel bir şekilde yapalım.
110. “Rabbin, türlü eziyete uğradıktan sonra hicret eden, sonra Allah uğrunda savaşan ve sabreden kimselerden ya-nadır. Rabbin şüphesiz bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder.” Sonra muhakkak ki Rabbin türlü türlü eziyetlere uğradıktan, işkencelere maruz kaldıktan sonra, Allah’a kulluk yolunda, Müslü-manca bir hayat uğrunda bir sürü imtihanlardan, pek çok deneme-lerden geçirildikten sonra hicret edenler, hicretlerinin hemen son-rasında, özgürce bir hayata kavuşmalarına dayanamayan kâfirlerle Allah yolunda savaşanlar, cihad edenler ve sabredenler var ya bile-sin ki bundan sonra Rabbinin onlara tavrı mağfirettir, bağışlamadır, geçmiş kusurlarını sıfırlamadır. Rabbinin lütfu, bağışlaması, affı ve merhameti onlarla beraberdir. Evet hayatta müslümanca kalabilmenin kavgasını veren, bu yolda başına gelenlere sabreden, Allah’a kulluk yolunda geri dönmeyi, tavizler vermeyi aklının ucundan bile geçirmeden direnç içinde yoluna devam eden kimselere Rabbin mağfiret sahibidir, merhamet sahibidir.
111. “O gün, herkesin kendi derdine düşüp çabalayacağı ve herkesin işlediğinin haksızlığa uğratılmadan kendisine ödeneceği bir gündür.” Bir gün ki her bir nefis gelir. Her bir nefis kendi derdine düşer. Her bir nefis kendi nefsiyle boğuşma içine düşer. Bir gün gelir ki herkes kendisiyle mücâdeleye tutuşur ve herkese kendi amelinin, kendi kazancının karşılığı verilir. Hiç kimse bir haksızlığa uğratılmaksızın yaptıklarının karşılığıyla buluşur. Ve onlar asla bir zulme uğratılmazlar. Allah’ın adâletiyle yaptıklarının tastamam karşılığını görürler. Ve işte o gün kazananlar, yüzleri gülenler Allah’a Allah’ın istediği gibi iman edenler, imanlarıyla hayatlarını düzenleyenler, Müs-lümanca bir hayat yaşayabilmek için türlü türlü eziyetlere, işken-celere maruz kalanlar, çeşitli imtihanlardan geçirildikten sonra hicret edenler, dünyalarını, evlerini, barklarını Allah için bırakıp tercihlerini Allah’tan yana kullananlar, Allah için her şeylerini fedâ edenler, cihad edenler, bu yolda cehd ü gayret gösterenler ve sabredenlerdir. İşte böyle yaşayan müslümanların cenneti kazanacağı o günde herkes kendini kurtarabilmek için kendi derdine düşer. Herkes kendisi için uğraşıp çırpınır. O gün Allah’ın vereceği hüküm ise asla zalimce bir hüküm değil, her nefsin yaptığının karşılığı olan bir hüküm olacaktır. Bakın bundan sonraki âyetinde de Rabbimiz bir ülkeden, bir kentten söz edecek:
112. “Allah size güven ve huzur içinde olan kasabayı misâl verir: Her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah'ın nîmetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden Allah onlara yaptıklarına karşılık açlık ve korku belâsını tattırdı.” Allah size bir kasabayı, bir ülkeyi misâl olarak veriyor. Allah size bir toplumun örneğini veriyor ki o köyde, o kasabada, o şehirde oturan insanlar emin bir haldeydiler. Güven ve huzur içinde bir hayat yaşıyorlardı. Düzenli, dengeli, mutlu, müreffeh ve mutmain bir hayatları vardı. Hoş bir dünyaları vardı. Öyle ki her bir taraftan, her bir mekândan rızıkları onlara bol bol geliyordu. Allah onlara bol bol rızıklar gönderiyordu. Allah’ın yasalarını uygulamalarının, hayatlarını Allah için yaşamalarının, müslümanlıklarının, teslimiyetlerinin, hidâyetlerinin, kulluklarının izzet ve şerefini zirve noktasında yaşıyorlardı. Sonra bu topluluk, bu ülke insanı önceki kulluk durumlarını değiştirip Allah’ın nîmetlerine küfrettiler. Kendilerine her taraftan bol bol nîmetler yağdıran Rablerine nankörlük yaptılar. Allah’ın en büyük nîmeti olan hidâyeti, kitabı, peygamberi terk ettiler. Allah’ın yasalarını uygulamaktan vazgeçtiler. Rab, İlâh ve Melik olarak Allah’tan başkalarına yöneldiler. Allah’ın öteki nîmetlerini de inkâr ettiler. Allah yasalarına ihtiyaç duymadan da hayatımızı biz kendimiz düzenleyebiliriz dediler. Kitaba ve peygambere gerek duymadan da biz hukuk yapabiliriz dediler. Allah berisinde bizim hayatımızı düzenleyecek yeryüzü tanrılarımız var dediler. Ellerindeki tüm nîmetleri, içinde bulundukları bolluk ve güveni kendilerinden bilmeye başladılar. Bütün bunları biz bulduk, biz kazandık, biz sağladık, biz kurduk, biz biliriz, biz yaparız dediler. Biz artık güçlüyüz, kuvvetliyiz, bizim artık Allah’a da, elçisine de, dine de, kitaba da ihtiyacımız kalmadı dediler. İşte onların bu kâfirliklerine, bu nankörlüklerine karşılık Biz de onlara açlık ve korku elbisesini giydiriverdik diyor Rabbimiz. Onlara açlık ve korkuyu tattırıverdik. Yâni onlar kendilerini değiştirince, önceki kulluk ve teslimiyetlerini değiştirince Biz de onların önceki durumlarını değiştiriverdik diyor. Neydi önceki durumları? Emniyet, güven itminan, huzur, sükun ve rızık bolluğu. Emniyetlerini, güvenlerini kaldırıp yerine korku, ekonomik bolluklarını kaldırıp yerine açlık elbisesini giydiriverdik diyor Rabbimiz. Emniyetleri, güvenleri kalmadı. Herkesten korkar hale geldiler. Müslüman olduklarını bile söyleyemez bir duruma düştüler. Baş örtülerini bile, sakallarını, sarıklarını, namazlarını bile saklar bir duruma düştüler. Rızık bolluklarını da kaybettiler. Beş paralık kâfirlerin ülkelerinde, işyerlerinde çalışacak, onların eşiklerini temizleyip, ayakkabılarını silecek kadar alçaldılar. Huzur ve sükun içinde olan bir ülkeyi, bir toplumu Allah böyle rezil rüsva ediverdi. Açlık ve korku içinde bir hayatın mahkumu yapıverdi. Yeryüzünün en güçlü, en emin toplumu şimdi her şeyini kay-betti. Açlık ve korku içinde ne yapacaklarını şaşırdılar. Acaba evi-mize ne zaman girecekler? Bizi ne zaman öldürecekler? Ne zaman yakalayacaklar? Başımıza ne tür felâketler gelecek? Nasıl ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya geleceğiz? Diye tir tir titrer bir duruma düştüler. Allah’ın tattıracağım buyurduğu azapları bir bir tatmak zorunda kaldılar. Halbuki bundan önce ne güzel bir hayatları vardı değil mi? Bundan önce Allah’a teslimdiler. Allah’ın yasalarını uyguluyorlardı. Hayatlarından emindiler. Yeryüzünün en emin, en güvenli toplumuy-dular. Yeryüzünün en zengin toplumuydular. Allah’ın nîmetlerine karşı nankörlük ettiler. Kitap nîmetine, peygamber nîmetine, hidâyet nîmetine, iman nîmetine ve tüm nîmetlere karşı nankör kesildiler de Allah’ın cezası böylece onları yakalayıverdi. Ve tekrar eski müslüman-lıklarına, eski teslimiyetlerine dönecekleri ana kadar da bu zillet ve meskenetleri sürecektir.
113. “Andolsun ki, aralarından kendilerine bir peygamber gelmişti, onu yalancı saydılar. Haksızlık ederlerken azaba uğradılar.” Andolsun ki her ne zaman kendilerine bir peygamber gelmişti onu yalancı saydılar. Her ne zaman kendilerine kendilerinden, kendi içlerinden bir Allah elçisi gelmişse onu yalanladılar, yalan saydılar, yok farz ettiler, haksızlık ettiler de azap kendilerine geliverdi. Allah’ın azabına uğradılar. Rabbimiz tarafından kendilerine gönderilen elçileri kabul etmediler. Kendilerine gelen elçiler onları her defasında önceki imanlarına, önceki kulluklarına çağırıp uyardılar. Bakın ey insanlar, sizler daha önceleri müslümandınız, Allah’ın elçilerine iman ediyor, Allah’a kulluğa yöneliyordunuz. Bu yüzden de Allah’ın lütfettiği nîmetlerle güzel bir hayat yaşıyordunuz. Tatlı bir hayatınız vardı. Bol bol rızıkla-rınız ve güvenliğiniz vardı. Bizler sizi tekrar o hayata döndürmeye geldik dediler. Gelin eskisi gibi Allah’la barışık olalım. Gelin eski ahitlerimizi Rabbimizle yenileyelim. Gelin tekrar Rabbimizle barış yapalım. Müslümanca bir hayata yönelelim de hem Allah’la aramız barışsın, hem toplumumuzda insanlar birbirleriyle barışık olsunlar diye Allah’ın elçileri onları dâvet ettiler. Onları eski, güzel, şahmetli günlerine çağırdılar, çabaladılar. Ama maalesef bu insanlar kimin ne yaptığı belli olmayan kargaşa içinde bir hayata direttiler. Tekrar Allah’a dönecekleri yerde Allah’ın elçilerini dinlemediler. Ve zalimler olarak yok olup gittiler.
114. “Yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, Allah'ın size temiz ve helâl olarak verdiği rızıklardan yiyin. O'nun nîmetine şükredin.” Allah’ın size vermiş olduğu rızıkların helâl ve temiz olanlarından yiyin. Eğer sadece Allah’a kulluk ediyor, sadece Allah’ı dinliyor-sanız. Haram-helâl konusunda, pis-temiz konusunda eğer sadece Allah’ın dediklerine teslim oluyorsanız nîmetlerin en güzellerinden ve Allah’ın temiz dediklerinden, helâl dediklerinden yiyin. Eğer Allah’a kulluk eden kimselerdenseniz bu konuda sadece Allah’ı dinleyin, sadece Allah’ın yasalarına tâbi olun ve O’nun nîmetlerine karşı O’na şükredin. Nîmetlerine karşı O’na kul olun. Allah’ın haram-helâl yasalarına saygılı olun. Haramlara düşmeyin. Neymiş onlar:
115. “Allah size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkasının adına kesilenleri haram etmiştir. Darda kalan aşırı gitmemek ve başkasının hakkına el uzatmamak şartıyla bunun dışındadır. Allah şüphesiz bağışlar, merhamet eder.” Muhakkak ki Allah size şunları haram kılmıştır. Meyteyi, ölüyü, yâni kendi kendine ölmüş hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah adına kesilmemiş, başkaları adına kesilmiş, üzerine besmele çekilmemiş hayvanları haram kılmıştır. Ama kim de mecbur kalır da, muzdar kalır da, yâni açlıktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalır da bunlardan yemek zorunda kalırsa, o zaman azgınlaşmadan, haddi aşmadan az bir miktar yemesi bundan müstesnadır. Doyacak kadar değil ölmeyecek kadar, helâl bilerek değil mecbur kaldığı için bu haramlardan bir miktar yemesinde bir günah yoktur. İşte bilesiniz ki o zaman Allah Ğafûr ve Rahîmdir. Evet helâller bellidir, haramlar da bellidir. Ve bunun yasasını koyan da sadece Allah’tır. Allah’ın helâl dedikleri helâl, haram dedikleri de haramdır. Bu konuda Allah’tan başka hiç kimsenin yetkisi de yoktur. İşte Rabbimiz bu âyetinde yeme içme özelliğinde yarattığı kullarının karşısına yiyebilecekleri tertemiz rızıkları çıkararak işte bunlardan yiyebilirsiniz buyurmaktadır.
116, 117. “Diliniz yalana alışmış olduğu için, “Şu haram, bu helâldir” demeyin, zira Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise, saadete erişemezler. “Az bir geçim ama ardından can yakıcı bir azab onlaradır.” Ve bir de dillerinizin yalanla vasf ettiği şekliyle, dillerinize geldiği şekliyle şu helâldir, bu haramdır demeyin. Haram ve helâlleri belirleme yetkisine sahip olan Allah’a karşı böylece yalan iftirada bulunmayın. Ya da Allah’a, Allah üzerine Onun demediğini diyerek yalanla iftira etmek için ağzınıza geldiği gibi, aklınıza estiği gibi şu helâldir bu haramdır demeye kalkışmayın. Unutmayın ki böyle Allah demediği halde sanki O’na akıl veriyormuş, O’na yol gösteriyormuş pozisyonunda yalan iftira eden kimse hiçbir zaman felaha erişemez, kurtuluşa erişemez. Belki yaptıkları bu soytarılıklardan ötürü, bu iftiralarından ötürü bu tür insanlar bu dünyada bazı menfaatler sağlayabileceklerdir ama bilelim ki dünya çok basittir, az bir metadır. Ardında da can yakıcı bir azabın kendilerini beklediğini asla unutmasınlar. Çünkü Allah’ın hakkı bellidir. Yaratan O’dur, Rab, Melik O’-dur. İnsanın da, yiyeceklerin, içeceklerin yaratıcısı da O’dur. Bu dünyada gerek insanla, gerek tüm diğer tüm varlıklarla ilgili yasa koyma hakkı sadece Allah’a aittir. Şunu yiyebilirsin, şunu yiyemezsin deme yetkisi sadece O’na aittir. Şu senin için serbesttir, şu da yasaktır deme hakkı sadece O’na aittir. Şu haramdır, bu helâldir deme hakkına sahip tek varlık, Allah’tır. Çünkü göklerin ve yerin, göktekiler ve yerdekilerin tek yaratıcısı, tek sahibi, tek hakimi O’dur. Tüm varlıklar için tek hak sahibi O’dur. Çünkü yeryüzünde hiçbir hayvan yaratmasaydı ne yiyecektik biz? Hiçbir bitki yaratmasaydı ne yapacaktık? Bizi yaratmasaydı biz de olmayacaktık. Öyleyse bu hayatta şu haktır, bu bâtıldır, şu iyidir, bu kötüdür, şu helâldir bu haramdır, şu adâlettir bu zulümdür deme hakkına sahip; sadece Allah’tır. Kim ki Allah yasaları yanında yasa koymaya, Allah yetkisi yanında yetki iddia etmeye kalkışırsa bilsin ki Allah’a en büyük iftirada bulunmuş demektir. Haramın ve helâlin tespitinde söz sahibi Allah ve Resûlüdür. Bu konuda söz söyleme hakkına sahip başka hiç kimse yoktur. Ama bunun tamamen aksine insanlar tarih boyunca faklı kıstaslar geliştirmeye çalışmışlar. Meselâ pragmatizm felsefesine göre mutlak mana-da eşyayı, fikirleri, düşünceleri Veya davranışları ikiye ayırırlar faydalı olanlar faydasız olanlar diye. Bu felsefeye göre faydalı olanlar iyidir, güzeldir, helâldir, faydasız olanlar da kötüdür, çirkindir ve haramdır. Veya kimileri demişler ki bu konuda kriter birey olmalıdır. Haram ve helâl konusunda, iyi ve kötü konusunda kıstas bireydir. Öyleyse insana göre, bireye göre faydalı olanlar iyidir, helâldir, zararlı olanlar da kötüdür haramdır. Bireyi temel kabul eden kapitalizme göre de haramın ve helâllerin tespitinde kıstas bireydir. Kimileri de bu konuda ölçü toplumdur demişler. Toplumun iyi dediği, güzel dediği, helâl dediği şeyler helâldir, kötü dediği şeyler de haramdır demişler. Kolektivizmi savunan komünistlerin bu konudaki düşünceleri de budur. Halbuki bunlardan hiç birisi haram ve helâllerin tespitinde ölçü olamaz. İnsan üzerinde öyle bir güç olmalı ki mutlak ilim sahibi, mutlak hikmet sahibi, mutlak sûrette haramı helâlı, faydalıyı ve zararlıyı bilen, hali de geçmişi de geleceği de bilen ve bu bilgisi konusunda hiç kimseye ve hiç bir şeye bağımlı olmayan ve de gaddar olmayan, kullarının hayrını, iyiliğini düşünen, Rahman ve Rahim olan birisi olmalı ki bunu tespit etsin. Mü'min kesinlikle bilir ve öylece iman eder ki haram ve helâl sınırlarını ancak Allah tayin eder. Allah berisinde ve bir de Resulü’ne verdiği yetki dışında bu konuda hiç kimse pay sahibi değildir. Bu konuda kıstas vahiydir. Vahyin helâl dedikleri helâldir tüm dünya bunun aksini söylese de. Vahyin haram dedikleri de haramdır tüm dünya zıddını ispat etmeye çalışsa da. Çünkü bu konuda insanlar ölçü olamazlar. Zira insanlar hiçbir zaman yarını hesap edemezler. Ve yine insanlar hiçbir zaman kainat planında düşünce imkânına sahip değillerdir. Yani insanların tamamı birleşse de bin yıl önce kötü görülen bir şeyin bin yıl sonra iyi olabileceğini bilemedikleri gibi, burada iyi bilinen bir şeyin dünyanın başka bir yerinde kötü görülebileceğini bilemezler. Kâinat planında düşünebilmeye ve yarınların yarınını ihata edebilmeye sahip olan ancak Allah’tır. O halde haram helâl konusunda iyi kötü konusunda, zararlı faydalı konusunda söz sahibi sadece Allah’tır. Mü’minler helâl kılınan şeylerdeki hikmeti anlamasalar da Allah’ın helâl kıldığı şeyleri temiz ve faydalı bilirler ve öylece inanırlar. Haram kıldığı şeyleri de pis ve zararlı bilirler. Ve haram helâl konusunda Rablerinin kanunlarına ve Rablerinin elçisinin beyanlarına teslim olan mü’minler kesinlikle akıllarına geldiği gibi konuşmaktan sakınırlar. Çünkü bakın Rabbimiz bu âyetinde kullarını bundan men etmektedir: Nedense bizde haramı helâl sayan kişinin küfrüne hükmedilir de helâlı durup dururken haram saymaya kalkan kişinin küfrüne hük-medilmez. Halbuki İbni Abbas efendimizden rivâyet edildiğine göre helâlleri haram sayan kişi de aynen haramları helâl kabul eden gibidir. Haramlar iki kısımdır. Ya farzların zıddıdır. Namaz kılmamak, oruç tutmamak, cihadı tek etmek savaştan kaçmak, ilim öğrenmekten vazgeçmek gibi. Yahut da bizzat Allah ve Resûlü tarafından haram kılınmış olanlardır. İçki içmek, zina etmek, adam öldürmek, şirk koşmak, tesettüre riâyet etmemek, domuz eti yemek yemek gibi. Bir de başka bir tasnife göre haramlar ikiye ayrılır. Haram liay-nihi, haram ligayrihi diye. Haram liaynihi; Bizzat zatı itibariyle varlığı itibariyle haram olanlar. Aslı, maddesi haram olanlardır. Domuz eti ve şarap gibi. Aslı haram olduğu için bunlar herkes için haramdır. Ama ötekisi haram ligayrihi olanlar ise aslında kendisinde, maddesinde bir haramlık olmadığı halde bir başka bir şey sebebiyle haram olanlardır. Meselâ ekmek helâldir, ama şarapla yenirse haramdır. Veya yemek helâldir ama bir fahişenin hatırına yenirse haramdır. Veya ekmek helâldir ama Ramazanda yemek haramdır. Veya aslı helâl olan bir şeyin kazanç yolu, iktisap yolu haramsa o da haramdır. Yani meselâ bir ekmek sahibine helâlken onun elinden onun rızası olmadan alan kişiye haramdır. Veya meselâ alış veriş helâldir ama cuma günü cuma ezanı okunmaya başladığı andan itibaren haramdır. Veya kişinin eşiyle cinsel münasebeti helâldir ama hac esnasında ihramlıyken haramdır. Veya meyhane çalıştırarak, kumarhane işleterek para kazanan bir adamın bu kazancı kendisine haramdır da onun bakmakla mükellef olduğu kimselere ve varislerine helâldir. İşte bu tür haramlara da haram ligayrihi denir. Rabbimizin yasalarına göre eşyada aslolan ibahadır. Rabbi-mizin yarattığı her şey temizdir ancak hakkında nass bulunanlar müstesnadır. Beş şeyde aslolan hürmettir. Din, nesil, akıl, nefis ve mal. Mevcudatın tamamı insan için yaratılmış ve insanın hizmetine verilmiş olduğu için tüm mevcudatta aslolan ibahadır, helâllik ve temizliktir. Ama hakkında bunun zıddını ortaya koyan yani onun haramlığını anlatan nassın bulunduğu şeyler bunun dışındadır. Haram olanlar haramdır, bunlara yaklaşılmamalıdır da helâl olanlardan istifade şeklini belirleme hakkı da Allah’ın Resûlüne aittir. Tüm helâllerden nasıl istifade edileceğini, ne miktar ve hangi ölçüde istifade edileceğini de yine Allah’ın Resûlü belirlemiştir. İnsanlar Allah ve Resûlünün helâl dediği bölgelerde yer içerler giyinirler ama onların ruhsatını aşan bölgelerde de durmak zorundadırlar. Aslında bu sınırı Allah ve Resûlü belirler de ama insanlar da bunu seçebilirler. Yani insanlar Allah’ın kendilerine vermiş olduğu fıtrat gereği -tabi eğer bu fıtrat bozulmamışsa- hakkın tecellisi olarak insanlar da iyiyi kötüyü seçebilme ayırt edebilme özelliğine sahiptirler. Ya da şöyle söyleyelim; insanlar Allah ve Resûlünün kendileri adına yaptıkları bu seçimini kabul etmeyerek kendi iradelerince iyiyi kötüyü haramı helâli seçebilirler. Kendilerince haram helâl sınırları belirleyebilirler ama sonucuna kendileri katlanmak kayd u şartıyla. Dünyada temiz ya da pis bir hayat yaşamak, âhirette de cennete ya da cehenneme razı kayd u şartıyla burada insanları serbest bırakmıştır Rabbimiz. Rabbimiz diyor ki kullarım ben size irade verdim. Dünyada koyduğum yasa gereği imanı da küfrü de seçebilirsiniz. Haram helâl konusunda, hayat programı konusunda beni de dinleyebilirsiniz başkalarını da. Ama unutmayın ki bu seçimizin sonucuna kendiniz katlamak kayd u şartıyla dilediğinizi yapabilirsiniz. Eğer benim rızamı ve cennetimi kazanmak istiyorsanız her konuda beni dinlemek, benim hayat programımı uygulamak zorundasınız diyor. Ama rızasını ve cennetini kazanma adına bizi kendisini dinlemeye çağırırken de, kendisinin bizim adımıza belirlediği haram helâl yasalarını dinlemeye çağırırken de merhameti bol olan Rabbimiz hiç bir zaman bizi sık boğaz etmemekte bizim önümüze gâyet rahat ve geniş bir cadde bir saha çıkarmaktadır. Yani Rabbimiz altı veçhesi kapalı bir hayat emretmez bize. Hani adam oğlunu okutur, ve oğlu: Baba! O tarafa abdest bozma haramdır! Adam bu tarafa döner, baba: Sakın ha o tarafa dönme yasaktır. Beriki tarafa döner aman caiz değildir filan diyerek onu ne yapacağını bilmez bir vaziyette bırakır ya Rabbimiz öyle yapmaz. Her şeyi haram kılarak bizi sap gibi ortada bırakmaz Rabbimiz. Önümüze çok geniş bir saha bırakır ve kesinlikle biliyoruz ki insanlık ve müslüman-lık ancak Allah’ın çizdiği yolda mümkündür. Bizim için insanlığımız gereği fıtratımız gereği en geniş en rahat ve müsait yol en geniş cadde ve en uygun hayat programı Allah’ın çizdiği ve tespit buyurduğudur. Çünkü bizi yaratan, bizi programlayan, bizim fıtratımızı en iyi bilen Odur. İnsan için yapılacak yapılmayacak işleri, haram helâl sınırlarını en güzel belirleyen Allah’tır.
116, 117. “Diliniz yalana alışmış olduğu için, “Şu haram, bu helâldir” demeyin, zira Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise, saadete erişemezler. “Az bir geçim ama ardından can yakıcı bir azab onlaradır.” Ve bir de dillerinizin yalanla vasf ettiği şekliyle, dillerinize geldiği şekliyle şu helâldir, bu haramdır demeyin. Haram ve helâlleri belirleme yetkisine sahip olan Allah’a karşı böylece yalan iftirada bulunmayın. Ya da Allah’a, Allah üzerine Onun demediğini diyerek yalanla iftira etmek için ağzınıza geldiği gibi, aklınıza estiği gibi şu helâldir bu haramdır demeye kalkışmayın. Unutmayın ki böyle Allah demediği halde sanki O’na akıl veriyormuş, O’na yol gösteriyormuş pozisyonunda yalan iftira eden kimse hiçbir zaman felaha erişemez, kurtuluşa erişemez. Belki yaptıkları bu soytarılıklardan ötürü, bu iftiralarından ötürü bu tür insanlar bu dünyada bazı menfaatler sağlayabileceklerdir ama bilelim ki dünya çok basittir, az bir metadır. Ardında da can yakıcı bir azabın kendilerini beklediğini asla unutmasınlar. Çünkü Allah’ın hakkı bellidir. Yaratan O’dur, Rab, Melik O’-dur. İnsanın da, yiyeceklerin, içeceklerin yaratıcısı da O’dur. Bu dünyada gerek insanla, gerek tüm diğer tüm varlıklarla ilgili yasa koyma hakkı sadece Allah’a aittir. Şunu yiyebilirsin, şunu yiyemezsin deme yetkisi sadece O’na aittir. Şu senin için serbesttir, şu da yasaktır deme hakkı sadece O’na aittir. Şu haramdır, bu helâldir deme hakkına sahip tek varlık, Allah’tır. Çünkü göklerin ve yerin, göktekiler ve yerdekilerin tek yaratıcısı, tek sahibi, tek hakimi O’dur. Tüm varlıklar için tek hak sahibi O’dur. Çünkü yeryüzünde hiçbir hayvan yaratmasaydı ne yiyecektik biz? Hiçbir bitki yaratmasaydı ne yapacaktık? Bizi yaratmasaydı biz de olmayacaktık. Öyleyse bu hayatta şu haktır, bu bâtıldır, şu iyidir, bu kötüdür, şu helâldir bu haramdır, şu adâlettir bu zulümdür deme hakkına sahip; sadece Allah’tır. Kim ki Allah yasaları yanında yasa koymaya, Allah yetkisi yanında yetki iddia etmeye kalkışırsa bilsin ki Allah’a en büyük iftirada bulunmuş demektir. Haramın ve helâlin tespitinde söz sahibi Allah ve Resûlüdür. Bu konuda söz söyleme hakkına sahip başka hiç kimse yoktur. Ama bunun tamamen aksine insanlar tarih boyunca faklı kıstaslar geliştirmeye çalışmışlar. Meselâ pragmatizm felsefesine göre mutlak mana-da eşyayı, fikirleri, düşünceleri Veya davranışları ikiye ayırırlar faydalı olanlar faydasız olanlar diye. Bu felsefeye göre faydalı olanlar iyidir, güzeldir, helâldir, faydasız olanlar da kötüdür, çirkindir ve haramdır. Veya kimileri demişler ki bu konuda kriter birey olmalıdır. Haram ve helâl konusunda, iyi ve kötü konusunda kıstas bireydir. Öyleyse insana göre, bireye göre faydalı olanlar iyidir, helâldir, zararlı olanlar da kötüdür haramdır. Bireyi temel kabul eden kapitalizme göre de haramın ve helâllerin tespitinde kıstas bireydir. Kimileri de bu konuda ölçü toplumdur demişler. Toplumun iyi dediği, güzel dediği, helâl dediği şeyler helâldir, kötü dediği şeyler de haramdır demişler. Kolektivizmi savunan komünistlerin bu konudaki düşünceleri de budur. Halbuki bunlardan hiç birisi haram ve helâllerin tespitinde ölçü olamaz. İnsan üzerinde öyle bir güç olmalı ki mutlak ilim sahibi, mutlak hikmet sahibi, mutlak sûrette haramı helâlı, faydalıyı ve zararlıyı bilen, hali de geçmişi de geleceği de bilen ve bu bilgisi konusunda hiç kimseye ve hiç bir şeye bağımlı olmayan ve de gaddar olmayan, kullarının hayrını, iyiliğini düşünen, Rahman ve Rahim olan birisi olmalı ki bunu tespit etsin. Mü'min kesinlikle bilir ve öylece iman eder ki haram ve helâl sınırlarını ancak Allah tayin eder. Allah berisinde ve bir de Resulü’ne verdiği yetki dışında bu konuda hiç kimse pay sahibi değildir. Bu konuda kıstas vahiydir. Vahyin helâl dedikleri helâldir tüm dünya bunun aksini söylese de. Vahyin haram dedikleri de haramdır tüm dünya zıddını ispat etmeye çalışsa da. Çünkü bu konuda insanlar ölçü olamazlar. Zira insanlar hiçbir zaman yarını hesap edemezler. Ve yine insanlar hiçbir zaman kainat planında düşünce imkânına sahip değillerdir. Yani insanların tamamı birleşse de bin yıl önce kötü görülen bir şeyin bin yıl sonra iyi olabileceğini bilemedikleri gibi, burada iyi bilinen bir şeyin dünyanın başka bir yerinde kötü görülebileceğini bilemezler. Kâinat planında düşünebilmeye ve yarınların yarınını ihata edebilmeye sahip olan ancak Allah’tır. O halde haram helâl konusunda iyi kötü konusunda, zararlı faydalı konusunda söz sahibi sadece Allah’tır. Mü’minler helâl kılınan şeylerdeki hikmeti anlamasalar da Allah’ın helâl kıldığı şeyleri temiz ve faydalı bilirler ve öylece inanırlar. Haram kıldığı şeyleri de pis ve zararlı bilirler. Ve haram helâl konusunda Rablerinin kanunlarına ve Rablerinin elçisinin beyanlarına teslim olan mü’minler kesinlikle akıllarına geldiği gibi konuşmaktan sakınırlar. Çünkü bakın Rabbimiz bu âyetinde kullarını bundan men etmektedir: Nedense bizde haramı helâl sayan kişinin küfrüne hükmedilir de helâlı durup dururken haram saymaya kalkan kişinin küfrüne hük-medilmez. Halbuki İbni Abbas efendimizden rivâyet edildiğine göre helâlleri haram sayan kişi de aynen haramları helâl kabul eden gibidir. Haramlar iki kısımdır. Ya farzların zıddıdır. Namaz kılmamak, oruç tutmamak, cihadı tek etmek savaştan kaçmak, ilim öğrenmekten vazgeçmek gibi. Yahut da bizzat Allah ve Resûlü tarafından haram kılınmış olanlardır. İçki içmek, zina etmek, adam öldürmek, şirk koşmak, tesettüre riâyet etmemek, domuz eti yemek yemek gibi. Bir de başka bir tasnife göre haramlar ikiye ayrılır. Haram liay-nihi, haram ligayrihi diye. Haram liaynihi; Bizzat zatı itibariyle varlığı itibariyle haram olanlar. Aslı, maddesi haram olanlardır. Domuz eti ve şarap gibi. Aslı haram olduğu için bunlar herkes için haramdır. Ama ötekisi haram ligayrihi olanlar ise aslında kendisinde, maddesinde bir haramlık olmadığı halde bir başka bir şey sebebiyle haram olanlardır. Meselâ ekmek helâldir, ama şarapla yenirse haramdır. Veya yemek helâldir ama bir fahişenin hatırına yenirse haramdır. Veya ekmek helâldir ama Ramazanda yemek haramdır. Veya aslı helâl olan bir şeyin kazanç yolu, iktisap yolu haramsa o da haramdır. Yani meselâ bir ekmek sahibine helâlken onun elinden onun rızası olmadan alan kişiye haramdır. Veya meselâ alış veriş helâldir ama cuma günü cuma ezanı okunmaya başladığı andan itibaren haramdır. Veya kişinin eşiyle cinsel münasebeti helâldir ama hac esnasında ihramlıyken haramdır. Veya meyhane çalıştırarak, kumarhane işleterek para kazanan bir adamın bu kazancı kendisine haramdır da onun bakmakla mükellef olduğu kimselere ve varislerine helâldir. İşte bu tür haramlara da haram ligayrihi denir. Rabbimizin yasalarına göre eşyada aslolan ibahadır. Rabbi-mizin yarattığı her şey temizdir ancak hakkında nass bulunanlar müstesnadır. Beş şeyde aslolan hürmettir. Din, nesil, akıl, nefis ve mal. Mevcudatın tamamı insan için yaratılmış ve insanın hizmetine verilmiş olduğu için tüm mevcudatta aslolan ibahadır, helâllik ve temizliktir. Ama hakkında bunun zıddını ortaya koyan yani onun haramlığını anlatan nassın bulunduğu şeyler bunun dışındadır. Haram olanlar haramdır, bunlara yaklaşılmamalıdır da helâl olanlardan istifade şeklini belirleme hakkı da Allah’ın Resûlüne aittir. Tüm helâllerden nasıl istifade edileceğini, ne miktar ve hangi ölçüde istifade edileceğini de yine Allah’ın Resûlü belirlemiştir. İnsanlar Allah ve Resûlünün helâl dediği bölgelerde yer içerler giyinirler ama onların ruhsatını aşan bölgelerde de durmak zorundadırlar. Aslında bu sınırı Allah ve Resûlü belirler de ama insanlar da bunu seçebilirler. Yani insanlar Allah’ın kendilerine vermiş olduğu fıtrat gereği -tabi eğer bu fıtrat bozulmamışsa- hakkın tecellisi olarak insanlar da iyiyi kötüyü seçebilme ayırt edebilme özelliğine sahiptirler. Ya da şöyle söyleyelim; insanlar Allah ve Resûlünün kendileri adına yaptıkları bu seçimini kabul etmeyerek kendi iradelerince iyiyi kötüyü haramı helâli seçebilirler. Kendilerince haram helâl sınırları belirleyebilirler ama sonucuna kendileri katlanmak kayd u şartıyla. Dünyada temiz ya da pis bir hayat yaşamak, âhirette de cennete ya da cehenneme razı kayd u şartıyla burada insanları serbest bırakmıştır Rabbimiz. Rabbimiz diyor ki kullarım ben size irade verdim. Dünyada koyduğum yasa gereği imanı da küfrü de seçebilirsiniz. Haram helâl konusunda, hayat programı konusunda beni de dinleyebilirsiniz başkalarını da. Ama unutmayın ki bu seçimizin sonucuna kendiniz katlamak kayd u şartıyla dilediğinizi yapabilirsiniz. Eğer benim rızamı ve cennetimi kazanmak istiyorsanız her konuda beni dinlemek, benim hayat programımı uygulamak zorundasınız diyor. Ama rızasını ve cennetini kazanma adına bizi kendisini dinlemeye çağırırken de, kendisinin bizim adımıza belirlediği haram helâl yasalarını dinlemeye çağırırken de merhameti bol olan Rabbimiz hiç bir zaman bizi sık boğaz etmemekte bizim önümüze gâyet rahat ve geniş bir cadde bir saha çıkarmaktadır. Yani Rabbimiz altı veçhesi kapalı bir hayat emretmez bize. Hani adam oğlunu okutur, ve oğlu: Baba! O tarafa abdest bozma haramdır! Adam bu tarafa döner, baba: Sakın ha o tarafa dönme yasaktır. Beriki tarafa döner aman caiz değildir filan diyerek onu ne yapacağını bilmez bir vaziyette bırakır ya Rabbimiz öyle yapmaz. Her şeyi haram kılarak bizi sap gibi ortada bırakmaz Rabbimiz. Önümüze çok geniş bir saha bırakır ve kesinlikle biliyoruz ki insanlık ve müslüman-lık ancak Allah’ın çizdiği yolda mümkündür. Bizim için insanlığımız gereği fıtratımız gereği en geniş en rahat ve müsait yol en geniş cadde ve en uygun hayat programı Allah’ın çizdiği ve tespit buyurduğudur. Çünkü bizi yaratan, bizi programlayan, bizim fıtratımızı en iyi bilen Odur. İnsan için yapılacak yapılmayacak işleri, haram helâl sınırlarını en güzel belirleyen Allah’tır.
118. “Sana anlattıklarımızı, daha önce, Yahudi olanlara da haram kılmıştık; biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmediyorlardı.” Biz Yahudilere daha önce sana anlattığımız şekilde bazı şeyleri haram kılmıştık. Onu kitabımızın başka sûrelerinde anlattı Rab-bimiz. Tırnaklı hayvanları, deveyi, deve sütünü vs. haram kılmıştı onlara Rabbimiz. Tabii bu da onların Allah’a bozuk düzen tavırlarından kaynaklanıyordu. İşte bakın Diyor ki Allah Biz onlara asla zulmetmedik, onlar kendilerine zulmettiler. Biz de onlar zalim oldukları için işte bu helâlleri onlara haram kıldık. Yâni sonradan Allah haram-helâl yasasını değiştirmiştir. Ama bu konuda Rabbinin yasası da şudur:
119. “Sonra doğrusu Rabbin, bilmeyerek kötülük edip ardından tevbe eden ve ıslah olanlardan yanadır. Rabbin bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder.”
120. “İbrahim, şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen bir önderdi; puta tapanlardan değildi.” Muhakkak ki İbrahim Allah’a boyun eğen, Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olan, içiyle dışıyla, gecesiyle gündüzüyle, oğluyla karısıyla Allah’a yönelmiş, hep Allah’ı dinleyen, hep Allah’a kulluk eden bir önderdi. Yâni İbrahim Fıtratının gereğini yaşayan, bozulmamış bir kalp, bozulmamış bir yaratılışla Rabbine teslim olmuş bir peygamberdi. O bu haliyle yeryüzünde tek başına bir ümmetti. Kendi başına dimdik ayakta, kendi başına Allah’ın dinini ayağa kaldırmış bir ümmetti. O müşriklerden, puta tapanlardan, Allah’a yetki sınırlaması koyanlardan, Allah berisinde hayatta yetkili varlık kabul edenlerden değildi. O aya, güneşe, yıldızlara, putlara, krallarına, siyasîlerine, egemen güçlere tapınan bir kavmin içinde zerre kadar bir şirk yanıl-gısına düşmedi. O asla bir müşrik değildi.
121. “Rabbinin nîmetlerine şükrederdi; Rabbi de onu seçti ve doğru yola eriştirdi” O Allah’ın nîmetlerine şükreden bir müslümandı. Nîmetin sahibini, hayatın sahibini bilen ve tüm nîmetleri, tüm hayatını O Allah’a kullukta kullanan bir müslümandı. Gerçekten hamd eden, şükreden bir özelliğe sahipti O. Zerre kadar Rabbine karşı bir nankörlük ve kâfirlik özelliği yoktu. Onun içindir ki Rabbi de Onu seçti, seçkinlerden kıldı ve Ona hidâyet lütfetti. Dosdoğru yolda yürümesi için Ona yolunu, hidâyetini gösterdi.
122. “Dünyada ona iyilik verdik, doğrusu o âhirette de iyilerdendi.” Ona dünyada hasene verdik. Dünyada en güzel nîmetlere ulaştırdık Onu. Ona peygamberlik verdik ve insanlığın imamı, müslü-manların atası yaptık. Ve âhirette de iyilerden olacaktır İbrahim aley-hisselâm. Âhirette de sâlihlerden olacak, sâlihlerin yurdunda olacak.
123. “Şimdi ey Muhammed! Sana, “Doğruya yönelen, puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine uy” diye vahy ettik.” Sonra sana vahy ettik. Evet şimdi de İbrahim aleyhisselâm’ ın oğlu İsmail aleyhisselâmın neslinden gelen Rasûlullah efendimize geldi sıra. Ey Muhammed, Biz sana vahy ettik. Sen de; ey peygamberim, İbrahim’in dinine hanif olarak tâbi ol. Hanif olarak, fıtratı salim olarak İbrahim’in yoluna tâbi ol. Tabii aynı emir burada bize de geliyor. Ey müslümanlar, sizler de bozulmamış bir fıtratla, fıtrat-ı selimeyle atanız İbrahim aleyhisselâmın yoluna tâbi olun. O hiçbir zaman şirkin içine düşmedi. Sizler de ey müslümanlar, Onun gibi bir hayatla Onun yoluna tâbi olun. Onun milletinden olun.
124. “Cumartesi ibadeti, ancak o gün üzerinde çekişenlere farz kılındı. Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde, kıyâmet günü aralarında hükmedecektir.” Biz sebt gününü ihtilâf edenlere farz kıldık. Araf sûresinde detayıyla anlatıldığı gibi Rabbimiz önce cum’a gününü Yahudilere tahsis buyurdu. Ama onlar bugünü değiştirdiler. Cumartesi günü hiçbir işle iştigal etmeyip sadece Allah’a ibadet edeceklerine dair söz verdiler. Ama bu sözlerini bozdular. Onların ihtilâf edip tartıştıkları konularda kıyâmet günü Rabbin hükmünü verecektir. Cumayı kabul etmeyip cumartesini kabul edenler, cumartesi yasağına riâyet edip etmeyenler arasında Rabbimiz yarın hükmünü verecektir. Rabbimizin hükmüyle, yargısıyla onlardan kimileri cennete giderken kimileri de cehennemi boylayacaktır. Yâni kim hak yoldaydı, kim sapmıştı? Kim mü’mindi, kim kâfirdi? Kim Rabbinin emirlerine mûtiydi, kim isyan ediyordu? Yarın bunu, Allah ortaya koyacaktır. Peki böyle bir ortamda peygambere ve peygamber yolunun yolcularına düşen nedir?
125. “Ey Muhammed! Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış; doğrusu Rab-bin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” Haydi sen ey Peygamber ve sen ey müslüman hikmetle ve güzel bir nasihatle, güzel bir şekilde insanları Rabbinin yoluna dâvet et. Onlarla en güzel bir şekilde mücâdele et. En güzel bir şekilde Allah’ın dinini anlat insanlara. Anlatmanın ve dâvetinin temeli hikmet olsun, güzellik olsun, tatlı bir anlayış olsun. Ve dâvetin hak bir dâvet olsun. Dâvetin hakka olsun. İnsanlarla konuşurken, mücâdele ederken de çok güzel bir üslûpla mücâdeleni yap. İnsanları kırıp dökme. Karşındakileri ezmeye, onları mat etmeye, onlara hakaretler etmeye, onların inançlarına, tanrılarına sövüp saymaya kalkışma. Ama onlar hatırına, onların gönüllerini alacağım diye; sakın haktan da taviz verme. Onlar hatırına bâtılları savunmaya kalkışma. Yâni onlarla tartışırken kendi hevâ ve hevesini ön plana çıkarma. Geçici dünya menfaatlerini göz önünde tutma. Ama karşı tarafı da unutma ki onlar da bir inandır. Onların şahsiyetli kalması, şah-siyetli müslümanlar olması senin şahsiyetinin de gelişmesine sebep olacağını unutma. Çünkü hayat şahsiyetle, şahsiyetli insanlarla güzel olacaktır. Evet kendi şahsiyetini de, karşındakilerin şahsiyetlerini de göz ardı etme ki tartışman güzel olsun. Hikmetle hareket etmen hem karşı tarafa, hem de sana en güzel bir şekilde yol göstersin. Muhakkak ki Rabbin yolundan sapanı da bilir, hidâyette olanı da. Sen hep hidâyet yolunu seç. Ve diğer insanları da seçtiğin, üzerinde olduğun en güzel yola en güzel bir şekilde dâvet et. Dâvetin o zaman etkili olacaktır. Bugün olmazsa bile yarın etkisini mutlaka gösterecektir.
126, 127. “Eğer ceza vermek isterseniz size yapılanın aynıyla mukabele edin. Sabrederseniz andolsun ki bu, sabredenler için daha iyidir. Sabret, senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır; onlara üzülme kurdukları düzenlerden de endişe etme.” Ama eğer o karşınızdakiler size karşı kötülük yaparlar da sizler de size yapılanının karşılığı olarak onlara ceza vermek isterseniz ancak size yapılanın aynıyla, misliyle mukabele edin. Size yapılan kötülüğün aynıyla karşılık verin. Eğer sabrederseniz sabredenler için bu daha hayırlıdır. Yâni doğrusu size yapılan kötülükler karşısında sabredebilirseniz, şahsınıza kötülük yapılmamasına rağmen direnebilirseniz, güzel bir karşılıkla onlara davranarak onların kalplerini Allah’ın dinine kazandırabilirseniz bu çok daha güzeldir. Ama size yapılan kötülüğe karşılık illa da bir ceza verecekseniz-buna hakkınız vardır- o zaman ancak misliyle verebilirsiniz. Lâkin her şeye rağmen sabreder, dişinizi sıkar kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunabilirseniz bu çok hayırlı olacaktır. Yâni ey muhataplar, siz bize kötülük ediyorsunuz, haksızlık yapıyorsunuz, ama biz size karşı hep iyi davranıyoruz, hep iyi davranacağız. Biz sizin İslâm’ınızı istiyoruz. Sizin Rabbinize teslim olmanızı, kurtuluşa ermenizi istiyoruz diyebilmeniz bu sizler için çok daha kârlı bir iş olacaktır. Öyleyse ey Peygamberim ve ey müslümanlar bu noktada sabırlı ve dirençli olun. Müslümanca davranmada, müslü-manca dâvette, müslümanca görünmede sabırlı ol. Muhakkak ki sabrın Allah için olacaktır. Yâni Allah’ın rızasıyla, Allah’ın lütfuyla sabredebileceksiniz. Sakın ha sakın onlar adam olmadılar diye, onlar müs-lüman olmadılar diye kederlenip üzülme. Onların sana karşı düşündükleri tuzaklardan, komplolardan sakın endişelenme. Kesinlikle bilesiniz ki onlar sana karşı, size karşı hiçbir şey yapamayacaklardır. Varsın dirensinler onlar kâfirliklerine. Varsın müslüman olmamaya sabır göstersinler. Elbet bir gün bir fetihle onlar da müslüman olacaklardır. Elbet bir gün onların da akılları başlarına gelecektir. Ya Nahl ile, ya İsrâ ile, ya Tâhâ ile, ya Meryem’le mutlaka bir gün onlar da dirilecekler ve hidâyetle müşerref olacaklardır. Tabii bu öyle kolay olmayacaktır. Bir ömrün değişimi kolay değildir. Sen güzellikle sabret, sizler güzellikle sabredin, ama bunun için de Rabbine dayanıp, yalvar. Çünkü böyle bir sabrı ancak Allah’ın yardımıyla başarabileceksin. Şunu da unutma ki onlar asla sana zarar veremeyeceklerdir. Onların tüm tuzakları, tüm komploları kendi aleyhlerine çıkacak, kendilerini bağlayacaktır. Sen onları da kurtarmak üzere hareket et. Onları da cennete kazandırmak üzere güzel bir anlayışla, bir hikmetle nasihatle devam et. Böyle devam ettiğin sürece senin işine güzellikler gelecektir. Evet, bize zarar verene, bize kötülük yapana biz de kötülük yapmak zorunda değiliz. Ama bizim toplumda şöyle bir atasözü vardır: "Kocana kızdığın zaman yemeğin içine bir kaşık fazla yağ at ve böylece ona zarar vererek, onun malına zarar vererek ondan intikamını alırsın" sözünde anlatılan şey de zarara zararla mukabeledir. Kocan sana her ne sûretle olursa olsun bir zarar vermişse senin de ona ve malına zarar vermen caiz değildir. Veya dükkanında çalıştırdığı işçilerin haklarını vermeyerek onlara zarar veren bir adamın malına zarar vererek işçilerin ondan haklarını almaya çalışmaları caiz değildir. Tamam aslında yapmamalılar, aslında işçilerinin haklarını yiyerek, onlara zulmederek biriktirdikleri paralarla başkalarına yardım ediyor muş gibi infak gösterisinde bulunmak yerine önce o işçilerine infakı ve önce onların haklarını vermeyi şiar edinmeliler iş verenler ama her şeye rağmen bir haksızlık yapmışlarsa onlardan hak almanın yolu bu değildir. Şunu da asla unutmayın ki ey müslümanlar:
126, 127. “Eğer ceza vermek isterseniz size yapılanın aynıyla mukabele edin. Sabrederseniz andolsun ki bu, sabredenler için daha iyidir. Sabret, senin sabrın ancak Allah'ın yardımıyladır; onlara üzülme kurdukları düzenlerden de endişe etme.” Ama eğer o karşınızdakiler size karşı kötülük yaparlar da sizler de size yapılanının karşılığı olarak onlara ceza vermek isterseniz ancak size yapılanın aynıyla, misliyle mukabele edin. Size yapılan kötülüğün aynıyla karşılık verin. Eğer sabrederseniz sabredenler için bu daha hayırlıdır. Yâni doğrusu size yapılan kötülükler karşısında sabredebilirseniz, şahsınıza kötülük yapılmamasına rağmen direnebilirseniz, güzel bir karşılıkla onlara davranarak onların kalplerini Allah’ın dinine kazandırabilirseniz bu çok daha güzeldir. Ama size yapılan kötülüğe karşılık illa da bir ceza verecekseniz-buna hakkınız vardır- o zaman ancak misliyle verebilirsiniz. Lâkin her şeye rağmen sabreder, dişinizi sıkar kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunabilirseniz bu çok hayırlı olacaktır. Yâni ey muhataplar, siz bize kötülük ediyorsunuz, haksızlık yapıyorsunuz, ama biz size karşı hep iyi davranıyoruz, hep iyi davranacağız. Biz sizin İslâm’ınızı istiyoruz. Sizin Rabbinize teslim olmanızı, kurtuluşa ermenizi istiyoruz diyebilmeniz bu sizler için çok daha kârlı bir iş olacaktır. Öyleyse ey Peygamberim ve ey müslümanlar bu noktada sabırlı ve dirençli olun. Müslümanca davranmada, müslü-manca dâvette, müslümanca görünmede sabırlı ol. Muhakkak ki sabrın Allah için olacaktır. Yâni Allah’ın rızasıyla, Allah’ın lütfuyla sabredebileceksiniz. Sakın ha sakın onlar adam olmadılar diye, onlar müs-lüman olmadılar diye kederlenip üzülme. Onların sana karşı düşündükleri tuzaklardan, komplolardan sakın endişelenme. Kesinlikle bilesiniz ki onlar sana karşı, size karşı hiçbir şey yapamayacaklardır. Varsın dirensinler onlar kâfirliklerine. Varsın müslüman olmamaya sabır göstersinler. Elbet bir gün bir fetihle onlar da müslüman olacaklardır. Elbet bir gün onların da akılları başlarına gelecektir. Ya Nahl ile, ya İsrâ ile, ya Tâhâ ile, ya Meryem’le mutlaka bir gün onlar da dirilecekler ve hidâyetle müşerref olacaklardır. Tabii bu öyle kolay olmayacaktır. Bir ömrün değişimi kolay değildir. Sen güzellikle sabret, sizler güzellikle sabredin, ama bunun için de Rabbine dayanıp, yalvar. Çünkü böyle bir sabrı ancak Allah’ın yardımıyla başarabileceksin. Şunu da unutma ki onlar asla sana zarar veremeyeceklerdir. Onların tüm tuzakları, tüm komploları kendi aleyhlerine çıkacak, kendilerini bağlayacaktır. Sen onları da kurtarmak üzere hareket et. Onları da cennete kazandırmak üzere güzel bir anlayışla, bir hikmetle nasihatle devam et. Böyle devam ettiğin sürece senin işine güzellikler gelecektir. Evet, bize zarar verene, bize kötülük yapana biz de kötülük yapmak zorunda değiliz. Ama bizim toplumda şöyle bir atasözü vardır: "Kocana kızdığın zaman yemeğin içine bir kaşık fazla yağ at ve böylece ona zarar vererek, onun malına zarar vererek ondan intikamını alırsın" sözünde anlatılan şey de zarara zararla mukabeledir. Kocan sana her ne sûretle olursa olsun bir zarar vermişse senin de ona ve malına zarar vermen caiz değildir. Veya dükkanında çalıştırdığı işçilerin haklarını vermeyerek onlara zarar veren bir adamın malına zarar vererek işçilerin ondan haklarını almaya çalışmaları caiz değildir. Tamam aslında yapmamalılar, aslında işçilerinin haklarını yiyerek, onlara zulmederek biriktirdikleri paralarla başkalarına yardım ediyor muş gibi infak gösterisinde bulunmak yerine önce o işçilerine infakı ve önce onların haklarını vermeyi şiar edinmeliler iş verenler ama her şeye rağmen bir haksızlık yapmışlarsa onlardan hak almanın yolu bu değildir. Şunu da asla unutmayın ki ey müslümanlar:
128. “Allah şüphesiz sakınanlarla ve iyilik yapanlarla beraberdir.” Allah muttakilerle beraberdir. Muhakkak ki Allah kendisiyle yol bulan, kitabıyla, diniyle yol bulan kimselerle, hayatlarını Allah için yaşayanlarla beraberdir. Sözleri, amelleri, eylemleri, savaşları, barışları, namazları, oruçları Allah için olan kimselerle beraberdir. Evet Allah’ı görüyormuşçasına Allah’a kulluk eden, sürekli Allah kontrolünde olduklarının şuuru içinde olanlar yaşadıkları bu hayatta Allah’la beraber oldukları gibi, sürekli Allah desteğinde oldukları gibi, yaşadıkları bu hayatın sonunda yine Allah’la beraber olacaklardır. Rablerinin onlarla beraberliği devam edecektir. Hayat Allah’la beraber güzeldir. ölüm Allah yolunda güzeldir. Ve öteler âleminde böyle yaşayan kimseler için Rabbimizin vaadettiği cennetteki nîmetler güzeldir. Bu sûrenin de sonuna geldik, gelecek hafta inşallah İsrâ sûresinde buluşmak üzere vel hamdü lillâhi Rabbil âlemîn.