Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Nîsa — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

176 ayetRûpel 5 / 6
117. “Onlar Allah'ı bırakıp tanrıçalara taparlar, ve onlar inatçı şeytandan başkasına dua edip tapınmıyorlar” Müşrikler Allah’a kulluğu bırakırlar da dişilere dua ederler, di-şilere ibâdet ederler. Kadınlara, kancıklara taparlar onlar. Yâni şeh-vetlerini putlaştırırlar. Aslında bu adamlar kendi nefislerine, kendi he-vâ ve heveslerine tapınmaktadırlar. Müşriklerin hayatında hâkim güç, kadınlar ve şehvetleridir. Müşrikler için şehvet ve ona hitap eden kadınlar her şeydir. Şehvetlerini tatmin ettiği için bir bakarsınız ka­dınlara öylesine değer verirler ki, ama bir de bakarsınız ki o değer ve­rip tanrılaştırdıkları kadın rezil, rüsva, perişan, pespaye bir hayatın içindedir. Tanrılaştırdıkları kadını çok kötü bir yaşantının içine atmış­lardır. Aslında onların tanrılaştırdıkları şu hayatta yaşayan kadın cin­sinin bizzat kendisi değildir. Onların değer verip tanrılaştırdıkları kadı­nın kendisi değil hayalidir. Kadının hayaline tapınırlar onlar. Tüm ha­yatlarında bu kadın hayali vardır. Reklamlarda o hayali kadın vardır, dâvetlerinde o vardır, çağrılarında hep o vardır. Şehvetlerini tahrik eden o güzel görünümüyle, o cazip fiziğiyle, o çekici sesiyle o hayali kadın insanlığın tanrılığı rolünde onlara bir şeyler verirken, insanların gözlerinde, gönüllerinde taht kurarken ama beri tarafta hayatta yaşa­yan gerçek kadınlarda o hayali kadındaki büyüleyici güzelliği, o en­damı, o şen şakraklığı, o zevk ü sefayı bulamadıkları için o kadınlar erkekleri tarafından ezilmeyi, kötülenmeyi, horlanmayı, itilip kakılmayı hak etmiş bir konuma indirgenmektedirler. Adamların değer verip tanrılaştırdıkları kendi kadınları değil hayallerinde yaşattıkları kadınlardır. Çünkü işte görüyoruz, kadını putlaştıran, kadınlara çok büyük değerler verdiklerini iddia eden şu müşrik dünyanın, şu yahudi ve hıristiyan dünyanın aynı zamanda de­ğer verdiklerini iddia ettikleri kadını sosyal hayatta evinden, ailesinden kopararak en değersiz, en basit işlerde çalıştırarak onu ne hale dü­şürdüğünü görmekteyiz değil mi? Bu işin en üst düzeyde uygulandığı ülkelere bir göz atın. Kadın her şeydir, kadın değerlidir, kadına hak verilmelidir, kadın hakları alınmalıdır, verilmelidir, kadın erkeğe eşit ol-malıdır, hattâ erkekten daha üstün bir konumda olmalıdır diye nara a-tan bu müşrik dünya içinde erkeklerden daha az bir ücretle, çok kötü şartlar altında çalıştırılanlar kadınlar değil midir? İşyerlerinde alın ter­leri istismar edilenler kadınlar değil midir? Erkeklerin ekonomik ve cinsel sömürülerine mahkûm edilenler kadınlar değil midir? Görünürde kadınları putlaştıran, kadınları tanrılaştıran, kadın­lara kutsiyet izafe eden şu küfür sistemlerinin arka planında evini, sı­cak yuvasını, çocuklarını, huzurunu, mutluluğunu, kadınlığını, namu­sunu, iffetini, şahsiyetini, her şeyini kaybedenler kadınlar değil midir? Aslî özelliğinden, fıtrî özelliğinden, çocuk doğurma özelliğinden, bir tek kocaya ve çocuklarına işleyecek fıtrî sevgisinden mahrum edilen kadın değil midir? Allah’ın kadına yerleştirdiği çocuk doğurma, ana olma ve çocuğuna şefkatle yönelme özelliğini kadının elinden aldınız mı onu çok kötü bir buhranın içine attınız demektir. Rubûbiyetin tekliği gerçeğinden hareketle; Rabbimizin fıtrat gereği, kadına yerleştirdiği tek bir kocaya ait olma, tek bir kocaya karşı sevgisini yöneltme özelli­ğini elinden alıp da onu değişik erkeklerin, değişik kocaların emrine verdiniz mi onu dayanılmaz ıstırapların içine attınız, işkenceye götür­dünüz demektir. Bir de utanmadan kadına hak verdiklerini, kadını en iyi bir yere oturttuklarını söylüyorlar. Bu mu kadına hak vermek? O kadınların fıt­ratlarını bozduktan sonra, ruhlarını, benliklerini, şahsiyetlerini öldür­dükten sonra nasıl hak vermiş, nasıl tanrılaştırmış oluyorsunuz o ka­dınları? Evet tanrıdır onların gözünde kadın, ama o erkeğin emrine gi­rerse tanrıdır, ona hizmet ederse tanrıdır, onun zevkine hizmet ederse tanrıdır, onun şehvetine teslim olursa tanrıdır, onun acımasız ve helâl olmayan şehevi arzularına teslim olup boyun bükerse tanrı­dır. Allah’ın yasalarına göre evinin ve çocuklarının efendisi olarak evlerinde kocalarıyla mutlu bir hayat yaşamaları gerekirken, kocaları tarafından her türlü cinsel ve ekonomik ihtiyaçları karşılanarak sükû­nete kavuşturulmaları gerekirken evlerinden, sıcak yuvalarından ko­parılıp bedenlerinin zayıflığına, ruhlarının inceliğine bakılmadan en zor işlerde, en kötü şartlar altında ve en ucuz bir ücretle işyerlerine sokulmaları onlara hak vermek midir? Onların kanlarını, iliklerini, cin­siyetlerini sömürmeye siz hak mı diyorsunuz? Onları göz zevklerinize hitap edecek bir konuma indirgemeyi, reklam aracı olarak kullanmayı, güzelliğini, fiziğini, vücudunu, sesini ranta çevirmeyi onlara hak ver­mek mi zannediyorsunuz? Hayır hayır, bunların hiçbirisi kadına hak vermek, kadına de­ğer vermek değildir. Bunlar sadece kadınları menfaatlerine, zevkle­rine, şehvetlerine esir etmektir. Bu müşrik sistemlerin tamamında hakkı yenen kadınlardır. Kavgada hakkı yenenler kadınlardır, mîrasta hakkı yenen kadınlardır, siyasî hayatta hakkı yenen kadınlardır, eko­nomik hayatta hakkı yenen, eğitim hayatında hakkı yenen, mehirde evlilik hayatında hakkı yenen kadınlardır ve hiçbir zaman İslâm’ın dı­şında kadınlara bir hak tanınması mümkün değildir. İşte görüyoruz, kadınları tanrılaştırdıklarını iddia eden, kadın haklarının savunuculuğunu yapan kâfir ve müşrik dünyanın müşrik sistemlerinin arka planında ezilen, horlanan, çok kötü bir duruma dü­şürülen kadınlar uyanıp ta istismar edilen haklarını koparma kavgası verirlerken çeşitli söylevlerde bulunuyorlar. Kendi dünyalarının prob­lemlerini gündeme getirerek kullandıkları bu söylevlerini ne gariptir ki bizimkiler de kullanmaya çalışıyorlar. İslâm toplumunun böyle bir problemi olmamasına rağmen İslâm toplumunun her konuda hıristi-yanları ve yahudileri takip eden bir kesimi sanki Müslümanlar arasında da küfür ve şirk dünyanın problemleri varmış gibi, sanki Kur’an ka-dınlara hak vermiyormuş gibi, sanki İslâm kadınları eziyor­muş gibi ön-ce erkekler sonra da kadınlar kadın haklarından söz et­meye başladılar. Efendim kadın hakları, işte kadınlara hakları verilmi­yor, verilmesi gerekir, kadınlar erkeklerin egemenliği altında ezilmek­tedirler, sömürülmektedirler vs, vs batı ağzıyla batının sözlerini söy­lemeye çalışıyorlar. Halbuki İslâm kadını erkeğin riyasetinde bir hayata mahkûm ederken, İslâm kadına evinin efendisi olarak çocuk doğurma gibi bir görev yüklerken, çocuklarının eğiticisi olarak onu cennetle müjdeler­ken, kocasına, kocasının meşru dairedeki isteklerine itaati Allah’a ita­atle eş değerde tutarken aslında kadına en büyük değeri vermiştir. İslâm kadını çalışmaya mecbur tutmayarak, kadının tüm ekonomik gereksinimlerini kocaya yüklerken kadına en büyük hakkını vermiştir. Ama zavallı Müslümanlar, Müslümanlığın farkında olmadan, dinlerinin kendilerine verdiği değeri anlamadan hıristiyan ve yahudi şirk dünya­sının etkisi altında bir hayat yaşamaya yöneldikleri için İslâm’ın ka­dına tanıdığı hakların ötesinde sanki bu kâfirler yeni haklar bulacak­larmış gibi bir kavganın içine giriyorlar. Halbuki bizim dinimizde kadın ve erkek dünyanın iki ayrılmaz parçasıdır. Kadın da erkek de birbirlerini tamamlayan bir bütünün par-çasıdırlar. Kadın da erkek de Allah’ın yarattığı kullardır. Kadın da erkek de tanrı olamazlar. Şeytan da tanrı olamaz. Eğer kadınlar da erkekler de Allah’ın yarattığı kullar olarak Rablerinin kitabına dönerler, Rablerinin kendilerine verdiği haklara ve hayata razı olurlar, Rasulul-lah Efendimizin aile hayatını kendilerine örnek alabilirlerse o hayatta kadın da hakkını alacaktır, erkek de hakkını bulacaktır. Her iki cins tarafından tek tanrı, tek İlâh, tek Rab Allah kabul edilecek, her iki cins de aynı Rabbe boyun büküp, aynı İlâhın yasaları istikâmetinde biri diğerinin tanrılığı kulluğu altında ezilmeden, Allah’tan başka ha­yatta hiçbir varlık rubûbiyet makamında görülmeyecek, kadına ve er­keğe hakkını Allah verecek, kimse üzerine baskı kurmadan son de­rece âdil, son derece dengeli ve mutlu bir hayat yaşayacaklar. Bir de müşriklerin dişilere tapınışı, onları tanrılaştırmaları güç­süzlere tapınmaları anlamınadır. Güçsüzleri tanrılaştırıyorlar. Yâni müşrikler isterler ki tanrıları kendilerine etkin olmasın, kendilerine hâ­kim olmasın da kendileri o tanrılara hâkim olsunlar. İşte böyle kendile­rine, kendi arzularına boyun eğebilecek güçsüz, yumuşak varlıklardan seçerler tanrılarını. Yâni bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi şeh­vetlerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak istiyorlar. Çünkü bakıyoruz bu adamlar Allah’tan başka kendilerinin İlâhları olduklarını iddia ettikleri kimseleri de kendileri seçiyorlar. Seç­tiklerini istedikleri gibi yönlendirebileceklerini bildikleri için seçiyorlar. Seçtiklerine bizi şöyle şöyle idare ederseniz sizi seçeriz, değilse sizi seçmeyiz diyebildikleri için seçiyorlar. Bizden şunları şunları isteme­yeceksiniz! Bizi şu şu sorumluluklar altına almayacaksınız! Bizden namaz gibi, zekât gibi, tesettür gibi ağır sorumluluklar istemeyeceksi­niz! İçki gibi, kumar gibi, fâiz gibi, zina gibi bizim alışık olduğumuz şeyleri bizim için yasaklamayacaksınız! Bize lüks ve müreffeh bir ha­yat sağlayacaksınız! Biz ne istersek, nasıl bir hayata razıysak onu sağlayacaksınız! Eğer bize bizim istediğimiz kanunları çıkarır, bizim istediğimiz hayatı hazırlarsanız Rab olarak, İlâh olarak biz de sizleri seçeriz diyebildikleri için onları seçebiliyorlar. Onları yönlendirebile­cekleri, şartlandırabilecekleri için onları seçiyorlar. Allah’a bunu diyemeyecekleri için, Allah’ı istedikleri gibi şart-landıramayacakları için Allah’ı Rab kabul edemiyorlar. Her şeyi kendi arzularına ve kafalarına göre ayarlamak ve düzenlemek istedikleri için, yâni kendi kendilerine tapınmak istedikleri için, şehvetlerine ta­pınmak istedikleri için hayatlarından Allah’ı diskalifiye etmek istiyorlar. tamam İlâhlardan bir İlâh olarak Allah’ı da dinleyelim, meselâ hayatımızın ibâdet bölümünde, ama öteki bölümlerinde biraz nefes alabilmek için Allah’tan başkalarını da dinleyelim diyorlar. Halbuki bu şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama öteki bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki tevhid kişinin hayatının tümünde Allah’a teslim olmasıdır. Müşrikler güçsüzleri ya da dişileri putlaştırırlar. Lat, Menat, Uzza hep dişi ismidir. Bu şehvetperestler dişiyi, kadını putlaştırdıkları için her yerde dişi ararlar, bulamazlarsa oturdukları mekânlara kadın resimleri asarlar. Her şeyde, sevecekleri değer verecekleri her şeyde dişilik ararlar. Güneşi mi sevecekler, ona dişilik izafe ederler, yıldız­la-ra mı tapınacaklar, onlara dişilik hüviyeti kazandırırlar, melekleri mi tanrılaştıracaklar, onlara dişilik karakteri kazandırırlar. Ve böyle yapmakla onlar Allah’ı bırakarak her türlü hayırdan iliş­kisi kesilmiş, rahmetten uzaklaşmış inatçı şeytana tapmaktadırlar. Çünkü bunu onlara yaptıran şeytandır. Allah sever gibi kadınları se­venler, şehvetlerini Allah sevgisinin önüne geçirenler, hayatta şehevi arzularından başka bir şey düşünmeyenler elbette şeytanın kulu kö­lesi olacaklardır. Çünkü şeytanın insana yaklaşma yollarının en bü­yüğü şehvettir. Müşrikler şeytana ibâdet ederler, şeytana tapınırlar. Arkadaş­lar, ibâdet itaat demektir. İtaat etmek de bir varlığın arzularını yerine getirmek, tevâzu göstermek ve itiraz etmeksizin onun isteklerine bo­yun bükmek demektir. Bakın Şuarâ sûresinin 22. âyetinde Rabbimiz Firavunun İsrail oğullarını kendisine kul edindiğini anlatır. Yâni Fira­vun İsrail oğullarını zorla kendi arzularına itaat ettirerek onları kendi­sine kul edinmişti. Demek ki bir varlığın emirlerine itaat ona kulluk mânâsına gelmektedir. Yine Mâide sûresinin 60. âyetinde de yeryüzünün en şerli in­sanlarının tâğutlara kulluk edenler olduğunu anlatır. Allah’tan başka­larının emirlerine itaat ederek, Allah’tan başkalarının yasalarını uygu­layarak onlara kulluk yapanlar yeryüzünün en kötü varlıklarıdır bu-yuruluyor. Yâsîn sûresinde de şeytana kulluk şöyle anlatılıyor: “Ey insanoğulları! Ben size, şeytana ibâdet etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildir­medim mi? " (Yâsîn 60,61) Yâsîn sûresinin bu âyetinde de şeytana ibâdetten söz ediliyor. Rabbimiz diyor ki ey kullarım! Ben size şeytana ibâdet etmeyin de­memiş miydim? Peki acaba şeytana nasıl ibâdet edilir? Biz biliyoruz ki yeryüzünde hiç kimse şeytana ibâdet etmez. Bütün insanlar tab’an fıtraten ondan nefret ederler. Ama anlıyoruz ki burada kastedilen ibâ­det, tapınma çok açıktır ki ona itaat demektir. Şeytana itaat etmek, onun sözünü dinlemek, fısıltılarına vesveselerine kulak vermek onun istediği şekilde hareket etmek ve gösterdiği yoldan gitmek demektir. Öyleyse şu okuduğum âyetlerin tümünde anlatılan ibâdet bu varlıklara secde etmek bu varlıklara namaz kılmak demek değil bu varlıkların arzularını yerine getirmek bu varlıkların emirlerini dinlemek, bu varlıkların belirledikleri yasalar çerçevesinde hayatı düzenlemek, bu varlıkları hayatta söz sahibi kabul etmek demektir. Eğer bir kimse Allah’tan başkalarını tanrılaştırır, Allah’tan baş­kalarını tanrı makamında görürse şirke düşmüştür. Allah’tan başkala­rını Allah makamına yükseltmek, onlara Allah’ın vermediği hakkı vere­rek onları tanrılaştırmak şirktir ve bunu yapanlar da, kendilerine bu tür şeylerin yapılmasına izin verenler de zalim ve müşriktirler. Meselâ her kim ki babasını çok seviyor ve onu tanrı makamında görüyor, Allah’ın arzularına ters düşen arzularını gerçekleştirme yoluna gidiyorsa o kişi müşriktir ve hem kendisine hem de babasına zulmetmiş demektir. Her kim ki karısını, anasını, hocasını, şeyhini, liderini çok seviyor, onları tanrı makamında görüyor, onların her arzusunu yerine getirmeden yana bir tavır sergiliyorsa hem kendisine hem de onlara zul-meden bir müşrik konumuna düşmüş demektir. Öyleyse sevgilerimiz Allah’a göre olmalıdır, nefretlerimiz, haklarımız hukuklarımız Allah’a göre ol­malıdır. Hayatı Allah’a göre değerlendirip Allah’ın istediği biçimde ya­şamalıyız. Her kim ki Allah’tan başka birilerini, kadınları, erkekleri, şey­tanı tanrı makamında görürse Allah ona lânet etmiştir. Tabi şeytan sadece cinlerden değildir. İnsanların da şeytanları vardır. İşte Firavun gibi insanları kendisine, kendi yasalarına kulluğa çağıran o insan şeytanlarına da o şeytanlara kulluk edenlere de Allah lânet etmiştir. Bakın bundan sonraki âyetinde o lânete uğramış şeytanların duru­munu anlatacak Rabbimiz: 117. “Onlar Allah'ı bırakıp tanrıçalara taparlar, ve onlar inatçı şeytandan başkasına dua edip tapınmıyorlar” Müşrikler Allah’a kulluğu bırakırlar da dişilere dua ederler, di-şilere ibâdet ederler. Kadınlara, kancıklara taparlar onlar. Yâni şeh-vetlerini putlaştırırlar. Aslında bu adamlar kendi nefislerine, kendi he-vâ ve heveslerine tapınmaktadırlar. Müşriklerin hayatında hâkim güç, kadınlar ve şehvetleridir. Müşrikler için şehvet ve ona hitap eden kadınlar her şeydir. Şehvetlerini tatmin ettiği için bir bakarsınız ka­dınlara öylesine değer verirler ki, ama bir de bakarsınız ki o değer ve­rip tanrılaştırdıkları kadın rezil, rüsva, perişan, pespaye bir hayatın içindedir. Tanrılaştırdıkları kadını çok kötü bir yaşantının içine atmış­lardır. Aslında onların tanrılaştırdıkları şu hayatta yaşayan kadın cin­sinin bizzat kendisi değildir. Onların değer verip tanrılaştırdıkları kadı­nın kendisi değil hayalidir. Kadının hayaline tapınırlar onlar. Tüm ha­yatlarında bu kadın hayali vardır. Reklamlarda o hayali kadın vardır, dâvetlerinde o vardır, çağrılarında hep o vardır. Şehvetlerini tahrik eden o güzel görünümüyle, o cazip fiziğiyle, o çekici sesiyle o hayali kadın insanlığın tanrılığı rolünde onlara bir şeyler verirken, insanların gözlerinde, gönüllerinde taht kurarken ama beri tarafta hayatta yaşa­yan gerçek kadınlarda o hayali kadındaki büyüleyici güzelliği, o en­damı, o şen şakraklığı, o zevk ü sefayı bulamadıkları için o kadınlar erkekleri tarafından ezilmeyi, kötülenmeyi, horlanmayı, itilip kakılmayı hak etmiş bir konuma indirgenmektedirler. Adamların değer verip tanrılaştırdıkları kendi kadınları değil hayallerinde yaşattıkları kadınlardır. Çünkü işte görüyoruz, kadını putlaştıran, kadınlara çok büyük değerler verdiklerini iddia eden şu müşrik dünyanın, şu yahudi ve hıristiyan dünyanın aynı zamanda de­ğer verdiklerini iddia ettikleri kadını sosyal hayatta evinden, ailesinden kopararak en değersiz, en basit işlerde çalıştırarak onu ne hale dü­şürdüğünü görmekteyiz değil mi? Bu işin en üst düzeyde uygulandığı ülkelere bir göz atın. Kadın her şeydir, kadın değerlidir, kadına hak verilmelidir, kadın hakları alınmalıdır, verilmelidir, kadın erkeğe eşit ol-malıdır, hattâ erkekten daha üstün bir konumda olmalıdır diye nara a-tan bu müşrik dünya içinde erkeklerden daha az bir ücretle, çok kötü şartlar altında çalıştırılanlar kadınlar değil midir? İşyerlerinde alın ter­leri istismar edilenler kadınlar değil midir? Erkeklerin ekonomik ve cinsel sömürülerine mahkûm edilenler kadınlar değil midir? Görünürde kadınları putlaştıran, kadınları tanrılaştıran, kadın­lara kutsiyet izafe eden şu küfür sistemlerinin arka planında evini, sı­cak yuvasını, çocuklarını, huzurunu, mutluluğunu, kadınlığını, namu­sunu, iffetini, şahsiyetini, her şeyini kaybedenler kadınlar değil midir? Aslî özelliğinden, fıtrî özelliğinden, çocuk doğurma özelliğinden, bir tek kocaya ve çocuklarına işleyecek fıtrî sevgisinden mahrum edilen kadın değil midir? Allah’ın kadına yerleştirdiği çocuk doğurma, ana olma ve çocuğuna şefkatle yönelme özelliğini kadının elinden aldınız mı onu çok kötü bir buhranın içine attınız demektir. Rubûbiyetin tekliği gerçeğinden hareketle; Rabbimizin fıtrat gereği, kadına yerleştirdiği tek bir kocaya ait olma, tek bir kocaya karşı sevgisini yöneltme özelli­ğini elinden alıp da onu değişik erkeklerin, değişik kocaların emrine verdiniz mi onu dayanılmaz ıstırapların içine attınız, işkenceye götür­dünüz demektir. Bir de utanmadan kadına hak verdiklerini, kadını en iyi bir yere oturttuklarını söylüyorlar. Bu mu kadına hak vermek? O kadınların fıt­ratlarını bozduktan sonra, ruhlarını, benliklerini, şahsiyetlerini öldür­dükten sonra nasıl hak vermiş, nasıl tanrılaştırmış oluyorsunuz o ka­dınları? Evet tanrıdır onların gözünde kadın, ama o erkeğin emrine gi­rerse tanrıdır, ona hizmet ederse tanrıdır, onun zevkine hizmet ederse tanrıdır, onun şehvetine teslim olursa tanrıdır, onun acımasız ve helâl olmayan şehevi arzularına teslim olup boyun bükerse tanrı­dır. Allah’ın yasalarına göre evinin ve çocuklarının efendisi olarak evlerinde kocalarıyla mutlu bir hayat yaşamaları gerekirken, kocaları tarafından her türlü cinsel ve ekonomik ihtiyaçları karşılanarak sükû­nete kavuşturulmaları gerekirken evlerinden, sıcak yuvalarından ko­parılıp bedenlerinin zayıflığına, ruhlarının inceliğine bakılmadan en zor işlerde, en kötü şartlar altında ve en ucuz bir ücretle işyerlerine sokulmaları onlara hak vermek midir? Onların kanlarını, iliklerini, cin­siyetlerini sömürmeye siz hak mı diyorsunuz? Onları göz zevklerinize hitap edecek bir konuma indirgemeyi, reklam aracı olarak kullanmayı, güzelliğini, fiziğini, vücudunu, sesini ranta çevirmeyi onlara hak ver­mek mi zannediyorsunuz? Hayır hayır, bunların hiçbirisi kadına hak vermek, kadına de­ğer vermek değildir. Bunlar sadece kadınları menfaatlerine, zevkle­rine, şehvetlerine esir etmektir. Bu müşrik sistemlerin tamamında hakkı yenen kadınlardır. Kavgada hakkı yenenler kadınlardır, mîrasta hakkı yenen kadınlardır, siyasî hayatta hakkı yenen kadınlardır, eko­nomik hayatta hakkı yenen, eğitim hayatında hakkı yenen, mehirde evlilik hayatında hakkı yenen kadınlardır ve hiçbir zaman İslâm’ın dı­şında kadınlara bir hak tanınması mümkün değildir. İşte görüyoruz, kadınları tanrılaştırdıklarını iddia eden, kadın haklarının savunuculuğunu yapan kâfir ve müşrik dünyanın müşrik sistemlerinin arka planında ezilen, horlanan, çok kötü bir duruma dü­şürülen kadınlar uyanıp ta istismar edilen haklarını koparma kavgası verirlerken çeşitli söylevlerde bulunuyorlar. Kendi dünyalarının prob­lemlerini gündeme getirerek kullandıkları bu söylevlerini ne gariptir ki bizimkiler de kullanmaya çalışıyorlar. İslâm toplumunun böyle bir problemi olmamasına rağmen İslâm toplumunun her konuda hıristi-yanları ve yahudileri takip eden bir kesimi sanki Müslümanlar arasında da küfür ve şirk dünyanın problemleri varmış gibi, sanki Kur’an ka-dınlara hak vermiyormuş gibi, sanki İslâm kadınları eziyor­muş gibi ön-ce erkekler sonra da kadınlar kadın haklarından söz et­meye başladılar. Efendim kadın hakları, işte kadınlara hakları verilmi­yor, verilmesi gerekir, kadınlar erkeklerin egemenliği altında ezilmek­tedirler, sömürülmektedirler vs, vs batı ağzıyla batının sözlerini söy­lemeye çalışıyorlar. Halbuki İslâm kadını erkeğin riyasetinde bir hayata mahkûm ederken, İslâm kadına evinin efendisi olarak çocuk doğurma gibi bir görev yüklerken, çocuklarının eğiticisi olarak onu cennetle müjdeler­ken, kocasına, kocasının meşru dairedeki isteklerine itaati Allah’a ita­atle eş değerde tutarken aslında kadına en büyük değeri vermiştir. İslâm kadını çalışmaya mecbur tutmayarak, kadının tüm ekonomik gereksinimlerini kocaya yüklerken kadına en büyük hakkını vermiştir. Ama zavallı Müslümanlar, Müslümanlığın farkında olmadan, dinlerinin kendilerine verdiği değeri anlamadan hıristiyan ve yahudi şirk dünya­sının etkisi altında bir hayat yaşamaya yöneldikleri için İslâm’ın ka­dına tanıdığı hakların ötesinde sanki bu kâfirler yeni haklar bulacak­larmış gibi bir kavganın içine giriyorlar. Halbuki bizim dinimizde kadın ve erkek dünyanın iki ayrılmaz parçasıdır. Kadın da erkek de birbirlerini tamamlayan bir bütünün par-çasıdırlar. Kadın da erkek de Allah’ın yarattığı kullardır. Kadın da erkek de tanrı olamazlar. Şeytan da tanrı olamaz. Eğer kadınlar da erkekler de Allah’ın yarattığı kullar olarak Rablerinin kitabına dönerler, Rablerinin kendilerine verdiği haklara ve hayata razı olurlar, Rasulul-lah Efendimizin aile hayatını kendilerine örnek alabilirlerse o hayatta kadın da hakkını alacaktır, erkek de hakkını bulacaktır. Her iki cins tarafından tek tanrı, tek İlâh, tek Rab Allah kabul edilecek, her iki cins de aynı Rabbe boyun büküp, aynı İlâhın yasaları istikâmetinde biri diğerinin tanrılığı kulluğu altında ezilmeden, Allah’tan başka ha­yatta hiçbir varlık rubûbiyet makamında görülmeyecek, kadına ve er­keğe hakkını Allah verecek, kimse üzerine baskı kurmadan son de­rece âdil, son derece dengeli ve mutlu bir hayat yaşayacaklar. Bir de müşriklerin dişilere tapınışı, onları tanrılaştırmaları güç­süzlere tapınmaları anlamınadır. Güçsüzleri tanrılaştırıyorlar. Yâni müşrikler isterler ki tanrıları kendilerine etkin olmasın, kendilerine hâ­kim olmasın da kendileri o tanrılara hâkim olsunlar. İşte böyle kendile­rine, kendi arzularına boyun eğebilecek güçsüz, yumuşak varlıklardan seçerler tanrılarını. Yâni bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi şeh­vetlerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak istiyorlar. Çünkü bakıyoruz bu adamlar Allah’tan başka kendilerinin İlâhları olduklarını iddia ettikleri kimseleri de kendileri seçiyorlar. Seç­tiklerini istedikleri gibi yönlendirebileceklerini bildikleri için seçiyorlar. Seçtiklerine bizi şöyle şöyle idare ederseniz sizi seçeriz, değilse sizi seçmeyiz diyebildikleri için seçiyorlar. Bizden şunları şunları isteme­yeceksiniz! Bizi şu şu sorumluluklar altına almayacaksınız! Bizden namaz gibi, zekât gibi, tesettür gibi ağır sorumluluklar istemeyeceksi­niz! İçki gibi, kumar gibi, fâiz gibi, zina gibi bizim alışık olduğumuz şeyleri bizim için yasaklamayacaksınız! Bize lüks ve müreffeh bir ha­yat sağlayacaksınız! Biz ne istersek, nasıl bir hayata razıysak onu sağlayacaksınız! Eğer bize bizim istediğimiz kanunları çıkarır, bizim istediğimiz hayatı hazırlarsanız Rab olarak, İlâh olarak biz de sizleri seçeriz diyebildikleri için onları seçebiliyorlar. Onları yönlendirebile­cekleri, şartlandırabilecekleri için onları seçiyorlar. Allah’a bunu diyemeyecekleri için, Allah’ı istedikleri gibi şart-landıramayacakları için Allah’ı Rab kabul edemiyorlar. Her şeyi kendi arzularına ve kafalarına göre ayarlamak ve düzenlemek istedikleri için, yâni kendi kendilerine tapınmak istedikleri için, şehvetlerine ta­pınmak istedikleri için hayatlarından Allah’ı diskalifiye etmek istiyorlar. tamam İlâhlardan bir İlâh olarak Allah’ı da dinleyelim, meselâ hayatımızın ibâdet bölümünde, ama öteki bölümlerinde biraz nefes alabilmek için Allah’tan başkalarını da dinleyelim diyorlar. Halbuki bu şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama öteki bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki tevhid kişinin hayatının tümünde Allah’a teslim olmasıdır. Müşrikler güçsüzleri ya da dişileri putlaştırırlar. Lat, Menat, Uzza hep dişi ismidir. Bu şehvetperestler dişiyi, kadını putlaştırdıkları için her yerde dişi ararlar, bulamazlarsa oturdukları mekânlara kadın resimleri asarlar. Her şeyde, sevecekleri değer verecekleri her şeyde dişilik ararlar. Güneşi mi sevecekler, ona dişilik izafe ederler, yıldız­la-ra mı tapınacaklar, onlara dişilik hüviyeti kazandırırlar, melekleri mi tanrılaştıracaklar, onlara dişilik karakteri kazandırırlar. Ve böyle yapmakla onlar Allah’ı bırakarak her türlü hayırdan iliş­kisi kesilmiş, rahmetten uzaklaşmış inatçı şeytana tapmaktadırlar. Çünkü bunu onlara yaptıran şeytandır. Allah sever gibi kadınları se­venler, şehvetlerini Allah sevgisinin önüne geçirenler, hayatta şehevi arzularından başka bir şey düşünmeyenler elbette şeytanın kulu kö­lesi olacaklardır. Çünkü şeytanın insana yaklaşma yollarının en bü­yüğü şehvettir. Müşrikler şeytana ibâdet ederler, şeytana tapınırlar. Arkadaş­lar, ibâdet itaat demektir. İtaat etmek de bir varlığın arzularını yerine getirmek, tevâzu göstermek ve itiraz etmeksizin onun isteklerine bo­yun bükmek demektir. Bakın Şuarâ sûresinin 22. âyetinde Rabbimiz Firavunun İsrail oğullarını kendisine kul edindiğini anlatır. Yâni Fira­vun İsrail oğullarını zorla kendi arzularına itaat ettirerek onları kendi­sine kul edinmişti. Demek ki bir varlığın emirlerine itaat ona kulluk mânâsına gelmektedir. Yine Mâide sûresinin 60. âyetinde de yeryüzünün en şerli in­sanlarının tâğutlara kulluk edenler olduğunu anlatır. Allah’tan başka­larının emirlerine itaat ederek, Allah’tan başkalarının yasalarını uygu­layarak onlara kulluk yapanlar yeryüzünün en kötü varlıklarıdır bu-yuruluyor. Yâsîn sûresinde de şeytana kulluk şöyle anlatılıyor: “Ey insanoğulları! Ben size, şeytana ibâdet etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildir­medim mi? " (Yâsîn 60,61) Yâsîn sûresinin bu âyetinde de şeytana ibâdetten söz ediliyor. Rabbimiz diyor ki ey kullarım! Ben size şeytana ibâdet etmeyin de­memiş miydim? Peki acaba şeytana nasıl ibâdet edilir? Biz biliyoruz ki yery��zünde hiç kimse şeytana ibâdet etmez. Bütün insanlar tab’an fıtraten ondan nefret ederler. Ama anlıyoruz ki burada kastedilen ibâ­det, tapınma çok açıktır ki ona itaat demektir. Şeytana itaat etmek, onun sözünü dinlemek, fısıltılarına vesveselerine kulak vermek onun istediği şekilde hareket etmek ve gösterdiği yoldan gitmek demektir. Öyleyse şu okuduğum âyetlerin tümünde anlatılan ibâdet bu varlıklara secde etmek bu varlıklara namaz kılmak demek değil bu varlıkların arzularını yerine getirmek bu varlıkların emirlerini dinlemek, bu varlıkların belirledikleri yasalar çerçevesinde hayatı düzenlemek, bu varlıkları hayatta söz sahibi kabul etmek demektir. Eğer bir kimse Allah’tan başkalarını tanrılaştırır, Allah’tan baş­kalarını tanrı makamında görürse şirke düşmüştür. Allah’tan başkala­rını Allah makamına yükseltmek, onlara Allah’ın vermediği hakkı vere­rek onları tanrılaştırmak şirktir ve bunu yapanlar da, kendilerine bu tür şeylerin yapılmasına izin verenler de zalim ve müşriktirler. Meselâ her kim ki babasını çok seviyor ve onu tanrı makamında görüyor, Allah’ın arzularına ters düşen arzularını gerçekleştirme yoluna gidiyorsa o kişi müşriktir ve hem kendisine hem de babasına zulmetmiş demektir. Her kim ki karısını, anasını, hocasını, şeyhini, liderini çok seviyor, onları tanrı makamında görüyor, onların her arzusunu yerine getirmeden yana bir tavır sergiliyorsa hem kendisine hem de onlara zul-meden bir müşrik konumuna düşmüş demektir. Öyleyse sevgilerimiz Allah’a göre olmalıdır, nefretlerimiz, haklarımız hukuklarımız Allah’a göre ol­malıdır. Hayatı Allah’a göre değerlendirip Allah’ın istediği biçimde ya­şamalıyız. Her kim ki Allah’tan başka birilerini, kadınları, erkekleri, şey­tanı tanrı makamında görürse Allah ona lânet etmiştir. Tabi şeytan sadece cinlerden değildir. İnsanların da şeytanları vardır. İşte Firavun gibi insanları kendisine, kendi yasalarına kulluğa çağıran o insan şeytanlarına da o şeytanlara kulluk edenlere de Allah lânet etmiştir. Bakın bundan sonraki âyetinde o lânete uğramış şeytanların duru­munu anlatacak Rabbimiz:
118. “O şeytan ki Allah ona lânet etmiştir ve o da: “Elbette senin kullarından belli bir pay alacağım” dedi” Allah onu lânetlemiştir. Allah’ın lânetine uğramış, Allah’ın rah-metinden, hayırdan uzaklaştırılmış olan şeytanın ağzından onun in-sanlara oynayacağı oyunları anlatıyor Rabbimiz. Allah onu lânetleyip rahmetinden kovunca, o da Allah üzerine yemin ederek şöyle dedi: Muhakkak ki senin kullarından tespit edilmiş, bana ayrılmış, muayyen, bilinen, takdir edilmiş bir hisse bir nasip alacağım, kendime se-çeceğim, kendime edineceğim. Senin kullarından belli bir kesimi ken­dime kul köle edineceğim. Onların hayatlarından, zamanlarından, sa’ylerinden, enerjilerinden, mallarından, çocuklarından bir kısmını ken­dime edinip sahipleneceğim. Gerçekten bu şeytanın büyük bir iddiasıdır. Hadis ulemâsının, meselâ onlardan Katade’nin beyanıyla bu “Nasib-i Mefruz” insanların binde dokuz yüz doksan dokuzudur. İnsanların binde dokuz yüz dok­san dokuzuna sahipleneceğini söylüyor-du şeytan. Ve işte görüyoruz ki yığınlarla insanlar Allah tarafından yaratıldıkları halde, varlıklarını Allah’a borçlu oldukları ve Allah mülkünde bir hayat yaşadıkları halde Allah’ı bırakıp şeytana kulluk etmektedirler. Bakın şeytan sözlerine devam ederek insanlara karşı yapacaklarını şöylece anlatmaya de­vam ediyor:
119: “Onları mutlaka saptıracağım, onlara kuruntu kurduraca­ğım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim, Allah'ın yarattı­ğını değiştirmelerini emredeceğim. Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır.” Onları mutlaka haktan saptıracak, hidâyetten uzaklaştıracak, vesveseler vererek sana kulluktan koparacağım. Onları kuruntuların, ümniyelerin, boş şeylerin, ham hayallerin, tulü emellerin, dipsiz emel­lerin, sonsuz hedeflerin peşine takacağım. Allah düşmanı şeytan diyor ki onları kesinlikle saptıracağım. Yoldan çıkaracak, kitap ve sünnetten uzaklaştıracağım. Onları olma-dık ümniyelerin, kuruntuların peşine takacağım. Hedefler gösterece-ğim onlara. Bir hedefe ulaşınca, başka bir hedef, bir tepeyi aşınca başka bir tepe çıkaracağım onların karşısına. İnsanın önünde yaşayacağı hayatı cazip göstererek hayat içinde hayata sığmayacak hedefler gösterir. Şunları da alman lâzım, şunlara da sahip olman lâ­zım, şunlara da ulaşman lâzım, şu hedeflere de varman lâzım, şu te­peleri de aşman lâzım, şu şöhretlere, şu alkışlara da sahip olman lâ­zım diyerek bir ömre sığmayacak hedefler gösterir ve kişiyi Rabbine kulluktan uzaklaştırır. Dünya hayatını insanın gözünde biricik hedef gösterir ve âhireti, hesabı, kitabı unutturur. Tıpkı köylerdeki dolap beygirlerinin boynuna takılan veya kar-şısına asılan yeşil bir ot gibi in­sanın gözünün önünde dünyayı parlak ve cazip göstererek bir ömür boyu onun peşinde koşturur. İstikbal en-dişesiyle onu mahveder. Önünde yaşayacağın yılların var. Hayat için şunlar şunlar gereklidir diyerek istikbal endişesiyle âhireti unutturur dünyaya bağlayıverir onu. Alçak şeytan öyle diyor. İnsanları geçici zevk ve eğlencelerin peşine takacağım. Müzik gibi, oyun gibi, akvaryumun başında zaman öldürmek gibi, arabasının renginde elbise peşinde koşturmak gibi onları boş şeylerin peşine takacağım. Dünyayı hiç bitmeyecek, ölümü hiç gelmeyecekmiş gibi göstereceğim. Ya da onların önüne reklamlar vasıtasıyla öyle yeni teknolojik eşyalar ve malzemeler sunduracağım ki insanları bunların peşine ta-kıp geleceklerini takside bağlatacak ve bir ömür boyu bunların peşin-de koşturacağım. İnsanları âdeta eko­nomik insan yapıp ödeme, se-net, çek, borç dert peşinde sana kul­luktan koparıp, senin kitabına ve peygamberinin sünnetini tanımaya zaman bırakmayacağım. Böylece onlarda cennet arzusu da cehen­nem korkusu da bırakmayacağım. Bunları onların gündemlerinden çı­karıp sadece dünya düşünür hale getireceğim vs, vs. Ve yine onlara emredeceğim, vesveseler vereceğim de davarla­rın, koyun, keçi, deve ve sığır cinsinden olan hayvanların ku­laklarını yardırıp doğratacağım. Yâni sen demediğin halde, sen onlara böyle bir yasa koymadığın halde o hayvanların kimilerine helâl kimile­rine haram, kimilerine yenir kimilerine yenmez dedirteceğim. Senin kitabında belirlediğin haramhelâl yasalarını bozduracağım. Seni değil beni dinler hale getireceğim onları. Hayvanlarından kimilerini sana inat putlara adattıracağım. Şeytan egemenliği altında bir hayat yaşayan müşrik dünyanın insanları diyorlar ki şu hayvanları bizim dilediğimizden başkalarının yemesi yasaktır. Şu hayvanlara yaklaşmak yasaktır. Bunlara dokun­mak, bunları kullanmak, binmek, yaklaşmak, yemek, içmek yasaktır. Kendilerince, kendi zuumlarınca, kendi ümniyelerince, kendi zanla­rınca diyorlardı ki, bunları bizim dilediklerimizin dışında hiç kimse yi­yemez. Şu hayvanların sırtları, onların sırtlarındakiler haram kılındı. Şu hayvanların üzerine de onların kesimi esnasında Allah’ın adı anı­lamaz. Onlar kesilirken besmele çekilemez diyerek Allah’a iftira edi­yorlardı. Belki de şu anda yeryüzünde hayvan kesimini hoş görmeyen adlarına Vegetarian mı ne deniyor? Et yemezlerin yaptığı da bu man­tıksızlıktır işte. İftiradır bunlar Allah’a. Allah böyle bir şey demediği halde şeytanın telkinleriyle Allah adına koydukları bu kuralları Allah’a onaylattırmaya çalışıyorlardı. Şeytan egemenliğini kabul etmiş müşriklerin hayatında bu tür şeyler sayılamayacak kadar çoktur. Kendilerince yasa korlar, kendile­rince haram belirlerler, kendilerince yasaklar koyarlar, kendilerince iyi kötü belirlerler. Halbuki insanların böyle bir hakları yoktur. İnsanların haram helâl belirleme iyi kötü belirleme yetkileri kesinlikle yoktur. Bu hak ve yetki sadece Allah’a aittir. Bu yenir, bu yenmez. Bu içilir, bu içilmez. Bu haram, bu helâl. Bu iyi, bu kötü, bu giyilir, bu giyilmez, bu kullanılır, bu kullanılmaz deme hakkı sadece Allah’a aittir. Çünkü göklerin ve yerlerin yaratıcısı Odur. Göktekiler ve yerdekilerin tümü­nün sahibi ve mâliki O’dur. Mâlik Oysa mülkü üzerinde söz söyleme ve karar verme yetkisi de sadece O’na aittir. Kim ki Allah’ın mülkü üzerinde Allah demediği halde bu haramdır, bu helâldir diyerek hü­küm vermeye kalkışırsa o Allah’a iftira ediyor ve şeytana kulluk ediyor demektir. İftirasının cezasını da cehennemde Rabbimiz verecektir ona. Kendi varlıkları, kendi yaratılışları üzerinde bile yetkileri, ege­menlik hakları olmayan bu insanlar nasıl oluyor da birbirlerine ege­menlik iddiasında bulunarak Allah demediği halde haram helâl sınır­ları belirlemeye kalkışıyorlar? Bunu anlamak gerçekten mümkün de­ğildir. Yine müşrikler En’âm sûresinde anlatıldığına göre şeytanın ves­veseleriyle diyorlar ki şu hayvanların karınlarında olanlar sadece erkeklerimize mahsus olup kadınlarımıza yasaktır. Eğer hayvanların karınlarında olan yavrular sağ doğacak olurlarsa bu kadınlarımıza ya­saktır, yok eğer bu yavrular ölü doğacak olurlarsa o zaman kadınları­mız da erkeklerimiz de birlikte ondan istifade edebilirler. Toplumda egemen konumda olanlar diledikleri gibi hükmediyorlar. Görüyor mu­sunuz erkeklerin egemenliğini? Görüyor musunuz güçlülerin egemen­liğini? Bu hayvanlar toplumun bir kısmına helâl, ama bir kısmına ha­ram. Güçlülere, egemen olanlara helâl ama zayıf gördükleri kadınlara haram. Müşrik toplumların görüntüsüdür bu. Eğer toplumda egemen güçler erkeklerse yasayı kendi lehlerinde belirliyorlar. Yok eğer ka­dınlarsa bu sefer de onlar kendi lehlerine yasa koyuyorlar. Eğer top­lumda egemen güçler hırsızlarsa bu sefer de yasa onların lehine işle­yecektir. Homoseksüeller egemense ya-sa onların lehine işleyecektir. Şeytana kulluk eden toplumların vazgeçilmez hayatıdır bu. İşte görüyoruz her gün ve her gece büyük şeytanla el ele ver­mişler, çeşit, çeşit haram ve helâller belirlemeye çalışıyorlar. Şunlar yenir bunlar yenmez! Şunlar giyilir bunlar giyilmemelidir! Şunlar içilir bunların modası geçmiştir! Bu devirde şöyle yaşanır böyle yaşanmaz! Şunlarsız olmaz! Bunlarsız hayat çekilmez! Şurada okunur burada okunmaz! Şöyle kazanılır böyle harcanmaz! Şu meslekler seçilir! İn­sanlar şöyle yönetilir, bu devirde bu tür bir yönetim olmaz! Yönetime şunlar şunlar esas alınır bunlar, bunlar alınmaz! Hukukun temel dina­mikleri şunlardır, bunlar hukuk yönünden kabul edilmez! Eğitimin il­keleri şunlardır, bunların modası geçmiştir gibi gece gündüz insanlara vahiyde bulunarak insanları Allah ilkelerinden uzaklaştırmak istemek­tedirler. Tüm dertleri budur adamların. İnsanları Allah’a kulluktan ko­parıp kendi yasalarına, kendi hevâ ve heveslerine kul köle edinmek. Onlara emredeceğim ve yaratılışı, senin yaratışını, senin fıtra­tını değiştirteceğim. Senin kılık kıyafet yasana müdahale edip kadın­ları soyup soğana çevireceğim. Kadını erkek, erkeği kadın yerine koyduracağım. Kadınlara erkek, erkeklere de kadın rolünü oynataca­ğım. Hıristiyan dünyada olduğu gibi kadınlara çocuk doğurmayı terk ettirerek analık fıtratlarını, analık fonksiyonlarını değiştireceğim. Ka­dınları yaratılış gâyesinden uzaklaştırıp erkeklerin cinsel arzularını tat-minde kullanılan bir araç haline getireceğim. Erkek ve kadınların yaratılışlarını bozduracağım. Estetik ameliyatlarla senin yaratışını bozduracağım. Kadınlara kaşlarını yoldurarak, suratlarını boyattıra­rak, cinsiyetlerini değiştirerek, erkeklere sakallarını, bıyıklarını kestire­rek senin yaratışlarını bozduracağım. Moda dedirteceğim, sanat dedirteceğim, Medeniyet dedirtece­ğim, toplum dedirteceğim, âdetler dedirteceğim, devrimler dedirtece­ğim ve en sonunda senin emrini çiğneyerek onları hayasızlaştıraca­ğım. Bir dönem onlar yaşadıkları gibi inanmaya, yaşadıkları gibi dü­şünmeye başlayınca imanlarını, itikadlarını da kaybettirip cehenneme yuvarlanmaya lâyık bir toplum haline getireceğim onları. Böyle bir milletin gideceği yer elbette uydukları, tabi oldukları, adım adım ken­disini takip ettikleri şeytanın gideceği yerdir. Alçak maalesef ebedî yurduna pek çok müşteri buldu. Orada kendisine arkadaşlık edecek, yalnızlığını giderecek pek çok avene buldu kendisine. Evet harama helâl, helâle haram dedirteceğim. İyiye kötü, kö­tüye iyi dedirteceğim. Pislere temiz, temizlere pis dedirteceğim. İyiyi, güzeli, temizi, helâli bıraktırıp kötülerin, pislerin haramların peşine ta­kacağım onları. Suyu kötü, içkiyi güzel göstereceğim. Ticareti kötü, fâizi iyi göstereceğim. Nikâhı kötü, zinayı iyi göstereceğim. Fahişeyi yıldız, namusluyu suçlu göstereceğim. Çıplaklığı iyi, tesettürü kötü göstereceğim. Kâfirliği, küfrü, şirki iyi, Müslümanlığı kötü gösterece­ğim. Sana kulluğu kötü, putlara kulluğu iyi göstereceğim. Senin ya­salarını kötü, insanların yasalarını iyi göstereceğim. Onlara fıtratı, yaratılışı değiştirteceğim. Her şeyin fonksiyo­nu-nu bozdurup değiştirteceğim. Ananın fonksiyonunu, babanın fonk­si-yonunu, hanımın fonksiyonunu, üzümün fonksiyonunu, gecenin fonksiyonunu, gündüzün fonksiyonunu değiştirteceğim. İşte bu âyet­ten anlıyoruz ki şeytan bize etkili oluyor da biz gecenin fonksiyonunu değiştiriyoruz, gündüzün fonksiyonunu değiştiriyoruz, Kur’an’ın fonk­si-yonunu, sünnetin fonksiyonunu annenin fonksiyonunu, babanın fonksiyonunu değiştiriyoruz. Paranın fonksiyonunu, altının gümüşün fonksiyonunu, taşın fonksiyonunu değiştiriyoruz onu meyhane yapı­mında kullanıyoruz. Dilin fonksiyonu, gözün fonksiyonunu, üzümün fonksiyonunu değiştiriyorlar insanlar da şarap yapmak üzere kullanı­yorlar. Bunlar hep şeytandandır ve yaratılış gâyesinin dışına çıkma­dır. İşte şu anda da Allah’ın dinlenmek için yarattığı geceyi şeytanın fıtratı ve fonksiyonları bozdurması sebebiyle bakın derste kullanıyo­ruz. Rabbimiz güneşi söndürüp yatın! dinlenmeye çekilin! buyurduğu halde biz sahte güneşlerimizi yakıp Ona inat ayaktayız. Evet şeytan böyle böyle yapacağım diyor ama şunu da hiçbir zaman unutmayalım ki bu alçağın hiçbir zaman kullar üzerinde her­hangi bir otoritesi, herhangi bir yaptırım gücü de yoktur. Çünkü Sâd sûresinde Cenâb-ı Hak şeytanın şöyle de dediğini bize duyurur: “Ben onların hepsini saptıracağım, ama Halis Mü­minler müstesna” Eğer halis müminseler ben onlara hiçbir şey yapamayacağım. Öyleyse biz şeytanın iğvalarına, hilelerine karşı halis mümin olmaya, yâni katışıksız vahiy mü'mini, Kur’an ve sünnet mü'mini olmaya çalı­şacağız. Babamızdan böyle gördük diye değil, hocamızdan böyle duyduk diye değil. Allah ve Resûlü böyle dedi, kitap ve sünnet böyle istedi diye. O zaman şeytan bize bir şey yapamayacak. Allah’a ina­nan, Allah’la yol bulmaya çalışan, sürekli Allah’ın kitabı ve peygambe­rinin sünnetiyle beraber olan, vahye sarılan, hayatını vahiyle düzen­lemeye çalışan Allah’ın muttaki ve salih kulları üzerinde onun da ave­nelerinin de hiç bir etkisi ve yetkisi yoktur. Bu yüzden de onu ve ave­nesini bir şeymiş gibi gözlerimizde büyütmemize ve onlardan kork­mamıza da gerek yoktur. Şurası bir gerçek ki şeytan ve avenesinden korkan onları bir şey zanneden Müslümanlar onlarla savaşı göze alamazlar. Allah korusun o zaman Müslümanlar şeytan ve şeytani güçlerle savaş kapasitelerini kaybederler. Kim Allah’ı bırakıp ta şeytanı dost edinirse, kim Allah’ın velâye­tini terk eder de şeytanın velâyeti altına girer, şeytanın kendisi adına aldığı kararları uygulama yoluna girerse muhakkak ki apaçık bir zararın, bir kaybın, bir hüsranın içine düşmüş, dünyasını da âhiretini de kaybetmiştir. Allah çağrısını bırakıp şeytan dâvetine icabet eden­ler, Allah’ın hayat programından yüz çevirip şeytan kaynaklı bir hayat yaşayanlar dünyada rezil bir hayatın adamı oldukları gibi, âhirette de cenneti kaybetmiş kimselerdir. Çünkü:
120. “Şeytan onlara vaadediyor, onları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için va’dde bulunuyor.” Şeytan onlara vaadediyor. Şeytan onları olur olmaz şeylere çağı­rıyor. Onları olmadık kuruntulara çağırıyor. Sapıklık yollarını süs­leyerek onlara tozpembe gösteriyor. Süslediği bâtıl yollarla, sapık yollarla onların başarıya ulaşacaklarını, zenginliğe ulaşacaklarını, kısa yoldan köşeyi döneceklerini, ekonomik ve siyasal güce ulaşa­cakla-rını, cennete ulaşacaklarını vaadediyor. Bütün bunlara ancak şu yollarla ulaşabilirsiniz diyerek kendi yollarını süsleyip gösteriyor. Veya kimilerine de Allah da yoktur, cennet de yoktur, öldükten sonra dirime de, hesap kitap da yoktur diyerek vaadlerde bulunur. Ama: O melun şeytan onlara gururdan başka bir şey vaâdetmez. Sa­dece aldatır onları o hain. Şeytanın vesveselerine kapılanlar sa­de-ce aldanmaktadırlar. Şeytandan ve onun aldatmalarından korun­ma-nın yolu Allah’ı tanımaktan, Allah’ın kitabını tanımaktan ve o ki­tapta Rabbimizin tanıttığı gibi şeytanı tanımaktan geçer. Allah’ı tanı­mayan, Allah’ın kitabını tanımayan şeytanı da, onun vesveselerini ve aldatma yollarını da tanıyamaz. Şeytanı tanımayan ondan koruna­maz. Öyley-se Allah’ın kitabını tanıyalım, Allah’ın kitabından şeytanı tanıyalım ve onun vartalarına düşmemeye çalışalım inşallah. Unut­mayalım ki:
121. “İşte onların varacağı yer cehennemdir. Oradan, kaçacak yer de bulamayacaklardır.” Şeytanın ayartıp yoldan çıkardıklarının tamamı cehenneme gi­decektir. Oradan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır. Alça­ğın derdi de buydu zaten. O ebedî kalacağı müebbet azap mahallinde kendisine dostlar arıyordu. Cehennemde kendisine arkadaş olabile­cek avene topluyordu hain.
122. “İnanıp yararlı işler yapanları, Allah'ın gerçek bir sözü ola­rak, içinde temelli ve ebedî kalacakları, içinde ırmaklar akan cennet­lere koyacağız. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?” İman edip salih ameller işleyenlere gelince, şeytana ve şeytan yollarına muhalefet ederek, Allah’a iman eden, Allah’tan gelen hayat programına iman eden ve bu imanlarını da salih amellerle hayatla­rında görüntüleyen, hayatlarını imanlarıyla düzenleyen, iman kaynaklı bir hayat yaşayan mü’minlere gelince biz onları zeminlerinden süt ır­makları, bal ırmakları, su ve şarap ırmakları akıp giden cennetlere ko­yacağız ve üstelik de hiçbir zaman kaybetmemek üzere ebediyen onlar orada yaşayıp gideceklerdir. Ebediyen cenneti kuşanacaklar, hiç zeval bulmayacak nîmetleri kucaklayacaklardır onlar. Evet işte Allah’ın vaâdettikleri ve işte şeytanın vaâdettikleri. İşte Allah’a kulluğun neticesi ve işte şeytana kulluğun sonucu. Şeytan vaadediyor, vaadinde durmuyor, vaadinde yalancı çıkıyor, Allah vaa-dediyor vaadinde sâdık çıkıyor. Allah’ın va’dinin sonunda cennet, şeytanın vaadinin neticesinde cehennem çıkıyor. Buyurun hangi so­nucu istiyorsanız o yolu seçin. Cenneti istiyorsanız Allah yolunu, Al­lah’a kulluk yolunu, cehennemi istiyorsanız şeytan yollarını tercih edin. Siz bilirsiniz, her ikisini de tercih sizin elinizdedir ve tercihinizin âkıbetine katlanmak zorunda kalacaksınız.
123. “Bu, sizin kuruntularınıza ve kitab ehlinin kuruntularına göre değildir. Kim fenalık yaparsa cezasını görür, kendisine Allah'tan başka ne dost ve ne de yardımcı bulur.” Yahudiler diyorlar ki biz Mûsâ (as) nın yolundayız, biz cen-netli­ğiz, hıristiyanlar diyorlar ki biz Îsâ (as) nın yolundayız ve cennet­liğiz, Müslümanlar da diyorlar ki biz Muhammed (as) in yolundayız ve cennetliğiz. Hayır hayır bu iş ne sizin kuruntularınıza, arzularınıza, te-mennilerinize göredir, ne de ehl-i kitabın kuruntularıyladır. Evet bu iş ne sizin kuruntularınıza, ne de ehl-i kitabın kuruntularına göre de­ğil-dir. Kim bir günah işlerse mutlaka cezasını görecektir. Kendisine Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulunamaz. Dost bil­dik-lerinizin işi bitmiştir, yardım edecek dediklerinizle aranıza engeller konulmuştur artık. Gerek yahudi, gerek hıristiyan gerekse Müslüman kim bir gü­nah işlerse, kim şirke düşerse ya dünyada, ya âhirette, ya da her iki âlemde de mutlaka onun cezasını görür. Ve kendisine Allah berisinde, Allah’tan başka ne bir velî bulabi­lir ne de bir yardımcı.
124. “Erkek veya kadın, mü'min olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez.” Ama kadın ve erkek kim olursa olsun mü’min olarak, Allah’a ve Allah’tan gelenlere Allah’ın istediği biçimde iman etmiş olarak salih amel işlerse, yâni imanını sadece iddia planında bırakmayarak salih amellerle ispat ederse, iman kaynaklı bir hayat yaşarsa, fıtratına ya­raşır amellere yönelir Allah’ın istediği hayatı yaşarsa işte onlar cen­nete girecekler ve kıl kadar kendilerine bir haksızlık yapılmayacaktır. Kıl kadar bile olsa yaptıkları boşa gitmeyecek, kendilerine asla zul­medilmeyecektir. İşte Allah’ın değerlendirmesi. Az evvel ehl-i kitabın değerlen-dirmesinden söz edilmişti. Onların değerlendirmeleri, değer yargıları kuruntudan, boş hayalden başka bir şey değildir. Bakın cennetin sahibinin değerlendirmesine göre ister kadın olsun, ister erkek, değil mi ki bir kişi Müslüman, değil mi ki bir kişi imanından kaynaklanan salih ameller işliyor ve Allah’ın gösterdiği bir hayatı yaşıyor, Rasulullah’ın örneklediği bir hayatı yaşıyor o mutlaka cennete gide­cektir. Ona en ufak bir haksızlık yapılmayacaktır. İşte kadına hak vermek budur, işte erkeğe hak vermek budur. Kadını ve erkeği Allah’a Allah’ın istediği imandan, Allah’a Allah’ın istediği kulluktan, Allah’ın istediği hayattan uzaklaştırdınız mı, cennet yolundan koparıp cehen­neme abone yaptınız mı onlara hak vermiş değil, en meşru haklarını ellerinden almış ve onara hayatta en büyük zulmü işlemiş olursunuz. Öyle değil mi? Onları ebedî cehenneme gönderdikten sonra ne hak vereceksiniz de dünyada?
125. “İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim edip, hakka yöne­len İbrahim'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrahim'i dost edinmişti.” Kendini Allah’a teslim edip Müslüman olan, yüzünü Allah’a dön­dürüp teslim olan ve de hanif olarak İbrahim’in dinine tabi olan kimseden daha güzel dinli, daha güzel din sahibi var mı? Aklı işin içine karıştırmadan Allah’ın arzularına, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet eden, bozulmamış bir fıtratla Allah’a kulluğu yönelen İbrahim’in yoluna giren bir kişiden daha doğru yolda olan kim vardır. Yâni Müs-lümanın dininden daha güzel din, Müslümanın hayat programın­dan daha güzel hayat programı, Müslümanın yolundan daha güzel yol var mı? Müslümanın yaşantısından daha güzel bir yaşantı var mı? Tüm varlıkların efendisi olarak Allah’a kulluk şerefine ermiş bir Müslümanın şahsiyetinden daha güzel şahsiyet var mı? Böyle bir müslümanın hayatından daha güzel, daha nezih bir hayat var mı? Her kim ki yüzünü Allah’a çevirip teslim eder, Allah için yüzünü lekeden salim tutar, nefsini şirkten temizleyerek ihlâs ve samimiyetle Allah’a yönelirse. Yâni yüz aklığı ve alın temizliği içinde Allah’a yöne­lirse. Peki yüz aklığı ve alın temizliği ne demek? Yüz aklığı ve alın te-mizliği kişinin içinin ve dışının, niyetinin ve amelinin temizliği de­mektir. Niyet temiz olacak, amel de temiz olacak. Bunlardan birisinin bozukluğu neticenin bozukluğu anlamına gelecektir. Meselâ amel gü­zel bir amel, ama niyet Allah için değilse, ya da niyet Allah için ama amel sünnette yeri olmayan bir amelse yine netice bozuk olacaktır. Yâni her kim ki içiyle, dışıyla Allah’a yönelir, yâni tüm hayatını Allah’a teslim ederse, Allah için hayat yaşamayı kendisine temel prensip bilir, hayatının tümünde Allah’ın kulu olmaya karar verirse, iradesini Allah’a eslim ederek Allah’ın seçimini kendisi için seçim ka­bul eder, yâni hayatının tümünde Müslüman olursa. "Ve de bu halinde muhsin olursa." Yâni hayatının tümünde Allah’ı görmediği halde onu görüyor­muşçasına Allah’ın huzurunda olduğunun şuurunda bulunursa, her anının Allah’ın kontrolü altında olduğunu bilir ve böylece yaptıklarını Allah için yapar ve Allah’a lâyık olarak yaparsa böyle bir hayat ya­şar-sa, Allah kontrolünde olduğunun bilincine ererse ve de: Bir de Hanif olan İbrahim’in milletine, Allah’ın kendisine dost edindiği İbrahim’in dinine, İbrahim’in yoluna, Hanif olarak tabi olursa işte en doğru yolda olan, en güzel dinli olan odur. O Allah İbrahim’i halil, dost edinmiştir. Allah’ın dostu olan, Allah’ın sevgisine, rahmetine hak kazanmış olan İbrahim (as) in dininde, yolunda olan, onun yoluna tabi olup Müslüman olan, tıpkı İbrahim (a.s) gibi gecesinde, gündü­zünde Allah’a teslim olan, yâni Müslüman olan ve bu Müslümanlığını da teslimiyetini de muhsince, Allah’ı görüyormuşçasına kulluğuyla sürdüren, iradesini, aklını, fikrini, kalbini, işini, aşını tüm varlığını Al­lah’a teslim eden, Allah’ın zatına teslim eden, Allah’ın varlığına kendi­sini bağımlı kılan, Allah’ın seçimini kendisi için seçim bilen kimseden daha güzel bir din sahibi olabilir mi? Evet, Rabbimiz İbrahim aleyhisselâmı kendisine Halil edinmiştir. Bu konunun gündemi bana Riyazus Salihîn’de rivayet edilen peygamber efendimizin bir hadsini hatırlattı. Bakın hadislerinde Resûl aleyhisselâm buyurur ki; “Kişi dostunun dinindedir. Öyleyse sizden bi-riniz dost edineceği kimseye dikkat etsin” Yani kiminle dost olduğunuza, kiminle dostluk kurduğunuza bir bakıverin, bir nezaret ediverin. Bu “Halil” kelimesinden dolayı İbrahim aleyhisselâmı hatırlamamak mümkün değildir. Halil mi, önce İbrahim aleyhisselâm akla gelir. Kim halîl ittihaz edinmiş onu? Allah. Allah’ın Halil ittihaz edindiği İbrahim aleyhisselâmı düşüneceksiniz. O zaman söyleyin, kendi kendinize söyleyin, hiç kimse yokken aynada kendi kendinize bakarak söyleyin, utanmadan, başınızı önünüze eğmeyerek söyleyin, mertçe söyleyin, hatanızı, yanlışınızı bilerek söyleyin, siz kimin dini üzeresiniz? En çok sevdiğiniz, darıltmaya kıyamadığınız, ayrılığına dayanamadığınız, üzerim diye titrediğiniz, tüm gayretinizi kendisini memnun etmeye teksif ettiğiniz halîliniz, dostunuz kim sizin? Yâni Allah’ın peygamberi bu manada size halil olmaya, dost olmaya yeterli değil miydi de başka dostlar edindiniz? Bacanağınız, enişteniz, damadınız, amca oğlunuz, müşteriniz, satıcınız, dost adam, can adam, baba adam dediğiniz insanlar mı? Dikkat edin, bilesiniz ki siz onların dini üzeresiniz. Söyleyin, sizin dininizle onlarınki aynı şeyler mi? Kim sizin halîliniz? Kimin dini üzeresiniz? Hakaret etmek için din anlatılmayacağını biliyorum. Ama siz o dostunuz gibi namaz kılıyorsunuz değil mi? O cami meraklısı olmadığı için siz de gitmemeye başladınız değil mi? Yâni namazda bile öyle değil mi? Sadece namaz, abdest değil, biliyorsunuz din, bir hayat programıdır. Peki siz giyim kuşam konusunda kime benziyorsunuz? Kim gibi davranıyorsunuz? Kiminle berabersiniz? Yeme içme konusunda kimi dost edinmişsiniz? Veya kendinizin, çocuklarınızın, hanımlarınızın eğitimi konusunda kimin peşi sıra gitmeye çalışıyorsunuz? Yâni eğer insanlar dostlarının, dost bildiklerinin dini üzereyse, eşya anlayışları, kazanma harcama anlayışları, ihtiyaç anlayışı, dert ve sıkıntı anlayışı, şifa ve arama anlayışı hepsi o dostunun mantığına göre olacaksa, peki o zaman siz kimi, kimleri dost edindiniz? Kime benzemeye, kimi örnek almaya çalışıyorsunuz? Bir bakıverin bakalım diyor efendimiz. Çünkü yarın bu konuda hesaba çekileceksiniz. Hani; “arkadaşını söyle, sana senin kim olduğunu söyleyeyim” diye bir söz vardır. Ben bu sözü buradan kaynaklanır anlamıyla kabul ediyorum. Öyle değil mi? Yâni insanlar arkadaşları gibi değiller mi? Peki ama benzemiyorlarsa? O namazsız, o ibadetsiz, o içkiden, o kumardan, o zinadan yanaysa o zaman neden senin arkadaşındır o? Ha, dini duyurmaya müşteri kabul ettiğin, bu anlamda dost bilip eğitmeye çalıştığın, kurtuluşunu kendine dert edindiğin birisiyse o zaman ona diyeceğim yoktur. Elbette o güzel olacaktır. İşte bu konuyu İbrahim aleyhisselâm şahsında düşünüyoruz. İbrahim Allah’ın halîlidir. İşte bizler de kendimize halîl ittihaz ettiklerimize dikkat etmek zorundayız. Kimler çıktı dost olarak karşımıza? Ye-mekte cömert olanlar. Peki onlar bir gün bu konuda cömertlikten vaz geçseler, siz de onları dost edinmekten vaz mı geçeceksiniz? Yoksa ikramlarını mı seviyordunuz? Adamın çevresi çok geniş, ne zaman işim düşse anında hallediveriyor diye mi seviyordunuz? O zaman de-mek adamın kendini sevmiyorsunuz, çevresini seviyorsunuz. Hani öyle bir hikâye anlatılır. Bir beldede bir hapis hane müdürü varmış. Çarşıda, pazarda dolaşırken, aman ağam, lütfen paşam, lütfen buyurmaz mıydınız, bir yemek yeseydik? Acaba şunu hediye kabul buyurur muydunuz? Sen başkasın be müdürüm, aslın da seninle iş ortağı olmaya, seninle iş kurmaya, seninle yola gitmeye, seninle şunu şunu yapmaya can atardım gibi adama neler neler söylerlermiş. Adam bıkmış usanmış, onlara bu durumu en güzel anlatmanın yolu diye kafa yormuş, yöntem geliştirmiş. Bir gün kafası Allah bullak bir e-dayla, iki yanına bakmaz bir tavırla dalgın ve üzgün yürüyormuş. Görenler sormuşlar; “aman efendim, aman müdürüm ne bu hal?” O da; “sormayın be dostlar, işten attılar, çok kötü bir durumdayım, ne yapacağımı bilmiyorum!” Ah, eyvah, tuh diyenler olmuş. Ama arkasından gelen cümleler daha enteresan. “Ah efendim, dün olsaydı, ah ne kadar güzel olurdu? Bir adam arıyordum, ama daha dün buldum! Yâni iki gün önce olsaydı tam size ihtiyacımız vardı, ama maalesef o şubeyi kapattım, imkân kalmadı” diye insanlar ona ihtiyaçlarının olmadığını, zaten müdür değilsen bize yaramazsın demeyi alnının ortasına vurmuşlar, ama o da; “peki siz bilirsiniz demiş ve hayatına devam et-miş. Ne haber, yoksa sizin dostlarınız ve dostluklarınız da böyle mi? Allah için bir düşünün ve hükmü siz kendiniz verin.
126. “Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ın­dır. Allah her şeyi kuşatır.” Göklerde ve yerde ne vara hepsi Allah’ındır. Mülkün sahibi Al­lah’tır. Mülkün sahibi Allah’sa, mülke mâlik olan o ise elbette o mülk konusunda söz sahibi de o olacaktır. Mâlik o ise elbette kulluk edil­meye lâyık olan da o olacaktır. Hayatın sahibi o ise elbette hayatın karışıcısı, hayatın program yapıcısı da o olmalıdır. Mâlik Allah’sa Rab da, İlâh da o olmalıdır. O her şeyi kuşatmıştır. Öyleyse ey Allah’a tes­lim olmayanlar, ey Allah’a kulluktan kaçarak nefislerine, şehvetlerine tâğutlarına, şeytanlara kulluk yapmaya, onlara teslim olmaya çalı­şanlar, çıkın çıkabilirseniz Allah’ın mülkünden? İşte cennete gidişin yolu, cennete gidişin pasaportu budur. İşte cennetin sahibinin hükmü, değerlendirmesi budur. İşte böylece ina­nan, böylece Allah’a teslim olan ve böylece ihsan içinde bir kulluk ya­şayan kimselere Müslüman denir ve bu dine de İslâm denir. Ve işte cennete kesinlikle girecek olanlar da bunlardır, bunlardan başkaları asla değildir. İşte cennete gidecek olanların temel özellikleri budur. Allah’a Allah’ın istediği iman, Allah’a Allah’ın istediği teslimiyet, Allah’a Al­lah’ın istediği salih amel, İbrahim’in yoluna, İbrahim’in dinine girmek. Bir kimse istediği kadar ben Mûsâ (as) nın yolundayım, ben Mûsâ (a.s)’a iman etmişim, ben Îsâ (a.s)’a iman ettim, Îsâ (as) nın yolunda­yım veya ben Muhammed (a.s)’a inanmışım, ben Muhammed (as) in yolundayım desin, istediği kadar bu peygamberlere inandığını iddia etsin değil mi ki o kimse İbrahim (as) in pratikte uyguladığı ve İbrahim dininin temelleri üzerine gelmiş son elçi Muhammed (as) in yaşadığı bir hayatı kabul etmedikçe, Muhammed (as) in örnekliğinde bir Müs­lümanlık yaşamadıkça o dünyada da kaybedecektir âhirette kaybe­denlerden olacaktır. Ama şu anda Rasulullah Efendimizin pratikte uy­guladığı bir dini, bir hayatı yaşarsa o kişi mutlaka cennete gidecektir. Demek ki cennete gidecek olanların Allah’a tümüyle teslim ol­maları yâni Müslüman olmaları ve de Allah Resûlünün pratikte gös­terdiği bir salih ameli gerçekleştirmeleri gerekecektir. Bunun başka yolu yoktur. Kitap ve sünnete teslim olup sürekli bunlarla kendisini kontrol eden kişiler ancak cennete gideceklerdir. Vahye teslim olup vahiy rehberliğinde bir hayat yaşayanların hakkıdır cennet. Yâni Allah diyor ki cennete Müslüman olanlar girecektir. Biz inanıyoruz ki Hz. Mûsâ dö­nemindeki yahudiler de Müslümandı ve onlar da gireceklerdir bu cen­nete. Hz. Musa aleyhisselâma iman eden, ona gönderilen kitaba iman eden ve onlar rehberliğinde bir hayat yaşayanlar cennete gideceklerdir. Ve yine inanıyoruz ki Hz. Îsâ dönemindeki Hz. Îsâ’ya ve ona gönderilen İncil’e inanan hıristiyanlar da Müslümandı ve onlar da cen-nete gireceklerdir. Ve yine Hz. Muhammed (a.s)’a ve onun şah­sında tüm insanlığı kıyamete kadar hidâyete ulaştırmak üzere inen Kur’an’a inanan ve onunla amel eden, onun istediği şekilde bir hayat yaşayan ve onun gösterdiği yoldan giden Müslümanlar da cennete gi­receklerdir. Cennete gidebilmenin temel şartı budur. Allah’a iman, Allah’ın hayata karıştığına iman ve bu imanın gereği olarak Allah’ın gönderdiği kitaplara ve peygamberlere iman ederek onlar rehberliğinde yaşanacak bir hayatın neticesidir cennet. Sadece salt bir iman iddiasının neticesi ola-rak Allah kimseye cennet vermiyor. Ama bu kitabı tahrif eden, bozan veya bu kitaptan habersiz yaşayan, ona karşı nötr davranan, böyle bir kitap yeryüzüne ha gel­miş ha gelmemiş fark etmez yaşayan veya bu âyetlerin gösterdiği yolun dışında hareket edenler de cehenneme gideceklerdir diyoruz. İşte bu âyetler grubunun bize anlattığı budur.
127. “Ey Muhammed! Kadınlar hakkında senden fetva isterler, de ki: “Onlar hakkında fetvayı size Allah veriyor: Bu fetva, kendilerine yazılan şeyi vermediğiniz ve kendileriyle evlenmeyi arzuladığınız ye­tim kadınlara ve bir de zavallı çocuklara ve yetimlere doğrulukla bak­manız hususunda Kitapta size okunandır. “Ne iyilik yaparsanız Allah onu şüphesiz bilir.” Burada Rasulullah Efendimize kadınlar hakkında sorulan bir soru gündeme geliyor. Rabbimiz buyuruyor ki peygamberim, kadın-larla alâkalı sana soru soruyorlar. Kadınlarla alâkalı senden fetva isti­yorlar, bilgi istiyorlar. İçinde bulundukları bir müşkili halletmek isti-yorlar. De ki, onlara dair fetvayı size Allah veriyor. O kadınlar hak­kın-da Allah size fetva veriyor. Ve kendileri hakkında Allah’ın size yaz­dığı, Allah’ın size belirlediği, farz kıldığı haklarını vermediğiniz, mehirlerini vermeden kendinize nikâhlamayı istediğiniz yetim kızlar hakkındaki fetvayı Rabbiniz size böylece okuyor. Ve bir de zayıf bırakılan, zayıflaştırılan mus’taz’af çocuklar hakkında da Rabbiniz size fetva veriyor. Yetimler hakkında da adâleti hâkim kılmanız, adâleti gerçekleştirmeniz, adâletle hüküm vermeniz konusunda Allah kitapta yazılanı size yasa olarak belirliyor. Ve unut­mayın ki hayırdan ne yapmışsanız Allah onu bilmektedir. Müslümanlar kadınlar konusunda Rasulullah Efendimize so-rular soruyorlardı. Daha önce bir zulüm ortamında yaşamış, güçlünün her zaman haklı, güçsüzlerin de haksız sayıldığı, güçlülerin güçsüzle­rin haklarını gasbettikleri bir zulüm ortamından, kadınların, yetimlerin, çocukların hiçbir siyasal haklarının bulunmadığı bir şirk ortamından kurtulup tamamen Allah egemenliğinde âdil bir İslâm ortamına göç eden Müslümanlar artık her şeylerini İslâm’la sorgulamaya, yargıla­maya başladılar. Önceki hayatlarına ilişkin her konuda gelip Rasu-lullah Efendimize sorular soruyorlardı. Ey Allah’ın Resûlü biz ön­ceden şöyle biliyor, şöyle uyguluyorduk. Şimdi Allah ve Resûlüne tes­lim olmuş Müslümanlar olarak şimdi nasıl yapacağız? Nasıl davrana­cağız? Allah bu konuda neden razıdır? Nasıl davranmamızı istiyor­sun? gibi gelip sorular soruyorlar ve işte Rabbimiz de onların bu so­rularına binaen yasa belirliyordu. Kadınlar hakkında, yetim kız ve erkek çocukları hakkında Al­lah size fetva veriyor. Sûrenin başından itibaren Rabbimiz bize bu ko­nuyu anlatmıştır. Eğer yetim kızlar konusunda adâletli davranama-yacağınızdan, onlara, onların hakkı olan mehirlerini âdil bir şekilde veremeyeceğinizden, onların hukukuna riâyet edemeyeceğinizden korkarsanız size helâl olan öteki kadınlardan ikişer, üçer, dörder ev­lenin buyurmuştu. Sonra o âyetlerden sonraki kesimde yine Rabbimiz mîrası konu edinen âyetlerinde de erkek olsun, kadın olsun, çocuk ol­sun, yetim olsun herkesin mîrastan belli bir payı olduğunu ve herkese payının adâletle verilmesi gerektiğini anlatmıştı. İşte burada da o âyetlerin fetvası gündeme getiriliyor. Evet gerek bundan önce Rabbimizin bu konuda verdiği hükümler ve gerekse bundan sonra gelecek hükümlerle fetva verilmemiş hiçbir husus kalmamıştır. Size bu dünyada sizin müslümanca bir hayat yaşayabilmeniz için açıklanmamış hiçbir konu bırakmamıştır Rabbiniz. Elverir ki sizler Rabbinizin size açıkladığı bu bilgilerine müracaat ederek bir hayat yaşayın, hayatınızı Rabbinize sorarak belirleyin. Rabbinizin size açtığı bu rahmet kapılarından istifade edin. Öyleyse bütün bu âyetler ışığında şunları söyleyelim. Bir kere İslâm toplumunda hiç kimsenin ne kadınların, ne yetim olan kız ço­cuklarının, ne yetim olan erkek çocuklarının hakkını yemeye, onları haklarından mahrum etmeye, onlara zulmetmeye hakkı yoktur. Hiç kimsenin cahiliye döneminde olduğu gibi kadınları, yetim kız ve erkek çocuklarını istismar ederek onların hakkı olan mehirlerini vermeden onlarla evlenmeye göz dikmeye veya o yetim kızların sahip oldukları mallarına göz dikerek, o mallar başkalarına gitmeyip kendisinde kal­sın diye onların başkalarıyla evlenmelerine engel olmaya hakkı yok­tur. Ve yine Allah’ın o kadınlara, o yetim kız ve erkek çocuklarına tak­dir etmiş olduğu mîraslarını gasbetmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. İslâm toplumunda ister kadın, ister çocuk Allah herkese ne takdir et­mişse onlara hakları verilmelidir. Allah bu konuda, her konuda adâleti ikâme etmemizi istiyor.
128. “Eğer kadın, kocasının serkeşliğinden veya aldırışsızlığın­dan endişe ederse, aralarında anlaşmaya çalışmala­rında kendilerine bir engel yoktur. Andlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler kıskançlığa meyyaldir. Eğer iyi davranır ve haksızlıktan sakınırsanız bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır.” Eğer bir kadın kocasından korkarsa. Arkadaşlar sûrenin ön­ceki âyetlerinde evliliğin dörtle sınırlandırılması, evlenilecek kadınlara Allah’ın belirlediği yasal hakları olan mehirlerinin mutlak sûrette veril­mesi, birden fazla kadınla evlenildiği takdirde kadınlar arasında Al­lah’ın istediği şekilde adâletin gerçekleştirilmesi gibi konular gündeme gelince elbette ki bunlar beraberinde bir çok soruyu ve sorunu da gündeme getirdi. Bazı durumlarda eşler arasında bu adâletin gerçek­leştirilmesi imkânsız oluyordu. Meselâ karısı kısır olduğu için, ondan çocuk alamadığı için veya hasta olduğu için, veya fiziki güzelliği, çeki­ciliği olmadığı için bir başka kadınla evlenen kocanın, beğendiği bu ikinci karısıyla öteki karısı arasında adâleti gerçekleştirmesi zor olu­yordu. Acaba bu koca iki karısını da aynı derecede sevecek miydi? Acaba kendisinden bu iki karısına da sevgi tevziinde bir adâlet isteni­yor muydu? Veya acaba cinsel ilişki konusunda her ikisine de eşit davranabilecek miydi? Eğer fıtrat gereği bunu beceremeyecekse adâlet gereği bunlardan birini boşamalı mıydı? Veya bu kadınlardan kocası tarafından beğenilmeyeni boşanmamak için bazı haklarından fedâkârlıkta bulunması veya kocasına kendisini boşamamasının kar­şılığında bir şeyler vermesi mümkün olacak mıydı? İşte bütün bu problemler çözüm bekliyordu da Rabbimiz bu âyetinde bunlara çözüm getirdi. Bakın Allah buyurdu ki: Eğer bir kadın kocasının serkeşliğinden, yahut kendisinden yüz çevirmesinden, öteki kadınlarına meylederek, gönlü onlara kaya­rak, onların fiziki güzellikleri, ahlâkî ve dinî güzellikleri, ya da malları­nın çokluğu sebebiyle veya o kadınlarının kendisine olan ilgisi, sev­gisi, itaati sebebiyle onlara meylederek kendisine soğuk davranma­sından, kendisine yaklaşmamasından, nafaka vermemesinden, haka­ret etmesinden, eziyet etmesinden, kendisinden bıkıp usanmasından, cinsel arzu ve ülfetinin azalıp yok olmasından korkarsa, onda böyle bir tavır sezerse o zaman o kadının kocasıyla kendi arasını sulh et­mesinde, kocasıyla arasında barışı sağlamak üzere fedâkârlıkta bu­lunmasında hiçbir beis yoktur diyor Rabbimiz. Yâni bir kadın gerek yaşlılığı, gerek fiziki, ahlâkî güzelliğinin ol­maması, gerek sağlığının yerinde olmaması sebebiyle kocasının ken­disinden uzaklaşması, ilgisizlik içine girmesi gibi bir problemle karşı karşıya kalmışsa, kocasıyla sulh ederek arasını düzeltmesinde bir sa­kınca yoktur. Peki nasıl sulh edecek aralarını? Nasıl düzeltecek? Şöyle: Kadın böyle bir durumda kocasına karşı bazı haklarınan fedâ­kârlıkta bulunacak. Meselâ kocasına diyecek ki efendi, sen bana ge­leceğin gecelerinden bazılarını öteki kadınlarına ayırabilirsin. Öteki kadınlarının yanına gidebilirsin. Ben bu hakkımdan vazgeçiyorum. Bana yapman gereken harcamalarının bazılarını onlara yapabilirsin. Ben buna razıyım, ben bu haklarımdan vazgeçiyorum. Veya ben mehrimin bir kısmından vazgeçiyorum veya tama-mını sana bırakıyorum diyerek veya eğer kendisinin malı varsa ondan kocasına bir şeyler vererek kocasıyla arasını sulh etmesinde, kocasıyla arasındaki nikâh bağını sürdürmeyi sağlamasında hiç bir beis yoktur. Böylece o kocanın nikâhı altında bir hayatı sürdürebilir kadın. Allah diyor ki: Sulh, anlaşmak daha hayırlıdır. Böylece anlaşıp arayı düzelt­mek ayrılmaktan daha hayırlıdır. Anlaşmak serkeşlikten ve her ko­nuda düşmanca tavırlar sergilemekten daha hayırlıdır. Haklarının bir kısmından fedâkârlıkta bulunarak ömrünün bir kısmını birlikte geçir­diği kocasıyla nikâh bağını sürdürmesi kadın için boşanmaktan daha hayırlıdır diyor Rabbimiz. İşte böyle çeşitli sebeplerden ötürü kocası kendisinden soğumuş, boşanmayı düşünen veya öteki kadınlarına meylederek onlara gösterdiği ilgiyi kendisine göstermeyen, onlara verdiği hakkı kendisine vermek istemeyen bir kadın nikâh bağını ko­parmamak için bazı haklarından vazgeçerek anlaşma zemini arar ve anlaşırsa bu kadın için hayırlıdır diyor Rabbimiz. Meselâ peygamber Efendimizin hanımlarından Sevde Rasulullah Efendimiz tarafından boşanma endişesinden ötürü nöbetini Hz. Ayşe annemize bırakmıştır. Çünkü nefisler kıskançlığa meyyaldir. Nefisler bencil tutkulara hazır yaratılmıştır. Yaratılış gereği, fıtrat gereği insanlarda bencillik ve hırs vardır. Öyleyse insanlar arasında bu kıskançlık ve bencillikler olabilecektir. Bu, ya kocaya, yâni erkeklere yöneliktir. Yâni fizik güzel­liği, boy pos kadının elinde olmadığı halde, Allah’ın bir takdiri olduğu halde bazı erkekler illa da kadında bunun olması konusunda haristir. Her şeyin en güzelinin kendisinde olmasını ister. Beğenmediği karı­sına karşı ilgisini azaltarak, onu kendi haline terk ederek, haklarını vermemeye çalışır. Veya kadın yaşlılığı, ya da fizik güzelliği olmama­sına, kocasının ilgisini çekecek özelliklerini yitirmiş olduğunu bilme­sine rağmen yine de kocasının bu özelliklere sahip kadınlarına gös­terdiği ilginin aynısını kendisine de göstermesi konusunda kıskanç ve haristir. Kendisine ayrılması gereken gecenin illa da kendisine ayrıl­ması konusunda cimri davranır, bu konuda bir şey bağışlamak iste­mez. Herkes kendi rahatından, kendi menfaatinden yana hareket eder. İşte bu noktada Rabbimiz kadınlara seslenerek diyor ki: Bir ka­dın kocasından kendisine karşı bir ilgisizlik, bir hoşnutsuzluk gördüğü za-man fedâkârlıkta bulunarak bu hoşnutsuzluğun tedavi yönlerini ararsa onun hakkında daha hayırlı olacaktır buyurduktan sonra sözü erkeklere döndürerek der ki: Ey erkekler, eğer sizler de kadınlarınıza karşı ihsanda bulunur, güzel davranır, muhsin davranırsanız, Allah’ın sizi gördüğü şuuru içinde onlara karşı bir adâlet gerçekleştirme çabası içine girerseniz, yaptıklarınızı Allah kontrolünde ve Allah’a lâyık yapmaya çalışırsanız, onların her birerinin haklarına Allah’ın istediği biçimde riâyet etmeye gayret ederseniz, çekiciliğini, güzelliğini yitirmiş olsa bile yıllarını size vermiş o önceki kadınlarınızı kullanılmış bir eşya gibi bir kenara atma konusunda Allah’tan korkar ve gerek gün sayısı konusunda, gerek yeme içme ve kendilerine yapacağınız harcama konusunda onlara âdil davranırsanız, onlara karşı geçimsizlik ve yüz çevirmeden sakı­nırsanız bilesiniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır buyuruyor. Erkeklere bunu tavsiye eden Rabbimiz kadınlara da: Sizler de ey kadınlar kocalarınıza ve onların öteki hanımlarına, yâni kumaları­nıza karşı muhsin davranırsanız, yâni Allah’ın sizi gördüğü ve yaptık­larınızın tümünden sizi hesaba çekeceği şuuruyla hareket eder, ve yaptıklarınızın tümünü Allah için yaptığınızın bilincine ererseniz, eğer akıllıca, Müslümanca bir tavırla kocalarınızın âdil davranmasına ze­min hazırlayabilirseniz, sadece sizinle evli iken, tek evli iken kocanıza nasıl davranıyor idiyseniz, üzerinize bir kuma gelince de bunun bir Allah izni, Allah ruhsatı olduğunu bilir ve Allah’ın yasalarının daima si­zin hayrınıza işlediği şuuru ve imanı içinde kocanıza ve yeni gelen ar­ka-daşınıza, kardeşinize aynı tavrı gösterip onun kulluğuna ve âdil davranmasına yardımcı olursanız, kocanızın cennetini zorlaştırmaz­sanız, toplumun gayri İslâmî anlayışlarını, baskılarını değil de Allah’ın rızasını ararsanız, Allah’ın rızasını ve ona kulluğu, onun emirlerine teslimiyeti ön plana çıkarırsanız, muttaki olursanız, yolunuzu Allah’la bulursanız, hayatınızı çevre için değil Allah için yaşayabilirseniz bile­siniz ki yaptıklarınızın mükafatını Allah verecektir size. Bu durumda olan kadınlar muhsin davranır, hayatlarını Allah için yaşarlarsa onların mükafatı cennettir. Ama Allah’ın yasalarını gör-mezden gelerek, ben bir kocaya sahiptim, şimdi ikinci bir ortağa asla razı olamam. Ben bana ait olan kocamı asla bir başkasıyla pay­laşa-mam. Ben buna dayanamam. Allah da dese bun bunu reddede­rim. Olmaz böyle şey. Ben bunu kesinlikle hazmedemem gibi tama­men cahili düşüncelerle hareket ederse imanını bile kaybeder Allah korusun kadın. Bu tür cahili düşüncelerden vazgeçip Allah rızası için hayatını bir Müslüman kardeşiyle paylaşmadan yana, yıllardır toplum içinde kendisi gibi kocaya muhtaç yaratılmış, ama helâl bir şekilde ni­kâhla bir kocaya ulaşıp ondan istifade edememiş, Allah’ın helâl kıldığı bir nîmetten mahrum kalmış, bunun için de fıtratına ters bir hayata mahkûm olmuş, bunalımlar geçiren bir kardeşinin de kocasından isti­fade etmesine razı olursa ve onun üzerine kuma olarak gelen, böy­lece helâl yoldan cinsel ihtiyacını giderme mutluluğuna ulaşmış ikinci hanım da, kocasını kendisiyle paylaşma fedâkârlığını gösteren koca­sının birinci hanımına, canciğer kardeşine karşı muhsin davranabi­lirse, güzellik yapabilirse bilesiniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır ve sizi onlarla mükafatlandıracaktır.
129. “Âdil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar ara­sında eşitlik yapamayacaksınız, bari bir tarafa kalben tamamen mey­letmeyin ki diğerini askıdaymış gibi bırakmış olmayasınız. İşleri dü­zeltir ve haksızlıktan sakınırsanız bilin ki Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.” Ne kadar da gayret ederseniz edin, ne kadar da hırsla çaba sarf ederseniz edin muhakkak ki kadınlar arasında adâleti gerçekleş­tiremezsiniz. Arkadaşlar, burada birkaç eşi olan bir kocaya Rabbimiz-den bir uyarı geliyor. Kadınlar arasında ne kadar da adâleti gerçekleştirmeye gayret ederseniz edin buna güç yetiremeyeceksiniz. Hepsini aynı ölçüde sevmeniz konusunda, her birerinin yanında aynı ölçüde gecelemeniz konusunda, onlara yapacağınız harcama, nafa­kaları konusunda, onların yüzlerine bakmanız konusunda, onlarla il­gilenmeniz konusunda, onlara yönelmeniz, konuşup şakalaşmanız konusunda, onlarla cinsel ilişkileriniz konusunda âdil davranma husu­sunda ne kadar da istekli olursanız olun bunu gerçekleştiremezsiniz diyor Rabbimiz. Bunu beceremezsiniz. Zaten Allah da sizden bunu istememektedir. Bakara sûresinin son ayeti, 286. âyeti bunu anlatır. Onu biraz sonra söyleyeceğim inşallah. Evet bunu beceremezsiniz ama: Hiç olmazsa bari tamamiyle bir tarafa meylederek, kadınlarınız­dan birine meylederek, ona yönelerek ötekisini, ya da öte­kileri askıdaymış gibi bırakmayın. Tümüyle birine fazla sevgi, fazla ilgi göstererek, ötekisini terk ederek, unutarak, evli mi bekar mı olduğu belli ol-mayacak biçimde boşlukta bırakmayın. Evet sûrenin üçüncü âyetinde birden fazla kadınla evlenme ya­sasını belirlemişti Rabbimiz. Ve hatırlayacaksınız orada mutlak mâ-nâda bir adâletten söz etmişti. Kadınlar arasında mutlak mânâda a-dâleti gerçekleştirmek zorundasınız buyurmuştu. Eğer elinizin altın­daki yetim kızlar konusunda onlara âdil davranamayacağınızdan kor­kuyorsanız âdil davranabileceğiniz öteki kadınlarla evlenin buyur­muştu. Oradaki mutlak adâlet bu âyetle sınırlandırılıyor. Gerek gün ve gece taksimi konusunda, gerek rızık taksimi konusunda kadınlar ara­sında adâlet gerçekleştirilmelidir. Ama dikkat ederseniz bu âyette onlar arasında sevgi tevziinde, muhabbet taksiminde bir adâletin ger­çekleştirilmesinin gerekli olmadığı anlatılıyor. Çünkü insanların yapı­sal özellikleri, fıtrî özellikleri, fiziki özellikleri, duyguları, düşünceleri, sevgileri, zevkleri, tavırları, davranışları ayrı ayrıdır. Onun içindir ki bu fıtratı gereği bir erkeğin ka-dınları arasında sevgide, birliktelikte farklı­lıkları olabilir. Binaenaleyh bizleri yaratan ve bizim fıtratımızı herkes­ten daha iyi bilen Rabbimiz bizim bu fıtrî faklılıklarımızdan ötürü bu konuda bizi sorumlu tutmuyor. Fıtrat gereği bir kocanın evli olduğu hanımlarının hepsine aynı ölçüde sevgi göstermesi, her birerini aynı ölçüde sevmesi mümkün değildir. Bu, fıtratı zorlar. Nasıl ki bir anne ve baba da çocuklarının hepsinin farklı özelliklerde olmaları sebebiyle hepsini aynı ölçüde se­vebilme, sevgide onlara karşı âdil davranma konusunda zorluk çek­tikleri gibi. Veya kardeşlerin de birbirlerini aynı ölçüde sevme konu­sunda zorlandıkları gibi. Evet Allah diyor ki bu mümkün değildir. İste­seniz de kadınlarınızın hepsini aynı ölçüde sevip onlar arasında adâ­leti gerçekleştiremezsiniz. Tamam fıtratınızı bilen Rabbiniz zaten sizin beceremeyeceğiniz bir şeyi de sizden istemiyor, ama hiç olmazsa onlardan birisinin sizin hoşunuza gitmesi sebebiyle, size karşı tavrın­dan, güzelliğinden, ilgisinden ötürü büsbütün ona meylederek diğerini kocasız gibi muallakta bırakmaya da hakkınız yoktur. Yâni tamamen adâleti sağlayamamış olsanız da tümüyle onu terk etmeye hakkınız yoktur. Onun payına düşen günü, geceyi ona da ayırarak, onun ya­nına da giderek onu terk edilmişlikle baş başa bırakmayın. Onu terk etmeniz demin söylediğim gibi onun kendi rızası dışında olursa bu ha­ramdır. Az evvel kadınlara söylediğini şimdi de erkeklere söylüyor ba­kın Rabbimiz. Eğer kocalar arayı sulh eder, kadınlarıyla aralarını bulurlarsa, eğer Allah’la barışırlar, Allah’la aralarını düzeltirlerse, eğer Allah’ın bu âyetlerine kulak verir, Allah’ın bu yasalarıyla tanışır ve onlara Allah’ın istediği gibi bir adâlet uygulama gayreti içine girerse, Allah ona karşı Gafûr ve Rahîm olacaktır. Allah ona imkân verecektir, başarı vere­cektir, işlerini düzeltecek, kendisine sabır ve dayanma gücü verecek ve de ellerinden gelmediği halde kalplerinin kadınlarından birisine kayması konusunda, adâleti gerçekleştirme konusunda yaptığı ufak tefek falsolarını, kusurlarını Allah affedecektir. Evet sûrenin önceki âyetleriyle birlikte bu âyetten anlıyoruz ki kadınlar hususunda iki tür adâlet vardır. Bunlardan birincisi onlara ya­pılacak infak, nafaka, harcama ve gün taksimi gibi hukukî adâlettir ki bunun güç nisbetinde gerçekleştirilmesi mümkündür ve işte erkekler­den istenen adâlet de budur. İkincisi de sevgide, muhabbette adâlettir ki bu Rabbimizin beyanıyla insanın elinde olmayan bir şeydir ve Allah bu konuda bizi sorumlu tutmuyor. Ama kadınlarından birine meylede­rek ötekisini tümüyle muallakta bırakmamak kayd u şartıyla. Nitekim insanların kullukta en önde olanı Allah’ın Resûlü bile Ebu Dâvûd’un rivâyet ettiği bir hadislerinde şöyle buyuruyordu: “Ya Rabbi ben benim imkânlarım çerçevesinde ha­nımlarım arasında adâleti paylaştırdım. Benim elimden gelen budur, ama senin sahip olup da benim sahip olma­dığım kalbimin meylinden ötürü beni kınama” Burada bir hususa daha dikkat çekelim. Dikkat ederseniz sos­yal olayları, aile hayatını düzenlemeyi hedefleyen bu âyetlerde ısrarla ihsan ve takva konusu vurgulanıyor. Çünkü hayatı ihsan ve takva dü­zenleyecektir. İnsanlar, erkekler ve kadınlar Allah kontrolü altında bir hayat yaşadıklarının, hayatı Allah için yaşamak zorunda olduklarının, her an Allah’ın kendilerini görüp gözettiğinin şuuruna erdikleri zaman hayat güzel olacaktır. Hayat Allah için takvalı oluşun, hayatın kuralla­rını Allah’tan alışın, Allah’la yol buluşun sonunda güzel olacaktır.
130. “Ayrılırlarsa, Allah her birini nîmetinin genişliğiyle yoksul­luktan kurtarır, Allah her şeyi kaplayandır, Hakîm'dir.” Eğer karı koca aralarında anlaşamayarak ayrılmak isterlerse, boşanmaya karar verirlerse Allah Vasi ve Hakîm olandır. Allah’ın on­lar üzerine rahmeti, merhameti ve genişliği boldur. Ve Allah hikmet sahibidir, yaptığı her şeyi bir hikmetle yapar. Yâni Allah niye böyle bir boşanma yasası koymuştur? Evlilik güzel ama, bu boşanma da ne olacaktı? Demeyin, Allah hikmet sahibidir. Evlenme yasasını koyan da Allah’tır, boşanma yasasını be-lirleyen de odur. Çünkü eğer karı koca artık birbirlerine tahammül edemeyecek, birbirlerini çekemeyecek bir duruma gelmişlerse boşa­nacaklardır. Arkadaşlar, boşanmak İslâm’da sevilmeyen, Allah’ın is­te-mediği çok zor bir şeydir. Ama buna rağmen eğer taraflar anlaşa­ma-yacak bir duruma gelmişler, birbirlerini kırıp dökecek bir duruma gelmişlerse o zaman elbette birbirlerine işkence çektirmelerinin ve kulluklarını tehlikeye düşürmelerinin de anlamı yoktur. Güzellikle ayrı­lırlar ve her ikisi de sevebilecekleri, anlaşabilecekleri birileriyle evle­nebilirler. Rabbimiz buna imkân tanımıştır. İşte böyle bir durumda ayrılmalarının herhangi bir sakıncası ol­mayacaktır buyuruyor Rabbimiz. Ve üstelik ayrılan eşlere daha çok bolluk, daha çok vüsat, genişlik vaadediyor. Allah böyle buyurduğu halde şu anda, şu bizim toplumda boşanmış erkek ve kadınların hor görülmesi, dışlanması, kınanması asla doğru değildir. İslâm toplu­munda Allah’ın bir emriyle, nikâh bağıyla, Allah’ın bir yasasıyla bir araya gelmiş ve böylece Allah’ın rızasını kazanma, hayatı birlikte Al­lah için yaşama hedefini gerçekleştiremeyen, anlaşamayan erkek ve kadınların yine bir başka yasasıyla, boşanma yasasıyla ayrılmala­rında hiçbir beis yoktur. Eğer erkek ve kadının birliktelikleri Allah’a isyan noktasına gel-mişse, kulluklarını ters yönde etkileyecek bir noktaya gelmişse, yâni aralarında sürekli bir anlaşmazlık varsa, birbirlerinin fıtratları uyuşmamışsa, birbirlerinden hoşlanamamışlarsa ayrılmalarında bir sakınca yoktur. Allah için evlendiler, Allah için bir araya geldiler, Allah için hayatlarını birleştirmeye ve anlaşmaya çalıştılar, ayrılmamayı de­ne-diler, birbirlerine fırsat tanıdılar, önceki ayetlerde ifade edildiği gibi aralarında sulhu denediler, karşılıklı fedâkârlılarda bulundular, hakem gönderdiler, boşanmamayı denediler, denediler ve nihâyet olmamış ve ayrılmak zorunda kalmışlarsa bunda bir günah yoktur diyor Rabbi-miz. Üstelik onlara hayırlar, bereketler, bolluklar ve genişlikler vaadediliyor. Eğer böyle değil de azaplar, belâlar, mûsîbetler, lânetler va-adedilseydi o zaman bu toplumun onlara karşı yargısı doğru ola­caktı. İşte Rasulullah Efendimizin bizzat evlendirdiği iki yakını, Hz. Zeyd ve Hz. Zeynep anlaşamadılar ve ayrıldılar. Olabilir. Öyleyse ne birbirlerinden boşanan eşlerin birbirlerini ne de toplumun onları kötü­lemeye hakları yoktur. Çünkü ayrılmış olsalar da, nikâh bağlarına son vermiş olsalar da o ikisi İslâm kardeşidirler. Nikâh bağı bitmiş olsa da İslâm bağı kıyamete kadar sürecektir. Onun içindir ki ayrılmış olsalar bile toplum içinde ebediyen birbirlerine düşman olamazlar.
131. “Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. Andolsun ki, sizden önce Kitab verilenlere ve size, Allah'tan sakınma­nızı tavsiye ettik. İnkâr ederseniz bilin ki, göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ındır. Allah müstağnî ve övülmeğe lâyık olandır.” Göklerde ve yerlerde ne varsa hepsi Allah’ındır buyurarak Rabbimiz kadının da erkeğin de sahibinin kendisi olduğunu, hem ya­ratılışları konusunda, hem varlıklarının devamı konusunda hem de rı-zıkları konusunda kendisine muhtaç olduğumuzu ortaya koyuyor. Ve sonra da buyuruyor ki ey Müslümanlar, andolsun ki biz hem sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlara, hem de size Allah’a takvalı olmanız, yolunuzu Allah’la bulmanız, Allah’ın koruması altına girip ha­yatınızı Allah için ve Allah’ın istediği şekilde yaşamanız için tavsiyede bulunduk. Rabbimizin tüm peygamberlere, tüm peygamber taraftarlarına, tüm kitap sahiplerine Rabbimizin tavsiyesi, vasiyeti ve yasası işte bu­dur. Allah’tan ittika edin, Allah’a karşı takvalı olun, Allah huzurunda ol-duğunuzu unutmayın, hayatınızı Allah için yaşayın. Çünkü hayat işte bunun üzerine bina edilecektir. Hayat takva üzerine bina edile­cektir. Doğumumuz Allah için olacak, ölümümüz Allah için, evlenme­miz boşanmamız, küsmemiz barışmamız, almamız vermemiz, yeme­miz içmemiz, yatmamız kalkmamız, her şeyimiz, tüm hayatımız Allah için o-lacak. Allah adına müslümanca bir hayat yaşayıp sonunda yine müs-lümanca öleceğiz. İşte bu, insanlığın yeryüzünde varoluşundan beri devam eden bir emir, bir yasadır ki hayat bununla güzel olacaktır, insan bununla mutlu olacaktır. Ama eğer küfreder, nankörlük eder, Rabbinizin bu tavsiyesini, bu yasasını görmezden gelir, hayatınızı Allah’a sormadan yaşar, Al­lah’ın korumasından çıkar, Allah’ın istemediği bir hayatı yaşamaya kalkışırsanız, ailenizi, evlenmenizi, boşanmanızı, düğününüzü, mîra­sınızı, yetimlerle ilişkilerinizi, yemenizi, içmenizi Allah’ın istediği bi­çimde peygamber standartlarına uygun olarak gerçekleştirmezseniz bilesiniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah Ğanî’dir, Allah zengindir, Allah Hamîd’dir. Göklerin ve yerin mülkünün sahibi olan Allah’ın sizin kulluklarınıza ihtiyacı yoktur. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O çok zengindir, O Hamîd’dir. Sizden hiçbiriniz Ona hamd etmese de, hiç biriniz Ona kulluk etmese de O kendi kendini hamdedendir. O ne sizin hamdinizle değer kazanır, ne de isyanları­nızla değer kaybeder. Siz ne yaparsanız bilesiniz ki kendiniz içindir.
132. “Göklerde olanlar da yerde olanlar da Allah'ındır. Vekil ola­rak Allah yeter.” Yine aynı ifade. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Ve vekil olarak Allah yeter. Göklerde ve yerdekiler konusunda hük­metmek, tasarrufta bulunmak sadece Allah’a aittir. Tüm varlıklar üze­rinde egemen olan sadece O olduğu için vekil de sadece Odur. Vekil, işte bizim adımıza, bizim hayat programımız adına aldığı kararlar konusunda kendisine güvenebileceğimiz, yasalarına teslim olabileceğimiz, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu eline teslim ede­bileceğimiz ve çektiği yere gözü kapalı gidebileceğimiz bir tek varlık biliyoruz. O da bizi bizden daha iyi bilen, bizim hayatımızı, bizim hayat programımızı herkesten daha iyi bilen, bilgisi tam olan, bilginin kay­nağı olan Rabbimizdir. Çünkü O bizim için bize en uygun, en faydalı, en yararlı, en güzel, en münâsip ve en mütenasip kararları alandır. İşte böyle Velî vekil bildiğimiz Rabbimize hayatımızı düzenlemesi ko­nusunda vekaletimizi veriyoruz. Ya Rabbi! Beni yaratan sen olduğuna göre, benim sahibim sen olduğuna göre, beni en iyi tanıyan da sensin! Benim nasıl mutlu olacağımı? Nasıl huzurlu olacağımı? Nasıl bir hayat yaşarsam den­ge-de olacağımı bilen de sensin. Öyleyse ben bu konuda vekaletimi sana veriyorum. Benim adıma, benim hayatıma ne karar alırsan ben onları aynen uygulayacağım ya Rabbi! diyoruz. Uunutmayalım ki Allah’ı vekil bilmek, Velî bilmek her şeyiyle ona teslim olmak ve hayatın tümünü onun belirlediği biçimde yaşa­mak demektir. Eğer onu vekil biliyoruz, ama hayatımızı ona danışma­dan yaşıyorsak veya onu vekil biliyoruz ama hayat programımız ko­nusunda biz kendimiz karar veriyoruz sonra da Allah’a onaylattırmaya çalışıyorsak bu vekalet işi sapıklıktan başka bir şey değildir bilelim. Allah’ın mutlak egemen kabul edildiği, Allah’ın mutlak güçlü ka­bul edildiği, Allah’ın vekil kabul edildiği ve sadece Allah’ın yasala­rına teslim olunduğu ve Allah için hayat yaşandığı bir dünyada hiçbir kimsenin şefkatsiz, merhametsiz kalması, hiç kimsenin bir başkasına zulmetmesi mümkün değildir. Herkesin mutlak güçlüye teslim olduğu, herkesin mutlak egemene boyun büktüğü, herkesin kalbinin Allah’a imanla dolduğu, herkesin aklının doğru bilgiyle, Allah bilgisiyle meşbu olduğu, herkesin karnının helâl rızıkla doyduğu, herkesin helâl elbi­selerle örtüldüğü, ekonomik ve cinsel yönden herkesin meşru dairede doyuma ulaştığı bir dünyada, yâni hayatın belirleyicisinin Allah olduğu bir dünyada huzur olacaktır, sükun olacaktır. Önceki âyetle birlik söyleyecek olursak, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Öyleyse ey erkekler, ey kadınlar isteyeceğinizi Allah’tan isteyin. Neye ihtiyacınız var? Ne isteyeceksiniz? Evlenmek mi istiyorsunuz? Meşru yoldan cinsel arzularınızın doyumunu mu isti­yorsunuz? Bir kocaya, bir kadına ihtiyacınız mı var? Allah’a yönelin, ona iltica edin, ondan isteyin. Mülkün sahibi odur. O size kadınlar ve­rir, kocalar verir. Midesi aç olanlarınıza bol bol rızıklar verir, kalbi aç olanlarınıza bol bol imanlar verir, kafası aç olanlarınıza bol bol bilgiler verir. Çünkü Ğanî olan odur, zengin olan odur, mülkün sahibi olan, egemen olan, güçlü olan, vekil olan, kendisine kulluk edilmeye, hamd edilmeye lâyık olan, kendisinden istenilmesi gereken ve istediğine hükmeden odur. Ama bütün bunlara rağmen, Rabbimiz kendisini bize böylece anlatmış olmasına rağmen, Rabbimiz bu kadar mülkün sahibi olma­sına ve mülkünü cömertçe bize sunmuş olmasına rağmen, mülk onun iken, mülkün sahibi o iken, eğer biz kullar sadece onu vekil bilip, ve­kaletimizi sadece ona vermemiz, sadece onun emirlerine teslim ol­ma-mız gerekirken, sadece ona hamd edip, onun istediği bir hayatı yaşa-mamız gerekirken tutar da ona yönelmez, ona kulluk etmez, ona teslim olmaz ve onun istediği bir hayatı yaşamazsak o zaman bilelim ki:
133. “Ey İnsanlar! Allah dilerse sizi yok eder, başkalarını geti­rir, O, buna Kâdirdir.” Evet Allah’ın buna gücü yeter. Dilerse Allah sizi giderir, sizi yok eder, sizi def eder, sizi ortadan kaldırır da sizin yerinize sizden daha iyi kullar getirir. Evet asla unutmayın ki yaptıklarınızın tümünü siz kendiniz için yapıyorsunuz. Çünkü Allah Ğanî’dir, Allah zengindir ve sizin yaptıklarınızın hiçbirisine ihtiyacı yoktur. Allah hiç kimseye ve hiç kimsenin a-mellerine muhtaç değildir. Ne ibâdetlerinize, ne çalış­malarınıza, ne gayretlerinize hiçbir şeye ihtiyacı yoktur onun. Hiçbiri­nize ihtiyacı olmadığı gibi üstelik sizin için sonsuz rahmet ve merha­met sahibidir de o Allah. Yokken sizi yaratan odur. Sizi size ihtiyacın­dan dolayı, yalnızlığını gidermek veya sizin yapacaklarınızdan istifade etmek için de yaratmadı. Dilediği zaman da sizi yok etmeye muktedir­dir. Size de yaptıklarınıza da ihtiyacı yoktur onun. Dilerse sizin def­terlerinizi dürer de daha önce sizi sizden öncekilerin yerine dünya sahnesine getirdiği gibi sizin yerinize de başkalarını halef kılar. Sizi başkalarının neslinden getirdiği gibi sizin neslinizden de başkalarını getirir. Nuh toplumunu yok edip yerine Ad’ı getirip yerleştirdiği gibi. İsyanlarından dolayı Âd’ın da defterini dürüp yerine Semûd’u yerleş­tirdiği gibi. Küfürlerinden ötürü Semûd’u da yerin dibine batırıp yerine başkalarını getirdiği gibi. Veya Selçukluyu, Osmanlıyı yok edip şu anda onların yerine sizleri getirdiği gibi. Sizi de yok edip yerinize baş­ka-larını getirir O Allah. Öyleyse size hâkim olan, sizin üzerinize Kahhâr olan Rabbinize teslim olup onun istediği hayatı yaşayın. Asla onun emirlerine isyan içine girmeyin. Onu ve onun hayat programını hesaba katmayarak bir hayat yaşamaktan sakının. Eğer bizler Rabbimizin bunca nîmetlerine, bunca lütuflarına karşı nankörlük yapar, Onun ihsanlarına lâyık bir hayat yaşamazsak, Allah bir azapla bizi yok edip yerimize başkalarını getirir. Bu asla Al­lah’a zor değildir. Ve Allah’ın bize de asla bir ihtiyacı yoktur. Bu hayat bizim üzerimize bina edilmemiştir. Yâni biz gidersek bu dünya, bu ha­yat perişan olacak filan da değildir. Veya biz gidersek Rabbimize kul­luk edecek başka varlık kalmayacak da değildir. Allah Ğanî’dir, Allah zengindir, Allah Hamîd’dir, kimsenin hamdine, kimsenin kulluğuna ih­tiyacı yoktur. Allah’ın sizden istediği kulluğun, takvanın faydası sizin kendinizedir. Sizler Allah’a Allah’ın istediği kulluğu yapmazsanız bun­dan zarar görecek olan Allah değil bizzat kendilerinizdir.
134. “Dünya nîmetini kim isterse, bilsin ki, dünyanın ve âhiretin nîmeti Allah'ın katındadır. Allah, işitir ve görür.” Kim dünya sevabını isterse, dünya güzelliğini, dünya başarı­sını, dünya nîmetlerini, dünya mal mülklerini, dünya ev barklarını is­terse, dünya kadınlarını, dünya erkeğini isterse bunların tamamı Al­lah’ın yanındadır. Kim de âhiret sevabı, âhiret güzelliği, âhirette ba­şarı, âhirette kurtuluş isterse o da Allah’ın yanındadır. Dünya sevabı da, âhiret sevabı da Allah katındadır. Dünyayı isteyen de, âhireti iste­yen de Allah’a yönelsin, Allah’tan istesin. Ne isteyeceksiniz? Neye ihtiyacınız var? bir kocaya mı ihtiyacınız var? Allah’tan isteyin. Bir kadına mı ihtiyacınız var? Allah’tan is-teyin. Bir dünya mülküne mi ihtiyacınız var? Bir âhiret başarısına mı ihtiya­cınız var? Allah’tan isteyin. Kur’an’ın başka yerlerinden öğreniyoruz ki mü’mine yakışan hem dünyayı hem âhireti birlikte istemektir. Çünkü eğer sadece dün­yayı istersek onu bize verir Allah ama âhirette de hiç bir nasibimiz ol­maz. Bakın Bakara sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: "İnsanlardan kimileri de vardır ki Rabbimiz bize dün­yada ver! derler. Onların âhirette nasipleri yoktur. İn­sanlardan kimileri de Rabbimiz bize dünyada hasene (iyi­lik) ver! Âhirette de hasene ver! Ve bizi ateşin azabından koru! Derler." (Bakara 200,201) İnsanlardan kimileri derler ki; Ya Rabbi bize dünyada mal mülk ver! Biz dünyada senden makam mevki istiyoruz, ev bark istiyoruz, mark dolar istiyoruz, eş dost, çevre, kredi istiyoruz! Bize bunlardan haber ver sen! Biz gerisini bilmeyiz derler. Bize dünyada ver de öbür tarafta ne olursa olsun, bizim için fark etmez derler. Dualarının ko­nu-su budur bunların. Evet dua dedim yanlış duymadınız. Aslında her­kes dua eder. Yeryüzünde dua etmeyen insan yoktur. Bütün insanlar dua ederler, ama duadan duaya fark vardır. Kişinin bir şeye yönel­mesi, o-nu elde etme adına çırpınması, ona ulaşma adına çalışıp ça­balaması dua demektir. Evet bu adamlar her şeyin dünyada bitip tü­kenmesi adına dua etmektedirler. Dünyada bitip tükenecek şeyler is­teyerek dua etmektedirler. Böyle diyenlere, böyle dua edenlere, böyle hedefler uğruna çırpınıp duranlara dünyada her şeyi verir Allah, ama âhirette onların hiçbir nasipleri yoktur. Ama kimileri de inşallah biz de onlardan olalım, bakın şöyle derlermiş: Ya Rabbi bize hem dünyada, hem de âhirette hasene ver. Arkadaşlar, hasene, güzel güzellik demektir. Gerçek güzellik, gerçek hasene başlangıcı ve sonucu güzellik olandır. Kazanılması, elde edil-mesi, kendisine ulaşılması başlangıçta güzel olan nice şeyler var­dır ki neticeleri felâket olabilir, sonuçları acıyla bitebilir. Onun içindir ki asıl hasene, asıl güzellik sonu güzel olan hasenelerdir. Birinci gruptaki insanlar için, sadece dünyayı isteyen dünyalık isteyen tüm planlarını programlarını dünyada bitecek, öbür tarafa inti­kal etmeyecek biçimde ayarlayan insanlar için hasenenin sadece başlangıçlarının güzel olması yeterlidir. Elde ettikleri şeylerin, kazan­dıklarının sadece dünyada onları sevindirmesi mutlu etmesi yeterlidir. Bize sadece dünyada ver derler. Dünyada elde edelim de, dünyada tadalım da gerisi önemli değildir derler. Ama bu ikinci grupta anlatılan gerçek akıl sahipleri ise hem başlangıcı, hem de sonu güzellik olan, evveli de, ahiri de güzellik olan hasene isterler. Hem dünyada, hem de âhirette hasene olacak şeyler isterler. Hattâ bununla da yetinmeyip cehennem ateşinden koruyacak şeyler olmasını isterler. Ve işte bu dua tüm hayırları kapsayan bir du­adır. Onun içindir ki Allah’ın Resûlü tüm namazlarının arkasında sü­rekli bu duayı yapardı. Biz de böyle olalım, böyle dua edelim inşallah. Sûrenin geriye kalan âyetlerini tanımak için beşinci ciltte buluşmak üzere Allah’a emanet olun. Sübhanekallahümme ve biham-dik, eşhedü enlâ ilâhe illa ente, estağfiruke ve etûbü ileyk. DÖRDÜNCÜ CİLDİN SONU
135. “Ey İnananlar! Kendiniz, ana babanız ve ya-kın­larınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adâleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adâletinizde heveslere uymayın. Eğer eğ­riltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işledikleri­nizden şüphesiz haberdardır.” Ey iman edenler, Allah için şahitliği ayakta tutun. Allah için şahit­liği ikâme edip ayağa kaldırın. Allah için adâletle şahitliği dimdik ayakta tutun. Allah için şehâdetinizde adâletten ayrılmayın. Allah için adâleti tam yerine getirerek Allah’a şahitlik edenlerden olun. Hayatı­nızda İslâm’ı öyle güzel yaşayın ki, öyle bir adâlet örnekleyin ki, öyle âdil bir Müslümanlık sergileyin ki varlığınız Allah’a, Allah’ın varlığına şahit olsun. Sizi görenler sizin şahsınızda, sizin hayatınızda Allah’ı hatırlasınlar. Bu kesimin anlattığı ana fikir çerçevesinde elbette ka­dın-larınıza karşı âdil davranmakla birlikte tüm hayatınızda âdil davra­nın. Kendiniz Allah için âdil davrandığınız gibi toplumunuzda da tüm zulümlerin kökünü kazıyıp adâleti ikâme edin. Adâletle hakkı ve hak­lıyı ayakta tutun. Vereceğiniz kararlarınızda Allah için adâletten ayrıl­ma-yın. Kendinizin, kendi nefislerinizin aleyhine de olsa, ana ve babala­rınızın aleyhine de olsa, akrabalarınızın, yakınlarınızın aley­hine de olsa Allah için şahitliklerinizde, hükümlerinizde haktan, adâ­letten ayrılmayın. Şehâdetlerinizde, hükümlerinizde, yargılarınızda daima hak hâkim olsun, adâlet hâkim olsun. Allah rızasının dışında hiçbir kişisel çıkar, hiçbir menfaat duygusu ve tarafgirlik anlayışı ol­masın. Allah’ın rızasını her şeyin üzerinde tutun diyor Rabbimiz. Dikkat derseniz Rabbimiz kendi aleyhimize de sonuçlansa, en yakınlarımız zarar görecek de olsalar haktan adâletten ayrılmama-mız gerektiğini emrediyor. Yâni dünya üzerinde hiçbir beşer hukuku-nun, hiçbir beşer yasasının gerçekleştiremeyeceği en doğru, en dürüst hayat tarzını, en doğru karar alma, en doğru hareket etme özelliğini kazandırıyor Rabbimiz. Eğer toplumda insanlar Allah’ın bu yasalarına teslim olur, Allah’ın istediği gibi hareket eder, hayatlarını Allah için yaşarlar, hedefleri Allah rızası olursa, o zaman kesinlikle bilelim ki insanlar ne bireysel hayatlarında, ne ekonomik hayatlarında, ne siyasal, ne aile hayatlarında birbirlerine zulmetmeyecekler, birbirle­rine haksızlık etmeyecekler, tüm hayatlarında her şey doğru olacak, her şey adâletle yerli yerine oturtulmuş olacaktır. Böyle bir toplumda Allah yasalarına teslim olan Müslümanlar elbette verecekleri tüm ka­rarların-da haktan, adâletten ayrılmayacaklar, kendi aleyhlerine bile olsa, en yakınlarının aleyhine bile olsa Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine uygun hareket edeceklerdir. O haklarında hükmedeceğin kişiler, aleyhlerine yahut lehlerine şahitlikte bulunacağınız kimseler zengin de olsalar, fakir de olsalar unutmayın ki Allah onlara daha yakındır. Yâni zengini zengin diye, fa­kiri de fakir diye hukukunu korumadan, lehlerine hareket etmeden ya-na olmayın. Çünkü Allah onlara sizden daha yakındır. Onları rah­me-tiyle koruyup gözetme konusunda, onların hukuklarını koruma ko­nu-sunda onlara sizden daha yakındır. Öyleyse ey iman edenler, biri­leri kendim diye, birileri kendim diye, birileri babam anam diye, birileri akrabam yakınım diye, birileri fakir diye, birileri gariban, birileri zengin diye kendileri hakkında vereceğiniz kararlarda haktan adâletten ay­rılmayın. İnsanların konumları, size yakınlıkları ne olursa olsun onlar hakkında vereceğiniz hükümler konusunda sakın taraf tutup haktan sapmayın. Ne akrabalık bağları ne de menfaat düşünceleriniz sizin insanlar arasında şahitliğinizi âdil bir şekilde yerine getirmenize engel olmasın. Ne akrabanın akrabalığı, ne zenginin zenginliği, ne de fakirin fakirliği sizi adâletten sapmaya götürmesin. Sakın ha sakın: Adâletten vazgeçip hevâ ve heveslerinize uymayın. Adâleti bir tarafa bırakarak nefislerinizin hevâ ve heveslerine tabi olmayın. Irkçı­lık, kavmiyetçilik mülahazalarıyla, insanların size buğz etmesi, insan­ların sizi sevmesi, kişisel çıkarlarınız sebebiyle adâleti bir kenara bı­rakıp da zulme yönelmeyin. Basit dünya hesapları sebebiyle, altın, gümüş hesabıyla, mark dolar hesabıyla yamukluk yapmayın. Nefislerinizin hevâ ve heveslerine tabi olmayın. 'Heva'; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir. Bu kavram nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi, ilim sahibi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır. Böyle bir nefis sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp günaha sürükler, sahibini de uçurumlara ve cehenneme düşürür. İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan tutumlarına ‘heva’ denilmektedir. Nefsin sınırları istekleri, meşru arzuları normal yoldan karşılandığı zaman hata değil sevap bile oluyor. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu isteklerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil, nefsin aşırı istekleridir. Kişi nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine aldırmaması anlamına gelir. Bu şüphesiz bir hatadır ve sahibine zarar veren bir şeydir. Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa, görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis doğru yolda olan nefistir. Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme-vahye kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa bu nefis doğru yoldan azan bir nefistir ve o kişi heva’sına uy-du demektir. Yeryüzündeki bütün günahların, bütün şirklerin, bütün kafirliklerin sebebi heva’ya uymaktan ileri gelir. Bir iş yaparken, bir şey hakkında karar verirken, bir ibadet fiilini yerine getirirken, bir şey yanlış mı doğru mu diye düşünürken; kişi ya kendi aklına ya da inandığı dinin ölçülerine uyar. Eğer akıl Allah’tan gelen ilme yani vahye uyuyorsa, o akıl isabetli karar verir. Eğer bir akıl Allah’tan gelen haberlere i-nanmıyorsa, o aklın sahibi kesinlikle yanılacaktır ve heva’sına uymuş olacaktır. İşte böyle bir insan kendi görüşünden, kendi kararından başkasını beğenmiyorsa, kendi zevkinden daha üstün bir şey tanı-mıyorsa o insan kendi heva’sını, kendi nefsini tanrı haline getiriyor demektir. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle açıklıyor: “Gördün mü hevasını (arzularını-isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 43) Böyle bir kimseler canlarının isteğinden başka kutsal bir şey bilmezler. Bunlarda hakseverlik yoktur. Bu gibiler bencil insanlardır. Peşine düştükleri arzuları da normal bir istek değil, canlarının istediği kuruntulardır. Böyleleri hak, hukuk, delil, âyet, şahit tanımazlar, yalnız kendi isteklerini en üstün tutarlar. Onlara göre din de, insanların vicdanlarından gelen arzularıdır. Dolaysıyla kendi nefislerini doyurmaya, keyiflerini tatmin etmeye çalışırlar. Bunlar, hakkı ve gerçeği kabul etmezler ama, keyfiliği hayat anlayışı olarak alırlar. ‘Heva’nın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar. Böyleleri ‘heva’-nın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının) ve keyiflerinin peşi-ne giderler. Allah’ın gönderdiği hidayet rehberine aldırmazlar bile. Öy-leyse kişinin kendi ‘heva’sına uyması, Hakk’tan yüz çevirmesi demektir. Nitekim Kur’an, ‘kendi hevalarına uyanlara tabi olmayın’ buyurur (Sâd, 26; Mâide, 77) Zaten onların Allah’ın hidayetinden yüz çevirmelerinin, ya da âyetleri yalan saymalarının sebebi, vahyi bırakıp kendi hevalarına uy-malarıdır. (En’âm, 150; Kehf, 28) Heva’larına uyanların özelliklerinden biri de istikbar (kendini büyük görme) ve Peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmadır. Bu gün de hayata ve dünyaya kendi heva’ları doğrultusunda yön vermek, keyiflerine göre yaşamak isteyenler Kur’an mesajına, İslâm’ın güzelliklerine karşı çıkmaktadırlar. Heva’larına uyanlar Allah’tan gelen ilmi (vahyi veya âyetleri) bilgisizce bir tarafa atarlar. Onlar gerçekten cahillerdir. Kur’an, Hz. Peygamberi ve onların şahsında müslümanları uyararak: ‘Sana gelen bu ilimden (Kur’an ve hükümlerinden) sonra onların hevasına uyarsan, senin için Allah’tan bir veli ve yardımcı yoktur. (Bakara,120) ‘Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevasına uyma’ (Mâide,48,49) ‘Em-rolunduğu gibi dosdoğru ol ve onların hevasına uyma’ (Şura,15) diye söylemektedir. Şüphesiz ki heva’ya uymak dengeyi bozar, hakları ihlal eder, tarafgirliğe ve taassuba sebep olur, düşmanlığı körükler. İnsan, Allah’ın hidayet kitabı olarak gönderdiği Kur’an’ı, yani vahyi dışlayarak, her şeyi kendi aklına, kendi heva’sına göre çözmeye, her şeyin hükmünü işine geldiği gibi vermeye kalkışırsa, insanın içinde de yeryüzünde de huzurun olması mümkün değildir. Vahyi dışlayanlar hem kendilerine yani ilâhlar bulurlar, hem de küçük, önemsiz ve kısır çekişmelerin içinde, ucuz çıkarların peşinde koşar dururlar. Heva’sına uyan kimselerin yön verdiği dünyada barış ve adaletin olması mümkün değildir. Bu gerçeğe hem tarih şahittir, hem de içinde yaşadığımız şartlarda bunu açıkça görmekteyiz. Mü’minler, sık sık heva’larına uymamaları konusunda uyarıl-maktadırlar. Kur’an, Allah’ın âyetlerine tabi olanlar ile heva’larına u-yanların bir olmayacağını söylüyor: “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevasına uyan kimse gibi midir?” (Muhammed, 14) Elbette bir olmaz. Birisi de Allah’tan gelen açık, sağlam, Hakk, doğru, hidayet gösterici, iki dünyada da kurtuluşa götürücü, kişiyi adam yapan ilâhí belgelere, yani vahye (Allah’ın âyetlerine) uymakta, öbürü ise nefsinin aşırı isteklerine, kuruntulara, ilmí dayanağı olmayan zanlara, boş hayallere uymaktadır. Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah-tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan heva (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” (Taberaní) Heva’sına uyan insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suç çok işlenir, fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insaní değerler rağbet görmez, adaletle hareket etme ahlakı zayıflar. Bu bakımdan insanlara düşen heva’larına uymak değil, kendi heva’sından konuşmayan bir peygambere (Necm,3-4) ve O’nunla beraber Allah’tan gelen ilme (vahye) tabi olmaktır. Evet, ey mü’minler, sakın adâletten vazgeçip hevâ ve heveslerinize uymayın. Adâleti bir tarafa bırakarak nefislerinizin hevâ ve heveslerine tabi olmayın. Hep Allah yasaları eşliğinde âdil bir hayat yaşayın. Sürekli Allah kontrolünde olduğunuzun bilincinde olun. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Unutmayın ki yarın yapıp ettiklerinizden hesaba çekileceksiniz. Hesap gününde rezil ve perişan bir konuma düşürmeyin kendinizi. Dünyada güzel bir hayat yaşadığınız gibi öbür tarafta da cennete görürecek bir hayat yaşayın. Eğer Allah için dosdoğru şahitlik yapmaktan yüz çevirirseniz, adâletle şahitliğe ağzınızı, yüzünüzü eğip bükerseniz, eğer haktan eğilip bükülürseniz, haktan, adâletten uzak bir hayat yaşarsanız, Al­lah’tan ve peygamberden yüz çevirirseniz, sizden Allah ve Resûlü adına bildiğiniz bir tavrı sergilemeniz istenen, bildiğiniz bir hakkı or­taya koymanız gereken bir ortamda bu hakkı ortaya koymaktan yüz çevirirseniz bilesiniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Eğer Al­lah’ın ve Resûlünün hükümlerini terk ederek, Allah’ın kitabından ve Resûlünün sünnetinden yüz çevirerek başkalarının yasaları ve hü­kümleriyle hük-mederseniz, veya kendi hevâ ve heveslerinizi Allah ve Resûlünün hükümlerinin önüne geçirerek hüküm vermeye kalkışırsa­nız unutmayın ki yaptıklarınızın tümünü Allah bilmektedir ve sizi yarın onlarla hesaba çekecek olan da başkaları değil Allah’tır. Öyle değil mi? Hayatınızı değerlendiren, ölümünüze hükme-den, hayatınızı şu anda değerlendiren Allah değil mi? Ölümle karşı karşıya geldiğinizde egemenlik bizdedir diyen şu sahte tanrıların hük-mü geçerli olabiliyor mu? Öyleyse Allah’tan başka tüm sahte tan­rıla-rın, tüm güçlerin, tüm sevilen, sayılanların, tüm korkulanların, tüm reislerin, tüm ana ve babaların hüküm ve yargılarının sadece bu dün­yada geçerli olduğunu unutmamalıyız. Evet, ne bu sahte tanrıların hüküm­leriyle ne de kendi hevâ ve heveslerinizle hükmetmeyin. Tüm hü­kümleriniz, tüm kararlarınız Allah’ın hükümlerine uygun olsun. Allah’ın hükümlerinin dışında da ne hak vardır, ne de adâlet vardır. Ve Allah için hakkı ve adâleti omuzla-mış bir ümmet olmadıkça da hakkın ayakta tutulması mümkün değildir. Sûrenin önceki bölümlerinde emânetlerin ehline verilmesi ko­nusu, mîras konusu, yetimlerin malları konusu, insanların mallarının haksızlıkla yenilmemesi konusu, kadınların haklarına riâyet konuları anlatıldı. Bütün bu hususlarda Allah’ın istediği gibi hareket ederek haktan, adâletten ayrılmayacağız inşallah.
136. “Ey İnananlar! Allah'a, peygamberine, pey-gam­berine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği ki­taba inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, meleklerini, ki-taplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” Ey mü’minler, iman edin Allah’a ve Resûlüne. Haddinizi bilin de Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman edin. Tüm hayatınızda söz sahibi olarak, hayatınızda egemen olarak Allah’a iman edin. Gönder­dikleriyle hayatınızı düzenlemek üzere Allah’a iman edin. Boyunları­nızdaki kulluk ipinin ucunu kendisine teslim etmek ve hayat progra­mını uygulamak üzere Allah’a iman edin. Sizin adınıza seçimini seçim kabul edip iradelerinizi kendisine teslim etmek üzere Allah’a iman edin. Sizi yaratan, size hayat veren ve şu anda sahip olduğunuz her şeyi size bahşeden ama yaşadığınız bu hayatın sonunda size verdiği bu hayatı geri alıp verdiklerinin tümünden sizi hesaba çekecek olarak Allah’a iman edin. Ve de O’nun elçisine de iman edin. İmanlarınızın tam olabil­mesi için o elçiye de iman edin. Çünkü o peygamber kendisi de Al­lah’a iman ediyor. Allah’a ve Allah’ın kelimelerine, Allah’ın âyetlerine iman ediyor. Yâni onun getirdiklerinin tamamı Allah’tandır. Kendisin­den hiçbir şey söylemez o. O peygamber Allah sözcüsüdür. Allah’ın yeryüzündekilerin hayatlarına karışma noktasında odak nokta seçtiği varlıktır. Onun getirdiklerinin tamamı, onun tüm hayatı sizi ilgilendir­mektedir. Şâyet onun getirdikleri arasında sizi ilgilendirmeyip de sa­dece kendisini ilgilendiren bir şey varsa zaten onlar belirtilmiştir. İman noktasında, İslâm noktasında, teslimiyet noktasında mü’minler peygamberlerle aynı saftadır. Peygamber Rabbinden kendi­sine indirilenlerin tümüne iman etti. Çünkü peygamber kitabın ilk mu­hatabı, vahyin ilk sorumlusu ve ilk muhbir-i sâdığıdır. Onun için pey­gamber Rabbinden kendisine indirilenlerin tamamına iman etti. Ve onun inandıklarına mü’minler de iman ettiler. Öyleyse peygamber ör­nekliğinde Allah’a bir iman gerçekleştirin. Peygamber örnekliğinde bir hayat yaşayın. Peygamberin iman ettiği gibi iman edin. Hayatınızı bu imanla düzenleyin. İmanlarınızı hayatınızda gö­rüntülemeden yana olun. İman kaynaklı bir hayat yaşamadan yana olun. Düşünceleriniz, amelleriniz, eylemleriniz, sevmeleriniz, küsmele­riniz, zevkleriniz, hayat tarzınız, dostluk ve düşmanlık anlayışlarınız, hükümleriniz, kararlarınız, hukuklarınız, eğitimleriniz, sosyal ve siya­sal yapılanmalarınız, tüm hayatınız imanlarınızdan kaynaklansın. Ey iman edenler, iman edin Allah’a ve Resûlüne. İman edin Re­sûlüne indirdiği kitabına, yâni Kur’an’a ve daha önceki Resullerine indirdiği kitaplara da iman edin. Allah’ın gönderdiği tüm kitaplara iman edin. Evet kıyamete kadar insanlığın problemlerini çözmek ve insan­lara yol göstermek üzere peyderpey indirilmiş şu Kur’an’a ve daha önceki toplumlara bir çırpıda indirilmiş kitapların tümüne iman isteni­yor bizden. İşte bir önceki âyette istenen adâleti ikâme, âdil davranmak an­cak bununla mümkün olacaktır. Adâlet Allah’a, peygamberlere ve onlara gönderilen Allah kitaplarına imanla mümkün olacaktır. İnsanlar ancak Allah’a, Allah’ın elçilerine ve Allah’ın kitaplarına imanla, teslimi­yetle, bu kitaplar rehberliğinde bir hayat yaşamakla hevâ ve hevesle­riyle hareket etmekten kurtulabileceklerdir. Allah’tan ve Allah’ın gön­derdiği hayat programı kitaplarından habersiz yaşayan insanların hevâ ve heveslerinden kurtulup âdil davranmaları asla mümkün de­ğildir. Hayatlarını düzenleyecek kadar vahiy bilgisine ulaşamayan in­sanların hevâ ve heveslerinden kurtulmaları mümkün değildir. Öyle değil mi? Allah’a, Allah’ın peygamberlerine, Allah’ın kitaplarına inan­mayan insanlar neye iman edecekler de? Neye inanacaklar da bu in­sanlar? Hayatlarını neyle düzenleyecekler de? Elbette vahyi tanımayan insanlar ya kendi hevâ ve heveslerine göre kendilerinin ortaya koydukları, kendilerinin oluşturdukları kitap­lara, yasalara veya kendileri gibi acizlerin, cahillerin oluşturdukları ki­taplara, yasalara, onların istek ve arzularına iman edecekler. Ve vah­yin dışında onların yaptıklarının tamamı ifsattan, bozgunculuktan, hu­zursuzluktan başka bir şey de sağlamayacaktır. İşte Hz. Ademle başlayan insanlık tarihinin başından sonuna kadar elimizdeki şu kita­bın yorumundan, değerlendirmesinden anlıyoruz ki, ne zaman ki in­sanlar Allah’a evet demişler, yollarını Allah’a sormuşlar, Allah’ın ki­taplarına evet deyip hayatlarını o kitapla düzenlemişler, Allah’ın elçile­rine evet deyip onlar rehberliğinde bir hayatı yaşamışlarsa, Allah’ın kitaplarına ve elçilerinin mesajlarına kulak vermişlerse mutlak doğ­ruyu, mutlak hakkı ve mutluluğu yakalamışlardır. Ama her ne zaman ki insanlar Allah’a evet dememişler, Allah-tan gelen hayat programına teslim olmamışlar, vahye kulak verme-mişler, peygamberlere iman etmemişler ve hayatlarını kendi kendile­rine düzenlemeye kalkışmışlarsa yeryüzünde hep kan dökmüşler, hep zulmetmişler, hep bozgunculuk yapmışlardır. İşte Rabbimizin bu âye­tine göre bundan kurtuluşun tek çaresi Allah’a imandır, Allah’ın yol gösterici kitaplarına ve peygamberlerine imandır. Değilse: Kim Allah’ı, Allah’ın vahiy göndererek insan hayatına karışma unsurları olan, Allah’ın kullarıyla diyaloğunun odakları olan melekleri, kitapları, peygamberleri ve âhiret gününü inkâr ederse son derece de­rin ve uzak bir sapıklığa düşmüştür. Yolunu ve gâyesini artık bula-ma­yacak bir sapıklığa yuvarlanmıştır. Sûrenin 116. âyetinin ifadesiyle bu kişi artık küfrün ve şirkin berzahına yuvarlanmıştır. Evet sapıklık, kâfirlerin ve müşriklerin tek ve ilk özelliğidir. Kâfi­rin ve müşrikin ayrılmaz vasfı sapıklıktır. Kâfirler her düşüncelerinde, her fikirlerinde, her anlayışlarında, her eylemlerinde, her kararlarında, her yasalarında büyük bir sapıklık ve yanlışlık içinde hayat sürmekte­dirler. Onların bu sapıklıktan kurtulup hakkı, doğruyu bulmaları müm­kün değildir. Çünkü onlar hakkın, doğrunun kaynağı olan Allah’a, Al­lah’ın kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine inanmamaktadırlar. Hayatlarını vahiy kaynaklı yaşamamaktadırlar. Düşüncelerini Allah ve peygamber kaynaklı geliştirmemektedirler. Bu halleriyle onların hakkı, doğruyu bulma imkânları yoktur. Nereden bulabilecekler de doğruyu? Nereden ulaşabilecekler de hakka? Kitabı ve peygamberi gündemle­rinden çıkaran insanlar nereden ulaşabilecekler de hak bilgisine? Al­lah ve Resûlünden başka hakka ulaşmak mümkün mü? Kitap ve sün­netten başka yerde hak bulmak mümkün mü? İşte bu iman olmazsa bilelim ki sosyal hayatta sadece zulüm vardır, ifsat vardır, bozguncu­luk vardır. İşte zulüm içinde bulunanlardan bir grup:
137. “Doğrusu inanıp sonra inkâr edenleri, sonra inanıp tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez.” İman edip de sonra mürted olup imandan çıkan, sonra tekrar iman edip tekrar mürted olan, sonra da küfür üzerine geberip giden kimseler var ya; işte Allah asla onları bağışlayacak değildir. Önce iman ettiler sonra küfrettiler, sonra tekrar iman ettiler ve küfrettiler ve sonra da küfürleri ziyâdeleşti. Böyle imanla küfür arasında tıpkı bir sarkaç gibi gidip gelirlerken son tercihlerini küfürden yana yaptılar ve en sonunda kâfirce, azgınca bir hayatın içinde kendilerini buluverdiler. Buradaki küfürlerinin ziyâdeleşmesinin anlamı ölünceye kadar hayat­larının küfür içinde devam etmesidir. Âyetin ifadesinden anlıyoruz ki Allah asla böyleleri için bir hidâyet, bir çıkış yolu nasip etmeyecektir. Hz. Ali Efendimiz bu âyet-i kerîmeyi delil getirerek mürteddin üç defa tevbe hakkının olduğunu ifade eder. Verasında artık tevbe hakkı kal­mamıştır. Bunlar, bu imanla küfür arasında gelgit yaşayan, galibiyet Müs­lümanlara geçtiği zaman Müslüman, kâfirler tarafına geçtiği za­man kâfir görünen bu münâfıklar yeryüzünün en şerli, en hayırsız varlıklarıdır. Bu tip insanların yeryüzünde hiçbir kimseye zararları ol­masa bile, aksine insanlığın sosyal, siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatlarına katkılarda bulunmuş da olsalar, açları doyurup çıplakları giydirmiş de olsalar, yollar, köprüler, köyler, şehirler kurup insanlığın hizmetine sunmuş da olsalar, sanayiler, teknolojiler, elektrikler bulup insanlığın hayatını mamur etmiş de olsalar, insanlığın hayatını kolay­laştırmış da olsalar, eğer Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman etmi­yorlarsa, Allah’ın kitabına, Allah’ın emirlerine Allah’ın istediği gibi tes­lim olmamışlarsa, Allah elçisinin örneklediği bir hayata teslim olma­mışlarsa kesinlikle bilelim ki bu adamların hayatlarının kendilerine zerre kadar bir faydası olmadığı gibi, olmayacağı gibi başkalarına da zerre kadar bir faydası olmayacaktır. Evet: Artık Allah’ın böylelerini mağfiret etmesi, affetmesi söz konusu olmayacaktır ve onları kesinlikle kendi yoluna hidâyet etmeyecektir. Evet, elbette insanlar eğer Allah’tan başka tanrılar aramaya çıkarlar, Allah kitaplarından başka kitaplar, Allah yasalarından başka yasalar aramaya kalkışırlar, Allah elçilerinden başka sahte peygamberler pe­şine koşarlarsa, kesinlikle bilinmelidir ki bu anlayış, bu gidiş, bu hayat onların hiçbir zaman Allah yoluna girmeyeceklerinin, hidâyete erme­yeceklerinin bir delilidir. Ve bu halleri de Allah’ın kendilerini asla af­fetmeyeceğinin kanıtıdır. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onlara neyi müjdelemektedir:
138. “Münâfıklara, kendilerine elem verici bir azab olduğunu müjdele.” Münâfıklara müjdele ki onlar için acıklı bir azap vardır. Dikkat ederseniz Rabbimiz onlara azabı müjdele buyuruyor. Azap müjdelenir mi? Azabın müjdesi olur mu? Ama istihza olsun diye, hayatlarına, yaptıklarına münâsip olsun diye Rabbim azabı müjdele onlara diyor. Bu hainler Allah’a inanmadıkları halde, Müslüman olmadıkları halde iman gösterisinde bulunarak Müslümanlara karşı olmadık entri­kalar çevirerek Müslümanları aldatan, Müslümanları saptıran, onları sapıklığa sevk eden, onları kendi sapık hayat anlayışlarına çağıran bu alçaklar için elbette elem verici dayanılmaz bir azap olacaktır. Alçak­lar inanmadıkları halde inandık dediler. Ağızlarıyla başka hayatlarıyla başka bir hayat sergilediler. Dilleriyle ortaya koydukları imanın koku­suna bile rastlanmayan bir hayat yaşadılar. Bu halleriyle görenler on­ları haktan yana, imandan yana zannettiler. Dinleyenler onları barış­tan yana zannettiler. Görenler onlara insancıl dediler, hümanist dedi­ler, fedâkar dediler, insanlığın hayrına çalışıyorlar, insanları doyur­maya çalışıyorlar, insanların huzurunu, düzenini sağlamaya say edi­yorlar, hayatlarını insanlığın hayrına vakfetmişlerdir dediler. Ama on­ların içleriyle dışları farklıydı. Ağızlarıyla hayatları farklıydı. Onların kalplerinde zerre kadar iman yoktu. Allah’ın yanında da onların, sine­ğin kanadı kadar bir değerleri yoktu. Allah’a Allah’ın istediği gibi iman etmemişler, hayatlarını Allah için değil başkaları için yaşamışlardır. İşte onlara elim bir azabı müjdele peygamberim diyor Rabbimiz. Peki kimmiş bunlar? Ne özellikleri var­mış bu insanların? Nasıl tanıyacakmışız onları? Bakın bundan son­raki âyetinde Rabbimiz onların sıfatlarını şöylece ortaya seriyor:
139. “Onlar, inananları bırakıp da kâfirleri dost edinirler; onla­rın tarafında bir şeref ve kudret mi arıyor-lar? Doğrusu kudret bütün olarak Allah'ındır.” Bunlar Müslümanları bırakıp da kâfirleri dost ve velî edinen kim­selerdir. Mü’minlerle değil kâfirlerle birlikte hareket eden insanlar­dır bunlar. Kâfirlerle birlik bir hayat yaşayan insanlar. Kâfirlerle ortak yönleri mü’minlerden daha çok olan insanlar. Aleyhlerine çevirdikleri entrikalarla mü’minleri aldatmada, fitnelere düşürerek Müslümanları dinden çıkarmada, mü’minlerin dinlerini eğitimlerini bozmada ve mü’-minleri fırsatını bulup öldürmede kâfirlerle birlikte hareket eden in­sanlardır bunlar. Müslümanların karşısına sapık yolar, sapık dinler çı­karma konusunda, Müslümanların çocuklarını propagandalarla ana rahimlerde öldürme konusunda, doğanları da kâfirce, müşrikçe bir eğitime tabi tutarak telef etme konusunda kâfirlerle birlik hareket eden insanlardır bunlar. Müslümanların lokmalarını ellerinden alma, eko­nomik güçlerini sömürme konusunda, Müslümanların köylerini, kentle­rini kan gölüne çevirme konusunda kâfirlerle işbirliği yapan, kâfirlerin yanında yer alan insanlar. Kâfirlerle el ele vererek, kafa kafaya vererek Müslümanların kalplerine, kafalarına küfrü ve şirki empoze etme konusunda kâfirden daha kâfir davranan insanlardır onlar. Müslümanların içinde onlar­danmış gibi görünüp tüm İslâmî gelişmeleri yok etmek isteyen alçak­lardır onlar. Müslümanların evlerine, Müslümanların hayatlarına, Müslümanların hukuklarına, Müslümanların eğitimlerine, Müslümanla­rın ekonomilerine, Müslümanların kılık kıyafetlerine kâfir mührü vur­maya çalışan kâfirlerdir onlar. Müslümanların içinde oldukları halde kalpleri hep kâfirlerden yana atan, kendi kardeşlerine, kendi halkla­rına düşman olup hep kâfirlerden yana bir tavır sergileyen insanlar. Müslümanlara hep kâfirce bir yönetim uygulamadan yana olanlardır onlar. Ağızları Müslümanlardan yana ama kafaları, kalpleri ve fiilleri hep küfürden, kâfirlerden yana olan insanlar. Bunlar Müslümanların arasında kâfirlerin sözcüsü ve temsilcisidirler. Çıkarları söz konusu olduğu zaman Müslümanlıktan, dinden, imandan dem vururlar. Böy­lece Müslümanları aldatmak isterler. Bu yüzden onlara hem dünyada hem de âhirette çok büyük bir azap vardır. Ne oluyor? Yoksa bu münâfıklar izzeti, şerefi kâfirlerin yanında mı arıyorlar? İzzet ve şerefi kâfirlerin yanında gördükleri için mi böyle yapıyorlar? Bunun için mi? Kâfirleri aziz, Müslümanları zelil gördükleri için mi Müslümanları bırakıp da kâfirleri dost ediniyorlar? Öyle ya şu garibanlar neye yarardı onların gözünde? Şu gariban Müslümanlar ne işe yarayacaktı? Şu yeryüzünün mus’taz’af Müslümanlarının dünya üzerinde ne ekonomik güçleri vardı, ne siyasal güçleri vardı, ne salta­natları vardı, ne devletleri vardı, ne servetleri, ne silahları, ne atom reaktörleri, ne dev holdingleri, ne tröstleri vardı. Hiçbir şeyleri yoktu Müslümanların. Şimdi böyle gariban Müslümanlarla beraber olmaları, Müslümanlarla birlikte hareket etmeleri ne sağlayabilecekti kendile­rine? Eğer bu garibanlarla birlikte hareket ederlerse elbette o zaman güçlü olamayacaklardı, zengin olamayacaklardı. Zira akıllarınca dün­yada güçlü olmanın, zengin olmanın tek yolu güçlülerle, kâfirlerle be­raber olmaktı. Dün bu âyetlerin geldiği dönemde münâfıklar hep böyle düşünüyorlardı. Bugün de bizim içimizdeki münâfıklar aynı şeyleri dü­şünüyorlar. Şu içimizde Müslüman göründükleri halde müşrik dün­yayla, hıristiyan ve yahudi dünyayla, kâfirlerle birlikte hareket edenler, kâfirlerle birlikte İslâm’ı ve Müslümanları yok etme planlarını uygula­maya koymaya çalışanlar izzet ve şerefi kâfir dünyada gören insan­lardır. Kâfirlerle birlikte oldukları zaman, kâfirlerin safında bulundukları zaman aziz ve şerefli olacaklarını zanneden insanlardır. Halbuki: İzzet ve şeref tümüyle Allah’a aittir. İzzet ve şeref sadece Al­lah’ındır. İzzet ve şeref sadece Allah’a aittir. Münâfıklar İslâm’ın dı­şında yol arıyor. İslâm’ın dışında izzet ve şeref peşine düşmüşler, ayrı ayrı yollarda dostluk arıyorlar, ayrı yollarla Allah’a dost olabilecekle­rine inanıyorlar, ayrı ayrı usullerle Allah’a yaklaşabileceklerine inanı­yorlar, ayrı ayrı yollarla şeref kazanacaklarına, izzet bulacaklarına inanıyorlar. Rabbimiz kitabı ve elçisiyle izzet ve şerefin sadece kendi­sinde olduğunu, kendisine kullukta olduğunu ortaya koydu ama in­sanlardan kimileri buna itiraz ettiler, bu dâveti kabullenmediler. Bizim başka yollarımız var, bizim başka kutsadıklarımız var, bizim reisleri­miz var, ekonomi reislerimiz, hukuk uzmanlarımız, efendilerimiz, şeyhlerimiz, hocalarımız, hacılarımız var diyerek herkes başka başka yerlerde izzet ve şeref aramaya yöneliyorlardı. Halbuki Allah buyuru­yor izzet ve şeref tümüyle Allah’a aittir, Allah’tadır. Evet izzet ve şeref Allah’a aittir. Kitabımızın başka bir âyetin­den öğreniyoruz ki izzet ve şeref peygamberdedir, izzet ve şeref mü'-minlerdedir, ama münâfıklar böyle bilmezler. Peki bugün kimler izzet ve şerefli? Hoca olanlar, malı olanlar, serveti olanlar, arabasının modeli şöyle olanlar, omuzu kalabalık olanlar, evi eşyası şöyle şöyle olanlar, villası, köşkü, sarayı olanlar, maka-mı mevkisi olanlar. Rabbimiz buyurur ki varsın münâfıklar böyle bilsinler peygamberim, sen bil ki izzet ve şeref Allah’tadır, Allah’la beraber olandadır, pey­gamberle ilgi ve irtibat Kur’an’dadır. İzzet ve şeref Allah’ın kitabından haberdar olmadadır, izzet ve şeref peygamberin sünnetinden haber­dar olmadadır. İzzet ve şeref iman ehli olanlardadır. Evet Müslüman şereflidir. Allah’a inanan, Allah’la beraber olan, peygambere inanan, peygamber safında olanlar azizdir, üstündür, galiptir. İzzeti ve şerefi Allah’tan, Allah’a kulluktan, Allah’la beraber ol­maktan başka yerlerde arayanlar izzetsiz ve şerefsiz insanlardır. Malda, makamda, parada, arabada, ekonomik ve siyasal güce sahip olmakta izzet ve şeref görenler bunları kaybettikleri anda izzetsiz ve şerefsiz hale gelmişlerdir. Müslüman asla cahili değer yargılarına iti­bar etmez. Müslüman Müslümanlıkla şeref kazanır. Müslüman Allah’a kulluğuyla izzet kazanır. Çünkü: Güç kuvvet bütünüyle Allah’a aittir. Ama münâfıklar böyle bil-miyorlar, böyle inanmıyorlar. Bugüne kadar yeryüzünde hangi güç te-petaklak gelmedi ki? Hangi güç sahibi yıkılmadı ki? Hangi devlet, hangi saltanat, hangi imparator çökmedi ki? Kim koruyabilmiş gü­cünü? Kim kurtulabilmiş yıkılmaktan? Âd mı? Semûd mu? Nuh kavmi mi?Lût kavmi mi? Medyen’liler, Eykeliler? Firavunlar, Nemrutlar mı? Bizanslılar, Romalılar, İranlılar mı? Söyleyin, yeryüzünde hangi güç ve kuvvet sahibi çökmedi? Hangi kıralar yıkılmadı? Hangi devletler yıkılmadı? Hangi kâfir, hangi zalim ebedîlik kazandı? Hayır hayır, yer­yüzünde hiçbir gücün, hiçbir güçlünün izzet ve şeref hakkı yoktur. İzzet ve şeref Allah’a aittir. Ebedîlik, ölümsüzlük ancak Allah’ın hakkıdır. Eğer münâfıklar yeryüzünde kendilerinde güç kuvvet gör­dükleri, ebedîlik gördükleri, izzet ve şeref gördükleri kâfirlerle beraber olup Allah’la savaşa tutuşmaya yönelirlerse, kesinlikle bilsinler ki izzet ve şerefi Allah’ta değil de başkalarında görenler hem dünyada hem de âhirette en acı bir azapla burunları sürtülecek, dünyada da âhirette de izzetsiz ve şerefsiz bir hayatın adamı olacaklardır. İzzeti ve şerefi Allah’ta bilen Müslümanlar hem dünyada hem de âhirette izzetli ve şerefli bir hayat yaşarlarken münâfıklar izzetsiz ve şerefsiz olacaklar­dır. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz izzet ve şerefin kendi­sinde görülmesine imanın pratik bir uygulamasının şöyle anlatı­yor:
140. “O, size kitapta “Allah'ın âyetlerinin inkâr edil­diğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geç­medikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” Halbuki Allah size daha önce kitapta şöylece indirmiş, şöylece emredilmişti: Gördünüz ki bir mecliste, bir içtimada Allah’ın âyetleri in­kâr ediliyor, Allah’ın âyetleri reddediliyor, istihza konusu, alay konusu yapılıyor. Allah’ın âyetlerinin küfredildiğini, örtüldüğünü, örtbas edildi­ğini ve alay konusu yapıldığını işittiğiniz zaman sakın ha sakın on­larla, o kâfirlerle, o istihzacılarla birlikte oturmayın. Ta ki onlar Allah’ın âyetleriyle alayı bırakıp da başka sözlere başka zırvalara dalıncaya kadar. Eğer Allah’ın âyetlerinin inkâr ya da alay konusu yapıldığı bir ortamda oturursanız bu münâfıklıktır Allah korusun. Çünkü dikkat ederseniz âyetin sonunda Rabbimiz: Yoksa siz onlar gibi olursunuz. Yâni onlarla oturmaya devam ederseniz siz de tıpkı onlar gibi olursunuz ve bilesiniz ki Allah münâ­fıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayıp cem edecektir. Arkadaşlar, bu âyetin bir benzeri de geçen sene birlikte okudu­ğumuz En’âm sûresinde geçmişti. En’âm 68. “Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir zırvaya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şey­tan sana unutturursa hatırladıktan sonra artık zulmeden­lerle birlikte oturma. Sakınan kimselere onların hesapla­rından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir hatırlatmadır; belki sakınırlar." (En’âm 68) Bu âyetiyle Rabbimiz mü'minlerle mü'min olmayanların safla­rını ayırmayı murad ediyor. Safların kesin hatlarla ayrılmasını istiyor Rabbimiz. Aralarındaki bütün bağların koptuğunu ve mü'minlerin on­lardan ayrılmaları gerektiğini anlatıyor. Mü'minlere zalimlerin meclisle­rinde oturulmaması gerektiği haber veriliyor. Birileri oturmuş bir yerlerde Allah’ın sistemini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar, Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar, Al­lah’ın âyetleriyle istihza ediyorlar, Allah’ın âyetleriyle dalga geçiyorlar, Allah’ın âyetlerini eğlencelerine, lehviyyatlarına, lağviyyatlarına mal­zeme ediyorlar. Ya da Allah’ın âyetlerini tevil ediyorlar, Allah’ın âyetle­rine Allah’ın yüklemediği anlamları yüklemek sûretiyle âyetleri alay konusu yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi biçiminde âyetleri öteye beriye sündürmeye ve kendi gü­nahlarına kılıflar bulmaya çalışıyorlar. Okuyorlar âyetleri ama kendi fi­kirlerine delil arıyorlar, kendi anlayışlarına yol arıyorlar. Meselâ adamlar okuyorlar âyetleri: Efendim işte burada tarikat anlatılıyor, burada parti anlatılıyor, burada bilimsel çalışma, burada örgütsel anlatım, burada zengin olmak, burada doktor olmak anlatılı­yor. Ya da işte burada bizim şeyhimiz, burada bizim kavmimiz, bizim ırkımız, bizim haberimiz, bizim liderimiz anlatılıyor. Burada bunlar anlatılıyor. Kısaca bu âyetler beni anlatıyor, bizi anlatıyor, ama kesin­likle hak olduğumuzu, yanılmadığımızı anlatıyor diye kendi düzenle­rine uyguluyorlar. İşte böyle Allah’ın kitabıyla Allah’ın âyetleriyle dalga geçildi­ğini, alaya alındığını, istihza edildiğini, inkâr edildiğini, yalanlandığını gördüğünüz zaman bu zalimlerin meclislerinde asla oturmayın. Böyle bir durumda Müslüman derhal müdahale etmelidir. Ya sözü âyetlerin alayı konusundan başka bir noktaya çekmeli, eğer buna gücü yetmi­yorsa da derhal o meclisi terk etmelidir. Bu protestoyu çok açık bir şe-kilde yapmalıdır. Yâni onların meclislerinden kalkıp giderken: “Efendim çok önemli bir işim çıktı! Kusura bakmayın kalkmak zorun­dayım! Tuvalet ihtiyacım var!” gibi bir mâzeret ileri sürerek değil; açıkça ve mertçe; “Burada Allah’ın âyetleriyle alay ediliyor! Burada Allah’ın diniyle istihza ediliyor! Allah’ın gazap ettiği bir cemaatın içinde benim oturmam kesinlikle mümkün değildir!” diyerek kalkıp gitmek ge­rek-mektedir. Eğer bir Müslüman böyle Allah’ın diniyle Allah’ın âyetleriyle alay edilen bir mecliste onlarla beraber oturmaya devam edecek olursa hezimetin ilk basamağına adımını atmış olacaktır. Eğer Müs­lümanlar olarak bizler böyle kimselerin meclislerinde oturmaya devam edecek olursa o zaman zımnen de olsa onların bu alaylarını, bu dalga geç­melerini sükut ederek kabul etmiş olacağımızdan, yahut da bizim on­ların yanında oturmamız sonucunda zımnen de olsa onlar bu suçla­rını bizim de kabul ettiğimiz sonucunu çıkararak kendi suçlarına kılıf bulmaya kalkarlarsa Allah korusun o zaman Nisâdaki âyet geçerli olacaktır. "O zaman siz de aynen onlar gibi olursunuz" Âyeti bizim hakkımızda geçerli olacaktır. O zaman bizler kim­liksiz, şahsiyetsiz kimseler durumuna düşeceğiz demektir. Allah’ın diniyle, Allah’ın âyetleriyle alay edilen meclislerde otu­ran bazı zavallı kimseler kendilerini güya sabırlı, mühasamahakâr kimseler olarak kabul ederler. Böylece siyaset yaptıklarını, fikir hürri­yetinden yana olduklarını iddia ederler. Halbuki Allah: Eğer onlarla oturmaya devam ederseniz, o zaman siz de onlardan olursunuz, bu­yurmaktadır. Halbuki Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini müdafaa imanın ta kendisidir. Kişideki imanın sosyal hayatta tezahürünü anlatırken bir hadislerinde Allah’ın Resûlünün şöyle buyurduğunu biliyoruz: "İmanı en kuvvetli olan mü'min gördüğü bir kötü­lüğü elle düzeltir, imanı biraz zayıf olan onu dille değiş­tirmeye çalışır. Ama bazı mü'minler de vardır ki bunların imanları ancak onları o kötülük mahallinden uzaklaştıra­bilir. Ama kişi bunu da yapamıyorsa o zaman hardal ta­nesi kadar onun imandan nasibi kalmamıştır." Müslümanın esas vazifesi bulunduğu yer ve makam neresi olursa olsun orada Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Gücünün yettiği her zaman ve zeminde Allah’ın otoritesini gerçekleştirmek zo­rundadır, ondan beklenen budur. Kalkıp gitmek ise gücünün bittiği noktadadır. Meselâ diyelim ki evinizde çocuğunuz İslâm’la, Allah’ın âyetleriyle alay edecek ve siz hemen kalkıp gideceksiniz, olmaz böyle şey. Veya hanımınız, akrabalarınız, talebeleriniz, arkadaşlarınız Allah’ın âyetleriyle alay edecek ve siz çaresiz kalkıp gideceksiniz. Olmaz böyle şey. Veya meselâ müşteriniz İslâm’la alay edecek siz de sırf ona mal satabilmek için sabırla onu dinlemek zorunda kalacaksı­nız, olmaz böyle şey. Mü'min gücünün yettiği yerde derhal müdahale edecek ve Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini müdafaa adına elinden gelen her şeyi yapmaya çalışacaktır. Dikkat ederseniz âyet-i kerîmede iki "Havz" dan yâni “iki dalma­dan” bahsediliyor. Bunlardan birincisi Allah’ın âyetleriyle alaya dal-ma, âyetleri lehviyyatlarına malzeme yapma, vahyi inkâr ve istihza ko-nusu yapmaya dalmadır. Bir diğer "Havz" bir diğer dalma da âyet­lerle alaya dalma değil de başka boş şeylere yâni lüzumsuz zırvalara dalmadır. Meselâ Mercedes almaktan Ford satmaya kadar; attan, av­rat-tan, fiyattan, murattan, marktan, dolardan, Amerika’dan, Eti­yopya’-dan, Çin’den, Maçin’den, Mançurya’dan bahse daladır. İşten, aştan, karıdan, kızdan, devlet kurmadan, devlet yıkmadan bahse dalmadır. Şâyet oturduğunuz yerdeki insanlar Allah’ın âyetleriyle alaya dalmayı bırakır da böyle öteki zırvalara dalmışlarsa bu durumda eğer orada oturmak zorundaysanız oturabilirsiniz, diyor Rabbimiz. En’âm’daki âyetin sonunda: “Sakınan kimselere onların hesaplarından bir so-rumluluk yok­tur. Fakat bir hatırlatmadır; belki sakınır-lar.” (En’âm 69) Buyurularak Müslümanlara bir sorumluluk yüklenmiyordu. Mut­takilere onların yaptıklarından bir sorumluluk, bir vebal yoktur bu-yuruluyordu. Çünkü bu âyet Mekke’de geliyordu ve Mekke’de Müslümanların Allah’ın âyetlerini inkâr eden, Allah’ın âyetlerini alay konusu yapanlara karşı bir müdahale güçleri yoktu. Allah diyor ki böyle bir ortamda oturmayın, çekin gidin, ama giderken, onları terk ederken de bir mesaj verin diyordu. Yâni onların bu işlediği suçlardan ötürü muttakilere bir sorumluluk yoktur. Onlar ayrı bir gruptur, mü'minler ayrı gruptur. Onlar ne günah işlerlerse işlesinler, ne yapar­larsa yapsınlar, mü'minler onların yaptıklarından sorumlu tutulmaya­caklardır. Ancak mü'minlere bir hatırlatma, bir uyarma görevi vardır. Yâni takva sahiplerinin görevi Allah’ın âyetleriyle sapıklıklara dalan bu insanların yanlarından kalkmak sûretiyle bu tavırlarıyla on­lara bu yaptıklarının bâtıl olduğunu, bu halleriyle Allah’ın gazabını celp ettiklerini hatırlatmak ve öğüt vermek düşmektedir. Muttakilerin kendilerine karşı aldıkları bu tavırları sonucu yanlarından ayrılıp git­meleri sonucu onları üzdük diye belki anlayıp bu işten vazgeçerler di­yor, Rabbimiz. Tabii bu âyetlerin Mekke’de geldiğini ve Müslümanların henüz kendileri gibi Müslüman olmamış babalarını, analarını, arkadaşlarını, hısım akrabalarını terk etmelerinin, onların yanından kalkıp gitmeleri­nin ne kadar zor bir şey olduğunu düşünmek zorundayız. Düşünün nereye gidecekti bu Müslüman? O ev babasının eviydi ve o evin içinde henüz iman etmemiş babası, anası, kavmi kardeşi Allah’ın âyetleriyle alay ediyordu. Onun için burada sadece onlardan kalkıp gitmeleri isteniyor. Allah’ın âyetleriyle alay edenlerle henüz savaşma emrinin gelmediği bir dönem için bunu düşünmek zorundayız. Onun içindir ki âyetin bu son bölümünü şöyle anlamaya çalışanlar da ol­muştur: O mü'minler bu tür insanların yanından kalkıp gitsinler. Ama bunu beceremeyip gidecek yerleri olmadığı için onlarla otursalar dahi onların hesaplarından muttakilere bir sorumluluk yoktur şeklinde an­layanlar da olmuştur bu âyeti. Ama Nisâ sûresindeki bu âyetin geldiği Medine ortamında Müs­lümanlar güçlüydü. Böyle Müslümanların güçlü oldukları ortam­larda, oturma mahallerinde bu iş yapılıyorsa, Allah’ın âyetleri, Allah’ın dini inkâr ediliyor, alay konusu yapılıyorsa ve de Müslümanlar o or­tamlarda oturdukları halde duruma müdahale etmiyorlarsa, orada ola­rın bu küfürlerine, bu istihzalarına engel olup, Allah’ın otoritesini, Al­lah’ın egemenliğini gerçekleştirmiyorlarsa o zaman o oturanların zerre kadar imandan nasiplerinin olmadığını, aynen o inkâr eden, alay eden kâfirler gibi olduklarını ve onlarla birlikte cehenneme gideceklerini anlatıyor Rabbimiz. Tabii durumumuzu kendimiz bileceğiz. Acaba Allah’ın âyetle­riyle, Allah’ın diniyle alay edilen o ortamda biz güçlü müyüz, zayıf mı­yız? Bunu kendimiz bileceğiz. Meselâ kendi başımıza yatak oda­mız-da, oturma odamızda Allah’ın âyetlerine küfredilen, Allah’ın diniyle alay edilen bir atmosferle karşı karşıya bulunmuş olabiliriz. Bir şeytan vahyi evimizin içinde bizim dinimize her gün küfrediyor olabilir. Eğer anında o televizyonu kapatarak, o kâfirleri susturarak tavrımızı ortaya koymuyorsak, koyamıyorsak ve arkasından da güçsüz olduğumuzu filan demeye çalışıyorsak aynen o kâfirlerden olduğumuzu unutma­malıyız. Düşünün ki evinizde, arabanızda dinlediğiniz bir kasette Al­lah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın cehennemiyle, cennetiyle alay edi­liyor. Biz cennet istemeyiz deniyor. Seninle cehennem ödül, sensiz cennet zindan, ya da işte sürgündür deniyor. Ve sizler de Allah’ın âyetleriyle yapılan bu istihzaları göz göre göre dinliyorsanız, vallahi onlardan bir farkınız kalmamıştır. Yok mu onu susturacak gücünüz? Ta-mam belki Allah’ın âyetleriyle alay edilen, ama sizin de bunu en­gel-leme, susturma gücünüzün olmadığı bir ortamda çekip gitmeniz sizi kurtarabilecektir, ama evinizin göbeğinde, arabanızın içinde de güçsüz olduğunuzu iddia etmeye kalkarsanız gülerler buna.
141. “Sizi gözleyenler, Allah'tan size bir zafer ge-lirse, “Sizinle beraber değil miydik?” derler; eğer kâfirlere bir pay çıkarsa, onlara: “Size üstünlük sağlayarak sizi mü'minlerden korumadık mı?” derler. Allah kıyamet günü aranızda hüküm verir. Allah inkârcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.” Onlar, o münâfıklar sürekli sizi gözetleyip dururlar. Evet Müslü­manların arasında Müslüman olmadıkları halde Müslüman gö­rünen münafıkların bir başka karakte­ristik özelliklerine dikkat çekiyor Rab-bimiz. O alçaklar gözlerini si­zin üzerinize dikmişlerdir. Sizin za­fer, fetih yahut hezimet zaman­larınızı gözetleyip durmaktadırlar. Sizin devletinizin zeval bulup kâfirlerin size üstünlük sağlayacakları günü bekliyorlar. Kâfirlerin size karşı sağlayacakları bir üstünlük onlar için bay-ram sebebidir. Böylece sizin dininizi yitirmeniz onların bekledikleri en güzel bir netice olacaktır. Onlar sizin sonunuzun gelmesini bekli­yorlar. Ama: Eğer Allah’tan size bir fetih, bir zafer gelirse, yâni Allah’ın yardı­mıyla siz Müslümanlar bir güce ulaşırsanız, meselâ Hayber’i fet­he-derseniz, Beni Kureyza yahudilerine karşı galip gelirseniz veya Mekke’nin fethine muvaffak olmuşsanız o zaman da derler ki: “Biz sizinle beraber değil miyiz? Biz size yardımcı olmuyor muy­duk? Biz sizi desteklemiyor muyduk? İzzet ve şeref bizde değil mi? Biz sizinle aynı imanı, aynı teslimiyeti paylaşmıyor muyuz? Aynı safta değil miyiz? Kazandığımız bu savaşın ganîmetlerine ortak değil miyiz? Bu zafere, bu savaşın izzet ve şerefine biz de ortak değil mi­yiz?” derler. Ganîmete konabilmek için müslümanlara böyle derler. Ama aynı adamlar: Eğer nasip kâfirlerin olursa. Rabbimiz bir hikmeti gereği mü’-minlere karşı kâfirlere bir galibiyet verecek olursa. Baktılar ki kâfirlerin Müslümanlarla giriştikleri savaştan bir nasipleri mi var? Veya Müslü­manlar karşısında kâfirler bir güç ve kuvvete mi sahip olmuşlar? Me­selâ Uhut’ta olduğu gibi kâfirler Müslümanlara karşı zâhirî bir galibiyet mi sergilemişler? Ya da işte Hendek’in ilk dönemlerinde olduğu gibi kâfirler geçici bir dönem Müslümanları bir kıskaca mı almışlar? Müs­lümanlar Medine’de bir sıkıntılı dönem mi yaşıyorlar? Bu sefer de di­yorlar ki münâfıklar: Kâfirlere derler ki biz size Müslümanlara karşı bir üstünlük sağ­lamadık mı? Biz size karşı Müslümanların safında yer almayarak yardımcı olmadık mı? İşinizi kolaylaştırmadık mı? Sizi size ulaştırdı­ğımız bilgiler ve verdiğimiz taktiklerle mü’minlerden korumadık mı? Sizler dışardan Müslümanlara saldırırken bizler de içerden kaleyi fet­hetmeye çalışarak sizin galibiyetinize yardımcı olmadık mı? Bizler içerde sizlerin sözcülüğünüzü yaparak, sizlerin ağızlarınızı kullanarak, sizin küfrünüze sahip çıkarak Müslümanları içerden kâfirleştirmeye çalışmadık mı? Evet biz sizinle beraberiz, öyleyse bizim ulûfelerimizi, bizim ganîmetten payımızı vermek zorundasınız, diyorlar. Bizi yap­tık-larımızdan dolayı ödüllendirmek zorundasınız, diyorlar. Alçaklar, bakıyorsunuz bir Müslümanlarla beraberler, bir kâfir­lerle beraberler. Böyle silik şahsiyetli adamlar. Aslında Müslümanların gözünde beş paralık değerleri olmadığı gibi, Müslümanlara, kendi halklarına ihanetleri sebebiyle kâfirlerin gözünde de beş paralık de­ğerleri yoktur bunların. Ama Allah aranızda hükmünü verecektir. Allah hiçbir zaman kâ­firlere ve onların Müslümanlar arasındaki piyonlarına Müslümanlar aleyhine bir yol vermeyecektir. Onlara karşı daima Müslümanları galip getirecek, daima Müslümanları kazançlı çıkaracak ve onları hem dün­yada hem de âhirette rezil rüsva edecektir. Evet sürekli şekil değişti­ren, bazen o tarafı, bazen bu tarafı tutan, bazen onun safında, bazen bunun safında yer alan, bazen şunu, bazen bunu memnun etmeye çalışan, bazen laik, bazen Müslüman görünen böyle silik şahsiyetli münâfıkları her zaman toplum içinde görmek ve tanımak mümkündür. Bu silik şahsiyetleri onların doğru dürüst Müslüman olmalarına da en­gel teşkil etmektedir. Çünkü şahsiyet bozukluğu gerçekten çok kötü bir şeydir. Allah kâfirlerin bile şahsiyetlerini rencide edecek tavırlardan bizi menet­mektedir. Bakıyoruz şahsiyetli bir kâfir devletinin başkanı Müslüman­ların bayramını kutluyor, şahsiyetli bir kâfir Müslümanların örtüsüne saygılı davranır ama şahsiyetsiz bir münâfık buna tahammül edemi­yor. Halbuki şahsiyetli bir Müslüman tüm tavırlarını Allah’ın istediği bi­çimde belirleyen kimsedir. Müslümanlara karşı tavırlarımızı da kâfir­lere karşı tavırlarımızı da Allah’ın istediği biçimde belirlemek zorunda­yız. Gerçek Müslüman kâfirin kâfirliğini bilen, kâfirin kâfirliğini onaylayarak, onun yaşadığı küfrün sonunda cehenneme gitme­sine göz yumarak ona en büyük kötülüğü yapan insan değildir. Gerçek şahsiyetli Müslüman kâfirin hayatını sorgulayarak onu cennete ka­zandırma kavgası veren insandır. Gerçek müslüman kâfirden elde edeceği az bir menfaat hatırına onun cehenneme gidişine göz yummayan kimsedir. Ona der ki: Ey zavallı kâfir! Ey zavallı yahudi! Ey zavallı hıristi-yan! Bak sen yaşadığın bu hayatınla so­nunda cehenneme gidi­yorsun. Bu hayat seni ateşe götürüyor. Zaten şu anda dünyada da sen ce-hennemi yaşıyorsun. Ferdi ha­yatınızda mutluluk yok, aile ha­yatınızda hu­zur yok, toplum hayatınızda, sosyal hayatınızda denge yok. Gelin ey kâfirler! Gelin ey insanlar Müslüman olun. Teslim olun Allah’a. Eğer Allah’ın istediği bir hayata yönelirseniz bilesiniz ki Allah sizin önceki yaptıklarınızı silecek, önceki hayatınızı sıfırla­yacak, Müslüman olduk, teslim olduk dediğiniz andan itibaren ön­ceki işle­dik-lerinizi Allah değerlendirmeye tabi tutmayacak. Biz Müslüman ol­duk dediğiniz andan itibaren, analarınızdan doğdu­ğunuz gündeki gibi sizi tertemiz hale getirecek. O anda ölürseniz cennete gideceksiniz diye-rek şahsiyetli bir Müslüman kâfirlere böylece en büyük iyiliği yapmış olacaktır. En büyük hayrını, bere­ketini kâfirlere ulaştırmış ola­caktır. Zaten Allah’a Allah’ın istediği şekilde inanmış bir Müslümanın hiç kim-seye faydasından başka bir zararı olamaz.