Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Şûrâ — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

53 ayetRûpel 3 / 4
3. “Ey Muhammed! Güçlü olan, Hakîm olan Allah, sana da, senden öncekilere de şöylece vahy eder.” Sûrenin başındaki ifadelerden, mukatta harflerinden de anlaşılıyor ki, Allah vahyini dilediği şekilde ve dilediği kimseye ulaştırandır. Bu konuda Allah asla hiç kimsenin etkisi altında kalacak değildir. Allah’ın kullarının hayatına karışmak üzere kullarından birini odak nokta olarak seçip ona vahyini sunması, ona kendi bilgisinden bilgiler ulaştırması, o günün toplumunda en büyük tartışma konusu oluyordu. He-men hemen her evde, her mecliste, her sokak ve caddede bu konu tartışılıyordu. “Muhammed Allah’ın kendisine vahiy ulaştırdığını söy-lüyor. Allah’ın kendisiyle konuştuğunu iddia ediyor. Allah’ın kendisini muhatap aldığını ve kendisine bilgi aktardığını iddia ediyor. Böyle bir şey mümkün müdür? Böyle bir şeye nasıl inanılır? Eğer o bu söylediklerini kendisine izafe etseydi, bütün bunları kendisinin söylediğini iddia etseydi, bu bize daha makul gelirdi. Değilse Allah’ın içimizden bir insanla konuştuğunu, onun vasıtasıyla bize mesaj gönderdiğini, böylece Allah’ın bizim hayatımıza karıştığını, bizim hayatımızla ilgilendiğini kabul etmemiz kesinlikle mümkün değildir, diyorlardı. Allah’ın bir beşere vahiy göndermesini redde-diyorlardı. Rabbimiz sûrenin hemen başında onların bu sözlerinin ve vahyi reddedişlerinin temeline inerek buyurur ki, “O Allah Azîz ve Hakîm olandır. Allah, Azîz’dir. Kendisine hiçbir konuda karşı gelinmeyen, kendisine asla hesap sorulmayan, mutlak güç ve kuvvet sahibi, dilediğini yapan, her şeye güç yetiren bir Allah’tır. Ve yine o Allah Hakîm-dir. Tüm kâinata hakim olan, hayata hakim olan, tüm varlıklar kendisi-nin hâkimiyeti altında olan ve hikmet sahibi olan, tüm yaptıklarını bir hikmetle yapan yenilmez ve yanılmaz bir Allah’tır. Öyleyse bu konuda, kullarından birine vahiy göndermesi konusunda O’na itiraz edip karşı gelemezsiniz. Değil bu konuda, hiçbir konuda O’na hesap soramazsınız. Daha önceki elçilerine nasıl vah-yetmiş arzularını onlara ulaştırmışsa, şimdi de bu elçisine vahy etmektedir. Bunda şaşılacak hiçbir şey de yoktur. Öncekilere nasıl yol göstermişe, şimdi de içinizden birisine vahy ederek size yol göstermektedir, buyuruluyor. Vahy; gizlice ve süratlice söz iletmek, mesaj aktarmak demektir. Vahiy ancak kendisine vahy edilenin anlayabileceği, başkalarının anlayamayacağı bir biçimde gizli ve hızlı olarak, Allah’ın kendi bilgisini peygamberine yol göstermek üzere aktarmasıdır.
4. “Göklerde olanlar da, yerde olanlar da O'nundur, O, yücedir ve çok büyüktür.” Müşrikler peygambere gelen vahyi inkâr ederlerken, bunu kabule yanaşmamaya çalışırlarken, esasen onlar Allah’ın hayata karışmasına karşı çıkıyorlardı. Allah’ın insanlardan birine vahiy göndererek emirlerini, arzularını ulaştırmasına karşı çıkıyorlardı. “Allah böyle bizim hayatımıza karışmasın, bize arzularını, talimatlarını bildirmesin, bizim hayatımıza müdahale etmesin de biz istediğimiz gibi keyfimize göre yaşayalım,” diyorlardı. “Şimdi Allah bize kanunlarını ulaştıracak, bize talimatlar gönderecek olursa, dinlesek olmayacak, dinlemesek olmayacak; iyisi mi O bizim hayatımıza karışmasın” diyorlardı. Esasen dertleri buydu. “Allah bir insanla konuşur mu? Allah bir beşere tenezzül edip de ona vahiy gönderir mi,” diyerek bunu reddetmeye çalışıyorlardı. “Tamam, anladık da, yâni şimdi sadece Allah’ı mı dinleyeceğiz? Sadece onun dediği gibi mi yaşayacağız? Hayatımızda sadece Allah mı hakim olacak? Bizim keyiflerimiz, heveslerimiz ne olacak? Eğer durum öyleyse, peki atalarımızın şu âna kadar takip ettikleri hayat programları, onların gittikleri yolları yanlış mıdır? Yıllar yılı atalarımızın kutsadığı ve şu anda da bizim onlardan miras alarak kutsadığımız, hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz, arzularına itaat ettiğimiz varlıklar ne olacak? Bizim hukuk tanrılarımız, sağlık tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyaset tanrılarımız, ekonomik tanrılarımız, sanat tanrılarımız da var. Bizler onları da dinlemek zorundayız. Onların hatırını da kazanmak, onların emir ve arzularını da yerine getirmek zorundayız. Onlara da dua etmek, onlara da sığınmak zorundayız. Hayatımızda onları da etkili ve yetkili kabul etmek zorundayız. Şimdi ey Muhammed, senin dediğin gibi hayatımızda söz sahibi olarak sadece Allah’ı kabul edecek olursak, sözünü dinleyeceğimiz, çektiği yere gideceğimiz, hayat programına uyacağımız, hayatımıza hükmedecek bir tek İlâh kabul edecek olursak, o zaman öteki İlâhlarımızın fonksiyonu ne olacak? Bunları nereye koyacağız? Hayatımızda bunlara hiç mi söz hakkı vermeyeceğiz? Halbuki bizler bugüne kadar bunları da dinlemeye alışmıştık,” diyorlar ve vahyi reddetmeye çalışıyorlardı. Rabbimiz buyuruyor ki, “hayır! Bu kâinatın ve mevcudatın yegâne sahibi Allah’tır. Gökler ve yerler O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun kulu ve kölesidir. Her şey O’nun mülküdür. Mâlik sadece O’dur ve her şey mülktür. O halde mülk O’nunken, Mâlik O iken nasıl olur da onun mülkünde başkalarını O’na ortak kabul edersiniz? Mülk O’nunsa, mülkün sahibi Allah ise, o zaman mülk konusunda söz sahibi de Allah’tır. Nasıl olur da O’nun mülkünde bir kısım varlıkları söz sahibi kabul ederek O’na ortak koşmaya çalışırsınız? Bu yetkiyi nereden alıyorsunuz? Üstelik de sözlerini dinleyerek, hayatınızda kendilerini de söz sahibi kabul ederek, kanunlarına itaat ederek, programlarını uygulayarak ona ortak yapmaya çalıştığınız varlıklar da O’nun kulları, O’nun mülkü iken. Yâni kendilerine bile sahip olamayan, kendilerini bile yaratamaya güçleri yetmeyen ve Allah tarafından yaratılmış olan, ölümlerine bile çare bulamamış, Allah tarafından bir gün öldürülecek olan bu varlıkları, bu Allah kullarını nasıl olur da Allah’a ortak koşmaya çalışıyorsunuz?
5. “Melekler ise Rabblerini överek tesbih eder ve yeryüzünde bulunanlar için O’ndan bağışlanma dilerler. Gökler neredeyse (putperestlerin sözünden) çatlayacak. İyi bilin, Allah şüphesiz bağışlayandır, merhametli olandır.” Allah’a yakışmayan sıfatlar izâfe etmeniz, O’na çocuklar, yardımcılar, ortaklar izâfe etmeniz, O’nun yarattıklarını O’nunla birlikte yetkililer bilmeniz, yeryüzünde Allah kullarından kimilerini Allah yerine koyarak onları dinlemeniz, onların kanunlarına itaat etmeniz, onların helâllerini helâl, haramlarını haram bilmeniz, onların yasalarını uygulamaya çalışmanız, hayat programlarınızı onlardan almaya kalkışmanız veya Allah sıfatlarından bazılarını onlara vermeniz, onları hayatınızda rabbler, kanun koyucular, hayat programı tespit ediciler, hukuk belirleyiciler, yasa koyucular, şifa dağıtıcılar olarak bilmeniz, onlara sı-ğınmanız ve bütün bunları onlardan beklemeniz, onlara yalvarıp yakarmanız şirktir. Bu öyle büyük bir suç, öyle azîm bir cürüm ki, neredeyse sizin bu küstahlığınızdan ötürü gökler üstlerinden yarılacak, çatlayacak, paramparça olacak. Melekler Allah’ın kendisine teslim kulları, Allah’ın kendilerine isyan etme imkânı vermediği iradesiz ve günâhsız kulları, boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elinde olan ve yaratıldıkları andan beri bir an bile gaflet etmeden Rabblerine kulluk yapan melekler, bu kendilerini bir şey zanneden insanların Rabblerine karşı yaptıkları bu küstahlıklar karşısında utançlarından ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette, bu küstahlıkları duymamak için kulaklarını tıkarlar ve Rabblerini hamd ile tesbih ederler. Bu küstahların Rabblerine karşı yaptıkları konusunda Rabblerinden onlar adına özür dilemek adına tamamen onların yaptıklarının tersini yaparak Allah’ı tesbih ederler. Allah’ı, Allah’ın sahip olduğu sıfatlarla muttasıf bilir, O’na yakışmayan noksan sıfatlardan tenzih ederler. Allah’a, Allah’ın istediği şekilde iman ederler, Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk yaparlar. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde yalvarıp yakararak şöyle derler: “Allah’ım! Bu kullarının, bu insanların sana ortak koşmaları, sana senin kullarını şirk koşmaya kalkışmaları ne büyük küstahlıktır. Oysa onları yaratan, onları yoktan var eden, şu anda onlara sahip oldukları her şeyi lütfeden sensin ya Rabbi! Sadece sana kulluk edip sana şükretmeleri gerekirken, seni bırakıp da kendileri gibi kul olan, kendileri gibi aciz varlıklara kulluk yapmaya çalışan ve farkında olmadan senin azâbını, senin gazabını hak eden bu akılsızları hemen helâk ediverme ya Rabbi! Tevbe edip şirk koşmaktan vazgeçmeleri için azabını tehir et ya Rabbi! Onlara imkân tanı ya Rabbi! Onlar yüzünden bizi de, mü'minleri de helâk etme ya Rabbi!” diye Cenâb-ı Hakka yalvarıyorlar. Meleklerin, yeryüzündeki mü'min kardeşlerinin kusurlarının örtülmesi ve onların günâhlarının affı için her an Rablerine istiğfarda bulunduklarını, Mü'min sûresinde de görmüştük. “Arşı taşıyan (Melek)ler ve çevresinde bulunan melekler, Rabblerini hamd ile tesbih ederler ve O’na inanırlar. Mü’minler için de şöyle istiğfar ederler: “Ey Rabbi,-miz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.” İşte bu âyet-i kerîmede meleklerin iki görevinden söz ediyor Rabbimiz. Birincisi: “Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve ona iman ediyorlar.” Bu melekler Rablerini tesbih ediyorlar. Yâni bu melekler Allah’ın müslümanlardan istediği bir görevi yerine getiriyorlar. Sübha-nallah, “ya Rabbi seni tesbih ederiz,” diyorlar. “Ya Rabbi sen seni nasıl tanıttıysan, seni öylece kabul ediyoruz, sen seni hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişsen, hangi sıfatlardan münezzeh olarak anlatmışsan sana öylece iman ediyoruz,” diyorlar. “Ya Rabbi, seni senin sıfatlarınla tanıyor, sana lâyık olmayan, sana yakışmayan noksan sıfatlardan tenzih ederiz,” diyorlar. “Seni, sıfatların konusunda tam ve mükemmel kabul ediyoruz. Sana ait olan sıfatları asla başkalarına vermeyiz, senin sıfatlarını parçalamayız” diyorlar. “Senin sıfatlarından bazılarını senden başkalarına dağıtarak sana şirk koşmayız. Ya Rab-bi, üstünlük sendedir, güç-kuvvet sendedir, azamet sendedir, kulluk, itaat, ibadet sanadır. Senden başkalarını dinlemeyiz. Senden başkalarına ibadet ve itaat etmeyiz,” diyorlar. İşte tesbih budur. Dikkat ederseniz tesbihin üç boyutunu belirtmeye çalıştım. Tesbih, Allah’ı, Allah’ın haber verdiği sıfatlarıyla muttasıf bilmektir. Allah kendisini Bakara’da, Âl-i İmrân’da, Nisâ’da nasıl anlatmış, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse, öylece Allah’a inanmak tesbihtir. Öyle bir Allah’a inanacağız ki, O mükemmeldir. O’nda zaaf, unutma, hata, cehalet yoktur. İşte Allah’a böylece, Allah’ın istediği biçimde iman, tesbih demektir. O’nu mükemmel tanırken tüm noksan sıfatlardan da tenzih edeceğiz. O’nu bu şekildeki sıfatlarıyla tanıdıkça da “sübhanallah!” diyeceğiz. Burada pek çoğumuzun içine düştüğü bir yanlışa işaret etmek isterim: Allah’ı, kitabında kendisini bize tanıttığı şekilde tanımadan veya O’nda olmayanları O’nda bilerek her dakika yüz bin de “sübha-nallah”, desek bunun hiçbir faydası yoktur. Yani, Allah kitabını, peygamberini, hukukunu, ekonomiyi nasıl tanıtmışsa, Allah’ın tanıttığı gibi bilecek, sonra da bunları bildikçe “sübhanallah” diyeceğiz. “Süb-hanallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün! Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne mükerremsin,” diyeceğiz. Yoksa bunları tanımadan sübhanallah demenin bir kıymeti yoktur. Meselâ bakın rızık konusunda Allah’a tümüyle güvenmeyip de, ikinci, üçüncü derecedeki rezzâklarının korkusundan ötürü bir kısım görevlerini yapmaktan çekinen kişinin, günde yüz bin defa da “ya Rezzâk” demesinin hiçbir kıymeti yoktur. İlimde Allah’a tam olarak gü-venmeyip, yerde O’nun eksikliğini tamamlamak üzere bir takım gayb biliciler aramaya kalkışan bir adamın, milyon kere “ya Alîm” demesinin bir kıymeti yoktur. Rubûbiyette Allah’a güvenmeyip yerde Allah’ın bu eksiğini tamamlamak üzere bir kısım kanun koyucular arayan, bir kısım program yapıcılar arayan ve bunların kanunlarını da kanun bilen bir insan, günde milyon kere de “ya Rab” diye zikretse de boştur. Şifa konusun-da Allah’a güvenmeyip, Allah’ı şâfî bilmeyip yerde bir kısım şifâ dağıtıcılar arayan kişinin, “ya Şâfî” diye Allah’ı zikretmesi boştur. Öldürme-de, diriltmede, ruh vermede Allah’a güvenmeyen birinin “ya Muhyî, ya Mümîd” diyerek zikretmesi boştur. Veya Allah’ı Azîz bilmeyip, izzeti Allah’ta değil de malda, mülkte, makamda, mansıpta arayan birinin “ya Azîz” demesi boştur. Mağfirette, afta, tevbede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracılara sığınmaya çalışan birinin “ya Tevvab” demesi boştur. Veya kendi kendisini kontrol etmede, murâkabe etmede, Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen birisinin “ya Hafız” demesi, “ya Müheymin” demesi boştur. Öyleyse Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı şekilde tanıyacak ve sonra da “sübhanallah” diyeceğiz. İşte bu Yahudiler, bu Hıristiyanlar kendilerince bir Allah’a inanıyorlar, ondan sonra da cennete girmeyi umuyorlar, olacak şey midir bu? İşte böyle bildiğimiz, tanıdığımız bir Allah’ın yeryüzünde oğlu yoktur, hanımı yoktur, yeryüzünde temsilcileri, yetkilileri yoktur, kimseye de böyle bir yetki vermemiştir, buna da ihtiyacı yoktur. “Hükmünde, mülkünde ortağa da ihtiyacı yoktur O’nun.” (Kehf 26) Demek ki tesbih, Allah’ı Allah’ın kendini bize tanıttığı gibi tanımak, o şekilde Allah’a inanmak, ya da Allah’ın tanıttıklarını Allah’ın tanıttığı biçimde tanıyıp o şekilde kabul etmek ve iman ermektir. Tesbihin bir üçüncü anlamı da, Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmaktır. Yâni bir varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesi de tesbih demektir. Bir varlığı Allah ne için yaratmışsa, o varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesi, o varlığın tesbih etmesi demektir. Bu mânâda suyun akışı tesbihtir, ateşin yakışı, gülün kokuşu, bülbülün ötüşü tesbihtir. Güneşin doğuşu, yağmurun yağışı, gündüzün geceyi kovuşu hepsi tesbihtir. Tüm kâinat, azametini bildikleri, saygıyla önünde eğilip kulluk yaptıkları Rabbleri karşısında insan denen bu küçük varlığın takındığı sapıklık, sergiledikleri bu utanç verici hareketlerinden ötürü utançlarından neredeyse çatlayacak hale geliyorlar ve Rabblerinin gazabından korkup ona yalvarıyorlar.
6. “Allah'ı bırakıp O’nun berisinde velîler edinenler var ya, onların işlediklerini Allah gözetlemektedir. Ey Muhammed! Sen, onlara vekil olmaya memur değilsin.” Allah’ı bırakıp da Allah dûnunda, Allah berisinde kendilerine velîler edinenler var ya, halbuki onları görüp gözeten, onları her şeyden koruyan ve yaşatan Allah’tır. Buna rağmen onlar kendilerini koruyan, kendilerini görüp gözeten Rablerinin velâyetini bırakmışlar ve- kendilerine Allah berisinde bir kısım velîler bulmuşlar ve onların koruması altına girmeye çalışmaktadırlar. Velî konusunda bakın Bakara sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah mü’minlerin Velîsidir. Onları küfrün karanlığından imanın aydınlığına çıkarır. Kâfirlerin velîleri ise tâğutlardır. Tâğutlar onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. İşte onlar ateşin sohbetçisidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.” (Bakara 257) Allah, mü'minlerin Velîsidir. Kimileri bu kelimeye farklı anlamlar yüklemişlerse de, velî, velâyet hakkına sahip olan varlık demektir. Bir varlık adına ona danışmadan tek taraflı karar verme makamında olan varlığa, velî denir. Meselâ ben çocuğumun velîsiyim. Onun adına ona danışmadan karar verme makamındayım. Velîsi olduğum ve ona sormadan karar verme makamında olan ben, ona istediğim şeyleri emreder, istediğim şeyleri yasaklarım. İstediğim okulda okutur, istediğim kişilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, istediğim kişilerle ilişkisini yasaklarım. Allah da bizim velimizdir. Yâni bize sormadan bizim adımıza tek taraflı karar alma makamındadır. İstediğini emreder, istediğini de yasaklar. Öyle değil mi? Meselâ namazı emrederken bize danıştı mı Allah? Zinayı yasaklarken, “ey kullarım, ben bunu yasak kılacağım, ne dersiniz, nasıl düşünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda?” diye bize sordu mu? Hayır, Allah bizim Velîmizdir, velâyetimiz elinde olandır ve bizim adımıza aldığı kararlar konusunda velâyeti altında olan bizlere asla danışmaz. İşte velînin anlamı budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gel-mektedir. Vali, vilâyette, velâyeti altında bulunan insanlar konusunda onlara danışmadan karar verme makamında olan kişi demektir. Valinin anlamı budur. “Kâfirlerin Müslümanlar üzerine velâyet hakkı yoktur,” âyeti de bunu anlatır. Yâni vilâyette vali olarak, Müslümanlara sormadan onlar adına karar verme makamına kâfirler oturtulmamalıdır. “Mü’minler mü'minleri bırakıp ta kâfirleri velî edinmesinler.” (Âl-i İmrân 28) Yâni mü'minler mü'minleri bırakıp ta kâfirleri velâyet makamına, kendileri adına karar verme makamına oturtmasınlar. Kâfirler karar verip, kâfirler kanun yapıp Müslümanlar da kendilerinden olmayan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Âyetin sonunda da eğer mü'minler bunu yaparlarsa, onların Allah katında en ufak bir değerleri kalmamış, Allah’ın yardımını da kaybetmişlerdir, buyurulmaktadır. Evet velî, vali budur. Çünkü vali karar verecek ve Müslümanlar da kendi adlarına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse mü'minlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka mü’minlerden olması emrediliyor. Bu mânâları unutturmak için mi? Yâni mü'minlerin başına kâfirlerin de idareci olmasını sağlamak ve böylece mü'minleri köleleştirmek için mi bilmiyorum, insanlar bu velî kelimesini çok çarpıtmışlar. Velî deyince, bugün insanlar hiç te bunu düşünmüyorlar. Şimdi Velî’den anlaşılan, işte gökten alan, yerde yiyen, gaybı bilen, eteğine yapışılan, cennetle müjdeleyen, cehennemi sınırlayandır. Hep böyle anlattılar çünkü. Bu anlamı şeytana nasıl yükleyecekler, bunu merak ediyorum. Yâni eğer velî deyince bunlar anlaşılacaksa, Allah bir âyet-i kerîmesinde şeytanın velî olduğunu haber verir: “... Muhakkak ki şeytanı inanmayanların velîsi kıldık.” (A’râf 27) Evet, şeytan kâfirlerin velîsidir. Kâfirler kendilerine velî olarak şeytanı kabullenmişlerdir. Yâni onların karar mercileri şeytanlardır. Yasa belirleyicileri şeytanlardır. Şeytan emreder, onlar yaparlar. Şeytan fısıldar onlar uygularlar. Değilse öte anlama şeytana nasıl veli diyebileceğiz? Yine aynı sûrede: “Onlar Allah’ı bırakıp da şeytanı kendilerine velî edindiler.” (A’râf 30) Buyurulmakta ve şeytanın velî olduğu anlatılmaktadır. Eğer velî kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak, şeytana nasıl velî diyeceğiz. Ama Allah’ın anlattığı son derece açıktır ki, şeytan kâfirlerin velîsidir. Yâni şeytan, onların hayatında onlara danışmadan karar alma makamındadır. Ya da onlar, şeytanı kendi hayatlarında kendileri adına karar verme makamına oturtmuşlar, şeytan karar vermiş, onlar uygulamıştır. Bakın bu âyet-i kerîmenin devamında da yine tâğutların kâfirlerin velîsi olduğu anlatılıyor. Eğer velî kelimesine az evvelki anlamı yükleyecek olursak, acaba tâğutlara nasıl velî diyeceğiz? Allah tâğut-lar için velî diyor. Yâni bu tâğutların gaybı bilen, gökte uçan, denizde yürüyen, Allah’ın ermiş kulları olduklarını nasıl söyleyebileceğiz? Velîyi Kur’an’ın ifade buyurduğu biçimde velâyet anlamında anladığımız zaman, bu tâğutların kâfirler adına karar verme makamında kişiler olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceğiz, demektir. Yâni kâfirler tâ-ğutları kendilerine velî edinmişlerdir. Bu tâğutlar, velâyeti altında olan bu kâfirler adına karar alırlar ve bu kâfirler de kendileri adına karar alan bu tâğutların kararlarını uygularlar. Allah buyurur ki: Allah, mü'minlerin Velîsidir. Yâni mü'minler adına onlara danışmadan tek taraflı karar verendir. Velîmiz olan Rab-bimiz bizim adımıza, kulları adına onlara danışmadan aldığı kararlarla onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. A’râf sûresinin 196. âyetinde ifade edildiği gibi: Arşından, kürsisinden kopmayan, sapasağlam bir ip uzatarak, bir kitap göndererek, bizim adımıza aldığı kararlarını o kitabında bize bildirerek bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Rabbimiz, kendisinin velâyetini kabul eden, gönderdiği kitapla ilgilenen, aldığı kararlar istikâmetinde bir hayat yaşamaya karar veren kullarını küfür karanlıklarından, şirk karanlıklarından iman aydınlığına, İslâm aydınlığına çıkarır. Zulümat küfürdür, nûr da İslâm’dır. Dikkat ederseniz burada zulümat kelimesinin çoğul olarak zikredildiğini, nûr kelimesinin ise tekil olarak zikredildiğini görüyoruz. Bu gerçekten çok dikkat edilmesi gereken bir husustur. Çünkü zulümat, küfür, bâtıl, sayılamayacak kadar çoktur, ama o bâtılı yok edecek nûr tektir, o da İslam’dır. Allah’ın nûruyla ilgi kuramamış, Allah’ın kitabıyla tanışamamış, Allah’ın dinini kabul edememiş kişi, karanlıklar içindedir. Allah’ın nûruyla aydınlanmayan yerler, gökler, gece ve gündüzler zifiri karanlıktır. Allah’ın nûruyla aydınlanmayan gözler kör, kulaklar sağır, kalpler bin türlü şüphe ve tereddütler içinde, bin türlü ıstırap ve buhranlar içinde çırpınır durur. Allah’ın kitabıyla aydınlanmayan gönüller vesveselerle, kuruntularla, cinler ve şeytanlarla dolar. Allah’ın nûruyla aydınlanmayan ha-yat, var olmanın tadını alamaz. Hayatının tadını almak isteyen, varlığının farkında olmak isteyen akıllı kimseler, Allah’ın kendilerine sunduğu bu kulpa tutunmak zorundadırlar. Mü'minlerin Velîsi olan Allah, onlar adına aldığı kararlarla, onlara gönderdiği kulluk kitabıyla, onları karanlıklardan, küfür, şirk, cehalet, hevâ ve heves, terbiyesizlik, ahlâksızlık ve nankörlük karanlıklarından, şüphelerden, tereddütlerden, vesveselerden aydınlığa çıkarır. Allah, kendisini velî kabul eden, velâyetini Allah’a teslim eden, Allah’ın seçimini kendisi için seçim kabul eden, yâni iradesini Allah’a teslim eden, Allah’ın kendisi adına aldığı kararlara teslim olup, hayatını onun kulluk maddelerine göre düzenleyen mü'minlerin elinden tutar. Onları zulmetlerden, karanlıklardan çıkarır, dosdoğru yolda, hem dünyada hem de ukbâda onları sonsuz mutluluğa erdirir. “Kâfirlerin velîleri de tâğutlardır. O Tâğutlar da onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.” Kâfirlerin velîleri de tâğutlardır. Kâfirlerin karar alma mercileri tâğutlardır. Onlar da hayatlarında tâğutları karar verme makamına oturturlar ve bu tâğutların kendileri adına aldığı kararları uygulamaya başlarlar. Bunlar aslında kendilerini yaratan ve gerçek velîleri olan Allah’ın sapasağlam kulpuna, dinine, kitabına ve kendileri adına aldığı kararlara sımsıkı sarılarak tüm tâğutları inkâr etmeleri gerekirken, ta-mamen aksini yapmışlar, tâğutları velî bilmişler, onların arzularına, onların kanunlarına boyun bükmüşler ve onlara kulluk yapmaya karar vermişlerdir. İşte bu kâfirlerin velîsi olan tâğutlar da, velâyetleri altında bulunan kulları adına onlara danışmadan, aldıkları kararlarla onları nûrdan, hidâyetten, aydınlıktan, İslâm’dan, huzurdan, sükûndan koparıp, türlü türlü karanlıkların kucağına götürüp atmışlardır. Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanların başına kuzgun gibi tâğutlar çöker ve zorlamayla, dayatmayla hile ve aldatmalarla onları her taraflarından kıskıvrak bağlar, ağlarına düşürürler. Yularlarını ellerine alırlar ve onların velîleri olurlar. Onları nûrdan, imandan, İslâm’dan, Allah’a kulluktan, yaratılışlarından, fıtratlarından, insanlıklarından, doğru yoldan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhada ve karanlıklara sürüklerler. Gidilmeyecek yollara sürüklerler onları. Çünkü tâğutlar aydınlık yolları sevmezler. Aklı, ilmi, düşünceyi fesada verirler. Ahlâkı ve fıtratı bozarlar. Peşlerine taktıkları kullarını belâların kucağına taşırlar. Boyunlarındaki ipin ucunu, o ipin de, kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak isteyen, ya da onu boşlukta tutmak isteyen herkesin iplerini ellerine alırlar ve onları kendilerine kul-köle edinirler. İnsanlar güya Allah’a kulluktan kaçarken, bu defa tâğutların kulu-kölesi olurlar. Allah’ı inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kişi, binlerce tâğutun kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken pek çok tâğuta kulluk yapmaya razı olur. Meselâ Allah’a kulluktan kaçan kişi, evvela kendisini Allah’a kulluktan koparıp ayaklarını kaydırmak için fırsat kollayan şeytanın kulu durumuna düşer. Sonra onu Allah’ın arzularından koparıp, kendi arzu ve şehvetlerinin kulu, kölesi durumuna düşürmek isteyen nefsinin kulu durumuna düşer. Daha sonra başkaları, karısı, babası, anası, çocukları, akrabaları, kavmi, kabilesi, milleti, devleti, politik ve dini liderleri, ağası, patronu, çevresi, âdetleri, töreleri, modası ve daha yüzlerce tâğutun kulu-kölesi durumuna düşecektir. Görüyoruz işte Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanlar bir tek Allah’a kulluktan kaçarken, yığınlarla tâğutun kulu, kölesi olmuşlar. Kimisi Şeytanın, kimisi nefsin, kimisi modanın, kimisi şehvetlerinin, kadının, âdetlerin, törelerin, kanun koyucuların, çevrenin, ağalarının, patronlarının kulu, kimisi bu âlemde sebepler nizamı üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar ve felâketler anında kendilerinden medet bekledikleri, kendilerine sığındıkları, kendilerini kurtarıcı olarak bildikleri kimselerin kulu. Yâni güya bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşacaklarını zanneden bu insanlar, boyunlarına pek çok varlığın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zorunda kalmışlardır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmışlar, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kalmamış, zillet ve meskenetin esfeline düşmek zorunda kalmışlardır. Öyleyse Allah dışındaki tüm tâğutları inkâr edip, hayatımızda onlara karışma alanı bırakmayıp, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ın eline verip, sadece Rabbimizi Velî kabul etmek zorundayız. Sadece Allah’ı Velî kabul edip, kulluğumuzu sadece Allah’a yapıp, Allah’ın bizim adımıza aldığı kulluk maddelerine sımsıkı sarılıp bu karanlıklardan kurtulmak zorundayız. Bundan başka çaremiz de yoktur. Bu âyet-i kerîmesinde Rabblerinin velâyetinden çıkıp kendilerine Allah berisinde bir takım velîler bulup onların himayesine girmeye çalışan insanlara deniyor ki, “onların hesaplarını Allah tutmaktadır.” Onların sicillerini, amel defterlerini tutan Allah’tır. Onların yaptıklarının hesabını soracak olan Allah’tır. Bu nedenle, “ey Peygamberim! Sen onların üzerlerine vekil değilsin. Yâni bu insanların kaderleri senin elinde değildir. Bu insanların kalplerine hükmeden sen değilsin ki onları hemen bu dine kazandırasın. Bu insanların kaderleri senin elinde değil ki, sana karşı gelen bu insanların hemen defterlerini dürüp onların işlerini bitiriveresin.” Rabbimiz burada peygamberin konumunu ve fonksiyonunu belirlemektedir. Ama bu hitabın peygamberden çok onun muhataplarına olduğunu anlıyoruz. Yâni bilesiniz ki, “ey insanlar, Allah’ın elçisinin elinde bile bir şey yoktur. Hal böyleyken sizin hayatınızda etkili zannettikleriniz, Allah berisinde kendilerini velîler edindiğiniz, hayatınıza karışma yetkisi verdiğiniz bu varlıklara da ne oluyor? Sizin Allah berisinde keramet sahibi zannettikleriniz, Allah yanında kendilerinde güç ve kuvvet var zannedip kendilerine dua edip imdadınıza çağırdığınız, kendilerine sığınmaya çalıştığınız bu varlıklar da ne oluyor?” denmektedir. Cahiliye toplumlarında ruhanîlerin, ruhanî liderlerin kendilerine karşı çıkan, kendilerine isyan eden insanları bir anda mahvedecekleri şeklinde yaygın bir inanış vardı. Öyle ki, bu kişilerin öldükleri zaman bile kendilerine saygısızlık eden kimseleri mahvedeceklerine inanılırdı. Hattâ hayatlarında pek fazla etkili olmayan bu insanların, öldükten sonra kınından sıyrılmış bir kılıç kesildiğine inanılırdı. Nitekim bugün de hayatları boyunca bu tür sapıklıklara asla iltifat etmeyen nice sâlih kişileri, ölümlerinden hemen sonra bazı kurnaz müritleri, onların isimleri ve kemikleri üzerinde çok kârlı bir ticaret kurmuşlardır. Yok şöyle uçarlardı, böyle asar keserlerdi filan. İşte tüm bu bâtıl inanışları kökünden kazımak için, yeryüzünde en üstün yaratığı peygamberi hakkında bile Rabbimiz buyurur ki: “Ey Resûlüm! Muhakkak ki sen benim elçimsin. Seni insanların hayatına karışma, onlara vahiy gönderme konusunda odak nokta seçtim. Seni vahiyle şereflendirdim. Ama senin görevin sadece insanları doğru yola eriştirmektir. Onların kaderleri ve kısmetleri senin elinde değildir. İnsanların geleceklerini sen belirlemiyorsun. İnsanların amellerinin karşılığını vermek senin elinde değil, sadece Allah’a aittir. Onları koruyan Allah’tır, sen değilsin. Onları doyuran Allah’tır, sen de-ğilsin. Onları hidâyete ulaştırmak sana değil, Allah’a aittir. Onların kalplerine etkili olan Allah’tır, sen değilsin. Kalplerine hükmedip onları doğru yola getirecek olan Allah’tır, sen değilsin.” İşte peygamberin fonksiyonu budur. Bakın En’âm sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “De ki: “Sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu.” Allah zulmedenleri en iyi bilendir.” (En’âm 58) Evet, sizin acele istediğiniz azap da benim elimde değildir. Eğer sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, çoktan sizin işinizi bitirmiş olurdum. Burada Rabbimiz, risaletle ulûhiyeti, kendisiyle peygamberini ayırıyor. “Peygamber sizin gibi bir beşerdir, bu nedenle peygamberi Allah makamında görmeye ve Allah’tan istemeniz gereken bir şeyi peygamberden istemeye kalkışmayın,” diyor. Hani az evvel insanların insanları yardıma çağırdıkları, insanların insanlara dua ettikleri, insanların insanlardan bir şeyler istedikleri anlatılmıştı ve bunun bir şirk olduğu ortaya konmuştu ya, bakın burada da Rabbimiz peygamberden bile bir şey istenmemesi gerektiğini anlatıyor. Bunun için de peygamberine diyor ki, “Peygamberim! Sen onlara de ki: “Sizin acele tarafından istediğiniz azap benim elimde değildir. Ben İlâh değilim, ben sizin gibi bir beşerim. Ben ancak bir elçiyim. Sizin istediğiniz azabı göndermeye benim gücüm yetmez, bu benim işim değil, onu ancak Allah gönderir. Eğer benim buna gücüm yetseydi, o zaman benimle sizin aranızdaki işi hemen bitirirdim, sizin defterinizi dürerdim.” Bir peygamber bile böyle derken, adam diyor ki, “eğer bizim efendi elinin tersiyle bir iterse onların işi bitiverir. Onun gazabına uğrayanın, onun gözünden ve gönlünden düşenin parçası bile bulun-maz.” Garip şeyler bunlar. İşte görüyoruz birilerini yok etmeye, birilerine azap göndermeye Allah’ın peygamberinin bile gücü yetmiyor.
7. “Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için, sana Arapça okunan bir kitab vahy ettik. İnsanların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli cehenneme girer.” Rabbinizden size hayat programı olarak, hayatınıza karışmak üzere indirilen bu Kur’an, Arapça olarak indirilmiştir. Yâni sizin anlayabileceğiniz bir dilde, ana dilinizde bu kitabını göndermiştir. Onda anlaşılmayacak bir kapalılık asla yoktur. Zira bu kitabı kendisine indirdiğimiz peygamber, onunla şehirlerin anasının ve diğerlerinin, yâni onun çocuklarının halkını ve onun çevresindeki beldelerin halkını uyarsın diye bu kitabı, onun da, onların da anlayabilecekleri bir dilde gönderdik. Yâni nerede bir şehir oluşmuşsa, nerede insanlar toplanıp bir şehir oluşturmuşlarsa, hem oradaki insanları, hem de onun çevresindeki beldelerin insanlarını uyarması için bu kitabı gönderdik. Demek ki insanlar bu kitapla uyarılacaktır. Bir başka anlayışa göre, Ümm’ül Kurâ, Mekke şehridir. Şehirlerin en şereflisi ve anasıdır. Çünkü orada Allah’ın evi Beytullah vardır. Çünkü orada makam-ı İbrahîm vardır, yeryüzünün en şerefli insanı Allah’ın Resûlü orada zuhur etmiştir. İşte böyle şerefli bir beldenin halkı ve onun civarındaki tüm şehirler, tüm beldeler onunla uyarasın diye bu kitabı Arapça bir kitap olarak indirdik. Uyarılacaklar anlatıldıktan sonra, uyarının konusu da anlatılıyor. İnsanları, geleceği konusunda hiçbir şüphe olmayan ve kesin gelecek olan o korkunç günden, hesapları kitapları görülmek üzere tüm insanlığın, tüm mahlukâtın Rabblerinin huzurunda toplanacakları o hesap gününden insanları korkutsun, o gün konusunda dikkatli davranmaya sevk etsin diye bu kitabı gönderdik, diyor Rabbimiz. O gün insanlardan kimileri cehenneme akarken, kimileri de cennete uçacaktır. Kimileri yaptıklarının cezasını çekmek üzere cehenneme yuvarlanırken, kimileri de yaptıkları güzel amellerinin mükâfatını dermek üzere cennete uçacaktır. O gün insanlardan kimileri mutlu, kimileri de bedbahttır. Kâfirler cehennemde, mü'minler de cennettedirler. Yâni bu kitabın uyarısı, bu peygamberin uyarısı iki sonuç verecek. Kimileri onun uyarısına müspet cevap verecek ve sonunda cennete gidecek; kimileri de bu kitabın ve peygamberin uyarısına aldırış etmeyerek, kitapla ve peygamberle diyalog kurmayarak, cehenneme yuvarlanacaktır.
8. “Eğer Allah dilemiş olsaydı hepsini bir tek ümmet yapardı. Ama, O, rahmetine dilediğini kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı olmaz.” Allah dileseydi herkesi peygamber yapardı, herkesi peygamber gibi yapardı. Burada iki konuya dikkat çekiliyor: Birincisi Rabbimiz burada peygamberini teselli ediyor. Rasûlullah’ın bunca çabasına rağmen, Mekke müşriklerinin küfürlerinde, şirklerinde, cehalet ve sapıklıklarında direnmeleri, hakkı kabule yanaşmamaları karşısında peygamberinin üzülmemesi gerektiğini anlatıyor. “Peygamberim! Ol-muyor, olmadılar diye, bu adamlar bunca çabalarıma rağmen istenilen noktaya gelmiyorlar diye niye üzülüp kendi kendini harap ediyorsun? Eğer senin Rabbin dileseydi, bu insanların hepsini bir tek ümmet yapardı. Bunların tamamını hak din üzerinde toplar, tamamını Müslüman yapar, mü'min yaratırdı. O zaman kitap ve peygamber göndermeye de gerek kalmazdı.” Bu hususun Bakara’da şöyle anlatıldığını görüyoruz: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak bâtıldan ayrılmıştır.” (Bakara 256) 1. Dinde zorlama yoktur, yâni insanların bu dine girmeleri konusunda zor kullanmak yoktur. 2. Dinden çıkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak, bu dine girmiş insanları dinden çıkarmak, mürted yapmak da yoktur. ehl-i kitap ve kâfirler, şu anda insanları dinlerinden çıkarmak için zorlamaktadırlar. Allah bu âyetiyle onların bundan vazgeçmelerini, insanları din eğitiminden mahrum bırakarak, ya da İslâm’ı yanlış tanıtarak, ya da İslâm’la insanların arasına barikatlar koyarak insanların bu dinle tanışmasını engellemekten vazgeçmelerini emretmektedir. 3. Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur. Yâni sadece dine gir-me çıkma konusunda değil, bu dinin esasında hiçbir zorlama yoktur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller değil, gönle ve isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. "İslâm dininde zorlamanın sonucunda yapılan amellere sevap verilmez," hadisi bunu anlatır. Zorlama ile iman da, itikat da caiz değildir. Zorlamanın sonucunda gerçekleşecek imana, iman den-mez. Zorlamanın sonucu kabul edilen bir iman, Allah’ın istediği bir iman değildir. Aynen bunun gibi, zoraki kılınan namaz, namaz değildir, zoraki tutulan oruç, oruç değildir. Çünkü zorlanma, bir kişinin hoşlanmadığı halde, kalben inanmadığı halde bir şeyi tehditle ve zorla yamasıdır. Halbuki bu din, hoşlanılmayacak bir din değildir. Bu din insanlara anlatıldığı zaman herkesin gönül rahatlığıyla kabullenebileceği bir dindir. Bu konuda insanları zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Yâni yaratıklarını, kullarını bu konuda zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Nitekim Allah kimi kullarını da buna zorlamıştır. Semâvât, arz, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar, melekler, hepsinin boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadırlar, Allah’a karşı isyan etme imkânları yoktur. Allah’a kafa tutma imkânları yoktur. Bunlar zoraki kuldurlar, başka şansları yoktur. Ama insanlar için Allah bunu murad etmemiştir. İnsanların imanlarını zorunlu kılmamıştır Rabbimiz. Bakınız bu hususu Rabbimiz başka bir âyetinde şöyle anlatır: “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen mü'min olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?” (Yunus 99) O halde din, dine girme konusunda hiç kimse zorlanmamalıdır. Çünkü zorlanan bir kimsenin açığa vuracağı iman, Allah katında makbul bir iman değildir. Ama şurası da unutulmamalıdır ki, böyle bir zorlamanın sonucu da olsa “ben iman ettim” diyen kişiye: “Sen bunu korktuğun için söylüyorsun! Sen aslında kâfirsin!” demek caiz değildir. Böyle bir iman iddiasında bulunan kişi için şüphe ortadan kalkacak kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapılmaz; imanını açığa vurup amellerle ispatlayacak kadar beklenir. Eğer bu süre içinde amellerle imanını ispatlarsa mü'min, değilse kâfir kabul edilir. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu ve benzeri âyetlerde, Rabbimiz peygamberini ve onun yolunun yolcuları olan bizleri teselli ediyor ve bizlere yol gösteriyor. Diyor ki, “ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Sakın bu insanlar yola gelmiyorlar, hakkı kabule yanaşmıyorlar diye kendi kendinizi yiyip bitirmeyin! Bu, Allah için zor bir şey değildir. Eğer Allah dileseydi onların tamamını hak üzere toplayıverirdi. Diğer varlıklar gibi onların da boyunlarındaki ipin ucunu eline alıverirdi de, hiçbirisi Allah’a kafa tutamazdı. Ama Allah böyle mu-rad etmiş, onlara irade vermiştir. İradelerini iyiye kullananları rahmetine sokacak, zalimleri de rahmetinden ve hidâyetinden mahrum bırakacaktır.” Bazı insanlar, dün de, bugün de bu konuda yanlış bir mantık yürüterek dini reddetme cüretinde bulunmuşlardır. Şöyle diyorlar: “Efendim eğer Allah gerçekten bu kâfirlerin iman etmelerini, hidâyet üzere olmalarını istemiş olsaydı, yâni bizi kendi başımıza bırakmayıp da gerçekten bizim hayatımıza, insan hayatına karışmış olsaydı, gerçekten kitap, vahiy, peygamberler göndererek bizim hayatımıza karışmayı murad etmiş, bizden bir şeyler istemiş, bize emirlerini gönder-miş olsaydı, Allah böyle kitaplar ve peygamberler göndererek dolambaçlı yolları seçmezdi. Herkesi Müslüman olarak yaratır, diğer mahlukât gibi bizim de boyunlarımızdaki ipin ucunu doğuştan eline alıverir veya semâvât ve arza dediği gibi "Müslüman olun!" "Teslim olun!" der, işi bitirirdi. Böyle demediğine, böyle yapmadığına göre, Allah bizden bir şey istemiyor. Allah bize vahiy göndermiyor da, kendilerinin peygamber olduklarını iddia eden kimi insanlar bizi aldatıyor,” diyor-lar. “Allah vahiy göndermez, Allah hayata karışmaz, O bizi kendi hali-mize bırakmış ve nasıl bilirseniz öylece yaşayın demiştir,” diyorlar. “Eğer şu anda bizim yaptıklarımızdan, bizim yaşadığımız hayattan Allah razı olmasaydı, bize böyle razı olmadığı bir hayatı yaşama imkânı vermezdi. Bize bu hayatı yaşama imkânı verdiğine, bizi yaptıklarımız konusunda durdurmadığına, böyle bir hayatı yaşayan bizleri hemen cezalandırmadığına, bu hayatımızdan dolayı bizleri helâk etmediğine göre, demek ki Allah bu yaptıklarımızdan razıdır,” di-yorlar ve böyle bâtıl bir mantıkla İslâm’ı, vahyi ve peygamberi reddet-meye çalışıyorlar. Rabbimiz, onların bu sapık mantıklarını reddetmek üzere buyurur ki, “eğer Allah dilemiş olsaydı hepsini tek bir ümmet yapardı. Yâni hepsini zoraki mü'min yapardı.” Ancak Allah öyle murad etmemiş, insanlara irade vermiş ve bu iradelerini İslâm’dan yana, imandan yana kullananları rahmetine ulaştırmış, aksini yapanları da dostsuz ve velîsiz bırakmıştır. İşte bu âyetiyle Rabbimiz bu hususu anlatır. Bir de bu âyetiyle Rabbimiz, mü'minlere İslâm’ı tebliğ ederken karşılarındaki muhataplarının hemen etkilenip Müslüman olmayışları, hemen istenilen noktaya gelmeyişleri karşısında ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyarıda bulunur.
9. “Demek onlar Allah’tan başka velîler edindiler? Oysa velî, Ancak Allah'tır. O, ölüleri diriltir. Her şeye kâdirdir.” Tüm kâinatta velî sadece Allah iken, onlar Allah’ı bırakıp onun dışında kendilerine velîler bulup, onların koruması altına girdiler. Halbuki yaşatan, hayat veren, dirilten ve öldüren Allah’tır. Tüm bu konularda yetkili başka varlık yoktur. Velî kavramıyla alâkalı sûrenin 6. âyetinde yeterince bilgi vermiştik, burada bu kadarla iktifâ edeceğiz.
10. “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir. İşte bu Allah, benim Rabbimdir. O’na güvenirim ve O’na yönelirim.” İşte bu, Allah’ın kâinatta yegâne velî oluşunun ispatıdır. Zira velî olanın hakim, hükmedici, ilim ve hikmet sahibi olması gerekmektedir. Kulları adına onlara danışmadan tek taraflı aldığı kararların tamamında, mutlak isabet sahibi olması gerekmektedir. Kulları adına kararlarını alırken de hiç kimsenin etkisi altında kalmayacak biçimde azîz, güç ve kuvvet sahibi, mutlak hâkimiyet sahibi olması gerekmektedir. Allah’tan başka hiç kimsede bu sıfatlar bulunmadığına göre, velî sadece Allah’tır. Velî, Allah olduğuna göre, elbette velâyeti altındaki kullarının aralarında ihtilâf ettikleri tüm konuları karara bağlayan da, sadece O olmalıdır. Velî, Allah olduğuna göre, ihtilâfları O çözmelidir. O’nun söylediği, her şeyi bitirmeli, her ihtilâfı sonuca erdirmelidir. Velîniz Allah ise, o zaman ihtilâf konularınızın tümünü ona havale etmelisiniz. “Bu konuda ne dersin ya Rabbi? Bu konuda nasıl buyurursun ya Rab-bi?” demeli ve her konuda onun hükmüne müracaat etmelisiniz. O’-nun tarif ettiği konularda da kalplerinizden en ufak bir tereddüt geçirmeden hemen teslim olmalısınız. Değilse, problemlerinizin çözümünde kime müracaat ediyor, kime başvuruyor ve kimin çözüm önerilerini öne alıyorsanız, bilesiniz ki, sizin velîniz Allah değil, o müracaat ettiklerinizdir. Kimileri, insanların yeryüzünde ihtilâf ettikleri konularda Rab-bimizin en son sözü söyleyip bu ihtilâfları bitirmesinin, kıyamette olacağını söylemeye çalışmışlardır. Bunu doğrulayan âyetler vardır ama bu âyetler, bu işin dünyada da olmaması anlamına gelmeyecektir. Çünkü Kur’an, hem dünyada, hem de âhirette ihtilâflar konusunda karar vermeye yetkili, müracaat edilecek tek mercinin Allah olduğunu söyler. Binaenaleyh Allah nasıl din gününün sahibi, din gününün mâli-kiyse, dünya gününün de sahibi ve mâlikidir. Dünyada da Rabbimiz ahsenü’l-hâkimîndir. Âhirette son sözü söyleyip, nasıl ki insanlardan hangilerinin hak yolda, hangilerinin de sapık yolda olduklarını, kimlerin cehenneme yuvarlanması, kimlerin de cennete uçması gerektiği konusunda hükmedecekse, aynen bunun gibi dünyada da hangi yolun hak, hangi yolun bâtıl olacağına O karar verecektir. İnsanlar için neler helâldir, neler haramdır? Hangi hukuk doğru, hangisi bâtıldır? Hangi kıyafet doğru, hangisi yanlıştır? Hangi ekonomi anlayışı doğru, hangisi bâtıldır? Hangi hayat programı cennete, hangisi cehenneme götürür? Bu konularda da hüküm verecek olan Allah’tır. İhtilâf ettiğiniz her konuda hüküm verecek, onu hükme bağlayacak olan Allah’tır ve işte bu Allah benim Rabbimdir. Ben sadece O’na güvenir ve tüm hayatımda O’na dayanırım. Tüm problemlerinde, tüm kararlarımda, tüm hareketlerimde, tüm programlarımda, tüm güçlük ve sıkıntılarımda Rabbime güvenir ve O’na dayanırım. Her konuda O’na müracaat ederim. Tüm hayatımı O’na arz eder, O’nun yap dediklerini yapar, yapma dediklerinden de yüz çeviririm. Tüm hayatımda O’na yönelir, sadece O’na sığınır, tüm işlerimde yardımı O’ndan beklerim. Hidâyeti O’ndan bekler, ihtilâf ve münakaşa konularında O’nun karar vermesini arzu eder, verdiği kararlara da tartışmasız teslim olurum. Tüm problemlerimin çözümünde velîm olarak O’na başvururum. O’na sığınır ve O’na yalvarırım. İşte bu, Allah’ı velî kabul etmektir. Böyle yapan kişi, Allah’ı velî kabul etmiştir. Velâyetinin bir başka ispatını, velî oluşuna bir başka delili de Rabbimiz şöyle anlatır:
11. “Göklerin ve yerin yaratanı, size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu sûretle, çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” O Allah ki, gökleri ve yeri daha önce onların örnekleri, benzerleri yokken yaratandır. Sonra kendi cinsinizden yâni Adem oğullarından, insan cinsinden size eşler yaratan, kadın için erkek, erkek için de kadın yaratan, aynı şekilde deve, sığır, koyun, ve keçiden istifade edebilesiniz diye erkek ve dişi türler yaratandır. Onların sizin için çoğalıp üremelerini sağlayan ve aynen onlar gibi sizi de doğum yoluyla çoğaltıp üreten Allah’tır. Eğer Rabbiniz erkek ve dişiyi aynı anda yaratmasaydı, ne doğum, ne üreme, ne de çoğalma olurdu. İşte bütün bunları yaratan Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur. Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde benzeri yoktur. Zatı, sıfatları ve fiilleri konusunda hiçbir şey Allah gibi değildir. Âyet-i kerîmedeki “misl” kelimesinden anlıyoruz ki, mânâ, Allah’ın değil aynısını düşünmek, benzeri bile yoktur demektir. Zâtı konusunda bu böyle olduğu gibi, sıfatları konusunda da böyledir. O’nun sıfatlarına sahip hiç kimse yoktur. Fiilleri konusunda da kimse O’na benzer olamaz. Yâni O’nun yaptıklarını yapacak yoktur. O’nun sıfatlarına sahip olan yoktur. O işitendir, görendir. İşitmek, işittiğine icabet etmek demektir. Allah, çağıranın çağrısını işiten, dua edenin duasını işiten ve onun imdadına yetişen, ona anında icabet edendir. İbadet edenin ibadetini gören ve kulluğunun karşılığını verendir. İşte velî olmanın bir başka şartı da budur. Peki var mı yeryüzünde böyle birileri? Eğer varsa, tamam onları da velî kabul edelim ve onların da koruması altına girmeye, onlara da kulluk yapmaya çalışalım. Böyle birileri yoksa, o zaman sadece Rabbimizi velî bilip onun velîmiz olarak bizim adımıza aldığı kulluk maddelerinin dışına çıkmayalım.
12. “Göklerin ve yerin kilitleri O’nundur. Dilediğine rızkı yayar ve isterse kısar, bir ölçüye göre verir. Doğrusu O her şeyi bilendir.” Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları Rabbimizin elindedir. Hazine adına, rızık adına gökte olanların da, yerde olanların da anahtarları sadece O’nun elindedir. Hiç kimsenin elinin değmediği, değemeyeceği, elinin erişemeyeceği, yâni kimsenin müdahale edemeyeceği tüm rızıklar, tüm servetler O’nun elindedir. Şu anda ve yarın kim neye sahip olmuşsa, olacaksa, her şeyi veren O’dur. Dilediklerine rızkı genişletir, bol bol verir, dilediklerine de kısıverir. Çünkü O, her şeyi bilendir. Kime ne kadar vereceğini, kime ne kadar kısacağını bilendir. Rızkı takdir eden O’dur. Hikmet sahibidir O. Hikmeti gereği yapar bu taksimi. O’nun ilmi her şeyi kuşattığı için, bir kulu için zenginliğin mi, yoksa fakirliğin mi hayırlı olduğunu en iyi bilen O’dur. Bol vermesinde de, az vermesinde de mutlaka bir hikmet ve hayır vardır. Öyleyse bu konuda O’na akıl vermeye, ona yol göstermeye gerek yoktur. “Ya Rabbi bana şu kadar vermeliydin! Beni şununla imtihan etmeliydin! Ben buna lâyıktım! Beni şununla imtihan etseydin, ben mutlaka imtihanı kazanırdım!” diyerek O’na karşı gelmenin anlamı yoktur. Çünkü Rabbimiz, kime ne kadar vereceğini çok iyi bilendir. Bu konuda endişeye de gerek yoktur. Rabbimiz, tüm varlıkların rızkını veren ve bunu teminat altına alandır. Bana ayırdığını yanlışlıkla hiçbir zaman başkalarına vermeyecek kadar bilgi ve hikmet sahibi, başkalarına ayırdığını da çatlasam patlasam da, sadece gündüz değil, geceleri de çalışıp çabalasam da asla bana vermeyecek kadar âdil bir Allah’tır. Madem ki tüm rızıklar O’nun elindedir, madem ki herkesin rızkını veren ve teminat altına alan O’dur, madem ki rızık konusunda tüm insanlar O’na muhtaçtır, o halde bu insanlar neden Rabblerini bırakır da onun berisinde kendilerine velîler bulmaya çalışırlar? Neden Rabblerinin kendileri adına gönderdiği hayat programından yüz çevirirler de, kendileri gibi rızka muhtaç insanların kanunlarına itaatten ya-na olmaya çalışırlar? Neden ihtilâf ettikleri konularda Rabblerinin hük-müne müracaat etmezler? Neden Rabblerinin kitabına başvurmazlar da başkalarının hükümlerine başvururlar. Rızık konusunda O’na yönelen, O’nun arzında yaşayan, O’nun havasını tüketen, O’nun suyundan istifade eden, O’nun arzında yaşayan, O’nun verdiği âzâları kullanan bu insanlar, hayat programı konusunda neden O’nunkinden ya-na olmuyorlar?! Neden O’nun kitabından habersiz yaşamaya çalışıyorlar?! Neden O’nun peygamberiyle diyaloga yanaşmıyorlar?!
13. “O size dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vah-yettiğimizi, İbrahîm’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya tavsiye ettiğimizi şeriat yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat kendilerini çağırdığın bu şey, Allah’a şirk koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve O’na yöneleni kendisine iletir.” İşte Rabbimiz, bu bilgisi ve hikmeti, bu hâkimiyeti gereği sizin için bir şeriat koymuş, sizin için bir yol tayin etmiştir. Sizden önceki peygamberlere, Nuh’a, İbrahîm’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya din olarak, şeriat olarak emrettiği şeyleri, size de açıklayıp kanun yapmıştır. Peygamberlere ve onların toplumlarına yasa olarak belirlediğimiz, yapın ve yapmayın diye buyurduğumuz şeyleri, sizin için de kanun yaptık, diyor Rabbimiz. Burada zikredilen bu peygamberler, ulü’l-azîm peygamberlerdir; Rabbimiz her birisine yeni bir şeriat vermişti. Öteki peygamberler ise, bunların şeriatlarını tebliğle görevlendirilmiş peygamberlerdir. “O peygamberlere, hak dinin, İslâm dininin emir ve yasaklarını yerine getirin! Bu hususlarda ayrılığa düşmeyin,” diye emrettik. Yâni Hz. Adem’den bu yana tüm peygamberlere gönderilen bu dinin asılları, Allah’ın varlığı ve birliği, sadece Allah’a ibadet, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman konusunda tefrikaya düşmeyin ve onu koruyup yaşatın, diye emrettik. Rabbimiz, “öncekilere yaptığımız gibi sizin için de bir şeriat koyduk,” buyuruyor. Şeriat, takip edilen yol, üzerinde yürünülen hayat programı, uyulması gereken anayasa demektir. "Teşrî" anayasa, "şâ-rî" de yasa koyucu demektir. Şârî, yâni yasayı koyan Allah’tır ve Allah’ın koyduğu bu yasanın adı da şeriattır. Bundan önceki âyetlerde, kâinatta yegâne velînin Allah olduğu, kulları adına karar verme, ihtilâfları halletmesi ve hükmetmesi konusunda tek mercinin kendisi olduğu anlatılmıştı. İşte burada da Rabb, İlâh, velî ve hakim olarak koyduğu anayasadan söz ediyor. Sonra da diyor ki, “dini ikâme edin, dini ayağa kaldırın.” Din, bir hayat programı, bir yaşam biçimidir. Din, bir toplumun uymak zorunda olduğu kanunlar manzûmesidir. Bu mânâda komünizm de, kapitalizm de, sosyalizm de, demokrasi de bir dindir. Bunlar, insanların ortaya attıkları bâtıl dinler ve sistemlerdir. Kâfirun sûresindeki, "De ki: Ey kâfirler! Sizin dininiz sizin benim ki de benim olsun!" âyeti bunu anlatır. Rabbimiz önce, “ey kâfirler” dedi, sonra da “sizin dininiz sizin olsun,” dedi. Kâfirin dini olur mu ki Rabbimiz böyle dedi? Elbette dinsiz, yâni kanunsuz, yolsuz sistemsiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Bunun mânâsı, sizin kanunlarınız, sizin sisteminiz sizin olsun, benimki de benim olsun demektir. Yine Yusuf sûresinde: "Kralın dinine göre kardeşini alıkoyması Yusuf’a yakışmazdı" âyet-i Kerîmesinde anlatılan kralın dininden maksat da, kralın sitemi ve o toplumda yürürlükte bulunan kralın ceza kanunlarıdır. Öyleyse Allah kanunlarını, Allah yasasını, Allah’ın ceza kanunlarını uygulayan toplum, Allah’ın dinindedir; başkalarının kanunlarını, başkalarının ceza yasalarını uygulayan toplum da, kanunlarını uyguladığı kimselerin dininde ve onların kulu olmuştur. Kur’an’ın başka bir sûresindeki, “Dikkat edin hâlis (katışıksız) din Allah’ın dinidir.” âyeti de bunu anlatır. Başkalarının dini de vardır ama onlarınki katışıklı bir dindir. Yâni hayatın bazı bölümlerine Allah karışır ama öteki bölümlerine de başkalarının kanunları karışır. “Allah katında gerçek din, Allah’ın dinidir.” âyetinde de ifade edildiği gibi, hayatın tümüne karışan din Allah’ın dinidir. Allah diyor ki, “dini ayağa kaldırın, dini ikâme edin.” Yâni toplum hayatının her bir biriminde Allah’ın dini hakim olsun. Hukukta, ekonomide, siyasette, kılık-kıyafette, eğitimde ve hayatın her bir kade-mesinde Allah’ın arzuları hakim olsun. Bundan anlıyoruz ki, Allah’ın dinini, Allah’ın bu şeriatını sadece yaşamak, onu başkalarına tebliğ etmek yetmemektedir. Ayrıca onu ayağa kaldırmak, toplumda o kuralları uygulamaya koymak zorundayız. Bir adam için, o devletini kurmuştur, hükümetini ikâme etmiştir demek, o kişinin sadece kafasındaki devlet modelini çevresine anlattığı ve halkın da onun kafasındaki bu hükümet modelini beğendiği anlamına gelmez. Ya ne anlama gelir bu? O kişi, bulunduğu ortamda, kafasındaki hükümet modelini bütün kurumlarıyla işletmeye başlamış, o ülkedeki toplum, onun yasalarına tâbi olmuş, mahkemeler kurulmuş, idarî kurumlar onun emrine bağlı olarak işlemeye başlamış demektir. İşte ikâme bu anlamdadır. Nitekim Rabbimiz, "namazı ikâme edin" buyurur. Bu emirden sadece namaza çağrıda bulunmak ve onu insanlara tebliğ etmek anlaşılmaz. Bu emirden, namaz ortamı hazırlamak, namazın önündeki barikatları kaldırmak ve tüm mü'minlerin, bütün şartlarına uygun bir biçimde namazı kılmaları ve toplumda uygulamaya başlamaları anlaşılır. Öyleyse dinin ayağa kaldırılması da dinin tam anlamıyla toplumda uygulanmasını, toplumun her alanında dinin emirlerinin geçerli olmasını, dinin bütün kurumlarıyla birlikte yaşanmasını, hayatın her kademesinde hakim olmasını ve toplumun karşılaştığı her problemin dinin emirleri istikâmetinde çözümlenmesini sağlamak anlamına gelecektir. Bu âyet-i kerîmeden peygamberlerin şu iki vazifeyle görevlendirildiklerini anlıyoruz: 1. Allah’ın dininin hakim olmadığı toplumlarda Allah’ın dinini hakim kılıp ayağa kaldırmak, 2. Eğer toplumda Allah’ın dini hakimse, onu ayakta tutmaya devam etmektir. Peygamber yolunun yolcusu olan bizler de işte bu iki görevle görevliyiz, demektir. Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki, mutlak sûrette hayata hakim kılınsın, toplumun hayatında uygulanarak ayağa kaldırılsın diye Rab-bimizin elçilerine ve onlar vasıtasıyla bize gönderdiği din, tüm peygamberlerde aynı dindir. Bu peygamberlerin şeriatlerinde farklılıklar olsa da, temelde dinleri aynı dindir. Bu dinin adı İslâm’dır, hepsinin adı Müslümandır ve hepsinin dini temelde aynı dindir. Rabbimiz, hepsine de bu dini hakim kılıp ayağa kaldırmayı emretmektedir. Eğer bu dinin şeriatı, bu dinin yasaları, bu dinin emirleri hayata hakim kılınıp toplumun tüm problemleri onunla çözümlenecek hale getirilmezse, ya da insanlar bu dine inanır, ama o dinin şeriatı reddedilecek olur, yâni dine inanılır ama onun hükümlerinin uygulanması reddedilecek olursa, o zaman Allah korusun St. Paul’un şeriatsız bir din ortaya koyarak Hz. Îsâ’nın dinini ortadan kaldırdığı ve de Hz. Îsâ-nın ümmetini sonunda dinsiz bıraktığı gibi, bu din de, bu dinin mensupları da yok olup gidecektir. Şeriat, dinin hayatta uygulanma şeklidir. Hayatta uygulanmayan bir din de, yok olmaya mahkum olacaktır. Bu dinin mensupları olduklarını iddia eden Müslümanlar da, sonunda bu dinin sadece vicdanlara hapsedilen, hayatta uygulanırlılığı olmayan bir takım kuru ahlâkî kurallar manzumesi olduğunu zannederek, hayatta uygulanan başka dinler, başka şeriatlar, başka sistemlerin varlığını kabul ederek dinleriyle ilgileri kalmayacaktır. İşin acısı, Müslümanlar olarak kendilerini izâfe ettikleri din de Allah’ın dini olmaktan çıkacaktır. Zira Allah, âyet-i kerîmesinde son derece açık bir biçimde, “benim dinimi ikâme edin, benim dinimi uygulayarak ayakta tutun,” diye buyurur. Uyguladığınız, hayatınıza hakim olan din benim dinimdir. Değilse sizler benim dinimde değil, başkalarının dinindesiniz demektir. Dinin ikâmesini emrettikten sonra, Rabbimiz hemen arkasından, “Dinde ayrılığa düşmeyin” veya “dini parçalamayın” buyurmaktadır. Dinde ayrılığa düşmek, birkaç şekilde olabilir: Din içinde yeni bir takım görüşler ortaya atarak, kendi görüşlerinizi din kabul ederek, o konuda sizden farklı düşünenleri tekfir ederek dinde ayrılığa düşmeyin. Ya da dinde olmayan bir şeyi dine izâfe ederek, bid-atı dinmiş gibi algılayarak, dine ondan olmayan bir şeyleri ilave ederek veya bunun tamamen aksine dinde olan, dinin aslından olan bir hükmü, bir bölümü dinden çıkararak, ya da dinin açık bir hükmünü, açık bir nassını dinin ruhuna uygun olmayan bir şekilde tevil ederek ya da dinin herhangi bir bölümünü bayraklaştırıp, o bolümü gündeme getirip, o bölüme sarılıp öteki bölümlerini görmezden gelerek Müslümanlar arasında fırkalaşmaya sebebiyet vermeyin. Veya dinde çok önemli bir bölümü, bir hükmü, bir emri önemsemeyerek, ama mübah derecesindeki bazı hükümleri de bunun aksine farz veya vacip telakki ederek, hattâ onları İslâm’ın en büyük esasları kabul ederek ümmet arasında ayrılık çıkarmayın. İşte dinde ayrılık böyle olur ve bu tür dine bozuk yaklaşımlardan dolayı, geçmiş ümmetler arasında tefrikalar çıkmış, insanlar arasında çok çeşitli fırkalar oluşmuş ve birbirleriyle amansız mücâdelelere tutuşan bu fırkalar, zamanla birbirlerinden tamamen ayrılarak her biri müstakil birer din halini almıştır. Ne acıdır ki, bu dinlere inanan insanlar bir zamanlar aynı dinin mensupları iken, ayrı ayrı din mensupları olmuşlar ve tek bir dinden çıkan insanlar olduklarını zamanla tasavvur bile edemeyecek hale gelmişlerdir. Dinde ayrılığa düşmeyi yasaklayan Rabbimiz, âyetin sonunda şöyle buyurmaktadır: "Peygamberim! Senin o müşrikleri kendisine ça-ğırdığın şey onlara ağır geldi." Senin onları kendisine çağırdığın tev-hid, onlara zor geldi. Senin onları dâvet ettiğin şirki terk ederek tevhide yönelme, Allah’tan başkalarının dinlerini, Allah’tan başkalarının şeriatlarını ve sistemlerini, kanunlarını uygulamaktan vazgeçerek sadece Allah’ın kanunlarını ve dinini uygulama, yaşama ve doğrultma emri onlara ağır geldi. Sadece Allah’a iman ve hayatın her kademesinde sadece O’na kulluk, sadece O’nu dinlemek, sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun hayat programını uygulamak o müşriklere zor geldi. Ey peygamberim, senin bu dini açık ve net bir şekilde ortaya koyarak hayatlarında Allah’a kulluk yapanlarla Allah’tan başkalarına kulluk yapanları, Allah’ın dinini uygulamaya çalışanlarla Allah’tan başkalarının dinlerini, Allah’tan başkalarının sitemlerini uygulamaya çalışanları açığa çıkardığın için, bu müşrikler sana kızmaktadırlar. Onlar diyorlar ki, “ne olacaktı da böyle bizim hayatımızdaki bo-zuklukları netleştiriverdin? Niye şirkimizi açığa çıkarıverdin? Bir toplumun hayatında hayat programı olarak sadece Allah’ın dini olmalıdır, her konuda Allah’ın dini söz sahibi olmalıdır, hayatın her bir kademesinde Allah’ın dini geçerli olmalıdır, katışıksız din sahibi olunmalıdır, diyerek bizim bozuk düzen din anlayışımızı niye açığa çıkardın? Halbuki rahatımız yerindeydi. Hem Allah’a kulluk ediyorduk hem de Allah berisinde hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz bir kısım varlıkları, bir kısım insanları dinliyorduk. Hem Allah’ı hem de öteki Rabblerimizi razı etmeye çalışıyorduk. Hayatımızın bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıyor, geri kalan bölümlerinde de öteki İlâhlarımızı söz sahibi kabul ediyorduk. Namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı söz sahibi biliyor, Allah’ın dediklerini uyguluyor, hukuk, eğitim, miras, kılık-kıyafet, ekono-mi, siyaset, ceza kanunları gibi konularda da öteki Rablerimizi söz sa-hibi kabul ediyorduk. Yâni hayatımızın din, âhiret içerikli bölümünde Allah’ın sistemini, Allah’ın dinini, Allah’ın şeriatini uyguluyor, dünya içerikli bölümünde de başkalarının dinlerini, başkalarının şeriatlerini, başkalarının sistemlerini uyguluyorduk. Tamam yine anlaşalım, yine aynısını kabul edelim. Hayatımızın bir bölümünü düzenlemesi konusunda yine Allah’ı söz sahibi kabul edelim. Ama hayatımızın öteki bölümlerini düzenlemek üzere öteki İlâhlarımıza da söz hakkı verelim. Bu konuda seninle anlaşabileceğimizi beklerken ey Muhammed, şimdi sen tuttun hayatın tümünde Allah’ın dinini uygulamamız gerektiğinden bahsediyorsun. Hayatın tümünde sadece Allah’ın söz sahibi olduğundan ve Allah’tan başkalarını dinlemememiz gerektiğinden bahsediyorsun. Katışıksız din sahibi olmamız gerektiğini söylüyorsun. Bu kesinlikle mümkün değil! Biz alıştığımız hayattan vazgeçemeyiz! Biz öteki İlâhlarımızdan vazgeçemeyiz,” diyerek bu müşrikler sana öfke duyuyorlar. Aynı toplumda dini sadece Allah’a halis kılarak, hayatın her bir kademesinde Allah’ın dininin hakim olmasını isteyen ve bu uğurda canlarını bile fedâ edecek kadar mücâdele veren muvahhidler de var-dır. İşte Allah onları da kendi tarafına çekmekte, kendisine seçmekte ve hidâyete ulaştırmaktadır. Böylece kendisine yönelen kullarına imanı ve hidâyeti nasip etmekte, onlara doğru yolu lütfetmektedir.
14. “Kendisine ilim geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, ancak birbirini çekememekten oldu. Eğer belirli bir süre için Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Arkalarından kitaba varis kılınanlar da ondan şüphe ve endişe içindedirler.” Tefrika ve ihtilâflar kitabın ve peygamberin olmadığı dönemin işidir. Herhangi bir konuda kesin bilgi olmadığı zaman insanlar o konuda ihtilâf edebilirler. Halbuki bunlar, kendilerine kitap geldikten, her konuda kesin bilgi ihtiva eden vahiy kendilerine ulaştıktan sonra fırkalaşmışlar, tefrikaya düşmüşlerdir. Halbuki Allah tüm peygamberlerine ve onların ümmetlerine bir önceki âyette gördüğümüz gibi: “Dinde tefrikaya düşmeyin” buyurmuştu. Bunlar, bu bilgi kendilerine geldikten sonra tefrikaya düşmüşlerdi. Halbuki kitap, tefrikaları bitirmek için vardı. Kitabın varlık gâyesi, insanların birliğini sağlamak ve toplumda tefrikaları sona erdirmektir. Kitap, birleşme unsurudur. Kendilerine her konuda kesin bilgi sunan kitap ellerindeyken, bunlar tefrikaya düşmüşler, fırkalaşmışlardır. Bunların fırkalaşmalarının, ayrı ayrı yol edinmelerinin, mezhep edinmelerinin altında yatan sebep, kitabın farklı anlaşılması yâni kitabın âyetlerinin farklı yorumlanması değil, birbirlerine karşı duydukları kin, haset, düşmanlık, kıskançlık, dünya hırsı, önderlik, liderlik sevdası, kişisel çıkarlar ve menfaat hesaplarıdır. Halkın kendilerine teslim olup, onların ceplerindekileri kendi ceplerine aktarma arzusu yatmaktadır. Ehl-i kitabın din bilenleri, kitap, peygamber bilgisine sahip olanlar, yanlarındaki bu bilgiyi halka anlatmıyorlardı. Böylece din, kitap ko-nusunda bilgisiz bıraktıkları yığınları, icat ettikleri yeni yeni dinler, yollar, inanışlar, felsefeler ve dinî merasimlerin peşine takmayı becerebilmişlerdir. Evet ehl-i kitap arasında böyle bilenler, bilginler, bildikleriyle Müslümanları sapıtmaya çalışanlar olduğu gibi, bir de hiçbir şey bilmeyip de o bilenlerin, o din adamları sınıfının elinde oyuncak olan, kalplerini, kafalarını, düşüncelerini o bilenlerin ceplerine sokmuş insanlar da vardır. Bunların adı “ümmîyyûndu.” Gerek Yahudilerde ve gerekse Hıristiyanlarda din adamları diye oluşan bu sınıf, diğer insanların bilgilenmelerini istemiyorlardı. Bildikleri dini bilgilerin diğer insanlar tarafından da bilinmesini istemiyorlardı. Bunlar, bildikleri bu bilgiler sayesinde yığınların kendilerine pervane olmalarını istiyorlardı. Bilgi kendilerinde olduğu için, cahil bıraktıkları yığınlara hükmetmek, onları kul, köle edinmek istiyorlardı. Bu yüzden bunu insanlara anlatmıyor-lardı. Böylece insanları parça parça edip ihtilâflara sürüklüyorlardı. Yine o bilenler, din adamları, bilgilerini halka anlatmaktan sakınan, yâni bilgilerini Allah’la çatışmada, Allah’a kafa tutma yolunda kullanan bu insanlar bakın ne yapmışlar: “Bu veyl’e gidesiceler kendi elleriyle kitap yazdılar, sonra da dediler ki, işte bu Allah’tandır!” (Bakara 79) Bunlar, bu cehennemin veyline gidecek olanlar, bu Allah’ın lânetine uğrayacaklar, kendi elleriyle kitap yazdılar. Kendi elleriyle yazdılar ama sonra da dediler ki: “Bu Allah’tandır!” “Bu Allah’tan gelendir! Allah tarafındandır bu! Bunu Allah buyuruyor! Bunu Allah emrediyor!” dediler. Veyl olsun bunların bu yaptıklarına! Onların kendilerine de, bu yaptıklarına da yazıklar olsun! Bu âyetlerin bir açıklayıcısı da Âl-i İmrân 78. âyettir: “Bir gruptur onlar. Dillerini eğer bükerler, kitabı dillerine dolarlar.” Dillerini kitaba doğru böyle eğip bükerler. Sanki ağızlarına almış gibi, sanki kitapla ilgi kurmuş gibi görünmeye çalışırlar. Sanki kitaptan konuşuyormuş gibi davranmaya çalışırlar. Aslında başka şeyler söylerler de arada bir bunu da ağızlarına alırlar. Meselâ adam miting alanına çıkıyor, bazen tanrı böyle buyuruyor, diyor. Veya kitabımızda da bu böyledir, diyor. İşte bu, kitabı diline dolamak, eğip bükmektir. Peki neden böyle yapıyorlar? “Siz onu kitaptan sanasınız diye.” Yâni ortaya koyduğu konunun kitaptan olduğu zannedilsin diye. Aslında kitapla filan ilgisi yok adamın. Kitaptan filan konuşmuyor, ama konuştuklarının İslâm’dan zannedilmesini istiyor. Yâni bir dizi fikir sıralıyor, araya da böyle âyetler serpiştiriyor. Meselâ İslâm’da aile, İslâm’da takva, İslâm’da kahramanlık, İslâm’da edep, İslâm’da kazanmak, İslâm’da harcamak diyor, kuralını kendisi koyuyor, iskeletini kendisi belirliyor. Kendisi bir paragraf, iki paragraf bilgi sunuyor ve araya bir âyet koyuyor ki, sanki az evvel de-diklerini âyet dedi! Onun aslında planı şu: Örneğin yüz cümlelik bir konuşması var, bu konuşmanın paragraflarını, iskeletini kendisi belir-liyor, iki paragraftan sonra: “Ya Rabbi bunları destekleyecek bir âyet lütfeder misin buraya?” diyor, ayıp olmasın, sözlerim böyle sırıtıp kal-masın diyor ve bir âyet ekliyor. Bir paragraf sonra da: “Ya Rasulallah bunu destekleyecek bir hadis,” diyor, ondan sonra Voltair'e, Montes-que'ye, Puşkin’e müracaat ediyor. Böyle bir karışım yapıyor yâni. Bunun da din olduğunu söylemeye çalışıyor. Bakın ben bir şeyler söy-lüyorum, beni destekleyin demeye getiriyor. İnsanlar, bunu dinleyenler, bu kitaptandır zannetsinler diye böyle yapıyor adam, oysa: “Halbuki o kitaptan değildir.” Halbuki bu kitabın kendisi de değil, kitaptan da değil, yansıması da değil, anlatılması da değil. Bu Allah’tan değildir. “Allah’a yalan iftira yapıyor, bunu da bile bile yapıyor.” Evet, elleriyle kitap yazdılar, sonra da dediler ki, “bu Allah-tandır. Bu Allah katındandır. Bunu bize Allah bildirmiştir. Din budur! İman budur! Kitap budur! İslâm budur başka değildir.” Peki niye yaptılar bunu? Allah’tan gelmeyen, Allah’ın demediği şeyleri niye İslâm etiketiyle sundular insanlara? Kitapta olmayan şeyleri niye Allah böyle buyuruyor diye sundular? “Bunu az bir pahaya satıyorlar.” Ya da bununla az bir değer elde etmek istiyorlar. Ya da bununla değer kazanmak, değerlenmek için yapıyorlar bunu. Semen, aslında “eder” demektir. “Bir şeyin ederi”, “bunun ederi ne?” cümlelerinde kullandığımız gibi. Eğer bunun karşılığında iş yaparsa, meselâ bir günlük yevmiyedir bunun değeri. Veya bir tamir karşılığıdır, ya da bunun ederi yüz bin liradır, üç marktır, beş dolardır. Bunun ederi, bunun karşılığı demektir. Meselâ biri arkadaşından bir kalem alsa ve “vermeyeceğim bunu arkadaş!” dese, ederi nedir? Nâzdır, değil mi? Yâni semen bu demektir. Bir şeyin karşılığı demektir. İşte az bir değer. Yâni adamlar bu Allah’tandır derken ne değer kazanıyorlar? Neye değiyor bu iş? Ne kazanıyorlar karşılığında? Eh, ne kazansınlar? Azıcık bir şey tabii. Yâni tümüyle dünyayı kazansalar az, makam-mevki kazansalar az, ev bark bulsalar, arabalar elde etseler az, dükkanlar tezgahlar elde etseler az, az, az... Âyetleri satıp da, yâni âyet konumundan sıyrılıp, âyet atmosferinden uzaklaşıp, farklı bir hayat yaşayınca elde edecekleri ne olabilir ki bunların? Ne bulabilecekler yâni? En fazla bulsalar bulsalar, tüm dünyayı bulabilirler. Ne kadar süreyle sahip olabilirler bu dünyaya? Ölünceye kadar değil mi? Ölünce her şey bitecektir. Ama bunun karşılığında ne kaybedecekler? Allah’ın rızasını, cenneti kaybedecekler değil mi? Halbuki cennete en son girecek kişi bile olsa, bunlar tam dokuz dünya kaybedecekler. Tüm dünyayı dünyada kazansalar bile, nihâyet on sene, elli sene, ölünceye kadar sahip olabilirler; ama cennet öyle değildir, değil mi? Az bir paha karşılığında satmak için yaptılar bunu. Az bir paha, dünya ile sınırlı demektir. Az bir paha, ölümle biten, âhirete intikal etmeyen demektir. Peki bunu yapıyorlar da, ne alıyorlar karşılığında? Ne alırsa alsınlar, tüm dünyayı alsalar bile ne kadar süreyle alabilirler bunu? Ölünceye kadar değil mi? Müdürlük, ölünce biter. Bakanlık, dekanlık ölünce bitecektir. Şan, şöhret, diploma, doktora, para, mal, mülk hepsi ölümle bitecek ve yarına intikal etmeyecektir. Bu yaptıkları şey, kendilerine sağlayacak çok küçük dünya menfaatleri yanında ne büyük bir âhiret azabı doğuracaktır, bunu bir bilebilseler! Tevrat ve İncil’i bozup, sonra da, “işte bu Allah kelâmıdır” diyenlere ve böylece insanları fırkalaşmaya itenlere yazıklar olsun! Kur’an’ı tahrif edip, Kur’an’ı gizleyip, insanlara anlatmayıp, ya da Kur’-an’da olmayan bir şeyi ondanmış gibi insanlara sunanlara yazıklar olsun! Kitap, Tevrat, İncil, Kur’an bilgisine sahip olan ve bu bilgiyi Allah’ın kullarına anlatmaları, bu bilgiyle yeryüzünde Allah’a kulluk yapmaları, bu kitabın yeryüzünde hâkimiyeti konusunda çırpınmaları gerekirken, dünya karşılığında bunu satanlara yazıklar olsun! Makam, diploma, doktora, maaş, sosyal statüler karşılığında satanlara, Allah-ın kullarını kitap bilgisinden mahrum bırakanlara yazıklar olsun. Şu anda yeryüzünde yaşayan insanlar içinde de dini, siyaseti, dünyayı, bilgiyi kendi tekellerine alıp, diğer yığınlara: “Sizler hiçbir şey bilmezsiniz! Sizler bu işleri anlamazsınız. Bilmek ve anlamak zorunda da değilsiniz zaten. Biz varız ya! Bizler sizin için her şeyi biliriz. Sizin adınıza, sizin hayrınız için her şeyi düşünürüz. Sizin adınıza biz karar veririz. Siz yeter ki bize bağlı olun, bizi dinleyin, bizim size sunduğumuz hayattan razı olun, artık gerisini siz düşünmeyin. Sizin için her şeyi biz ayarlarız. Dünyanızı da, cennetinizi de biz ayarlarız,” diyen pek çok insan görüyoruz. Bugün, bildikleri halde hak bilgisini insanlara anlatmayan ve böylece cahil bıraktıkları insanları bölerek, tefrikalara düşürerek, onları peşlerine takarak, inançları üzerinde kârlı bir ticaret pazarı kuran birçok kimse vardır. Rabbimiz buyurur ki, “eğer Allah dileseydi, bu sapık dinleri, bu sapık yolları icad eden, onları bu sapık anlayışlarının peşine takarak kitlelerin inançlarına ipotekler koyan, dini, bir kazanç yolu haline getiren bu sapıkları da, kitapları, dinleri ve peygamberleriyle tanışma imkânları olduğu halde kitaplarıyla tanışmaktan kaçan, kitaplarıyla diyalog kurmayan ve böylece dinlerinin aslından habersiz kaldıkları için, akıllarını bu sapıkların ceplerine koyan, bile bile bu sapıkların peşine takılanların tamamını da yerin dibine batırır ve hak yolda gidenleri de sağ bırakarak kimin haklı kimin haksız olduğunu, kimin hak, yolda ki-min bâtıl yollarda olduğunu dünyada ortaya koyuverirdi. Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden verilmiş bir süre olmasaydı, her sapmanın sonunda hemen aralarında sapanların cezası verilir ve işleri bitirilir, defterleri dürülüverirdi. Böylece şu kısa dünya hayatında hak yerini bulur, bâtıl da yok olup giderdi. Ama önceki âyetlerde de gördüğümüz gibi, Rabbimiz bunu kıyamet gününe ertelemiştir. Kimin hak, kimin bâtıl yolda olduğu, kimin haklı, kimin haksız oldu-ğu konusundaki kesin hükmünü kıyamet günü verecek ve ihtilâfları kesin çözüme o gün ulaştıracaktır. Eğer böyle yapmayıp da dünyada bunu gerçekleştirseydi, o zaman imtihanın mânâsı da kalmayacaktı. Onlardan sonra kitaba varis olanlar ise, kitap konusunda bir şüphe içinde kararsız olarak kıvranıp durmaktadırlar. Buradaki “onlardan sonra kitaba varis olanlar” ifadesindeki onlardan kasıt, o peygamberlerin ve kitapların arkasından gelenlerdir. Ya da geçmiş seleflerinden arkaya kalıp, şu andaki peygamber Hz. Muhammed’in (a.s) muasırı olan ehl-i kitap’tır. Yâni önceki peygamberlerden, kitaplardan ve seleflerinden arkaya kalıp da, şu anda Kur’an’a varis olan, Kur’-an’a muhatap olan, Kur’an’ın mesajıyla karşı karşıya gelmiş bulunan ehl-i kitap demektir. Buradaki kitaptan kastedilenin de Kur’an olduğu söylenmiştir. O zaman mânâ şöyle olacaktır: Şu andaki ehl-i kitap Kur’an konusunda şüphe içinde kıvranmaktadır. Peygamber (a.s) dönemi Yahudi ve Hıristiyanları, Kur’an konusunda tereddüt içindeydi. Allah-ın, insanlar içinden bir insanı odak nokta, sözcü seçerek, onun vası-tasıyla insan hayatına karışmak üzere vahiy göndermesi konusunda tereddüt içindeydiler. Reddetmeye kalksalar, kendi dinlerinin de vahiy yoluyla gelmesinden ötürü, kendi dinlerini de inkâr etmiş olacaklardı. Böylelikle dinlerini ve saltanatlarını kaybedeceklerdi. Reddetmemeleri halinde, ortaya somut bir şey koyamayacaklardı. Onun için tümüyle kabul de edemiyor, inkâr da edemiyor, şaşkınlık içinde bocalıyorlardı. Ya da buradaki şüphe içinde oldukları kitaptan kasıt, bu adamların kendi kitaplarıdır. Mânâ, seleflerinden arkaya kalmış peygamber dönemi Yahudileri, kendi kitapları olan Tevrat’tan, Hıristiyanlar da kendi kitapları olan İncil’den şüphe etmektedirler demektir. Peki acaba bu seleflerinden arkaya kalan ehl-i kitap, neden kendi kitaplarından şüphe ediyor? Âyetin muhtevasından anladığımıza göre bunun iki sebebi var. 1. Bu adamlar kitap bilgisine sahip değiller. Kitaplarını tanımı-yorlar, kitaplarıyla tanışmamışlar; bilenlerin, tanıyanların beyanlarına tâbi olmuşlardır. İşte bu yüzden şüphe içindedirler. Ya da Kur’an’ın ifadesiyle ümniyelere tabi olmuşlardır. “Onlardan (o ehl-i kitaptan) kimileri de vardır ki ümmîdirler. Okuma yazma bilmezler. Kitabı da anlamazlar. Ancak ümniyelere tabi olurlar ve sadece zannederler.” (Bakara 78) Onlar kitabı da bilmezler. Bunların işi gücü kuruntudur ve de sadece zannederler. Onlardan kitap konusunda ümmî olanlar vardır. Kitabı tanımayan, kitabı anlamayan, kitapta ne var ne yok bu konuda hiç bilgisi olmayan insanlardır ümmîler. Ümmî, kelime mânâsı olarak “anadan doğma” demektir. Yâni kitap konusunda, okuma konusunda anadan doğma. İşte ehl-i kitap içinde kitabı bilmeyen ümmîler vardı. Bunlar, kitaptan haberleri olmadığı, kitabı tanımadıkları için, ancak ümniyelerin peşinde giden insanlardır. Ümniye, kişinin kendi içinde, kendi kafasında şekillendirip biçimlendirdiği, hayal ettiği şeydir. Yâni kuruntu, hayal, boş şeydir. Ya da insanın böyle diline dolayıp durduğu şeylerdir. “Efendim yapmak lazım! Etmek lazım! Kurmak lazım!” gibi diline dolayıp, bir türlü amele dönüştürmediği ve zaten amele dönüştürülmesi de mümkün olmayan idealler, mefkûreler, hayaller gibi saplanıp kaldığı şeylerdir. Veya peşine takıldığı, hiçbir delile dayanmayan ham hayaller, boş kuruntulardır. İşte kitap ehlinden böyle kitaba dayanmayan, kitapla ilgisi olmayan, boş şeyler peşinde koşanlar vardır. Bunlar yalnız zannederler, zan peşinde koşarlar, zan içinde koşarlar. Amelleri, bilgileri, kitabî değildir, kitaba dayanmaz. “Zannediyorum bu böyledir!” derler ve böylece zan üzerine yürürler. Zanla amel ederler, işleri sadece boş bir taklittir bunların. Bunlar kitabı bilmezler, ancak ümniyelere, zanlara, hayallere dayanırlar. Başkalarından duyduklarını, hacıdan, hocadan duyduklarını din zannederler. Din diye, zanla amel ederler. Başkalarından aldıklarını hayat zannederler. Bu tür insanlar ekonomi, ticaret, sosyal hayatlarında, meslek hayatlarında her şeyi bilebilme, herkesten daha iyi bunu sağlama çabasındalar. Bu konularda kimseye teslim olmuyor, kimseyi dinlemiyorlar. Ne din adamlarını, ne de başkalarını hayatlarının bu bölümlerine karıştır-mamadan yanalar. Hayatlarının bu bölümlerini kendilerinin bildiklerine inanırlar ama mesele dine, kitabı tanımaya, peygamberden söz etme-ye gelince: “Biz bu işi bilmeyiz! Biz bu işi anlamayız! Bunu biz din adamları sınıfına bıraktık. Artık bu konuda onlar ne derlerse biz ona uyarız. Onlar bunu bilsinler, kitabı onlar okusunlar, onlar anlasınlar, peygamberi onlar tanısınlar. Biz ticaretimizi, dünyamızı yaşarız ve de yarın onların rehberliğiyle kolayca cennete gideriz” derler... Allah’ın kendilerine gönderdiği kitapla ilgiyi, alâkayı kesmiş, bilmediği, bilemediği için de bilenlerin kulu, kölesi durumuna düşmüş olan bu insanların, din adına bildikleri sadece zandan ibarettir. Dinlerini zan üzerine bina edip geçerler. Tabi onların gözünde din o kadar önemli olmadığı için, bu kadar ilgilenme idare edecektir. İşte bu insanlar, bu ehl-i kitap, dinlerini tanımadıklarından, kitaplarından habersiz yaşadıklarından, bilmedikleri, tanımadıkları kitapları konusunda şüphe içindedirler. 2. Bunların kitaplarından şüphe içinde olmalarının ikinci sebebi de, selefleri kitaplarının işini bitirmiştir. Öncekiler kitaplarının defterini dürmüş de onun için bunlar şüphe içindedirler. Selefleri kitaplarını o kadar bozmuş, kitabı o kadar tahrif etmiş, onun içine o kadar başka şeyler sokmuş ki, onun Allah’tan gelme bir kitap olduğuna bin şahit ister. Bunun farkında olan sonradan gelenler, ondan şüphe içinde bulunmaktadırlar. Yâni öncekilerin yamukluğu, sonrakileri kitap konusunda şüpheye düşürmüştür. Halbuki iman, şüpheye imkân bırak-maz. İtikat kesinlikle şüphe kabul etmez. İtikatta, imanda şüphe varsa, o iman, iman değildir. Bizde de böyle kitap konusunda şüphede olan insanlar vardır: “Kur’an’ı selef, geçmiş âlimlerimiz, İmam Ebu Hanife, İmam-ı Şâfiî, sahâbe anlamış, onu fıkha dökmüşlerdir. Artık bugün bizim onu anlamamıza gerek kalmamıştır,” diyerek biz haleflerden de, kitabı tanımadıkları, kitaplarından habersiz bir hayat yaşamayı yeğledikleri için, habersiz bulundukları kitapları konusunda şüphe içinde bocalayan pek çok kimse vardır. Kitaplarını tanımayan bu insanların ne imanları kitaba dayanmaktadır, ne amelleri, ne de hayatları. İmanları da, amelleri de, “rahmetlik hocamdan böyle duymuştum” varsayımına dayanmaktadır. İman ve amel, rahmetlik hocadan duyduğuna dayanınca, hayattaki hoca da farklı şeyler söyleyince, elbette o da rahmetlinin dediğini bozuverecektir. Ama kişinin imanı ve ameli rahmetlik hocaya değil de, yaşayan kitaba dayansaydı, onu hiç kimse bozamayacaktı. İşte böyle kitaplarını tanımayan insanlar, hayatları boyunca kitapları, amelleri konusunda hep şüphede olmaya devam edecektir. Şüphe, bir konuda bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Kitap konusunda şüpheden kurtulmanın tek yolu da, kitapla tanışmaktır. Kitabını tanıyan kişinin, kitap konusunda en küçük bir şüphesi kalmayacaktır.
15. “Ey Muhammed! Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların heveslerine uyma ve şöyle söyle: “Allah'ın indirdiği Kitaba inandım, aranızda adâletle hükmetmek ile emr olundum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz kendinizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar; dönüş O’nadır.” Yâni, “ey peygamberim! Şu anda bu ehl-i kitap, kendi yolları, kendi dinleri, kendi kitapları konusunda da şüphe içindedir. Onun için sana emredilen kitabın âyetlerini tebliğ et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Sen onların hevâ ve heveslerine uyma! Onlarla kesinlikle uzlaşma masasına oturma! Kendi dinlerinden, kendi hayatlarından bile mutmain olmayan bu adamlar karşısında sakın sen yamulma! Ne kendi heveslerine, ne de onların heveslerine uyma! Çünkü ben bunu sana daha önce anlattım; tarihte dinin eğilmesi ve tefrikaların çıkışı, o dine inananların yamukluk yapıp kendi heveslerine ve insanların heveslerine mağlup olmasından kaynaklanmaktadır. Sen emrolunduğun gibi dosdoğru ol, dininden, yolundan asla şüphelenmeyip dosdoğru ol ki, onlar kendi yamukluklarını anlasınlar. Sen, hak bildiğin yolda dosdoğru ve emin adımlarla yürü ki, onlar kendilerinin yollarının bozukluğunu anlasınlar. Sen Allah’ın senden istediği dini tam yaşa ki, onlar da gerçeği anlasınlar. Sen sapma ki onlar tarih boyunca sapıklık noktalarını iyi anlasınlar. Eğer sen birazcık yamulur da onlara tavizler verirsen, bu defa onlar kendi hayatlarına, kendi hayat anlayışlarına, hem Allah’a hem de başkalarına kulluk etmek biçiminde geliştirdikleri şirk anlayışlarına, kendi günâhlarına kılıf bulurlar. Kendi bozuk düzen hayatlarına dinden destek bulurlar. Kendi yollarının da haklı olduğu zehabına kapılıp, bozuk dinlerinde ısrar edip kemikleşme cesaretini bulabilirler.” Bu âyetler, peygamber ve peygamber yolunun yolcularının, kâfirler, müşrikler ve münâfıklarla ilişkilerini belirleyen âyetlerdir. Mü'-minler kâfirlerin İslâm’a girmesini isteyebilirler, bu tabii bir şeydir. Ama mü’minlere, kâfirlerin dolambaçlı sözleri, cıvık tavırlarına bakarak, onları razı etmek adına tavizler verme izni verilmemiştir. Zira onların yola gelmeyişlerinin sebebi bu konudaki delillerin azlığından veya senin onlara İslâm’ı açıkça anlatmayı becerememen değildir. Aksine, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde senin açıkça İslâm’ı ortaya koyman ve onlara kendi istek ve arzularına göre dini değiştirebilmeleri için boşluk bırakmamandır. Bu nedenle onlara taviz vermek çok tehlikelidir. Eğer Müslümanlar onlara tavizler vermeye başlarsa, bu onların kendi dinlerinde, kendi bâtıl akideleri üzerinde sebat etmelerine vesile olacaktır. Tavizkâr bir tutum, kesinlikle onlara destek vermek anlamına gelecektir. Müslümanların onlara tavizler verip, onların davranış ve inanışlarını tasvip edercesine bir tavır takınmaları, onların kendi dinlerinde kemikleşmelerini sağlayacaktır. “Bunlar bize böyle baktıklarına göre, demek ki bizim yolumuz da doğruymuş,” diyecekler ve yanlış dinlerine, bozuk inanışlarına daha sağlam bir şekilde sarılmaya başlayacaklardır. Her bir tavizi gördükçe cesaretlenip, yeni yeni tavizler istemeye kalkışacaklardır. Böylece seni son tavize kadar götüreceklerdir. En son isteyecekleri taviz de, senin onların dinlerine girmendir. Bozukların, yamukların bulunduğu bir toplumda mü'minler ya-mulmaya başladı mı, bu, yamukların yamukluklarına delil verme olacaktır. Biz dosdoğru olduğumuz zaman karşımızdaki kendi yamukluğunu, kendi sapıklığını anlayacak ve belki de düzelme imkânı bulacaktır. Öyleyse hangi konumda, hangi makamda olursak olalım, Allah’ın emrettiği biçimde dosdoğru olmaya, dosdoğru konuşmaya ve dosdoğru hareket etmeye çalışalım inşallah. “Peygamberim sen dosdoğru ol ve de ki: “Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım. Benim hareket noktam, benim tüm eylemlerimde istinatgâhım Allah’ın indirdiği kitaptır, vahiydir. Ben Allah’tan gelmiş tüm kitaplara inandım.” Daha önceki âyette, Rabbimiz ehl-i kitabın Allah’ın indirdiği kitapların bazısına iman edip bazısını reddederek tefrikaya düştüğünü anlatmıştı. Biz, “Allah’tan gelen kitapların tamamına iman ettik. Bizler sizin gibi kitapların kimine inanıp kimini reddederek ihtilâfa düşmeyiz. Kitaplar konusunda şüpheye düşmeyiz,” diyeceğiz. Öyleyse bugün ihtilâfa düşerek birbirleriyle amansız bir boğuşma içine girmiş olan gerek ehl-i kitaba karşı, gerekse kendi gruplarına, hiziplerine, cemaatlerine, metotlarına mutmain olmuş, her biri kendi efendilerinin kitaplarına sarılmış ve aralarındaki ufak-tefek farklılıkları temelde farklılıklarmış gibi görerek birbirlerini tekfir noktasına varmış ve bu halleriyle de dünkü ehl-i kitabın yerini almış, Allah’ın kitabına karşı ilgisiz kalmış ehl-i kitap karşısında elimize Allah’ın kitabını alıp, “işte biz buna iman ettik, biz buna dayandık, bizim hareket noktamız, bizim istinat noktamız bu kitaptır,” demek zorundayız. Sen kitapların tamamına inandığını söyle ve, “Ben sizin aranızda adâletle hükmetmekle emr olundum,” de. Bundan, dini doğrult-manın, dini ayağa kaldırmanın bir yolunun da toplumda zulmü kaldırıp onun yerine adâleti ikâme etmekten geçtiği anlaşılmaktadır. Bu da ancak Allah’ın istediği bir konumda olmaktan ve Allah’ın istediği bir hayatı yaşamaktan geçmektedir. Peygamberim, de ki, “ben adâletten yanayım. Ben hakkın ve haklının yanındayım. Hak sahibi yabancı da olsa, haksız olan benim yakınım da bulunsa, ben hakkın ve haklının yanında olmak zorundayım, çünkü Rabbim bana bunu emretmektedir. Allah bizim de Rabbi-miz, sizin de Rabbinizdir. Allah, âlemlerin Rabbidir. Bizim amellerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Siz, sizin amellerinizden sorumlusunuz, biz de bizimkilerden. Siz, sizin amellerinizin sonucuna katlanmak, biz de bizimkilerin neticesine razı olmak zorundayız. Sizin amelleriniz, dininiz, inanışınız, hayat programınız, kulluk anlayışınız sizin olsun, bizimki de bizim olsun. Öldüğünüz zaman siz kendi amellerinizle, biz de bizim amellerimizle karşılaşalım. Siz, sizin amellerinizin karşılığı olan cehennemden, biz de bizim amellerimizin sonucu olan cennetten razı olalım. Kâfirun sûresinde müşriklere ne demişti Rabbi-miz? “Sizin dininiz sizin olsun, bizim dinimiz de bizim olsun.” (Kâfirûn 6) Yâni sizler hem Allah’a hem de putlara, hem Allah’a hem de Allah’tan başkalarına kulluk yaparak bir din, bir yol, bir hayat tarzı sergileyebilirsiniz. Hayatınızın bazı bölümlerine Allah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını karıştırabilirsiniz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, bazı bölümlerinde ise Allah’tan başkalarının kanunlarını uygulayarak müşrikçe bir yol tutabilirsiniz. Hem Allah’ı, hem de başkalarını razı etmeye çalışabilir, hem Allah’a, hem de başkalarına kulluk edebilirsiniz. Ama bize gelince, bizler taviz vermeden ihlasla, katışıksız bir şekilde Allah’a ibadet edicileriz. Biz sadece Allah’ı Rabb bilip, sadece O’nu dinler ve sadece O’na kulluk ederiz. Hem Allah’a kulluk edip hem de bin de bir de olsa başkalarını da dinlemeden yana olmayız. Binde bir de olsa başkalarına da kulluktan yana olmayız. Bin gramlık bir temiz suya bir gramlık da zehir katarak onu içmeden yana olmayız. Biz şirk koşmadan, hayatı parçalamadan Allah’a ibadet ederiz. Sizler gibi hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını memnun etmeden yana olmayız. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şeyde yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar; dönüş O’-nadır. “Ey peygamberim! Onlara de ki, “sizinle bizim aramızda bir tartışma konusu yoktur. Çünkü artık hak beyan edilmiştir. Hak güneş kadar açık ve nettir. Oysa siz inatlarınız ve kibirleriniz, kıskançlığınız yüzünden, bildiğiniz halde hakkı kabule yanaşmıyorsunuz. Hak bu ka-dar belli iken, Rabbim kitabıyla hakkı bu kadar açıklamışken, ben de size onu Rabbimin istediği biçimde tebliğ etmiş, duyurmuş iken, artık onun karşısında inattan başka bir şey yoktur. İnatçı karşısında da delile ihtiyaç yoktur. Delil, hakkı bilmeyen ve hak kendisine beyan edildiği zaman onu kabule hazır olan kimseler için söz konusudur. Öyley-se aramızda tartışmaya ve birbirlerimize deliller getirmeye gerek kalmamıştır.”
16. “Allah'ın çağrısına icabet eden bulunduktan sonra, O’nun hakkında tartışmaya girişenlerin delilleri Rabbleri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazap vardır, çetin bir azab da onlar içindir.” Anlayabildiğimiz kadarıyla âyet-i kerîme iki hususu anlatır. 1. Din yerleşmiş, yeryüzünde hüsnü kabul görmüş, Mekke’de yerleşmiş ve hattâ Medine’ye kadar ulaşmaya ve yayılmaya başlamışken, bugün için söylersek, din yeryüzünün tamamına yayılıp milyarlarca insan bu dine iman edip, hüsnü kabul göstermişken, artık insanların kalkıp da bu din konusunda, Allah konusunda tartışmaları, “din var mıdır, yok mudur? Allah var mıdır, yok mudur?” tartışmalarına girmesinin anlamı kalmamıştır. Meselâ oruç diyorsunuz, adam bunu tartışmaya kalkışıyor. “Efendim bu devirde kesinlikle sabahtan akşama kadar bir şey yenip içilmeden durulamaz,” demeye çalışıyor. Ya işte milyarlarca insan tutuyor bu orucu. Veya içkisiz bir sofra, televizyonsuz bir hayat diyorsunuz, adam kesinlikle bunu kabul edemiyor. Ya işte milyarlarca insan var bu şekilde yaşayan. Bunun varlığı kesin bir gerçek olduktan sonra artık bu konular üzerinde tartışanların tartışmaları, getirdikleri delilleri, Rabbleri katında hükümsüzdür. 2. Bir de o dönemde, iman etmiş kimselerin peşine takılarak onları imanlarından sonra dinlerinden döndürmek için çalışanlar vardı. Allah’ın dâvetine icabet edip çağrısına uyan, Allah’ın dinine giren müslümanları dinlerinden çıkarmak, inandıkları Allah’ın kendilerinden istediği bir hayatı yaşamaktan onları engellemek, onların Rabblerine kulluk yollarının üzerine barikatlar koyarak onların kulluklarını engellemek için Allah konusunda, Allah’ın dini konusunda tartışamaya girenler, mücâdeleye tutuşanlar var ya, işte onların bu konuda ki delilleri Allah katında bâtıldır.
17. “Gerçekten kitabı ve ölçüyü indiren Allah’tır. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır.” Allah ki, kitabı hak ile indirmiştir. Her konuda hak odur. Hakkın ortaya çıkması, hakkın bâtıla galip gelmesi için indirmiştir. İnsanların üzerinde ihtilâf ettikleri, çözüme kavuşturamadıkları, karar verip son sözü söyleyemedikleri her konuda son sözü söyleyecek olan, son hükmü verecek olan, hak olan, hukuk olan bir kitaptır bu. Hak kelimesi, kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, terazi hak, mizan hak, hepsi haktır. Ama bakıyorsunuz, Müslümanlar hak problemini gündeme getirmelerine rağmen, problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söylemiyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren Müslümanlar, öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Öncelikle Allah’ın hakkını gündeme getiremeyen Müslümanlar, kesinlikle hiçbir zaman kulların hakkını gündeme getiremeyeceklerdir. Kaldı ki, kulların hakkını da değerlendirebilmek için hak bir kitaba, hak bir mizana muhtaç olacak, hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü buradadır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir, bunu bilmek zorundayız. Bulunduğunuz her ortamda, kadın, erkek, işçi, işveren, öğretmen, öğrenci, ana, baba, Allah, kulların hakkı konusundaki her problemi ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandığımız başka bir kaynak bilmiyoruz. “Haktan başka sadece dalâlet vardır.” (Yunus 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında, başka yerlerde ararsanız, mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Hak, sadece Rabbinden gelendir. Kâbe konusu da olsa, kıble konusu da olsa, hukuk konusunda, kadın-erkek hakları konusunda, ekonomi, kılık-kıya-fet, siyasal yapılanma, eğitim konusunda da olsa, hak, Allah’tan gelendir. Hangi konu olursa olsun, hak Rabbinden gelendir. Hak Avrupa’dan gelen değil, hak A.B.D.’nin dediği değil, hak babamın, hocamın dediği, bizim cemaatin dediği değil, Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’ın hukuku, yasa Allah’ın yasasıdır. Allah, kitabını hak olarak, hukuk olarak indiren ve mizanı da hak olarak indirendir. Bu kitapla birlikte ince bir adâlet terazisi de indirmiştir Allah ki, o her şeyi ölçer, her konuda ölçüyü va’zeder, tüm hakları belirler, tüm amel ve hareketleri o mizana vurur, her şeyi dengeye getirir. Kitap kıstastır ya da tasdik makamıdır. Kendisine arze-dilen şeylerin doğruluğunu, bâtıllığını tasdik etme makamındadır Kur’-an. Allah’ın rızasına uygun ameldir, Allah’ın razı olduğu sistemdir, Allah’ın emrettiği eğitim sitemi budur, Allah’ın razı olduğu kıyafet budur, Allah’ın istediği kazanma ve harcama budur diye önüne tasdik için sunulan şeyi tasdik etme veya reddetme makamındadır Kur’an. Kur’-an’ın böyle bir dinamizmi vardır. Düğün modelini, kazanç modelini, terbiye programını, çocuk eğitimini, tapınma biçimini kitaba arz eder-siniz. “Ey Kur’an! Ey yüce Kur’an! Biz düşündük, taşındık, bunu münasip gördük! Biz bunu Tevrat’tan aldık! Biz bunu İncil’den bulduk! Allah demişti bunu, Mûsâ demişti, Îsâ demişti bunu! Filanların falanların hatırı içindi!” Müslüman Kur’an’a bakar, eğer Kur’an tasdik eder, tamamdır, doğrudur, münasiptir derse, o doğrudur. Yok tasdik etmezse işi bitmiştir. Kitabın doğru demediği, kitabın tasdik etmediği hiçbir amel, hiçbir düşünce, hiçbir eylem Allah katında makbul değildir. İşte buradaki mizandan kasıt, kitabın bu kıstas oluşu, terazi oluşu özelliğidir. Yine bu mizan ile kastedilen şeyin, bu kitabın sosyal hayatta uygulanan ve terazi gibi her şeyi yerli yerine oturtan, her şeyi en güzel ve en doğru biçimde tartarak hak ve bâtılın, doğru ve yanlışın, zulüm ve adâletin farkını ortaya koyan, her şeyi ortaya çıkaran şeriat olduğu söylenmiştir. Yâni bu kitabın pratiği anlamına gelen şeriat hayata bir hakim oldu mu, her şey dengeye gelecek, her inanç, her düşün-ce, her anlayış, her amel tartılarak sonucunun ve değerinin ne olduğu açıkça ortaya dökülecektir. Kendi kanunlarının, ideolojilerinin, ekonomik sistemlerinin, hukuk anlayışlarının, sosyal yapılanmalarının değersizliğinin, beş para etmediğinin ortaya çıkmasını istemeyenler, Kur’an’ın ortaya koyduğu bu mizanın, yâni onun öngördüğü, onun ortaya koyduğu şeriatın uygulanmasına izin vermiyorlar. Bu mizanın, bu terazinin açığa konmasına tahammül edemiyorlar. Bu terazinin açıkça uygulanmaya konmasından korkuyorlar. Zira Allah’ın koyduğu ve milim şaşmayan bu terazide, gerek kendileri, gerekse kendi yaptıkları sosyal kanunlar tartıldıkları, onunla mukayese edildiği zaman, kendilerinin de yaptıkları kanunların beş para etmediği açığa çıkacaktır. İşte bundan korkanlar, bu terazinin ikâmesine izin vermiyor, Allah’ın sisteminin uygulanmasına imkân ta-nımıyorlar. Bunlar kesinlikle biliyorlar ki, yeryüzünün en küçük bir köyünde bile bu şeriat uygulanmaya başladığı zaman, tüm dünyanın ekonomistleri, tüm dünyanın hukukçuları, sosyal bilimcileri bu köye gelerek uygulanan bu sistemin eşsizliğini, mükemmelliğini, diğer sistemlerin ve anlayışlarınsa onun yanında hiçbir değer ifade etmediklerini görecek ve anlayacaklardır. İşte tüm dünya kâfirleri, tüm dünya müstekbirleri bundan korktukları için, Kur’an’ın pratiği diyebileceğimiz bu şeriatın, bu terazinin, bu mizanın hayata hakim olmasını istemiyorlar. Dünyanın en küçük bir köyünde, en ufak bir kasabasında bile bunun uygulanmaya başlamasına izin vermiyorlar. Anlatılmasına izin veriyorlar belki, tebliğine müsaade ediyorlar ama uygulanmasına asla. Çünkü uygulanmayan bir sistemin anlatılması ve insanlar tarafından kabullenmesi de mümkün olmayacaktır. Şu anda bu mizanın, bu İslâm şeriatının tümüyle uygulandığı örnek olarak gösterebileceğimiz bir karış toprak yoktur yeryüzünde. Sadece teorik olarak anlatılanlar vardır ve bir zamanlar bu sistem yaşanmıştır demenin dışında yapabileceğimiz bir şey de yoktur.
18. “Ona inanmayanlar, acele olmasını beklerler; inananlar ise korku ile titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.” Ona inanmayanlar, âhiret günü konusunda şüphe içinde olanlar, “hani nerede kaldı bu ya? Niye gelmiyor bu âhiret? Bu sözünü ettiğiniz hesap kitap günü ne zaman olacak?” diye alay ederek onun çabucak gelmesini arzu ederler. Âhirete inanmayan kâfirlerin, âhireti acele istemeleri söz ve tavırlarıyla oluyordu. Dilleriyle inanmadıkları âhiret günü konusunda diyorlardı ki, “bu dediğiniz şey gerçekse, gerçekten bir hesap kitap günü varsa, o halde hadi ne zaman gelecekse gelsin de görelim.” Yâsîn sûresinde de bu kâfirlerin bu tür alayları ve onu acele istedikleri anlatılır: “Doğru sözlü iseniz söyleyin bu vaat ne zamandır?” derler.” (Yâsîn 29) Haydi sadıklarsanız söyleyin o vaad ne zaman? Eğer iddialarınızı eyleme dönüştürme imkânınız varsa söyleyin bakalım kıyamet ne zaman? Ne zaman bu kıyamet, ne zaman bu hesap kitap? Ne za-man bu sorgulama, ne zaman bu azap? Ey Muhammed, şu bize vaad edip durduğun, bizi kendisiyle korkutup durduğun kıyamet ne zaman? Ne zaman olacak bu iş? Ne zaman toplayacak Rabbin bizi huzurunda? Ne zaman hükmedecek aramızda? Yıllardır vaat ettiğin halde ha-ni niye başımıza bir şeyler gelmiyor, niye aleyhimize hüküm verilmi-yor? Diyerek alay ediyorlar. İşte böyle dilleriyle alay ederek onu acilen istemeye çalıştıkları gibi, yaşantılarıyla, hayatlarıyla onu acele istediklerini ortaya koyuyorlardı. İşledikleri küfürleriyle, zulümleriyle, haksızlıklarıyla, yeryüzünde işledikleri günâhlarıyla dengeyi, adâleti, âlemin nizamını bozarak, yer-yüzünde Allah’ın koyduğu yasaları ihlâl ederek fiilen kıyametin kopmasını ve bir an evvel tıraşlarının önlerine inmesini, hak ettikleri azabı boylamayı istemekteydiler. Onlar inanmadıkları kıyametin bir an evvel gelmesini beklerlerken, onların tamamen aksine kıyamet gününe ve o günün dehşetine iman eden mü'minler ise, o kıyamet gününden korku içinde tir tir titremekte, ondan korkup sakınmaktadırlar. Kıyamet gününün dehşetinden ve o günde rezil ve perişan bir duruma düşmekten Rabblerine sığınmaktadırlar. Çünkü onlar yakînen biliyorlar ki, kıyamet günü mutlaka gelecektir. Kıyamet mutlak bir haktır. Kıyamet günü, hak olan Allah’ın, hak olan kitabında bildirdiği inkârı mümkün olmayan bir haktır. Mü'minler onun geleceğine kesin bir biçimde inanır ve o konuda korku içinde yaşarlar. Kıyamet gününü iki kaşlarının arasında bilir ve hayat programlarını o günün inancına bina ederler. Bir adım atarken, “yarın ben bundan hesaba çekileceğim”, bir söz söylerlerken, “yarın bu konuda benim karşıma bir dosya çıkacak” diye düşünecek, bir eylemde bulunurken, birini severken, birisine küserken, alırken, verirken, yatarken kalkarken hep onun bilinci içinde yaşayacaklardır. Tüm amellerinin, tüm sözlerinin ve tüm tavırlarının üzerine âhiretin mührünü basarlar. Her an o gün konusunda haşyet içindedirler. O gün amellerinin hafif gelmesinden korkarlar. “Ya Rabbim bu amellerimi beğenmez de gazabına maruz kalırsam… Ya cenneti kaybeder, cehenneme yuvarlanırsam…” diye sürekli bir korku içinde yaşarlar ve o gün için hazırlık yapmaya çalışırlar. İmanlarını ve amellerini güzelleştirmeye çalışırlar. O gün gelmeden sâlih amellerini çoğaltmaya çalışırlar. Razı olacağı sâlih amellerin peşinde koşarak, Rabblerini kendilerinden razı etmeye ve O’nun razı olacağı bir hayatı yaşamaya çalışırlar. Ama kıyamet saati konusunda şüphede olanlar ve o konuda şüphe uyandırmaya çalışanlar uzak bir sapıklık içindedirler. Onun içindir ki onların hayat programlarında âhiret, cehennem endişesi yoktur. Uzak bir sapıklık içinde haktan uzaklaşmışlar ve Allah’ın rahmetini kaybetmişlerdir.
19. “Allah, kullarına lütufta bulunandır. Dilediğini rızıklandırır. Kuvvetli olan da güçlü olan da O’dur.” Ama ister âhirete iman edip hayat programlarını bu inanca bina ederek yaşayan mü'minler olsun isterse âhireti inkâr ederek kendilerince bir hayat yaşayan kâfirler olsun, Allah kullarına, mahlukatının tamamına latîf olandır. Allah kullarının tümüne iyi davranan, onlara merhametiyle muamele eden ve onlara bolca ikram edendir. Allah, kendisine karşı isyan ederek kulluktan çıkan, belirtmiş olduğu hayat programını bırakarak kendi bildiklerince bir hayat yaşamaya kalkışsa bile, hayır ve bereketlerini, rızıklarını onların üzerlerine yağdırandır. İsyanları, inkârları sebebiyle onları aç ve açıkta bırakmayandır. Kâfirler yeryüzünde kendilerini yaratan Rabblerini inkâr etseler de, suyunu, havasını, güneşini, muhtaç oldukları şeyi onlardan esirgemez. Çünkü Allah kullarına latîftir. Latîf kelimesinin iki mânâsı vardır: 1. Allah kullarına karşı çok merhametlidir. 2. Allah kullarının ihtiyaçlarını öylesine dikkatle ele alıp onları karşılar ki, neredeyse kullar kendi ihtiyaçları konusunda bu kadar dikkatli değildir. Yâni kullar kendi ihtiyaçlarını nasıl karşılayacakları konusunda O’nun kadar düşünceye sahip değillerdir. İster kâfir olsun, isterse mü'min, fark etmez; tüm kullarına karşı O’nun lütuf ve keremi işlemektedir. Ama O’nun kullarına karşı bu kadar lütufkar oluşu herkese aynı ölçüde rızık vereceği, ya da herkese aynı rızıktan vereceği anlamına gelmemektedir. O dilediğini rızık-landırır. Kimilerine mal, mülk türünde rızıklar verirken, kimilerine de başka rızıklar vermektedir. İman, hidâyet, ilim, takva, ihlas gibi... Unutmayın ki, bu konuda Kâhir olan da, Azîz olan da O’dur. Yâni rızık O’nun elindedir. Tüm rızıkların sahibi O’dur. Kulları adına gerçekleşen bu rızık taksiminde söz sahibi sadece Allah’tır. O’nun takdir buyurduğu bu taksimatı hiç kimse bozamaz. Allah bir kuluna bir şeyler vermeyi murad etti mi, bunu kimse bozamaz, kimse engelleye-mez. Vermediğine de kimse bir şey ayıramaz. Rızık konusunda tek yetkili Allah’tır.
20. “Âhiret kazancı isteyenin kazancını artırırız; dünya kazancını isteyene de ondan veririz; ama âhirette bir payı bulunmaz.” Dünyada âhiret için ekenler, dünyada Allah için amel işleyip Rabblerinin hatırını kazanmak için çalışıp çabalayan kimselere bu ekimlerinin karşılığı olarak, Allah dünyada bir şeyler verdiği gibi, âhi-rette de onun mükâfatını kat kat artıracağını vaat ediyor. Rabbimiz, “Kim de sadece dünya için eker, dünya için amel işler, âhireti ve Allah’ın rızasını hiç hesaba katmayarak, hayat programını dünya adına yapar ve karşılığını sadece dünyada görecek biçimde ameller işlerse, ona da bu yaptıklarının karşılığı olarak dünyada bir şeyler veririz ama âhirette onun hiç bir nasibi yoktur,” buyuruyor. Âhirete inanmayan, tarlasını dünya için ekip diken, dünya adına plan-program yaparak hareket eden kimsenin elde edeceği mükâfat, sadece dünya ile sınırlıdır. Dünyada ne kadar bulmuşsa onunla yetinmek zorundadır. Öbür tarafa intikal edecek bir mükâfatı yoktur onun. Burada Rabbimiz çok hoş bir husus arzediyor. Sadece dünyalık isteyen, planını programını dünyalık elde etmek için yapan ve âhi-reti hesaba katmayan kimselerin ne kadar akılsız ve aptal olduklarını anlatıyor. Yukarıdaki âyetle birlikte düşünelim... Ne demişti Rabbi-miz, “dünya rızkı mü'min-kâfir ayırımı yapılmaksızın Allah’ın bir lütfu-dur.” Yâni dünyayı isteyenlere de âhireti isteyenlere de dünya rızkı verilmektedir. Bu konuda ikisi arasında bir fark gözetilmemektedir. Bu zaten ezelde takdir edilip hükme bağlanmıştır. Onun için tüm hesaplarını dünyalık için yapanlar aptaldırlar. Neden? Zaten verilecek de ondan. Zaten Allah onu onlara verecek. Allah zaten herkese dünyada bir şeyler ayırmışken, âhiretini ayaklarının altına alırcasına dünyanın ve dünyalıkların peşine takılanlar aptal değil de nedir? Öyle değil mi? Bana ayırdığını zaten bana ulaştıracak dünyada. Bana ayırdığını kesinlikle başkalarına vermeyecek, başkalarına ayırdığını da çatlasam patlasam da kesinlikle bana vermeyecek. Ben gecemi gündüzüme katarak çırpınsam da, Allah’ın bana takdir ettiğinden fazlası da bana gelmeyecek. Bunu Allah zaten vaadediyor. Hal böyleyken ben tutmuşum, zaten bana ayrılan dünyalık rızık konusunda, tüm zamanımı harcayarak âhiret konusunda plan-program yapmıyorum. İşte bu, aptallıktır, ahmaklıktır. Ama kim de bunu anlar, planını-programını âhi-reti kazanmak üzere yapar, âhireti kazanmak adına sâlih amellerin peşinde koşarsa, Allah ona dünyadaki takdir buyurduğunu ulaştıracağı gibi, âhirette de bu yaptıklarının karşılığında kat kat ona mükâfatlar verecektir. Amellerini bazan onla, bazan yedi yüzle, bazan sonsuzla katlayarak karşılığını verecektir. İsrâ sûresindeki âyet-i kerîme-sinde de bu hususu Rabbimiz şöyle anlatır: “Dünyayı isteyene, istediğimiz kimseye, dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Âhireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların çalışmaları şükre değer. Onların ve bunların her birine Rabbinin nimetinden ulaştırırız. Esasen Rabbinin nimeti kimseye yasak kılınmış değildir. (İsrâ 18,19,20) Dünyayı isteyenlere dünyalık verecektir Allah. Ama sonucuna kendileri katlanmak zorundadırlar. Sadece dünyayı istediklerinden, âhirette onlar için cehennem hazırlanmıştır. Âhireti isteyenler de, zaten dünyadan mahrum olacak değillerdir. Nitekim bir hadislerinde Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Kimin hemmi, hedefi, kıblesi âhiret olursa, yâni kim âhireti kazanma derdini kendisine birinci dert edinir, plan-programını buna bina ederse, dünya, boynunu kösmüş olarak o kişiye teslim olacaktır.” Yâni böyle âhireti ve Allah’ın rızasını kazanmak adına, dünyayla haddinden fazla ilgilenmeyen kişiye dünya küsüp onu terk etmez. “Ne halin varsa gör. Sen madem ki benimle ilgilenmedin ben de seni terk ediyorum, haydi sen de bundan böyle fakir kal” de-mez, aksine boynunu kösmüş olarak o kimseye teslim olur.
21. “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer kesin yargı bulunmayacak olsaydı aralarında hemen hükmedilirdi. Doğrusu, zalimlere can yakıcı azab vardır.” İnsanlar kendilerine Allah’la beraber ya da Allah berisinde, Allah’ın kendilerine izin vermediği konularda onlara din koyacak, şeriat belirleyecek ortaklar mı bulmuşlar? Onların Allah berisinde, Allah’ın dışında hüküm koymada, kanun koymada, din belirlemede, şeriat vaz etmede, hayat programı belirlemede Allah’a ortak kabul ettikleri bir kı-sım varlıklar mı vardır ki, onların koydukları kanunlara itaat etmeye çalışıyor, onların belirlediği yasaları uygulamaya çalışıyorlar? Allah-tan başka onların Allah’a ortak koştukları bir kısım şerikleri, şürekâları mı vardır ki onların ortaya attıkları akidelere, nazariyelere iman ederek onlara riâyet etmeye çalışıyorlar? İnsanların böyle din koyan, yasa belirleyen şerikleri mi var ki kişisel ve toplumsal hayatlarını düzenlemede onların dinlerine, şeriatlarına, yasalarına müracaat ediyorlar? Hukukta, eğitimde, siyasette, yönetimde, mahkemelerde hep onların kanunlarını esas almaya çalışıyorlar. Bakın âyet-i kerîmede bunların ortaya atıp insanlara empoze ettikleri kanunlarına, yasalarına, sistemlerine ve hayat programlarına da Rabbimiz din diyor. Onlar Allah dini dururken size din mi koyuyorlar? Dikkat ederseniz önceki âyetlerde Rabbimiz kulları için şeriat belirlediğini anlatmıştı. Kur’an’daki emir ve yasaklarının pratik hayatta uygulanması adına, kullarına şeriat belirlediğini ve bu konuda sadece kendisinin yetkili olduğunu, kendisinden başka hiç kimsenin şeriat belirlemeye, din belirlemeye ve yasa koymaya hak sahibi olmadığını anlatmıştı. Burada da kendisinden başka şeriat belirleyen, kanun koyan, yasa koyan kimseleri ve bunların koydukları dinlerine, bunların ortaya attıkları şeriatlerine tabi olan müşrikleri anlatıyor Rabbimiz. Yâni bu insanların Allah’tan başka Rableri mi var ki onlara din belirlemeye kalkışıyorlar? Onlar adına hayat programı tespit etmeye kalkışıyorlar. Allah’ın izin vermediği şeyleri onlara meşru mu kılmaya çalışıyorlar? Allah’ın kulları adına tanzim buyurduğu kanunları bırakarak, diledikleri gibi insanlara, Allah kullarına kanun yapmaya kalkışıyorlar öyle mi? Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl kılarak, Allah’ın helâllerini de haram kılarak şeriat koyuyorlar öyle mi? Kendilerini şâri görüyor, teşrî hakkının kendilerinde olduğunu mu iddia etmeye kalkışıyorlar? Hâkimiyet bizdedir diyorlar, öyle mi? “Ey kullarım! Şunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki, böyle yaparak, Allah’ın izni olmadığı halde Allah’ın kanunlarını, Allah’ın şeriatını görmezden gelerek yeryüzünde şeriat belirlemeye, kanun koymaya çalışan bu tür tâğutların şeriatlerini, onların kanunlarını uygulamaya çalışanlar, gerçek Rabbleri olan beni bırakıp, benim dinimden çıkıp, bu şeraitleri ortaya koyanları Rabb ve sanki benim ortaklarımmış gibi kabul edip bunlara kulluk etmeye çalışan kimselerdir.” Evet, insanların ortaya attığı tüm sistemler, kanunlar, şeriatler, hayat programları, bilesiniz ki Allah’ın dininin karşısında ortaya atılmış birer yeni dindir. Onlar nasıl ki Allah’ın izni olmadan, Allah’ın dinine rağmen bu dinleri ortaya koyarak küfretmişlerse, Allah’ın izni olmadan onlara uyanlar da, onların bu hayat programlarını uygulayanlar da, aynen onların dinlerine uymuş ve şirke düşmüş kimselerdir. Âyet çok açık ve net bir biçimde bize bunu anlatır. Kanun koyanlar, şeriat belirleyenler, Allah dinini, Allah şeriatını bırakıp da insanların belirledikleri bu şeriatleri uygulamaya çalışanlar için de bu öyle büyük bir suç ki, eğer fasıl kelimesi olmasaydı, onların tamamının defterini dürerdi Allah. Fasıl kelimesi; yâni azabın belli bir süreye kadar ertelenmesi sözü. Allah tarafından bu söz ezelde verilmeseydi, onların işi bitikti. Yani eğer Allah sevap ve cezanın âhiret günü açıklanacağına, her şeyi kıyamet günü açıklayıp ortaya dökeceğine, haklıyı ve haksızı, hak yolda olanı ve bâtıl yolda gideni kıyamet günü açıklayıp ara-larında kesin hükmünü o gün vereceğine dair söz vermemiş olsaydı, bu kâfirlerin defterlerini dünyada dürüp, mü'minlerin de haklılığını dünyada ilân edip mükâfatlarını dünyada verseydi, o zaman araları kesinlikle ayrılacaktı. Hakla bâtılın arası, haklıyla haksızın arası ayrılacak, her şey ortaya dökülecekti. Ama Allah böyle murad etmemiştir. Bu dünyada değil, öbür tarafta olacağı için, bu müşrikler şu anda bu şirklerine rağmen yaşama imkânı bulabilmektedirler. Şimdi yaşasınlar bakalım, pek yakında:
22. “Yaptıkları şeyler başlarına gelirken, zalimlerin korkudan titrediklerini görürsün: İnanıp yararlı iş işleyenler cennet bahçelerindedirler. Rabblerinin katında, onlara diledikleri verilir. İşte büyük lütuf budur.” Peygamberim, sen bu zalimlerin dünyada işledikleri bu günâhlardan dolayı başlarına gelecek azaptan dolayı tir tir titrediklerini görürsün. Gerek yeryüzünde kendilerini Allah makamında görerek, Allah’ın şeriatını beğenmeyerek, Allah kullarına şeriat belirlemeye, din, kanun koymaya kalkışanları, gerekse Rabblerini unutarak bu kimselerin koyduğu bu kanunları uygulamaya çalışanları görürsün ki, o gün korkudan tir tir titremektedirler. Kış sineği gibi başlarına gelecek felâketi beklemektedirler. Çünkü artık gerçeği anlamışlardır. Allah yerine koyup, Rabb makamına oturtup kanunlarını uygulamak için çırpındıkları, hatırlarını kazanmak için koşturdukları tâğutların, modanın, çevrenin, âdetlerin ve tüm yapay tanrıların ve tanrıçaların Allah’ın ortakları olmadığını, onların hiçbir güç ve kuvvete, hiçbir yetki ve selahiyete sahip olmadıklarını, onların da kendileri gibi aciz birer varlık olduklarını, Rabb olmaya, İlâh olmaya, kanun koymaya, din belirlemeye, hayat programı tespit etmeye, hatırı kazanılmaya lâyık olanın da sadece Allah olduğunu anlamışlardır artık. Anlamışlardır ama zaten inkârı, reddedilmesi mümkün olmayan bir ortamda anlamışlardır. Ne kıymeti var ki burada anlamanın? Anlamışlar ve dünyada işledikleri bu günâhlardan ötürü korkudan tir tir titremektedirler. Oysa korksalar da, korkmasalar da artık fark etmez. Yaptıklarının cezası mutlaka başlarına gele-cektir, bundan kurtulma imkânları asla yoktur. Zillet ve horluk içinde kalacaklardır. Bunlar böyle zillet ve azap içindeyken, inanan ve inancını a-mele dönüştürme çabası içine girenler, inanan ve inancını yaşama savaşı veren mü'minler de cennet bahçelerindedirler. Rabbleri katında diledikleri her şey onlara sunulacak, bir dedikleri asla iki edilmeyecek, ne arzu ederlerse onlara ikram edilecektir. Zillet ve horluk içinde cehenneme yuvarlananlar nerede, böyle nimet içinde yüzenler nerede? İşte bu nimet ve mükâfat en büyük kazançtır. Bundan daha büyük mutluluk, bundan daha büyük kazanç mümkün değildir. Allah bir şeye büyük demişse, varın onun büyüklüğünü artık siz düşünün. Kim kime kulluk ediyorsa, mükâfatını ondan isteyecektir. Elbette kendisine kulluk edenleri Rabbimiz böyle büyük mükâfatlarla karşılayacaktır.
23. “Allah, iman edip sâlih ameller işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki: “Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka ücret istemem.” Kim güzel bir iş işlerse onun güzelliğini artırırız. Doğrusu Allah bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir." İşte bu müjde, bu ikram Allah’ın yeryüzünde inanmış ve imanlarını amele dönüştürme gayreti içine girmiş, inanmış ve imanlarını yaşama savaşı vermiş, böylece hayatları iman ve cihadla geçmiş olan kullarına verdiği bir müjdedir. Rabbimiz bu kullarının yarın mutlaka karşı karşıya gelecekleri bu güzel hayatın müjdesini, onlar bununla sevinip coşsunlar, bununla daha güzel ameller işlemeye koşsunlar diye bugünden veriyor. Tüm bu gözlerin görmediği, kulakların duymadığı nimetleri bize vadeden ve bize bunlara ulaşma yollarını da gösteren Rabbimize hamd olsun. Mü'min kullarına bu müjdeyi verdikten sonra Rabbimiz buyurur ki: “Peygamberim! Sen onlara de ki: “Ben Allah’ın âyetlerini size tebliğ etmeme, Rabbimin emirlerini size duyurmama karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Yaptığım bu hizmet karşılığında sizden bana bir şeyler, mal, mülk vermenizi, saraylar, köşkler ikram etmenizi, beni atlarınıza, develerinize bindirmenizi, beni sırtınızda taşımanızı, elimi, ayağımı öpmenizi, bana çaylar, kahveler ikram etmenizi istemi-yorum. Yaptığım bu görev karşılığında bana minnet duymanızı, bana bir teşekkür bile etmenizi istemiyorum. Sizden bana yapmanız gereken hiçbir şey istemiyorum. Ben sizden sadece yakınlarıma (kurba-ma) meveddet ya da yakınlığıma (kurbama) sevgi istiyorum.” Bunun birkaç mânâsı üzerinde durulmuştur: 1. “Bu tebliğime karşılık ben sizden başka değil, sadece sizinle benim aramdaki akrabalık bağına saygı duyup, aramızdaki akrabalık bağını gözetip bana düşmanlık yapmamanızı istiyorum. Sizinle benim aramdaki akrabalık hatırına, Rabbim tarafından görevli bulunduğum bu dini tebliğ etmeme engel olmamanızı, bu konuda bana eziyet etmemenizi istiyorum. Aramızdaki bu akrabalık bağı hatırına, benim bu dâvetimi kabul etmezseniz bile, onu Allah kullarına duyurmama engel olmayın. Aramızdaki bu akrabalık bağından ötürü hiç olmazsa bana yabancılardan daha fazla düşman kesilmeyin. Sizden tek istediğim benim önüme barikatlar koymamanız ve bu dini tebliğime imkân vermek sûretiyle kötülüğünüzü benden uzak tutmanızdır.” 2. “ Ben sizden hiç bir şey istemiyorum. Sadece yakınıma, yakınlığıma sevgi istiyorum. Yâni sizden benim yakın olduğuma yakınlık, sevdiğime sevgi, saydığıma saygı istiyorum. Sizden sadece sevdiğim Allah’ı sevmenizi, saydığım Rabbime saygı duymanızı, inandığım Rabbime inanmanızı istiyorum. Sizden başka hiçbir şey istemiyorum, sadece sizi çağırdığım dâvete icabet etmeniz, iman ve sâlih a-meller işleyerek yakınıma yaklaşmaya çalışmanız benim için yeterli olacaktır. Benim tüm derdim ve sizden tek istediğim işte budur. Ne para-pul, ne mal-mülk, ne rütbe, ne makam, ne teşekkür, ne minnet hiçbir şey istemiyorum. Sadece dâvetimi dinleyin ve benim sevip i-nandığım gibi bu dâvetin sahibine siz de iman edin. Sevdiğim Allah’ı sevmenizden ve sâlih amellerle ona yaklaşmaya çalışmanızdan başka bir şey istemiyorum.” 3. Âyetin bir üçüncü mânâsı olarak, kimileri de bunu, “ben sizden akrabalarıma sevgi göstermenizi istiyorum, başka bir şey iste-miyorum,” şeklinde anlamaya çalışmışlar, sonra da Rasûlullah’ın akrabaları konusunda ihtilâflara düşmüşlerdir. Kimileri Allah’ın Resûlünün kendilerine sevgi istediği bu akrabalarının Abdulmuttalip oğulları olduğunu, kimileri de Hz. Ali, Hz. Fatıma ve onların oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimiz olduğunu söylemişlerdir. Halbuki bu âyetin indiği dönemde Abdulmuttalip oğullarının pek çoğu Müslüman bile değildi. Hattâ Rasûlullah’ın en baş düşmanlarıydı onlar. Şimdi bu-na göre Allah’ın Resulü kâfir akrabaları için kâfirlerden sevgi istiyor-du mu diyeceğiz? Bu kesinlikle mümkün değildir. Öteki anlayışa gelince, yine bu âyetlerin geldiği dönemde Hz. Ali efendimizle Hz. Fa-tıma anamız evli bile değildi. Tarihen sabittir ki, Hz. Ali efendimizle Hz. Fatıma annemizin evlenmeleri hicretin ikinci yılında, Bedir savaşından sonradır. Halbuki bu âyetler Mekke’de geliyordu. Sonra tüm insanlığı Allah’a ve Allah’ın dinine çağırmak için gelmiş, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberin, şirk içinde yüzen bir toplumdan ilk olarak isteyeceği bu olmamalıydı herhalde. Öyleyse en güzeli ve Allah elçisine en çok yakışanı, yakınlığa sevgi istemesiydi. Allah’a, İslâm’a sevgi ve iman istiyordu, sevdiği Allah’a o Allah’ın istediği biçimde iman ederek, o Allah’ın istediği biçimde kulluk yaparak onların da yaklaşmalarını istiyordu. Âyetin bundan sonraki bölümü de bu mânâyı doğruluyor. “Kim güzel bir amel işlerse, kim bir iyilik kazanırsa, biz onun iyiliğini artıracağız.” buyuruyor Rabbimiz. İyilik yapanların iyiliklerini artıracağını müjdeliyor Rabbimiz. Yâni kullarım ne kadar sâlih ameller işlemeye koşarlarsa, ben onlara hedefledikleri, niyet ettikleri amellerden daha fazlasıyla onlara mukabelede bulunacağım. Onlar Allah’ın huzuruna ne kadar sâlih amel getirirlerse, Allah onun mükâfatını kat kat fazlasıyla onlara ödeyecektir. Bazan bire on, bazan bire yedi yüz, bazan da bire hesapsız ücret ödeyecektir Rabbimiz. Biliyoruz ki iyiliklerin kat sayısı farklıdır. Günâhların, kötülüklerin kat sayıları da farklıdır tabii. Hattâ Fussilet sûresinin 27. âyetinde Rabbimiz buyurur ki: “Onlara yaptıklarının en kötüsü ile ceza vereceğiz.” (Fussilet 27) Amellerinin en kötüsü ile cezalandıracağız onları. Nasıl anlayacağız bunu? Allah en iyisini bilir, bu kâfirlerin, bu zalimlerin hayatlarında bazen işledikleri güzel ve faydalı işler de olabilir. Ama onların yaptıkları amellerin en kötüsüyle en çirkiniyle tüm amellerini çarpıvereceğiz, diyor Rabbimiz. Müminler için de böyle bir rahmetin olduğunu biliyoruz. Mü'minlerin de tüm amelleri, en iyi, en güzel, en ihlaslı yaptıkları bir amelle çarpılıverilecektir. Yâni bütün amelleri o en güzel amelle çarpılıverecek ve tüm amelleri o en güzel amel gibi kabul ediliverecektir. Ne büyük bir rahmet değil mi? Yâni kâfirler için de, müminler için de kat sayı, en iyi amelleri ve en kötü amelleri olacaktır. Mü'minler en güzel amelleri karşılığında mükâfat alırken, kâfirler de en kötü amelleriyle cezalandırılacaklardır. Düşünün, tüm ömrünüzde en iyi kıldığınız, en ihlaslı kıldığınız bir namazla tüm namazlarınız çarpılıverecek ve tüm namazlarınız bu en güzel namazınız gibi kabul ediliverecek. Âyetin sonunda buyurur ki Rabbimiz: “Muhakkak ki Allah Ğa-fûr ve Şekûrdur.” Yâni sizler iyi amellere koşarken, sâlih ameller peşinde Rabbinizi razı etmeye çırpınırken bir takım kusurlarınız, eksiklikleriniz, hatalarınız, sürçmeleriniz, falsolarınız olsa da, unutmayın ki Allah Ğafûr’dur. Allah onları siler, yok farz eder, üzerlerini örtüverir, sizi bağışlayıverir. Bir de Allah Şekûrdur. Şükredendir Allah. Yâni teşekkür edendir, yaptıklarınızı karşılıksız bırakmayan, amellerinizi asla zayi etmeyendir. Hal böyleyken onlar böyle bir Allah’la karşı karşıyayken:
24. “Yoksa ey Muhammed! Senin için Allah'a karşı yalan yere iftira etti mi derler? Allah dilerse senin kalbini mühürler, bâtılı da yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.” Yoksa onlar, o müşrikler peygamberin yalan uydurup kendi uydurduğu bu sözleri Allah’a izâfe ederek, “O’na karşı yalan uydurdu,” mu diyorlar. Yâni onlar Allah hiç bir şey indirmemiştir, Allah zaten bir şey indirmez, Allah hayata karışmaz, Allah bize vahiy gönderip bizden bir şeyler istemez, Allah bu dünyayı yaratmış, bizleri yaratmış ve sonra da bizi kendi halimize bırakmış, “bildiğiniz gibi keyfinize göre yaşayın” dediğini mi söylüyorlar? Hal böyleyken, seni yalancılıkla ve Allah’a iftira etmekle mi suçluyorlar? “Peygamberim! Eğer gerçekten bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi sen böyle bir konuda Allah’a yalan iftirada bulunmuş olsaydın, mutlaka senin o kalbini mühürler, dilini koparır, beynini damgalar ve bu Kur’an’ı sana unuttururduk. Onu senin kalbinden söküp alırdık. Senin vahiy kaynağını kesip kuruturduk.” Tehdidi görüyor musunuz? Peki kime yapılıyordu bu tehdit? Allah’ın yeryüzünde en çok sevdiği kuluna ve peygamberine değil mi? Öyleyse Allah’a yalan uyduranların vay haline. Allah demediği halde Allah böyle diyor demek sûretiyle ya da dediklerini demedi biçiminde gizlemek sûretiyle Allah’a yalan iftirada bulunanların vay haline! Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde Allah’a yalan iftirada bulunmak… “Efendim, zaten Allah da bundan yanadır, Allah da bunu istemektedir,” diyerek Allah’ın istemediklerini Allah istiyormuş pozisyonunda insanlara sunmak, Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. “Efendim, Allah da demokrasiden yanadır, İslâm da laikliği önermektedir. Kur’an’da kesinlikle cihad emri yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an’da yaşadığımız hayatı düzenleyen prensipler yoktur. Kur’an bu dünyaya karış-maz. Kur’an sadece bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki!” diyerek, kimileri de bugün Allah’ın dediklerini demedi demediklerini de de-di demeye çalışıyorlar. İşte bu da Allah’a yalan iftiradır. “Efendim ben Kur’an’ı başından sonuna kadar taradım, orada baş örtmeye dair bir tek emir bile bulamadım,” diyen veya; “ben bu insanların kurtuluşu için bir tek yol biliyorum, o da demokrasidir, bunun dışında başka sıhhatli bir çıkış yolu bilmiyorum,” diyen adamın iftirası, bütün bunlar Allah adına beyan ve Allah adına Allah’a yalan iftiralardır. Yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler baştan sona İslâm’dan uzak bir hayat yaşıyor ve diyorlardı ki, “işte bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır. İşte Allah’ın razı olduğu hayat budur, Allah kullarından böyle bir hayat ister. Bizler şu anda Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz. Bizler Allah’ın elçisi Mûsâ’nın yolundayız, Îsâ’nın yolundayız. Bizler hanifleriz, yâni İbrahîm’in yolundayız.” Bu sözleriyle Allah’a yalan iftirada bulunuyorlardı. Halbuki yaşadıkları bu hayat ne Allah’ın istediği, ne de sözünü ettikleri peygamberlerle ilgisi olan bir hayattı. İşte bu da Allah’a yalan iftirada bulunmaktır. Tıpkı bugün yaşadıkları hayat İslâm olmayan Müslümanların, “biz İslâm’ı yaşıyoruz, bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır,” demeleri gibi. Halbuki namazımızdan tesettürümüze kadar, siyasal yapılanmamızdan ekonomik sistemlerimize, hukuk tarzımızdan kılık-kıyafet biçimimize, mücâdele metodumuzun meşruluğundan düğün-dernek anlayışlarımıza, beşerî ilişkilerimizden soframıza, çocuklarımızın eğitimine kadar yaşadığımız hayat bellidir. Kur’an’da Allah’ın dediklerinin pek çoğunu insanlar değiştirmişler ve böylece Allah karşı yalan iftirada bulunmuşlardır. Meselâ Kur’an’daki zikir, takva, kıraat, ihsan, dua, lânet, şehit, velî, zikir, iman, kabul ve red, cennet ve cehennem kavramları, hattâ namaz kavramı bile değiştirilmiştir. Bu kavramlara Allah’ın yüklediği anlamlar unutulmuş ve farklı farklı anlamlar verilmiştir. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın kelimelerini tahrif etmişler, dediklerine sanki demedi demediklerine de sanki dedi diyerek iftiralarda bulunmuşlardır. Yâni bu Yahudi ve Hıristiyanlar veya bugünün ehl-i kitabı olan Müslümanlar eğer kitapla yaşamıyor, kitaplarıyla beraber değil, kitaplarından habersiz biz hayat yaşıyorlarsa, muhtemelen bu noktaya düşmüş olacaklardır. Çünkü bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Yâni eğer adamın hem bağrına bastığı kitabı var, “ben kitapsız değilim,” diyor, hem de kitabından, kitabının içeriğinden habersiz ve hattâ kitabına ilgisiz bir hayat yaşıyorsa, elbette kelâmı va’z olunduğu mânânın ötesine taşıracak, tahrifat yapmak zorunda kalacaktır. Allah o âyetten ne kastederse etsin, o kendi kastını, kendi anlayışını o kelâma yüklemeye çalışacak ve aynen Yahudi’nin yaptığını yapacaktır. Adam, “kitabım var,” diyor, okuyor kitabını, aklediyor, mânâyı anlıyor, ama düzenini bozmasın, hayatını değiştirmesin diye dön-dürüp dolaştırıp farklı mânâlara çekebileceği bir yol arıyor. “Efendim, işte burada tarikat anlatılıyor. Burada parti, şurada bilimsel çalışma, örgütsel anlatım, zengin olmak, şu âyetlerde filan makamlara oturmak, doktor olmak, mühendis olmak anlatılıyor,” diyerek âyetleri hep anlamak istediği gibi anlamaya çalışıyorlar. Ya da, “işte burada bizim şeyhimiz, bizim kavmimiz, bizim ırkımız, bizim haberimiz, bizim liderimiz anlatılıyor. Kısaca bu âyetler beni, bizi, kesinlikle hak olduğumuzu, hak yolda olduğumuzu, yanılmadığımızı anlatıyor,” diyerek âyetleri hep kendi anlayışlarına, kendi düzenlerine uygulamaya çalışıyorlar. Meselâ birisi yüz âyet okuyor ama işin garibi hepsini yanlış okuyor. Âyeti okuyor adam ama âyetin ne anlama geldiğini hemen değiştiriyor. Âyetleri gerçek anlamlarından uzaklaştırıp, kendi anlamak istediği gibi anlatmaya çalışıyor: “Kim tâğutu küfreder ve Allah’a inanırsa böyle sapasağlam bir kulpa tutunmuştur ki, asla kopması yoktur. Allah işiten ve bilendir.” (Bakara 256) Âyeti var ya, âyet-i kerîmede geçen bu sapasağlam kulp, şeyhin eliymiş, öyle diyor adam. Bu, tarihte hiç iddia edilmemiştir. Resul-i Ekrem efendimizden bu yana ümmetin tümü ittifak içindedir ki, bu sapa sağlam kulp Kur’andır. Herkes böyle söylüyor ama adam inadına böyle diyor. Allah korusun, adam kendi kendine mânâlandırıyor âyetleri. İşte bu, Allah korusun tıpkı Yahudi’nin yaptığını yapmak yâni âyetleri tahrif etmektir. Burada Rabbimiz peygamberine bile böyle bir tehditte bulunuyorsa, Allah’a karşı yalan iftirada bulunanların vay haline! Allah bir şey demediği halde, bunu Allah söylüyor diyerek veya Allah’ın buyruklarını sanki Allah dememiş gibi gizleyerek Allah kullarına duyurmayanların, gizleyenlerin vay haline! Burada esasen peygamberine ve peygamber yolunun yolcusu olan bizlere bir yol gösteriyle birlikte, müşriklerle ince bir istihza söz konusudur. Yâni, “ey peygamberim, şu anda senin muhatapların Allah’a karşı böyle yalan iftirada bulundukları için biz onların kalplerini mühürleyiverdik. Sen de onlar gibi Allah’a karşı bir yalan uydurmaya kalkışsaydın, o zaman senin de kalbini mü-hürlerdik. Ama sen onlar gibi yalan uydurmadığın için, şu anda seni Rabbin desteklemekte ve onlara karşı kuvvetlendirmektedir.” Sanki, “ey kâfirler! Siz hiç akletmez misiniz? Kalbi mühürlenmiş, dili koparılmış birinin sözüne benziyor mu bu Kur’an? Birisi bunu söyleyebilir mi?” denilmektedir. Allah, bâtılı yok eder; indirdiği sözleriyle, âyetleriyle de hakkı gerçekleştirip bâtılın yerine hakim kılar. Yâni, ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Siz yolunuza devam edin. Bâtıl taraftarlarının yaptıklarına ve söylediklerine aldırış etmeyin. Allah onları da, temsil ettikleri bâtılları da, bâtıl sistemlerini de yok edecek ve kesinlikle sizi onlara galip getirecektir. O’nun kelâmı nâzil olmaya devam ettikçe gönüllerde ameliyatlar gerçekleştirecek, oradaki küfür hücrelerini öldürecek ve sonunda hak mutlaka galip gelecektir. Muhakkak ki Allah kalplerde olanları bilendir. Sizin yolunuzu kesmeye çalışan kâfirlerin kalplerinden geçirdiklerini de bilir, sizin için gizli gizli kurdukları tuzaklarını, komplolarını da bilir. Siz hiç onu düşünmeyin ve yolunuza devam edin. Allah’a hiç bir şey gizli kalmaz, kalamaz. Eğer peygamber kalbinden Allah’a gizlice yalan uydurmayı düşünmüş ama bunu dışardan gizlemiş olsa bile, Allah onun kalbine muttalidir ve kesinlikle bu konuda ona imkân vermeyecektir. Öyleyse bu konuda şüphe edenlerin ve peygamberi reddetme konusunda bunu kendilerine mesnet yapmaya çalışanların hiçbir haklılık yönleri yoktur, deniliyor. Sonra da Rabbimiz böyle davranan insanları tevbeye dâvet ediyor:
25,26. “Kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden, yaptıklarınızı bilen, inanıp yararlı işler işleyenlerin duasını kabul eden, lütfuyla onların ecrini artıran O’dur. Ama, inkârcılar için çetin azap vardır.” Rabbimiz bundan sonra kullarını tevbeye dâvet ediyor. “Ey kullarım! Ey benim kitabıma karşı ilgisiz davranan, benim elçime karşı düşmanca tavır alan kullarım! Gelin bu anlayışlarınızdan, bu tutumlarınızdan vazgeçin! Benim elçime karşı gelişlerinizden, benim kitabıma karşı takındığınız bozuk düzen tavırlarınızdan vazgeçin. Hayatınızın yönünü değiştirin.” Tevbe budur zaten. Tevbe dönüş demektir. Günâha, isyana doğru giderken, bir anda kişinin Rabbine dönmesinin adına tavbe denir. Hz. Âdem de ağaca, Allah’ın yasakladığı bir eylemi gerçekleştirmeye, şeytanın adımları istikâmetinde giderken, bir anda Rabbine yö-neliverip O’nun razı olduğu hayata dönmüştü. Allah buyurur ki, “ey kullarım! Eğer hayat programlarınızı değiştirir, kitabıma, peygamberime karşı takındığınız bu tutumlarınızdan vazgeçer ve bana kulluğa yönelirseniz, ben sizin dönüşünüzü kabul edeceğim.” Tevbe, kişinin yaptığı kötülüklerden vazgeçmesi, Allah’tan ve O’nun hayat programından habersiz bir biçimde yaşadığı hayattan vazgeçip, böyle bir hayattan pişmanlık duyup bir daha o hayata dönmemek üzere karar vermesidir. Tevbeyi ve Allah’a dönüşü hayatında sembolleştiren Hz. Adem hatasını anladı ve hemen pişman oldu. Allah da onu affetti. Demek ki tevbe, kişinin Allah’la ilişkisini düzeltmesinin adıdır. Bir insan için Allah’la yakın ilgiden mahrum olmaktan daha büyük bir hüsran olamaz. Günâh psikozu içinde yaşayıp, Allah’la diyalogunun kesilmesi kadar insanı kahreden başka bir şey düşünmek mümkün değildir. İnsanlar hata içinde olabilirler. Cehaletleri sebebiyle Allah’tan ve Allah-ın kendileri için gönderdiği hayat programından habersiz, kitabından ve elçisinden habersiz bir hayat yaşamış olabilirler. Bu yüzden de günâhların en büyüklerini işlemiş olabilirler. Hattâ Allah’ı bırakıp, kendilerine başka tanrılar edinip onlara tapınacak hale bile gelebilirler. Ama bilelim ki, ne yaparlarsa yapsınlar, onlar için tevbe kapısı her zaman için açıktır. Yeniden Allah’a, Allah’ın kitabına dönebilme imkânları her zaman mevcuttur. Böylece ye-niden Allah’ın affına, Allah’ın merhametine ve nimetlerine ulaşma imkânları olabilecektir. Bu durumda kişi, hemen kendisini yaratan ve imtihan için bu dünyaya getiren Rabbini hatırlayacak, O’nun kendisi için hayat programı olarak gönderdiği kitabıyla ilgi kuracak, Allah’ın kendisinden istediği kulluğun pratiği dediğimiz peygamberiyle tanışacak ve bir daha eski hayatına dönmemek üzere Allah’a söz verecektir. Nisâ sûresi, bu dönüşün günâhın hemen akabinde olması gerektiğini anlatır: “Allah bilmeden kötülük işleyip de hemen arkasından tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah, onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, Hakîm olandır.” (Nisâ 17) Dikkat ederseniz, âyet-i kerîmede “min gariyb” ifadesi kullanılmaktadır. Yâni işlenen günâhın hemen arkasından tevbe edilmelidir. Meselâ kişi günâh işler işler de, artık o kötülüğü işleyemeyecek bir çağa geldikten sonra tevbe ederse elbette bu tevbenin Allah katında bir önemi olmayacaktır. Çünkü o kişi aslında o günahlardan isteyerek, gönlüyle vazgeçmemiş de onları işleyecek gücü, kuvveti kalmadığı için vazgeçmiştir. Zina edebilecek gücü kalmadığı için, içki içebilecek sıhhati kalmadığı için bunları bırakmıştır. Öyleyse kişi o günahları yapabilecek bir durumda iken Allah rızası için onları terk edecektir. O günahları işleyemeyecek bir yaşa kadar tevbesini geciktirmemelidir. Zaten dikkat ederseniz âyetin bundan sonraki bölümü o hususu anlatır. “Kötülükleri işleyip dururken ölüm kendisine geldiği zaman: “İşte şimdi tevbe ettim!” diyen kimselerle kâfir olarak ölenlerin tevbeleri makbul değildir. İşte onlara elem verici bir azap hazırlanmıştır.” (Nisâ 18) Öyleyse tevbelerimizi geciktirmemeli, Rabbimizle aramızı açmamalı ve her an Rabbimizle diyalog halinde olmalıyız. Allah, tüm dönüşleri kabul eden, yaptıklarımızın tümünü bilen, kendisine yönelen, iman edip sâlih ameller işleyen kullarının dualarını kabul etmekte ve her an onların çağrılarına icabet etmektedir. Ama unutmayalım ki, kâfirler için şiddetli bir azap vardır.
25,26. “Kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden, yaptıklarınızı bilen, inanıp yararlı işler işleyenlerin duasını kabul eden, lütfuyla onların ecrini artıran O’dur. Ama, inkârcılar için çetin azap vardır.” Rabbimiz bundan sonra kullarını tevbeye dâvet ediyor. “Ey kullarım! Ey benim kitabıma karşı ilgisiz davranan, benim elçime karşı düşmanca tavır alan kullarım! Gelin bu anlayışlarınızdan, bu tutumlarınızdan vazgeçin! Benim elçime karşı gelişlerinizden, benim kitabıma karşı takındığınız bozuk düzen tavırlarınızdan vazgeçin. Hayatınızın yönünü değiştirin.” Tevbe budur zaten. Tevbe dönüş demektir. Günâha, isyana doğru giderken, bir anda kişinin Rabbine dönmesinin adına tavbe denir. Hz. Âdem de ağaca, Allah’ın yasakladığı bir eylemi gerçekleştirmeye, şeytanın adımları istikâmetinde giderken, bir anda Rabbine yö-neliverip O’nun razı olduğu hayata dönmüştü. Allah buyurur ki, “ey kullarım! Eğer hayat programlarınızı değiştirir, kitabıma, peygamberime karşı takındığınız bu tutumlarınızdan vazgeçer ve bana kulluğa yönelirseniz, ben sizin dönüşünüzü kabul edeceğim.” Tevbe, kişinin yaptığı kötülüklerden vazgeçmesi, Allah’tan ve O’nun hayat programından habersiz bir biçimde yaşadığı hayattan vazgeçip, böyle bir hayattan pişmanlık duyup bir daha o hayata dönmemek üzere karar vermesidir. Tevbeyi ve Allah’a dönüşü hayatında sembolleştiren Hz. Adem hatasını anladı ve hemen pişman oldu. Allah da onu affetti. Demek ki tevbe, kişinin Allah’la ilişkisini düzeltmesinin adıdır. Bir insan için Allah’la yakın ilgiden mahrum olmaktan daha büyük bir hüsran olamaz. Günâh psikozu içinde yaşayıp, Allah’la diyalogunun kesilmesi kadar insanı kahreden başka bir şey düşünmek mümkün değildir. İnsanlar hata içinde olabilirler. Cehaletleri sebebiyle Allah’tan ve Allah-ın kendileri için gönderdiği hayat programından habersiz, kitabından ve elçisinden habersiz bir hayat yaşamış olabilirler. Bu yüzden de günâhların en büyüklerini işlemiş olabilirler. Hattâ Allah’ı bırakıp, kendilerine başka tanrılar edinip onlara tapınacak hale bile gelebilirler. Ama bilelim ki, ne yaparlarsa yapsınlar, onlar için tevbe kapısı her zaman için açıktır. Yeniden Allah’a, Allah’ın kitabına dönebilme imkânları her zaman mevcuttur. Böylece ye-niden Allah’ın affına, Allah’ın merhametine ve nimetlerine ulaşma imkânları olabilecektir. Bu durumda kişi, hemen kendisini yaratan ve imtihan için bu dünyaya getiren Rabbini hatırlayacak, O’nun kendisi için hayat programı olarak gönderdiği kitabıyla ilgi kuracak, Allah’ın kendisinden istediği kulluğun pratiği dediğimiz peygamberiyle tanışacak ve bir daha eski hayatına dönmemek üzere Allah’a söz verecektir. Nisâ sûresi, bu dönüşün günâhın hemen akabinde olması gerektiğini anlatır: “Allah bilmeden kötülük işleyip de hemen arkasından tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah, onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, Hakîm olandır.” (Nisâ 17) Dikkat ederseniz, âyet-i kerîmede “min gariyb” ifadesi kullanılmaktadır. Yâni işlenen günâhın hemen arkasından tevbe edilmelidir. Meselâ kişi günâh işler işler de, artık o kötülüğü işleyemeyecek bir çağa geldikten sonra tevbe ederse elbette bu tevbenin Allah katında bir önemi olmayacaktır. Çünkü o kişi aslında o günahlardan isteyerek, gönlüyle vazgeçmemiş de onları işleyecek gücü, kuvveti kalmadığı için vazgeçmiştir. Zina edebilecek gücü kalmadığı için, içki içebilecek sıhhati kalmadığı için bunları bırakmıştır. Öyleyse kişi o günahları yapabilecek bir durumda iken Allah rızası için onları terk edecektir. O günahları işleyemeyecek bir yaşa kadar tevbesini geciktirmemelidir. Zaten dikkat ederseniz âyetin bundan sonraki bölümü o hususu anlatır. “Kötülükleri işleyip dururken ölüm kendisine geldiği zaman: “İşte şimdi tevbe ettim!” diyen kimselerle kâfir olarak ölenlerin tevbeleri makbul değildir. İşte onlara elem verici bir azap hazırlanmıştır.” (Nisâ 18) Öyleyse tevbelerimizi geciktirmemeli, Rabbimizle aramızı açmamalı ve her an Rabbimizle diyalog halinde olmalıyız. Allah, tüm dönüşleri kabul eden, yaptıklarımızın tümünü bilen, kendisine yönelen, iman edip sâlih ameller işleyen kullarının dualarını kabul etmekte ve her an onların çağrılarına icabet etmektedir. Ama unutmayalım ki, kâfirler için şiddetli bir azap vardır.
27. “Eğer Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O, kullarından haberdardır, onları görendir.” Eğer Allah yeryüzünde kullarına bol bol rızıklar verip onların istedikleri her şeyi bol bol onlara ulaştırıverseydi, o kullar yeryüzünde şımarır, azar, isyan içine girer, fesat çıkarır, yeryüzünde dengeyi bozacak duruma gelirlerdi. Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki, zenginlik, taşkınlık, şımarıklık sebebidir. Eğer Allah yerdeki kullarına her şeyi bol bol verseydi, istedikleri her şeyi bulabilecek, dilediklerini elde edebilecek ve istedikleri her şeyi yapabilecek bir duruma gelselerdi, şımaracak ve azgınlık içine gireceklerdi. Yeryüzünde en çok şımaranlar, yeryüzünde Allah’a en çok isyan içine girip de yeryüzünde düzeni bozanlar da zenginlerdir. Yâni bu insanlar yeryüzünde kendilerine verilen azıcık zenginlik, azıcık güç ve kuvvet sonucunda bile Allah’a kafa tutmaya kalkışıyorlar da, Allah bunlara biraz daha fazlasını verseydi acaba bunlar ne yapacaklardı? Meselâ biraz daha fazla ömür verseydi, biraz daha fazla güç ve kuvvet verseydi, biraz daha fazla imkân ve saltanat verseydi acaba bu in-sanlar ne yapacak, nasıl davranacaklardı? Lâkin Allah rızkı dilediği ölçüde indirir. Rızkı dilediği şekilde indirir ve kullarının her birine dilediği şekilde rızık takdir eder. Çünkü Allah kullarına Habîr ve Basîrdir. Şüphesiz ki Allah kullarının durumlarını, karakterlerini, onlara yarayan şeylerin neler olduğunu, herkese ne kadar vereceğini en iyi bilendir. Kulları hakkında en hayırlı şeyin ne olduğunu en iyi bilendir. İşte bu bilgisi ve hikmeti gereği kime ne vere-ceğini, ne kadar vereceğini, kimi neyle ve nasıl imtihan edeceğini en güzel bir şekilde takdir eder. Bu bilgisi ve hikmeti gereği, çok verilmesi gerekenlere çok verir, az verilmesi gerekenlere de az verir. Kimsenin O’na hesap sormaya, yol göstermeye, akıl vermeye hakkı da yetkisi de yoktur. Nitekim bir hadis-i kutside Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “Kullarımdan öyleleri vardır ki zenginlikten başkası ona yaramaz. Eğer onu fakirleştirseydim bu fakirlik onun dinini bozardı. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki, onlara fakirlikten başkası yaramaz. Eğer onu zengin kılsaydım, bu zenginlik mutlaka onun dinini bozardı.” (İbni kesir 3/277) Kimi insanlara neden fazla zenginlik verildiğinin hikmetini bu hadis-i kutsiden anlıyoruz. O kadar çok istiyor ki vermese dini gidecek adamın da, onun için veriyor Rabbimiz. Eğer insanlar dünyada Allah’ın takdirine razı olup onunla yetinmeye çalışsalar, en güzelini Allah’ın takdir ettiğini göreceklerdir. Ama insanlar Allah’ın takdirine razı olmuyorlar. Kimi insanların mallarını zekat dahi temizleyemiyor. Meselâ adam başkasının hakkına uzanmış, dükkanında çalıştırdıklarının haklarını vermemiştir. Sanki Allah belirlemiş gibi birilerinin belirlediği asgari ücreti vererek işçilerinin alın terini yemiştir. Çünkü infak âyeti, zekat âyetinden önce gelmiştir. Adam infak etmediği, sadece zekatı hesap edip infakı göz ardı ettiği, yıllardır infakı ihmal ettiği için mal birikimi söz konusu olmuştur. Zira bugüne ka-dar infak etseydi, belki bu kadar malı birikmeyecekti. Şimdi bu adam zekat değil, malının tümünü verse bile sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü o mal zaten kendisinin değildir. Veya kendisinin olmayan malı artırdıkça artırmıştır. Ne bu malın aslı kendinindir, ne de artan kısım kendisinindir. Onu hak sahiplerine ulaştırmak zorundadır. Bu gerçeği anladıktan sonra hemen tevbe edip, meşru yoldan kazanıp, meşru yolda harcamaya başlayacak, elindeki birikiminin değerlendirmesini bu şekilde yapacaktır. Rabbimiz bazen vererek imtihan eder, bazen de alarak imtihan eder. Bazen çok vererek, bazen de az vererek imtihan eder. Ancak şurasını asla unutmayalım ki, O’nun vermesi ayrı bir imtihan, alması ayrı bir imtihandır. Rabbimizin vererek imtihan etmesi, alarak imtihan etmesinden çok daha tehlikeli ve kaybetme şansı çok daha fazla olan bir imtihandır. Ama bunu bilmeyenler hep vererek imtihanından yanalar. Bu husus, En’âm sûresinde çok hoş anlatılır: “Şüphesiz ki senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; onları yalvarsınlar diye darlık ve sıkıntılara sokmuştuk. Hiç değilse onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lâkin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi.” (En’âm 42,43) Evet, önceki toplumlara da peygamberler gönderdik. Onlar kendilerine gönderilen bu peygamberlere değer vermediler, bu peygamberler ve onların kendilerine getirdiği mesajlarla ilgilenmediler. Hayat programlarını Allah’tan ve Allah’ın elçilerinden almaya yanaşmadılar. Allah’ı da, Allah’ın elçilerini de hayatlarına karıştırmamaya çalıştılar. “Allah hayata karışmaz, Allah âyet göndermez, Allah elçi göndermez,” dediler. Onlar, Allah’ı ve elçilerini inkâr ettiler de, onlara merhametimizden dolayı akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları, tevhid açığa çıksın, ka-bukları yırtılsın, küfürden, şirkten vazgeçsinler de iman etsinler, sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar, yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp yakarsınlar diye türlü türlü sıkıntılara sokuverdik. Ama beri tarafta şeytan onlara sürekli amellerini süslü gösterdi, hayrı şer, şerri hayır, iyiliği kötülük kötülüğü, kötülüğü iyilik gösterdi de, adam olma ve uyanma istidatlarını kaybettiler. Biraz önce zikrettiğim o imtihanlar, kıtlıklar, yokluklar ve belâlar, onlarda sığınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yalvarıp yakarma hissini uyandıracak İlâhî uyarılardı. Rabbimiz A’râf sûresinde bu hususu şöyle anlatır: “Andolsun ki, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” (A’râf 130) Bilelim ki bunların ilâhî uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki, böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nimet bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tevbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. O sıkıntının uyarıcı özelliği kaybolur, bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların, bu sıkıntıların terbiye edici hiçbir tesiri kalmaz. Allah, tevbe etsinler, kendilerine gelsinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir du-rumdalarken yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki, bunların taşlaşmış kalplerini bu kıtlıklar, yokluklar, belâlar ve musîbetler bile Allah’a döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de, şeytan amellerini kendilerine süslü göster ya da şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd, Hûd, Lût kavmi, Eyke’liler, Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. “Bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki toplumlara da böyle şeyler gönderilmiştir,” dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptıklarını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumlarından, amellerinden razı oldular. “Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur! İşte İslâm budur! İşte şu anda bizler Allah’ın bizden istediği hayatın içindeyiz. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz!” dediler. “Onlar ne zaman ki kendilerine hatırlatılanları unuttular, biz de onlara her şeyin kapısını açıverdik. Onlar kendilerine verilenlerle sevinip coşmaya başlayınca da ansızın onları yakaladık da umutsuz kalıverdiler.” (En’âm 44) Allah önce birbiri ardından uyarıcılar, açlıklar, kıtlıklar, belâlar ve musîbetler gönderir, fırsatlar yaratır, tembihlerde bulunur. Eğer onlar kendilerine gelen bu uyarılara aldırış etmez, tüm bu şiddetler onların kalplerini yumuşatmazsa, o sıkıntılardan ibret alıp Rabblerine dön-mezlerse, o zaman da Allah onlara her şeyin kapılarını açıverir. Allah diyor ki, onlara her şeyin kapılarını açıveririz. Öyle bir bolluk, öyle bir refah, öyle bir hürriyet veririz ki, tüm engelleri, tüm sıkıntıları kaldırıveririz. Paralar, mallar, mülkler, servetler, altınlar, gümüşler, atlar, arabalar, marklar, dolarlar, her taraftan üzerlerine rızıklar, nimetler yağmaya başlayıverir. Ne ararlarsa bulabilecek, ne isteseler de yapabilecek hale gelirler. Hastalık, dert, sıkıntı, açlık, fakirlik, hiçbir dertleri, hiç bir sıkıntıları kalmayıverir. İşleri açılır, ev alırlar, dükkan alırlar, şansları yaver gider, milletvekili, bakan, dekan olurlar. Dünya nimetleri adına Cenâb-ı Hak bütün kapıları açıverir. Ferahlar, ne oldum delisi olurlar, bütün bunları kendilerinin yaptığını iddia ederek takdiri unutuverirler. Bolluk da ayrı bir imtihandır. Adam, seyyar satıcı olarak başlar, üç tekerlekliyle işe başlar, sonunda Vehbi Koç, Sakıp Sabancı oluverir. Cenâb-ı Haktan hayırlısını istemek zorundayız. Çünkü Allah verir, ama bazen bu verdikleriyle kendisini unutturuverir. Bu da ayrı bir imtihandır; bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Açılan her kapı, verilen her imkân eğer bize Allah’ı unutturuyorsa, o zaman çok korkmak zorundayız. Kur’an’da anlatılan bağ sahiplerini, bahçe sahiplerini unutmamalıyız. Şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız: Şiddet ve sıkıntılarla yapılan imtihan ayrı, bollukla yapılan imtihan ayrıdır. Bu bollukla yapılan imtihan, ötekisinden çok daha tehlikeli, çok daha zor bir imtihandır. Rabbimizin darlıkla, sıkıntıyla yaptığı imtihan, kalpleri yumuşatıp insanı Allah’a çevirmesi açısından onu başarmak belki kolaydır ama bu bollukla yaptığı imtihan insanların şımarıklılığını, müs-tekbirliğini artırdığı, insanı eyvallahsız hale getirdiği için bunu başarmak gerçekten çok zordur. Birinde sabır, diğerinde şükür gerekir. Sıkıntıya sabır, bolluk karşısında da verilen nimetler cinsinden şükür ister Allah. Müslim’deki bir hadislerinde Allah’ın Resûlü: “Mü’minin işlerine şaşılır. Zira mü’minin bütün işleri hayırdır. Bu hayır mü’minden başkası için yoktur. Başına musîbet cinsinden bir şeyler gelir, ona sabreder, mükâfat kazanır; yine kendisine nimet cinsinden bir şeyler gelir, onun için de Rabbine şükreder, yine mükâfat kazanır.” buyurur. İbni Cerir’in rivâyetinde Allah’ın Resûlü başka bir hadislerinde de şöyle buyurur: “Allah’ın, bir kulunun isyanına rağmen, ona onun sevdiği dünya nimetlerinden bolca verdiğini görürseniz, biliniz ki bu, onu cehenneme yaklaştırmak içindir.” Onlara her şeyin kapılarını açıveririz de hiç bir kayıt, hiç bir kaygı duymaz olurlar. Her türlü nimetlerin, refahın, bolluğun içine gömülürler. Bütün bu nimetleri kendilerine lütfeden Allah’a şükretmeyi akıllarının ucundan bile geçirmeden, kalpleri nimet vereni anmadan, nimet vericiden korkmadan sanki her şey kendilerininmiş gibi keyif çatmaya başlarlar. Gel keyfim gel! demeye başlarlar. Zevklere dalarlar, şehvetlerinin peşinde solucanlar gibi kıvranmaya başlarlar. Sanki tüm bu nimetler kendilerininmiş, sanki ölüm gelmeyecekmiş, âhiret, hesap, kitap yokmuş gibi coşarlar taşarlar da: “Kendilerine verilenlerle sevinip coşmaya başlayınca da ansızın onları yakalayıveririz de iblis gibi oluverirler.” Allah korusun, tüm ümitlerini yitirmiş, ümitsizlik ve mahrumiyet içinde donakalırlar. Sonsuz bir acı, onulmaz bir hasret içine gömülüverirler. İşte Nuh, Hûd, Lût kavmi, işte Sâlih’in (a.s) toplumu, işte Roma, işte Firavunlar, işte Nemrutlar ve işte Amerika, Almanya, Fransa… Cenâb-ı Hak her ne kadar da Rasûlullah’ın zuhurundan sonra, böyle önceki toplumlar gibi toptan helâk etmiyorsa da, görüyoruz ki bugün bu toplumlar ruhî azaplar, ruhsal hastalıklar, psikolojik huzursuzluklar, ailevi yıkımlar, cinsel sapıklıklar, AIDS gibi sari mikroplarla helâk olmaktadırlar. Allah buyurur ki, eğer kullarımıza böyle bol bol verseydik, onlar şımarıp kulluktan çıkıverirlerdi. Onun için biz ilmimiz ve hikmetimiz gereği rızkı ölçülü bir biçimde indirmekteyiz. Bu konuyla alâkalı sahâbenin bir sözünü nakil ederek cümlelerimizi noktalayalım. Sahâbeden ve tâbiînden pek çoğunun söylediği çok hoş bir söz vardır: “Geçimin en hayırlısı sana yetecek kadar olup, seni meşgul etmeyen ve seni azgınlığa sevk etmeyendir.” Ne kadar hoş bir söz değil mi? Rabbimiz, bize yetecek, bizi meşgul etmeyecek, bizi kulluktan ve bizden istediği diğer emirleri icradan alıkoymayacak kadar versin inşallah. Allah korusun, kimi Müslümanlar malın, mülkün, dükkanın, tezgahın kölesi olmuşlar, akşama kadar satılmışlar. Ne ilim öğrenebilecek, ne Kur’an ve sünneti tanıyabilecek, ne çoluk çocuğunun dinî hayatıyla ilgilenebilecek, ne hanımlarını eğitebilecek, ne hasta ziyareti yapabilecek, ne birilerine âyet ve hadis götürebilecek, ne tebliğ edebilecek vakitleri kalmamış. Üstelik bu insanlar için bir durak noktası da yoktur. Yedi sülalesini besleyecek kadar parası da olduğu halde, hâlâ köleliği sürdürebilmektedir. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir durumdur. Böyle bir kişinin malı da, mülkü de kendisinin helâkini hazırlayan bir belâdır; bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.