Vegere rûpela Tefsîr-i Sa'dî

Tefsîra Sûreya Nîsa — Ebdurehman b. Nasir es-Se’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

176 ayetRûpel 3 / 9

49- Kendilerini temize çıkaranları gördün mü? Hayır! Dilediğini temize çıkaran Allah’tır. Onlara kıl kadar zulmedilmez. 50- Bir bak! Allah’a karşı nasıl olmadık yalanlar uyduruyorlar? Apaçık bir günah olarak bu yeter.

49. Bu buyrukla Yüce Allah kullarının yaptıklarının hayret edilecek bir iş olduğunu belirtmekte, kendilerini temize çıkaran yahudi, hıristiyan ve onların yolundan giderek sahip olmadığı özelliklerle kendisini öven herkesi azarlamaktadır. Çünkü yahudilerle hıristiyanlar:“Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz”(el-Maide, 5/18) ve “Cennete yahudi ve hıristiyan olandan başkası giremeyecektir”(el-Bakara, 2/111) demişlerdir. Ancak bu, hiçbir delili bulunmayan salt bir iddiadan ibarettir. Delil ise Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de haber verdiği şu husustur:“Hayır! Kim ihsan sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse işte ona Rabbi katından ecri verilecektir, onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/112) İşte Allah’ın temize çıkardığı kimseler bunlardır. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Hayır, dilediğini temize çıkaran Allah’tır” buyurmaktadır. Yani iman, salih amel, kötü huylardan uzak kalmak, güzel sıfatlarla bezenmek özelliklerine sahip olanları Allah dilerse temize çıkarır. Bunlara gelince; her ne kadar kendi iddialarına göre kendilerini temize çıkarıp hak namına bir şeylere sahip olduklarını sansalar ve mükâfatın yalnızca kendilerine ait olduğunu ileri sürseler bile onlar bu iddialarında yalancıdırlar. Temiz kimselerin hasletlerinden en ufak bir şeye sahip değildirler. Buna sebep de zulüm ve küfürleridir. Yoksa Allah bu konuda onlara zulmediyor değildir. Bu nedenledir ki “onlara kıl kadar zulmedilmez” buyurmaktadır. Bu ifade ise genel olarak bütün zulmü kapsamaktadır. Yani onlar ne hurma çekirdeğinin yarığında bulunan ip/lif miktarı kadar ne de ellerin birbirlerine sürtündüğü vakit meydana gelen kıl gibi incecik kir parçaları kadar olsun asla zulme uğramayacaklardır.
50. Yani kendilerini temize çıkartmak sureti ile Allah'a iftira ediyorlar. Çünkü bu davranış Allah’a karşı yapılan iftiraların en büyüklerindendir. Zira onların kendilerini temize çıkartmalarının muhtevasında Yüce Allah’ın üzerinde bulundukları yolu hak kabul ettiğine, mü’min ve müslümanların izledikleri yolun da batıl olduğuna dair Allah adına haber vermeleri söz konusudur. Bu ise en büyük yalandır, hakkı batıl, batılı da hak gösterip gerçekleri tersyüz etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Apaçık bir günah olarak bu yeter” Yani en ileri derecedeki cezayı ve can yakıcı azabı gerektirici açık ve aşikar bir günah olarak bu yeterlidir.

49- Kendilerini temize çıkaranları gördün mü? Hayır! Dilediğini temize çıkaran Allah’tır. Onlara kıl kadar zulmedilmez. 50- Bir bak! Allah’a karşı nasıl olmadık yalanlar uyduruyorlar? Apaçık bir günah olarak bu yeter.

49. Bu buyrukla Yüce Allah kullarının yaptıklarının hayret edilecek bir iş olduğunu belirtmekte, kendilerini temize çıkaran yahudi, hıristiyan ve onların yolundan giderek sahip olmadığı özelliklerle kendisini öven herkesi azarlamaktadır. Çünkü yahudilerle hıristiyanlar:“Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz”(el-Maide, 5/18) ve “Cennete yahudi ve hıristiyan olandan başkası giremeyecektir”(el-Bakara, 2/111) demişlerdir. Ancak bu, hiçbir delili bulunmayan salt bir iddiadan ibarettir. Delil ise Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de haber verdiği şu husustur:“Hayır! Kim ihsan sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse işte ona Rabbi katından ecri verilecektir, onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler de.”(el-Bakara, 2/112) İşte Allah’ın temize çıkardığı kimseler bunlardır. Bundan dolayı Yüce Allah burada:“Hayır, dilediğini temize çıkaran Allah’tır” buyurmaktadır. Yani iman, salih amel, kötü huylardan uzak kalmak, güzel sıfatlarla bezenmek özelliklerine sahip olanları Allah dilerse temize çıkarır. Bunlara gelince; her ne kadar kendi iddialarına göre kendilerini temize çıkarıp hak namına bir şeylere sahip olduklarını sansalar ve mükâfatın yalnızca kendilerine ait olduğunu ileri sürseler bile onlar bu iddialarında yalancıdırlar. Temiz kimselerin hasletlerinden en ufak bir şeye sahip değildirler. Buna sebep de zulüm ve küfürleridir. Yoksa Allah bu konuda onlara zulmediyor değildir. Bu nedenledir ki “onlara kıl kadar zulmedilmez” buyurmaktadır. Bu ifade ise genel olarak bütün zulmü kapsamaktadır. Yani onlar ne hurma çekirdeğinin yarığında bulunan ip/lif miktarı kadar ne de ellerin birbirlerine sürtündüğü vakit meydana gelen kıl gibi incecik kir parçaları kadar olsun asla zulme uğramayacaklardır.
50. Yani kendilerini temize çıkartmak sureti ile Allah'a iftira ediyorlar. Çünkü bu davranış Allah’a karşı yapılan iftiraların en büyüklerindendir. Zira onların kendilerini temize çıkartmalarının muhtevasında Yüce Allah’ın üzerinde bulundukları yolu hak kabul ettiğine, mü’min ve müslümanların izledikleri yolun da batıl olduğuna dair Allah adına haber vermeleri söz konusudur. Bu ise en büyük yalandır, hakkı batıl, batılı da hak gösterip gerçekleri tersyüz etmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Apaçık bir günah olarak bu yeter” Yani en ileri derecedeki cezayı ve can yakıcı azabı gerektirici açık ve aşikar bir günah olarak bu yeterlidir.

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız.

51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir.
53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir.
54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar?
55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur.
57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız.

51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir.
53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir.
54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar?
55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur.
57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız.

51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir.
53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir.
54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar?
55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur.
57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız.

51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir.
53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir.
54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar?
55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur.
57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız.

51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir.
53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir.
54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar?
55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur.
57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız.

51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir.
53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir.
54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar?
55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur.
57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

51- Kitaptan kendilerine bir pay verilenleri gördün mü? Cibte ve Tağuta inanıyorlar. Kafirler için de: Bunlar, mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar! 52- İşte onlar Allah’ın lanet ettiği kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın. 53- Yoksa onların mülkten bir payı mı var? Böyle olsaydı insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk kadar dahi (bir şey) vermezlerdi. 54- Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı? Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık. 55- Onlardan bir kısmı ona iman etti, bir kısmı da ondan yüz çevirdi. Çılgın alevli ateş olarak cehennem (onlara) yeter. 56- Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe onları azabı tatmaları için başka derilerle değiştireceğiz. Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir. 57- İman edip salih ameller işeleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır. Onları koyu bir gölgeliğe alacağız.

51. Bu da yahudilerin çirkin işlerinden, peygamberi ve mü’minleri kıskanmalarından ortaya çıkan tutumlarından biridir. Onların aşağılık ahlâkları ve kötü tabiatları onları Allah’a ve Rasûlüne imanı terk etmeye, bunun yerine Cibt ve Tağuta iman etmeye itmiştir. Cibt ve Tağuta iman ise Allah’tan başkasına yapılan her türlü ibâdete yahut da Allah’ın şeriatı dışındaki her türlü hükme iman etmek demektir. O halde bunun kapsamına büyücülük, kâhinlik, Allah’tan başkasına ibâdet ve şeytana ibâdet girmektedir. Bütün bunlar Cibt ve Tağutun kapsamı içerisindedir. Aynı şekilde küfür ve kıskançlık onları Allah’ı inkâr eden ve putlara tapan kimselerin tuttukları yolun mü’minlerin yolundan daha üstün kabul etme noktasına kadar getirmiştir. Bu hususta Yüce Allah:“Kafirler için de” onlara şirin görünmek, yağ yapmak ve imana buğz etmek kastı ile “Bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır, diyorlar.” Bunların tutumları ne kadar çirkin, inatları ne kadar aşırı, akılları ne kadar da kıttır! Nasıl olur da bu kadar vahim bir yolu izlemeye ve bu kadar kötü ve yerilmiş bir vadiye dalmayı göze alabiliyorlar? Onlar bu tutumlarının aklı başında herhangi bir kimse tarafından beğenileceğini yahut da cahillerden herhangi birisinin aklının bu işe yatacağını mı sanıyorlar? Hiç, put ve heykellere ibâdet temeli üzerinde yükselen, hoş ve temiz şeyleri haram kılmak, murdar şeyleri mubah kılmak, haram kılınan şeylerin pek çoğunu helâl kılmak, insanlar arasında zulmü yerleştirip yaratılmışları Yaratıcıya eşit kılmak, Allah’ı, peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etmek temeline dayalı batıl bir din, Rahmân olan Allah’a ibâdet, gizli ve açık bütün hallerde Allah’a karşı ihlâsla hareket etmek, Allah’ın dışında mabud edinilen bütün put, ortak ve yalancıları inkâr etmek, akrabalık bağlarını gözetmek, bütün yaratıklara hatta hayvanlara bile iyilik yapmak, insanlar arasında adaleti ve dengeyi yerleştirmek, her türlü kötülük ve zulmü haram kılıp, bütün söz ve davranışlarda doğruya uymak temeline dayanan bir dinden üstün olabilir mi? Böyle bir iddiada bulunmak hezeyandan başka ne olabilir? Böyle bir sözü söyleyen kimse ya insanların en câhili ve en kıt akıllısıdır ya da en ileri derecede inat eden, batılda bile bile ayak direten ve hakka karşı duran bir kimsedir. Evet, gerçek de budur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
52. “İşte onlar Allah’ın lanet ettiği” rahmetinden kovup uzaklaştırdığı, intikam ve azabını üzerlerine indirdiği “kimselerdir. Allah’ın lanet ettiği kimseye sen hiçbir yardımcı bulamazsın.” Onu dost edinecek, onun maslahatlarını görecek, hoşuna gitmeyecek şeylere karşı onu koruyacak hiçbir kimse bulamazsın. İşte bu, yardımsız kalmanın ve terk edilmenin en ileri derecesidir.
53. “Yoksa onların mülkten bir payı mı var?” da bu sayede diledikleri kimseleri dilediklerine sırf kendi arzuları dolayısı ile üstün kılabiliyorlar ve böylelikle Allah’ın egemen olduğu kainatın idaresinde Allah’a ortaklık yapmaya kalkıyorlar? Onlar gerçekten böyle olsalardı alabildiğine cimrilik yaparlar, son derece eli sıkı davranırlardı. Bundan dolayı Yüce Allah:“Böyle olsaydı” yani onların mülkten, idareden herhangi bir payları bulunsaydı “insanlara hurma çekirdeğinin arkasındaki çukurcuk” yani çok azıcık miktar “kadar dahi (bir şey) vermezlerdi.” Bu, onların Allah’ın mülküne ortak olduklarının var sayılması halinde son derece cimri olacaklarını ifade eden bir buyruktur. Buradaki soru da herkes tarafından olumsuz olarak cevaplandırılacağı bilinen inkâr amaçlı soru türündendir.
54. “Yoksa onlar insanları Allah kendilerine lütfundan verdi diye kıskanıyorlar mı?” Yani onları bu sözlerini söylemeye iten mülkünde Allah’a ortak olmaları mıdır? Bundan dolayı mı onlar istedikleri kimseleri üstün kabul ediyorlar? Yoksa onları bu sözleri söylemeye iten Allah’ın kendi lütfundan Rasûlüne ve mü’minlere vermesinden ötürü duydukları kıskançlıkları mıdır? Halbuki bu, Allah’ın şimdiye kadar görülmedik ve alışılmadık bir lütfu değildir. Zira “Doğrusu biz İbrahim soyuna da Kitabı ve hikmeti verdik. Onlara çok büyük bir mülk de bağışladık.” Bu, Yüce Allah’ın İbrahim’e ve onun soyundan gelenlere nimet olarak ihsan ettiği peygamberlik, Kitap, Dâvûd ve Süleyman gibi peygamberlerine ihsan etmiş olduğu büyük mülktür. Allah’ın nimetlerini lutfetmesi mü’min kullarına hâlâ devam etmektedir. Peki onlar Allah'ın, insanların en faziletlisi, en değerlisi, Allah’ı en ileri derecede tanıyan, Allah’tan en çok korkan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e peygamberlik, ilâhi yardım ve mülk nimetini vermesine ne diye karşı çıkıyor, tepki gösteriyorlar?
55. “Onlardan bir kısmı ona” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e “iman etti” Böylelikle dünyevi mutluluğu ve uhrevi kurtuluşu elde etti, “bir kısmı da ondan” inatla, kıskançlıkla ve hak yoldan alıkoymak maksadı ile “yüz çevirdi.” Böylelikle onlar dünyanın pek çok sıkıntıları ve musibetleri ile karşı karşıya kaldılar ki bu da onların isyanlarının sonuçlarının sadece bir parçasıdır. “Çılgın alevli ateş olarak” Allah’ı inkâr eden, peygamberlerinin peygamberliğini bile bile reddeden yahudi, hıristiyan ve onların dışında kalan çeşitli kâfirler üzerinde tutuşturulacak olan “cehennem” ateşi, onlara “yeter!” İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
56. “Âyetlerimizi inkâr edenleri” alevleri çok büyük, harareti oldukça fazla bir “ateşe sokacağız. Derileri piştikçe” tamamen yandıkça “azabı tatmaları için” azaplarının ulaşabileceği en ileri dereceye ulaşması için “başka derilerle değiştireceğiz.” Onların küfür ve inatları tekrarlanıp durduğundan ve küfür onların ayrılmaz bir sıfatı ve karakteri haline geldiğinden dolayı buna uygun bir ceza olmak üzere de azapları böylece tekrarlanıp duracaktır. İşte bundan dolayı devamla şöyle buyrulmuştur:“Şüphe yok ki Allah Azizdir, Hakîmdir” büyük izzet sahibidir ve yaratmasında, emrinde mükâfat ve cezasında hikmeti sonsuzdur.
57. Allah’a, Allah’ın iman edilmesini farz kıldığı şeylere “iman edip” farz ve müstehab türünden “salih ameller işleyenleri ise altlarından ırmaklar akan cennetlere içinde ebediyen kalmak üzere koyacağız. Orada onlar için tertemiz kılınmış zevceler vardır.” Bu zevceler, kötü ve bayağı huylardan ve dünya kadınlarında görülen her türlü kusur ve kirlilikten uzak ve arınmışlardır. “Onları koyu” gölgesi sürekli olan “bir gölgeliğe alacağız.”

58- Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. 59- Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün. Bu, hem daha hayırlı, hem de sonuç itibari ile daha güzeldir.

58. Emanetler insana emanet olarak verilen ve yerine getirilmesi, gereğine uyulması emredilen her şeydir. Yüce Allah kullarına bu emanetlerin gereklerinin tam ve eksiksiz olarak ve savsaklanmadan yerine getirilmesini emretmektedir. Bunun kapsamına İslâm devletinin kamu görevleri, mallar ve verilen sırlar girdiği gibi Allah’tan başka hiçbir kimsenin muttali olmadığı emirlerin yerine getirilmesi de girmektedir. Fukaha, bir kimseye bir emanet verilecek olursa o kimsenin emanet aldığı şeyi, onun benzeri hangi şartlarda korunuyor ise öylece koruması icab eder, demişler ve şunu eklemişlerdir: Çünkü emanetin eksiksiz olarak geri verilmesi ancak korunması ile mümkün olur. O halde emanetin gereği gibi korunması da farzdır. Yüce Allah’ın:“ehline vermenizi” ifadesi, emanetin emanet sahibinden başka hiçbir kimseye verilmeyeceğine delalet etmektedir. Eğer o emaneti sahibinden başkasına verecek olursa o emaneti ehline vermiş olmaz. Ancak emanet sahibinin vekili onun konumundadır. “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Bu, ister öldürme ve yaralamalarda, ister mali konularda, ister ırz, namus, şeref ve haysiyet ile ilgili hususlarda olsun, ister ufak ister büyük bir mesele olsun, yine ister yakın ister uzak, ister iyi ister kötü, ister düşman ister dost hakkında olsun verilecek bütün hükümleri kapsamına alır. Allah’ın hüküm esnasında gözetilmesini emrettiği adaletten kasıt ise Yüce Allah’ın peygamberi vasıtası ile teşrî’ buyurduğu had ve hükümler gereğince hükmetmektir. Bu ise adâleti bilmeyi gerektirir. Adalet bilinmeli ki gereğince hüküm verilebilsin. Verilen bu emirler oldukça güzel ve adaletli emirler olduğundan dolayı Yüce Allah devamla:“Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” buyurmaktadır. Bu buyruklar Yüce Allah’ın kendi emir ve yasaklarından övgü ile söz edişini dile getirmektedir. Çünkü O’nun öğüt ve yasakları dünya ve âhiret maslahatlarını kapsar. Her ikisinin zararlarını da bertaraf eder. Çünkü bu hükümleri teşrî’ buyuran her şeyi işitendir, her şeyi görendir. Hiçbir şey kendisine gizli kalmayandır. Kulların maslahatlarını onların bilemeyecekleri çapta bilendir.
59. Yüce Allah hem kendisine hem de Rasûlüne itaati emretmektedir. Bu da farz ve müstehab huuslarda onların emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla olur. Yine Yüce Allah emir sahiplerine itaati de emretmektedir. Bunlar ise insanların yöneticiliğini yapan idareciler, hâkimler ve müftülerdir. Çünkü insanların din ve dünya işleri -Yüce Allah’a itaat kasdıyla ve Allah’ın nezdindeki mükâfatı arzulayarak- onlara itaat edip bağlı kalmakla mümkün olur. Ancak bunun bir şartı vardır: Bu yöneticiler Allah’a isyanı gerektiren bir emir vermemelidirler. Eğer böyle bir emir verecek olurlarsa hiç şüphesiz yaratıcıya isyanı gerektirecek hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat edilmez. Belki de yöneticilere itaat emri verilirken “itaat edin” emrinin hazfedilişindeki sır budur. Zira bu emir Rasûle itaat ile birlikte zikredilmiştir. Çünkü Rasûl ancak Allah’a itaat olan şeyleri emreder. Ona itaat eden de Allah’a itaat etmiş olur. Emir sahibi olan yöneticilere itaatin şartı ise verdikleri emirlerin isyan olmamasıdır. Daha sonra insanların hakkında anlaşmazlığa düştükleri -ister dinin asli hükümleri ile ilgili olsun, ister fer’î hükümleri ile ilgili olsun- her bir hususu, Allah’a ve Rasûlüne yani Allah’ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine götürmelerini emretmektedir. Çünkü bütün anlaşmazlık konularında ayırt edici hüküm onlardadır. Bu hüküm de ya onların açık ifadelerinden ya genel ifadelerinden ya bir işaretten yahut dikkat çekme ve uyarıdan, ya da mefhumdan anlaşılır yahut mananın umumundan anlaşılır ve buna benzer olan şeyler de onlara kıyas edilir. Çünkü din, Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti üzerinde yükselir. Her ikisine iman etmeden imanın dosdoğru olması da mümkün değildir. O nedenle anlaşmazlık konularının onlara götürülmesi imanın şartıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız” buyurmuştur. Bu da şunu göstermektedir: Anlaşmazlık konularını onlara götürmeyen bir kimse gerçek bir mü’min değildir. Aksine o - bir sonraki âyeti kerimede de söz konusu edildiği şekilde- tağuta iman eden bir kimsedir. “Bu” yani anlaşmazlık konusunun Allah’a ve Rasûlüne götürülmesi “hem daha hayırlı, hem de sonuç itibari ile daha güzeldir.” Çünkü Allah ve Rasûlünün hükümleri bütün hükümlerin en güzeli, en adaletlisi, din, dünya ve âhiret bakımından insanlara en uygun olanıdır.

58- Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. 59- Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün. Bu, hem daha hayırlı, hem de sonuç itibari ile daha güzeldir.

58. Emanetler insana emanet olarak verilen ve yerine getirilmesi, gereğine uyulması emredilen her şeydir. Yüce Allah kullarına bu emanetlerin gereklerinin tam ve eksiksiz olarak ve savsaklanmadan yerine getirilmesini emretmektedir. Bunun kapsamına İslâm devletinin kamu görevleri, mallar ve verilen sırlar girdiği gibi Allah’tan başka hiçbir kimsenin muttali olmadığı emirlerin yerine getirilmesi de girmektedir. Fukaha, bir kimseye bir emanet verilecek olursa o kimsenin emanet aldığı şeyi, onun benzeri hangi şartlarda korunuyor ise öylece koruması icab eder, demişler ve şunu eklemişlerdir: Çünkü emanetin eksiksiz olarak geri verilmesi ancak korunması ile mümkün olur. O halde emanetin gereği gibi korunması da farzdır. Yüce Allah’ın:“ehline vermenizi” ifadesi, emanetin emanet sahibinden başka hiçbir kimseye verilmeyeceğine delalet etmektedir. Eğer o emaneti sahibinden başkasına verecek olursa o emaneti ehline vermiş olmaz. Ancak emanet sahibinin vekili onun konumundadır. “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Bu, ister öldürme ve yaralamalarda, ister mali konularda, ister ırz, namus, şeref ve haysiyet ile ilgili hususlarda olsun, ister ufak ister büyük bir mesele olsun, yine ister yakın ister uzak, ister iyi ister kötü, ister düşman ister dost hakkında olsun verilecek bütün hükümleri kapsamına alır. Allah’ın hüküm esnasında gözetilmesini emrettiği adaletten kasıt ise Yüce Allah’ın peygamberi vasıtası ile teşrî’ buyurduğu had ve hükümler gereğince hükmetmektir. Bu ise adâleti bilmeyi gerektirir. Adalet bilinmeli ki gereğince hüküm verilebilsin. Verilen bu emirler oldukça güzel ve adaletli emirler olduğundan dolayı Yüce Allah devamla:“Gerçekten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” buyurmaktadır. Bu buyruklar Yüce Allah’ın kendi emir ve yasaklarından övgü ile söz edişini dile getirmektedir. Çünkü O’nun öğüt ve yasakları dünya ve âhiret maslahatlarını kapsar. Her ikisinin zararlarını da bertaraf eder. Çünkü bu hükümleri teşrî’ buyuran her şeyi işitendir, her şeyi görendir. Hiçbir şey kendisine gizli kalmayandır. Kulların maslahatlarını onların bilemeyecekleri çapta bilendir.
59. Yüce Allah hem kendisine hem de Rasûlüne itaati emretmektedir. Bu da farz ve müstehab huuslarda onların emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla olur. Yine Yüce Allah emir sahiplerine itaati de emretmektedir. Bunlar ise insanların yöneticiliğini yapan idareciler, hâkimler ve müftülerdir. Çünkü insanların din ve dünya işleri -Yüce Allah’a itaat kasdıyla ve Allah’ın nezdindeki mükâfatı arzulayarak- onlara itaat edip bağlı kalmakla mümkün olur. Ancak bunun bir şartı vardır: Bu yöneticiler Allah’a isyanı gerektiren bir emir vermemelidirler. Eğer böyle bir emir verecek olurlarsa hiç şüphesiz yaratıcıya isyanı gerektirecek hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat edilmez. Belki de yöneticilere itaat emri verilirken “itaat edin” emrinin hazfedilişindeki sır budur. Zira bu emir Rasûle itaat ile birlikte zikredilmiştir. Çünkü Rasûl ancak Allah’a itaat olan şeyleri emreder. Ona itaat eden de Allah’a itaat etmiş olur. Emir sahibi olan yöneticilere itaatin şartı ise verdikleri emirlerin isyan olmamasıdır. Daha sonra insanların hakkında anlaşmazlığa düştükleri -ister dinin asli hükümleri ile ilgili olsun, ister fer’î hükümleri ile ilgili olsun- her bir hususu, Allah’a ve Rasûlüne yani Allah’ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine götürmelerini emretmektedir. Çünkü bütün anlaşmazlık konularında ayırt edici hüküm onlardadır. Bu hüküm de ya onların açık ifadelerinden ya genel ifadelerinden ya bir işaretten yahut dikkat çekme ve uyarıdan, ya da mefhumdan anlaşılır yahut mananın umumundan anlaşılır ve buna benzer olan şeyler de onlara kıyas edilir. Çünkü din, Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti üzerinde yükselir. Her ikisine iman etmeden imanın dosdoğru olması da mümkün değildir. O nedenle anlaşmazlık konularının onlara götürülmesi imanın şartıdır. İşte bundan dolayı Yüce Allah:“Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız” buyurmuştur. Bu da şunu göstermektedir: Anlaşmazlık konularını onlara götürmeyen bir kimse gerçek bir mü’min değildir. Aksine o - bir sonraki âyeti kerimede de söz konusu edildiği şekilde- tağuta iman eden bir kimsedir. “Bu” yani anlaşmazlık konusunun Allah’a ve Rasûlüne götürülmesi “hem daha hayırlı, hem de sonuç itibari ile daha güzeldir.” Çünkü Allah ve Rasûlünün hükümleri bütün hükümlerin en güzeli, en adaletlisi, din, dünya ve âhiret bakımından insanlara en uygun olanıdır.

60- Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla (büsbütün) saptırmak ister. 61- Onlara:“Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!” denilince münafıkların senden alabildiğine yüz çevirdiğini görürsün. 62- Elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman halleri nasıl olacak? Sonra sana gelirler de:“Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik” diye Allah’a yemin ederler. 63- İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir. Onlara öğüt ver ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle.

60-61. Yüce Allah kullarına münafıkların durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira onlar “sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara” yani Allah Rasûlünün getirdiklerine ve onlardan önceki peygamberlerin getirdiklerine “iman ettiğini iddia” eden kimselerdir. Buna rağmen “Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar.” Tağut, Allah’ın şeriatı dışında hüküm veren herkestir. “Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” İman ile tağutun hükmüne başvurmak nasıl bir arada olabilir? Çünkü iman Allah’ın şeriatına bütün hususlarda bağlı kalıp itaat etmeyi ve bu şeriatın hükmüne başvurmayı gerektirir. Kendisinin mü’min olduğunu iddia etmekle birlikte tağutun hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmekte olan bir kimse ise bu iddiasında yalancıdır. Bu, şeytanın onları saptırdığı hususlar arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şeytan onları uzak bir sapıklıkla” haktan (büsbütün) saptırmak ister” buyurmaktadır.
62. “Elleri ile yaptıkları” günahlar ki tağutun hükmüne başvurmak da bunlar arasındadır “yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman” bu sapkın kimselerin “halleri nasıl olacak? Sonra sana” yaptıklarından özür beyan etmek için “gelirler de: Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik.” Yani biz bunu yaparken davacı taraflara iyilik yapmaktan ve aralarını bulmaktan başka bir maksadımız yoktu “diye Allah’a yemin ederler.” Ancak bu iddialarında yalancıdırlar. Çünkü esas iyilik, Allah ve Rasûlünün hükmüne başvurmaktır. Kesin kanaate ve inanca sahip olan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
63. “İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı” münafıklıklarını ve kötü maksatlarını “bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir” onlara aldırış etme, yapıp işlediklerinden ötürü onlara karşılık verme. “Onlara öğüt ver” Yüce Allah’ın hükmünü onlara açıkla, Allah’a itaate onları teşvik et ve bu hükmü terk etmelerinden onları sakındır “ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle!” Onlarla baş başa kalarak ve gizlice onlara öğüt ver. Çünkü bu, maksadı daha iyi gerçekleştirir. Yapmakta ve işlemekte oldukları dolayısı ile onları azarlamakta ve bundan vazgeçirmekte elindeki bütün imkânları kullan. Bu buyruk, masiyet işleyen kimseden yüz çevirilecek olsa dahi gizlice ona öğüt verileceğine ve maksadın elde edildiği düşülene kadar ona öğüt verilmeye devam edileceğine delildir.

60- Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla (büsbütün) saptırmak ister. 61- Onlara:“Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!” denilince münafıkların senden alabildiğine yüz çevirdiğini görürsün. 62- Elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman halleri nasıl olacak? Sonra sana gelirler de:“Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik” diye Allah’a yemin ederler. 63- İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir. Onlara öğüt ver ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle.

60-61. Yüce Allah kullarına münafıkların durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira onlar “sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara” yani Allah Rasûlünün getirdiklerine ve onlardan önceki peygamberlerin getirdiklerine “iman ettiğini iddia” eden kimselerdir. Buna rağmen “Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar.” Tağut, Allah’ın şeriatı dışında hüküm veren herkestir. “Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” İman ile tağutun hükmüne başvurmak nasıl bir arada olabilir? Çünkü iman Allah’ın şeriatına bütün hususlarda bağlı kalıp itaat etmeyi ve bu şeriatın hükmüne başvurmayı gerektirir. Kendisinin mü’min olduğunu iddia etmekle birlikte tağutun hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmekte olan bir kimse ise bu iddiasında yalancıdır. Bu, şeytanın onları saptırdığı hususlar arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şeytan onları uzak bir sapıklıkla” haktan (büsbütün) saptırmak ister” buyurmaktadır.
62. “Elleri ile yaptıkları” günahlar ki tağutun hükmüne başvurmak da bunlar arasındadır “yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman” bu sapkın kimselerin “halleri nasıl olacak? Sonra sana” yaptıklarından özür beyan etmek için “gelirler de: Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik.” Yani biz bunu yaparken davacı taraflara iyilik yapmaktan ve aralarını bulmaktan başka bir maksadımız yoktu “diye Allah’a yemin ederler.” Ancak bu iddialarında yalancıdırlar. Çünkü esas iyilik, Allah ve Rasûlünün hükmüne başvurmaktır. Kesin kanaate ve inanca sahip olan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
63. “İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı” münafıklıklarını ve kötü maksatlarını “bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir” onlara aldırış etme, yapıp işlediklerinden ötürü onlara karşılık verme. “Onlara öğüt ver” Yüce Allah’ın hükmünü onlara açıkla, Allah’a itaate onları teşvik et ve bu hükmü terk etmelerinden onları sakındır “ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle!” Onlarla baş başa kalarak ve gizlice onlara öğüt ver. Çünkü bu, maksadı daha iyi gerçekleştirir. Yapmakta ve işlemekte oldukları dolayısı ile onları azarlamakta ve bundan vazgeçirmekte elindeki bütün imkânları kullan. Bu buyruk, masiyet işleyen kimseden yüz çevirilecek olsa dahi gizlice ona öğüt verileceğine ve maksadın elde edildiği düşülene kadar ona öğüt verilmeye devam edileceğine delildir.

60- Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla (büsbütün) saptırmak ister. 61- Onlara:“Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!” denilince münafıkların senden alabildiğine yüz çevirdiğini görürsün. 62- Elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman halleri nasıl olacak? Sonra sana gelirler de:“Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik” diye Allah’a yemin ederler. 63- İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir. Onlara öğüt ver ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle.

60-61. Yüce Allah kullarına münafıkların durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira onlar “sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara” yani Allah Rasûlünün getirdiklerine ve onlardan önceki peygamberlerin getirdiklerine “iman ettiğini iddia” eden kimselerdir. Buna rağmen “Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar.” Tağut, Allah’ın şeriatı dışında hüküm veren herkestir. “Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” İman ile tağutun hükmüne başvurmak nasıl bir arada olabilir? Çünkü iman Allah’ın şeriatına bütün hususlarda bağlı kalıp itaat etmeyi ve bu şeriatın hükmüne başvurmayı gerektirir. Kendisinin mü’min olduğunu iddia etmekle birlikte tağutun hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmekte olan bir kimse ise bu iddiasında yalancıdır. Bu, şeytanın onları saptırdığı hususlar arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şeytan onları uzak bir sapıklıkla” haktan (büsbütün) saptırmak ister” buyurmaktadır.
62. “Elleri ile yaptıkları” günahlar ki tağutun hükmüne başvurmak da bunlar arasındadır “yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman” bu sapkın kimselerin “halleri nasıl olacak? Sonra sana” yaptıklarından özür beyan etmek için “gelirler de: Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik.” Yani biz bunu yaparken davacı taraflara iyilik yapmaktan ve aralarını bulmaktan başka bir maksadımız yoktu “diye Allah’a yemin ederler.” Ancak bu iddialarında yalancıdırlar. Çünkü esas iyilik, Allah ve Rasûlünün hükmüne başvurmaktır. Kesin kanaate ve inanca sahip olan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
63. “İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı” münafıklıklarını ve kötü maksatlarını “bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir” onlara aldırış etme, yapıp işlediklerinden ötürü onlara karşılık verme. “Onlara öğüt ver” Yüce Allah’ın hükmünü onlara açıkla, Allah’a itaate onları teşvik et ve bu hükmü terk etmelerinden onları sakındır “ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle!” Onlarla baş başa kalarak ve gizlice onlara öğüt ver. Çünkü bu, maksadı daha iyi gerçekleştirir. Yapmakta ve işlemekte oldukları dolayısı ile onları azarlamakta ve bundan vazgeçirmekte elindeki bütün imkânları kullan. Bu buyruk, masiyet işleyen kimseden yüz çevirilecek olsa dahi gizlice ona öğüt verileceğine ve maksadın elde edildiği düşülene kadar ona öğüt verilmeye devam edileceğine delildir.

60- Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiğini iddia edenleri görmedin mi? Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla (büsbütün) saptırmak ister. 61- Onlara:“Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!” denilince münafıkların senden alabildiğine yüz çevirdiğini görürsün. 62- Elleri ile yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman halleri nasıl olacak? Sonra sana gelirler de:“Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik” diye Allah’a yemin ederler. 63- İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir. Onlara öğüt ver ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle.

60-61. Yüce Allah kullarına münafıkların durumlarının hayret edilecek bir hal olduğunu belirtmektedir. Zira onlar “sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara” yani Allah Rasûlünün getirdiklerine ve onlardan önceki peygamberlerin getirdiklerine “iman ettiğini iddia” eden kimselerdir. Buna rağmen “Tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar.” Tağut, Allah’ın şeriatı dışında hüküm veren herkestir. “Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.” İman ile tağutun hükmüne başvurmak nasıl bir arada olabilir? Çünkü iman Allah’ın şeriatına bütün hususlarda bağlı kalıp itaat etmeyi ve bu şeriatın hükmüne başvurmayı gerektirir. Kendisinin mü’min olduğunu iddia etmekle birlikte tağutun hükmünü Allah’ın hükmüne tercih etmekte olan bir kimse ise bu iddiasında yalancıdır. Bu, şeytanın onları saptırdığı hususlar arasındadır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Şeytan onları uzak bir sapıklıkla” haktan (büsbütün) saptırmak ister” buyurmaktadır.
62. “Elleri ile yaptıkları” günahlar ki tağutun hükmüne başvurmak da bunlar arasındadır “yüzünden başlarına bir musibet gelip çattığı zaman” bu sapkın kimselerin “halleri nasıl olacak? Sonra sana” yaptıklarından özür beyan etmek için “gelirler de: Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey istemedik.” Yani biz bunu yaparken davacı taraflara iyilik yapmaktan ve aralarını bulmaktan başka bir maksadımız yoktu “diye Allah’a yemin ederler.” Ancak bu iddialarında yalancıdırlar. Çünkü esas iyilik, Allah ve Rasûlünün hükmüne başvurmaktır. Kesin kanaate ve inanca sahip olan bir topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir? Bundan dolayı Yüce Allah bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
63. “İşte bunlar, Allah’ın kalplerinde olanı” münafıklıklarını ve kötü maksatlarını “bildiği kimselerdir. Artık onlardan yüz çevir” onlara aldırış etme, yapıp işlediklerinden ötürü onlara karşılık verme. “Onlara öğüt ver” Yüce Allah’ın hükmünü onlara açıkla, Allah’a itaate onları teşvik et ve bu hükmü terk etmelerinden onları sakındır “ve kendilerine haklarında etkileyici sözler söyle!” Onlarla baş başa kalarak ve gizlice onlara öğüt ver. Çünkü bu, maksadı daha iyi gerçekleştirir. Yapmakta ve işlemekte oldukları dolayısı ile onları azarlamakta ve bundan vazgeçirmekte elindeki bütün imkânları kullan. Bu buyruk, masiyet işleyen kimseden yüz çevirilecek olsa dahi gizlice ona öğüt verileceğine ve maksadın elde edildiği düşülene kadar ona öğüt verilmeye devam edileceğine delildir.

64- Biz, gönderdiğimiz her bir peygamberi Allah’ın izni ile kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Şâyet onlar, kendilerine zulmettiklerinde sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, Rasul de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden ve pek merhamet eden bulacaklardı. 65- Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.

64. Şanı Yüce Allah, Rasûlüne itaati ve bağlılığı emir ve teşvik eden bir buyrukla şunu haber vermektedir: Peygamberlerin gönderilmesinden amaç onlara itaat edilmesi, verdikleri bütün emir ve yasaklarda, bu peygamberlerin kendilerine gönderildiği kimselerin onlara bağlı kalmalarıdır. İtaat edenin itaat ettiği kimseyi tazim ettiği şekilde onları tazim etmeleridir. Bu buyruk, peygamberlerin Allah’tan tebliğ ettikleri hususlar ile emir ve yasaklarında ismet (hatadan korunma) sıfatına sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah onlara mutlak olarak itaati emretmektedir. Eğer onlar masum ve yanlış olan bir şeyi teşrî’ etmeyen kimseler olmasalardı, Yüce Allah böyle bir emri mutlak olarak vermezdi. Yüce Allah’ın:“Allah’ın izni ile” ifadesi şu demektir: İtaat edenin itaati Allah’ın kaza ve kaderi ile gerçekleşir. Böylelikle bu buyruk kaza ve kaderi de ortaya koymakta ve Allah’tan yardım dilemeyi teşvik etmektedir. Ayrıca Allah insana yardım etmeyecek olursa peygambere itaatinin mümkün olamayacağını da açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah pek büyük lütuf ve keremini haber vermekte ve günah işleyenlerin günahlarını itiraf ederek Allah’a tevbe etmeleri, O’ndan mağfiret dilemeleri çağrısında bulunmaktadır:“Şâyet onlar, kendilerine zulmettiklerinde” günahlarını itiraf edip bu konuda sana itaat ederek “sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden ve pek merhamet eden bulacaklardı.” Yani Allah, mağfireti ile onların zulümlerini bağışlayarak tevbelerini kabul ederdi. Tevbelerini kabul etmek, tevbe etmeye muvaffak kılmak ve tevbenin mükâfatını vermek sureti ile de onlara çokça merhamet ederdi. Allah Rasûlüne bu şekildeki geliş onun hayatına hastır. Çünkü ifadelerin akışı buna delildir. Zira Allah Rasûlünün mağfiret dilemesi ancak hayatında olacak bir şeydir. Onun vefatından sonra ise ondan bir şey istenemez; hatta bu bir şirk olur.

65. Daha sonra Yüce Allah, kerim zatına yemin ederek aralarındaki anlaşmazlıklarda yani aralarında meydana gelen - icma olunan meseleler dışındaki- bütün ihtilaflarda, Allah Rasûlünün hükmüne başvurmadıkça iman etmiş olamayacaklarını belirtmektedir. İcma olunan meseleler ise ancak Kitap ve sünnete dayalı olur. Diğer taraftan sadece Allah Rasûlünün hükmüne başvurmak da yeterli değildir. Verdiği hükümden dolayı kalplerindeki darlık ve sıkıntının da gitmesi ve başka herhangi bir hükmü hatırlarından geçirmeksizin onun hükmüne teslim olmaları şarttır. Bu da kendi başına yeterli değildir, aksine onun hükmüne gönül rahatlığı ile zahiren ve batınen tam bir itaat ile teslim olmaları da gerekir. Bu durumda onun hükmüne başvurmak İslâm makamı, hükmü dolayısı ile kalpte bir sıkıntının bulunmaması iman makamı, bu hükme tam bir teslimiyet ile bağlılık ve itaat de ihsan makamıdır. Bu üç mertebeyi tam olarak gerçekleştiren bir kimsenin dindeki bütün mertebeleri de tamamlamış olacağı ortadadır. Sözü geçen bu hükme başvurmayı terk eden ve böyle bir şeye bağlı kalmayan bir kimse de kâfirdir. Hükme başvurmakla birlikte ona bağlılığı terkeden bir kimse ise o hükmün benzerine itaat etmeyen isyankârların durumu ile aynı olur.

64- Biz, gönderdiğimiz her bir peygamberi Allah’ın izni ile kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Şâyet onlar, kendilerine zulmettiklerinde sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, Rasul de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden ve pek merhamet eden bulacaklardı. 65- Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.

64. Şanı Yüce Allah, Rasûlüne itaati ve bağlılığı emir ve teşvik eden bir buyrukla şunu haber vermektedir: Peygamberlerin gönderilmesinden amaç onlara itaat edilmesi, verdikleri bütün emir ve yasaklarda, bu peygamberlerin kendilerine gönderildiği kimselerin onlara bağlı kalmalarıdır. İtaat edenin itaat ettiği kimseyi tazim ettiği şekilde onları tazim etmeleridir. Bu buyruk, peygamberlerin Allah’tan tebliğ ettikleri hususlar ile emir ve yasaklarında ismet (hatadan korunma) sıfatına sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Çünkü Yüce Allah onlara mutlak olarak itaati emretmektedir. Eğer onlar masum ve yanlış olan bir şeyi teşrî’ etmeyen kimseler olmasalardı, Yüce Allah böyle bir emri mutlak olarak vermezdi. Yüce Allah’ın:“Allah’ın izni ile” ifadesi şu demektir: İtaat edenin itaati Allah’ın kaza ve kaderi ile gerçekleşir. Böylelikle bu buyruk kaza ve kaderi de ortaya koymakta ve Allah’tan yardım dilemeyi teşvik etmektedir. Ayrıca Allah insana yardım etmeyecek olursa peygambere itaatinin mümkün olamayacağını da açıklamaktadır. Daha sonra Yüce Allah pek büyük lütuf ve keremini haber vermekte ve günah işleyenlerin günahlarını itiraf ederek Allah’a tevbe etmeleri, O’ndan mağfiret dilemeleri çağrısında bulunmaktadır:“Şâyet onlar, kendilerine zulmettiklerinde” günahlarını itiraf edip bu konuda sana itaat ederek “sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı elbette tevbeleri çokça kabul eden ve pek merhamet eden bulacaklardı.” Yani Allah, mağfireti ile onların zulümlerini bağışlayarak tevbelerini kabul ederdi. Tevbelerini kabul etmek, tevbe etmeye muvaffak kılmak ve tevbenin mükâfatını vermek sureti ile de onlara çokça merhamet ederdi. Allah Rasûlüne bu şekildeki geliş onun hayatına hastır. Çünkü ifadelerin akışı buna delildir. Zira Allah Rasûlünün mağfiret dilemesi ancak hayatında olacak bir şeydir. Onun vefatından sonra ise ondan bir şey istenemez; hatta bu bir şirk olur.

65. Daha sonra Yüce Allah, kerim zatına yemin ederek aralarındaki anlaşmazlıklarda yani aralarında meydana gelen - icma olunan meseleler dışındaki- bütün ihtilaflarda, Allah Rasûlünün hükmüne başvurmadıkça iman etmiş olamayacaklarını belirtmektedir. İcma olunan meseleler ise ancak Kitap ve sünnete dayalı olur. Diğer taraftan sadece Allah Rasûlünün hükmüne başvurmak da yeterli değildir. Verdiği hükümden dolayı kalplerindeki darlık ve sıkıntının da gitmesi ve başka herhangi bir hükmü hatırlarından geçirmeksizin onun hükmüne teslim olmaları şarttır. Bu da kendi başına yeterli değildir, aksine onun hükmüne gönül rahatlığı ile zahiren ve batınen tam bir itaat ile teslim olmaları da gerekir. Bu durumda onun hükmüne başvurmak İslâm makamı, hükmü dolayısı ile kalpte bir sıkıntının bulunmaması iman makamı, bu hükme tam bir teslimiyet ile bağlılık ve itaat de ihsan makamıdır. Bu üç mertebeyi tam olarak gerçekleştiren bir kimsenin dindeki bütün mertebeleri de tamamlamış olacağı ortadadır. Sözü geçen bu hükme başvurmayı terk eden ve böyle bir şeye bağlı kalmayan bir kimse de kâfirdir. Hükme başvurmakla birlikte ona bağlılığı terkeden bir kimse ise o hükmün benzerine itaat etmeyen isyankârların durumu ile aynı olur.

66- Şâyet onlara:“Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın” diye yazsaydık, içlerinden pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi, elbette haklarında çok hayırlı ve çok sebat verici olurdu. 67- O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik. 68- Ve onları elbette dosdoğru yola iletirdik.

66. Yüce Allah bize şunu bildirmektedir: Eğer O, kullarına kendilerini öldürmek ve yurtlarından çıkmak gibi ağır emirleri farz olarak yazmış olsaydı, onlardan az ve istisna denilecek kadar nadir kimseler dışında hiç kimse bu işleri yapmazdı. O halde Allah’ın kendilerine emretmiş olduğu emirleri kolaylaştırdığı için, bunlar herkese kolay geldiği ve gerçekleştirilmesi zor olmadığı için Rablerine hamd etsinler, şükretsinler. Bu buyrukta kulun içinde bulunduğu hoş olmayan hallerin zıddını da göz önünde bulundurması gerektiğine bir işaret vardır. Böylelikle ibâdetleri gerçekleştirmek ona kolay gelir ve Rabbine hamd ve şükrü artar. Daha sonra Yüce Allah şunu haber vermektedir:“Eğer onlar kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi” yani her zamanın şartlarına uygun olarak görevlerini yerine getirmiş, bu konuda gayretlerini ortaya koyarak bu görevleri ifa edip tamamlamak için kendilerini vermiş, gözlerini erişemeyecekleri şeylere dikmemiş ve kendilerini ilgilendirmeyen hususlara iltifat etmemiş olsalardı, hali hazırda ilgi alanlarına girmeyen şeylere de dönüp bakmasalardı işte, onların yapmaları gereken iş buydu. Kulun her zaman için yerine getirmesi gereken ne ise ona bakması ve onu tamamlaması gerekir. Sonra adım adım ilerleyerek gücünün yettiği kadarı ile din ve dünya hususunda ilim ve amel bakımından ulaşabildiği noktaya kadar ulaşmaya çalışmalıdır. Bu şekilde davranan bir kimse, kendisine ulaşmamış olan ve henüz emrolunmadığı bir işe soyunan kimseden farklıdır. Böyle bir kimse gayretini darmadağın etmiş olacağından, tembellikle de karşı karşıya kalıp gayretini yitireceğinden dolayı o maksadına ulaşması hemen hemen imkansızdır. Daha sonra Yüce Allah öğüt verilen şeyleri yapmanın ortaya çıkartacağı sonuçları söz konusu etmektedir ki bunlar şu dört husustur: Birincisi: Hayra kavuşmadır ki bu “elbette haklarında çok hayırlı” buyruğunda ifade edilmiştir. Yani o takdirde onlar emrolundukları hayır işlerini yerine getirmek vasfına sahip hayırlı kimselerden olurlardı. Böylelikle onlar kötü kimselerin niteliklerinden de uzaklaşmış olurlardı. Çünkü bir şeyin sabit olması, onun zıddının olmamasını gerektirir. İkincisi: Sebatın gerçekleşmesi ve artması. Zira Yüce Allah iman edenlere imanları sebebi ile sebat verir. Çünkü iman etmek onlara verilen öğüdün gereğini yerine getirmektir. O bakımdan Yüce Allah emir, yasak ve musibetler hususunda çeşitli fitnelerin/sınavların ortaya çıkması halinde onlara dünya hayatında sebat verir. Böylelikle emirleri yerine getirebilme ve nefsin işlenmesini istediği yasakları terk edebilme başarısını gösterebilirler. Hoşlanmadıkları musibetlerle karşı karşıya kaldıklarında da sabır, rıza veya şükre muvaffak kılınmak sureti ile sebat gösterme başarısını elde ederler. İşte böylelerine bunları gerçekleştirebilmek için Allah’tan yardım iner. Yine onlar ölüm sırasında da kabirde de din üzere sebat nimetine nail olurlar. Aynı şekilde emrolunduklarını yerine getiren bir kul şer’i emirleri düzenli olarak, aksatmadan yerine getiriyor demektir. Böylece sonunda o, bu emirlere alışır, onlara ve benzerlerine şevk duyar. Bu da itaatler üzere sebat göstermek konusunda önemli bir yardımcı olur.
67. Üçüncüsü:“O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik” buyruğunda dile getirilmektedir. Yani onlara kalbin, ruhun ve bedenin nail olacağı dünya ve âhiret mükâfatları ile âhirette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmeyen nimetlerden oluşacak büyük bir ecir vardır.
68. Dördüncüsü: Dosdoğru yola iletilmektir. Bu, hususi bir ifadeden sonra gelen umumi bir ifadedir. Çünkü dosdoğru yola iletilmek oldukça büyük bir şereftir. Zira dosdoğru yol aynı zamanda hakkı bilmeyi, onu sevmeyi, onu tercih etmeyi ve gereğince amel etmeyi ihtiva eder. Mutluluk ve kurtuluş da buna bağlıdır. Dosdoğru yola iletilen bir kimse, her türlü hayra muvaffak kılınmış ve ondan her türlü kötülük ve hoşa gitmeyen şey de uzak kılınmış demektir.

66- Şâyet onlara:“Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın” diye yazsaydık, içlerinden pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi, elbette haklarında çok hayırlı ve çok sebat verici olurdu. 67- O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik. 68- Ve onları elbette dosdoğru yola iletirdik.

66. Yüce Allah bize şunu bildirmektedir: Eğer O, kullarına kendilerini öldürmek ve yurtlarından çıkmak gibi ağır emirleri farz olarak yazmış olsaydı, onlardan az ve istisna denilecek kadar nadir kimseler dışında hiç kimse bu işleri yapmazdı. O halde Allah’ın kendilerine emretmiş olduğu emirleri kolaylaştırdığı için, bunlar herkese kolay geldiği ve gerçekleştirilmesi zor olmadığı için Rablerine hamd etsinler, şükretsinler. Bu buyrukta kulun içinde bulunduğu hoş olmayan hallerin zıddını da göz önünde bulundurması gerektiğine bir işaret vardır. Böylelikle ibâdetleri gerçekleştirmek ona kolay gelir ve Rabbine hamd ve şükrü artar. Daha sonra Yüce Allah şunu haber vermektedir:“Eğer onlar kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi” yani her zamanın şartlarına uygun olarak görevlerini yerine getirmiş, bu konuda gayretlerini ortaya koyarak bu görevleri ifa edip tamamlamak için kendilerini vermiş, gözlerini erişemeyecekleri şeylere dikmemiş ve kendilerini ilgilendirmeyen hususlara iltifat etmemiş olsalardı, hali hazırda ilgi alanlarına girmeyen şeylere de dönüp bakmasalardı işte, onların yapmaları gereken iş buydu. Kulun her zaman için yerine getirmesi gereken ne ise ona bakması ve onu tamamlaması gerekir. Sonra adım adım ilerleyerek gücünün yettiği kadarı ile din ve dünya hususunda ilim ve amel bakımından ulaşabildiği noktaya kadar ulaşmaya çalışmalıdır. Bu şekilde davranan bir kimse, kendisine ulaşmamış olan ve henüz emrolunmadığı bir işe soyunan kimseden farklıdır. Böyle bir kimse gayretini darmadağın etmiş olacağından, tembellikle de karşı karşıya kalıp gayretini yitireceğinden dolayı o maksadına ulaşması hemen hemen imkansızdır. Daha sonra Yüce Allah öğüt verilen şeyleri yapmanın ortaya çıkartacağı sonuçları söz konusu etmektedir ki bunlar şu dört husustur: Birincisi: Hayra kavuşmadır ki bu “elbette haklarında çok hayırlı” buyruğunda ifade edilmiştir. Yani o takdirde onlar emrolundukları hayır işlerini yerine getirmek vasfına sahip hayırlı kimselerden olurlardı. Böylelikle onlar kötü kimselerin niteliklerinden de uzaklaşmış olurlardı. Çünkü bir şeyin sabit olması, onun zıddının olmamasını gerektirir. İkincisi: Sebatın gerçekleşmesi ve artması. Zira Yüce Allah iman edenlere imanları sebebi ile sebat verir. Çünkü iman etmek onlara verilen öğüdün gereğini yerine getirmektir. O bakımdan Yüce Allah emir, yasak ve musibetler hususunda çeşitli fitnelerin/sınavların ortaya çıkması halinde onlara dünya hayatında sebat verir. Böylelikle emirleri yerine getirebilme ve nefsin işlenmesini istediği yasakları terk edebilme başarısını gösterebilirler. Hoşlanmadıkları musibetlerle karşı karşıya kaldıklarında da sabır, rıza veya şükre muvaffak kılınmak sureti ile sebat gösterme başarısını elde ederler. İşte böylelerine bunları gerçekleştirebilmek için Allah’tan yardım iner. Yine onlar ölüm sırasında da kabirde de din üzere sebat nimetine nail olurlar. Aynı şekilde emrolunduklarını yerine getiren bir kul şer’i emirleri düzenli olarak, aksatmadan yerine getiriyor demektir. Böylece sonunda o, bu emirlere alışır, onlara ve benzerlerine şevk duyar. Bu da itaatler üzere sebat göstermek konusunda önemli bir yardımcı olur.
67. Üçüncüsü:“O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik” buyruğunda dile getirilmektedir. Yani onlara kalbin, ruhun ve bedenin nail olacağı dünya ve âhiret mükâfatları ile âhirette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmeyen nimetlerden oluşacak büyük bir ecir vardır.
68. Dördüncüsü: Dosdoğru yola iletilmektir. Bu, hususi bir ifadeden sonra gelen umumi bir ifadedir. Çünkü dosdoğru yola iletilmek oldukça büyük bir şereftir. Zira dosdoğru yol aynı zamanda hakkı bilmeyi, onu sevmeyi, onu tercih etmeyi ve gereğince amel etmeyi ihtiva eder. Mutluluk ve kurtuluş da buna bağlıdır. Dosdoğru yola iletilen bir kimse, her türlü hayra muvaffak kılınmış ve ondan her türlü kötülük ve hoşa gitmeyen şey de uzak kılınmış demektir.

66- Şâyet onlara:“Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın” diye yazsaydık, içlerinden pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi, elbette haklarında çok hayırlı ve çok sebat verici olurdu. 67- O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik. 68- Ve onları elbette dosdoğru yola iletirdik.

66. Yüce Allah bize şunu bildirmektedir: Eğer O, kullarına kendilerini öldürmek ve yurtlarından çıkmak gibi ağır emirleri farz olarak yazmış olsaydı, onlardan az ve istisna denilecek kadar nadir kimseler dışında hiç kimse bu işleri yapmazdı. O halde Allah’ın kendilerine emretmiş olduğu emirleri kolaylaştırdığı için, bunlar herkese kolay geldiği ve gerçekleştirilmesi zor olmadığı için Rablerine hamd etsinler, şükretsinler. Bu buyrukta kulun içinde bulunduğu hoş olmayan hallerin zıddını da göz önünde bulundurması gerektiğine bir işaret vardır. Böylelikle ibâdetleri gerçekleştirmek ona kolay gelir ve Rabbine hamd ve şükrü artar. Daha sonra Yüce Allah şunu haber vermektedir:“Eğer onlar kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi” yani her zamanın şartlarına uygun olarak görevlerini yerine getirmiş, bu konuda gayretlerini ortaya koyarak bu görevleri ifa edip tamamlamak için kendilerini vermiş, gözlerini erişemeyecekleri şeylere dikmemiş ve kendilerini ilgilendirmeyen hususlara iltifat etmemiş olsalardı, hali hazırda ilgi alanlarına girmeyen şeylere de dönüp bakmasalardı işte, onların yapmaları gereken iş buydu. Kulun her zaman için yerine getirmesi gereken ne ise ona bakması ve onu tamamlaması gerekir. Sonra adım adım ilerleyerek gücünün yettiği kadarı ile din ve dünya hususunda ilim ve amel bakımından ulaşabildiği noktaya kadar ulaşmaya çalışmalıdır. Bu şekilde davranan bir kimse, kendisine ulaşmamış olan ve henüz emrolunmadığı bir işe soyunan kimseden farklıdır. Böyle bir kimse gayretini darmadağın etmiş olacağından, tembellikle de karşı karşıya kalıp gayretini yitireceğinden dolayı o maksadına ulaşması hemen hemen imkansızdır. Daha sonra Yüce Allah öğüt verilen şeyleri yapmanın ortaya çıkartacağı sonuçları söz konusu etmektedir ki bunlar şu dört husustur: Birincisi: Hayra kavuşmadır ki bu “elbette haklarında çok hayırlı” buyruğunda ifade edilmiştir. Yani o takdirde onlar emrolundukları hayır işlerini yerine getirmek vasfına sahip hayırlı kimselerden olurlardı. Böylelikle onlar kötü kimselerin niteliklerinden de uzaklaşmış olurlardı. Çünkü bir şeyin sabit olması, onun zıddının olmamasını gerektirir. İkincisi: Sebatın gerçekleşmesi ve artması. Zira Yüce Allah iman edenlere imanları sebebi ile sebat verir. Çünkü iman etmek onlara verilen öğüdün gereğini yerine getirmektir. O bakımdan Yüce Allah emir, yasak ve musibetler hususunda çeşitli fitnelerin/sınavların ortaya çıkması halinde onlara dünya hayatında sebat verir. Böylelikle emirleri yerine getirebilme ve nefsin işlenmesini istediği yasakları terk edebilme başarısını gösterebilirler. Hoşlanmadıkları musibetlerle karşı karşıya kaldıklarında da sabır, rıza veya şükre muvaffak kılınmak sureti ile sebat gösterme başarısını elde ederler. İşte böylelerine bunları gerçekleştirebilmek için Allah’tan yardım iner. Yine onlar ölüm sırasında da kabirde de din üzere sebat nimetine nail olurlar. Aynı şekilde emrolunduklarını yerine getiren bir kul şer’i emirleri düzenli olarak, aksatmadan yerine getiriyor demektir. Böylece sonunda o, bu emirlere alışır, onlara ve benzerlerine şevk duyar. Bu da itaatler üzere sebat göstermek konusunda önemli bir yardımcı olur.
67. Üçüncüsü:“O takdirde onlara katımızdan büyük bir mükâfat verirdik” buyruğunda dile getirilmektedir. Yani onlara kalbin, ruhun ve bedenin nail olacağı dünya ve âhiret mükâfatları ile âhirette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından dahi geçmeyen nimetlerden oluşacak büyük bir ecir vardır.
68. Dördüncüsü: Dosdoğru yola iletilmektir. Bu, hususi bir ifadeden sonra gelen umumi bir ifadedir. Çünkü dosdoğru yola iletilmek oldukça büyük bir şereftir. Zira dosdoğru yol aynı zamanda hakkı bilmeyi, onu sevmeyi, onu tercih etmeyi ve gereğince amel etmeyi ihtiva eder. Mutluluk ve kurtuluş da buna bağlıdır. Dosdoğru yola iletilen bir kimse, her türlü hayra muvaffak kılınmış ve ondan her türlü kötülük ve hoşa gitmeyen şey de uzak kılınmış demektir.

69- Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle birliktedirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar! 70- Bu lütuf, Allah’tandır. Her şeyi bilen olarak Allah yeter.

69. Yani erkek olsun, kadın olsun, küçük olsun, büyük olsun -kendi haline göre ve kendi yükümlülükleri oranında- Allah’a ve Rasûlüne itaat eden herkes “işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği” kemali, kurtuluşu ve mutluluğu gerektiren büyük nimeti ihsan ettiği “peygamberler”, ki Allah, vahyi ile kendilerine üstünlük vererek onları diğer insanlara elçi göndermiş, onları davet ile görevlendirmekle üstünlük ihsan etmiştir “sıddıklar”, bunlar peygamberlerin getirdiklerini tam anlamı ile tasdik eden, böylelikle hakkı bilen, onu yakin ile tasdik eden, gereğini söz, davranış ve halleri yerine getiren ve Yüce Allah’a da davet eden kimselerdir. “şehitler”, Allah’ın kelimesini yükseltmek için Allah yolunda çarpışarak öldürülenlerle, “salihlerle” zahirleri de batınları da ıslah olmuş, buna bağlı olarak amelleri de salih olan kimselerle “birliktedirler.” İşte Yüce Allah’a itaat eden herkes, bu kimselerle arkadaş olma nimetine kavuşacaktır. “Onlar ne iyi arkadaştırlar!” Nimetlerle dolu cennetlerde onlara yakın olacaklar, âlemlerin Rabbinin komşuluğunda onlarla ünsiyet ederek bir arada bulunacaklar.
70. Onların nail oldukları “bu lütuf Allah’tandır.” Buna onları muvaffak kılan ve onlara bu hususta yardımcı olan, kendilerine amelleri ile elde edemeyecekleri bu mükâfatları veren O’dur. “Her şeyi bilen olarak Allah yeter.” O kullarının hallerini, içlerinden kalp ve organlarının ittifakla yerine getirdiği salih ameller sebebi ile pek büyük mükâfatları kimin hak ettiğini çok iyi bilir.

69- Kim Allah’a ve Rasûle itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle birliktedirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar! 70- Bu lütuf, Allah’tandır. Her şeyi bilen olarak Allah yeter.

69. Yani erkek olsun, kadın olsun, küçük olsun, büyük olsun -kendi haline göre ve kendi yükümlülükleri oranında- Allah’a ve Rasûlüne itaat eden herkes “işte onlar Allah’ın kendilerine nimetler verdiği” kemali, kurtuluşu ve mutluluğu gerektiren büyük nimeti ihsan ettiği “peygamberler”, ki Allah, vahyi ile kendilerine üstünlük vererek onları diğer insanlara elçi göndermiş, onları davet ile görevlendirmekle üstünlük ihsan etmiştir “sıddıklar”, bunlar peygamberlerin getirdiklerini tam anlamı ile tasdik eden, böylelikle hakkı bilen, onu yakin ile tasdik eden, gereğini söz, davranış ve halleri yerine getiren ve Yüce Allah’a da davet eden kimselerdir. “şehitler”, Allah’ın kelimesini yükseltmek için Allah yolunda çarpışarak öldürülenlerle, “salihlerle” zahirleri de batınları da ıslah olmuş, buna bağlı olarak amelleri de salih olan kimselerle “birliktedirler.” İşte Yüce Allah’a itaat eden herkes, bu kimselerle arkadaş olma nimetine kavuşacaktır. “Onlar ne iyi arkadaştırlar!” Nimetlerle dolu cennetlerde onlara yakın olacaklar, âlemlerin Rabbinin komşuluğunda onlarla ünsiyet ederek bir arada bulunacaklar.
70. Onların nail oldukları “bu lütuf Allah’tandır.” Buna onları muvaffak kılan ve onlara bu hususta yardımcı olan, kendilerine amelleri ile elde edemeyecekleri bu mükâfatları veren O’dur. “Her şeyi bilen olarak Allah yeter.” O kullarının hallerini, içlerinden kalp ve organlarının ittifakla yerine getirdiği salih ameller sebebi ile pek büyük mükâfatları kimin hak ettiğini çok iyi bilir.

71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın ve küçük birlikler halinde savaşa çıkın yahut toptan seferber olun. 72- Şüphe yok ki içinizden pek ağır davranacak olanlar vardır. Böyleleri, size bir musibet gelip çatarsa:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu.” der. 73- Şâyet size Allah’tan bir lütuf erişirse sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der:“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” 74- Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.

71. Yüce Allah mü’min kullarına kâfir düşmanlarına karşı tedbirlerini almalarını emretmektedir. Bu emir düşmanlarla savaşmakta, onların hile ve tuzaklarını savmakta, güçlerini bertaraf etmekte katkısı bulunan kaleler yapmak, hendekler açmak, atış ve binicilik öğrenmek, bunları sağlayacak sanayiyi bilmek, kendisi vasıtası ile düşmanlarının girişlerinin, çıkışlarının ve planlarının öğrenilmesine yardımcı olan hususları öğrenmek ve Allah yolunda savaşa çıkmak gibi bütün yollara başvurmayı kapsamaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada “küçük birlikler halinde savaşa çıkın” yani seriyyeler halinde ayrı ayrı çıkın ya da bir ordu giderken diğerleri yerlerinde kalsın “yahut toptan seferber olun.” Bütün bunlar ise maslahata, düşmanlara zarar verme miktarına ve müslümanların dini gereklerini yerlerine getirmek bakımından rahata kavuşmalarına bağlı olan durumlardır. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın:“Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın”(el-Enfal, 8/60) buyruğuna benzemektedir. Daha sonra şanı Yüce Allah, cihad hususunda tembellik yapan imanı zayıf kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:
72. “Şüphe yok ki içinizden” ey mü’minler, Allah yolunda cihad hususunda zayıflık, gevşeklik ve korkaklık göstererek “pek ağır davranacak olanlar vardır.” Doğru açıklama şekli budur. Burada geçen “ağır davranacaklar” ile ilgili açıklamalardan birisi de şöyledir: Aralarından başkalarının ağır davranmasına sebep olacaklar vardır; yani başkalarının cihad arzusunu kıracak kimseler vardır ki bunlar da münafık kimselerdir. Ancak birinci görüş, iki sebep dolayısı ile daha uygundur: Birincisi “içinizden” buyruğudur ki burada hitap mü’minleredir. İkincisi ise diğer âyetteki: “Kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi” ifadesidir. Zira Allah, müşriklerden ve münafıklardan oluşan kâfirlerle mü’minler arasındaki sevgi ve dostluk bağını koparmıştır. Ayrıca vakıa da budur. Şöyle ki mü’minler iki kısımdır: Kimileri imanlarında gerçekten sadık ve samimidirler. Bu, onların kemal derecesinde tasdikte bulunmalarını ve cihada katılmalarını sağlar. Kimileri de iman bakımından zayıftırlar, İslâm’a girmiş olmakla birlikte kendilerini cihada sevkedecek kadar kuvvetli olmayan, aksine zayıf bir imana sahiptirler. Yüce Allah’ın:“Bedevi araplar: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam/teslim olduk, deyin...”(el-Hucurat, 49/14) buyruğunda ve devamında dile getirildiği gibi. Daha sonra Allah, ağır davranan bu kimselerin amaçlarını ve nihai maksatlarından söz etmiştir ki onların amaçlarının büyük bir kısmı, dünya ve dünyanın geçici menfaatlerine yöneliktir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şâyet size bir musibet gelip çatarsa” yenilgiye uğrarsanız, içinizden öldürülenler olursa ve bazı hallerde -Yüce Allah’ın hikmetleri dolayısı ile- düşmanlar size karşı galip olursa işte o geri kalan kimseler:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu, der.” Aklının kıtlığı ve imanının zayıflığı dolayısı ile söz konusu musibetin gerçekleştiği o cihada katılmamayı nimet kabul eder. Gerçek nimetin ise imanı pekiştiren ve böylelikle kulun ceza ve hüsrandan uzak kalmasını sağlayan, pek büyük ecir ve mükâfat kazanmasına, bağışı bol ve cömert yüce Rabbinin rızasını elde etmesine sebep teşkil eden bu büyük itaati yerine getirme muvaffakiyeti olduğunun idrakinde değildir. Cihaddan geri kalıp oturmak ise -az bir süre kişiyi dinlendirse bile- arkasından uzun bir yorgunluk ve büyük acılar gelir. Mücahidlerin elde ettiklerini de elde edemez. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
73. “Şâyet size Allah’tan bir lütuf” zafer ve ganimet erişirse “sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der: Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” Yani ganimet elde etmek için orada hazır bulunmayı temenni ederdi. Onun bundan başka bir maksat ve arzusu yoktur. Sanki o adeta -ey mü’minler- sizden birisi değilmiş, sizinle onun arasında imana dayalı bir sevgi ve muhabbet bağı yokmuş gibi böyle derdi. Halbuki bu bağın gereği şudur ki mü’minler menfaatlerini ilgilendiren bütün hususlarda ve zararlarını def etmekte ortaktırlar. Bunların gerçekleşmesi de onları sevindirir, isterse başka mü’min kardeşleri vasıtası ile gerçekleşmiş olsun. Bu maslahatları elde edemeyecek olurlarsa da acı çekerler ve hep birlikte din ve dünyalarını düzene sokacak bütün işleri yerine getirmeye çalışıp çabalarlar. Ancak yalnızca dünyalığı temenni eden sözü geçen kimseler ise böyle bir imani ruha sahip değildirler.
74. Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisi de rahmetini onlardan kesmemesi ve yüzlerine rahmetinin kapılarını kapatmamasıdır. Aksine uygun olmayan davranışlarda bulunan kimseleri O, bu kusurlarını telafi etmeye ve kendilerini kemale erdirmeye davet eder. İşte bu bakımdan Yüce Allah bu gibi kimselere ihlâslı olmayı ve Allah yolunda savaşa çıkmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar Allah yolunda savaşsınlar.” Bu görüş, bu âyet-i kerime ile ilgili görüşlerden birisidir ve en doğru olanı da budur. Bir diğer görüşe göre ise bu buyruğun anlamı şudur: Allah yolunda ancak imanı kamil ve bu imanlarında samimi olan mü’minler savaşsınlar. “âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar” yani âhireti arzulayarak ve dünyadan yüz çevirerek âhiret karşılığında dünyayı satarlar. İşte ayette hitabın kendilerine yöneltildiği kimseler bunlardır. Çünkü bunlar sahip oldukları kamil iman sayesinde düşmana karşı cihada kendilerini hazırlamış ve bu konuda nefislerini gereken şekilde disipline sokmuşlardır. Beraberlerindeki tam iman böyle bir cihadı gerektirmektedir. Ama az önce sözü geçen ağır davrananlara gelince onların cihada çıkmaları ya da oturmaları önemli değildir. Buna göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107); “Şimdi bunlar onları (âyetlerimizi) inkâr ederlerse biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu getiririz.”(el-En’am, 6/89). Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah yolunda savaşan ve cihad eden kimseler, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kâfirlerle savaşsınlar. Bu durumda âhirete karşılık dünyayı satın alan kâfirler, kendileri ile savaşılacak kimseler olarak nitelendirilmektedir. “Kim Allah yolunda savaşıp” Allah ve Rasûlünün emrettiği gibi, Allah’ın rızasını amaçlayarak ve ihlâsla savaşmak üzere cihada çıkar “da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.” İman ve dinini ziyadeleştirecek, ganimet ve güzel övgü nasip edeceğiz. Allah yolunda cihad eden mücahidlerin mükâfatını Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına getirmemiş olduğu cennette hazırlamıştır.

71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın ve küçük birlikler halinde savaşa çıkın yahut toptan seferber olun. 72- Şüphe yok ki içinizden pek ağır davranacak olanlar vardır. Böyleleri, size bir musibet gelip çatarsa:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu.” der. 73- Şâyet size Allah’tan bir lütuf erişirse sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der:“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” 74- Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.

71. Yüce Allah mü’min kullarına kâfir düşmanlarına karşı tedbirlerini almalarını emretmektedir. Bu emir düşmanlarla savaşmakta, onların hile ve tuzaklarını savmakta, güçlerini bertaraf etmekte katkısı bulunan kaleler yapmak, hendekler açmak, atış ve binicilik öğrenmek, bunları sağlayacak sanayiyi bilmek, kendisi vasıtası ile düşmanlarının girişlerinin, çıkışlarının ve planlarının öğrenilmesine yardımcı olan hususları öğrenmek ve Allah yolunda savaşa çıkmak gibi bütün yollara başvurmayı kapsamaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada “küçük birlikler halinde savaşa çıkın” yani seriyyeler halinde ayrı ayrı çıkın ya da bir ordu giderken diğerleri yerlerinde kalsın “yahut toptan seferber olun.” Bütün bunlar ise maslahata, düşmanlara zarar verme miktarına ve müslümanların dini gereklerini yerlerine getirmek bakımından rahata kavuşmalarına bağlı olan durumlardır. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın:“Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın”(el-Enfal, 8/60) buyruğuna benzemektedir. Daha sonra şanı Yüce Allah, cihad hususunda tembellik yapan imanı zayıf kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:
72. “Şüphe yok ki içinizden” ey mü’minler, Allah yolunda cihad hususunda zayıflık, gevşeklik ve korkaklık göstererek “pek ağır davranacak olanlar vardır.” Doğru açıklama şekli budur. Burada geçen “ağır davranacaklar” ile ilgili açıklamalardan birisi de şöyledir: Aralarından başkalarının ağır davranmasına sebep olacaklar vardır; yani başkalarının cihad arzusunu kıracak kimseler vardır ki bunlar da münafık kimselerdir. Ancak birinci görüş, iki sebep dolayısı ile daha uygundur: Birincisi “içinizden” buyruğudur ki burada hitap mü’minleredir. İkincisi ise diğer âyetteki: “Kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi” ifadesidir. Zira Allah, müşriklerden ve münafıklardan oluşan kâfirlerle mü’minler arasındaki sevgi ve dostluk bağını koparmıştır. Ayrıca vakıa da budur. Şöyle ki mü’minler iki kısımdır: Kimileri imanlarında gerçekten sadık ve samimidirler. Bu, onların kemal derecesinde tasdikte bulunmalarını ve cihada katılmalarını sağlar. Kimileri de iman bakımından zayıftırlar, İslâm’a girmiş olmakla birlikte kendilerini cihada sevkedecek kadar kuvvetli olmayan, aksine zayıf bir imana sahiptirler. Yüce Allah’ın:“Bedevi araplar: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam/teslim olduk, deyin...”(el-Hucurat, 49/14) buyruğunda ve devamında dile getirildiği gibi. Daha sonra Allah, ağır davranan bu kimselerin amaçlarını ve nihai maksatlarından söz etmiştir ki onların amaçlarının büyük bir kısmı, dünya ve dünyanın geçici menfaatlerine yöneliktir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şâyet size bir musibet gelip çatarsa” yenilgiye uğrarsanız, içinizden öldürülenler olursa ve bazı hallerde -Yüce Allah’ın hikmetleri dolayısı ile- düşmanlar size karşı galip olursa işte o geri kalan kimseler:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu, der.” Aklının kıtlığı ve imanının zayıflığı dolayısı ile söz konusu musibetin gerçekleştiği o cihada katılmamayı nimet kabul eder. Gerçek nimetin ise imanı pekiştiren ve böylelikle kulun ceza ve hüsrandan uzak kalmasını sağlayan, pek büyük ecir ve mükâfat kazanmasına, bağışı bol ve cömert yüce Rabbinin rızasını elde etmesine sebep teşkil eden bu büyük itaati yerine getirme muvaffakiyeti olduğunun idrakinde değildir. Cihaddan geri kalıp oturmak ise -az bir süre kişiyi dinlendirse bile- arkasından uzun bir yorgunluk ve büyük acılar gelir. Mücahidlerin elde ettiklerini de elde edemez. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
73. “Şâyet size Allah’tan bir lütuf” zafer ve ganimet erişirse “sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der: Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” Yani ganimet elde etmek için orada hazır bulunmayı temenni ederdi. Onun bundan başka bir maksat ve arzusu yoktur. Sanki o adeta -ey mü’minler- sizden birisi değilmiş, sizinle onun arasında imana dayalı bir sevgi ve muhabbet bağı yokmuş gibi böyle derdi. Halbuki bu bağın gereği şudur ki mü’minler menfaatlerini ilgilendiren bütün hususlarda ve zararlarını def etmekte ortaktırlar. Bunların gerçekleşmesi de onları sevindirir, isterse başka mü’min kardeşleri vasıtası ile gerçekleşmiş olsun. Bu maslahatları elde edemeyecek olurlarsa da acı çekerler ve hep birlikte din ve dünyalarını düzene sokacak bütün işleri yerine getirmeye çalışıp çabalarlar. Ancak yalnızca dünyalığı temenni eden sözü geçen kimseler ise böyle bir imani ruha sahip değildirler.
74. Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisi de rahmetini onlardan kesmemesi ve yüzlerine rahmetinin kapılarını kapatmamasıdır. Aksine uygun olmayan davranışlarda bulunan kimseleri O, bu kusurlarını telafi etmeye ve kendilerini kemale erdirmeye davet eder. İşte bu bakımdan Yüce Allah bu gibi kimselere ihlâslı olmayı ve Allah yolunda savaşa çıkmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar Allah yolunda savaşsınlar.” Bu görüş, bu âyet-i kerime ile ilgili görüşlerden birisidir ve en doğru olanı da budur. Bir diğer görüşe göre ise bu buyruğun anlamı şudur: Allah yolunda ancak imanı kamil ve bu imanlarında samimi olan mü’minler savaşsınlar. “âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar” yani âhireti arzulayarak ve dünyadan yüz çevirerek âhiret karşılığında dünyayı satarlar. İşte ayette hitabın kendilerine yöneltildiği kimseler bunlardır. Çünkü bunlar sahip oldukları kamil iman sayesinde düşmana karşı cihada kendilerini hazırlamış ve bu konuda nefislerini gereken şekilde disipline sokmuşlardır. Beraberlerindeki tam iman böyle bir cihadı gerektirmektedir. Ama az önce sözü geçen ağır davrananlara gelince onların cihada çıkmaları ya da oturmaları önemli değildir. Buna göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107); “Şimdi bunlar onları (âyetlerimizi) inkâr ederlerse biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu getiririz.”(el-En’am, 6/89). Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah yolunda savaşan ve cihad eden kimseler, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kâfirlerle savaşsınlar. Bu durumda âhirete karşılık dünyayı satın alan kâfirler, kendileri ile savaşılacak kimseler olarak nitelendirilmektedir. “Kim Allah yolunda savaşıp” Allah ve Rasûlünün emrettiği gibi, Allah’ın rızasını amaçlayarak ve ihlâsla savaşmak üzere cihada çıkar “da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.” İman ve dinini ziyadeleştirecek, ganimet ve güzel övgü nasip edeceğiz. Allah yolunda cihad eden mücahidlerin mükâfatını Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına getirmemiş olduğu cennette hazırlamıştır.

71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın ve küçük birlikler halinde savaşa çıkın yahut toptan seferber olun. 72- Şüphe yok ki içinizden pek ağır davranacak olanlar vardır. Böyleleri, size bir musibet gelip çatarsa:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu.” der. 73- Şâyet size Allah’tan bir lütuf erişirse sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der:“Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” 74- Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.

71. Yüce Allah mü’min kullarına kâfir düşmanlarına karşı tedbirlerini almalarını emretmektedir. Bu emir düşmanlarla savaşmakta, onların hile ve tuzaklarını savmakta, güçlerini bertaraf etmekte katkısı bulunan kaleler yapmak, hendekler açmak, atış ve binicilik öğrenmek, bunları sağlayacak sanayiyi bilmek, kendisi vasıtası ile düşmanlarının girişlerinin, çıkışlarının ve planlarının öğrenilmesine yardımcı olan hususları öğrenmek ve Allah yolunda savaşa çıkmak gibi bütün yollara başvurmayı kapsamaktadır. İşte bundan dolayı Yüce Allah burada “küçük birlikler halinde savaşa çıkın” yani seriyyeler halinde ayrı ayrı çıkın ya da bir ordu giderken diğerleri yerlerinde kalsın “yahut toptan seferber olun.” Bütün bunlar ise maslahata, düşmanlara zarar verme miktarına ve müslümanların dini gereklerini yerlerine getirmek bakımından rahata kavuşmalarına bağlı olan durumlardır. Bu âyet-i kerime Yüce Allah’ın:“Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın”(el-Enfal, 8/60) buyruğuna benzemektedir. Daha sonra şanı Yüce Allah, cihad hususunda tembellik yapan imanı zayıf kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:
72. “Şüphe yok ki içinizden” ey mü’minler, Allah yolunda cihad hususunda zayıflık, gevşeklik ve korkaklık göstererek “pek ağır davranacak olanlar vardır.” Doğru açıklama şekli budur. Burada geçen “ağır davranacaklar” ile ilgili açıklamalardan birisi de şöyledir: Aralarından başkalarının ağır davranmasına sebep olacaklar vardır; yani başkalarının cihad arzusunu kıracak kimseler vardır ki bunlar da münafık kimselerdir. Ancak birinci görüş, iki sebep dolayısı ile daha uygundur: Birincisi “içinizden” buyruğudur ki burada hitap mü’minleredir. İkincisi ise diğer âyetteki: “Kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi” ifadesidir. Zira Allah, müşriklerden ve münafıklardan oluşan kâfirlerle mü’minler arasındaki sevgi ve dostluk bağını koparmıştır. Ayrıca vakıa da budur. Şöyle ki mü’minler iki kısımdır: Kimileri imanlarında gerçekten sadık ve samimidirler. Bu, onların kemal derecesinde tasdikte bulunmalarını ve cihada katılmalarını sağlar. Kimileri de iman bakımından zayıftırlar, İslâm’a girmiş olmakla birlikte kendilerini cihada sevkedecek kadar kuvvetli olmayan, aksine zayıf bir imana sahiptirler. Yüce Allah’ın:“Bedevi araplar: İman ettik, dediler. De ki: Siz iman etmediniz, fakat İslam/teslim olduk, deyin...”(el-Hucurat, 49/14) buyruğunda ve devamında dile getirildiği gibi. Daha sonra Allah, ağır davranan bu kimselerin amaçlarını ve nihai maksatlarından söz etmiştir ki onların amaçlarının büyük bir kısmı, dünya ve dünyanın geçici menfaatlerine yöneliktir. O bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şâyet size bir musibet gelip çatarsa” yenilgiye uğrarsanız, içinizden öldürülenler olursa ve bazı hallerde -Yüce Allah’ın hikmetleri dolayısı ile- düşmanlar size karşı galip olursa işte o geri kalan kimseler:“Onlarla beraber olmadığım için Allah bana lütufta bulundu, der.” Aklının kıtlığı ve imanının zayıflığı dolayısı ile söz konusu musibetin gerçekleştiği o cihada katılmamayı nimet kabul eder. Gerçek nimetin ise imanı pekiştiren ve böylelikle kulun ceza ve hüsrandan uzak kalmasını sağlayan, pek büyük ecir ve mükâfat kazanmasına, bağışı bol ve cömert yüce Rabbinin rızasını elde etmesine sebep teşkil eden bu büyük itaati yerine getirme muvaffakiyeti olduğunun idrakinde değildir. Cihaddan geri kalıp oturmak ise -az bir süre kişiyi dinlendirse bile- arkasından uzun bir yorgunluk ve büyük acılar gelir. Mücahidlerin elde ettiklerini de elde edemez. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
73. “Şâyet size Allah’tan bir lütuf” zafer ve ganimet erişirse “sanki kendisi ile aranızda hiçbir dostluk yokmuş gibi şöyle der: Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir mükâfata kavuşsaydım.” Yani ganimet elde etmek için orada hazır bulunmayı temenni ederdi. Onun bundan başka bir maksat ve arzusu yoktur. Sanki o adeta -ey mü’minler- sizden birisi değilmiş, sizinle onun arasında imana dayalı bir sevgi ve muhabbet bağı yokmuş gibi böyle derdi. Halbuki bu bağın gereği şudur ki mü’minler menfaatlerini ilgilendiren bütün hususlarda ve zararlarını def etmekte ortaktırlar. Bunların gerçekleşmesi de onları sevindirir, isterse başka mü’min kardeşleri vasıtası ile gerçekleşmiş olsun. Bu maslahatları elde edemeyecek olurlarsa da acı çekerler ve hep birlikte din ve dünyalarını düzene sokacak bütün işleri yerine getirmeye çalışıp çabalarlar. Ancak yalnızca dünyalığı temenni eden sözü geçen kimseler ise böyle bir imani ruha sahip değildirler.
74. Yüce Allah’ın kullarına lütfunun bir tecellisi de rahmetini onlardan kesmemesi ve yüzlerine rahmetinin kapılarını kapatmamasıdır. Aksine uygun olmayan davranışlarda bulunan kimseleri O, bu kusurlarını telafi etmeye ve kendilerini kemale erdirmeye davet eder. İşte bu bakımdan Yüce Allah bu gibi kimselere ihlâslı olmayı ve Allah yolunda savaşa çıkmayı emrederek şöyle buyurmaktadır:“Artık âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar Allah yolunda savaşsınlar.” Bu görüş, bu âyet-i kerime ile ilgili görüşlerden birisidir ve en doğru olanı da budur. Bir diğer görüşe göre ise bu buyruğun anlamı şudur: Allah yolunda ancak imanı kamil ve bu imanlarında samimi olan mü’minler savaşsınlar. “âhiret karşılığında dünya hayatını satanlar” yani âhireti arzulayarak ve dünyadan yüz çevirerek âhiret karşılığında dünyayı satarlar. İşte ayette hitabın kendilerine yöneltildiği kimseler bunlardır. Çünkü bunlar sahip oldukları kamil iman sayesinde düşmana karşı cihada kendilerini hazırlamış ve bu konuda nefislerini gereken şekilde disipline sokmuşlardır. Beraberlerindeki tam iman böyle bir cihadı gerektirmektedir. Ama az önce sözü geçen ağır davrananlara gelince onların cihada çıkmaları ya da oturmaları önemli değildir. Buna göre bu ayet, Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir:“De ki: Ona ister iman edin ister iman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara (ayetlerimiz) okununca çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar...”(el-İsra, 17/107); “Şimdi bunlar onları (âyetlerimizi) inkâr ederlerse biz de yerlerine onları inkâr etmeyen bir topluluğu getiririz.”(el-En’am, 6/89). Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Allah yolunda savaşan ve cihad eden kimseler, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kâfirlerle savaşsınlar. Bu durumda âhirete karşılık dünyayı satın alan kâfirler, kendileri ile savaşılacak kimseler olarak nitelendirilmektedir. “Kim Allah yolunda savaşıp” Allah ve Rasûlünün emrettiği gibi, Allah’ın rızasını amaçlayarak ve ihlâsla savaşmak üzere cihada çıkar “da öldürülür yahut galip gelirse ona pek büyük bir mükâfat vereceğiz.” İman ve dinini ziyadeleştirecek, ganimet ve güzel övgü nasip edeceğiz. Allah yolunda cihad eden mücahidlerin mükâfatını Allah hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına getirmemiş olduğu cennette hazırlamıştır.