Vegere Sûreya Maîde

Maîdeالمائدة

105. Ayet

105Sûreya Maîde
Di Mushefê de Veke

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Gelî ew ên îmân anîne! Hûn ji nefsa xwe mesûl in. Heta hûn li ser rêya rast bin, ew ên rêşaş/ên xerifî zerarê nadin we. Vegera we bi tevahî bi bal Allah ve ye. Ew, dê we ji kar û kirinên we agahdar bike.

Jêrenot
(Ev ayet ji dewra pêşî ve bi xeletî fêm bûye û bûye sedema ramîneke wisan şaş; wekî ku emrê qencîyê betal kiriye. Lê belê hevoka “Hûn ji nefsa xwe mesûl in” tê ser vê maneyê “Ji pêkanîna wan tiştên ku Allah li ser we ferz kiriye hûn mesûl in.” Çawa ku nimêj û hecc û rojîya meha Remezanê li ser ûmmeta îslâmê hatîye ferzkirin, weke van ev jî hatîye ferzkirin ku li ser rûyê erdê bibin şahîdê Allah û ji bo Allah edaletê qayîm bikin û emrê qencîyê bikin û ji xerabîyan/ji munkeratan jî nehiy bikin. Ayet, di maneyeke berfireh de delaletê emrê merûfê/emrê qencîyê dike. Ebû Bekir (ra) rojekî ji însanan re wiha got: “Gelî însanan! Ayetek heye ku hûn wê bi şaşîtî şîrove dikin” û dawî de vê ayetê xwend û paşê wiha got: “Min ji Rasûlullah (ass) wiha bihîst: “Dema ku însan mûnkerata bi eşkerehî bibînin û ji bo guherandina wê tiştekî nekin, (bila bizanibin) cezayeke gelemperî/cezayeke umûmî ku ji hêla/alîyê Allah ve bigihîje wan nêzîk e.” (Ebû Dawûd, 4338; Tirmizî, 3057; Ibnî Mace, 4005))

Tefsîr

Besâirü'l-Kur'ân

105. “Ey İnananlar! Siz kendinize bakın; doğru yolda ise­niz sapıtan kimse size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Al­lah'adır. İşlemekte olduklarınızı size haber verecektir.” Ey îman edenler siz kendinize bakın. Siz kendinizden sorum-lusunuz. sahâbe-i kiram efendilerimiz diyor ki eğer Kur’an’da bu âyetin dışında başka hiçbir âyet inmemiş olsaydı bu âyet bize yeterdi. Siz kendinize bakın. Kıyamete kadar tüm zaman birimlerinde yaşayacak mü’min kullarına sesleniyor Rabbimiz. Siz kendinize bakın. Ne fidye, ne torpil, ne şefaat, ne iltimas olmadığı bir günde siz kendinizi kendi­niz kurtaracaksınız. O gün insanlar kendilerini Allah’ın cehennemin­den kurtarabilmek için dünyalar dolusu fidyeler vermek isteyecekler ama bu onlardan kabul edilmeyecek. Kimin malını kime veriyorlar da? Öyleyse sizler kendinizi Allah’ı razı edecek Müslümanca bir hayatla kurtarmaya bakın, o gün kimsenin kimseye bir faydası olma­yacaktır. Herkes, hepiniz o gün sadece yaptıklarıyla karşı karşıya ge­leceksiniz. Gerçi Rasulullah Efendimiz kişinin öldükten sonra da kârda olacağını, geriye bıraktıklarından, salih evlât, sadaka-i câriye, istifade edilen hayırlı bir ilim, hayırlı bir çığır gibi unsurlardan da faydalanaca­ğını anlatır. Ama tabii bu birinin yaptıklarından bir başkasının fayda­lanması anlamına değil, kendisinin bizzat iyi bir iş yapmasındandır. Çünkü Allah’ın istediği gibi inanıp, O’nun istediği gibi bir hayat yaşama­yanlar geriye bıraktıklarından istifade edemeyeceklerdir. Madem ki ben beni kurtaracakmışım, ben benden sorumluy-mu­şum öyleyse ben hemen dağa çıkmalıyım. İnsanlardan uzaklaş­malıyım. Çoluk çocuğumu terk edip insanlarla ilgilenmemeliyim. Hayır, yanlış. Çünkü ben beni kurtarırken insanlara, çevreme tavrım, tebli­ğim, ilişkim, hayatımın her bir bölümü aynen kulluk örneğim gibi olma­lıdır. O nasıl bir hayat yaşamışsa ben de öylece yaşayarak ancak kendimi kurtarabilirim. Çünkü insanlardan uzaklaşıp münzevi bir ha­yata çekildiğim zaman benim kendi kendime yapabileceğim çok az İslâmi görev vardır. Zikir, tefekkür gibi. Öyle değil mi? İslâm tek ba­şına yaşanacak bir din değil ki. İslâm’ın diğer hükümleri cemaatle ya­şana-bilecek hükümlerdir. Namaz kılacağız cemaatle, zekât vereceğiz kendi kendimize değil birilerine, yalan söylemeyeceğiz birilerine gibi. Öyleyse biz kendimizi kurtarırken elbette birlilerinin kurtuluşu-na da sebep olacağız. Ama kimi peygamberler gibi hanımlarımızı bile kurtaramamışsak o zaman da biz bize düşeni yaptıktan sonra hiç üzülmeyeceğiz. Biz hidâyette olduğumuz sürece onların bize hiçbir zararları olmayacak. Unutmayacağız ki kar ya da zarar, galibiyet ya da mağlubiyet sadece dünya şartlarına göre hesap edilmez. Öyle ol­muş olsaydı 950 yıl çırpındığı halde 30,40 kişiyi Müslüman yapabilmiş olan Nuh (a.s) kaybetmiş olacaktı. Veya testere ile kesilip şehid edilen Yahya (a.s) zarar etmiş olacaktı. Ey mü’minler, siz kendinize bakın. Eğer sizler hidâyette iseniz, doğru yolda iseniz sapanların, sapıtanların size hiçbir zararı dokun-maz. Siz Allah’ın istediği bir hayatın sahibi olduğunuz sürece sapan­lar, sapıtanlar evinizin içinde bile olsa, babalarınız, analarınız, ha­nım-larınız, çocuklarınız bile olsa size bir zararları dokunmayacaktır. Sakın ha sapıklığınıza, İslâm dışı bir hayatın adamı oluşunuza etrafı­nızı mâzeret göstermeyin. Ne yapayım, iyi bir Müslüman olacağım, ama işte toplum şöyle, ailem böyle, müdürüm böyle diyerek kendi yamukluğu-nuzu örtmeye çalışmayın. Fâtır sûresinde de Rabbimiz peygamberini aynı konuda uyarıyordu. Bulabilirsem âyeti bulayım in­şallah: “Ey peygamberim Artık onlara üzülerek kendini harap etme; Al­lah onların yaptıklarını şüphesiz bilir.” (Fâtır 8) Allah böyle sapmak isteyenleri, iradelerini sapmadan yana kulla­nanları saptırır, hidâyet bulmak isteyenleri de hidâyetine erdirir. Öy-leyse ey peygamberim, sen böyleleri hakkında asla bir üzüntüye kapılma. Böyleleri için sakın kendini yıpratma. Onların yola gelmeyiş­leri karşısında, kötülükte direnmeleri karşısında üzülme, yoluna de­vam et. Unutma ki Allah onların yaptıklarından haberdardır ve yaptık­larını onların yanına bırakmayacaktır. Sen hiç üzülme. Şüphesiz Rabbin iyiyi kötü, kötüyü de iyi görecek değildir. Onlar hiçbir zaman ne bu dünyada, ne de âhirette îman edip salih ameller işleyen mü’minlerin ulaştıkları mükafatlara ulaşamayacaklardır. Bir gün gelip Allah belâlarını verecektir onların. Çünkü hepinizin dönüşü O’nadır. Hepiniz tek tek O’-nun huzuruna varacak ve yaptıklarınızın hesabını O’na ödeyeceksiniz. Orada hiçbir mâzeretiniz geçerli olmayacak. Akıllarınızı kullanmayarak atalar dinine, atalar yoluna tabi olmanız da sizi kurtaramayacaktır.