39. “Öncekiler sonrakilere, "Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktu, kazandığınıza karşılık azabı tadın" derler.” Evet onlar böyle deyince öncekiler, öndekiler, tâbi olunanlar veya müstekbirler, idareciler de ne diyorlar bakın: Ey zâlimler! Ey adam olmadıklar! Ey sürüler! Ey iradesizler! Ey beyinsizler! Ey akılları bizim cebimizde olanlar! Boşuna bağırıp durmayın! Boşuna lânetler yağdırıp durmayın! Zira sizin bizden bir farkınız yoktur. Yâni şimdi size hidâyet geldi de, sizler hidâyet üzere yaşamak istediniz de sizi hidâyetten biz mi kopardık? Siz Rabbinizin istediği bir hayatı yaşamak istediniz de sizi bundan biz mi engelledik? Hayır hayır! Bilâkis siz kendiniz sapıklardınız! Siz kendiniz mücrimlerdiniz! Siz dünyada sizi teşvik ettiğimiz şeylere karşı ihtirasınızdan, hırsınızdan dolayı hemen kolayca bizim peşimize takıldınız. Kolayca bizim ağımıza tutuldunuz. Biz sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde sizler buna dünden razıydınız. Bizim karşımızda en küçük bir tepkide bulunmadınız. Sizi Rabbinizin hayat tarzından koparıp demokrasiye, laikliğe, milliyetçiliğe, ırkçılığa, dünyaya, dünyalıklara çağırdığımız zaman mal bulmuş mağribî gibi hemen bizim dâvetimize uyuverdiniz. Karşımızda en küçük bir mücâdele bile vermediniz. Çünkü sizler Zaten Allah’a kulluktan bıkmış usanmıştınız. Hayatınızın her bir sahasında sadece Allah’ı dinlemekten, Allah’ın dediklerini yapmaktan usanmıştınız da hayatınızın bazı bölümlerini başka Rablere başka İlahlara bırakarak biraz rahat nefes almayı ümit ederek bizlere tapınmaya yönelmiş kimselerdiniz. Hayatınızın her bir bölümünde Allah’ı atlatamayacağınızı, Allah’ı yönlendiremeyeceğinizi bildiğiniz için biraz da bizim gibi atlatılabilecek, yönlendirilebilecek tanrılarımız olsun istemiştiniz. Hayatınızın bazı bölümlerine bizlerin karışmamızı siz kendiniz istemiştiniz. Allah’tan bıkıp usanan sizler kendinize öyle tanrılar istiyordunuz ki sizden hiç bir ahlâkî sorumluluk istemesinler. Sizden namaz, oruç, hac, tesettür, zekât, istemesinler. Bıkıp usandığınız Allah’ın size haram kıldığı içkiyi, kumarı, fâizi, tesettürü helâl kılıverecek, yasallaştırıverecek tanrılar istediniz kendinize. Sizi rahatlatacak size rahat bir nefes alma imkânı verecek tanrılar istediniz. Üstelik bu tanrıların ipleri de sizin kendi ellerinizde olduğu için, yâni onları kendiniz seçtiğiniz için siz ne isterseniz o konuda kanun yapacak, sizin arzularınıza tâbi olup yönlendirebileceğiniz tanrılar is-tediniz kendinize. Siz istediniz, siz seçtiniz biz de size hükmettik. Siz sattınız vicdanlarınızı biz de satın aldık. Alan memnun satan memnun. Siz istediniz, biz bulduk. Eğer sizler vicdanlarınızı satmak istemeseydiniz biz onu zorla sizden alamazdık. Öyleyse bizi niye kını-yorsunuz da? Üstelik belki de bizi saptıran sizlersiniz. Çünkü sizler gönül rızasıyla bize itaat ettiğiniz için, bizi büyük kabul edip bizim karşımızda boyun büktüğünüz için, biz de kendimizi bir nane zannettik. aslında bizi şımartanlar da sizlersiniz. Eğer sizler bize itaat edip adam yerine koymasaydınız belki bizler de zulmedemeyecek, şımarmayacaktık. Boşuna bağırıp çağırıp da kendinizi yormayın ey sürüler! Bağırsanız da çağırsanız da çare yok; siz de biz de bu ateşin içindeyiz! Çare yok siz de biz de bu ateşe razı olmak zorundayız. Şüphesiz ki Allah kulları hakkında hükmünü vermiştir. Yâni her birimizin müstahak olduğu kadar azabı aramızda paylaştırmıştır. Allah azabı paylaştırmıştır ve iş bitmiştir bu konuda. Eğer Rabbimizin takdir buyurduğu bu azabı sizden giderecek bir gücümüz olsaydı sizden önce kendimizinkini kaldırırdık, kendi azabımızı giderirdik. Şimdi siz de biz de isyanlarımızın kazandıklarımızın karşılığı olarak azabı tadalım diyecekler. Evet Kur’an’ın pek çok yerinde işte bu konu uzun,uzun anlatılır. Önderleri yüzünden tâbi oldukları yüzünden cehennemi boylayan insanların pişman oldukları, keşke onlara tâbi olmasaydık, keşke onları dinlemeseydik de Allah ve Resûlünü dinleseydik, keşke onları büyük bilmeseydik, keşke onları efendi bilip onlara itaat etmeseydik de Rabbimizin istediği biçimde yaşasaydık diye hasret ve pişmanlıkla yanıp yakıldıkları anlatılır. Özellikle “Küberaena” ve “Sadetena” ifadeleri geçtiği için böyle dedim. Bunlardan “sadetena” siyasal büyükler, siyasî sahada büyük kabul edilenler, meselâ hukuk konusunda büyük kabul edilenler, ekonomi konusunda uzman kabul edilenler ve kendilerinin yasalarına tâbi olunanlar kastedilirken “Kübe-raena” diye anlatılanlar da din büyükleridir. Yâni insanlara yanlış din tanıtanlar, Allah dinini eğip bükenler ve insanlara din diye kendi anlayışlarını takdim edenler veya Allah dinini, Allah yasalarını kaldırıp din budur diye, hayat tarzı budur diye kendi anlayışlarını, kendi hayat tarzlarını insanlara kabul ettirmeye çalışanlar kastedilmektedir. Evet ister siyasal önderler olsun isterse dini önderler olsunlar eğer insanlar araştırmadan, tahkik etmeden bunlara tâbi olurlar ve efendim ne yapalım işte büyüklerimiz hayat diye, din diye bunları sundular biz de kabul ettik. Bu konuda bizim her hangi bir suçumuz yoktur. Eğer bir suç varsa bir suçlu varsa gerçek suçlu onlardır de-meye kimsenin hakkı yoktur. Din, böyle basite indirgenemez ki. Başka şeye benzemez bu dindir, hayattır. Efendim filan hoca dedi ben de yaptım. Falan zat öyle buyurdu ben de uyguladım demek yarın bizi kurtarmayacaktır. Dinimizi kendimiz öğrenmek zorundayız. Allah bize de akıl vermiştir. Allah’ın bize verdiği bu akıllarımızı birilerinin cebine sokmaya ve körü körüne onların peşine takılmaya hakkımız yoktur. Her birerimiz kendi dinimizi öğrenmeye çalışırken eğer bir kısım yerleri anlayamamışsak o zaman elbette bizden bir adım ileride o konuda bilgi sahibi insanların bilgilerine müracaat edebiliriz. Ama körü körüne birilerine bağlanıyor, ya da din bilmeyenlere din soruyorsa kişi o da yanlış bir din tarif ediyorsa bu hiç bir zaman tâbi olanlar için mâzeret sebebi olmayacaktır.
40.“Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız.” Evet az evvelki âyette Rabbimizin anlattığı müstekbirlerin iki tavrı anlatılıyor burada. Birincisi Allah’ın âyetlerini yalanlamak, ikincisi de âyetlere karşı kibirlenmek, âyetlere karşı müstekbir davranmak, ihtiyaçsız davranmak, kendilerini Allah’ın âyetlerinden müstağnî görmek. Bu müstekbirler Allah’ın âyetlerini yalan sayıyorlar, Allah’ın âyetlerini yok farz ediyorlar, Allah’ın âyetlerine karşı aldırış etmiyor-lar, Allah’ın âyetlerini uygulamaya yanaşmıyorlar da başkalarının âyetlerini uygulamaya çalışıyorlar. Hayatı düzenlemek üzere Allah’ın gönderdiği âyetlerini görmezden geliyorlar da hayatlarını başka şeylerle düzenlemeye çalışıyorlar. İşte Allah’ın âyetlerini yalanlamanın mânâsı budur. Yâni bir insanın Allah’ın âyetlerine rağmen kendisine düzen kurmaya çalışması, Allah’ın âyetlerinin varlığına rağmen farklı bir hayat yaşamaya çalışması Allah’ın âyetlerini yalanlaması anlamına gelmektedir. Veya Allah’ın âyetlerini bildiği halde, onları okuduğu halde, onlara inandığını iddia ettiği halde eğer bir adam inandığı bu âyetleri hayatında uygulamıyor ve hayatını başka âyetlerle, başkalarının yasalarıyla, başkalarının ilkeleri ve kanunlarıyla düzenlemeye çalışıyorsa bu adam Allah’ın âyetlerini yalan sayıyor, Allah’ın âyetlerini yalan-lıyor demektir. Sanki Allah’ın âyetleri hayatı düzenlemeye yetmiyor-muş gibi Allah’ın âyetlerine karşı kibirlenenler, âyetlerle ilgilenmeyerek kendi hevâ ve heveslerine göre hayat sürenler için bakın Rab-bimiz buyurur ki: Böyleleri için Rahmet kapıları açılmayacak. Rahmânın kullarıyla irtibat kapıları açılmayacaktır. Ve bu adamlar deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar, yahut da halat iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. Hani Türkçe’de balık kavağa çıkıncaya kadar bu iş olmayacak diye bir söz vardır. İşte balık kavağa çı-kamayacağına göre, deve iğne deliğinden geçemeyeceğine göre bu adamlar da asla cennete giremeyecekler, cennetin kokusunu bile alamayacaklar demektir. Evet bu adamlar için semanın kapıları açılmayacak. Ya melekler bu adamların ruhlarını semaya doğru götürürlerken semanın kapıları açılıp bunlara hüsnü kabul gösterilmeyecektir. Mü’minlerin ruhları için açılan semanın kapıları bunlar için kapalı kalacak ve melekler bunları geri döndüreceklerdir. Ya da bu adamlara Rabbimizin rahmet kapıları açılmayacaktır. Neden? Çünkü bunlar dünyada iken kendilerine açılan rahmet kapılarıyla ilgilenmemişlerdi. Kitap imamdır. Kitap rehberdir. Kitap kendisine uyanları, kendisini takip edenleri hedefe götürecek bir imam ve rehberdir. Kitap en büyük rahmettir. Allah kullarına gönderdiği kitapları vasıtasıyla onlara yeryüzünde en büyük rahmet kapılarını açmıştır. Kitapları sayesinde hem dünyada hem de âhirette kullarına en büyük rahmet kapılarını açmıştır. Dün Allah’ın kullarına gönderdiği bir kitap ve o kitap sayesinde açtığı bir rahmet kapısı ile çölde ona iman eden Allah’ın kulları onun rehberliğinde saadete ulaşmışlardır. Kölelikten yeryüzünün efendiliğine ulaşmışlardır. Ama kimileri de Allah’ın kendileri için açtığı rahmet kapılarıyla ilgilenmemişler, bu rahmetten istifade etmeyi istememişlerdir. Acaba şu anda bizler Allah’ın âyetlerine karşı müstekbir mi davranıyoruz? Ya da Allah’ın sevdiği şeylere müstekbir mi davranıyoruz? Meselâ sarığa karşı müstekbir mi davranıyoruz? Sakala karşı müstekbir mi davranıyoruz? Bir hamal karşısında, bir işçi karşısında tavrımız nasıldır? Statülerinden ötürü insanlara karşı müstekbir mi davranıyoruz? Filan toplantıda, filan yerde, falanların arasında bu kı-yafet giyilmez diyerek Allah’ın istediklerinden bir utanmamız var mı yok mu? Allah’ın emirlerine karşı bazı yerlerde müstekbir mi davranıyoruz? Falanların yanında âyetten bahsedilmez, orada bu konular gitmez diyerek Allah’ın âyetlerine karşı bazı ortamlarda müstekbir mi davranıyoruz? Burada namaz kılınmaz diyerek bazı konumlarda namaza karşı müstekbir mi davranıyoruz? Eğer öyleyse bakın müstek-birlere Rabbimiz nasıl bir ceza hazırlamış:
41. “Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlimleri böyle cezalandırırız.” Evet onlar için orada cehennemde bir yatak yorgan vardır. Ama ateşle bitişik bir yatak ve yorgan. Evet bu yataklar şu bildiğimiz yataklardan değildir. Onların kendilerine mahsus yâni bizzat kendilerine ait olan başkalarına verilmeyen ateşten yatakları vardır. Altla-rında ateşten bir yatak üstlerinde de ateşten yorganlar vardır. Yatak ve yorgan dünyada insanın dinlenmek için yorgunluğunu atmak ve uyumak için kullandığı eşyadır. Ama oradaki yatakları hiç bir zaman onlara dinlenme imkânı sağlamayacaktır. Bilâkis onlara azap üstüne azap olacaktır. Allah diyor ki işte zâlimleri, kendilerini Allah’a kulluk makamından çıkarıp başkalarına veya kendi nefsine kulluk makamında tutmaya çalışan zâlimleri böylece cezalandıracağız.
42. “İnanan ve yararlı iş işleyenler ki; kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz işte cennetlikler onlardır, orada temelli kalacaklardır.” İnananlar. Peki neye inananlar? Buraya kadar anlatılanlara iman edenler. Sadece namaza değil, sadece abdeste değil, sadece oruca değil. Kur’an’ın başından itibaren buraya kadar Allah’ın anlat-tıklarına iman edenler. Allah’ın inanılmasını istediği her konuya iman edenler. Bakaraya, Âl-i İmrân’a, Nisâ’ya, En’âm’a, A’râf’a inananlar, bu bölümlerde Allah’ın anlattıklarına inananlar ve inancını yaşayanlar, imanlarını kuru bir iddiadan ibaret bırakmayıp inandım dedikleri konunun amelini de gündeme getirenler. İşte biz hiç bir insana, hiç bir nefse gücünün yetmeyeceği bir yükü yüklemeyiz. Yâni bizim inanılmasını ve amele dönüştürülmesini istediğimiz şeylerin tamamı insanın güç yetirebileceği takat getirebileceği şeylerdir diyor Rabbimiz. Allah hiç bir kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Onun içindir ki Kur’an-ı Kerîmde Rabbimizin bizi sorumlu tuttuğu şeylerin tamamı bize göredir. Buna göre Rab-bimizin bizden istediği kulluk konularında hiç kimsenin ben bunları yapamadım, benim bunları yapmaya gücüm yetmedi diye mâzeret ileri sürmeye hakkı yoktur. Allah bu ve benzeri âyetlerde diyor ki: Üzülmeyin kullarım! Rabbiniz hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Sizin Rabbiniz doyumsuz değildir. Sizin Rabbiniz zâlim değildir. Evet Allah’ın kullarına yükleyeceği yük ancak kulların güç yetireceği kadardır. Hattâ onun çok çok altındadır. Sizi yaratan Allah, sizin ne kadar yük çekebileceğinizi, sizin nelere katlanabileceğinizi çok iyi bilmektedir. Allah merhametlidir. Allah kullarını asla zor-lamaz. Sonra şunu da unutmayalım ki herkesin kendi kazancı ken-disinedir. Kim bir iyilik yaparsa o kendine, kendi lehine, kim de bir kötülük yaparsa o da kendi aleyhinedir. İyiliğin sevabı da kötülüğün vebali de kendisine ait olacaktır. Yaptıklarınızın yararları da zararları da menfaatleri de mazarratları da Allah’a değil kendinizedir. Öyleyse kendisini seven kişi, kendisi için iyilik bekleyen kişi yaptıklarıyla kendi kendisine zulmetmesin. Kendini can yakan, dayanılmaz ateşten korumasını bilsin. Bunun için de hayırların en güzelini kendisi için işlesin. Kendisini ateşe götürecek, ateşten yatak ve yorgana götürecek amellerde bulunmasın. Kendi kendini kendi elleriyle cehenneme atmasın diyor Rabbimiz. Evet işte bunlar da cennet ashabıdır, onlar orada ebedîyen kalacaklar ve cennet nimetlerinden kesintisiz bir şekilde istifade edecekler.
43. “Cennette altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız. "Bizi buraya eriştiren Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmiştir" derler. Onlara, "İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet" diye seslenilir.” Altlarından nehirlerin, ırmakların akıp gittiği o cennetlere girdirilmeden önce Rabbimiz onların kalplerindeki kıskançlık ve kin duygularını söküp çıkaracağını anlatıyor. Yâni mü’minlerin birbirlerine karşı kinlerini, çekemezlik duygularını, bencillik özelliklerini Allah göğüslerinden söküp alıyor ki orada bu tür rahatsızlıklar yaşanmasın. Cennette hayatlarının tadını kaçırabilecek her şeyi alıveriyor Rabbimiz. Evet cennette ne karşılıklı dünyadan taşıyıp getirdikleri, ne de orada gerçekleşecek hiç bir kırgınlık, hiç bir dargınlık olmayacak, hiç bir husumet ve düşmanlık olmayacak. Her şeyden arınmış arındırılmış olarak girecekler onlar cennete. Tabi bütün bu nimetlere ulaştığını, ulaştırıldığını gören mü’mi-nin diyeceği söz şudur: Bütün bu nimetleri bize veren, bizi bu nimetlere ulaştıran, bizi cennete ulaştıran, bize cennet yolunu gösteren, bize cennete ulaştırıcı ameller işlemeyi nasip eden Rabbimize hamd olsun. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi, bize yol göstermeseydi, dünyada bize kitap ve Peygamberler göndermek sûretiyle bize cennet yolunu tanıtmasaydı, bize cennete yollarını açmasaydı hiç bir zaman biz bu cenneti bulamazdık, hiç bir zaman biz bu nimetleri elde edemezdik. İşte mü’min karakteri. Mü’min bir nimete ulaştığı zaman bunu kendisinden değil Allah’tan bilir. Bunu bana Rabbim verdi der ve sürekli Rabbine şükreder. Evet gerçekten de Rabbimiz insana akıl veriyor, idrak veriyor, hakkı bâtılı, iyiyi kötüyü ayırt etme gücü veriyor sonra hakkı bâtılı anlatan kitaplar gönderiyor, sonra ne olur ne olmaz belki de bu kitapların içindekileri anlayamazlar yanlış anlamaya kalkarlar diye o kitapların nasıl anlaşılması gerektiğini, nasıl pratize edilip yaşanması gerektiğini anlatmak ve göstermek üzere Peygamberler gönderiyor. Evet hakikaten Rabbimiz bizim cennete gidebilmemiz için, sürekli bizi cennet yolunda tutmak için, bizi hidâyet yolunda tutmak için bize bu kadar imkânlar hazırlamaktadır. Eğer Rabbimiz bütün bu imkânları hazırlamasaydı, bize kitap göndermeseydi, bize elçilerini göndermeseydi, bize cennet yollarını net ve açık bir şekilde beyan etmeseydi mümkün değil biz bu cenneti bulamazdık bu cennete ulaşa-mazdık. İşte bu cennet mahza Rabbimizin bize ikramıdır lütfudur. Burada bugün bunu anlayıp Rablerine hamd etmeye çalışan, Rablerinin kendileri adına seçtiklerinden razı olup öylece bir hayat yaşamaya çalışan mü’minler orada da bu hamdlerini devam ettiriyorlar. Bütün bu nimetlerin kendilerinden değil Rablerinden olduğunu burada itiraf eden mü’minler bu imanlarını orada da itiraf ediyorlar. Bundan sonra Rabbimiz yarın mutlaka başımıza gelecek bir dönemi ve o dönemde olacakları anlatıyor. Mahşer günü insanlar mahşer yerinde toplanmışlar. Cennetlikler cehennemlikler ve tüm in-sanlık toplanmışlar bir araya gelmişler. İnsanlığın ilki Hz. Âdem’den bu yana gelmiş geçmiş yerdeki kum taneleri kadar kalabalık insanlık mahşer yerinde toplanmıştır. İçinde biz de varız, siz de varsınız elbette. İşte böyle bir anda olacakları anlatıyor Rabbimiz. Rabbimiz rahmetinin eseri olarak, bize merhametinin eseri olarak yarın olacakları bugünden gözlerimizin önüne getiriyor ki bununla bizi uyarmak istiyor. Akıllarımızı başlarımıza getirmek istiyor. Bizi o kadar ikaz ediyor ki Rabbimiz yâni aklı başında olan bir adamın bu kadar ikazdan sonra artık bu gerçeği anlaması lâzımdır. Hoş zaten kâfirin aklı yok. Aklı olsaydı bu kadar uyarıdan sonra anlarlardı gerçekleri. Evet orada kendilerine nida edilecek ve denilecek ki: İşte bu cennet sizin dünyada yapmış olduğunuz amellerinize karşılık sizlerin vâris olduğunuz cennettir. Görüyor musunuz Rabbimizin rahmetini. Müslümanların az evvelki sözlerine karşılık ne kadar hoş bir münâsebet, ne kadar hoş bir mukabele. Mü’minler diyorlar ki, ya Rabbi bu cennete bizi sen ulaştırdın, senin rahmetin olmasaydı, senin yol göstermen olmasaydı biz bu cennete ulaşamazdık diyorlar Allah da buyurur ki siz amel işlediniz, siz çalışıp çırpındınız. Siz kendiniz dünyada işlediğiniz amellere karşılık kazandınız bu cenneti buyuruyor. Yâni kullarının başına kakmıyor Rabbimiz. Hadi hadi hiç bir şey yapmadınız yatıp yatıp geldiniz de bu cenneti size ben veriyorum demiyor da siz çalışıp çabaladınız da karşılığında bu cenneti elde ettiniz diyor. Kur’an’ın pek çok yerinde Rabbimizin bu ifadesini görüyoruz. İşte iş-lediğiniz amellere karşılık elde ettiğiniz cennet, işte amellerinizle kazandığınız cennet gibi ifadeleri çokça görüyoruz. Böylece Rabbimiz biz değer veriyor, bizi onore ediyor ve bize rahmetiyle muamele ediyor. O halde bütün bu âyetler karşısında şunu hiç bir zaman unutmayacağız ki cennete amellerle girilecektir. Cennet amellerle kazanılacaktır. Amele dönüştürülmemiş mücerret bir iman cenneti kazanmaya yetmeyecektir. Ama şunu da ifade edelim ki sadece amelle de cennete girilmiyor, amelle beraber Rabbimizin rahmeti de olmalıdır. Rabbimizin rahmeti de onun bizden istediği sâlih amellere koşmamız ve o amelleri işlerken de onun rızasına uygun niyet taşımamızla, yâni Allah için muttaki olmakla tüm hayatı Allah için yaşamakla mümkün olacaktır. Çünkü Rabbimiz kitabının her bir bölümünde bizden bunu istemektedir. Kitabının her bir bölümünde sürekli Rabbimiz bana kul olun diyor. Benim istediğim şekilde yaşayın diyor. Benim size gönderdiğim hayat programını yaşayın diyor. Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmadan Allah’ın bizim adımıza gönderdiği hayat programını uygulamadan, hayatı Allah adına yaşayan muttaki kullar olmadan Allah’ın rahmetine ermek mümkün değildir. Allah’ın rahmetine lâyık olmadan da cennete ulaşmak mümkün değildir. Bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz cennetliklerle cehennemlikler arasında geçen bir tartışmayı anlatacak.
44. “Cennetlikler, cehennemliklere: "Biz Rabbimizin bize vaadettiğini gerçek bulduk, Rabbinizin size de vaadettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler, "Evet" derler. Aralarında bir münadi, "Allah'ın lâneti zâlimler üzerine olsun.” Bir yanda Allah’ın rahmetine ermiş cennetlikler var öbür ta-rafta da dünyadayken Allah’ın istediği şekilde yaşamayarak Allah’ın rahmetini kaybetmiş ve bunun sonucu olarak da cehenneme yuvar-lanmış insanlar var. Aralarında bir sur var ve bu insanlar birbirleriyle konuşuyorlar. Ama bunu dünya mantığına göre düşünmeyeceğiz tabii. Zira biz Rasulullah efendimizin hadisinden biliyoruz ki Cennete en son girecek adamın makamı şu anda üstünde gezip dolaştığımız dünyanın beş on misli olacak. O zaman bu konuşma nasıl olacak diye düşünüyoruz. Yâni bu kadar büyük mesafelerden insanlar nasıl konuşacaklar ve birbirlerine seslerini nasıl duyuracaklar? Belki eskiden bunu anlamak da anlatmak da zordu. Ama şimdi televizyon, radyo gibi iletişim araçları bunun biraz daha kolay anlaşılmasını sağlıyorlar. Meselâ şu anda ben benim anladığım ve düşündüğüm şeyleri ciğerimde oluşturduğum ve dışa çıkardığım ses titreşimlerini sizin kulaklarınıza doğru gönderiyorum ve sizler şu anda benim ne demek istediklerimi hemen anlıyorsunuz. Ama ne gariptir ki aynı sesleri bir Fransız'ın, bir Almanın kulaklarına da gönderiyorum lâkin bu adamların kulaklarında ne varsa bilmiyorum onlar sizin anladığınız şeyleri anlayamıyorlar. Bir tıkaç mı var kulaklarında? Yoksa sizin anladıklarınızı anlamalarına engel bir perde mi var onlar sizin anladığınız gibi anlayamıyorlar. Şunu demek istiyorum, böyle duymak için, anlamak için çok uzakta ya da çok yakında olmak pek fazla bir şey değiştir-miyor yâni. Belki bilemiyorum yarın insanın alnına bir lazer konacak ve içinden geçenleri insanlar anlayıverecekler. Evet burada bir konu anlatılıyor. Cennetliklerle cehennemliklerin bir diyalogları bir konuşmaları anlatılıyor. A'râf'ta bir konuşma. Aynı zamanda bu sûreye isim olan bir olaydır bu. A’râf sûresi burada geçen A’râf kelimesinden alınmıştır. Cennetlikler var bir tarafta, cehennemlikler var öbür tarafta bir de bunların arasında yari A'râf'ta bir kısım insanlar var ve aralarında bir kısım konuşmalar geçmektedir. Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde ve Rasulullah efendimizin Hadis-i Şerîflerinde beyan buyurulduğuna göre zaman zaman cennet ashabı cehennem ashabına, cehennem ashabı da cennet ashabına arz ediliyor gösteriliyor. Ve zaman zaman bunların arasında bir kısım konuşmalar cereyan ediyor. Veya yine kimi hadislerden öğreniyoruz ki cennetliklere, cehennemliklerin hayatları makamları gösteriliyor, cehennemliklere de cennetliklerin nimetleri makamları gösteriliyor. Sebep ne? Anlayabildiğimiz kadarıyla cennetlikler iki kere sevinsinler cehennemlikler de iki kere kahrolsunlar diye yapılıyor bu. Mü’minler için iki sevinç, kâfirler için de iki kahroluş vardır. Mü’minler amellerinin karşılığı olarak Rablerinin kendileri için hazırladığı gözlerin görmediği kulakların duy-madığı cennet ve nimetlerini görünce bir sevinecekler, bir de kâfirlerin içinde bulundukları cehennem ve azabını görünce ikinci bir kere daha sevinecekler. Çok şükür ki dünyada bu kâfirler gibi yaşayıp bu cehenneme gitmedik diye. Cehennemlikler de dünyada yaşadıkları pis bir hayatın sonucu olarak boyladıkları cehennemi ve oradaki daya-nılmaz azabı görünce bir kahrolacaklar bir de cennette mü’minlerin içinde bulundukları nimetleri görünce ikinci bir defa daha kahrolacaklar. Vah bize, yuh bize, yazıklar olsun bize demek şimdi biz bu cenneti kaybettik ha! diye ikinci bir defa daha kahrolacaklar mahvolacaklar. Bakın cennetlikler cehennemliklere diyecekler ki: Cennet ashabı cehennem ashabına seslenecekler ve diyecekler ki. Ey cehennem sohbetçileri! Ey ateşin dostları, ateş taraftarları! Biz Rabbimizin bize vadini hak bulduk, gerçek bulduk, siz de Rab-binizin size vaiydini hak buldunuz mu? Rabbimiz dünyadayken yaşadığımız bir hayatın sonunda bize neleri vaadetmişse biz onların tümünü hak bulduk gerçek bulduk. Hepsi de doğruymuş, hepsi de hakmış. Rabbimiz dünya hayatındayken bize ey kullarım eğer benim istediğim gibi bir hayat yaşarsanız karşılığında şunlar şunlar var; yok benim hayat programımı terk eder de kendi bildiğiniz gibi bir hayat yaşarsanız sonunda şunlar şunlar sizi beklemektedir buyurmuştu. Hayatınızı benim adıma yaşarsanız sizi en güzel bir hayatta yaşatırım, değilse sizi ateşin ashabı yaparım demişti. İşte bizler Rabbimizin istediği gibi bir hayat yaşadık, boyunlarımızdaki ipin ucunu Rabbimize teslim ettik, Rabbimiz ne tarafa çekmişse biz o tarafa gittik. Rabbimizin bizden istediği sâlih ameller işledik ve Rabbimiz vaadettiği o güzel hayatı bize verdi. Biz Rabbimizin bize vaadettiklerinin hepsini hak bulduk. Hûrileri, ğılmanları, şarap ır-maklarını, bal ırmaklarını, süt ırmaklarını ve daha nice nimetleri aynen hak bulduk. Rabbimiz vadinde hulf etmedi. Zaten biz bunu daha önceden de biliyor ve öylece inanıyorduk. Haydi söyleyin bakalım siz de Rabbinizin size vaadetmiş olduklarını hak buldunuz mu? Siz de Allah’ın cehennemini, Allah’ın ateşini ve azabını hak buldunuz mu? diyorlar. Dünyada da Rasulullah efendimizin “Kalib-i Bedir” denen çu-kura gömülen kâfirlere aynı şeyi sorduğunu biliyoruz. Bedirde müslü-manlar tarafında gebertilen kâfirler bu çukura doldurulmuş ve Allah’ın Resûlü onların başında şöyle bir hutbe irad buyurmuştu. “Ey kâfirler! Ben Rabbimin bana vadini hak buldum, sizler de Rabbinizin size vaadettiklerini hak buldunuz mu? Nasıl doğru muymuş Allah’ın dedikleri? Şimdi anladınız mı gerçeği?” buyurmuştu da sahâbe-i kirâm efendilerimiz Allah’ın Resûlüne şöyle sormuşlardı: Ey Allah’ın Resûlü! Onlar ölüler değil mi? Ölü olan bu insanlar sizin bu sözlerinizi nasıl duyacaklar? Allah’ın Resûlü buyurdu ki: “Evet onlar da aynen sizin gibi konuşulanları duyarlar ama cevap veremezler.” Peki acaba neydi Rasulullah efendimize vaadedilenler ve neydi o kâfirlere vaadedilenler? Yâni Rasulullah efendimizin hak bulduğu Allah’ın vadi neydi ve kâfirlere de siz de hak buldunuz mu vadi dediği Allah’ın vadi neydi? Rasulullah adına Rabbimizin vadi zaferdi, kâfirlere karşı kendisine Allah’ın destek vadiydi, cennetti, Allah’ın rızasıydı. Kâfirler adına da Allah’ın vadi hezimetti, mağlubiyetti, gebermeydi ve sonunda cehennemi boylamaydı. Demek ki bu dünyadaki durumdur. Yâni bundan anlıyoruz ki bu kâfirler dünyada da duyacaklardır bunu. Yâni bugün kâfirlerinin mezarlarının başına gidip söylesek bunları burada da duyacaklardır. Ama burada anlatılan konu onların âhiretteki duymaları ve duyurulmalarıdır tabii. Evet mü’minler, cennetlikler cehennemliklere diyecekler ki biz Rabbimizin bize vaadettiği cenneti ve nimetlerini hak bulduk siz de Rabbinizin size vaadettiği cehennemi ve azabını hak buldunuz mu? Nasıl doğru muymuş Allah’ın vaadleri? Yalan mıymış? Ne haber? Ya-par mıymış Allah dediklerini? Dünyada dediğiniz gibi hikâyemiymiş bunlar yoksa gerçek miymiş? diyorlar. Evet bilelim ki Allah da dediğini aynen yapacaktır. Ne demişti Rabbimiz? Kur’an’la beraber olun! Sünnetle beraber olun! Benim size gönderdiğim hayat programımı tanıyıp o istikâmette yaşayın. Eğer benim dediğim gibi yaşarsanız sonunda sizleri cennetime koyarım. Aksini yaparsanız sizi cehennemime doldururum demişti. Peki acaba yapar mı Allah dediklerini? Sözünün eri midir Allah? Elbette işte gördü mü’minler cenneti. Rablerinin vaadettiği cenneti ve devletleri gördüler. Elbette cehennemi de vereceğini biliyorlar ve karşılarındaki kâfirlere böyle diyorlar. O halde burada bize düşen iki şey vardır. A: Madem ki bizler yarın Allah’ın cennet ya da cehennem adına bize vadini hak bulacağız, yerimizin neresi olacağı konusunda Rabbimizin hükmüne razı olacağız ve buna asla itiraz edemeyeceğiz. O halde aklımızı başımıza alıp bugünden Rabbimizin bize vadini hak bulalım da cenneti hak etmeye çalışalım. Rabbimizin bizim adımıza gönderdiği hayat programına hak diyelim, onun istediği biçimde bir hayat yaşayalım da yarın zorunlu olarak hak diyeceğimiz, inkâr edemeyeceğimiz cenneti kazanmaya çalışalım. Zira bugün bu imkân bizim elimizdedir. Yarın bu imkânımız kalmayacak ve mecburen Rab-bimizin hükmüne evet diyecek Rabbimizin takdirini hak bulacağız. B: Bir ikincisi de yarın bizler diyeceğiz ya kâfirlere, ey kâfirler! Biz Rabbimizin bize vadini hak bulduk! Sizler de Rabbinizin size vadini hak buldunuz mu? Nasıl doğru muymuş Kur’an’ın dedikleri? diyeceğiz. Öyleyse yarın diyeceğimiz bu sözü onlara bugünden diyelim. Bugünden söyleyelim onlara bunu ki yarın bunu diyebilecek bir konumda olmayı garantileyelim. Bugünden diyelim ki onlara bunu ki yarın cennetlikler safında yer almayı garantileyelim. Ya da bunu kâfirlerin anlayıp değerlendirebilecekleri bu dünya ortamında söyleyelim ki bu sözümüz onlar için bir mânâ ifade etsin. Zira yarın söylenecek bu sözün onlar için bir kıymeti kalmayacak. Yarın onlar zaten bilecekler ve anlayacaklar bunu. İstemeseler de bilecekler yarın bunu. Öyleyse bu sözü zorunlu olarak kabul edecekleri yarına saklamayalım da bugünden söyleyelim onara. Bugünden haberdar edelim onları ki akıllarını başlarına alsınlar. Gelin ey kâfirler! Bu yaşadığınız hayattan vazgeçin! Bu hayatın sonu sizi cehenneme götürüyor! Kendi ellerinizle kendinizi cehenneme sürüklüyorsunuz! Yarın pişman olacaksınız! Yarın eyvah diyeceksiniz ama bu pişmanlığınızın size hiç bir faydası olamayacak diyelim ve bugünden uyaralım onları. Meselâ bir delikanlı filan kızla evlenecek. Adam onun ona lâ-yık olmadığını, böyle bir evliliğin onun kulluğunu ters yönde etkileyeceğini, hayatını çekilmez bir noktaya götüreceğini bildiği halde ona önceden söylemiyor, onu bu konuda önceden uyarmıyor, herşey olup bittikten sonra söylemeye çalışıyor. Veya birisi hanımıyla boşanmaya karar vermiş, aileyi yıkmayı düşünüyor. Onun durumuna muttali olan berikisi boşanmadan evvel bu işin çok çirkin bir şey olduğunu, Allah’ın sevmediği bir şey olduğunu, kendisini çok büyük sıkıntıların beklediğini, durumunu bir daha gözden geçirmesi gerektiğini önceden söy-lemiyor ona da her şey bittikten sonra demeye kalkışıyor geçmiş olsun. Veya bildiği tanıdığı bir müslüman kardeşinin falan kişiyle ortaklık etmemesi gerektiğini, onun paraya bakışının bozuk olduğunu, İslâmî yaşayışının bozuk olduğunu, onunla yapacağı bir ortaklığın kendisine çok büyük sıkıntılara mal olacağını önceden açık ve net bir biçimde söylemiyor, adamın başına bu belâ geldikten sonra söylemeye çalışıyor, geçmiş olsun. Veya meselâ bir delikanlı okuldan kaydını sildirmeye karar vermiş veya işte falan okula kayıt yaptırmaya karar vermiş onu bilen arkadaşı bu konuda onu uyarıp ona bildiklerini anlatmıyor. Sakın bu okula kaydolma. Zira oradan alacağın bilgiler senin kulluğunu ters yönde etkileyecek, orada kafana dolduracağın yığınlarla boş bilgiler yüzünden kafanda vahye yer kalmayacak, o bilgilerle uğraşırken vahyi tanımana zamanın kalmayacak diyerek zamanında onu uyarmıyor her şey bittikten sonra ona bunu demeye çalışıyor geçmiş olsun. O halde karşımızdakinin anlayacağı bir dille; özel olarak, genel değil bizzat onu ilgilendiren yönüyle açık ve net bir biçimde anlatmak zorundayız. Zira anlatılacak konu özel değil de genel anlatıldığı zaman çoğu defa karşımızdaki anlatılanlardan kendisine müncer olan bölümü ayırt edemeyebiliyor, anlamayabiliyor. Anlatılanların kendisini ilgilendiren yönünü kavrayamayabiliyor. Çok genel anlatımlardan ken-disine bir ders çıkaramayabiliyor. Meselâ birine defalarca anlatsak. Evlenilecek kızda işte şu şu özellikler bulunmalıdır. Şu şu özelliklere sahip birisiyle evlenmek müs-lüman bir delikanlının hayatını çıkmaza sürükleyecektir, kulluğunu ters yönde etkileyecektir gibi çok genel hatlarıyla birine defalarca anlatsak sonra da bu delikanlı böyle birisiyle evlenip başına belâyı bulunca da ona gördün mü? Benim dediğim doğru değil miymiş? Ben haklı değil miymişim? Dememiz doğru olmayacaktır. Neden? Çünkü biz ona bu meseleyi anlatırken çok genel hatlarıyla anlattık. Ona bu konuyu anlatırken konuyu özelleştirip sen bu kızla evlenme demedik hiç bir zaman. O da bizim kendisine anlattığımız bu genel ifadeler arasından kendisine müncer bölümü çıkaramadı. Böyle değil de karşımızdakinin anlayabileceği bir dille özel olarak ona anlatacağımızı anlatmak ve onu çok açık bir şekilde uyarmak zorundayız. Evet yarın biz Rabbimizin bize vadini hak bulduk siz de Rab-binizin size olan vadini hak buldunuz mu? diyeceğimiz kâfirlere de bunu dünyada demek zorundayız. Dünyada açık ve net bir biçimde bu kâfirleri yarın olup bitecekler konusunda uyarmak zorundayız bu-nu unutmayalım. Evet mü’minler cennetlikler onlara böyle bir soru so-runca bakın cehennemlikler de onlara şöyle cevap verecekler: Diyecekler ki evet. Kâfirler itiraf edecekler durumlarını. Nasıl itiraf etmesinler ki bu azabın içinde bulunmaktadırlar. Nasıl kabullenmesinler ki iliklerine kadar bu azabı hissetmektedirler. Zaten Rabbi-miz onların içinde bulundukları hayatı, yaşadıkları korkunç azabı mü’-minlere de göstermektedir. Sonra aralarında bir grup ya insanlardan ya da meleklerden bir grup bir ezanla seslenir. Nida edici bir nidacı bir müezzin aralarında seslenir. Bir müezzin ezan okur ve der ki: Allah’ın lâneti zâlimler üzerine olsun. Allah’ın rahmetinden uzak oluş, Allah’ın nimetlerinden uzak oluş rahmetten kovuluş zâlimlerin üzerine olsun. Allah’ın lâneti kendilerini Allah’a kulluk makamından çıkarıp başka konumlarda tutan müşriklerin ve kâfirlerin üzerine olsun. Çünkü en büyük zulüm şirktir. Zulüm; adâletin zıddıdır. Adâlet de bir şeyi yerli yerine koymak yerli yerinde kullanmak demektir. İşte bu adamlar kendilerini Allah’a kulluk makamında tutmaları gerekirken oradan koparıp ya kendi kendilerine ya da Allah’tan başkalarına kulluk makamında tuttukları için zulümlerin en büyüğünü işlemiş kimselerdir. Peki acaba bu adamların bu müşriklerin bu zâlimlerin ve kâfirlerin suçları neydi? Ne yapmışlardı bu adamlar ki Allah’ın lâneti bunların üzerine olacaktı? Neden rahmetten mahrum olacaklardı bu adamlar? Bakın bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz onların suçlarını, cürümlerini şöylece anlatmaya başlıyor:
45. “Ki onlar Allah yolundan alıkoyan, o yolun eğriliğini isteyen ve âhireti inkâr eden zâlimleredir.” Onlar kendileri yoldan ayrıldılar. Allah yolundan çıktılar. İman yolundan, İslâm yolundan, Kur’an yolundan, Allah yolundan ayrılıp çıktılar. Bu yoldan çıkmak demek o yolun dışında hareket etmek de-mektir. Yemesiyle, içmesiyle, giyinmesi, kuşanmasıyla, ticareti, eğiti-miyle, çoluğu çocuğu, sofrası, gecesi ve gündüzüyle, evlenmesi, boşanmasıyla her şeyiyle bu yolun dışında hareket etmesidir. Evet kendileri Allah yolundan uzaklaştıkları gibi başkalarını da Allah yolundan uzaklaştırdılar. Onlar Allah kullarını Allah’ın kitabından Resûlünün sünnetinden uzaklaştırıyorlar. Allah kullarını Allah sisteminden Allah yasalarından uzaklaştırıyorlar. Televizyonlarıyla, dergileriyle, gazeteleriyle, eğitim sistemleriyle, ekonomik sistemleriyle, hu-kuk sistemleriyle, eğlenceleriyle, lüksleriyle her türlü vasıtalarla Allah kullarının gündemlerini değiştirerek onları Allah yolundan uzaklaştırıyorlar. İnsanların sırat-ı müstakîmlerinin üzerine oturuyorlar onların cennete ulaşmalarını engellemeye çalışıyorlar. Aman duymayın, dinlemeyin diyerek insanları Allah’ın dininden Allah’ın kitabından uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Dün Mekke müşrikleri de aynı şeyi yapıyorlardı. Allah’ın kita-bından insanları uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Kendileri dinlemiyorlar, dinletmiyorlardı. Gürültü çıkararak engellemeye çalışıyorlardı, el çırparak engellemeye çalışıyorlar, müzikle engellemeye çalışıyorlardı. Bakıyoruz bugün de zâlimler insanları Allah’ın kitabından, Allah’ın di-ninden alıkoymak istiyorlar. Din eğitimini yasaklamaya çalışıyorlar. Allah’ın kullarının Allah kitabını duymalarına engel olmaya çalışıyorlar. Aman bu insanlar dinle tanışmasınlar, Aman bu insanlar Kur’-an’la, kitaplarıyla tanışmasınlar diye insanlarla kitapları arasına engeller koyuyorlar. O gün de bugün de din düşmanlarının yaptıkları şey budur. Bakın Rabbimiz Âl-i İmrân sûresinde bir âyet-i kerîmesinde bu hususu şöyle anlatır: "De ki: "Ey kitap ehli! Allah sizin yaptıklarını görüp dururken Allah’ın âyetlerini niçin örtbas etmeye çalışıyorsunuz? De ki: "Ey kitap ehli! sizler doğru olduğuna şahitken niçin dini eğri büğrü göstermeye çalışarak mü'-minleri dinlerinden çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah asla yaptıklarınızdan gafil değildir." (Âl-i İmrân 98,99) Evet diyor ki Rabbimiz ey ehl-i kitap! Ey yahudi ve hıristiyan-lar! Ne oluyor size! Nereden alıyorsunuz bu gücü? Kafa çalıştırıyor, şeytanlık yapıyor ve Allah’ın âyetlerini örtmeye, örtbas etmeye ça-lışıyorsunuz. Allah kullarına Allah’ın âyetlerini duyurmamaya çalışı-yorsunuz. Neden Allah’ın kullarını Allah yolundan saptırmaya çalışı-yorsunuz? Neden Allah’ın dosdoğru dinini eğri büğrü göstermek sû-retiyle insanları dinden uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz? Evet dünün kitap ehli de aynı şeyi yapıyordu. Bugünün ehl-i kitapları da kendilerinin bu dinin mensubu olduklarını söyleyen, ama dinle diyanetle en küçük bir alâkaları bulunmayan zâlimler de İnsanlar dinleriyle tanışmasınlar, kitaplarıyla buluşmasınlar diye ellerinden ge-len her şeyi yapıyorlar, bütün propaganda imkânlarını kullanıyorlar. Bakın dün de bugün de bu insanların yaptıkları şey şudur: 1- Önce insanların dine girmemeleri için, insanların kitaplarıyla tanışmamaları için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Dinle insanların arasına engeller koyuyorlar. İnsanların dinlerine ulaşma imkânlarını kaldırıyorlar. Her taraftan kapatıyor o yolu. Din eğitimini yasaklıyor-lar. İnsanların dinleriyle tanışma, kitap sünnet duyma yollarını kapatıyorlar. Böylece insanlara dini duyurmayarak onları Allah yolundan alıkoymaya çalışırlar. İnsanları dinlerinden kitaplarından uzaklaştırmaya çalışırlar. İlk planda yaptıkları budur. Dine giden tüm yolları ve imkânları kapatmak. 2- Ama buna rağmen, bütün bu engellemelere ve aleyhte pro-pagandalara rağmen yine de insanlar bu barikatları aşarak dine girmeye, kitaplarıyla tanışmaya muvaffak olmuşlarsa bu sefer de bu adamlar dinde eğrilik büğrülük meydana getirirler. Yâni o insanların önüne öyle bozuk bir din sunarlar ki bu dinin İslâm’la uzak ve yakından hiç bir ilgisi yoktur. Yâni böyle hayata karışmayan, hayatta hiç bir etkinliği olmayan, camiye veya vicdanlara hapsedilmiş, sadece sözden ibaret bir din ya da hayatın bazı bölümlerine karışan, ama öteki bölümlerine karışmayan, işte sadece törenlerde hatırlanan, salonlarda konuşulan ama onun dışında hayatta hiç bir geçerliliği olmayan bir din sunarlar. Hukuka karışmayan, eğitime karışmayan, kılık-kıyafete karışmayan, kazanmaya-harcamaya karışmayan, hayatta hiç bir etkinliği olmayan resmi bir din. Özellikle kendilerince şekillendirip biçimlendirdikleri bu dini ders kitaplarına koyarlar ve işte din budur diye insanlara bunu sunarlar. İnsanların kafalarını allak bullak ederler. İnsanlar bu karmaşa içinde neyin Allah dini, neyin başkalarının dini olduğunu anlayamaz hale gelirler. Ve böylece insanların dinlerini eğri büğrü yaparak onları Allah dinine ulaşmaktan alıkorlar. Bunun neticesi olarak da insanlar öyle bir din yaşarlar ki bu din Allah dini değil resmi ideolojinin şekillendirip biçimlendirdikleri bir dindir. Evet şu anda acı acı bunu seyrediyoruz. İnsanlar bir din yaşıyorlar ama bu din Allah’ın dini değil resmi ideolojinin kendilerine dayattıkları bir dindir. Bir din yaşıyorlar ama yaşadıkları din eğri büğrü bir dindir. Meselâ Kur’an okumayı bilmedikleri halde ona hürmet ettiklerini söylerler. Kur’an’ı evlerinin en mutena köşelerine asmaya çalışırlar. Ken-dileri namaz kılmadıkları halde namaz kılanları sevdiklerini söylerler. Meselâ yıl da bir mevlüd okutmayı, bir kaç yılda bir hatim indirmeyi din sayarlar, dini yaşamış sayarlar. Oruç tutmadıkları halde oruç tutanlara ikram etmeye çalışırlar. İslâm’ın çok üstün bir din olduğunu, ancak geçmiş dönem insan hayatlarını tanzim ettiğini söylerler. İyidir, güzeldir ama devri geçmiştir derler. Dinin her hangi bir emri gündeme geldiği zaman tamam biz de yapmalıyız, biz de kılmalıyız, biz de örtünmeliyiz ama şimdi zamanı değil. Zaman bulamıyoruz. Tamam ben de kitap ve sünneti tanımak zorunda olduğuma inanıyorum. Kitap ve Sünneti tanımadan Allah’ın istediği kulluğu yaşamanın mümkün olmadığını ben de biliyorum ama ne yapayım vakit bulamıyorum derler. Öyleyse insanlara sunduğumuz dine çok dikkat etmek zorundayız. İnsanlara sunduğumuz din Allah’ın dini mi yoksa kendi anlayışlarımızı din diye insanlara sunmaya mı çalışıyoruz? Gerçekten insanlara sunduğumuz din Allah’ın kitabında ve Rasûlullah’ın sünnetinde anlatılan din mi yoksa insanlar tarafından mecrasından uzaklaştırılmış bir din mi? Kitap ve sünnete dayalı bir din mi anlatıyoruz insanlara yoksa Anadolu kültürüyle şekillendirilmiş, insanlar tarafından bulanıklaştırılmış, bir yığın safsata mı anlatıyoruz? Yâni din diye insanlara sunduğumuz âyet ve hadisler mi yoksa bir yığın insan hayatı mı? Âyet ve hadislere dayalı net açık ve kolay bir din anlatmak yerine bir yığın insan hayatlarıyla dini karmakarışık bir hale mi getiriyoruz? bu konuda ciddi bir şekilde kendimizi sorgulamak zorundayız. Ve bir de onlar âhireti küfrediyorlardı. Âhireti örtüyorlar, âhi-reti hesabı, kitabı gündemlerinden düşürüyorlar, yaptıkları işlerin bir gün karşılığını göreceklerini düşünmüyorlar, cürümlerinin şirklerinin küfürlerinin sümen altı edileceğine inanıyorlardı. Bundan dolayıdır ki alabildiğine cesurca günahların üstüne, üstüne gidiyorlar kendilerini isyanlardan engelleyecek hiç bir kayıt tanımıyorlardı. Zaten âhirete hesaba kitaba inanmayan, âhireti gündemlerinden düşürmüş insan-ların yapamayacakları yoktur yeryüzünde.
46. “İki taraf arasında bir perde ve burçlar üzerinde her iki tarafı da simalarından tanıyan adamlar vardır; cennetliklere, " Size selâm olsun" derler. Bunlar henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir.” Evet iki taraf arasında yâni cennetliklerle cehennemliklerin arasında bir perde var. Evet toplandılar, karşılıklı konuştular ve Rab-bimiz bu iki gurubun arasına bir set, bir perde, bir hicap çekti. Bu ko-nu Hadîd sûresinin 13. âyetinde de anlatılır. Araf’ta da her iki tarafı da simalarından tanıyan bilen adamlar vardır. Evet Araf’ta bir kısım rical vardır ki bunlar her iki tarafı da cehennemlikleri de cennetlikleri de yüzlerinden tanımakta. Tabii ki bu ikisinin yüzleri simaları bir olmayacaktı. Cennetlik mü’minlerin yüzleriyle cehennemlik kâfirlerin simaları elbette bir olmayacaktı. Bir taraf cennette Rablerinin kendileri için hazırladığı gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insanın kalbinden bile geçiremeyeceği envai çeşit nimetlere ermiş, hûrilere kavuşmuş, zevklerle kucaklaşmış olmanın sevinci içinde yüzleri parıl, parıl parlamaktadır, öbür taraftakiler ise cehennemin dayanılmaz azapları ve işkencelerinin altında iştahları kaçmış, yüzleri kederden kapkara kesilmiştir. Her iki tarafın da içinde bulundukları ortam yüzlerine aksetmiştir. Bu yüzdendir ki A’râf’taki-lerin onları yüzlerinden tanımaları zor olmayacaktır. Evet o Araf’taki adamlar her iki tarafı da yüzlerinden tanımaktadırlar. Araf; ya yüksek bir tepe anlamınadır. Ya da mârifet anlamına, irfan anlamına, mârifetullah anlamına gelmektedir. Arapça’da genel de yerden yukarıya doğru çıkan her yere, yâni yer yüksekliğine sahip olan her yere A’râf denilir. Öyleyse bu bölge ya cennetle cehennem arasında böyle her iki tarafı da görebilecek yüksekçe bir bölgenin bir tepenin adıdır. Bu yüksekçe bölgede bulunan bir kısım insanlar var ve onlar hem cennetlikleri hem de cehennemlikleri rahat bir şekilde görmektedirler. Bu Araf’takilerin kimlikleri konusunda iki görüş vardır. a: Ya bunlar günahları sevaplarına denk olup amelleriyle ne cenneti ne de cehennemi hak edememiş kimselerdir. Yâni ne iyi amelleriyle cenneti ne de kötü amelleriyle cehennemi hak etmemiş insanlardır bunlar. b: Ama aşağıdaki âyetlerin gelişinden bunların kesin cennete gidecekleri anlaşıldığı için bunların mârifete ermiş, irfan sahibi Peygamberler, şehitler ve sâlih kimseler olduğunu da söyleyebiliyoruz. Yâni bu zatların kesinlikle Allah’ın kendilerinden razı olduğunu bunun için de yüksek bir yerde, zirvede bulunduklarını söyleyebiliyoruz. Çünkü Arapça’da horozun ibiğinin en yüksek yerine “Urf” denilmektedir. Evet Araf’takiler cennet ashabına sesleniyorlar ve diyorlar ki: Esselâmu aleyküm! Ey Allah’ın cennetlik kulları! Allah’ın selâmı üzerinize olsun! Allah’ın selâmeti, esenliği, rahmeti ve bereketi sizlerin üzerinize olsun! Sizler selâmet ve esenlikte olunuz! Zaten burada selâmet güvenlik ve esenlik sizin hakkınızdır. Dünyada zaten sizler Allah’ın selâmeti üzere yaşadınız. Dünya Hayatınızda Allah’ın selâmı, Allah’ın selâmeti, esenliği ve huzuru zaten sizinle beraberdi. Siz zaten dünyada Allah’ın silmine girip Allah’ın İslâm’ıyla yaşadınız. Silme girdiniz, teslim oldunuz, Allah’ın teslimiyet dini olan İslâm’a girdiniz, iradelerinizi, boyunlarınızdaki ipin ucunu Rabbinize teslim ettiniz. Selâmete talip oldunuz, barıştan yana esenlikten yana oldunuz. Allah’ın rahmetini, Allah’ın inâyetini, Allah’ın esenliğini ve selâmetini hak edecek bir hayat yaşadınız. Bundan dolayıdır ki şimdi burada da Allah’ın selâmı ve selâmeti sizin üzerinize olsun diyorlar. Yâni sizler selâmet içinde, güvenlik içinde cennette yaşayın diyorlar. Ama: Henüz kendileri o cennete girmemişler de ona tamah etmektedirler, arzu etmektedirler. Çünkü bulundukları o yüksek makamdan cenneti ve cennetin içindeki nimetleri görüyorlar, mü’minlerin nasıl bir nimet ve emniyet icre olduklarını görüyorlar ve biliyorlar. Onları nimet icre gördükçe onların girdikleri ve henüz kendilerinin girmedikleri cennete bir an evvel kendileri de girmek için can atıyorlar tamah ediyorlar. Mü’minlerin girip de kendilerinin böyle bir görev ifa etme adına henüz girdirilmedikleri ama girmeyi ümit ettikleri cennete can atıyorlar. Sonra:
47. “Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince: Rabbi-miz! Bizi zâlimlerle beraber bulundurma" derler.” Bu A’râf ashabının gözleri, cehennemlikler tarafına çevrilince. İfadeye dikkat ediyor musunuz? Bunların yüzleri cehennemlikler tarafına çevrilince. Yâni bu adamlar cehennem tarafına, cehennemlikler tarafına bakmak bile istemiyorlar. O taraftaki azabı, o taraftaki ıstırabı ve sıkıntıları, insanların insanlıktan çıkmış vaziyetlerini ve çektikleri azapları görmek midelerini bulandırmak bile istemiyorlar. Ama bir gerçeği tespit için ya da melekler onların gözlerini o tarafa çevirince deniyor. Evet gözleri o tarafa düşürülünce diyorlar ki bakın: Ey bizim Rabbimiz! Ey bizim hayat programımızı belirleyen Rabbimiz! Ey bizim adına kulluklar yaptığımız, yoluna gittiğimiz Rabbimiz! Aman ya Rabbi! Ne olur ya Rabbi bizi bu zâlimlerle beraber kılma! Bizi bu mücrimlerle komşu yapma ya Rabbi! Bizi bu müşriklerle aynı ortamda kılma ya Rabbi! Aman ya Rabbi bizi bu zâlimlerin cehennemine sokma! Bizi cehennemliklerden eyleme diyerek Rablerine dua,dua yalvarıyorlar. Peki demin bu kimselerin Peygamberler ve sâlihler olabileceğini söylemiştik. Acaba Peygamberler de derler mi bunu? Elbette onlar da derler. Zira biz biliyoruz ki onlar da birer kuldur ve kul olarak onların da bir garantileri yoktur. Allah’ın Resûlü bir gün buyurur ki: “Herkes hesaba çekilecektir.” Sahâbe-i Kirâm efendilerimiz so-rarlar: Peki sen de mi ya Rasulallah? Rasulullah efendimiz de: “Evet ben de” buyurur. Cennetin ve cehennemin mutlak sahibi, mutlak güç ve kudret sahibi Allah karşısında elbette Peygamberler de söylerler bunu, şehidler de, sâlihler de...
48. “Burçlarda olanlar, simalarından tanıdıkları adamlara "Topluluğunuz, topladığınız mal ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi.” Evet yüzlerinden perişanlıklarını okudukları insanlara diyecekler ki A’râf ashabı: Hani ne haber? Ne oldu size? topladıklarınız, kibirlendikleriniz, müstekbirleştikleriniz size bir fayda sağlamadı. Gururlarınız kibirleriniz bir işe yaramadı. Topladıklarınız siz kurtaramadı. Sahip olduklarınız sizi müstağnî kılmadı. Ne toplamışlardı bunlar dünyada? Makam toplamışlardı, koltuk toplamışlardı, rütbe toplamışlardı, dost avene toplamışlardı. Ev, araba, arsa toplamışlardı. Mark, Dolar, Riyal toplamışlardı. Altın gümüş toplamışlardı. Sevgiler, saygılar toplamışlardı. A.B.D seviyordu onları, A.T seviyordu onları, İ.M.F seviyordu. Nefretler, buğzlar, kinler toplamışlardı. Sanatkâr resimleri toplamışlardı, maç skorları toplamışlardı, film starları toplamışlardı. Sanat eserlerinin fotoğraflarını toplamışlardı. Bu Edirne Selimiye’nin el misali göğe açılan minareleri, bu Aksaray’daki filan caminin eşsiz kubbesi, bu Denizli’deki Akhan’ın abanoz mihrabı. Topladınız, biriktirdiniz koleksiyonlar yaptınız. Kafaya yığınlarla bilgiler topladınız. İşte a kare, be kare, ce kare, kurbağanın barsağı, Fujiyama yanardağı, Everest tepesinin yüksekliği, filan ülkenin nehirleri, filan nehrin debisi rejimi, filan ülke-nin iklimi veya işte filan şehrin plaka numarası, falan sanatçının öz geçmişi daha,daha neler topladınız. Ama hani bu topladıklarınız bir işe yaramadı ve sizi kurtarmadı diyecekler. Hani dünyada mallarınız vardı, makamlarınız vardı ve bu mallarınız makamlarınız sayesinde dünyada beceremeyeceğiniz elde edemeyeceğiniz hiç bir şey yoktu. İmkânlarınız güçleriniz sayesinde dünyada olmazı oldurabileceğizini zannediyordunuz. Herkes sizin önünüzde diz çöküyor, boyun büküyordu. En açılmaz kapılar sizin önünüzde açılıyor, en zor işler bile sizin önünüzde kolaylaşıyordu. Mallarınız makamlarınız sayesinde ulaşamayacağınız hiç bir şey yoktu. İşte sizler dünyadaki bu konumlarınıza aldandınız da bu güçlerinizin öbür tarafta da sizi kurtaracağını zannettiniz. Bu dünyada her şeyi halleden bizler öbür tarafta da elbette bir çaresine bakarız dediniz. Hani o mallarınız, makamlarınız, güçleriniz, saltanatlarınız ne işe yaradı? Cehennem azabından en küçük bir şey defedebildi mi? Kur’an’ın başka yerlerinden biliyoruz ki bu adamlar itiraf ede-cekler. Hayır,hayır ne paralarımız ve mülklerimiz bize hiç bir şey sağlamadı diyecekler. Gücümüz kuvvetimiz de yok oldu. Eşimiz dostumuz da bizi terk etti hiç birisinden en ufak bir yardım göremedik diyecekler. Sonra yine Araf’takiler onlara şöyle diyecekler:
49. “Allah'ın rahmetine erdiremeyeceğine yemin ettikleriniz bunlar mıydı? diye seslenirler. Oysa Allah onlara şöyle der: "cennete girin, size korku yoktur, sizler mahzun da olmayacaksınız.” Cennete girmiş, Rablerinin rahmetine ermiş garip müslüman-ları, Mustaz’afları göstererek diyecekler ki onlara bunlar asla Allah’ın rahmetine erişemeyecekler. Dünyada küçük olanlar, dünyada fakir olanlar asla Allah’ın rahmetine ulaşamayacak diyordunuz. Şu Bilaller, şu Ammarlar mıydı o dedikleriniz? Allah Peygamber olarak bizim gibi makam sahipleri mal mülk sahipleri dururken gönderecek insan bulamadı da bu yetime mi gönderdi diye küçük gördüğünüz şu Peygamber mi rahmete ulaşamayacaktı? Hani eğer bu dinde bir hayır olsaydı şu ayak takımından önce bu işe biz sahip çıkardık. Bunlar bu konuda asla bizi geçmemeliydi diyerek bu garibanları küçük görüyordunuz. Rahmet bize gelmeli, rahmete bizler onlardan ve herkesten daha layığız diyordunuz. Hani bakın bakalım kim ulaşmış Allah’ın rahmetine? Kimler yerleşmiş cennete? Kimler o rahmetten uzak kalmış? Kimler cehenneme yuvarlanmış? Bakın bakalım o küçük gördüğümüz insanların cennetteki konumlarına. Bakın cennette gözlerin görmediği kulakların duymadığı nimetler içinde zevki sefalarına. Ellerinde kadehler, etraflarında kendilerine hizmet eden hûriler ve ğılmanlarla koltuklarına kurulmuş vaziyetlerine bir bakın. Bakın onların cennetteki makamlarına da kim rahmete lâyıkmış kim lâyık değilmiş anlayın diyorlar. Evet cennette ellerinde kadehleri yanlarında hûrileriyle koltuklarına kurulmuş bir vaziyette müslümanlar da bu kâfirlerin cehennemde yanışlarını görecekler ve onlara gülecekler, onlarla alay edecekler. Evet o alçaklar, o müstekbirler o kâfirler dünyada o garibanlarla alay ediyorlardı. Dünyada tükürüklerini bile lâyık görmüyorlardı o müslü-anlara. Dünyada tepeden bakıyorlardı alçaklar müslümanlara. Sonra denecek ki onlara: Girin cennete, sizin için korku yoktur mahzun da olmayacak-sınız. Ne cehenneme gitme korkusu ne de cenneti kaybetme üzüntüsü olmayacak artık sizler için. Yada dünyada çektiğiniz sıkıntılar artık bitmiştir, şimdi artık sizin için korkusuz ve üzüntüsüz bir hayat başlamıştır.
50. “Cehennemlikler cennetliklere, "Bize biraz su veya Allah'ın size verdiği rızıktan gönderin" diye seslenirler, onlar da, "Doğrusu Allah dinlerini alay ve eğlenceye alan, dünya hayatına aldanan inkârcılara ikisini de haram etmiştir" derler.” Bu bölümde de cennetliklerle cehennemliklerin karşılıklı diya-logları anlatılıyor. Cennetlikler cehennemlikleri, cehennemlikler de cennetlikleri görmektedir. Cenâb-ı Hak her iki tarafı da birbirine göstermektedir. Daha önce cennetlikler cehennemliklere seslenmişlerdi. Araya Araf’takiler girmiş, onların her iki tarafa da hitapları söz konusu olmuştu. Şimdi de Araf’takilerin sözü bitince cehennemliklerin cennetliklere sözü başlamış oluyor. Evet cehennemlikler cennetteki mü’minleri pınarlar başlarında hûriler eşliğinde, ellerinde şaraplarla, birbirlerine girmiş, girift olmuş muz bahçeleri arasında, çağlayanların ortasında, baldan ırmakların, sütten nehirlerin kenarlarında zevki sefa içinde birbirleriyle kadeh alış verişlerini görünce bakın diyecekler ki: Ey mü’minler! Ey Allah’ın rahmetine ermişler! Ey yaşamaya hak kazanmışlar! Ne olursunuz, Allah aşkına şu içtiğiniz sularınızdan, şaraplarınızdan, şu içine gömüldüğünüz rızıklarınızdan, ballarınızdan, sütlerinizden, şaraplarınızdan, şerbetlerinizden, meyvelerinizden, üzümlerinizden, incirlerinizden, muzlarınızdan, elmalarınızdan, portakallarınızdan, bıldırcınlarınızdan, helvalarınızdan biraz da bizim tarafa gönderseniz, biraz da bizim tarafa dökseniz olmaz mı? Yandık, öldük, bittik, mahvolduk diye yalvaracaklar. Kolay değil; gerçekten dayanılmaz bir azabın içindeler adam-lar. Bazen yakan bazen donduran korkunç bir azabın içindeler. Gölge olarak yalnız dumanın bulunabileceği, yiyecek olarak dari dikeni, irin, cehennemliklerin göz yaşları, içecek olarak da hamim, maden eriyiği bulunabilen bir azap düşünün. Bir damla suya muhtaç, bir gram oksijene hasret dayanılmaz bir azabın içindelerken cenneti görüyorlar, cennetlik müslümanların nimetler içinde yüzdüklerini görüyorlar ve yalvarıp yakarmaya başlıyorlar. Ne olur bu nimetlerinizden bizden ya-na da gönderseniz diyorlar. Mü’minler diyecekler ki onlara: Size onlar haram kılındı. Allah bu yiyecekleri, bu içecekleri, bu rızıkları kâfirlere haram kıldı. Dünyadayken sizler bu nimetlerden mü’minleri mahrum etmiştiniz. Ele geçirdiğiniz şeylerin hepsinin kendinize ait olduğunu zannediyordunuz. Bir türlü doymak bilmeyen bir tavırla mü’minlerin ellerindekileri de midenize yuvarlama çabası içindeydiniz. Kan emmeye bir türlü doymuyordunuz. Dünyanın nimetlerini sömürmek için savaşlar yapmıştınız. Emperyalist ve sömürgeci emeller peşinde koşmuştunuz. İnsanların haklarına, insanların doğal servetlerine ipotekler koymuştunuz. İnsanlara zulmetmiş, işkenceler yapmıştınız. Dünyada insanların ölmesi, insanların aç kalması sizin için hiç önemli değildi. Yeter ki bizim karınlarımız şişsin, yeter ki biz yiyelim, yeter ki biz doyalım diyordunuz. Dünyada insanları bu nimetlerden mahrum bırakan sizlere Allah bu nimetleri haram kılmıştır. Bizim bu nimetleri size verme hakkımız yoktur. Çünkü Rabbimiz bunu bize yasaklamıştır diyecekler. Evet dünyada bu nimetler herkese serbesttir. Konumu gereği, imtihan gereği Rabbimiz bu nimetlerini dünyada herkese sunmuştur. Peki acaba bu adamların bu mahrumiyetlerinin sebebi ne? Neden bu adamlara bu nimetler haram kılınıyor? Bakın bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz bunun sebebini şöyle anlatıyor:
51. “Doğrusu Allah, dinlerini alay ve eğlenceye alan, dünya hayatına aldanan inkârcılara ikisini de haram etmiştir" derler. Bugünle karşılaşacaklarını unuttukları, âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de onları unutuyoruz.” Onlar dinlerini oyun ve eğlence yaptılar. Dinlerini oyun ve eğlence kabul ettiler. Bir dinleri vardı, bir din sahibiydiler ki bunlar o dini oyun ve eğlence konusu yaptılar. Evet dinlerini oyun ve eğlence edinen, dinlerini oyun ve oyuncak tutan dünya hayatına verdikleri değeri dinlerine vermeyen, dünya hayatını dinlerine tercih eden, dünyayı hedef bilip, dünyayı kıble edinip bütün plan ve programlarını dünyayı kazanma adına yapan bu yüzden de dinleriyle ilgilenme imkânı bulamayan, kitaplarıyla tanışma imkânı bulamayan, Peygamberleriyle tanışma imkânı bulamayan kimselerdir bunlar. Dünyayı kıble edinen, dünyayı alıp da âhireti unutanlar, dinlerini dünyalarına alet edenler, dinlerini dünyalarına yamayanlar, dünyayı kazanmak için dinlerini malzeme olarak kullanan kimselerdir bunlar. Çünkü dünya hayatı aldatmıştır onları. Dünya ile aldanmıştır onlar. Nasıl bir aldanma? Onu kendilerinin zannediyorlar. Dünyayı ebedî zannediyorlar. Bugün, bu güneş hiç bitmeyecek, ölüm hiç gelmeyecek zannediyorlar. Dünyanın içindekilere meylederek aldanıyorlar. Dünyanın konumu ve kuralları aldatıyor onları. Konumu gereği dünyada hiç kimseye dokunmuyor Allah ya; işte böyle işledikleri naneler yüzünden kendilerine dokunulmayınca dünyada Allah’ı atlattık zannediyorlar ve aldanıyorlar. Ya da belki en belirgini dünyanın düzenine, dünyanın yönetimine Allah’ı karıştırmayarak aldanıyorlar. Dünyanın yönetimini biz biliriz diye aldanıyorlar. Ya da dünya onları oya-lıyor, dünya onların gözünde çok büyük değer ifade ediyor da onlar dinlerini önemsemiyorlar. Bunlar dinlerini oyun ve eğlence yerine koyuyorlar. Öyle bir dinleri var ki bu adamların kendilerine uyguladıkları dinleri farklı başkalarına anlattıkları din farklıdır. Ya da böyle salonlarda konferanslarda konuşulan ama bir türlü hayatlarında görülmeyen bir dinleri vardır onların. Tartışılan fakat amel edilmeyen bir din. Konuşulan ama hayata aktarılmayan bir din. Vicdanlarda hapsedilen ama sosyal hayata egemen olmayan bir din. Veya sadece kendilerinin müslümanlığını ispat söz konusu olduğu zaman ağızlarına aldıkları ama hukukları, mirasları, eğitimleri siyasal ve ekonomik yapılanmaları, meslekleri, kazanmaları harcamaları söz konusu olduğu zaman ağza alınmayan bir din. Camiye karışan ama sosyal hayata karışmayan bir din. Evet dinlerini bu hale getiren, onu oyun ve eğlence haline getiren kimselerdir bunlar. Yahut da dünya hayatı kendilerini aldatıp meşgul ettiği için dinlerinin gerçek kaynaklarıyla tanışamadıkları için, Kur’an ve sünnetten habersiz kaldıkları için kendilerine lehv ve laibi din kabul etmiş, oyun ve eğlenceyi din zannetmiş insanlardır bunlar. Yâni eğer insanlar kendi indî mütalaalarını, hocadan hacıdan, anadan babadan duyduklarını, radyodan televizyondan duyduklarını, takvim yaprağından okuduklarını, toplumdan ve piyasadan devşirdiklerini kendilerine din kabul ediyorlar ve bununla amel etmeye çalışıyorlarsa lehviyyatı ve lağviyyatı kendilerine din kabul etmişler demektir Allah korusun. Yâni oyun ve eğlenceyi kendilerine din kabul etmişler demektir. Çünkü din; kişinin hayat programının tümüdür. Din; kişinin kendisiyle, Rabbiyle ve insanlarla münâsebetlerinin tümünü düzenleyen kanunlar ve kurallar mecmuasıdır. Tüm bunları düzenlemek için neye ve kime müracaat ediyorsa kişi onun dininde demektir. İşte böyle dünyanın kendilerini aldatıp köleleştirdiği için dünya peşinde koşarken, dünyalıklar peşinde koşarken dinlerinin temel kaynakları olan kitap ve sünnetle tanışma imkânı bulamayan dinleriyle yakından tanışma zahmetinde bulunmayan ve böylece oradan buradan devşirdiklerini kendilerine din kabul eden ve böylece oyunu ve oyuncağı din zanneden kimselerdir bunlar. Ya da sadece boş zamanlarında dinle ilgilenenlerdir bunlar. Bugün ne? Cuma, bu ay ne? Ramazan. Bu gece ne? Miraç kandili. Bu üç aylar, bu kırkıncı gecesi gibi hatırlarına geldikçe dinle ilgilenirler. Boş zamanlarında dinle ilgilenirler. Ama onların bazı programları vardır ki onları kimse bozamaz. O programlarına kimse müdahale edemez. Meselâ saat üçte haydi falan yere din anlatmaya gidelim, falan kimseye hadis anlatmaya, veya falan yerde tefsir dinlemeye gidelim dediğiniz zaman, ya iyi de şu anda işim var, dükkanda hiç kimse yok, müşterilerin cıvıl cıvıl oynaştığı şu anda nasıl bırakıp giderim? Veya şu anda okulda dersim başlayacak, bürom yalnız kalacak. Adamın bu programlarını kesinlikle bozmak mümkün değildir. Bütün bu programlarından arta kalan zamanda dinle ilgilenecek adam. Hayatını başka Rabler o kadar doldurmuş ki o Rablerin gaflet edip dolduramadığı bölümde ancak dinle ilgilenecek adam. Haftada bir kere işte gelip âyet dinleyecek, hadis dinleyecek hepsi o kadar. Dünyaya ve dünyalık işlere o kadar önem verirler ki dinleriyle ilgilenecek vakitleri kalmamıştır. Tanıdığım bir kardeşin dükkanına gittim geçenlerde. Dedim ki gel seninle biraz Bakara okuyalım. Kendin için çoluk çocuğun için çok iyi olur dedim. Dedi ki vallahi hocam şu anda olmaz. Şu anda işim o kadar yoğun ki vallahi başımı kaşıyacak vaktim yok dedi. Birkaç hafta sonra çarşıda rastladım ona. Dedim ki hayrola nereye gidiyorsun? Dedi ki bilgisayar kursuna gidiyorum, ne olur ne olmaz belki yarın lâzım olur diye öğrenmek istedim. Dedim ki ya eğer bu kadar vaktin olduğunu bilseydim mutlaka seninle Bakara okumaya başlardım. Çünkü bilgisayar belki lâzım olacak, ama vallahi Bakara sana mutlaka lâzımdır. Hem dünyan için lâzımdır hem de âhiretin için lâzımdır. Hem kendin için lâzımdır hem de çoluk çocuğun için lâzımdır. Evet Bakara öğrenmeye zaman bulamayan adamlar bilgisayar öğrenmeye vakit bulabiliyorlar. Ona verdikleri ciddiyeti dinlerine vermiyor bu insanlar, ne garip değil mi? Hani Tirmizî de Allah’ın Resûlü iki aç kurttan söz ediyordu: "Bir koyun sürüsünün üzerine salıverilen iki aç kurdun o koyun sürüsüne verdiği zarar kişideki mal ve şeref hırsının onun dinine verdiği zarardan daha fazla değildir." (Tirmizî terc. 4/196) İki aç kurt düşünün. Önüne gelen her şeyi parçalayacak kadar, hattâ kendi hemcinslerine bile saldıracak kadar açlıktan gözü dönmüş iki aç kurt düşünün. Bu iki kurt bir koyun sürüsüne saldıracaklar bu sürünün ne hale geleceğini bir düşünün. İşte bir kişide bulunan iki sıfatı Allah’ın Resûlü bu iki aç kurda benzetiyor. Bunlardan birisi dünya hırsı, ikincisi de makam ve şeref hırsı. Adam tüm hayatını bu iki şeye hasretmiş. Aman malım olsun, aman insanlar nezdinde şerefim olsun diye çırpınmaktadır. İşte bir tarafta iki aç kurt diğer tarafta kendisinde bu iki özellik bulunan bir insan. Mal hırsı, dünya hırsı ve insanların kendisini takdir etmesini isteme arzusu, şerefinin artmasını isteme arzusu içinde kıvranan bir insan. İnsanda bulunan bu iki arzu iki aç kurda bedeldir diyor Allah’ın Resûlü. İşte görüyoruz. Adamda öyle bir mal kazanma hırsı var ki bugününü, yarınını, dününü, gecesini, gündüzünü, tüm zaman ve mesaisini buna hasretmiş, buna vakfetmiş. Kendisini öyle bir vakfetmiş ki dünyaya öyle bir satılmış ki, yada dünya onun boynuna öyle ğıl geçirmiş ki adamın durup düşünecek, ilim öğrenecek, kitabını, dinini tanıyacak, çocuklarının dini hayatıyla ilgilenecek, komşularının İslâmî dertleriyle ilgilenecek bir tek saniyesi bile kalmamış. Yine bu adamda öyle bir makam, koltuk, şeref, şöhret hırsı var ki insanlar beni konuşsunlar, insanlar beni takdir etsinler diye yapamayacağı şey yoktur. Yapıştığı koltuğu terk etmemek için fedâ edemeyeceği hiç bir şey yoktur. Şimdi böyle bir adamın dininin ne hale geleceğini varın siz düşünün. İki aç kurdun koyun sürüsüne vereceği zarar bu adamın dinine vereceği zarardan daha büyük değildir diyor Allah’ın Resûlü. Deplasman maçına gitme heyecanıyla kıvranan bir adamın, aynı heyecanla camiye gitme derdiyle kıvranmıyorsa bu adamın dininin ne hale geldiğini siz düşünün. Ev ev, kapı kapı dolaşıp tencere reklâmı yapan ama aynı heyecanla Allah’ın dininin reklâmını yapmaya koşmayan insanların varsa şâyet dinlerinin ne hale geldiğini siz düşünün. Elbiselerine gösterdikleri titizliği, arabalarına gösterdikleri hassasiyeti, akvaryumlarına ayırdıkları zamanı, misafirlerine ikram konusunda, ya da kendileri mi-safirken ev sahibinden bekledikleri titizliği dinlerine göstermeyen insanların dinlerinin ne hale geldiğini siz düşünün. Cebindeki parayı ka-sasına aktarabilmek için sabahtan akşama kadar müşterilerinin önünde iki büklüm olan insanların Rablerinin huzurunda ona aynı şeyi yapmaktan kaçınıyorlar veya işte bir iki dakikaya sığdırmaya çalışıyorlarsa bunların dinlerinin ne hale geldiğini varın siz düşünün. Çocuğunun böbreği rahatsızlanınca soluğu Ankara’da hattâ Avrupa’da alan adam eğer aynı heyecanla çocuklarının inanç dünyasında meydana gelen rahatsızlıklar karşısında çocuklarını Allah’la tanıştırma, Peygamberle tanıştırma çabası içine girmiyorsa bu adamın dininin ne hale geldiğini siz düşünün. Geçenlerde bir arkadaş çocuğunu ameliyat ettirdi. Çocuğun durumu nasıl diye sordum. Hocam dedi çok şükür çocuk kurtuldu. Hattâ bir de bunun için kurban kesmeyi düşünüyorum. Ben dedim ki hayır kardeşim senin çocuk kurtulmadı. Onun bedenini kurtardın ama ruhunu kurtaramadın dedim. Vücudunu kurtardın ama ruhu ve dini ölü o çocuğun dedim. Evet iki aç kurdun koyunları parça parça ettiği gibi insandaki bu iki arzunun onun dinini parça parça perişan ettiğini görüyoruz. Adam diyor ki arkadaş kesinlikle ben ütüsüz pantolonla dışarıya çıkamam. Falan arabaya binemem! Bu benin şerefime yakışmaz! Ben böyle bir evde oturamamam! Bu benim klasımı sarsar! Ben bunu misafirlerime ikram edemem! Zira bu benim şerefimi lekeler. Çevrenin boynuna taktığı yafta düşüverecek de el âlemin gözünde itibarım sarsılacak diye aklı başından gitmektedir adamın. Evet işte böyle dinlerinin temel kaynağı olan kitaplarına gereken değeri vermeyen, peygamberlerine gereken saygıyı göstermeyen, dinlerinin ana kaidesi olan iman, ibadet, itikad ve ahlâkî hükümleri tüm hareketlerinde ölçü olarak almayan, zekâttan bahsederken önemsemeyen, zinadan, hacdan, namustan, iffetten söz ederken bunları hiç de önemsemeyen, bunlar bir dönem yaşanmış, ama şimdi modası geçmiş şeylerdir. Veya işte bu hususlar toprağa bağlı tarım ekonomisinde yaşayan cemiyet tiplerinde görülen şeylerdir. İffetten tesettürden bahsederken tüm bunlar kadın hukukunu ihlâldir diyen, günlük hayatı Allah’ın prensiplerine bırakmayan kimseleri bırakıverin ey müslüman-lar. Bunlar dinlerini asla ciddiye almazlar. Namazla televizyon tar-tılır da bunlar nazarında televizyon ağır gelir. Yahu namaz geçiyor! Şu televizyonu kapasana! Dendiği zaman hiç aldırış etmezler. Şu müziği dinleme! Beynine ve belleğine zulmediyorsun dendiği zaman hiç aldırış etmezler. Yahu böyle konuşma karın boş oluyor! Dendiği zaman hiç önemsemezler. Yahu bu namaz olmadı, hızlı kıldın, yanlış okudun, yanlış yaptın dendiği zaman hiç önemsemezler. Yahu bu malı müşteriye övme Allah Resûlü bunu men ediyor dediğiniz zaman hiç aldırış etmezler. Fazla yalan söylüyorsun bu senin için azap sebebidir dendiği zaman hiç aldırış etmezler. Hâsılı dinlerinin hükümlerine hiç önem vermezler. Onların bugünü unuttukları gibi biz de onları unuttuk. Onlar dünyada âhireti hesaba katmadan bir hayat yaşamışlardı biz de bugün onları unutuyoruz diyor Rabbimiz. Ne müthiş bir şey değil mi? Unutulmak, yüzüne bakılmamak, sözü dinlenmemek ve ebedîyen azaba mahkum edilmek. Ne korkunç bir âkıbet. İşte bundan dolayı unutuluyorlar, bundan dolayı nimetlerden mahrum ediliyorlar ve azaba lâyık görülüyorlar. Allah için bu âyetler ışığında kendimizi bir daha kontrol edelim. Acaba din diye nelere sarılıyoruz? Dinimizi nereden alıyoruz? Acaba ölülerin arkasından okunan hatimleri, mevlüdleri din mi zannediyoruz? Particilik yapmayı din mi zannediyoruz? Tarikatı din mi zannediyoruz? Eğer din diye insanlara bunları götürüyorsak vallahi aldanıyoruz. Halbuki din Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetidir. Kendimiz din diye bunlara sarılmak zorunda olduğumuz gibi insanlara da din diye bunları götürmek zorundayız. Bir insan benim dinim var diyorsa, ben insanlara din götürüyorum diyorsa Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini anlatmak zorundadır. Öyle değil de eğer insanlara din diye siyaseti götürüyorsak, din diye particiliği anlatıyorsak, yahut da parti düşmanlığını anlatıyorsak, insanlara din diye tarikatı anlatıyorsak bilelim ki bunlar ne kitaptır ne de sünnettir. İnsanlara Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini götürmek zorundayız başka çaremiz yoktur. Bir de bunlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı. Cuhd yâni böyle bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Hani Tâhâ sûresinde Rabbimiz öyle diyordu: “Benim kitabından yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyâmet günü de onu kör olarak haşr ederiz.” (Tâ-hâ 124) Evet vahiyden yüz çeviren, vahiyle ilgilenmeyen, hayatını vahye göre düzenlemeye yanaşmayan, Kur’an ve sünnete karşı nötr davranan kimseleri Rabbimiz bir geçim darlığına düşürecek, sıkıntılı bir hayat yaratacak. Belki adamın parası pulu da olabilir, başkalarına nazaran zengin de olabilirler ama hayatları kölelik ve sıkıntı içinde olacaktır bunların. Mutlu olamayacaklar, huzur bulamayacaklar, hayatın tadını alamayacaklar. Bir de Rabbimiz diyor ki bunları kıyâmet gününde ama olarak, kör olarak haşr edeceğiz. Bunlar diyecekler ki ya Rabbi! Bizler dünyada kör değildik! O zaman Rabbimiz buyuracak ki evet öyledir, bizim âyetlerimiz dünyadayken size geldi de onları unutmuştunuz, onları yok farz etmiştiniz onları görmezden gelmiştiniz, hayatınızı bu âyetlere göre düzenlememiştiniz sizler de işte aynen bunun gibi bugün burada cehennemin bir köşesinde dayanılmaz azapların kucağında unutulacaksınız. Sizin orada azabın içinde kıvrandığınızı hiç kimse görmeyecek, hiç kimse ilgilenmeyecek buyuracak. Evet alçakların dünyada gözleri vardı ama kullanmıyorlardı. Kulakları vardı, kalpleri vardı ama kullanmıyorlardı.
52. “Andolsun ki Biz onlara bir Kitap getirdik, inanan bir millet için yol gösterici ve rahmet olarak onu bilgiyle uzun uzun açıkladık.” Evet halbuki biz ona bir kitap getirmiştik. Peygamberlerimiz vasıtasıyla biz onlara bir mesaj ulaştırmıştık. Her dönemde yollarını bulsunlar diye, hayatlarına onunla çeki düzen versinler diye onlara birer hayat programı göndermiştik. Hem öyle bir kitap ki soru sormalarına, şaşırıp kalmalarına mahal bırakmayacak biçimde, başka hiç bir şeye muhtaç olmayacakları biçimde her şeyi açık açık onda anlatmıştık. Her şeyi bir bilgiye göre tafsil etmiştik. Her şeyin en ince te-ferruatına kadar ayrıntısını vermiştik o kitapta. İnsanlara her konuda yol gösterecek, insanları dünyada huzur ve saadete, hidâyete, kulluğa ve sonunda cennete ulaştıracak net bilgiler vardı o kitaplarda. Bir de o kitap: İman edenler için rahmettir, rahmet kaynağıdır. Bu kitap Rahmân ve Rahîm olan bir kaynaktan gelmektedir. Bu kitap Rabbinizin Rahmân ve Rahîm sıfatlarının tecellisidir. Yâni bu kitabını Rabbiniz size mahza rahmetinin gereği olarak indirmiştir. Size merhamet ettiği, size acıdığı için, sizin yeryüzünde ne yapacağınızı bilmez bir vaziyet-te bocalamanıza razı olmadığı için rahmetinin gereği olarak Rabbiniz size bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirmiştir. Eğer Allah size merhamet buyurup da bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirme-seydi sizler karanlıklar içinde ne yapacağınızı bilmez bir vaziyette ka-lırdınız. Allah kitabını indirmiştir elinizin altında olsun diye, size yakın olsun diye, siz sürekli onunla beraber olasınız diye, siz ondan istifade edesiniz diye, ona tutunarak yol bulasınız, onunla çölde yol bulasınız, ona tutunup çukurdan kurtulasınız diye. Allah sizi muhatap kabul edip merhametinden dolayı kendi kelâmını sizin elinizin altına indirirken sakın sizler onu hep kaldırmadan yana olmayın. Yâni o kitap sürekli elinizde olsun, sürekli elinizin altında bulunsun. Siz de indirin onu hayatınıza. Siz de indirgeyin onu hukukunuza, siz de indirgeyin onu eğitiminize, kazanmanıza harcamanıza, siyasal yapılanmanıza, tüm hayatınıza, tüm beşerî ilişkilerinize. Unutmayın ki Allah’ın kitabına karşı saygı, ihtiram onu gerek kendinizin, gerekse inanların ulaşamayacakları yükseklerde tutmak, onu hayattan uzaklaştırmak değildir. Öyle olsaydı elbette Allah onu mele-i a’lâ’dan, yüceler yücesi bir makamdan bu alçak dünyaya indir-mezdi. Ne oluyor, yoksa Allah’ın indirdiğini kaldırmaya mı çalışıyorsunuz? Peki acaba ellerinin altında Allah’tan gelme böyle bir kitapları olduğu halde bu insanlar niye bu kitabı görmezden geliyorlar? Neden Allah’ın kitabından istifade etmek istemiyorlar? Neden Allah’ın kendilerine açtığı bu rahmet kapısından faydalanmak istemiyorlar? Yoksa:
53. “Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bek-liyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, "Rabbimizin Peygamberleri şüphesiz bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat edecek var mı ki şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek" derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır.” Yoksa onlar bu kitabın kendilerine haber verdiği ve ısrarla kendilerini uyardığı sonun, sonucun gelmesini mi bekliyorlar? Yoksa bu adamlar kıyâmetin gelip başlarında patlamasını mı bekliyorlar? Azabın bütün şiddetiyle kendilerine gelmesini, geberme zamanlarının gelmesini mi bekliyorlar? Ne zaman anlayacaklar bu insanlar gerçekleri? Ne zaman akıllarını başlarına devşirecekler bu adamlar? Ama onun sonucu geldiği zaman, kıyâmet geldiği zaman ondan önce bu kitapla diyalogu kesenler, bu kitabı unutup hayatlarında gündeme almayanlar, bu kitabın istediği bir hayatı yaşamayanlar diyecekler ki ey Rabbimiz elçilerin şüphesiz ki bize hakkı getirmişti. Elçilerin bizi hakla tanıştırmıştı. Heyhat ki bizler elçilerin getirdiği mesajla ilgilenmedik. Gururumuz galebe çaldı da senin kitabınla diyalog kurmadık. Senin hayat programınla ilgilenmedik. Kendi hayatımızı kendimiz belirlemeye kalkıştık. Kitabından habersiz bir hayat yaşadık. Şimdi acaba bize bir şefaat edecek var mı ki bizi bu sonuçtan kurtarsın. Bir şâfi var mı ki bize şefaat etsin diyecekler, dövünecekler, pişman olacaklar, af dileyecekler, günahlarını itiraf edecekler, ama onların bu pişmanlıkları kendilerine asla bir fayda sağlamayacak. Geçmiş olsun. Bunu bu dünyada diyecektiniz. Bunu bu imtihan alanında anlayacak, kabullenecek ve hayatınıza bu kabule göre yaşayacaktınız. İmtihan bittikten sonra, iradeleriniz bittikten sonra zorunlu olarak anlama, bilme ve kabul etme ortamında böyle bir iman iddianızın size hiçbir faydası olmayacaktır. Dünyada iken eteklerine yapıştıkları, kurtarıcı bildikleri tanrıları ve tanrıçaları de kendilerine her hangi bir fayda sağlamayacak. Bunu da anlayınca diyecekler ki ya Rabbi keşke dünyaya bir daha geri döndürülsek de önceki işlediklerimize bir daha dönmesek. Dünyaya tekrar döndürülsek, bize bir fırsat daha tanınsa da önceki günahlarımızdan uzaklaşıp senin istediğin hayatı yaşasak. Ya Rabbi ne olur bizi dünyaya bir daha geri çevir de sana asla şirk koşmayalım. Yapay tanrılar tanrıçalar edinmeyelim. Kendi hayat programımızı kendimiz belirlemeye çalışmayalım. Senin gönderdiğin kitabını ve elçilerini örnek alalım diyecekler ama artık onlar için dünyaya bir daha geri döndürülme hakkı kalmamıştır. Gerçekten bunlar kendi kendilerini mahvetmişler, fırsatlarını imkânlarını kötüye kullanmışlar, sermayelerini kaybetmişler, kendi kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Kendi kendilerini cehenneme, azaba sürüklemiş kimselerdir. Allah berisinde uydurdukları yapay tanrıları ve tanrıçaları da onları koyup kaybolmuşlardır, kendilerine en küçük bir fayda sağlayamamışlardır. Hepsi de onları terk edip kaçıp gitmişlerdir. Zaten kendilerine bile bir fayda sağlama gücüne sahip olmayanların onlara bir fayda sağlamaları da mümkün değildir. Orada herkes kendi başının derdine düşmüştür.
54. “Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan ve arşa hükmeden, gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen; güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'tır. Bilin ki yaratma da emir de O'nun hakkıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah Yücedir.” Allah iman ve istikâmet sahibi ecdadımızdan, selefimizden razı olsun. Rabbim onların taksiratlarını affetsin. Onlar bize dini anlatmışlar. İmam Ebu Hanife, İmam Şafiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed İbni Hanbel ve diğerleri Kurana müteallik meseleler üzerinde içine nüfuz edebilmek için öylesine yürümüşler, öylesine titizlik göstermişler ki aylarını yıllarını vermişler. Kimileri de bu konularda yâni müteşabih konularında çok gereksiz ve lüzumsuzluklarla uğraşmıştır. Meselâ Rabbimiz burada bir altı gün dedi. Allah gökleri ve yeri altı günde yarattı buyurdu ya tamam demişler ve almış yürümüşler. Acaba nedir ki bu altı gün? Allah arş dedi, acaba nedir ki bu arş? Nasıl olur arşı istivâ? Nasıl olur göklerin ve yerin altı günde yaratılması? Diye uzun uzun tartışmışlar. Bu gereksiz ve lüks tartışmalar sonucunda işte Mürcie çıkmış, Müşeb-bihe çıkmış, Mücessime çıkmış. Birisi şöyle demiş, ötekisi böyle demiş ve yıllar yılı bu kavgalar sürüp gitmiş. Bu lüzumsuz kavgalar sonucunda kimileri dinden çıkıp gitmiş, kimileri boş şeylerle iştigal etmiş. Halbuki bu konuları, müteşabihat ediğimiz konuları fazla de-rinleştirmeden bütünlüğü içinde anlamak ve kabul etmek zorundayız. Bu konularda, bu âyetlerde önüyle sonuyla bütünlük lâzımdır. Önce ne dedi Allah? Cennet dedi, cennetlikler dedi, cennetliklerle cehennemliklerin durumlarını anlattıktan sonra bu âyete geldi. Dedi ki Rab-bimiz Allah gökleri ve yeri altı günde yaratan ve arşa hükmedendir. Bunu derken Rabbimiz bu altı günü araştırın demiyor veya arşı araştırın, ne olduğunu ne olmadığını bulun, bilin, anlayın demiyor Rab-bimiz. Meselâ yine A’râf sûresinde ilerde gelecek: “En güzel isimler Allah'ındır. O'na o isimlerle dua edin. O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir. (A’râf 180) Evet burada esmâsından söz ederken Rabbimiz bunları araştırın, bunların ne mânâya geldiğini bilin bulun demiyor. Ya ne diyor? Bunlar Allah’ın isimleridir binaen aleyh bunlarla dua edin diyor. Eğer duanızın konusu bir günah konusuysa “Ya Ğaffar” diyerek, eğer bir rızık konusuysa “Ya Rezzak” diyerek Rabbinizin bu isimleriyle Ona dua edin diyor. Burada da öyledir. Bakın Rabbimiz buyurur ki sizin Rabbiniz olan, sizin hayatınızı düzenleme gücüne, bilgisine ve hikmetine sahip olan, sizin üzerinizde hâkimiyet, otorite ve yetki sahibi olan Allah, sizin üzerinizde Kahhâr olan Allah gökyüzü ve yeryüzünü altı günde yaratmıştır sonra da arşı istivâ etmiştir. Bu altı gün nasıl bir gündür bunu bilmiyoruz. Yâni şu bizim bildiğimiz 24 saatlik bir gün değildir bu. Çünkü Rabbimizin gökler ve yeri yarattığı o dönem ne gün vardı ne de güneş. Çünkü bizim şu an-da bir gün dediğimiz zaman dilimi dünyanın kendi çevresinde dönüşüyle alâkalı bir zaman dilimidir. Burada bir de sadece göklerin ve yerin yaratılışından söz edilmektedir. Halbuki kâinatın tümünün yaratılmasıyla onun bir parçasının yaratılması arasında Allah için herhangi bir fark yoktur. Çünkü Allah için bir zerrenin yaratılışıyla kâinatın gerçeği aynıdır. Evet dünyanın kendi çevresinde dönüşüne bir gün denirken, güneşin kendi çevresinde dönüşü olan bir yıla da bir gün “yevm” denilmektedir. Diğer gezegenler için bir günün yevmin miktarını bilmi-yoruz. Bir de dünyanın yaratıldığı andan itibaren kıyâmetin kopacağı güne kadar ki zamana bir gün denilmiş. Kıyâmetin kopuşundan sonraki âhiret gününe de bir gün denilmiştir. Yevm’üd dünya ve yevm’ül âhireti. Bir de Meâric sûresinde anlatılan melek günü vardır ki bu da elli bin yıldır. Ve işte bir de burada anlatılan yaratılış günü vardır ki bunun mahiyetini bilmiyoruz. Öyleyse şu kadarını söyleyelim yevm izâfîdir. Acaba insan oğlu içinde bulunduğu bu izâfî yevmi aşıp da yaratılış yevminin içine girebilir mi? Allah isterse olmaz diye bir şey yoktur. İşte Rasulullah efendimizin hayatında gerçekleşen Mi’râc olayı veya Hz. Süleyman (as)’ın hayatında gerçekleşen göz açıp yumacak kadar kısa bir zamanda Belkıs’ın sarayının getirilmesi veya meselâ rüya olayı da belki öyledir. Çünkü Allah’tan gelen ruh asla madde ile sınırlı değildir. Evet bu altı gün konusunda da Rabbimizin arşı konusunda da arşı istivâ etmesi konusunda da fazla bir bilgimiz yoktur. Arş; sakf mânâsına bir yerin en yükseği, en üstü, en zirvesidir. Veya arş kralların oturduğu tahtın lâzımı olan mülk ve saltanattan kinayedir. Hani şu tabir kullanılır: “Zelle arşuhu” Onun arşı (mülkü) yıkıldı. Mülkü yerinde olduğu ve hâkimiyeti devam ettiği zaman da: “İsteva ala arşihi” denir. Arş bir kralın tahtına oturması demektir ama böyle cismani bir oturuş değil hükümdarlık sıfatıyla muttasıf olması demektir. Yâni hükümdarlık taht sayesinde değil tahtın hükümdar sayesinde ikâmesi anlatılır. Bir de dikkat ederseniz “İsteva maal arş” değil “İsteva alel arş” dır. Yâni Allah arşla beraber oldu değil, arştan üstün oldu, arşa hük-metti anlamınadır. Çünkü “İsteva” karar kılmak, tek düze olmak, yüksek olmak, yüce olmak, istila etmek, hâkimiyeti altına almak ve kaplamak anlamınadır. Rabbimiz zaman ve mekândan münezzeh iken acaba bu âyetiyle neyi kastediyor. Burada imanımız gereği diyebileceğimiz en doğru ve en güzel söz şudur: Rabbimiz bu âyetiyle neyi kastettiyse odur. Bu konuda te’vile gerek de yoktur, imkânımız da yoktur. Çünkü bu tür âyetler müteşabih âyetlerdir ve bizim bu konularda bilgimiz olmadığı için aynen inanıyoruz. İnanıyoruz ki Rabbimiz arşı istivâ etmiştir. Ama bu istivânın ne demek olduğunu, keyfiyetinin ne olduğunu bilmiyoruz. Birisi İmam Mâlik efendimize istivâdan sormuş, “keyfe” demiş. İmam Mâlik efendimiz bir müddet sustuktan sonra vücudundan müthiş bir ter boşanır ve der ki: “İstivâ malum, keyf ise gayri makuldür. Buna iman vacip, sual ise bid’attir” Bize yönelik olarak şu kadarını söyleyelim. Allah haydir. Allah tüm kâinata hükmedendir. Allah tüm kâinatta sözü geçendir. Hris-tiyanların dedikleri gibi Allah gökleri yeryüzünü altı günde yarattı da sonra yedinci günü yorulup dinlenmeye çekilmiş değildir. Aristo’nun ve Aristo yolunun yolcularının, demokratik kafaların dedikleri gibi dün-yayı yaratmış sonra da ne haliniz varsa görün, nasıl isterseniz öylece yaşayın, ben dünyayla ilgilenmiyorum diyerek köşesine çekilmiş, dünya işini bize bırakmış değildir Allah. Hayata karışandır hayata hükmedendir Allah. Tüm kâinatta hükmü geçendir Allah. Çünkü yaratılış bitmemiştir. “Kün” emriyle her an yaratılış devam etmektedir. Şu anda yaratılanlar Allah tarafından yaratılmakta, şu anda da tüm eylemlerimizi yaratan Allah’tır. Yine bundan anlıyoruz ki materyalistlerin iddia ettikleri gibi âlem kadîm değildir hadistir. Bir defada yaratılmış değil, muhtelif lahzalarla yaratılmaktadır. Eğer def’aten yâni bir defada yaratılmış olsaydı dünkü âlem olmazdı. Hayden meyyit, meyyitten hay, ateşten toprak, topraktan su, çamurdan hayat, babadan evlât, anadan oğul olmazdı. Veya şu andaki halkın şu andaki yaratılışın imkânına delil ol-mazdı o zaman. Yâni birimiz diğerinin yaratılışına şahit olamazdık ve âlem kadîm zannedilirdi. Gündüzü durmadan kovalayan, gece ile bürüyen; güneşi, ayı, yıldızları hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah’tır. Bilin ki yaratma da emir de O'nun hakkıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah Yücedir. Evet geceyi de gündüzü de yaratan, geceye de gündüze de hükmeden O dur. Gece de gündüz de Allah’a, Allah’ın yasalarına boyun bükmüş iki âyettir. Güneşi, ayı ve yıldızları da O Allah kendi buyruğuna baş eğdirmiştir. Peki gece ve gündüz Rablerinin emirlerine boyun bükmüşlerken, güneş, ay ve yıldızlar Allah’ın yasalarına teslim olmuşlarken siz kime teslim oluyorsunuz? Sizden milyarlarca kere daha büyük olan bu varlıklar Allah’a boyun bükmüşlerken, Allah’ı dinliyorlarken siz kimi dinliyorsunuz? Bütün bu varlıklar hayat programlarını Rablerinden alırlarken, bir an bile Rablerine isyan edemezlerken siz hayat programlarınızı kimden alıyorsunuz? Bütün bu varlıklar Allah’ınken siz kiminsiniz? Yoksa sizler yaratıcı olarak Allah’ı kabul ediyor da hayata ka-rışıcı olarak Onu reddetmeye mi çalışıyorsunuz? Tamam göklerin de yerlerinde, göktekilerin de yerdekilerin de yaratıcısı Allah’tır ama bu Allah bizim hayatımıza karışmaz mı demeye çalışıyorsunuz? Biz hayatımızı bildiğimiz gibi yaşarız, ya da bizim hayatımıza karışacak başka Rablerimiz başka tanrılarımız var demeye mi çalışıyorsunuz? Allah bizim hayatımızı bilmez mi demeye çalışıyorsunuz? Gökleri yaratan, göktekilere hükmeden, yerleri yaratmaya güç yetiren Allah sizin hukukunuzu hiç bilmez mi? Sizin eğitiminizi bilmez mi? Sizin sosyal, ekonomik ve siyasal yapılanmalarınızı hiç bilmez mi? Halbuki yaratan da O dur, yarattığını idare etmesini bilen de O’dur. Yaratan da O’dur yarattığının hayat programını belirleyen de O’dur. Yaratan da O’dur Rab da O’dur. Hani var mı Ondan başka böyle yaratıcı birileri? Geceyi gündüzü yaratan, geceye gündüze söz geçiren, güneşe, aya ve yıldızlara hükmedebilen birileri var mı? Varsa tamam onlara da kulluk edin. Onlara da minnet duyun, onların arzularını da yerine getirin. Halbuki Allah’tan başka hiç kimsenin bu konularda gücü ve kuvveti yoktur. Göklerin ve göktekilerin işlerini düzenlediği gibi yerdekilerin işlerini de düzenleyen Allah’tır. Öyleyse sadece Allah’ı dinlemek zorundayız. Sa-dece Rabbimize kulluk etmek zorundayız. Hayat programımızı sadece Rabbimizden almak zorundayız. Çünkü Rabbimizin şanı çok yücedir. O tüm eksik sıfatlardan münezzehtir. Kâfirlerin ve müşriklerin dedikleri gibi O Allah hiç bir za-man gökleri ve yeri yaratıp onların idarelerinden âciz kaldığı için ondakilerin idarelerini başkalarına havale etmiş değildir. Böyle bir iddia Allah’a hâşâ noksanlık ve zayıflık izâfesidir ki Rabbimiz böyle şeylerden fersah, fersah uzaktır. Öyleyse:
55. “Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu O aşırı gidenleri sevmez” İşte böyle bir Rabbe gönülden ve gizlice dua edin. Böyle bir Rable iletişim içine girin. Daraldığınız zaman, çıkmaza girdiğiniz zaman, bunaldığınız zaman, sıkıntıya düştüğünüz zaman isteyeceklerinizi Ondan isteyin. Problemlerinizi O na havale edin. Çözümü Ondan isteyin ve bekleyin. İrtibatınız sürekli Onunla olsun. Kur’an-ı Kerîm biliyoruz ki Rabbimizin kelâm sıfatının tecelli-sidir. Allah’ın Resûlü Efendimiz de bu kelâmın bize ulaştırılmasında vasıtadır. Rabbimiz merhameti gereği, rahmeti gereği kitabı vasıtasıyla dünyada ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı, nasıl bir hayat yaşayacağımızı kurallar halinde bize bildirmiştir. İnsanı insan etmenin, insanı mutlu etmenin kuralları diyoruz bunlara. Âdem ve nesli dünyaya gelmiş. Peki bu varlık geldiği bu hayatta ne yapacak? Nasıl yaşayacak? Nasıl bir hayat programı takip edecek? Onların bocalamalarına imkân vermeden Rabbimiz hemen vahyini gönderir. Ve Rabbimiz yeryüzünü bir an bile vahiysiz bırak-maz. İnsanlar buna lâyık mıdır değiller midir buna hiç bakmaksızın sürekli Rabbimiz vahyini gönderir. İşte insanın dünyada hayatını tanzim adına, amel etmesi adına gelmiş bir âyet, bir kural. Rabbinize dua edin gönülden ve gizlice. Rabbimiz rahmetinin eseri olarak bizim kendisine dua etmemizi istemektedir. Başka bir âyetinde Rabbinizin esmâsıyla Rabbinize dua edin buyurur. Yâni dualarımızın kabul yöntemini de gösterir bize. Başka bir yerde “Deki felakın Rabbine sığınırım...” Bazen de peygamberler ve sâlih mü’minler şöylece dua ederler, şöylece dua ettiler diyerek bize dua modelleri öğretir. Dua,dua edileni büyük tanımak, büyüklük mevkiine oturtmak, büyüklüğünü, gücünü kuvvetini kabul etmektir. Dua acziyetin ifadesidir. Dua âcizin, güçsüzün güçlüye teslimiyetinin ifadesidir. Öyleyse dua eden kişiyi bu duası Allah’ın her an Rabbi ve koruyucusu olduğu ve bu Rabbi karşısında her an ona muhtaç olduğu şuuruna götürecektir. Öyleyse Rabbimize dua edeceğiz. Ama bakın burada Rab-bimiz duanın usulünü de öğretiyor bize. Gizlice ve yalvarıp yakararak dua edeceğiz. Kendi küçüklüğümüzü, kendi fakirliğimizi, âcizliğimizi, çaresizliğimizi, mahcubiyetimizi Rabbimizin de büyüklüğünü, zenginliğini, güçlülüğünü itiraf ederek dua edeceğiz. Bir de gizlice dua edeceğiz. Bağırıp çağırarak dua etmeyeceğiz. Sanki Allah bizim istediklerimizi vermek zorundaymış gibi bir pozisyonda bağırıp çağırarak dua edilmez. Çünkü biliyoruz ki: 1- Allah bize bizden, bize her şeyden daha yakındır. Bize şah damarımızdan daha yakındır Allah. "Biz insana şah damarından daha yakınız." (Gâf 16) Âyeti bunu anlatır. Buna göre madem ki Allah bize bu kadar yakındır o halde: a: Allah’a dua ederken onu uzakta bilip, işitmez zannedip ba-ğırıp çağırmanın, hoplayıp zıplamanın anlamı yoktur. Nitekim birilerinin böyle yüksek sesle, bağırıp çağırarak dua ettiklerini gören Allah’ın Resulü: "Sizler sağıra ve gaibe dua etmiyorsunuz. Her halde işiten ve yakın olan birine dua ediyorsunuz." Buyurmuştur. b: Madem ki Allah bize bizden ve herkesten yakındır, o halde duada birilerinin aracılığına ne gerek var? Aracı kullanmaya da gerek yoktur. Bir kere Rabbime ben kendim bizzat dua edebilmeliyim. Birilerinin gölgesinde, vasıtasında dua ederek şahsiyetimin ezilmesine, silinmesine gerek yoktur. Bundan sonra kime boyun eğecek de mümin? Kimden korkacak da? Kime sığınacak da? Allah kendisine o kadar yakın ki; ya Rab! Dediği anda telsizsiz, telefonsuz, aracısız anında duyan bir Allah’la karşı karşıyaysa mü'min aracılara ne gerek var da. Hiç kimse kişiye Allah kadar yakın olmadığına göre aracılar kullanarak şirke düşmesinin de anlamı kalmamıştır. İşte illâ da efendim aracılara ihtiyaç vardır, baksanıza bir mü-dürün yanına bile aracılar kullanarak yaklaşılmaktadır diyenler galiba Allah’ı insan gibi düşündüklerinden şirkin daniskasını gerçekleştirmektedirler. Tamam belki müdüre birileri vasıtasıyla yaklaşılabilir, ama Allah, o müdür gibi gafil biri değil ki. Evet dua edeceğiz, davetiye göndereceğiz Rabbimize ama dâvetiyenin üzerine başkalarının ismini yazmayacağız. 2- Günahsız bir ağızla dua etmeye çalışmalıyız. Allah’ın Re-sulü Tirmizi’de: "Kişi günah işleyip sılayı rahmi kat etmedikçe, ve de acele etmedikçe Allahu Teâlâ onun duasını Reddetmez." Buyurur. Helâl gıda çok önemlidir dua için. Allah’ın Resulü bir adamdan söz eder. Adam Allah için yollara düşmüş. Cihada, sefere çıkmış, ilay-ı kelimetullah adına çıkmış, Allah’a dost kazandırmak, tebliğ yapmak, emri bil maruf yapmak için veya savaşarak Allah düşmanlarının işini bitirmek üzere yola çıkmış. Bu yolda büyük sıkıntılar çekmiş, büyük zorluklara katlanmış, yüzü gözü toza toprağa batmış ve bu haldeyken el kaldırıp: "Ya Rab! Ya Rab! Diyerek Allah’a dua ediyor, bir şeyler istiyor Allah’tan. Çocukları için istiyor, ülkesi için istiyor, memleketinde ittifaktan dem vurarak is-tiyor, devlet istiyor, düzen-dirlik istiyor Bosna’dakiler, Çeçenistanda-kiler için istiyor, istiyor. Ama Allah’ın Resulü buyuruyor ki bu adamın yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haram, özü haram, sözü haram nerede kaldı Allah bunun duasını kabul edecek. 3- Duada bir de acele etmeyeceğiz. Allah’ın Resulü: "Sizden biriniz acele etmedikçe Allahu Teâlâ duanızı kabul buyurur." Duada acele etmek, dua ettim de Allah kabul etme-di demektir. (Buhârî, Müslim) Dua ile istenen ihtiyacın karşılanması hemen de olabilir, bir müddet sonra da olabilir, bazen de istenen şey âhirete kalabilir. Bazen de bizim hakkımızda hayırlı olan şey bizim istediğimizin dışında bir şey de olabilir. Öyleyse olmadı! Dua ettim de kabul edilmedi! Diye acele etmeyelim Allah istediği zaman istediği biçimde bizim duamızı kabul edecektir. Ve bazen bizim daha çok dua etmemizi istediği için Rabbimiz istediğimiz şeyleri geç verebilir. Bu durumda kesinlikle ümitsizliğe düşmemeliyiz. Değilse yâni Allah’ın mülkü yanında bizim istediklerimiz ne kadar olabilir de? Bütün dünya insanlığı birleşse, herkes isteyebileceğinin en son sınırını istese Allahu Teâlâ’nın mülkünden bir şey eksilir mi? Öyleyse bizim istediklerimizi geciktirmesinin sebebi bizim biraz daha dua ederek kulluğumuzu artırmamızı istemesinden başka bir şey değildir. 4- Şurası da unutulmamalıdır ki: "Dua bir ibadettir." (Ebu Dâvûd, Tirmizi, İbni Mâce) 5- Dua ederken Allah’tan istenmesi gereken, istenmesi caiz olan şeyleri istemeliyiz. Harika, mûcize, nübüvvet ve haramları istemek gibi caiz olmayan şeyleri istemeyeceğiz. 6- Oruçlu dua etmeye çalışacağız. Hele hele iftar vakti yapılan duanın reddedilmeyeceğini söyler Allah’ın Resulü: "Oruçlunun iftar vakti yapmış olduğu duası mutlaka kabul olur." "İftar zamanı oruçlunun duası reddedilmez ." Yine Ebu Hureyre’nin rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resulü şöyle buyurur: Üç kimsenin duası asla reddedilmez. 1- Âdil devlet reisinin duası. 2- İftar edinceye kadar oruçlunun duası. 3- Zulme uğrayan mazlumun duası. Bu üç kişinin duasının asla reddedilmeyeceğini anlatıyor Allah’ın Resulü. Evet Allah bizden dua etmemizi istiyor. Duaya o kadar önem verelim ki öyle bir dua hayatı uygulayalım ki artık bizim hayatımız hep dua olsun. Yâni Allah’la ilişkimizi hiç kesmeyelim. Çünkü dua sürekli Allah’la ilişki içinde olmaktır. Her zaman ona dua edelim. Hem de is-teklerimiz meşru olduğu sürece utanmadan isteyelim ondan. Bu da istenir mi? Demeyelim. İstenilen kim? Allah. Yâni anamız değil, babamız değil, ağamız, patronumuz değil. Üstelik biz yalvardıkça bizi seviyor. Biz ona yöneldikçe o bizim kendisine yönelmemizden mem-nun oluyor. Öyleyse hemen yalvaralım, hemen yakaralım. Karnımız acıktı yalvaralım, susadık yalvaralım, ayakkabımız kayboldu yalvaralım, ayakkabımız bulundu yalvaralım, sıkıntımız var yalvaralım, cennet istiyoruz yalvaralım, cehennemden korkuyoruz yalvaralım, yal-varalım,yalvaralım... Ve Kur’an’daki dua modellerini de iyi belleyelim. Kur’an’daki dua modelleri yanında bir de Resulü Ekrem Efendimizin dua usullerini, ezkarını iyi belleyelim. Bizim toplumun en büyük hastalıklarından biri de duayı bilmemeleridir. Gerçi mekânik bir hayatımız var. İşte imam bize namazı kıldırırken duayı bile biz ona yaptırırız ve biz arkasında amin deriz. Yâni şimdi duayı bir başkasına ettirip ben de arkasından amin dedikten sonra benim dua yeteneğim kayboluyor demektir. Hacca gidiyor müslümanlar, başlarında birileri var duayı ona yaptırıyorlar. Kişi kendisi yapmalı aslında duayı. Hani İsrâil oğullarının hastalığıdır bu. Ağzı kurumuş sanki insanların da kendileri dua ede-miyor hep başkalarına dua ettirmeye çalışıyorlar. Aslında müslüman kendi duasını kendisi yapmalıdır. Ya Rabbi! Bana özgürlük ver! Ya Rabbi bana hürriyet ver! Ya Rabbi benim ülkeme dirlik düzenlik ver! Ya Rabbi bana cennet ver! Diyemez mi bunu müslümanlar? Elbette herkes söyleyebilir bunu, ama yine de alışmış insanlar ille de birileri dua edecek onlar da amin diyecekler garip bir şey. Allah korusun da Hristiyanlıkta olduğu gibi namazını birileri kı-lıverecek, orucunu birileri tutuverecek, hatmini, Kur’an’ını birileri oku-yuverecek, duasını birileri yapıverecek, haccını birileri yapıverecek tamam. Hristiyan dünyada olduğu gibi birileri papaz olacak ötekiler ümmî olacaklar, günahı oldu mu onun yerine para verecek, namazını kılamadı mı onun yerine para verecek birileri hallediverecek Allah korusun da böylece din kaybolup gidecektir. Halbuki dua bizim Allah’la ilişkimizi sağlayan ve hiç bitmeyen, tükenmeyen bir ibadettir. Dua etmeyi bilmeyen kişi kullukta yapamaz. İşte namaz bir duadır, hac bir duadır. Evet duanız da olmasa Rabbiniz sizi ne yapsın?
56. “Düzeltilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve umutla yalvarın. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyi davrananlara yakındır.” Evet ıslahından sonra, yeryüzünü Rabbiniz ıslah ettikten sonra da orada düzeni bozmayın. Yeryüzünde fesat çıkarmayın. Kitaptan vahiyden uzaklaşmak sûretiyle, kitabın dediklerinin dışında bir hayat yaşamak sûretiyle yeryüzünün düzenini dengesini bozmayın diyor Rabbimiz. Peki düzen bozmak ne demektir? Düzen ne demektir? Bu ko-nuda tek cümleyle özetlersek: Allah’ın düzen dediği şey düzendir, düzensizlik dediği de düzensizliktir. Düzen ya da düzensizlik, fesat ya da sulh, ifsat ya da ıslah.. Bunlardan biri mü'minin tavrı, diğeri de münafığın tavrıdır. Veya değişik söyleyelim: Bunlardan biri imanın sonucu, diğeri de küfrün sonucudur. İnancın gereği olan amel, ameli sâ-lihtir. İmansızlığın gereği olan amele de ameli gayri sâlih denir. Fesat; Islahtan sonra yapılan şeydir. Yâni fesat; bozmadır, düzeni bozmak demektir. Allah: Ben arzı ve ondakileri düzenledikten sonra sakın onu bozmayın diyor. Allah düzenlediği arzda bir vakte kadar bizim oturmamızı istemiş ve onun ıslahı ve fesadından bizi sorumlu tutmuştur. Öyleyse işimiz küfür ve şirk değil iman, isyan değil itaat, bozmak değil yapmak, ihtilal değil intizam, zulüm değil adâlet, fesat değil ıslahtır. Allah arzı yarattı düzene koydu, Âdem’i ve soyunu gönderdi. Âdem (a.s) dünyaya geldiği zamanlar düzen devam ediyordu dünyada. Meselâ bir eve yeni bir gelin gelir. Evin sahibi ona bir düzenden söz eder: Bu minder burada olmalı! Bu sürahi buraya konmalı! Buraya ekmek konmamalı sofra şuraya serilmeli! gibi. İşte gelin bu denenler konusunda öyle yapmalı ve düzeni bozmamalıdır. Ama bu gelin denmeyenler konusunda da serbesttir ya. İşte Cenâb-ı Hak da Hz. Âdem (a.s)'a yeni getirdiği bu evde bir kısım düzenlerden söz etti: Kan dökmeyin! Adam öldürmeyin! Zina etmeyin! Küfretmeyin! Münâfıklık etmeyin! Namaz kılın! Oruç tutun! buyurmuş ve böylece yeni geldikleri bu evin düzenini bildirmişti. Bir süre yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu düzene riâyet edildi. Ama Hz. Âdem’in oğlu Kabil bu düzeni bozuverdi. Adam öldürdü. Sonra her düzen bozulduğu dönem Allah Peygamber gönderdi bu bozulanlara çeki düzen vermek için. Bir Nûh gönderdi düzeldi ama arkasından yine bozuldu. Sonra bir Peygamber daha gönderdi düzeldi arkasından yine bozuldu yine Peygamber gönderdi. Sonra Hz. Îsâ’yı ve en sonra da Hz. Muhammed (a.s)'ı gönderdi. İslâm’dan sonra özellikle bu iş geçerlidir. Çünkü artık başka Peygamber gelmeyecektir. Yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzenini bozmak demektir. Allah’ın isteklerinin dışına çıkmak, Allah’ın istediklerinden farklı yaşamak demektir ve bu münâfıkların işidir. Dönüyoruz şimdi kendimize: Elektrik kabloları, lavabo muslukları da dahil olmak üzere evimizdeki tüm eşyaları sokağa dökelim. Evi yeniden düzenlemek için yeniden yerleştirelim. Eğer İslâm o yerleştirmeye düzen demiyorsa bozgunculuk demektir bu. Yâni İslâm onlara ihtiyaç demiyorsa, tamam bu da olmalı! Bu da ihtiyaçtır! Evde bu da bulunmalı! demiyorsa, biz Allah’a ve Peygambere sorarak düzen yapmadığımız için bizimki de bozuk demektir ve biz de düzen bozucuyuz demektir. Çocuğumuza aktardıklarımız, kendi kafamıza yerleştirdiklerimiz eğer Allah ve Resulüne sorulmadan yapılmışsa biz de düzen bozuyoruz demektir. Biz de ifsad edenlerdeniz demektir. Kafamızı şöyle bir keselim içindekileri bir masanın üzerine boşaltalım ve çağıralım kitap ve sünneti. Diyelim ki ya Rabbi, ya Rasulallah işte ben bilir bilmez bütün bunları doldurmuşum kafamın içine ama anladım ki bunu size sormadan yapmışım şimdi pişman oldum. Bunlardan lâzım dediklerinizi, kalsın dediklerinizi tekrar koyacağım ve gereksiz bulduklarınızı atacağım! desek acaba neler kalır oraya koyabileceğimiz bir düşünün. Bu Allah’ın verdiği kafanın düzenini bozmak değil de nedir ya? Ama kendi arzumuzla kafamıza yerleştirdiklerimizi kastediyorum tabii. Yoksa biz istemeden gardiyanların okuduklarından öğrendiklerimiz değil tabi. Hani gardiyanlar sürekli bir şeyler okurlar da mahkumlar da mecburen öğrenirler ya o ayrı. Ben onları kastetmedim. Soralım Rasûlullah’a: Ya Rasulallah bilir bilmez bir sürü şey yerleştirmişim ben bu kafaya gel şunları yeniden bir yerleştirelim! diyelim. Nerede kullanacağımıza göre yerleştirmeliyiz ama. Meselâ adam Bakara öğreniyor para kazanmak için, Âl-i İmrân öğreniyor do-çent olmak için, Nisa öğreniyor kitap yazmak içinse bu da bozuk düzen olacaktır elbette. Bunun dışında meselâ şehri yeniden düzenlemek için başa geçirelim birini veya adam işte okulda düzen için kurallar koyuyor, fabrikada kurallar koyuyor, evde kurallar koyuyor düzen için. Eğer Allah onun koyduğu kurallara düzen demiyorsa bizim koyduğumuz kurallara düzen demiyorsa o zaman biz de düzen bozuculardanız de-mektir Allah korusun. Meselâ hanımın şöyle davranması için bir kural koymuşuz. Eğer buna İslâm düzen demiyorsa düzen bozmadır bu. İstediğimiz kadar düzen diyelim. Perdenin şeklini şöyle yaptın, döşemenin biçimini böyle yaptın, eğer İslâm buna izin veriyorsa tamam. Değilse efendim burada kastedilen itikadî düzensizlik değil mi yâni? Bu anlattıklarınızla ne ilgisi var? Filan diyorsanız iyi de her amel bir imandan kaynaklanmıyor mu? Yâni yeryüzünde görüntülenen bir bozukluktan bahsediliyor burada. Amele dönüşmüş bir bozuk inançtan bir bozuk imandan söz ediliyor âyet-i kerîmede. Yâni fesat kişinin hayatında görüntülenen bozukluğudur. Meselâ ikinci kat mesabesinde bir ev yapıyordu sahabe de Allah’ın Resulü razı olmuyordu buna. Çünkü imanın dışta görüntüsüydü bu ve düzeni bozmaktı. Veya Hz. Ömer Efendimiz şehir planının kurallarını koyuyordu ve kim onu bozarsa bozguncu oluyordu tabii. Demek ki biz bulunduğumuz bölgenin düzenini Allah’a sorup yapacağız. En küçük biriminden en büyük birimine kadar. Meselâ kazanma ve harcama düzenimizi, cüzdan düzenimizi Allah’a sorup yapacağız. Aksi takdirde biz de bozguncuyuz Allah korusun. Meselâ insanın eğitiminde düzen ke-sinlikle Allah’a sorulmadan yapılmamalıdır. Birileri bir düzen koymuş ortaya ve demişler ki işte efendim önce şunlar şunlar öğretilmelidir, önce şunlar şunlar okunmalıdır. Eğitimde şunlar şunlar önceliklidir. Eğer bütün bunlar Allah’a ve Resulüne sorulmadan yapılıyorsa, Allah’ın öncelik tanıdıklarını sonraya almak şöyle dursun, adına bile izin verilmiyorsa bozmadır bu. Evet böyle yeryüzünde düzen bozucular olmayın. Sonra korku ve ümit arasında Rabbinize dua edin. Rabbinizin dayanılmaz elim cehenneminden korkarak azabına düşmekten ürpererek ve de cennetini, rahmetini ümit ederek Rabbinize dua edin. Rabbimize korku ve ümit içinde dua edeceğiz. Çünkü biliyoruz ve iman ediyoruz ki Rabbimiz Ğafururrahimdir ama aynı zamanda Şe-did’ül ikabdır da. Rabbimiz cennet sahibidir ama bir de öyle bir ce-hennemi var ki onu kimse dolduramayacaktır. Yâni sanki bir tek kişi gidecek oraya ve o giden de sanki biziz. Rabbimizin cennetine de sanki bir tek kişi gidecek ama sanki o biziz. Yâni öyle bir Allah’a inanacağız ki o Allah Rahmândır, Rahîmdir, Gafurdur, affedicidir, yer dolusu, gökler dolusu günahlarınız da olsa affedecek, cennette siz razı oluncaya kadar size verecek bir Allah ama cehennemi de olan, Cebbâr olan, Kahhâr olan, Mütekebbir olan bir Allah. Evet işte duamız tavrımız bu ikisinin arasında olacak. Ne o ağır basacak ne bu ağır basacak. İşte bizden böyle bir tavır isteniyor. Rabbimizin cehenneminden korkacak tir tir titreyecek ve cennetine karşı da içimizde bir tamah bir arzu olacak. Yâni cennet, cehennem hep gözümüzün önünde duracak. Sonra bilelim ki bilin ki Allah’ın rahmet ve merhameti muhsinlere çok yakındır. Allah’ın rahmeti muh-sinlerle beraberdir. Zaten bu hale gelen kişi sürekli kendisini kul, Allah’ı Rab makamında bilen, kendisini âciz Rabbini büyük bilerek ona dua eden, Rabbinin cennetini umarak ve cehenneminden ona sığınarak yaptığı amellerini onun huzurunda ve ona lâyık yapmaya çalışan bir kişi ihsan makamında olan bir kişidir ki o Allah’ın rahmetine hak kazanmıştır. Allah’ın rahmeti o kişiye yakındır. Evet ihsan Allah’ı görüyormuşçasına Ona kulluk yapmaktır. İhsan her an Allah huzurunda olduğunun şuurunda olmaktır. İhsan hayatı Allah için yaşamaktır. Allah kitabında kendisinden nasıl bir kul-luk istiyorsa öylece yaşayan kişi muhsindir. Yâni sürekli Allah kontrolü altında olduğunu unutmadan bir hayat yaşayan ve yaptıklarını Allah’a lâyık yapmaya çalışan kişi muhsindir. Tüm hayatında Allah’ı hesaba katan, O’nun kulu ve kölesi olduğunun bilincinde olan kişi muhsindir. Bunu elde etmenin yolu da sürekli Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde bir hayat yaşamaya bağlıdır. Öyleyse bizler de Allah adına ve Allah’ın istediği biçimde yaşayalım ki Rabbimizin rahmeti bizimle beraber olsun. Değilse Rabbimizin rahmeti olmadan da hiç bir zaman cennetin yolunu bulamayız.
57. “Rahmetin önünde müjdeci olarak rüzgarları gönderen Allah'tır. Rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları taşıdığında, onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bundan ibret alırsınız.” O Allah ki rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderir. Rüzgar rahmet yüklü, yağmur yüklü ağır bulutları yüklenir sonra biz onu ölü bir araziye sevk ederiz de oraya su indiririz. Ve o su sayesinde de yeryüzünde her türlü meyve ve sebzeleri çıkarırız. İşte ölümünden sonra gönderdiğimiz rahmet kaynağı suyla ölü arazileri dirilttiğimiz gibi sizden ölmüşleri de böylece diriltiriz. Ölü kalplileri de böylece vahyimizle diriltiriz. Belki düşünür de ibret alırsınız diye bunları size anlatıyoruz diyor Rabbimiz. Evet yağmur yağmadan önce bakıyoruz ki yağmurun önünde müjdeci olarak tatlı ve serin bir rüzgar eser. Biz bu rüzgardan anlarız ki Rabbimizin rahmeti geliyor. Evet işte Rabbimizin bize sunduğu âyetleri. Yeryüzü tanrılarının tanrıçalarının hiç birisinin elinin değmeyeceği, değemeyeceği, hiç kimsenin müdahale imkânı olmayan âyetler. Bulut âyeti, yağmur âyeti ve rüzgar âyeti. Sonra Rabbimizin emriyle bunlar vasıtasıyla yeryüzünde oluşan bitkiler meyveler ve sebzeler âyetleri. Var mı Allah’tan başka bunlara söz geçirebilen? Haydi bu insanlar gökten bir damla su indirsinler. Haydi bu tanrılık iddiasında bulunanlar yeryüzünde bir tek ot bitirsinler. Gökten fazla değil sadece bir tek damla indirsinler, bir tek varlık yaratsınlar. Mümkün mü? İsterse bütün dünya birleşsin bir damla su bile indiremeyeceklerdir. Bu âyetin alternatifi olarak tüm yeryüzü birleşseler bir tek âyet çıkaramazlar. Burada yağmur için rahmet kelimesini kullanmış Rabbimiz. Çünkü tüm yeryüzü varlıklarının ihtiyacı vardır ona. Onsuz yeryüzünde hayat mümkün değildir. İnsanlar ümitlerini kesip ümit inkisarına uğradıktan sonra üzüntüden çatlamış dudaklarına, çoraklaşmış gönüllerine ve yine o nispette çoraklaşmış arazilerine önce insanların yüzlerini güldürecek rahmet ve bereket müjdecisi rüzgarları gönderdiğini sonra da hemen arkasından da yağmur indirdiğini anlatıyor Rabbimiz. İnsanların ümitlerinin kesildiği ve çaresizlikten kıvrandıkları bir anda Rabbimiz Rahmetini indiriveriyor. Ve Rabbimizin bereketli yağmurları yeryüzüne in-meye başlayınca, Rabbimizin mübârek dudağı yeryüzünü öpmeye, bereketli eli yeryüzünü sıvazlamaya başlayınca da hemen birdenbire yeryüzünün çehresi tablosu değişiveriyor. Ümitsizlik içinde kırışmış yüzler birden bire gülmeye başlamış, yağmursuzluk yüzünden çatlamış toprağın yüzü gülmüş, kupkuru kurular yeşermiş, hayat gelmiş, her türlü meyveler, her çeşit bitkiler oluşmuş, hem kullarının yüz çizgileri hem de toprağın yüzünün çizgileri değişmiş ve insanlar sevince gark olmuşlardır. Kur’an’ın başka bir yerinde Rabbimiz şöyle buyurur. Görürsün ki toprak kupkurudur. Hiçbir hayat emaresi yoktur. Meselâ bir çöl düşünün veya bir buzul düşünün veya işte bir kaç metre don bir yer düşünün. Ama biz rahmetimizle o kupkuru toprağa gökten suyu indirdiğimiz zaman o toprağın titrediğini, kabardığını, toprağın canlanıp hayat için harekete geçtiğini görürsün. Şüphe yok ki ona hayat veren, onu böylece ölü iken dirilten Allah elbette ölüleri de işte böylece diriltir. İndirdiği yağmurla ölü toprağı dirilten Allah aynen bunun gibi indirdiği vahiyle de ölü kalpleri diriltir. İndirdiği vahiyle Rabbimiz ölülerden diriler çıkarır, kâfirlerden mü'minler oluşturur. Ya da öldükten sonra kıyâmet günü insanları, sizleri öylece diriltip yeniden hayat verecek-tir. Şüphesiz ki o her şeye Kâdirdir. Yâni iradesini her neye tevcih buyurmuşsa o anında vücuda geliverir. Âyetin devamında buyurur ki Rabbimiz işte aynen bunun gibi, indirdiğimiz suyla, su âyetimizle ölü arazileri nasıl diriltiyorsak ölümünüzden sonra sizleri de böylece dirilteceğiz. Belki ibret alırsınız diye bunları size anlatıyoruz. Tabi burada Rabbimizin anlattığı diriltme hem ölmüş insanları kıyâmet günü diriltmesi hem de dünyada iken vahiy sayesinde ölmüş kalpleri diriltmesi anlamına gelecektir. Öyleyse hem kendimizi hem de çevremizdeki insanları Allah’ın âyetleriyle diriltmek zorundayız. Allah’ın âyetlerini hem kendimize hem de çevremize duyurmak zorundayız. Karşınızdaki adam ne kadar da katı kalpli, ne kadar da mu-annit birisi olursa olsun yağmur âyetiyle ölü ve kupkuru bir araziyi dirilten Allah’ın Kur’an ayetleriyle de ölü kalpleri dirilteceğine inanmak zorundayız. Evet Rabbimizin bu âyetlerini, hem de çevremizden, çok ya-kınımızdan bize sunduğu bu âyetleri hiç bir zaman unutmadan ya-şayacağız. Bu âyetler sürekli bizim gündemimizde olacak ve sürekli Rabbimize haşyet duyacağız. Bu âyetlerle birlikte bu âyetlerin sahi-bine itaat içinde bir hayat yaşayacağız. Ama bakıyoruz ki bugün insanlar tüm bu âyetleri kapatıyorlar gündeme getirmiyorlar, örtüyorlar, örtbas ediyorlar, kamufle ediyorlar ve kendi âyetlerini gündeme getirmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Korkunç bir gelişme, müthiş bir gelişme, müthiş bir buluş. İşte gökyüzüne çıkıyoruz, yeryüzüne iniyoruz sihirbazlık numaralarıyla insanlığın gözlerini büyülemeye çalışıyorlar. Böylece gerçek âyetler gündemden düşürülmüş, şeytan âyetleri her tarafı kaplamış ve sonunda da insanlar kendi kendilerine ibadet eder olmuşlar. Kutsiyet insana ait olmuş, üstünlük insana izâfe edilir olmuş. Halbuki hiçbir konuda tek yetkileri bile yoktur bu insanların. Bakıyorsunuz rüzgarlar bir o tarafa gidiyorlar, bir bu tarafa gi-diyorlar. Bir anda yerdeler, bir de bakmışınız ki gökyüzüne çıkmışlar. Bütün bunlar kimin emriyle oluyor? Gök ve yer tanrıları onlara söz geçirebiliyorlar mı? Yoksa ekonomik, siyasal tanrılar, egemenlik bi-zim diyenler mi? Veya ruhaniler mi bu işi yapıyorlar? Rüzgarları onlar mı hareket ettiriyorlar, bulutları onlar mı hareket ettiriyorlar? Bitkileri onlar mı çıkarıyorlar? Varlıkları onlar mı yaratıyorlar? İnsanları onlar mı yaratıyorlar? Dağları onlar mı yaratmış, gökleri onlar mı bina etmiş? Gemileri onlar mı hareket ettiriyorlar? Hayır hayır, bunların hepsi Allah’ın âyetleridir. Ondan başka kimsenin de bu konuda en küçük bir yetkisi de yoktur.
58. “İyi toprak Rabbinin izniyle bitki verir, çorak toprak kavruk bitki çıkarır. Şükredecek millet için böylece âyetleri yerli yerince açıklarız”. Evet iyi toprak, güzel toprak, mümbit toprak Allah’ın izniyle güzel nebatat bitirir. Faydalı ve güzel mahsul bitirir. Ama habis, kötü ve çorak olan topraksa kavruk bitkilerden başka hiç bir işe yaramayan dikenlerden başka bir şey bitirmez. Şükreden kullarımız için işte âyetlerimizi böylece açık açık anlatıyoruz, açıklıyoruz. Her yönüyle âyetlerimizi evirip çevirip size açıklıyoruz ki ibret alasınız, âyetlerimiz üzerinde düşünesiniz, ve size bu âyetleri göndererek Rabbinizin istediği kulluğu gerçekleştiresiniz diye. Şükür buydu zaten. Şükür hayatı onu veren adına yaşamaktır. Şükür Allah’a Allah’ın istediği biçimde kul olmak, Allah’ın verdiklerini onun yolunda ve onun istediği biçimde kullanmaktır. Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Rabbimizin yağmur âyeti karşısında, Rabbimizin bu meşhûd âyeti karşısında iki toprak tavrı görüyoruz. İki cins toprak vardır. Bunlardan birincisi verimli mümbit bir topraktır. Bu özelliğinden dolayı yağmur âyetiyle karşı karşıya geldiği andan itibaren, Allah’ın yağmur âyetini sinesine alır almaz hemen en güzel biçimde nebatını bitiriyor. Hattâ Bakarada anlatıldığına göre bu toprak öyle özellik sahibidir ki oraya bolca yağmur yağmasa bile, yâni ufak bir çisenti olsa bile yine bitki bitirir. Ama bunun yanında öyle topraklar da vardır ki cinsi kötüdür. Çoraktır. Bu tür topraklar da sadece diken bitirir. İnsanların ve hay-vanların işine yaramayacak şeyler bitirir. Veya sert bir kayalık arazi düşünün ki yağan yağmurlar üzerinden kolayca akıp gitmektedir. Bu sert arazinin üzerinde incecik bir toprak tabakası var ve siz bunun üzerine bir şeyler ekiyorsunuz. O ektiğinizi korumaya ve yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Tohum çıkıyor, filizleniyor, dışardan tohum filizlenip dal budak saldı diye bakıp, bakıp seviniyorsunuz. Sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağmaya başlıyor. Ve yağan yağmur selleri o kayalığın üzerindeki o incecik toprak katmanını üzerindeki filizlerle beraber söküp silip süpürür. Sonunda çekilen tüm zahmetler tüm emekler, harcanan tüm mesailer bir anda yok olup gidiyor. Çünkü bu filizler köksüzdür, tutunurlulukları yoktur. İşte aynen bunun gibi amellerini köklü bir imana dayandırmayan, basit ve köksüz menfaatler ve gösterişler için yapan kişilerin amelleri de böyle yok olup gidecektir. Yarına intikal etmeyecek, âhi-rete intikal etmeyecek ve Allah katında en ufak bir faydası bile görülmeyecektir. İşte aynen bu topraklar gibi Rabbimizin vahiy rahmeti karşısında, Kur’an rahmeti karşısında, sünnet rahmeti karşısında, hidâyet rahmeti karşısında insanlar da iki türlüdür. Bunlardan birisi vahiyle tanışır tanışmaz, peygamberin mesajıyla buluşur buluşmaz, Allah’ın âyetleri sinesine girer girmez, kalplerine vahiyden bir çisenti düşer düşmez tüm hayatı bu vahiyle değişiveren, tüm bakışlarını, tüm amellerini ve düşünüşlerini vahiy kaynaklı yapıveren yâni vahiyden istifade ederek amel meyveleri döküveren mü’minler. İçine nüfuz eden vahiyle hayatını düzenleyip sâlih ameller işlemeye koyulan mü’min. Öteki insan tipiyse Allah’ın bunca âyetlerinden istifade edemeyen alabildiğine çorak ve nasipsiz kâfirlerdir. Meselâ aynı dönemde Rabbinin yağan rahmetinden istifade edip hayatını onunla düzenleyen bir Nûh (a.s) var, ama yanı başında aynı âyetlerden istifade edemeyip kâfirce bir hayat yaşayan insanlar. Ve Rahmânın rahmetiyle yunup yıkanan ve o rahmet gereği Rabbine teslim olmuş bir İbrâhim (as) yanında alabildiğine çoraklaşmış Nemrut ve onun safında yer alanlar. Veya Allah’ın rahmeti karşısında mümbit bir toprak rolü oynayan Hz. Mûsâ (a.s) ama yanı başında alabildiğine çorak bir Firavun ve taraftarları. Hz. Muhammed (a.s) ve ashabı bu mümbit araziyi temsil ederken Ebu Cehiller Ebu Lehepler de çorak arazinin temsilcileriydi. Tarih bu iki toprağın mücâdelesiyle doludur. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bu iki sınıf arasındaki mücâdelelerden söz edecek. İlk çağdan itibaren vahiy karşısında iyi toprağı temsil eden Allah elçileriyle kötü toprağı temsil eden peygamber düşmanları arasında gerçekleşmiş mücâdeleyi anlatacak Rabbimiz. Her iki gurubu da çok iyi tanımak zorundayız. Sınıfımızı, safımızı belirlememiz açısından Rabbimizin anlatacağı bu grupları çok iyi tanımak zorundayız. Değilse Allah korusun yanılır, şaşırır da Allah elçilerinin yanında yer almamız gerekirken Allah düşmanlarının safında yer almaya kalkışabiliriz. Allah dostlarının rolünü oynamamız gerekirken Allah düşmanlarının rolünü oynamaya kalkışabiliriz. İşte Allah anlatmaya başlıyor:
59. “ Andolsun ki Nûh'u milletine gönderdik. " Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur; doğrusu sizin için büyük günün azabından korkuyorum" dedi.” Biz Nûh’u kavmine gönderdik. Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Hz. Nûh (a.s) toplumuna risâletle gönderilen, kendisine din, kitap ve şeriat verilen ilk resuldür. Halbuki Nûh (a.s) dan önce gönderilen Âdem, Şid ve İdris aleyhimesselâm lar da Nebî ve elçidirler ama bunlara suhuf verilmiştir. Âdem (a.s) insanlara peygamber olarak gönderilmemiştir çünkü o zaten yaratılırken peygamber olarak yaratılmıştır. Hz. Nûh hakkındaki bu Resul ifadesini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Rasulullah efendimizin bu konudaki hadisini hatırlıyoruz. Kıyâmette hesap kitap dönemi başlayınca bütün insanlar o bekleme dehşetinden bıkmış, usanmış, bitkin bir vaziyette soluğu babaları Âdem (a.s) ın huzurunda alacaklar. Hz. Âdem diyecek ki şefaat için siz Nûh’a gidin çünkü benim suçum var. Siz ilk resul olan Nûh’a gidin diyecek. Hz. Nûh’un ilk resul olması konusu işte bu hadiste geçiyor. Değilse Kur’an’da anlatılan Peygamberlerin hepsi Resuldür, hepsi Nebîdir. Evet bir ayırım söz konusudur ama bu fonksiyonel bir mânâ taşıyacaktır. Allah Elçileri hakkında bazen Resul bazen de Nebî demiştir, ama bu Peygamberlerin Allah’la insanlar arasında bulunduğu yere yâni konumlarına bağlıdır. Yâni bir Peygamber toplumla münâsebeti söz konusu olunca başka bir isim alacak, Allah’la münâsebeti söz konusu olunca da başka bir isim alacaktır. Yâni Allah’tan haber vermesi adına ona Nebî yâni haberci diyeceğiz, topluma elçi olması adına da resul yâni elçi diyeceğiz. Yâni peygamberin konumundan dolayı kendisine verilen isimlerdir bunlar. Meselâ şu anda benim size göre adım Alidir, hanımıma göre benim adım kocadır, çocuklarıma göre babadır veya kimileri toplumuna göre emirdir, halîfedir gibi. Bunun başka bir özelliği yoktur. Yâni her peygamber Allah’tan haber vermesi, Allah’tan haber getirmesi bakımından Nebîdir, bize örnek olması, elçi olması açısından da Resuldür. Bunun dışında yok efendim işte kendilerine kitap ve şeriat gönderilenler Resuldür ötekiler Nebîdir ayırımını göremiyoruz Kuranda. Meselâ bakıyoruz Kur’an’da Hz. İsmail (a.s) için “Erselna” yâ-ni Resul ifadesi kullanılıyor. Halbuki biz biliyoruz ki İsmail (a.s)’a ki-tap gönderilmemiştir. Yâni o zaman İsmail (a.s) için böyle buyurulu-yorsa ve Hz. İsmail’e kitap mı, şeriat mı gönderildi bilinmiyorsa ve de ikisi de aynı anda kullanılıyorsa. O zaman böyle anlamak daha münâsip olacaktır. Veya Nûh (a.s) için Lût, Sâlih, Hûd (a.s) için de Allah, Resul kelimesini kullanıyorsa ve bunlara kitap ve şeriat verildiğinden de söz edilmiyorsa bunun içinden çıkamayız. Öyleyse Peygamberlerin kavimle münâsebetini anlatma adına ona Resul, Allah’la olan münâsebetini anlatma adına da Nebî denmiştir diyoruz. Burada “Erselna” sözünün ilk defa Hz. Nûh hakkında kullanılmasının belki şöyle bir anlamı da olabilir. Hz. Âdem tüm insan nesli için gönderilmiş bir peygamberdir ve döneminde çocukları hep iman ehliydi. Halbuki peygamberlerin gönderiliş sebebi bozulan insanların uyarmaktı ya, işte uyarı için gönderilen ilk peygamber Hz. Nûh’tu diyoruz ve onun içindir ki ona ilk defa “Erselna kelimesi bundan dolayı kullanılmıştır. Nuh’u kavmine gönderdik. Nûh Nerdeydi de gönderdik deniyor? Buradaki “ersele” gönderdik ifadesi böyle Türkçe’deki İstanbul’dan Ankara’ya göndermek anlamına değildir. Hz. Nûh toplumunun içindeyken biz onu sözcü olarak seçtik, insanların hayatlarına karışma konusunda, insanlara vahiy gönderme konusunda onu odak nokta ya da sözcü seçip görevlendirdik demektir bunun mânâsı. İşte biz Onu kavmine gönderdik ifadesinden bize çok büyük bir mesaj var. Nedir o? Demek ki Allah insan hayatına karışıyor ve anlıyoruz ki bu karışmayı içimizden birisi ile yapıyor. Ben sizin hayatınıza karışacağım diyor ve içimizden birini bu konuda sözcü seçiyor Rabbimiz. Bir de biz onu kavmine gönderdik ifadesiyle yine şunu da anlıyoruz ki Rabbimiz nasıl ki o toplumun içindeyken ona o topluma görevlendirmişse biz de şu anda kendi toplumumuza görevlenmişizdir. Yâni biz de hanımlarımıza, çocuklarımıza ve çevremizdekilere görevlendirildik. Öyleyse Allah’ın Hz. Nûh’u kavmine gönderdiği gibi biz de kendimizi kendi kavmimize, kendi ehlimize gönderelim. Aynı bölgede yaşayanlara ulaşma imkânımız olanlara ulaşalım ve bunu Allah’tan bir görev bilelim. Önce karımızı, kızımızı, sonra da en yakın çevremizden başlamak ı şartıyla onları uyarmanın yükümlüğüyle kendimizi sorumlu tutalım. Bakın toplumuna görevlendirilen Hz. Nûh onlara ne diyor? tâbi tıpkı onun gibi görevlendirilmiş olan bizler kavmimize ne diyecekmişiz: Ey kavmim Allah’a kulluk edin, Allah’a kulluk yapın sizin O’n-dan başka İlahınız yoktur. Allah’ı dinleyin, Allah’ın dediklerini yapın, Allah’ın istediği hayatı yaşayın çünkü sizin O’ndan başka sözünü dinleyeceğiniz, rızasını kazanacağınız varlık yoktur. Değilse ben sizin adınıza, sizin namınıza, sizin aleyhinize büyük bir günün, azim bir günün, herkesin önünde saygıyla eğilmek zorunda kalacağı ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir günün azabından korkuyorum. Biliyoruz ki insanlık Nûh (a.s) dönemine kadar Hz. Âdem ve onun oğulları Hz. Şid ve Hz. İdris dönemlerinde tevhid üzere bir hayat yaşamışlar, yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozmamışlar Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluğu sürdürmüşlerdir. Hz. Nûh dönemine kadar hayatlarına şirk ve bâtıllar karıştırmadan gelmişlerdi. Ama Hz. Nûh dönemine gelindiğinde insanlar tevhid inancından uzaklaşmışlar ve şirki ve bâtılları hayatlarına hâkim kılmışlardı. Toplum içlerindeki sâlih kişileri putlaştırmış, Allah’a yapmaları gereken kulluğu bunlara yapmaya başlamışlar, Allah’a sığınmaları gerekirken, Allah’a dua etmeleri gerekirken bu sâlih kişilere sığınıp bunlara dua etmeye başlamışlardır. İşte Hz. Nûh (a.s) işte böyle bozulmuş bir topluma gönderiliyordu. Bundan dolayıdır ki Nûh (a.s) o ana kadar gönderilen peygamberler içinde ilk uyarı ile görevlendirilen bir peygamber olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendi dönemine kadar insan tevhid üzere tek millet, tek ümmet iken Nûh döneminde insanlık bu tek ümmet olma özelliğini kaybetmiş, sadece Allah’a kulluktan kopmuş ve Allah’tan başkalarına da kulluk etmeye başlamış ve işte bundan dolayıdır ki Hz. Nûh’un onlara sadece Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka kulluk yapacağınız İlanız yoktur buyurduğunu görüyoruz. Evet bu çağdan sonra gelen peygamberlerin hemen hemen hepsinin toplumlarına aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. Demek ki insanlık bu çağdan itibaren yâni kurûn-ı ûla dediğimiz birinci asırdan itibaren bozulmuştur. Meselâ Nûh (a.s)’ın, Sâlih (a.s)ın, Şu-ayb (a.s)’ın da toplumlarına ilk defa bunu söylediklerini, toplumlarını ilk defa yalnız Allah’a kulluğa çağırdıklarını görüyoruz. Dikkat edilirse bütün bu peygamberler ey kavmimiz Allah’a iman edin demiyorlar, toplumlarından Allah’a iman istemiyorlar çünkü zaten toplumları Allah’a inanan insanlardı. Onlar Allah’ı bilmeyen insanlar değildi Allah’ı biliyorlardı da inandığınız Allah’a kulluk edin sadece kulluğunuzu O’na yapın deniyor. Demek ki Allah’a iman ko-nusunda her hangi bir problem yoktu. Allah’a inanıyordu bu toplumlar ama Allah’la birlikte başka Rablere de, başka İlahlara da kulluk yapıyorlardı ki peygamberler onları sadece Allah’a kulluğa çağırıyordu. Bugün de olduğu gibi tarih boyunca zaten İlahlardan bir İlah olarak tanrılardan bir tanrı olarak Allah’a da kulluk konusunda hiç bir problem çıkmamıştır. Tüm peygamberler insanlığı “La ilahe illallah” temel esasına çağırmışlardır. Allah’tan başka sözü dinlenecek, hatırı kazanılacak hayata hâkim olan İlah yoktur. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak, hayat programı program kabul edecek varlık yoktur esasına çağırmışlardır. Zaten tarih boyunca en büyük problem işte burada çıkmıştır. Tarih boyunca en büyük problem sadece Allah’a kulluk et-mek sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hâkim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse Allah’a da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır. Yâni İlahlardan bir İlah olarak Allah’a da kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki İlahlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Yâni göklerin ve yerin göklerdekiler ve yerdekilerin yaratıcısı olarak, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan, yaşatan bir İlah olarak herkes onu kabul etmiştir. Ama inandığınız bu Allah kendisinden başka ilah olmayandır, ama bu Allah hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayandır, ama bu Allah insanların kulluk programlarını belirleyendir ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır, ama bu Allah boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Yâni bu Allah kendisinden başka Rab, Melik, İlah olmayandır dendiği zaman işte kavga burada başlamıştır. Göklerin ve yerin yaratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri bu Allah’ı insanlar hayatlarına karışıcı olarak reddetmeye çalışmışlardır. İlah olarak Allah’ı kabul edelim ama tek ilah olarak asla kabul etmeyiz diyorlar. İlahlardan birisi olarak onu da dinleyelim, ilahlardan birisi olarak ona da kulluk yapalım ama tek ilah olarak sadece ona kulluğa hayır diyorlar. Çünkü bizim hayatımıza karışacak başka ilahlarımız da var. Hayatımızda sö-zünü dinleyeceğimiz başka Rablerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa tanrılarımız, siyasal tanrılarımız da var. Tamam bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız diyorlar. Aslında bu iddiaların altında Allah’tan Allah’a kulluktan kurtulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir hayat yaşama arzuları yatmaktadır. Ya da şöyle ifade edelim: Bunlar Allah’a kulluktan kurtulup kendi kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak is-tiyorlar. Çünkü bakıyoruz bu adamlar Allah’tan başka kendilerinin ilahları olduklarını iddia ettikleri kimseleri de kendileri seçiyorlar. Seçtiklerini istedikleri gibi yönlendirebileceklerini bildikleri için seçiyorlar. Seçtikleri ilahlarına bizi şöyle şöyle idare ederseniz sizi seçeriz değilse sizi seçmeyiz diyebildikleri için seçiyorlar. Bizden şunları, şunları istemeyeceksiniz! Bizi şu şu sorumluluklar altına almayacaksınız! Yâni bizden namaz gibi, zekât gibi, tesettür gibi ağır sorumluluklar istemeyeceksiniz! İçki gibi, kumar gibi, fâiz gibi, zina gibi bizim alışık olduğumuz şeyleri bizim için yasaklamayacaksınız! Bize lüks ve müreffeh bir hayat sağlayacaksınız! Biz ne istersek nasıl bir hayata razıysak onu sağlayacaksınız! Eğer bize bizim istediğimiz kanunları çıkarır, bizim istediğimiz hayatı hazırlarsanız Rab olarak, İlah olarak biz de sizleri seçeriz diyebildikleri için onları seçebiliyorlar. Yâni onları yönlendirebileceklerini, şartlandırabilecekleri için onları seçiyorlar. Allah’a bunu diyemeyecekleri için Allah’ı istedikleri gibi şartlandıramayacakları için Allah’ı Rab kabul edemiyorlar. Her şeyi kendi arzularına ve kafalarına göre ayarlamak ve düzenlemek istedikleri için yâni kendi kendilerine tapınmak istedikleri için, şeh-vetlerine tapınmak istedikleri için hayatlarından Allah’ı diskalifiye et-mek istiyorlar. Tamam İlahlardan bir İlah olarak Allah’ı da dinleyelim, meselâ hayatımızın ibadet bölümünde tamam Allah’ı dinleyelim ama öteki bölümlerinde biraz nefes alabilmek için Allah’tan başkalarını da dinleyelim diyorlar. Halbuki bu şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı ama öteki bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki tevhid kişinin hayatının tümünde Allah’a teslim olmasıdır. İşte bakıyoruz bugün de olduğu gibi o dönemlerde de insanlar sadece Allah’a kulluktan çıkıp Allah’tan başka İlahları da tanrıları da dinlemeden yana oldukları için Allah’ın elçilerinin toplumlarından ilk istedikleri şey sadece Allah’a kulluk, yalnız Allah’ı dinlemek olmuştur. Göklerin ve yerlerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul edelim ama hayatımıza karışıcı olarak Onu dinlemeyiz, diyerek şirke düşen bu insanları tüm peygamberler yalnız Allah’a kulluğa ve tevhide çağırmışlardır. Evet demek ki günümüzde hayata Allah’ın karşımasını reddeden laiklerin, ateistlerin ve tüm demokrat kafalı kâfirlerin söyledikleri yeni bir şey değildir. Ta birinci asırdan beri Hz. Nûh (a.s) döneminden beri insanların sapma noktasıdır bu. Zaten o günden bugüne insanların hayatlarında teknik bir kısım değişiklikler olsa da özde, düşüncede ve inançta fazla bir değişiklik olmamıştır. Her dönemde inanan ve inanmayanlar mevcut olagelmiştir. Her devirde peygamber düşüncesine sahip çıkanların yanında Firavunların, Nemrutların, Ebu Cehillerin düşüncesini savunanlar da olmuştur. Evet Hz. Nûh diyor ki ey kavmim! Sadece Allah’ı dinleyin! Yal-nızca Allah’a kulluk yapın! Sadece Allah’ın hayat programını uygulayın! Eğitiminizi Allah’ın istediği biçimde düzenleyin, hukukunuzu Allah’ın istediği biçimde ayarlayın, ticaretinizi Allah yasalarına göre belirleyin, evinizi, eşyanızı, kazanmanızı, harcamanızı, hayata bakışınızı, insanlarla olan ilişkilerinizi, gecenizi gündüzünüzü Allah’ın istediği biçimde ayarlayın çünkü sizin için Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz İlahınız yoktur. Allah’tan başka hayat programı kabul edilmeye lâyık Rab ve İlah yoktur. Değilse ben sizin için azîm bir günün azabından endişe ediyorum. Ya sizin için tufan gününden korkuyorum, ya da kıyâmet günü şirklerinize karşılık sizi bekleyen azaptan korkuyorum deyince bakın onlardan Mele denen bir grup ne dediler: _Å9Ë! ³¬y¬8²Y«5 ²w¬8 Ο¸«W²7! «”@«5 ¯w[¬A8 ¯”Ÿ¸«/ z¬4 «“!«I«X«7
60. “Milletin ileri gelenleri: "Biz senin apaçık sapıklıkta olduğunu görüyoruz" dediler.” Evet o toplumun içinden bir grup, bir cemaat, ama kalburüstü bir cemaat, toplumda söz sahibi bir cemaat, toplumda kendilerine müracaat edilen, sözü dinlenen, protokol erbabı, ya da siyasal ve ekonomik güce sahip olan bir grup. Bunların adına Kur’an’da Mele denir. Bunların her devirde belirgin sıfatları İslâm’ın yok edilişi adına bir araya gelmek ve var güçleriyle topumda İslâm’la mücâdele etmektir. İslâm adına ülkede gelişen her türlü harekete Firavunların, siyasal iktidarın dikkatini çekmektir bu Melenin görevi. Ülkenin neresinde İslâmî bir hareket, nerede İslâmî bir kıpırdanış meydana gelmişse bu Mele grubu hemen oraya damlar ve aman dikkat! Burada İslâmî bir uyanış var, onun başını ezin diyerek siyasal iktidarın dikkatini çekerler. İşte şimdiki basın o günkü meleyi temsil ediyor. Yâni şirk sistemlerinde o sistemin kaymağıyla beslenen, o sistemin tüm nimetlerinden istifade eden ve o sistemin devamını sağlamak amacıyla o sisteme yönelik tüm hareketleri yerinde tespit edip gammazlamak üzere kurulan bir müessesenin elemanlarıdır bunlar. Bunların hortumları sistemin yaşamasıyla doğru orantılı olduğu için herkesten çok o sistemin devamına say ederler. Bakın bu Mele gurubu diyorlar ki: Ey Nûh, muhakkak ki biz seni sapıklardan görüyoruz. Biz seni apaçık bir sapıklık, apaçık bir yanılgı içinde görüyoruz. Dertleri neydi bunların? Eğer Hz. Nûh’un getirdiği İslâm gelirse, toplumda adâlet hâkim olursa, tevhid inancı toplumda hâkim olursa bunların gelir kaynakları kuruyacak ve adamlar artık kan emmeye devam edemeyeceklerdi. Hortumları kesilecekti adamların. Ve bakıyoruz, tarih boyunca peygamberlere ilk karşı gelenler de bunlardır. Allah tarafından elçileri vasıtasıyla toplumlara sunulan İlahi mesaja ilk karşı çıkanlar bunlar olmuştur. Bunlar aslında kendileri zâlim oldukları halde, ümmetin paralarını haksız yere yiyerek, toplumun kanını emerek sapıklık içinde oldukları halde Allah’ın elçilerini sapıklıkla hitam ediyorlar. Cehennemi cennet, ateşi gülistan görüyorlar alçaklar. Cehenneme doğru gidiyorlar ama farkında değiller, gülistana koştuklarını zannediyorlar hainler. Tabii eğer bir toplum içinde böylesine sapıklık hâkim olursa elbette o toplumda sapıklar, sapık olmayanları sapık görmeye baş-layacaktır. Toplumun içinde fuhuş ve ahlâksızlık böylesine yaygın hale gelirse elbette namussuzlar, namusluları namussuzlukla itham edeceklerdir. Hırsızlar hırsız olmayanları enayilikle suçlamaya başlayacaklardır. Yâni bir memlekette herkes kafayı yemişse o toplumda üç beş tane akıllı insan varsa, bu sefer berikiler onlara, deli demeye başlayacaklardır. İşte bu Mele grubu da Allah’ın elçisine seni sapıklardan görüyoruz diyorlardı. Onların bu tavrı karşısında bakın Allah’ın elçisi şöyle diyordu:
61,63. “Ey milletim! Bende bir sapıklık yoktur, ancak ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak üzere sizi uyarmak için aranızdan biri vasıtasıyla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? " dedi.” Evet bunun üzerine Nûh (a.s) kavmine diyor ki: Bakın bu sözü söyleyenler Mele grubu idi ama Hz. Nûh sadece Meleye demiyor da onlar da içinde olmak üzere kavmine diyor. Konuyu kavmine anlatıyor. Çünkü Onun muhatapları sadece Mele değil, tüm toplumdu. Onun mesajı tüm toplumu ilgilendiriyordu zira. Diyor ki ey kavmim, bende herhangi bir sapıklık yoktur. Zira bu görev benden değildir. Ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim. İşte pey-gamberin değişmez özelliği. Ben Allah’ın elçisiyim ve bu iş Allah-tandır. Öyleyse biz de öyle diyeceğiz. Bu söylediklerimiz bizden değil Allah’tandır diyeceğiz. Tabii o zaman kendi fikirlerimizi değil de Allah’ın âyetlerini götüreceğiz insanlara ve sonunda da bunu rahatlıkla söyleyebileceğiz. Ben size Rabbimizin âyetlerini, Rabbimizin emirlerini bildiriyor ve size nasihat ediyorum. Nasihat sadece tedipçilik değildir. Yâni peygamber sadece posta memuru değildir. Söylediklerini bizzat kendisi yaşayandır Peygamber. Bakın diyor ki Allah’ın elçisi ben size hem tebliğ ediyor hem de nasihatte bulunuyorum. Yâni sözlerimi davranışlarımla, hareketlerimle gösteriyor, sözümle özümle sizin hayrınızı istediğimi ortaya koyuyorum. Sadece bana gelenlere değil, bizzat ben kendim giderek hakkı anlatıyorum. Candan ciğerden davranarak sizlerin hayrınızı ve cennetinizi istiyorum. Sizinle aramdaki şahsî meseleleri asla ön plana almıyorum. Yâni sizlerin bana karşı tavırlarınıza, işkencelerinize, yalanlamalarınıza bakarak sizin cehenneminize göz yummaya, bana yaptıklarınızdan ötürü darılarak sizi kendi halinize bırakıvermeye kalkışmıyorum. Aynı zamanda sizin bilmediklerinizi ben biliyorum Rabbimden. Doğrudan ben Rabbimle bağlantılı olduğum için sizin bilmediğiniz, bilemeyeceğiniz bilgileri de Rabbimden biliyorum. Peygamber arada ikinci bir şahıs olmaksızın direk Allah’tan bilgi alandır. Ama peygamberden başkalarının bu bilgilere ulaşabilmeleri için mutlaka bir başka şahsa veya vasıtaya ihtiyaçları vardır. Peygambere ve kitaplara ihti-yaçları vardır. Meselâ şu anda bizlerin peygambere ve Allah’ın kitabına müracaat etmeden bu bilgilere ulaşma imkânımız yoktur. Biz neydik? Nereden geldik? Kim bizi dünyaya getirdi? Dünyaya ne için geldik? Nereye gidiyoruz? Bundan sonra başımıza neler gelecek? Bizi istikbalde neler beklemektedir? Bütün bunları ancak Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinden öğrenebiliriz. İşte bakın Allah’ın elçisi Hz. Nûh öyle diyordu. Ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi bilmekteyim. Benim önümü, benim yolumu vahiy aydınlatıyor. Ben Rabbimin vahyiyle düşünüyor, Rabbimin vahyiyle görüyor ve hareket ediyorum. Halbuki sizler bu ışıktan mahrumsunuz. Sizler benim bildiklerimi bilmekten uzaksınız. Şimdi sizler kendisiyle yol bulmanız için içinizden bir kimsenin aracılığıyla Rabbinizin âyetlerinin size gelmesini acayip bir şey mi görüyorsunuz? Yâni sizin gibi, sizin içinizde yaşayan, sizin halinizi bilen bir insanın Allah tarafından vahiy konusunda odak nokta seçilmesi sözcü seçilmesi acayibinize mi gitti? Ya da insan cinsinden bir peygam-berin seçilerek size gönderilmesi çok mu acayip bir şey? Yâni belki yeryüzünde en şaşılmayacak şey, en kabul edilecek tek şey varsa o da yaratıcı olan, rızık veren, kulları konusunda tek söz sahibi olan bir Allah’ın içinizden bir elçi seçerek arzularını, yasalarını bildirmesidir. Yâni böyle bir zikrayı, böyle bir hayat programını Rabbiniz göndermeyecek de kim gönderecekti? Sizin hayat programınızı sizi yaratan ve sizin sahibiniz olan Allah belirlemeyecekti de kim belirleyecekti? Yâni bunda şaşılacak ne var? Bundan daha normal ne var ki? Ya da Allah’ın elçisi şöyle diyordu. Melek mi gelmeli diyorsunuz? Sizler Rabbiniz tarafından size elçi olarak bir meleğin gelmesini mi bekliyordunuz? Yeryüzünde dolaşan sizler birer melek olsaydınız tamam elçi olarak Allah’ın bir melek göndermesi uygun olurdu. Ama sizler insansınız ve peygamber de sizi gittiğiniz yolun yanlışlığı ko-nusunda uyarmak için gelmektedir. Sizi Allah’ın rahmetine ulaştırmak için gelmektedir. Böyle bir neticeyi sağlamak ve sizi Allah’ın cenne-tine ulaştırmak için gönderilen Allah’ın elçisini neden garip karşılıyor-sunuz? Yâni sizden bir ücret mi istiyor peygamber? Para mı istiyor sizden? Teşekkür mü istiyor sizden? diyordu.
61,63. “Ey milletim! Bende bir sapıklık yoktur, ancak ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak üzere sizi uyarmak için aranızdan biri vasıtasıyla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? " dedi.” Evet bunun üzerine Nûh (a.s) kavmine diyor ki: Bakın bu sözü söyleyenler Mele grubu idi ama Hz. Nûh sadece Meleye demiyor da onlar da içinde olmak üzere kavmine diyor. Konuyu kavmine anlatıyor. Çünkü Onun muhatapları sadece Mele değil, tüm toplumdu. Onun mesajı tüm toplumu ilgilendiriyordu zira. Diyor ki ey kavmim, bende herhangi bir sapıklık yoktur. Zira bu görev benden değildir. Ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim. İşte pey-gamberin değişmez özelliği. Ben Allah’ın elçisiyim ve bu iş Allah-tandır. Öyleyse biz de öyle diyeceğiz. Bu söylediklerimiz bizden değil Allah’tandır diyeceğiz. Tabii o zaman kendi fikirlerimizi değil de Allah’ın âyetlerini götüreceğiz insanlara ve sonunda da bunu rahatlıkla söyleyebileceğiz. Ben size Rabbimizin âyetlerini, Rabbimizin emirlerini bildiriyor ve size nasihat ediyorum. Nasihat sadece tedipçilik değildir. Yâni peygamber sadece posta memuru değildir. Söylediklerini bizzat kendisi yaşayandır Peygamber. Bakın diyor ki Allah’ın elçisi ben size hem tebliğ ediyor hem de nasihatte bulunuyorum. Yâni sözlerimi davranışlarımla, hareketlerimle gösteriyor, sözümle özümle sizin hayrınızı istediğimi ortaya koyuyorum. Sadece bana gelenlere değil, bizzat ben kendim giderek hakkı anlatıyorum. Candan ciğerden davranarak sizlerin hayrınızı ve cennetinizi istiyorum. Sizinle aramdaki şahsî meseleleri asla ön plana almıyorum. Yâni sizlerin bana karşı tavırlarınıza, işkencelerinize, yalanlamalarınıza bakarak sizin cehenneminize göz yummaya, bana yaptıklarınızdan ötürü darılarak sizi kendi halinize bırakıvermeye kalkışmıyorum. Aynı zamanda sizin bilmediklerinizi ben biliyorum Rabbimden. Doğrudan ben Rabbimle bağlantılı olduğum için sizin bilmediğiniz, bilemeyeceğiniz bilgileri de Rabbimden biliyorum. Peygamber arada ikinci bir şahıs olmaksızın direk Allah’tan bilgi alandır. Ama peygamberden başkalarının bu bilgilere ulaşabilmeleri için mutlaka bir başka şahsa veya vasıtaya ihtiyaçları vardır. Peygambere ve kitaplara ihti-yaçları vardır. Meselâ şu anda bizlerin peygambere ve Allah’ın kitabına müracaat etmeden bu bilgilere ulaşma imkânımız yoktur. Biz neydik? Nereden geldik? Kim bizi dünyaya getirdi? Dünyaya ne için geldik? Nereye gidiyoruz? Bundan sonra başımıza neler gelecek? Bizi istikbalde neler beklemektedir? Bütün bunları ancak Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinden öğrenebiliriz. İşte bakın Allah’ın elçisi Hz. Nûh öyle diyordu. Ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi bilmekteyim. Benim önümü, benim yolumu vahiy aydınlatıyor. Ben Rabbimin vahyiyle düşünüyor, Rabbimin vahyiyle görüyor ve hareket ediyorum. Halbuki sizler bu ışıktan mahrumsunuz. Sizler benim bildiklerimi bilmekten uzaksınız. Şimdi sizler kendisiyle yol bulmanız için içinizden bir kimsenin aracılığıyla Rabbinizin âyetlerinin size gelmesini acayip bir şey mi görüyorsunuz? Yâni sizin gibi, sizin içinizde yaşayan, sizin halinizi bilen bir insanın Allah tarafından vahiy konusunda odak nokta seçilmesi sözcü seçilmesi acayibinize mi gitti? Ya da insan cinsinden bir peygam-berin seçilerek size gönderilmesi çok mu acayip bir şey? Yâni belki yeryüzünde en şaşılmayacak şey, en kabul edilecek tek şey varsa o da yaratıcı olan, rızık veren, kulları konusunda tek söz sahibi olan bir Allah’ın içinizden bir elçi seçerek arzularını, yasalarını bildirmesidir. Yâni böyle bir zikrayı, böyle bir hayat programını Rabbiniz göndermeyecek de kim gönderecekti? Sizin hayat programınızı sizi yaratan ve sizin sahibiniz olan Allah belirlemeyecekti de kim belirleyecekti? Yâni bunda şaşılacak ne var? Bundan daha normal ne var ki? Ya da Allah’ın elçisi şöyle diyordu. Melek mi gelmeli diyorsunuz? Sizler Rabbiniz tarafından size elçi olarak bir meleğin gelmesini mi bekliyordunuz? Yeryüzünde dolaşan sizler birer melek olsaydınız tamam elçi olarak Allah’ın bir melek göndermesi uygun olurdu. Ama sizler insansınız ve peygamber de sizi gittiğiniz yolun yanlışlığı ko-nusunda uyarmak için gelmektedir. Sizi Allah’ın rahmetine ulaştırmak için gelmektedir. Böyle bir neticeyi sağlamak ve sizi Allah’ın cenne-tine ulaştırmak için gönderilen Allah’ın elçisini neden garip karşılıyor-sunuz? Yâni sizden bir ücret mi istiyor peygamber? Para mı istiyor sizden? Teşekkür mü istiyor sizden? diyordu.
61,63. “Ey milletim! Bende bir sapıklık yoktur, ancak ben âlemlerin Rabbinin peygamberiyim, Rabbimin sözlerini size bildiriyor, öğüt veriyorum. Sizin bilmediğinizi Allah katından ben biliyorum. Sakınmanızı ve böylece merhamete uğramanızı sağlamak üzere sizi uyarmak için aranızdan biri vasıtasıyla Rabbinizden size haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? " dedi.” Evet bunun üzerine Nûh (a.s) kavmine diyor ki: Bakın bu sözü söyleyenler Mele grubu idi ama Hz. Nûh sadece Meleye demiyor da onlar da içinde olmak üzere kavmine diyor. Konuyu kavmine anlatıyor. Çünkü Onun muhatapları sadece Mele değil, tüm toplumdu. Onun mesajı tüm toplumu ilgilendiriyordu zira. Diyor ki ey kavmim, bende herhangi bir sapıklık yoktur. Zira bu görev benden değildir. Ben Âlemlerin Rabbinin elçisiyim. İşte pey-gamberin değişmez özelliği. Ben Allah’ın elçisiyim ve bu iş Allah-tandır. Öyleyse biz de öyle diyeceğiz. Bu söylediklerimiz bizden değil Allah’tandır diyeceğiz. Tabii o zaman kendi fikirlerimizi değil de Allah’ın âyetlerini götüreceğiz insanlara ve sonunda da bunu rahatlıkla söyleyebileceğiz. Ben size Rabbimizin âyetlerini, Rabbimizin emirlerini bildiriyor ve size nasihat ediyorum. Nasihat sadece tedipçilik değildir. Yâni peygamber sadece posta memuru değildir. Söylediklerini bizzat kendisi yaşayandır Peygamber. Bakın diyor ki Allah’ın elçisi ben size hem tebliğ ediyor hem de nasihatte bulunuyorum. Yâni sözlerimi davranışlarımla, hareketlerimle gösteriyor, sözümle özümle sizin hayrınızı istediğimi ortaya koyuyorum. Sadece bana gelenlere değil, bizzat ben kendim giderek hakkı anlatıyorum. Candan ciğerden davranarak sizlerin hayrınızı ve cennetinizi istiyorum. Sizinle aramdaki şahsî meseleleri asla ön plana almıyorum. Yâni sizlerin bana karşı tavırlarınıza, işkencelerinize, yalanlamalarınıza bakarak sizin cehenneminize göz yummaya, bana yaptıklarınızdan ötürü darılarak sizi kendi halinize bırakıvermeye kalkışmıyorum. Aynı zamanda sizin bilmediklerinizi ben biliyorum Rabbimden. Doğrudan ben Rabbimle bağlantılı olduğum için sizin bilmediğiniz, bilemeyeceğiniz bilgileri de Rabbimden biliyorum. Peygamber arada ikinci bir şahıs olmaksızın direk Allah’tan bilgi alandır. Ama peygamberden başkalarının bu bilgilere ulaşabilmeleri için mutlaka bir başka şahsa veya vasıtaya ihtiyaçları vardır. Peygambere ve kitaplara ihti-yaçları vardır. Meselâ şu anda bizlerin peygambere ve Allah’ın kitabına müracaat etmeden bu bilgilere ulaşma imkânımız yoktur. Biz neydik? Nereden geldik? Kim bizi dünyaya getirdi? Dünyaya ne için geldik? Nereye gidiyoruz? Bundan sonra başımıza neler gelecek? Bizi istikbalde neler beklemektedir? Bütün bunları ancak Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinden öğrenebiliriz. İşte bakın Allah’ın elçisi Hz. Nûh öyle diyordu. Ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi bilmekteyim. Benim önümü, benim yolumu vahiy aydınlatıyor. Ben Rabbimin vahyiyle düşünüyor, Rabbimin vahyiyle görüyor ve hareket ediyorum. Halbuki sizler bu ışıktan mahrumsunuz. Sizler benim bildiklerimi bilmekten uzaksınız. Şimdi sizler kendisiyle yol bulmanız için içinizden bir kimsenin aracılığıyla Rabbinizin âyetlerinin size gelmesini acayip bir şey mi görüyorsunuz? Yâni sizin gibi, sizin içinizde yaşayan, sizin halinizi bilen bir insanın Allah tarafından vahiy konusunda odak nokta seçilmesi sözcü seçilmesi acayibinize mi gitti? Ya da insan cinsinden bir peygam-berin seçilerek size gönderilmesi çok mu acayip bir şey? Yâni belki yeryüzünde en şaşılmayacak şey, en kabul edilecek tek şey varsa o da yaratıcı olan, rızık veren, kulları konusunda tek söz sahibi olan bir Allah’ın içinizden bir elçi seçerek arzularını, yasalarını bildirmesidir. Yâni böyle bir zikrayı, böyle bir hayat programını Rabbiniz göndermeyecek de kim gönderecekti? Sizin hayat programınızı sizi yaratan ve sizin sahibiniz olan Allah belirlemeyecekti de kim belirleyecekti? Yâni bunda şaşılacak ne var? Bundan daha normal ne var ki? Ya da Allah’ın elçisi şöyle diyordu. Melek mi gelmeli diyorsunuz? Sizler Rabbiniz tarafından size elçi olarak bir meleğin gelmesini mi bekliyordunuz? Yeryüzünde dolaşan sizler birer melek olsaydınız tamam elçi olarak Allah’ın bir melek göndermesi uygun olurdu. Ama sizler insansınız ve peygamber de sizi gittiğiniz yolun yanlışlığı ko-nusunda uyarmak için gelmektedir. Sizi Allah’ın rahmetine ulaştırmak için gelmektedir. Böyle bir neticeyi sağlamak ve sizi Allah’ın cenne-tine ulaştırmak için gönderilen Allah’ın elçisini neden garip karşılıyor-sunuz? Yâni sizden bir ücret mi istiyor peygamber? Para mı istiyor sizden? Teşekkür mü istiyor sizden? diyordu.
64. “ Onu yalanladılar; biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayanları suda boğduk, çünkü onlar kör bir milletti.” Hz Nûh’u yalanladılar. Biz de Onu ve beraberindeki inananları, Onun mücâdelesini destekleyenleri gemide kurtardık. Evet tercihini peygamber yolunda olmaya kullanan, oylarını peygamberin gemisinde, peygamberin terekesinde, peygamberin safında olmaya kullananları kurtardık diyor Rabbimiz. Bunlar inanan insanlardı. Belki bunların içinde günahkârlar da vardı ama, değil mi ki tercihlerini peygam-berden yana kullanmışlardı, günahkâr da olsalar Allah onları tercih ettikleri safta kurtarıyordu. Meselâ tercihini Hz. Mûsâ’nın yanında olmaya kullanan bir Samiri de denizi geçip kurtulanların arasındaydı. Bunlar günahkâr da olsalar imanlarından ötürü, tercihlerinden ötürü dünyada kurtulanlardan oluyorlardı ama bu kurtuluştan sonra peygamber yanında uzun bir süre eğitim yasasına tâbi tutuluyorlar ve yasalara teslim olup eğitilenler, ıslah olanlar aynı zamanda âhirette de kurtulanlardan olurken, eğitilmeyenler, ıslah olmayanlar da âhirette kurtuluştan mahrum oluyorlardı. Evet iman edenleri peygamberle beraber kurtardık ve bizim âyetlerimizi yalanlayanları da denizde boğduk, çünkü onlar kör bir milletti diyor Rabbimiz. Onlar kör bir toplumdu. Gerçeği görecek gözleri yoktu. Hakkın ne olduğunu hiçbir zaman bilemediler. Kör bir toplum olmalarından ötürü de denizde boğulmayı hak ettiler ve sonunda da cehennemi boyladılar. Tabi A’râf sûresinde sadece bu kadar anlatılır. Kur’an’ın başka yerlerinde uzun uzun bu konu anlatılır. Evet bir toplum helâk edildi. Allah’a karşı gelen, Allah’ın elçisine karşı gelen ve hayatlarına Allah’ı da Allah’ın elçisini de karıştırmak istemeyen, kendi bildiklerince bir hayat yaşamaktan yana tavır sergileyen bir toplum helâk edilirken Allah’a ve Allah’ın elçisine teslim olanlar da kurtulanlardan oldu. Bundan sonra bir peygamber daha tanı-yoruz:
65. “ Âd milletine de, kardeşleri Hûd'u gönderdik: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilâhınız yoktur, karşı gelmekten sakınmaz mısınız? " dedi.” Ad milletine, Âd toplumuna da Hz. Hûd (a.s)’ı gönderdi Rab-bimiz. Âd kavmi de Yemen, Yemame, Cidde, Hadramut arasında ya-şamış bir kavimdir. Kur’an’ın bize anlattığına göre Arapların yakından tanıdıkları bildikleri, şiirlerine konu ettikleri bir toplum. Biz bile şu an-da bir şeyin eskisine adi diyoruz. Herhalde 1970 lerde İngilizler bu bölgede; Adın helâk edildikleri bölgede, bazı araştırmalar yapmışlar, bazı bulgular elde etmeye çalışmışlar ama azabın indiği azabın merkezi olan o bölgeye girmeleri mümkün olmamış. Evet Rabbimiz diyor ki Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Yâni kendi kardeşlerinden kendi içlerinden olan, kendilerini tanıyan, kendi örf ve âdetlerine yabancı olmayan, kendi hukuk sistemlerine aşina olan, kendilerine yabancı olmayan bir peygamber gönderdi. Ya da melek olmayan, cinlerden olmayan kendilerinden, kendi cinslerinden bir peygamber gönderdi Allah onlara. O da aynen selefi Nûh (a.s) gibi dedi ki Ey milletim! Ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlahınız yoktur, öyleyse Rabbinize karşı gelmekten sakınmaz mısınız? diyordu. Hz. Nûh (a.s) da aynı şeyleri söylüyordu toplumuna. Tarih boyunca hiç değişmeyen kelime-i tevhidi, la İlâhe İllallah mesajı tekrar ediliyordu. Göklerde ve yerlerde Allah’tan başka İlah yoktur genel yasası tekrar ediliyordu. Göklerde ve yerlerde ne varsa zaten hepsi bu yasaya boyun bükmekteydi. Ama kendisine tanınan iradeden ötürü insanlar zaman zaman bu yasayı çiğnedikleri için her bir bozulma döneminde gelen Allah elçileri insanlara bunu hatırlatıyordu. Tabi bugün bizler de onların yolundaysak aynı şeyleri söyleyeceğiz insanlara. Ey anamız, ey babamız, ey kardeşimiz, ey ekmek aldığımız, ey su verdiğimiz insanlar sadece Allah’a kulluk edin, sadece Allah’ı dinleyin çünkü sizin ondan başka Rabbiniz ondan başka İlahınız yoktur. Ondan başka sözünü dinleyeceğiniz, hatırını kazanacağınız Rabbiniz ve İlahınız yoktur diyeceğiz. Evet yine anladığımız kadarıyla tıpkı Nûh toplumu gibi Âd toplumu da Allah’ı bilen bir toplumdu. Onun içindir ki Hûd (a.s) da kendi toplumunu Allah’a imana çağırmıyor da sadece O’nu dinlemeye, sadece O’na kulluğa çağırıyor. Ondan sonra da diyor ki Allah’ın peygamberi: hâlâ Rabbinize yönelmeyecek misiniz? hâlâ Rabbinizle yol bulmayacak mısınız? hâlâ Rabbinizin koruması altına girmeyecek misiniz? hâlâ Rabbinizin istediği hayatı yaşamaya yanaşmayacak mısınız? Allah’ın razı olduğu hayatı yaşayıp Allah’ın cennetine gitmeye razı olmayacak mısınız?
66. “Milletinin inkârcı ileri gelenleri, "Biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz" dediler.” Evet Hûd (a.s)’ın kavminin Mele grubu da bakın şöyle diyor-du: Ey Hûd biz seni sapık, dengesiz, akılsız ve şuursuz görüyoruz. Seni beyinsizlerden biri görüyoruz. Ve de seni yalancılardan görüyoruz. Buradaki zan kesinlik anlamınadır. Öyleyse diyorlar ki ye Hûd biz seni kesinlikle yalancılardan görüyoruz. Nuh (a.s)’ın toplumu ne demişti? Ey Nûh biz seni kesin bir yanılgı içinde görüyoruz. Onlar Allah’ın elçisine böyle derlerken, bunlar da Allah elçisine beyinsiz demeye çalışıyorlardı. Tabii toplumda beyinsizler çoğalınca kim beyinsiz kim beyinli? Kim akılsız kim akıllı? birbirine karışıyordu. Ve yine görüyoruz ki her iki peygambere de ilk karşı gelenler toplumun Mele gurubu oluyordu. Devletin kaymağını yiyen makam sahipleri, devletin ekonomisini elinde tutan kimseler ilk karşı gelenler oluyordu. Ey Hûd biz seni kesin beyinsizlerden görüyoruz diyorlardı. Bu adamlar kesin biliyorlardı ki Hûd (a.s) ın mesajı toplumda maya tuttuğu zaman kendilerine hayat hakkı kalmayacaktı. Toplumun kanını ememeyecekler, gayri meşru kazançlarına imkân kalmayacaktı. İnsanların sırtlarına binerek, mazlumların mallarını yiyemeyeceklerdi. Bunun için peygambere ve onun getirdiği mesaja geçit vermemeye çalışıyorlardı. Onların bu ithamlarına karşılık bakın Allah’ın elçisi onlara ve kavme şöyle diyordu:
67. “ Ey milletim! Ben beyinsiz değil, âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.” Ey kavmim! Ey milletim! Ey akrabalarım! Ey anam, babam! Bende her hangi bir sefihlik yoktur. Ben beyinsiz değilim. Bende delilik yoktur. Lâkin ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim. Ben bu işi kendi kafamdan da çıkarmış değilim. Benim vazifem sadece elçiliktir. Ben Rabbimden aldığım görevle size geldim. Bu söylediklerim benden değil Allah’tandır.