Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya A’raf — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

206 ayetRûpel 6 / 8
137. “Hor görülen Yahudileri, bereketlendirdiğimiz yerin doğusuna ve batısına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrâil oğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve milletinin yaptığını ve yükselttiğini yıktık.” Kasas sûresinde de Rabbimiz şöyle buyurur: “Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları vâris yapmak, memlekete yerleştirmek; Firavun, Hâmân ve her ikisinin askerlerine, çekinmekte oldukları şeyleri göstermek istiyorduk.” (Kasas 5,6) Evet mustaz’afları, zayıflatılanları, zayıf düşürülenleri, Fira-vunî sistemler tarafından hakları hürriyetleri ellerinden alınan kavmi yâni İsrâil oğullarını etrafını bereketlendirdiğimiz yeryüzünün doğusuna ve batısına yerleştirdik, vâris kıldık diyor Rabbimiz. Müstekbirleri, zâlimleri, Allah’ın yasalarına karşı gelenleri, Allah’ın yasalarına savaş ilân edenleri suda boğarak kökünü kestiğimiz gibi mustaz’afları da yeryüzüne hâkim kıldık diyor. Yani zâlimlere hayat hakkı tanımadığımız gibi bizim yolumuzda giden, bize kulluk eden garibanları da yeryüzünde en büyük nimetlerle nimetlendirdik diyor. Anlayabildiğimiz kadarıyla ya o helâk edilen zâlimlerin topraklarına, onların yerlerine yurtlarına vâris kılıyordu Rab-bimiz mü’minleri ya da yeryüzünün başka coğrafyalarında mü’min-lere hâkimiyet veriyor onları egemen kılıyordu. Kudüs civarındaki Şam bölgesi ya da daha geniş tutacak olursak Nil nehriyle Fırat arasındaki bugünkü Yahudilerin “Arz-ı Mev’ud” dedikleri topraklara yerleştirdi Rabbimiz onları. Bu Yahudiler bugün bu toprakların kendilerine vaadedildiğini iddia ediyorlar. Aslında bu topraklar işte âyet-i kerîmede görüyoruz ki Yahudilere değil müslümanlara vaadedilmiş topraklardır. Rabbimizin etrafını mübârek kıldığı bu arzı orada Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk eden mü’min kullarına vaadetmiştir. Rabbimiz arzını her zaman sâlih kullarına vaadetmektedir. Hiç şüphemiz olmasın ki bu topraklar yakında gerçek sahiplerini bulacak ve müslümanların olacaktır. İşte bu da yeryüzünde Rabbimizin değişmeyen yasasıdır. Yeryüzünde zayıf da olsalar, sayısal yönden az da olsalar, müstekbirler tarafından köle konumuna da düşürülseler eğer mus’taz’aflar sabrederler, dirençlerini kaybetmezler ve Allah’ın kendilerinden istediği gibi olmaya çalışırlarsa sonunda mutlaka Allah’ın yardımı gelecek ve düş-manları helâke mahkum olurken kendileri de yeryüzüne egemen olacaklardır. Bu Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır ve bu konuda zerre kadar şüpheniz olmasın. Tarih bunun örnekleriyle doludur. “Mûsâ da: "Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine geçirmesi umulur. O zaman nasıl davranacağınıza bakar" dedi.” Evet işte Rabbimizin vaadi böylece gerçekleşiyordu. Zira Rab-bimiz kullarına bir şey vaadetmişse o mutlaka gerçekleşecektir. Allah’ın kelimelerinde, Allah’ın yasalarında asla değişiklik olmaz. İşte böylece mus’taz’aflara, zâlimler tarafından, müstekbirler tarafından ezilmiş, horlanmış, hayat hakları ellerinden alınmış müslümanlara Rabbimizin bu vadi böylece gerçekleşiyordu. Rabbimiz vaadetmişti kendilerine. Arz benimdir demişti, oraya dilediklerimi, lâyık olanları vâris kılarım demişti ve işte böylece bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Böylece Rabbimizin en güzel sözleri, en güzel yasaları gerçekleşmiş oldu, tamamlanmış oldu. Azgınlaşmaları sebebiyle Firavun oğulları helâk oldu. Artık yeryüzünde ne Firavun vardı, ne Firavun oğulları vardı, ne Firavun sistemi vardı, ne de onların devleti, gücü, kuvveti, iktidarı, medeniyeti. Hepsi bitmişti Allah’ın izniyle. Ve de sabretmeleri sebebiyle de İsrâil oğulları zafere ulaşmış oldular. Ama unutmayalım ki bunu belli şartlara bağlıyor Rabbimiz. Bu yasanın belli şartları vardır. Kur’an-ı Kerîmde pek çok yerde müs-tekbirler ve müs’taz’aflar anlatılır. Müstekbirler kibirlenenler, büyüklenenler, istikbara kalkışarak, Allah yasalarını beğenmeyerek kendi ya-salarını onların yerine ikâme etmeye çalışan kimselerdir. Kimi insanlar kendi güçlerine, kendi imkânlarına, Allah’ın kendilerine lütfettiği zekalarına ve kabiliyetlerine güvenerek kendilerini Allah’tan müstağnî görürler, Allah’ı, Allah’a kulluğu, Allah’ın hesabını, âhireti ikinci plana atabilirler. Hattâ âhiretin de kendilerinin olacağı, âhirette de kendilerinin egemen olacakları vehmine kapılabilirler. Dünyada kendilerine verilmiş mal mülk ve saltanatı tamamen kendilerinden bilip onları diledikleri gibi kullanabilecekleri sevdasına kapılmış olabilirler. Kendilerini hayata hâkim bir konumda görerek, kendilerini üstün görerek diğer insanları değersiz görerek onlar üzerinde Rableşirler, onları kendi ar-zuları istikâmetinde yönlendirmeye kullanmaya kalkışabilir. İşte bunlar müstekbirlerdir ve yaptıkları şeyin adı da istikbardır. Müs’taz’aflar da zayıflar, müstekbirler tarafından güçsüzleştirilmişler âciz bırakılmışlar anlamına gelmektedir ki Kur’an-ı Kerîmde bunların üç grupta anlatıldıklarına şahit olmaktayız. 1: Birinci gruptakiler elçilerinin tebliğlerinin üzerinden uzun bir süre geçtiği için vahiyden uzaklaşmışlar, müstekbirlerin zulüm ağlarına düşürülerek Allah’ın kitabından ve Resullerinin sünnetinden uzaklaştırılmışlar veya müstekbirlerin kendilerine enjekte ettikleri morfin sonucu uzun yıllar dinlerinin temel kaynaklarından koparılmışlar, toplumlarına ve hayatlarına hâkim olan zâlimlerin kendilerine verdikleri eğitim sunucu köleleştirilmiş, dinlerini, imanlarını, kitaplarını, peygam-berlerini, namuslarını iffetlerini her şeylerini kaybetmişler. Uzun yıllar böyle geçtikten sonra nihâyet azıcık morfinin tesiri geçip kendilerine gelmeye başlayınca, gözleri açılınca anlamışlar ki her şeylerini kaybetmişler. Kendilerini morfinleyen müstekbirler, kendilerini bayıltan zâlimler tüm hayatlarını değiştirmişler. Dinlerini, imanlarını, tarihlerini, takvimlerini, yazılarını alfabelerini, kılıklarını kıyafetlerini, hukuklarını, eğitimlerini, düşüncelerini, kabullerini, retlerini her şeylerini değiştirmişler. Hayatlarında ne Allah’ın kitabı kalmış, ne Re-sûlünün sünneti kalmış, ne din kalmış, ne iman kalmış, ne namus kal-mış, ne iffet kalmış. Her şeylerini kaybetmişler. Müstekbirler onların hayatından Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini kaldırmışlar ve onların yerine kendi yasalarını koymuşlar. Zâlimler kendilerini Allah’a kulluktan koparıp kendi yasalarına kul köle edinmişler. Evet bunlar birazcık gözleri açılıp kendilerine geldikleri andan itibaren anlıyorlar ki her şeylerini kaybedip müstekbirlerin zulüm ağlarına yakalanmışlar. Anlıyorlar ki Allah’ın sisteminden uzaklaştırılıp müstekbirlerin yasalarına kul köle edilmişler. Anlıyorlar ki Allah’a kulluktan çıkarılıp, zâlimlerin kulu kölesi durumuna düşürülmüşler. İşte bu gerçeği anlar anlamaz gecelerini gündüzlerine katarak bu zulüm ağından kurtulmak için, bu esaret zincirlerini kırabilmek ve yeniden Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine dönmek ve Allah’ın yasalarının hâkimiyetinde bir hayat yaşamak için müstekbirlerle, zâlimlerle mücâdeleye tutuşmuş müs’taz’aflar. Böyle bir hayattan kurtulup Allah’ın istediği hayata ulaşmayı ve bu uğurda malıyla canıyla mücâdeleyi hayatında birinci işi bilmiş ve bu olmadan ötekiler olmaz inancıyla gece gündüz çırpınan müs-lümanlar. İşte bunlar birinci grupta anlatılan müs’taz’aflardır ki Rabbimiz Kur’an’ın pek çok yerinde bu müs’taz’afları yeryüzünün doğusuna batısına vâris kılacağını haber veriyor. Çünkü bunlar gerçeği anlar anlamaz bu durumdan kurtulmak için Allah’a güvenerek, sabrederek, Allah düşmanı müstekbirlerle kıyasıya mücâdele vererek Allah’ın yeryüzünde vaz ettiği yasalara riâyet eden müs’taz’aflar ki Allah onlara mutlaka yardım edecek ve onları yeryüzüne egemen kılacaktır. 2: Kur’an-ı Kerîmde yine uzun uzun durumları anlatılan ikinci grup müs’taz’aflara gelince bunlar da şunlardır. Bunlar da tıpkı birinci gruptakiler gibi kendilerine verilen müşrik bir eğitim sonucu, ya da müstekbirler tarafından kendilerine vurulan uyuşturucular sonucu zâlimlerin zulüm ağlarına yakalanmışlar. Her şeylerini kaybetmişler. Her şeyleri ellerinden alınmış. Nihâyet aradan geçen bir zaman sonra gözlerini açınca gerçeği anlamışlar ama öncekilerden farklı olarak bunlar müstekbirlerden korkuları, müstekbirlerden gelebilecek sorgulama, kınama, hapis, meslekten atılma, maaşın kesilmesi gibi korkuları Allah’a güvenmemeleri, Allah’a ve Allah’ın yardımına itimat etme-meleri sebebiyle, bir takım zaafları ve menfaatlerinin elden gitmemesi sebebiyle zâlimlere karşı ses çıkarmamayı, müstekbirlere karşı susmayı tercih etmiş ve böylece âdeta yeryüzündeki, ülkelerindeki istik-bara, zulme fesada karşı göz yummayı yeğleyenler. İşte bunlar da ikinci grup müs’taz’aflardır ki Kur’an’ın beyanıyla yarın bunlar cehennemi boylamaktadırlar, bunların durağı cehennemdir ve bunlar müstekbirlerle aynı âkıbeti, zâlimlerle aynı ateşi paylaşmaktadırlar. İbrâhim sûresi 21, Sebe’ sûresi 31,33 Nisa sûresi 97 âyetleri ve daha pek çok âyet bunların cehenneme gideceklerini anlatmaktadır. 3: Mustaz’afların üçüncü gurubunu da Nisa sûresinin 98,99 âyetleri şöyle haber vermektedir: “Ancak çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı erkek, kadın ve çocuklar müstesnadırlar. İşte Allah'ın bunları affetmesi umulur. Allah Affedendir, Bağışlayandır.” (Nisâ 98) Evet toplumda çocuklar vardır, henüz mükellef değillerdir. Za-vallı, hasta, yatalak erkekler vardır ve de kadınlar vardır. Bunlar konumları itibariyle ne cihada ne de hicrete yol bulamayan, imkân bulamayan insanlardır ve işte Allah’ın affetmesi bağışlaması umulan müs’taz’aflar da bunlardır. Çocuklar, kadınlar ve de bedeni, zihinsel, aklî veya cismanî zaafları sebebiyle vahye muhatap olmayan veya vahye muhatap oldukları halde vahyi tanımaya imkân bulamamış doğru yola erememiş hidâyeti bulamamış olanlar. Ya da azalarından kimileri olmadığı için, yatalak durumda hasta oldukları için istikbara ve zulme karşı koyacak bedeni güçleri ve malî imkânları olmayanlar. İşte gerçek müs’taz’aflar, gerçek güçsüzler ve zayıflar bunlardır ve Allah’ın bunları affetmesi umulmaktadır. Öyleyse çocuk değilsek, yatalak değilsek, kadın da değilsek o zaman ya birinci grup müstekbirlerle kıyasıya savaş sürdüren müs-taz’afların içinde yerimizi alacağız ya da Allah korusun ikinci gurubun içindeysek müstekbirlerle aynı azabı paylaşmaya razı olacağız demektir. Evet Allah sabreden, direnen, ümitlerini yitirmeyen ve Allah’ın kendilerinden istediğini yapmaya çalışan İsrâil oğullarını zâlimlerin elinden kurtardı. Kıyâmete kadar da bu yasa böyle devam edecektir. Buraya kadar olan bölümde Rabbimiz bize Hz. Mûsâ (a.s)’ın Firavun oğullarıyla mücâdelesini anlattı. Bundan sonraki bölümlerde de Rabbimiz Hz. Mûsâ’nın kendi toplumuyla, İsrâil oğullarıyla arasında geçen mücâdeleleri anlatacak. Çünkü İsrâil oğulları da cinslikte Firavun oğullarından geri kalmayan bir toplumdu. Yıllar yılı Firavunun köleliği altında yaşamış şahsiyetlerini kaybetmiş bir toplumdu. Kölelik ruhlarına işlemiş bir toplumdu. En az Firavun oğulları kadar Allah’ın elçisini uğraştırmış bir toplumdu. Çünkü Rabbimiz Zuhruf sûresinde anlatır: “Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.” (Zuhruf 54) Allah’ın elçisine karşı takındığı bu tavırlarıyla Firavun kavmini, toplumunu, çevresindekileri küçümsedi ve onların düşüncelerine inanışlarına ve değer yargılarına ipotek koydu. Siz de böyle inanacaksınız! Siz de böyle benim gibi düşüneceksiniz diyerek onları kendisi gibi düşünmeye kendisi gibi inanmaya zorlayarak, kendi anlayışını zorla onlara empoze ederek onları küçümsedi. Sizler beni dinlemek zorundasınız. Benim dediklerimin dışına çıkmamak zorundasınız. Sizin nasıl düşüneceğinizi? Nasıl inanacağınızı ben bilirim! Nasıl giyineceğinizi ben belirlerim! Nasıl yaşayacağınızı ben bilirim! Siz bilmezsiniz! Siz anlamazsınız! diyerek kavmini küçümsedi. Onları aptal yerine koydu. Şimdi de öyle değil mi? Sizler anlamazsınız! Sizler bilmezsiniz! Sizler bizi dinlemek zorundasınız! Eğer okulu bitirmek istiyorsanız, eğer diploma almak istiyorsanız, eğer dükkan açmak istiyorsa-nız, eğer bakan olmak, dekan olmak istiyorsanız, müdür olmak, doçent olmak istiyorsanız, sanayici olmak istiyorsanız benim dediğimi yapacak ve benim sözümden çıkmayacaksınız. Şöyle şöyle davran-madan, şunları şunları yapmadan bunları yapamazsınız diyerek şu anda bu müslümanlarla alay eden, tüm vatandaşlarla alay eden, on-ların her tür özgürlüklerine ipotekler koyanlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı? Bunlar da insanların nasıl düşüneceklerine, nasıl inanacaklarına, nasıl giyineceklerine biz karar veririz diyerek onların özgürlüklerini sınırlayıp tıpkı Firavun gibi onlar üzerinde tanrılıklarını iddia etmeye çalışıyorlar. Onların inançlarına ipotekler koyarak, onları Rablerine kulluktan koparıp kendilerine kul köle edinmeye çalışıyorlar. Ama Al-lah diyor ki bakın: Onlar, o Firavunun kavmi, onun çevresindekiler buna rağmen o Firavuna itaat ettiler, ses çıkarmadılar, ona boyun köstüler de fâ-sıklardan oldular. Ya da onlar aslında fâsıktılar da Firavuna itaat ederek fâsıklıklarını ortaya koydular. Gönüllü teslim oldular ona. Zaten zâlimin yanı başında ona koltuk değnekliği yapan mazlum olmasa, zâlim asla ayakta duramaz. Zâlimin varlığı, mazlumun varlığına bağlıdır. Zâlimin hayatını sürdüren, mazlumun varlığıdır. Mazlum, mazlum olarak var olmasa, mazlum, mazlum olarak yaşamaya son verse tüm Firavunlar ve zâlimlerin işi bitecektir. Evet ey müslümanlar! Bilesiniz ki bugün sizleri de tahkir edecekler. Sizleri de küçük görecekler. Makamınız yok diye, mevkiiniz yok diye, paranız pulunuz yok diye, dünyanın kulu kölesi olmadınız diye sizi de aşağılayacaklar. Kendi değer yargılarıyla makamlarıyla mevkileriyle, paraları ve pullarıyla sizin üzerinizde de saltanat kurmak isteyenler olacak. Sakın ola ki bu adamların bu tavırlarına boyun bük-meyin. Mü'minseniz en üstün sizsiniz bunu asla unutmayın. İzzet ve şeref bu dünyalık şeylerde değil imandadır. İzzet ve şeref iman edip sâlih ameller işleyenlerdedir. Evet İsrâil oğulları, Firavuna itaat eden fâsık bir toplumdu ve Hz. Mûsâ’yı gerçekten çok uğraştırdılar. İşte bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz Mûsâ (a.s)’ın bunlarla mücâdelesini anlatacak. Onların bozuk düzen anlayışlarını düzeltmek üzere Hz. Mûsâ’nın çabaları çırpınışları gündeme getirilecek. Aslında şu anda yeryüzünün halkı müslüman olan ülkelerine bir baktığımız zaman aynı manzaraları görmek mümkündür. Bu insanlar müslüman olduklarını iddia ediyorlar ama hayatlarında pek çok yamukluklar vardır. Düşüncelerinde, inanışlarında, amellerinde yığınlarla İslâm dışı şeyler mevcuttur. Dinlerinin temel kaynakları olan Kitap ve sünnetten habersiz bir müslümanlık yaşamaktadırlar. Aslında onların İslâm’ları da ciddi bir tamire muhtaçtır. Tıpkı Hz. Mûsâ (a.s)’ın onların hayatlarını düzelttiği gibi şimdiki müslümanların hayatları da düzeltilmeye muhtaçtır. İşte bu yönden Mûsâ (a.s)’ın bu bölümde anlatılacak mücâdele yöntemi bizim için en güzel bir örnektir. Şu anda kendilerini müs-lüman gören ama maalesef müslümanlıkla, müslümanlığın temel kaynaklarıyla doğrudan ilgi kuramamış bu insanları düzeltmeye çalışırken bizler Mûsâ (a.s)’ı örnek almak zorunda kalacağız. Bunun için de elbette Mûsâ (a.s)’ı ve onun mücâdele yöntemlerini çok iyi tanımak zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Bakın Rabbimiz anlatma-ya başlıyor:
138,139. “İsrâil oğullarının denizden geçmelerini sağladık. Puta gönülden tapan bir millete rastladılar. "Ey Mûsâ! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap" dediler. Mûsâ: "Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yok olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir" dedi.” İsrâil oğullarını denizden geçirdik. tâbi peygambere tâbi olmaları sebebiyle, peygamber safında yer almaları, tercihlerini peygamber yanında olmaya kullanmaları sebebiyle Rabbimiz Beni İsrâil’in tümünü denizden geçirip kurtardı. Halbuki içlerinde tam iman etmemiş olanlar vardı, imanları mükemmel olmayanlar vardı. Meselâ Firavun sabahleyin arkalarından yetiştiği zaman eyvah basıldık hata ettik keşke yola çıkmasaydık diyenler vardı. Veya Hz. Mûsâ Tûra vahiy almaya gidince yanlarındaki mücevherleri eritip buzağı şeklinde put yapıp insanları ona tapınmaya çağıran Samiriler vardı, vardı, vardı. Ama bunlar tercihlerini peygamber safında olmaya yaptıkları için Rabbimiz hepsini denizden geçirip kurtardı ama bundan sonra imtihan başlayacaktı. Bundan sonra bu adamlar için uzun süren bir eğitim süreci başlayacaktı. Eğitilenler, Allah’ın elçisinin dediği gibi olma yoluna girenler cennete gidecek, karşı gelmeye devam edenler de cehenneme yuvarlanacaktı. İşte bakın karşıya geçtikten sonra bir kavme uğradılar ki o kavim puta tapınıyordu. Onları gören İsrâil oğulları dediler ki ey Mûsâ bak bu adamların putları var bize de bunlarınki gibi bir put yapsan olmaz mı? Onların bayrak gibi bir putları var, onların parlamentoları gibi bir putları var, onların tarih putları var, onların demokrasi putları var, onların ırkçılık putları var onların var da bizim niye olmasın? Bi-zim de bu tür putlarımız olsun diyorlar. Elbette yıllar yılı insanı insanlıktan çıkaran, fıtratı bozan işkenceler altında yaşamış, âdeta hafızalarını bile kaybedecek noktaya gelmiş insanlardan beklenebilecek bir tavırdı bu. Efendileri tarafından ne emredilmişse hiç düşünmeden onu yapacak bir duruma getirilmiş, iradesiz kölelerden beklenen bir davranıştı bu. Genelde köle toplumların akılları çalışmaz. Çalışacak durumda olsa bile onu asla kullan-maz köleler. Çünkü efendilerinden onun aksi istikâmette bir emir geldiği zaman bir çatışma yaşamaktansa akıllarını hiç kullanmamayı yeğlerler köleler. Çünkü onlar efendilerine mutlak itaat etmek zorundaydılar. İslâm buna karşıdır. İslâm insanların köleleştirilmesine, akıllarını iradelerini kullanmamalarına şiddetle karşıdır. Rabbimiz her konuda bizim akıllarımızı kullanmamızı istemektedir. Rabbimiz vahiy karşısında akıllarını kullanmayan bir toplum istemiyor. Vahyin ışığında akıllarını kullanan tefekkür ehli bir toplum istiyor. Düşünme özelliklerini yitirmiş bir topum olan İsrâil oğulları dediler ki ey Mûsâ bizim de bunlarınki gibi putlarımız olmayacak mı? Hz. Mûsâ dedi ki: Doğrusu sizler cahil bir milletsiniz. Çünkü bu putperestler yok olacaklar ve yaptıklarının tamamı boşa gidecektir. Sizler böyle ellerinizle dokunup gözlerinizle görebileceğinin İlahlar istiyorsunuz. Bu halinizle sizler cahillersiniz. Allah’ın sıfatlarını bilmeyen, Allah’ı tanımayan kimselersiniz sizler. Çünkü kitabında kendisini bize tanıttığı biçimde Allah’ı ve Onun sıfatlarını tanıyan bir toplum kesinlikle cahil değildir. Ama Allah’ı kendisini tanıttığı biçimde tanımayan kimseler profesör de olsalar, ordinaryüs profesör de olsalar cahildirler. Kur’an nazarında, Allah nazarında cahildir bunlar. İşte Allah’ı Allah’ın kendisini tanıttığı biçimde tanımayan ya da yanlış tanıyan bu cahillere Allah’ın elçisi diyordu ki sizler cahil kimselersiniz. Zira bu sözü ancak cahiller ve müşrikler söyleyebilir. Bu puta tapınanlar, Allah’ı bırakıp da bu varlıklara İlahlık izâfe edenler, onların ortaya çıkardıkları sahte ilahlar ve sahte tanrılar, tanrılık vasıfları verdikleri insanlar, kurumlar bâtıldır yok olmaya mahkumdur. Zira bâtılın dayandığı hiç bir temeli yoktur.
138,139. “İsrâil oğullarının denizden geçmelerini sağladık. Puta gönülden tapan bir millete rastladılar. "Ey Mûsâ! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap" dediler. Mûsâ: "Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz, bunlar yok olacaklar ve işledikleri boşa gidecektir" dedi.” İsrâil oğullarını denizden geçirdik. tâbi peygambere tâbi olmaları sebebiyle, peygamber safında yer almaları, tercihlerini peygamber yanında olmaya kullanmaları sebebiyle Rabbimiz Beni İsrâil’in tümünü denizden geçirip kurtardı. Halbuki içlerinde tam iman etmemiş olanlar vardı, imanları mükemmel olmayanlar vardı. Meselâ Firavun sabahleyin arkalarından yetiştiği zaman eyvah basıldık hata ettik keşke yola çıkmasaydık diyenler vardı. Veya Hz. Mûsâ Tûra vahiy almaya gidince yanlarındaki mücevherleri eritip buzağı şeklinde put yapıp insanları ona tapınmaya çağıran Samiriler vardı, vardı, vardı. Ama bunlar tercihlerini peygamber safında olmaya yaptıkları için Rabbimiz hepsini denizden geçirip kurtardı ama bundan sonra imtihan başlayacaktı. Bundan sonra bu adamlar için uzun süren bir eğitim süreci başlayacaktı. Eğitilenler, Allah’ın elçisinin dediği gibi olma yoluna girenler cennete gidecek, karşı gelmeye devam edenler de cehenneme yuvarlanacaktı. İşte bakın karşıya geçtikten sonra bir kavme uğradılar ki o kavim puta tapınıyordu. Onları gören İsrâil oğulları dediler ki ey Mûsâ bak bu adamların putları var bize de bunlarınki gibi bir put yapsan olmaz mı? Onların bayrak gibi bir putları var, onların parlamentoları gibi bir putları var, onların tarih putları var, onların demokrasi putları var, onların ırkçılık putları var onların var da bizim niye olmasın? Bi-zim de bu tür putlarımız olsun diyorlar. Elbette yıllar yılı insanı insanlıktan çıkaran, fıtratı bozan işkenceler altında yaşamış, âdeta hafızalarını bile kaybedecek noktaya gelmiş insanlardan beklenebilecek bir tavırdı bu. Efendileri tarafından ne emredilmişse hiç düşünmeden onu yapacak bir duruma getirilmiş, iradesiz kölelerden beklenen bir davranıştı bu. Genelde köle toplumların akılları çalışmaz. Çalışacak durumda olsa bile onu asla kullan-maz köleler. Çünkü efendilerinden onun aksi istikâmette bir emir geldiği zaman bir çatışma yaşamaktansa akıllarını hiç kullanmamayı yeğlerler köleler. Çünkü onlar efendilerine mutlak itaat etmek zorundaydılar. İslâm buna karşıdır. İslâm insanların köleleştirilmesine, akıllarını iradelerini kullanmamalarına şiddetle karşıdır. Rabbimiz her konuda bizim akıllarımızı kullanmamızı istemektedir. Rabbimiz vahiy karşısında akıllarını kullanmayan bir toplum istemiyor. Vahyin ışığında akıllarını kullanan tefekkür ehli bir toplum istiyor. Düşünme özelliklerini yitirmiş bir topum olan İsrâil oğulları dediler ki ey Mûsâ bizim de bunlarınki gibi putlarımız olmayacak mı? Hz. Mûsâ dedi ki: Doğrusu sizler cahil bir milletsiniz. Çünkü bu putperestler yok olacaklar ve yaptıklarının tamamı boşa gidecektir. Sizler böyle ellerinizle dokunup gözlerinizle görebileceğinin İlahlar istiyorsunuz. Bu halinizle sizler cahillersiniz. Allah’ın sıfatlarını bilmeyen, Allah’ı tanımayan kimselersiniz sizler. Çünkü kitabında kendisini bize tanıttığı biçimde Allah’ı ve Onun sıfatlarını tanıyan bir toplum kesinlikle cahil değildir. Ama Allah’ı kendisini tanıttığı biçimde tanımayan kimseler profesör de olsalar, ordinaryüs profesör de olsalar cahildirler. Kur’an nazarında, Allah nazarında cahildir bunlar. İşte Allah’ı Allah’ın kendisini tanıttığı biçimde tanımayan ya da yanlış tanıyan bu cahillere Allah’ın elçisi diyordu ki sizler cahil kimselersiniz. Zira bu sözü ancak cahiller ve müşrikler söyleyebilir. Bu puta tapınanlar, Allah’ı bırakıp da bu varlıklara İlahlık izâfe edenler, onların ortaya çıkardıkları sahte ilahlar ve sahte tanrılar, tanrılık vasıfları verdikleri insanlar, kurumlar bâtıldır yok olmaya mahkumdur. Zira bâtılın dayandığı hiç bir temeli yoktur.
140. “Sizi âlemlere üstün kılmış olan Allah'tan başka bir ilâh mı arayacağım? " dedi.” Size Allah’tan başka İlah mı edineceğim? Allah dururken size başka İlah mı bulayım ben? Allah’tan başka İlah olmaya lâyık varlık mı var ki ben size onu bulayım? Allah’tan başka sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu eline verilecek ve çektiği yere gidilecek başka bir otorite ve yetki sahibi mi var ki ben size onu bulayım? İşimizi kendisine havale edeceğimiz, emir-lerine uyacağımız, yasalarını uygulayacağımız Allah’tan başka kim var ki ben size onu bulayım? Var mı Allah’tan başka böyle birisi? Size şu ana kadar bunca nimeti kim nasip etti? Firavunun zulmünden sizi kim kurtardı? İliklerinize kadar işlemiş o kölelikten, o kötü hayattan sizi kim kurtardı? Denizi yarıp sizi sağ salim karşıya geçirirken gözlerinizin önünde dünyanın en zâlim en despot adamını sularda boğan kimdi? Tüm bunları size yapan Rabbinizi ne çabuk unuttunuz da benden kendinize Allah’tan başka İlah bulmamı istiyorsunuz? Bunu benden nasıl isteyebilirsiniz? Yâni bu nasıl olabilir? Şimdi ben gerek kendim, gerekse sizler için Allah’tan başka bir ilah bulup boynumdaki kulluk ipinin ucunu onun eline verecek, onun çektiği yere gidecek, ona kul köle olacağım öyle mi? Olacak şey midir bu? Rabbim olarak, ilahım olarak Allah dururken O’nun berisinde bir ilah bulup, irademi ona mı teslim edeyim? Hayatıma kulluk maddesi alacak, bana hayat programı belirleyecek Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Allah’tan başka bir ilah bulup ona kulluk edeyim öyle mi? Hayatım nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Hukuk düzenim nasıl olsun, ekonomik an-ayışım nasıl olsun, siyasal yapılanmam nasıl olsun, ticaretim, işim, aşım, mesleğim nasıl olsun, kılık kıyafetim, yemem içmem nasıl olsun, çocuklarıma karşı eğitimim nasıl olsun, hanımımla münâsebe-tim nasıl olsun diye sormaya ona gideyim öyle mi? Allah’tan başka kendime bir ilah mı bulayım? Yani hayatımda Allah’la beraber başkalarına da karışma alanı bırakıp, hayatıma Allah’tan başkalarına da karar verme hakkını vererek müşrik mi olayım? O Allah ki sizi en kötü bir hayattan kurtarıp âlemlere üstün kılmıştır. Yeryüzünde liderliği, önderliği, imamlığı size vermek sûretiyle, sizin içinizden imamlar, peygamberler, önderler, liderler çıkarmak sûretiyle sizi tüm âlemlere üstün kılmıştır Rabbiniz. Rabbinizin size lütfettiği bunca nimetlerine karşılık nasıl olur da Rabbinizi bırakır da onun berisinde bir takım putlara bir takım sahte İlahlara, bir takım yapay tanrılara ve tanrıçalara kulluk yapmaya kalkışırsınız? Nasıl olurda Rabbinizin gücünü kuvvetini, size sayısız lütuflarını gözlerinizle gördüğünüz halde nasıl oluyor da O’na canlı cansız bir kısım varlıkları ortak etmeye çalışıyorsunuz? diyor Allah’ın elçisi ve bundan sonra Rabbimiz İsrâil oğullarına ulaştırdığı nimetlerini saymaya devam ediyor.
141. “Sizi kötü azaba sokan, kadınlarınızı sağ bırakıp oğullarınızı öldüren Firavun ailesinden kurtarmıştık. Bu, Rabbinizin size Mûsâllat kıldığı büyük bir belâ idi.” Evet hatırlayın ki sizi Firavunun elinden, Firavunun zulmünden kurtarmıştık. Firavun size azapların en kötüsünü reva görüyordu. Sizin erkeklerinizi öldürüp kadınlarınızı sağ bırakıyor, ya da onlara utanılacak haya edilecek şeyler yapıyordu. Ya erkeklerinizi öldürüyordu çoğalıp da kendilerine kafa tutacak bir konuma gelmeyesiniz diye kadınlarınızın da rahimlerini yoklayarak doğum kontrolü yapıyorlardı. Mısırda çoğalmasınlar, Mısırda hâkimiyeti ellerine geçirmesinler, Mısırda Firavun sistemine karşı gelmesinler diye yapıyorlardı bunu size. Evet Rabbimizin İsrâil oğullarına lütfettiği nimetlerinin en büyüğü işte bu kölelikten kurtuluş nimetidir. Allah’ın onlara lütfettiği hürriyet nimetidir. İşte bunda sizin için büyük bir iptilâ vardır, imtihan vardır, ibret vardır. İnsanların başlarına gelen her şeyde bir imtihan vardır. İyiliklerde de, nimetlerde de felâketlerde de birer imtihan vardır.
142. “Mûsâ'ya otuz gece vade verip sonra buna on gece daha kattık; böylece Rabbinin tayin ettiği müddet kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Harun'a, "Milletim içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna gitme" dedi.” Sonra biz Mûsâ’ya otuz gün vaadettik ve onu on ile tamamladık böylece Rabbinin mîkatı kırk geceye tamamlandı. İsrâil oğulları denizi geçtikten sonra Sina çölünde dolaşmaya başladılar. Cenâb-ı Hak Mûsâ (a.s)'ı Tûr’a dâvet etti. Rabbimiz Mûsâ (a.s) la görüşmek ve ona vahiy göndermek istedi. Oradaki hayatlarını düzenleyecek kitap indirmek istedi. Daha önce de bildiğimiz gibi Mûsâ (a.s)'ın Medyen dönemi bitip ailesiyle birlikte Mısır’a dönerken Rabbimiz ona suhuf vermişti, şimdi de Tevrat verilecekti. Düşünebiliyor musunuz çölün ortasında bir dağın kenarında Allah seçtiği kullarından birini huzuruna çağırıyor ve ona kendi bilgisini Tevrat’ı indiriyor. Rabbimiz kullarından birini muhatap kabul ediyor ve onunla konuşmayı diliyor. Bundan daha büyük bir şeref olur mu? Peki siz de ister misiniz Rabbinizle konuşmayı? Siz de ister misiniz aynı şerefe yükselmeyi? Eğer bugün bizler de Kur’an’ı okurken aynı duyguyla, aynı ruhla okursak inşallah bugün biz de Hz. Mûsâ’nın yükseldiği o mertebede olabiliriz. Çünkü Allah’ın kitabıyla Allah’ın vahyiyle beraber olmak demek Allah’la bizzat konuşmak demektir. Yâni bugün Allah’ın bizimle konuşması da elimizdeki bu kitapla gerçekleşecektir. Bu da bizim için en büyük bir şeref olacaktır. Tüm dünya sizin olsa bile bu şerefin yanında çok az kalacaktır. Bakın Allah buyurur ki: Hani bir nimetim daha vardı size ey Yahudiler onu da hatırlayın! Mûsâ (a.s) Allah’la kırk güne anlaşmıştı da Tur'a gitmişti. Allah onu oraya çağırmıştı ve Mûsâ kardeşi Hârun’a şöyle demişti: Mûsâ kardeşi Hârun’a dedi ki ey Harun! Kavmim konusunda bana halef ol. Toplumum konusunda bana halîfelik yapıp bana vekil ol. Ben onların yanında olmadığım dönem seni halef edindim. Onlara göz kulak ol. Evet Mûsâ (a.s) Rabbiyle sözleşmiş ve Tûr’a gidecekti ve bu konuda onun olmadığı dönemde kavminin başında birisinin bırakılması gerekiyordu Hz. Mûsâ (a.s)’da kardeşi Hârun’u kendi yerine vekil tayin ediyordu. Çünkü Hz. Mûsâ çok iyi biliyordu ki yıllar yılı Firavun sisteminin eğitiminde köleleştirilmiş bir toplumdu İsrâil oğulları, kendilerine sürekli müzâhir olacak, güdecek birilerine ihtiyaçları vardı. Çobansız kalmaları tehlikeliydi zira şımararak hemen eski fısklarına dönebilirlerdi. Onun için Mûsâ (a.s) kardeşini kendi yerine vekil bırakarak onların sapmalarını engellemek ve ıslahlarını gerçekleştirmek üzere kardeşine görev verdi. Ve kardeşine dedi ki: Sakın ha müfsitlerin, fesat çıkarıp yer-yüzünde Allah’ın düzenini bozanlara uyma. Çünkü Mûsâ (a.s)’ın toplumu müslümandı ama henüz müslümanlık içlerine tam oturmamıştı. Önceki hayatlarını, Mısır’ın kültürünü, Firavunun eğitimini İslâmlarına katarak bozuk düzen bir müslümanlık yaşayan bir toplumdu. Mısır’da Firavunun kendilerine sunduğu eğitim her an hayatlarında açığa çıkıyor ve cins cins tavırlar sergiliyorlardı. Onların kafalarındaki kalplerindeki Mısır kültürünün her an İslâm’larını yok ederek fıska düşmelerini sağlayacağını bilen Mûsâ (a.s) kardeşine sıkı, sıkı tembih ediyordu. Bir peygamber olan Mûsâ (a.s) kendisi gibi bir peygamber olan Harun (a.s)’a tavsiyelerde bulunuyordu. Bundan da anlıyoruz ki karşısındaki peygamber bile olsa, gö-revini bilen birisi bile olsa nasihat güzel şeydir. Ona görevini bir daha hatırlatmak güzel şeydir. Yâni bu adam bunun yapılması ya da yapılmaması gerektiğini zaten kendisi biliyor bir de benim hatırlatmama ne gerek var dememiz yanlıştır. Bilecek adam ama biz yine de bildiği şeyi ona bir daha hatırlatacağız. Çünkü bakıyoruz sahâbe-i kirâm efendilerimizin hepsi de Asr sûresini biliyorlardı ama her karşılaştıklarında birbirlerine yine de tavsiye diyorlardı. Öyleyse aynı zamanda birilerinin bize bildiğimiz bir hususu hatırlatmalarından asla gocunmamalıyız. Birilerinin bizi tenkid etmelerinden rahatsız olmamalıyız. Biz her şeyi bilen âlim, bir hoca efendiyiz, binaenaleyh kimse bizi tenkid edemez tavrında olmamalıyız. Çünkü bilelim ki yanlışları kendisine söylenmeyen insanlar, yanlışlarını doğru zannedip ölünceye kadar o yanlışlarını sürdürüp kendi kendilerini helâk edebilirler. Onun içindir ki Hz. Ömer efendimiz halîfe se-çildiğinde ağlıyordu. Kendisine niçin ağladığı sorulduğunda diyordu ki: Vallahi ben çok sert mizaçlı bir kimseyim. Korkarım ki bu sertliğimden ötürü insanlar benden çekinirler de benim hatalarını söylemeyip beni uyarmazlar da cehenneme gidişime göz yumarlar deyince en yakın arkadaşlarında birisi derki: Vallahi ey Ömer İslâm’dan, haktan eğer bükülür, eğilir, inhiraf edersen şu kılıcımla senin bükülen belini doğrulturum deyince Hz. Ömer efendimiz çok sevinir. Yanıldığım hata et-tiğim zaman bana beni doğrultacak arkadaşlar veren Rabbime hamd olsun diye dua ediyor. Öyleyse ister hacı olalım, ister hoca olalım, is-ter profesör, ister şeyh olalım ne olursak olalım sürekli birbirimizi uyaralım, birbirimizin yanlışlarını hemen söyleyelim, birbirimizin aynası olalım ve birbirimizi cennete götürme kavgası içine girelim. Ama müs-lümanlığımızın gereği olarak da Rabbimizin emri olarak da birbirimizi kırmadan, üzmeden, rencide etmeden nasihatimizi en güzel biçimde gerçekleştirelim. Evet Mûsâ (a.s) kardeşini kendi yerine vekil bırakıyor ona vazifelerini hatırlatıyor. Sonra:
143. “Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Mûsâ: Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım" dedi. Allah: "Sen Beni göremeyeceksin ama dağa bak, eğer o yerinden kalkarsa sen de Beni göreceksin" bu-yurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Mûsâ da baygın düştü; ayılınca: "Ya Rabbi, münezzehsin, Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim" dedi.” Evet Mûsâ (a.s) Mîkâd yerine geldiği zaman Rabbimiz onunla konuştu. Onu kendisiyle mükâleme şerefiyle şereflendirdi. Yeryüzünde Rabbimizin bu şerefine nail olan peygamber Hz. Mûsâ (a.s) dı. Rabbimizin her elçisine ikramları farklıdır. Her elçinin ayrı ayrı vasıfları vardır ama Mûsâ (a.s)’ın en mümeyyiz vasfı işte budur. Rabbimiz Onu bu şerefe yükseltip kendisiyle konuşunca Mûsâ (a.s) dedi ki: Ya Rabbi! Bana Cemalini göster, sana bakayım dedi. Onun bu duasına karşılık Rabbimiz buyurdu ki: Beni ebedîyen göremezsin ey Mûsâ! Lâkin şu dağa bak! Eğer o dağ yerinde kalırsa o zaman sen de beni görebilirsin! buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince de onu yerle bir etti de Mûsâ (a.s) baygın bir şekilde yere düştü. Tabi Rabbimizin dağa nasıl tecelli buyurduğunu bilmiyoruz, bilemiyoruz. Ama inanıyoruz ki Rabbimiz o dağa tecelli etti, dağ, tuz buz oldu ve Mûsâ (a.s) da dayanamayarak baygın bir vaziyette yere düştü. Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ ayılıp kendisine geldiği zaman da: Ya Rabbi seni tesbih ederim, sana tevbe edip yöneldim ve ben inananların ilkiyim diyordu. Ya Rabbi seni tesbih ederim. Yâni seni senin tanıttığın gibi tanırım. Sana senin bildirdiğin gibi inanırım. Seni senin sıfatlarınla tanırım. Seni sende olmayan sıfatlardan tenzih ederim, ben senin sıfatlarına, senin gücüne kudretine iman edenlerin il-kiyim. Evet Rabbimizin bu beyanlarından anlıyoruz ki Hz. Mûsâ Rab-bimizi görmemiştir. Yeryüzünde hiç bir peygamber, hiçbir beşer Allah’ı görmemiştir. Peki hani Rabbimiz Kıyâmet sûresinde: “ O gün birtakım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır. (Kıyâmet 22,23) O zaman bununla onu nasıl telif edeceğiz? Anladığımıza göre de Kıyâmet sûresindeki bu âyetinde Rabbimiz kıyâmet ortamını, cennet ortamını anlatmaktadır. Buradaki âyette ise dünya ortamı anlatıl-maktadır. Öyleyse anlıyoruz ki dünyada dünya ortamında hiç kim-senin Allah’ı görmesi mümkün değilken cennette kimi yüzler Rablerini seyredecekler yâni orada Allah görülecektir. Peki acaba Allah’ın Resûlü Mi’râca çıktığı gece Allah’ı gördü mü? Eğer Allah’ın Resûlü Mi’râca çıktığı anda o ortamda Mûsâ gibi bir ortamdaysa yâni dünya ortamındaysa kesinlikle Allah’ı görmedi, eğer cennet ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa o anda o zaman da Allah’ı gördü diyeceğiz. Eğer Allah’ın Resûlü o anda bunun ikisinin de dışında bir ortamda bulunmuşsa o zaman da bilmiyoruz diyeceğiz. Ama Ayşe annemizin ifadesine bakılırsa Allah’ın Resûlü Mi’râ-ca çıktığı gece dünyada yâni Mûsâ ortamında bir bulunuşla bulundu ki Allah’ı görmedi diyoruz. Çünkü Ayşe annemiz diyor ki: “Kim ki Hz. Peygamber Rabbini görmüştür derse o muhakkak yalan söylemiştir.” Evet Rabbinin cemalini dünyada görmek isteyen Mûsâ (a.s) da; Rabbinin Cemalini görmeye değil, Rabbinin bir dağa tecellisine bile dayanamayarak baygın bir şekilde yere yuvarlanmış ve bu cüretinden ötürü Rabbine tevbe etmiştir.
144. “Ey Mûsâ! Verdiklerimle ve seninle konuşmamla seni insanlar arasından seçtim; sana verdiğimi al ve şükret" dedi.” Ey Mûsâ risâletimle biz seni âlemler üzerine seçtik. Risâlet gönderilen şeyler demektir. Peygamberlere, Rablerinden gelen âyetler risâlettir, vahiyler risâlettir. Allah’ın kelâmı, Allah’ın sözleri, kitaplar ve peygamberlik de bir risâlettir. İşte Allah diyor ki ey Mûsâ seni Ra-sül kılmakla, sana vahiy göndermekle, sana nasip ettiğim kelâmımla, sana vasıtasız konuşmamla seni insanlara seçtim. Çünkü Allah’ın yeryüzündeki kullarından, peygamberlerinden birisiyle doğrudan konuşması çağları değiştiren bir hadiseydi. Allah’ın kullarından birine vasıtasız konuşması insanlık için yeni bir çağın açılmasının ifadesiydi. Bu olayla artık ilk çağlar sona ermiş ve insanlık için yeni bir çağ başlamıştır. Öyleyse ey peygamberim sana verdiğime tutun ve de şükredenlerden ol diyor Rabbimiz. Evet sana verdiğime tutun, sana verdiğimi al. Onu eline al, onu tut, onu koru, hayatında tut onu, hayatında uygulayarak koru onu. Kitaba öyle bir tutun ki onu kendinden, kendini de ondan asla ayırma, hayatının tümünde onunla beraber ol. Tüm hayatında yol göstericin hayat programın kitap olsun. Hareket noktan kitap olsun. Tüm tavırlarında istinatgâhın kitap olsun. Rabbinin sana, senin hayat programın olsun diye gönderdiği kitabıyla amel edip sana nasıl bir hayat belirmemişse onun dediği gibi hareket et. Sana böyle ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini, hayatını nasıl düzenleyeceğini bildiren bir kitap bir hayat programı gönderdiği için de Rabbine şükret. Sürekli teşekkür et Rabbine. Evet Mûsâ (a.s) Rabbine şükretmeliydi çünkü Tevrat’ın kendisine gönderilmesiyle Hz. Mûsâ (a.s) insanlık için seçkinlerden olmuştu. Kendisine İncilin gönderilmesiyle Hz. Îsâ (a.s) ve kendisine Kur’-an’ın gönderilmesiyle de Allah’ın Resûlü seçilmişlerden olmuştu. Şu anda da Allah’ın kitabına sarılan, Allah’ın kitabını hareket noktası ka-bul eden ve yaptıklarını Allah’ın kitabıyla yapmaya çalışan, Allah’ın kitabını hayat programı yapan herkes aynen o elçiler gibi halk arasında seçilmiş kimselerdir, şerefli kimselerdir.
145. “Ona levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her şeyi uzun uzadıya açıkladık; onlara sıkıca sarıl, milletine de emret, en güzel şekilde tutsunlar. Size Allah'a karşı gelenlerin yurdunu göstereceğim.” Biz Levhada onun için her şeyi yazdık. Her şeyin ayrıntısı vardır o kitapta. İmanın da, küfrün de, şirkin de, hakkın da, bâtılın da, hayrın da, şerrin de her şeyin detayları anlatılmıştır. Her şey açık ve net olarak Allah’ın kitabında anlatılmıştır. Tüm kitapların özelliği mev-iza oluşudur. Kur’an-ı Kerîm de mev’izadır. Tüm insanlığı cennete götürecek ve cehennemden uzaklaştıracak öğütleri muhtevidir. İnsanların hayatlarının her bir bölümünde ne yapacaklarına, nasıl hareket edeceklerine dair hükümler vardır, prensipler vardır. O halde ey peygamberim! Sen de kuvvetlice ona tutun. O kitaba kuvvetlice sarılıp onunla amel et. Kitaba tüm kuvvetinle, tüm himmet ve gayretinle tutunup onu asla elinden bırakma. Kitap sürekli elinde ve önünde olsun ki tüm hayatını onunla düzenleyesin. Ve kavmine, çevrendekilere de o kitabı emret, o kitaba tutunup onunla amel etmelerini emret ki onlar da o kitabın en güzeline uysunlar. Ya da en güzel biçimde onlar da Allah’ın kitabına sarılıp onunla hayatlarını düzenlesinler. Eğer bunu yaparsanız, kendiniz benim kitabıma kuvvetlice tutunur, onun emirlerini uygular nehiylerin-den de kaçınırsanız ve de onu toplumunuza duyurursanız, toplumu-nuz da Allah’ın kitabıyla en güzel bir şekilde diyalog kurar ve hayatlarını onunla düzenlerlerse kesinlikle bilesiniz ki ben sizi zafere ulaştıracağım. Sizi zafere ulaştırırken düşmanlarınızı, fâsıkları da hezimete maruz bırakacağım. Yâni ben fâsıkların yurdunu size göstereceğim. Fâsıkların başlarına nelerin geleceğini, onların nasıl bir helâkle helâk olacaklarını size göstereceğim diyor Rabbimiz. Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Allah elçisinden sonra gelen bizler Allah elçisinin bize bıraktığı bu kitabı en güzel bir şekilde anlamak, tanımak, algılamak ve hayatımızı onunla düzenlemek zorundayız. Biz bunu yaptığımız zaman Rabbimiz fâsıkların yurdunu bize gösterecektir. Zira fâsıkların yurdu imansızdır orada iman yoktur orada inanç yoktur ve bunun için de orada hayat yoktur. Çünkü vahiyden uzak olan bir yerde hayat da yoktur. Kur’an ve sünnetin olmadığı bir yerde, vahyin bulunmadığı bir yerde bir evde bir ülkede kesinlikle hayat da yoktur. Vahiyle irtibatları olmadığı için ölüdür onlar.
146. “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, âyetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar bütün âyetleri görseler yine de inanmazlar; doğru yolu görseler, yol olarak benimsemezler; azgınlık yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu onların mûcizelerimizi yalan saymaları ve onlardan habersiz görünmelerinden ileri gelir.” Evet yeryüzünde haksız yere tekebbür eden, Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ın yasalarına boyun eğmekten uzaklaşan, sanki kendisini yaratan Allah değilmiş gibi O’na karşı müstekbir davranan, haksız yere kibirlenen kimseleri âyetlerimizden çevireceğiz diyor Rabbimiz. Evet sanki Allah’a ihtiyaçları yokmuş gibi, sanki Allah’ın kendisine gönderdiği hayat programına kitabına ihtiyacı yokmuş gibi davranan, kendi görüşlerini, kendi fikirlerini, kendi yasalarını Allah yasalarından üstün görenleri, âyetlerimizi anlamaktan âyetlerimizi kavramaktan uzaklaştıracağız diyor Rabbimiz. Çünkü bu adamlar kendi iradeleriyle, kendi arzularıyla böyle bir yolu seçmiş kimselerdir. Kendi akıllarına göre, kendi keyiflerine göre takılmayı tercih etmiş kimselerdir bunlar. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın hayat programını bırakıp kendi hevâ ve heveslerini temel kabul etmiş ve buna göre bir hayat yaşamayı tercih etmiş kimseler. Cenâb-ı Hak da onların kendi tercihlerine göre kendileri için, kendilerinin seçmiş oldukları bu yolu kolaylaştırmıştır. Yâni artık âyetlerden çevrilmişler, âyetler bunlar için bir şey söylemez, bir şey ifade etmez oluver-miş. İster Rabbimizin görsel âyetleri olsun, ister işitsel âyetleri olsun artık onlar için bir şey ifade etmez olmuştur. Çünkü artık bu adamların ne görecek gözleri ne de işitecek kulakları kalmamıştır. Rabbimiz gözlerini ve kulaklarını iptal etmiştir. Kendileri bu azalarını kullanmak istemediklerinden böyle olmuştur. Allah’ın âyetlerinin varlığına rağmen onlar yokmuş gibi bir hayat yaşadıkları için böyle olmuştur. Yâni bir insan Allah’ın onun hayatına karışması adına kendisi için gönderdiği âyetlerine karşı ilgisiz kalır, onlardan habersiz bir hayat yaşarsa işte bu Allah’ın âyetleriyle mücâdele anlamına gelecektir. Ve işte böyle yaşayan insanların kalplerini Allah mühürleyecektir. Allah’a karşı müstekbir davranan, Allah’a ve Allah’ın âyetlerine iman etmeyen, bu âyetler doğrultusunda bir hayat yaşamaya yanaşmayan ve de Allah’ın âyetlerine dil uzatan kimselerin kalplerini Allah mühürleyecektir. Ama şurası bir gerçek ki Allah haksız yere hiç kimsenin kalbini mühürlemez. Bu insanlar Allah’ın kendileri için hayat programı olarak gönderdiği âyetlerden yüz çevirmişler, kendi kendilerine bir hayat programı yapmışlar, amelleriyle öylesine fısk-u fücura dalmışlardır ki artık o amellerden hoşlanmaya başlamışlar. Durumlarından, yaşantılarından memnun olmuşlar, hayatlarından mutmain olmuşlar. Şu anda bizim yaşadığımız hayat, hayatların en güzelidir. Bizim başka şeye ihtiyacımız yoktur. Allah’a da Allah’ın âyetlerine de peygambere de ihtiyacımız yoktur demeye başlamışlar. Allah’ın âyetleriyle kendilerini sağlamaya alma, doğru yolu bulma ve ıslah olmayı hiç düşünmedikleri için peygamberin getirdiği mesaja da hep şüphe ile bakmaya başlamışlardır. Evet, bir taraftan tekebbür içinde Allah’a teslim olmadıkları için, hayat programını kabul etmeyerek, âyetleriyle ilgilenmeyerek Allah’a kafa tuttukları ve de Cebbarlık yapıp Allah’ın kullarına zulmettikleri için Allah da onların kalplerini mühürleyivermiştir. Allah onların kalplerini mühürler. Kulaklarına, dinleme özelliklerine de mühür basar. Yâni kalpleri mühürlenir dinleme, anlama is-tidatları alınıverir. Gözleri vardır, görürler ama sanki görmezler. Ku-lakları vardır duyarlar, ama sanki işitmezler. Kalpleri vardır ama san-ki bir şey duyup anlamazlar. Tıpkı hayvanlar gibidir onlar. "Onların kalpleri vardır onunla anlamazlar. Gözleri vardır onunla görmezler. Kulakları vardır onunla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Hattâ hayvanlardan daha da şaşkındırlar." (A'râf: 179) Onların Kur’an’ın haber verdiği konulara karşı tüm kapıları, tüm pencereleri kapanmıştır. Mü'minlerin ruhlarına açık olan tüm pencereler bunlar için kapalıdır. Çünkü onlar hidâyetle, hidâyet kaynağı olan Kur’an’la ilgilenmemişlerdir. Hidâyet kaynağı olan Kur’an’a karşı ilgisiz ve nötr davranmışlardır. Karanlıkta kalmayı tercih etmişler düğmeye basma gereği duymamışlardır. Bu adamlar sözü duyarlar, Allah’ın âyetlerini dinlerler, duyarlar ama âyetlerin kendilerinden istediğini anlamazlar, üzerinde düşünmezler, anlamaya çalışmazlar. Söyleyenin sözünü anlamak için akıllarını, kalplerini, gözlerini kulaklarını kullanmak istemezler. Kör bir taklitten yanadır adamlar. Denilenin sebebini, hikmetini anlamaya yanaşmazlar. Nitekim bir gün Rasûl-i Ekremin okuduğu Kur’an’ı dinlemek üzere gelen Ebu Cehil kendisiyle birlikte onu dinleyen Nadir bin Harise: Ey Nadir, Muhammed ne diyor? Onun okuduklarından bir şey anladın mı? diye sorar. Rasûl-i Ekremin okuduğu Kuranı uzun bir sü-re dinleyen Nadir derki: Kâbe’yi inşa edene yemin ederim ki ne diyor bilmem, görüyorum ki o sadece dilini oynatıyor, ama ne dediğini an-lamıyorum der. Evet anlamıyorlar, anlayamıyorlardı, çünkü Allah onların kalplerine mührünü basmıştı Bakara’da anlatıldığı gibi. Ekinne, kinan kelimesinin çoğuludur ki kalplerinde kat kat örtüler vardır onların. Ölümle tüm bu organlar nasıl misyonunu kaybediyorsa, ölen kişi nasıl duy-maz duygulanmaz ve anlamaz hale geliyorsa işte aynen onun gibi ka-biliyetlerini söndürmüş, duymamayı, anlamamayı tercih etmiş bu insanların bu organlarını Allah iptal edivermiş manevî bir ölümle öldürüvermiş onları. Evet Allah onları âyetlerinden uzaklaştırmış, âyetleri anlamaktan onları menetmiş ve bunun içindir ki: Onlar her ne zaman rüşt yolunu, sırat-ı müstakîmi, insanları hakka ve cennete ulaştıran bir yolu görseler ona yol gözüyle bakmayacaklardır. Hak yolu yol edinmeyecekler, İslâm yoluyla ilgilenmeyecekler, onu yol edinmeyeceklerdir. Allah yoluna ters davranmaya çalışacaklardır. Kendi fikirlerine güvenen, kendi yasalarına güvenen bu insanlar Allah yoluna değer vermeyeceklerdir. İşte görüyoruz, Allah yasalarına karşı gurur ve kibir içinde olup kendi yasalarını Allah yoluna tercih edenlerin, şu anda meselâ daha önce uyguluyor oldukları yasaların İslâm’a ait, imânâ ait bir konu olduğunu anladıkları andan itibaren onu hayatlarından çıkarmaya ve ona karşı zıt davranışlar içine girmeye çalıştıklarını. Biz bunu Allah emrettiği için değil kendi keyiflerimiz böyle istediği için yapıyoruz demeye çalışıyorlar. Bile bile yanlışa kaymaya, bile bile Allah yasalarını reddetmeye çalışıyorlar. Zulüm yanlıştır, bunu biliyorlar ama bile bile yapıyorlar. Zina, fâiz, kumar, içki, fuhuş, azgınlık, küfür, şirk, inkar yanlıştır ama bunları bile bile yapıyorlar. Allah’a kibir içinde bulunan bu insanlardan başkasını beklemek de mümkün değildir zaten. Hakka düşman oluyorlar ve: Sapıklık yolunu, küfür yolunu, isyan yolunu, şirk yolunu, zulüm yolunu, cehenneme götüren yolları gördükleri zaman da, Kur’an ve sünnetin dışında şeytanın gösterdiği ne kadar yol varsa onları gördükleri zaman da onu kendilerine yol edinirler, hemen benimseyip sahip çıkarlar o yollara. Bu yolları Allah yoluna tercih ederler. Yâni Demokrasi gibi, laiklik gibi ne kadar sapık, ne kadar bâtıl yollar varsa onları kendilerine yol edinirler. Kendileri için yol haline getirirler. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini, Allah’ın yasalarını bildikleri halde kibirlerinden ötürü onları boşa çıkarmışlardır. Allah’ın yasalarını terk edip kendi keyiflerine kendi hayatlarına dönmüşlerdir. Halbuki Allah yolunun dışındaki tüm bu bâtıl yolları onlara şeytan süsleyip göstermiştir. Şeytan onları sırat-ı müstakîmden uzaklaştırıp kendi yollarına çekmiştir. Kendilerinin dosdoğru yol üzerinde oldukları zehabına sürüklemiştir şeytan onları. Peki niye böyle cehenneme doğru, ateşe doğru yuvarlanıp giderken hâlâ kendilerinin doğru yolda olduklarını, cennet yolunda olduklarını zannediyor bu adamlar? Çünkü: Çünkü bunlar bizim âyetlerimizi yalan saydılar, âyetlerimizi yok farz ettiler, âyetlerimizi okudular, gördüler, tanıdılar, bildiler ama hayatlarını bu âyetlerle düzenlemeye yanaşmadılar. Belki dilleriyle bu âyetlerin varlığını ve bu âyetlere iman ettiklerini itiraf ettiler ama hayatlarını onlarla düzenlemediler, âyetlerimizle amel etmediler. Hayat programlarını âyetlerimizden almadılar. Bu âyetlerimiz konusundaki imanlarını pratikte göstermediler. İmanlarının tasdikçisi olmadılar, imanlarının eylemcisi olmadılar. Ya bunca âyetimizi yok farz ettiler, ya da âyetlerimizi kendi hayatlarına delil getirdiler, kendi fikirlerini desteklemede kullandılar, kendi hayatlarının meşruiyetine malzeme yaptılar.
147. “Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiştir. Onlar işlediklerinin karşılığından başka bir şeyle mi cezalanırlar? İşte böyle âyetlerimizi ve âhiretteki randevuyu, âhiretteki buluşmayı yalan sayanların tüm amelleri boşa gitmiştir. Çünkü Allah’ın âyetlerini ve bu âyetlerin haber verdiği âhiretteki hesabı kitabı yok farz eden, yalan sayan insanların elbette ki hayat programlarını âhi-ret inancına bina etmeleri mümkün değildir. Onlar tüm hesaplarını dünya adına, dünyada bitecek bir anlayışa bina ettikleri için zaten yaptıklarının hepsi boş ve dünyada kalıcı olacaktır. Onların amellerinin hiç birisi âhirete intikal edecek değildir. Elbette bu insanlar da dünyada bir şeyler yapıyorlar, ter döküyorlar, binalar kuruyorlar, yatırımlar gerçekleştiriyorlar, harcamalarda bulunuyorlar. Ama unutmayalım ki Allah için olmayan, Allah adına sonunda mükafat beklenmeden yapılanların tümü boştur. Allah adına yapılmayan hiç bir amel değerlendirilmeye tâbi tutulmayacaktır. Allah böylelerinin amellerine değer vermeyecek ve onlar için terazi mîzan vaz edilmeyecektir. Ama şurası da bir gerçektir ki onlara asla zulüm de edilmeyecektir. Onlara hiç bir zaman haksızlık da yapılmayacaktır. Onlar kendi amelleriyle kendi yaptıklarıyla cezalandırılacaklardır. Bu adamlar dünyada kendi kendilerine, kendi hayatlarına, kendi zamanlarına, kendi azalarına zulmettikleri için, kendilerini Allah’a kulluk ortamından çıkarıp ya kendi hevâ ve heveslerine ya da Allah’tan başkalarına kulluk ortamında tuttukları için yâni kendi kendilerine yazık ettikleri kendilerini boşa harcadıkları için yaptıklarının karşılığı kendilerine gösterilecektir. İşte böyle kimseler için Rabbimizin adâleti böylece gerçekleşiyor anlıyoruz. Çünkü adamlar dünyada Allah için, Allah’la bağlantılı olarak hiç bir şey yapmadılar. Eğer başkaları için bir şeyler yapmışlarsa e zaten bunun karşılığını dünyada almışlardı. Alkış, makam, koltuk, şöhret, teveccüh, para, pul için yapmışlardı yaptıklarını. Zaten dünyada aldılar bunun karşılığını. Ya da yaptıklarını putları için tâğutları için, efendileri, ağaları, patronları, çevreleri, yönetmelikleri, adetleri, töreleri, modaları için yapmışlardı. Eh verebileceklerse gitsinler mükafatlarını onlardan istesinler. Bizler dünyada sizlerin hatırınıza çırpınmıştık, haydi bize cennet verin desinler onlara. Evet bu insanlar gösteriş için çırpındılar. Hayranlarını çoğaltmak için çırpındılar. İnsanlar bizden söz etsinler, insanlar bize değer versinler, insanlar bizi konuşsunlar ve bizi alkışlasınlar dediler. Ve mil-yarlarca hayran buldular kendilerine, salonlarca alkış buldular, insanlar kendileri önünde saygıyla eğildiler. İnsanlar kendileri önünde kendilerinden geçtiler, kendilerini takdir edip alkışladılar. Dünyada istemedikleri kadar şanlara şöhretlere ulaştılar. Para içindi yaptıkları istemedikleri kadar paralar aldılar, en zengin biz olalım, insanlar sofralarında bizi konuşsunlar diye çırpınıyorlardı Allah onlara bu istediklerinin kapılarını açtı dünyada. İstedikleri her şeyi elde ettiler. Dünyada tüm ecirlerini yiyip bitirdiler de âhirete bir şey bırakmadılar. Kimileri de dünyada Allah’a ve Allah’tan gelenlere düşmanlık yapmak istiyordu. Dilini müslümanlara çatmada kullanmak istiyordu. Allah yasalarına kin kusmak istiyordu Allah onlara da tattırdı bunu. Halbuki mü’min tüm hayatını Allah için yaşayan, tüm yaptıklarını yarın Allah huzurunda vereceği hesaba kitaba bina eden kişidir. Yaptığı her şeyin bir hesabını vereceği inancı içinde yaşayan kişidir mü’min. Bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz yine İsrâil oğullarının sapmalarından söz etmeye devam edecek.
148. “Mûsâ'nın ardından milleti, ziynet takımlarından, canlıymış gibi böğüren bir buzağı heykeli yaparak onu ilâh edindiler. O buzağının kendileriyle konuşmadığını ve yol da göstermediğini görmediler mi? Onu ilâh olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.” Hz Mûsâ’nın vahiy almak üzere Tur dağına gitmesinden sonra kavminin yaptıkları cinslikleri anlatıyor Rabbimiz. Bundan önce Rabbimizin bize haber verdiğine göre bu adamlar kızıl denizi geçer geçmez puta tapan bir kavim görmüşlerdi de gözlerinin önünde Firavunun kırbacı canlanmış veya ayının gözleri önünde canlanan sıcak saç gibi onların gözlerinin önünde de şartlandırıldıkları Firavunun eğitimi canlanmış ve Mûsâ (a.s)’dan kendilerine bir put yapmasını istemişlerdi. Burada da yine Mûsâ (a.s)ın kırk gün kadar kendilerini Sina çölünde terk etmesi sonucunda buzağıya tapınmaları anlatılıyor. Bakın bu adamlar Allah’ı biliyorlardı, Allah’ın gücünü görmüşlerdi, Firavunun zulmünü görmüşler, Allah’ın kendilerini onun zulmünden nasıl kurtardığını görmüşler, denizin yarılıp kendilerinin sağ salim karşıya geçerlerken düşmanlarının nasıl boğulduklarını gözleriyle görmüşler. Peygamberi tanımışlar, peygamberin ne için ve nereye gittiğini bilmişlerdi ama yine de zâlimliklerini ortaya koyuyorlardı. Dediler ki nereye gitti bu Mûsâ? Eğer bir Allah aramaya gitmişse birlikte arasaydık! Bizler onun yokluğuna dayanamayız! Onsuz biz kime sığınacağız? Onsuz hayatımızı neyle dolduracağız? Olmaz biz onsuz yapamayız edemeyiz! diyerek yanlarındaki mücevherlerini eriterek buzağı şeklinde bir put yapıp Peygamberden boşalan hayatlarını onunla doldurmaya kalktılar. Allah onları ineğe tapınmaktan kısa bir süre önce kurtardığı halde, onlar tekrar buzağıya dönerek zâlimlerden oldular. Bir de üstelik bunlar ineğe de tapamıyorlardı. Çünkü Mısırdaki efendileri ineğe tapıyorlardı. Bunlar hâlâ köleliği içlerinde taşıdıklarından efendilerinin taptıklarına tapamıyorlar da ineğin küçüğüne yâni buzağıya tapınmaya çalışıyorlardı. Çünkü inek egemen güçlerin efendilerinin tanrısıydı. Köleler ise daha küçüğüne tapabileceklerdi. Efendileri onları öyle eğitmişlerdi. Firavunun eğitim sistemi bunu gerektiriyordu. Sizler kölesiniz denmişti kendilerine. Sizler az gelişmişsiniz sizler güçsüzsünüz denmişti kendilerine yıllar yılı. Firavunun eğitiminde yetişen bu insanlar hiçbir zaman efendilerine kafa tutma cesaretini kendilerinde bulamazlardı. Onların yaptıklarını yapma cesaretini de kendilerinde bulamazlardı. Onlar için hayat daima efendilerini taklit ve efendilerinin yolunda olmaktı. Efendilerinin yaşadıkları bir hayata yüz yıl sonra ulaşmak bile onlar için bir şerefti. İşte bundan dolayıdır ki efendilerinin kendilerini göremeyecekleri kadar onlardan uzaklaşmış olmalarına rağmen yine de aldıkları bu eğitimin etkisiyle eh ne yapalım büyükler büyüğe tapar, biz küçükler de ancak ineğin küçüğüne tapabiliriz diyorlardı. Bir de dikkat ederseniz buzağı ziynet eşyasından yapılıyor. Bugün de bakıyoruz ziynet eşyalarının, altının, gümüşün, paranın putlaştırıldığını görüyoruz. İnsanlar bugün de bunlara tapınıyorlar âdeta. Ziynet esasen süs demektir. Dünyanın süsü ve ziyneti. Bugün de insanlar âdeta bunlara tapınıyorlar. Öyleyse biz de buna çok dikkat etmeliyiz. Dünya ve dünyanın süsü ve ziyneti olan şeyler hayatımızda putlaşmasın. Peygamber kısa bir dönem aralarından ayrılınca hemen putlarına putçuluklarına dönüverdiler. Elbette peygamberi yok farz eden bir toplumun bundan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Meselâ bakın Hıristiyanlarda Allah’ın peygamberi Hz. Îsâ’yı hayatlarından kovup o hale getirince rahat bir nefes alabildiler. Îsâ için Allah dediler, Allah’ın oğlu dediler, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık dediler ve sonunda rahat bir nefes alma imkânını elde ettiler. Allah, insan, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık, bu bize örnek olamaz! Biz onun gibi olamayız! Dediler ve ondan kurtuluverdiler. Görmüyorlar mı ki bu put (buzağı) onlarla asla konuşmuyor ve de onları doğru yola hidâyet de etmiyor. Yâni ne kendileriyle konuşan ne de kendilerine yol gösteremeyen bir putu kendilerine tanrı edindiler de böylece zâlimlerden oldular. Çünkü Rabbimizin Bakara’da anlattığına göre put sevgisi bu adamların kalplerine âdeta içirilmişti. Firavunun eğitimi veya kırbacı bu adamların kalplerini put sevgisiyle doldurmuştu. Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’ın kendilerine dönüşü on gün kadar gecikince biz onsuz hayatımızı bir şeylerle doldurmak zorundayız dediler ve yanlarındaki mücevherlerini eritip buzağı şeklinde bir put yaptılar ve ona tapınmaya başladılar. Samiri onu çok ustaca bir yükseğe koymuştu ki rüzgar ağız tarafından girip ensesinden çıkarken bir böğürme sesi meydana gelmesini sağlıyordu. Evet Allah diyor ki görmüyorlar mı bu adamlar o put kendilerine ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor. Yâni ne kendilerine bir hayat tarzı önerme gücüne sahip ne de onların hayatlarının her bi kademesinde ne yapacakları konusunda bir şeyler söyleyebilir. Evet kendilerine ne cennet yolunu ne de cehennem yolunu gösteremeyecek kadar akılsız, cansız, bilgisiz varlıklardır o putlar.
149. “Elleri böğründe, çaresiz kalıp, kendilerinin sapıtmış olduklarını görünce: "Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa, andolsun ki mahvoluruz" dediler.” Yâni bunlar yapmış oldukları bu işin yanlışlığını anlayıp bu işten pişman olduklarını ortaya koyunca dediler ki ey Rabbimiz eğer bize acımaz, merhamet buyurmaz ve bizi bu yaptıklarımızdan ötürü bağışlamazsan o zaman hem dünyada hem de Ukba’da bizler zarara uğrayanlardan ve kaybedenlerden oluruz dediler. Bu sözü Hz. Mûsâ (a.s)’ın Tur dağından dönüşünde onları bu vaziyette görünce kendi yerine vekil bıraktığı kardeşi Hz. Hârun’u ve kavmini azarlamasından sonra söylemişlerdir. Ha Mûsâ’nın hem Hârun’u hem de kendilerini şiddetle azarlamasından sonra hata ettiklerini anlıyorlar, yaptıklarından ötürü pişman oluyorlar ve Rablerine yalvarmaya başlıyorlar. Tıpkı atamız Adem’le Anamız Havva’nın hatalarını anlar anlamaz Rabbimize ettikleri duanın aynısını yapıyorlar. Eğer bizi yarlığayıp affetmezsen biz ebedîyen kaybedenlerden oluruz ya Rabbi diyorlar. Biz de zaman zaman hata edebiliriz. İnsan olmamız hasebiyle, beşer olmamız hasebiyle zaman zaman nefsin ve şeytanın iğvalarıy-la ayaklarımız kayabilir, hata edebilir, yanlışa düşebiliriz. İnsan hata etmeyen, gaflet etmeyen, günaha düşmeyen değildir. Bunlar olabilir ama önemli olan hatada, günahta ısrar etmemektir. Hatayı öğrendiğimiz andan itibaren hemen tevbe edip Rabbimize yönelmek, düşer düşmez doğrulup kıblemizi değiştirmek Rabbimize yönelmek zorundayız.
150. “Mûsâ, milletine kızgın ve üzgün olarak dönünce "Benim arkamdan ne kötü olmuşsunuz! Rabbinizin emrinin çabuk gelmesini mi istiyorsunuz?" dedi, levhaları attı ve kardeşinin başından tutup kendisine doğru çekti. Harun: "Ey annem oğlu! Bu millet beni küçümsedi; az kalsın öldürüyorlardı. Bana düşmanları sevindirecek şekilde davranma beni bu zâlim milletle bir sayma" dedi.” Mûsâ (a.s) çok üzgün ve kızgın, öfkeli bir durumda kavmine döndüğü zaman kavmine dedi ki benim arkamdan ne kötü bir halef oldunuz? Benden sonra niye böyle kötü bir halef oldunuz? Ben sizi kısa bir zaman için terk ettim diye, kısa bir süre sizin yanınızdan ayrıldım diye, benim arkamdan niye hemen buzağıya tapındınız? Rab-binizin azap emrinin bir an evvel gelip sizi kuşatmasını mı bekliyor-sunuz? Allah’ın belâsını mı bekliyorsunuz? Rabbinizin emri konusunda acele mi ediyorsunuz? diyerek gazabını ve üzüntüsünü izhâr etti ve: Levhaları attı ve kardeşi Hârun’un başından tutup kendisine doğru çekerek bana böyle mi halef olunur? Benim arkamdan böyle mi halef oldun? Ben seni yerime niye bırakmıştım? Tura giderken sen onlara göz kulak olasın diye, onlara nasihat ederek küfre ve isyana düşmelerini engelleyesin diye seni arkamda halef bırakmıştım. Sense benim yerime ne kötü halef oldun. Bana ne kötü halîfelik yaptın. Bu kavmimin buzağıya tapınmalarına, şirke düşmelerine göz yumup müsaade ettin diyerek kardeşi Hârun’a çıkışmaya başladı. Harun (a.s) diyor ki ey annem oğlu! Bu millet beni küçümsedi. Kavmim beni zayıflattı. Az kalsın neredeyse beni öldürüyorlardı. Düş-manlarımın gözleri önünde beni rezil etme. Bana düşmanları sevindirecek şekilde davranma. Ve sakın beni bu zâlim milletle bir sayma dedi. Beni bu zâlimlerle beraber kabul etme. Beni bu zâlimlerle aynı kefeye koyma benin bunlarla da yaptıkları bu şirkleriyle de uzaktan ve yakından bir ilgim alâkam yoktur diyordu. Evet Harun (a.s) ey annemin oğlu diye söze başlayarak Mûsâ (a.s)’ın kardeşlik duygularını tahrik edip devreye sokuyordu. Ey annemin oğlu; beni kınama benim bu konuda gücüm yetmedi. Bu kavim benim üzerime galip geldiler. Kendilerini uyardığım zaman, bu yaptıklarının şirk olduğunu, küfür olduğunu kendilerine anlatıp onları bu işten menettiğim zaman benim üzerime o kadar saldırdılar, o kadar yüklendiler ki az kalsın beni öldürüyorlardı. Bunları bu işten engellemeye çalıştım ama gücüm yetmedi, beni dinlemediler. Onun içindir ki bu zâlim toplum karşısında beni azarlama ey annemin oğlu. Bu zâlimler karşısında beni küçük düşürme. Ve sakın beni bu zâlimlerle bir tutma diyordu Harun (a.s). Çünkü bu adamlar gerçekten zâlimlerden olmuştu. Kısa bir süre Allah’ın elçisi yanlarından ayrılıp Tur’a vahiy almaya gidince hemen sanki Allah’ı hiç tanımamışlar gibi, sanki Allah elçisi Hz. Mûsâ’yla hiç tanışmamışlar gibi, sanki kendilerini Firavunun zulmünden kurtaran Allah olmamış gibi, sanki Kızıl deniz kendileri için yarılmamış, kendileri sağ salim karşıya geçip de gözlerinin önünde dünyanın en zâlim en despot adamı Firavun ve avanesi askerleri ge-bermemiş gibi kısa bir süre Allah’ın elçisi aralarından ayrıldı diye hemen eski küfürlerine, eski şirklerine dönüp buzağıya tapınmaya başlayıverdiler ve zâlimlerden oldular. Ama Allah’ın elçisi Harun (a.s) hiç bir zaman onların bu kü-fürlerine, bu şirklerine rıza göstermemiş, elinden geldiği kadar, gücü yettiği kadar onlarla bu konuda mücâdele vermiş ama, yalnız olmasından dolayı güç yetirememiş ve onları bu işten engelleyememiştir. Eğer Harun (a.s) onların bu yaptıkları şirke ses çıkarmamış olsaydı, onlarla mücâdeleye tutuşmamış olsaydı, eğer bu adamların yapmış ve tapınmış oldukları bu heykele rıza göstermiş olsaydı o zaman Harun da aynen onlar gibi olacaktı. Onlarla aynı kefede, aynı konumda olacaktı. Zâlimlerin zulmüne, müşriklerin şirkine ses çıkarmayarak onların eylemlerine ortak olmuş olacaktı. Lâkin Allah’ın elçisi Hz. Harun böyle bir toplum içinde çalışıp çırpındığından dolayı, onları bu işten vaz geçirmek için elinden geleni yaptığından dolayı onların ne küfürlerine, ne şirk ve zulümlerine ortak olmayacaktır. Çünkü o onların şirklerine ve zulümlerine ne bizzat onu kabul ettiğini söyleyerek ne de ses çıkarmayarak destek olma durumuna asla düşmedi. İşte onun içindir ki Harun (a.s) kardeşi Mûsâ (a.s)’a diyor ki: Ey annemin oğlu! beni bu zâlimlerle bir tutma. Evet bundan şunu anlıyoruz: Eğer bir toplumda bir zulüm varsa, eğer bir toplumda şirk varsa, küfür varsa, ahlâksızlık ve haksızlık varsa ve eğer o toplumun üyeleri olan bizler toplumdan bu küfrün, şirkin ve zulümlerin kalkması kaldırılması adına ciddi bir çalışmanın bir mücâdelenin içine girmiyorsak, eğer karşı çıkmıyor, tavır almı-yorsak, susmayı tercih ediyor, sineye çekiyorsak bilelim ki onların küfürlerinin şirklerinin ve zulümlerinin tümüne bizler de ortağız demektir. Ama biz, bize düşen mücâdeleyi yaptığımız halde bu insanların şirklerini ve zulümlerini engelleyemiyorsak o zaman onların yaptıklarından bizim bir sorumluluğumuz olmayacak demektir.
151. “Mûsâ" Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bize acı Sen merhametlilerin merhametlisisin" dedi.” Hz Mûsâ’nın bu duasından da anlaşılıyor ki artık o kavim içinde onları şirke düşmekten engelleme konusunda elinden geleni yapan Hz. Hârun’un suçsuzluğu Mûsâ (a.s) tarafından da anlaşılmıştır. Onun içindir ki Hz. Mûsâ (a.s) sadece kendisi için değil aynı zamanda kardeşi Harun için de dua ediyordu. Kendisi için de af diliyordu Allah’tan çünkü onu kendi yerine vekil tayin eden bizzat kendisiydi. Bundan da anlıyoruz ki bir yere idareci tayin eden bir devlet başkanı, tayin ettiği kişinin yaptıklarının tümünden sorumludur. Çünkü onu oraya tayin eden kendisidir. Öyleyse kişiler seçtiklerinin yaptıklarından sorumlu olduklarını unutmamalıdırlar. İşte bunun içindir ki Hz. Mûsâ olup bitenlerden ötürü önce kendisini sorumlu kabul edip kendisi için af diledikten sonra yerine tayin ettiği kardeşi hakkında dua ediyor.
152. “Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır; iftira edenleri böylece cezalandırırız.” Evet o Allah’ı bırakıp da buzağıya tapınanlar, buzağıyı kendilerine Rab edinenler, heykelleri Rab ve İlah kabul edenler, bu putların arkasında kendi egemenliklerini, kendi hevâ ve heveslerini, kendi düzenlerini putlaştıranlar kendi yasalarını Allah yasalarının önüne geçirenler, kendi sistemlerini vahyin yerine ikâme edenler, bunlarla toplumlara yön vermeye, toplumların hayatlarını düzenlemeye çalışan kimselere Allah’tan bir gazap gelecektir. Allah’ın rahmetinden, Allah’ın yardımından uzak oluş gelecektir. Allah’ın rahmetinden mahrum oluş yanında bir de dünyada bir horluk, hakirlik ve zillet vardır onlar için. Dünyada aşağılık mahluklar olacaklardır onlar. Evet heykellerin peşinden giden, heykelleri putlaştıran, heykelleri tanrılaştıran, buzağıları diken ve onların arkasında kendi fikirlerini, kendi görüşlerini putlaştıran, vahyi bırakıp da kendi hevâ ve heveslerini, kendi yasalarını putlaştıran hangi insan, hangi toplum olursa olsun onun âkıbeti Rablerinin rahmetinden mahrum olmak, Allah’ın gazabına maruz kalmak ve yeryüzünde aşağılık horluk ve zillet damgasını yemektir. Putların ya da putlaştırılmış insanların yasalarının hâkim olduğu tüm toplumların alın yazısıdır bu. Allah yasalarını bırakıp insan yasalarını tercih eden toplumlar zillete ve meskenete mahkum olacaklardır. Kesinlikle izzetlerini ve şereflerini kaybedecekler, şahsiyetleri silinecek, kimlikleri kalmayacak, tarihleri kaybolacak, kültürleri, inançları yok olacak kendi varlıklarını bile koruyamayacaklar ve yeryüzünde güçlü toplumların kulu kölesi olmak zorunda kalacaklardır. Kendilerine egemen güçler ne derlerse ne emrederlerse onu yapmak zorunda kalacaklardır. Hukuklarını onlar belirleyecek, eğitimlerini onlar ayarlayacak, yazılarını, tarihlerini, takvimlerini, kılık kıyafetlerini her şeylerini onlar ayarlayacaktır. Berikiler de onların kulu kölesi olacaklardır. Puta ya da putlaştırılmış varlıklara tapan, putlaştırılmış varlıkların yasalarını uygulayan insanların belki ilk zilletleri kendi elleriyle yontup yaptıkları putlar huzurunda secdeye varmaları ve kendileri gibi âciz varlıklara kulluk zilletine katlanmalarıdır. İnsanın bir eşyaya ya da kendisi gibi âciz bir insana tapınması, onun önünde eğilmesi kadar alçaltıcı bir şey düşünmek mümkün değildir. Düşünebiliyor musunuz insanlar kendi elleriyle put yapacaklar, kendi elleriyle yasa koyacaklar ve bunları koruma görevini de kendi üzerlerine alacaklar bunları korumak için de paralar harcayacaklar bundan daha aşağılık bir şey olamaz yeryüzünde. Ve bir de üstelik bu putların koydukları yasaların tutarsızlıkları, uygulanırsızlıkları yüzünden çağın gerisinde kalmaya, yeryüzünün dilencileri konumuna düşmeye sabretmeleri, onları değiştirmeye cesaret edememeleri de zilletin ve meskenetin zirvesidir belki. Allah di-yor ki bakın: İşte müfterileri böylece cezalandırırız. İşte Allah’ın hayat programından kaçıp hayat programı budur diyerek Allah’tan başkalarının yasalarını hâkim kılarak iftira edenleri böylece cezalandırırız. Allah’ın dinini bırakıp kendi hevâ ve heveslerini onun yerine geçiren kendi kafalarına göre bir hayat tarzı geliştiren müfterileri işte böylece cezalandırırız diyor Rabbimiz. Evet Allah’a karşı din uyduran, Allah’a karşı yasa belirleyen kimselerin âkıbetleri işte budur. Ama şunu da asla unutmayın ki:
153. “Kötülük işleyip ardından tevbe edenler ve inananlar bilsinler ki Rabbin, bu hareketlerinin ardından şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.” Kötülük işleyenler, hattâ bu kötülükleri Allah’tan başkalarına tapınmaya kadar, küfre kadar, şirke kadar varanlar, heykelciliklere ve heykellere tapınmaya kadar varanlar, işledikleri kötülükler ne olursa olsun, ne kadar olursa olsun eğer tevbe ederler bu yaptıklarından vaz geçerler akıllarını başlarına alarak Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman ederlerse, Allah’la barışırlarsa, Allah yasalarını uygulamaya başlarlarsa muhakkak ki Allah onları bağışlayacak ve kendilerine merhametle muamele edecektir. Öyleyse ey insanlar dönün Allah’a o Allah Ğafûr ve Rahîmdir. Allah yaptıklarınızı silecek ve size rahmetiyle muamele edecektir bundan hiç şüpheniz olmasın. Demek ki putlara tapınacak kadar, heykellerin önünde eğilecek kadar, Allah’la çatışma noktasına gelecek kadar yoldan çıkmış bir toplumun bile temizlenme ve arınma yolları daima açıktır. Toplumlar bu noktaya düşebilirler. Allah’ı unutup başka şeylere tapınacak kadar alçalabilirler. Allah yasalarını bırakıp insan yasalarını uygulayarak Allah’la harbe tutuşurcasına bir kısım tâğutları ona eş ve ortak koşacak bir duruma gelebilirler. Veya Allah kanunlarını bir tarafa atarak kendilerine egemen olan toplumların kanunlarını uygulama noktasına düşebilirler. Kendilerine egemen olan toplumların tanrılarından daha düşük tanrılara tapınacak hale gelebilirler. Ama bilelim ki ne yaparlarsa yapsınlar tevbe kapısı her zaman için açıktır onlar için. Yeniden Allah’a dönebilme, yeniden Allah’ın kitabına dönebilme imkânları her zaman mevcuttur. Böylece yeniden Allah’ın affına Allah’ın merhametine ve nimetlerine ulaşma imkânları olabilecektir. Evet Allah bu kadar Ğafur ve Rahîmdir. Yalnız unutmamak lâzımdır ki Rabbimizin affına lâyık olabilmenin şartları vardır. Âyet-i kerîmenin ifadesine göre tevbe edilecek. Yaptıklarımıza son verecek, kıblemizi değiştirecek, hayat programlarımızı değiştirecek sonra da durumumuzu düzelteceğiz. O zaman Rabbimizin affedemeyeceği hiç bir günah yoktur. Değilse hayatımızı değiştirmiyorsak, zulüm şirklerimize devam ediyorsak asla Rabbimizin affına ve mağfiretine mazhar olamayacağız demektir.
154. “Mûsâ, öfkesi yatışınca, bir nüshasında Rablerinden korkanlar için doğru yol ve rahmet yazılı olan levhaları aldı.” Mûsâ (a.s)’ın gazap ve öfkesi dinince, yâni sakinleşip o hal kendisinden geçince. Yâni az evvel Mûsâ’ya hükmeden gazap hali gidip yerine sükûnet hali gelince. Çünkü az evvel Mûsâ (a.s)’ma hükmeden, ona kavmine kız, kardeşinin başından tutup onu salla, levhaları elinden at diyen gazaptı. Yâni gazap insanın aklını başından alan düşünme yeteneğini gideren bir durumdur. Onun içindir ki gazaplı haldeyken kişi ne yaptığını, ne söylediğini bilemez. Onun içindir ki bizi bizden çok iyi bilen Rabbimiz gazaplı haldeyken insanların hüküm vermelerini yasaklamıştır. Gazap; insanın öfke ile insanlıktan çıkığı andır. İnsanlık önün-deki iki hadiseden birini seçme özelliğidir. Halbuki gazaplanınca seç-me özelliği gider insandan. Dolayısıyla bu durumda insan insanlıktan çıkmıştır. Bundan sonra pek çok muharremat birbirini takip eder. Harpler, darplar, kavgalar, katl olayları, zulümler düşmanlıklar, kazf, yalan isnadı, iftira, talak ve tüm fuhşiyyatlar gazaplanmanın sonunda meydana gelir. İşte böyle gazaplandığı bir anda, gazap makamında bulunduğu bir anda gazabına sahip çıkarak, kendisine sahip çıkarak gazabının gereğini yapmayan, Allah’ın kendisinden istediklerinin dışına çıkmayan kimseyi de Allah cehenneminden ve şeytandan emin kılacaktır. Taberânî’nin Hz. Enes’ten rivâyet ettiği bir hadislerinde de Allah’ın Resûlünün şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Şu üç şey iman ahlâkındandır. 1: Öfkelendiği zaman öfkesine bâtıl sokmamak, 2: Hoşlandığı zaman sevgisinden hakkı çıkarmamak, 3: Kendisine ait olan şeyi almaya gücü yettiği halde almayıp vazgeçmek” Ama şurası da bir gerçektir ki gazap bazı yerlerde gereklidir. Hattâ bazı konularda gazaplanmayan kimse mümin bile değildir. Rasûlullah’a bakıyoruz. Bize gazaplanmayın diyen Rasulullah efendimizin hayatını izliyoruz. Zira biz dini ondan öğreniriz. O ne yaptı? Nasıl yaptıysa? Ne dediyse? Ne dememizi ve nasıl dememizi istemişse, na yapmamızı ve nasıl yapmamızı istemişse işte bizim ölçümüz odur. Bakıyoruz ki demin de ifade ettiğim gibi Allah’ın Resûlü nefsi adına şahsı adına hiç gazaplanmamış. Hz. Enes (R.A.) on yıl kendisine hizmet etmiş yaptığı bir şeyden ötürü bunu niçin yaptın? Yapmayıp ihmal ettiği bir şeyden dolayı da niçin yapmadın? diye bir defa da olsun onu azarlayıp ona ga-zaplanmamıştır. Ama Kur’an’ın tümü kendisinin ahlâkı olan Allah’ın Resûlü, Allah’ın kerih gördüğü bir meseleyi duyar ya da görürse, Allah’ın emirlerinin ve yasalarının çiğnendiğini görür ya da duyarsa öyle bir şiddetle gazaplanır ve öfkelenirdi ki hiç kimse onu durduramaz hiç kimse onu susturamazdı. İşte Rabbimizin insan fıtratına koyduğu gazap yasası burada geçerlidir. Böyle yerlerde müslüman gazaplanmalıdır. Diniyle alay edildiğini, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın şeriatıyla alay edildiğini gördüğü yerde bir müslümanın yerinde duramaz hale gelip alaycıların beyinlerinde patlayacak bir bomba gibi gazaplanması gerekmektedir. Allah düşmanlarının suratlarında patlayacak bir şamar gibi gazaplanması gerekmektedir. Zaten böyle durumlarda gazaplanmayan bir kimsenin müslümanlığından da şüphe edilir. Gözlerinin önünde Allah’ın emirlerinin çiğnenmesi karşısında gazaplanmamak zilletin ta kendisidir. Hattâ İmam Şafiî efendimiz kızılması gereken bir durum görüp de kızmayan kimsenin eşek olduğunu söyler. Evet Allah’ın gazabının olduğu yerde müslüman da gazap-lanmak zorundadır. Mü’minler Rablerinin gazabıyla gazaplanan, rı-zası sebebiylede razı olan insanlardır. Bakın A’râf sûresinin 154. âyetinde Allah’ın gazabını celp edecek bir konumda toplumunun kendisinin yokluğunda Allah’ı unutup onun yerine Buzağıya tapındıklarını ve şirke düştüklerini görünce Hz. Mûsâ (a.s)’ın da son derece gazaplandığı, hattâ Tevrat levhalarını elinden attığı ve gazabı dinince onları yeniden eline aldığını görüyoruz. Elbette çevresindekilerin Allah’a kulluğu bırakıp da tâğutların peşine takıldıklarını, Allah yasalarını terk edip insan yasalarına kul köle olduklarını, cennet yolunu terk edip süratlice cehenneme doğru gittiklerini gören bir müslümanın bu duruma gazaplanmaması mümkün değildir. Bir müslümanın böyle bir durumda rahat bir hayat yaşaması mümkün değildir. Bu durumu değiştirmek ve Allah’ın gazabından korunmak için bir müslümanın elinden ne geliyorsa yapması gerekmektedir. Meselâ bir defasında Hz. Ömer elinde Tevrat nüshaları olduğu halde Rasûlullah’ın huzuruna gelir. Rasûlullah’ı teyid eden deliller bulurum kanaatiyle elindeki Tevrat nüshalarını okumaya başlar. Onun bu durumuna şahit olan Allah’ın Resûlü son derece gazaplanır. Rasulullah efendimizin gazaptan yüzünün kıpkırmızı kesildiğini gören sahâbe-i kirâm efendilerimiz Hz. Ömer’i uyarırlar. Ey Ömer bırak onu okumayı! Vallahi yaptığın bu işle Rasûlullah’ı gazaplandırdın derler. Farkında olmadan Rasûlullah’ı gazaplandırdığını gören Hz. Ömer derhal onları elinden atar ve vallahi ya Rasulullah gönlüm bunlara meyletmiş filan değildir. Vallahi ya Rasulallah kalbim bu paçavralara kaymış filan değildir. Galiba beni yanlış anladınız. Vallahi ben din olarak İslâm’dan, kitap olarak Kur’an’dan Rasul olarak da senden ra-zı oldum. Bu paçavralara meylettiğimden, bunlara değer verdiğimden ötürü değil belki sizin risâletinize delil bulurum niyetiyle okumuştum diyerek onun gazabını dindirir ve gönlünü almayı becerir. Yâni şimdi şu anda müslümanların Allah’ın kitabının önüne yığınlarla beşer kitaplarını geçirdiklerini, Allah’ın kitabıyla bilgilenmek yerine insan kitaplarıyla bilgilenmeye çalıştıklarını görseydi ne kadar gazaplanacaktı varın onu siz düşünün. Yine Rasulullah bir defasında Hz. Aişe’nin evinde sûretli bir kumaş görür, bu münker karşısında öylesine gazaplanır ki Allah’ın Resûlü ta ki Ayşe anamız onu kaldırıncaya kadar gazabı dinmez. Evet İslâm’ın yasak dediği, Allah’ın haram dediği bir münker karşısında biz de aynen Rasulullah efendimiz gibi gazaplanacak ve o münker kaldırılıncaya kadar Allah için gazabımız da dinmeyecektir. Evimizde hanımlarımızın veya çocuklarımızın Allah’ı kızdıracak bir davranışlarını gördüğümüz zaman veya çevremizdeki insanlarda Allah’ın gazabını celp edecek bir davranış gördüğümüz zaman onları bu işte vazge-çirinceye ve Allah’ın gazabından emin oluncaya kadar gazaplanacak ve o durumu kabul etmeyeceğiz. Bakın Allah’ın Resûlü Medine’de bir müslüman kadının örtüsüne saldıran Yahudilere karşı son derece gazaplanmış ve onlarla sonuna kadar savaşmıştır. İşte bu konu mü’minin gazaplanma sebebidir. Gözlerimizin önünde mü’minelerin namuslarıyla oynayacaklar, iffetlerini rencide edecekler ve biz gazaplanmayacağız bu kesinlikle mümkün değildir. Yine Hendek günü ikindi namazını kıldırmaya fırsat bırakmayan müşriklere gazaplanıp beddua ettiğini biliyoruz Rasulullah efendimizin. Bir Arâbî’nin saygısızca yakasından tutarak asılmasına ve mübârek boyunlarında kıpkırmızı iz bırakmasına nefsi için gazap-lanmayan Allah’ın Resûlünün Hendekte müslümanların ikindi namazlarını kılmalarına fırsat vermeyen müşriklere karşı: “Allah’ım onların karınlarını ve evlerini ateşle doldur” Diye beddua ediyordu. Öyleyse bizler de müslümanları namazdan engelleyen her şeye gazaplanıp lânet okuyacağız. Meselâ namazı engelleyen şu andaki materyalist eğitim sistemimidir? Namazı engelleyen hayat programımıdır? İnsanlar mıdır? Kimse buna gazap-lanıp değiştirmek için, namazla insanların arasına konmuş tüm engelleri, tüm barikatları kaldırmak için elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız. Evet Hz. Mûsâ’nın gazabı dinince: Turdan getirmiş olduğu Levhaları aldı. Ki onun bir nüshasında Rablerinden korkanlar için doğru yol ve rahmet yazılı idi. Aslında tüm kitapların özelliğidir bu. Rabbimizin insan hayatını düzenlemek üzere gönderdiği tüm kitaplarında olduğu gibi Hz. Mûsâ’ya gönderdiği Tevrat’ta da hidâyet ve rahmet vardı. Yâni o kitap, tüm kitaplar insanlığın hayat programı olarak onları hem dünyada mutlu etmek hem de onları cennete ulaştırmak özelliğine sahiptir. Ama tâbi Rablerinden korkanlar Rablerine, Rablerinin istediği biçimde iman edip Onunla, O’nun kitabıyla yol bulmaya koşanlar için. Bakara sûresinde: Müttakılerin kılavuzu, mihmandarı yol göstericisi olarak tarif buyurulan kitap En’âm sûresinde de: İnsanların tamamı için hidâyettir diye kendisini tanıtır. Aslında kitap herkese genel mânâda hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama herkes bu kitabın hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya yanaşmayacaktır. Bakıyoruz Hâdî kelimesi, hüden kelimesi Kur’an’da on beş ayrı mânâda kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hüdendir, Peygamberimiz hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden olarak ne peygamberimizin, ne Kâbe’nin ne de kitabın bizzat kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine vardıramaz meseleyi. Yâni gerek kitabın ve gerekse Peygamberimiz bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil, bu imanı insanlara tanıtmakla mükelleftirler. Öyleyse bir kimse kitaba yanaşmadı mı kitap kimseye hidâyet edemez. Kitaba yaklaşan kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir. çünkü "Hüden lin nas" dır kitap. Ama "Hüden lil müttakin" dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yâni herkese yol gösterecek kapasitede değil. Yâni herkes bununla yol bulmak istemez, herkes buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvalılara yol gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hattâ yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını artıracaktır. "Kur’an zâlimlerin ancak zararını artırır." (İsrâ 82) Evet kitap hidâyettir ama aynı zaman da rahmettir de. Kullarına rahmetinin gereği olarak göndermiştir Rabbimiz kitaplarını. Bakıyoruz kitabın indirilişiyle birlikte, kitabın indirilişinin zikriyle birlikte he-en Rabbimizin Rahmân ve Rahîm oluşunun zikredildiğini görüyoruz. Kitabın inzalinin hemen yanı başında Rabbimizin Rahmân ve Rahîm oluşunun gündeme getirilmesinden anlıyoruz ki bu kitap Rahmân ve Rahîm olan bir kaynaktan gelmektedir. Bu kitap Rabbinizin Rahmân ve Rahîm sıfatlarının tecellisidir. Yâni bu kitabını Rabbiniz size mahza rahmetinin gereği olarak indirmiştir. Size merhamet ettiği, size acıdığı için, sizin yeryüzünde ne yapacağınızı bilmez bir vaziyette bocalamanıza razı olmadığı için rahmetinin gereği olarak Rabbiniz size bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirmiştir. Eğer Allah size merhamet buyurup da bu kitabı vasıtasıyla kendi bilgisini indirmeseydi sizler karanlıklar içinde ne yapacağınızı bilmez bir vaziyette kalırdınız. Evet o Rabbiniz ki rahmeti gereği sizi yaratan, sizi yoktan var eden, yaratılış öncesi sizin için dünyada her şeyi hazırlayan, sizin için tüm şartları hazırlayan, yaratılış sonrası için de size rızık verip sizi doyuran, sizi yaşatan ve bir de hayatınızı düzenlemeniz için size kitap gönderen Rabbinizdir. Şimdi mahza kendilerine karşı rahmet olarak gönderilen bu kitaba karşı kayıtsız kalan, ilgisiz kalan, hattâ onu inkar eden, bu hayat programından habersiz bir şekilde kendilerine hayat programı yapmaya kalkışan kimselerden daha zâlim kim vardır? Kendilerini bu kitaptan, bu kitabı kendilerinden uzak tutan insanlardan daha zâlim kim olabilir? Rableri kendilerine acıdığı için karanlıklarda kalmasınlar diye bir hayat programı gönderiyor, kendilerini muhatap kabul edip kendi bilgisini gönderiyor onlara, onlarsa bu rahmet kaynağına karşı ilgisiz kalarak kendilerini Rablerine kulluk ortamından uzaklaştırarak başkalarına kulluğa koşuyorlar. Bundan daha büyük bir zulüm olur mu? Bundan daha büyük bir nankörlük olur mu? Evet bu kitap Rahmet kaynağı olan, kullarına karşı sonsuz Rahmet ve merhamet sahibi bir Allah’tan gelmiştir. Kullarına rah-metinin gereği olarak bu kitabını göndermiştir Rabbimiz. Bu kitabın gelişi sadece bu kitaba iman edenler için değil tüm âlemler için bir rahmettir. Sadece bu kitaba iman edip onunla amel eden, bu kitabı kendilerine hayat programı yapan mü'minlere değil aynı zamanda bu kitabı reddedip onunla diyalog kurmaya yanaşmayan insanlar için de rahmettir bu kitap. Sadece insanlar için değil aynı zamanda tüm canlılar içinde bir rahmettir bu kitabın gelişi. Bundan sonra Rabbimiz yine Hz. Mûsâ (a.s)’ın toplumuyla ilgili bir başka konuyu gündeme getirerek şöyle buyuruyor:
155. “Mûsâ, tayin ettiğimiz müddette milletinden yetmiş kişi seçti; onları sarsıntı tutunca dedi ki: "Rabbim! Dileseydin daha önce beni ve onları yok ederdin, aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi yok eder misin? Bu, senin imtihanından başka bir şey değildir, bununla dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletirsin; bizim dostumuz sensin; bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.” Mûsâ (a.s) toplumundan yetmiş kişiyi seçti. Rabbimiz kendisine kulluğu terk ederek buzağıya tapan bu insanların tümünün affedilmeleri için onların içinden yetmiş kişinin seçilip kendisinden af dilemeleri için bir vakit tayin etmişti. Veya Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatıldığına göre Mûsâ (a.s)’ın toplumu ey Mûsâ bizler Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız dediler de, Mûsâ (a.s)’ da onları seçip Tur’a götürdü. Bunlar bu defa da biz Allah’ı açık açık görmedikçe kesinlikle inanmayacağız ey Mûsâ! diye tutturunca rivâyetler gösteriyor ki, Hz. Mûsâ bunlardan kendi içlerinden yetmiş kişiyi seçip kendisiyle birlikte Tura göndermelerini istedi. Âyet-i kerîme bunların sayısının yetmiş kişi oldukları anlatılır. Hz. Mûsâ kavmin seçtiği bu yetmiş kişiyle beraber Tura gitti. Bunlar buzağıya tapan arkadaşları namına özür dileyeceklerdi. Yada Hz. Mûsâ (a.s)’ın Allah’la konuşmasına şahit olacaklardı. Burada Cenâb-ı Hakkın Hz. Mûsâ ile konuşmasına şahit oldukları halde, hayır bu yetmez ey Mûsâ senin Rabbini açık açık gözlerimizle görmedikçe inanmayacağız dediler. Sonra: Onları bir yıldırım, bir sarsıntı, bir ateş veya geberin diye bir ses yakalayınca, sanki alın öyleyse Allah’ı ancak böyle görebilirsiniz! dercesine Allah onların tamamının işini bitiriverince Hz. Mûsâ dedi ki: Ya Rabbi! Eğer sen dileseydin onları daha önce de helâk ederdin. Ta o seni bırakıp, sana kulluğu terk edip de buzağıya tapınmaya başladıkları anda, buzağıya tapınanlara ötekilerin engel olmadıkları anda onları da beni de öldürürdün ya Rabbi diyerek Hz. Mûsâ ağlamaya başlamıştı. Sana kulluğu bırakıp puta tapınmaya çalışan veya seni görme cinnetine kapılmış olan bu zâlimleri de daha önce seni görmek için sana dua eden beni de daha önceden öldürüp helâk edebilirdin ya Rabbi. Ya Rabbi sen kavmimin seçkinlerini öldürdün! Şimdi ben onların yanına varınca ne diyeceğim? diye yalvarıp yakarınca Allah onları tekrar diriltti. Ya da Bakara sûresindeki: "Siz o zaman bakıp duruyordunuz!" İfadesinden anlaşıldığına göre bunlar ölmemişlerdi de kımıl-dayamıyorlardı, ölüm haline gelmişlerdi diyenler de olmuş. Nitekim burada da: "Onları bir titreme alınca..." Hz Mûsâ Rabbine yalvarıyor ve diyor ki: İçimizdeki bir kısım sefihlerin, hayrını, şerrini, menfaatini, zararını bilmeyen içimizdeki bir takım beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk eder misin ya Rabbi? İçimizde ki bu senin kendini tarif buyurduğun gibi tanımayan, senin azametinden, senin sıfatlarından, senin kitabından, senin yasalarından, senin hayat programından habersiz yaşayan bu beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi de helâk eder misin ya Rabbi? Seni tanımadıkları için, sana karşı kafa tutarcasına kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp keyiflerine geldiği gibi bir hayat yaşamaya kalkışan bu cahillerin yaptıkları yüzünden bizi de helâk eder misin ya Rabbi? Ne olur bu beyinsizler yüzünden bizi helâk etme ya Rabbi! Ya Rabbi! Bütün bunlar senin birer imtihanındır. Bütün bunlar senin birer fitnen ve denemendir. Şu benim toplumumun içine düştükleri fitne muhakkak ki senden gelen bir imtihandır. Ve Sen bu tür imtihanlarınla, bu tür fitneler sebebiyle dilediklerine hidâyet eder, dilediğin kimseleri de saptırırsın. Bütün bu imtihanlarınla sen dilediklerinin kalbine sarsılmaz bir iman kuvveti verir, dilediklerinin kalbini de kaydırırsın ya Rabbi. Çünkü sen bizim velimizsin. Sen velâyetin altında bulunan biz kullarına ne göndereceğini, ne tür kararlar alacağını ne bize ne de başkalarına danışmayansın ya Rabbi. Boyunlarımızdaki kulluk iplerinin ucu elinde olansın ve bize dilediğin gibi hükmedensin ya Rabbi. Kendisine sığınacağımız, kendisine kulluk yapacağımız, bunaldığımız zaman kendisine dua edeceğimiz, çektiği yere gideceğimiz, yasalarını uygulayacağımız tek velimizsin sensin ya Rabbi. Sen bizim mevlâmızsın. Bizim hayatımızı düzenleyen, bizim hayatımıza çekidüzen veren, bizim hayat programımızı belirleyen sensin. Bize merhamet buyur. Sana lâyık olmayan amellerimizden ötürü bizi affet. Hatalarımızı yok farz ediver, kusurlarımızı kaale almayıver, ayıplarımızı görmeyiver, eksikliklerimizi tam kabul ediver, yanlışlarımızı siliver, çünkü sen bağışlayanların en hayırlısısın ya Rabbi! Evet Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ Rabbine dua, dua, yalvarıp yakarıyordu. Gerçekten Rabbimizin seçilmiş kullarından, Rabbimizin bize sunduğu yasal örneklerinden birisi olan Hz. Mûsâ (a.s)’ın duası bizim için en güzel örnek duadır. Ya Rabbi içimizdeki bir kısım beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk eder misin? Bugün bu duaya ne kadar muhtacız değil mi? İçimizdeki içkicilerin, kumarcıların, fâizcilerin, iffetsizlerin, namussuzların, hırsızların, zânilerin, laiklerin, demokratların, kâfirlerin, müşriklerin, münâfıkların yaptıkları yüzünden bizi de helâk eder misin ya Rabbi? Evet eğer bizler içimizdeki bu beyinsizlerin yaptıklarına seyirci kalır, bunların bu ahlâksızlıklarına ses çıkarmaz, göz yumar, bu ahlâksızların ve ahlâksızlıklarının toplumda temizlenmesi adına bir kavganın içine girmezsek kesinlikle bilelim ki onlara gelecek azabın aynısı bize de gelecek ve onların yaptıkları yüzünden Rabbimiz bizi de helâk edecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmez yasasıdır ve tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Âyetin ifadesiyle söyleyelim: Bu bir fitnedir. Bu bir imtihandır. Gerçek müslümanlarla sahtelerinin açığa çıkarılması için, gerçek müslümanlarla, münâfıkların ve müşriklerin birbirlerinden ayrıştırılması için ve açığa çıkarılması için Rabbimizin gönderdiği bir imtihandır bu.
156 “Bu dünyada ve âhirette bizim için güzel olanı yaz; biz Sana yöneldik" dedi. Allah: "Azabıma dilediğim kimseyi uğratırım, rahmetim her şeyi kaplamıştır; bunu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, zekât verenlere, âyetlerimize inananlara yazacağım buyurdu.” Ey Rabbimiz bizim için hem dünyada hem de âhirette ha-seneler yaz. Hem bu dünyanın hem de âhiretin güzelliklerini bizimle beraber kıl ya Rabbi. Bizim kendimiz adına güzel gördüklerimiz değil senin güzel gördüklerini bizim için yaz ya Rabbi. Çünkü hasene, güzellik bizim güzel gördüklerimiz değil, Allah’ın güzel gördükleridir. Dünyada en güzel hayat Allah’ın belirlediği hayattır. Allah’ın istediği biçimde yaşanan hayat en güzel hayattır. Âhirette bize Allah’ın rızasını ve cenneti sağlayacak hayat en güzel hayattır. Bizi Allah’tan ve âhiretteki hasenelerden uzaklaştıracak, bize kulluğumuzu unutturacak bir hayat ne kadar da cazip bir hayat olursa olsun güzel bir hayat değildir. İşte mü’minin duası budur. Mü’min sadece dünya için yaşayan bir insan değildir. Mü’min sadece dünyada kalacak, dünyada bitecek ve âhirete intikal etmeyecek şeyler istemez. Ama bakın Kur’an-ı Kerîmde kâfirlerin, müşriklerin duaları şöyle anlatılır: "İnsanlardan kimileri de vardır ki Rabbimiz bize dünyada ver! Derler. Onların âhirette nasipleri yoktur." Evet onlar, ya da başkaları insanlardan kimileri de derler ki Ya Rabbi bize dünyada mal mülk ver! Biz dünyada senden makam mevki istiyoruz, ev-bark istiyoruz, mark-dolar istiyoruz, eş, dost, çevre, kredi istiyoruz! Bize bunlardan haber ver sen! Biz gerisini bilmeyiz derler. Bize dünyada ver de; öbür tarafta ne olursa olsun bizim için fark etmez derler. Dualarının konusu budur bunların. Aslında herkes dua eder. Yeryüzünde dua etmeyen insan yoktur. Bütün insanlar dua ederler ama duadan duaya fark vardır. Kişinin bir şeye yönelmesi onu elde etme adına çırpınması ona ulaşma dına çalışıp çabalaması dua demektir. Evet bu adamlar her şeyin dünyada bitip tükenmesi adına dua etmektedirler. Dünyada bitip tükenecek şeyler isteyerek dua etmektedirler. Böyle diyenlere, böyle dua edenlere, böyle hedefler uğruna çırpınıp duranlara dünyada her şeyi verir Allah, ama âhirette onların hiçbir nasipleri yoktur. "İnsanlardan kimileri de Rabbimiz bize dünyada hasene (iyilik) ver! Âhirette de hasene ver! Ve bizi ateşin azabından koru! Derler." Hasene, güzel-güzellik demektir. Gerçek güzellik, gerçek ha-sene başlangıcı ve sonucu güzellik olandır. Kazanılması, elde edilmesi, kendisine ulaşılması başlangıçta güzel olan nice şeyler vardır ki neticeleri felâket olabilir, sonuçları acıyla bitebilir. Onun içindir ki asıl hasene, asıl güzellik sonu güzel olan hasenelerdir. Birinci gruptaki insanlar için, sadece dünyayı isteyen dünyalık isteyen tüm planlarını programlarını dünyada bitecek öbür tarafa intikal etmeyecek biçimde ayarlayan insanlar için hasenenin sadece başlangıçlarının güzel olması yeterlidir. Elde ettikleri şeylerin, kazandıklarının sadece dünyada onları sevindirmesi mutlu etmesi yeterlidir. Bize sadece dünyada ver derler. Dünyada elde edelim de, dünyada tadalım da gerisi önemli değildir derler. Ya Rabbi bize verdiklerin sadece dünyada bizim mutluluğumuzu sağlamakla kalmasın; aynı zamanda öbür tarafta bizi cehennem ateşinden de koruyacak cinsten olsun derler. Müfessirler bu hem dünyada hem de âhirette insanı mutlu edecek hasene konusunda şunları söylemişler: Bu hasene dünyada sağlıktır, sıhhattir, geçinecek başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızıktır, hayırda çokluktur, âhirette sevaplara ulaştıracak ameller de çokluktur, dünyada sâliha kadındır, dünyada sâlih arkadaştır iyi komşudur, dünyada güzel bir dünya hayatıdır, huzurlu bir toplumdur, bereketli ömürdür, kulluk bilgisidir, Kur’an ve sünnet anlayışıdır, hikmettir, hâsılı kişinin onunla Allah’ın rızasını kazanabileceği ve sonunda cenneti elde ettirecek şeylerdir. Âhirette de Hurilerdir, ırmaklardır, şaraplardır, giyeceklerin, yiyeceklerin güzelliğidir, hâsılı kişinin onunla Allah’ın rızasını kazanabileceği ve sonunda cenneti elde ettirecek şeylerdir demişler. Evet bize dünya ve Ukba’da haseneler nasip et ya Rabbi: Biz sadece sana yöneldik ya Rabbi! Senin rızana, senin hayat programına yöneldik ya Rabbi! dedi Hz. Mûsâ. Cenâb-ı Hak da buyurdu ki: Benin azabım elbette dilediklerime ulaşacaktır. Kendilerine rahmet kapıları olarak gönderdiğim kitaplarımla diyalog kurmayan, kendilerine örnek olarak gönderdiğim elçilerimle tanışmayan ve ken-dilerinden istediğim hayatı yaşamaya yanaşmayan kimselere mut-laka benim azabım ulaşacaktır. Ama bilesiniz ki benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Benim rahmetim çok geniştir. Benim rahmetim gazabımı geçmiştir. Kullarımla ilişkim rahmetime dayanmaktadır. Rahmetimden istifade etmek isteyenlerin tamamı rahmetimin kapsamındadır. Çünkü ben o rahmetimi muttaki kullarım için yazacağım. Yollarını benimle bulan, hayat programlarını benim kitabıma ve benim elçilerime sorarak tesbit eden, benim istediğim biçimde yaşayan kullarıma ben o rahmetimi yazacağım. Yâni onlara rahmetimi vacip kılacağım. O muttakiler de şunlardır: Onlar zekâtlarını verenlerdir. Mallarında benim hakkım olan zekâtlarını vererek tüm mallarında beni söz sahibi kabul edenlerdir. Mallarına benim karıştığımı ortaya koyan, benim âyetlerime iman edenlerdir. Âyetlerimizi okuyan anlayan ve o âyetlerin kendilerinden istediği gibi hayatlarını düzenleyenlerdir.
157. “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan peygamber Muhammed'e uyanlara yazacağız. O peygamber, onlara, uygun olanı emreder ve fenalıktan men eder, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden, onunla gönderilen nûra uyanlar yok mu? İşte onlar saadete erenlerdir. " dedi.” Evet onlar Ümmî olan Resule tâbi olup ona uyanlardır. Anasından doğduğu üzere olan veya Ümm’ül Kura olan Mekke’ye mensup olan veya son ümmet, ümmeti Muhammede mensup olan, okuma yazması olmayan bir peygambere tâbi olurlar. Ya da o zamânâ kadar kendilerine kitap verilmemiş olan ümmî bir topluma gönderilen elçiye tâbi olurlar. Onun içindir ki Yahudi ve Hıristiyanlar Mekke müşriklerine ümmî diyorlardı. Kendilerine kitap ve peygamber gönderilmeyen toplum deme adına onlara ümmî diyorlardı. İşte Rabbimizin affına mazhar olanlar bu ümmî peygambere tâbi olanlardır. Öyle bir ümmî ki: O peygamberi Yahudi ve Hristiyanlar yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak bulurlar. Çünkü Rasulullah efendimizin, bu ümmî peygamberin sıfatları Tevrat ve İncil’de yazılı idi. Binaenaleyh Rab-bimiz Hz. Mûsâ (a.s)’a diyordu ki ey Mûsâ! Senin kavminden onun döneminde gelecek olanlar yanlarındaki Tevrat ve İncil’de hiç bir şüpheye düşmeyecekleri bir biçimde o ümmî peygamberin tüm sıfatlarını yazılı bulacaklar. Anlayabildiğimiz kadarıyla Rabbimiz Tevrat ve İncilin haber verdiği, iyiliğin kendisine ona ve onun ümmetine yazılacağı ümmî peygamberi haber veriyor. Ve bu âyetiyle Rabbimiz Yahudi ve Hıristiyanları kitaplarında vasıflarını buldukları ahir zaman Nebîsine imânâ dâvet ediyor. Bakara sûresinde de Rabbimiz bu hususu şöyle anlatıyordu: "Kendilerine kitap verilenler o peygamberi tanıyor-lardı, oğullarını tanıdıkları gibi. Ama onlardan bir grup bilir oldukları halde hakkı gizlerler." (Bakara 146) Evet Yahudi ve Hıristiyanların avuçlarının içini bildikleri kadar, ya da kendi öz çocuklarını tanıdıkları kadar tanıyıp bildikleri bu ümmî peygamberin sıfatlarını da Rabbimiz bakın şöyle anlatıyor: O peygamber onlara iyiliği, marufu emrediyor, güzel olanları emrediyor, Allah’ın emrettiklerini emrediyor ve aynı zamanda onları münkerden, kötülüklerden, küfürden ve şirkten men ediyor. Allah’ın rahmetinin gereği olan, aklın da, fıtratında güzel dediği şeyleri emrediyor ve Allah’ın gazabını celp edecek kötü ve pis şeylerden onları nehy ediyor. Ve onlara güzel olan şeyleri, Allah’ın güzel dediği şeyleri helâl kılıyor ve pis olan, pislik olan, kötü olan çirkin olan tiksindirici şeyleri de onlara haram kılıyor. Zaten Rabbimizin helâl dediği şeylerin tamamı güzeldir temizdir, ama Rabbimizin haram kıldıklarının tamamı da pistir necistir. Sûrenin önceki âyetlerinde bu hususu anlatmıştı Rabbimiz: “Ey Muhammed, de ki: "Allah'ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? "Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyâmet gününde de yalnız onlar içindir" de. Bilen kimseler için âyetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz.” (A’râf 32) Evet Allah’ın yeryüzünde helâl kıldığı tertemiz rızıkları ve ziynetleri kim haram kılıyormuş? Kimin yetkisi varmış buna? Halbuki haram-helâl sınırları belirleme yetkisi sadece Allah’a aittir. Gerek yenilip-içilecek cinsten olsun, gerekse giyilecek ve kullanılacak şey lerden olsun Allah’ın tertemiz rızıklarını ve ziynetlerini Allah’tan başka hiç bir kimse, hiç bir kurum haram kılamaz. Hiç kimse onları Allah’ın kullarına yasak edemezdi. Ama bir zamanlar İsrâil oğullarının kendilerine haram kıldıkları şeyleri Allah’ın son elçisi ümmetine helâl kılacaktı. Ve o peygamber onların yüklerini onlardan alıp indiriyor. Onların üzerlerinden yüklerini, ağırlıklarını kaldırıyor o peygamber. Onların altında ezildikleri ağır mükellefiyetlerini nesih ederek, külfetsiz kolaylık ve müsamaha üzere kurulu bir din getirecektir. Ve işte ey Mûsâ senin şu anda kavmin için istediğin rahmet ve bereket ancak o zaman yazılacak ve tamam olacaktır diyordu Rabbimiz. İsrâil oğullarının zaman içinde sofuluk iddiasıyla kendi kendilerine yükledikleri lüzumsuz yüklerin ve hurafelerin tümünü kaldırarak kolaylık üzere bina edilmiş bir din getirecek benim o ümmî elçim. İşte kim bu ümmî elçime iman eder, onu destekleyenler, ona müzâhir olanlar, ona yardım edenler ve onunla beraber indirilen nûra tâbi olanlar var ya; işte kurtuluşa felaha erenler, kurtuluşa erenler bunlardır. Evet ey Mûsâ sadece senin kavminden değil hangi kavimden, hangi milletten olursa olsun kim o ümmî peygamberime iman eder, onu düşmanlarına karşı müdafaa ederek ona yardımcı olursa ve de onunla birlikte indirilen nûra inanır, onunla beraber indirilen Kur’an’a tâbi olur, hayatını onunla düzenlemeye çalışırsa işte onlar hidâyete erenlerdir. Evet nûra yâni kitaba tâbi olmak demek, sadece ona inandım demek değildir. Sadece bu kitap benim kitabımdır ben bu kitaba inanıyorum demek de o kitabın âyetlerini okuyup ezberlemek de yetmeyecektir. O kitabın âyetlerini anlamak hayatı o kitabın âyetleriyle düzenlemek gerekecektir. Bu kitap benim kitabımdır, ben bu kitaba ina-nıyorum, benim kitabım var demek benin hayatımı kendisiyle düzenlediğim hayat programım var, ben hayatımı bununla düzenliyorum demektir. Evet kitaba uymak kitabı pratik hayatta yaşamak demektir. Burada âyet-i kerîmenin ifadesi istikâmetinde şu andaki ehl-i kitabı Allah’a ve peygamberlerine iman ettikleri iddiasıyla cennete postalama çabası içine girenlere ve de bize sadece Kur’an yeter, Kur’an’ın dışında bizim başka kaynağa ihtiyacımız yoktur diyerek dinin temel kaynaklarından biri olan peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmek isteyen bizim ehl-i kitaba da diyorum ki: Bakın bu âyette de anlatıldığı gibi sadece kitaba iman yetmiyor. Sadece peygambere inanmak da yeterli olmuyor. Yâni bugün bir Yahudi, ya da bir Hıristiyan Allah’a iman ettiğini söylese bile Allah’ın gönderdiği son elçisine iman edip onunla birlikte gönderilen nûra yâni Kur’an’a tâbi olmadıkça ona asla müslüman denemez. Son kitaba ve son elçiye iman etmedikçe hiç bir kimsenin Allah’a iman ettiği ve teslim olduğu söylenemez. Hattâ bakın bu tür âyetlerden de anlıyoruz ki o dönemde bile yâni Hz. Mûsâ (a.s) ve Hz. Îsâ (a.s) dönemlerinde bile bu geleceği müjdelenen ümmî peygambere inanmayan bir Yahudi, bir Hıristiyan bile müslüman sayılmıyor. Çünkü Rabbimiz o peygamberler döneminde bile bu gelecek ahir zaman peygamberine iman etmeleri ona sahip çıkmaları ve ona yardımcı olmaları konusunda onlardan ahid alıyordu. O dönemde bile bu konuda ahid vermeyenler müslüman sayılmıyorken bugün bu son elçiye inanmayanları nasıl müslüman kabul edeceğiz? bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. Öyleyse ne onlar, ne de bu ümmî peygambere tâbi olmayanlar bu ümmî peygamberi ve onunla birlikte gönderilen kitabı tanıdıkları halde, onlara iman ettiklerini dilleriyle söyledikleri halde ona tâbi olmayanlar, yâni hayatlarını bu kitapla ve bu peygamberin sünnetiyle düzenleyecek kadar kitapla ve sünnetle diyalog kurmayan insanların cennete gitmeleri mümkün olmayacaktır. Bakın âyet-i kerîmede Allah’ın rızasına hak kazanacak ve felaha kurtuluşa erecek insanların özellikleri anlatılırken şu şartlar ortaya konuyor: 1: Peygambere iman etmek. Peygamberin örnekliliğine ve her konuda onun gibi olmamız gerektiğine iman etmek. Allah’ın istediği kulluğu yaşayabilmek için adım adım kendisini takip etmek zorunda olduğumuza iman etmek. 2: Peygamberi desteklemek ve ona yardım etmek. Peygam-bere yardım onun misyonuna yardımdır. Peygambere yardım onun geliş gayesine yardımdır. Eğer onun vazifesini biz de vazife bilir, o-nun derdini biz de kendimize dert bilir, iş bilir, görev bilir ve o uğurda çırpınırsak işte o zaman biz peygambere yardım ediyoruz demektir. 3: Üçüncüsü de peygamberle gönderilen nûra yâni Kitaba uymak, kitaba tâbi olmak, hayatı onunla düzenlemeye çalışmaktır. İşte kim bunları yaparsa onlar felaha ermiş dünya ve âhirette kurtuluş yolunu bulmuş demektir.
158. “Ya Muhammed! De ki: " Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, Ondan başka ilâh bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah'ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah'a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine ki o da Allah'a ve sözlerine inanmıştır inanın; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” Peygamberim de ki: Ey insanlar! Sadece Beni İsrâil’le değil, sadece Araplara değil, sadece Kureyş’e değil bütün insanlığa de ki. Allah’ın Resûlü tüm insanlık için kâffeten elçi olarak gönderilmiştir. Onun mesajı tüm insanlık için bağlayıcıdır. Onun yolu, onun mesajı tüm insanlık için tek yoldur. Onun içindir ki Rabbimiz onun şöyle demesini istiyor. Ey insanlar! Ben hepinize gönderilmiş Allah’ın elçisiyim. Tüm insanlığın bana ve getirdiğim mesaja iman etmesi şarttır. Yahudi’sinin de, Hıristiyanının da, Mecûsî’sinin de, müşrikinin de bana iman etmesi şarttır. Eğer kurtulmak istiyorsanız, eğer dünya ve âhiret mutluluğunu elde etmek istiyorsanız, eğer cennete gitmek ve Allah’ın azabından emin olmak istiyorsanız hepinizin bana ve getirdiğim mesaja inanması şarttır. Bana tâbi olmak, benim gibi yaşamak, beni örnek almak, beni izlemek zorundasınız. Evet ben Allah’ın kıyâmete kadar gelecek tüm insanlık için gönderdiği bir elçiyim. Beni size elçi olarak gönderen Allah öyle bir Allah ki göklerin ve yerin mülkünün sahibidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibidir O Allah. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi konusunda egemen olan, tüm varlıklar üzerinde söz sahibi olan, yönetme hakkı sadece kendisine ait olan bir Allah. Tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, mutlak güç ve kudret sahibi, mutlak tasarruf sahibi bir Allah. Göklerde ve yerde yegâne söz sahibi yegâne mâlik odur. O mâliktir ve her şey onun mülküdür. Mülkünde tasarruf hakkı sadece O’na aittir. Aynı zamanda O Allah kendisinden başka İlah da olmayandır. Varlıkları üzerinde kendisinden başka söz sahibi, kendisinden başka etkili yetkili olmayandır. Kendisinden başka kendisine kulluk edilecek, çektiği yere gidilecek, yasaları uygulanacak varlık yoktur. Kendisinden başka hatırı kazanılacak, rızası peşinde koşturulacak varlık yoktur. Çünkü öldüren ve dirilten odur. Hayatın sahibi O’dur. Hayatı veren de alan da O’dur. Hayat sahibi, tüm varlığın hayatının sebebi O’dur ve sonunda ölümü tattıracak olan da O’dur. Göklerde ve yerlerde canlı cansız ne varsa hepsini yaratan, hepsini hayata getiren ve hepsinin hayatını düzenleyen O’dur. Evet hem şu bildiğimiz hayatı ve ölümü yaratan O olduğu gibi, aynı zamanda gönderdiği vahyiyle insanlığı dirilten, vahyini insanlığın dirilişi için ruh yapan, vahyini insanlar için diriliş ve hayat kaynağı yapan, onunla ölüden diriyi çıkaran da Allah’tır. Başka bir yerden başka bir kaynaktan insanlığın bu iki mânâda ne diriliş ne de ölüm beklemeleri mümkün değildir. Çünkü imanın da küfrün de yaratıcısı Allah’tır. Küfür ölümdür iman da diriliştir. Kâfir ölüdür mü’min de diridir. Vahiyle tanışmayan, ruhla irtibatı olmayan kimse ölüdür. Ama Allah’ı tanıyan, hayatın kaynağı olan vahiyle tanışan kişi diridir. Bu konudaki diriliş ve ölüm Allah’a ait olduğu gibi şu bildiğimiz mânâda ki ölüm ve diriliş de yine sadece Allah’a aittir. Tüm kâinat birleşse yeryüzünde bir tek hayat bile ortaya koyamayacakları gibi Allah’ın takdir buyurduğu eceli gelmediği müddetçe yine bir tek canlının hayatına son veremeyeceklerdir. Ne eceli gelmiş birini geriye bırakmaya nede eceli gelmemiş birisini yok etmeye Allah’tan başka hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Öyleyse ey Allah’ın kulları! Ey Allah’ın mülkleri! Haddinizi bilin de Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman edin. Tüm hayatınızda söz sahibi olarak, hayatınızda egemen olarak Allah’a iman edin. Gönderdikleriyle hayatınızı düzenlemek üzere Allah’a iman edin. Boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucunu kendisine teslim etmek ve hayat programını uygulamak üzere Allah’a iman edin. Sizin adınıza seçimini seçim kabul edip iradelerinizi kendisine teslim etmek üzere Allah’a iman edin. Sizi yaratan, size hayat veren ve şu anda sahip olduğunuz her şeyi size bahşeden ama yaşadığınız bu hayatın sonunda size verdiği bu hayatı geri alıp verdiklerinin tümünden sizi hesaba çekecek olarak Allah’a iman edin. Ve de O’nun Ümmî elçisine de iman edin. İmanlarınızın tam olabilmesi için o ümmî elçiye de iman edin. Çünkü o peygamber ken-disi de Allah’a iman ediyor. Allah’a ve Allah’ın kelimelerine, Allah’ın âyetlerine iman ediyor. Yâni onun getirdiklerinin tamamı Allah’tandır. Kendisinden hiçbir şey söylemez o. O peygamber Allah sözcüsüdür. Allah’ın yeryüzündekilerin hayatlarına karışma noktasında odak nokta seçtiği varlıktır. Onun getirdiklerinin tamamı, onun tüm hayatı sizi ilgilendirmektedir. Şâyet onun getirdikleri arasında sizi ilgilendirmeyip de sadece kendisini ilgilendiren bir şey varsa zaten onlar belirtilmiştir. İman noktasında, İslâm noktasında, teslimiyet noktasında mü’minler, peygamberlerle aynı saftadır. Bakın Bakara sûresinde Rabbimiz bu hususu anlatırken şöyle buyurur: "Peygamber Rabbinden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Mü'minlerin de hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler." (Bakara 285) Peygamber Rabbinden kendisine indirilenlerin tümüne iman etti. Çünkü peygamber kitabın ilk muhatabı, vahyin ilk münzili ve ilk muhbir-i sadığıdır. Onun için peygamber Rabbinden kendisine indirilenlerin tamamına iman etti. Ve onun inandıklarına mü’minler de iman ettiler. Anlıyoruz ki peygamberin dâveti kendisine herhangi bir yükümlülük getirmeyen, kendisine herhangi bir sorumluluk yüklemeyen sırf başkalarına sorumluluk yükleyen bir çağrıdan tamamen uzak bir dâvettir. Nitekim pek çok dâvetçi çağırdığı dâvâsını bir ustalık ve görev bilirler. Kendileri çağırdıkları dâvâya inanmamışlardır. İnsanları düşünceler ve sloganlarla harekete geçirdikleri halde, kendi çağırdıklarına inanmayan ve kendi dâvâlarını yaşamayan insanlardır onlar. Başkalarına yol budur diye yol gösterirlerken kendileri karanlıkta bocalayan insanlardır onlar. Böylece insanları sömürmeyi hedeflemişlerdir. Ve insanlar bu tür dâvetçilere hiçbir zaman inanmayacak, onların arkasından gitmeyecektir. Ama peygamberler böyle değildir. Rabbimizin seçtiği, Rab-bimizin eğittiği ve insanlığa örnek olarak görevlendirdiği peygamberlerin tamamı insanları çağırdıkları kulluğa, insanları çağırdıkları peygamberlik misyonuna, insanları çağırdıkları iman ve teslimiyet dâvâsına herkesten önce inanan kişidir. İnsanları çağırdıkları mesaja herkesten önce inanan ve yaşayan insanlardır onlar. Allah bunun böyle olduğunu haber veriyor. Böylece bize de diyor ki Rabbimiz bu âyetiyle: Dâvetçi başkalarını kendi mesajına çağırmadan önce, kendisi kendi mesajına köklü bir biçimde iman etmesi lâzımdır. Değilse o mesaj muallakta kalacak, o dâvete kimse inanıp güvenmeyecek ve o dâvâ asla icâbet görmeyecektir. Evet Allah’a ve Allah’ın âyetlerine herkesten önce iman etmiş Allah’ın ümmî elçisine siz de inanın. O öyle bir elçi ki Allah’tan gelenlere iman etmiş, Allah’la diyalogu bir an kesilmemiş, Allah’ın kelimelerine tam bağlanıp teslim olmuş onun dışında hiç bir söz, hiç bir öğreti, hiç bir fikir kendisini ilgilendirmemiş sürekli Allah’tan gelenlere kulak vermiş gönül bağlamış bir elçidir. O öyle bir elçi ki hem habercidir-Allah’tan en doğru en gerçek haberleri getirendir- hem de ümmîdir. Yâni anadan doğma bir peygamber. Peygamber olacağı güne kadar anadan doğma özelliğini korumuş, Allah kontrolünde bir beşer olarak çevresi tarafından fıtratı bozulmamış, çevresi, kendisine hiç bir şey verememiş, ondan sonraki hayatı da zaten gün gibi açık ve tertemiz olan bir peygamber. İşte böyle bir peygamberi onu hayatınızda tek yasal örnek bilerek, onu kendinize imam bilerek ve tüm hayatınızda onun gibi olmak zorunda olduğunuzu bilerek inanın ve: O peygambere tâbi olup, tüm hayatınızda onu izleyin. Onun peşini bırakmayın. Onun hayat tarzını, onun yaşam biçimini, onun mücâdele yöntemini, onun sünnetini çok iyi belleyip adım adım onu izleyin ki doğru yolu bulasınız, hidâyete eresiniz. Yolunuzu ona sorun, onun gösterdiği yoldan gidin ki sırat-ı müstakîmi ve cennet yolunu bulasınız, cehennem yollarından da sakınasınız. Çünkü bu yol üzerinde sapak noktaları vardır. Sırat-ı müstakîmden sağa sola sapan yollar vardır. Küfür yolları, şirk yolları nifak yolları gibi şeytanların yolları vardır ki bunların tamamı Rasulullah tarafından açıklanmıştır. Bu sapaklara düşmemek için sürekli Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetiyle birlikte olmak zorundayız.
159. “Mûsâ'nın milletinden bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederlerdi.” Evet ümmeti içinde hak olan gerçek olan bir söz vardır. Bu söz, hak olan Allah’ın hak sözüdür ki ümmeti Muhammed içinde hakka hidâyet eden, hakka irşad eden ve kendisi de hak üzere olan bir ümmet olacaktır, olmalıdır. Allah’ın nûr olan yol gösterici kitabı ve Onun pratiği mahiyetindeki Resûlünün sünnetiyle yol bulan ve yeryüzü insanlığına yol gösteren ve sadece onunla adâlet yapan, onunla yeryüzünde adâleti gerçekleştiren bir topluluk bulunacaktır. Ailede dengeyi, toplumda dengeyi, hukukta dengeyi, iktisatta dengeyi, her şeyde dengeyi kuracak ve tüm insanlığın sapma noktalarını yanılgı noktalarını kendisinde bulabilecekleri muvazene unsuru bir ümmet kıyâmete kadar mevcut olacaktır. Aslında ümmet-i Muhammedin hepsi böyle olmalıdır, ama hiç olmazsa onların içinde böyle bir grup olacaktır. Âyet-i kerîmeyi bir böyle anlıyoruz, bir de: Mûsâ (a.s)’ın kavminden hidâyete erdirilmiş, hakka iletilmiş üstün bir cemaat vardı ki onlar hakla hükmediyorlar, kitabı biliyorlar ve kitapla amel ediyorlar ve gerek bireysel hayatlarında gerekse toplum hayatında bu kitabı uyguluyorlardı. Çünkü hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’ın hukukudur. Hakla, hukukla adâlet yapmak demek de Allah’tan gelen kitabı uygulamak demektir. Mûsâ ümmetinden hakla, kitapla amel eden bu insanların kimler olduğu konusunda muhtelif görüşler vardır. Anladığımız o ki Mûsâ (a.s)’ın toplumunun tamamı bu âyetlerde anlatıldığı gibi kötü karakterli insanlar değildir. Bunların içinde gerçekten Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman eden, Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya Allah’ın istediği biçimde teslimiyet gösteren âdil kimselerde vardır. Bunlar gerek Hz. Mûsâ (a.s) döneminde onun getirdiği hak yasalara teslim olup adâletle hükmedenler gerekse Hz. Muhammed (a.s) döneminde onun getirdiği hakka, kitaba tâbi olup müslüman olan kimselerdir. Bunlar önceki saf ve temiz ecdatlarının yolunu izleyerek son elçiye de iman etmiş Mûsâ (a.s) toplumunun müslümanlarıdır. Abdullah İbni Selâm ve diğerleri gibi.
160. “ Biz İsrâil oğullarını oymaklar halinde on iki topluluğa ayırdık. Milleti, Mûsâ'dan su isteyince ona: "Asanla taşa vur" diye bidirdik; ondan on iki pınar fışkırdı. Herkes içeceği yeri öğrendi. Bulutla üzerlerine gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik, "Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin" dedik. Onlar karşı gelmekle, Bize değil kendilerine zulmediyorlardı.” Hz Mûsâ (a.s) İsrâil Oğullarını Firavunun zulmünden kurtardıktan sonra onları Sina çölüne götürmüş ve orada bir sayım yapmıştı. Hz. Mûsâ onları on iki oymaya, on iki boya ayırmıştı. Bunlar Yakub (a.s) on iki çocuğunun boylarıydı. Kavmi çölde Hz. Mûsâ’dan istiska etmişler, su istemişlerdi de biz de Mûsâ’ya vahy ettik. Ey Mûsâ asanla taşa vur dedik. O taştan on iki pınar fışkırdı da her bir boy su içeceği yeri bildi. Sonra onları çölün kavurucu sıcağından bir bulutla gölgelendirip koruduk. Aynı zamanda onların yiyecek problemlerini de hallediverdik. Onların üzerlerine bıldırcın eti ve kudret helvası gönderdik. Tüm bu nimetleri onlara ihsan ettikten sonra onlara dedik ki size rızık olarak verdiğimiz şeylerin güzellerinden tayyip olanlarından yeyin. Ama onlar zulmedip bizim emirlerimizden dışarıya çıkarken asla bize zulmetmediler kendilerine zulmettiler. Onlar sadece kendi kendilerine yazık ettiler. Evet kavmi çölde Hz. Mûsâ’dan su istiyor ve Hz. Mûsâ da asasını taşa vuruyor ve on iki kaynak fışkırıyor. Allah’ın şu nimetine bakın. Evet çöl ve su. Çöl ve içecek. Çölde en büyük problemdir bu. Evet Mûsâ kavmi için su istemişti, istiska yapmıştı da biz dedik ki ona: Ey Mûsâ asanla taşa vur. Şu bir zamanlar vurunca denizi yaran ve İsrâil oğullarının sağ salim karşı tarafa geçmelerini sağlayan asa. Şu evvelki gün Firavun ve sihirbazlar karşısında yılan haline gelip tüm sihirbazların iplerini ve değneklerini yutuveren asa. İşte bu asayı vurdu Mûsâ (a.s) ve ondan on iki pınar fış-kırıverdi. Ve onlardan her grup, her kabile, her fasile içeceklerini tanıdılar, bildiler. Şu nimete bakın çöl, asa, taş ve su. Evet çölde su problemlerini halletti Rabbimiz. Sonra yine çölde en büyük problemlerden birisi de barınma problemiydi. Güneşin kavurucu sıcağından korunma problemiydi Allah onu da hallediverdi. Bakın diyor ki Rabbimiz: Üzerlerini biz bulutla gölgeleyiverdik. Onlar için hazırlanan ve onların barınmalarını sağlayan bir bulut. Zaten orada korunmaydı, öyle odun lâzım, kömür lâzım, kalorifer mi? Orada öyle bir dert yok. Sadece sıkıntı hava şartlarından kişinin barınmasıydı, onu da Allah bulutla sağlamıştı tamam. Mücahidin ifadesine göre bu bulut şu bizim bildiğimiz bulut değil. Allah’ın kıyâmet günü müminler için getireceği çok özel, çok güzel böyle serinlik veren bir bulut olduğunu söyler. İbni Abbas da bu bulutun Bedir günü müslümanların üzerlerine getirilen bulutun aynısı olduğunu söyler. Evet barınma ihtiyaçlarını da sağlayıverdi Rabbimiz. Sonra çöl ortamında bir de yiyecek dertleri kalmıştı: Rabbimiz yiyecek problemlerini de halletmek üzere onların üzerlerine bıldırcın ve kudret helvası indiriverdi. Men ve Selva Cenâb-ı Hakkın çöl ortamında onları doyurmak için verdiği, indirdiği, ya da yarattığı iki ayrı nimetti. Satın almak için paraya gerek yoktu, elde etmek için zahmete ihtiyaç yoktu. Bedava Allah bu nimetleri kendilerine lütfediyordu. Eğer mü’min rızık endişesiyle kulluğu terk etmez, birinci planda Allah’a kulluğa koşarsa, bilelim ki Allah kesinlikle onu doyuracak, aç ve açıkta bırakmayacaktır. Nitekim, köle olarak Nemrut’un mahiyetinde yaşamaktansa çölde aç kalsa da Allah’ın kulu olarak hür yaşamayı tercih eden İbrâhim (a.s)'a çölün ortasında Zemzemi lütfeden de Allah’tı. Şu anda yiyip içtiğimiz şeylerin tamamını da bize lütfeden Allah’tır. Veya Firavun’un sarayında yağlı-ballı köle hayatı yaşamaktansa, çölde hür bir şekilde Allah’a kul olmayı tercih eden Hz. Mûsâ’yı da elbette aç ve açıkta bırakmayacaktı Rabbimiz.Onlara kudret helvası ve bıldırcın gönderdi. Men, yâni kudret helvası sütten daha beyaz, baldan daha tatlı imiş ve fecir vaktinden güneşin doğuşuna kadar ki zamanda böyle onların üzerlerine kar gibi yağıyormuş. Rivâyetlere göre saklama endişesi taşımamaları gerekiyordu. Eğer saklayıp yarın yiyelim derlerse kokuyormuş. İşe yaramıyormuş, bozuluyormuş. İşte bütün bu nimetleri başkalarından değil direk kendisinden geldiğini ortaya koyar bir pozisyonda akıllarını erdirecek bir biçimde lütfettikten sonra Rabbimiz onlara buyurdu ki: Size verdiklerimizin güzellerinden, tayyibatından yeyin için. Yâni onlar bütün bu nimetlerimiz karşısında serkeşlik edince, bize mi eziyet edebilecektiler? Hayır! Bize hiç bir şey yapamazlar! Kendilerine yazık ediyor onlar. Kim ki Allah’ın kendisine helâl kıldıklarından yer içerse o kişi Allah’a kulluk ediyor demektir. Çünkü unutmamalıyız ki yemek de bir kulluktur. Yediklerimizin tümünü Allah’tan bilerek ve Allah’ın helâl kıldıklarından yemek zorunda olduğumuzu bilerek yemek, böylece Rabbimize şükretmek zorundayız. Eğer insanlar Allah’ın kendilerine helâl kıldıklarını bırakıyorlar da haramlara yöneliyorlarsa kendi kendilerine yazık ediyorlar demektir. Yeme-içme konusunda her konuda Allah’ın yasalarını bozanlar, Allah’ın helâl haram sınırlarını çiğneyenler, kendi keyiflerine ve kafalarına göre hayat programı çizenler bilelim ki kendi kendilerine yazık ediyorlar demektir. Allah’ın bundan kesinlikle etkilenmesi söz konusu değildir. Yâni insanların yaptıkları bu ahlâksızlıklardan dolayı Allah’ın mazlum konuma düşürülmesi kesinlikle mümkün değildir. İnsanlar ne yaparlarsa kendilerine yapmaktadırlar. Yâni Allah yasalarını çiğneyen insanlar hem zâlim hem de mazlum durumuna düşmektedirler. Kendilerine zulmedenler de, zulmedilenler de kendileridirler. Müslüman, ha-yat programını Allah’tan alan ve asla kendisinin zâlimi ve mazlumu konumuna düşmeyen insandır. Bu haliyle de müslüman hem dünyada hem de âhirette kendisini kurtaracaktır. O halde nimetin güzelini çirkinini, haramını helâlini Allah’a bırakmak zorundayız. Allah’ın güzel dediklerini, helâl dediklerini öğrenip dünyada yine Allah’ın istediği biçimde onlardan istifade ederek Allah’a kullukta kullanmak zorundayız. O zaman işte tertemiz nimetlerle birlikte tertemiz bir hayatımız olacaktır. Aklımız temiz, neslimiz temiz, sıhhatimiz temiz, ailemiz temiz, toplumumuz temiz, kalbimiz temiz, bedenimiz temiz, gücümüz kuvvetimiz temiz her şeyimiz temiz olacaktır. Değilse Allah korusun, Allah yasalarını görmezden gelerek bir hayat yaşamaya kalkışırsak şu anda olduğu gibi hasta bir toplum oluşacak, pis bir toplum oluşacak, adım başına eczanelerin, adım başına hasta hanelerin yükseldiği perişan bir toplum oluşacak ve dünyamızı da âhiretimizi de berbat edeceğiz demektir. Allah’ın istediği hayattan kaçan bir toplumun sonucu budur işte. Aynı şeyi bizim için de düşünüyoruz şimdi. Biz size bu kadar nimet verdiğimiz halde, siz bütün bu nimetler karşılığında bana kulluk etmezseniz, etmeyecekseniz, bu asla bize eziyet olmaz, siz ancak kendi kendinize eziyet ediyorsunuz! olacaktır mânâ. Yâni ısrarla Kur’-an’da ki mantığı böyle yakalamaya çalışıyoruz tabii. Yâni her bir âyeti, ya ben! ya ben! ya ben! diye anlamamız gerekiyor. O ortamda ben! O ortamda ben! Bu âyet bana ne anlatıyor? Burada benden ne isteniyor diye âyetleri dinlemek ve anlamak zorundayız bunu unutmamalıyız. Dikkat ediyor musunuz bu adamlar yıllar yılı Firavun sisteminin zulmü altında bir hayat yaşamışlar. Önceki âyetlerde anlattı Rab-bimiz. Şahsiyetleri silinmiş, ırzları, namusları kirletilmiş, en ağır işlerde çalıştırılmış, kanları emilmiş, hakları gasp edilmiş, Firavun oğullarını kölesi durumuna düşürülmüşlerdi. İşte böyle bir vaziyette iken Allah onları peygamberi aracılığıyla kurtarmış. Çünkü Rabbimizin Kasas sûresinde ifade buyurduğu veçhile onları yeryüzünde imamlar kılmak murad ediyordu. Onları yeryüzünde egemen kılmak istiyordu. Zillete mahkum edilmiş bu mus’taz’afları Rabbimiz önderler yapmak istiyordu. Kendilerine zulmeden müstek-birleri yok edip onları, onların yerlerine varisler yapmak istiyordu. Pe-ki acaba bu iş nasıl mümkün olacaktı? Yâni kölelik iliklerine kadar iş-lemiş bu insanlar nasıl hürleştirilecekti? Bu adamlara hürriyetin ne demek olduğu nasıl anlatılacak ve sinelerine sinmiş olan kölelik psikozu nasıl temizlenecekti? Böyle perişan, karakteri silinmiş, kendilerine güvenleri kalmamış bir toplumdan önderler olur muydu? İşte anlattı Rabbimiz önceki âyetlerde. Gözlerinin önünde Allah’ın izni ve yardımıyla Kızıl deniz yarılmış, kendileri sağ salim karşıya geçerken yeryüzünün en zâlim ve en güçlü ordusu yok edilmiş. Ama bu adamlar bunu gözleriyle göre göre karşıya geçince ne demişlerdi? Ey Mûsâ bak şu gördüğümüz toplumun putları var bize de bir put yapsana. Onların parlamentoları var bizim de olmalı değil mi? On-ların bayrakları var, onların heykelleri var, onların laiklikleri var, onların demokrasileri var bizim de aynısından olmalı değil mi? diyen insanlardı bunlar. Sonra Hz. Mûsâ kısa bir süre onların hayatlarını düzenleyecek Rabbinden vahiy almaya gidince yanlarındaki mücevherleri eriyip put yapan ve hemen tapınmaya başlayıveren insanlardı bunlar. Peki yâni böyle bir toplumdan nasıl imamlar çıkarılacaktı? Nasıl önderler, örnekler çıkarılacaktı? Bu nasıl mümkün olacaktı? Evet bu Allah için gâyet kolaydı. Allah için olmaz diye bir şey yoktu. Ölüden diriyi diriden ölüyü çıkarandı Rabbimiz. Onlar için de böyle oldu. İşte anlıyoruz ki Rabbimiz onları çöle çekmiştir. Çünkü çöl or-tamı kölelerin en güzel eğitilebilecekleri bir ortamdır. Çünkü çölde ih-tiyaç maddeleri bellidir ve bunların tümünü de bedava Rabbimiz onlara yağdırıverdi. Orada kimsenin kimseye hükmetmesi, kimsenin kimseye egemen olması kesinlikle söz konusu değildi. Çünkü işte bu âyetlerde anlatıldığına göre tüm nimetler Allah’tandı ve herkese eşit miktarda gönderiliyordu, kimsenin kimseye eyvAllah’ı da söz konusu değildi.
161. “Onlara: "Şu şehirde oturun, dilediğiniz gibi yiyin için, 'Affet ' deyin ve secde ederek kapısından girin; Biz de yanılmalarınızı bağışlarız, iyi davrananlara daha da artıracağız" denmişti.” Evet onlara denmişti ki şu şehirde oturun. Oranın sakinleri olun ve orada dilediğiniz gibi, dilediğiniz kadar yeyin için. Rabbimiz onlara bir şehir, bir coğrafya, bir fetih nasip edecekti. Ama onlardan bunun karşılığında bir şey istiyordu. O şehirden girerken “Hıttah” deyin ve de şehrin kapısından girerken secde ederek, Allah huzurunda eğilerek girin. Eğer böyle yaparsanız biz de sizin hatalarınızı, günahlarınızı affedeceğiz. İşte biz muhsinleri, Allah huzurunda olduğunu unutmayanları, yaptıklarının tümünü Allah’ın gördüğü şuuru içinde ve Allah’a lâyık biçimde yapan ihsan sahiplerini böylece mükafatlandırırız. Eğer bu işi yaparken, bütün yaptıklarınızı yaparken muhsinler olursanız, tüm hareketlerinizi Allah’ı görüyormuşçasına ayarlarsanız elbette size zaferlerimizi, size nimetlerimizi artıracağız diyor Rabbimiz. Anlayabildiğimiz kadarıyla İsrâil oğulları Sina çölünde. Kendilerine Allah tarafından bir emir veriliyor. Bu emir çöl ortamından farklı bir ortama girmeyle ilgili bir emirdi. Kur’an’ın başka yerlerinde anlatıldığına göre Ya ısrarla kendileri bunu istedikleri için ya da Rabbimiz bunları böyle bir imtihana tâbi tutmak için istiyordu bunu onlardan. Tih sahrasından çıktıktan sonra bir şehre girmelerini bir şehri fethetmelerini istemişti Allah onlardan. Hangi karye bu? Burada adı verilmemiş. Allahu âlem Filistin’e doğru giderlerken o istikâmette bir şehirdi bu. Filistin yolu üzerinde bir karye. Arz-ı Mev’ûd’a gitmelerini sağlayacak bir şehrin girişi. İşte bir şehir ki o şehre girmeleri istenmiş. O şehrin kapısından girerken de, şehre giriş eylemini gerçekleştirirken de secde ederek girin. Yâni bu nimetleri ve zaferi size nasip ettiğimden dolayı bana sücceden girin. Secdeyi biliyoruz. Meleklerin Hz. Adem’e secdeleri ni-teliğinde bir secde. Boyun eğmek anlamında, tamam ya Rabbi! Senin istediğin gibi ya Rabbi! Bu şehirde biz ancak senin istediklerini ister, senin istemediklerinden de biz nefret ederiz! şeklindeki bir gerçeği kabul ediyoruz! biçiminde bir secdeydi bu... "Ve de hıtta deyin!" Türkçe’si: Allah’ım bağışla! Allah’ım affet! Rabbim mağfiret et! Demektir. Yâni Arapça’daki estağfirullah anlamına bir kelime. "Biz de sizin hatalarınızı siliverelim, mağfiret edelim." "Bilin ki biz ihsan edenlere artırırız." İhsan edip muhsince davrananlara artıracağız. Yâni daha çok nimet vereceğiz! Veya affedeceğiz. Af ile mağfiret kelimelerinin anlamları farklıdır. Cenâb-ı Hakkın bunlara böyle bir yol gösterisi var. Yâni gelin hıtta deyin ki sizi affedelim, mağfiret edelim! diyordu Rabbimiz. Yâni biz sizi affedeceğiz, yeter ki siz Allah’a yönelin! Allah karşısında takınmanız gereken tavrı takının. Birisi öyle diyordu: Meselâ daha yeni doğmuş bir bebek düşünün. Bu bebek acziyetinin küçüklüğünün doruk noktasındayken, yâni kimseye kafa tutamayacak bir dönemi yaşarken, gücünün iktidarının olmadığının farkında olan bu bebek daima el üstünde tutulur. Annesi babası, kim alıyorsa kucağına, aman, aman diye üzerine titrer. Ama çocuk biraz büyüyüp de ben de varım! Ben de yürüyebilirim! Ben de alabilir, ben de satabilirim! demeye başladı mı artık burnu bilmem ne-den kurtulmamaya başlar ya. İşte aynen bunun gibi insan da Allah karşısında böyle bebek gibi bir sekînet, bir teslimiyet gösterirse. Ya Rabbi senin karşında ben bir hiçim! Ancak senin izninle yaparım! Senin yap dediğini yaparım! Senin bildirdiğini bilirim! diyerek Allah yolunda olursa, Allah da onu öylece koruma altına alıverir. Ama ben de bilirim! Ben de beceririm! demeye başlarsa ki tâğutluktur bu. Firavunun yaptığı da buydu zaten. O ortama kendini düşürüverdi mi Allah korusun, hepten helâk olup gitmiştir. Bunlardan da bu isteniyor: Gelin inat etmeyin! İsyan etmeyin! Deniyor. Ya Rabbi ben beceremedim! Ben bu kadarını yapabildim! Ötesinde beni affet dememizi istiyor. Affet! Sen büyüksün! dememizi istiyor. Ama bunda da samimi olmamızı istiyor. Ama bakın bu adamlar Allah’ın dediklerini dinlemediler. Allah’tan af dileme ve ona secde etmeye yanaşmadılar.
162. “Onların zulmedenleri, kendilerine söylenen sözü başkasıyla değiştirdiler. Biz de o zâlimlere, zulümlerinden ötürü gökten azap indirdik.” Âyetin ifadesiyle söyleyecek olursak bu hainler bedel getirdiler. Allah’ın dediklerine bedel getirip alternatif ortaya koydular. Allah’ın sözlerini, Allah’ın emirlerini değiştirdiler. Allah’ın yasalarını değiştirip başkalarının yasalarını koydular. Allah tarafından kendilerine denenleri yamulttular, kendilerine göre Allah yasalarına bir şekil verdiler. Allah’ın âyetlerini Allah’ın istediği ve Allah elçisinin anladığı gibi değil de kendi anlamak istedikleri gibi anlamaya kalkıştılar. Allah’ın âyetlerini kendi keyiflerine, kendi zevklerine, kendi hevâ ve heveslerine göre yorumladılar. Kendileri dine uyacakları yerde, dini kendi hayatlarına uydurmaya kalkıştılar. Böylece kendi nanelerine, kendi pisliklerine bir çıkış yolu aradılar ve buldular da tabii. "Ama o zâlimler kendilerine denilen sözü denilmeyene çevirdiler de." Kendilerine denileni, denilmeyenle değiştirdiler. Yıllarca Firavun siteminin zulmü altında kalmış, Firavun eğitiminin etkisi altında her şeylerini kaybetmiş ezilmiş şahsiyetleri silinmiş, tarihleri kaybolmuş, kültürleri yok olmuş, hafıza kaybına uğramış bir toplum olarak bu insanlar Allah’ın emrini değiştiriverdiler. Yâni Allah’ın kendileri için çizdiği programın dışına çıkıverdiler. Bunun bize şu mânâyı hatırlattığını unutmamalıyız: Allah bizden hangi lafızlarla, hangi stilde, hangi usulde bir kulluk istemişse aynen o şekilde uygulamak zorundayız. Bunu asla değiştirme hakkına sahip değiliz. Diyelim ki Allah bizden iki rek'at sabah namazı istiyor. Yahu iki rekat ne olur ki kılmışken dört kılalım, beş kılalım diyerek bunu fazlalaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. İbadetlerdeki namazlardaki lafızları bir başka şekilde değiştirmeye kimsenin hakkı yoktur. Tesettür öyle, miras öyle, zekât öyle, kadın erkek ilişkileri öyledir. Allah, bizden ne tür bir kulluk istemiş ve onu ne tür uygulama-mızı istemişse; onu aynen Allah’ın istediği biçimde uygulamak zorundayız. Bunları değiştirmeye ya da yeni yeni tapını biçimleri ihdas etmeye, yeni yeni hukuk modelleri geliştirmeye, yeni yeni yasalar belirlemeye hakkımız yoktur. Ama bunlar değiştirdiler bakın. Bakara’da anlatıldığı şekliyle "Hıtta" yerine "Hınta" demek gibi. Yâni af ya Rabbi! Sübhanal-lah ya Rabbi! seni tüm noksan sıfatlardan tenzih ederim ya Rabbi! Demek gibi “Hıttah” yerine buğday demek mânâsına gelen “Hıntah” deyiverdiler. Ya da secde yerine arka kapıdan girmek gibi Allah’ın emirlerini değiştirdiler. Allah’ın istemediği bir eylemi gerçekleştirdiler. İnsanlar ne yaparlarsa yapsınlar. İsterlerse gökte yürüsünler Allah’ın kendilerinden istemediği bir kulluk türüyse bu yaptıkları boştur. Bakın Allah diyor ki onlar böyle yapıp Allah’ın âyetlerini değiştirince de: Bunların üzerlerine gökten bir murdarlık bir pislik, bir azap ve gazap gönderdik. Bizim yasalarımıza bedel getiren, bizim âyetlerimize, bizim kanunlarımıza alternatif getirip onlarla hayatlarını düzen-leme cinnetine kapılan bu insanların üzerlerine gökten bir pislik indiriverdik diyor Rabbimiz. Önce ne demişti Rabbimiz? Onların üzerlerine gökten bıldırcın eti ve kudret helvası gönderdik demişti değil mi? Şimdi ne oldu? Allah yasalarını, Allah’ın gökten indirdiklerini değiştirenlere karşı Allah’ta indirdiklerini değiştiriverdi. Elbette nimet isteyenlere nimetlerini artıran Rabbimiz pislikten hoşlananlara da pislik ve murdarlık gönderecektir. Çünkü onlar zâlim oldular. Allah’a karşı zulmettiler. Allah’ın âyetlerine karşı zulmettiler. Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın yasalarının hakkını vermediler. Allah’ın âyetlerini gereken yerde kullanmadılar. Kendilerine de zulmettiler. Kendilerini olması gereken yerde tutmadılar. Kendilerini Allah’a kulluk makamından çıkarıp ona uydurdukları bedellerine, ona karşı uydurdukları yasalarına kulluk makamına indirgeyerek kendi kendilerine de zulmettiler. Allah’a kulluğu bıraktılar da Allah’tan başkalarının yasalarına itaat ederek onlara kulluk yaptılar. Çünkü küfür ve şirk yeryüzünde zulümlerin en büyüğüdür. Estağfirullah diyecekleri yerde sen bize dünyalık ver de gerisine karışma dediler. Ver de bizden isteme dediler. Sen bize dünyada ver de bizden kulluk isteme dediler. Sen bize bolca ver de bizler dünyada keyfimize göre bir hayat yaşayalım dediler. Yâni sana senin istediğin biçimde kulluk etmesek de, senin yasalarını çiğnesek de bize versen ne olur? dediler. Bizler içki içsek de, bizler zina etsek de, bizler senin hukukunu uygulamasak da versen ne olur? dediler. Bizler senin istediğin şekilde giyinmesek de versen ne olur dediler. Biz bu şirklerimize, bu zulümlerimize devam etsek de bize vermeye devam etsen ne olur dediler. Ne olur yâni versen? Neyin eksilir? dercesine hâşâ Allah’a kafa tutmaya kalktılar. Evet Rabbimizin vermesi elbette kendisine kulluğa bağlıdır ama bezen de böyle gazabından veriverir ki zâlimler cehennemi boylasınlar diye. Bundan sonra Rabbimiz yine İsrâil oğullarıyla alâkalı bir başka konuyu, İsrâil oğullarının Mûsâ toplumunun Yahudileşme sürecini, haktan sapma sürecini gündeme getirerek bize bu konuda çok önemli mesajlar sunmaktadır. İsrâil oğullarının bu Yahudileşme süreci bizim için gerçekten çok büyük önem arz etmektedir. İslâm ümmetinde de Yahudileşme eğilimlerine karşı üzerinde çok dikkatle durmamız gereken bir konudur bu. Rabbimiz bizim, İslâm toplumunun onların durumlarına düşmemizi istemediği için ısrarla bu konuda bizi uyarmaktadır. Bakın buyurur ki Rabbimiz:
163. “Ey Muhammed! Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Cumartesi yasaklarını tecavüz ediyorlardı. Cumartesileri balıklar sürüyle geliyor, başka günler gelmiyorlardı. Biz onları, yoldan çıkarmaları sebebiyle böylece deniyorduk.” Ey peygamberim! Onlara deniz kenarında, denize nazır, deniz nimetlerinden istifade eden bir liman kentinde oturanlardan da sor. Allah’ın yasalarını değiştiren, Allah’ın âyetlerini kendi naneleri istikâmetinde yorumlayan bu insanların başlarına neler gelmiş, yedikleri bu nanelerden sonra nasıl helâk olmuşlar sor onlara. Bu liman kentinin neresi olduğu konusunda çok çeşitli rivâyetler var. Ama anlayabildiğimiz kadarıyla Akabe körfeziyle Sina arasında bir bölgede yaşayan bir toplumdu bunlar. Bunlar cumartesi ile ilgili Allah’ın bir yasasını çiğniyorlardı. Cumartesi günü yasağına tecavüz ediyorlardı. Akın akın, ardı arkası kesilmeyecek biçimde balık geliyordu onlara cumartesi günü. Cumartesi günü geçtikten sonra da kendilerine hiç balık gelmiyordu. Allah diyor ki biz onları yoldan çıkarmak için böylece deniyorduk. Bu adamlar Rablerine dua edip haftanın bir gününün kendilerine tahsis edilmesini istiyorlar. Diyorlar ki Rabbimiz bize bir gün tahsis buyursun, biz o gün asla başka şeyle meşgul olmayıp sadece Rabbimize kulluk edelim. O gün başka hiç kimseye kulluk etmeyecekler, başka şeylerle meşgul olmayacaklar, kendilerini kitabi yönde, Allah’a kulluk yönünde yetiştirecekler, geliştireceklerdi. Bunların bu istekleri üzerine Rabbimiz kendilerine cuma gününü tahsis buyurur. Ama işi gücü tahrif olan bu toplum cumayı, cumartesiye değiştirirler. Yahudiler bunu cumartesiye, Hıristiyanlar da pazara değiştirdiler. Evet cumartesi günü hiç bir işle meşgul olmayacaklar ve sadece Rablerine kulluk edeceklerdi. Bu onların Rablerine verdikleri biz sözdü ve bir iman konusuydu. Ve kim hangi konuda bir iman gündeme getirmiş, bir iman iddiasında bulunmuşsa elbette ki o konuda kendisine bir denenme gelecektir. O konuda sağlam mı inanmış, cı-vık mı inanmış, samimi mi, gayri samimi mi bunu denemek üzere Rabbimiz ona mutlaka bir deneme gönderecektir. Hakkında iman iddiasında bulunduğumuz her konuda Rabbimiz mutlaka imkân yara tacak, fırsat verecek ve o konuda bizi deneyecektir. Meselâ bir adam eğer Allah bana bolca para verirse ben onu Allah yolunda infak edeceğim mi diyor? Bu konuda bir iman iddiasında mı bulunuyor? Rabbimiz mutlaka ona bir zaman bolca bir para gönderecek ve onun bu konudaki imanında sadık mı değil mi olduğunu deneyecektir. Veya meselâ bir kadın eğer Rabbim bana iyi bir çevre nasip etseydi ben mutlaka örtünürdüm mü diyor? Bu konuda bir iman iddiasında mı bulunuyor? Allah günün birinde mutlaka ona bu konuda fırsat gönderecek ve onun imanında sadâkatini deneyecektir. Veya meselâ bir adam eğer Rabbim bana bolca boş zaman verseydi ben mutlaka kitap ve sünneti tanımak üzere ciddi bir çalışmaya girerdim mi diyor? Allah ona mutlaka bolca boş zaman vere-cek ve onu deneyecektir. Çünkü ona bu konuda imkân verilmese sa-mimi mi değil mi olduğu açığa çıkarılmaz. Ama meselâ şu anda pek çok konuda iman iddiasında bulunuyoruz da Allah bize o konularda imkân ve fırsat vermiyorsa o zaman şu iki durumdan birisi söz konusudur. Ya önceden Rabbimiz o konularda bize imkân verdi, bizi denedi, denedi de biz hiç bir nane yemedik ve artık yeni fırsatları yarat-mıyor demektir. Ya da samimi olmadığımız için Allah bize fırsat gön-dermiyor demektir. Bu konuda kendimizi sorgulamak zorundayız. İşte İsrâil oğulları da Allah’tan böyle bir istekte bulunmuşlar, bir iman iddiasında bulunmuşlar Rabbimiz de onların bu imanlarında samimi mi değil mi oldukları denemek ve açığa çıkarmak üzere onlara söz verdikleri günde bolca balık gönderiyor. Yâni meselâ düşünün ki tam ezan okunduğu ve Rabbimizin bizi namaza çağırdığı bir dönemde dükkana müşteriler yağmaya başlıyor. Ondan önce hiç müşteri gelmezken tam o esnada müşteriler cıvıl, cıvıl oynaşmaya baş-lıyorlar. Veya meselâ Hudeybiye’de olduğu gibi ihramlıyken, avlanmaları yasakken müslümanların sahabenin ayaklarının altına yığınlarla av hayvanları gönderiliveriyor. Bakın Rabbimiz Mâide de onu şöyle anlatır: "Ey mü'minler! Allah gıyabında kendisinden korkanları açığa çıkarmak için sizi av gibi bir şeyle imtihan edecektir. (Bir av bolluğu ki isteyince) elleriniz de mızraklarınız da yetişebilecek. Ondan sonra kim de haddini aşarsa ona acıklı bir azap vardır." (Mâide: 94) Hudeybiye günü Allah sahâbe-i kirâmı da böyle bir imtihana tâbi tutmuştu. Sahabe ihramlıydı, bu durumda avlanma yasaktı kendilerine ve Allah bu esnada bolca av hayvanı göndermişti. Elleriyle yakalayabilecekleri, mızraklarıyla vurabilecekleri kadar av hayvanları onları yaklaştırılmış hattâ aralarında, ayaklarının altında dolaşmaya başlamışlardı. Niye yapmıştı Allah bunu? Gıyabında kim Allah’tan korkuyor, kim korkmuyor bunu denemek istemişti Rabbimiz. Bolca bir av hayvanı gelmişti ama müminler ihramlıydı. O durumda av avlamak şöyle dursun kişinin üzerindeki pireyi bile öldürmesi yasaktı. Yasağa karşı ne kadar dayanacaklardı? Bunu denemek istemişti Rabbimiz. İçki necistir bellidir. Kişinin ona karşı sabretmesi kolaydır ama tab'an necis olmayan, pis olmayan av hayvanı gibi şeran yenmesi helâl olan bir şeyi Allah geçici bir süre yasak kılıyordu. İşte böyle aslı helâl olan bir şey karşısında dayanabilmek gerçekten zordur. Müslümanlar hırslarını gıdıklayan, arzularını kamçılayan bir helâl karşısında, bir dünya nimeti karşısında ne derece saygı göstereceklerdi? İşte Allah’ın temizle pisi, korkanla korkmayanı ayırt edeceği bir imtihandı bu. Allah için mütedeyyin olanla dünya ve nefisleri için dindar olanların açığa çıkarılması için bir imtihandı bu. Allah bir dönem müslümanları da böyle bir imtihana tâbi tuttu, av hayvanlarını yakınlaştırdı onlara; ama müslümanlar başardılar bu imtihanı. Bugün de aynı imtihanlarla Rabbimiz bizi de imtihan eder. Meselâ bir para kasasının başına getiriverir bazen Rabbimiz bizi, elimizi uzatıverince alıverecek kadar paraların başına getirir ve dener Allah bizi. Bazen bizi öyle bir konuma öyle bir makama getirir ki Rab-bimiz orada binlerce insanın namusu bizim elimizin altındadır. İfta makamındasınız farz edin, öğretici konumundasınız farz edin sizden din öğrenmeye gelen pek çoğunu size yaklaştırıverir Allah da sizin o konudaki ağırlığınızı takvanızı ölçüverir. Gıyabında kendisinden korkup korkmadığınızı ortaya çıkarıverir. Veya bazen size, küçük küçük imkânlar verir. Meselâ belediyeler verir, muhtarlıklar verir ve sizi dener Allah. Buradaki ciddiyetinize samimiyetinize bakar da daha sonra size devlet idaresini teslim eder. Oralarda başaramamışsanız daha büyüklerini nasip etmez size. Evet Allah İsrâil oğullarına cumartesi günü bolca balık göndererek onları imtihana tâbi tutar. İsrâil oğulları kendilerine yasaklanan bir durumla karşı karşıyaydılar. Bakın böyle bir durumda bu adamlar içinde bulundukları duruma Yahudi’ce bir yorum getiriyorlar. tâbi böyle bir imtihan karşısında onların kulluğunu bitirmek üzere fırsat kollayan şeytan da onlara gelir ve vesvese vermeye başlar. Yasağa bir yorum getirerek onlar nazarında yasağı yumuşatmaya çalışır şeytan. Der ki: Cumartesi günü balık tutmanın yasaklığını da nereden çıkardınız? Cumartesi balık tutmayın demedi ki Allah size. Cumartesi balık yemeyin dedi. Cumartesi tutarsınız bu balıkları pazar günü yersiniz, pazartesi yersiniz olur biter dedi. şte bu şeytanın insanlara yaklaşma yöntemidir. Şeytan mü’-minlere böyle yaklaşır. Şeytan mü’minlere mü’minliklerini terk ettirmek üzere, açıktan açığa Allah’ın emirlerini çiğnemek üzere yaklaş-maz. Çünkü o zaman şeytanlığı anlaşılacak ve dinlenmeyecektir. Bunu çok iyi bilen şeytan onları küfre çağırmak yerine, kulluğu terk ettirmek yasaları çiğnetmek üzere yaklaşır. Fıtratı çok iyi biliyor alçak. Kâfir olun, dinden çıkın, Allah’ı red-dedin diyerek yaklaştığı zaman müminlerin kendisini dinlemeyeceklerini çok iyi bildiği için onlara böyle yaklaşmaz. Haramlara yorum getirerek, haramları mü’minler nazarında basitleştirerek yaklaşır. Hz. Adem’e ve Havva’ya da böyle yaklaşmıştı hain. Ey Adem ve ey Havva! Bu ağacın diğerlerinden bir farkı yoktur. Üstelik bu ağaçtan yerseniz bu size iki büyük fayda da sağlayacak, size hiç ölüm gelmeyecek ve sizler ikiniz iki melek olacaksınız diyerek yaklaşmış ve onları kulluktan çıkarmaya muvaffak olmuştu. Bakıyoruz şu anda da mü’minlere aynı yöntemle yaklaşıyor. Yahu bu fâizin yasaklığını da nereden çıkardınız? Halbuki Allah ribayı yasaklamıştır. Riba ayrıdır, fâiz ayrıdır diyerek, yasağa bir yorum getirerek bugün pek çok müslümanın nazarında haramın ciddiyetini gevşetmeye muvaffak olmuştur. Veya meselâ açıverin kızım başınızı. Açık gezenle kapalının bir farkı yoktur. Üstelik başınızı açarsanız bu size iki büyük fayda da sağlayacaktır. Okul bitireceksiniz, sosyal statüler kazanıp filan falan mevkilere gelip İslâm’a hizmet imkânı bulacaksınız vs, vs. diyerek yasağı müslümanların nazarında basitleştiriverdi. Bu konu İsrâil oğullarının Yahudileşme konusudur. Bu konu bizim için gerçekten çok önemlidir. Zaman zaman bizim karşımıza da bu tür imtihanlar çıkacaktır ve unutmayalım ki aynı şeytan bizi de vartaya düşürmeye ve imtihanı kaybettirmeye çalışacaktır. Meselâ karşımızda çok para kazanabileceğimiz bir iş var. Ama sonunda bizim haramlara düşmemiz ve Rabbimizin rızasını kaybetmemiz de söz konusudur. Bizi fâize veya harama düşürecek kârlı bir alışveriş veya İslâm’a göre bizim hakkımız olmayan ama düzenin hak tanıdığı bir miras paylaşımı veya dinimizin haram kıldığı çok karlı bir kredi imkânı vs. Veya işte görüyoruz İslâm’a hizmet edip dikkat çekenlerin üzerlerine kadın kız salıyorlar. Tıpkı Mekke’de imânâ yönelen kimseleri bu kararından vaz geçirmek için Nadır bin Harisin cilveli güzel fahişelerinden birini gönderip tüm cilvelerini kullanarak bu adamı İslâm’dan vaz geçir diyerek fahişelerinden birini onun üzerine saldığı gibi. Bunlar bizim ilgimizi çekmeyecek, imanlarımızı namuslarımızı tartmayacak kadar az olursa bunlardan sarfı nazar edebiliriz. Ama imanlarımızı namuslarımızı sarsacak miktarda oldu mu bütün bunlar yâni o İsrâil oğullarına geldiği gibi ardı arkası kesilmeyecek miktarda meselâ milyarlar noktasına ulaştığı zaman acaba nasıl davranıyoruz? Müslü-manca bir hayat yaşadığımız için bir kısım nimetlerden mahrum bırakılmamız karşısında ne diyoruz acaba? Keşke müslümanca bir hayat yaşamasaydık, bunun sonunda başımıza şunlar şunlar gelmiştir, şu şu haklarımız elimizden alınmıştır diyerek müslümanlığımızdan pişmanlık mı duyuyoruz? Veya meselâ Düzenin ve şeytanın karşımıza çıkardığı çok güzel bir fahişesi karşısında ne kadar dayanabiliyoruz? İşte görüyoruz, üstelik müslümanların liderliğine soyunmuş insanların bu kadınlar karşısında patır, patır döküldüklerini görüyoruz. Evet bu durumlarda nasıl davranıyoruz? Acaba dini, imanı, namusu, iffeti bir tarafa bırakarak tıpkı İsrâil oğulları gibi yamukluk yaparak, çeşitli kılıflar ve yorumlar bularak yasağı çiğnemeye mi çalışıyoruz yoksa imanımızla dimdik ayakta durmaya mı çalışıyoruz? Buna çok dikkat etmeliyiz. Şeytanın karşımıza diktiği menfaatler karşısında Yahudileşmemeye, imanlarımızdan tavizler vermeye çalışmalıyız. Bu konuyu Rabbimiz sûrenin evvelki bölümlerinde anlatmıştı. Haramlar-helâller konusunda bizi şeytanın adımlarına uymayın diye uyarmıştı. Haram ve helâl belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğu konusunda bizi sıkı, sıkı uyarmıştı. Evet İsrâil oğullarına da böyle yaklaştı Allah düşmanı. Zaten onlarda bu işe Yahudi’ce bir çözüm arıyorlardı Şeytan da onlara bu konuda yardımcı oldu. Bu manzara karşısında kasaba halkı iki gruba ayrılırlar. Bunlardan bir grup Allah’a daha önce verdikleri sözlerini unutup yasağı çiğneyerek balık tutmaya koşar. Şeytanın yorumları istikâmetinde balıkları cumartesi günü tutup kazdıkları kanallara, çukurlara düşürürler ve ertesi günü de onları tutmaya başlarlar. Böylece güya Allah’ın yasağını da çiğnememiş sayarlar kendilerini. Düpedüz Allah’ı kandırmaya çalışırlar. Müslümanlarda görüyoruz bu Yahudileşme ve Allah’ı kandırma eylemlerini. Meselâ bir adam ölüyor, onun namaz borcunu, yemin borcunu filan hesap ediyorlar, üç beş fakiri çağırıyorlar ve o ölen kişi adına onların ellerine milyonları veriyorlar ve geri alıyorlar, öleni affettirmeye çalışıyorlar. Bu düpedüz Allah’ı kandırmaya ve Onunla alay etmeye çalışmadan başka bir şey değildir. Veya fakirlere güya zekât veriyorlar ve sonra da onların ellerinden alıp filan ya da falan müesseselere intikal ettiriyorlar. Bunlar Allah’a, Allah’ın diniyle alaydan başka bir şey değildir. Yahudi’ce Allah’ın yasalarını değiştirmeden başka bir şey değildir Allah korusun. Evet İsrâil oğullarından bir grup böyle yaptılar. Aynı toplumun içinde ikinci grup da: Yahu ne yapıyorsunuz siz? Hani cumartesi günü iş yapmayacağınıza dair Allah’a söz vermiştiniz! Yapmayın! Etmeyin! Bu yaptığınız yanlıştır! Allah’ın yasalarını çiğniyorsunuz! Allah’a verdiğiniz sözlerinizi bozuyorsunuz! Üzerinize azap yağacak, gazap gelecek! diyerek günaha giden insanları uyarmaya çalışanlar. Yâni müs-lümanlık özelliklerini koruyarak günahkârlarla mücâdeleye tutuşan, Allah’ın hukukunu korumaya çalışan, Allah’ın istediği biçimde emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker görevlerini yerine getirenler. Evet başlangıçta kasaba halkı böyle iki guruba ayrılıverdi. Bir süre bu iki grup arasında çatışma devam etti. Hattâ rivâyetlere göre bu ikinci müslüman grup onların işledikleri bu nanelerden ötürü Allah’ın gazabından korktukları için kendi evleriyle bu günahkârların evleri arasına bir set bile çekerek korunmaya çalıştılar. Ama zaman uzayınca ve günaha gidenler uyaranları dinle-mez hale gelince bu uyaranlar da kendi aralarında ikiye ayrılıverdiler. Bir grup diyordu ki: Bizim vazifemiz bitmiştir artık! Elli kere uyardık, yüz kere uyardık bunların adam olmaları geçmiştir artık! Allah bunların kalplerine mührünü basmış, bunlar kesinlikle adam olmayacaklar diyerek evlerine çekiliverenler. Öteki grup da baştaki heyecanlarından hiç bir şey kaybetmeden günaha gidenleri uyarmaya devam edenler. Böylece kaç grup oldu? Üç grup oldular. 1: Günah işleyenler. Allah’a verdikleri sözü bozup yasağı çiğneyenler. 2: Kendileri günah işlemeyen, ama başkalarını da uyarmaktan vazgeçip bizim vazifemiz bitmiştir artık diyerek evlerine çekiliverenler. Biz peygamber miyiz ki ümmet kayıracağız? diyerek günahkârlar karşısında sessiz kalıp evlerine çekiliverenler. Günaha gidenlerin yanlışta olduklarını bilen, kendileri onlar gibi günah işlemeyen ama ya bu günahkârlardan çekindiklerinden ya da nasıl olsa onlar bizi dinlemi-yorlar diyerek bu konuda onları yarmaktan vazgeçiverenler. 3: Ne pahasına olursa olsun günahkârlara engel olmaya onları uyarmaya devam edenler. Yapmayın! Etmeyin! Haramdır! Günahtır! diye çırpınmaya devam edenler. Hattâ bakın bu bizim vazifemiz bitmiştir, peygamber miyiz ki ümmet kayıracağız? Diyerek evlerine çekiliveren grup, o günahkârları uyarmaya devam edenlere şöyle diyor-lar: