Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya A’raf — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

206 ayetRûpel 2 / 8
20. “Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı:" Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir. " Evet şeytan o ikisine vesvese verdi. Sadece Havva’ya ve onun vasıtasıyla da Âdem’e değil. “Lehüma” İkisine birden vesvese verdi, gizlice, yavaşça fısıldadı onlara. Şeytanca bir vahiy, bir mesaj ulaştırdı onlara. Vesvese; kulağa takılan küpenin orada hafif hareketinden çıkardığı sese denir. İnsan kulağına yakınlığı sebebiyle küpenin çıkardığı bu sese vesvese denildiği gibi insana belki küpeden daha fazla yakınlığı sebebiyle de şeytanın insana verdiği fısıltılarına da vesvese denilmiş. Bu yüzdendir ki şeytanın Kur’an’daki isimlerinden bir başkası da “vesvas dır”. Vesvâs; vesveseyi verene, yapana denir. Vesvâs, şeytandır. Felak sûresinden biliyoruz ki vesvas sadece şeytan değil şeytan mis-yonunun üstlenmiş insan vesvâsları da vardır. Vesvese, dinde sapıklığa, kulluğu terke, isyana, şehvete ve mâsiyetlere dâvetiyedir. Evet her ikisine de vesvese verdi. Bunun şekli, biçimi bizim için önemli değildir. Eğer önemli olsaydı Rabbimiz burada açık açık bize anlatırdı.. Peki şeytan niye vesvese vermiş onlara? Ya da vesvesesinin hedefi neymiş? Rabbimizin ifadesine göre onlara vesvese verirken şeytanın temel hedefi onların ayıp yerlerini açmak, deşifre etmek, açığa çıkartmaktı. Bunu gerçekleştirebilmek için onlara dedi ki: Dedi ki ey Âdem ve ey Havva! Rabbiniz bu ağacı size neden yasak kıldı biliyor musunuz? Bu ağaçtan yemenizi neden men ediyor biliyor musunuz? Rabbiniz bunu siz melek olmayasınız diye ve siz cennette ebedîyen kalmayasınız diye, ebedî bir yaşam hakkı elde et-meyesiniz diye yasaklıyor. İki melek olmayasınız ve ebedîyet yurdunu elde etmeyesiniz, hiç bitmeyen, tükenmeyen bir mülke sahip olmayasınız, olamayasınız diye bu yasağı koydu. Rabbiniz size gerekli olan böyle bir nimete böyle bir saadete kavuşmanızı istemediği için bu ağacı size yasakladı. Yâni eğer bu söylediklerimi elde etmek, onlara kavuşmak istiyorsanız bu ağaçtan yemek zorundasınız. Burada şeytanın Âdem’le Havva’ya yaklaşma taktiğini anlıyoruz. Bu bizim için çok önemlidir. Şeytanın bu taktiğini Rabbimiz bize anlatıyor ki ona karşı uyanık olalım. Daha önceki âyetinde Rabbimizin bize anlattığı gibi şeytan mü’minlere sağ taraflarından yaklaşır. Yüzünü, şeytanlığını bir mas-keyle saklayarak yaklaşır. Bakın atamız ve anamıza da aynı yönden yaklaşıyor. Alçak kesinlikle bilmektedir ki şeytan olarak yaklaştığı zaman şeytanlığı fark edilecek ve reddedilecek, sözü dinlenmeyecek. Ey Âdem ve ey Havva! Bu ağacı size yasaklayan Allah’ı dinlemeyin! Kimmiş o? Nasıl yasaklarmış bunu size? Onu dinlemeyin ve ona itaatten, ona kulluktan çıkın! deseydi, böyle yaklaşsaydı kesinlikle dinlenmeyeceğini biliyordu. Onun için yüzüne bir maske takarak, hükme şeytanca bir yorum getirerek onları itaatten çıkmaya çağırıyordu. Allah’ın yasağına, Allah’ın hükmüne şeytanca bir yorum getirerek, yasağı insan nazarında törpüleyerek basit hale getirmeyi plan-lıyordu. Deniz kenarında bir karyede yaşayan ve Allah tarafından kendilerine emredilen cumartesi günü yasağıyla karşı karşıya bulunan yahudilere de aynı taktikle yaklaşmıştı şeytan. Onlar için de hükme bir yorum getirerek şöyle diyordu. Cumartesi günü balık tutma yasağını nereden çıkardınız? Allah size cumartesi günü balık tutmayın demedi ki! Cumartesi günü balık yemeyin dedi! Cumartesi tutarsınız daha sonra yersiniz olur biter. Şeytanın bu şeytanca yorumu ve vesveselerine kapılan İsrâil oğullarının gözünde yasak basitleşiverdi ve oltasını ağını kapan herkes balık tutmaya koştu. Bakıyoruz bugün de şeytan ve dostları getirdikleri şeytanca yorumlarla müslümanların gözünde Allah’ın yasaklarını hafifleterek onları yasakları delme konusunda, haramları çiğneme konusunda cesur hale getirmeye çalışıyorlar. Meselâ bir zamanlar müslümanlar nazarında fâiz yasaktı. He-men hemen bütün müslümanlar Allah’ın bu yasağı karşısında çok titiz davranıyorlar, fâizin yakın semtine bile uğramamaya çalışıyorlardı. Ama şeytan ve çömezleri bu fâiz konusuna bir yorum getirdiler. Dediler ki, ya hu bu fâiz yasağını nereden çıkardınız? Allah’ın Kur’an’da yasakladığı şey fâiz değil, ribadır. Allah fâiz değil ribayı yasaklamıştır. Riba ayrı fâiz ayrı şeydir diyerek şeytanca bir yorum getirince bugün müslümanların gözünde bu yasak basitleşmiş ve senedini, çekini kapan müslümanlar bankalara koşuvermişlerdir. Tıpkı İsrâil oğullarının oltasını ağını alıp balık tutmaya koştukları ve yasağı deldikleri gibi. Namaz konusunda da aynı şeyi söylüyorlar bu şeytan ağızlılar. Kardeşim nereden çıkardınız bu namazı? Hani Kur’an’ın neresinde geçer namaz? Kur’an’da Allah’ın bize emrettiği şey namaz değil salâttır. Salât da dua demektir. Bakın lügat kitaplarına, salât kelimesinin namaz değil dua anlamına geldiğini göreceksiniz. Allah’a Allah’ın istediği biçimde dua edip kalbinizi de temiz tuttunuz mu iş bitmiştir. Namaza da, niyaza da gerek yoktur diyerek iblisin ağzını kullanarak, hocalarının taktiğini uygulayarak, emri böyle bir yoruma tâbi tutarak, yâni emri törpüleyerek bugün müslümanların gözünde namaz emrini hafifletip müslümanları namazdan uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu tip ağızları kullanarak haramlara ve emirlere böyle şeytanca yorumlar getirenlerin, müslümanlara şeytanca yaklaşanların tamamı bilelim ki şeytandır. Şeytan misyonunu üstlenmiş mü’minleri Allah yolundan saptırmaya çalışan iki ayaklı şeytanlardır bunlar. Bakın diyor ki ey Âdem ve ey Havva! Bu ağacı Rabbiniz size niye yasak kıldı biliyor musunuz? Aslında bu ağacın öteki ağaçlardan hiç bir farkı yoktur. Üstelik siz ikiniz bu ağaçtan yediğiniz takdirde ikiniz melek olacaksınız ve ebedîyen yaşayacaksınız. İki melek olarak size hiç ölüm gelmeyecek, hayatınız ve zevkleriniz asla son bulmayacak, ebedîlik hakkını elde etmiş olacaksınız. Bugün iki ayaklı şeytanların da aynı şekilde insanlara yaklaştıklarını görüyoruz. Aynen hocalarının ağzını kullandıklarını görüyoruz. Kızım açıverin başınızı! Örtülü başla açık başın bir farkı yoktur. Eğer sizler başınızı açar ve okullarınıza devam ederseniz üstelik bu size iki büyük fayda sağlayacaktır. İlim öğreneceksiniz, diploma ala-caksınız, falan ve filan mevkilere gelme imkânı bulacak, istikballe-rinizi kazanacak, gelecekte kendinize çok iyi bir hayat hazırlayacaksınız. Size sağlayacağı bu büyük faydaların yanında yasağı delmenizin ne önemi olabilir? Evet tüm emirler ve haramlar konusunda bugün şeytanın iki ayaklı talebeleri aynen hocalarının taktiğini kullanarak insanlara yaklaşmaktadırlar. Bakın şeytan da aynı taktikle Âdem ve Havva’ya yaklaşıyordu. Ey Âdem ve Havva, bu ağacın diğerlerinden bir farkı yoktur. Üstelik sizler bu ağaçtan yiyecek olursanız size iki büyük menfaat sağlayacak. İkiniz iki melek olacaksınız ve ebedîyen yaşayacaksınız, size bir daha ölüm gelmeyecektir. Onları zaaf noktalarından yakalıyor hain. İnsanın zaaf noktalarını çok iyi bilmektedir alçak. İnsanın en büyük iki zaaf noktası vardır. Birincisi ebedîleşmek, ölümsüzleşmek, ebedîyen yaşamak arzusu, ikincisi de yaşadığı hayatta mal makam sahibi olmak rahat bir hayat yaşamak. Şeytan insanların bu en büyük zaaf noktalarını çok iyi bildiği için genelde onları kandırabilmek için bu noktalarından yaklaşıyor. Gerçekten mal sevgisi, makam sevgisi, yaşama sevgisi, dünyada ebedî kalma arzusu insanın fıtratında var olan şeylerdir. Zaten insanın gözünde dünyada mal, mülk ve makam sahibi olmak ebedîleşme sebebidir. İnsan bunlara sahip olmakla dünyada ebedîleşeceğini zanneder. Malı, mülkü ve makamı dünyada ebedîlik sebebi zan-eder. Bunlara sahip olduğu zaman sanki artık kendisinin kimseye ihtiyacının olmadığı zehabına kapılarak müstekbirce bir tutum sergilemeye başlar. Kur’an’ın pek çok yerinde azgınlaşan, tâğutlaşan, yer-üzünde tanrılığını iddia ederek Allah’a karşı savaş açma bedbahtlığında bulunan insanların genellikle mal-mülk sahibi, makam-mevki sahibi, sulta-saltanat sahibi kimseler olduğunu görüyoruz. Bakın Rabbimiz Hümeze sûresinde bu hususu şöyle anlatıyor: Mal toplayarak onu tekrer tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. (Hümeze 1,2,3) Evet mal toplar ve yığar. Üst üste yığar, alt alta yığar, apartman diye yığar ve sayar. Saydıkça paracıklarının karşısında mest olur. Ve en sonunda zanneder ki bu paraları, bu servetleri, bu zenginlikleri kendisini ebedîleştirecek. Bu serveti kendisini ölümden kurtaracak. İşte bu duygu kendisini tâğutluğa, tanrılaşmaya, azgınlaşmaya, hak hukuk tanımamaya, insanlara zulmetmeye, her şeyin kendisine ait olduğunu savunmaya, kendisinden başkalarına hiç bir şey vermemeye ve Allah’la savaşmaya götürüyor. Bu konuda örnek Kur’an’da pek çoktur da bunlardan sadece Kehf sûresinde anlatılan şımarık, iki bahçe sahibi zengin bir kimsenin örneği var. Allah’ın kendisine bolca mal mülk verdiği, ama kendisine verilenlerin tamamını kendisinden bilen ve sahip olduklarıyla Allah’a kafa tutmaya kalkışan bir adam. “Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi. (Kehf 35,36) Evet malına mülküne, gücüne kuvvetine, bağına bahçesine, imkânına iktidarına güvenen ve sanki hiç kimseye eyvallah’ının ol-madığını zanneden, dünyada ebedî kalacağı gururuyla hareket eden bir adam. Böyleleri Elbette buradaki cennetler hatırına, buradaki makam ve mevkileri hatırına Allah’ı unutacaklar, Allah’a kulluğu unutacaklar, hayatlarında Allah’ı diskalifiye edecekler ve kendilerini mülkün sahibi bileceklerdir. Kendilerini hayata ve mülke etkin ve yetkin bilecekler ve şöyle diyeceklerdir: Bu bahçenin batacağını, bu bahçenin harap olacağını hiç sanmıyorum. Bu bahçem hiç bir zaman harap olmaz olamaz diyecek ve bu inancı bu zannı sonunda onu kıyâmetin kopacağını da yalanlamaya kadar götürecektir. Diyecektir ki kıyâmetin kopacağını da hiç sanmıyorum. Kıyâmetin kopacağına da inan-mıyorum. İhtimal vermiyorum ki böyle bir şey olsun. Zannetmiyorum ki öldükten sonra yeniden dirilelim ve bir hesabın kitabın içine girelim. Evet dikkat ediyor musunuz dünya sevgisi, mal-mülk tutkusu ve elindekilere güvenerek onlarla duyduğu bu gurur adamı nereye kadar götürüyor? Adam gurur ve kibir içinde bahçesinin içine giriyor. Ya da işte şirketinin içine giriyor, fabrikasının oturma bölümüne giriyor, saltanatının içine giriyor, makamına giriyor. Kendisinde güç ve kuvvet görerek gurur ve kibir içinde, nefsine ve çevresindekilere zulmeder, tepeden bakar olduğu halde, Allah’ı da diskalifiye ederek di-yor ki; ben gerçek güç ve kuvvet sahibiyim! Ben mal mülk sahibiyim! Benim bağım-bahçem, atım-arabam, makamım-mansıbım, çevrem, kredim, saltanatım var. Bütün bunların sahibi benim! Bu gücümün, bu saltanatımın, bu çevremin, bu kredimin, bu hayatımın sahibi benim ve artık ben bu mülkün batacağına da inanmıyorum! Kesinlikle yok olmaz bu iş yerleri! Yok olmaz bu fabrikalar! Bitmez bu saltanat! Son bulmaz bu hayat! Gelmez ölüm bana! Ben ebedîyen yaşarım bu saltanatımın içinde! Bütün bunlara sahipken artık ben kıyâmetin kopacağına da ihtimal vermiyorum! Bu saltanatın, bu gücün ve bu imkânın sahibi olan birinin üzerine kesinlikle kıyâmet kopmaz! Benim üzerime kıyâmet kopmaz! Kimse benim önüme geçemez! Kimse benimle baş edemez! Allah’ın da beni öldüreceğini sanmıyorum! Gerçi eğer bu zavallı fakirlerin, şu ayak takımının, şu örümcek kafalıların dedikleri doğru da gerçekten kıyâmet kopacaksa bile, ne önemi var? Eğer bunların dedikleri gibi ölecek ve yeniden dirileceksek, elbette yine bize orada da ayrıcalık tanınacak ve ayrı muamele yapılacaktır. Zat-ı âlileri orada da korunacaktır elbette. Çünkü dünyada bu kadar servetin bu kadar saltanatın sahibi değil miydik bizler? Öyleyse sayın cenapları, elbette âhirette de düşünülecek, elbette orada da protokol bozulmayacak, orada da saygınlığını koruyacaktı. Böyle düşünüyordu adam. Evet zenginler ölmez, paralılar ölmez, makam sahipleri, sal-tanat sahipleri ölmez. Dünyanın en zengin adamı Karun, bir gün paracıklarının karşısına geçip sevinçten mest olmuş bir vaziyette onları sayarken, hizmetçisi de uzaktan gülerek onu seyrediyormuş. Hizmetçisini böyle garip bir tavır içinde gören Karun onun paracıklarına göz koyduğunu ve onları çalmayı planladığını zannederek onu ayaklarının altına alıp ezmeye başlar. Niye gülüyordun söyle bakalım? diye onu ezmeye çalışırken, bir ara fırsat bulan hizmetçi bağırır: Efendim! vallahi onları çalmayı filan düşünmedim! Düşündüm ki siz ölünce.. Filan demeye çalışırken, daha onun sözünü boğazında kesen Karun der ki: Sus! Ben ölmem! Zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez! diye onu daha beter yapmaya koyulur. Evet zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri öl-mez! Bu Ehramlar, bu anıt kabirler de onun için var ya. Ölmediklerini ortaya koymak için, ölümsüzlüklerini ispat için, ya da öldükten sonra da hegemonyalarını sürdürebilmek için yaptırıyorlar bunları. Evet insanın bu zaaf noktalarını çok iyi bilen İblis, insana bu yönlerden yaklaşıyor.
21. “Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim" diye ikisine yemin etti.” Vallahi de billahi de ben sizin kötülüğünüzü değil, iyiliğinizi düşünmekteyim. Vallahi ben sizin için hayırhah bir nasihatçiyim. Benim bu işte en küçük bir menfaatim yoktur. Eğer kendim için isti-yorsam, kendi menfaatimi düşünüyorsam namerdim. Ben sizin iyiliğiniz için, sizin menfaatiniz için çırpınıyorum. Bütün derdim sizin şu söylediğim nimetlere ulaşmanızdır. Benim bundan başka bir derdim yoktur diyerek onlara Allah adına yeminler etti şeytan. Bu sözleriyle Âdem ve Havva’yı kandırmaya çalıştı. Bakın soruyu kendilerine ilk sorduğunda Âdem ve Havva’da bir iman vardı. Hani şeytan onlara; ey Âdem ve ey Havva! Allah bu ağacı size niye yasakladı biliyor musunuz? dediğinde Hz. Âdem’de ve Hz. Havva’da bir iman vardı ki bu ağaçtan yenmemeliydi. Nedenini, niçinini düşünmemişlerdi bile. Çünkü Yasaksa yasaktır, haramsa haramdır diyorlardı. Allah demişse ki bu yasaktır, tamam artık o yenmemeliydi. Allah demişse ki bu haramdır, tamam o haramdır, ne-denine niçinine gerek yoktu. Çünkü Allah kullarından teslimiyet ister. Kulluğun mantığı teslimiyettir. Allah ne demişse, neleri emretmiş ve neleri yasaklamışsa o konuda kullarından itirazsız teslimiyet ister. Nedenine niçinine yönelerek yapılan kulluk Allah’ın istediği kulluk değildir. Meselâ şu anda içkiyi içmiyoruz neden? Siroz hastalığına yakalanırız diye mi? Hayır Allah yasak kıldı diye. Domuz etini yemiyoruz neden? İçinde trişin tenya var diye mi? Hayır Allah yasak kıldı diye. Namaz kılıyoruz neden? Diz kireçlemelerini önlemek için mi? Hayır Allah emrettiği için. Oruç tutuyoruz neden? On bir ay yorulan midelerimizi dinlendirmek için mi? Sıhhat için, perhiz için mi? Hayır Allah emrettiği için. Değilse emir ve nehiyleri tıbbi mahzurlar veya bedensel faydalar mülahazasıyla icra etmek, esasen nefisperestlik ve menfaatperestliktir. Allah için mütedeyyin olanlarla menfaatleri için mütedeyyin olanların ayrıldıkları kesin çizgi de işte buradadır. Evet Hz. Âdem ve Havva hiç düşünmemişlerdi bile. Yasaksa yasaktır ve bu ağaçtan yenmemeli diyorlardı o ana kadar. Ama şimdi bir şeytan yorumuyla, bir şeytan mülahazasıyla karşı karşıya bulunuyorlardı. Meselâ namaz konusunda insanda bir kanaat vardır ki namaz mutlaka kılınmalıdır. Nerden geldi bu kanaat? Allah’ın kitabından ve Resûlünün sünnetinden biliyoruz ki namaz farzdır ve mutlaka kılınmalıdır. Ama bu emir konusunda insanın bilinç altında ikinci bir kanaati, ikinci bir imanı daha vardır. Yâni bu namaz kılınmasa da olabilir, geçenlerde sabah namazını kılmadım da gök kubbe başıma mı yıkıldı sanki? Bak piyasada namaz kılmayan yığınlarla insan var, ne olmuş yâni? Onlar da gül gibi yaşayıp gidiyorlar diye insanda ikinci bir kanaat daha vardır. İşte insandaki bu birinci kanaat, ikinci kanaate galip geldiği zaman kişi mutlaka namazı kılacaktır. Ama insanın bilinç altındaki bu ikinci kanaat, birinci kanaate galip geldiği zaman kişi namazı kılmayacaktır. Tüm emir ve yasaklar için bu böyledir. İşte insan fıtratını çok iyi bilen şeytan insandaki bu birinci kanaati törpüleyip zayıflatmak ve ikinci kanaati kuvvetlendirip açığa çıkarmak üzere insana yaklaşır. Çeşitli yorumlarla, yan ürünlerle bu ikinci kanaati güçlendirip birinci kanaati zayıflatıp insanı emirler ve yasaklar konusunda gevşekliğe sürüklemek ister. İşte Hz. Âdem’le Havva’da var olan bu ağaçtan yenmemeli şeklindeki birinci imanı, birinci kanaati zayıflatıp, onların bilinç altındaki yendiği zaman da bir şey çıkmaz, üstelik yendiği zaman şu şu menfaatleri vardır şeklindeki ikinci zayıf kanaatlerini güçlendirip açığa çıkarmaya çalışıyordu şeytan. Bakıyoruz bugün de şeytan ağızlılar aynı ağzı kullanıyorlar. Emirler ve yasaklar konusunda insanların birinci imanlarını zayıflatıp ikinci kanaatlerini açığa çıkararak güçlendirmeye çalışıyorlar. İnsanların yasağa karşı ayakta duran imanlarının karşısına bir takım şeytanî yorumlar getirerek çözülmelerini sağlıyorlar. Bir takış şeytanî gerekçeler getirerek günahları hoş göstermeye ve insanları haramları işleme konusunda cesur hale getirmeye çalışıyorlar. Haramları güzel göstererek, ya da her bir haram karşısında bir mantık geliştirerek onu insanlar nazarında basitleştirmeye çalışıyorlar. Meselâ kumarın adını milli piyango, yahut oyun, çıplaklığın adını sanat, fuhşun adını bilmem ne koyarak cazip göstermeye bu işi insanlara yaptıracak bir kısım gerekçeler bulmaya çalışıyorlar. Veya meselâ ev yaptırmak için alınacak fâiz konusunda bu ev kredisidir efendim zaruret miktarı almanın ne mahzuru olabilir? Veya işte çocuklarımın hakkından gelemedim efendim ne yapalım barı pavyonu evin içine taşımak zorunda kaldım dedirterek her birine kılıflar bulduruyor şeytan. Evet şeytan atamıza ve anamıza böyle yorumlar yaparak, kılıflar bularak ve üstelik de Allah adına yeminler ederek yaklaşıyordu. Saf ve temiz bir biçimde Rablerine kulluk yapmaya çalışan, Rablerinin emir ve yasaklarına riâyet etmeye çalışan babamız ve anamız henüz şeytanı da tanımıyorlardı. Kendileri temiz oldukları için herkesi temiz zannediyorlar ve şeytan da dahil hiç bir varlığın kendilerini yaratan Rableri adına yemin edemeyeceğini, yeminle teyit ederek yalan söyleyemeyeceğini zannediyorlardı. Bundan dolayı da şeytanın yeminlerine ve tatlı sözlerine kanıverdiler. Çünkü onlar Allah’a inanıyorlardı, şeytan da onları Allah’la kandırıyordu. Zira mü’mini Allah’la kandırma yöntemi en kolay bir yöntemdir. Şu anda da şeytan taraftarları, şeytanî güçler, şeytan ağızlıların kullandıkları en etkili yöntem budur. Onun içindir ki hem şeytana ve hem de şeytanî güçlere karşı dikkat çeken Rabbimiz Kur’an’ın pek çok yerinde bizi bu konuda ısrarla uyarır. “Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.” (Lokman 33) Evet sakın ha ey kullarım! aldatıcılar sizi Allah’la aldatmasınlar buyuruyor Rabbimiz. Peki aldatıcılar Allah’la nasıl aldatırlar insanı? Allah bir şey indirmedi diye aldatırlar. Allah hayata karışmaz diye aldatırlar. Bu kadar yüce bir Allah’ın işi yok da bizim pis işlerimizle mi ilgilenecek? diye aldatırlar. Allah dünyayı yaratmış ama onunla ilgilenmek istememiştir, öyleyse hayatımızı biz belirleriz diye aldatırlar. Allah’ı yanlış tanıtarak aldatırlar. Allah’ın sıfatlarını Allah dışında birilerine vererek aldatırlar. Meselâ Allah kılık kıyafete karışmaz! Allah düğününüze-der-neğinize karışmaz! Allah kazanmanıza-harcamanıza karışmaz! Allah mesleklerinize karışmaz! Düğünde bu kadar olur canım! Allah bu kadarına da karışacak değil ya! Evinizi nasıl döşeyeceğinize, çocuklarınızı nasıl giydirip ne şekilde eğiteceğinize, hangi mekteplerde okuyacağınıza, sabah kaçta kalkacağınıza, sofranızda nelerin bulunup nelerin bulunmayacağına da Allah karışacak değil ya canım diyerek Allah’la aldatırlar. Veya Allah Kerîm be! derler. Yığınlarla günah işlesen de, ken-disine kulluk yapmasan da Allah kerim! Allah Gafururrahim! Affedecektir diyerek aldatırlar. Veya işte Allah’ın kitabı böyle okunur diyerek aldatırlar. Anlamadan da okusan fark etmez diyerek aldatırlar. Sırf affeden, ama hiç azap etmeyen, sırf cenneti olan, ama asla cehennemi olmayan bir Allah tanıtarak aldatırlar. Öyle bir Allah tanıtırlar ki Kur’an’ın hiç bir yerinde tanıtılmayan bir Allah’tır bu. Kendi kafalarından şekillendirip biçimlendirdikleri bir Allah imajıyla insanları aldatırlar. Başta şeytan olmak üzere Allah’la aldatan piyasada pek çok iki ayaklı şeytanlar vardır. Onun içindir ki Rabbimiz Kur’an’ın pek çok yerinde bizi bu konuda ısrarla uyarmaktadır. Aldatıcılar sizi Allah’la aldatmasınlar, zira aldatılmanın en kötüsü ve en tehlikelisi budur. Onun içindir ki bugün piyasada Allah'tan, Allah’ın dininden haberdar olup da Allah’ın dinini kazanç metaı yapan, menfaatlerinden ötürü Allah’ın dinini yamultmaya çalışan, Allah’ın dinini yanlış aktaranlar, kitaba dayalı din anlatmayanlar, efsaneleri ve bir kısım kişileri kitabın önüne geçirerek din anlatmaya çalışanlar insanları kandırmaktadırlar. Sanki bu toplum peygamberi tanımış da sıra başkalarını tanıtmaya gelmiş gibi, sanki bu ümmet kitaplarını tanımışlar da başka kitaplara sıra gelmiş gibi anlatımlarında kitaba ve sünnete yer veremeyecek kadar başka şeyler anlatmaya çalışanlar bu ümmeti aldatmaktadırlar. Yâni kimseyi itham etmek istemiyorum, ama ne yazık ki içinde biz de olmakla beraber bu toplumu hocalar kandırmaktadır. Ya da dinden habersiz oldukları halde, kitap ve sünnet bilgisinden mahrum oldukları halde din bilirmiş gibi bu toplumun önüne geçen insanlar kandırmaktadırlar. Ya böyle zır cahil yobazlar, ya da dini bildikleri halde, din tahsili, medrese tahsili yaptıkları halde makam-mevki endişesiyle, para- pul endişesiyle bildikleri dini anlatmayarak, ya da yanlış anlatarak insanları aldatanlar ki bunlara kitabımız “Bel’am” diyor. Göz diktikleri makamlara ulaşmak için, hedefledikleri ikballere kavuşmak için, ya da içine gömüldükleri makamlarını, yapıştıkları koltuklarını muhafaza edebilmek için dini eğerler, bükerler. Allah’ın dediklerine demedi, de-mediklerine dedi derler. Allah’ın âyetlerine amirlerinin, müdürlerinin, ağalarının, patronlarının, tâğutlarının istediği gibi anlamlar vermeye çalışırlar. Allah’a baş kaldıran resmî ideolojilerin istedikleri doğrultusunda, onların hevâ ve hevesleri doğrultusunda, onların sistemlerinin devamı doğrultusunda âyetleri yorumlayarak onlar hatırına mü’min-leri kandırırlar. Tabii ki ilim ehli olduklarından, diploma sahibi olduklarından, halkın gözünde kariyer sahibi bulunduklarından bunların insanları kandırmaları da çok kolay olmaktadır. Öyleyse yapılacak şey, bizler birinci elden dinimizi öğrenmek zorundayız. Dinimizi ondan bundan değil direk Allah’ın kitabından ve Resûlünün sünnetinden öğrenmek zorundayız. Bize Allah’ın kitabını anlatan, Resûlünün sünnetini bilen temiz selefimizin ağzından dinimizi öğrenmek zorundayız. Değilse bakın atamız Âdem ve anamız Havva bile böyle Allah adına kendilerine yaklaşan, Allah adına yeminler eden Allah düşmanına aldanmaktan kurtulamıyorlardı. Biz de bu tür aldanmalardan kurtulamayacağız demektir. Eğer dinimizi iyi bilirsek, kitabımızı ve onun pratiği olan peygamberimizin sünnetini iyi bilirsek, o zaman bi-ze din duyurmaya çalışan ve Allah adına yeminler söyleyerek bize yaklaşmaya çalışanların sözlerini vururuz kitaba, vururuz sünnete saf altınsa, sahte para değilse, doğruysa, uygunsa alırız; değilse reddeder ve dinimizi kurtarmış oluruz. Kim söylerse söylesin, isterse insanların en âlim bildikleri de söylese o zaman hiç fark etmeyecek kitaba ve sünnete aykırıysa reddederiz olur biter. Bizim kendilerini örnek alacağımız seleflerimizden birisi bakın bu konuda gerçekten bize örnek olacak çok hoş bir söz söyler. Seleflerimizden İmam Mâlik Rasulullah efendimizin mübârek kabrinin başında der ki: İşte şurada yatan zat var ya; bu zatın dışındaki insanlardan her ne sadır olmuşsa bunlar alınır da, atılır da. Kabul da edilir, redde edilir. Ama sözleri reddelimeyecek bir tek zat var o da işte burada yatandır der. Ne hoş bir söz değil mi? İşte kitap ve sünnet bilgisine sahip gerçekten örnek alınacak bir insanın sözü. Öyleyse hiç bir zaman birileri Allah adına, din adına bir şeyler söyledi diye, hem de bu sözünün doğruluğunu ispat sadedinde Allah adına yemin de etti diye her söyleyenin sözünü din kabul etmeyeceğiz. Bunu bu zat söylediğine göre öyleyse vardır bir hikmeti diyerek alıp kabul etmeyeceğiz. Olur olmaz kitaplardan meselâ takvim yapraklarından din öğrenmeye kalkışmayacağız. Dinimizi menkıbelerden, menkıbe kitaplarından almaya kalkışmayacağız. İnsanlara hiç bir sorumluluk yüklemeyen sadece hoş hikâyelerle, filanların falanların sergüzeşti hayatlarıyla imanımızı itikadımızı oluşturmaya kalkışmayacağız. Çünkü bu tür şeylerle uğraşan insanların imanları itikatları bunlarla oluşmaya başlayıveriyor. Dinimizi itikadımızı dininin temel kaynaklarıyla oluşturmaya çalışacağız. Evet işte böyle şeytan onlara yaklaştı ve:
22.“Böylece onların yanılmalarını sağladı. Ağaçtan meyve tattıklarında kendilerine ayıp yerleri göründü, cennet yapraklarından oralarına örtmeğe koyuldular. Rableri onlara, "Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim? diye seslendi.” O ikisini hileyle, dalaverelerle, yeminlerle aldattı ve yanılmalarını, hataya düşmelerini sağladı. Şeytanın iğvaları sonucu Rablerinin yasakladığı ağaçtan yiyiverdiler. Onlar o ağaçtan tattıkları zaman da onların ayıp yerleri açığa çıkıverdi. Ya da günahları açığa çıkıverdi. Ya demin ifade ettiğim gibi bilinç altlarındaki zayıf olan bu ikinci kanaatleri, mâsiyetleri, günahları açığa çıktı, ya da avret mahalleri açığa çıkıverdi. Önceleri ikisinin de avret yerleri Allah’tan bir nûrla örtülüydü de işledikleri bu günahla açığa çıkıverdi. ya da özlerinde, fıtratlarında, mayalarında bulunan günah özelliği, günah işleme özelliği, irade özelliği açığa çıkıverdi. Yâni insan oluşları açığa çıkıverdi. İşte bakın fıtrat hemen ortaya çıkıverdi. Çünkü insan oğlu iki şeyden meydana gelmiştir. Birinci yönü onun çamur yönüdür. Allah onu topraktan, balçıktan yaratmıştır. İkinci yönü de ruh yönüdür. Ça-murdan yarattığı bu varlığa Allah bir de ruh vermiştir. İnsan ele alınıp tanınırken, değerlendirilirken bu iki yön ihmal edilmemelidir. Zira insan ne yalnızca ruh ne de sadece çamurdur. Bu bizim babamız, anamız, karımız, kocamız, oğlumuz kızımız olabilir. Onlarla ilişkilerimizde, onlara ulaştıracağımız eğitimlerde onun iki yönünü ihmal etmeyecek ve dengeyi kurmaya çalışacağız. Bunu en iyi bilen elbette onun kurucusu, onun yaratıcısı olan Allah’tır. İşte onu en iyi bilen Allah ona kanun vazediyor. Allah’ın insan adına koyduğu kanunların yasaların uygulanması bu iki yönün unutulmamasını gerektirir. Bu konuda insanı tanımayanlar çok hata etmişlerdir. Meselâ Hristiyanlar onu yanlış anlayarak, insanın maddesini reddederek dağ başlarında onu keşişleştirmeyi düşünürken, yahudilerse onun mânâsını reddederek, ruhunu yok farz ederek, onu bu özelliğinden soyutlayarak sapmışlardır. Evet onlar o ağaçtan yiyince fıtratları açığa çıkıverdi, avret mahalleri açılıverdi de: Hemen cennet yapraklarıyla açılan yerlerini örtmeye koyuldular, örtünmeye çalıştılar. Evet Âdem atamız ve Havva anamız cennette açılan avret yerlerini hayalarından, edeplerinden ötürü hemen yapraklarla örtmeye çalışıyorlar. Halbuki ilk insandı bunlar. Önceden açıklık ya da örtünme nedir bilmiyorlardı, birden bire avret yerleri açılıverince hemen yapraklarla oralarını yamamaya, örtmeye çalışıyorlar. Burada hatırımıza iki soru geliyor: A: Peki acaba kim vardı çevrelerinde onları görecek? Ve kimden utanıyorlardı bunlar? B: İkincisi utanmaları gerektiğini, avret yerlerini, edep yerlerini örtmeleri gerektiğini kim öğretmişti onlara? Hocaları kimdi? Eğitimcileri kimdi onların? Burada bence üzerinde durulması gereken iki önemli konudur bunlar. Bizim sosyal hayatımıza ışık tutacak iki önemli husus. Evet cennette sadece iki insan var. Âdem ve Havva. Ne ar-kadaşları var, ne dostları var, ne çoluk çocukları, ne hısım akrabaları, ne de başka birileri. Sadece ikisi var ve edep yerleri açılınca hemen hayalarından, utançlarından örtünmeye çalışıyorlar. Peki kimden uta-nıyorlardı bunlar? Kim görebilecekti onları? Kimi hesap ediyorlardı bunlar? Demin de ifade ettiğim gibi insan olması hasebiyle insanın iki çevresi vardır. Maddî çevresi ve manevî çevresi. Materyalistlerin iddia ettikleri gibi insan sadece maddeden ibaret olmadığından, ruhu da olduğundan maddî çevresinin yanında onun bir de manevî çevreleri de vardır. İnsanın maddî çevresini onun yaratılış yönlerinden biri olan dünya ile, toprak ile ilgili olan vücudunun yine dünya ile ilgili çevresidir. İnsanlar, taşlar, ağaçlar, dağlar, hayvanlar, kuşlar vs. gibi maddî çevresidir. Öbürü de yaratılışının ikinci unsuru olan ruhuyla ilgili çevresidir. Allah, melekler, cinler vs. gibi çevresi. Evet insan evvela manevî çevresinden Allah’tan, meleklerden utanacak, sonra da maddî çevresinden utanacaktır. Asıl utanılması gereken Allah’tır. Zira utanmayı bizim fıtratlarımıza koyan, utanmayı yaratan ve utanmanın sınırlarını belirleyen Rabbimizdir. Yâni ben Allah’ın utan dediklerinden utanacağım, utanma dediklerinden de utanmayacağım. Evet utanacakları çevrelerini bildikleri için utanıp örtünmek zarureti duymuşlardı. Peki acaba bu çevrelerine karşı utanmaları ge-rektiğini kim söylemişti onlara? Hocaları kimdi onların? Kimden eğitim almışlardı ve nereden bilmişlerdi örtünmeleri gerektiğini bunlar? Hani günümüzde kimi kâfirler derler ki efendim insanlara çevreleri tarafından böyle bir eğitim verildiği için insanlar örtünmektedirler. Eğer bir kadına babası, kocası ve çevresi tarafından böyle bir eğitim verilmese hiç bir kadın örtünmeyecektir. Babaları, kocaları ve çevreleri zorladığı için kadınlar örtünmektedirler. Onlara böyle bir telkin, böyle bir eğitim verilmese hiç bir kadın örtünmez filan diyorlar. Peki sormak lâzım bu kâfirlere. Âdem’le Havva’nın babaları kimdi ki onları zorlamıştı? Hocaları kimdi ki onlara böyle bir eğitim ulaştırmıştı? Çevrelerinde kim vardı ki onlara böyle bir eğitim ulaştırmıştı? Kim bunlara örtünmeleri gerektiğini söylemişti? Bakın görüyoruz ki Âdem ve Havva kimse kendilerini zorlamadığı halde, kimse kendilerine böyle bir eğitim ulaştırmadığı halde fıtratlarındaki bu duygudan dolayı örtünmek zorunda kalıyorlardı. Demek ki her insan doğuştan örtünme hissine sahiptir. İnsanın mayasında vardır bu. Fıtratı bozulmamış herkes örtünmek zorundadır. Dünyanın en fahişe bir kadını bile getirip insanların gözleri önünde soymaya kalkışsanız o bile mutlaka utanacak, huzursuz olacaktır. Rableri onlara, "Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim? diye seslendi.” Bir an uyuverdiler şeytana. Çünkü yeminler üstüne yeminler etmişti alçak! Ben size nasihatçiyim diye. Aldandılar bu yeminlere. Çünkü zannediyorlardı ki Allah adına yemin eden herkes doğru söylemektedir. Evet aldandılar işte. Neden? Nedenini bilmiyoruz. Neden Hz. Ali efendimizle Ayşe annemiz karşı karşıya geldiler? Neden Hz. Ali efendimizle Hz. Muaviye karşı karşıya geldiler? Neden bir adam çıkıyor şapka giyip sarıkları çıkaracağım diyor adam daha Kastamonu’ya gelmeden herkes başına bir şapka geçiriveriyor? Neden? neden? Şeytan, şeytan, şeytan. Bunun başka bir izah tarzı yoktur. Demek ki Atamız ve anamız Rabbimizin tembihine rağmen, uyarısına rağmen aldanmışlar ve bir anlık bir gaflet sonucu şeytana uyabilmişlerse unutmayalım ki biz de onun ağına düşebiliriz. Bu alçak düşman her an bizi de düşülebilir. Onun içindir ki her an bu konuda dikkatli olmak zorundayız. Rablerinin yasakladığı meyveden yiyince, Rableri de onlara ben size şeytana uymayın demedim mi? buyurunca dediler ki:
23. “Her ikisi, "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize "merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler.” Ya Rabbi biz kendi kendimize zulmettik. Bulunmamamız ge-reken konumda bulunarak, yapmamamız gereken şeyi yaparak, dinlemememiz gereken varlığı dinleyerek, gösterdiği yolda yürümememiz gereken düşmanın yoluna tâbi olarak, dinlememiz gereken Rab-bimizin emirlerinden bir an gaflet ederek biz kendi kendimize zulmettik. Eğer bu yaptığımızdan dolayı bizi bağışlamaz biz affetmezsen biz hüsrana mahkum olanlardan oluruz. Biz rahmeti kaybeden, cehenneme yuvarlanan ve ebedîyen amelleri boşa gidenlerden oluruz. Öyleyse ne olur ya Rabbi bizi affet, bizi bağışla ve bize merhametinle muamelede bulun diyorlar. Daha önceki âyette de ifade ettiğimiz gibi suçlarını suçlu olduklarını itiraf ederek hemen tevbe ettiler Rablerine. Evet şeytan suçunu kabullenmedi, suçunu üzerine almadı, suç karşısında şeytanca bir tavır sergileyerek tevbe etmedi, suçundan vazgeçmedi, suçunu savunmaya devam etti ve rahmetten de cennetten de kovulmuş oldu. Ama Âdem (a.s) suçunu kabul etti, hemen arkasından tevbe edip o suçtan vazgeçti ve bu dönüşleri sebebiyle de Rableri onları affetti ve suçları sebebiyle çıkarıldıkları cennete tev-beleri sebebiyle yeniden dönme imkânı lütfetti Allah onlara. Demek ki bundan şunu da anlıyoruz ki şu anda dünyada işlediğimiz her bir günah bizi yavaş yavaş cennetten uzaklaştırmaktadır. Ama bir anlık bir gaflet sonucu işlediğimiz suçları kabullenir, suçumuzu itiraf eder, yaptığımıza pişman olur, gerek o suça devam ederek, gerekse savunmaya kalkarak devam ettirmez ve girdiğimiz şeytan yolundan hemen Rabbimizin yoluna dönüverir, hayatımızı düzeltir, halimizi ıslah eder ve Allah’ın istediği gibi bir kul olma kavgası verirsek o zaman bilelim ki biz de o zaman günahlarımız sebebiyle uzaklaşmakta olduğumuz cennete tevbelerimiz sebebiyle yeniden yaklaşma süreci içine girmiş oluruz. İşte Âdem’in yolu ve işte şeytanın yolu. Kim bir günah işler ve hemen arkasından tevbe ederek o günahı terk etme yoluna girerse o Âdem’in yolundadır, kim de işlediği günahına devam ederse o da şeytan yolunun yolcusudur. Âdem hatasını anladı ve hemen pişman oldu Allah da onu affetti. Demek ki tevbe kişinin Allah’la ilişkisini düzeltmenin adıdır. Bir insan için Allah’la yakın ilgiden mahrum oluş kadar daha büyük bir hüsran olamaz. Günah psikozu içinde yaşayıp, Allah’la diyalogunun kesilmesi kadar insanı kahreden başka bir şey düşünmek mümkün değildir. Bir de hata ferdidir, tevbe de ferdidir. Hıristiyanların iddia ettikleri gibi insan doğmadan önce günahkâr değildir. Hıristiyan yazarlar burada diyorlar ki efendim atamız Âdem’le anamız Havva bir suç işlediler. Cennette yenmemesi gereken meyveden yiyip Allah’a isyan ettiler. Böylece onların sulbünde dünyaya gelen her çocuk doğuştan günahkârdır. Her doğan kişi babamız Âdem’le anamız Havva’nın gü-nah lekeleriyle dünyaya gelmektedir. E ne olacak? İşte Kilisedeki mukaddes suyla yıkanacak ve böylece temizlenecektir. tâbi kiliseye gelir sağlama cambazlığından başka bir şey değildir bu. Çünkü Rabbimiz buyurur ki: "Herkesin kazandığı ancak kendi boynunadır. Hiç kimse kendi vebalinden başkasını yüklenemez." (En’âm: 164) Allah herkesi kendi günahından sorumlu tutmaktadır. Kimse kimsenin günahını yüklenemez. Hiç kimse kimsenin günahından dolayı sorumlu tutulamaz. Kimse kimsenin günah lekesini taşıyamaz. Hz. Îsâ hadisesi de böyledir. Diyorlar ki efendim bizim peygamberimiz İsa burada çarmıha gerilerek, kendini fedâ ederek tüm hıristiyanların günahlarına kefaret olmuştur. Bundan böyle istediğiniz kadar günah işleseniz de korkmayın! Çünkü tüm günahlarınızı Peygamberiniz sırtında alıp götürmüştür. İnsanları ferdiyetçi anlayıştan uzaklaştırıp günaha teşvik etme tuzaklarından biri. Hoş biz de kimileri kimilerinin günahlarını yüklenmekten sırtları kamburlaşmıştır. Yok sizin vazifelerinizi yaparken uykusuz kalıyorlarmış, yok kabir suallerinize bile onlar cevap vereceklermiş???
24,25. “Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız" dedi. İnin birbirinize düşman olarak. Sizin için orada, yeryüzünde belli bir süre geçimlik vardır. Orada belli bir vakte kadar yaşayacak ve geçimlik temin edeceksiniz. İşte yaşıyoruz bu hayatı, herkes için ayrı mesken var, herkes için ayrı mülkler var, herkesin ayrı ayrı yerleri, yurtları vardır. Bir de herkesin ayrı ayrı ömürleri zamanları vardır. Bir de bu ifade tüm insanlar içindir. Bu söz sadece Hz. Âdem’e değil bize de deniyor aynı zamanda. Yâni buradaki birbirinize düşman olarak inin sözünü kimileri işte Âdem’le Havva’nın ve şeytanın birbirlerine düşman olacakları şeklinde anlamaya çalışmışlar. İşte kadınla erkek sürekli birbirinin düşmanıdır filan demeye çalışarak kadınla erkeği birbirlerine düşman etmeye çalışmışlarsa da bunun aslı yoktur. Kadın erkeğin, erkek de kadının düşmanı değildir. Bu iki varlık birbirlerini tamamlamak için yaratılmış varlıklardır. Ve hiç bir zaman da Âdem Havva’ya, Havva da Âdem’e düş-man olmamışlardır. Bu konuda onların birbirlerine düşman olduklarına dair hiç bir tarihî belge yoktur. Buradaki ifade yeryüzünde Âdem, İblis arasında, Havva, iblis arasında, mü’min, kâfir arasında, mü’min, müşrik arasında sürekli düşmanlıklar olacaktır anlamınadır. Mal düşmanlığı, makam-mevki düşmanlığı, saltanat düşmanlığı, gelin-kay-nana düşmanlığı, kurt-kuzu düşmanlığı, tilki-tavuk düşmanlığı, mü’-min-kâfir düşmanlığı vs. vs. Öyleyse bu düşmanlıkları anlatma adına ve esasen bize gerçek düşmanımızı tanıtma anlamınadır. Değilse yâni bunu bana ne için anlattı Allah? Benim imtihanım için anlattı elbette. Bak şu anda sen, senin atan şeytanın fısıltılarına kulak verdiği için buradasın! Âdem böyle, böyle yaptığı için sen şu anda dünyadasın! Bunu unutma! Eğer sen de şeytanın fısıltılarına kulak verir, onun iğvalarına kapılırsan sen de cennete giremezsin! Aranızdaki düşmanlığı unutma deniliyor. İşte bu andan itibaren yeryüzünde Allah’a isyanın temsilcisi olan İblis’le, Allah’ın yeryüzündeki halîfesi olan insan arasında kıyâmete kadar sürecek düşmanlık başlıyordu. Bu savaş imanla küfür, hak ile bâtıl, hidâyetle-dalâlet arasında devam edecek bir savaştır. Ve anlıyoruz ki artık hiçbir zaman İblis bizimle barış masasına oturmayacaktır. Hiçbir zaman bizimle sulha yanaşmayacak ve sürekli bizi yoklayacak zayıf anımızı bulmaya çalışacaktır. Öyleyse yeryüzünde mutlaka iki cephe, iki kutup olacaktır. İman cephesi- küfür cephesi, secdeliler cephesi- secdesizler cephesi, Âdem’in cephesi- şeytanın cephesi. Bu iki cephe arasında kıyâmete kadar düşmanlık devam edecektir. Şeytan ve taraftarlarıyla, şeytanî güçlerle savaşımız kıyâmete kadar sürecektir. Bakıyoruz ki şu anda dünya siyasetine hâkim olan şeytanî güçler sürekli savaşı körüklüyorlar. Her toplantıda barıştan söz edilir ama bir türlü barış gerçek-leşmez. Barıştan bahsedenler hep müslüman kanı akıtmamadan ya-nadırlar. Barış sözleri bile müslümanları yok etme planlarıdır. Hayır hayır müslümanlar bu sözlere aldanmamalıdır. Rabbi-miz buyuruyor ki siz silahlarınızı terk etseniz bile onlar asla sizin varlığınıza tahammül etmeyecekler ve kıyâmete kadar bu savaşı sürdüreceklerdir. Bunların sizin karşınızda barış havarisi kesilmelerine sakın aldanmayın ey müslümanlar. O halda sizler de hakkın savaşını vermeye, hak adına ve hak safında onlarla karşılaşmaya hazır olun diyor Rabbimiz. Öyleyse bu âyetlerle bizden istenen iman cephesinde, Âdem cephesinde yerimizi almak, safımızı iyi belirlemek, Allah’ın düşmanlarını düşman bilmek dostlarını dost bilip hayatımızın sonuna kadar böyle bir şuurla yaşamaktır. Hayatımızın sonuna kadar şeytanla ve şeytan taraftarları ve Allah düşmanlarıyla savaşta olduğumuzu unutmamaktır. Bu dünyada geçici bir geçimlik için ve imtihan için bulunduğumuzu unutmamak ve sonunda hesap vermek üzere gideceğimiz âhireti bir an bile hatırımızdan çıkarmamaktır. Evet Âdem ve Havva yeryüzüne indiriliyor. Bir de Hristiyanla-rın iddia ettikleri gibi Hz. Âdem (a.s) işlediği bu suçun cezasını çek-mek üzere yeryüzüne indirilmemiştir. Bakara sûresindeki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz onun yeryüzüne halîfe olarak indirildiğini anlatır. Hz. Âdem yeryüzüne halîfe olarak indirilmiştir. Yeryüzünü idare etmek üzere. Yeryüzünde Allah’ın yasasıyla bütün varlıklara hükmetmek, yeryüzünde Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmek ve yeryüzünde efendilik yapmak yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmek üzere indirilmiştir. İmtihan için indirildiğimiz bu yeryüzünde bizim için karar kılınacak bir yer ve belli bir yaşam süresi vardır. Yâni elimizde olmadan getirildiğimiz bu hayatta bizim her birerimiz için takdir edilmiş bir zaman ve mekân dilimi vardır. İşte bu zaman ve mekân diliminin kesiştiği noktayı biz bizi buraya getirene kullukla doldurmak zorundayız. Bu hayatı onu bize lütfeden varlık adına yaşamak zorundayız. Çünkü Rabbimiz diyor ki orada yaşayacak, hayatınızı orada sürdürecek, orada ölecek ve oradan çıkarılacaksınız. Orada size ta-nınan zaman ve mekân içinde yaptıklarınızın tümünün hesabını vermek üzere Rabbinizin huzuruna getirileceksiniz. İşte hayatınızı yaşarken bir an bile bunu hatırınızdan çıkarmamanız gerekmektedir. Ve bundan sonra da şeytanın insana yaklaşabileceği noktaları anlatarak Rabbimiz şöyle buyurur. Sanki atamızın başından ge-çenleri anlattıktan sonra bundan bizim alabileceğimiz dersleri anla-tıyor. Şu anda da bizim karşımızda duran ve tıpkı atamıza yaptıklarını bize de yapmak için fırsat kollayan şeytanın hilelerine dikkatimizi çekiyor. Şeytanın stratejileri konusunda bize bilgi vererek onun olası hücumlarına karşı açıklarımızı kapatmamızı istiyor. Bakın ne diyor:
24,25. “Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız" dedi. İnin birbirinize düşman olarak. Sizin için orada, yeryüzünde belli bir süre geçimlik vardır. Orada belli bir vakte kadar yaşayacak ve geçimlik temin edeceksiniz. İşte yaşıyoruz bu hayatı, herkes için ayrı mesken var, herkes için ayrı mülkler var, herkesin ayrı ayrı yerleri, yurtları vardır. Bir de herkesin ayrı ayrı ömürleri zamanları vardır. Bir de bu ifade tüm insanlar içindir. Bu söz sadece Hz. Âdem’e değil bize de deniyor aynı zamanda. Yâni buradaki birbirinize düşman olarak inin sözünü kimileri işte Âdem’le Havva’nın ve şeytanın birbirlerine düşman olacakları şeklinde anlamaya çalışmışlar. İşte kadınla erkek sürekli birbirinin düşmanıdır filan demeye çalışarak kadınla erkeği birbirlerine düşman etmeye çalışmışlarsa da bunun aslı yoktur. Kadın erkeğin, erkek de kadının düşmanı değildir. Bu iki varlık birbirlerini tamamlamak için yaratılmış varlıklardır. Ve hiç bir zaman da Âdem Havva’ya, Havva da Âdem’e düş-man olmamışlardır. Bu konuda onların birbirlerine düşman olduklarına dair hiç bir tarihî belge yoktur. Buradaki ifade yeryüzünde Âdem, İblis arasında, Havva, iblis arasında, mü’min, kâfir arasında, mü’min, müşrik arasında sürekli düşmanlıklar olacaktır anlamınadır. Mal düşmanlığı, makam-mevki düşmanlığı, saltanat düşmanlığı, gelin-kay-nana düşmanlığı, kurt-kuzu düşmanlığı, tilki-tavuk düşmanlığı, mü’-min-kâfir düşmanlığı vs. vs. Öyleyse bu düşmanlıkları anlatma adına ve esasen bize gerçek düşmanımızı tanıtma anlamınadır. Değilse yâni bunu bana ne için anlattı Allah? Benim imtihanım için anlattı elbette. Bak şu anda sen, senin atan şeytanın fısıltılarına kulak verdiği için buradasın! Âdem böyle, böyle yaptığı için sen şu anda dünyadasın! Bunu unutma! Eğer sen de şeytanın fısıltılarına kulak verir, onun iğvalarına kapılırsan sen de cennete giremezsin! Aranızdaki düşmanlığı unutma deniliyor. İşte bu andan itibaren yeryüzünde Allah’a isyanın temsilcisi olan İblis’le, Allah’ın yeryüzündeki halîfesi olan insan arasında kıyâmete kadar sürecek düşmanlık başlıyordu. Bu savaş imanla küfür, hak ile bâtıl, hidâyetle-dalâlet arasında devam edecek bir savaştır. Ve anlıyoruz ki artık hiçbir zaman İblis bizimle barış masasına oturmayacaktır. Hiçbir zaman bizimle sulha yanaşmayacak ve sürekli bizi yoklayacak zayıf anımızı bulmaya çalışacaktır. Öyleyse yeryüzünde mutlaka iki cephe, iki kutup olacaktır. İman cephesi- küfür cephesi, secdeliler cephesi- secdesizler cephesi, Âdem’in cephesi- şeytanın cephesi. Bu iki cephe arasında kıyâmete kadar düşmanlık devam edecektir. Şeytan ve taraftarlarıyla, şeytanî güçlerle savaşımız kıyâmete kadar sürecektir. Bakıyoruz ki şu anda dünya siyasetine hâkim olan şeytanî güçler sürekli savaşı körüklüyorlar. Her toplantıda barıştan söz edilir ama bir türlü barış gerçek-leşmez. Barıştan bahsedenler hep müslüman kanı akıtmamadan ya-nadırlar. Barış sözleri bile müslümanları yok etme planlarıdır. Hayır hayır müslümanlar bu sözlere aldanmamalıdır. Rabbi-miz buyuruyor ki siz silahlarınızı terk etseniz bile onlar asla sizin varlığınıza tahammül etmeyecekler ve kıyâmete kadar bu savaşı sürdüreceklerdir. Bunların sizin karşınızda barış havarisi kesilmelerine sakın aldanmayın ey müslümanlar. O halda sizler de hakkın savaşını vermeye, hak adına ve hak safında onlarla karşılaşmaya hazır olun diyor Rabbimiz. Öyleyse bu âyetlerle bizden istenen iman cephesinde, Âdem cephesinde yerimizi almak, safımızı iyi belirlemek, Allah’ın düşmanlarını düşman bilmek dostlarını dost bilip hayatımızın sonuna kadar böyle bir şuurla yaşamaktır. Hayatımızın sonuna kadar şeytanla ve şeytan taraftarları ve Allah düşmanlarıyla savaşta olduğumuzu unutmamaktır. Bu dünyada geçici bir geçimlik için ve imtihan için bulunduğumuzu unutmamak ve sonunda hesap vermek üzere gideceğimiz âhireti bir an bile hatırımızdan çıkarmamaktır. Evet Âdem ve Havva yeryüzüne indiriliyor. Bir de Hristiyanla-rın iddia ettikleri gibi Hz. Âdem (a.s) işlediği bu suçun cezasını çek-mek üzere yeryüzüne indirilmemiştir. Bakara sûresindeki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz onun yeryüzüne halîfe olarak indirildiğini anlatır. Hz. Âdem yeryüzüne halîfe olarak indirilmiştir. Yeryüzünü idare etmek üzere. Yeryüzünde Allah’ın yasasıyla bütün varlıklara hükmetmek, yeryüzünde Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmek ve yeryüzünde efendilik yapmak yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmek üzere indirilmiştir. İmtihan için indirildiğimiz bu yeryüzünde bizim için karar kılınacak bir yer ve belli bir yaşam süresi vardır. Yâni elimizde olmadan getirildiğimiz bu hayatta bizim her birerimiz için takdir edilmiş bir zaman ve mekân dilimi vardır. İşte bu zaman ve mekân diliminin kesiştiği noktayı biz bizi buraya getirene kullukla doldurmak zorundayız. Bu hayatı onu bize lütfeden varlık adına yaşamak zorundayız. Çünkü Rabbimiz diyor ki orada yaşayacak, hayatınızı orada sürdürecek, orada ölecek ve oradan çıkarılacaksınız. Orada size ta-nınan zaman ve mekân içinde yaptıklarınızın tümünün hesabını vermek üzere Rabbinizin huzuruna getirileceksiniz. İşte hayatınızı yaşarken bir an bile bunu hatırınızdan çıkarmamanız gerekmektedir. Ve bundan sonra da şeytanın insana yaklaşabileceği noktaları anlatarak Rabbimiz şöyle buyurur. Sanki atamızın başından ge-çenleri anlattıktan sonra bundan bizim alabileceğimiz dersleri anla-tıyor. Şu anda da bizim karşımızda duran ve tıpkı atamıza yaptıklarını bize de yapmak için fırsat kollayan şeytanın hilelerine dikkatimizi çekiyor. Şeytanın stratejileri konusunda bize bilgi vererek onun olası hücumlarına karşı açıklarımızı kapatmamızı istiyor. Bakın ne diyor:
26. “Ey insanoğulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takva örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır. Allah'ın bu âyetleri öğüt almanız içindir.” Rabbimiz şeytanın en çok yaklaşma noktasına parmak basıyor ve diyor ki ey atalarının başına gelenleri öğrenen ve düşmanlarını tanıyan Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek ve sizi süsleyecek, sizin için ziynet olacak bir elbise, rîşâ gönderdik. Amma bilesiniz ki takva elbisesi bunlardan daha hayırlıdır. İşte bunlar Rabbinizin âyetleridir umulur ki öğüt alırsınız. Âyet-i kerîmede dikkat ederseniz üç elbiseden bahsediliyor. Bunlardan birincisi üzerinizi örtecek, sizin ayıp yerlerinizi örtecek bir elbise. İkincisi rîşâ, üçüncüsü de takva elbisesidir. Önce bir elbiseden söz etti Rabbimiz. Vücutlarımızı örtecek, bizi soğuktan sıcaktan ve dış etkenlerden koruyacak biyolojik bir ihtiyaç veya fiziksel bir gereksinim olarak üzerimize giydiğimiz bir elbise. Sonra bir de “Rîşâ” dedi Rabbimiz. Bu rîşâ ya kişilerin konumları, makamları ve sosyal statüleri gereği giydikleri elbisedir. İşte kompradorların, kralların, binbaşının, yüzbaşının vs. giydikleri özel elbiselerdir denmiş. Ya da birinci elbise içe giyilen elbisedir, bu ikincisi de dışa giyilen elbisedir denmiş. Sonra bir üçüncü elbise olarak takva elbisesinden söz etti Rabbimiz. Buyurdu ki takva elbisesi en hayırlısıdır, takva elbisesi daha hayırlıdır. Takva elbisesi giyinişteki niyeti anlatır. Yâni elbiseyi niçin giyineceğiz? Sadece biyolojik bir ihtiyaç ya da fiziksel bir gereksinim olarak mı? O tip bir elbise bize yakıştı diye mi? Onun içinde daha güzel görünüyoruz diye mi? Ya da âdetler böyle istiyor, toplum bundan razıdır diye mi? Hayır bunların hiç birisi takvaya götürücü değildir. Bu niyetlerle giyinişlerin hiç birisi takva giyinişi, bu elbiselerin hiç birisi takva elbisesi değildir. Elbise takvaya götürücü olacak. Elbise Allah’tan ittika adına, Allah öylece giyinmemizi istedi diye, Allah böylece giyinmemizden razı diye giyinilen elbise takva elbisesidir ve bu niyetle giyiniş de takva giyinişidir. İçinde bulunduğu aile, içinde yaşadığı toplum böyle istiyor diye giyinen, sonra o aileyi o toplumu değiştirdiği zaman da farklı giyinen kişi muttaki değildir ve onun örtünmesi de takvaya dayanan bir örtünme değildir. Bundan dolayıdır ki içinde bulunduğu toplumun baskısıyla örtünen bir kişi bu amelinin mükafatını da göremeyecektir. Çünkü bir amelin yaptırıcısı Allah değilse o amel boştur. Zaten toplumun baskısıyla örtünme, sürekli de olamaz. Söz konusu bu dış baskı biter bitmez örtünme de bitecektir. Bilhassa Suudi Arabistan vatandaşlarının ülkelerini terk etmek üzere uçağa bindikleri andan itibaren hemen başlarının açıldığını çoğunuz görmüşsünüzdür. İşte kanun baskısı, çevre baskısı buraya kadar dayanacaktır. Bu baskının yok olmasıyla örtünme de bitecektir. Bu tür giyinişler takva giyinişi değildir “Allah kapalı oldukları halde çıplak gezen kadınlara lânet etmiştir.” Buyuruyordu peygamberimiz. Peki ne anlayacağız bundan? Yâni hem kapalı hem çıplak. Bir adam ya kapalıdır ya da çıplaktır. Nasıl anlayacağız bu kapalı oldukları halde açık gezenler hadisini? Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun birinci mânâsı eğer bir insan üzerine çok şeffaf, çok dar, dışardan bakıldığı zaman sanki tüm vücut hatlarını belli edecek bir elbise giyinmişse bu kapalı olduğu halde çıplak gezen birisidir ve Allah o kişiye lânet etmektedir. Öyleyse elbiseyi örtünmeyi emreden ve onun sınırlarını da belirleyen Allah’ın istediği biçimde giyinmek zorundayız. Sadece kadınlar değil erkekler olarak biz de Allah’ın istediği biçimde giyinip gi-yinmediğimize dikkat etmek zorundayız. Bu konuda nedense hep ka-dınlara yüklenilir. Peki erkekler için tesettür yok mudur? Elbette vardır. O halde düşünelim acaba şu bizim üzerimizdekiler Allah’ın istediği elbiseler mi? Şu kemana kılıf çeker gibi giyindiğimiz pantolonlar, şu yakalı yenli Frenk gömlekleri acaba Allah’ın razı olduğu elbiseler mi değil mi bunu düşünmek zorundayız. Evet kapalı oldukları halde çıplak gezenler ifadesini böyle anlamaya çalışıyoruz. Bunun bir ikinci mânâsı da bir insan ne için örtündüğünün şuurunda değilse, örtünmesinde temel hedefi Allah’ın rızasına götürücü, takvaya götürücü değilse, yâni o kişinin kafasının içi boşsa onun dışarıdan o kafayı örtmesinin hiç bir mânâsı yoktur. Adamın kalbinin içi boşsa dışardan o başı, o bedeni örtmesinin hiç bir mânâsı olmayacaktır. Allah’ın örtünme emrinden habersiz, kalbi ve kafasının içi bomboş ama çevresinin zorlamasıyla ya da işte âdet kabilinden başını ve vücudunu örten birisi kapalı olduğu halde çıplak gezen birisidir. Bir de Allah toplum içinde kadına da erkeğe de ayrı roller yüklemiştir. Kadın ya da erkek eğer Allah’ın kendisine yüklemediği bir rolü üstlenmiş veya Allah’ın kendisini görmek istemediği bir konumda, bir makamda boy göstermeye başlamışsa işte bu kişi kapalı olduğu halde açık gezen kişidir ve Allah’ın lânetine hak kazanmıştır. Evet kadınımız da erkeğimiz de takvaya götürücü olarak giyinmek zorundayız. Allah emretti diye ve Allah’ın emrettiği biçimde örtünmek zorundayız. Çünkü Rabbimiz bu kitabında ve Rasulullah efendimiz de hadislerinde ve bizzat hayatında örtünmenin pratiğini bize göstermiştir. Âyetlerde belki genel anlamıyla anlatılan örtünme konusu ayrıntılarıyla Rasulullah efendimizin hadislerinde ortaya konulmuştur. O halde bu konuda temel kriter Allah’ın kitabı ve onun pratiği mahiyetindeki Rasûlullah’ın sünnetidir. Birde Allah’ın istediği kulluğun en güzel biçimde örneklendiği sahabe uygulamaları bizim için en güzel ve vazgeçilmez örnektir. O halde bu konuda, her konuda Kur anda gördüğümüz genel ifadeleri Rasulullah efendimizin beyanları ve sahabenin tatbikatıyla birlikte anlamaya çalışacağız ki her hangi bir yanlış anlamaya ve hataya düşmeyelim. Bunun dışında indi kanaatlere, yüzeysel görüşlere, kâfir dünya karşısında düşülen aşağılık duygusu sonucu verilen fetvalara da asla itibar etmemeliyiz. Evet Rabbimiz bizi tekrar tekrar uyarıyor. Ey Âdem oğulları! Sakın ha eytan sizi de bir fitneye düşürmesin! Babanız Âdem’e ve anneniz Havva’ya bir dümen çevirip de onları bir vartaya düşürdüğü gibi, onları kandırıp cennetten çıkardığı gibi sakın size de bir oyun oynamasın. Onların avret mahallerini açtırıp, günahlarını açığa çıkarıp açık yerlerini onlara göstermek sûretiyle, zaaf noktalarını açmak ve önlerine koymak sûretiyle onları cennetten çıkarttığı gibi sizi de aynı noktaya getirerek size de cennetinizi kaybettirmesin. Sakın bu alçak sizi de soyup soğana çevirerek, çırılçıplak sokaklara dökerek cennetinize engel olmasın. Rahmetten kovulmanıza sebep olmasın. Evet demek ki şeytanın insana yaklaşabileceği en hassas nokta, en tesirli nokta işte buymuş. Ama maalesef Rabbimiz bizi uzun uzun atamızın başından geçenlerle uyardığı halde yine de şeytanın getirdiği şeytanca yorumlara kapılan insanlar soyunuverdiler. Moda dediler, sanat dediler, medeniyet dediler, toplum dediler, âdetler dediler, devrimler dediler ve en sonunda Rablerinin emrini çiğneyerek şeytanlara uyuverdiler. Rablerinin uyarılarına, peygamberlerinin soluklarına, fıtratlarının sesine kulak vermediler de şeytanların vesveselerine kulak verdiler. Allah vahyini dinlemediler de şeytan vahiylerine kulak verdiler. Önce şeytanın istediği gibi soyundular. Şeytanın adımlarına uydular. Çıplak bir toplum, çıplak bir cemiyet oldular. Sonra da şeytanın öteki vartalarına, zinaya, fuhşa ve ahlâksızlığa yuvarlandılar. Sonra yaşadıkları gibi inanmaya, yaşadıkları gibi düşünmeye başlayınca, imanlarını itikadlarını da kaybederek cehen-neme yuvarlanmaya lâyık bir toplum haline geldiler. Böyle bir milletin gideceği yer elbette uydukları, tâbi oldukları, adım adım kendisini takip ettikleri şeytanın gideceği yerdir. Alçak maalesef ebedî yurduna pek çok müşteri buldu. Orada kendisine arkadaşlık edecek yalnızlığını giderecek pek çok avene buldu kendisine. Evet bu alçak düşmana karşı dikkatli davranın çünkü: Evet o şeytan ve aveneleri, yaranları sizin onları görmediğiniz yerlerden sizi görmektedirler. Şeytan ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları, inanmayanlara dost kılarız velî kılarız. Demek ki şeytan ve kabilesi bizi, bizim onları görmediğimiz yönlerden görmekte ve bize yaklaşmaktadırlar. Buradan şunu anlıyo-ruz ki şeytanın avenesi ve kabilesi de vardır. Hz. Âdem’in şahsında Allah’ın secde emrine karşı gelen şeytan bir taneydi ama kıyâmete kadar Rabbimizin kendisine verdiği izin gereği onun insanlardan ve cinlerden çömezleri aveneleri vardır. İnsanların saptırıcıları cinlerin kâfirleri hep onun emrindedirler. Öyleyse şeytanın ve dostlarının bize bizim göremeyeceğimiz, fark edemeyeceğimiz yerlerden yaklaşmalarına çok dikkat edeceğiz. Ama tedbirimizi alırsak hırsızın girebileceği tüm menfezleri kapatırsak, her yeri kilitlersek İslâm’ı en güzel bir biçimde yaşarsak, hayatımızın her bir biriminde Rabbimize kul olduğumuzu unutmazsak o zaman alçak nereden gelirse gelsin yapabileceği bir şey yoktur. Ama onu kâfirlerin velisi kıldık diyor Rabbimiz. Şeytan kâfirlerin velisidir. Kâfirlerin program yapıcısı, yaşam belirleyicisi şeytandır. Kâfirler onun kendileri adına aldığı kararları uygularlar. Şeytanın fısıltılarına, vesveselerine, vahiylerine teslim olurlar. Allah’ın yasalarını bırakıp şeytanın adımlarına tâbi olurlar, onun gösterdiği yoldan giderler. Allah’a kulluğu bırakıp şeytana kulluk yaparlar. Allah’ın belirlediği helâl haram sınırlarını tanımazlar da şeytanın gösterdiği fahşaları işlerler. Öyleyse hayrola ey müslümanlar? Size ne oluyor? Ben onu kâfirlere velî yapmıştım. Size ne oluyor da onu velî biliyorsunuz? Ben onu size velî kılmadığım halde siz niye şeytanın ve şeytan taraftarlarının kararlarını uygulamaya çalışıyorsunuz? Yakışıyor mu bu size?
27,28. “Onlar bir fenalık yaptıkları zaman, "Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: " Allah fenalığı emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?” Bir fuhuş, bir fahşa işledikleri zaman, Allah’ın hududunu, Al-lah’ın belirlediği sınırları aşan bir fuhuş işledikleri zaman, meselâ şeytanın vesveselerine kulak vererek çırılçıplak gezmeye başladıkları zaman veya meselâ Allah’ın yasak kıldığı kumarı, içkiyi irtikap ettikleri zaman şeytanın kulları derler ki babalarımızı bu yolda bulduk. Her tür fahşa her tür aşırılık karşısında şeytan mantığını kullanarak derler ki babalarımızı da aynen böyle yaparken bulduk. Zaten Allah da bunu emretmektedir. Biz bu yaptıklarımızın tümünü ecdadımızdan devraldık ve kesinlikle biliyoruz ki Allah da bizim bu yaptıklarımızdan yanadır. Allah da bunu istemektedir diyerek tümüyle suçu Allah’a ve ecdatlarının üzerine atmaya ve şeytanca mantıklar ve kılıflar geliştirmeye çalışıyorlar. Tıpkı önce âyetlerde gördüğümüz gibi hocalarının yolunu takıp ederek suçu başkalarına atmaya çalışıyorlar. Suçu Allah’a ve ecdatlarının üzerine atmaya çalışıyorlar. Kabahati kendilerinde görmüyorlar ve de işlediklerinin suç olduğunu kamufle edebilmek için kendilerine ve yaptıklarına kılıflar bulmaya çalışıyor alçaklar tıpkı alçak hocaları gibi. Evet bu kâfirler bir kötülük bir fahşa işledikleri zaman biz aba ve ecdadımızdan böyle gördük. Aba ve ecdadımızı bunun üzerine bulduk. Aba ve ecdadımızı da bunları yapar bulduk. Eğer bu yaptığımız şeyler kötü bir şey olsaydı atalarımız yapmazlardı bunu derler. Atalarımız da bunları yaptığına göre bunlar günah değildir derler. Biz atalarımızı bir din bir yol üzerine bulduk biz de onların izleri üzerinde güdülüp gideceğiz. Onlar bizi nereye çekerlerse nereye sürüklerlerse oraya doğru gideceğiz diyorlar. Karşılarında kendilerine bu yaptıklarının fahşa olduğunu, Allah’ın istemediği, haram kıldığı amellerdir, vazgeçin bunlardan ve Rabbinize kulluğa yönelin diyen Allah elçilerine ve onların misyonlarını üstlenmiş mü’minlere diyorlar ki fark etmez ey peygamber! Sen ne dersen de, ne getirirsen getir bizim ona ihtiyacımız yoktur. Yâni adamlar müstekbirdirler eyvallahsız dırlar. Peygamberin mesajını anlamaya dinlemeye yanaşmıyorlar. Bir de derler ki Allah da bunu emretmektedir. Allah da böyle yapmamızı istemektedir. Bu düpedüz Allah’a iftiradır. Eğer Allah böyle bir şey isteseydi kitabında onu bizzat emrederdi. Buna Allah’ın ki-tabından delil gerekir. Çünkü vahiy kitapla bilinir. Allah arzularını emirlerini yasaklarını kitapla bildirmiştir. Allah’ın nelerden hoşlandığı nelerden razı olmadığı kitapla bilinir. Allah arzularını kitapla bildirmiştir. Allah’ın emir ve yasakları konusunda kitap temel kriterdir. Allah’ın kitabında bu tür fahşalar emredilmediğine göre bunların tamamı Allah’tan değil şeytandandır. Çünkü Allah asla fahşayı emretmez. Allah fuhşa götüren başta çıplaklık olmak üzere hiç bir şeyi emretmez. Kitabında Allah’ın emretmediği bir şeyi Allah da böyle ister diyerek Allah’a yol göstermeye çalışmak, Allah’ın emretmediklerini Allah emrediyormuş pozisyonunda yapmak veya insanlara tavsiye etmek iftiraların en büyüğüdür. Zira Allah asla fahşayı emretmez. Bakıyoruz bugün şeytanın uşakları şeytan vahiylerine kulak vererek kendi mantıklarına göre, kendi hevâ ve heveslerine göre bir din oluşturmaya çalışıyorlar. Ve bu dinin de Allah tarafından onaylandığını iddia etmeye çalışıyorlar. Hayatlarına karışmayan, kendilerinden hiç bir sorumluluk istemeyen, keyifleri nasıl isterse öylece yaşamalarına izin veren, onlar neyi beğenmişlerse ona ses çıkarmayan bir Allah, bir din ihdas etmeye çalışıyorlar. Dinsizliklerine dini alet etmeye, iftiralarına Allah’ı alet etmeye çalışıyorlar. Bakın Zuhruf sûresinde şöyle dedikleri anlatılır: "Eğer Rahmân dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmez-dik " derler. Buna dair bir bilgileri yoktur; onlar sadece vehimde bulunuyorlar. (Zuhruf 20) Görüyor musunuz? Alçaklar yaptıkları işledikleri naneleri kadere bağlayıp işin içinden sıyrılmak istiyorlar. Hatalarının vebalini, günahlarının ve işledikleri nanelerin sorumluluğunu Allah’a yüklemeye çalışıyorlar. Yaptıkları pislikler konusunda Allah’ı suçluyorlar. Gaybı taşlıyorlar ve diyorlar ki eğer Allah müsaade etmeseydi bizler bu tür çıplak giyinme işini, bu kumarı, bu içkiyi, bu fâizi, bu zinayı yapa-mazdık. Eğer Allah izin veremeseydi bizler bu demokrasiyi bu putlara tapınma işini beceremezdik. Allah izin vermeseydi biz bunları nasıl yapabilirdik? Alçaklar hayatlarına program çiziyorlar, hayatlarına haramlar koyuyorlar, helâller belirliyorlar, yasalar koyuyorlar sonra da diyorlar ki Allah böyle istediği için biz böyle yapıyoruz. Allah izin verdiği için biz bu yaptıklarımızı yapıyoruz. Allah müsaade ettiği için biz bu taptıklarımıza tapabiliyoruz. Değilse bu yaptıklarımıza rızası olmasaydı o zaman Allah bize imkân vermez ve bizi helâk ederdi. Uzun zamandır hem atalarımız hem bizler bu işleri yürüttüğümüze göre, Allah bizi helâk etmediğine göre demek ki Allah böyle istiyor diyorlar. Allah’ın dünyada kendilerine dokunmamasını delil getirerek nanelerine kılıf bulmaya çalışıyorlar. Halbuki imtihan gereği Allah dünyada kullarına dokunmuyor. İyilik yapana da kötülük yapana da dokunmuyor. Yâni Allah’ın imtihan gereği dünyada insana dalâleti seçebilme iradesini vermiş olması dalâletten razı olması anlamına gelmemektedir. Allah’ın yeryüzünde imtihan gereği küfrü ve şirki yaratması onlardan razı olduğu anlamına gelmemektedir. Kâfirler böylece kendi küfürlerine kılıf aramaya bulmaya çalışıyorlar. Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye çalışıyorlar. Ey Allah! Biz bunu münâsip gördük! Herhalde bizim uygun gördüğümüzü sen de uygun görürsün! Veya uygun görmek zorundasın! demeye çalışıyorlar alçaklar. Bunu bizden Allah istedi diyorlar. Evet Allah tüm emir ve yasaklarını kitapla bildirdiği halde bu adamlar nereden çıkarıyorlar bunları? Yoksa onların başka kitapları var da oradan mı okuyorlar bunları? Nereden bilgileniyorlar bu adamlar? Kur’an’ın başka yerlerinde görüyoruz Allah buyurur ki: Yoksa sizin Allah kitabından başka kitaplarınız var da ona mı tutunuyorsunuz? Onunla mı amel etmeye çalışıyorsunuz? Bu yediğiniz naneler konusunda yoksa Allah size başka bir kitap gönderdi de ondan mı hükmediyorsunuz? Yoksa bu konularda size söz veren başka ilahlarınız mı var? Yoksa sizin yanınızda kitabımız budur diye bağrınıza basıp kendileriyle amel etmeye çalıştığınız başka ilahların kitapları mı var? Yoksa Allah’ın kitabıyla öteki ilahlarınızın kitaplarını mı karıştırıyorsunuz? Yâni sizler böyle iddia ediyorsunuz. Bu yaptıklarımız Allah’ın istedikleridir diyorsunuz. Allah da bizden böyle bir hayat ister diyorsunuz. Allah da bu tür giyinmeden yanadır, Allah da bu tür bir hayat programından yanadır, Allah da demokrasiden yanadır diyorsunuz. Allah da laikliği öneriyor diyorsunuz. Allah da böyle bir kıyafetten razıdır diyorsunuz. Gerçekten Allah mı dedi bunları size? Yoksa bunları diyenleri Allah mı kabul ettiniz? Yâni Allah kitabında size bunları demediği halde, size bu konularda izin vermediği halde sizler bütün bu konularda size ruhsat tanıyan başka ilahlar mı buldunuz? Kendinize başka ilahlar buldunuz da yoksa Allah’ı mı şartlandırmaya çalışıyorsunuz? Allah’a yol göstermeye akıl vermeye mi çalışıyorsunuz? Yâni kesinlikle bir kere ben size böyle bir kitap göndermedim. Ben size bu yaptıklarınız konusun-da izin vermedim. Sizden bu tür naneler yapmanızı istemedim. Hâşâ Allah niye sorsun da değilse? Yâni Allah böyle bir kitap göndermediğini onlardan böyle şeyler istemediğini bildiği halde niye sorsun bu soruyu? Peki ne çıkar öyleyse bundan? Bundan çıkan şudur: Ben size böyle bir kitap göndermediğime göre sizden bu yaptıklarınızı asla istemediğime göre yoksa kendiniz İlah zannıyla, Rab zannıyla birilerine gidip bu konularda kendisinden izin aldınız da onu mu ilah zannediyorsunuz? Ona mı kulluk edip, onu mu razı etmeye çalışıyorsunuz? Hayır hayır onların tüm bu yedikleri naneler konusunda hiç bir bilgileri hiç bir delilleri yoktur. Onlar sadece atarlar. Onlar sadece zannederler, zanna uyarlar. Onların ne amel edecek kitapları var, ne kitaptan haberleri var, ne dayandıkları bir delilleri vardır. Onlar sadece cahil babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Diyorlar ki biz atalarımızı bir sebil üzere bir yol üzere, bir mezhep üzere, bir tarz üzere bir hayat programı üzere bulduk biz de onların izleri üzerinde gitmekteyiz. Atalar dini. Atalar yolu. Bunların işi gücü kör taklittir. Dinin temel kaynakları olan kitap ve sünneti tanıma ve amellerini onlara dayandırma zahmetinden kaçan bu zavallı taklitçiler atalarının sünnetine tâbi olarak kısa yoldan doğru yolu bulabileceklerini zanneden zavallılardır bunlar. Ataları da aynı şekilde davrandıkları, aynı naneleri yedikleri için bunlar da aynı naneyi yiyerek doğru yolda olduklarını iddia etmeye çalışıyorlar. Peki fahşayı emretmeyen Allah neyi emredermiş?
27,28. “Onlar bir fenalık yaptıkları zaman, "Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: " Allah fenalığı emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?” Bir fuhuş, bir fahşa işledikleri zaman, Allah’ın hududunu, Al-lah’ın belirlediği sınırları aşan bir fuhuş işledikleri zaman, meselâ şeytanın vesveselerine kulak vererek çırılçıplak gezmeye başladıkları zaman veya meselâ Allah’ın yasak kıldığı kumarı, içkiyi irtikap ettikleri zaman şeytanın kulları derler ki babalarımızı bu yolda bulduk. Her tür fahşa her tür aşırılık karşısında şeytan mantığını kullanarak derler ki babalarımızı da aynen böyle yaparken bulduk. Zaten Allah da bunu emretmektedir. Biz bu yaptıklarımızın tümünü ecdadımızdan devraldık ve kesinlikle biliyoruz ki Allah da bizim bu yaptıklarımızdan yanadır. Allah da bunu istemektedir diyerek tümüyle suçu Allah’a ve ecdatlarının üzerine atmaya ve şeytanca mantıklar ve kılıflar geliştirmeye çalışıyorlar. Tıpkı önce âyetlerde gördüğümüz gibi hocalarının yolunu takıp ederek suçu başkalarına atmaya çalışıyorlar. Suçu Allah’a ve ecdatlarının üzerine atmaya çalışıyorlar. Kabahati kendilerinde görmüyorlar ve de işlediklerinin suç olduğunu kamufle edebilmek için kendilerine ve yaptıklarına kılıflar bulmaya çalışıyor alçaklar tıpkı alçak hocaları gibi. Evet bu kâfirler bir kötülük bir fahşa işledikleri zaman biz aba ve ecdadımızdan böyle gördük. Aba ve ecdadımızı bunun üzerine bulduk. Aba ve ecdadımızı da bunları yapar bulduk. Eğer bu yaptığımız şeyler kötü bir şey olsaydı atalarımız yapmazlardı bunu derler. Atalarımız da bunları yaptığına göre bunlar günah değildir derler. Biz atalarımızı bir din bir yol üzerine bulduk biz de onların izleri üzerinde güdülüp gideceğiz. Onlar bizi nereye çekerlerse nereye sürüklerlerse oraya doğru gideceğiz diyorlar. Karşılarında kendilerine bu yaptıklarının fahşa olduğunu, Allah’ın istemediği, haram kıldığı amellerdir, vazgeçin bunlardan ve Rabbinize kulluğa yönelin diyen Allah elçilerine ve onların misyonlarını üstlenmiş mü’minlere diyorlar ki fark etmez ey peygamber! Sen ne dersen de, ne getirirsen getir bizim ona ihtiyacımız yoktur. Yâni adamlar müstekbirdirler eyvallahsız dırlar. Peygamberin mesajını anlamaya dinlemeye yanaşmıyorlar. Bir de derler ki Allah da bunu emretmektedir. Allah da böyle yapmamızı istemektedir. Bu düpedüz Allah’a iftiradır. Eğer Allah böyle bir şey isteseydi kitabında onu bizzat emrederdi. Buna Allah’ın ki-tabından delil gerekir. Çünkü vahiy kitapla bilinir. Allah arzularını emirlerini yasaklarını kitapla bildirmiştir. Allah’ın nelerden hoşlandığı nelerden razı olmadığı kitapla bilinir. Allah arzularını kitapla bildirmiştir. Allah’ın emir ve yasakları konusunda kitap temel kriterdir. Allah’ın kitabında bu tür fahşalar emredilmediğine göre bunların tamamı Allah’tan değil şeytandandır. Çünkü Allah asla fahşayı emretmez. Allah fuhşa götüren başta çıplaklık olmak üzere hiç bir şeyi emretmez. Kitabında Allah’ın emretmediği bir şeyi Allah da böyle ister diyerek Allah’a yol göstermeye çalışmak, Allah’ın emretmediklerini Allah emrediyormuş pozisyonunda yapmak veya insanlara tavsiye etmek iftiraların en büyüğüdür. Zira Allah asla fahşayı emretmez. Bakıyoruz bugün şeytanın uşakları şeytan vahiylerine kulak vererek kendi mantıklarına göre, kendi hevâ ve heveslerine göre bir din oluşturmaya çalışıyorlar. Ve bu dinin de Allah tarafından onaylandığını iddia etmeye çalışıyorlar. Hayatlarına karışmayan, kendilerinden hiç bir sorumluluk istemeyen, keyifleri nasıl isterse öylece yaşamalarına izin veren, onlar neyi beğenmişlerse ona ses çıkarmayan bir Allah, bir din ihdas etmeye çalışıyorlar. Dinsizliklerine dini alet etmeye, iftiralarına Allah’ı alet etmeye çalışıyorlar. Bakın Zuhruf sûresinde şöyle dedikleri anlatılır: "Eğer Rahmân dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmez-dik " derler. Buna dair bir bilgileri yoktur; onlar sadece vehimde bulunuyorlar. (Zuhruf 20) Görüyor musunuz? Alçaklar yaptıkları işledikleri naneleri kadere bağlayıp işin içinden sıyrılmak istiyorlar. Hatalarının vebalini, günahlarının ve işledikleri nanelerin sorumluluğunu Allah’a yüklemeye çalışıyorlar. Yaptıkları pislikler konusunda Allah’ı suçluyorlar. Gaybı taşlıyorlar ve diyorlar ki eğer Allah müsaade etmeseydi bizler bu tür çıplak giyinme işini, bu kumarı, bu içkiyi, bu fâizi, bu zinayı yapa-mazdık. Eğer Allah izin veremeseydi bizler bu demokrasiyi bu putlara tapınma işini beceremezdik. Allah izin vermeseydi biz bunları nasıl yapabilirdik? Alçaklar hayatlarına program çiziyorlar, hayatlarına haramlar koyuyorlar, helâller belirliyorlar, yasalar koyuyorlar sonra da diyorlar ki Allah böyle istediği için biz böyle yapıyoruz. Allah izin verdiği için biz bu yaptıklarımızı yapıyoruz. Allah müsaade ettiği için biz bu taptıklarımıza tapabiliyoruz. Değilse bu yaptıklarımıza rızası olmasaydı o zaman Allah bize imkân vermez ve bizi helâk ederdi. Uzun zamandır hem atalarımız hem bizler bu işleri yürüttüğümüze göre, Allah bizi helâk etmediğine göre demek ki Allah böyle istiyor diyorlar. Allah’ın dünyada kendilerine dokunmamasını delil getirerek nanelerine kılıf bulmaya çalışıyorlar. Halbuki imtihan gereği Allah dünyada kullarına dokunmuyor. İyilik yapana da kötülük yapana da dokunmuyor. Yâni Allah’ın imtihan gereği dünyada insana dalâleti seçebilme iradesini vermiş olması dalâletten razı olması anlamına gelmemektedir. Allah’ın yeryüzünde imtihan gereği küfrü ve şirki yaratması onlardan razı olduğu anlamına gelmemektedir. Kâfirler böylece kendi küfürlerine kılıf aramaya bulmaya çalışıyorlar. Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye çalışıyorlar. Ey Allah! Biz bunu münâsip gördük! Herhalde bizim uygun gördüğümüzü sen de uygun görürsün! Veya uygun görmek zorundasın! demeye çalışıyorlar alçaklar. Bunu bizden Allah istedi diyorlar. Evet Allah tüm emir ve yasaklarını kitapla bildirdiği halde bu adamlar nereden çıkarıyorlar bunları? Yoksa onların başka kitapları var da oradan mı okuyorlar bunları? Nereden bilgileniyorlar bu adamlar? Kur’an’ın başka yerlerinde görüyoruz Allah buyurur ki: Yoksa sizin Allah kitabından başka kitaplarınız var da ona mı tutunuyorsunuz? Onunla mı amel etmeye çalışıyorsunuz? Bu yediğiniz naneler konusunda yoksa Allah size başka bir kitap gönderdi de ondan mı hükmediyorsunuz? Yoksa bu konularda size söz veren başka ilahlarınız mı var? Yoksa sizin yanınızda kitabımız budur diye bağrınıza basıp kendileriyle amel etmeye çalıştığınız başka ilahların kitapları mı var? Yoksa Allah’ın kitabıyla öteki ilahlarınızın kitaplarını mı karıştırıyorsunuz? Yâni sizler böyle iddia ediyorsunuz. Bu yaptıklarımız Allah’ın istedikleridir diyorsunuz. Allah da bizden böyle bir hayat ister diyorsunuz. Allah da bu tür giyinmeden yanadır, Allah da bu tür bir hayat programından yanadır, Allah da demokrasiden yanadır diyorsunuz. Allah da laikliği öneriyor diyorsunuz. Allah da böyle bir kıyafetten razıdır diyorsunuz. Gerçekten Allah mı dedi bunları size? Yoksa bunları diyenleri Allah mı kabul ettiniz? Yâni Allah kitabında size bunları demediği halde, size bu konularda izin vermediği halde sizler bütün bu konularda size ruhsat tanıyan başka ilahlar mı buldunuz? Kendinize başka ilahlar buldunuz da yoksa Allah’ı mı şartlandırmaya çalışıyorsunuz? Allah’a yol göstermeye akıl vermeye mi çalışıyorsunuz? Yâni kesinlikle bir kere ben size böyle bir kitap göndermedim. Ben size bu yaptıklarınız konusun-da izin vermedim. Sizden bu tür naneler yapmanızı istemedim. Hâşâ Allah niye sorsun da değilse? Yâni Allah böyle bir kitap göndermediğini onlardan böyle şeyler istemediğini bildiği halde niye sorsun bu soruyu? Peki ne çıkar öyleyse bundan? Bundan çıkan şudur: Ben size böyle bir kitap göndermediğime göre sizden bu yaptıklarınızı asla istemediğime göre yoksa kendiniz İlah zannıyla, Rab zannıyla birilerine gidip bu konularda kendisinden izin aldınız da onu mu ilah zannediyorsunuz? Ona mı kulluk edip, onu mu razı etmeye çalışıyorsunuz? Hayır hayır onların tüm bu yedikleri naneler konusunda hiç bir bilgileri hiç bir delilleri yoktur. Onlar sadece atarlar. Onlar sadece zannederler, zanna uyarlar. Onların ne amel edecek kitapları var, ne kitaptan haberleri var, ne dayandıkları bir delilleri vardır. Onlar sadece cahil babalarının yoluna tâbi oluyorlar. Diyorlar ki biz atalarımızı bir sebil üzere bir yol üzere, bir mezhep üzere, bir tarz üzere bir hayat programı üzere bulduk biz de onların izleri üzerinde gitmekteyiz. Atalar dini. Atalar yolu. Bunların işi gücü kör taklittir. Dinin temel kaynakları olan kitap ve sünneti tanıma ve amellerini onlara dayandırma zahmetinden kaçan bu zavallı taklitçiler atalarının sünnetine tâbi olarak kısa yoldan doğru yolu bulabileceklerini zanneden zavallılardır bunlar. Ataları da aynı şekilde davrandıkları, aynı naneleri yedikleri için bunlar da aynı naneyi yiyerek doğru yolda olduklarını iddia etmeye çalışıyorlar. Peki fahşayı emretmeyen Allah neyi emredermiş?
29. “De ki: "Rabbim adâleti emretti; her secde yerinde yüzünüzü O'na doğrultun; dinde samimi olarak O'na yalvarın. Sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz.” Evet Rabbim adâleti emreder. Fıtrata uygun olan şeyleri em-reder. Fahşayla uzak ve yakından hiç bir ilgisi bulunmayan Rabbimi-zin emrettiği bu adâlet neymiş? Her mescit konumunda, her secde yerinde yüzünüzü ona doğru döndürmeniz ve dinde muhlisler olarak sadece ona yalvarmanız, sadece ona dua etmeniz, dini sadece Allah’a mahsus kılarak, dinde ihlâs sahipleri olarak, katışıksız din sahipleri olarak duanızı, ibadetinizi, dâvetiyenizi sadece Allah’a yapmanızdır. Unutmayın ki sizi nasıl yaratmışsa yine ona döneceksiniz. Nasıl yaratılmışsanız öylece Rabbinize döneceksiniz. İşte Allah’ın sizden istediği adâlet budur. Dikkat ederseniz Rabbimiz her secde yerinde, her secde makamında yüzümüzü sadece kendisine çevirmemizi emrediyor.: “Yeryüzünün tamamı benim için mescit ve temiz kılındı.” Efendimiz buyuruyordu. Diğer din mensupları ibadetlerini belli yerlerde icra ederlerken biz müslümanlar neresi olursa olsun namaz vakti geldi mi hemen oracıkta Rabbimize kulluğumuzu icra ediyoruz. Çünkü tüm arz bizim için secde makamı ve temizdir. tâbi buradaki secdeyi sadece namaz secdesi olarak düşünmüyoruz. Yeryüzünün neresinde olursak olalım, nerede ve hangi konumda olursak olalım, hayatımızın her bir konumunda, hayatımızın her bir biriminde Allah’ın emirlerini icra ederek her bir emre secde edeceğiz. Her yerde her konumda Allah’ı dinleyeceğiz. Hayatımızın her bir birimini Allah’ın istediği şekilde düzenleyeceğiz. Hayatımızın her anında yüzümüzü, aklımızı, fikrimizi, düşüncemizi, benliğimizi Allah’a döndüreceğiz. Giyinirken Allah’ın emirlerini uygulayarak secdemizi Allah’a, kazanırken harcarken Allah’ın istediklerine riâyet ederek secdemizi Allah’a, severken, küserken onu dinleyecek ve secdemizi Allah’a ya-pacağız. Tüm hayatımızda yönümüzü, yüzümüzü Allah’a doğru çevirecek, onun istediklerini ön plana alacak, onun rızasını tercih edecek, onu hesaba katacak ve onun istediği gibi inanıp, onun istediği gibi hareket edeceğiz. Her an onun huzurunda olduğumuzu ve her an ona hesap vermek durumunda olduğumuzu unutmayacağız. Bir de dinde muhlisler olarak sadece duamızı dâvetiyemizi, kulluğumuzu ona yapacağız. Halis bir din sahibi, katışıksız bir din sa-hibi olacağız. Din, kişinin hayat programıdır. Din, kişinin yaşam biçimidir. Öyle bir din yaşayacağız ki, öyle bir hayat programımız olacak ki; o hayatın tümünde sadece Allah’ı dinleyecek ve başka şeyleri katıp karıştırmayacağız. Yâni hayatımızın bazı bölümlerinde Allah’ı bazı bölümlerinde de başkalarını dinleyerek, hayatımızın bazı bölümlerinde Allah’ın yasalarını bazı bölümlerinde de başkalarının yasalarını uygulayarak katışıklı bir din, şirket içinde bir hayat yaşamayacağız. Şirke düşmeyeceğiz. Yirmi dört saatimizin tümünü Allah’a ait kılacak, sadece onu dinleyecek ve sadece ona kulluk yapacağız. Zaten nasıl yaratılmışsak öylece bir gün Allah’a döneceğiz ve hayatımızın hesabını vereceğiz. Yaratılışımız nasıl bizim elimizde değilse dönüşümüz de bizim elimizde değildir. Bizi yaratan Allah bize tanıdığı bu imtihan süresinin sonunda hesap sormak üzere bizi huzuruna çağıracaktır. Bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamamız germektedir.
30. “Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapıklığı hak etti, çünkü bunlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.” Evet Allah kullarından hidâyete talip olanları hidâyete eriştirmiş, dalâleti, sapıklığı isteyenler de sapıklığı hak ettiler. Hidâyeti de dalâleti de yaratan Allah’tır ama Rabbimizin dalâlete rızası yoktur. Rabbimiz kimsenin üzerine sapıklığı, dalâleti yazmaz ama insanlar illâ da sapıklığı tercih ederler dalâleti benimserlerse onlar hakkında da sapıklığı yazıveriyor. Çünkü onlar kendi iradeleriyle Allah’ı bırakıp şeytanı kendilerine velî edinmişlerdir. Allah’ın vahyini, Allah’ın yasalarını bırakıp şeytanın yasalarını ya da kendi hevâ ve heveslerini ilah edinip o istikâmette bir hayat yaşamayı yeğlemişlerdir. Şeytanların velâyeti altına girip onların kendileri adına aldıkları kararları uygulamışlardır. Peygamberin kendilerine gösterdiği hayat programını reddedip başkalarının hayat programını benimsemişler, onların pren-siplerini, onların ilkelerini benimseyip bir hayat yaşamışlardır. Ve üstelik yaşadıkları bu hayatın doğru olduğunu, kendilerinin hak yolda olduklarını zannetmişlerdir. Şeytan amellerini onlara süslü göstermiş ve pislik içinde bir hayat yaşarken kendilerini hep hidâyette sanmışlardır.
31. “Ey Âdemoğulları! Her mescid yanında ziynetlerinizi takının; yiyin için fakat İsraf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.” Her mescid yanında süslenmemizi, ziynetlenmemizi istiyor Rabbimiz. Her mescid yanında bizden bir hareket isteniyor. Ama bu öyle bir hareket olacak ki devamlı olacak, hiç kesintiye uğramayacak ve bir de mutedil olacak ifradı tefriti olmayacak. Bu hareketin sınırları Allah ve Resûlü tarafından çizilmiştir. Nerede durulacak nerede yürünecek bunu Allah ve Resûlü belirlemiştir. Halbuki bakıyoruz ki bugün müslümanların hayatında belli bir hedef, belli bir durak yoktur. Durulacak bir hudut bir sınır yoktur. Hep ileri, hep ileri bir felsefenin esiridir müslümanlar. Halbuki müslümanın hareketlerinde bir sınır bir hudut olmalıdır. Allah ve Resûlü böyle istemektedir. Meselâ yemede içmede bir sınır vardır. Karın doyuncaya kadar yenir, ihtiyaç kadar içilir. İhtiyaç kadar kazanılır ve karşıdakine ihtiyacı kadar verilir. Zengin olunca o da vermeye başlar. Giyininceye kadar giyinilir ve karşıdaki giyininceye kadar giydirilir. Abdest alınıncaya kadar su kullanılır. İslâm’da davranışlarımızın tümünde bir sınır bir hudut vardır. Burada da diyor ki bakın Rabbimiz her mescid yanında ziy-netlerinizi takınınız. Her mescid yanında süsleniniz. Mescidler de öy-le bir süslenin ki bu sizin süsünüz olsun. Mescitlerin içini süsleyin. Neyle? Halılar zililer, koltuklar kanepeler, yazılar levhalar, akvaryumlar avizelerle mi? Hayır saf temiz cemaatlerle. Tertemiz müslüman saflarla. Bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine kenetlenmiş, kafa kalp birliği, iman itikad birliği içinde omuz omuza cemaatlerle. Ya da şirkten, bid’atlerden ve hurafelerden uzak Allah’ın istediği gibi ibadetlerle süsleyin mescidleri. Allah ve Resûlünün istediği Allah’a lâyık kulluklarla, namazlarla, zikirlerle, tesbih ve tehlillerle, Allah’a lâyık kıyam ve secdelerle süsleyin. Yâni mescidin içini süsleyin, ya da mescitlerin içinde süslenin. Ya da mescidlerin çevresini, mescid mahallerini süsleyin. Mescitlerin çevresini temizleyin. Yâni yıkın mescidlerin çevresindeki meyhaneleri. Yerle bir edin mescidlere bitişik kumarhaneleri. Silip sü-pürüp mescidlerin yanı başındaki fâiz haneleri. Temizleyin mescidleri bu pisliklerden ve süsleyin mescidlerinizin çevresini. Âyet-i kerîmeden şu namaz kıldığımız mescidleri anladığımız gibi bir de hani Allah’ın Resûlü tüm arz benim için mescid kılındı buyuruyordu ya öyleyse ey müslümanlar öyle bir hayat yaşayalım ki tüm arz bizim için mescid olsun. Tüm arz bizim için orada Allah’ın emirlerini uygulayacağımız mekânlar olsun, tüm arz mescidinde Allah’ın biz-den istediği tavırlarla süslenelim. Tüm arz mescidinde Allah’ın emirlerini görüntüleyelim. Her nerede olursak olalım orada Allah’ın emirlerine secde ederek Allah’ın arzularıyla süslenelim. Her yerde Allah’ın kitabını görüntüleyelim. Allah’ın boyasıyla boyanalım, çevremize bu boya ile görünelim ve çevremizi de bu boya ile süsleyelim. Arzın her bir bölgesinde Rabbimize yakınlık gereği onun her istediğine onun istediği biçimde boyun bükelim. Ziynet budur işte. Ziynet Allah’ın boyası, Allah’ın bizde gör-mek istediği görüntüdür. Allah ve Resûlünün ziynet dediği, süslü dediği şey ziynettir, süstür ve süslüdür. Dışındakilerin hiç birisi süs değildir, ziynet değildir. Meselâ bir gelin düşünün ki üzerine giydiği gelinlik Zambiya’dan getirtilmiş, açık yeri kapalı yerinden fazla. Allah ve Resûlünün kıstaslarına göre bu elbisenin içindeki gelin süslü değildir. Süs ve ziynet değildir bu elbise. Bir gelin ki tepeden tırnağa örtülü işte süslü olan budur. Bir ev düşünün ki şu kadar metre kare bir alana yapılmış, bahçesindeki çiçekler Sirilankadan, içindeki vazolar Bohemya’dan, kol-tukları kanepeleri İtalya’dan getirtilmiş süslü değildir bu ev. Ama yarın ölecekmiş gibi eşyaları Allah ve Resûlünün istediği gibi bina edilmiş bir çadır ondan süslüdür. Bir el düşünün ki milyarlara mal olmuş bir altın yüksük takıl-mış bu el süslü değildir. Ama Allah ve Resûlünün istediği biçimde çok ucuz da olsa gümüş bir yüksük takılmış el süslüdür. Bir baş düşünün ki açık, o baş süslü değildir. Veya bir baş düşünün ki takke giyilmiş o da süslü değildir. Başın ziyneti o takkenin üzerine sarılmış bir sarıktır. Veya sakalsız bir yüz asla süslü değildir. Yüzün ziyneti de Allah ve Resûlünün istediği biçimde bırakıl-mış sakaldır. Tesettürsüz bir vücut süslü değildir. Allah ve Resûlünün tarifine uygun olarak giyinmiş bir beden ziynetlidir. Bir kadının kocasının yanında ona kendisini arz etmesi, onun süsü ve ziyneti, dahası başkalarının yanında sesini ve saçının bir telini bile saklaması onun süsü ve ziynetidir. Yâni Allah neyi nasıl istemişse öylece yapmak ziynettir. Su geminin altındaysa ziynettir, ama su geminin içindeyse ziynet değil-dir. Dünya ve dünyalık her şey ayaklarınızın altındaysa, siz onlara hükmedebiliyorsanız ziynetlidir, ama dünyalıklar sizin içinize girmiş ve size hükmetmeye başlamışsa bu ziynet değildir. O halde Allah’ın bizden istediği, beğendiği, bizde görmekten razı olduğu her türlü davranışlarımız bizim ziynetimiz ve süsümüzdür. Namaz vücudumuzun süsü ve ziynetidir. Zekât mallarımızın ziynetidir. Terbiye adına çocuklarımıza attığımız her tokat onların süsüdür. Müslümanın onu cennete ulaştırma adına hanımının yüzüne kondurduğu buse de onun süsüdür. Bir sofra ki Rasûlullah’ın sofrasına benzediği ölçüde süslüdür. Bir yiyiş içiş modeli Rasûlullah’ınkine benzediği ölçüde ziynetlidir. İşte bu bir başka ifadesiyle ruhsattır. Ruhsat miktarı olanlar süslüdür ziynetlidir ruhsat ötesine aşıldığı zaman da bu israftır. Evet öyle bir süslenelim ki bu arz mescidinde bu Allah ve Resûlünün bizden istediği bir süslenme olsun. Tıpkı kocası için süslenen bir kadının yahut da karısı için süslenen bir kocanın süslenmesi gibi biz de Rabbimiz için ve Rabbimizin istediği biçimde süslenelim. Bakın âyetin devamında Rabbimiz süslenmenin hemen akabinde İsrafı da yasaklamaktadır. Yemenizde içmenizde, giyinmenizde kuşanmanızda da haddi aşıp İsraf etmeyin. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Allah ve Resûlünün tanıdığı ruhsatın dışına çıkmayın. Haramı helâl yapmayın. Öyle yiyin için, öyle giyinin kuşanın ki bu Allah’ın size tanıdığı ruhsat kadar olsun. Yeme içme ve giyinme konusunda Allah’ın Resûlü ne kadarına müsaade etmişse işte o kadarı israf değildir. Bu sınırı aşanların tamamı bilelim ki israftır. Tek çeşit yenecek, acıkmadan oturulmayacak, doymadan kalkılacak, ayakta yenmeyecek, besmele çekilecek önünden yenecek, aç komşular varsa onlar da çağrılacak. Evet yiyin için ama israf etmeyin çünkü Allah israf edenleri sevmez. Peki İsraf nedir? İsraf ihtiyaç dışı tüketim demektir. İhtiyaç dışı istihlak demektir. İsraf ihtiyaçsızlık adına harcamaktır. Peki ihtiyaç nedir? İhtiyaç işte curcuna burada başlıyor. Efendim işte şu kadar da olsa yetmiyor, yetiremiyoruz. Bizim ihtiyaç felsefemiz yanlıştır. İhtiyaç anlayışlarımız bozuktur. Peki nedir ihtiyaç? İhtiyaç Allah’ın bizden istediği kulluğun icrasında bize mutlaka lâzım olan şeylerdir. Cenâb-ı Hakkın bizim hayatımıza çizdiği kulluk programının icrası adına harcanacaklara, harcanması gerekenlere ihtiyaç diyoruz. İşte bunun dışına çıkmak bu sınırı aşmak israftır. İhtiyaç elzemi lâzıma tercih etmektir. İsraf da lâzımı elzeme tercih etmek demektir. Öyleyse hayatımızda bir lâzım bir de elzem olan şeyler vardır. Yâni onsuz olmaz mutlaka elzem olanlar vardır bir de olsa da olur olmasa da olur dediğimiz lâzım olanlar vardır. O halde ihtiyaç elzemi lâzıma tercihtir. Mutlaka elzem dediğimiz onsuz olmaz dediğimiz şeyleri lâzıma tercih edeceğiz. Meselâ her evin mutlaka bir sergiye ihtiyacı vardır. Elzemdir bu. Ama bu serginin bir kilim yahut bir hasır olması elzemken bilmem kaç milyona mal olacak bir Bünyan halısı olması da belki lâzımdır. Öyleyse biz elzemi lâzıma tercih edecek ve o konuda İsraf etmeyeceğiz. Evimizde aydınlanmak için mutlaka bir aydınlatıcıya ihtiyaç vardır. Elzemdir bu. Ama yüz mumluk bir ampul dururken bilmem kaç milyona mal olacak bir avize almamız lâzımı elzeme tercihtir ki bu İsraftır. Yaşamak ve Allah’a kulluk takdim edebilmek için yemek zorundayız bu elzemdir. Ama şu kadar liraya mal olan bir yemekle doyacakken bu kadar liraya mal olacak yemeklerin peşine takılmak, hayatta onları hedef haline getirmek veya üç lokmayla doyacakken dördüncü beşinci lokmaya uzanmak İsraftır. Hattâ ol sebepten bar-sakları boşaltma adına tuvalette kaybedilen zaman bile İsraftır. Kişinin Allah’ın kendisinden sarfını istemediği her türlü sarf, her türlü harcama İsraftır. Efendim bu havluya el siliniyor bir de ayak havlusu lâzım. Peki var mıydı sahabenin böyle ayak havluları? İhtiyaç konusunda kitap ve sünnet ölçüdür. Ne yapalım bunlar, bunlar da ihtiyaçtır diyerek eğer Pavlos’un köpeği şartlanmaya kalkışırsak ihtiyaçlarımız hiç bir zaman bitmeyecek ve biz ihtiyaçsızlığı ihtiyaç bilip bir ömür boyu bunların giderilmesi adına çırpınıp duracağız demektir. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde denizin kenarında da bulun-sanız abdest alırken fazla su harcayıp İsraf etmeyin buyurmaktadır. Denizin kenarında bile olsanız. Yâni benim yaptığım meşru bir iştir, ben şu anda abdest alıyorum binaen aleyh iki üç avuç fazla su harcasam ne çıkar? Denizin suyu tükenecek değil ya demeyeceğiz. Bu bir emirdir ve müslümanın tüm hayatı buna uygun olmalıdır. Bakın deniz kenarında meşru bir yere harcarken bile israf etmeyeceğiz. Tabi burada anlatılan sadece deniz değildir. Ne kadarda malın olursa olsun yine de harcaman ölçülü olacaktır. Yâni düşünün ki çok malınız var. Deniz kadar da malınız olsa meşru dairede harcarken bile israf etmeyeceksiniz. Gayri meşruya zaten harcanmayacak da meşruya harcanırken bile İsraf edilmeyecek. Bir iki örnek verelim. Meselâ bugün Allah ve Resûlünün istediği tarzda bir düğün eğer üz yüz milyona mal olabiliyorsa iki yüz elli milyonu olan bir elli milyon borç bulsun üç yüz milyon harcasın, yüz milyarı olanda yine üç yüz milyon harcasın ve İsraf etmesin demektir bunun mânâsı. Peki deniz kadar malı var adamın o da bu kadar harcayacak peki bu adam malının geri kalanı ne yapacak? Onu harcamayıp, İsraf etmeyip Allah kullarına ulaştıracak. Veya meselâ beş kişilik bir ailenin bir akşam yemeği elli bin liraya hazırlanabiliyorsa yüz milyonumuz da olsa yine elli bin lira harcayacak ve İsraf etmeyeceğiz. Efendim benim deniz kadar malım var. Şu kadar da harcasam tükenmez, ne fark eder ben başkaları gibi değilim ki, benim sofram başkalarının sofrası gibi olamaz, benim düğünde harcamam başkaları gibi olamaz demek Allah korusun İslâm dışı bir hayatı çağıracak ve bizi İsrafların içine batıracak ve toplumda fertler arası uçurumlar meydana getirecektir. Meselâ çocukların ekmeği bile zor bulabildikleri bir mahallede bizim çocuklarımızın ellerinde pastayla sokağa çıkması ne büyük bir dengesizlik ve ne acı bir yıkım doğuracaktır bunu düşünmek zo-rundayız. Öyleyse unutmayalım ki deniz kadar malı olan da ırmak kadar malı olan da aynı ölçüde harcayacak, her ikisinin de sofraları aynı olacak, her ikisinin de harcamaları aynı olacak ve fazlalıklar Allah kullarına ulaştırılacak ve İsraf edilmeyecektir. işte hadisin bize anlatmak istediği budur. Günümüz insanı maalesef deliğe göre yama yerine, yamaya göre delik açma kavgasındadır. İhtiyaca göre harcama yerine paraya göre, gelire göre harcama alanları açmaya çalışıyorlar. Nice insan bilirim ki kaşınan yerlerini bile kaşıyamıyor, ama niceleri de vardır ki gicişmedik yerlerini kaşıma kavgası veriyor. Ben öyle insanlar tanırım ki sadece bir akşam yemekleri mübâlağa etmiyorum fakir bir ailenin bir aylık yiyeceği. Fakir bir ailenin bir ayda yiyeceğini bir akşam yiyebiliyorlar. Sanki adamların ağzı mutfakta ensesi tuvalette. Yemekten başka bir şey düşünmüyor adamlar. Halbuki vücutlarımız bize Allah’ın emânetidir. Vücutlarımızın yapısını değiştirmeye, bozmaya ve işleyişini zorlaştırmaya yönelik her şey yasaktır. Emânete hıyanettir. Bir mideye her gün inen mayeyi şöyle bir düşünün. Sabahleyin beş bardak renkli su çay, gündüz akşama kadar renkli su, ayran, göze faydalıdır diye bir iki bardak havuç suyu, vitamin vardır diye bir iki bardak portakal, limon suyu, bir iki şişe meşrubat, her uğradığı yerde hatır için çay üstüne çay, kahve üstüne kahve. Şimdi bu mideyi düşünün siz. Lâkin şurası bir hakikat ki bütün bu içmeler ihtiyaç adına, beslenme adına değil hatır adına, İsraf ve lüks adınadır. Vücudun yapı taşlarını bozma adınadır. Dostluk adına veya müşterinin her isteğini yerine getirme adına bunlara karşı çıkamayan kişi İsrafın içine gömülüyor demektir. Meselâ gittiğiniz her yerde size su ikram edilse siz de bunu reddetmeseniz ölürsünüz . Ama renkli su olunca akşama kadar içmeye devam ediyor adamlar. Halbuki bu dünyada elbette mü’minler kâfirlerden farklı olmalıdırlar. Kitabımızın başka âyetlerinin beyanıyla; kâfirler dünyada sa-dece yerler içerler. Hem de hayvanlar gibi yerler içerler. Bu hayvan özelliğidir. Sadece yemek içmek. Önüne ne gelirse yemek içmek. Ye-mek için yemek, içmek için içmek. Kulluk için değil, ihtiyaç için değil önüne gelen hiçbir şeyi reddetmeden yemek içmek bu hayvan karakteridir. Halbuki mümin asla böyle değildir. O önüne gelen her şeyi ye-meden yana olmaz. Onun yemesinde ve içmesinde bir sınır bir durak noktası vardır. Hattâ Allah’ın Resûlü bir hadislerinde: “Kişinin canının çektiği her şeyden yemeye çalışması İsraf olarak ona yeter” Buyurmaktadır. Ee efendim tüm bu nîmetler yenmek ve içmek için yaratılmamış mıdır? Yemeyelim mi yâni? Bütün kadınlar da evlenmek için yaratılmışlardır ama bir sınır var değil mi? Hepsinden istifade hakkımız yoktur değil mi? Hayvanlar yerler içerler ama yiyip içtikleri nîmetler üzerinde hiç düşünmezler. Acaba bu yediğim, içtiğim rızklar nereden gelmiştir? Nasıl meydana gelmiştir? Kim yaratmış bunları? Acaba tüm bu nîmetleri yaratıp benim hizmetime sunan varlık bu nîmetler karşılığında benden ne ister? O’na nasıl teşekkür etmeliyim? Hayvan bunu düşünmez düşünemez. İşte kâfirler de aynen bu hayvanlar gibidirler. Yiyip içmelerinde hiçbir kontrol mekânizması, hiçbir sınır ve durak noktası olmadığı gibi tüm bu nîmetleri kendilerine sunan Rablerine karşı da en küçük bir minnet duyguları da yoktur. Evet Allah İsrafı da yasaklamıştır. Yiyin için ama İsraf etmeyin çünkü Allah İsraf edenleri sevmez dedikten sonra:
32.: “Ey Muhammed, de ki: "Allah'ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?" "Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyâmet gününde de yalnız onlar içindir" de. Bilen kimseler için âyetlerimizi böy-lece uzun uzun açıklıyoruz.” Evet Allah’ın yeryüzünde helâl kıldığı tertemiz rızıkları ve ziynetleri kim haram kılıyormuş? Kimin yetkisi varmış buna? Halbuki ha-ram helâl sınırları belirleme yetkisi sadece Allah’a aittir. Gerek yenilip içilecek cinsten olsun gerekse giyilecek ve kullanılacak şeylerden ol-sun Allah’ın tertemiz rızıklarını ve ziynetlerini Allah’tan başka hiç bir kimse, hiç bir kurum haram kılamaz. Hiç kimse onları Allah’ın kullarına yasak edemez. Rabbimizin yasalarına göre eşyada aslolan ibahadır. Rabbi-mizin yarattığı her şey temizdir ancak hakkında nas bulunanlar müstesnadır. Beş şeyde aslolan hürmettir. Din, nesil, akıl, nefs ve mal. Mevcudatın tamamı insan için yaratılmış ve insanın hizmetine verilmiş olduğu için tüm mevcudatta aslolan ibahadır, helâllik ve temizliktir. Ama hakkında bunun zıddını ortaya koyan, yâni onun haramlığını an-latan nassın bulunduğu şeyler bunun dışındadır. Haram olanlar haramdır da helâl olanlardan istifade şeklini belirleme hakkı da Allah’ın Resûlüne aittir. Tüm helâllerden nasıl istifade edileceğini, ne miktar ve hangi ölçüde istifade edileceğini de Allah’ın Resûlü belirlemiştir. İnsanlar Allah ve Resûlünün helâl dediği bölgelerde yer içerler giyinirler ama onların ruhsatını aşan bölgelerde de durmak zorundadırlar. Aslında bu sınırı Allah ve Resûlü belirler de ama insanlar da bunu seçebi-lirler. Yâni insanlar Allah’ın kendilerine vermiş olduğu fıtrat gereği ta-bi eğer bu fıtrat bozulmamışsa, hakkın tecellisi olarak insanlar da iyiyi kötüyü seçebilme ayırt edebilme özelliğine sahiptirler. Ya da kendi iradelerince iyiyi kötüyü seçebilirler, kendilerince haram helâl sınırları belirleyebilirler ama sonucuna kendileri katlan-mak kayd-u şartıyla. Rabbimiz diyor ki imanı da küfrü de seçebilir-siniz, haram helâl konusunda, hayat programı konusunda beni de dinleyebilirsiniz başkalarını da. Sonucuna kendiniz katlamak kayd-u şartıyla dilediğinizi yapabilirsiniz. Ama benim rızamı ve cennetimi kazanmak istiyorsanız her konuda beni dinlemek, benim hayat programımı uygulamak zorundasınız. Çünkü bizi yaratan, bizi programlayan, bizim fıtratımızı en iyi bilen Odur. İnsan için yapılacak yapılmayacak işleri, haram helâl sınırlarını en güzel belirleyen Allah’tır. Öyleyse kimmiş Allah’ın tertemiz rızıklarını haram kılmaya kal-kışan? Kimin haddineymiş Allah’a rağmen haram helâl belirleme? Rı-zık çok genel bir kavramdır. Rızık kişiye Allah’ın ana karnında ve dün-yaya geldikten sonraki dönemde tahsis buyurduğu şeylerin tümüdür. Ana karnında başlayan Rabbimizin bu tahsisatı ölümle kesilip son bulur. Bizim için, bir insan için ne kadar rızık takdir edildi? Ölümden önce bunun bilinmesi mümkün değildir. Ancak kişi ölünce ona tahsis edilen rızkın o kadar olduğu bilinir. İşte ana karnı da dahil olmak kayd-u şartıyla Rabbimizin kula tahsis buyurduğu şeylerin tümüne rızık denir. İlimden, akıldan, fikir-den, kelimeden, nefesten, zamandan, evlâttan, havadan, sudan, gü-neşten, paradan puldan, yiyecekten, içecekten giyeceğe kadar her şey ona takdir edilmiş rızıktır. Başka bir deyişle rızık mevcudatın bir bölümünün diğer bölümüne tahsisidir de diyebiliriz. Güneşi bizim em-rimize tahsis buyurduğu gibi, arıyı, elma ağacını, koyunu, ineği bizim rızkımıza sebep kıldığı gibi. Evet tüm bunlar birer rızıktır ama bu rızıkların helâlleri var güzelleri var çirkinleri var. Ziynet ve rızıkların helâllerinden güzellerin-den istifade edeceğiz ama bir de şunu da hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayacağız ki helâlleri bile olsa ziynet gündeme gelince şeytan da gündeme gelecektir. Nerede bir ziynet varsa orada şeytan da var demektir. “Fe Zeyyene lehümüşşeytan” gibi âyetleri Kur’an-ın her bir yerinde görmek mümkündür. Ziy-netin gündeme geldiği her yerde şeytan da gündeme geliyor o bakım-dan ziynetler konusunda çok dikkatli olmak zorundayız. Çünkü bakın Rabbimiz âyetin devamında şöyle buyuruyor: Deki bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyâmet gününde de yalnız onlar içindir. Bilen kimseler için âyetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz. Evet biz de diyeceğiz ki dünyadaki tüm nimetler, dünyadaki tüm süsler ve ziynetler mü’minler içindir. Ama kıyâmet gününde ise sadece mü’minler içindir. Âyet-i Kerîmeden anlıyoruz ki dünyada mü’minler için yaratılmış olan, varlık sebepleri müslümanlar olan bu nimetlerden kâfirler de istifade etmektedirler. Ama kıyâmet gününde artık bunlar sadece mü’minlere ait olacak kâfirler ise artık tüm bu nimetlerden mahrum bırakılacaklardır. İlerde gelecek aynı sûrede cehenneme dolmuş kâfirler mü’-minlerin ellerindeki nimetleri görünce diyecekler ki ey mü’minler şu nimetlerinizden biraz da bizim tarafa gönderseniz de biz de biraz onlardan tatsak diyecekler de mü’minler de onlara diyecekler ki Allah bunları size haram kılmıştır. Biliyoruz ki dünyadaki yiyeceklerin iki özelliği var. Bunlardan birisi tokluk vermesi, ikincisi de vücudumuzu korumasıdır ve öbür tarafta da bize hayat kazandıracak cennete ulaştırıcı özelliğe sahip olmasıdır. Demek ki bu üç özelliğe sahip olanlar dünyada mü’minler içindir, ama rızık olarak bu dünyada kâfirler de onlardan istifade etmektedir ve kıyâmet gününde sadece mü’minlerin olacaktır bunlar. Evet haram ve helâlleri sadece Allah belirler. Allah’tan başka hiç kimse bu konuda yetkili değildir buyurduktan sonra Rabbimiz haram kıldıklarından bir kısmını burada anlatacak bakın. Bu konuda söz yalnız onundur, hüküm yalnız ona aittir. Peki neymiş Rabbimizin haramları?
33. “De ki: " Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmanızı, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” Evet fahşayı, fuhşiyatı yasaklamış Rabbimiz. Fahşanın gizlisini de açığını da haram kılmıştır Rabbimiz. Fahşanın, fuhşiyatın gizlisine de açığına da yasaklamıştır. Fahşa, fuhuş; aşırılık demektir, haddi aşmak demektir. Hangi konuda? Maddî manevî her konuda. Meselâ eşya talebinde aşırılık, mal talebinde aşırılık, rızık talebinde aşırılık, bilgi toplama konusunda aşırılık, mesken konusunda aşırılık, sevgi saygı konusunda insanları putlaştıracak biçimde aşırılık, on ki-şiyle devlet kurma hayallerine kapılarak hedefte aşırılık. Babaya, anaya karşı ya onların meşru isteklerini dinlememe hususunda aşırılıklar, ya da onların Allah’la çatışan her arzularını yerine getirerek on-ların putlaşmalarına imkân hazırlamak türünde çizgiyi aşma aşırılıkları. Veya rızık konusunda Allah’a güvenmeyerek çocukları öldür-me aşırılıkları. Allah’ın yasak kıldığı kılık kıyafetler konusunda aşırı-lıklar, şeytanın süslü gösterdiği tesettürsüzlük aşırılıkları, ya da kadın erkek ilişkilerinde zina dediğimiz aşırılıklar. Bu aşırılıkların tümünden sakının diyor Rabbimiz hepsini yasak kıldım diyor. Bilhassa kadın er-kek ilişkileri konusunda aşırılık hususunda çok yanlışlarımız var. Meselâ bizim toplumda şu anda bu aşırılıkları kadınlar yaptığı zaman onlara fahişe denirken aynı şeyleri erkekler yaptıkları zaman onlara hiç bir şey denmiyor. Halbuki bunları yapan kadına da erkeğe de fuhuş sahibi yâni fahişe denir Bugüne kadar sadece fahşa, fuhuş denildiği zaman sadece kadın erkek ilişkilerinde aşırılık, haddi aşma anlaşılmaktadır. Halbuki sadece bu konuda değil her konuda aşırılıktan men ediyor Rabbimiz. Hem de aşırılığın, fahşanın gizlisinden de açığından da sakınmamızı istiyor. Peki acaba fahşanın, aşırılığın gizlisi ve açığından ne anla-yacağız? İnsanlar arasında açıktan açığa işlenen fahşalara da yak-laşmayın kimsenin göremeyeceği bir tenhada işlenenlerinden de sakının. Veya metres hayatı gibi, dost tutma gibi toplumun yasallaştırdığı, insanların kurumlaştırıp haram ve yasak görmediği fuhuşlardan da sakının insanların toplumun hoş görmediği aşırılıklardan da sakının. Toplumun onayıyla, insanların izniyle yapılanlarından da sakının toplumun kınadıklarından da sakının. Meselâ nasıl? İşte toplumun yasallaştırdığı ve ruhsat çıkardığı genel evlerde yapılanlardan da sakının. Veya işte diyorlar ki bir kadınla yaşayacak-sın. Nikâhın bir kadınla olacak ama bin kadınla ilişki kurabilirsin bu normaldir. Ama toplumun koyduğu bu kuralın dışına çıkar da ikinci bir kadınla nikâhlı bir beraberlik kurmaya kalkışırsan o zaman bu fuhuştur, bu ilişki zinadır. Yâni yaşadığın ülkede veya dünya üzerinde egemen güçlerin yasak dedikleri şeyler yasak ama yasak demediği şeyler serbesttir ya. Halbuki Allah’ın haram dedikleri haram helâl dedikleri de helâldi. Öyleyse insanlar ister meşrulaştırsınlar, ister haram deyip yasaklasınlar bizim için bunun hiç bir önemi yoktur. Bizim için Allah’ın yasak dedikleri yasaktır yasak değil dedikleri de yasak değildir. Kur’an’da pek çok yerde: "Bunlar Allah’ın hudutlarıdır ve bunları asla aşmayın!" şeklinde biz kullarını uyardığını biliyoruz. Günahı ve haksız yere tecavüzü de Allah yasaklamıştır. Peki haklı yere tecavüz caiz mi? Elbette hayır. Ama buradaki ifade aslında haksızlık yapanlar kendileri de bilmektedirler haksız yere zulmettiklerini, kendileri de farkındadırlar haksız ve zâlim olduklarını da bile bile haksızlık ve tecavüz etektedirler anlamınadır bu. Sonra: Hakkında Allah’ın hiç bir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk koş-manızı ortak koşmanızı da Allah yasaklamıştır. Allah’ın hakkında hiç bir belge indirmediği şirk de haramdır. Peki acaba Allah’ın hakkında delil indirdiği de olur mu bu konuda? Elbette meselâ Allah mü’minlere halîfeyi dinleyin demiş, babayı dinleyin demiş kocayı dinleyin demiş. Bunları da dinleyeceğiz ama bunları dinlememiz Allah’a şirk konusu olmayacak demek ki. tâbi bunların bizden istedikleri Allah ve Resûlünün arzularıyla çatışmayacak. Çatışırsa elbette onları da dinlemeyeceğiz. Müslümanın müslüman olabilmesi için önce şirkten kurtulması gerekmektedir. İslâm’a girişin ifadesi olan kelime-i tevhidde bunu gö-rüyoruz. Allah’tan başkalarını reddedecek kişi sonra da İslâm’a girecektir. Ancak sadece şirkten kurulmak da yetmez yâni sadece la demek de yetmez hemen arkasından illallah denmelidir. İkisini birlikte düşünmek zorundayız. Şirk ulûhiyet ve rubûbiyette Allah’a ortaklar bulmak, Allah gibi başka varlıklar kabul ederek onlara ibadet etmek veya onların ka-nunlarına, arzularına ve yasalarına itaat etmek demektir. Şirk Allah’ı tanımakla beraber, Allah kulluk yapmakla beraber onu eksik tanımak, onu onun kendisini bize tarif buyurduğu sıfatlarından bazılarını reddetmektir. Şirk Allah’a ait olan sıfatlardan bazılarını Allah’tan başkalarına vermek, Allah’tan başkaları üzerinde düşünmektir. Meselâ Rab sadece Allah iken Allah’ın bu sıfatını Allah’tan başkalarına da vererek ondan başka da kanun koyucuların varlığına inanmak veya şafi sadece Allah iken, Allah’tan başka şifa verici yok iken sadece Allah’a ait olan bu sıfatı Allah’tan başkalarına da verip onların da şifa verebileceklerine inanmak şirktir. Rabbimizin tüm sıfatları için aynı şey geçerlidir. Şirk yirmi dört saatin tümünde Sadece Allah’ı Rab kabul edip onun arzularını gerçekleştirmek gerekirken bu zamanın her hangi bir biriminde arzuları Allah’ın arzularıyla çatışan bir varlığın arzularına itaat etmek de şirktir. Şöyle giyineceksin, şurada okuyacaksın, şunu anlatacaksın, şu kadar anlatacaksın, şunu yapacaksın, bunu yapmayacaksın gibi arzuları emirleri Allah’ın arzularıyla çatışan bir varlığı dinlemek de şirktir. Allah’ın haramlarını helâl, helâllerini haram kabul etmek de şirktir. Adam namaz kılar, oruç tutar ama tesettürü modası geçmiş bir emir olarak görürse veya İslâm’ın orucunu, haccını kabul eder ama ekonomisini reddederse bu da şirktir. Veya Allah’ın gökler de hâkimiyetini kabul eder ama yerde hâkimiyetini reddederse bu da şirktir. Eğer ölümde söz sahibi Allah ama düğünde söz sahibi top-lumsa, bu tümüyle Allah’ı inkâr değildir. Eğer namaz konusunda söz sahibi Allah ama hukukta söz sahibi başkalarıysa, oruç konusunda söz sahibi Allah ama eğitimde, siyasal yapılanmada, ekonomik düzenlemelerde söz sahibi başkalarıysa bu tümüyle Allah’ı inkâr değildir ama şirktir. Yâni düğünde toplumun hâkim oluşu, ya da hukukta Allah’tan başka birilerinin hâkim oluşu veya hayatın bazı birimlerinde Allah’tan başkalarının söz sahibi oluşu o başkalarının Allah oluşu mânâsına gelmemektedir. Ancak Allah’ın bir sıfatı bölünüp parçalanıp bir başkalarına verilmesidir ki işte bu şirktir. İnsanlar zannediyorlarsa ki şu şu konularda Allah hayatımızda söz sahibi değildir. Bu konularda toplum, şu konularda moda, şu konularda devlet şu konularda çevre söz sahibidir diye düşünmeye ve kabul etmeye başladı mı artık onun hayatında şirk başlamış demektir. Dünün müşrikleri Allah’a inanıyorlardı ama onun hayata karışacağını reddediyorlardı. Müşrikler de göklerin ve yerlerin sahibi Allah’tır, severiz sayarız o Allah’ı, gökleri ve yerleri ona verelim ama o Allah bizim hayatımıza karışamaz diyerek Allah’a şirk koştular. Kendi hayatlarına Allah’tan başka karışacak Rabler bularak Allah’a şirk koştular. Dediler ki o Allah bizim hayatımıza karışmaz, karışamaz. Çünkü bizim pis işlerimiz var, dalavereli işlerimiz var, basit işlerimiz, karanlık işlerimiz mafya işlerimiz var. Ekonomik işlerimizde bizim ne yapacağımız belli olmaz, meslek hayatımızda ne yapacağımız belli olmaz, siyasî işlerimizde nasıl dalavereler yapacağımız belli olmaz. Hukuk işlerimizde içimizde kimi güçlüler var, biz onlara garibanlardan farklı hak tanımak zorundayız. İçimizde dokunulmazlar var, siyasîler var, azizler var, imtiyazlılar var, para babaları var onlara ayrıca hak tanımak zorundayız. İçimizde güçlüler var, egemenlik sahipleri var, onlara mallarımızdan belli bir hisse ayırmak zorundayız. İçimizde etkili yetkili kimseler var bizler zaman zaman onlara da dua yapmak zorundayız, dualarımıza onları da karıştırmak zorundayız, onlara da sığınmak, onlardan da yardım istemek zorundayız. Yâni bizim böyle pis işlerimiz var, kirli işlerimiz var. Ya Rabbi sen yücesin, seni böyle pis işlere karıştırmak istemiyoruz. Sen göklerinle ilgilen, diğer varlıklarınla ilgilen, yerinde dur, bizim işimize karışma, bırak bizi kendi halimize de ne halimiz varsa görelim, diyerek Allah’a şirk koştular. Kâfirler, müşrikler ne derlerse desinler nasıl inanırlarsa inansınlar biz sadece ona kulluk ederiz. Bizim Rabbimiz tekdir. Bizim hayat programımızı tespit eden Rabbimiz bir tanedir. Biz onunla beraber program yapmada ortaklar kabul etmiyoruz. Onunla birlikte kanun koyma hakkına sahip ortaklar bilmiyoruz. Onunla birlikte arzularına uyacağımız, rızasını kazanmaya çalışacağımız, yasalarını uygulayıp talimatlarını yerine getireceğimiz başka Rabbimiz, başka ilahlarımız yoktur. Hüküm onundur, hâkimiyet onundur, yaratan odur, hayat veren odur, öldüren odur, rızık veren doyuran odur, kanun koyan odur, hüküm vaz eden odur. Bizler onunla beraber başkalarını da dinleyerek şirk koşmayız. Biz sizin anlayışlarınızdan beriyiz. Evet Allah’ı küstürmek adına başkalarını razı etmek şirktir. Al-lah’ı küstürmek adına babamızı, anamızı, karımızı, liderimizi, efendimizi, zevklerimizi razı etmek şirktir. Allah’ı küstürmek adına başkalarının arzularını yerine getirmek şirktir. Allah’ı küstürmek adına başkalarının kılık kıyafet anlayışını kabul etmek şirktir. Allah’ı küstürmek adına başkalarının alfabesini kabul etmek, Allah’ı küstürmek adına başkalarının hayat tarzını kabul etmek şirktir Allah korusun. Ve yeryüzünde en büyük zulüm Allah’a ortaklar bularak onlara da kulluk yapmaktır. En büyük zulüm kişinin kendisini yaratan Allah’a kulluk makamında tutması, sadece onu dinleyip sadece onu razı etmesi gerekirken o makamdan indirip Allah’la birlikte başkalarına da kulluk etmesidir. İşte Allah bunu da yasak kılmıştır. Allah hakkında veya Allah adına bilmediği şeyleri söylemeyi de Allah yasak kılmıştır. Adam Allah'tan söz eder ama Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini bilmediği için yalan yanlış şeyler söyler. Adam dinden diyanetten bahseder ama İslâm’ın i’sinden bile haberi yoktur. Anadan babadan veya gazeteden, dergiden, takvim yaprağından duyduğunu İslâm diye ortaya koymaya çalışır. Allah hakkında konuşur ama Allah’ı tanımadıklarından söylediklerinin tamamı iftiradır. Allah’a yalan iftirada bulunmak demek Allah’ın zatıyla alâkalı, sıfatlarıyla alâkalı yalan söylemek, sıfatları konusunda onu eksik ta-nımak, onun bu eksikliğini yerdekilerle tamamlama cihetine gitmek, onda olan sıfatları başkalarına vermek, başkalarının da onun sıfatlarına sahip olduğunu iddia etmek demektir. Yâni yeryüzünde ondan başka program yapıcı, kanun koyucu bir kısım Rablerin de olabile-ceğine inanmak ve bu kişilerin kanunlarına da uyulması gerektiğini iddia etmek, bunların da yeryüzünde etkili yetkili varlıklar olduklarını söylemek, yalnız Allah’a ait olan hâkimiyet hakkını bu varlıklara da vermek, ya da yeryüzünde Allah’tan başka şifa dağıtıcıların da var-lığına inanmak, yeryüzünde Allah’tan başka rızık dağıtıcıların da varlığına inanmak, kendilerine sığınılacak, kendilerine dua edilecek, yardıma çağrılacak Allah’tan başka varlıkların da bulunduğunu iddia etmek işte bütün bunlar Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Veya Allah’ın zatıyla alâkalı Allah evlât edindi, işte Îsâ Allah’ın oğludur, Üzeyr Allah’ın oğludur, melekler Allah’ın kızlarıdır biçiminde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Veya Aristo’nun dediği gibi Allah hayata karışmaz, Allah dünyayı yarattı ve işi bitti. Allah bir şey indirmemiştir, Allah bize âyet göndermemiştir, Allah bizim hayatımızla ilgilenmez şeklinde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Ya da hayatı ilgilendiren konularda Allah ve Resûlüne rağ-men, Allah ve Resûlünün buyruklarına rağmen veya onlara binaen söylenen yalanlar da Allah yalan iftiradır. Yâni Allah ve Resûlünün sözlerini başka bir şekle getirerek söylenen yalanlar. Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde yalan iftirada bulunmak. Efendim zaten Allah da bundan yanadır, Allah da bunu istemektedir diyerek Allah’ın istemediklerini Allah isti-yormuş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulun-mak demektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır, İslâm da lâ-ikliği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir bunlar. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! diyerek, kimileri de bugün Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi demeye çalışıyorlar veya dedirtmeye çalışıyorlar Allah’a, Kur’an’a. İşte bu da Allah’a yalan iftiradır. Efendim ben Kur’an’ı başından sonuna kadar taradım orada baş örtmeye dair bir tek emir bile bulamadım diyen kişinin iftirası. Veya ben bu insanların kurtuluşu için bir tek yol biliyorum o da demokrasidir, bunun dışında başka sıhhatli bir çıkış yolu bilmiyorum diyen adamın iftirası. Bütün bunlar Allah adına beyan ve Allah adına Allah’a yalan iftiralardır. Ya da yahudi ve hıristiyanlar, müşrikler bir hayat yaşıyorlardı ki baştan sona İslâm’dan uzak, ama diyorlardı ki işte bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır. İşte Allah’ın razı olduğu hayat budur, Allah kullarından böyle bir hayat ister. Bizler şu anda Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz. Bizler Allah’ın elçisi Mûsâ’nın yolundayız, Îsâ’nın yolundayız, veya bizler hanifleriz, yâni İbrâhim’in yolundayız diyorlar ve Allah’a yalan iftirada bulunuyorlardı. Halbuki yaşadıkları bu hayat ne Allah’ın istediği bir hayattı, ne de bu sözünü ettikleri Peygamberlerle ilgisi olan bir hayattı. İşte bu da Allah’a yalan iftirada bulunmaktır. Tıpkı bugün yaşadıkları hayat İslâm olmayan müslümanların biz İslâm’ı yaşıyoruz, bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır demeleri gibi. Halbuki namazımızdan tesettürümüze kadar, siyasal yapılanmamızdan ekonomik sistemlerimize, hukuk tarzımızdan kılık-kıyafet biçimimize, mücâdele metodumuzun meşruluğundan düğün-dernek anlayışlarımıza, beşerî ilişkilerimizden soframıza kadar, çocuklarımızın eğitimine kadar yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayat değildir. Bakın Bakara sûresinde de Rabbimiz, Allah hakkında insanları kandırmaya ve saptırmaya çalışan şeytanı dinlemememiz gerektiğini anlatırken şöyle buyurur: "Muhakkak ki o şeytan size kötülük ve fahşa emreder. Size ahlâksızlığı emreder. Ve de Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." (Bakara 169) Bana göre Allah böyle olmalı, bana göre Allah böyle demeli, bana göre şöyle dememeli, bana göre cihadı emretmemeli, bana göre tesettürü istememeli, bana göre bu devirde kısası emretmemeli, bana göre namaz olmamalı diyerek sizin Allah hakkında düşüncelerinizi bozmaya çalışıyor şeytan. Allah karşısında bilgi iddiasına, Allah karşısında, güç iddiasına götürür sizi. Ne yâni Allah bilirse ben de bilirim, Allah’ın gücü kuvveti varsa benimde gücüm kuvvetim vardır demeye götürür. Allah kanunlarına muhalif kanunlar yapmaya yönlendirir sizi. Allah yasalarını dinlememeye, beğenmemeye götürür. Öyleyse kesinlikle şeytan vahiylerini dinlemeyeceğiz, hep Allah’ın vahyini dinleyeceğiz. Ne şeytan vahiylerini ne de yeryüzündeki iki ayaklı şeytan vahiylerini dinlemeyecek sadece Rabbimizin vahyine kulak verecek ve Rabbimiz kitabında ve Resûlünün sünnetinde kendisini bize nasıl tanıtmışsa, hangi sıfatlarla muttasıf, hangi sıfatlardan münezzeh tanıtmışsa o şekilde ona iman edecek ve başkalarına ku-lak vermeyeceğiz. Allah doğru söyler, Allah güzel sözler diyeceğiz ve şeytana uymayacağız.
34. “Her ümmet için belirli bir süre vardır; vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilir ne de öne geçebilirler.” Evet Allah kâinatta her şey için belli hak yasalar tespit etmiştir. Kâinatta her ümmet için, her fert ve toplum için, her varlık için her şey için belli bir ecel tayin buyurmuştur. Her şeyin takdir edilmiş bir eceli vardır. Eceli geldiği zaman yapraklar düşer, eceli geldiği zaman taşlar yuvarlanır, eceli geldiği zaman dipdiri bedenler düşer, eceli geldiği zaman ruhlar bedenlerden ayrılır, eceli geldiği zaman güneşin defteri dürülür, yıldızlar yerlerinden sökülüp sağa sola atılır, dağlar yürütülür. Eceli geldiği zaman dünya durur, hayat biter ve her şey yok olup gider. Evet her şey için bir zaman, bir ecel belirlemiştir Rabbimiz. Kendisinden başka her şey fânidir. Her şey eceli geldiği zaman yok olmaya mahkumdur. Bâki olan sadece bu kâinatın yaratıcısı ve yarattığı varlıkların yasalarının ve ecellerinin tayin edicisi olan Rabbimizdir. Fertlerin eceli olduğu gibi toplumların da ecelleri vardır. Ra-sûlullah’ın bir hadislerinden öğreniyoruz ki bireysel ecel, bireysel kıyâmet, toplumsal ecel ve kevnî ecel vardır. Bireysel ecel fertlerin ecelidir. Toplumsal ecel de toplumların hayat sahnesinden silinip gitmesidir. Her hangi bir şehrin, her hangi bir ülkenin, her hangi bir toplumun tarih sahnesinden silinip gitmesidir. Kevnî kıyâmet de kâinattaki varlıkların tümünün yok edilmesidir. İşte gerek fertler için gerek toplumlar için gerekse kâinat için Allah tarafından takdir edilmiş ecel geldi mi artık ne bir saat geciktirilebilir, ne de bir saat ileri alınabilir.
35. “Ey insanoğulları! Size ardınızdan âyetlerimizi okuyan Peygamberler geldiğinde, kimler onların bildiklerine karşı gelmekten sakınır ve gidişini düzeltirse, işte onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” Kur’an-ı Kerîmde Âdem kıssasının geçtiği her yerde bu âyetin konusu geçmektedir. O olaydan sonra Rabbimiz sürekli Peygamberler göndermiş ve yeryüzünü vahiysiz bırakmamıştır. Her dönem yeryüzüne elçiler göndermiş, kitaplar göndermiş Rabbimiz ve demiştir ki sizlerden kim benim gönderdiğim âyetlerimi okuyan elçilerim kendisine geldiğinde ona uyar, onun getirdiği kitaplarıma tâbi olur, o kitap istikâmetinde bir hayat yaşarsa o emindir, emniyettedir, cennettedir, ona korku da yoktur mahzun olma da. Ama kim de o elçilerimi ve el-çilerim vasıtasıyla kendisine gönderdiğim kitabımı inkâr eder, yalanlar, yok farz eder, ondan habersiz bir hayat yaşamaya kalkarsa o da cehennemdedir. Evet her dönem Allah’ın elçileri, Allah’ın istekleri, yâni vahiy kendilerine ulaşınca insanlar iki grup oluyorlarmış. Kitap karşısında veya Peygamber karşısında iki grup insan varmış: 1- Ya kimileri bu hidâyete tâbi oluyorlar, muttaki davranıyorlar, Rablerinin koruması altına giriyorlar, o yol göstericinin yol gösterisine uyuyorlar yollarını, yol bilene soruyorlar, yol göstericinin elinden tutuyorlar o nasıl yol gösteriyorsa onun peşinde olmaya çalışıyorlar, o zaman: "Onlar için korku da yoktur mahzun da olmayacaklardır." Hükmü geçerlidir. Yâni onlar kesinlikle cennete gideceklerdir. Onlara korku yoktur ve onlar mahzunda olmayacaklardır. Yâni ne cehenneme gitme korkusu nede cenneti kaybetme hüznü olmayacaktır onlar için. Korku da yok mahzun olma da yoktur onlar için. Sû-renin ilerisinde gelecek ve diyecek ki Rabbimiz: "Girin cennete sizin üzerinize korkuda yoktur mahzun olma da." (A’râf: 49) Buna göre kesinlikle cennete gireceklerdir bunlar diyoruz. Yâni insanlar şöyle anlamamalılar: Dünyada mü'min olunca Kur’an’la, sünnetle tanışınca yine de korkuyoruz, korkudan emin olamıyoruz, yine de mahzun oluyoruz, neden böyle oluyor öyleyse? Neden tüm korkulardan ve hüzünlerden kurtulmuyoruz filan demesinler. Çünkü dünyada olabilecektir bunlar. Üzüntüsüz, gamsız, tasasız bir hayat ancak cennette olabilecektir bunu unutmayalım hiç bir zaman. Adam öyle diyor değil mi şimdi. Efendim madem ki bizler müs-lümanlarız, madem ki Rabbimize kulluk etmeye çalışıyoruz, öyleyse bizim için korku olmamalı. Biz ateşte yanmamalıyız, suda boğulma-malıyız. Bir besmeleyle suda yürüyebilmeliyiz. Tamam bunlar olabilir ama bunlar o adamın iyi bir müslüman olduğunu asla göstermez. Rasulullah bizden çok muttaki bir müslümandı ama başına şu anda bizim istemediğimiz pek çok şeyler gelebilmiştir. Öteki Peygamberler için de aynı şeyler söz konusu olmuştur. Rabbimizin bu âyet-i kerîmesinde anlattığı muttakilerin kork-mamalarının yeri anlayabildiğimiz kadarıyla şurasıdır: Onlar için yap-tıklarının boşa gitme korkusu yoktur. Zira Rableri onların kendisi için yaptıkları tüm amellerini, tüm döktükleri terlerini, akıttıkları her damla- kanlarını, harcadıkları tek kuruşlarını, attıkları her bir adımlarını, tükettikleri her bir nefeslerini garanti ediyor. Kulum onlar benim yanımda emânette kalın onlara muhtaç olduğun bir dönemde onları benden alırın diyor. Cennete girmek için mi lâzım oldu? Cehennemden kurtuluş için mi lâzım oldu o zaman onları benden alırsın diyor. Evet işte bu korku olmayacaktır onlar için. Değilse şu dünyada yaşadığımız fıtrî korkular olabilecektir. Evet Allah’ın âyetlerini kıssa eden, Allah ayetlerini okuyan, Bakarayı, En’âm’ı, A'râf'ı, Kevser’i okuyan, kabri, haşr’i, neşri, azabı, ikabı, cenneti, cehennemi anlatan, Allah’ın kâinatta yarattığı Kur’an dışındaki meşhûd âyetlerini anlatan, Allah’ın âyetlerini öğreten, Allah’ın kullarından istediği kulluğu yaşayan ve bizim için Allah’ın istediği kulluğu örnekleyen Allah elçilerine tâbi olan, takvayı seçen, gayba inanan, namaz kılıp, infak eden, hayatını Allah için yaşamaya karar veren ve durumunu ıslah edip iyi bir müslüman olmaya çalışan mü’minler için korku da yoktur mahzun olma da yoktur. İşte bunlar vahiy karşısında, her bir dönem gelen Allah’ın elçileri karşısında birinci grupta olanlardır. Bir ikinci grup daha varmış:
36. “Âyetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlar, işte onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır.” Ama ikinci bir grup da olacak insanlardan. Benden bir hidâyet rehberi, benden bir yol gösteri, benden bir vahiy ve Peygamberle karşı karşıya geldiklerini de ikinci bir grup insan da şöyle davranacaktır: Böylece âyetlerimizi yalanlayanlar veya amelen onları küf-redenler yalan sayanlar var ya. Meselâ biliyor adam, anlıyor âyetlerin ne dediğini ama bilgisini amele, imanını eyleme dönüştürmüyorsa, inandığı bildiği âyetlere imanını amele dönüştürmüyorsa işte bu da ayrı bir küfür çeşididir. Dikkat ederseniz inkâr edenler, küfredenler denmiyor da yalan sayanlar deniyor. Çünkü yalan saymak inkardan farklıdır. Adam duyuyor, anlıyor, hattâ inanıyor ama gereğini yerine getirmiyor. Yâni diliyle inandığını iddia ediyor ama hayatıyla, hayat programıyla yalanlıyor. Meselâ adama soruyorsunuz: Arkadaş ölecek misin? Evet. Dirilecek misin? Evet. Hesap kitap var mı? Tamam. Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu? Tamam. Hepsine inanıyor adam. Ama bakıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Yâni öyle bir hayat programı var ki adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok. Yâni imanının inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, Sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yanaşmıyor. Duyar İslâm’ı, okur Kur’an’ı; doğru yahu, yapmak lâzım, etmek lâzım, vah, tüh der ama döner gider eski haline. Hiç değişme olmaz hayatında. Unutur gider bu duyduklarını. İşte yalan sayma budur ve gerçekten çok büyük bir suçtur. Biliyor, inandığını iddia ediyor, ama bunu kendi hayatına indirmiyor. İşte bu şekilde Allah’ın âyetlerini yalan sayanlar, küfredenler, kamufle etmeye çalışanlar, toplumun gündeminden düşür-meye çalışanlar ve de âyetleri kaale almayarak, âyetlerin imanını gündeme getirmeyerek onlara karşı müstekbirce, kibirlice, ihtiyaçsızca, eyvallahsızca bir tavır takınan cehennemdedirler. Allah’ın âyetlerine karşı büyüklenenler, Allah’ın âyetlerine karşı müstekbir davrananlar, Allah’ın âyetlerine karşı, Allah’ın sistemine karşı kendilerini müstağnî görenler, ihtiyaçsız kabul ederek, eyval-lahsız bir tavır sergileyerek onu kabule tenezzül etmeyenler. Allah’ın âyetlerinden daha güzelini biz de söyleriz, Allah’ın sisteminden daha güzelini biz de vaz edebiliriz, Allah’ın yasalarından daha güzelini biz de koyabiliriz diyenler. Allah’ın âyetlerini beğenmeyenler. Allah’ın miras hukukunu beğenmeyip kendi hukuklarını onun yerine ikâme etmeye çalışanlar, kısas âyetleri bu devirde geçersizdir, te-settür âyetleri demode olmuştur diyenler. Allah’ın kullarının hayat yolları üzerine yerleştirdiği işaret levhalarını örttükleri için, âyetleri gizleyip kamufle ettikleri için ısrarla kendi hayatlarını, kendi anlayışlarını savunuyorlar. Âyetlere karşı, o âyetleri kendilerine sunan Allah elçilerine karşı kendi hayat felsefelerini gündeme getiriyor ve onu savunuyorlar. Âyetleri görmezden geliyorlar, duymazdan geliyorlar, yok etmek istiyorlar, örtmek istiyorlar. İşaret levhalarını örttükleri için de ne yaptıklarını ne-reye gittiklerini kestiremeyecek bir duruma düşmüşlerdir. "İşte bunlar cehennem ashabıdır. Ve onlar orada ebedîyen kalacaklardır." Bunlar cehennemle ateşle sohbet edeceklerdir. Ateşle sohbetçilerdir bunlar, ateşin arkadaşlarıdır, orada sohbet edecekler, orada oturup kalkacaklar. "Ebedîyen orada kalacaklar." Üstelik hiç çıkmamacasına. Efendim kimi âyetler cennetle ilgilidir. Cennetle ilgili olanlar öyledir ama acaba cehennemden çıkış var mıdır? Diye kimileri cehennemlikleri zorla oradan çıkarmaya ça-lışmışsa da, Kur’an’ın genel mânâsına göre ebedîyen cehennemde kalanlar olacaktır. Bu konuda benim anladığım budur. Bunu önceki derslerimde detaylıca demeye çalıştım.
37.“Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kimdir? Kitaptaki payları kendilerine erişecek olanlar onlardır. Elçilerimiz canlarını almak üzere geldiklerinde onlara, "Allah'tan başka taptıklarınız nerede?" deyince, "Bizi koyup kaçtılar" derler, böylece inkârcı olduklarına kendi aleyhlerine şahitlik ederler.” Evet Allah’a karşı yalan uyduran, Allah’a yalan iftira eden ve Allah’ın âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır? Peki acaba Allah’a yalan iftirada bulunmak ne demektir? Allah’a yalan iftirada bulunmak demek Allah’ın zatıyla alâkalı, sıfatlarıyla alâkalı yalan söylemek, sıfatları konusunda onu eksik tanımak, onun bu eksikliğini yerdekilerle tamamlama cihetine gitmek, onda olan sıfatları başkalarına vermek, başkalarının da onun sıfatlarına sahip olduğunu iddia etmek demektir. Yâni yeryüzünde ondan başka program yapıcı, kanun koyucu bir kısım Rablerin de olabileceğine inanmak ve bu kişilerin kanunlarına da uyulması gerektiğini iddia etmek, bunların da yeryüzünde etkili yetkili varlıklar olduklarını söylemek, yalnız Allah’a ait olan hâkimiyet hakkını bu varlıklara da vermek, ya da yeryüzünde Allah’tan başka şifa dağıtıcıların da varlığına inanmak, yeryüzünde Allah’tan başka rızık dağıtıcıların da varlığına inanmak, kendilerine sığınılacak, kendilerine dua edilecek, yardıma çağrılacak Allah’tan başka varlıkların da bulunduğunu iddia etmek işte bütün bunlar Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Veya Allah’ın zatıyla alâkalı Allah evlât edindi, işte Îsâ Allah’ın oğludur, Üzeyr Allah’ın oğludur, melekler Allah’ın kızlarıdır biçiminde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Veya Aristo’nun dediği gibi Allah ha-yata karışmaz, Allah dünyayı yarattı ve işi bitti. Allah bir şey indirmemiştir, Allah bize âyet göndermemiştir, Allah bizim hayatımızla ilgilen-mez şeklinde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Ya da hayatı ilgilendi-ren konularda Allah ve Resûlüne rağmen, Allah ve Resûlünün buyruklarına rağmen veya onlara binaen söylenen yalanlar da Allah’a yalan iftiradır. Yâni Allah ve Resûlünün sözlerini başka bir şekle getirerek söylenen yalanlar. Onların dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde yalan iftirada bulunmak. Efendim zaten Allah da bundan yanadır, Al-lah da bunu istemektedir diyerek Allah’ın istemediklerini Allah istiyor-muş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır, İslâm da laikliği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir bunlar. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! Diyerek, kimileri de bugün Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi demeye çalışıyorlar veya dedirtmeye çalışıyorlar Allah’a, Kur’an’a. İşte bu da Allah’a yalan iftiradır. Efendim ben Kur’an’ı başından sonuna kadar taradım orada baş örtmeye dair bir tek emir bile bulamadım diyen kişinin iftirası. Veya ben bu insanların kurtuluşu için bir tek yol biliyorum o da demokrasidir, bunun dışında başka sıhhatli bir çıkış yolu bilmiyorum diyen adamın iftirası. Bütün bunlar Allah adına beyan ve Allah adına Allah’a yalan iftiralardır. Ya da yahudi ve hıristiyanlar, müşrikler bir hayat yaşıyorlardı ki baştan sona İslâm’dan uzak, ama diyorlardı ki işte bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır. İşte Allah’ın razı olduğu hayat budur, Allah kullarından böyle bir hayat ister. Bizler şu anda Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz. Bizler Allah’ın elçisi Mûsâ’nın yolundayız, Îsâ’nın yolundayız, veya bizler hanifleriz, yâni İbrâhim’in yolundayız diyorlar ve Allah’a yalan iftirada bulunuyorlardı. Halbuki yaşadıkları bu hayat ne Allah’ın istediği bir hayattı, ne de bu sözünü ettikleri Peygamberlerle ilgisi olan bir hayattı. İşte bu da Allah’a yalan iftirada bulunmaktır. Tıpkı bugün yaşadıkları hayat İslâm olmayan müslümanların biz İslâm’ı yaşıyoruz, bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır demeleri gibi. Halbuki namazımızdan tesettürümüze kadar, siyasal yapılanmamızdan ekonomik sistemlerimize, hukuk tarzımızdan kılık kıyafet biçimimize, mücâdele metodumuzun meşruluğundan düğün dernek anlayışlarımıza, beşerî ilişkilerimizden soframıza kadar, çocuklarımızın eğitimine kadar hiç bir şeyimiz Allah’ın istediği gibi değildir. Evet böyle Allah’a karşı yalan iftiralarda bulunan ve bir de Allah’ın âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim vardır. Allah’ın âyetlerini yalanlamak âyetlere rağmen onları yok farz ederek bir hayat yaşamak demektir. Âyetleri yalan sayarak, varlığını görmezden gelerek, âyetleri örterek, gündeme almayarak bir hayat yaşayan kişiden daha zâlim kim vardır diyor Rabbimiz. Böyle yapan zâlimleri Allah kesinlikle hidâyete ulaştırmayacaktır. Bu tür insanlar kesinlikle saadeti bulamayacaklardır, huzuru göremeyeceklerdir. Evet işte bu Allah’ı yanlış tanıyanlar, Allah’ı insanlara yanlış tanıtanlar, Allah’ın dinini yanlış tanıyanlar ve bu dini toplumlarına yanlış tanıtarak Allah’a yalan iftirada bulunanlar, kendi anlayışlarını, kendi hevâ ve heveslerini işte din budur diye eğri büğrü bir dini insanlara takdim ederek Allah’a yalan iftirada bulunanlar ve de Allah’ın âyetlerini yalan sayanlar, Allah’ın âyetlerini yok farz edenler, sanki Allah kendilerine hiç âyet göndermemiş, sanki kendilerinden hiç bir sorumluluk istememiş gibi Allah’ın âyetlerini görmezden gelerek yaşayanlar, sanki Allah’ın âyetlerinin toplumu düzenleme hakkı ve yetkisi yok muş gibi toplum hayatını kendi yasalarıyla düzenlemeye çalışanlar, sanki Allah âyetleri kendilerinden hiç bir mükellefiyet istemiyormuş gibi hayatlarını keyiflerinin istediği gibi yaşamaya çalışanlardan daha zâlim kim vardır? buyurduktan sonra diyor ki Rabbimiz. İşte bunlar, bu zâlimler kitaptan nasiplerine ulaşacaklardır. Kitaptan onlara takdir edilenler onlara gelecektir. Rabbimiz ezelde kader olarak bunlara neyi takdir etmişse, ömür olarak, rızık olarak, hayat olarak neyi kararlaştırmışsa kaderleri ve nasipleri onlara ulaşacaktır. Allah onlar için yeryüzünde ne kadar hayat takdir etmişse o kadar yaşayacaklardır. Rızık olarak kendilerine ne takdir edilmişse onu elde edeceklerdir. Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu her şeyden istifade edeceklerdir. Kendilerine dokunulmayacaktır. İşledikleri nanelerden ötürü bu nimetlerden mahrum edilmeyeceklerdir. Peki ne zamana kadar? Hattâ meleklerimiz onların canlarını almaya geldiklerinde işte o zaman onları gebertirler. Onların defterlerini dürerler. Onların dünyadaki kendilerine takdir edilmiş hayatlarına, hayatın sahibinin emriyle son verirler. Ve Allah’ın melekleri o zâlimlere derler ki: Ey zâlimler! Ey müstekbirler! Ey cehennem kütükleri! Hani o Allah berisinde kendilerine dua ettikleriniz? Hani o kendilerini büyük zannedip, kendilerini etkin ve yetkin zannedip de daraldığınız zamanlar kendilerine dua edip yardıma çağırdığınız güçler nerede? Nerede o Allah sever gibi sevdikleriniz? Allah’tan korkar gibi kendilerinden korktuklarınız varlıklar nerede? Nerede o sanki Allah gibi kendilerinden sistem dilendikleriniz? Efendilerimiz siz bilirsiniz, bize hukuk yapın! Siz bilirsiniz bize yasa belirleyin diyerek kendilerine kulluk ihrazında bulunduklarınız nerede? Kendilerinde rızık bekledikleriniz, medet umduklarınız, kendilerine yöneldikleriniz nerede? Haydi çağırın onları da size yardım etsinler. Haydi çağırın onları da sizi bu ölümden kurtarsınlar. Hani benim yerime hayatınıza ikâme etmeye çalıştığınız hu-kuk tanrılarınız? Bunlar da bilirler hukuku, bizim Allah’ınkine ihtiyacımız yoktur dedikleriniz. Bunlar bize anında şifa ulaştırırlar bizim Allah’ın vereceği şifaya ihtiyacımız yoktur diye bana şirk koşmaya, benim yerime kendilerine gitmeye çalıştığınız şifa tanrılarınız hani nerede? Hani nerede ortaklarınız? Nerede şerikleriniz, şürekânız? Nerede o dünyada hatırını kazanmaya çalıştıklarınız? Nerede kendile-rinde hâkimiyet gördükleriniz? Nerede bana ortak koştuklarınız? aslında ortaklarınız değilken veya bana ortak olmaya lâyık değillerken inadına bana ortakmış gibi gördükleriniz? Hani nerede Rableriniz Rezzaklarınız, hâdîleriniz, vedûdlarınız, şâfîleriniz, korktuklarınız, sı-ğındıklarınız, dua edip imdadınıza çağırdıklarınız, dualarınıza ortak ettikleriniz, benimle birlikte yeryüzünde etkili yetkili zannettikleriniz? Nerede mâbudlarınız, timsalleriniz, liderleriniz, önderleriniz? Hani ne-rede onlar çağırın da sizi kurtarsınlar onlar. Çağırın da sizi benim elimden kurtarsın bu ortaklarınız. Hani ülke idaresini bunlar daha iyi bilirler diyerek bana şirk koşmaya çalıştığınız siyasal tanrılarınız? Di-ye seslenildiği zaman onlar diyecekler ki: Diyecekler ki onlar bizden kayboldular. Onlar bizi terk ettiler, diyecekler ve orada kendi nefislerine şahitlik edecekler. Kendi kâfirliklerine şahitlik edip itiraf edecekler. Ya Rabbi! Onlardan hiç birisinin senin ortakların olduğuna dair bizden hiç birimiz şahitlik yapmıyoruz! diyecekler. Alçaklar anlayacaklar gerçeği de böyle diyecekler. Bugün deseler ya bunu. O gün bunu demelerinin kendilerine en küçük bir faydası olmayacak. Çünkü yarın zorunlu olarak diyecekler bunu. İnkâr etme imkânlarının olmadığı bir zamanda diyecekler bunu. Çünkü zaten onlarla araları ayrılmıştır. Ölürken bir ayırıyor Allah onların aralarını, yâni ölürken bu tanrıların kendilerine hiç bir şey yapamadıklarını göstererek Allah aralarındaki bağları koparıyor, sonra öbür tarafta dirildikleri zaman bir daha koparacak Allah onların aralarını. Yâni artık onların Allah’a ortak koştukları kendilerinden uzaklaşıp kaybolacak ve onlar artık kendilerinin kaçacak bir yerlerinin olmadığını da anlayacaklar ve o zaman diyecekler ki hayır ya Rabbi bunların sana ortak olduklarını bizden söyleyecek, buna şahitlik edecek hiç kimse yoktur diyecekler. Allah da buyuracak ki:
38. “Allah, " Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle beraber ateşe girin" der. Her ümmet girdikçe kendi yoldaşına lânet eder. Hepsi birbiri ardından Cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için "Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver" derler, Allah, "Hepsinin kat kattır, ama bilmezsiniz" der.” Evet Rabbimiz buyuracak ki onlara: Haydi bakalım girin cehenneme. Sizden önce insanlardan ve cinlerden sizin gibi düşünen, sizin gibi inanan, sizin gibi yaşayan, sizinle beraber aynı günahları işleyen, aynı zulümleri irtikap edenlerle beraber girin cehenneme de-nilecek onlara. İnsanlığın yeryüzünde boy gösterdiği Hz. Âdem (a.s) döneminden sizin geberdiğiniz güne kadar cinlerden ve insanlardan ateşi boylayanlarla beraber siz de ateşe yuvarlanın denecek ve Hz. Âdem’den bu yana cinlerden ve insanlardan tüm müşrikler, tüm zâlimler, kendilerini Allah’a kulluk makamından koparıp Allah’tan başkalarına kulluk ortamında tutmaya çalışan tüm müşrik ve zâlimler, Allah’ın yasalarını beğenmeyerek, Allah’ın âyetlerini reddederek keyiflerince bir hayat yaşayan tüm zâlimler, Allah’a iftira eden, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini yok farz ederek hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya çalışan tüm zâlimler cehennemde bir arada toplanacaklar. Onlardan her bir ümmet, her bir grup oraya girdikçe, cehennemi boylayıp ateşle kucaklaştıkça kendi kardeşini lânetleyecek, kendi arkadaşına lânet yağdıracak. Yâni dünyada aynı kategoride olanlar, dünyada aynı safta bulunan, aynı günahları işleyen, aynı günah ve zulüm çukurlarına birlikte batan, aynı naneleri birlikte yiyen, aynı zulümleri birlikte gerçekleştiren günah arkadaşına lânetler yağdıracak. Evet lânetleşecekler. Sen yaptın! Allah belânı versin, sen teşvik ettin! Allah kahretsin sen yönlendirdin! Allah kahretsin keşke seni dinlemeseydim! Keşke seni hiç tanımamış olsaydım bütün bu yaptıklarımı bana sen yaptırdın! Senin hatırına bunları yaptım! Yok sen yaptın! gibi orada birbirlerini lânetleyecekler, birbirlerini suçlayacaklar. Alçaklar bugün söyleseler ya bunu. Bugün kınasalar ya bir-birlerini. Bugün terk etseler ya birbirlerini. Bugün vazgeçseler ya bu yaptıklarından. Artık orada birbirlerini lânetlemelerinin, yok sen yaptın, yok ben yaptım demelerinin ve pişmanlık ortaya koymalarının kendilerine hiç bir faydası olmayacaktır. Ta ki hepsi orada toplanacaklar. Birbiri ardınca hepsi orada toplanınca. Hepsi bir araya gelince. Âyetlerden anlıyoruz ki tüm nesiller toplanacak ve tüm nesillerin hesabı bir anda görülecektir. Çünkü bir şahsın veya bir neslin yaptıkları sadece kendi şahısları veya kendi dönemleriyle sınırlı değildir. Kişinin veya kişilerin yaptıkları onların ölümünden sonra da devam eder ve nesiller boyu iz bırakıp tesirleri devam eder. Bu yüzden onlar hakkında karar vermek için birbirlerine olan bu tesirleri ortaya dökülsün diye, birbirlerine şahitlik yapsınlar diye tüm nesiller bir araya toplanacaklardır. Evet ayrı ayrı her nesil için her kuşak için işledikleri günahlardan dolayı iki kat ceza vardır. Çünkü birinci ceza kendilerinin işlediklerinden ötürü, ikinci ceza da kendilerinden sonraki nesillerin kendilerini örnek alarak günah işlemiş olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı selef olanlar yâni öncekiler kendi yaptıkları günahlardan dolayı sorumlu olacakları gibi sonrakilere kötü örnek olmalarından dolayı da sorumlu olacaklardır. Hani Allah’ın Resûlü hadislerinde bu hususu şöyle anlatıyordu: "Müslümanlıkta iyi bir çığır açan kimseye, açtığı bu çığırın sevabı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir. Bununla beraber onların sevabı eksilmez. Müslümanlıkta kötü bir çığır açan kimseye de açtığı çığırın günahı yükletildiği gibi, o yoldan gidenlerin günahı da onlarınki eksilmeksizin ona yüklenecektir." (Müslim) Meselâ birisi zinanın, zina evinin ilk baniliğini yapar, zina adı-na ilk çığırı açmışsa, veya futbol sahalarının yollarını, sinemanın, fâizin, içkinin, kumarın yollarını gösterirse, bu konuda ilk çığırı açarsa kıyâmete kadar o yoldan gidecek tüm zinacıların, tüm fâizcilerin, içkicilerin günahları onlarınkiler eksilmeksizin bu ilk çığır açan kişiye yüklenecektir. Fâizin, içkinin tanıtımını yapanlar da aynen bunun gibidir. Ya da barı, pavyonu evin içine taşıma adına video ve televizyon teminine yardımcı olanlar da onu seyredenlerin günahlarının bir mislini yükleneceklerdir. Hattâ yeryüzünde ilk adam öldürme çığırını açtığı için Hz. Âdem’in oğlu kabil kıyâmete kadar adam öldürenlerin günahlarının bir mislini sırtına yüklenecektir. Ama kim de iyi bir çığır açmışsa kıyâmete kadar o yoldan giden insanların sevaplarının bir misli onun defterine yazılacaktır. İnsanların müslümanlaşması, insanların İslâm’a, Kur’an ve sünnete yönelmeleri adına kim bir çığır açarsa, kim bir adım atarsa bilelim ki onlarda meydana gelen değişimlerin sevaplarının bir misli o kişinin defterine yazılacaktır. Evet insanlar hangi yolda çığır açmışlarsa o çığırdan gidenlerin sevap ya da günahları onları ilgilendirmektedir. Demek ki insanın yaptıkları sadece kendisiyle sınırlı kalmamaktadır. Kafasında ve vücudunda taşıdığı virüsü kendisinden başka çocuklarına ve daha sonraki nesillere de aktarmaktadır. Dolayısıyla bu eyleme adâlet gereği ceza ya da mükafatın takdiri de ancak gelecek nesillere intikali ve yaptığı tesirlerle ancak hükme bağlanabi-lecektir. Meselâ bir savaş başlatıp döneminde milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş bir adam düşünün. Hattâ bununla da sınırlı kılmayıp arkasından asırlarca milyonların hayatını kötü yönde etkileyen miras bırakmış bir kişi düşünün. Bu dünyada böyle birisini kim cezalandırabilir? Bu adamın cezalandırılabilmesi için, bu adama ve-rilebilecek cezanın takdir edilebilmesi için elbette onun bu mirasın-dan kıyâmete kadar etkilenmiş tüm insanların toplanmaları gerek-mektedir. İşte bu cehennemlikler cehennemde toplanınca: Sonrakiler öncekilere diyecekler ki, yâni cehenneme önce girip yerleşenlere sonradan gelenler diyecekler ki, ya da mus’tazaflar müstekbirlere, tâbi olanlar tâbi olunanlara, ya da arkadan gidenler önderlerine diyecekler ki: Ya Rabbi! İşte bizi saptıranlar bunlardır! Bizi dosdoğru yoldan bunlar saptırdı. Bizi senin yolundan, senin kitabının yolundan, senin elçilerinin yolundan ve cennet yolundan saptırarak buraya kadar getirenler işte bunlardır! Bizim yazımızı değiştirenler bunlardır. Biz bunlar yüzünden kitabımızı tanıyamadık! Bizim kılık kıyafetimizi bunlar değiştirdiler. Biz senin istediğin gibi giyinemedik! Bizim hukukumuzla bunlar oynadılar! Senin hukukunla amel edemedik! Bizim eğitimimizi bunlar bozdular, biz senin dinini öğrenemedik! Senin dinini, senin hayat programını bunlar ilga edip kendi yasalarını onun yerine ikâme ettiler, biz senin hayat tarzını yaşayamadık! Bizi saptıranlar bunlardır! Eğer bu adamlar olmasaydı biz senin istediğin gibi yaşayacak ve şimdi bu cehenneme gelmeyecektik! Binaen aleyh ya Rabbi bunlara azabın iki katını ver! diyecekler. Kur’an’ın pek çok yerinde bu adamların cehennemdeki atışmaları lânetleşmeleri anlatılır. Kur’an literatüründe cehennemlikler tasnif edilirken bazen öncekiler sonrakiler ifadesi kullanılır, bazen da müstekbirler müs’taz’aflar ifadesi kullanılır. Meselâ bakın bunların karşılıklı atışmalarından birini de Mü’min sûresinde Rabbimiz şöyle anlatır: "Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, mus’taz-aflar (Güçsüzler) müstekbirlere (Büyüklük taslayanlara): "Doğrusu biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz? Derler." Müstekbirler de: "Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Şüphesiz ki Allah kullar arasında hükmünü vermiştir." derler." (Mü’min 47,48) Evet cehennemde, ateşin içinde aynı azabı paylaşan insanların tartışmalarını, birbirlerini suçlamalarını anlatıyor burada Rabbimiz. Demek ki bu iki grup da cehennemdedir. Demek ki mustaz'afların, zayıfların zayıflığı onları kurtaramayacaktır. Davar sürüsü gibi idarecilerinin kanunlarına itaat etmek zorunda kalmış bu insanların ne yapalım biz güçsüzdük, zayıftık, gücümüz kuvvetimiz yoktu, elimizden bir şey gelmiyordu demeleri onları kurtaramayacaktır. Çünkü Allah onlara akıl vermişti, Allah onlara irade vermişti. Seçme hürriyeti vermişti Allah onlara. Bunlar hiç bir zaman böyle sürüler değildi. Berikiler onların iradelerini satın almak istedikleri zaman, boyunlarına ip takıp kendilerine kul köle yapmaya zorladıkları zaman hiç bir tepki göstermediler. Sanki bu işe dünden razıymış gibi boyunlarını teslim ettiler. Bakın mus’taz’aflar, yâni yönetilenler, idare edilenler müstek-birlere, yâni yöneticilere, idarecilere, yönlendirenlere diyorlar ki: Ey müstekbirler! Doğrusu biz dünyada iken size uymuştuk! Dünyada emirlerinize boyun eğiyor, kanunlarınıza itaat ediyor, arzularınızı yerine getiriyor, bizi neye çağırdıysanız koyun gibi arkanızdan geliyor-duk. Sürüler gibi size tâbi oluyorduk. Sizler güçlüydünüz, sizler kendinizi dünyada Rabler görüyordunuz, ilah olduğunuzu iddia ediyordu-nuz. Haydi bakalım gücünüzü gösterin, ilahlığınızı, Rab lığınızı gösterin de şu azabın bir kısmını olsun bizden defedin. Ya da azabın bir kısmını olsun bizim yerimize yüklenebilir misiniz? Yine Kur’an’ın başka bir yerinde mustaz’afların şöyle diye-cekleri anlatılır: "İnkar edenler: "Ey bizin Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece cehennemin en altında kalanlardan olsunlar." diyeceklerdir." (Fussilet 29) Evet o gün insanlar azabı boylayınca, cehenneme yuvarlanınca bakın şöyle diyeceklermiş. Ya Rabbi! Ne olur, şu bizim hayatımızı bozanları, bizim senin kitabınla diyaloglarımızı kesenleri, senin âyetlerinle aramıza girerek âyetlerini yasaklayanları, bize bozuk düzen programlar yaparak ve işte din budur diyerek bizi senin kitabından alıkoyanları, senin kitabınla tanışmamıza engel olanları, kendi kanunlarını, kendi talimatlarını senin ayetlerinin önüne geçirerek bizi senin kitabına gitmekten alıkoyanları, bizim gündemlerimizi değiştirerek senin kitabına ulaşma imkânlarımızı öldürenleri, başka kitaplar, başka önderler ihdas ederek senin kitabını ve peygamberinin sünnetini kamufle etmeye çalışanları bize bir göster. Göster ki onları ayaklarımızın altına bir alalım. Göster ki onları bir ezelim. Onları aşağıların aşağısı yapalım. Ya da onları cehennemin en esfeline yuvarlayalım diyecekler. Evet kendilerine Allah’ın âyetlerini anlatmayan, kendilerini Allah’ın kitabıyla tanıştırmayan babalarını, kocalarını, hocalarını, üstad larını, komşularını, liderlerini arayacak insanlar onları ayaklarının altına almak için. Kendilerine kötü çığırlar açan, kendilerine kötü miraslar bırakan ve böylece kendilerinin şirke düşüp cehenneme yuvarlanmalarına sebep olan öncülerini önderlerini arayacak insanlar. Cehenneme yuvarlanmak üzere gittikleri kötü çığırı açıp onlara miras bırakanları arayacaklar. Öyleyse aman ha din budur diye çocuklarımıza çok kötü bit miras bırakıp da, bizden sonra çocuklarımızda din buymuş diye o hayatı yaşayıp da yarın bizi ayaklarının altına almak için arananlardan olmayalım. Çoluk çocuğumuza güzel bir din, güzel bir yol bırakmaya çalışalım. Evet öncekilerden kendilerini saptıranları arayacaklar. Halbuki dünyadayken alçaklar bunlara ağam paşam diyorlardı. Anam! Babam! Kurtar bizi! diyorlardı. Her şeyimizi sana borçluyuz! Sen olmasaydın biz olmazdık! Liderim! Şeyhim! Efendim! Şevketlim biz senin dediğinden çıkmayız! Atam izindeyiz! diyorlardı. Yâni onlar ne kadar alçaksa berikiler de o kadar alçaklık yapıyorlardı dünyada. Onların bu serzenişleri karşısında Rabbimiz de buyurur ki: Hayır hayır sizin her birinize azabın iki katı vardır ama siz bilmiyorsunuz. Çünkü size göre onlar önderlerse siz de sizden sonrakilere nazaran öndesiniz. Sizi onlar saptırdıysa, sizi sizden öncekilerin ihmali saptırdıysa, sizi sizden öncekilerin size verdiği bozuk eğitim, bozuk miras saptırdıysa siz de sizden sonrakileri saptırdınız. Sizin onlardan farkınız ne? Bir sonrakilere göre siz de önde değil misiniz? Şöyle kafalarımızı ellerimizin içine alıp bir düşünelim. Bu âyetler şu anda bize hitap ediyor. Eğer bizi bizden öncekiler saptırdıysa biz de bizden sonrakileri saptırmıyor muyuz şimdi? Allah için bir düşünelim. Yâni eğer bizim sapıklığımız bizden öncekilerin bize bıraktıkları bozuk miras yüzündense, hep bundan şikâyet ediyorsak, peki o zaman söyleyin biz, bizden sonrakilere ne bırakıyoruz? Nasıl bir miras bırakıyoruz çocuklarımıza. Bizler şu anda bizden sonra yaşayacak çocuklarımıza nasıl bir yol bırakıyoruz? Arkamıza bıraktığımız yol, çoluk çocuğumuza bıraktığımız usul, onlara gösterdiğimiz din, onlara örneklediğimiz kulluk, çevremize ulaştırdığımız teklifler acaba yarın karşımıza nasıl bir sonuç çıkaracak? Acaba bizim arkamızdan gelenler de ya Rabbi bizi bunlar saptırdı. Bize öyle bir yol, öyle bir din bıraktılar ki biz de onu gerçek yol zannettik. Onu gerçek din zannettik. Bize öyle bir hayat anlayışı, öyle bir mal anlayışı, öyle bir kazanma harcama anlayışı, öyle bir gece hayatı, öyle bir gündüz hayatı örneklediler ki biz de onu gerçek bir hayat zannettik. Bizi başkası değil bunlar saptırdı ya Rabbi demeyecekler mi acaba? Çocuklarımızdan torunlarımızdan bu şikâyetlerle bu lânetlerle karşılaşmayacak mıyız acaba? Bu âyetler ışığında Allah için kendimizi sorgulamak zorunda-yız.