Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya A’raf — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

206 ayetRûpel 8 / 8
190. “Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortak koştular. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” Allah o ikisine eli ayağı düzgün nûr topu gibi bir çocuk verince, bu sefer de o çocuk konusunda Rablerine şirk koşmaya başlayıverdiler. Âyet insan hayatındaki bozulmaları, yanılgı noktalarını anlatıyor. Az evvel kendilerine henüz o çocuk verilmeden önce o çocuğun da tüm rızıkların da kendilerine Allah tarafından verildiğini ve tüm bu rızıkları verene karşı teşekkür tavrı takınılması gerektiğini söylemişlerdi. Yâni hayatın sahibi olarak Allah’ı tanımışlar ve Ona iman etmişlerdi. Lâkin çocukları olduktan sonra, Allah’la işleri bittikten sonra, bu işi garantiye aldıktan sonra Rablerinin kendilerine lütfettiği bu çocukları konusunda Ona şirk koşmaya başlıyorlar. İşte biz filan hocaya falan türbeye gitmiştik de bizim çocuğumuz onun için eli ayağı düzgün dünyaya geldi. Falan yerde dua ettiğimiz, filan yerde kurban kestiğimiz için bu çocuk bize verildi. Veya işte sürekli filan doktorun kontrolü altındaydım da onun için böyle sağlam bir çocuğa kavuştuk diyerek onu o şekilde takdir buyurup kendilerine lütfeden Rablerine şirk koştular. Yâni böyle çocuğun sıhhatli doğuşunu, düzgün oluşunu Allah’tan başkalarına izâfe ederek Allah’a şirk içine girdiler. Tabi burada anlatılan Hz. Adem (a.s) ve Havva anamız değildir. Burada genel insanlar anlatılmaktadır. Bir de bu konuda anlatılan bir rivâyet vardır. Biz insanların böyle bir rızık karşısında hayatımızdaki bozukluğu anlatan bir rivâyet. Bir karıkoca Allah’a dua dua yalvararak eli ayağı düzgün bir çocuk isterler. Allah da onların bu arzularını yerine getirip onlara istedikleri gibi bir çocuk ihsan eder. Rablerine şükür adına o çocuğun adını Abdullah korlar. Ama göz bebekleri olan bu çocuk yaşamayıp kısa bir zaman sonra vefat eder. Böyle bir kaç kez tekrar eder ve sonra şeytan o karı kocaya vesvese vererek eğer doğan çocuğunuzun adını Abdullah değil de Abdul Haris koyarsanız bu çocuk kesinlikle ölmeyip yaşayacaktır der. Şeytanın bu vesvesesini yerine getirirler ve gerçekten o çocukları ölmeyip yaşar. Haris kelimesi hars yapan, ekip-diken anlamına bir kelimedir. İnsan hayatına, insanların hayatına, bilgiler, kültürler, gelenekler, ka-nunlar, yasalar koyanlara, ekip-dikenlere haris denir. Kültürler ortaya koyanlara haris denir. İşte Abdulharis de kültür ortaya koyan, yasa ortaya koyanların kulu demektir. Çocuklarını işte böylelerinin kulu bildiler, onlara adadılar. Yâni kendilerine böyle eli ayağı düzgün bir evlât veren Rablerini unuttular da, o çocuğu kendilerine Allah’ın verdiğini ve bu lütfundan ötürü o çocuğu verene kulluğa yönelterek sahibine kulluk yolunda eğitecekleri yerde tuttular da Allah berisinde bir takım harislerin, bir takım kanun koyucuların, bir takım kültür belir-leyicilerin, insanların hayatına bir şeyler ekip-dikmeye çalışan bir takım harislerin kulu kölesi yapıverdiler. Evet işte şu anda görüyoruz ki nice müslüman ana ve babalar çocuklarını onları kendilerine lütfeden Rablerine kulluğa yönlendirecekleri yerde Allah berisinde, Allah eğitimini reddeden, Allah’a kulluk eğitimini reddeden, nice harislere teslim etmektedirler. O çocuklarını kendilerine veren Allah’ı unutan, O Allah’ın istediği kulluk eğitimini, İslâmi eğitimi reddeden nice aileler görüyoruz bugün. Çocukları olmadan dua dua Allah’a yalvardıkları halde çocukları olur olmaz, Ondan böyle eli ayağı düzgün bir çocuk koparır koparmaz artık Allah’ın işini bitiren ve bizim çocuğumuz tek yönlü bir eğitim almamalıdır. Sadece din eğitimi almamalıdır. Bizim çocuğumuz böyle mistik, gerici ve tutucu değil, çağın tüm kültürel eğitimlerinden haberdar olmalıdır. Çağdaş toplumuzda her türlü kültür ekicilerin emrine teslim edilmelidir. Çağdaş eğitim veren kurumlara teslim edilmelidir. Bizim çocuklarımızı çağa ayak uydurabilecek biçimde onlar yetiştirmelidir. Çocuklarımızı çağa ayak uyduramayan Kur’an kursları, Medreseler, İmam Hatipler, İlahiyat Fakülteleri değil çağdaş eğitim ve kültür kurumları yönlendirmelidir diyerek çocuklarını Allah’ın istediği biçimde değil de başkalarının istediği eğitime teslim eden nice ana babalar vardır bugün. Yâni bu adamlar çocuklarını onları kendilerine lütfeden Allah’ın eğitimine teslim etmiyorlar. Çocuklarının eğitimini Allah’a bırakmıyorlar. Allah’a sormuyorlar. Aksine Allah’ı reddeden kimselere teslim ediyorlar. Çocuklarını Allah’a ve Allah’ın dinine yatırım yapmıyorlar. Paraya, pula, makama, mevkie, istikbale, diplomaya yatırım yapıyorlar. Bilelim ki bunu bilerek gönüllü yapanların tamamı bundan sorulacaklardır yarın. Razı olarak çocuklarını Abdul haris yapanların tamamı sorumludur. Ama razı olmadığı halde, istemeyerek köleliği yüzünden çocuklarını müşrik sistemin eğitim kurumlarına gönderenlerin günahkâr oldukları kesin ama bu günahlarının boyutunu bilmiyorum. Yâni çocukları dünyaya gelmeden önce dua dua Allah’a yalvarıp ya Rabbi ne olur bize eli ayağı düzgün bir çocuk dedikleri halde çocukları dünyaya geldikten sonra da ya Rabbi tamam, senin işin buraya kadardı, istediğimizi yerine getirdin ve işin bitti. Artık onun bundan sonraki hayatını, eğitimini sen bilemezsin. Biz onu nasıl eğiteceğimizi, nasıl yetiştireceğimizi senden daha iyi biliriz diyerek çocukları konusunda bana şirk koştular diyor Allah. Bunu dille söylemeseler bile fiilen pek çok müslümanın yaptıkları bundan başka bir şey değildir. Tavır olarak, fiil olarak bugün müslümanlar bunu sergiliyorlar. Ya Rabbi sen onun kalbini yarattın işin bitti. Artık onun kalbini neyle dolduracağımızı biz biliriz. Biz onu senden daha iyi bilenlere teslim ediyoruz onlar nasıl isterlerse, nasıl münâsipse o kalbi doldururlar diyorlar. Söz olarak demeseler de tavır olarak diyorlar bunu. Halbuki: Allah onların ortak koştuklarından yücedir, uzaktır, müstağnîdir.
191. “Kendileri yaratılmışken, bir şey yaratamayan putları mı ortak koşuyorlar?” Yaratıcı olmayan, hiç bir şey yaratmamış olan şeyleri mi Allah’a ortak koşmaya çalışıyorlar? Yâni kendileri hiç bir şey yaratmamış olan, hattâ bırakın başkalarını yaratmayı kendi kendilerini bile yaratmaya güç yetiremeyen, kendileri bile Allah tarafından yaratılmış olan bu güçsüzleri, bu âciz varlıkları mı Allah’a şirk koşmaya çalışıyorlar bu adamlar? Halbuki bir sineği bile hattâ bir sineğin kanadını bile yaratmaktan âcizdir bunlar. Böyle güçsüzleri nasıl Allah’a ortak koşarsınız? Böyle cahil varlıklar konusunda bunlar çocuk eğitimini Allah’tan daha iyi bilir diyerek nasıl onlara teslim ediyorsunuz çocuklarınızı? Bunların koymuş oldukları eğitim prensiplerini, eğitim ilkelerini nasıl Allah yasalarına, Allah ilkelerine tercih ediyorsunuz? Nasıl oluyor da onlarınkini Allah’ınkinden üstün tutabiliyorsunuz? Nasıl oluyor da bunların sistemlerini Allah sisteminden üstün tutabiliyorsunuz? Madem ki yaratıcı Allah’tır. Madem ki sizleri de çocuklarınızı da yaratan Odur, öyleyse yaratıcının ilmine, yaratıcının eğitim yasalarına teslim olmak ve çocuklarınızı teslim etmek zorundasınız. Halbuki Rab olanın, eğitici olanın, eğitimin yasalarını belirleyici olanın yaratıcı olması gerekecektir. Bunlar neyi yaratmışlar ki onları Rab belleyip ço-cuklarınızı Allah’a teslim edeceğiniz yerde, yaratarak, sizi yoktan var ederek rahmetini gündeme getiren Allah’ın rahmetine teslim edeceğiniz yerde başkalarının rahmetine mi teslim etmeye kalkışıyorsunuz? Ne yapmış bunlar bugüne kadar size? Hangi rahmetinden istifade ettiniz bu varlıkların? Yoksa sizler rahmeti sizi yaratan Rabbinizde değil de kapitalist dünyanın kapitalist insanlarında mı arıyorsunuz? Onlar gibi çocuklarınızı da kapitalist ve materyalist mi yapmak istiyor-sunuz? Onları Allah’ın istediği biçimde bir Allah kulu olarak eğitmeyerek yoksa paranın, pulun, makamın, mevkinin, toplumun, çevrenin, âdetlerin, törelerin, modanın kulları mı yapmaya çalışıyorsunuz? Yoksa sizler izzet ve şerefi Allah’ta, Allah’a kullukta değil de başka şeylerde mi arıyorsunuz? Onları cennete değil de cehenneme mi yatırım yapmaya çalışıyorsunuz? Eğer böyle yaparsanız unutmayın ki izzetsiz ve şerefsizliğiniz arttıkça artacak ve silik şahsiyetli varlıklar olmaya devam edeceksiniz demektir. Evet Rabbimiz diyor ki bu âyetiyle ey kullarım! Ey müslü-manlar! Bana karşı bu küstahlığınız ne böyle? Bu cesareti nereden alıyorsunuz? Ya Rabbi insan için, çocuk için dengeli muvazeneli bir hayatı sen bilemezsin! Senin böyle şeylere aklın ermez! Çağdaş dünyanın ön gördüğü prensiplerle biz hayatımızın dengesini sağlayacağız! Bizim şu anda bu işleri çok iyi bilen ve ayarlayan eğitim tanrılarımız var! Sen sağlık konularını bilmezsin, anlamazsın bu konuları, bizim şu anda bu işi senden daha iyi bilen şifa tanrılarımız var, onların önerdikleri tıbbi yöntemlerimiz var. Sen hukuku da bilmezsin. Her ne kadar bir zamanlar senin dediklerin işe yaramışsa da artık devir değişti, bu işi senden daha iyi bilen hukuk tanrıları türedi, bizim işlerimizi halledecek hukuk tanrılarımız var, bizim toplum yasalarımızı belirleyecek siyasal tanrılarımız var, hikmetin senin kitabında değil olduğunu keşfedip yeni yeni hikmetli kitaplar bulduk, artık biz senin kitabından değil de o tanrılarımızın kitaplarından bilgileniyoruz, biz o tanrılarımızın eğitimlerini benimsedik diyerek bana şirk koşmaya bu cesareti nereden alıyorsunuz? diyor Rabbimiz.
192. “Oysa putlar ne onlara yardım edebilir ve ne de kendilerine bir yardımları olur.” Üstelik bu tanrı bildikleriniz kendilerine bile yardımda bulunamazlar. Bana şirk koşmaya, ortak bilmeye çalıştığınız bu tanrı taslakları bırakın size bir kısım yardımda bulunmayı onlar kendilerine bile yardım edemezler. Allah’tan, Rablerinden kendilerine gelebilecek bir belâyı, bir azabı def etmeye bile gücü yetmeyen bu insanlar nerde kaldı size yardım edecekler? Kendilerine gelen açlık gibi, yorgunluk gibi, hastalık gibi, ölüm gibi bir sıkıntıyı bile defedemeyen bu varlıklar nerde kaldı sizin sıkıntılarınızı giderebilecekler? Bu adamlar nasıl sizin arzularınıza isteklerinize cevap verebilecekler ve sizi hem dünyada, hem de ukba’da nasıl mutlu edebilecekler? Ne yapabilecekler bunlar sizin için? Ölümü engelleyebilecekler mi? Ölüm döşeğine yattığınız zaman iki saatliğine olsun onu geciktirebilecekler mi? Zamânâ iki dakikalığına söz geçirebilecekler mi? Gökten iki damla yağmur indirebilecekler, yerden bir tek bitki bitirebilecekler mi? kendilerine bile sahip olmayan bu tâğutlar nerde kaldı arkalarından giden enayilere bir şey sağlayabilsinler? Evet o sizin Allah’a ortak koşup yasalarını Allah yasalarına tercih ettiğiniz, sizin hayatınızı düzenleme konusunda Allah’tan daha bilgili kabul ettiğiniz varlıklar onlar kesinlikle size hiç bir yardımda bulunamazlar, buna onların güçleri yermediği gibi güçleri yetse bile size yardımda bulunmayı asla istemezler onlar. “İstetaa” kelimesinde bu mânâ da vardır. Yâni onlar size herhangi bir yardım sağlamaya güç yetiremezler, güç yetirseler bile bunu asla istemezler demektir. Çünkü onlar başkalarına vermeye değil almaya alışmış varlıklardır.
193. “Onları doğru yola çağırırsanız, size uymazlar; çağırmanız da, susmanız da onlar için birdir.” Eğer onları hakka, doğruya, doğru yola, Allah yoluna, sırat-ı müstakîme çağıracak olursanız onlar asla size tâbi olmazlar. Peki size tâbi olmayanlara siz niye tâbi oluyorsunuz? Bize tâbi olmayanlara, bizim yolumuzdan nefret edenlere biz niye tâbi oluyoruz? Üstelik bizim yolumuz hak onlarınki bâtıl olduğu halde. Peki biz neye çağırıyoruz onları? Biz onları hidâyete çağırıyoruz, cennete çağırıyoruz, Allah’a çağırıyoruz. Onlar bizim kendilerini çağırdığımız hidâyete tâbi olmadıkları halde onların bizi çağırdıkları cehennem yoluna, dalâlet yoluna, şeytan yoluna, sapıklık, ahlâksızlık, hayasızlık, rezillik yollarına biz niye tâbi oluyoruz? Onlar bize itaat etmedikleri halde biz niye onlara itaat ediyoruz? Niçin onların peşinden gitmeye, onlar gibi olmaya, onların eğitim anlayışlarını, hukuk anlayışlarını, kılık-kıyafet anlayışlarını kabullenmeye çalışıyoruz? Siz onları hakka dâvet etseniz de sükut etseniz de onlar için müsavidir. Yâni siz ha onları hidâyete çağırmışsınız ha sükut edip hiç bir şey yapmamışsınız onlar için fark etmeyecektir. Sizin görüşünüz, sizin fikriniz, sizin inanışınız, sizin dininiz onlar için ha var ha yoktur. Sizin varlığınız ya da yokluğunuz farksızdır onlar için. Yâni onlar sizi insan yerine değil hayvan yerine bile koymuyorlar. Konuşup inancınızı, yolunuzu ortaya koysanız da konuşmayıp sussanız da fark etmez onlar için. Öyleyse bize değer vermeyenlere biz niye değer veriyoruz? Bizi adam yerine koymayanları biz niye rehber, önder, Rab, İlah bilmeye ve onların yasalarına tâbi olmaya çalışıyoruz? Öyleyse böylelerini kesinlikle dinlemeyecek, programlarını izlemeyecek, çocuklarımızı onların eğitimlerine teslim etmeyeceğiz.
194. “Allah'tan başka taptıklarınız putlar da, sizin gibi yaratıklardır. Eğer doğru sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” Sizin Allah dununda, Allah berisinde dua ettikleriniz, çağırdıklarınız, Allah yasaları dururken yasalarını çağrıştırdıklarınız, Allah berisinde kendilerinde bir nane var zannederek imdadınıza çağırdıklarınız, kendileriyle iletişim kurmaya çalıştıklarınız, kendilerine bel bağladıklarınız var ya. Kapılarında hukuk dilendikleriniz, eğitim konusunda kendilerine baş vurup istekte bulunduklarınız var ya onların hepsi de kuldurlar. Sizler gibi kuldur onlar. Allah’ın kulları ve mülkleridir onlar. Yaratılışları Allah’tan, rızıkları Allah’tan, hayatları ve ölümleri Allah’tan olan kullardır. Hepsi de çaresiz Allah yasalarına mahkumdur onların. Demek ki insanların putlaştırdıkları, hayatlarında söz sahibi kabul edip kendilerine bel bağladıkları varlıkların tamamı Allah’ın kuludur. tâbi tanrılaştırılan bu varlıklar her zaman taştan tunçtan olmayabilir. Bazen da insanlar putlaştırılır, kurumlar, müesseseler putlaştırılır. Allah diyor ki bunların hepsi güçsüzdür hepsi kuldur. Bunlara dua edilemeyeceği gibi bunların kendileri duaya muhtaçtır. Durum böyle olunca bu varlıklar nasıl putlaştırılabilir? Nasıl bu âcizlerin İlah diye arkalarından gidilip yasaları uygulanabilir? Evet onların hepsi de kuldur diyor Rabbimiz. Ama tâbi burada şunu söyleyelim: Allah’a iki tür kulluk vardır. Birincisi izdırari kulluk, ikincisi de ihtiyarî kulluktur. Veya bir başka deyişle Rabbimizin iki tür emri vardır, iki tür yasası vardır. Kevnî emirleri, kevnî yasaları, rubû-biyet yasaları ve şer’i yasaları. Kevnî yasaları konusunda hiç kimsenin Allah’a karşı koyması mümkün değildir. Yâni izdırarî kulluk konusunda hiç kimsenin Allah’a isyan edip o yasaların dışına çıkması mümkün değildir. Çünkü o konuda kimsenin elinde irade yoktur. Kâfiri de mü’mini de burada Allah yasasının dışına çıkamamaktadır. Meselâ Allah yeryüzünde kevnî bir yasa koymuştur ki insanlar havasız yaşayamazlar, susuz yaşayamazlar. Hayır biz susuz da hayatımızı sürdürebiliriz ya Rabbi! diyerek kimsenin bu Allah yasasına isyan etmesi mümkün değildir. Herkes bu konuda Allah’a kul olmak zorundadır. Yine meselâ Rabbimiz yeryüzünde ölüm yasasını koymuştur ki ister kâfir ister mü’min kimsenin buna itiraz hakkı yoktur. Hiç kimsede biz ölmeyeceğiz ya Rabbi! deme hakkı da gücü de yoktur. Bu konuda herkes Allah’ın ölüm yasasına teslimdir, mahkumdur ve kuldur. İşte bu anlamda herkes Allah’a kuldur ve teslimdir. Ama bir de ihtiyarî kulluk vardır. Yâni bir de Allah’ın şer’i yasaları vardır. Allah’ın şeriat emirleri dediğimiz kişilerin kendi iradeleriyle hayatlarını düzenleyecekleri emirleri yasaları vardır. Rabbimiz bu konuda insanlara seçme özgürlüğü vermiştir, irade vermiştir. Dileyen iman edip mü’min olur, dileyende inkar eder. Dileyen iman edip boynundaki kulluk ipinin ucunu Allah’a teslim eder ve hayatını onun yasalarıyla düzenler, dileyen de bildiği gibi bir hayat yaşayarak kâfir olur. İşte zaten birinci anlamda Allah’ın kulu olan bizlerden bu ikinci anlamda da kulluk istenmektedir. Bu iki kulluğu da gerçekleştiren kimselere müslüman denir. Evet o sizin çağırdıklarınızın hepsi de kuldur. eğer bunun aksini iddia ediyor ve hâlâ onlarda bir kısım güçlerin olduğunu iddia ediyorsanız haydi: Haydi çağırın onları da size icâbet etsinler bakalım. Başınız derde düştüğü zaman, sıkıştığınız zaman, büyük felâketlere maruz kaldığınız zaman, meselâ bir depremle, bir ölümle, bir kıtlıkla karşı karşıya kaldığınız zaman kime yalvarırsınız? Kimi çağırırsınız? Bunları mı yoksa Allah’ı mı? Haydi böyle içinden çıkamadığınız konularda çağırın o putlarınızı, çağırın o tâğutlarınızı da sizi kurtarsınlar bakalım. Çağırın bakalım da eğer onlar sizin gibi kullar değiller de tanrısal bir güçleri varsa size icâbet etsinler bakalım. Bunlarda İlahlık gören, tanrısal güç gören herkes yalan söylü-yor demektir. Çünkü bunların hiç birisi çağıranın çağrısına icâbet edemezler. Evet bu insanların Allah’ı bırakıp da kıyâmet gününe kadar kendilerine cevap veremeyecek, dualarına ve çağrılarına ebedîyen icâbet edemeyecek âciz varlıklara kulluk yapmaktadırlar. Böyle insanlardan daha zâlim kim vardır? Evet yeryüzünde hiçbir şey yaratmaya ve yapmaya güç yetiremeyen, kendi varlıkları konusunda bile Allah’a muhtaç olan, yoku var etmeye, varı yok etmeye, fayda sağlamaya ve zararı def etmeye kadir olmayan bir kısım âciz varlıklara dua eden kimselerden daha akılsız ve daha zâlim kim vardır. Allah’ı bırakıp da böyle dualarını bile duyamayacak, kendilerine icâbet edemeyecek kendilerinin imdadına yetişemeyecek varlıklara dua eden kimselerden daha şaşkın, daha sapık kim vardır diyor Rabbimiz. Çünkü onlar onların dualarından çığırtkanlıklarından gafildirler. Onlar ne hakkıyla işitebilirler ne de icâ-bet edebilirler. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten ve bilen sadece Allah-tır. Peki ne demektir hakkıyla işitmek. Hakkıyla işitmek işittiğine icâbet edebilmek demektir. Hakkıyla işitmek, işittiğinin derdine derman olabilmek onun imdadına yetişmek demektir. Allah işittiklerine icâbet etmek üzere işitir. Çağıranın elinden tutup onun derdine der-man olmak üzere işitir. Başka şeyler de işitir, başkaları da işitir belki ama hiç birisi icâbet edemezler. Allah’tan başka hiç kimse İşittiklerinin imdadına yetişemezler. Hani çağırın bakalım imdadınıza yetişen birilerini bulabilecek misiniz. Evet bu akılsız, bu zâlim insanların Allah’ı bırakıp da kendilerine dua edip yardım bekledikleri varlıkların hiç birisi kıyâmete kadar onları ne işitebilecek ne de onların imdadına yetişebileceklerdir. Kıyâmete kadar kapılarını dövdükleri bu âciz varlıkların onlara hidâyet sunmaları, onlara yol göstermeleri, onlara reçeteler sunmaları mümkün değildir. Kıyâmete kadar onları hakka ulaştırmaları mümkün değildir. İstedikleri kadar bu zâlimler onların önünde eğilip onlardan yar-dım beklesinler. İstedikleri kadar onları Rab bilip onlardan hayat programı istesinler. Aman bizi kurtarın! Aman bize güzel yasalar yapıp bizi sahil-i selâmete çıkarın! diyerek istedikleri kadar onlara yalvarıp yakarsınlar. Kıyâmete kadar onların bunlara bir fayda sağlamaları mümkün olmayacaktır. Çünkü isteyenler de zayıf istenenler de âcizdir. Onların hakka ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır. Öyle değil mi? Hani şu ana kadar bu âciz insanlardan hangisinin insanlığa sunduğu sistem, hangisinin insanlığa sunduğu reçete insanları huzur ve sükuna kavuşturabilmiştir? Dünya açısından bu böyle olduğu gibi âhiret açısından da böyledir. Dünyada bir fayda sağlayamadıkları gibi âhirette de insanları Allah’ın azabından kurtaramayacaklardır bu varlıklar. İşte görüyoruz bu âcizlerin elinde dünyamız kan gölüne döndürülmüştür. Tek İlah Odur, tek Rab Odur, tek Mâbud Odur. Allah’ı bırakıp da onun berisinde Rab, İlah edindikleri kuldan başka bir şey değildir; buyurduktan sonra Rabbimiz onların hiç birisinin İlah olmadıklarının gerekçelerini anlatmaya devam ediyor.
195. “Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var veya işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırın elinizden gelirse bana tuzak kurun, göz açtırmayın.” Söyleyin bakalım onların kendisiyle yürüyebilecekleri ayakları mı var? Yahut kendisiyle tuttukları elleri mi vardır? Şu putlaştırdığınız, abideleştirdiğiniz, Rableştirdiğiniz heykellerin, putların ayakları yok ki çağırdığınız zaman sizin imdadınıza koşabilsinler, elleri yok ki sizin işlerinizi halledebilsinler. Yâni sizler bu heykellerin, bu timsallerin si-zin yardımınıza koşabileceklerini, sizin işlerinize, problemlerinize el atabileceklerini mi zannediyorsunuz? Yâni bunların sarılıp tutacak işe el koyacak elleri mi var zannediyorsunuz? Ya da el her hangi bir işi becermek, herhangi bir menfaati sağlamak veya herhangi bir zararı defedip uzaklaştırmak için kulla-nılan azadır. Bu putların bu heykellerin ne elleriyle bir iş becermeleri ne bir fayda sağlamaları ne de bir zararı defetmeleri mümkün değildir. Bu tanrıların insanların problemlerini halletmeleri şöyle dursun işte görüyoruz onların elleriyle ortaya koydukları yığınlarla problemler var. Hani ne duruyorlar? El atıp toplumun, kullarının problemlerini çözseler ya? Hiç bir problemi çözemiyorlar. Hiç bir sıkıntıyı halledemiyorlar. İşte şu anda kendilerine bel bağlamış bir sürü insanın hayatında yığınlarla çözüm bekleyen problemleri var ama o maskotları yapılmış, heykelleri dikilmiş tanrılar bunların hiç birisini çözemiyorlar. Yoksa onların gördükleri, görecekleri gözleri mi var? Onların ileriyi görebildikleri basiretleri, basarları mı var? Yâni onların ileriyi se-zinleyebilecekleri, yarına ait, yarınlara ait felâketleri sezinledikleri ve-ya ilerideki bir kısım menfaatleri görüp, sezinleyip celp edebilecekleri basiretleri mi var? Hayır, hayır bu da yoktur onlarda. Bu özellikten de mahrumdur onlar. Bunlar kendi önlerini bile görmeyen varlıklar olarak sizin için neyi görebilecekler de? Yoksa kulakları var da duyuyorlar mı onlar? Duyabiliyorlar mı onunla hakkı, hakikati. Duyabiliyorlar mı onunla Allah’tan gelen ilmi? Duyabiliyorlar mı Allah âyetlerini? Hayatlarını kendisiyle düzenlemeleri gereken Allah yasalarını duyabiliyorlar mı? Var mı bunlarda hakkı işitecek kulaklar? Bu da yok değil mi bunlarda? Hani işte görüyoruz duyamıyorlar hakkı. Duyamıyorlar Allah mesajını. İşte dinlemiyorlar Kur’an’ı, dinlemiyorlar Sünneti. Kulak vermiyorlar vahye. Vahyi isteyerek dinlemeleri şöyle dursun; onun kırıntısına bile tahammül ede-miyorlar. Haktan, hakikatten tiksiniyorlar, nefret ediyorlar adamlar. Hakkı, hakikati, vahyi dinleyenler, vahye kulak verenler bu kâ-firlerden her zaman kat kat üstündürler. Vahyi tanıyan, vahye iman eden bir müslüman gökle yer arası kadar kâfirden üstün ve şereflidir. Öyleyse nasıl oluyor da bu kadar şerefli bir müslüman bu kâfirleri kendisine rehber kabul edebilir? Nasıl olur da bu kâfirleri Rab, İlah kabul ederek onların yasalarını uygulamaya kalkışabilir? Nasıl olur da onların vahiylerini dinleyebilir? Allah vahyi dururken, peygamber sözü dururken nasıl olur da bir müslüman onların programlarına kulak verebilir? De ki ey müşrikler! Ey Allah berisinde bir kısım varlıklarda da güç kuvvet görenler! Allah berisinde hayata karışacak, hayatta söz sahibi olacak bir kısım varlıkların da varlığını kabul edenler! eğer samimiyseniz, eğer bu varlıklarda da güç kuvvet olduğuna inanıyorsanız, eğer bu varlıklarda bir nane görüp onların yasalarını da uygulamadan yana bir tavır sergiliyorsanız o zaman haydi çağırın o tanrılarınızı, dua edin onlara, yahut onların dâvâlarını güdün de onlar hatırına haydi bana kuracağınız ne tür tuzaklarınız varsa kurun bakalım. Haydi bana göz açtırmayın. Haydi bakalım ne yapabilecekseniz, nereye varabilecekseniz, gücünüz neye yetebilecek? Sûrenin önceki bölümlerinde Rabbimizin bize haber verdiği gibi önceki toplumlar bunu denemişlerdi. Firavunlar, Nemrutlar, Âd, Semûd, Lûd kavmi bunu denemişlerdi. Hepsi de Allah’a karşı savaş açmışlar, Allah’ın elçilerine karşı savaş açmışlar ama kiminle savaştıklarını anlayıvermişler. Hepsi de helâk olup gitmişler. İşte Rabbimiz bu dönemin kâfirlerine, peygamberinin böyle demesini istiyor. Haydi buyurun ne yapacaksanız yapın, nasıl bir tuzak kuracaksanız kurun demesini istiyordu. Bu âyetler müslümanların Allah tarafından desteklendiğini an-latan âyetlerdir. Yeryüzündeki tüm kâfirler, tüm zâlimler, tüm tağut-lar, tüm putlar ve putçular birleşip müslümanlara tuzaklar kurmaya, komplolar hazırlamaya ve müslümanlara göz açtırmamaya çalışsalar da yine de müslümanlar güçlüdür. Çünkü onların safında Allah vardır. Çünkü onlar Allah desteğindedirler. Çünkü müslümanların ellerinde, kâfirlerin ellerinde olmayan silahlar vardır. Allah’a karşı hangi güç, hangi silah baş edebilir ki? Müslümanların desteğinde Allah’ın melekleri vardır, meleklere karşı hangi güç durabilecektir? Müslümanın desteğinde dağlar, taşlar, semalar, rüzgarlar vardır. Rüzgarlara karşı, depremlere karşı kim karşı durabilecek? Suları kim durdurabilecek? Veya sûrenin önceki bölümlerinde anlatılan toplumları helâk etmek üzere Rabbimizin gönderdiği o müthiş helâk âyetlerinin önüne kim geçebilir? Öyleyse:
196. “Çünkü benim dostum, kitabı indiren Allah'tır. O, iyileri dost edinir.” Benim velim Allah’tır. Velâyetini bana ulaştırma adına, benim adıma aldığı kararlarını, kulluk maddelerini bana duyurmak üzere bana kitabını göndermiştir Rabbim. Elbette velî ile velâyetini üzerine aldığı kulları arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Nasıl ki çocuklarımızın velisi olarak bizler onlardan istediklerimizi ve istemediklerimizi onlara bildiriyorsak, bizim velimiz olan Rabbimiz da kitap göndererek bizden istediklerini ve istemediklerini bize bildirmekte, bizden istediği kulluk programını bize ulaştırmaktadır. Bizim için lâzım olan her türlü yasa bu kitabın içindedir. İyileri, sâlihleri dost edinen onların korunmasını üzerine alan Rabbimiz gönderdiği kitabında onlar adına aldığı kararlarıyla, onların elinden tutar, onları doğruya, hakka hidâyet eder ve onları tüm düşmanlarından korur. Gördükleri, bildikleri düşmanlarından onları koruduğu gibi hiç görmedikleri tanımadıkları, hiç bilmedikleri düşmanlarından da onları korur. İnsanların bilemedikleri, tanıyamadıkları ordularını o düşmanlarının üzerlerine göndererek mü’minleri teyid ederken düşmanlarını da kahr-u perişan eder. Evet mü’minler, velâyetlerini Allah’a teslim etmiş Allah seçimini kendileri için seçim kabul etmiş, iradelerini Allah’a teslim etmiş mü’minler yeryüzünde Allah’ın dostlarıdırlar. Allah onların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucunu eline almıştır. Yâni Allah yeryüzünde yapacaklarını onlarla birlikte yapar. Mü’minler yeryüzünde kendilerine düşeni yaparlar, Allah’ın kendilerinden istediklerini yaparlar, Allah da kendisine düşeni yapar. Nedir mü’minlere düşen? Allah’a gönderdiği kitabında istediği biçimde kulluk yapmak, kitabındaki kulluk maddelerine sadık davranmak, kitapla hayatlarını düzenlemek, velilerinin istediği bir hayatı yaşamak. Peki acaba Allah’a düşen nedir? Kulları adına aldığı kararlarla onları dünya ve ukba’da mutlu etmek, ordularıyla kullarını desteklemek, onları yeryüzüne vâris kılmak, düşmanlarına karşı galip getirmek, küfrün karşısında onları muzaffer getirmek, müslümanları yeryüzünde iktidar mevkiine getirerek onları İslâm sancağını taşıma şerefine nail kılmak ve yaşadıkları bu geçici hayatın sonunda da onları ebedî mutluluğa cennet ve rahmetine ulaştırmaktır. Eğer şu anda bizler de Rabbimizin bu yasalarından istifade etmeyi istiyorsak o zaman Onun velimiz olduğunu unutmamak ve ve-limiz olan Allah’ın bizim adımıza aldığı velâyet maddelerini, yâni kitabını elimize almak zorundayız. Yâni kitabı hayatımıza indirmek zorundayız. Tüm hayatımızda kitapla birlikte olmak, tüm hayatımızı onunla düzenlemek zorundayız.
197. “ O'nu bırakıp da taptıklarınız, kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” Allah’ı bırakıp da Onun berisinde dua ettikleriniz, dâvâsını güttükleriniz, hayatınızı düzenleme konusunda, problemlerinizin çözümü konusunda, fikirlerini, yasaları, çözüm önerilerini çağırıp çağrıştırdığınız cansız varlıklar, putlar ve de canlı varlıklar ne kendilerine bir menfaat sağlayabilirler ne de sizlere bir fayda sağlama gücüne sahiptirler. İster şu anda yaşayanlar, isterse ölüp gitmiş olanlar ne size zafer vermeye, ne yardım etmeye, ne de size gelebilecek bir zararı defetmeye muktedir değillerdir. Onların işi gücü kullarını sömürmektir, işi gücü kullarına yardım etmek değil kullarının sırtına binmek, onların kanlarını emmektir. Kullarını sömürmek, şahsiyetlerini kemirmek, onurlarını sömürmek, mallarını servetlerini sömürmektir. Bunlar size yardım edemedikleri gibi kendilerine de yardım edemezler. Kendi kendilerine yardım edip menfaatler sağlamayı isteseler bile buna güçleri yoktur. Ne dünyada başlarına geleceklerden ne de âhirette Allah’ın kendilerine takdir ettiklerinden kendilerini asla kurtaramayacaklardır. Dünyada meselâ Allah’ın izni ve yardımıyla deniz yarılacak, Mûsâ (a.s) ve beraberindeki mü’minler kurtulurken bu zâlimler kendilerini kurtaramayarak boğulmak zorunda kalacaklardır. Veya Allah’ın azabı gelip yeryüzü sularla kaplanacak, Hz. Nûh ve beraberindekiler Allah’ın yardımıyla kurtulurken Allah düşmanları geberip gideceklerdir. Dünyada bu böyle olduğu gibi âhirette de böyle olacaktır. Allah dostları Rablerinin yardımı ve rahmetiyle cennete uçarlarken, Allah düşmanları cehenneme yuvarlanmaktan kendilerini kurtaramayacaktır.
198. “Onları doğru yola çağırırsanız duymazlar. Sana baktıklarını görürsün, oysa görmezler.” Sizler böylelerini hüdaya, hidâyete, doğru yola, sırat-ı müstakîme çağırdığınız zaman, cennete, cennet yoluna çağırdığınız zaman asla duymazlar. Kulakları yok adamların. Uyuyan kimsenin bile kulakları devamlı dışa açıktır ama bunlar uyku değil belki ölümle izah edilebilecek bir durumu yaşadıkları için kendilerine yapılan dâveti duymuyorlar, duyamıyorlar. Evet onlar önce hakkı duyarlar, dinlerler, anlarlar ama itaate yanaşma görülmez hayatlarında. Dinlerler ama uygulamaya yanaşmazlar ve böylece artık vahiyden sulanma hakkını da kaybederler, bir daha duyma duygulanmaz hale gelirler. Çünkü bu tavırlarından ötürü onların kalplerine hakkı duymalarına, hakkı anlamalarına engeller, kılıflar koyduk diyor Rabbimiz Kur’an’ın başka yerlerinde. Kulaklarına da sanki ısıdan izole etme veya elektrikten yalıtma anlamına bir izole, bir tecrit bölgesi yerleştirdik. Kulaklarına kurşun; dinlerler ama anlamazlar, anlayamazlar. Evet onların kulakları vardır duyarlar, dinlerle ama bu dinleme onlara hiç bir fayda sağlamaz. Çünkü Allah onların Kur’an’ı anlamalarına engel olarak kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koymuştur. İşte mü’minle kâfirin ayrıştığı nokta. Birinde anlamaya dinlemeye ve iman etmeye amel etmeye karar var, say var, ötekiler de ise hidâyete karşı nötr davranma var. Allah birisinin kalbini, anlayışını, kavrayışını geri alırken ötekisinin anlayışını, hidâyetini ve takvasını artırıyor. Yâni buradan da anlıyoruz ki mesele vahyin, vahiydeki maksadın kapalı oluşunda değil, kitap ve sünnetin örtülü ve anlaşılmaz oluşunda değil mesele ona muhatap olanların kalplerinin buna açık ya da kapalı olmasındadır. Eğer öyle olsaydı müslümanlar da anlayamayacaklardı bu vahyi. Evet bu insanlar ne Allah’ın dâvetini, ne de sizin dâvetinizi duymuyorlar, icâbet etmiyorlar.
199. “Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme.” Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Bu tür insanlara karşı af yolunu tut, affet onları ya da onlara örf yolunu tut, örfle muamele et onlara, emr-i bil’ maruf yap. Allah peygamberinden ve onun şahsında bizlerden bu tür duymazlara karşı af yolunu istemektedir. Af insanların bir kısım kusurlarını, eksikliklerini görmemek, kaale almamak, görmezden gelmek demektir. E zaten az evvel özellikleri anlatılan insanların her ta-rafı kusurdur, her tarafı hatadır. Ne Allah’ın dâvetini, ne insanların hi-dâyete çağrısını duymayarak, duymazdan gelerek insanlık özelliklerini kaybedip hayvanlardan daha aşağı bir duruma düşmüş insanlardır bunlar. Ancak bu adamlar ne kadar da insanlıktan çıkmış olurlarsa olsunlar, ne kadar da tefessüh etmiş olurlarsa olsunlar yine de unutmamalıyız ki bunlar içinde adam olabilecekler her zaman mevcuttur. Onları insanlıktan çıkaran tâğutların ellerinden, nefislerinin ve şeytanlarının etkilerinden kurtarıp Allah’a kulluğa sevk edebilmek, insanlığa ve cennete kazandırabilmek için mü’minlerin onlara karşı son derece sabırlı, tahammüllü ve fedâkar bir tavır takınmaları gerekmektedir. Allah bizden bunu istiyor. Ama tabii bu onlara sabır göstermek, onların kusurlarını gör-memek onlara hüsnü kabul göstermek, onları olduğu gibi kabul et-mek ve tüm pisliklerini onaylamak anlamına gelmemektedir. Onlar-dan mü’minlerin şahıslarına yönelik gelebilecek olumsuz bir kısım tavırları onların ilerde adam olabilecekleri ümidiyle görmezden gelmek, affetmek anlamınadır. Bizler onlara yapabileceğimiz din duyurmamız hatırına onların bizim şahsımıza yönelik kusurlarını görmeyiverecek, affedivereceğiz. Çünkü onlar acınacak varlıklardır. Önceki âyetlerde anlattı Rabbimiz bunlar hayvandan daha aşağı, ne yapacaklarını bilmeyen şaşkın varlıklardır. Lehlerini ve aleyhlerini bilemediklerinden akıllarına esen her şeyi yapan varlıklardır. Allah tanımaz, peygamber tanımaz, din, cennet, cehennem tanımaz insanlardır onlar. Onun için onlara yapacağımız tebliğ hatırına, onları dine kazandırma hatırına şahsımıza karşı yaptıklarını görmezden gelivereceğiz. Ama şahıslarımıza yaptıklarını affedeceğiz de bu arada onlara hakkı tavsiye etmekten, onlara emr-i bil’maruf yapmaktan, onların hayatlarını sorgulamaktan da vaz geçmeyeceğiz. Onlara örfle muamele etmekten örfü tavsiye etmekten de vazgeçmeyeceğiz. Örf bilinen tanınan şey demektir. Yâni örf kitap ve sünnet demektir. Kitap ve sünnet bilgisi demektir. Çünkü bakıyoruz Kur’an-ı Kerîmde Rabbimiz peygamberine ve onun şahsında bizlere cahillerden, Allah’ı, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini bilmeyenlerden yüz çevirin buyurmaktadır. Ama hemen âyetin devamında onlara hakkı duyurmamızı, onların cehaletlerini gidermek için onlara İslâm’ı, Allah’ı ve kitabı ulaştırmamızı emretmektedir. Evet cahillerin cehaletleriyle mücâdele edeceğiz. Çevremizdeki insanlara Allah’ın kitabını, Resûlünün sünnetini ulaştırmaya çalışacağız. İnsanların dirilişi adına her şeyimizi, malımızı, zamanımızı hattâ gerekirse canımızı bile fedâdan çekinmeyeceğiz. Ama şurası da çok önemlidir: İnsanlara din ulaştırmak için elimizden geleni yapacağız da ama tüm derdimiz de bu olmamalıdır. İnsanların imdadına koşarken kendimizi de ihmal etmemeliyiz. Başkalarını kurtaracağız diye kendimizi ihmal etmemiz asla caiz değildir. Kendimiz de okuyacağız kitabı, okuyacağız sünneti, okuduklarımızı anlayacağız, okuduklarımızı içimize sindirecek, onlarla dolup taşıp insanlara gideceğiz. Yâni kendimizi unutmayacağız. Onun içindir ki:
200. “Şeytan seni dürtecek olursa Allah'a sığın, doğrusu O işitir ve bilir.” Ya başkalarıyla uğraşırken kendimizi unutma, kendimizi ihmal etme konusunda, ya da karşımızdaki kâfirlerin, cahillerin bizim şahsımıza yönelik hatalarını affederek, görmezden gelerek onları İslâm’a kazandırma konusunda eğer şeytandan bir dürtü ile karşı karşıya gelecek olursanız. Yâni hep af taraftarı sen mi olacaksın? O sana şöyle yaptı sen ona niye böyle yapmıyorsun? gibi şeytandan bir dürtü gelirse hemen Allah’a sığın. Çünkü Allah işiten ve bilendir buyurur. Bu gerçekten zordur. Kötülüğe karşı iyilik yapmak her kişinin karı değildir. Bu ancak sabreden erlerin karıdır. Bu ancak sabır erlerine bir vergidir. Yâni kendi nefsinden çok dâvâsını düşünen, insanların Allah dâvâsına gönül vermelerini şahsından ön planda tutan, dâvâsının gönüllerde ma’kes bulması ve muzaffer olması uğruna her şeyini fedâ edecek kadar sabreden kişiler ancak bu duruma ulaşabilir. tâbi bu arada kişinin nefsi devreye girerken, iyiliğin, İslâm’ın zaferine asla tahammülü olmayan şeytan da devreye girecektir. Eğer bu konuda şeytandan sana bir dürtü, bir kamçı, bir teşvik gelecek olursa hemen ondan Allah’a sığın diyor Rabbimiz. Hak ve bâtıl karşı karşıya gelince hak karşısında bâtılın yok olmasını istemeyen şeytan hemen devreye girecektir. Çünkü bâtıl taraftarlarının, kâfirlerin alabildiğine müslümanları yok edebilmek için işkenceye, hakarete, alaylamalara başvurarak müslümanlara her türlü kötülüğü reva görürlerken müslümanlar da Rablerinin kendilerinden istediği şekilde onların kötülüklerine karşılık güçleri yettiği halde onlara kötülükle mukabele etmedikleri gibi hattâ onlara iyilikte bulunmaya çalışmaları işte bu durum şeytanı kahreden bir durumdur. Bu durum karşısında şeytan kahrolur. Çünkü Rabbimizin âyetinde ifade buyurduğu veçhile şeytanın savunduğu bâtılın yıkılmasını ve İslâm’ın da dev adımlarla gönüllere nüfuz edip hakkın galip gelmesini sağlayacak bir durumdur. Tüm insanlar nezdinde kötülük taraftarları da iyilik taraftarları da anlaşılacaktır. Kötülük sadece küfür taraftarlarına, bâtıl taraftarlarına iyilik de hakkı savunanlara mahsus olunca bâtılın savunulabilecek bir yönü kalmayacaktır. Bâtıl bütün çirkinliğiyle sırıtacaktır. İşte bu noktada şeytan ister ki hak taraftarlarından da, müslümanlardan da kötülük yapan birileri bulunsun ve şunu diyebilsin şeytan: Bakın efendim, görüyorsunuz ki hata bir taraftan değil; iki tarafta da hata vardır diyebilecek ve bâtılı savunabilecek bir imkânı elde edebilsin. İşte görüyoruz bugün yeryüzünün herhangi bir yerinde mü'-minler kendilerine yapılan çok büyük haksızlığa karşılık çok küçük bir karşılık verseler bile şeytan hak karşısında çok önemli bir propa-ganda malzemesi bulmuş oluyor ve bunu çok iyi kullanıyor. Meselâ Çeçenistan’da müslümanların ülkeleri gasp edilir, binlerce müslüman öldürülür, üç yüz bin insan öldürülür kimsenin sesi çıkmaz, ama bu müslümanlardan bir yiğit çıkıp bir operasyonla üç beş kâfiri öldürünce kıyâmeti koparırlar. Binlerce mâsum insanı öldürenler terörist olmazken bir gemi operasyonunu gerçekleştiren ve de sonunda bir tek insanın burnunu bile kanatmamaya dikkat eden bir müslüman çok rahat terörist ilân edilir. Evet şeytanlardan, şeytan fısıltılarından, şeytan dürtülerinden ve şeytan vahiylerinden Allah’a sığınacağız. Peki burada müsaadenizle bir soru sorayım. Acaba şu anda Şeytan ve dostlarının vahiyleri, görüntüleri evlerimizin içindeyken, gözlerimizin önündeyken, şeytan ve dostlarının yollarından gider, yasalarını uygulayıp dururken, onların propagandalarıyla kulaklarımız doluyken söyler misiniz nasıl sığınacağız onlardan Allah’a? Şeytan ve dostlarından Allah’a sığınabilmek için önce şeytan ve dostlarını tanımamız, onlarla arayı açıp Allah’la aramızı düzeltmemiz gerekecektir. Onlarla ilişkimizi kesip iman, amel ve kitapla beraber olarak Rabbimizle aramızı düzeltecek ve onlardan sığınmaya yüzümüz olacaktır. Zira Allah’ı tanımayan, Allah’ın kitabını tanımayan şeytanları da onların iki ayaklı dostlarını da tanıyamaz. Tanımayan da sığına-maz. Elhamdülillah ki bizler kitabı tanıyoruz şeytan ve dostlarını da, onların oyunlarını da tanıyoruz ve Rabbimizin tarif buyurduğu biçimde onlardan Rabbimize sığınmasını da biliyoruz. Kulluğun tümünü yaşasak da yine onlardan Rabbimize sığınmak zorunda olduğumu biliyoruz. Elhamdülillah ki onların hakkından gelebilecek, bizim dualarımızı işiten bizim imdadımıza yetişen bir Rabbimiz vardır. Ve O Rab bize bu konuda şunu tarif ediyor:
201. “Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.” Muttaki olanlar, Allah’ın koruması altına girenler, Allah’la yol bulanlar, yollarını, hayat programlarını Rablerine soranlar, Rablerinin kitabıyla birlikte olanlar, hayatlarını Allah’ın belirlediği biçimde ve Allah için yaşayanlar var ya işte onlar şeytandan kendilerine bir tavafçı dokunduğu zaman ne yapacaklarını çok iyi bilirler. Onlar diğer insanlar gibi düşmandan ve onun vesveselerinden gafil değildirler. Onlar asla düşmanın vartalarına düşmezler. Sürekli etraflarında kendilerini yoldan saptırmak için fırsat kollayan düşman konusunda uyanıktır onlar. Şeytanın ordularından kendilerine bir vesvese geldiği zaman, şeytan onlara bir dolap çevirdiği zaman onlar hemen Allah’ı zikrederler. Allah’ı ve onun öğütlerini onun kitabını hatırlarlar. Hemen zikirlenirler. Yâni kitapta o konuyla alâkalı âyetler hemen gözlerinin önünde canlanır, o konuyla ilgili peygamberlerinin uygulaması hemen hatırlarına gelir, o konuyla alâkalı yapmaları gereken neyse hemen onu hatırlarlar ve derhal şeytanların istediğinin sapıklık olduğunu anlarlar, basiret sahibi olurlar. Şeytanların hak göstermeye çalıştıkları şeyin bâtıl olduğunu, bâtıl göstermeye çalıştıklarının da hak olduğunu hemen anlarlar ve gereğini yaparlar. Mü’minlerin ellerinde işte böyle bir imkânları, böyle bir kitapları, zikirleri vardır.
202. “Şeytanın kardeşleri onları azgınlığa sürüklerler ve bundan hiç geri durmazlar.” Şeytanın kardeşleri, onun avaneleri, iki ayaklı yardakçıları onların azgınlığını genişletirler. İnsanların azmaları, sapmaları konusunda onlara imkân ve fırsatlar sağlarlar. Onların günah yollarını açarak onları günahlara sevk ederler. Onlara alabildiğine özgürlüklere uzandırırlar. Sizler özgür insanlarsınız, sizler dilediğiniz her şeyi yapabilme haklarına sahipsiniz diyerek onların azgınlıklarını çoğaltmayı hedeflerler. Her şeye onları ulaştırmak ve bulaştırmak isterler. Onları tuğyan ve azgınlıklar içinde yüzdürmeye çalışırlar. Yiyeceklerinin, içeceklerinin, mallarının, mülklerinin ve hayatlarının pisleşmesi için ellerinden gelen her şeyi yapmaktan geri durmazlar; eksik de bırakmazlar. Yâni insanları azdırma eylemlerinde, insanları saptırma planlarında eksiklik kusur işlemezler. Veya saptırdığı insanların başına o sapmadan ötürü bir belâ geldiği zaman ona ilk gülecek olanlar da o şeytanlar olmaktadır. Şeytanlar, iki ayaklı şeytanlar, şeytan misyonu üstlenmiş tâğutlar yoldan çıkardıkları insanların düşüşüne ilk sevinenlerdir. Onları daha da saptırmak, daha da soyma, daha da ezme konusunda hiç kusur etmezler. Bakın İbrâhim sûresinde azdırıp saptırdığı insanları cehennemin kapısına kadar götüren şeytanın orada tüm çömezlerinin önünde bir hutbe okuyarak şöyle diyeceği anlatılır: “İş olup bitince, şeytan: "Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah'a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zâlimlere can yakan bir azab vardır" der.” " İbrâhim 22" Bugün beni kınamayın, siz kendi kendinizi kınayın! Zira dünyada iken benim sizin üzerinizde bir sultam bir saltanatım, bir gücüm, kuvvetim yoktu. Bir göz kırptım hemen peşime takılıverdiniz. Kalplerinizin ibresi o kadar zayıfmış ki hemen peşime takılıverdiniz! Rab-binizi dinlemeyip beni dinleyerek, Rabbinizin kitabını bırakıp benim vesveselerime kulak vererek beninle birlikte ebedî azap mahallime geldiniz diyerek, kandırdığı, saptırdığı insanlara gülüp onlarla alay edince, akılsızca onun peşine takılan zavallılar ona ve kendilerine gazaplanacaklar, mahvolacaklar, kahrolacaklar.
203. “Onlara bir âyet gelmediği zaman, "Sen bir tane yapsaydın ya" derler. De ki: "Ben ancak Rabbim tarafından bana vahy olunana uyarım. Bu Kitab, inanan millete Rabbinizden açık belgeler, yol gösterme ve rahmettir.” Onlara Allah’tan bir âyet, bir mûcize gelmeyince sana derler ki sen bulup buşurup getirseydin ya derler. Bu tür beklediğimiz bir âyeti, bir mûcizeyi sen getirseydin ya derler. Alçaklar Allah’la peygamberi karıştırıyorlar. Allah’tan istenmesi gerekeni peygamberden isteyerek cahilliklerini ortaya koyuyorlar. Peygamberim sen de ki; ben sadece Rabbimin bana vahy ettiklerini izlerim. Ben sadece Rabbimden gelenlere tâbi olurum. Onlarla duyar, onlarla bilir ve onlarla hareket ederim. İşte peygamberin misyonu budur. Peygamberin görevi budur. Peygamber yolunun yolcusu olan bizlerin de görevimiz budur. Bizim görevimiz insanlara yeni, farklı, değişik şeyler, harikulade şeyler getirerek insanları hidâyete ulaştıracak değiliz. Bizim görevimiz de tıpkı pişdarımız gibi Allah’tan gelenlere tâbi olmak, tüm hayatımızda Allah âyetlerini izlemek ve insanlara da bunu duyurmak ve ulaştırmaktır. İşte bunlar basiretlerdir iman edecek ve imanlarının gereğini yerine getirecek olanlar için. İman edip hayatlarını bu imanla düzenleyecek, imanlarını hayatlarında görüntüleyecek yâni sâlih amel işleyecek olanlar için bu kitabın âyetleri, basîretlerdir. Evet Rabbinizden size besâir, basîretler gelmiştir. İşte bütün bu anlatılanları anlayabilmeniz için Rabbinizden size kalp gözleri gel-miştir. Basar, basiret önümüzü gösteren, yolumuzu aydınlatan, nerede nasıl davranacağımızı, hayatımızın her bir birimini nasıl düzenleyeceğimizi gösteren, anlatan, yolumuzu açan aydınlatan Rabbiniz-den basiretler geldi size. Yâni Rabbinizden âyetler geldi size. Size kalplerinizi, gözlerinizi, kulaklarınızı açan âyetler geldi. Kur’an besairdir, Kur’an nûrdur, Kur’an hidâyettir, Kur’an Fur-kân’dır. Hani arabanızla bir yere giderken karanlıkta arabanın farlarını yakıverince önünüz nasıl aydınlanıyor değil mi? Köprüyü, virajı, tehlikeyi nasıl anlarsınız onunla değil mi? İşte Kur’an da böyle bir nûrdur Furkân’dır. Olaylara Kur’an’ın gözlüğüyle bakıverdiniz mi o her şeyi size fark ettiriverecektir. Ama Kur’an’dan habersizsek, olaylara Kur’an’la bakamazsak aile hayatımızı, toplum hayatımızı, hukukumuzu, eğitimimizi kazan-mamızı, harcamamızı, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızı, ekono-mik düzenlemelerimizi Kur’an kaynaklı, Kur’an gözlüklü düzenle-mezsek, tüm bunları Kur’an’ın gözetiminde yapmazsak hiç bir zaman aydınlığa çıkmamız mümkün olmayacaktır. Hangi insan ki, hangi toplum ki, hangi aile ki Kur’an’la birlikte problemleri çözmeye çalışır, Kur’an kaynaklı, problemlere yaklaşmayı prensip edinirse, bir konuda Allah ne diyor? Kur’an ne diyor? Diyerek Allah’ın kitabına müracaat eder ve çözümü Allah’ın kitabında ararsa, Kur’an’la görmeye, Kur’an’la bakmaya çalışırsa o mutlaka aydınlığa ve hayra ulaşacaktır. Ve bu aydınlığa ulaşması sonunda kendi lehine olacaktır. Yâni dünyada aydın, mutlu bir hayat elde etmiş olacaktır. Öyleyse ey müslümanlar! Ekonomiyle ilgili bir derdiniz mi var? Ekonomik hayatınızı aydınlığa, düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Hukukunuzu aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? eğitiminizi düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Aile hayatınızı, toplum hayatınızı, gecenizi, gündüzünüzü, bugününüzü, yarınınızı, namazınızı, orucunuzu, zikrinizi, fikrinizi, dünyanızı, âhiretinizi aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? O halde problemlere basîretlerle bakmak zorundasınız. Tüm bu problemleri basîretlerle yâni Kur’an âyetleriyle çözümlemek zorundasınız. Ama Allah böyle basîretler gönderdiği halde kim de körlüğü tercih ederse, kör olmayı, kör kalmayı tercih ederse o da kör olmaya ve kör kalmaya mahkumdur. Allah’ın kitabına gözlerini kapayan, kitapla ilgilenmeyen, problemlere kitapla çözüm aramayan toplum kör kalmaya mahkumdur. Karanlıklar içinde, bunalımlar içinde, çözümsüzlükler ve çaresizlikler içinde bocalamaya mahkumdur. İşte şu anda Kur’an’dan kaçan ve basîretlerin dışında başka yerlerde çözüm arayan şu bizim toplumun ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette çırpındığını bocaladığını görüyoruz.
204. “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin, dinleyin ki merhamet olunasınız.” Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin. Kur’an okunduğu zaman susup onu dinleyin ki Allah’ın rahmetine erişesiniz, merhamet olunasınız. Size Rabbiniz tarafından merhamet edile, rahmetle muamele edile. Allah bize yol gösteriyor. Bize merhameti gereği usul öğretiyor. Yeryüzünde koyduğu bir yasayı hatırlatıyor bize Rabbimiz. Hani daha önceki âyetinde Rabbimiz bir kısım cahillerin, Allah’la peygamberi karıştıran bir kısın insanların peygamberden mûcize beklediklerini, bu tür âyetler gelmiyorsa sen getir dediklerini anlatmıştı. Burada da bu tür insanlara Resûlünün böylece cevap vermesini istiyor. De ki onlara ey peygamberim, ben Rabbimin bana vahy ettiklerini izler, onlara tâbi olurum, onların peşi sıra giderim, çünkü işte bu Rabbimiz bana indirdiği Kur’an basîretlerdir. Ben bunlarla bakar, bunlarla görür, bunlarla hareket ederim, deyiver onlara ey peygamberim. Evet Kur’an insanların yaşadıkları bu dünya hayatında basîretlerle dolu olduğu gibi bu hayatın sonunda başımıza nelerin geleceği, bizi nelerin beklediği konusunda da basîrettir. Hayatın önünü de sonunu da gösteren bir görüntü, bir basîret, bir hidâyet ve rahmettir bu kitap. Ama tâbi iman edecek olanlar için, bununla yol bulacaklar için. Yollarını bu kitaba soracak, hayat programları konusunda bu kitaba müracaat edecekler için. İşte bu kitapla beraberlikte nasıl bir tavır takınacağımızı anlatıyor Rabbimiz. Bu kitap okurken susacağız, ukalalık etmeyecek, kendi düşüncelerimizi, başkalarının düşüncelerini onun önüne geçirmeyecek, gündemi bu kitaba belirlettirecek ve bu kitabın istediği bir hayatı sergileyeceğiz. Yâni Allah’ın Resûlü bu kitabı nasıl okuduysa, hangi gayeyle, hangi niyetle okuduysa o şekilde okuyacak, okumanın şeklini, biçimini, zamanını, miktarını, sayısını, oranını, hedefini onun tayin buyurduğu biçimde tayin edeceğiz. Biz biliyoruz ki Allah’ın Resûlü bu kitabı anlamadan sadece mücerret okumak için okumadı. Sadece bilgi olsun diye okumadı. Âyetler kalbine indi Rasulullah efendimizin, hayatında indi. İşte biz de onun gibi okuyacağız. Anlamak ve hayatımızı onunla düzenlemek üzere okuyacağız. Kalbimizde ve hayatımızda tesirler ve değişiklikler icra edecek biçimde okuyacağız. Dil, akıl, kalp uyumu içinde okuyacağız. İşte gerçek okuma budur. Gerçek bir okumada dil âyetleri telaffuz eder, akıl onları tercüme eder, kalp de onun istediği biçimde müteessir olup şekil alır, tavır alır. İşte gerçek bir okuma budur. Eğer okuma konusunda bir sayı vermemiz gerekirse sahabenin yaptığı gibi ya on âyet, on âyet okuyacağız, ilk on âyeti anlayıp uygulamadıkça öteki on âyete geçmeyeceğiz. Eğer bir okuma zamanı belirlememiz gerekirse tıpkı Rasulullah efendimizin yaptığı gibi gece yalnızken okuyacağız Müddessir ve Müzzemmil’de anlatıldığı gibi gündüz de okuduğumuz bu âyetlerin gündemini yaşayacak ve onu çevremize ilân edeceğiz. Eğer böyle yaparsanız, Kur’an okunurken susar, sadece onu dinler, onu Allah ve Resûlünün istediği biçimde anlar ve hayatınıza aktarma çabası içine girerseniz bilesiniz ki size Rabbinizin rahmet kapıları açılacak ve tüm nimetleri sizinle beraber olacaktır.
205. “Rabbini gönülden ve korkarak içinden hafif bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma.” Ey peygamberim sabah akşam kendi içinde hafiyyen Rabbini zikret. Candan, ciğerden Rabbinin hangi isimlerini zikredeceksen, hangi isimleriyle ilgi iletişim kuracaksan, neye ihtiyacın varsa, hangi derdini gündeme getireceksen, ne isteyeceksen o konudaki isimleriyle Rabbini zikret. Rabbini tazarruan zikret. Onun büyüklüğünü bilerek kendi küçüklüğünü, âcizliğini idrak ederek, azametinden korku içinde zikret. Zikir zikredileni edileni büyük tanımak, büyüklük mevkiine o-turtmak, büyüklüğünü, gücünü kuvvetini kabul etmektir. Zikir ve dua acziyetin ifadesidir. Zikir ve dua âcizin, güçsüzün güçlüye teslimiye-tinin ifadesidir. Öyleyse zikreden eden kişiyi bu zikri Allah’ın her an Rabbi ve koruyucusu olduğu ve bu Rabbi karşısında her an ona muhtaç olduğu şuuruna götürecektir. Öyleyse Rabbimizi zikredeceğiz. Ama bakın burada Rabbimiz kendisini zikretmenin usulünü de öğretiyor bize. Gizlice yalvarıp yakararak zikredeceğiz. Kendi küçüklüğümüzü, kendi fakirliğimizi, âcizliğimizi, çaresizliğimizi, mahcubiyetimizi Rabbimizin de büyüklüğünü, zenginliğini, güçlülüğünü itiraf ederek zikredeceğiz. Bir de gizlice zik-redeceğiz. Bağırıp çağırarak zikretmeyeceğiz. Sanki Allah bizim istediklerimizi vermek zorundaymış gibi ya da bizi duyamayacak bir uzaklıktaymış gibi bir pozisyonda bağırıp çağırarak zikredilmez. Çünkü biliyoruz ki: 1: Allah bize bizden, bize her şeyden daha yakındır. Bize şah damarımızdan daha yakındır. "Biz insana şah damarından daha yakınız." (Kaaf 16) Âyeti bunu anlatır. Buna göre madem ki Allah bize bu kadar yakındır o halde Allah’ı zikrederken onu uzakta bilip, işitmez zannedip bağırıp çağırmanın, hoplayıp zıplamanın anlamı yoktur. Nitekim birilerinin böyle yüksek sesle bağırıp çağırarak dua ettiklerini gören Allah’ın Resulü: "Sizler sağıra ve gaibe dua etmiyorsunuz. Herhalde işiten ve yakın olan birine dua ediyorsunuz."
206. “Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmezler. O'nu tenzih ederler ve yalnız O'na secde ederler.” Doğrusu Rabbinin katında olan melekler Ona kulluk etmekten asla büyüklenmezler. Onun emirlerini yerine getirmekten asla kibirlenmezler, Onu tesbih ederler ve Ona secde ederler. Demek ki melekler de Allah’ın kuludurlar ve Allah’ın bu yüce kulları ne kadar da yüce olurlarsa olsunlar, ne kadar da günahsız olurlarsa olsunlar onların Allah karşısındaki konumları kulluktan başka bir şey değildir. Allah’ın yarattığı mahluklar ne kadar da cesim olurlarla olsunlar, ne kadar da yüce varlıklar olurlarsa olsunlar yine de kuldurlar. Kul ne kadar da yüce olursa olsun yine de yaratıcısına muhtaçtır. Abd her yerde her zaman ve mekânda yine abddır, Mâbud da Mâbud’dur. Yaratılmış olan herkesin ve her şeyin yaratıcı karşısında konumu kulluktur. Bakın işte Allah’ın en yüce varlıkları olan melekler zerre kadar bir gurur ve kibre kapılmadan Rablerine kulluk yapıyorlar ve Rablerini tesbih ediyorlar, Rablerini azametine uygun sıfatlarıyla tanıyorlar, noksan sıfatlardan tenzih ediyorlar, yerdeki ukalaların saygısızlıklarından ötürü de utançlarından yüzlerini yerlere koyup Rablerine, sıfatlarıyla tanıdıkları Rablerine özürler beyan ediyorlar. Ve Allah’a secde ediyorlar, boyun büküyorlar, her bir makamda O’nun emirlerini uygu-luyorlar. Her bir fermanı karşısında teslimiyetlerini izhâr ediyorlar. Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim istediği gibi iman edip gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Ve âhiru dâ’vana enilhamdü lillahi Rabbil’ âlemîn.