Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Âl-î Îmrân — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

200 ayetRûpel 1 / 7
1: “Elif, Lam, Mim.” Sûrenin ilk âyeti böyle başlıyor. Resûlullah efendimiz peygamber olarak görevlendirildiği andan itibaren, Rabbimizin ben insanların hayatına karışacağım, ben insanlara hayat programı göndereceğim, bu konuda da seni odak nokta seçtim, benim vahyimi insanlara duyuracaksın buyurduğu andan itibaren, sevgili peygamberimiz kendisine Rabbinden gelen her âyeti hiç gizlemeden, hiçbir ilave ve çıkarma yapmadan, Rabbim bana böylece vahyetti diye insanlara haber verdi. İnsanları Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirdi. Tabii ilk dönemler çevresindeki insanlar, O’nun Rabbinden getirdiği bu âyetleri, bu mesajı hemen kabule yanaşmadılar. Reddettiler, itiraz ettiler, karşı geldiler, yalanladılar, alaya aldılar. Allah’ın Resûlüne olmadık şeyler söylediler. Şair dediler, sâhir dediler, kahin dediler, muallem dediler, sen peygamber değilsin dediler, yalan söylüyorsun, bunları kendin uyduruyor ve kendi uydurduğun bu sözleri Allah’a izâfe ederek O’na iftira ediyorsun dediler. Allah elçi göndermez, Allah âyet göndermez, Allah bize arzularını bildirmez, Allah bizim hayatımıza karışmaz, Allah bizden herhangi bir kulluk istemez dediler. İşte onların bu tür itirazlarına karşılık Rabbimiz, bu mesajın bizzat kendisinden olduğunu anlatmak üzere, insanların akıllarını erdirmek üzere, sûre başlarında bu tür âyetler indiriyordu. Bu sûreyle birlikte Kur’an’ın 29 sûresinin başında Rabbimiz bu tür âyetlerle sesleniyordu. Kur’an konusunda söz söyleme yetkisinde olan âlimlerimizden kimileri bu âyetler Kur’an’ın ismidir derlerken, kimileri başında geldikleri sûrenin ismidir demişler, kimileri Allah’ın Esmâsındandır, Allah’ın büyük isimlerindendir, kimileri Allah’ın yeminleridir, kimileri dikkat çek-medir, Allah bunlarla kullarının dikkatini çekiyor demişler. Kimileri bu harfleri birleştirerek değişik anlamlar çıkarmaya çalışmışlar. Kimileri bunlar Allah tarafından kullarına birer meydan okumadır demişler. Bu konuda gerek daha önce tanıdığımız Bakara sûresinin başında, gerekse başka sûreleri tanımaya çalışırken epey bir şeyler söylemiştik, binaenaleyh burada bu kadarla iktifa ediyorum.
2: “Allah, Ondan başka tanrı olmayan, diri, her ân yarattıklarını gözetip durandır.” O Allah kendisinden başka İlâh olmayan tek İlâhtır. Başka yardımcısı yok. Göklerde de yerde de tek İlâh Odur. Göklerde İlâh Allah-tır da yerde başka İlâhlar yoktur. Göklere egemen, İlâh Allah’tır da, yeryüzünde egemen başka İlâhlar yoktur. Semavata etkin, semavat-ta İlâh Allah’tır, insanların Ondan başka söz sahibi İlâhları da yoktur. Namaz konusunda söz sahibi İlâh Allah’tır da, ekonomik konuların düzenlenmesi konusunda da başka İlâhlar yoktur. Orucun, zekâtın İlâhı Allah’tır da eğitiminde başka İlâhları yoktur. Hac konusunda İlâh Allah’tır da evlenme-boşanma konusunda başka İlâhlar yoktur. Göklerde ve yerde, hayatın her bir alanında, varlıkların tümü üzerinde Allah tek İlâhtır, tek egemendir ve kendisinden başka İlâh olmayandır. İşte İlâh olmanın şartları, işte İlâh olanın özellikleri: O Allah Hayy’dır, hayat sahibidir, diridir. Allah öyle diridir ki tüm dirilikler, tüm dirlikler, tüm dirilişler kendisindendir. Hayatın kaynağı olan, diriliğin kaynağı olan Allah, kendisine iman eden, dâvetine icabet eden, vahyine müracaat eden kullarını da diriltir. O’nun diriltip hayat vermediği hiçbir varlık hayat sahibi olamaz. Çünkü hayat ve ölüm O’ndandır. O’nun diriltmediğini diriltecek olmadığı gibi, O’nun hayat verdiklerini de O’nun izni olmadan hiç kimse öldüremez. Öyleyse eğer bizler de canlı, dipdiri bir hayata kavuşmak isti-yorsak, dinamik bir yapıya ulaşmak istiyorsak, tek İlâh olan, tek Hayy olan, hayat kendisinden olan Allah’ı İlâh kabul etmek ve boyunları-mızdaki kulluk ipinin ucunu sadece O’nun eline vermek, sadece O’nu dinlemek ve sadece O’na kulluk etmek zorundayız. Yine O Allah Hayy olmanın yanında aynı zamanda Kayyûm’-dur da. Hayy’dır, hayat sahibidir O Allah ama bu Hayy oluşu da kendisindendir. Hayatı konusunda, varlığı konusunda ve varlığını sürdür-mesi konusunda hiç kimseye muhtaç değildir O Allah. Kendisi Kay-yûm olduğu gibi dini de Kayyûm’dur. Kayyûm olan Allah’ın yine Kayyûm olan dininin başka hiçbir dine, hiçbir sisteme, hiçbir hayat programına ihtiyacı yoktur. Öyleyse eğer bizler de sadece Allah’ın dinine inanır, sadece Allah’ın hayat programını yaşamaya karar verir ve başka hiçbir dine, başka hiçbir hayat programına ihtiyaç duymadan bir hayat yaşarsak, o zaman kesinlikle bilelim ki bizler de diriliği elde etmiş olacağız. Peki O’nun İlâhlığını nasıl anlayacağız? Ya da İlâh olarak bildiğimiz bu Allah’ın bizimle diyalogu ne? Nasıl bir ilişki içindedir O Allah bizimle? Yâni bizden ne ister bu Allah? Bakın bundan sonraki âyetinde de onu şöyle anlatır:
3,4. “Kendisinden önceki Kitapları tasdik eden Hak Kitabı sana indirdi. Önceden insanlara yol gösterici olarak Tevrat ve İncil'i de indirmişti. O, doğruyu yanlıştan ayıran Kitabı indirdi. Doğrusu Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, mazlumların öcünü alır.” Bizimle ilişki kurmak, bize vahyini, bize mesajını, bize arzularını, bize yasalarını, bize kendi ulûhiyet ve rubûbiyetini, bize bizden istediği kulluğu aktarmak, anlatmak üzere Allah kitap gönderendir. Allah kitabı hak ile indirendir. Kıyâmete kadar geçerliliği olan, kıyâmete kadar insanlığın tüm problemlerini çözecek olan bu kitabın indirilişi haktır.İnsanlığın problemlerinin tamamının çözümü, bu hak kitapla olacaktır. İnsanlığın ilki Hz. Adem (a.s)’la başlayan, yeryüzündeki hayat süreci içinde Rabbimiz ilk dönem peygamberlerine sözlü vahiyler ve suhuflar göndermiş, sonra sırasıyla; Tevrat, Zebur ve İncil’i göndermiş, sonra da onların tümünü tasdik edici olarak, topyekün insanlık için hidâyet kaynağı olarak son kitabı, Kur’an’ı göndermiştir. Bu kitap, Allah’ın daha önce indirdiği öteki kitapları tasdik edendir. Onların hep-sini doğrulayandır. Aslında Kur’an’ın tasdik ettiği kitaplar şu anda yahudi ve hıristiyanların ellerinde bulunan ve “Tevrat budur”, “İncil budur” diye sahiplenip bağırlarına bastıkları kitaplar değildir. Bundan önce Rabbimiz Tevrat ve İncil’i de hak olarak, hüden olarak, hidâyet kaynağı olarak, insanlar onlarla yol bulsunlar, hayatlarını onlarla düzenlesinler diye göndermişti. İşte bu son kitap da tıpkı öncekiler gibi hüden linnas olan bir kitaptır. Bu kitap hüden linnas olan bir kitaptır. Allah Hâdîdir. Allah yol göstericidir.Bu anlamda, Kitaplar ve peygamberler de yol göstericidir-ler. Cenâb-ı Hakk kitaplar ve peygamberler göndererek kullarına hidâyetini ulaştırmıştır. Ve hidâyet herkese açıktır. Yâni Allah’ın kullarına gönderdiği kitapları “Hüden linnas” dır. Bütün insanlık için hidâyet kaynağıdır. Aslında Kur’an herkese genel mânâda hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama bu kitabın hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede herkes eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya yanaşmayacaktır. Öyleyse insanlar bu Kur’an’a yanaşmadı mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan kişi eğer onunla yol bulmak ister-se ancak O, o zaman hidâyet edebilir. Çünkü "Hüden linnas" dır Kur’an. Ama "Hüden lilmuttakîn" dir de aynı zamanda. Yâni herkese yol gösterecek kapasitede değildir. Herkes bununla yol bulmak istemez, herkes buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvalılara yol gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hattâ yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını artıracaktır. "Kur’an zalimlerin ancak zararını artırır." (İsrâ 82) Demek ki Allah hidâyeti isteyenlere, kitapları, peygamberleri ve diğer hidâyet vesileleriyle hidâyet eder. Allah kullarının kalplerine hidâyete yönelik İnşirâh verir hidâyetine karşı onların kalplerini, zihinlerini açar, onların ellerinden tutar, küfre ve kâfirlere karşı gönüllerine tiksinti yerleştirir, şeytan ve ordularına karşı, onların kalplerindeki korkuyu kaldırıp onun yerine cesaret koyar, cenneti sevdirir, cehennemden nefret ettirir, rızasıyla hoşnut eder, razı olduklarını sevdirir, namazı, orucu, zekâtı, helâlleri, sevdiklerini sevdirir sevmediklerine karşı kalplerine tiksinti verir. Bütün bu tasarruflar da Rabbimizin hidâyet cümlelerindendir. Ama Allah’ın kendilerine açtığı kitap ve peygamberler gibi hidâyet kapılarından girmek istemeyen, rahmet kapılarından istifade et-mek istemeyenler, kitapla beraber olmayanlar, peygamberle tanışmak istemeyenler, Allah’ın hidâyet vesileleriyle ilgi kurmayanlar, kendi fiilleriyle, kendi iradeleriyle sapıklığı tercih ettikleri için Allah da onlar için tüm dalâlet yollarını açıvermiş ve artık böyleleri şeytanların, hevâ ve heveslerinin peşine takılıp dünyada da ukba’da da kaybedenlerden olmuştur. Kadınıyla-erkeğiyle, genciyle ihtiyarıyla, doğulusuyla-bâtılısıyla, Asyalısıyla-Avrupalısıyla, geçmişiyle-geleceğiyle, öncekileriyle ve sonrakileriyle kendisine iman eden, kendisine sarılan, hayatını kendisiyle düzenlemek için başvuran herkesi hakka, doğruya, hidâyete ulaştıracak bir kitaptır bu. Bir de Furkân’dır Allah’ın kitabı. Furkân fark eden, ayıran anlamınadır. Hakkı bâtıldan bâtılı haktan ayıran demektir. Bir de, fark ettiren anlamınadır. Kitap kişiye yolunu fark ettirir, hayatını fark ettirir. Kitapla beraber olan kişi hayatındaki tüm bozuklukları, tüm şirkleri, tüm bozuk düzenlikleri fark ediverir. Kitabın böyle fark ettirici ve ayırıcı bir özelliği vardır. Hani arabanızla bir yere giderken karanlıkta arabanın farlarını yakıverince önünüz nasıl aydınlanıyor değil mi? Köprüyü, virajı, uçurumu, tehlikeyi nasıl anlarsınız onunla değil mi? İşte Kur’an da böyle bir Furkân’dır. Olaylara Kur’an’ın gözlüğüyle bakıverdiniz mi o her şeyi size fark ettiriverecektir. Ama Kur’-an’dan habersizsek, olaylara Kur’an’la bakabilecek bir duruma gelmemişsek, aile hayatımızı, toplum hayatımızı, hukukumuzu, eğitimi-mizi kazanmamızı harcamamızı, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızı, ekonomik düzenlemelerimizi Kur’an kaynaklı, Kur’an rehberli düzen-lemezsek, tüm bunları Kur’an’ın gözetiminde yapmazsak hiçbir zaman aydınlığa çıkmamız mümkün olmayacaktır. Evet, Allah’ın kitabı Furkândır. Furkân, Kur'an-ı Kerîm'de değişik anlamlarda kullanılmıştır: 1- Zafer anlamında: "Hani Musa 'ya doğru yola gelirsiniz diye, o kitabı (Tevrât'ı) ve Furkân'ı (zaferi) vermiştik" (Bakara, 53). 2- Dinde insanı sapıklıktan ve şüphelerden çıkarma anlamında: "(O Kur'an ki) insanlara tam hidayettir, doğru yolu ve hak ile bâtılı ayırdeden (dalâletten kurtaran) hükümlerin nice açık delilleridir'' (Bakara,185). 3- Kur'an ile eş anlamda: "Furkân'ı, âlemlerin (ilâhi azap ile) korkutucusu olsun diye, kuluna (Hz. Muhammed'e) indiren (Allah'ın şânı) ne yücedir" (Furkân,1) Müfessir Zemahşeri Bakara suresinin 53. âyetini tefsir ederken Furkân'la ilgili olarak daha değişik anlamlar vermekte ve şöyle demektedir: Yani Musa'ya Tevrat'ı verdik. O Tevrat ki, hem ilâhı bir kitaptır, hem de hak ile bâtılı birbirinden âyırdedendir. Veya ayette geçen Furkân; hüccet, âsâ, yed-i beyzâ ve diğer mucizeler demektir. Yani Hz. Musa'ya bunlar verilmiştir. Furkân, helâl ile haramı birbirinden ayırdeden ilâhı kanunlar anlamına da alınabilir. Başka bir görüşe göre de furkân, Hz. Musa ile düşmanlarını biribirinden ayırdeden Zafer anlamındadır. Nitekim En-fâl, suresinin 21. ayetinde geçen "Furkân Günü" Bedir'de kazanılan zafer anlamına gelmektedir. Veya Kur'an, bölüm bölüm, parça parça indirildiği için Furkân olarak adlandırılmıştır. Demek ki bu kitap Furkân’dır, bu kitap hakkı ve bâtılı ayıran, hakkı ve bâtılı bize tanıtandır, fark ettirendir. Şunu kesinlikle bilelim ki bu kitabı tanımadan, bu kitapla tanışmadan bizim hak ve bâtılı tanıma imkânımız yoktur. Furkân’a ulaşmadan bizim hakkı ve bâtılı tanıyıp, hakka tabi olup bâtıldan uzaklaşmış bir hayata ulaşmamız kesinlikle mümkün değildir. Bir de bu bize şunu hatırlatıyor ki değer yargısı olarak bizim Allah’tan, Allah’ın kitabından başka birilerini kabul etme hakkımız yoktur. Yâni bir şeye iyi, ya da kötü deme yetkimiz yoktur. Haram ya da helâl deme yetkimiz yoktur. Şu anda birilerine sorsanız hepimiz ayrı ayrı bu iyi, şu kötü deriz. Öyle değil Allah’a soracağız, Allah’ın kitabına soracağız, Furkân’a müracaat edeceğiz. Eğer Allah iyi demişse, Furkân iyi demişse iyidir, kötü demişse kötüdür. “Bana göre bu iş böyledir” Olmaz, sana göre olmaz. Bana göre de olmaz. Ya nasıl olur? Fukana göre olur. Furka-nın dediğine göre olur. Dikkat ederseniz şu anda demokratik bir hava içinde insanlar herkese her şeyi soruyorlar da Allah sormuyorlar. Problemleri Allah’a sormamanın sebebine gelince, eğer çözümü Allah’ça buldunuz mu artık diğer insanların hayat hakkı olamayacaktır. Çünkü hak ve bâtılı en iyi halleden Allah’tır, Furkân olan Allah’ın kitabıdır. Şunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım ki hangi insan ki, hangi toplum ki, hangi aile ki Kur’an’la beraber olur, Furkân’la tanışır, Furkân olan bu kitapla birlikte problemleri çözmeye çalışır, problemlere Kur’an kaynaklı yaklaşmayı prensip edinirse. Bir konuda önce Allah ne diyor? Kur’an ne diyor? Diyerek Allah’ın kitabına müracaat eder ve çözümü Allah’ın kitabında ararsa, Kur’an’la görmeye, Kur’-an’la bakmaya çalışırsa o mutlaka aydınlığa ve hayra ulaşacaktır. Ve bu aydınlığa ulaşması sonunda kendi lehine olacaktır. Yâni dünyada aydın, mutlu bir hayat elde etmiş olacaktır. Öyleyse ey müslümanlar! Gelin ekonomiyle ilgili bir derdiniz mi var? Ekonomik hayatınızı aydınlığa, düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Hukukunuzu aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? Eğitiminizi düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Aile hayatınızı, toplum hayatınızı, gecenizi, gündüzünüzü, bugününüzü, yarınınızı, namazınızı, orucunuzu zikrinizi fikrinizi dünyanızı, âhiretinizi aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? Çözüme ulaştırmak, düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz, O halde problemlere basîretlerle bakmak zorundasınız. Problemleri kitaba arzetmek ve Furkân’la çözüm bulmak zorundasınız. Başka türlü çözüm bulmanız da huzura kavuşmanızda kesinlikle mümkün olmayacaktır. Başka çaresi yok. Bu kitap Furkân’dır. İyiyi-kötüyü, hakkı-bâtılı, doğruyu yanlışı insanlar ancak bu kitapla öğrenebileceklerdir. Çünkü hak-bâtıl konusunda, iyi-kötü konusunda, hidâyet-dalâlet konusunda Allah’tan başka tanım getirecek yoktur. Allah’ın Furkân olan kitabından başka çözüm getirecek yoktur. Çünkü Kayyûm O’dur. Alîm ve Hakîm olan Odur. Alîm ve Hakîm olmayanın Kayyûm olması müm-kün değildir. Kayyûm olmayanın da Rab, Melik ve İlâh olması mümkün değildir. Allah’ın âyetlerini örtenler, örtbas edenler, Allah’ın âyetlerini gündemlerinden düşürerek bir hayat yaşayanlar için şedît bir azap vardır. Çünkü Allah Azîzün züntikamdır. İnsanlara özgürlük verir. Dünyada dileyen dilediğini yapabilir. Allah’ın âyetlerini gündeme alarak, Allah’ın âyetlerine sarılarak da, Allah’ın âyetlerini örtüp, Allah’ın âyetlerini yok farz edip kendi hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde de bir hayat yaşayabilirsiniz. Mü’min de olabilirsiniz kâfir de. Sonucuna kendiniz katlanmak şartıyla dilediğinizi yapabilirsiniz bu dünyada. Ama unutmayın ki Allah’ın âyetlerini örtüp, reddedip onlarsız bir hayat yaşayanlara şedît bir azap vardır. Allah’tan gizlenemezsiniz, kaçıp kurtulamazsınız. Çünkü:
3,4. “Kendisinden önceki Kitapları tasdik eden Hak Kitabı sana indirdi. Önceden insanlara yol gösterici olarak Tevrat ve İncil'i de indirmişti. O, doğruyu yanlıştan ayıran Kitabı indirdi. Doğrusu Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, mazlumların öcünü alır.” Bizimle ilişki kurmak, bize vahyini, bize mesajını, bize arzularını, bize yasalarını, bize kendi ulûhiyet ve rubûbiyetini, bize bizden istediği kulluğu aktarmak, anlatmak üzere Allah kitap gönderendir. Allah kitabı hak ile indirendir. Kıyâmete kadar geçerliliği olan, kıyâmete kadar insanlığın tüm problemlerini çözecek olan bu kitabın indirilişi haktır.İnsanlığın problemlerinin tamamının çözümü, bu hak kitapla olacaktır. İnsanlığın ilki Hz. Adem (a.s)’la başlayan, yeryüzündeki hayat süreci içinde Rabbimiz ilk dönem peygamberlerine sözlü vahiyler ve suhuflar göndermiş, sonra sırasıyla; Tevrat, Zebur ve İncil’i göndermiş, sonra da onların tümünü tasdik edici olarak, topyekün insanlık için hidâyet kaynağı olarak son kitabı, Kur’an’ı göndermiştir. Bu kitap, Allah’ın daha önce indirdiği öteki kitapları tasdik edendir. Onların hep-sini doğrulayandır. Aslında Kur’an’ın tasdik ettiği kitaplar şu anda yahudi ve hıristiyanların ellerinde bulunan ve “Tevrat budur”, “İncil budur” diye sahiplenip bağırlarına bastıkları kitaplar değildir. Bundan önce Rabbimiz Tevrat ve İncil’i de hak olarak, hüden olarak, hidâyet kaynağı olarak, insanlar onlarla yol bulsunlar, hayatlarını onlarla düzenlesinler diye göndermişti. İşte bu son kitap da tıpkı öncekiler gibi hüden linnas olan bir kitaptır. Bu kitap hüden linnas olan bir kitaptır. Allah Hâdîdir. Allah yol göstericidir.Bu anlamda, Kitaplar ve peygamberler de yol göstericidir-ler. Cenâb-ı Hakk kitaplar ve peygamberler göndererek kullarına hidâyetini ulaştırmıştır. Ve hidâyet herkese açıktır. Yâni Allah’ın kullarına gönderdiği kitapları “Hüden linnas” dır. Bütün insanlık için hidâyet kaynağıdır. Aslında Kur’an herkese genel mânâda hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama bu kitabın hidâyetini kabul etmede, isteyerek bunun hidâyetini seçmede herkes eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilenmeyecek, bunu anlamaya yanaşmayacaktır. Öyleyse insanlar bu Kur’an’a yanaşmadı mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan kişi eğer onunla yol bulmak ister-se ancak O, o zaman hidâyet edebilir. Çünkü "Hüden linnas" dır Kur’an. Ama "Hüden lilmuttakîn" dir de aynı zamanda. Yâni herkese yol gösterecek kapasitede değildir. Herkes bununla yol bulmak istemez, herkes buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvalılara yol gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hattâ yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını artıracaktır. "Kur’an zalimlerin ancak zararını artırır." (İsrâ 82) Demek ki Allah hidâyeti isteyenlere, kitapları, peygamberleri ve diğer hidâyet vesileleriyle hidâyet eder. Allah kullarının kalplerine hidâyete yönelik İnşirâh verir hidâyetine karşı onların kalplerini, zihinlerini açar, onların ellerinden tutar, küfre ve kâfirlere karşı gönüllerine tiksinti yerleştirir, şeytan ve ordularına karşı, onların kalplerindeki korkuyu kaldırıp onun yerine cesaret koyar, cenneti sevdirir, cehennemden nefret ettirir, rızasıyla hoşnut eder, razı olduklarını sevdirir, namazı, orucu, zekâtı, helâlleri, sevdiklerini sevdirir sevmediklerine karşı kalplerine tiksinti verir. Bütün bu tasarruflar da Rabbimizin hidâyet cümlelerindendir. Ama Allah’ın kendilerine açtığı kitap ve peygamberler gibi hidâyet kapılarından girmek istemeyen, rahmet kapılarından istifade et-mek istemeyenler, kitapla beraber olmayanlar, peygamberle tanışmak istemeyenler, Allah’ın hidâyet vesileleriyle ilgi kurmayanlar, kendi fiilleriyle, kendi iradeleriyle sapıklığı tercih ettikleri için Allah da onlar için tüm dalâlet yollarını açıvermiş ve artık böyleleri şeytanların, hevâ ve heveslerinin peşine takılıp dünyada da ukba’da da kaybedenlerden olmuştur. Kadınıyla-erkeğiyle, genciyle ihtiyarıyla, doğulusuyla-bâtılısıyla, Asyalısıyla-Avrupalısıyla, geçmişiyle-geleceğiyle, öncekileriyle ve sonrakileriyle kendisine iman eden, kendisine sarılan, hayatını kendisiyle düzenlemek için başvuran herkesi hakka, doğruya, hidâyete ulaştıracak bir kitaptır bu. Bir de Furkân’dır Allah’ın kitabı. Furkân fark eden, ayıran anlamınadır. Hakkı bâtıldan bâtılı haktan ayıran demektir. Bir de, fark ettiren anlamınadır. Kitap kişiye yolunu fark ettirir, hayatını fark ettirir. Kitapla beraber olan kişi hayatındaki tüm bozuklukları, tüm şirkleri, tüm bozuk düzenlikleri fark ediverir. Kitabın böyle fark ettirici ve ayırıcı bir özelliği vardır. Hani arabanızla bir yere giderken karanlıkta arabanın farlarını yakıverince önünüz nasıl aydınlanıyor değil mi? Köprüyü, virajı, uçurumu, tehlikeyi nasıl anlarsınız onunla değil mi? İşte Kur’an da böyle bir Furkân’dır. Olaylara Kur’an’ın gözlüğüyle bakıverdiniz mi o her şeyi size fark ettiriverecektir. Ama Kur’-an’dan habersizsek, olaylara Kur’an’la bakabilecek bir duruma gelmemişsek, aile hayatımızı, toplum hayatımızı, hukukumuzu, eğitimi-mizi kazanmamızı harcamamızı, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızı, ekonomik düzenlemelerimizi Kur’an kaynaklı, Kur’an rehberli düzen-lemezsek, tüm bunları Kur’an’ın gözetiminde yapmazsak hiçbir zaman aydınlığa çıkmamız mümkün olmayacaktır. Evet, Allah’ın kitabı Furkândır. Furkân, Kur'an-ı Kerîm'de değişik anlamlarda kullanılmıştır: 1- Zafer anlamında: "Hani Musa 'ya doğru yola gelirsiniz diye, o kitabı (Tevrât'ı) ve Furkân'ı (zaferi) vermiştik" (Bakara, 53). 2- Dinde insanı sapıklıktan ve şüphelerden çıkarma anlamında: "(O Kur'an ki) insanlara tam hidayettir, doğru yolu ve hak ile bâtılı ayırdeden (dalâletten kurtaran) hükümlerin nice açık delilleridir'' (Bakara,185). 3- Kur'an ile eş anlamda: "Furkân'ı, âlemlerin (ilâhi azap ile) korkutucusu olsun diye, kuluna (Hz. Muhammed'e) indiren (Allah'ın şânı) ne yücedir" (Furkân,1) Müfessir Zemahşeri Bakara suresinin 53. âyetini tefsir ederken Furkân'la ilgili olarak daha değişik anlamlar vermekte ve şöyle demektedir: Yani Musa'ya Tevrat'ı verdik. O Tevrat ki, hem ilâhı bir kitaptır, hem de hak ile bâtılı birbirinden âyırdedendir. Veya ayette geçen Furkân; hüccet, âsâ, yed-i beyzâ ve diğer mucizeler demektir. Yani Hz. Musa'ya bunlar verilmiştir. Furkân, helâl ile haramı birbirinden ayırdeden ilâhı kanunlar anlamına da alınabilir. Başka bir görüşe göre de furkân, Hz. Musa ile düşmanlarını biribirinden ayırdeden Zafer anlamındadır. Nitekim En-fâl, suresinin 21. ayetinde geçen "Furkân Günü" Bedir'de kazanılan zafer anlamına gelmektedir. Veya Kur'an, bölüm bölüm, parça parça indirildiği için Furkân olarak adlandırılmıştır. Demek ki bu kitap Furkân’dır, bu kitap hakkı ve bâtılı ayıran, hakkı ve bâtılı bize tanıtandır, fark ettirendir. Şunu kesinlikle bilelim ki bu kitabı tanımadan, bu kitapla tanışmadan bizim hak ve bâtılı tanıma imkânımız yoktur. Furkân’a ulaşmadan bizim hakkı ve bâtılı tanıyıp, hakka tabi olup bâtıldan uzaklaşmış bir hayata ulaşmamız kesinlikle mümkün değildir. Bir de bu bize şunu hatırlatıyor ki değer yargısı olarak bizim Allah’tan, Allah’ın kitabından başka birilerini kabul etme hakkımız yoktur. Yâni bir şeye iyi, ya da kötü deme yetkimiz yoktur. Haram ya da helâl deme yetkimiz yoktur. Şu anda birilerine sorsanız hepimiz ayrı ayrı bu iyi, şu kötü deriz. Öyle değil Allah’a soracağız, Allah’ın kitabına soracağız, Furkân’a müracaat edeceğiz. Eğer Allah iyi demişse, Furkân iyi demişse iyidir, kötü demişse kötüdür. “Bana göre bu iş böyledir” Olmaz, sana göre olmaz. Bana göre de olmaz. Ya nasıl olur? Fukana göre olur. Furka-nın dediğine göre olur. Dikkat ederseniz şu anda demokratik bir hava içinde insanlar herkese her şeyi soruyorlar da Allah sormuyorlar. Problemleri Allah’a sormamanın sebebine gelince, eğer çözümü Allah’ça buldunuz mu artık diğer insanların hayat hakkı olamayacaktır. Çünkü hak ve bâtılı en iyi halleden Allah’tır, Furkân olan Allah’ın kitabıdır. Şunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım ki hangi insan ki, hangi toplum ki, hangi aile ki Kur’an’la beraber olur, Furkân’la tanışır, Furkân olan bu kitapla birlikte problemleri çözmeye çalışır, problemlere Kur’an kaynaklı yaklaşmayı prensip edinirse. Bir konuda önce Allah ne diyor? Kur’an ne diyor? Diyerek Allah’ın kitabına müracaat eder ve çözümü Allah’ın kitabında ararsa, Kur’an’la görmeye, Kur’-an’la bakmaya çalışırsa o mutlaka aydınlığa ve hayra ulaşacaktır. Ve bu aydınlığa ulaşması sonunda kendi lehine olacaktır. Yâni dünyada aydın, mutlu bir hayat elde etmiş olacaktır. Öyleyse ey müslümanlar! Gelin ekonomiyle ilgili bir derdiniz mi var? Ekonomik hayatınızı aydınlığa, düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Hukukunuzu aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? Eğitiminizi düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Aile hayatınızı, toplum hayatınızı, gecenizi, gündüzünüzü, bugününüzü, yarınınızı, namazınızı, orucunuzu zikrinizi fikrinizi dünyanızı, âhiretinizi aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? Çözüme ulaştırmak, düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz, O halde problemlere basîretlerle bakmak zorundasınız. Problemleri kitaba arzetmek ve Furkân’la çözüm bulmak zorundasınız. Başka türlü çözüm bulmanız da huzura kavuşmanızda kesinlikle mümkün olmayacaktır. Başka çaresi yok. Bu kitap Furkân’dır. İyiyi-kötüyü, hakkı-bâtılı, doğruyu yanlışı insanlar ancak bu kitapla öğrenebileceklerdir. Çünkü hak-bâtıl konusunda, iyi-kötü konusunda, hidâyet-dalâlet konusunda Allah’tan başka tanım getirecek yoktur. Allah’ın Furkân olan kitabından başka çözüm getirecek yoktur. Çünkü Kayyûm O’dur. Alîm ve Hakîm olan Odur. Alîm ve Hakîm olmayanın Kayyûm olması müm-kün değildir. Kayyûm olmayanın da Rab, Melik ve İlâh olması mümkün değildir. Allah’ın âyetlerini örtenler, örtbas edenler, Allah’ın âyetlerini gündemlerinden düşürerek bir hayat yaşayanlar için şedît bir azap vardır. Çünkü Allah Azîzün züntikamdır. İnsanlara özgürlük verir. Dünyada dileyen dilediğini yapabilir. Allah’ın âyetlerini gündeme alarak, Allah’ın âyetlerine sarılarak da, Allah’ın âyetlerini örtüp, Allah’ın âyetlerini yok farz edip kendi hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde de bir hayat yaşayabilirsiniz. Mü’min de olabilirsiniz kâfir de. Sonucuna kendiniz katlanmak şartıyla dilediğinizi yapabilirsiniz bu dünyada. Ama unutmayın ki Allah’ın âyetlerini örtüp, reddedip onlarsız bir hayat yaşayanlara şedît bir azap vardır. Allah’tan gizlenemezsiniz, kaçıp kurtulamazsınız. Çünkü:
5. “Şüphesiz gökte ve yerde hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz.” Göklerde olanı da, yerde olanı da, gönüllerde olanı da, yerin altında olanı da, rahimlerde olanı da Allah bilir. Allah; bilgisi tam olandır, bilgi kendisinden olandır ve Onun bilgisinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. İşte böyle olan ancak İlâh olabilir. Ve hak bir bilgi, hak bir kitap, hak bir yasa da böyle her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan bir Allah’tan gelendir.
6. “Ana rahminde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka İlâh yoktur, güçlüdür, Hakimdir.” Ve yine O Allah’tır ki sizi rahimlerde dilediği gibi tasvir edip şekillendiriyor. Sizi dilediği şekilde yaratan O’dur. Ana rahimlerinize düştüğünüz andan itibaren sizi koruyan, sizi kademe, kademe şekillen-diren ve mükemmel bir varlık olarak hayat sahnesine getiren O’dur. Sizin renginizi, şeklinizi, biçiminizi, elinizi, ayağınızı, yüzünüzü, gö-zünüzü en güzel şekilde biçimlendiren, takdir eden O’dur. Rahimlerde bir tek damla sudan sizi adam eden O’dur. Nasıl örtülebilir? Nasıl reddedilebilir O Allah? Nasıl olur da tamam ya Rabbi, beni sen yaratmışsın, beni ana rahminde sen şekillendirmişsin, beni sen adam etmişsin ama benim hayatıma karışamazsın diyebilir insan? Nasıl olur da, ey Allah’ım, yaratılışımı sana borçlu olsam da ben hayatıma seni karıştırmıyorum diyebilir insan? Ben kendi hayatımı kendim belirlerim. Benim hayatımda söz sahibi bildiğim senden başka Rablerim var diyebilir? Yeryüzündeki tüm insanlar O’na kulluğu reddetseler de bilesiniz ki Allah’ın hiç kimsenin kulluğuna ihtiyacı yoktur. Kendisinden başka İlâh olmayan Allah Azîz ve Hakimdir. Yenilmez ve yanılmazdır. Sadece kendisine kulluk edilir, sadece kendisine boyun bükülür ve sadece kendisinin yasaları uygulanır. Kendisi Azîz olduğu gibi kendisiyle birlikte olanları izzetli ve şerefli kılan da Allah’tır. Kendisini reddedenleri zelil kılan, onlardan intikam alan da Allah’tır. Hakimdir O. Hikmet sahibidir, hâkimiyet sahibidir. Yaptığı her şeyi hikmetle yapandır ve göklere ve yere, göklerdekilere ve yerdekilerin tümüne egemen olandır. Acaba O’nun hikmetini, Hâkimiyetini nasıl anlayacağız? Hük-münü bize nasıl aktarmış Rabbimiz?
7. “Sana Kitabı indiren O'dur. Onda Kitabın temeli olan kesin anlamlı âyetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalplerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: “O'na inandık, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.” O Allah ki sana bir kitap indirdi ve muhkem âyetlerdir o kitap. Onda kitabın temeli olan muhkem âyetler vardır.Onlar kitabın anasıdır. Bir de müteşabihler vardır. Muhkemleriyle-müteşabihleriyle elimizdeki şu kitabın tüm âyetleri Allah’tandır. Kur’an bütünüyle muhkemdir, bütünüyle müteşabihtir. Hepsinin hak ve doğru olduğuna iman ediyoruz. Bir bütün olarak kitabımızın tüm âyetleri şu anda bize hitap ediyor. Şu anda kitabımızın muhkem ve müteşabih tüm âyetleriyle karşı karşıyayız. Muhkemdi, müteşabihti diye herhangi bir ayırım yapmadan kitabın âyetleri ve onun pratiği olan Rasûlullah efendimizin sünnetiyle karşı karşıyayız. Ve din olarak işte bunlarla sorumluyuz. Kitabı ve onun yorumu, onun teb-yini olan sünneti anlamak ve hayatımızı bu iki temel kaynakla düzenlemekle mükellefiz. Bunu böylece ortaya koyduktan sonra bu âyet gereği Kur’andaki muhkem ve müteşabih âyetler konusunda epey bir şeyler söylenmiş, ama ben sadece şunu söylemek istiyorum: Muhkem âyetler Kur’an’da inanılıp amele dönüştürülmeleri istenen âyetlerdir. İman edilip amel haline getirilmesi istenen âyetlerdir. Müteşabihler de inanılan ama o konuda amel istenmeyen âyetlerdir. İmanla ilgili ama a-melle ilgili olmayan, imanın konusu ama amelin konusu olmayan âyetlerdir. Meselâ namazı anlatan âyet bizden iki şey ister. İman ve amel. Namaza iman edeceğiz ve namazı ikâme edeceğiz. Ama cennet, cehennem, melek, cin, ruh, âhiret, sırat, arş, kür-si, yedullah, istivâ, Allah’ın sıfatları gibi sınırlarını çizme imkânımız olmayan, havsalamızın almayacağı konuları anlatan âyetler bizden sadece iman isterler, amel istemezler. Bizden sadece iman etmemiz istenen kitabımızın bu müteşabihlerini muhkemlere havale ederek anlamak durumundayız. Muhkemler müteşabihlerin müfessiridirler. Muhkemler müteşabihler için bize bir çerçeve çizerler, biz onları bu çerçeve içinde anlamaya çalışırız ve de anlayabildiğimiz kadarıyla iman ederiz. Veya bir başka mânâyla muhkem bir kitabın âyetleridir bu âyetler. Semavat gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, Allah tarafından sağlamlaştırılmış, asla birileri tarafından yıkılamayacak muhkem varlıklar gibi bu kitabın âyetleri de tahkim edilmiş sağlamlaştırılmıştır. Hiç kimse ona müdahale edemez, hiç kimse onu iptal edemez, hiç kimse onun âyetlerini kaldıramaz, hiç kimse onun yasalarını iptal edecek, ondan daha muhkem, ondan daha güzel bir yasa koyamaz. Böyle Allah tarafından tahkim edilmiş sağlamlaştırılmış kalpte olan, kabulde olan, Levh-i Mahfuzdan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bunlar. Veya bir başka mânâsıyla hayata hakim olan, hayata hükme-den, hayatın tümünde söz sahibi olan bir kitabın âyetleridir bunlar. Zira Kur’an hangi konuda ne diyorsa bu değişmeyen bir yasadır. İyi-kötü konusunda, hayır-şer konusunda, hak-bâtıl konusunda, adâlet-zulüm konusunda, iman-küfür konusunda, cennet cehennem konusunda, hayat-ölüm konusunda tek hakim, tek kıstas bu kitaptır. Kâinatta neler olacağı, İnsanların başlarına nelerin geleceği konularında bu kitap ne demişse, nelerden haber vermişse onlar mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü bu kitap hayatın sahibi ve hayatı programlayan bir makamdan gelmektedir. Bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olan bir Allah’tan gelme bir kitaptır. İşte böyle sözü söz olan, dediği dedik olan ve hayata hakim olan bir kitaptır bu kitap. Aynı zamanda zaman içinde değeri, hükümleri, yasaları pörsüyüp eskiyip aşınıp değerini kaybetmeyecek bir kitaptır bu kitap. Çünkü bu kitabın yasaları zaman ve mekânla sınırlı değildir. Zamanın kendisini eskitemeyeceği, üzerinden yağmurlar, karlar, boralar geçse de tek yasasına, tek harfine bile halel getiremeyeceği, asla hiçbir gücün ezip bozamayacağı kalpte olan, kabulde olan, Levh-i Mahfuzdan dünya âlemine yansıyan bir yazgının âyetleridir bunlar. Kıyâmete kadar eskimeden tüm insanlığın problemlerini çözebilecek bir kitabın muhkem ve müteşabih âyetleridir bunlar. Ama: Kalplerinde eğrilik bulunanlar, kalpleri yamuk olanlar aslında kul olarak Allah’ın kitabının muhkemlerine, müteşabihlerine, inanın dediklerine, amel edin dediklerine, iman edin denilene, amele dönüş-türün denilene, kabul edin denilene, uygulayın denilene, tümüyle kitabın âyetlerine, Allah’ın buyruklarına hemen boyun büküp teslim olmaları gerekirken, tamam ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! İnandım ya Rab-bi! Teslim oldum ya Rabbi! Uygulamaya başlıyorum ya Rabbi! Diye-cek yerde alçaklar fitne çıkarmak, Allah’ın âyetlerini kendilerine göre yorumlamak, dini kendi hevâ ve heveslerine uydurmak, Allah’ın dinini din olmaktan çıkarmak için onların çeşitli anlamlı olanlarına, birden çok yorumlanma imkânı olanlarına uyarlar, müteşabih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Allah’ın âyetleri çok açıktır. Böyle yamukluğa yönelmeden samimiyetle, kulluk ve teslimiyet mantığı içinde ona başvuran herkese Allah’ın kitabı hüdendir, açıktır. Ama Kur’an’ın başka yerlerinde görüyoruz ki Rabbimizin bir hikmeti ve biz kulların da imtihanı sebebiyle Rabbimiz kitabında öyle âyetler indirmiş ki o âyetleri bizim havsalamızın alması, duyularımızla algılamamız mümkün değildir. Tabii ilmi tam olan, ilmi eksiksiz olan ve ilmiyle her şeyi kuşatmış olan Allah’tan gelme bir kitabın âyetlerinin tamamının künhüne vakıf olmamız mümkün olmayacaktır. Onun içindir ki bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz zaten bu âyetlerin künhüne ulaşmamızı da istemiyor bizden. Sadece böylece iman edin diyor. İşte cennet, İşte cehennem, işte Zü’l-Karneyn (a.s), işte Nuh (a.s), işte Ye’cûc Me’cûc. Bunları bilmeniz mümkün değildir. bildiniz mi zaten imtihanın mânâsı kalmaz. Ama işte size bir namaz, işte bir abdest, işte bir oruç, işte bir zina yasağı, işte fâiz yasağı. Bunları bilin, anlayın, iman edin ve amele dönüştürün diyor. İşte Rabbimiz böylece âyetlerinin kimilerini sadece imanın konusu olarak, kimilerini amelin konusu olarak, kimilerini kabulün konusu olarak, kimilerini uygulamanın, pratiğin konusu olarak kabul edin diyor. Bizler kul olarak, bilgisi sınırlı varlıklar olarak hiçbir fitne yoluna yönelmeyerek, hiçbir eğriliğe, sapıklığa, yamukluğa meyletmeyerek Rabbimizin kitabındaki bu âyetlerinin tamamını kabullenmek tamamına inanıp teslim olmak zorundayız. Hal böyleyken kimileri Allah’ın dinini bozmak için, Allah’ın âyetlerini tahrif etmek için, kitabın âyetlerini kendi hevâ ve heveslerine göre yorumlayarak kendisini, kendi anlayışlarını, kendi hayatlarını din haline getirmek istiyorlar. Farklı anlamlara gelebilecek, yâni şu anda somut olarak insanların gözleri önüne konulabilmeleri mümkün olmayan, gayba ait olan, bilinmesi mümkün olmayan, sadece imanın konusu olan âyetleri, o âyetlere bir çerçeve çizen, o âyetlerin anlaşılmasında temel kriter olan öteki muhkemleri aşarak, Allah’ın muradını taşarak, Allah’ın istemediği bir hayata ruhsat çıkarmak üzerine farklı yorumlama kavgası veriyorlar. Bunların bu tür âyetleri tefsirde söz sahibi olan muhkemlerden nasipleri yoktur. Ya da kimileri bile bile yapıyorlar bu işi. Kur’an’ın amele yönelik âyetlerini, muhkemlerini insanlar düz anlamak zorundadırlar. Başkası olmaz. Çünkü, Abdest abdesttir, namaz namazdır zaten. Ama bunun dışındaki konuları öyle karıştırıyorlar ki hep fitne arıyorlar. Veya başka durumlar bulmaya çalışıyorlar. Meselâ kimileri önce kendilerini Allah bana önce şunu anlatmalıdır diye şartlandırırlar ve onun cevabını aramak üzere Kur’an’a başvurur-lar. Yâni şartlı, sınırlı, tahditli özel bir yaklaşım modelidir bu. Peki niye yaparlar insanlar bunu? Yâni neyi hedeflerler bununla? Ya kendi anlayışlarını, kendi dünya görüşlerini desteklemek için yaparlar bunu, Veya aradıkları sorunun cevabını o tahditte bulmaya çalıştıkları için böyle yaparlar. Meselâ adam demokratiktir, lâiktir ama müslümanlığı da elden bırakmamak çabasındadır. Veya feministtir, ırkçıdır, pragmatisttir, faydacıdır veya hümanisttir, insancıdır. “İnsan hakları” “İnsan sevgisi” diyordur. Bunu temel kabul etmiştir. Ama bunu Kur’an’ın da desteklemesi gerekmektedir. “Öyle ya Tanrı bundan başkasını emredecek değildir elbette” diyordur dolayısıyla Kur’an’a işte bu duyguyla müracaat etmektedir ve Allah’ın âyetlerine kendi fikrini söyletmektedir. Yâni âyetleri kendi hevâ ve hevesine göre yorumlamaktadır. Halbuki: Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. Bu kitabın haber verdiği geçmişle ilgili, gelecekle ilgili, yarınlarla ilgili, gaypla ilgili her şeyi bilen Allah’tır. Her şeyin arka planını, perde arkasını bilen sadece Allah’tır. Her şeyin künhünü bilen sadece Allah’tır. Evvelî, evvelin evvelini, ezeli, ezelin ezelini, cenneti, cennet hayatını, cennetteki hûrileri, ğılmanları, ırmakları, köşkleri, cehennemi, cehennemdeki azabı, cehennemin zebanilerini, cehennemin ğassakını, hamimini, arşı, arşı taşıyan, arşı yüklenen melekleri, kürsiyi, yedi kat semayı biz nereden bilebileceğiz? Bunları bilen sadece Allah’tır. Bütün bu konularda Allah bilgisine sahip olmadan kim ne söz edebilecek de? Bütün bunları bilen sadece Allah’tır. İlimde derinleşmiş olanlar, Allah bilgisine, vahiy bilgisine, kitap ve sünnet bilgisine sahip olanlar, Allah’ın kendilerine açtığı vahiy bilgisini kullukta kullananlar, Allah bilgisiyle kulluk bilincine erenler, kitap bilgisiyle Rablerini tanıyanlar, Rableri karşısında acziyetlerinin şuuruna erenler de derler ki: “Biz O'na inandık. Biz Allah’a ve Ondan gelen kulluk programımız kitaba inandık. Bu kitabın, bu âyetlerin hepsi Rabbimizin katındandır. Bu kitabın muhkem-müteşabih tüm âyetlerini olduğu gibi Rabbimiz katından geldiğini kabul ettik. Kabul ettik ve ona sahiplendik. Bu kitap bizim kitabımız dedik, bağrımıza, başımıza bastık ve gücümüz nispetinde onu okumaya, anlamaya, anlatmaya ve uygulamaya çalışıyoruz. Rabbimizin bu kitap içinde inanın dediklerine iman ediyor, anlayın dediklerini anlamaya çalışıyor, uygulayın dediklerini uygulamaya gayret ediyor, kaçının dediklerinden kaçınıyor, haramlarını haram, helâllerini helâl biliyor, ama bunları sadece söz planında bırakmayarak helâllerini yapmak ve haramlarından da kaçınmak üzere biz bu kitaba iman ediyoruz” derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler. Ve işte mü’minlerin özellikleri de bunlardır. Böyle bir özelliğe de ancak akıl sahipleri ulaşabilir. Bakın Rabbimizin Râsihûn diye tarif buyurduğu, Allah bilgisine sahip olan, Allah’la yol bulan, Allah bilgisiyle hidâyete ulaşan bu akıllılar Rablerine şöyle dua edip yalvarırlarmış:
8. “Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, katından bize rahmet bağışla; şüphesiz Sen sonsuz bağışta bulunansın.” Rabbimiz, ey bizim Rabbimiz, bize hidâyet ettikten sonra, bizi hidâyete ulaştırdıktan, bize hidâyet yolunu gösterdikten, bizim hidâyetimizi onayladıktan sonra kalplerimizi eğriltme. Ya Rabbi, kitabınla, kitabının pratiği olan peygamberinin örnekliliğiyle bizi sırat-ı müstakime ilettikten sonra, biz müslüman olduktan sonra bizim ayaklarımızı kaydırıp kalplerimizi eğriltip yamultma. Burada mü’minlerin tıpkı günde en az kırk defa Fâtiha’daki yaptıkları duanın aynısını tekrarladıkları anlatılıyor. Fâtihada da öyle diyorduk değil mi? Ya Rabbi bize dosdoğru yolunu göster. Bizi İslam yoluna, sırat-ı müstakime hidâyet et. O yolu bulamamışsak bize göster, bulmuşsak o yolda sabit kadem kıl. Sakın bizi bizden önceki hı-ristiyan ve yahudilerin, şu veya bu şekilde senin dosdoğru yolundan sapıp gidenlerin küfürlerine, şirklerine meylettirme ya Rabbi. Bizi onların durumuna düşürme ya Rabbi. Yâni kitabını, hidâyetini dinlemek, anlamak ve tabi olmak için kendilerine verdiğin kalplerini, kulaklarını, gözlerini kullanmadan yana olmadıkları için kalplerine mühür vurduklarından eyleme bizi ya Rabbi. Kendi tercihlerini onayladıklarından eyleme bizi. Ayaklarımızı kaydırma, kalplerimizi yamultma. Ve katından bize rahmet ver ey Rabbimiz. Bize katından rahmet gönder ve bizi senin katından gelen rahmetten mahrum bırakma. Bizi dininden, bizi kitabından, bizi peygamberinden mahrum etme ya Rabbi. Çünkü senden gelen rahmet bunlardır. Evet kitap rahmettir, din rahmettir, peygamber rahmettir. Kur’an Rabbimizin rahmetidir. Rahmân olan Allah bize rahmeti gereği Kur’an’ı göndermiştir. Kitabın indirilmesi mahza Rabbimizin rahmetinin eseridir. Peygamberlerin gönderilmesi mahza Rabbimizin rahmetidir. Rabbimiz kullarını karanlıklar içinde bocalar bir vaziyette bırakmak istemediği için kitabını göndermiştir. Hakkı-bâtılı, hidâyeti-dalâleti, doğruyu-yanlışı anlayabil-meleri için kullarına bu kitabı göndermiş ve kendi bilgisiyle kullarını bilgilendirmiştir. Allah bu elçilerini seçip bize göndermeseydi, onları kendi bilgisiyle bilgilendirip bize örnek yapmasaydı biz ne yapardık? Öyleyse Kur’an’la beraber olan, Kur’an’la hareket eden kişi rahmete hak kazanmış demektir. Rasûlullah rahmeten lil âlemindir. Tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Öyleyse böyle rahmet kaynağı bir elçiyle beraber olan, o elçiyi kendisine örnek alan, o rahmetten istifade etmesini bilen kişilere Allah merhamet edecektir. Yâni anlıyoruz ki sadece Allah’ın merhamet buyurdukları kurtuluşa ereceklerdir. Peki acaba Allah kimlere merhamet eder? Şunu Kur’an’dan kesin olarak biliyoruz ki Allah kesinlikle kâfirlere ve müşriklere merhamet etmeyecektir. Yeryüzünde Allah’ın rahmetinden istifade etmeyi istemeyenlere Allah rahmet etmeyecektir. Allah’ın mü’min kulları bu kapılardan istifade etmişler, ama kâfirler, müşrikler Rablerinin kendileri için açtığı bu rahmet kapılarından istifade etmeyi istememişlerdir. İşte Allah’ın kendileri için açtığı bu rahmet kapılarından istifade edip Allah’ın istediği şekilde bir hayat yaşayarak bu rahmete hak kazanan mü’minlere merhamet ederken bu rahmete karşı nötr davranan kâfirlere de merhamet etmeyecektir Rabbimiz. Evet mü’minlerin duaları devam ediyor:
9. “Rabbimiz! Doğrusu geleceği şüphe götürmeyen günde, insanları toplayacak olan Sensin. Şüphesiz ki Allah verdiği sözden caymaz.” Ey bizim Rabbimiz muhakkak ki sen kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Kıyâmet gününde, diriliş gününde, hesap kitap gününde hiçbir şüphe yoktur. Şüphesiz ki sen vadinden dönmeyensin, sözünü mutlaka yerine getirensin ya Rabbi. İşte bir dua modeli. Rabbimizin seçtiği, beğendiği, ey kullarım işte bana böylece dua edin diye kitabında öğrettiği, öğütlediği bir dua modeli. Önceki âyetteki dua modeliyle birlikte söyleyecek olursak, Rabbimizin bize öğrettiği bu dua modelinin ilkinde yaşadığımız şu dünya hayatında müslümanca, hidâyet üzere, sırat-ı müstakim üzere olmayı ve sapmadan, sapıtmadan bu yolda yürümeyi Rabbimizden istememiz öğütlenirken ki bu daha önce de söylediğimiz gibi Fâtiha’da da her gün defalarca Rabbimizden istediğimiz bir duadır, ikincisi de yakînen inandığımız, yüzde yüzden de öte inandığımız toplanma gününde, hesap-kitap gününde bizi dünyada yaşadığımız sırat üzere, İslâm üzere haşret. Bizi rahmetine erdir, bizi cennetine ulaştır anlamına bir dua. İşte müslümanlar gerçekten her iki konuda da, yâni dünyada müslümanca bir hayat yaşama konusunda da, âhirette yaşadıkları bu hayatın devamı olan cennete ve rahmete ulaşma konusunda da Rablerine muhtaç olduklarının, Rablerinin rahmeti olmadan her ikisine de ulaşamayacaklarının şuuru içinde dua dua Rablerine yalvarıp yaka-rırlar. Bir ömür boyu Rablerine bir dua hayatı yaşarlar. Ve bundan sonra bir savaş konusu gündeme gelecek. Müslümanlar böyle bir kulluk, böyle bir dua hayatı yaşarlarken birden bire bir savaş ortamında bulurlar kendilerini. Çünkü onların hayatlarını belirleyen kendileri değil Allah’tır. Dünyada Allah için ve Allah’ın belirlediği yasalarla bir hayat yaşayan, Rablerinin tüm emirlerine, arzularına teslim olmuş, iradelerini Rablerine teslim etmiş, Rablerinin seçimini kendileri için seçim kabul etmiş müslümanlar elbette ki kendilerinin tamamen aksine Allah’ı ve O’nun dinini kabul etmeyen, Allah’tan gelen hayat programını kabul etmeyen, kendi hevâ ve heveslerince bir hayat yaşamak isteyen kâfirlerle karşı karşıya geleceklerdir. Biz ne Allah’ı, ne O’nun kitaplarını, ne O’nun elçilerini kabul et-miyoruz. Biz kendi hayatımızı kendimiz yaşarız. Kendi hayat programımızı kendimiz belirleriz. Kendi kitabımızı kendimiz yazarız. Kendi İlâhımızı kendimiz seçeriz. Kendi örneklerimizi, kendi peygamberlerimizi kendimiz seçeriz. Kendi hukukumuzu kendimiz yaparız diyen kâfirlerle müslümanlar elbette karşı karşıya geleceklerdir. Bu kaçınılmazdır. Çünkü yeryüzünde kâfirler, sırf Allah’a iman ettikleri için Müslümanlardan nefret etmektedir. Öyleyse bilelim ki küfürle iman ehli arasındaki savaş kıyâmete kadar sürecektir. Yeryüzünde küfür ve iman taraftarı olduğu sürece bu savaş asla bitmeyecektir. Müslümanlar bu savaştan çekilseler bile, hak bâtılla mücâdeleye girmekten vazgeçse bile bâtıl onları yok edinceye kadar bu savaşı sürdürecektir. İmanla küfür tıpkı geceyle gündüz gibidir. Birinin varlığı diğerinin yokluğuna bağlıdır. Onun içindir ki dün de, bugün de kâfir budur. Eğer ellerinden gelse, güçleri yetse, yeryüzünde bir tek müslüman kalmayacak biçimde sizleri dinlerinizden döndürmeye ve sizi yok etmeye çalışırlar. Yeryüzü kâfirlerinin hepsi yeryüzünde müslümanın varlığına asla tahammül edemezler. Hattâ bu kâfirler işte görüyoruz, İslâm’ı hiç bilmeyen, tanımayan sadece adı müslüman olan, sadece atalarından kalma bir kısım âdetleri din diye yaşamaya çalışan insanlara bile tahammül edemiyorlar. Adı Ahmed, Mehmed gibi müslüman adı olan, ama kafası demokrat ve laik olan insanların varlığına bile tahammülleri yoktur. Yıllardır dünyanın her yerinde müslüman kanı döküyorlar kâfirler. Müslümanlar onlardan bir tek kâfiri öldürdüğü zaman hemen feryadı basıyorlar, bu müslümanlar adam öldürüyor! Bunlar barbarlar diye. Kendilerinin son elli yılda öldürdükleri müslümanın sayısını bile bilmek mümkün değildir. Kendileri oluk oluk müslüman kanı akıtırken, müslü-manları yok etmek ve öldürmek için silahlanırken, müslümanları silahtan tecerrüt etmeye çalışıyorlar. Bu kafilerin her çağda tek hedefleri yeryüzünde İslâm’ın ve müslümanların mevcut olmamasıdır. İslâm’ın ve müslümanın varlığı bu kâfirlerin korkulu rüyasıdır. Bunlar şunu kesinlikle biliyorlar ki, yeryüzünde İslam varsa küfür asla yaşayamaz. Yeryüzünde az da olsa bu dine inanan, bu sistemi uygulayan, Allah’a inanan bir müslüman topluluk bulundukça onlar bâtıl yollardan, zulüm ve fesatlarından asla emin olamazlar. Çünkü müslü-manın varlığı gecenin zifiri karanlığını ortaya çıkaran gündüzün varlığı gibidir. Onun içindir ki kâfirler yeryüzünde bir tek müslümanın varlığına bile tahammül edemezler ve şu anda tüm çıplaklığıyla müşahe-de ettiğimiz gibi müslümanları yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Hattâ yeryüzünde bir tek müslüman kalmayıncaya kadar bizim savaşımız sürecektir diyor adamlar. Bu savaş kıyâmete kadar sürecektir. İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana bu hep böyle olmuştur. Bu birinci gerçek. Yine tarih boyunca değişmeyen ikinci bir gerçek daha vardır. O da Hz. Adem (a.s)’dan bu yana hiç değişmeyen bu iman-küfür savaşında Allah’a iman eden, Allah safında yer alan müminlerin sayısı her zaman az olurken, Allah’la, Allah’ın diniyle, Allah’ın sistemi ve Allah safında yer alan mü’minlerle savaşa tutuşanlar, Allah taraftarlarına hayat hakkı tanımayan kâfirler sayısal yönden, güç yönünden her zaman fazla olmuştur. Tarihte iman ve küfür cephesinin ilk oluştuğu Hz. Adem (a.s) ın torunlarından Hz. Nuh (a.s) döneminden günümüze kadar çok az istisnai durumlar hariç bu hep böyle olmuştur. Kâfirler mü’minlerin üç-beş katı olmuşlardır. Kâfirler karşısında iman cephesi gerek sayısal, gerek ekonomik, gerek siyasal ve gerekse askeri güç olarak hep azınlıkta olmuşlardır. Rabbim işte bu azınlıkta olanlara şöyle buyurmuştur: Ey kullarım, ey benim mü’min kullarım, ey tercihlerini benden yana kullanan, iradelerini bana teslim eden kullarım. Haydin benim ve dinim uğrunda, benim ve sizin düşmanlarınızla, benim safımda, benim desteğimde savaşın. Size hayat hakkı tanımayanların yeryüzün-de fitne ve fesatları bitene kadar onlarla savaşın. Siz benim emrimle yürüyün, ben sizin arkanızdayım. Endişe etmeyin, ben sizi mutlak galip getireceğim. Bakın bundan sonraki âyetlerinde de bu konuyu şöyle gündeme getirir. Yeryüzünde güçlerine, kuvvetlerine güvenerek Allah’a kafa tutan, Allah taraftarlarına hayat hakkı tanımayan kâfirlerin Allah safında yer alan mü’minler karşısında mutlak akıbetlerini gözler önüne seren bir âyet. Safında yer alan mü’minlere destek, kâfirlere de müthiş bir tehdit oluşturan bir âyetle söze başlıyor Rabbimiz. Ama yine Rahmeti bol olan Rabbimizin sonsuz rahmeti, merhameti gereği kâfirlerin kiminle savaştıkları konusunda akıllarını başlarına getirici ve kesin helâk olacakları Rableriyle tutuştukları bu savaştan vazgeçirici bir muhtıra, bir ültimatom, bir uyarıdır bu. Müslümanlara da, ey müslümanlar, sizler kiminle beraber olduğunuzu, kimin safında savaştığınızı, kimin desteğinde olduğunuzu iyi anlayın, her şart altında Allah’ın mutlak galip geleceğini iyi bilin de kâfirlerle her şart altında savaştan geri durmayın. Böyle bir savaşta zâhirî güç ve kuvvet sahiplerinin yanında de-ğil de yalnız Allah safında yer alın diyen bir âyet. Bakın Allah şöyle buyuruyor:
10. “İnkar edenlerin malları ve çocukları, Allah'a karşı onlara bir şey sağlamaz. İşte onlar ateşin yakıtlarıdır.” Kâfirlere, Allah düşmanlarına Allah’la tutuştukları bir savaşta ne malları-mülkleri, ne çoluk-çocukları, ne aileleri-aveneleri, ne askeri güçleri, ne siyasal ve ekonomik güçleri, ne devletleri, saltanatları Allah’a karşı onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’a karşı hiçbir işe yaramayacaktır bunlar. İfadeye dikkat ettiniz mi bilmem? Allah’a karşı onların hiçbir şeyleri bir fayda sağlamayacaktır diyor Rabbimiz. Ne anlıyoruz bundan? Demek ki bu savaş Allah’la kâfirler arasında gerçekleşmektedir. Demek oluyor ki gerek geçmişte, gerek şu anda, gerekse gelecekte kâfirlerin savaşları sadece karşılarındaki mü’minlerle olmuyor. Kâfirlerin karşısında savaşan sadece mü’minler değildir. Unutmayalım ki müslümanlarla savaşanlar karşılarında Allah’ı bulmaktadırlar. Evet dün de bu böyle olmuştur, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Öyleyse şu anda kâfirler yeryüzü müslümanlarına ne kadar işkence yapmayı hedeflerlerse hedeflesinler, ne kadar da müslüman-ları zayıf ve yardımcısız görerek tüm plan ve programlarını müslü-manları topyekün yeryüzünden silmeye yönelik yaparlarsa yapsınlar, bilesiniz ki, onlar da bilsinler ki, tüm hıristiyan ve yahudiler müslü-manlarla giriştikleri bir savaşta karşılarında ilk önce Allahu Teâlâ’yı bulacaklardır. Yâni bu savaşta ilk önce Allahu Teâlâ kendi zatıyla ve azametiyle vardır ve müslümanları koruyacak, müslümanlara yardım edecek ve tüm kâfirlerin de kökünü kazıyacak ve işlerini bitirecektir. Müslümanlarla karşılaştıkları savaşta müslümanlara karşı kâfirlerin malları, mülkleri, sayısal ve siyasal güçleri hiçbir işe yarama-yacaktır demiyor da Rabbimiz, Allah’a karşı onların hiç bir güçleri onları kurtaramayacak diyor. Öyleyse bu savaş kâfirlerle müslümanlar arasında değil, kâfirlerle Allah arasında yapılan bir savaştır, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayacağız. Meselâ şu anda farz edin ki tüm dünya kâfirleri toplansalar. Yahudi dünyasıyla, hıristiyan bloğuyla, ateistiyle, Mecusi’siyle, sabiî’siyle, lâiğiyle, demokratıyla tüm dünya kâfirleri ellerindeki tüm siyasal, askeri ve ekonomik güçleriyle, toplarıyla, tanklarıyla, füzeleriyle, teknolojileriyle saf bağlasalar ve karşılarında da sadece üç müslüman olsa. Üç beş tane gariban, silahsız müslümanla savaşa tutuşsalar. Unutmayın ki bu üç gariban müslü-man yalnız değildir. Onların safında Allah vardır. İşte Nuh (a.s) Kendisine inanmış üç beş gariban insan ve karşılarında tüm toplum. İşte Lût (a.s). Sadece iki kızı var yanında, başka hiç kimse yok ve karşılarında tüm toplum. İşte Bedir ve işte İslâm tarihinin diğer savaşları. Hepsinde sayısal dengesizliğe rağmen galip gelenler hep Allah taraftarları, mağlup olanlar da hep Allah düşmanlarıdır. Rabbimiz bu âyetleriyle biz müslümanlara şunu anlatıyor: Ey müslümanlar, az mısınız? Ailenizin içinde azlığınızdan mı şikâyet ediyorsunuz? Toplumunuzun içinde azlığınızdan mı yakınıyorsunuz? Dünyada azlığınızı mı dile getirmeye çalışıyorsunuz? Unutmayın ki Allah sizinle beraberdir. Kâfirler de bilmeliler ki karşılarında sadece üç beş tane gariban müslümanla savaşmıyorlar. Savaşları Allah’ladır onların. İşte bu âyetlerin bilincine eren, var mı Allah’la bana yan bakan? diyebilecek bir şekilde güç kaynağıyla irtibata geçebilen dünyada bir tek kişi bile olsa bir müslümanın sahip olduğu izzet ve şerefi, tek başına Allah’la tüm dünyaya meydan okuyabilecek cesaret ve imanı bir düşünün. Ve yine onun karşısındaki dev güçleriyle kâfirlerin zillet ve ezikliklerini bir tahayyül edin. Yâni mü’minin iç dünyasında yaşadığı galibiyet ve zaferi, kâfirin de iç dünyasında barındırdığı hezimeti ve kahroluşu bir tasavvur edin. Tabi bu âyetleri tanıyan, bu âyetlerin bilincine eren, bu âyetleri kuşanan ve karşısındaki kâfirlere de bu âyetleri silah olarak çevirebilen müslümandan söz ediyorum. Ama maalesef bugün Rablerinin bu âyetlerinden habersiz bir hayat yaşayan, kendileri habersiz olduğu için kâfirlere de bunları duyurmaktan âciz olan müslümanlarda heyhat ki bu izzet ve şerefi görmek mümkün değildir. Ne yazık ki kitapsız yaşamaya, kitapsız düşünmeye mahkum olmuş müslümanlar güç kaynaklarıyla irtibatları kesildiği için maalesef tüm kâfirlerden korkar duruma gelmişlerdir. Cesaretleri kalmamış, Rablerine güvenleri sarsılmış ve zillet içinde bir hayata razı olmuşlardır. Halbuki siyasal, ekonomik ve askeri güçleri ne olursa olsun, nüfusları 6 milyar değil 60 milyar da olsa, bugünkü teknolojik güçlerinin 100 mislini de ellerinde bulundursalar, söyleyin bana Allah’la girişecekleri bir savaşta kim galip gelecek? Sonunda kim kazanacak bu savaşı? Allah’la baş etmeleri mümkün mü bu kâfirlerin? Hayır hayır kesinlikle bilesiniz ki onların hiçbir şeyleri onlara bir fayda sağlamayacak ve kesin helâk olacak olanlar onlardır. Dünyada böyle bir helâk yasasından kurtulamadıkları gibi: Öbür tarafta da ateşin yakıtı, cehennemin tutuşturucusu olmaktan kurtulamayacaklardır onlar. Dünyada Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşmanın ne demek olduğunu anladıkları gibi âhirette de cehennemi boylayacaklardır onlar. İyi bilin ki, mü’minlere hayatbahş olan, müslümanları dirilten, kâfirleri de kahreden bu âyetlerin indiği dönemde Medine’de üç beş gariban müslüman vardı. Rasûlullah efendimizin etrafında, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu icra edebilmek için toplanmış beş on gariban, silahsız, güçsüz kuvvetsiz müslüman vardı, ve karşılarındaki tüm dün-ya da kâfirdi. Şu anda da dünyadaki müslümanların askeri, siyasal ve ekonomik güçleri bellidir. Ve yine yahudi’siyle, hıristiyanıyla, yerlisiyle, ya-bancısıyla, ateistiyle, laiği’yle, mecûsî’siyle, Budist’iyle, şinktost’iyle, sabiî’siyle, siyasal ve askeri güçleriyle küfür dünyasının gücü de belli. Peki acaba bu iş nasıl olacak? Bu kadar güçlü dünya kâfirleri karşısında müslümanlar nasıl galip gelecekler? Bu imkânlarıyla, bu güçleriyle bu müslümanlar acaba bu kâfirleri nasıl mağlup edecek? diye düşünürken, zorlanırken bakın Rabbimiz tarihten bir örnekle bunun çok kolay olduğunu şöylece anlatacak:
11. “Bunların tutumu Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin tutumu gibi ki, âyetlerimizi yalanladılar da Allah onları günahlarından dolayı yok etti. Allah'ın cezalandırması şiddetlidir.” Tıpkı Âl-i Firavunda, Firavun toplumunda, Firavun ailesinde olduğu gibi. Hatırlayın Firavun toplumunu. Firavunun gücünü, kuvvetini, saltanatını, ordusunu, askerî ve siyasal gücünü hatırlayın. Yeryüzünün en süper gücüne sahip olan Firavun karşısında savaşan Mûsâ ve Harun (a.s)’ları gözlerinizin önüne getirin. Firavun ve toplumuna karşılık iki insan ve onların yanında henüz açıktan açığa onları desteklediklerini bile açıklayıp ilân edemeyen, yıllar yılı Firavun sisteminin köleleştirdiği, dinlerini, imanlarını, namuslarını, iffetlerini, her şeylerini kaybetmiş üç beş gariban İsrâil oğullu var. Firavunun elinde dünyanın en süper, en güçlü ordusu var, düzenli askerleri var, devleti var, saltanatı var. Peki ne oldu? Sonuca bir baksanıza. Kim galip? Kim mağlup? Onlardan önceki Nuh kavmine, Âd kavmine, Semûd kavmine, Lût kavmine, Medyen’lilere, Eyke’lilere bakmaz mısınız? Güçlerine, kuvvetlerine güvenerek, Allah’la, Allah’ın elçileriyle, Allah elçileri safında yer almış mü’minlerle savaşa tutuşan bu toplumların korkunç âkıbetlerini görmez misiniz? Onları anlatan Rabbinizin şu kitabının sûreleri arasında gezinti yapmaz mısınız? Haberiniz yok mu kitabınızdan? Ne yapmışlar onlar? Nasıl olmuş âkıbetleri? Onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar. Allah’ın âyetlerini kale almadılar, yok farz ettiler, âyetlerin üzerini örterek, âyetleri gündemle-rinden düşürerek bir hayat yaşadılar. Kendi âyetlerini, kendi yasalarını Allah’ın âyetlerine tercih ederek bir hayat yaşadılar da Allah da bu gü-nahları, bu isyanları sebebiyle onları yakalayıp muaheze ediverdi. Ağızlarının paylarını veriverdi. Firavun ve benzerleri Allah’ın âyetlerini yalan saydılar da Allah da onları yakalayıverdi. Peki Allah Firavunu nasıl ve neyle yakaladı? Üstelik tutulmaz bir şeyle, suyla yakaladı Allah onu. Su aslında kendi-si tutulmaz bir şeydir. Elinize alırsınız, yoktur yâni su. Allah, sıkışmaz, tutulmaz bir şeyle yakalayıverdi Firavunu. Allah yakaladı mı tam yakalar. Bazen bir rüzgarla, bazen bulutla, bazen bir ses, bir sayha, bir çığlıkla, bazen suyla, bazen bir sinekle, bazen bir denizle, bazen birkaç tane melekle, bazen anayla babayla, bazen zalim idarecilerle, bazen azgın tâğutlara, bazen A.B.D. ile, bazen çekirgeyle, bazen kavurucu bir rüzgarla, bazen bir sayhayla, bir titreşimle, bazen bir sarsıntı, bir zelzeleyle, bazen ekonomik, sosyal veya ailevî hastalıklarla ya da işte böyle suyla yakalayıverir Allah. Tarih bunun şahitleriyle doludur. Allah’la savaşa tutuşan zalimlerin hepsi de sonunda mağlup oldular. Hepsi de ellerindeki güç ve kuvvetlerinin, imkân ve saltanatlarının hiç bir işe yaramadığını gördüler. Hiç birisi Allah’ın âyetlerini yalanlamalarının ve onlarla savaşa tutuşmalarının karşılığı olarak Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu azaptan kurtulamadılar. Allah onların her birini farklı bir yakalama usulüyle yakalayı-verdi. Ne oldu? Baş edebildiler mi Allah’la? Kurtulabildiler mi Allah’ın yakalamasından? Hani güçlüydüler? Hani düzenli orduları vardı? Hani ekonomik ve siyasal güçleri vardı? Hani karşılarındaki müslümanlar güçsüzdü? Hani orduları, askerleri, silahları yoktu? Hani yalnız ve korumasızdılar? Hani tanklarıyla ezip geçeceklerdi? Hani bu ülkede Rabbiniz benim, benim yasalarım hakim olacak diyordu Firavun? Hani Allah’ın mülkünde Allah’a ve müminlere hayat hakkı tanımıyordu? Hani Allah kullarının Rabbim Allah demelerine izin vermiyordu? Ne oldu sonuç? Allah safında yer alanlar, tercihlerini Allah’tan yana yapanlar az da olsalar galip, kâfirlerse zillet ve horluk içinde geberip gittiler. Elbette öyle olacaktı. Çünkü: Allah azabı, ikabı, yakalaması, hesap sorması çok şedît olan-dır. Öyleyse sen o kâfirlere de ki peygamberim, buyurarak bundan sonraki âyetinde Rabbimiz Peygamberinin ve onun şahsında kıyâmete kadar bu kitaba kendi kitabı gözüyle bakan, bu kitap benim kitabımdır diyerek bu kitabı eline alan, bu kitabı okuyan, hayatını bu kitapla düzenlemeye çalışan hepimizin bu âyetlerin değerlendirmelerinin sonunda kâfirlere dönüp şunu dememizi istiyor. Ey peygamberim ve ey kıyâmete kadar benim safımda yer alıp benimle birlikte benim düşmanlarımla savaşan müslümanlar. Kâfirlere deyin ki:
12. “Ey Muhammed! İnkâr edenlere: “Yenileceksiniz, toplanıp cehenneme sürüleceksiniz orası ne kötü döşektir"de.” Ey kâfirler, mutlak sûrette yenileceksiniz, mutlak sûrette mağlup olacaksınız ve cehennemde toplanacaksınız. O cehennem ne kötü bir barınak, ne kötü bir döşektir. Ayetten anlıyoruz ki bu sözü bize Allah söyletiyor. Kâfirlere bu-nu dememizi, duyurmamızı bizden Allah istiyor. Rasûlullah efendimi-zin, ashabının ve kıyâmete kadar onların yolunda yürüyen Müslüman-ların kâfirlere bunu demesini bekliyor Allah. Yenileceksiniz, mağlup olacaksınız ve cehennemi boylayacaksınız ey kâfirler. Yeryüzündeki iman küfür savaşının yasasıdır bu. Bu yasayı Allah koymuştur ve Allah’ın koyduğu yasada asla değişme olmayacaktır. Öyleyse gelin ey kâfirler, Allah’la ve Allah dostlarıyla savaş-maktan vazgeçip müslüman olun da dünyanız da güzel olsun âhireti-niz de güzel olsun. Bunu demek zorundayız onlara. Rabbimiz, kendisinden başka hiç kimsenin ölümden ve hesaptan kurtulması mümkün olmayan Rabbimiz, rahmeti gereği kâfirleri tekrar tekrar uyarıyor ve bizim de uyarmamızı istiyor. Öyleyse bizler de bunu kâfirlere diyelim inşallah. Tabi önce kendimize sonra da onlara diyelim. Kendisine diyemeyenlerin onlara bir şey demesi elbette mümkün olmayacaktır.
13. “Karşı karşıya gelen iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır; biri Allah yolunda savaşanlardır, diğeri, inkârcılardır ki, bunlar karşı tarafı gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Bunda görebilenler için ibret vardır.” Muhakkak ki karşı karşıya gelen, karşılıklı saf bağlayan iki fie’-de, iki grupta sizin için bir âyet, bir ders, bir ibret vardır. İki grup var karşı karşıya gelmişler. Bu gruplardan biri Allah yolunda, Allah safın-da, ötekisi de Allah karşısında. Bir grup Allah dostu, öteki grup Allah düşmanı. İşte Bedir savaşı veya Hz. Adem’den bu yana tarihin her bir döneminde gerçekleşmiş bir iman küfür savaşı. Herhangi bir savaş. Bu iki fie’nin karşı karşıya geldiği o savaş ortamında, Allah düşmanı olarak Allah karşısında yer almış kâfirler karşılarındaki Allah taraftarı mü’minleri sayılarının, güçlerinin iki katı görüyorlar. Sayısal ve güç yönünden çok azınlıkta olan mü’minler kâfirlerin gözünde iki katı gösteriliyor. Aslında sayıları azdır mü’minlerin ama Allah kâfirlerin gözünde onları fazla gösteriyor. Ve müslümanlar da o kâfirleri mevcut sayılarından ve güçlerinden çok daha az görüyorlar. Allah onlara da kâfirlerin sayılarını az gösteriyor. Savaş ortamında Rabbimiz mü’minlerin kalbine cesaret verirken, kâfirlerin kalplerine de korku salıveriyor. Böylece Rabbimiz istediklerini az, istediklerini çok göstererek dilediklerini teyid edip güçlendiriyor Dilediklerini az, dilediklerini çok gösteren, dilediklerini güçlü, dilediklerini güçsüz gösteren Allah’tır. İstediklerini destekleyip galip getiren, dilediklerini mağlup eden Allah’tır. Muhakkak ki işte bunda ilim sahipleri , basiret sahipleri için, Allah ilmine, vahiy bilgisine sahip oldukları için görüşleri keskin ve İsabetli olanlar için, hadiselere Allah gözlüğüyle bakabilenler için büyük ibretler vardır. Öyle değil mi? Düşünün, böyle bir ortamda, böyle na müsait şartlar altında, kendilerinden sayıca, silah ve teçhizatça çok çok güçlü olan bu kâfirler güruhu karşısında mü’minlerin galip gelebileceklerini kim kabul edebilirdi? Kim ihtimal verebiliyordu buna? Allah’ın dâvetine, Rasûlullah’ın çağrısına uyarak Allah düşmanlarıyla savaşmak üzere oraya gelmiş müslümanların kalplerinde bile henüz belki de böyle bir zafer kazanma ümidi yoktu. Ama Allah’ın yardımıyla zafer gerçekleşiyordu. Tıpkı bu konuda gerçekleşmiş Allah yasası gereği daha önce Talût Câlut arasında gerçekleşmiş savaşta düşman karşısında sayıları çok çok az olan müslümanların hiç kimsenin savaşı kazanabileceklerine ihtimal vermemesine rağmen Allah’ın desteğiyle savaşı kazandıkları gibi. Tarihin her döneminde müslümanlıklarının farkında olan müslümanlara Allah yardım etmiş ve zaferi kazananlar az da olsa hep müslümanlar olmuştur. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz, dünya hayatıyla âhiret hayatının bir değerlendirmesini yapacak. Dünya hayatla âhiretin bir mukayesesi yapılırken, aynı zamanda Allah’ın istediği şekilde âhireti tercih eden, âhireti kıble edinen ve tüm plan ve programını âhiret hesabına yapan, gözlerini bu fâni dünyadan âhirete çeviren mü’minlerin özellikleri de gözler önüne serilir. Gerçekten şu dünya hayatı, şu alçak, şu denî hayatı en güzel değerlendiren âyetlerden birisi Âl-i İmrân sûresinin
14. âyetidir. Dünyayı da âhireti de en güzel tanımlayan bir âyet. Allah bu âyetiyle bize hem dünyayı hem de âhireti tanıtıyor. Çünkü dünyanın da âhiretin de sahibi Allah’tır. Dünyayı da, âhireti de yaratan, dünyayı da, âhireti de en iyi bilen Allah’tır. Dünyadan bir parça olan insanı da en iyi bilen Allah’tır. İnsanın dışındaki varlıkları da en iyi bilen, tanıyan onların yaratıcısı olan Allah’tır. Öyleyse bu konuda ve her konuda eksiksiz bilen Allah’ın tanımı en güzel tanımdır. Allah’ın yargısı en doğru, en gerçek yargıdır. Öyleyse ey insanlar, gelin bilmeyen, tanımayan, bilgisi tam ve mükemmel olmayan, Allah bilgisine muhtaç cahilin cahili olan zavallı kullar olarak Allah bilgisini, Allah tanımını, Allah’ın değer yargılarını bir kenara alarak kendi hevâ ve heveslerimizle bir dünya ve âhiret tanımı yapmaya kalkışmayalım. Kendi kendimize dünya ve âhiret konusunda bir değer yargısı koymaya ve hayatımızı kendi kendimize belirlediğimiz bu değer yargısına bina etmeye, buna göre bir hayat kurmaya kalkışmayalım. Kendi kendimize bir dünya-âhiret dengesi kurmaya kalkışmayalım. Gerek dünya konusunda, gerek hayat konusunda, hayat programı konusunda, gerek âhiret konusunda, gelecek konusunda ve her tür konuda Allah bilgisiyle hareket etmeyenler, vahye müracaat etmeyenler kesinlikle bilelim ki yanılacaklardır. İşte her şeyin en doğrusunu, en iyisini bilen, bilgisi tam olan Rabbimiz, bizim en çok yanılgı içinde olduğumuz konumuyla bizi aldatan dünya hayatını ve âhiret hayatını bakın bize şöyle anlatıyor: 14. “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.” İnsanlara arzular, istekler, tutkular, şehvetler ziynetli gösterildi, süslü gösterildi. Peki neymiş bunlar? Neymiş bu insanlara süslendirildikleri için insanların ilgilerini çekip iştahlarını kabartan şeyler? Kadınlar, oğullar, altınlar, gümüşler, atlar, arabalar, fiyatlar, muratlar, marklar, dolarlar, develer, davarlar, ekinler, evler, bağlar, bahçeler. İşte dünyada insanlara güzel gösterilen, insanlar için dünyada süslenen şeyler bunlardır. İşte bunlar dünya hayatının geçici, solucu, bitici metaıdırlar, geçimliğidirler. Bunların hepsi bir gün gelecek ve bitecektir. Halbuki Allah yanında olanlar, Allah katında olanlar ise bitmeyecek, tükenmeyecek, ölmeyecek, solmayacak ebedî güzelliklerdir. Allah’ın yanında çok güzel bir hayat var. İnsanlara dünyada süslü gösterilen, güzel gösterilen bu fâni metalardan, bu süslerden, bu kadınlardan, bu oğullardan, bu atlardan, arabalardan çok daha güzel şeyler hazırlanmıştır. İşte bakın o hazırladıklarını Rabbimiz şöyle anlatıyor:
15. “Ey Muhammed, de ki: “Bundan daha iyisini size haber vereyim mi? Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rab'lerinin katında, altlarında ırmaklar akan ve orada temelli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah kullarını hakkıyla görücüdür.” Size sizin için süslenmiş, ziynetlenmiş olan bu geçici, bu sonlu dünya hayatından daha güzelini, daha üstününü, daha kalıcı ve değerlisini haber vereyim mi? Kadınıyla-kızıyla, atıyla-arabasıyla, altınıyla-gümüşüyle, elmasıyla-armuduyla, bağıyla-bahçesiyle bu dünyadan daha hayırlısını size haber vereyim mi? Peki yâni şu anda uğrun-da her şeyimizi fedâ ettiğimiz, bir ömür boyu elde etmek için çırpındı-ğımız bu dünyadan ve dünyadakilerden daha mükemmel, daha hayırlı ne olabilir ki? Bu dünyanın şu güzelim kadınlarından daha güzel, daha hayırlı, daha ilgi çekici, bu dünyanın erkeklerinden daha değerli ne olabilir ki? Şu anda bakıp bakıp sevindiğimiz, göz aydınlığımız bu dünyanın oğullarından, kızlarından daha hayırlı ne olabilir ki? İnsanların şu anda kıbleleştirip hedef bildikleri, elde etmek için gecelerini gündüzlerine katarak bir ömür boyu çırpındıkları bu dünyanın altınından-gümüşünden daha kıymetli ne olabilir ki? Sayesinde insanların saygınlık kazandıkları bu dünyanın evinden-barkından, bağından-bahçesinden, villasından-köşkünden daha meftun edici ne olabilir? Mükemmel görünümlü otomatiğin otomatiği altımızda süzülüp giden bu dünyanın arabalarından, uçaklarından, gemilerinden daha güzel ne olabilir? Bizim için bütün bunlardan daha değerli, daha hayırlı, daha güzel ne olabilir ki Allah bunlardan daha güzellerinden söz ediyor? Halbuki dünyada şu sayılanlara ne kadar muhtacız bizler değil mi? Bütün bunlar dünyanın, hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bunlarsız bu hayatı yaşamamız mümkün değildir. Bunları göz ardı edersek bu hayat çekilmez olur. Bunlarsız bu hayatı yaşamak mümkün değildir. Yâni şöyle demek Allah dininde caiz değildir: Madem ki bu kadınlar değersizdir, madem ki onlardan daha değerlileri vardır, öyleyse Allah katında hayırlı olmayan bu kadınlarla hiç evlenmemeliyiz. Allah’ın hayırsız dediği bu kadınlarla asla beraber olmamalıyız. Madem ki bu dünyanın oğulları-kızları, evlâtları hayırsızdır, öyleyse hiçbir zaman çoluk-çocuk sahibi, evlâd-u ıyal sahibi olmamalıyız. Oğuldan-kız-dan uzak bir hayat yaşamalıyız. Madem ki altının-gümüşün Allah katında hiçbir hayrı, hiçbir değeri yoktur, öyleyse parasız-pulsuz, altın-sız-gümüşsüz bir hayat yaşayalım. Atımız-arabamız, ekinimiz, tarla-mız, tapanımız, bağımız, bahçemiz, koyunumuz, devemiz, meyvemiz, sebzemiz olmasın. Bunların hiçbirisine sahip olmayalım demek Allah’ın dinine, Allah’ın rızasına uygun bir anlayış değildir. Dünya hayatının devamı için, dünyada Allah’ın bizden istediği kulluğun idamesi için elbette bunlara da ihtiyaç vardır. Çünkü yeryüzünde Allah’ın istediği hayatın devamı bunlara bağlıdır. Yeryüzünde insan neslinin devamı kadınla erkeğin bir araya gelerek Allah’ın istediği biçimde bir beraberlik kurmalarına ve onlardan doğacak çocukların varlığına bağlıdır. Hayatın devamı yenilip içilecek maddelerin varlığına bağlıdır. Ama Allah diyor ki ey kullarım, bilesiniz ki sizin için bunlardan daha hayırlı, bunlardan daha değerli şeyler vardır. Bunlar da hayat için gereklidir ama, bunlardan çok daha hayırlı olan şeyler vardır. İşte Allah diniyle Allah dışındakilerin dinlerinin ayrıldığı, ayrıştığı nokta burasıdır. İşte Allah’ın değer yargılarıyla Allah’tan başkalarının değer yargılarının ayrıştığı nokta burasıdır. İşte Allah’ın hayata, dünyaya ve dünyalıklara bakışıyla Allah’tan başkalarının bakışının ayrıldığı nokta burasıdır. Allah’ın hayat programıyla, Allah’ın yoluyla, Allah’ın diniyle başkalarının yolunun, başkalarının hayat programlarının ayrıldığı nokta. İman yoluyla başka yolların kesiştiği nokta. İman yoluyla iman karşıtı yolların temel farkı işte buradadır. Allah dininin dışındaki dinler, Allah yolunun dışındaki yollar, Allah sisteminin dışındaki sistemler, programlar için hayat bu dünyadan ve sayılardan ibarettir. Onlar sadece bu sayılanları hedef alırlar. Tüm plan ve programlarını bu sayılanlar üzerine bina ederler. Hayatta kabul ettikleri değerler sadece bunlardır. Kadın onlar için kıbledir, para onlar için hedeftir, altın-gümüş onlar için hedeftir. Tüm hayatları, tüm endişeleri, paraya-pula, altına-gümüşe, ulaşmaktır. Bunlara ulaşmak onlar için bu dünyada her şeydir. Ama Allah’ın dininde, Allah’ın yolunda, Allah’ın hayat progra-mında böyle değildir. Allah’ın değer yargısına göre tamam, dünyada bunlar da olmalıdır, bunlara da ihtiyaç vardır, ama bu dünyada hedef sadece bunlar değildir. Bunlar her şey değildir. Bunlarla beraber bunlardan daha hayırlıların, bunlardan daha üstünlerin varlığına da iman vardır Allah’ın dininde. Bakın bu hayırlıları âyetin devamında Rabbi-miz şöylece anlatıyor: Muttakiler için, Allah’ın dininin bilincinde olanlar, Allah’a kulluk-larının, Allah’a karşı sorumluluklarının şuurunda olanlar, Allah’ın koruması altına girenler, velâyetlerini Allah’a verenler, Allah’ın kitabıyla birlikte olanlar, kitapla yol bulanlar, hayatlarını, bakışlarını, düşüncelerini, değer yargılarını, tanımlarını Allah’ın kitabına göre düzenleyenler için, hayatlarını Allah için yaşayanlar, hayatlarında Allah’ın sınırlarını aşmama konusunda duyarlı olanlar için, cehennemden korunanlar için Rableri katında altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Zemin-lerinden ırmaklar akan cennetler, yahut kendi taht-ı tasarruflarında ırmakların akıtıldığı cennetler vardır onlar için. Kendi emirlerine verilmiş bal ırmakları, su ırmakları, süt ırmakları ve şarap ırmakları akıp gitmektedir o cennetlerde. Eh peki şimdi şu anda dünyada da yok mu bu ırmaklar? Dünyamızda da gürül gürül akıp giden şu ırmaklarla dünyamızı da cennete çeviremez miyiz? Dünyada da bir cennet hayatı yaşayamaz mıyız? Cenneti dünyaya taşıyamaz mıyız? diyerek şu anda Allah dininden habersiz bir hayat yaşayan insanlar, kâfiriyle-müslümanıyla, erkeğiyle-kadınıyla Allah korusun dünyayı cennetleştirme, ya da cenneti dünyaya taşıma cinnetine kapılmışlar. İşte görüyoruz, insanlar evleriyle-barklarıyla, saraylarıyla-köşkleriyle, bağlarıyla-bahçeleriyle, parklarıyla-plajlarıyla, kadınlarıyla-kızlarıyla ne var? Pekâlâ biz de bu dünyayı cennete çevirebilir, pekâla bu dünyada biz de bir cennet hayatı yaşayabiliriz diyerek bir dünya görüşüne, bir dinler silsilesine sahip çıkmaktadırlar. Dünyayı cennetle özdeşleştirme, dünyayı tatminkâr bulma, yeterli bulma ve cennet hedefini diskalifiye etme kavgası içine girmektedirler. Ama bakın Allah diyor ki cennette bal, süt, su, şarap ırmakları akmaktadır. Dünyada da bunlar vardır, ama bakın bu cennetin, bu ırmakların bir özelliği daha var : Orada ebediyen kalış vardır. Cennet ve nimetleri ebedidir, sonsuzdur, ölümsüzdür. Orada ebediyen kalıcıdır o mü’minler. Rabbimizin muttakilere hazırladığı cennetindekiler dünyadakilerden farklıdır. Dünyadakiler bir gün gelip mutlaka son buldukları hal-de cennettekiler ebedidir. Bakın Allah’ın kitabında anlattığı bütün bu nimetler, bütün bu lütuflar kâfirlerin kulağına gittiği halde, kâfirler bunları duydukları halde, hayret ki yine de âhireti inkâr etmeye sebep bulabiliyorlar. Hayret ki cenneti gündeme almadan bir hayat yaşayabiliyorlar. Cennette Allah’ın Mü'minler için hazırladığı bu nimetler anlatılınca kâfirler diyorlar ki: Ne yâni! Onları pekâlâ biz de bulabiliriz dünyada! Biz de elde edebiliriz, bulabiliriz istediklerimizi bu dünyada. Bağ, bahçe, elma, armut, kadın, şarap ve canımızın istediği her şeyi canımızın istediği kadar buluruz! diyorlar. Ama: Deyince, o cennetin ve cennettekilerin ebediyen bu nimetleri kaybetmeden yaşayacakları söylenince işte orada adamların solukları kesiliyor. İşte orada pilleri bitiyor ve dilleri boğazlarında kalıyor adamların. Çünkü bunların dünyada elde ettiği şeylerin hiçbirisi sonsuz değildir. Ya onlar bu adamları terk edip gitmektedir, ya da kendileri bu nimetleri terk edip gitmektedirler. Hepsi dünya ile, ömürleriyle sınırlı şeylerdir. İşte bu cennet, hayatlarını Allah için yaşayan, Allah’ın âyetleriyle bir hayat yaşayan muttakiler için hazırlanmıştır. Başka neler varmış o cennette? Ve orada onlar için tertemiz eşler vardır. Tertemiz zevcler ve zevceler vardır. Erkekler için tertemiz zevceler, kadınlar için de tertemiz kocaları vardır orada. Evet âyet-i kerimede kadının temizliğinden, erkeğin temizliğinden söz ediliyor. Yâni eşlerin temizliğinden bahsediliyor. Bunun anlamı şudur: Oradaki eşler hem madde olarak kan, idrar, koku, hayız, nifas, dışkı vs gibi şeylerden temizlenmiş, arındırılmış olacak, bunların hiçbirisi olmayacak şeklinde tertemiz. Hem de mânâ olarak düşünebileceğimiz tüm pisliklerden de arındırılmış olacaktır onlar. Meselâ yalan, dolan, cinsinden aldatma cinsinden, ahlâksızlık, geçimsizlik cinsinden de bir kötülüğü, bir pisliği, bir necisliği, bir küfrü, nifakı, inkârı olmayacak tertemiz eşler verilecektir onlara. Çünkü dünyada onlar tertemiz bir hayat yaşamışlardı. İffetli bir hayat yaşamışlardı. İşte dünyada yaşadıkları bu tertemiz hayatın sonunda tertemiz bir cennette tertemiz eşleri vardır onların. Onlar birbirleri için hep temiz, hep genç, hep tomurcuk, hep taptaze eşlerdir. Başka ne vardır onlar için cennette? Bir de “rıdvanun minallah” vardır onlar için o cennette. Rıd-vanun minallah, Elhamdülillah. Bu sayılan cennet makamlarından, cennet nimetlerinden daha üstünü, daha yücesi de işte bu Allah’ın rıza ve rıdvanıdır. İşte dünya ve dünyadakilerden daha hayırlıları bunlardır. Allah razı olacak o kullarından. Bu ne büyük bir şereftir. Bundan daha büyük bir nimet, bundan daha üstün bir şeref düşünülebilir mi? Cennet nimetleri, ama onların da ötesinde o cenneti sunan Allah’ın rızası ve hoşnutluğu. Çünkü onlar dünyada Allah’tan hoşnut olmuşlardı. Allah’ın dininden, Allah’tan gelenlerden, Allah’ın âyetlerinden, Allah’ın yasalarından, Allah’ın hayat programından razı olmuşlar, Allah için bir hayat yaşamışlar ve böylece Rablerini kendilerinden razı etmişlerdi, işte şimdi de Allah kendilerini razı ediyordu cennetiyle ve ikramıyla. Bu gerçekten çok önemlidir bizim cennetimiz için ki; Allah’ı razı etmek, Allah’tan razı olmaya bağlıdır. Allah’ı razı etmek, Allah’ın rızasına ulaşmak, dünyada Onun razı olduğu bir hayatı yaşamaktan geçer. Cennette Allah’ın rıza ve rıdvanına ulaşmak dünyada Allah’-tan ve Allah’ın gönderdiklerinden, Allah’ınkilerden razı olarak bir hayat yaşamaya bağlıdır. Din adına , hayat programı ve sistemi adına, hukuk adına, eğitim adına, kanun adına , kazanç adına, eşya adına ve ev tefrişi adına en güzeli olarak Allah’ınkileri bilir, kabul eder, Allah’ınkinden hoşlanıp razı olabilirsek Allah’tan razı olmuş ve Rabbi-mizi kendimizden razı etmiş olacağız. Hayatımızı hep Allah’a sorarak yaşayabilirsek, Allah’ın kitabıyla hareket edebilirsek, Resûlünün örnek hayatı örnekliliğinde yaşayabilirsek, Allah’ın razı olduklarından razı olup, razı olmadığı, izin ver-mediği şeylerden nefret edebilir, uzak durabilirsek, hayat program-larımızı insanlardan veya toplumdan veya Avrupa’dan, Amerika’dan, İsviçre’den, Fransa’dan almaya kalkışmayarak sadece Allah’ınkiler-den razı olabilir, kulluğumuzu sadece Allah’a yapabilirsek, böylece biz Allah’tan razı olunca Allah da bizden razı olacaktır. Ve işte razı olduğu kullarına razı olacakları bir hayatı sunuyor Allah. O muttakiler için işte cennette böyle bir hayat vardır. Tamam dünyayı, âhireti, cenneti, Allah’ın rızasını anladık da, peki şimdi ne ya-palım? Nasıl bir hayat yaşayalım da bu cenneti ve rızayı kaybetmeye-lim? Bu işi nasıl ayarlayalım? Yâni dünyayla âhiretin dengesini nasıl kuralım? Acaba Allah katındaki bu dünyadakilerden çok daha üstün, çok daha hayırlı olanları kaybetmemek için acaba dünyadakilerden tamamiyle soyutlanalım mı? Meselâ dünya kadınlarından uzaklaşarak bir hayat mı yaşayalım? Dağ başlarına, mağara kovuklarına mı gidelim? Hayır, yok böyle bir şey. Allah böyle bir şey istemiyor bizden. Rabbimiz kitabında bizzat evlenin diye emrediyor. Nisâ sûresinde, başka sûrelerde içinizde evlenmedik, cinsel arzuları doyurulmadık bir tek insan kalmasın diyor. Toplumunuzda köleler ve câriyeler de dahil herkesi evlendirin diyor. Aksine bütün bu emirler muvacehesinde dünyada Rabbimizin koyduğu bu toplumsal yasa gereği şartları haiz olduğu halde bir kimsenin ben evlenmek istemiyorum demeye hakkı yoktur. Nitekim Allah’ın Resûlü de nikâhı kendi sünneti olarak anlattık-tan sonra, evlenmeyen, sünnetini ihlâl eden kimselerin kendisinden olmadığını söylüyor. Bu din, kitabı ve sünnetiyle toplumda aç ve susuz hiç kimse kalmadığı gibi, ekonomik ihtiyaçları karşılanmamış bir tek insan kalmadığı gibi, cinsel ihtiyaçları karşılanmamış bir tek ferdin bile kalmamasını emretmektedir. Din böyle diyor. O zaman nasıl anlayacağız bunu? Kesinlikle daha hayırlıları vardır diye bu dünya kadınlardan ve erkeklerinden uzaklaşmayacağız. Bu dünyada Allah yasaları gereği kadın erkekle, erkek de kadınla beraber olacak. Ama burada Allah’ın istediği şudur: Kadın için erkek, erkek için de kadın hiçbir zaman Allah ve Resûlünün önüne geçmeyecektir. Kadının erkek için önemi, erkeğin de kadın için değeri unutmayalım ki Allah ve Resûlüne itaatle sınırlıdır. Eğer erkek için kadının, kadın için de erkeğin varlığı, sevgisi, arzuları, istekleri, ilişkileri Allah ve Resûlünün arzularının, isteklerinin, sevgilerinin, hatırlarının önüne geçerse, Allah ve Resûlü, Allah ve Resûlünün arzuları bir tarafa bırakılırsa o zaman işte bu kadın da bu erkek de hayırsızdır ve hayırlıyı kaybettirecek, cenneti kaybettirecek bir konumdadır. Ama aslında birbirlerine haram olan erkek ve kadının Allah’ın belirlediği biçimde nikâh bağıyla bir araya gelip, yâni Allah yasaları gereği bir araya gelip dünyada birlikte Allah’ın rızasını kazanabildikleri, helâl yollarla birbirlerinden istifade edebildikleri, Allah’ın istediği biçimde hayatlarını birleştirip huzur içinde birlikte Allah’a kulluklarını gerçekleştirebildikleri, birlikte cenneti kazanabildikleri sürece, Allah’ın razı olduğu bir aile yapısı oluşturup yaşadıkları sürece değerlidirler. Kadın ve erkek bir araya gelip bu hayatı yaşarlarken, hedef olarak eğer Allah ve Resûlünü belirlemişler, bir araya gelmelerinde Kitap ve sünneti ölçü kabul etmişlerse işte o zaman dünyanın süsü olan bu kadın ve erkek, dünyanın en güzel ziyneti olan bu Allah sevgilisi eşler elbette öteki âlemin de ölümsüz kadını ve erkeği olacak, cennetin ziyneti olacaklardır. Cennet işte bu kadın ve erkekle değer kazanacaktır. Değilse, Allah’ın istemediği bir şekilde bir araya gelen, Allah’ın istemediği bir hayat yaşayan, birleşmelerinin temel hedefi kulluk olmayan birliktelikleri kendilerini cennete götürmeyen, kitaptan ve sünnetten habersiz bir hayat yaşayan kadınında erkeğinde Allah katında beş paralık bir değeri yoktur. Oğullar, kızlar da böyledir. Oğullar kızlar da dünyanın süsü ve ziynetidir. Sever insanlar onları. Herkes oğulları, kızları olsun ister. Ama eğer onlar Allah ve Resûlünün önüne geçirilirse bilesiniz ki onlar kayıptadırlar. Allah’ın istemediği biçimde eğitilen çocuklar kayıptır. Allah’ın istemediği şekilde beslenen çocuklar kayıptır. Neyle besliyoruz çocuklarımızı? Bedenlerini, fikir dünyalarını, inanç dünyalarını neyle besliyoruz? Ne yediriyoruz onlara? Kimlere teslim ediyoruz kalplerini, kafalarını? Kimlere teslim ediyoruz eğitsinler diye? Duymaya başlı-yorlar, önce ne duyuruyoruz onlara? İyi bilelim ki yirmi yaşına gelmiş, otuz yaşına gelmiş, ama dinle tanıştırmadığımız, kitap ve sünnetle tanıştırmadığımız, materyalist eğitim çukurlarına gömdüğümüz, televizyon ekranlarına gömdüğümüz, stadyum çukurlarına, kumarhane yuvalarına, eğlence yuvalarına, zevk çukurlarına gömdüğümüz, güya istikbalini düşünerek paraya, bilgisayara, mühendisliğe yatırım yaptığımız çocuklarımız kayıptır. Bu çocuklar bizim için hayırlı değildir. Kendileri cehennem yolunda olan, bizleri de cehenneme götüren evlâtlar hayırsızdır. Öyleyse Allah için onları bu dünyada Allah’ın emâneti bilelim, emânetle ilişkilerimizi emânetin sahibinin istediği şekilde ayarlayalım, onları kitap ve sünnetle tanıştırarak hayırlı olan cennete kazandırmanın kavgasını verelim, onlarla birlikte cennete gitmenin kavgasını verelim inşallah. Unutmayalım ki oğulları ve kızlarıyla bu dünyada sonsuza dek cennete gitme hesabı içine girmeyen insanlar için, sahip oldukları oğullar ve kızlar sadece bu dünyanın süsüdürler, ama öteki âlemin ölümsüz ziyneti ve süsü değildirler. Oğullarıyla, kızlarıyla bu dünyada cennet hesabı içine girenler, oğullarını kızlarını cennete yatırım yapanlar, Allah’a kulluğa fedâ edenler için cennette onlarla birlikte yaşayacakları ebedilik hayatı vardır. Veya altın-gümüş, para-pul, servet-sâmân güzel şeylerdir bu dünyada. İnsanlar sever onları. Herkes sahip olmak ister onlara. Zaten daha önce de söylediğim gibi bizim onlardan uzak kalmamız da istenmiyor. Atlar, arabalar, ekinler, develer, koyunlar kimin hoşuna gitmez bu dünyada? Nitekim insan fıtratını herkesten daha iyi bilen Rabbimiz Nahl sûresinin sonlarına doğru bunu şöyle anlatıyordu: “Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Onların etlerini de yersiniz. Onları getirirken de, gönderirken de zevk alırsınız.” (En’âm 5,6) Evet bizi bizden daha iyi tanıyan, bizim fıtratımızı herkesten daha iyi bilen Rabbimiz buyuruyor ki; onlarda sizin için sevip beğeneceğiniz pek çok güzellikler vardır. Akşamleyin meralardan, otlaklardan, yaylım yerlerinden göğüsleri dolu dolu evlerinize dönerlerken, evlerinize doğru salınıp gelirlerken ne kadar hoşunuza giderler onlar. Ayrıca sabahleyin evlerinizden onları yaylım yerlerine doğru salarken de keyifle onların güzelliklerini seyredersiniz. Göğüsleri sütle dopdolu olduğu halde salına salına size doğru gelen o davarlar sizin hoşunuza gider buyuruyor. Elbette hoşlanır insanlar bundan. Ama dünyada hoşumuza giden bu varlıklarımız bizi Allah’tan alıkoymamalıdır. Bizi Allah’a kulluk-tan alıkoymamalıdır. Bizi âhiretten, âhiret hesabına bir hayat yaşama-maktan alıkoymamalıdır. Bize Allah’ı ve âhireti unutturmamalıdırlar. Bunlara ulaşmamız, bunları elde etme derdimiz ve bunlarla ilişkileri-miz bize Allah yasalarını, Allah’ın helâl haram yasalarını çiğnettirme-melidir. Bunlar hayatımızda putlaşıp hedef haline gelmemelidir. Tüm bu sahip olduklarımızı günün birinde Allah için elimizden çıkarmamız söz konusu olduğu zaman hiç tereddüt etmeden fedâ edebilecek bir durumda olmalıyız. İşte o zaman bunlar dünyada güzelleşecek, hayırlı hale gelecek ve öbür tarafın hayırlılarını kazanmamıza sebep olacaklardır. Değilse Allah korusun öbür tarafın hayırlılarını kaybettiren birer dünya süsü, birer dünya hayırsızı olmaktan öte hiçbir şey ifade etmez bunlar. Demek ki insanların hevesi bazen kadınadır, bazen çoluk çocuğa, bazen kantar kantar altın ve gümüşe, bazen nişanlı atlara, mercedese, opele, şahine, bağlara, bahçelere, evlere apartmanlaradır. Âl-i İmrân sûresinin 14. âyetinde anlatıldığına göre Mevlâ bunlara bir heves kılmıştır insanda. Bazen marka, dolara, bazen inciye, mücevhere hevesi vardır insanın. Bu normaldir çünkü onun fıtratında vardır bu. Fakat insanın fıtratında mevcut olan bu hevesler, bu arzular, bu meyiller Peygamberimizin hadisinde de ifade edildiği gibi eğer İslâm’a, eğer Allah’ın kitabına, Rasûlullah’ın getirdiği vahye kanalize edilirse, vahye mutabakat ederse o zaman kişi iyi bir müslüman olacaktır. Meselâ paraya heves var kişide. Çok param olsun, çok servetim olsun ister insan. Tamam ama ona kul köle olma adına değil de, onunla insanlara hava atmak ve olmayacak yerlerden onu kazanıp, meşru olmayan yerlerde harcamak değil de, Allah’a düşmanlıkta değil de Allah’ın rızasını kazanma yolunda harcarsa, bu paranın, bu malın ve mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu bilir, bu konuda Allah’ı söz sahibi kabul eder ve Allah’ın istediği biçimde kendisine, ailesine, müs-lümanlara, diğer varlıklara harcamayı bilirse işte o zaman kişinin paraya olan bu hevesi İslâm’a kanalize edilmiş demektir. Evet paranın kazanç yolunu da, sarf yolunu da Allah’a sorarak belirleyen bu konudaki heveslerini Rasûlullah’ın getirdiği dine mutabakat ettiren kişinin hevesi, Rasûlullah’ın getirdiğine uyum sağlamış demektir. Veya meselâ bir adam düşünün ki karısını seviyor. Hevesi var onda. Ama bir gün öğrendi ki, Allah kendisine peygamberi vasıtasıyla, karına şu şekilde davranacağını bildirdi. Meselâ namaz konusunda onu zorlayacaksın! Tesettür konusunda onu tehdit edip gerekirse hafifçe döveceksin dediyse, o da bunu öğrenir öğrenmez aynen Rasû-lullah efendimizin dediği gibi uygularsa, işte o zaman bu kişinin karısına olan hevesi Rasûlullah’ın getirdiğine teslim olmuştur. Allah’ın Re-sûlünün buyurduğu biçimde karısını insan bilen, onunla ilişkisini Ra-sûlullah efendimizin tarif buyurduğu biçimde ayarlayan, karısını Allah’ın kitabıyla ve Resûlünün sünnetiyle tanıştıran, onun cennet yolunu açıp, cehennem yollarına barikatlar koymaya çalışan bir kişinin karısına olan hevesi Rasûlullah efendimizin getirdiğine teslim olmuş, mutabakat etmiş demektir. Veya çocuğuna hevesi olup da ona olan hevesleri onu sabah namazına kaldırmaya engel olan ebeveynin durumu da budur. Çocuklarına olan hevesleri uykusuz kalacak, zayıf düşecek diye onu Ra-sûlullah’ın istediği biçimde sabah namazına kaldırmayan babanın ananın hevesleri, Rasûlullah efendimizin getirdiği dine mutabakat etmemiş demektir. Kızına hevesi olup da onu Rasûlullah’ın istemediği bir kılık kıyafetle sokağa çıkmasına izin veren veya onu balerist yapmaya, şarkıcı yapmaya çalışan, onu Allah ve Resûlünün istemediği şekilde eğiten, çocuklarını paraya yatırım yapan, onların Allah’ın dinine yatırım yapmayan bir ebeveynin hevesleri de Rasûlullah’ın getirdiğine uymamış demektir. İşte muttakiler için dünyadakilerden çok daha hayırlı şeylerin hazırlandığını anlattı Rabbimiz. Peki kimmiş bu muttakiler? Onların özellikleri neymiş? Ne derlermiş onlar Rablerine? Bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz bize onların dualarını ve özelliklerini anlatacak. Rabbimiz dünyayla âhiretin bir mukayesesini yapmış, dünyada verilenleri Allah yolunda iyi değerlendirenlere cennette onlardan çok daha hayırlıların verileceğini anlatmıştı. Öyleyse ey müslümanlar, gelin altın-gümüş sevdalısı olmayalım. Mark-dolar sevdalısı, dükkan-tez-gah sevdalısı, ekonomik yönden daha çok büyüme sevdalısı olmaya-lım. Dünyada hesabımızı bunlara göre yapmayalım. Gelin cennet hedefli bir dünya yaşayalım. Bu hesabı yaparken Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini ölçü alalım da Allah’ın rızanın nerede olduğunu güzel bilelim. Gelin kitapsız, sünnetsiz bir hesabın içine yanlış bir dünya-âhiret dengesi kurmayalım. Allah’a kulluğa dayalı bir hayat yaşayarak bu dünyayı ve bu dünyada Allah tarafından bize verilenleri Allah’a verelim. Bu dünyayı, bu hayatı onu bize veren Allah’a kulluğa dönüştürelim de sonunda Allah katında bizim için vaadedilen hayırlı olanları kazanmış olalım inşallah. Bakın bundan sonraki âyetinde de Rabbimiz muttakilerin dualarını gündeme getiriyor:
16,17. “Onlar ki "Rabbimiz! Biz şüphesiz inandık, bunun için günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru”diyen sabreden, doğru olan, gönülden kulluk eden, hayra sarf eden ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.” Muttakiler diyorlar ki; ey Rabbimiz, Biz sana iman ettik. kitabı-na iman ettik. Biz senden gelen hayat programına iman ettik. Senin dinine, senin elçine onun getirdiklerine ve senin değer yargılarına iman ettik. Biz senin dünya ve âhiret değerlendirmene, dünyayı senin istediğin gibi değerlendirdiğimiz takdirde senin bize vaâdettiğin hayırlılara iman ettik. Biz inanıp teslim olduk ki bu âyetler doğrudur. Fâtiha doğrudur, Bakara doğrudur, Âl-i İmrân doğrudur, Nisâ doğrudur. Biz iman ediyoruz ki sen ne diyorsan doğrudur ya Rabbi. Biz inanıyoruz ki senin bize örnek olarak seçip gönderdiğin, vahyinle şereflendirdiğin, bilginden kendilerine akdarıda bulunduğun peygamberlerinin dedikleri, örnekledikleri, uyguladıkları, hayatları doğrudur. Biz tüm bunlara iman ediyoruz. Senin ve Resullerinin inanın dediklerinin tümüne iman ediyoruz. Ama ya Rabbi, inanmakla birlikte, tasdik etmekle birlikte insan oluşumuz sebebiyle bazen bilgisizce ve gaflet içinde başka başka yollara gidiyoruz. Bazen nefis ve şeytanlar sebebiyle senin bu doğrularının dışına çıkıyoruz . Senin değer yargılarından gaflet ediyoruz. Bazen senin âyetlerine karşı körlüğümüz sebebiyle, kendi hevâ ve heveslerimizle bir dünya değerlendirmesi yapıyoruz. Bir âhiret değerlendirmesi yapıyoruz ki, hata ediyoruz. Ey rahmeti bol olan Rabbimiz, ne olur sen bizim hatalarımızı bağışla. Günahlarımızı affet. Bize yol gösterip, bizi razı olacağın yolda yürüt. Bize yanlışlarımızı göstererek bizi razı olacağın kullukta istihdam et. Böylece ey Rabbimiz bizi cennet yolunda tutarak cehennem yollarından koru. Bizi bağışlayıp cennetine idhal buyur. Senin rahmetin olmadan, senin yardımın, senin affın olmadan biz ne yaparız? Senin rahmetini, senin affını, senin cennetini kaybedip ateşine gidersek nice olur bizim halimiz? Ne olur Rabbimiz, bizi bu dünyada Müslümanca yaşatıp müslümanca öldür ve sonunda bizi hayırlılarıyla müj-delediğin cennetine erdir. İşte muttakilerin duaları. Onlar bir ömür boyu dua dua Rablerine yalvarıp yakarırlar. Onlar tüm hayatlarını duaya dönüştürürler. Onlar Rableri karşısında kendi âcizliklerini, kendi horluklarını ve Rablerinin büyüklüğünü bilirler. Onlar istenecek makamı, dövülecek kapıyı iyi bilirler. Rablerine devamlı dua ederler. Çünkü Rablerinin hatırını kazanmanın dışında başka dertleri yoktur onların. Bakın onların özelliklerini şöylece anlatıyor Rabbimiz: 1-) Sabirîn’dir onlar. Sabrederler. Direnç sahibidirler, dayanık-lıdırlar, hayatlarında, kulluklarında süreklilik, devamlılık vardır onların. Bıkmadan usanmadan Allah’ın istediğini yapmaya devam ederler. İbâdetten bıkmamaya, günahtan kaçınmaya sabırları devamlıdır. Allah’ın nasıl isterse kendilerini öylece imtihan ettiğine, edeceğine iman ettikleri için, Rableri tarafından kendilerine gönderilen sorular istikâmetinde Allah’a kulluğa sabrederler. Bazen nimetle, bazen bollukla, bazen darlıkla, bazen yangınla, bazen hastalıkla, bazen zenginlik, bazen fakirlikle, Rabbimizin nasıl isterse öylece imtihan edeceğine iman edip sabrederler. Bazen müslümanların zaafiyetleriyle, bazen kâfirlerin gücüyle, bazen zaferle, bazen yenilgiyle, bazen Bedirle, bazen Uhud’la imtihan eder Allah. Onlar o konuda sabrederler. Yâni o konuda, o makamda Allah kendilerinden nasıl davranmalarını istiyor-sa, nasıl kulluk etmelerini istiyorsa öylece kulluk ederler. Şeytanın sıkıntıları, şeytan dostlarının ürettiği sıkıntılar, dünyanın tabii sıkıntıları, bir de müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan müslümanlardan gelebilecek sıkıntılara rağmen, aleyhlerinde işleyen tüm şartlara rağmen yine de müslüman kalabilme bilinciyle sabrederek Rablerinden yardım isterler. Allah’a kulluktan, Allah’ın istediklerini icra etmekten vazgeçmek, geri adım atmak akıllarının ucundan bile geçmez onların. Allah’ın razı olduğu mü’minler olma noktasında ayaklarının çakılmasını dilerler. Geri dönüşü düşünmezler. Hep sırat-ı müstakimde olmak isterler. Bu sabır ve kararlılıklarıyla onlar geri gitseler de, ileri gitseler de, yerlerinde dursalar da hep o yoldadırlar. Allah düşmanlarıyla, İslam düşmanlarıyla mücâdele konusunda sabrederler, itaate devam konusunda, namaz, abdest, infak, ilim, cemaate devam, emr-i bil’ma-rufa devam konusunda, mâsiyetlerden içtinap konusunda, zina, içki vs den kaçınma konusunda sabrederler. Şu imtihan dünyasında Rablerinden gelen hikmetini bilmedikleri belâ ve musibetlere, hadisata sabrederler. İşte bunlar muttakilerdir, işte bunlar gerçek mü’minlerdir. Hayatı Allah için yaşayan insanlardır bunlar. Onlar için sıkıntı-keder, bollukdarlık, hastalık-sağlık, fakirlik-zenginlik asla problem değildir. Tek dertleri, tek problemleri vardır onların, o da dünyada müslümanca bir hayat yaşamak, hayatı müslümanca değerlendirmek, müslümanca kalabilmek, müslümanca ölebilmek ve sonunda Rablerinin hatırını kazanmak, rahmetine ve cennetine ermek. Bunun dışında başka dertleri, düşünceleri yoktur onların. Tüm dünyayı kendilerine verseler de, tüm dünyayı kaybetseler de ne gam? Müslümanlıkları, İmanları var ya. Rablerinin hatırı onlarla beraber ya. Hasta olsalar da, kederli olsalar da, sıkıntılı günler yaşasalar da, sevinçli olsalar da, başarıya ulaşsalar da tek hedefleri müslüman kalmalarıdır. İşte buna da sabır denir. 2- Sâdıkîn’dir onlar. Rablerine, Rablerinin emirlerine sadâkatle bağlanmış, gönülden inkıyâd etmiş tasdik ehlidir onlar. Allah’ın dinini gönülden doğrulayıcısıdır onlar. Sıdk iddianın eyleme geçirilmesi demektir. Sıdk, iddianın ispatı, imanın uygulamaya geçirilmesi demektir. Sadaka da buradan gelir. Yâni sadaka da tasdik kökünden gelir. Bir adamın cebindeki parasının tümünün Allah’a ait olduğuna inanması, bu bir iman iddiasıdır. Buna inandığını iddia eden adam Allah’a ait olan bu parasını Allah’ın istediği yerlerde infak etmeye, sadaka vermeye başladı mı işte bu, o imanın, o iddianın tasdiki anlamına gelecektir. Tasdik imandan da öte bir kavramdır. Ya da imanın ispatıdır. Onun içindir ki Rasûlullah efendimiz sâdıktı. Rasûlullah efendimizin sıdk sıfatı vardı. Hz. Ebu Bekir Efendimiz mü'min olmanın da ötesinde aynı zamanda sıddîktı da. Yâni iddiasını eyleme geçirmiş, imanının ispatını gerçekleştirmiş bir sahabeydi. Öyleyse onlar imanlarını sadece iddia planında, sadece söz planında bırakmayıp imanlarını amele dönüştürerek ortaya koymuşlardır. İmanlarının eylemini gündeme getirmişler, imanlarını amele dö-nüştürmüşler, hayatlarını bu imanlarına bina etmişlerdir. Her hareketlerinde, her adımlarında, hayatlarının her bir saniyesine bu imanın mührünü vurmuşlardır. 3- Gânitîn’dir onlar. El pençe divan durmuş, Rablerinin emirlerine âmâde beklemektedirler. Hep kul olduklarının şuurunda bir hayat yaşarlar. Hep Allah’ı dinlerler. Yüzlerini Hanifler olarak, boyun eğiciler olarak Rablerine çevirmiş Rablerinden emir beklemektedirler. Sadece O’na yönelip, sadece Allah’a kul olmak üzere, sadece Onun rızasını kazanmak üzere tüm varlıklarıyla, akıllarıyla, fikirleriyle, düşünceleriyle, kalpleriyle, geceleriyle, gündüzleriyle, işleri aşlarıyla, çocukları, aileleriyle her şeyleriyle Allah’a yönelirler. Allah’ın rızasına yönelirler. Fıtratlarını bozmadan Allah’a yönelirler. Allah’tan başkalarına kesinlikle kulluk etmeyerek, Allah’tan başkalarını dinlemeyerek, Allah’tan başkalarının çektiği yere gitmeyerek, Allah’tan başkalarına dua etmeyerek, Allah-tan başkalarına sığınmayarak müslümanca bir hayat yaşarlar. Yönlerini sadece Allah’a çevirmişler, sürekli kendisine kulluklarıyla şeref duydukları Allah’tan teklifler beklerler. Hayatları boyunca Rablerinin kendilerine şeref kazandıracak emirlerini ve tekliflerini dört gözle beklerler. Rablerinden kendilerine bekledikleri teklifler gecikince de acaba biz ona lâyık değil miyiz? Acaba Rabbimiz tekliflerini neden geciktirdi? diye hep Rableri karşısında kendilerini, kendi kulluklarını sorgularlar. Keşke ibâdete dair, imânâ ve itaate dair yeni bir şeylerle emrolunsaydık derler. Bir köle düşünün ki gece gündüz, işi gücü sadece efendisine hizmete hazır. Ama onun bu teslimiyetine karşılık efendisi de doyumsuz ve zalim değildir. Aman hizmetçim şu işi bitirince hemen ondan şunu isteyeyim demez. Onun gücünü, takatini bilir efendi. Namaz, abdest, oruç gibi eylemsel kullukların yanında durum türünde, dinlenme türünde de bir kulluk ister ondan. İçki içmeden oturma, zina etmeden durma, gıybet yapmadan dinlenme türünde de bir kulluğu kabul eden bir Rab’dir O. 4- Münfikîn’dir onlar. Mallarını Allah yolunda harcarlar. Malla ve sahip olduklarıyla ilişkilerini Allah’ın istediği biçimde ayarlarlar. Malları ve sahip oldukları her şeyleri konusunda Allah’ı söz sahibi bilirler. Allah rızık olarak kendilerine ne vermişse onu Allah yolunda ve Allah’ın istediği biçimde infak ederler. İlim mi verdi Allah rızık olarak? Akıl mı verdi? Sıhhat mı verdi? Basîret, zekâ mı verdi? El mi verdi? Dil mi verdi? Boş zaman mı verdi? Sıhhat mı verdi? Bunları verenin yolunda kullanarak infak ederler. Bir ömür boyu Allah’ın verdiklerini Allah kullarıyla paylaşmanın kavgasını verirler. Çünkü onlar ellerindekilerin tamamının vericisini bilmektedir-ler. Mülkün sahibinin farkındadırlar. Nereden kazanılacak? Nerelerde harcanacak? Hayatın sahibi kimdir? Hayat kime verilecek? Kimin yolunda fedâ edilecek? bunun şuurundadır onlar. 5- Müstağfirîndir onlar. Müstağfirîne bil’eshardır onlar. Seherlerde istiğfar ederler. Seher vakti gecenin son üçte biri, gecenin devrini tamamlayıp bitmeye başladığı dönemdir. Yâni saat 3-5 arası gecenin sükûnete erdiği dönemdir. Gecenin en sakin olduğu dönem. Sarhoşların sesi kesilmiş, koşuşanlar, gidenler, gelenler kesilmiş, gıy-bet edenler, birileri adına komplolar hazırlayanlar, hepsi susmuş. Hattâ köpekler bile susmuş. Kişinin Rabbiyle daha bir içli dışlı olabileceği bir dönemde o mü’minler kalkarlar, yanlarındaki ehillerini, yatak arkadaşlarını ve çocuklarını da uyandırıp Kur’an okurlar, namaz kılarlar ve Rableriyle buluşmaya çalışırlar. Rablerine istiğfarda bulunurlar. Rablerinin rahmetiyle tecelli ettiği o mübârek seherlerde sevgilileriyle beraber olmaya çalışırlar. Çünkü gerçekten Allah’la buluşma noktasında gecenin apayrı bir yeri vardır. Gece Rable buluşma anıdır. Meleklerin daha bir yaklaştığı, Allah’ın affının harman olduğu bir andır o an. Mü’minler gece Rableriyle buluşma adına, Rablerini zikretme ve Onun huzurunda secdelere kapanma adına, Rablerine istiğfarda bulunma adına uyku-larını terk ederek kalkarlar. Rableri hatırına sıcak yataklarını terk e-derler, yanlarını yattıkları yerden ayırırlar. Ve Rablerinin büyüklüğünü, yüceliğini ve kendilerinin de küçüklüğünü anlayarak Ona istiğfarda bulunurlar. Allah karşısında eksikliklerini, kusurlarını anlayıp, ya Rabbi biz sana senin istediğin kulluğu beceremedik, deme adına Allah’a istiğfarda bulunurlar. Ya da ya Rabbi bize yüklenen emirler konusunda bir kusurumuz, bir eksiğimiz, bir yanlışımız olmuşsa, Rabbimiz olarak, sahibimiz olarak senin bizden istediklerini yerine getirirken bir ihmaliniz olmuşsa, emri verenin yüceliğine, azametine yakışmayan bir hareketimiz, bir zaafımız olmuşsa ya Rabbi senden istiğfarda bulunup o kusurlarımızın affedilmesini, o eksiklerimizin örtülmesini ve kaale alınmamasını diliyoruz. Veya; ya Rabbi bizler gücümüz nispetinde sana kulluk yapmaya çalışıyoruz, ama sen bizim Rabbimiz olarak her şeyin en güzeline, en mükemmeline lâyık olduğu halde eğer bizim yaptıklarımız sana lâyık değilse kusurumuza bakmayıver. Eksiklerimizi, kusurlarımızı görmeyiver ya Rabbi. Yaptıklarımızı tam kabul ediver ya Rabbi derler. Eksikliklerinizden ötürü ne olur Allah’ım kusurumuza bakma, ancak bu kadarını becerebildik derler. Ya Rabbi senin için daha güzelini yapmalıydım, ancak bu kadarını becerebildim diyerek eksiklerinin örtülmesini dilerler. Zaten istiğfarın mânâsı da budur. İstiğfar Rabbimizden eksiğin örtülmesini, kusurun görmezden gelinmesini, hatanın kaale alınmamasını, ve de yapılanın tam kabul edilmesini istemektir. O mü’minler geceleri kalkıp böylece Allah’a istiğfarda bulunurlar. Çünkü, kim olursa olsun, makamı, mansıbı ne olursa olsun, kullarından hiçbirisinin asla Ona lâyık kulluk yapamayacağını, onun için de sürekli kendisinden kusurlarının eksiklerinin örtülmesini istemesini emretmektedir Allah. Siz Benim karşımda bu tavırda olun, kul olduğunuzu, eksik olduğunuzu, benim de tüm kusurlarınızı örtecek, affedecek güçte olduğumu itiraf ederseniz, beni böyle tanırsanız sizi affedeceğim diyor Allah. Ve kendisinin yönelişleri çok çok kabul ettiğini ortaya koyarak böyle bir hayat yaşayan kullarına ne büyük mükâfatlar hazırladığının müjdesini vermektedir. Bundan sonraki âyetinde de Rabbimiz, işte bu müminlerin dünyada ulaştıkları izzet ve şereflerin en büyüğünü ortaya koyacak. Böyle yaşayan, bu özelliklere sahip olan muttakilerin nasıl büyük bir nimet ve şerefe erdirildikleri anlatılacak. Bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor:
16,17. “Onlar ki "Rabbimiz! Biz şüphesiz inandık, bunun için günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru”diyen sabreden, doğru olan, gönülden kulluk eden, hayra sarf eden ve seher vakitlerinde bağışlanma dileyenlerdir.” Muttakiler diyorlar ki; ey Rabbimiz, Biz sana iman ettik. kitabı-na iman ettik. Biz senden gelen hayat programına iman ettik. Senin dinine, senin elçine onun getirdiklerine ve senin değer yargılarına iman ettik. Biz senin dünya ve âhiret değerlendirmene, dünyayı senin istediğin gibi değerlendirdiğimiz takdirde senin bize vaâdettiğin hayırlılara iman ettik. Biz inanıp teslim olduk ki bu âyetler doğrudur. Fâtiha doğrudur, Bakara doğrudur, Âl-i İmrân doğrudur, Nisâ doğrudur. Biz iman ediyoruz ki sen ne diyorsan doğrudur ya Rabbi. Biz inanıyoruz ki senin bize örnek olarak seçip gönderdiğin, vahyinle şereflendirdiğin, bilginden kendilerine akdarıda bulunduğun peygamberlerinin dedikleri, örnekledikleri, uyguladıkları, hayatları doğrudur. Biz tüm bunlara iman ediyoruz. Senin ve Resullerinin inanın dediklerinin tümüne iman ediyoruz. Ama ya Rabbi, inanmakla birlikte, tasdik etmekle birlikte insan oluşumuz sebebiyle bazen bilgisizce ve gaflet içinde başka başka yollara gidiyoruz. Bazen nefis ve şeytanlar sebebiyle senin bu doğrularının dışına çıkıyoruz . Senin değer yargılarından gaflet ediyoruz. Bazen senin âyetlerine karşı körlüğümüz sebebiyle, kendi hevâ ve heveslerimizle bir dünya değerlendirmesi yapıyoruz. Bir âhiret değerlendirmesi yapıyoruz ki, hata ediyoruz. Ey rahmeti bol olan Rabbimiz, ne olur sen bizim hatalarımızı bağışla. Günahlarımızı affet. Bize yol gösterip, bizi razı olacağın yolda yürüt. Bize yanlışlarımızı göstererek bizi razı olacağın kullukta istihdam et. Böylece ey Rabbimiz bizi cennet yolunda tutarak cehennem yollarından koru. Bizi bağışlayıp cennetine idhal buyur. Senin rahmetin olmadan, senin yardımın, senin affın olmadan biz ne yaparız? Senin rahmetini, senin affını, senin cennetini kaybedip ateşine gidersek nice olur bizim halimiz? Ne olur Rabbimiz, bizi bu dünyada Müslümanca yaşatıp müslümanca öldür ve sonunda bizi hayırlılarıyla müj-delediğin cennetine erdir. İşte muttakilerin duaları. Onlar bir ömür boyu dua dua Rablerine yalvarıp yakarırlar. Onlar tüm hayatlarını duaya dönüştürürler. Onlar Rableri karşısında kendi âcizliklerini, kendi horluklarını ve Rablerinin büyüklüğünü bilirler. Onlar istenecek makamı, dövülecek kapıyı iyi bilirler. Rablerine devamlı dua ederler. Çünkü Rablerinin hatırını kazanmanın dışında başka dertleri yoktur onların. Bakın onların özelliklerini şöylece anlatıyor Rabbimiz: 1-) Sabirîn’dir onlar. Sabrederler. Direnç sahibidirler, dayanık-lıdırlar, hayatlarında, kulluklarında süreklilik, devamlılık vardır onların. Bıkmadan usanmadan Allah’ın istediğini yapmaya devam ederler. İbâdetten bıkmamaya, günahtan kaçınmaya sabırları devamlıdır. Allah’ın nasıl isterse kendilerini öylece imtihan ettiğine, edeceğine iman ettikleri için, Rableri tarafından kendilerine gönderilen sorular istikâmetinde Allah’a kulluğa sabrederler. Bazen nimetle, bazen bollukla, bazen darlıkla, bazen yangınla, bazen hastalıkla, bazen zenginlik, bazen fakirlikle, Rabbimizin nasıl isterse öylece imtihan edeceğine iman edip sabrederler. Bazen müslümanların zaafiyetleriyle, bazen kâfirlerin gücüyle, bazen zaferle, bazen yenilgiyle, bazen Bedirle, bazen Uhud’la imtihan eder Allah. Onlar o konuda sabrederler. Yâni o konuda, o makamda Allah kendilerinden nasıl davranmalarını istiyor-sa, nasıl kulluk etmelerini istiyorsa öylece kulluk ederler. Şeytanın sıkıntıları, şeytan dostlarının ürettiği sıkıntılar, dünyanın tabii sıkıntıları, bir de müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan müslümanlardan gelebilecek sıkıntılara rağmen, aleyhlerinde işleyen tüm şartlara rağmen yine de müslüman kalabilme bilinciyle sabrederek Rablerinden yardım isterler. Allah’a kulluktan, Allah’ın istediklerini icra etmekten vazgeçmek, geri adım atmak akıllarının ucundan bile geçmez onların. Allah’ın razı olduğu mü’minler olma noktasında ayaklarının çakılmasını dilerler. Geri dönüşü düşünmezler. Hep sırat-ı müstakimde olmak isterler. Bu sabır ve kararlılıklarıyla onlar geri gitseler de, ileri gitseler de, yerlerinde dursalar da hep o yoldadırlar. Allah düşmanlarıyla, İslam düşmanlarıyla mücâdele konusunda sabrederler, itaate devam konusunda, namaz, abdest, infak, ilim, cemaate devam, emr-i bil’ma-rufa devam konusunda, mâsiyetlerden içtinap konusunda, zina, içki vs den kaçınma konusunda sabrederler. Şu imtihan dünyasında Rablerinden gelen hikmetini bilmedikleri belâ ve musibetlere, hadisata sabrederler. İşte bunlar muttakilerdir, işte bunlar gerçek mü’minlerdir. Hayatı Allah için yaşayan insanlardır bunlar. Onlar için sıkıntı-keder, bollukdarlık, hastalık-sağlık, fakirlik-zenginlik asla problem değildir. Tek dertleri, tek problemleri vardır onların, o da dünyada müslümanca bir hayat yaşamak, hayatı müslümanca değerlendirmek, müslümanca kalabilmek, müslümanca ölebilmek ve sonunda Rablerinin hatırını kazanmak, rahmetine ve cennetine ermek. Bunun dışında başka dertleri, düşünceleri yoktur onların. Tüm dünyayı kendilerine verseler de, tüm dünyayı kaybetseler de ne gam? Müslümanlıkları, İmanları var ya. Rablerinin hatırı onlarla beraber ya. Hasta olsalar da, kederli olsalar da, sıkıntılı günler yaşasalar da, sevinçli olsalar da, başarıya ulaşsalar da tek hedefleri müslüman kalmalarıdır. İşte buna da sabır denir. 2- Sâdıkîn’dir onlar. Rablerine, Rablerinin emirlerine sadâkatle bağlanmış, gönülden inkıyâd etmiş tasdik ehlidir onlar. Allah’ın dinini gönülden doğrulayıcısıdır onlar. Sıdk iddianın eyleme geçirilmesi demektir. Sıdk, iddianın ispatı, imanın uygulamaya geçirilmesi demektir. Sadaka da buradan gelir. Yâni sadaka da tasdik kökünden gelir. Bir adamın cebindeki parasının tümünün Allah’a ait olduğuna inanması, bu bir iman iddiasıdır. Buna inandığını iddia eden adam Allah’a ait olan bu parasını Allah’ın istediği yerlerde infak etmeye, sadaka vermeye başladı mı işte bu, o imanın, o iddianın tasdiki anlamına gelecektir. Tasdik imandan da öte bir kavramdır. Ya da imanın ispatıdır. Onun içindir ki Rasûlullah efendimiz sâdıktı. Rasûlullah efendimizin sıdk sıfatı vardı. Hz. Ebu Bekir Efendimiz mü'min olmanın da ötesinde aynı zamanda sıddîktı da. Yâni iddiasını eyleme geçirmiş, imanının ispatını gerçekleştirmiş bir sahabeydi. Öyleyse onlar imanlarını sadece iddia planında, sadece söz planında bırakmayıp imanlarını amele dönüştürerek ortaya koymuşlardır. İmanlarının eylemini gündeme getirmişler, imanlarını amele dö-nüştürmüşler, hayatlarını bu imanlarına bina etmişlerdir. Her hareketlerinde, her adımlarında, hayatlarının her bir saniyesine bu imanın mührünü vurmuşlardır. 3- Gânitîn’dir onlar. El pençe divan durmuş, Rablerinin emirlerine âmâde beklemektedirler. Hep kul olduklarının şuurunda bir hayat yaşarlar. Hep Allah’ı dinlerler. Yüzlerini Hanifler olarak, boyun eğiciler olarak Rablerine çevirmiş Rablerinden emir beklemektedirler. Sadece O’na yönelip, sadece Allah’a kul olmak üzere, sadece Onun rızasını kazanmak üzere tüm varlıklarıyla, akıllarıyla, fikirleriyle, düşünceleriyle, kalpleriyle, geceleriyle, gündüzleriyle, işleri aşlarıyla, çocukları, aileleriyle her şeyleriyle Allah’a yönelirler. Allah’ın rızasına yönelirler. Fıtratlarını bozmadan Allah’a yönelirler. Allah’tan başkalarına kesinlikle kulluk etmeyerek, Allah’tan başkalarını dinlemeyerek, Allah’tan başkalarının çektiği yere gitmeyerek, Allah’tan başkalarına dua etmeyerek, Allah-tan başkalarına sığınmayarak müslümanca bir hayat yaşarlar. Yönlerini sadece Allah’a çevirmişler, sürekli kendisine kulluklarıyla şeref duydukları Allah’tan teklifler beklerler. Hayatları boyunca Rablerinin kendilerine şeref kazandıracak emirlerini ve tekliflerini dört gözle beklerler. Rablerinden kendilerine bekledikleri teklifler gecikince de acaba biz ona lâyık değil miyiz? Acaba Rabbimiz tekliflerini neden geciktirdi? diye hep Rableri karşısında kendilerini, kendi kulluklarını sorgularlar. Keşke ibâdete dair, imânâ ve itaate dair yeni bir şeylerle emrolunsaydık derler. Bir köle düşünün ki gece gündüz, işi gücü sadece efendisine hizmete hazır. Ama onun bu teslimiyetine karşılık efendisi de doyumsuz ve zalim değildir. Aman hizmetçim şu işi bitirince hemen ondan şunu isteyeyim demez. Onun gücünü, takatini bilir efendi. Namaz, abdest, oruç gibi eylemsel kullukların yanında durum türünde, dinlenme türünde de bir kulluk ister ondan. İçki içmeden oturma, zina etmeden durma, gıybet yapmadan dinlenme türünde de bir kulluğu kabul eden bir Rab’dir O. 4- Münfikîn’dir onlar. Mallarını Allah yolunda harcarlar. Malla ve sahip olduklarıyla ilişkilerini Allah’ın istediği biçimde ayarlarlar. Malları ve sahip oldukları her şeyleri konusunda Allah’ı söz sahibi bilirler. Allah rızık olarak kendilerine ne vermişse onu Allah yolunda ve Allah’ın istediği biçimde infak ederler. İlim mi verdi Allah rızık olarak? Akıl mı verdi? Sıhhat mı verdi? Basîret, zekâ mı verdi? El mi verdi? Dil mi verdi? Boş zaman mı verdi? Sıhhat mı verdi? Bunları verenin yolunda kullanarak infak ederler. Bir ömür boyu Allah’ın verdiklerini Allah kullarıyla paylaşmanın kavgasını verirler. Çünkü onlar ellerindekilerin tamamının vericisini bilmektedir-ler. Mülkün sahibinin farkındadırlar. Nereden kazanılacak? Nerelerde harcanacak? Hayatın sahibi kimdir? Hayat kime verilecek? Kimin yolunda fedâ edilecek? bunun şuurundadır onlar. 5- Müstağfirîndir onlar. Müstağfirîne bil’eshardır onlar. Seherlerde istiğfar ederler. Seher vakti gecenin son üçte biri, gecenin devrini tamamlayıp bitmeye başladığı dönemdir. Yâni saat 3-5 arası gecenin sükûnete erdiği dönemdir. Gecenin en sakin olduğu dönem. Sarhoşların sesi kesilmiş, koşuşanlar, gidenler, gelenler kesilmiş, gıy-bet edenler, birileri adına komplolar hazırlayanlar, hepsi susmuş. Hattâ köpekler bile susmuş. Kişinin Rabbiyle daha bir içli dışlı olabileceği bir dönemde o mü’minler kalkarlar, yanlarındaki ehillerini, yatak arkadaşlarını ve çocuklarını da uyandırıp Kur’an okurlar, namaz kılarlar ve Rableriyle buluşmaya çalışırlar. Rablerine istiğfarda bulunurlar. Rablerinin rahmetiyle tecelli ettiği o mübârek seherlerde sevgilileriyle beraber olmaya çalışırlar. Çünkü gerçekten Allah’la buluşma noktasında gecenin apayrı bir yeri vardır. Gece Rable buluşma anıdır. Meleklerin daha bir yaklaştığı, Allah’ın affının harman olduğu bir andır o an. Mü’minler gece Rableriyle buluşma adına, Rablerini zikretme ve Onun huzurunda secdelere kapanma adına, Rablerine istiğfarda bulunma adına uyku-larını terk ederek kalkarlar. Rableri hatırına sıcak yataklarını terk e-derler, yanlarını yattıkları yerden ayırırlar. Ve Rablerinin büyüklüğünü, yüceliğini ve kendilerinin de küçüklüğünü anlayarak Ona istiğfarda bulunurlar. Allah karşısında eksikliklerini, kusurlarını anlayıp, ya Rabbi biz sana senin istediğin kulluğu beceremedik, deme adına Allah’a istiğfarda bulunurlar. Ya da ya Rabbi bize yüklenen emirler konusunda bir kusurumuz, bir eksiğimiz, bir yanlışımız olmuşsa, Rabbimiz olarak, sahibimiz olarak senin bizden istediklerini yerine getirirken bir ihmaliniz olmuşsa, emri verenin yüceliğine, azametine yakışmayan bir hareketimiz, bir zaafımız olmuşsa ya Rabbi senden istiğfarda bulunup o kusurlarımızın affedilmesini, o eksiklerimizin örtülmesini ve kaale alınmamasını diliyoruz. Veya; ya Rabbi bizler gücümüz nispetinde sana kulluk yapmaya çalışıyoruz, ama sen bizim Rabbimiz olarak her şeyin en güzeline, en mükemmeline lâyık olduğu halde eğer bizim yaptıklarımız sana lâyık değilse kusurumuza bakmayıver. Eksiklerimizi, kusurlarımızı görmeyiver ya Rabbi. Yaptıklarımızı tam kabul ediver ya Rabbi derler. Eksikliklerinizden ötürü ne olur Allah’ım kusurumuza bakma, ancak bu kadarını becerebildik derler. Ya Rabbi senin için daha güzelini yapmalıydım, ancak bu kadarını becerebildim diyerek eksiklerinin örtülmesini dilerler. Zaten istiğfarın mânâsı da budur. İstiğfar Rabbimizden eksiğin örtülmesini, kusurun görmezden gelinmesini, hatanın kaale alınmamasını, ve de yapılanın tam kabul edilmesini istemektir. O mü’minler geceleri kalkıp böylece Allah’a istiğfarda bulunurlar. Çünkü, kim olursa olsun, makamı, mansıbı ne olursa olsun, kullarından hiçbirisinin asla Ona lâyık kulluk yapamayacağını, onun için de sürekli kendisinden kusurlarının eksiklerinin örtülmesini istemesini emretmektedir Allah. Siz Benim karşımda bu tavırda olun, kul olduğunuzu, eksik olduğunuzu, benim de tüm kusurlarınızı örtecek, affedecek güçte olduğumu itiraf ederseniz, beni böyle tanırsanız sizi affedeceğim diyor Allah. Ve kendisinin yönelişleri çok çok kabul ettiğini ortaya koyarak böyle bir hayat yaşayan kullarına ne büyük mükâfatlar hazırladığının müjdesini vermektedir. Bundan sonraki âyetinde de Rabbimiz, işte bu müminlerin dünyada ulaştıkları izzet ve şereflerin en büyüğünü ortaya koyacak. Böyle yaşayan, bu özelliklere sahip olan muttakilerin nasıl büyük bir nimet ve şerefe erdirildikleri anlatılacak. Bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor:
18. “Allah, melekler ve adâleti yerine getiren ilim sahipleri, O'ndan başka İlâh olmadığına şahitlik etmiş-lerdi. O'ndan başka İlâh yoktur, O güçlüdür, Hakim'dir.” Görüyor musunuz izzet ve şerefi? Dünyada şu anda sahip olduklarımızın hiçbirisi bu izzet ve şerefe denk değildir. Dünyada mü’minler şehâdet getiriyorlar Allah’tan başka İlâh olmadığına, ve bakın bizim şehâdet ettiğimize Allah da şehâdet ediyor. Bizler şu anda Lâ İlâhe illallah diyoruz, Allah da Lâ İlâhe illallah diyor. Bizler Allah’tan başka İlâh olmadığına şehâdet ediyoruz Allah da kendisinden başka İlâh olmadığına şehâdet getiriyor. Kendisinden başka İlâh olmadığına Rabbimiz de şehâdet ediyor. Ne büyük bir şeref değil mi bizler için? Çünkü Rabbimizin yaptığını biz de yapıyoruz, bizim yaptığımızı Allah da yapıyor ve böylece biz Rabbimizin safında yer alıyoruz. Mü’min için bundan daha büyük bir şeref düşünmek mümkün değildir. Mü’minler Allah’la aynı safta, Allah mü’minlerle aynı safta. Mü’minler Allah’ın yaptığını yapıyorlar Allah da mü’minlerin yaptığını yapıyor işte bu bizim için şereflerin en zirvesidir. Yeryüzünde bundan daha büyük bir şeref düşünebilir misiniz? Hangi dünya nimeti denk olabilir buna? Düşünün ki siz Lâ İlâhe İllallah diyorsunuz ve dünyalık adına hiçbir şeyiniz yok. Atınız yok, arabanız yok, paranız, pulunuz yok, eviniz, barkınız yok. Hiç bir şeyiniz olmasa bile siz dünyanın en zengin, en şerefli insanısınız. Halbuki şu anda kâfirin de, mü’minin de değer yargıları ayrıdır. İnsanlar izzet ve şerefi şu saydığım şeylerde arıyorlar. İnsanlar bunlara imreniyor, bunlara özeniyor ve bunlara sahip olmak için çırpınıyorlar. İnsanlar arasında saygınlık kazanmak için, değer kazanmak için bunlara sahip olması gerektiğine inanıyor. Atımız, arabamız olsun ki insanlar nezdinde değer kazanalım. Çok paramız olsun ki başarılı sayılalım. Evimiz, villamız olsun ki insanların takdirini kazanalım. Hayır hayır tüm dünya böyle düşünse de, tüm dünya izzet ve şerefi bunlarda görse de Allah izzet ve şerefi, üstünlüğü, başarıyı bunlarda görmüyor. Neden? Zaten bunları veren Allah’ın kendisidir. Kendi verdikleriyle insanlara niye üstünlük versin de Allah? O zaman adâlet olmaz ki? Yâni şimdi Allah birilerine mal verecek, diğerlerine vermeyecek ve sonra da diyecek ki mal verilenler üstün, başarılı, ötekiler başarısız. Birilerine el verecek, birilerini çolak yaratacak, sonra da diyecek ki elliler üstün. Birilerine dil verecek, birilerini tat yaratacak, sonra da diyecek ki dilliler başarılı. Birilerine fiziki güzellik verecek, birilerine vermeyecek, sonra da diyecek ki güzeller üstün. Olacak şey mi bu? Bu adâlet değil, Allah’ın böyle zalimce bir değer yargısı yoktur. Boyu uzun olanlar üstün, kısa olanlar alçak. Rengi beyaz olanlar üstün, siyah olanlar alçak. Erkek olanlar üstün, kadın olanlar alçak. Adâlet mi bu? Olmaz böyle şey. Tüm bu konularda yaratılış kendi elinde olsun Allah’ın, dilediğini öyle, dilediğini böyle yaratsın, her şey kendi takdirinde olsun, ondan sonra da birine diğerine karşı üstünlük versin, izzet versin, başarı versin. Olmaz bu? Peki bu konuda nasıl bir ayırım düşüneceğiz? Bu konularda üstün ve alçak, başarılı ya da başarısızı, izzetli ve izzetsizi ancak şöyle ayırabiliriz: Kendilerine Allah tarafından verilenler konusunda insanların birbirlerine bir üstünlükleri, alçaklıkları yoktur. Ancak insanlar bu kendilerine verilenler konusunda dünyada çekildikleri imtihanda iradelerini, tercihlerini Allah’tan yana kullananlar, bu verilenleri Allah’a kulluğa çevirenler, bunlarla imtihanı kazananlar Allah katında üstün, bunun aksini yaparak bu verilenlerle Allah yolundan sapanlar, bunları Allah’a kullukta değil de isyanda kullananlar da alçaktır. Yâni kim üstün? Kim alçak bu yarın belli olacaktır. Onun içindir ki kendisine bolca verilenler biz imtihanı kazandığımız için, biz Allah’ın sevgili kulları olduğumuz için bunlar bize verilmiştir diye sevinmesinler, verilmeyerek imtihan edilenler de biz Allah’ın sevgili kulları olmadığımız için verilmedi diye dövünmesinler. Bunun ikisinin de imtihan olduğunu unutmamalıyız. İşte en büyük şerefin, en büyük başarının, en büyük üstünlüğün Lâ İlâhe İllallah’da olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Yeryüzünde en büyük şeref, en büyük izzet La İlâhe illallah gerçeğini kabulden, bu gerçeğe imandan ve bu gerçek istikâmetinde bir hayat yaşamaktan geçmektedir. Peki bakın şimdi çevrenize. Bu gerçeği kabullenip, bu gerçek üzere yeryüzünde hayat yaşayanlar, yaşamaya çalışanlar kimlerdir? Zavallı, gariban müslümanlar değil mi? Hayatları, yaşantı standartları düşük, evleri yıkık, şehirleri harap, elbiseleri eski, sanayileri olmayan, teknolojiden mahrum, tankları, topları, füzeleri olmayan garibanlar değil mi? Şu andaki doğulusuyla, bâtılısıyla, müslümanıyla, kâfiriyle insanların anlayışlarına göre yeryüzünün en sefil, en düşük, en başarısız, en şerefsiz insanları müslümanlar. Allah’ın değer yargılarını bilmeyen tüm münafıklar böyle düşünüyor. Ama Allah’a göre durumları, konumları ne olursa olsun, yeryüzünün en şerefli, en üstün, en değerli, en başarılı, en kazançlı insanları mü’minlerdir. İşte Allah söylüyor. Allah da eşhedü diyor. Allah da şehâdet getiriyor. Allah’ın şehâdet ettiğine müslümanlar da şehâdet ediyorlar ve müslümanlar Allah safına yükseliyorlar. Bundan daha büyük bir şeref olur mu yahu? Şehâdet, dille ortaya konan bu imanı kişinin tüm hayatıyla ispat etmesi ve bu imanı tüm Kâinata ilân etmesi ve bu iman adına hayatını fedâ ederek en sonunda şehidlik eylemini gerçekleştirmesidir. Şehid şahit budur zaten. İnandığı şeye başını koyacak kadar şehâdet eden kişidir mü’min. Allah da bizler de sadece Allah’ı İlâh kabul ediyoruz ve onun dışındaki tüm sahte İlâhları reddediyoruz. Onun berisindeki tüm yapay İlâhların İlâhlıklarını reddederek Rabbimiz katında en büyük şeref kazanıyoruz. Çünkü Hz. Adem (a.s) dan bugüne, bugünden de kıyâmete kadar yeryüzünün en şerefli, en başarılı insanları La İlâhe illallah diyenlerdir. Allah’ın değer yargısına göre bu böyledir. Çünkü Allah kendisinden başka İlâh olmayan tek İlâhtır. Tüm varlıkların kulluk ipleri elinde olan, sadece kendisine ibâdet edilen, sadece kendisinin sözü dinlenen, sadece kendisinin hayat programı program kabul edilen, göktekiler ve yerdekiler konusunda sadece kendisinin yasaları geçerli olan, herkesin kendisine boyun büktüğü tek varlık Allah’tır. Kendisine yönelinecek, kendisine kulluk edilecek tek varlık Allah’tır. Ondan başka İlâh yoktur. Ondan başka sözü dinlenecek, Ondan başka hatırı kazanılacak varlık yoktur. İbâdetin, duanın, tevekkülün sadece kendisine yapılacağı, imdadın, yardımın sadece kendisinden isteneceği tek varlık Allah’tır. Tüm varlıkların yaratıcısı, tüm varlıkların asıl sahibi ve Mâliki olarak onların tümünün velîsi olmaya lâyık tek varlık Allah’tır. İnsanların da diğer varlıkların da tek velîleri vardır o da Allah’tır. Tüm kâinatta tek velî Allah’tır. Yâni tüm varlıklar adına onlara danışmadan, onlara sormadan onlar adına karar verme makamında olan tek varlık Allah’tır. Tüm varlıklar adına kanun koymaya, onlara din ve şeriat belirlemeye, onlara hayat programı çizmeye yetkili tek varlık Allah’tır. Çünkü onları yaratan O’dur. Onların sahip oldukları her şeylerini onlara lütfeden O’dur ve sonunda onları öldürecek ve hesaba çekecek olan da O’dur. O’-nun dışında hiç bir kimsenin bu konuda tek kelime bile söz söylemeye hakkı yoktur. Allah’tan başka hiçbir kimsenin kanun yapmaya, Allah’tan başka hiç bir kimsenin din belirlemeye, yâni hayat tarzı koymaya, hayat programı belirlemeye hakkı yoktur. Din koyucusu sadece Allah’tır. Hayat programını belirleyici sadece O’dur. Çünkü tüm varlıklar O’nundur, herkes ve her şey O’nun kuludur, O’nun mülküdür ve mülkünde söz hakkı da O’na aittir. Bizler böylece inanarak ve Allah’tan başka İlâh olmadığına şehâdette bulunarak imanlarımızı ortaya koymak zorundayız. La İlâhe illallah demeyenler, bu gerçeği kabul etmeyenler, hayatlarında Allah’tan başka söz sahibi İlâhlar kabul edenler de yeryüzünün en adi, en alçak, en şerefsiz varlıklarıdır. Çünkü Allah’tan başka İlâh olamaz. Ölümlü olanlar, Yaratılmış varlıklar İlâh olamazlar. Kendilerini bile yaratmaktan âciz olanlar İlâh olamazlar. Güçlerini, kuvvetlerini, hayatlarını, varlıklarını Allah’tan alanlar İlâh olamazlar. O zaman tek İlâh Allah’tır. O zaman giyinirken, soyunurken, kazanırken, harcarken, severken, küserken, yerken, içerken tüm hayatta sadece O’nun sözü dinlenecek. Evlenirken O’nun sözü dinlenecek, boşanırken O’nun sözü dinlenecek, ticaret yaparken O’nun sözü, siyaset yaparken O’nun sözü, hukukta O’nun sözü, eğitim de O’nun sözü, sosyal ve siyasal tüm yapılanmalarda O’nun sözü dinlenecek. Çünkü göklerde ve yerde O’ndan başka İlâh yoktur. Çünkü: Melekler de Allah’tan başka İlâh olmadığına şehâdet ederler. Melekler de mü’minlerin safında yer alıyorlar. Ne büyük bir şeref değil mi öyleyse mü’minlik? Öyleyse arkadaşlar şunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmadan yaşayalım. Tüm yeryüzü kâfir olsa, yeryüzünde bir tek müslüman biz kalsak ne gam? Safımızda melekler var. Melekler bizimle beraberler. Melekler bizim desteğimizdeler. Düşünebiliyor musunuz? Unutmayalım ki o meleklerden sadece bir tanesinin bir tek kanadının yanında bile dünya çok küçük kalır. Öyleyse bu siliklik niye? Bu şahsiyetsizlik niye? Bu âcizlik, bu korku niye? Biz müslüman değil miyiz ya? Bu âyetler bizim kitabımızın âyetleri değil mi be? Öyle değil mi? Yâni düşünün ki şu anda yeryüzünün bütün kâfirleri toplansa, yahudi’si, Hıristiyan’ı, Mecûsî’si, Sa-biî’si, ateisti, laikleri bunların hepsi toplanıp, topuyla, tankıyla karşı-mızda saf tutsa. Üç beş tane gariban, silahsız müslüman da onların karşısına çıksa. Ama Allah onların safında olsa, melekler onların yardımında olsa, sorunun devamını getirmekten korkuyorum. Çünkü müslümanlar öyle imandan uzaklaşmışlar ki, izzeti ve şerefi Allah’tan başkalarında görerek öyle izzetsiz ve şerefsiz bir hale geldiler ki kafalarından, ağızlarından bozuk bir cevap duymaktan korkuyorum. Allah’ın mağlup olabileceğini kim düşünebilir ya hu? Allah’a birilerinin galip gelebileceğini, Allah desteğindeki mü’minlerin mağlup olabileceğini kim düşünebilir? Allah aşkına biraz şu âyetlerin bilincine erelim. Birazcık bu âyetlerin şerefini kuşanarak düşünelim. Melekler de, adâleti ikâme eden, adâleti teslim eden, adâleti ayakta tutan, âdilce düşünen ve âdilce inanan ilim sahipleri de Lâ İlâhe İllallah diyorlar. Ama gelin görün ki Rablerinin bu beyanlarından habersiz yaşayan, kitaplarından habersiz yaşayan müslümanlar müs-lümanlığı yeterli görmüyorlar. Lâ İlâhe İllallah’ı yeterli görmüyorlar. Allah’a kulluğu yeterli görmüyorlar da başka şeylerde izzet ve şeref arı-yorlar. Bu devirde işte şunların, şunların yoksa değerli değilsin. La İlâhe İllallah karın doyurmuyor. Müslümanlık karın doyurmuyor. Vah, vah, vah zavallı müslümanlar! İzzeti ve şerefi Allah’tan, Allah’ın dininden başka yerlerde aradıkları için Allah da onları izzetsiz ve şerefsiz hale getiriverdi de farkında değiller. Halbuki La İlâhe İllallah bir zamanlar hem karınlarını doyuruyordu, hem kalplerini doyuruyordu, hem ailelerini, hem toplumlarını doyuruyordu, hem de cennet kazandırıyordu onlara. Şimdi öyle açlar ki dövmedik kâfir kapısı bırakmıyorlar. Evet adâleti ayakta tutanlar, adâletle kulluğa yönelenler, dün-yanın en âdil, en şerefli insanları da Lâ İlâhe İllallah diyorlar. Dünyanın en bilen insanları da bunu söylüyorlar. Öyleyse bizler de tercihlerimizi yapıp safımızı belirleyelim. Kimler gibi düşünüyor, Kimler gibi inanıyoruz? Kimlerin safındayız? Kimlerle beraber ve Kimlerle beraber olma heveslisiyiz? Allah, melekler, âlimler ve mü’minlerin safında mıyız? Yoksa karşı taraftarı mıyız? Bunu açık ve net bir biçimde orta-ya koyuncaya kadar da bu izzetsizliğimiz ve şerefsizliğimiz devam edecek unutmayalım. İşte bu şehâdetin, işte bu teslimiyetin, bu saf belirlemenin ortaya koyduğu bir din, bir yol, bir hayat tarzı, bir yaşam biçimi, bir hayat programı vardır. Yâni bizler Allah’tan başka İlâh kabul etmeyip sadece Allah’ın İlâhlığını kabullenince, hayatımızın her bir bölümünde sadece Allah’ı söz sahibi bilince o zaman karşımıza İslâm çıkacaktır:
19. “Allah katında din, şüphesiz İslâmiyet'tir. Ancak, Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın âyetlerini kim inkâr ederse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görür.” Allah katında Allah’ın kabul edip razı olduğu bir tek din, bir tek yol var, o da teslimiyettir. Allah katında tek bir hayat tarzı var, o da müslümanlıktır. Dünyada pek çok yol, pek çok din, pek çok hayat programı, pek çok yaşam biçimi, pek çok sistem vardır. Allah bunlardan hiçbirisini kabul etmiyor. Bunların hiçbirisi müntesiplerini hidâyete ulaştırmıyor. Bunların hiçbirisi vatandaşlarını cennete götürmüyor. Bunların hiçbirisi bağlılarının aklını, kalbini, duyularını doyuramaz. Hiçbirisi kullarının, evini, ailesini, ülkesini mutluluğa ulaştıramaz. İşte görüyoruz, Allah dininin dışındaki dinler, Allah sisteminin, Allah programının dışındaki sistemler ve programların hiç birisi insanları huzura kavuşturamıyor. Çünkü Allah katında, Allah’ın razı olup kabul buyurduğu tek din İslâm’dır.”İslâm” ve “din” kelimelerine kısaca değinelim: Kul her işinde, tüm hayatında Allah’a tam teslim olacak. Her konuda müslüman olacak. Yaptığı her şeyi müslümanlığının gereği olarak yapacak, yapmadığı her şeyi yine kulluğunun gereği terk edecek. Yaptığı ve yapmayıp terk ettiği her şey Allah’a teslimiyetinden kaynaklanacak. Yâni kul önce Rabbini tanıyacak, Rabbi karşısında kendi mevkiini bilecek ve O’na teslim olacak. İşte İslâm, teslim, tesellüm bu mânâdadır. Eğer ortada bir teslimiyet varsa bunun üç unsuru vardır. İslam, teslim, müslüman deyin-ce şu üç şey akla gelir: Teslim eden, teslim alan, bir de teslim edilen şey vardır. Bunu da iki türlü anlamaya çalışıyoruz: 1-) Teslim eden kuldur, ondan teslim alan Allah’tır, teslim edilen şey de Kulun iradesidir. Yâni müslüman iradesini, boynundaki kulluk ipinin ucunu Allah’a teslim etmektedir. Allah’ın kendisi için seçtiğini, seçim kabul etmek üzere, sadece Onun çektiği yere gitmek, sa-dece Onu dinlemek, hayatını sadece Onun için yaşamak üzere hürriyetinden vazgeçerek, Onun hayat programına teslim olarak bir hayat yaşayan mü’min Allah’a teslim olmuş veya kendisini Ona teslim etmiş demektir. Kul olduğu için teslim eden mânâsına müslümandır o. 2-) İkinci bir anlayışa göre teslim eden Allah’tır, Allah’tan teslim alan da kuldur. Teslim edilen şey de dindir, imandır, Kur’andır, peygamberdir, haktır, hidâyettir. Ama birinci mânâ daha güzeldir. Zira teslim eden kuldur. Yâni müslüman olan kuldur. Allah’ın müslüman olması düşünülemeyeceği için böyle anlamak daha güzel olacaktır diyoruz Allahu âlem. İradesini, benliğini Allah’a teslim eden, hayatını Allah için yaşayan kişiye teslim eden anlamına müslüman denir. Çünkü insanı diğer varlıklardan ayıran kriter özelliği onun iradesidir. Ve biz biliyoruz ki iradesiz varlıklar mükellef değildirler. İnsanın sahip olduğu yegâne varlığı işte bu iradesidir. Onu Rabbine teslim etti mi artık müslümandır o. İşte iradesini Allah’a teslim edene müslüman diyoruz. Ya Rab-bi ben bilgimden, aklımdan,seçme hakkımdan,kendi hayatım adına karar verme özgürlüğümden vazgeçtim. Ben bu irademden, bu seçme hakkımdan vazgeçtim. Çünkü benim ilmim kıttır, ben menfaatimi zararımı senin kadar bilemem. Ben irademi sana teslim ettim, ben boynumdaki ipin ucunu senin eline verdim. Sen benim adıma neyi seçmişsen ben onu yapacağım. Sen benim adıma neleri beğendi, nelerden razı olduysan ben onlarla beraber olacağım. Senin benim adıma seçimini seçim bilip tüm hayatımı senin istediğin biçimde yaşayacağım. Ben irademi sana bağladım diyen kişi müslümandır. Ve işte bu teslimdir ki müslümanı müslüman yapar. Ve hayatın tümünde bu teslimiyet şarttır. Din bu teslimiyet dini olan İslâm’dır. Peki din ne demektir? Din takip edilen, gidilen yol demektir. Din insanın, insanların uyguladıkları hayat programıdır. Din bir yaşam biçimidir. Din bir toplumun uymak zorunda olduğu kanunlar, yasalar manzumesidir. Din kişinin kendisiyle, Rabbiyle ve insanlarla münâsebetlerinin tümünü düzenleyen kanunlar ve kurallar mecmuasıdır. Tüm bunları düzenlemek için kişi neye ve kime müracaat ediyorsa kişi onun dininde demektir. Bu mânâda kominizim de, kapitalizm de, sosyalizm de, demokrasi de bir dindir. Bunlar da insanların ortaya attıkları bâtıl dinlerdir ve sistemlerdir. Kâfirûn sûresindeki: "De ki Ey kâfirler! Sizin dininiz sizin benim ki de benim olsun!" Âyeti bunu anlatır. Dikkat ederseniz önce ey kafirler dedi Rabbimiz, sonra da sizin dininiz sizin olsun dedi. Demek ki kâfirin de bir dini, kâfirin de bir hayat programı vardır. Elbette yeryüzünde dinsiz, yâni kanunsuz, kuralsız, yolsuz sistemsiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Yine Yusuf sûresinde: "Kralın dinine göre kardeşini alıkoyması Yusuf’a yakışmazdı" (Yusuf 76) Âyet-i kerimesinde anlatılan kralın dininden maksat da kralın sistemi ve o toplumda yürürlükte bulunan kralın ceza kanunlarıdır. Öyleyse Allah kanunlarını, Allah yasasını, Allah’ın ceza kanunlarını uygulayan toplum Allah’ın dinindedir, başkalarının kanunlarını, başkalarının ceza yasalarını uygulayan toplum da kanunlarını uyguladığı kimselerin dininde ve onların kulu olmuştur. Allah katında tek din İslâm’dır. Allah’ın razı olduğu ve insanları dünyada huzura kavuşturacak, âhirette de Allah’ın rızasına ve cennetine ulaştıracak tek din İslâm’dır. Peki şu anda dünyada bu kadar insan var, bu insanların takip ettikleri bu kadar din var, hayat programı var, bu kadar sistem var. Öyle değil mi? Amerika’sında, Afrika’sında, doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde bir sürü insan ve bu insanların ve onların benimsedikleri bir sürü din var, yol var, inanç sistemi var. Yâni şu anda o kadar insan da yaşıyor, onların da bir dinleri, yolları, yaşantıları, bir hayat tarzları var. Peki şimdi acaba onlar yaşamıyorlar mı? onların hiçbirisi mutlu değil mi? onlar dünyada huzurlu değiller mi? Onlar âhirette kazanmayacaklar mı? Hayır hayır onlar yarın âhirette kazanmayacaklar ve dünyada da asla mutlu değiller. Dünyalarını da âhiretlerini de kaybetmişlerdir. Peki tüm dünyayı adım, adım gezmiş, dolaşmış ve tüm insanların hayatlarına muttali olmuş gibi bu kadar kesin nasıl söyledim? Bu kadar iki kere iki dört kadar kesin bir yargıya nasıl vardım? Eğer şu anda bunu ben kendi kafamdan söylemiş olsaydım, elbette birileri de çıkıp pekâlâ diyebilirdi ki kardeş kusura bakma, bu senin kendi düşüncen, bu senin kendi yargın. Herkese göre kendi dini iyidir, kendi yolu, kendi hayatı güzeldir. Sen kendi dininin doğruluğuna inanmışsan, ötekisi de kendi dininin, kendi yolunun güzelliğine inanmıştır diyebilir. Zaten, eğer Allah’ın Resûlü insanlara sunduğu bu dini kendi kafasından uydurmuş olsaydı, o günün Mekkelileri, ya da o günün yahudi ve hıristiyanlık dünyası, mecûsî ve putperest dünyası, müşrik ve ateist dünya, hâsılı o günün tüm insanlığı öyle pek fazla bir sıkıntı duymayacaklardı. Diyeceklerdi ki Allah’ın Resûlüne, tamam ey Muhammed, içimizden birisi olarak sen bir şeyler söylüyorsun. Bir dinden, bir yoldan, bir hayat programından söz ediyorsun. Bu senin dinin, bu senin anlayışın. Ama kusura bakma, senin bir dinin varsa bizim de bir dinimiz, bizim de bir yolumuz var. Seninki sana doğruysa bizimki de bize güzeldir derler ve işi baştan bitirirlerdi. Ama iş öyle değildi. Bu din peygamberden değil Allah’tandı. Göklerin ve yerin sahibi olan, göktekilerin ve yerdekilerin Rabbi olan Allah’tan gelme bir dindi bu din. Din Allah’tan olunca ve Allah katında din, sadece bu din olunca, din sadece bu teslimiyet dini olunca, Allah katında tek doğru din, tek doğru yol bu yol olunca, ötekilerin tamamı bâtıl ve geçersiz olunca, bunu da bu dinin sahibi söyleyince o zaman diyecekleri bir şey kalmıyordu. Çünkü o zaman din konusunda, hayat programı konu-sunda hiç kimsenin sözüne, hiç kimsenin anlayışına itibar edilmeye-cektir. Bu konuda hıristiyanlar şöyle söylüyorlar, Yahudiler böyle diyorlar, Brahmanlar şöyle diyorlar, Budistler böyle, proflar şöyle, siyasetçiler böyle söylüyorlar, askerler, paşalar, generaller şöyle düşünüyorlar, padişahlar, sultanlar, dünyanın egemen güçleri, başkanlar genel sekreterler böyle diyorlar. Bunlar böyle buyurduklarına göre şöyle de düşünsek olmaz mı? Tamam isteyen istediği gibi düşünebilir. İsteyen istediği gibi inanabilir. İsteyen istediği dini kabul edebilir. Herkesin kendi dini kendisine güzel ve doğru gelebilir, ama sana göre böyleyse bana göre de böyledir demeye hiç kimsenin hakkı ve selahiyeti yoktur. Herkesin bu konuda özgürlüğü vardır. Allah kullarına bu konuda seçim özgürlüğü tanımıştır. Bu dünyada dileyen dilediği dini, dilediği yolu seçebilir kendisine. Sonucuna kendisi katlanmak kayd u şartıyla dilediği hayat programını tercih edebilir insan. Seçme özgürlüğü vardır insanın, seçebilir ama hiçbir zaman haklı değildir. Seçme özgürlüğünün olması seçiminin doğru olması, seçiminde haklı olması anlamına gelmez. Yanlışı seçmişse elbette ondan sorumlu olacaktır. Çünkü yeryüzünde kul olarak hiç kimsenin şu doğrudur, bu eğridir deme hakkı ve yetkisi yoktur. Hiç kimsenin din belirleme, yol belirleme hakkı yoktur. Dini belirleme, yolu belirleme hakkı sadece yaratıcıya aittir. Ve yaratıcı da işte yarattığı kullarına dinini belirlemiştir. Bu dinin adı İslâm’dır. Allah sadece bu dinden razıdır, sadece bu dini kabul etmiştir. Bu dinin dışındaki bütün dinler, bütün yollar, bütün hayat tarzları merduttur, reddedilecektir. Madem ki hak din, hak yol Allah’ın yoludur, madem ki yaratıcı sadece kendi dinini kabul edecektir ve madem ki bu din bellidir, madem ki bu din ortadadır, o zaman acaba niye bu insanlar Allah dinini bırakarak başka dinlere tabi oluyorlar? Neden ayrı ayrı yollara gidiyorlar? Neden ayrı ayrı dinleri, ayrı ayrı yolları var bu insanların? Bakın âyetin devamında Rabbimiz bunun sebebini şöyle anlatıyor: Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, kitap geldikten sonra aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini kim inkâr ederse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görür. Kendilerine Allah’ın son kitabı gelmeden önce hayatları yerindeydi, hayatları tıkırındaydı. Herkes kendi hayatından mutmaindi. Herkes kendi yolunun doğruluğuna inanıyordu. Hattâ ehl-i kitap Allah’ın bu son kitabını, ahir zaman peygamberini bekliyor ve çevrelerindeki putperestlere onunla istifta edip hava atıyorlardı. Ama Allah’ın bu son kitabı gelince, Allah’ın son elçisi gelince, bu peygamber bizden çıkmadı, Allah onu bizim içimizden değil de ümmîlerden seçti diyerek sırf hasetlerinden, gayzlarından ötürü ihtilâfa düştüler. Kimileri eyvah bizim yaptığımız yanlışmış, bizim dinimiz, bizim hayat programımız, bizim yolumuz, bizim gidişimiz, bizim anlayışlarımız yanlışmış, bu peygamberin dediği doğrudur diyerek, önceki anlayışlarını, önceki dinlerini terk ederek, değişerek müslüman oldular. Kimileri de yok ya bunun dediği yanlış bizimki doğrudur diyerek eski dinlerini eski hayat programlarını devam ettirdiler. Kimileri Allah’ın dosdoğru dinine girerken kimileri de Allah dininden ayrılıp ihtilâf ettiler. Peki niye ayrılmışlar bu insanlar? Allah’ın dini dururken niye başka başka dinlerin peşine takılmışlar? Arlarında-ki azgınlıktan dolayı, samimi olmamalarından dolayı, birbirlerine düşmanlıklarından, kıskançlıklarından dolayı. Eğer bu insanlar gerçekten din konusunda samimi olsalardı, samimiyetle Allah’a kul olmak isteselerdi, samimiyetle yollarını, dinlerini Allah’a sormuş olsalardı niye ayrılsınlar böyle? İşte Allah’ın dini ortada. İşte Allah’ın kitabı ortada. İşte Resûlün tertemiz yolu ortada. Ama dünya menfaatleri kulluğun önüne geçmiş, ihtiraslar ön plana geçmiş, azgınlaşmışlar ve herkes ayrı ayrı yollar, ayrı ayrı dinler ortaya çıkarmışlar. Ama kim Allah’ın âyetlerini küfreder, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın dinini, Allah’ın yolunu örterek, örtbas ederek, görmezden gelerek bir hayat yaşarsa bilesiniz ki Allah hesabı çok çabuk görendir, defterlerinizi çok çabuk dürendir.
20. “Ey Muhammed! Eğer seninle tartışmaya girişirlerse, “Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a verdim,” de. Kendilerine Kitap verilenlere ve kitapsızlara: “Siz de İslâm oldunuz mu?”de, şâyet İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir, yüz çevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer. Allah kullarını görür.” Ey peygamberim, eğer şimdi Allah’ın dini ortadayken, Allah’ın yolu apaçık ortadayken hâlâ bu adamlar seninle tartışmaya giriyorlarsa. Tabi önce hitap Rasûlullah efendimizedir. Rabbimiz peygamberine ve onun şahsında da kıyâmete kadar tüm peygamber yolunun yolcusu mü’minlere diyor ki: Ey peygamberim ve ey mü’minler, eğer din konusunda, Allah konusunda, Allah’ın gönderdiği hayat programı konusunda seninle, sizinle tartışmaya giriyorlarsa, deyin ki onlara, “Ben müslümanım” “Biz müslümanız” Ben Rabbime teslim oldum. Ben irademi Rabbime teslim ettim. Ben boynumdaki ipin ucunu Rabbime verdim. Tüm hayatımda sadece O’nu dinler, sadece O’-nun çektiği yere giderim. O’nun seçimini kendim için seçim kabul ettim. Ben sadece O’nun benim adıma gönderdiği hayat programını uygular, sadece O’nun istediği gibi bir hayat yaşarım. Ben bir müs-lümanım ve benim inandığım dinim budur. Benim yolum budur. Böylece kendisini, inancını ortaya koyan bir müslümanla diğer din mensupları arasında bir tartışma söz konusu olursa, öteki dinlere, öteki yollara gidenler eğer müslümanla bir münazaraya girişirlerse, Allah diyor ki siz deyin ki ben rabbime teslim oldum. Ben müslüman oldum deyin. De ki, ben yönümü, benimle beraber olanlarla, benim safımda olanlarla birlikte, bana tabi olup, benim dinimi, benim inancımı paylaşanlarla birlikte Allah’a teslim ettim. Ben yüzümü mü’minlerle birlikte Allah’a döndürdüm. Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Benim dinim, benim yolum, benim inancım, benim tavrım budur, bundan başkasını da bilmem deyin. Ve kendilerine kitap verilenlere, kitaptan nasibi olanlara, Allah’ın kendilerini kitap bilgisine ulaştırdıklarına, ehl-i kitaba ve Ümmîlere, yâni kitap konusunda anadan doğma olanlara, kitaptan, Allah bilgisinden habersiz hiçbir şey bilmeyenlere de ki: Yâni hem kitap konusunda, vahiy konusunda bildik iddiasında bulunup, kendilerini Allah’ın kitaplarından birisine izâfe edip ama kitapla uzaktan ve yakından hiçbir ilgileri kalmayanlara. Bizler kitap ehliyiz, bizim de bir kitabımız var dedikleri halde Allah’ın kitabını, Allah’ın dinini bir kenara bırakıp, bu dinin temel kaynakları olan Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini bir kenara bırakıp kendilerince bir din, kendilerince bir İslam ortaya koyanlara, kendi hevâ ve heveslerine tabi olanlara ve din konusunda, kitap konusunda hiçbir şey bilmeyen Ümmîlere de ki: Sizler de müslüman oldunuz mu? Sizler de Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın yoluna teslim oldunuz mu? Sizler de La İlâhe İllallah dediniz mi? Sizler de Allah ve Resûlüne evet dediniz mi? Sizler de teslimiyet dini olan İslâm’a girdiniz mi? Eğer onlar da müslüman olurlarsa, onlar da Allah’a teslim olurlarsa onlar da hidâyeti bulmuş, hidâyete ermiş olurlar. Eğer gecelerinde ve gündüzlerinde, tüm hayatlarında kendi hevâ ve heveslerini, kendi bilgisizliklerini bir tarafa bırakır da Allah’ın istediği biçimde Lâ İlâhe İllallah diyerek müslüman olurlarsa, Allah’ın dinine, Allah’ın yoluna girerlerse hem dünyada, hem de âhirette kurtuluşa ermiş olurlar. Dünyaları da güzel olur, âhiretleri de mamur olur. Ama böyle yapmazlar da Allah’tan, Allah’ın dininden yüz çevirirler, reddederler, küfrederlerse sana düşen de sadece tebliğdir peygamberim. Teslim olup kurtuluşa ererlerse ne ala, değilse Allah’ın bu kitabına ve peygamberin örnekliliğine evet demezlerse o da kendilerinin bileceği bir şeydir. Sen hiç üzülme, hiç tasalanma, çünkü Allah, kullarına basîrdir, Allah kullarını her ân görmektedir.