Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Âl-î Îmrân — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

200 ayetRûpel 4 / 7
92. “Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarf ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” Asla birr'e ulaşamazsınız, ebediyen birr'e ulaşamazsınız, ancak sevdiğiniz şeyleri infak etmedikçe. En çok sevdiğiniz şeyleri Allah için elden çıkarmadıkça birr’e ulaşmanız mümkün değildir diyor Rab-bimiz. Sevdiğiniz şeyleri, değer verdiğiniz şeyleri harcarsanız, eliniz-den çıkarırsanız, vazgeçebilirseniz, fedâ edebilirseniz ancak o zaman gerçekten birr’e ulaşmış, Ebrâr’dan olmuş olursunuz. İfadesinin iki mânâsı vardır. Birincisi sevdiğiniz, beğendiğiniz, değer verdiğiniz şeyler demektir. İkincisi de “Alâ hubbihi” demektir. Yani Allah sevgisinden ötürü, seve seve, sevdiği şeyden, sevdiği Allah hatırına vazgeçebilirse. İkisini birleştiriyoruz. Eğer sizler dünya mallarından, dünya mülklerinden, dünya birimlerinden, sevdiğiniz, değer verdiğiniz bir şeyleri, elinizdeki, ayağınızdaki, cebinizdekileri, kafanızdakileri, aklınızdakileri, kalbinizdekileri, işinizi, aşınızı, mesleğinizi, meşrebinizi, diplomanızı, Allah için ondan vazgeçilebilecek bir konum ortaya çıkınca bunu gerçekleştirebiliyorsanız, Allah için ondan vazgeçebilmeyi göze alabiliyorsanız işte o zaman birr’e ulaşmış olursunuz. Küçükten büyüğe bir iki örnek sıralayalım: Bir kâlem ki; onu çok seviyorsunuz. Bu kâlemle yazmaya bayılıyorsunuz. İşte çok sevdiğiniz bu kâlemi çok sevdiğiniz Allah hatırına bir müslüman kardeşinize verebiliyor musunuz? Onu ona ihtiyacı olan bir kardeşinize ulaştırma kavgası içine girebiliyor musunuz? Yeri geldiği zaman onu elinden çıkarabiliyor musunuz? İşte siz birr sahibisiniz, takva sahibisiniz gerçek iman ve teslimiyet sahibisiniz, gerçek müslümansınız. Veya meselâ o kadar yorgunsunuz, o kadar yorgunsunuz ki, uykuyu o kadar seviyorsunuz ki, o anda uyumayı o kadar istiyorsunuz ki ayakta duracak haliniz yok. Hemen yatmak istiyorsunuz. İşte çok sevdiğiniz, o anda çok istediğiniz bu uykunuzu, çok sevdiğiniz Allah hatırına, İslâmî bir ihtiyaç, İslâmî bir dert adına harcayabiliyor musunuz? O çok sevdiğiniz uykudan, Allah hatırına vazgeçip bir müslüma-na din anlatmaya, bir müslümanın derdini gidermeye gidebiliyor musunuz? O zaman işte sevdiğinizi infak etmiş olursunuz. Arkadaşlar bir şeyi infak, Allah hatırına ondan vazgeçmek demektir. Sevdiğiniz Allah adına, sizdeki olan o imkândan vazgeçmek demektir. Meselâ kızınız var, canınız, ciğeriniz, her şeyiniz. Onu çok seviyorsunuz. Onunla beraberliği o kadar seviyorsunuz ki, ama Allah’ın dinini icra için ondan ayrılmamız gerektiği noktada bunu ifa edebiliyor musunuz? İşte bu infaktır. Hanımımız, sevdiklerimiz, seveceklerimiz, evimiz, barkımız, imkânlarımız, Allah'a kulluk ortamına engel oluşturuyorlarsa bunlardan vazgeçmemiz infaktır. İşte bunu becerdiğimiz zaman birr’e ula-şacağız demektir. Ey müslümanlar, eğer bizler Rabbimizin bu âyetinde anlattığı, teşvik ettiği Ebrâr’dan olmak istiyorsak, o zaman âyette tarif buyurul-duğu şekilde: 1-) İmancı olacağız. Allah’ın istediği şekilde iman edeceğiz. 2-) Sonra gerçekleştirdiğimiz bu Allah’ın istediği imanı amele dönüştürme çabası içine gireceğiz. Yâni bu imanı hayatımızda görün-tüleyecek, yâni infak edeceğiz. Kime? Şu zekât verilecek kimselere, fakirlere, miskinlere, yetimlere, yolda kalmışlara veya borçlulara infak edeceğiz. Yâni hayatı infak olarak değerlendireceğiz. Hayatta sevdiğimiz ne varsa onları Allah kullarıyla paylaşma kavgası vereceğiz. Sizin kalben, ruhen, bedenen, sosyal biçimde, ya da ekonomik biçimde, ya da aile biçiminde meylettiğiniz, sevdiğiniz, onunla iç içe olmak istediğiniz sevgi unsurlarına infak gözüyle bakabilirseniz, harcayabiliyorsanız o zaman birr’e ulaşabilirsiniz diyor âyet-i kerime. Unutmayın ki Allah için neyi verdiğinizi, nasıl verdiğinizi, ne kadar verdiğinizi, verme biçiminizi, vermedeki niyetinizi Allah en bilendir. Peki bundan önceki âyet neydi? Kâfirlerin, zalimlerin yeryüzü dolusu da altını-gümüşü de olsa, bunların tamamını fidye olarak verseler, bu onlardan kabul olunmayacak buyurulduktan sonra da, arkasından sevdiğinizi infak edin ki kurtulursunuz buyuruluyor. Peki ne anlayacağız bundan? Ne diyor Rab-bimiz bu âyetleriyle bize? Rabbimizin bu âyetlerinden anlıyorum ki, eh bu peşinde olduklarım, biriktirmeye çalıştıklarım, tuttuklarım, sevdiklerim, infak etmediklerim yarın beni kurtarmayacaksa, yarın bana bir fayda sağlamayacaksa niye biriktireyim? Niye tutayım da yanımda? Ne yapacak onlar bana? Ne sağlayacaklar? Öyleyse ben bugün onu Allah için harcayayım da, yarına Allah Kerim diyeyim. Ya Rabbi, ne yapayım? Ben bu kadar becerebildim. Ben bu kadar infak edebildim. Benim bu kadarına gücüm yetti. Sen verdin ben dağıttım, sen verdin ben harcadım, sen verdin ben imkân dahilinde sana kulluğa sarf ettim. Eh, şimdi de senin huzuruna geldim. Şu anda elimde avucumda hiçbir şey yok. Eğer şu anda olsa yine verirdim. Şu anda mülk senin-dir, para pul senindir, altın senin, gümüş senindir diyecek duruma gelebilmeliyiz inşallah. O zaman birr’e ulaşacağız, Ebrâr’dan olabileceğiz Allah’ın izniyle. Öyleyse müslümanlar olarak sakın ha sakın birbirimizi çok para kazanmaya değil de, Ebrâr olmaya teşvik edelim. Birbirimizi ekonomik yönden şişmeye değil de, Allah yolunda infak edebilmeye, Allah adına elimizdekilerden, sevdiklerimizden vazgeçebilmeye teşvik edelim. Maalesef bugün herkes birbirini zengin olmaya teşvik ediyor. Oturulan meclislerde konuşulanlar hep buna yöneliktir. Hep holdingleri, hep zenginleri konuşa konuşa insanları ekonomik insan yapıp çıktık Allah korusun. Paradan başka konuşacak şeyimiz yok mu yahu bizim? Gece-gündüz insanları paradan başka bir şey düşünmez hale getirdik. cenneti unutturduk, cehennemi unutturduk, kitabı unutturduk, peygamberi unutturduk, kulluğu unutturduk. Kâfir ve müşrik dünyanın ekonomik anlayışlarını seçip gündem yaptığımız sürece, hedef yaptığımız sürece unutmayalım ki hem kendimiz sapacağız, hem de insanları saptıracağız. Öyleyse gelin ey müslümanlar, dünyaya tapınmaktan vazgeçelim. Gelin Allah’ın bu âyetlerinde bizden istediği müslümanca bir hayatın talibi olarak özveride bulunalım. Allah’ın bize verdiklerinden Allah için fedâkârlıkta bulunalım. Bencil olmayalım, cimri olmayalım, sadece kendimizi düşünen olmayalım. Elimizdekileri, cebimizdekileri, kasamızdakileri, kafamızdakileri tüm dünya insanlığına fedâkârlık yolunda harcayalım. Yığmaktan vazgeçelim de neyimiz varsa Allah yolunda sarf edelim. Allah için elimizdekilerden vazgeçmeyi becerelim. Allah için fedâkârlık yapalım. Allah için, insanların dirilişi için büyük bir fedakârlık örneği sergileyelim, bir gözü tokluk örneği gösterelim de hep şöyle diyelim: Başkaları yedikten sonra ben yiyeyim. Başkaları doyduktan sonra ben doyayım. Başkaları aldıktan sonra ben alayım. Başkaları yaşadıktan sonra ben istifade edeyim diyerek Allah’ın istediği bir tavrı sergileyelim de tüm dünya gerçek müslümanlığı görsün. Ve işte böylece Rabbimizin tarif buyurduğu şekilde biz de Allah’ın dinine şahitler olarak birr’e ulaşmış, Rabbimizin rızasını kazanmış olalım. Arkadaşlar, işte bu âyetleri en güzel anlayan, en güzel pratize eden sahâbe-i kirâm efendilerimizi örnek almalıyız. Bu konuda ve her konuda onları takip etmeliyiz. Bu âyetleri duyan değerli efendilerimiz gerçekten çok güzel davrandılar. En kıymetli mallarını, en değerli bağlarını, bahçelerini Allah için fedâ ettiler. Allah için altınlarını, gümüş-lerini elden çıkardılar. Dediler ki madem ki birr’e ulaşmanın yolu budur, madem ki birr’e, takvaya, gerçek müslümanlığa Allah’ın için fedâkârlıkla ulaşacağız. Madem ki Allah bizden bunu istiyor, madem ki Allah’ın rızasına bununla ulaşacağız, madem ki cenneti bununla elde edeceğiz, öyleyse bu malım, bu mülküm, bu bağım, bu bahçem Allah yolunda fedâ olsun dediler, en çok sevdiklerinden Allah için vazgeçtiler ve kazandılar. Şerefli bir hayat yaşayıp şerefli bir cennete yürüdüler. Gelin bizler de onlar gibi olalım. Aksi taktirde, malda, mülkte izzet ve şeref görüp, hep mal toplamaya ve topladıklarımız konusunda cimrilik yapmaya kalkışırsak o zaman dünyada şerefli bir hayatı, öbür tarafta da şerefli bir hayatı kaybedenlerden oluruz. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Yine şunu da unutmayalım ki, Allah korusun eğer bizler de o değerli selefimizi örnek almaz, onlar gibi hareket etmez, sadece yığmayı, biriktirmeyi hedeflersek, yığdıklarımız karşısında insanların, garibanların ezileceği, kadınların, çocukların şahsiyet bozukluğuna gideceği bir ekonomik şişmeyi hedeflersek asla birr’e ulaşamayız. Öyleyse gelin ey müslümanlar. Ey kitabın bilgisine teslim olanlar. Ey hayatı Allah bilgisiyle değerlendirme çabasıyla kitaba kulak verenler. Gelin böyle kitap ve sünnetten uzak kendi kendimize ve kâfir dünya rehberliğinde bozuk düzen bir hayatın hesabını yapacağımıza Allah’ın istediği bir hayatın hesabını güzel yapmaya çalışalım inşallah.
93. “Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrâil'in kendilerine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrâil oğullarına helâl idi; ey Muhammed, de ki: “Doğru sözlü iseniz Tevrat’ı getirip okuyun.” Bütün yiyecekler İsrâil oğullarına helâldi. Ancak İsrâil (a.s)’ın, yâni Yakub (a.s)’ın kendi nefsine haram ettikleri hariç. Tüm yiyecekler İsrâil oğullarına helâldi aslında, ancak Tevrat inmeden önce Hz. Ya-kub’un kendisine haram kıldıkları müstesna. O kimi yiyecekleri kendine haram kılmıştı. Deve eti ve deve sütünü kendi nefsine haram etmişti. Niye haram kılmıştı? O yiyecekleri sevdiğindendi, sevmediğin-dendi o bizi ilgilendirmiyor, çünkü âyette teferruata girilmiyor. Bir de özellikle bu iş Tevrat inmeden önceki döneme aittir. Tevrat indirilmeden önceydi bu iş. Çünkü İsrâil (a.s) Yakub (a.s) Mûsâ (a.s) dan çok çok önce yaşamıştı. Dolayısıyla ey yahudiler, ey hıris-tiyanlar, ey kitap ehli olanlar! Ve sizler ey Kur’an’la karşı karşıya gelenler! Kur’an’a inandığını iddia edenler! Haram ve helâl konusunda ne diye Allah’a kafa tutarsınız da kendi kendinize haram ve helâl belirlemesine kalkarsınız? Ne diye kendi kendinize hüküm çıkarırsınız? Allah bir şeyi haram ya da helâl kılarsa ne ala, nerden çıkardınız bu işi? Allah haram kılmamış da siz da ha mı iyi biliyorsunuz? Yakub (a.s) ın sizin döneminizden yıllar önce kendi nefsine haram kıldığı için İsrâil oğullarına haram kılınanlar hariç hiç kimse Allah’ın haram-helâl yasalarına müdahale etmemiştir, edemez de. Hal böyleyken ehl-i kitap nedir bu sizin yaptığınız? Allah’ın haram-helâl yasalarını bırakıyor kendi kendinize hayatınızda haram-helâl belirlemeye kalkışıyorsunuz. Şunlar haramdır, bunlar helâldir diyerek Allah’a iftira etmeye kalkışıyorsunuz. Allah’ın yasaları dururken kendi kendinize yasa belirlemeye kalkışıyorsunuz. Allah’ın haram dediklerine helâl, helâl dediklerine haram demeye kalkışıyorsunuz. Ey yahudiler! Ey hıristiyanlar! Ey kitap ehli olanlar! Ve siz ey müslümanlar! Haram ve helâl konusunda ne diye Allah’a kafa tutarsınız da, kendi kendinize haram ve helâl belirlemesine kalkarsınız? Ne diye kendi kendinize hüküm çıkarırsınız? Allah bir şeyi haram ya da helâl kılarsa ne ala, nerden çıkardınız bu işi? Allah haram kılmamış da siz daha mı iyi biliyorsunuz? Şimdi bu ayetle bizler bir düşünelim hayatımıza koyduğumuz haramları. Bugün kendi hayatımıza kendi ellerimizle koyduğumuz negatif ve pozitif haramları bir düşünün. Meselâ ne gibi haramlar? Adam diyor ki kardeş sen o elbiseyi giyme! Neden? Yakışmıyor. Yahu İslâm yakıştırıyorsa sana ne bundan? Ya da ben bir daha evlenmem! diyor adam. Neden? Toplumun baskısı var da ondan. Eh Allah’ın baskısı yoksa sana ne? İki evlenenleri Allah kınamıyor ve bu işe haram demiyorsa sana ne bundan? Veya diyor ki adam ben böyle bir evde oturamam. Ben bunu misafirime ikram edemem. Ben aileme böyle bir şeyi giydiremem. Neden o? Yâni neden var o yasaklar bizim hayatımızda? Neden var o haramlar? O hürmetler? Kim koydu bu haramları? Kim haram etmiş bütün bunları? Hakkımız olmadığı halde, yetkimiz olmadığı halde kendi kendimize kendi hayatımıza koyduğumuz haramlardır bunlar. Bu halimizle ehl-i kitaba benziyoruz Allah korusun. Ayrıca haramın bir de hürmet anlamını düşünürsek, yâni dokunulmazlık yüklediğimiz şeyler varsa. Yâni düğünde şöyle olacak, nişanda böyle olacak, giyimde böyle olacak, sosyal ilişkiler de böyle olacak. Şöyle saygılar, böyle eğilmeler, şöyle törenler, böyle bayramlar diye kutsadığımız şeyler varsa hayatımızda o zaman bu âyeti bir daha anlamaya çalışacağız. Rabbimiz diyor ki: Allah tüm bunları haram kılmadığına göre size ne oluyor ey kitap ehli? Size ne oluyor ey müslümanlar? Üstelik yasak kılınanlar da Tevrat’tan önceydi, yâni siz bunu Yakub oğulları olarak yapıyorsanız bu iş Tevrat’tan önceydi. Allah ondan sonra bir Tevrat gönderdi de Hz. Yakub onunla amel etti. O zaman bize yönelik söylersek şöyle diyeceğiz: Sizler ey bugünün ehl-i kitabı olan müslümanlar. Eğer sizler de kitabınızı ve peygamberinizin sünnetiyle tanışmadan önce hayatınıza bir kısım yasaklar koymuşsanız, koymuş idiyseniz tamam olsun, olmuş zaten. Ama Kur’an’ı tanıdıktan sonra artık o yasakların ne anlamı kalır? Niye hâlâ o hesap peşindesiniz? Allah yasak demişse yasaktır, dememişse yasak değildir. İnsanlar Kendilerince yasa korlar, kendilerince haram belirlerler, kendilerince yasaklar koyarlar, kendilerince iyi kötü belirlerler. Halbuki insanların böyle bir hakları yoktur. İnsanların haram helâl belirleme, iyi kötü belirleme yetkileri, yasa belirleme hakları kesinlikle yoktur. Bu hak ve yetki sadece Allah’a aittir. Ne diyorlar? Nasıl kullanıyorlar insanlar bu yetkiyi? İşte görü-yoruz: Bu yenir, bu yenmez. Bu içilir, bu içilmez. Bu haram, bu helâl. Bu iyi, bu kötü. Bu giyilir, bu giyilmez. Bu kullanılır, bu kullanılmaz. Halbuki unutmayalım bütün bunları deme hakkı sadece Allah’a aittir. Çünkü göklerin ve yerlerin yaratıcısı Odur. Göktekiler ve yerdekilerin tümünün sahibi ve Mâliki odur. Mâlik oysa mülkü üzerinde söz söyleme ve karar verme yetkisi de sadece Ona aittir. Kim ki Allah’ın mülkü üzerinde Allah demediği halde bu haramdır, bu helâldir diyerek hüküm vermeye kalkışırsa o Allah’a iftira ediyor demektir. İftirasının cezasını da cehennemde Rabbimiz verecektir ona. Öyle değil mi ama? Kendi varlıkları, kendi yaratılışları üzerinde bile yetkileri, egemenlik hakları olmayan bu insanlar nasıl oluyor da birbirlerine egemenlik iddiasında bulunarak Allah demediği halde haram-helâl sınırları belirlemeye kalkışıyorlar? Bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. De ki haydi Tevrat’ı getirin, eğer sâdıksanız. Eğer bu iddialarınızı ispat edecekseniz haydi kitabı getirin. Haydi buyurun, kitapta böyle bir haram varsa ortaya koyun. Eğer siz kitaba dayanarak, hayır bize de yasak olmalı bazı şeyler demeye getiriyorsanız, o zaman haydi Tevrat’ı getirin bakalım. Ana kaynağı getirin. Hani var mı kitapta böyle şeyler? Var mı sünnette? Böyle bir şey iddia ediyorsanız delil bulmalısınız buna kitaplardan. Haydi şahitlerinizi, delillerinizi getirin. Eğer yeryüzünde haram helâl belirleme hakkının kendinize verildiğini iddia ediyorsanız, eğer yeryüzünde kanun koyma hakkının, egemenlik hakkının kendinizde olduğunu iddia ediyorsanız, yasa belirleme yetkisinin size ait olduğunu iddia ediyorsanız veya Allah demediği halde ona iftira ederek Allah şunları şunları haram kılmıştır, şunları şunları da helâl kılmıştır diyorsanız haydi delillerinizi getirin. Şu şöyle olmalı bu böyle olmalı. Şu yenmeli bu yenmemeli. Şu giyilmeli bu giyilmemeli. Şunlar içilir bunlar içilmez. Evlilik şöyle olmalı, böyle olmamalı. Ev tefrişi şöyle olmalı, böyle olmamalı. Şöyle kazanıl-malı, böyle harcanmalı filân diye kendi kendinize kurallar koyuyor, yasalar belirlemeye çalışıyorsunuz ya, haram helâl sınırları belirlemeye çalışıyorsunuz ya haydi delillerinizi getirin bakalım tüm bu konularda. Delilinizi getirin ve çağırın şahitlerinizi bakalım da tüm bu konularda Allah’ın size yetki verdiğini söylesinler. Bu gücü, bu yetiyi nereden aldığınızı söylesin bakalım o şahitleriniz. Şahitleriniz kim sizin? Var mı deliliniz ve şahidiniz? Eğer bu konuda şahitleriniz varsa, eğer Allah hayata karışmıyorsa, eğer Allah hayatın kurallarını koyma konusunda, hayata kanun koyma konusunda sizleri yetkili kılmışsa o zaman Allah bu yaptıklarınızın tümünü onaylamış demektir. Getirin şahitlerinizi de biz de inanalım buna ve sizinle birlikte olalım.
94. “Bundan sonra Allah'a karşı kim yalan isnât ederse, işte onlar zalimlerdir.” Ama bu gerçek açığa çıktığı halde, gerçekle insanlar yüz yüze kaldığı halde, Allah'a iftira etmeye yelteniyorlarsa, onlar zalimdir, zalimlerin ta kendileridir. Her kim ki Tevrat’ta, İncil’de, Kur’an’da Allah’ın haram dediğine helâl, helâl dediğine de haram diyerek Allah’a iftira ederse, gerek yiyecek ve içecekler konusunda, gerek giyim kuşam konusunda, gerek sosyal ve ekonomik hayatta Allah’ın haram ve helâllerini değiştirmeye kalkışırsa, Allah demediği halde şunlar şunlar haramdır, bunlar, bunlar helâldir derse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. Olmaması gereken konuma düştüklerinden, yapmaması gereken şeyi yaptıkları için hem Allah’a, hem kendilerine, hem de insanlığa karşı zulmetmiş insanlardır bunlar.
95. “Ey Muhammed! De ki: “Allah doğru söyledi, doğruya meyleden İbrâhim’in dinine uyun; O, puta tapanlardan değildi.” Bırakın bu işleri, bırakın bu tanrılık pozlarını da anlayın gerçeği. Adam olun da dinleyin ki Allah doğruyu söyler, Allah tasdike konu konuşur. Allah tasdik eder, dediğini güzel söyler, tasdike konu söz söyler, sadâkatle kabul edilmesi gereken söz söyler. Allah doğruyu ortaya koyandır, saddaka yapandır, doğrulanılması gereken sözü söyleyendir Allah ki, siz de bunun için: İbrâhim Milletine uyun! Hanif olan, dosdoğru olan, el pençe divan durmuş Allah’ın emirlerine âmâde bekleyen, başka şey düşünmeyen, sadece Allah’a kulluk prensibini din olarak, millet olarak, yol olarak ortaya koyan İbrâhim’e ittiba edin. Tüm hayatında Allah’a yönelmiş, hayatı her yönüyle müslümanlar için örnek olmuş, Allah’ın müs-lümanlara imam seçtiği, önder seçtiği İbrâhim’in milletine tabi olun, Onun peşi sıra gidin, onun gibi olmaya çalışın. Yâni gerçekten insanın damarlarındaki kanı kurutacak bir gerçek. Ne diyordu Allah? “İbrâhim ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir örnek vardır” (Mümtehine 4) Muhakkak ki sizin için İbrâhim’de güzel bir örnek vardır. Kulluk için İbrâhim’i tanımamız gerekiyor. Nasıl? Meselâ ben İmamım, önderim, örneğim, atam olan İbrâhim (a.s)’ın hayatını bilmiyorum. Komşuluk ilişkilerini tanımıyorum, gece hayatını tanımıyorum, sofrasını tanımıyorum, çocuklarını nasıl eğittiğini bilmiyorum, israf anlayışını, israf karşısında neler hissettiğini bilmiyorum, aile halindeki durumunu, çoluk çocuğunu Mekke’ye bırakışını, aklı işin içine katıştırmayışını, tâ-ğutlarla ilişkisini, şirke karşı tavrını bilmiyorum. Halbuki ben İbrâhim (a.s) gibi olmak zorundaysam Onu tüm bu yönleriyle tanımak zorundayım. Çünkü ben onun peşi sıra gideceğim. Nerden gideceğim? Nasıl gideceğim? Onu nasıl örnek alacağım? Bunu bilmek zorundayım. Bilmeden, tanımadan Onu örnek almam, Onun gibi olmam mümkün değildir. Bunun için başka çaresi yok İbrâhim (a.s)’ı tanımak zorundayım. Peki bunun yolu ne? Nereden, kimden soracağım İbrahim (a.s) i? Nasıl tanıyacağım Onu? Bunun yolu nedir? İbrâhim (a.s)’ı tanımanın yolu da Kur’an’dan geçer. O halde sürekli vahiyle beraber olmak zorundayım. Ve bir de İbrâhim (a.s) şirke de bulaşmamıştı, müşrik değildi O. Yâni öyle onunla beraber olun ki sırf Allah’a kul olursunuz o zaman, Hanif milletten olursunuz. Öyleyse haydi buyurun İbrâhim (a.s)’ı araştıralım, İbrâhim (a.s)’ı tanıyalım. O ne yapmışsa? Nasıl inanmış-sa? Nasıl teslim olmuşsa? Nasıl kulluk yapmışsa onun yolundan gidelim. Ne yapmış atamız? Eğer gecesini-gündüzünü para kazanmanın peşine takmışsa, insanlara sürekli ekonomik büyümeyi öğütlemişse, ne yapın, yapın zengin olun, zenginler Allah katında üstündür demişse, insanları ekonomik ayırımlarla değerlendirmişse, Allah’ın haram-helâl yasalarını bırakıp kendi kendine haram-helâl belirlemeye, kendi kendine yasa belirlemeye kalkışmışsa, ya da Allah’tan başkalarını bu konuda yetkili görüp onları tanrı kabul etmişse biz de Onun gibi olalım. Halbuki İbrâhim (a.s) tüm putları kırmış, güneşi, ayı, yıldızları doğramış sadece Allah’a kulluk etmiştir. Ve işte bakın Onun en büyük hatırası, en büyük ameli şudur:
96. “Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe'dir.” Alın size bir hatırlatma, bir hatıra, bir mühür. İbrâhim’i hatırlayın ki, O yeryüzünde ilk ev olarak bina edilen, Kâbe’yi bina etmişti. İnsanlar için ilk inşa edilen bina şu Bekke’deki evdir ki, orası tüm dünyalar için bereketlidir, tüm âlemlere hidâyettir, tüm âlemlere yol gösterici, âlemlerin kıblesi olan âlemlere izzet ve şeref kazandıran, özgürlük evi, Allah’a kulluk nişanesi, dünya durdukça değişmeyecek olan Beytullah’tır. İbrâhim (a.s) bu ilk beytin temellerini yükseltip açığa çıkardı. Temelleri vardı, sadece temelleri kaybolmuştu başkalarına göre. Ama Allah o temellerin yanına Onu gönderdi ve o temelleri yükseltmişti. Bir yandan da şöyle dedirtmişti Allah ona: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! İnsanla- rın gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için on- ları ürünlerle rızıklandır. " (İbrâhim 37) Ya Rab, ben çoluk-çocuğumu bir vadide bırakıyorum ki, ekinsiz, susuz, ıssız, yolsuz, bir vadi, ama inde beyti kel muharrem. Senin Beytinin yanında ya Rab. Nerdeydi Beyt? İbrâhim ve İsmail sonradan yükseltecekti onun temellerini. Yâni yoktu Beyt, temelleri de yoktu, bina da yoktu, işaret ve alâmeti de yoktu bize göre. İşte böyle bir ortamda hatırlayın ki: Bir ev ki insanlar için vaz olunmuş, insanlar için hazırlanmış, ortaya konmuş ilk ev. Şu Mekke’deki mübâreken bir evdir, bereket kaynağı bir Kâbe’dir. Arkadaşlar bu âyetler Medine’de geliyor, ve büyük bir ihtimalle müslümanlar çıkarıldıkları, kovuldukları öz vatanları, doğup büyüdükleri Mekke’nin özlemini yaşıyorlar, bu özlem dile getiriliyordu. Çünkü görüyoruz ki Mekke’nin fethinde müslümanlar Kâbe’yi öpmeye, Ona yüz sürmeye çalışıyordular. Ama maalesef şu anda Amerikanın bir eyaletiymiş gibi Kâbe’ye sahiplik edenler insanları Onu öpmekten, Ona sarılmaktan engellemeye çalışıyorlar. Neymiş? Kâbeyi öpmek, veya Ona el sürmek yokmuş. Sahabe ki Rasûlullah döneminde kendi vatanını, kendi duvarını, kendi evini, kendi sokağını özlemişti de girince dağılıvermişti Mekke sokaklarına. İşte öyle bir ev ki Mekke’deki bir evdi. Mübâreken bir evdi bu ev. Yâni berekete konu bir evdi. İnsan-ların hidâyetlerine cennetlerine konu bir evdi. Mübârekti ya da tebrike şayan bir evdi. İnsanlara bereketi o sunacaktı, insanlar onunla berekete kavuşacaklardı, İbrâhim (a.s) döneminde, İsmail (a.s) döneminde, Rasûlullah (a.s) döneminde ya da kıyâmete kadar ki tüm dönemlerde insanlara orası bereket kaynaklığı edecekti. Hüden lil âlemindi. Ve âlemlere hidâyeti orası kazandıracaktı. Bütün insanlık için hidâyetin anlaşılacağı bölge orası olacaktı. Bütün insanlık, bütün mevcudat, bütün âlemler hidâyeti onunla tanıyacaklardı. Değilse herkes illa da oraya gitsin de hidâyeti orada bulsun değildir bunun mânâsı. Çünkü bakıyoruz ki onun yanı başında olanlar yine de hidâyet bulmamışlardı. Ebu Cehil gibiler, ya da Ebu Leheb gibiler orada oldukları halde hidâyeti bulamamışlardı. Öyleyse biliyoruz ki Kâbe’nin hüden lil âlemîn oluş, Kur’an-ı Kerîmin zikrun lil âlemîn oluşu gibidir. Kur’an bütün âlemler için bir uyarıdır ama, sadece onunla uyarılmak isteyen muttakiler için hidâyet kaynağıdır. Öyleyse kâfirlerde, müşriklerde Kâbe’yi görecek yüzü olmadan, kalbi bir hazırlığı olmadan, gördüğünde ne olacak? Yüz kere, bin kere de görse bir şey ifade etmeyecek bu görmek. Hüden Lil âlemîndir Kâbe. Bir kulluk ki bir hedef ki, bir kıble ki, bir merkez ki, bütün âlemlerin hedefidir, bütün âlemlere hedeftir. Sanki İslâm’ın âlemşümul olmasının yansıması buradan kaynaklanıyor. Rabbı Rabb’ul âlemin olan, kitabı zikrun lil âlemîn olan, yâni bütün insanlığa ulaşacak, bütün insanlığa hedef olacak bir kitap, Peygamberi rahmeten lil’ âlemin olan, sadece rahmeten lil Mekke, rahmeten lil Arap, rahmeten lil Kureyş olmayacaktı. Hedefi, kıblesi, Kâbesi de hü-den lil âlemîn olan bir dindi İslâm. Kıblenin değişimi konusu ve ya-hudilerin buna itirazlarının sebebi de buydu işte. Öyle bir Kâbe ki, öyle hürmete lâyık bir yer ki:
97. “Orada apaçık deliller vardır; kim oraya girerse, güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe'yi haccetmesi gereklidir. Kim inkâr ederse bilsin ki, doğrusu Allah âlemlerden müstağnîdir.” Orada beyyinât âyât vardır. Apaçık âyetler, apaçık deliller vardır. Yâni eğer insan yüzünü kapatmaz, saklamazsa, mahzenlere girip güneşten kaçmazsa mutlaka bunu görecektir. Nasıl ki güneşle insanın doğrudan bir ilgi alanı varsa, ondan kendini saklamadığı sürece onu görebilme imkânına sahipse, orada da eğer insanlar görmemek için kaçıp saklanmazlarsa orada da beyyinât âyetlerle karşı karşıya geleceklerdir. Nereye bakarlarsa baksınlar, dağları öyledir, Hıra öyledir, Sevr öyledir, Arafat öyledir, Mina, Müzdelife, Meş’ar, Safa, Merve öyledir, Bunların hepsi Allah’ın birer âyetidir. Hem de gün kadar açık, beyyin âyetlerdir bunlar. Her bireri insanın elinden tutup Allah’a götürecektir. Bütün bu bölgeler âyât beyyinât bölgelerdir. O mukaddes bölgenin seması öyle, arzı öyle, kendisi öyle, Safa’sı öyle, Merve’si öyle, Sa’yi öyle, Zemzemi öyle, her şeyiyle apaçık beyyinât âyât vardır orada. Yâni Allah’ı tanıtan, Rabbi tanıtan, İlâhı ta-nıtan, bu İlâhın dünyaya ilişkin kanunlarını tanıtan, düzenini, nizamını tanıtan âyetler vardır ki Rabbimizin açılmış, açımlanmış âyetleridir bunlar. Yâni herkesin anlayabileceği dilden terennüm edip duran âyetler. Ya da insanın gözüne, kulağına, kalbine hitap edip duran âyetler. İşte böyle âyetler vardı orada, bir de: Makam-ı İbrâhim vardır orada. İbrâhim makamı. Arkadaşlar, Kur’an konularını kendinin istediği atmosferin insanına anlatır. Kur’an atmosferine yükselemeyen insanların bunu anlamaları gerçekten mümkün değildir. Şunu bir cephede, bir savaşın içinde anlatmakla Kâbe’nin yanında anlatmak çok faklı olur değil mi? Allah’ın beyyin âyetlerinin arasında iliklerimize kadar bir hac ibâdetini idrak ederken bu konunun anlatılmasıyla eminim çok farklı şeyler anlamak mümkün olacaktır. Kur’an kendinin istediği atmosferin insanına anlatır konularını. Onun için de Kur’an insanları hep kendi atmosferine dâvet eder. Kendi atmosferine girebilenlere mesajını sunar. Peki başkalarına hiç bir şey söylemez mi bu kitap? Elbette onlara da bir şeyler söyler, ama evvel emirde onlara der ki gelin buraya, benim atmosferime girin de size bir şeyler söyleyeyim der. Elbette bu kitap herkese bir şeyler söyler. Tarihçiye de söyler, matematikçiye de söyler, ayyaşa da söyler, berduşa da söyler, ama aslında Kuran kendi atmosferinde bulunan kişiye çok farklı şeyler söyler. Meselâ Ebu cehil de bu kitaptan bir şeyler anlıyordu. Anlıyordu da onun için korkuyordu, ürküyordu. Münafıklar da bir şeyler anlıyorlardı da, aman bizim aleyhimize bir âyet gelmesin diye dört dönüyorlar, ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. Ama Ebu Bekir’ler de, Ömer’ler de farklı şeyler anlıyorlardı. Meselâ Allah’ın Resûlü ağlıyordu bu âyetler karşısında. İşte böyle bir ortamın anlatımıydı Kur’an. Makam-ı İbrâhim var mış bir de orda. İbrâhim makamı. Kim oraya girerse emniyettedir. Peki acaba İbrâhim makamını nasıl anlayacağız? Oraya girmeyi ve emniyete ulaşmayı nasıl anlayacağız? Arkadaşlar hani şöyle bir söz söylenir: Ben şu anda baba makamındayım, ya da şu anda ben evlenme makamındayım deriz değil mi? Yâni anlıyoruz ki iki türlü makam var dır. Yâni bir mekân olarak makam, bir de makam olarak mekân. Yâni birisi ben şimdi evlenme makamındayım, ya da ben şimdi baba makamındayım anlamınadır. Diğeri de ben şimdi amir makamındayım dinleyin beni anlamınadır. Bu ikisi ayrı ayrı şeylerdir değil mi? Ya da ben şimdi söz sahibi olma makamındayım dediniz mi, o za-man sizin bir makamınız, bir statünüz var demektir. Ama ben şimdi baba makamındayım dediniz mi, ben babamın yerinde oturuyorum demektir bu. Galiba buradaki makam-ı İbrâhim, İbrâhim (a.s) gibi olma makamıdır. Yâni İbrâhim peşinde olma Onun makamında bulunmaktır. İbrâhim’in Hanif milletine uyma makamında olmaktır. Herhalde anlatılmak istenen budur burada. Değilse tabi İbrâhim’in durduğu yerde durmak, onun bulunduğu makamda bulunmak değildir mânâ. Öyle değil mi? O zaman İbrâhim (a.s) in yaşadığı yere gitmemiz, Harran’a gitmemiz, çile çekmemiz, ateşe atılmamız gerekecekti değil mi? Çünkü onun bulunduğu yerler oralardı. Bizler de o zaman Mekke’den çıkacaktık, Filistin, Sodam, Gomer, sonra Mısıra gidip gelecektik, Hicaza gidecektik. Ama öyle değil mesele. Ya ne? İbrâhim’in makamında olmak, onun ortamında bu-lunmak, onun fonksiyonunu icra edebilmek, onun yaptığını yapmak, o gibi olmaya çalışmaktır. Hani kimi casuslar kimi yerlerde kimin makamında olduklarını bilerek hareket ederler. Veya ben şimdi bütün insanlığın görevini üstlenme makamındayım deriz ya. Yâni ben bu şuurdayım, bu görevimin farkındayım deriz ya. Ya da hani yeni evlenen kişi evlendiği kadının sorumluluğunu üzerine alma şuurunda olursa ne yapacağını bilir ya. Nikâhta bu konuda dikkatiniz çekilmiştir. Çünkü gerçekten evlenen kişiye ayrı bir iş yükleniyor değil mi? Ayrı bir sorumluluk yükleniyor insanın omuzuna. Koca olmak apayrı bir yüktür. Peki nedir bu yük şimdi? Çuval değildir o, odun da değildir, ama bize bir şeyler yükleniyor ya işte buradaki de öyle bir makamdır. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada anlatılan da böyle bir İbrâhim makamında oluş, İbrâhim’in yaptıklarını yapma makamında oluş anlatılıyor Allahu âlem diyoruz. Makam-ı İbrâhim’de olmak onun makamında, onun konumun-da olmak demektir. Yâni o makamdaysan onun yaptığını yapacaksın. Ne yaptı İbrâhim (a.s)? Onun yaptıklarının tamamını şimdi burada anlatma imkânımız yoktur. Kur’an’ında Rabbimiz uzun uzun onu bize anlatır. Kur’an’ı okudukça onu öğreneceğiz inşallah. Ama sadece buraya ilişkin olarak diyecek olursak: O Allah’a kulluğuna engel olan oğlu bile olsa onu Allah adına kesmeye yatırdı. Biz de Allah’a kulluğumuza engel olan her şeyi, baba, ana, karı, koca, çevre, nefis, dükkan, okul, doktora, diploma, makam, mansıp neyse, Allah’a kulluğumuza engel olan ne varsa hepsini kesme adına yatırabiliyor muyuz? İşte biz makamı İbrâhim’deyiz demektir. Başka? Başka ne yapmıştı? İbrâhim (a.s) içindeki ve dışındaki putları kırmıştı. Eğer bizler de yapabilirsek bunu İbrâhim makamındayız. İbrâhim (a.s) çoluğunu-çocuğunu Allah için terk ederek hicret ediyordu, bizler de yapabiliyorsak bunu İbrâhim makamındayız. Bizlerde küfürden, şirkten, isyandan, pisliklerden Allah’a, Allah’ın istediği kulluğu, imânâ hicret edebilirsek bizler de İbrahim makamındayız demektir. İbrâhim (a.s) Kâbe’nin temellerini yükseltiyor, Allah’a kulluk te-mellerini atıyordu. Eğer bugün bizler de yapabilirsek bunu, bizlerde unutulmuş kulluk temellerini, unutulmuş sünnetleri açığa çıkarıp toplumun gündemine indirebilirsek İbrâhim makamındayız. İbrâhim (a.s) döneminin tağût’u Nemrutla kıyasıya bir savaş veriyordu. Allah’ı unutmuş şirke batmış toplumuna, babasına karşı tevhidî bir tavır ortaya koyuyordu, bizler de yapabilirsek bunu İbrâhim makamındayız. İbrâhim ateşe atılırken bile dâvâsından vazgeçmiyordu, bizler de böyle olabiliyorsak İbrâhim makamındayız. Bizler de tıpkı büyük atamız gibi hangi şart altında olursak olalım, kullukta geri adım atmayı aklımızın ucundan bile geçirmeden yolumuza devam edebilirsek, döneklik, yamukluk yapmamayı becerebilirsek biz İbrahim makamındayız. İbrâhim insanlara nûr ulaştırıyordu, vahiy ulaştırıyordu, bizler de tıpkı onun gibi insanlara vahiy ulaştırma yoluna girersek onun makamındayız demektir. Makam-ı İbrâhim’de olmak, İbrâhim makamında, İbrâhim konumunda olmak demektir, İbrâhim (a.s) gibi olmak demektir. İbrâhim makamında olmak İbrâhim’in rolünü üstlenmek demektir. İbrâhim makamında olmak İbrâhim’in yaptıklarını yapmak demektir. İbrâhim’in misyonunu üstlenmek demektir. İbrâhim (a.s)'ın ilk başlangıç mücâdelesinden itibaren yâni babasıyla, kavmiyle, kralıyla, puta tapan toplumuyla nasıl bir mücâdele yapmışsa, vatanından sürülmesi pahasına da olsa Allah’a kulluktan nasıl vazgeçmemişse, bu imtihanlardan sonra imamet hakkına, önderlik ve idarecilik hakkına nasıl ulaşmışsa, biz de tıpkı onun gibi onun makamında olmalı ve onun ulaştığı makama ulaşmalıyız. Onun gibi ibâdet edip, onun gibi tavır koyup, babamıza tavrımız onun gibi, toplumumuza tavrımız onun gibi, zalim idarecilere, onların putlarına, put sistemlerine karşı tavrımız onun gibi olacak. Ateşe atılma, zindana tıkılma, sürgüne maruz kalma ile karşı karşıya kaldığımızda tavrımız onun gibi olacak. Adım, adım onun hayatını örnek alacağız. Ama tabii önce İbrâhim’i bir tanıtacağız. Onun gibi olabilmenin yolu elbette Onu tanımaya bağlıdır. Dikkat ederseniz Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde üç yerde üsve-i haseneden söz eder. Bizim için en güzel kulluk örneklerinden söz eder. Bunlardan birisi Rasulullah efendimiz için söylenmiş, ikincisi İbrâhim (a.s) için kullanılmış, üçüncüsü de diğer peygamberler için zikredilmiş. Arkadaşlar böyle Rabbimizin kitabında üsve-i hasene olarak bize takdim ettiği bir peygamberi iki madde üç madde ile tanıyorsak ne işe yarar bu? Nasıl örnek alabiliriz onu? Duygu olarak, duyumsa-ma olarak onu tanımak zorundayız. Meselâ babamızı tanıdığımız kadar, hanımımızı tanıdığımız kadar örneğimizi tanımak zorundayız. Yâ-ni İbrâhim (a.s)’la birlikte, omuz omuza, kaybolan, yok olan, çöken beytin temellerini yükseltmek zorundayız. Bütün âleme, bütün insanlığa ışık saçacak bir beytin temellerini atabilmek zorundayız. Veya Hacer’imizi oraya koymalıyız, İsmail’imiz de orada olmalı. Veya Hacer’imizi, İsmail’imizi kurban etme savaşı içinde olmalıyız. Veya biz o beyti bir hicret, savaş girişimimizden sonra bulalım, kuralım. Harran’da savaşalım, Filistin’de savaşalım, Mısırda uğraşalım, ama Hicaza gelince bu işi becerebilelim. Orada iz iz, adım adım, ayak ayak, dağ dağ, İbrâhim’i tanımaya çalışalım inşallah. İşte o zaman İbrâhim makamında olacağız, işte o zaman emniyette olacağız, güven-de olacağız. Gücü yetenler, yol bulabilenler için Kâbe’yi haccetmeleri Allah için üzerlerine bir borçtur. Güç yetirenler oranın hür havasından, emn ü emanından faydalanacaklar, orada hidâyet bulacaklar. Orada Allah’ın istediği maket bir hayatın bilincine erecekler ve hayatlarının sonuna kadar öylece bir hayat yaşamayı öğrenecekler. Yâni orada İbrâhim’in kulluğuna, İsmail’in teslimiyetine, Ha-cer’in sa’yine ve Muhammed (a.s)’ın kulluğuna tanık olacaklar. A-rafat’ta irfana ulaşacaklar, Meş’ar’de bu bilgiyi amele dönüştürüp şuur haline getirecekler, Mina’da Allah’a kulluklarının önüne çıkan her tür engeli kurban edecekler, Hacer’ul Esvet’te Allah’la sözleşecekler, Allah yolunda izzet ve şerefe erecekler. Yine orada ölüm ötesi hayatın, Mahşerin izlerini yaşayacaklar. Mahşerle birlikte dünya hayatının bilincine erecekler. Allah âyetleriyle yüz yüze gelecekler. Yine orada Allah huzurunda ümmet bilincine erecekler, kavim-kabile ayırımlarının, ırkçılık anlayışlarının sıfıra indiğine şahit olacaklar. Kadının erkekle, beyazın siyahla, efendinin köleyle yan yana geldiğini, tüm sınıf ve statü farklarının kalmadığını, herkesin Allah katın-da eşit olduğunu görecekler. Mahşerin bir benzerini yaşayacaklar ve yalnız Allah’a teslimiyetin şuuruna erecekler. Gücü yeten herkesten haccetmelerini istiyor Rabbimiz. Peki acaba güç yetirmek, zengin olmak nedir? İnsan ne zaman zengin olur? Adam zengin olunca infak dedeceğim diyor değil mi? Peki ne za-man zengin olunur? Kime zengin denir? Bir dükkan, ikinci dükkan, bir ev, ikinci ev, bir milyon, yüz milyon, beş milyar ama hâlâ adam zengin olamıyor. Ne kadar fırsat vermiş Allah kendilerine de, hâlâ daha bu adamlar fırsat bekliyorlar. Hele bir zenginleşelim de Allah için haccedelim diyorlar. Bunlar çok garip şeyler. Yâni bunlar, kitaplarından habersiz yaşayan insanların vehimlerinden başka bir şey değildir. Kimisi de diyor ki efendim, henüz rüyamızda çağrılmadık, inşallah çağrılırsak gideriz diyorlar. Eh yıllar önce Hz. İbrâhim’e demiş ki Allah ey İbrâhim çağır bu insanları hacca. Çağırmış İbrâhim (a.s). Ondan sonra Rasûlullah efendimiz çağırmış. Daha kimin çağırmasını bekliyorsunuz ya? Allah imkân verdi, iman verdi, duyurdu bu insanlara. Bazen bazen belâlar gönderip ikazlarda da bulundu ama kimileri hâlâ dâvetiye bekliyorlar. Hani bir âyet vardı: İnandık dedikten sonra deneneceksiniz diyordu Rabbimiz. İman iddiasında bulunduğunuz her konuda mutlaka size bir denenme gelecektir. Ciddi mi inandınız, yoksa cıvık mı inandınız, bunun açığa çıkarılması için o konuda Allah size imkân verecek ve sizi deneyecek diyordu. İşte galiba Allah’la aldatılmak budur ki en çetin aldatılmadır, aldanmadır bu. Adam bir din öğreniyor, bir hayat programı öğreniyor ve artık ne yaparsanız yapın yanaşmıyor başkasına. Olsa da o, ölse de o her şeydir çünkü onun için. Geçenlerde Ömer muhtar filmini seyrediyorduk, çaylar geldi demleniyordular. İtalyan askerleri filimde bir müslüman kızcağızı arabalarına atıp götürürlerken seyredenler gözyaşlarını salıverdiler. Vah, tuh, öldürmek lâzım, gebertmek lâzım diye bağrıştılar. Lâkin ne gariptir ki her gün kendi evlerinden materyalist bir eğitime zorla koparılıp götürülen çocuklarından habersiz adamlar. Herhalde adamların bu gerçeği anlaması için illa da İtalyan askerlerin gelmesi lâzım. Arkadaşlar, Rasûlullah efendimizin bir hadisinden öğreniyoruz ki bir müslümânâ haccın farz olması için iki temel şart vardır. Bunlardan birisi azık, diğeri de binittir. Binit ve azık. Biniti ve azığı olan kişiye hac farz olmuştur. Bir merkebi, yahut atı, devesi, bir bisikleti, motosikleti veya arabası olan ve de yolda yiyebileceği kadar, üç beş kilogram yağı ve bulguru olan kimseye hac farz olmuştur. Altı ayda da bu şekilde varıp gelebilecek bu imkânı olan kişiye Allah ve Resûlüne göre hac farzdır. Eskiden atalarımız binerlerdi develerine ve üç beş ayda bu vazifelerini ifa edip gelirlerdi. Kendisine yol bulanlar, ona güç yetirenler. Efendim Şâfiî mezhebine göre yolda bin liralık da bir engel varsa yol emniyeti yoktur ve o kişiye hac farz değildir deniyor. Arkadaşlar, burada anlatılan şey yol engeli varsa gitmemek değil, yol engeli varsa sen tüm gücünü kullanıp o engeli kaldır demektir. Öyle değil mi? Şu anda Kâbe ile, mescitle müslümanların arasına barikatlar koymaya ve Allah’ın kullarını hacdan engellenmeye çalışıyorlar. Müslümanlar da bu engeller karşısında boyun büküyorlar, çaresizliklerini ortaya koyuyorlar. Eh ne yapalım, izin yok gidemiyoruz diyorlar. Peki bir soru sorayım size: Meselâ bizim işyerimizle evimizin arasına engeller koyup, kendi evimize gitmemizi engelleseler ne yaparız? Eh ne yapalım engel var, biz de evimize gitmeyiverelim der misiniz? Demeyiz değil mi? Yahu bu ev bizim evimiz, ne yapıp, yapıp bu engelleri kaldırıp, mutlaka evimize ulaşmalıyız deriz değil mi? Her türlü engelin bertaraf edilmesi için bu uğurda savaş veririz değil mi? Neden? Çünkü orası bizim evimiz. Eğer orayı da kendi evimiz bilebilsek, Kâbe’nin de kendi evimiz olduğunu bir anlayabilsek eminim bunun çaresini de düşüneceğiz. Bizi birilerinin kendi evimizden menetmesi, engellemesi karşısında boyun büküp teslim olmayacağız bunun çarelerini araştıracağız demektir. Ama galiba orasını kendi evimiz bilmediğimizden engel var mış diye boyun büküyor ve bunu kabulleniveriyoruz. Ama kim de küfreder, nankörlük eder, kendisine imkân veren Rabbinin hakkını yerine getirmez, örter, örtbas ederse. Neyi örtbas ederse? Allah’ın hakkını, Kâbe’nin hakkını örtbas ederse, müslüman-ların hakkını örtbas eder, imkân bulduğu halde Allah için hacca git-mezse, ya da Allah kullarının haccını engellemeye kalkarsa, hac yoluna barikatlar koymaya çalışırsa, bilsin ki: Allah tüm âlemlerden Ğanî’dir, Allah'ın kimseye eyvAllah’ı yoktur, Allah’ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Allah muhtaç değildir, biz muhtacız hacca. Allah ders alacak değildir, biz ders alacağız hacdan. Kâbe’nin etrafında dönenlerin ihtiyacı vardır dönmeye. Kulların ihtiyacı vardır Rablerinin kapısını dövmeye. Makamı İbrâhim’de olmaya, Makamı İbrâhim’de namaz kılmaya kulların ihtiyacı vardır, Allah’ın değil.
98. “Ey Muhammed! De ki: “Ey Kitab ehli! Allah yaptıklarınızı görüp dururken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” Ey ehl-i kitab, ey kitapçılar, ey kitaplılar, ne oluyor size? Neden Allah’ın âyetlerini küfrediyorsunuz? Neden Allah’ın âyetlerini ortadan kaldırmaya çalışıyorsunuz? Neden âyetleri örtbas ediyorsunuz? Neden görmezlikten geliyorsunuz? Neden Allah’ın âyetlerinin fonksiyonunu örtmeye çalışıyorsunuz? Neden Allah’ın âyetlerinin kâfirisiniz? Dünyada ön plana çıkardığınız olaylarla, kendi kendinize oluşturduğunuz sun’i gündemlerle, uydurduğunuz sistemler hayat programlarıyla niye Allah’ın âyetlerini örtmeye, örtbas etmeye, gündemlerinizden düşürmeye çalışıyorsunuz? Allah için bu soruyu soralım kendimize ve çevremize. Günlük hayatınızda niye Allah’ın âyetleri yok? Ticaret hayatınızda niye Allah’ın âyetlerine yer yok? Dükkanınızı tanıdığınız kadar, işinizi, aşınızı tanıdığınız kadar niye Allah’ın âyetlerini tanımıyorsunuz? Allah’ın âyetlerine niye değer vermiyorsunuz? Mallarınızın reklâmını yaptığınız kadar niye Allah’ın âyetlerinin reklâmını yapmıyorsunuz? Parayı konuştuğunuz kadar niye Allah’ın âyetlerini konuşmuyorsunuz? Ne bu halimiz? Ne bu haliniz? Ey ehl-i kitap, ey bizim ehl-i kitap ne oluyor size? Ne oluyor bize? Yoksa dükkanınıza, mektebinize güvendiğiniz kadar Allah’ın âyetlerine güvenmiyor musunuz? Yoksa problemlerinizi Allah’ın âyetlerinin çözeceğine inanmıyor musunuz? Yoksa, yoksa şu gündeme aldığınız şeyler sizin için Allah’ın âyetlerinden daha mı değerli ey ehl-i kitap? Yazık olmuyor mu size? Para-pul, dükkân-tezgâh sizin için daha mı değerli? Bunları gündeme alacağız diye kitabın gündemine zaman kalmadı mı? Diyelim ki tüm dünya sizin olsa, ölüm yok mu? Söyleyin ey ekonomik dünyanın, ekonomik büyümenin sevdalısı olan, buna ulaşabilmek için de Allah’ın âyetlerini tanıma, âyetleri gündemlerine almaya zaman bulamayan müslümanlar, tüm dünya sizin olsa bile ölüm yok mu? Kıyâmet yok mu? Hesap kitap yok mu? Bu topladıklarınız, bu yığdıklarınız bir gün yıkılmayacak mı? Nedir bu durumunuz sizin? Üstelik Allah ki sizin yaptıklarınıza şahittir.
99. “De ki: “Ey Kitab ehli! Siz doğru olduğuna şahitken, niçin inananları Allah'ın yolunu eğri göstermeğe yeltenerek ondan çeviriyorsunuz? Allah işlediklerinizden gafil değildir.” Neden? Ne oluyor size? Nereden buldunuz bu gücü? Ne diye öyle kafa çalıştırıyor, şeytanlık yapmaya çalışıyorsunuz? Neden inananları Allah yolundan saptırmaya çalışıyorsunuz? Neden onlar için o yolda eğrilik büğrülük arıyorsunuz? Üstelik siz şahitsiniz de, biliyorsunuz da. İnsanların dine girmeleri konusunda niye yamukluklar yapıyorsunuz? Niye yamultuyorsunuz, niye eğriltiyorsunuz insanların dinlerini, yollarını? Niye insanların dinini bozup da onları başka başka yollara götürüyorsunuz? Ey dünün ehl-i kitabı yahudi ve hıristiyanlar, ey bugünün ehl-i kitabı olan müslümanlar, nedir bu haliniz sizin? Niye böyle yapıyorsunuz? Dünün kitap ehli de aynı şeyi yapıyordu. Bugünün ehl-i kitapları da kendilerinin bu dinin mensubu olduklarını söyleyen, ama dinle diyanetle en küçük bir alâkaları bulunmayan zalimler de, aman bu insanlar dinleriyle tanışmasınlar, kitaplarıyla buluşmasınlar diye ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bütün propaganda imkânlarını kullanıyorlar. Bakın dün de bugün de bu insanların yaptıkları şey şudur: 1-) Önce insanların dine girmemeleri için, insanların kitaplarıyla tanışmamaları için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Dinle insanların arasına engeller koyuyorlar. İnsanların dinlerine ulaşma imkânlarını kaldırıyorlar. Her taraftan kapatıyorlar o yolu. Din eğitimini yasaklıyorlar. İnsanların dinleriyle tanışma, kitap sünnet duyma yollarını kapatıyorlar. Böylece insanlara dini duyurmayarak onları Allah yolundan alıkoymaya çalışıyorlar. İnsanları dinlerinden kitaplarından uzaklaştırmaya çalışırlar. İlk planda yaptıkları budur. Dine giden tüm yolları ve imkânları kapatmak. 2-) Ama buna rağmen, bütün bu engellemelere ve aleyhte propagandalara rağmen yine de insanlar bu barikatları aşarak dine girmeye, kitaplarıyla tanışmaya muvaffak olmuşlarsa, bu sefer de bu adamlar dinde eğrilik büğrülük meydana getirirler. Yâni o insanların önüne öyle bozuk bir din sunarlar ki bu dinin İslâm’la uzak ve yakından hiç bir ilgisi yoktur. Yâni böyle hayata karışmayan, hayatta hiç bir etkinliği olmayan, camiye veya vicdanlara hapsedilmiş, sadece sözden ibaret bir din, ya da hayatın bazı bölümlerine karışan, ama öteki bölümlerine karışmayan, sadece törenlerde hatırlanan, salonlarda ko-nuşulan ama onun dışında hayatta hiçbir geçerliliği olmayan bir din sunarlar. Hukuka karışmayan, eğitime karışmayan, kılık-kıyafete karışmayan, kazanmaya-harcamaya karışmayan, hayatta hiç bir etkinliği olmayan resmî bir din. Allah’ın diniyle uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi olmayan bir din. Özellikle kendilerince şekillendirip biçimlendirdikleri bu dini ders kitaplarına koyarlar ve işte din budur diye insanlara bunu sunarlar. İnsanların kafalarını allak bullak ederler. İnsanlar bu karmaşa içinde neyin Allah dini, neyin başkalarının dini olduğunu anlayamaz hale gelirler. Ve böylece insanların dinlerini eğri büğrü yaparak onları Allah dinine ulaşmaktan alıkorlar. Bunun neticesi olarak da insanlar öyle bir din yaşarlar ki bu din Allah dini değil, resmî ideolojinin şekillendirip biçimlendirdikleri bir dindir. İşte şu anda, şu bizim toplumda acı acı bunu seyrediyoruz. İnsanlar bir din yaşıyorlar, ama bu din Allah’ın dini değil, resmi ideolojinin kendilerine dayattıkları bir dindir. Ve ne acıdır ki din yaşadığını zanneden bu insanlar aldanıyorlar. Kendilerine sunulan bu alternatif dinin, Allah dini olduğunu zannediyorlar. Ateşe giderlerken, cehenneme giderlerken farkında olmadan cennete gitmenin itminanını yaşıyorlar. Tabi sadece dışımızdakilere değil kendimize de sormalıyız. Acaba bizler de insanlara, çevremize işkence edenlerden miyiz? Eğer hanımlarımızı cehennemden, ateşten kurtarma adına bir gayretin içine girmiyorsak bilelim ki biz de onlara işkence ediyoruz demektir. Meselâ eğer çocuklarımızı Kur’an ve sünnetle tanıştırıp onların cennet yollarını açmıyorsak bilelim ki bizler de işkenceciyiz. Eğer çevremizdeki Allah kullarına Allah dinini ulaştırarak onların cehennem yollarına barikatlar koyma çabası içine girmiyorsak, onların ateşe gidişlerine göz yumuyorsak bilelim ki biz de onların dinlerini bozuyor, onları saptırıyoruz demektir. Allah diyor ki, ey kitap ehli, ey din bilenler, ey mürekkep yala-mışlar, sizler biliyorsunuz da üstelik. Sizler bu yaptıklarınıza kendiniz de şahitlersiniz ki bu yaptıklarınız, bu yaşadığınız hayat İslâmî bir hayat değildir. Yaşadığınız hayatın İslâm olmadığını bile bile bu hayatta niye diretiyorsunuz? Niye kendinizi ateşe mahkum ediyorsunuz? Öyleyse gelin ey yahudiler, sizler İslâm’ı bırakalı çok oldu. Ey hıristiyanlar, sizler de İslâm’dan ayrılalı çok oldu. Ve sizler de ey müs-lümanlar, onların peşine takılalı İslâm’dan uzaklaşalı çok oldu. Yahudi ve hıristiyan kaynaklı yaşadığınız bu hayata nasıl İslâm diyebilirsiniz? Kendinize nasıl müslüman diyebilirsiniz? Siz hiç Kur’an’ı okumuyor musunuz? Kitabınızın bu ayetlerinden haberiniz yok mu sizin? Bu ayetleri duymuyor musunuz? Okumuyor musunuz? Gelin çıkalım kitabın terazisine de bir tartalım kendimizi? Gelin çıkalım peygamberin, peygamberlerin Mîzanına ve kendimizi bir tartalım da görelim kaç paralık müslüman olduğumuzu. Çıkıp bir tartılalım da görelim hacımızın, hocamızın, ben müslümanım diyenlerimizin kaç gram müslüman olduğunu. Çünkü önemli olan bizim kendimiz hakkında kendi fikrimiz, kendi kanaatimiz değildir. Kendimizi çok iyi bir noktada görebiliriz. Biz has müslümanlarız. Biz gerçek müslümanla-rız. Bizim yaşadığımız hayat haza Allah’ın istediği hayattır. Biz cennetin tâ ortasına lâyık mü’minleriz diyebiliriz. Bunun Allah katında hiçbir önemi ve değeri yoktur. Şunu hiçbir zaman unutmayın ki Allah katında önemli ve değerli olan şu kitaba göre ne kadar müslümanız? Peygambere göre ne kadar müslümanız? İşte Allah katında değerli olan budur. Öyleyse haydi buna göre bir yargılayalım kendimizi. Yasal kulluk örneğimiz olan peygambere göre ne kadar müslümanız? Sahabenin müslüman-lığına göre ne kadar müslümanız? Hayatlarını Allah için fedâ edenlerin yanında hiçbir şeyini, en ufak bir zevkini bile fedâ edemeyen bizler, kendi midesiyle, kendi kesesiyle, kendi cebiyle, kendi eviyle, kendi ticaretiyle müslüman kardeşlerinin hukuklarını gasp eden bizler ne kadar müslümanız? Allah’ın yasalarını terk edip birilerinin yasalarıyla hayat yaşayan bizler ne kadar müslümanız? Allah için bunun bir hesabını yapalım. Ama ne yaparsanız yapın, unutmayın ki: Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir. Konuştuklarınızdan, gündeme aldıklarınızdan, yaptıklarınızdan, hedeflediklerinizden Allah gafil değildir. Allah her şeyi bilmektedir.
100. “Ey İnananlar! Kitab verilenlerin birtakımına uyarsanız, inanmanızdan sonra sizi kâfir olmağa çevirirler.” Dini bozmaya çalışan ehl-i kitabın bu pisliklerini anlattıktan sonra Rabbimiz, şimdi de müslümanlara seslenerek onlara uymama konusunda, onların oyunları karşısında uyanık olmamız konusunda bizleri uyarıyor Rabbimiz. Ey iman edenler, ey amenu yapanlar, ey inandığını iddia edenler, ey buraya kadar anlatılanların iman boyutunu kabul eden ve bundan sonra sunulacak olanlara iman boyutuyla bakacak olanlar. Ey buraya kadar ortaya konulanlara inanan, ama şuna da inanması gerekecek olanlar demek olacaktır mânâ. Hani kitabımızın başka bir âyetinde öyle deniyordu: 10,11. “Ey İnananlar! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak, kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah’a ve peygamberine inanır, Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla cihad edersiniz; bilseniz, bu sizin için en iyi yoldur.” Veya başka bir yerde de: Ey mü’minler, size bir yol tarif edeyim mi ki sizi o elim azaptan kurtarsın? buyurulduktan sonra (Tü'mi-nûne billah) Allah’a inanırsınız.” deniyordu. Yâni ey iman edenler, eğer Allah’a inanırsanız kurtulursunuz deniyordu. O zaman ne oluyor mânâ? Ey inandığını iddia edenler, ey buraya kadar anlatılanlara iman etmesi gerektiğini kabul edenler demek olacaktır. Değilse ey iman edenler, ey namaza, oruca iman edenler demek değildir mânâ. Ey bu 99 âyette anlatılan iman birimlerine inandığını iddia eden kişi sana sesleniyorum! Yoksa iman sadece namaz ve oruçtan ibaret değildir herkesin zannettiği gibi. Meselâ, hey sen gözlüklü arkadaş! denilse, içimizde kim gözlüklüyse ona hitap ediliyor demektir değil mi? Öyleyse ey iman edenler, ey iman iddiasında bulunup, o yolda olduğunu savunanlar. Eğer kendilerine kitap verilenlerin birine siz uyarsanız, itaat ederseniz, kitapçılardan kimilerini dinlerseniz, kitaplılardan kimilerine kulak verir itaat derseniz onlara, onların sözleriyle hayat programlarınızı düzenlemeye kalkarsanız. Ehl-i kitap kaynaklı bir hayatın mahkumu olursanız. Tevrat’ı, İncil’i bırakıp ta, Mûsâ’ya, Îsâ’ya imanı terk edip te, kendi hevâ ve heveslerine göre bir din, bir hayat yaşamaya başlayan bu ehl-i kitaba uyarsanız, onlar gibi olmaya, onlar kaynaklı yaşamaya kalkarsanız: Kesinlikle bilesiniz ki sizi imanınızdan sonra kâfirler olma konumuna reddederler, sizi imanınızdan sonra küfre düşürürler, küfre çevirirler, ona itekleyiverirler. Mü’min olduktan sonra sizi kâfir yaparlar. Kendi dünyalarına, kendi hayatlarına, kendi küfürlerine çekerler sizi. Yâni siz Allah’la beraberlik kurduktan sonra, Allah’a imanınızı gündeme getirdikten sonra, ne yapıp yapıp onun kamuflajını sağlarlar onlar. Zira küfür kamufle idi, örtme idi, örtbas etme idi. Yâni böyle ediverirler size. Onlar bunu severler, seve seve yaparlar bunu. Yâni sizin size dininizi örttürürken, inancınızı kamufle ettirirken gözünüzün yaşına bile bakmazlar, canınıza okurlar. Öyleyse ey iman edenler, sakın ha, hem Allah’ı Rab bilecek-siniz, Allah’ı söz söyleme makamında bileceksiniz, hem peygamberi üsve-i hasene bileceksiniz, hem ondan mesaj alacaksınız, hem onu kabulleneceksiniz, ondan sonra da tutup başkalarını dinleyeceksiniz. Hem Allah ve Resûlünü dinleyecek, hem de ehl-i kitap dünyayı dinleyeceksiniz. Olmaz bu. Kesinlikle olmaz. Yâni bu adamların da kitabı var, bunlar da Allah’a iman ediyorlar diye Allah’la birlikte bunları da dinlemeye kalkışmanız asla sizin için mâzeret değildir. Çünkü nice kitap bilgisi olanlar var ki aslında kitaptan haberleri filân yoktur da kendilerinin sözlerini bunlar kitaptandır diye, bunlar Allah’tandır diyerek sizi saptırmaya çalışırlar. Daha önce demeye çalışmıştım onu. Dillerini Allah’ın kitabına eğer bükerler de sizler de bunu Allah kitabı zannedersiniz. Size böyle eğik bükük laflarla, yâni İslâm’a yönelik kimi aranağmeleriyle, Allah, tanrı gibi laflarla güya size bunu Allah’tandır diye kakıştırmaya çalışırlar. Aman ha onları dinlemeyin. Kesin bilin ki onlar sadece zan bilirler, zanna tabi olurlar, kendi zanlarını, kendi ümniyyelerini Allah’tanmış gibi size sunmaya çalışırlar deniyordu. Öyleyse bize düşen kitaplı olduğunu iddia den insanların, yâni Allah’tan gelen mesajdan haberdar olduğunu iddia eden insanların tavırlarını böyle balıklama kabulden yana olmayacağız. Bunlar İslâm’ı biliyor, bunlar Allah peygamber diyor, âyet de okuyorlar bazen, bu adam bu işten haberdar, bu işi kıvırıyor galiba, demeyeceğiz, onun söyledikleri bize neye mal oluyor diye düşüneceğiz. Yoksa bizi küfre mi çekiyor bu insanlar? Yoksa bizim imanımızı kamufle etmeye mi çağırıyorlar? diye müteyakkız olacağız. Arkadaşlar, bu âyetleri okuduktan sonra şöyle bir korku belirdi bende. İmandan sonra sizi kâfir yapmaya çalışırlar değil de sanki mânâ, imandan sonra imanınızı örttürmeye çalışırlar, kamufle ettirmeye çalışırlar. Nasıl? Meselâ kadın konusunda şöyle bir imanınız vardı, onu kapat-tırırlar, kapaklattırırlar, onu gün yüzüne çıkartmazlar, başka şeyleri yaşatırlar size. İmanınızın, inancınızın tamamen aksine başka bir hayat yaşattırırlar. Meselâ vahiy konusunda, Kur’an ve sünnet konusunda, sosyal ilişkiler konusunda, evlenme boşanma konusunda, mal konusunda, çocuk eğitimi konusunda, kılık-kıyafet konusunda, hukuk konusunda, ekonomik hayat konusunda ve tüm konularda sizin bir imanınız vardı ya, Bakara’dan, Âl-i İmrân’dan, Nisâ’dan kaynaklanan, Buhârî’deki, Müslim’deki peygamberinizin hadislerinden kaynaklanan bir imanınız vardı ya, işte bu imanınızı örtbas ettirip size başka şeyler yaşatırlar. Sizin bu imanlarınızın üzerini örttürüp, unutturup kendilerinin güya bu Allah’tandır diye sundukları başka şeyleri size uygulatmaya çalışırlar. İmanlarınızdan kaynaklanmayan bir hayatın adamı yaparlar sizi. İnanırsınız ama bu imanınız sadece iddia planında kalıverir. İnancınız farklı, yaşantınız farklı oluverirsiniz Allah korusun.
101. “Allah'ın âyetleri size okunur, aranızda da peygamberi bulunurken nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah'ın Kitabına sarılırsa şüphesiz doğru yola erişir.” Nasıl, ama nasıl da yaparsınız bunu? İslâm’ı bırakır da nasıl başka başka yollara gidersiniz? Aranızda peygamber varken ve size Allah’ın âyetleri okunup dururken, Allah’ın âyetleri size inip dururken, sizin peşi sıra gitmeniz gereken âyetler gündemde iken, siz nasıl olur da bunları örtbas edersiniz? Nasıl olur da bu size okunup duran âyetleri kamufle eder, yok farz eder ve görmezlikten gelirsiniz? Her şey bu kadar ayan beyan iken, peygamber hayatta iken, Kuran hayatta iken, ne yapılacağı belli iken, insan hiç İslâm’ı bırakır da başka bir yola, başka bir dine gider mi? Yakışır mı bu size? Ne oluyor? Nasıl oluyor? Nasıl yapabiliyorsunuz bunu? Düşünün, hatırlayın, unutmayın ki kim Allah’a sımsıkı sarılırsa, Allah’ın ipine değil burada Allah’a sımsıkı sarılırsa. Ümmet-i muham-med Allah hayrını versin okur okur “Va'tesımu bihablillah” der. Yahu bir de “Ve men ya’tesım billah’ı” okusana. Yâni âyeti böyle sûre içinden, sûre bütünlüğünden cımbızla çekercesine bir anlayışı terk edip bir de yukardan beş âyeti, aşağıdan da üç âyeti okuyuverseler o zaman güzel olacak, o zaman âyet başka şeyler anlatacak. Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa, muhakkak ki o dosdoğru yola, sırat-ı müstakime, hakka, hidâyete yöneltilmiş, iletilmiştir. O gün, Mekke’de, Medine’de bu âyetlerin indiği atmosferde İslâm canlıydı. Allah’ın vahyi dipdiri inmeye devam ediyordu. Allah’ın Resûlü de dipdiri insanların arasında, insanların yanı başındaydı. O şehrin sakinlerinden birisiydi. İnsanların arasında gezip dolaşıyor, gözlerinin önünde örnek bir kulluk sergiliyordu. Böyle bir durumda İslâm’dan, Allah’ın dininden uzaklaşmamalıydı insanlar. Buna hiçbir mâ-zeretleri yoktu. Kendilerine Rableri tarafından vahiy indiriliyor ve peygamberleri de aralarında, yanı başlarında iken yahudiler, Hıristiyanlar ve müşrikler bir araya gelmişler, kendi aralarında güç birliği, ağız birliği etmişler ve o Allah’a iman etmiş, peygamber safında yer almış bir avuç müslümanı ne yapıp, yapıp dinlerinden imanlarından döndürmeye çalışıyorlardı. Bu uğurda her şeylerini fedâ ediyorlar, her çareye başvuruyorlardı. Israrla kendilerini bu âyetleriyle uyaran Rabbimizin uyarılarına kulak veren, o bir avuç müslüman da tüm sapıkların iğvalarına rağmen dinlerinden dönmeyerek kıyâmete kadartüm insanlara örnek bir hayat sergilediler. Şimdi, şu anda ise Rasûlullah ve ashabının üzerinden çok zaman geçti. Ama o gün olduğu gibi bugün de Kur’an yine bizim aramız-dadır. Allah’ın âyetleri yeni nâzil oluyormuşçasına aramızda dipdiri, taptaze karşımızda durmaktadır. Allah’ın kitabı yine insanların arasındadır. Rasûlullah efendimiz de yine dün olduğu gibi bugün sünnetiyle, yoluyla, yordamıyla, anlayışıyla, uygulamalarıyla insanların arasındadır. Kur’an ve sünnet sadece o döneme mahsus değil, kıyâmete kadar insanların arasında var olacak ve geçerliliğini sürdürecektir. Bu Allah’ın bir vadidir, Allah’ın bir yasasıdır. Allah vadini yerine getirecek ve kıyâmete kadar bu dinin temel kaynakları olan kitap ve sünneti koruyacaktır. Kıyâmete kadar bu iki kaynağa hiç kimse dokunamayacaktır. Ve kıyâmete kadar hakka, doğruya, hidâyete, sırat-ı müstakime ulaşmak isteyen herkes, tıpkı Mekke döneminde, Medine döneminde olduğu gibi, Kur’an’ın indiği dönemde olduğu gibi, Rasûlul-lah efendimizin hayatta olduğu günlerde olduğu gibi Kur’an ve sünnete ulaşma imkânı bulabilecektir. İşte bu Allah’ın değişmeyen, değiştirilemeyecek olan bir vadidir, bir yasasıdır. Ve işte şu anda Kur’an dipdiri, taptaze ayaktadır. Örneğimiz, önderimiz, pîşdârımız Hz. Muhammed (a.s)’ın sünneti, tertemiz hayatı da dipdiri karşımızda durmaktadır. Öyleyse âyetin birinci bölümüne tekrar dönüyoruz. Demek ki şu anda aramızda peygamber varken, aramızda Kur’an okunup duruyorken nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın kitabının âyetlerini, Allah’ın kitabının yasalarını, peygamberin sünnetini, peygamberin yolunu, peygamberin dinini bırakır da başka başka yollara, başka başka dinlere gidebilirler? Kitap ve sünnet aramızdayken, yol belliyken, din ortadayken, peygamber ortadayken nasıl olur da Allah’a rağmen, kitaba rağmen, sünnete rağmen kendimiz için bir hayatın seçimini yapabiliriz? Bakın Allah diyor ki kitap varken, peygamber varken insan asla yolunu şaşırıp küfre gidemezmiş, Allah yolundan, Allah dininden başka bir yola, başka bir dine gidemezmiş. Yâni kâfir ancak yol gösterici olarak kitabın ve peygamberin ol-madığı, Allah’ın âyetlerinin okunmadığı, peygamberin örnekliliğinin bulunmadığı bir ortamda hayatını sürdürebilirmiş. Ne yapsın da böyle bir durumda adam? Din yok, kitap yok, âyet yok, örnek yok, peygamber yoksa o zaman insanlar küfür içinde bir hayatı yaşayabilirler. O zaman bu âyetler ışığında hem kendimiz için, hem de dışımızdaki insanlar için şunu söyleyelim: Eğer gerek kendimizin, gerekse dışımızdaki insanların küfürlerine engel olmak istiyorsak, küfürlerini bitirmek istiyorsak mutlaka onlara da âyet ve hadisleri ulaştırmak zorundayız bir. İkincisi de, eğer biz küfürden korkuyorsak, küfre düşmekten ürküyorsak, o zaman yapacağımız iş Allah’ın âyetleriyle, peygamberin sünnetiyle iç içeliğimizi sürdürmek, onlarla beraber olmak, kitap ve peygamberle diyalogumuzu asla kesmemek zorundayız. Kitap ve peygamberle sürekli görüşmek, konuşmak zorundayız. Öyle değil mi? Şu anda peygamber aramızda gezip dolaşmı-yor mu? Eğer peygamber şu anda aramızda şahsen gezip dolaşmı-yorsa bile hükmen gezip dolaşıyor olduğunu kesin biliyoruz. Böyle olunca da Allah’ın Resûlüyle beraber olacağız. Yâni evimizden, mutfa-ğımızdan, tuvaletimizin temizliğinin modeline kadar, giyim kuşamımız-dan, kazanıp harcamamıza, hanımlarımızla yatmamızdan çocukları-mızı eğitmemize kadar, işimiz aşımızdan, yememiz içmemize kadar, sosyal ilişkilerimize kadar, hayatımızın her bir biriminde peygamberin sünneti canlı, görünür hale gelirse, küfre düşme ihtimalimiz bitiverecek o zaman. Yâni o zaman örtme, örtbas etme ihtimalimiz bitecektir. Niye? E o zaman nasıl kamufle edeceksin onu? Yâni birini örtsen öbürü açığa çıkacak, diğerini örtsen öbürü açığa çıkacak ve zihnimizde, haya-tımızda canlı olan âyet ve hadisler bizi küfürden koruyacaktır. Eğer gerçekten samimi olarak şu anda küfre düşme korkumuz varsa, böyle bir derdimiz, bir endişemiz varsa öyleyse bize de düşen kitap ve sünnetle diyalogu artırıvermektir, başka da bir yolu yoktur bu işin. Yâni dilimizde, gönlümüzde, elimizde, ayağımızda vahyin açığa çıkmasını sağlayacağız. Bunu nasıl anlatıyordu âyetin ikinci boyutu? Kim ki Allah’a sımsıkı sarılırsa, kim ki Allah’la sık sık beraber olursa, kim ki sıkı sıkıya Allah’la beraber olursa, Allah’a sımsıkı sarılırsa. Allah’a sıkı sıkı sarılmak, böyle bir çocuğun annesine, annenin çocuğuna sarılması değil elbette. Çünkü sarılınacak olan Allah olunca, artık ağaca sarılmak, ipe sarılmak, duvara sarılmak, sevgiliye sarılmak gibi değildir elbette bu. Ya ne? Allah’a, nasıl sarılınacaksa öylece sarılmak. Hükümlerine mi sarılınır? Âyetlerine mi? Kitabına mı? Emir ve nehiylerine mi? Cehenneminden korunurken mi sarılınır? Cennetini isterken mi sarı-lınır? Artık onu Allah’ın istediği biçimde ve peygamber modelinde nasıl gerçekleştireceksek öylece gerçekleştirme çabamız olsun inşallah.
102. “Ey inananlar! Allah'tan sakınılması gerektiği gibi sakının, sizler, ancak müslüman olarak can verin.” Ey iman edenler, anladınız mı? Buna inandınız mı? Ey buna inanalar, ey bunu kabul edenler, ey Allah’a sımsıkı sarılması gerektiğini kabul edenler, ey Allah ve Resûlüyle iç içe olunca, Allah’ın âyetleri ve Resûlünün sünnetiyle diyalogu kesmeyince küfürden korunacağına inanalar, ey ehl-i kitabı dinlemeyip sadece Rablerini dinledikleri zaman ancak korunabileceklerini bilenler, böylece inananlar, onları dinledikleri takdirde dinden çıkma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarına inananlar, ey bunun mü'mini olanlar, ey bunun şuurunda olanlar. Allah’a karşı takvalı davranın. Yolunuzu Allah’la bulun. Hayatınız konusunda Allah’tan başkasına müracaat etmeyin. Hayatınızı Allah için yaşayın. Hayatınızı Allah’ın belirlediği ölçüler içinde yaşayın. Yaptıklarınızı Allah’ın sizi gördüğü şuuru içinde ve Allah’a lâyık olarak yapın. Yaptıklarınızı Allah dedi diye yapın. Yapmayıp terk ettiklerinizi Allah yasakladı diye yapmayın. Allah nasıl istiyorsa, nasıl gerekiyorsa, nasıl icabediyorsa öylece yapın ve bunu böylece de sürdürün: Muttaki olun. Allah için vermeniz gereken yerde vererek, vur-manız gereken yerde vurarak, sevmeniz gereken yerde severek, küs-meniz gereken yerde küserek, konuşmanız gereken yerde konuşa-rak, susmanız gereken yerde susarak Allah için bir hayat yaşayın. Evet, bu âyet mü’minlerin yollarını Allah’a sormalarını emrediyor. Allah’a sorarak, Allah’tan olur alarak bir hayat yaşamalarını isti-yor. Çünkü bu hayatı var eden Allah’tır. Bu hayatın yasasını koyan da elbette Allah olacaktır. Bu hayat ona sorulmadan asla yaşanılmamalıdır. Bu konuda pek çok hadis var. İnşallah burada onlardan bir kaçını okuyalım. Ebû Ümâme Sudayy ibn Aclân el Bâhilî (r.a)’den rivayet edildi-ğine göre Rasûlullah (s.a.v.)’i veda hutbesinde şöyle buyururken işit-tiğini söylemiştir: “Ey insanlar Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olunuz, yolunuzu O’nun kitabıyla bulmaya çalışınız, beş vakit namaza devamlı ve duyarlı olunuz, ramazan orucunu tutunuz, mallarınızın zekatını veriniz, sizden olan müs-lüman yöneticilere itaat ediniz ki; doğruca cennete girer-siniz.” (Tirmîzî, Cum’a 80) Ebû Hureyre (r.a) şöyle demiştir: Bazı insanlar Rasûlullah (a.v) e: Ey Allah’ın Rasûl’ü insanların hayırlısı ve değerlisi kimdir? dediler. Peygamber (s.a.v.): “Yolunu Allah ve kitabıyla bulmaya çalı-şanlardır” buyurdu. Ey Allah’ın Rasûl’ü biz bunu sormuyoruz de-diler. “O halde Allah’ın sevgilisi İbrahim’in oğlu Allah’ın nebisi İshâk’ın oğlu Allah’ın nebisi Yâkub’un oğlu Al-lah’ın nebisi Yûsuf’tur” buyurdu. Ey Allah’ın Rasûl’ü biz bunu da sormu yoruz dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.): “O halde siz benden arap kabilelerini soruyorsunuz. Bilin ki cahi-liye döneminde hayırlı ve şerefli olanlar İslâm’ı iyi an-layıp yaşarlarsa İslâm döneminde de hayırlıdırlar” buyurdu. (Buhârî, Enbiyâ 8; Müslim, Fedâil 168) Başka değil sadece müslümanlar olarak ölün. Yâni hayatınızın tümünde hep müslüman olun ki ölüm sizi müslüman olarak bulsun. Müslümanca bir hayat yaşayın ki müslümanca bir ölüme muvaffak olun. Çünkü hayatın Allah’ın istediği gibi olanı makbuldür. Ölümün Allah’ın istediği gibi olanı makbuldür. Ölümün ve hayatın bir başkası asla makbul değildir. Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayanın Allah’ın ka-bul edip razı olacağı bir ölümle ölmesi mümkün değildir. Allah’ın kendine has bir ismi var, Rahmân. Allah kullarına karşı merhamet sahibidir. Merhamet sadece Allah’a aittir. Rabbiniz size karşı o kadar merhametli ki onun için size hidâyet etmiştir. Kullarına karşı Allah öyle merhametli ki, öyle Rahmân ki onun için size kitap göndermiştir. Bu dünyada sizi yolsuz, yordamsız, vahiysiz, kitapsız bırakmamıştır. Öyle Rahmân ki Allah sizi yaratıyor, size rızık veriyor, sizi doyuruyor, sizin hayatınızı sürdürüyor, kendisine lâyık kulluk yapmadığınız halde, pek çok günahlar işlediğiniz halde sizi affediyor. O Rahmân olan Allah’ın bize karşı rahmetinin tecellisine bir bakın ki bize burada şöyle dememiş: Ey mü'minler, ey kullarım, Konya’da iken ölün! Gözünüzde gözlük varken ölün! Ya da Ankara yolunda da ölün! Ya da başınızda siyah bir eşarp varken ölün! Beyaz gömlekli olarak ölün dememiş. Ölüm size geldiği zaman sizi böylece bulsun dememiş. Eğer böyle deseydi işimiz çok zordu. O zaman hep gözlüklü olmak, yahut beyaz gömlekli olmak ve öyle ölmek zorunda kalacaktık ki gerçekten bu bizim için çok zor olacaktı. Meselâ gözlüğü gözümüzden çıkardığımız bir anda ölüm bizi yakalayacak ve işimiz bitecekti. Ama dikkat ederseniz öyle demiyor Allah. Ya ne diyor? Müslüman olarak ölün. Ö-lüm sizi müslüman bulsun. Yemek yerken, otururken, ayaktayken ölün dememiş, Müslüman olarak ölün demiş. Yâni en kolayını söylemiş, en kolayını istemiş Rabbimiz bizden. Yeryüzünde bir insanın yapabileceği en kolay, en rahat iş bu. Çünkü kul bu işi yapmaya başladı mı, en yüce varlık, en güçlü varlık onun destekçisidir. Ben müslüman olmak istiyorum ya Rabbi, ben senin istediğin hayatı yaşamak istiyorum ya Rabbi, ciddiyim bu işte dedin mi, mutlak sûrette Allah sana yardım edecektir, senin yardımında olacaktır, ciddiyetine göre tabii. E müslüman olmak bu kadar kolay olduğuna göre, bunu sürdürürken de ölüm seni ne zaman bulursa bulsun ne fark eder? Ama öteki türlü olsaydı meselâ gözünde gözlükle ölün deseydi Allah, şeytan ve dostları bir an gözünden alıverince gözlüğü kâfir olarak ölme tehlikesiyle karşı karşıya olurduk. Arkadaşlar dikkat ederseniz müslüman olarak ölme emri, az evvel okuduğum: Âyetinden sonra gelmiştir. Öyleyse diyeceğiz ki, bu iş, müstakim sıratta olarak ölmektir. Sırat-ı Müstakim üzere bir hayat yaşarken ölmektir. Müstakim sırat kişiyi hedefe götüren yol demektir. Yâni hedef demektir. Bizi cennete götüren yol müstakim sırattır. Bunun iniş ve çıkışları olabilir. Dönüşleri, virajları da vardır. Bazen yürünür, bazen durulur, bazen geri de gidilir. Günah anlamına, günahlardan kaçma anlamına geri gidilir. İnsan şaşırabilir bazen, hata edebilir, unutabilir. Ama bu şaşırması gaflettense, yâni uyanır uyanmaz vazgeçiyor, aynı sapaktan bir daha sapmıyorsa, tamam Allah affederim diyor. Ama bu yol öyle bir yol ki, bu yoldan giden insanlar hem o yolda Allah’ı bulurlar, hem de şeytanları bulurlar. Çünkü Hûd sûresinin 56. âyetinde söyle buyurulur: “Muhakkak ki Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir” (Hud 56) Rabbim sırat-ı müstakim üzerindedir. Allah bu yol üzerindedir ama, şeytan da bu yol üzerindedir. A’râf sûresi 16. âyette de: “Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturcağım” Evet, demek ki hem Allah’ın, hem de şeytanın üzerinde bulunduğu bir yoldur sırat-ı müstakim. Peygamberler, nebiler, sıddîklar, şe-hidler de bu yol üzerinde yürümüş, gitmiş, onlar da bize örnek olmuşlar, böyle garip bir yol işte. Bu yolda giderken bu yolun sapakları ve sapış yerleri de var. Yâni bu yol insanı hem madde hem ruh olarak bilen bir yoldur, ama insanı sadece madde farz ettiren, insanın sadece madde olduğunu ona empoze edip böylece onu saptıran yahudi’ce sapış yolları vardır, tarihte hep olagelmiştir. Bir de insanı sadece ruh zannettiren öylece saptıran hıristi-yanca sapış yolları da vardır. Biz sanki şöyle bir gaflet içinde oluyoruz bazen: Diyelim böyle bir yola girmiş, bu yolda giderken, aman ne kadar da çok ihtiyacımız var diye ev sapağına, ev yaptırma sapağına, evlenme, ev edinme sapağına sapıveriyoruz, sanki ölüm gelmeyecekmiş gibi uzun bir süre oyalanıveriyor, eğleniveriyoruz. Biraz sonra para, pul sapağı vardır, mal mülk sapağı vardır, dükkan tezgah işi, sosyal hayatla ilgiyi kesmek, insanlarla alâkayı kesmek, inzivaya çekilmek, gibi böyle sağlı sollu sapış noktaları var ya, ya oralarda ölüverirsek Allah korusun çok korkunç bir netice ile karşı karşıya gelmiş olacağız. Rabbimiz bizden müslümanca bir hayat yaşayarak Müslüman-ca can vermemizi, ölümü müslümanca bir hayatın içinde karşılama-mızı istiyor. Bakara’yı okurken tanımıştık İbrâhim (a.s) ve onun torunlarından Yakub (a.s) oğullarına, aynı şeyi tavsiye ediyorlardı: "İbrâhim ve Yakub bunu oğullarına vasiyet etti. "Oğullarım! Şüphesiz ki Allah size bu dini seçti. O halde sizde zinhar müslümanlar olarak can verin." (Bakara 132) Bakın burada İbrâhim (a.s)'ın ve Yakub (a.s)’ın oğullarına tavsiyesini anlatıyor Rabbimiz. İbrâhim (a.s) oğullarına, Yakub (a.s) da on iki oğluna diyordu ki; “Oğullarım, Allah size din olarak bu dini seçti. İslâm dinini seçti. Öyleyse sizler de ancak müslümanlar olarak can verin”. İşte Rabbimiz anlatıyor, Allah’ın İbrâhim için seçtiği din İslâm-dı, İbrâhim (a.s) müslümandı, Yakub (a.s) da Müslümandı, ve Allah’ın Hz. Adem (a.s) dan bu yana tüm elçilerine, tüm toplumlara gönderdiği din de İslâm’dı. Hz. Adem (a.s) dan bu yana tüm toplumlara emredilen din elbette müslümanlara da emredilecekti. İşte Rabbimiz burada müslümanca bir hayat yaşayıp müslü-manca ölmeyi Muhammed ümmetinden de istiyordu. Şimdi, biz İsrâil oğullarıyız diyen ve İslâm’ı bırakıp sapıklık içine düşen bu yahudi ve hıristiyanlara ne demek lâzım? Bu adamlar nasıl olur da biz haklıyız deme hakkına sahip oluyorlar? Nasıl olur da biz Yakub’un oğullarıyız dedikleri halde ki Yakub (a.s) bizim atamızdır ve Yakub (a.s) müslümandı. Bunlar İslâm’dan, haktan ayrılıp, sapık yollara girerek bu peygamberlerin yolunu terk ettikleri halde nasıl olur da Yakub (a.s)'ın ve İbrâhim (a.s)'ın yolunda olduklarını iddia edebiliyorlar? Buna hiçbir zaman hakları olamaz. Çünkü İbrâhim (a.s) müs-lümandı, çünkü Yakub (a.s) müslümandı ve oğullarını İslâm’a dâvet ediyordu. Öyleyse sizler de ey müslümanlar, sadece müslüman olarak ölün. Adınız sadece müslüman olsun. Çünkü bu ismi size Allah verdi. Bu ismin dışında kendinize başka şeref aramayın. Sizi müslüman diye çağırsınlar ve siz müslüman olarak ölün. Akıncı olarak değil, Süleymancı, nûrcu, falancı, filâncı olarak değil. Zinhar müslüman olarak ölün. Bir de aman Allah’a kulluk ortamında ölün. Ölüm size geldiği za-man sizi müslüman olarak bulsun. Adınızla, amelinizle, halinizle müs-lüman olarak ölün. Şunu kesinlikle bilelim ki müslüman olarak ölmenin yolu, sürekli o yolda olmaya bağlıdır.
103. “Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun yanında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar.” Allah’ın ipine, ama cem’an, cemisine, tümüne sımsıkı sarılın. Allah'ın ipine sarılın, fakat hepsine birden sarılın. Bakara’ya sarılın, ama Âl-i İmrân’ı atın değil. Namaz âyetlerine sarılın, ama şimdilik ci-had âyetlerini bir kenara atın değil. Helâl kazanç âyetlerini alın, ama şimdilik infak âyetlerinin üzerinde durmayın değil. Fikir âyetlerini alın, ama zikir âyetleri sizde yok olsun, öyle değil. Ya nasıl? Kitabın, Allah-tan gelen ipin hepsine, tümüne, baştan sona sımsıkı sarılın. Allah’ın Resûlü der ki, “Kur’an gökten yeryüzüne sarkıtılmış bir iptir.” Sanki bana öyle geliyor, böyle altı bin parçalı bir ip var ve işte bunun hepsine birden sarılmamızı istiyor Allah. Tümüne birden sarılacağız. Ne Tebbet dışında kalacak, ne de ihlâs. Ne namaz dışında kalacak ne de hukuk. Ne hac dışında kalacak ne ekonomi. Ne oruç dışında kalacak, ne de eğitim âyetleri. Yâni dini parçalamadan, kitabı parçalamadan, peygamberi parçalamadan, hayatı, Allah’ın hayat programını parçalamadan Allah’ın ipine, Allah’ın dinine toptan sarılın. Nedir Allah’ın dini? Fâtiha-dan Nas’a kadar tüm âyetler Allah’ın dinidir. Baştan sona Kur’an âyetleriyle beraber Rasûlullah efendimizin Allah tarafından onaylanmış hayatı dindir. İşte bu dini, bu dinin kitabını parçalamayın diyor Rabbimiz. Meselâ nasıl? Dinin şu bölümünü kabul ederim ama şu bölümünü kabul edemem. Kitabın şu âyetlerine evet, ama şu şu âyetlerine hayır demeden, peygamberin şu şu yönünü kabul, ama şu şu yönlerini reddetmeden namazıyla, orucuyla, haccıyla, zekâtıyla, cihadıyla, ekono-misiyle, hukukuyla, nikâhıyla, mîrasıyla, kılık kıyafetiyle, savaşıyla, barışıyla her şeyiyle Allah’ın ipine, Allah’ın dinine sımsıkı sarılın. Yâni dinin, kitabın tümüne sarılın. Kur’an’daki ibâdet âyetlerine evet, ama aynı Kur’an’ın ekonomik düzenlemelerine gelince hayır de-mek biçiminde, Kur’an’ın orucunu kabul ama aynı kitabın siyasal bakış açısına gelince, sosyal yapılanmalarına gelince hayır biçiminde, kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını reddetmek biçiminde bir anlayıştan yana olmayın. Allah’ın ipinin, Allah’ın kitabının tümüne sarılın. Bir de bu âyete şöyle mânâ verenler de olmuş: Allah’ın ipine toptan sarılın. Topyekün Allah’ın kitabına sarılın. Tek tek değil, toptan, hepiniz Allah’ın kitabına sarılın. Böyle anlasak meselâ şimdi ben kendi başımayım ne yapacağım şimdi? Ya Rabbi yanıma bir kişi daha ver de onunla birlikte bu kitaba biz de sarılalım mı diyeceğim? Yâni ben de onunla birlikte sarı-layım mı diyeceğim? Şuradaki arkadaşlardan hiçbiriniz benim sarıldığım bu kitaba sarılmasa, bu kitapla ilgilenmese ben ne yapacağım? Bu kitaba sarılmak için, bu kitabı anlayıp amel etmek için sizi mi bekleyeceğim? Veya sizler sarıldınız kitaba ama ben yamukluk yapıp sarılmadım. Ne yapacaksınız sizler? Beni mi bekleyeceksiniz? Yok öyle değil. Burada bizden istenen o değil. Ama iki türlüsünü de söylemeye çalışalım: 1-) Birinciyi anladık her halde değil mi? Kur'anın tümüne sarılın. Yâni hiç birisini dışarıda bırakmadan, birini diğerinden ayırmadan Kur’an’ın tümüne birden sarılın. 2- Peki öteki türlü anlarsak, yâni Kur’an’ın hepsine hepiniz sarılın, Kur’an’a toptan sarılın. Bu şu demektir: Kur’an toplumsal bir nizam dinidir, toplum olarak yaşanan, uygulanan, toplumu ayarlayan, uyarlayan bir dindir. Öyle birileri ilgilenip, birileri sarılıp, ama birileri ke-narda kalınca yaşanacak bir din değildir bu din. Öyleyse ey müslümanlar, size düşen toptan, hepiniz birden kitaba sarılıp onu yaşamaya çalışmaktır. Her birinizin ferden ferda görevi bu kitabın tümüne sarılmaktır, ama bu işi hepiniz yapın demektir. Yâni zekât veren ve alan olarak, yardım eden ve edilen olarak, öğreten ve öğrenen olarak, evlenen ve evlendiren olarak, nikâh kıyan ve kıyılan olarak, karı ve koca olarak, baba ve evlât olarak hepiniz bu kitaba sarılın demektir bu. Çünkü toplumsal hareketlilikte şu iki örneği karıştırmayalım, birbirinin iç içesi olan iki örnek: Yemek yapmak ve yemek yemek. Meselâ beş kişi yemek yapacaksa, ya içinizden biri yemek yapar diğerleri yer, bu bir kişinin yemek yapışıdır ferdi bir harekettir. Ya da bu yemek hazırlama işini birlikte yaparız. Yâni birimiz ateşi yakar, birimiz su getirir, öbürü tuzunu getirir, sen yağını, öbürü domatesini, biri servis yapar, biri tabak hazırlar, öbürü çanak getirir, yâni yemek hazırlama işini hepimiz birden yapmışızdır. Böylece bu yemek yapma işi toplumsal bir iş olmuştur. Bu işte her bir ferdin özel bir katkısı olmuştur. Ama yemek yeme işi böyle değildir. Topluca da yeseniz, ferden ferda da yeseniz o ferdi bir harekettir. Yâni ben kendi başıma da otursam yesem kendim yerim, hepimiz beraber oturup yesek de yine ben kendim yerim. Ben kendi mideme yerim ve herkes de kendi midesine yer, ama beraber yiyoruz. İşte İslâm’ın toplumsal hareketliliği budur. Meselâ namaz toplumsal bir harekettir, ama toplu da kılınsa birinin abdesti yoksa onun namazı yoktur. Ama onun abdesti yok, namazı olmadı diye ötekilerin namazı bozulmaz. Onların namazı yine namazdır. Abdesti olmayan bu kişi imamsa tamam o zaman ötekilerin namazı da bozulacaktır. Ama bu durumda imam abdestsiz olduğunu söylememişse diğerlerinin namazı aynen namazdır. Demek ki İslâm’ın toplumsallığı böyledir. Herkes beraber olacak. Sen bir ucundan, ötekisi bir ucundan tutacak öyle değildir. Herkes işin başından sonuna sorumludur. Yemek yapmadaki sorumluluk değil ama yemek yemedeki sorumluluktur bu. (Hocam cemaat olmayacak mıyız? Cemaate karşı mısınız? diye bir soru soruldu.) Tamam kardeş cemaat olacağız, cemaat olmak zorundayız, buna benim hiçbir itirazım yoktur, ama bu âyet onu anlatmıyor. Onu anlatan başka âyetler var, başka hadisler var da bu âyet onu anlatmı-yor. Diyelim ki bu âyet toptan Kur’an’a sarılın diyor. Meselâ şurada otuz kişi varız. Diyelim ki bu âyet şu anda bize otuzunuz birden bu kitaba sarılın dedi. Peki bu otuzunuz birlikte sarılından kasıt ne? Otuzunuz birleşin ve buna sarılın. E peki ben sarılmadım siz ne yapacaksınız? Yirmi dokuzunuz sarılacaksınız. Peki yirmi dokuzumuz yamuk davrandık diyelim sen ne yapacaksın? Sen başka çaren yok yalnız sarılacaksın değil mi? Başka ne yapacaksın da? Yâni Kur’an’a sarıl-ma işi bir kişinin işi değil, bir kişi bunu beceremez, on kişi olmaz, yüz kişi olmaz, efendim bin kişi olacaktır diye bir âyet var mı? Veya bu âyette böyle bir mânâ var mı? Mümkün değil bu âyette böyle bir anlam yoktur. Peki o zaman hepinizden kasıt ne? Kaç kişi olunca sarılacağız o zaman? Tamam kardeş, ben kardeşin dediğini çok iyi anladım. Ayrıca onu bana şerh etmenize gerek yok. Şimdi ben de size soruyorum: Söyler misiniz bana Kur’an’a sarılmada bir topluluk, bir sayı mı lâzım? Tamam söylüyorlar, söylüyorlar da hiç bu tarafını anlatmıyorlar. Haydi anlatsınlar da bir tür anlayalım yâni bunu. Kur’an’a toptan sarılın, hepiniz birlikte sarılın. Müslümanlığı kabul ettiğini iddia eden insanlara hepiniz buna sarılından kasıt, bu işi hepiniz yapacaksınız demektir. Öyle değil mi? Meselâ “Yarın Ankara’ya gidin!” Kim, hepimiz mi? Evet hepiniz gidin. Peki ne demek bu? Hepiniz birlikte gidin anlamına gelebileceği gibi, herkes gitsin de nasıl giderse gitsin anlamına da gelecektir. Ve doğrusu da budur zaten. Bu söze herkes evet de dese, yarın bir tek ben gitsem tamam benimki doğrudur. Ankara’ya birlikte gidin mi? Âyet bunu da söylüyor mu? Hayır birlikte gidini söylemiyor. Yâni Kur’an’a birlikte sarılın. Kaç kişi birlikte sarılalım? O zaman bu soruyu soracağız. Kaç kişi birlikte? Dese ki âyet yanındakiyle birlikte. Öyle de dememiş bakın. Yanımdakiler sarılmayınca ben de işimi gücümü bırakıp gel ya, sen de sarılmalıydın diye onu anlatmaya başlayacağım. Ona sarılmayı bırakacağım da insanları gel buna birlikte sarılacakmışız diye anlatmaya yöneleceğim. Eh yine bu kitabımızın şehâdeti ve beyanıyla kıyâmete kadar bu kitaba sarılmayacak insanlar olacağına göre benim işim hiç bitmeyecek ve bu kitaba sarılacak zamanım da olmayacak. Meselâ gelin şu yemeği birlikte yiyelim. Tamam birlikte yiyelim, ama hiç kimse kabul etmiyor. Hiç kimse yanaşmıyor o yemeği yemeyi. Sadece bir ben varım, ne yapacağım o zaman? Kaç kişi birlik yiyeceğiz? Sonra bunun sınırı ne? Kaç kişi beraber olmalıyım? Bu insanlar yanaşmıyorlar benimle beraber olmaya. Gelsinler beraber sarılalım haydi. Herkes ne diyecek o zaman? Tamam herkes gelsin benimle beraber olsun. Gelin birlikte sarılalım. Yıllardır çağırıyoruz bu insanla-rı. Hani kim geliyor? Öyleyse arkadaşlar şu, mevcut birleşelim sözü İslâm’da yoktur. Öyle bir birleşme olmaz. Herkes diyor ki gelin birleşelim. Peki nerede birleşeceğiz? Onun anlayışında, onun cemaatinde, onun liderliğinde, onun emirliğinde. Hayır böyle bir birleşme olmaz. Neyle birleşelim olur? Nerede birleşelim olur? Kur’an’la birleşelim olur, Kur’an’da birleşelim olur. Mesele bu değil mi zaten? E şimdi ben bununla bileştim mi, sen de bununla birleştin mi tamam biz bir ve beraber olduk de-mektir. Peki cemaat olmayacak mıyız? Cemaat olamaya engel mi bu âyetler? Hayır, cemaat olmaya engel âyet olmaz. Arkadaşlar İslâm cemaat ister. İslâm cemaattan yanadır. Kaç tane müslüman varsa onlar hepsi bir cemaattır. Yeryüzünde Allah’ın dinine sahip olduğunu iddia eden, Allah’a iman ettiğini iddia eden, ben de müslümanım diyen bütün insanlar cemaattır. İslâm cemaatinin üyesidir. Ve işte o cemaata Kur’an diyor ki haydi Kur’an’a sımsıkı sarılın, hepiniz sarılın. Öyle bir grubunuz Kur’an’a sarılsın, Kur’an’la beraber olsun, Kur’an’la meşgul olsunlar, din adamları gibi, ama bir kısmı da başka şeylerle meşgul olsunlar değil. Ey cemaat, ey İslâm cemaatı siz hepiniz Kur’an’a sımsıkı sarılın demektir bu. Böyle yapınca, herkes Kur’an’a sarılınca cemaat olmaz mı? Cemaat oldun zaten. Müslüman oldun mu cemaat oldun zaten. Müslüman oldu mu bir kişi, artık o İslâm cemaatının bir üyesidir. Allah’ın Resûlü tek başına sarıldı Kur’-an’a, sonra Hatice’yle iki kişi oldu İslâm cemaatı, Aliyle üçe çıktı, Ebu Bekir’le dörde çıktı ve bugün bu cemaat dört milyara çıktı. Bir adam müslüman oldu mu o cemaatın içindedir. Bir daha yeniden cemaat kuracaksın yok yâni. İslâm’da yok bu. Cemaat içinde bir daha cemaat tefrikadır. Müslüman oldu mu bir adam Hz. peygamberden beri oluş-turulan İslâm cemaatının üyesidir. Dinden çıktı mı da bu cemaattan ayrıldı demektir. İrtidat etti demektir. Şu anda dünyadaki İslâm cemaatı imamsız, camisiz ve ezansız bir cemaattır. Ama halîfe liderliğinde camisi, mescidi, ezanı, kitabı olan bir cemaat olmak zorundayız. Ama bu tüm İslâm âlemi içindir. Sadece burada olmaz bu iş. Burada seçtiniz mi onun dâveti bütün İslâm âlemine ulaşması lâzım. Eğer o imamın mesajı, dâveti sana ulaş-mamışsa dolayısıyla senin ona bağımlılığın da yoktur. Şimdi meselâ ben burada seni seçtim, sen nesin yâni? Ne ifade ediyorsun? Benim temsilcimsin o kadar. Meselâ Konya’daki müslümanlar beni temsilci seçseler ve Kayseri’deki müslümanlara gönderseler, gelin bak biz müslüman olduk siz de müslüman olmak istiyorsanız bizden haberdar olmak zorundasınız diye bir teklifle gidiş yok ki. Onlar da deseler biz de müslü-manız, bu sefer Konyalı ve Kayserili müslümanların bir başkanı olur. Hani nerede o? Bu cemaatları birleştireceğiz. Bu cemaatların oluşları, fonksiyonları birleşmeye engel zaten. Birinin bir dükkanı var, öbürünün de var, birleşiyorlar ikisinin üçünün bir dükkanı oluyor ve söz sahibi biri oluyor. Şu andaki müslümanların birliği bu. Ticari birlik gibi yâ-ni. İsterse herkes dükkanını birleştirsin buna diyeceğimiz yoktur ama bu İslâm birliği değil ben onu demek istedim. Ne diye bir araya geleceğiz? Tek başına yapamadığımız hangi iş bizi buna zorluyor? Onu bir bilelim değil mi? Para kazanmak için, parti kurmak için veya dergi çıkarmak içinse buna İslâmî mânâda cemaat denmez yâni. Kardeşim bak ben sana soru soruyorum. Hangi âyet düşün-dürttü sana bunu? Hangi âyeti pratize ederken zorlandık da buna mecbur hissettik kendimizi? Eğer Âl-i İmrân’ın bu âyeti ise bana öyle demedi bu âyet. Kur’an dışı kaynaklı problemleri Kur’an’a çözdürmeye çalışıyoruz gibi geliyor. Yıllar yılı müslümanların teşkilatları anlatıldı, partileri anlatıldı ve bu çalışmaların müslümanlıkla ilgisi de bu âyetle kuruldu. Yâni âyetten hareketle yaşayış değil de yaşayışa uygun bulunan âyet gibi oldu. Yâni yıllar yılı müslümanların teşkilatları anlatıldı, buna delil istendi İslâm’dan ve bu âyet gösterildi. Değilse bu âyet hiç anlatılmadı bugüne kadar müslümanlara. Allah aşkına söyleyin bu âyeti kendi başına okuyan hiç hoca duydunuz mu? Üstelik âyetin tama-mı da okunmaz, sadece baş tarafı okunur. Böyle olunca bu âyet anlatılmadı müslümanlara. Kur’an’ın tümüne sarılın, ya da Kur’an’a tümünüz sarılın. Ama bu birbirinizi bekleyin de öyle sarılın demek değil. Meselâ büyük bir ağaç kaldırılacak. Denildi ki bu ağacı kaldırın. Hepimize bir emirdir bu. Bu emri ben kendime bir emir kabul edersem gidip kaldırırım, kaldırmaya çalışırım. Ben bunu kendime bir emir kabul edip var gücümle kaldırmaya çalışmışım ama gücüm yetmemiş kaldıramazmışım. Eh o beni ilgilendirmez ki, ben kaldırmaya uğraşırım. Eğer sen de, sen de bu işi kendine emir biliyorsan, siz de gelirsiniz ve yardımlaşırız o za-man. Ama yine de yapılan iş nedir? Herkes kendi kaldırır değil mi? Yâni ben kendi imanımla, kendi samimiyetimle, kendi kaldırmamla sorumluyum ve diğerleri de aynısıyla sorumludur diyoruz. Allah’ın ipinin tümüne birden sımsıkı sarılın ve tefrikalaşmayın. Allah’ın kitabıyla tefrikalaşmayın. Allah’ın kitabından ayrılmayın. Kitap-la tefrikalaşmayın, kitapla ayrışmayın. Kitabı kendinizden, kendinizi kitaptan ayırmayın. Sürekli kitapla beraber olun. Şimdi tekrar peygamber hadisine dönelim. Ne diyordu Allah’ın Resûlü? Kur’an gökten yeryüzüne indirilmiş bir iptir ve ona sımsıkı sarılın diyordu Allah’ın Resûlü. Bakın burada da deniyor ki sakın ondan ayrılmayın. Buna sımsıkı sarılın ve bundan ayrılmayın. Değilse birbirinize sımsıkı sarılın ve birbirinizden ayrılmayın değil mânâ. Ama yıllar yılı hep öyle anlatılmış, hep öyle anlamadan yana bir tavır sergilenmiş. Aman ey müslümanlar, birbirinize sımsıkı sarılın ve sakın tefrikalaşıp birbirinizden ayrılmayın şeklinde anlaşılmış. Arkadaşlar bu âyetten bu mânâ, birbirinize sımsıkı sarılın anla-mı hiç çıkmıyor. Yâni gerçekten çok tuhaf bir şey. Meselâ bu otobüse binin ve ondan hiç ayrılmayın, demek gibi bir laftır bu. Yâni otobüse bindiyse, otobüsten inmezse adam zaten otobüsten ayrılmaz. Öyleyse eğer ben bu kitaba sarılmışsam bundan ayrılmamalıyım. Benim bu kitaptan ayrılığım reddediliyor. Fırka olmak demek, Kur’an’la fırkalaşmak demektir. Yani hayatta Kur’an bir yan ben bir yan olmam demektir. Kur’an bir vadide, ben başka bir vadide yaşıyorum demektir. Kur’-an’dan kopuk bir hayat yaşıyorum demektir ki işte menedilen budur. Değilse birbirimizle fırka zaten olacağız. Hani Beyyine’de deniliyordu ki: İnsanlara beyine ulaşınca kitap ve sünnet ulaşınca, onlar ikiye ayrılacaklar, ya şerru’l beriyye veya hayru’l beriyye olacaklar. Zaten Kur’an insanları ayırmak için gelmiş. Kur’an’la insanlar ayrılacaklar. Kur’an’la kimileri saparken kimileri de yol bulacaklar. Kur’an’ın ayırdığı insanla ben mecburen ayrılacağım. Ne yapayım ki ben bununla ayrılmayacağım? Kur’an’ın ayrıl dediği insanla benim beraberliğimin ne anlamı var? Ne yapacağım da onunla tefrikaya düşmeyeceğim? Meselâ şuradaki arkadaşlarımızdan hepimiz beraber bir konu-da vahye dayanmayan, ama diğer vahyi bilgilerimizin senteziyle, analiziyle bir fikre ulaşmıştık. Meselâ karar verdik ki yarın hemen bir teşkilat kuracağız veya hemen bir gazete çıkaracağız, demiştik diyelim. Sonra Kur’an okumaya devam ettik ve okuduğum bu son bölümle anladım ki bu yanlışmış, anladınız ki bu yanlışmış, ama farz edin ki şu arkadaş bunu anlamadı, hayır illa da bu olacak diye diretti. Peki şimdi ben ne yapacağım? Ondan ayrılmayacağım mı? Mecburen ayrılacağım, ama ben neden ayrılmayacağım? Bundan, bu kitaptan ayrılmayacağım. İşte tefrikaya düşmeyin derken istenen budur. Yâni bununla tefrikalaşmayın demektir. Birbirimizle tefrika mecburen olacak, hattâ Allah’ın Resûlü buyuruyordu ki ihtilâf oluverince sizin yapacağınız iş sünnete müracaat etmektir. Cenâb-ı Hak da Nisâ sûresinin 59. âyetinde öyle diyordu: “Ey İnananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden emir sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah'a ve âhiret gününe inanmışsanız onun hallini Allah'a ve peygambere bırakın. Aranızda her hangi bir konuda bir ihtilâf, bir niza, bir anlaşmaz-lık söz konusu olursa meseleyi Allah ve Resûlüne arz edin. Bir şey Allah ve Resûlüne arz edince karşımıza üç durum çıkar: 1-) Ya bu arz edilen konunun reddi karşımıza çıkar, yâni böyle bir konunun İslâm’da yeri yoktur der ve ikimiz de susarız. 2-) Veya ikimizi de reddeder, 3-) Veya iki tarafı da kabul eder, ikiniz de doğrusunuz der, o zaman ha, seninki de doğruymuş benimki de doğruymuş arkadaş deriz. Öyleyse mesele Kurana sarılmak ve ondan ayrılmamak, onunla tefrikalaşmamaktır. İşte bu âyette istenen budur bizden. Nitekim iki üç âyet sonra gelecek ve orada diyecek ki Rabbimiz; sakın ha şol kimseler gibi olmayın ki onlar tefrikaya düştüler,ayrıştılar, ihtilâfa düştüler, muhalif ve muhtelif oldular. İşte birbirinizden ayrılmayın emri orada gelecek. Burada Kitaptan kendinizi ayırmayın buyuruluyor. Evet tefrikalaşmayın bu kitapla, çünkü: Şöyle bir hatırlayın, bir düşünün Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetlerini. Birbirinize düşmandınız da, Allah sizin kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun yanında idiniz de, Allah sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyetlerini açıklar. Bir düşünün hele, Allah size bu son elçisini, bu son kitabını göndermeden önce ne haldeydiniz? Sizler birbirinize düşmandınız da, bir çöle, bir bataklığa, bir çıkmaza, bir dalganın içine, bir kavganın içine sürükleniyordunuz, gidişiniz ateşe, cehenneme doğruydu da Allah sizi bu gidişten kurtardı. Bu âyetlerin gelişinden önce Evs düşmandı Hazrec’e, Hazrec kanlı-bıçaklıydı Evs’le. Her kabile birbirine düşmandı. Kimin kimi öldürdüğü, kimin kime düşman olduğu, kimin ne yaptığı belli değildi. Allah bir kitap ve bir peygamber gönderdi onlarla sizin kalplerinizi birbi-rine ülfet ettirdi de ateşten bir çukurun kenarından döndürdü sizi. Mekke’de, Medine’de ve tüm dünyada insanlık ateşten bir yarın kenarına kadar gelmişti. Tüm dünyada insanlar birbirlerini yemekle meşguldü. Menfaatleri sebebiyle insanlar sanki bir kurt gibi birbirlerine saldırır hale gelmişti. İşte böyle bir durumda rahmeti bol olan Rabbi-miz bir peygamber gönderdi, ona vahyini indirdi de insanlar kardeşler oldular. Gelmeseydi peygamber, inmeseydi vahiy nice olurdu bu in-sanlığın hali? İşte bir topluma Allah vahyiyle, peygamberiyle böyle hi-dâyet eder. İşte bir topluma Allah böyle acır. İşte bir toplumu böyle adam eder. Söyleyin, eğer Rabbimizin vahyi gelmeseydi bu insanlar kardeş olurlar mıydı? Ne büyük bir nimet değil mi bu? Siz düşmanlardınız da Allah sizin kalplerinizi te'lif etti, ülfet kazandırdı, birleştirdi, yâni yakınlaştırdı, birbirinizle anlaşabilecek hale getirdi sizi. Arkadaşlar, gerçekten çok garip bir iş. Tam Allah’ın gücü-nü, kudretini, yüceliğini anlatan bir âyet, bir iş. Yâni şu anda bir adam-la kalbiniz ısınıveriyor. Nasıl oldu bu iş? Neden oldu? Bilmiyorsunuz ama ısınıyor işte. Birisiyle de birden soğuyorsunuz. Yıllarca can ciğer beraber olduğunuz biriyle de bir anda soğuyuveriyorsunuz. Diyor ki Allah işte hatırlasanıza sizin kalbinizi ben ısındırdım birbirinize de: Böylece Allah’ın nimeti sayesinde sizler kardeş oldunuz. Fakat âyetin arkası gerçekten bize müthiş bir darbe indiriyor: Ama hatırlasanıza, sizler bir ateş çukurunun hemen kenarında idiniz de oradan biz sizi kurtardık. Arkadaşlar, bizler şımarık insanlarız biraz. Karşımızdaki insanlar bizim yaptıklarımızı yapmak şöyle dursun, düşünemiyorlar bile. Onlara yaptıklarımızı anlatıyoruz anlayamıyorlar bile. Yâni bırakın yapmayı anlama boyutuna bile ulaşamamışlar diyoruz ve bizde o noktada biraz şımarıklık oluyor. Ya da adam henüz bilmiyor, anlamıyor, anlayamıyor, yanlış yapıyor diye vurup geçiyoruz adama. Tekfir edip geçiyoruz adamı. Halbuki bir vakitler biz de öyle değil miydik? Bunu hiç hatırlayamıyoruz. Bir zamanlar bizler de Kur’an sünnetten habersiz bozuk düzen bir hayatın sahibi değil miydik? Nasıl dünümüzü unutuyor da dünkü bizim durumumuzda olanları silip geçebiliyoruz? Veya düşünün ki şu anda biz yarın düzelteceğimiz konuda onunla aynı durumdayız. O, o konuda öyleyse, biz de öteki konuda aynı durumdayız. Ee öyleyse biraz insaflı davranalım. Meselâ eğitim ayrı şeydir, İslâm’ın çizgisine girdikten sonra ceza vermek ayrı şeydir de, ilgiyi kesme noktasında diyorum ben. Meselâ, yeni İslâm’a kazandırdığımız birisi verdiği bir sözü tutmasa aldırış etmeyiz, yenidir deriz ve affederiz. Adam söz verir gelmez, bir daha gideriz, anlamaz, bir daha anlatırız, yan çizer bir daha uğraşırız filân. Ama üç-beş sene beraber olduktan ve bu işi anladıktan sonra gelmedi mi tamam canına okuruz. E tamam uyaralım ama canına da okumayalım yâni. Değil mi? Uyaralım, yapma diyelim, bak bu nifak alâmetidir diyelim, imanını tehlikeye götürüyorsun diyelim ayrı şey. Yâni uyarıdan hiç vazgeçmeyelim çünkü o bizim kardeşimizdir, onun cehenneme gidebilme olasılığına hiç göz yummayalım, ama onun dışında da hepten silivermeyelim, atıvermeyelim, vuruvermeyelim. Bilelim ki bir vakitler biz de öyleydik. Ya da biz de, kimi düzelti-lecek konularda hâlâ öyleyiz. Elbette o hep öyle sürecektir. Yâni bizim de eksikliğimiz olabilecektir. Demek ki ateş çukurunun kenarındaydınız da Allah sizi kitabı ve peygamberiyle ondan kurtardı. Arkadaşlar, şu anda bizler, şu anda tüm dünya insanlığı bu nimete ne kadar muhtacız değil mi? İşte şu anda bizler de parça parçayız. Şu anda tüm dünya insanlığı düşmanlıklar içinde, birbirlerini yiyecek bir duruma gelmişler. Kardeşin kardeşe, babanın evlâda hayrının olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Bir uçurumun kenarında bulunuyoruz. Tıpkı bu âyetlerin gelmesinden önceki günlerine döndü insanlık. Ama işte şu anda o insanları kardeş yapan, o insanları dirilten Allah’ın âyetleri hâlâ aramızdadır. Allah’ın âyetleri hâlâ canlıdır. Rasûlullah efendimizin sünneti bilgi olarak aramızdadır. Öyleyse gelin ey insanlar, dünküler gibi Allah’ın bu âyetlerine sarılalım. Allah’ın kitabına sarılalım. Kendimizi bir an olsun kitaptan, kitabı da kendimizden ayırmayalım. Kitapla birlik olalım. Kitapla tefrikalaşmalarımıza bir son verelim. Peygamberle birlik olalım. Bu kitaba ve peygambere sarılan o insanlar nasıl kardeş olmuşlar, nasıl hidâyet bulmuşlar, nasıl uçurumun kenarından dönmüşlerse, nasıl yeryüzünün en azîz ve şerefli insanları haline gelmişlerse, dünyada zillet ve meskenetten, âhirette de cehenneme gidişten nasıl kurtulmuşlarsa, gelin bizler de tıpkı onların yaptıkları gibi uçurumun kenarında bize el uzatan şu çağrıya, şu kitaba, şu peygambere evet diyelim. Gelin akıllarımızı başlarımıza alalım da vakit geçmeden yeni-den Allah’a dönelim. Yeniden kitaba dönelim. Yalnız Allah’ı Rab bilelim. Birbirimizi Rabler, kullar edinmeyelim. Hepimiz kullar olarak Rab-bimizin dâvetine yönelelim. Allah’ı bırakıp da başka başka yollara git-meyelim. Allah’a Allah’ın istediği kulluğa yönelelim de cennete giden yolda Rabbimizin rahmeti bize de gelsin. Rabbimiz bize de acısın ve bizi kardeşler yapsın. İşte Allah âyetlerini böylece açıklıyor. Dün onlara âyetlerini açıklayan Allah bugün de bize açıklıyor. İşte Allah böylece âyetlerini ayan beyan hale getirir belki siz böylece hidâyet bulur, yol bulursunuz diye. Elverir ki bizler bu açıklananlara kulak verip yol bulalım. Peki nasıl yol bulalım? Nasıl yapalım öyleyse biz? Şöyle:
104. “Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir cemaat olsun. İşte başarıya erişenler yalnız onlardır.” Siz bir ümmet oluşturun. Sizden bir ümmet çıksın, bir topluluk bulunsun. Dünya üzerinde sizin ümmetiniz şu özellikleri taşısın. Sizin ümmetiniz, topluluğunuz şöyle olsun, şu özellikleri taşısın: Tüm dünyaya, tüm dünya insanlığına şahitler olsun bu toplumunuz. İnsanları hayra çağırsın, hayra dâvet etsin, iyiliği emretsin, kötülükten menetsin. İşte hem dünyada hem de Ukba’da felaha erenler, kurtuluşa erenler, başarıya ulaşanlar onlardır. Mutlaka sizden bir grup insanları hayra çağırsın, hayra dâvet etsin, hayra çağrıda bulunsun, hayra dâvetiye çıkartsın, hayrı çağırsın, hayrı çağrıştırsın. Kendilerini görenler hayrı, hakkı hatırlasınlar. Sizden bir grup marufu emretsin, tevhidden yana olsun, tevhidin amiri bulunsun, münkeri de nehy etsin, İslâm’ın istemediği küfrü ve şirki nehy etsin, küfrü ve şirki ortadan kaldırmaya çalışsın. Müslümanlar olarak bizim böyle olmamızı istiyor Rabbimiz. Arkadaşlar, gerçekten şu anda kötülüklerin, kötülerin, kötülük taraftarla-rının, kötülüğe çağıranların çoğaldığı, iyilerin, iyilik taraftarlarının, iyili-ğe çağıranların çok az olduğu, pislerin, kötülerin tüm dünyayı egemenlikleri altına aldıkları bir dünyada, hayrın, iyiliklerin unutulup şerrin hayır diye kabul gördüğü bir dünyada insanlık buna ne kadar muhtaç değil mi? Öyleyse gelin böyle bir dünyada bir topluluk olalım, bir topluluk oluşturalım. Allah’ın istediği gibi insanları hayra, hakka dâvet eden, hayrı gündeme getiren, hayrı yaşayan, hayrı pratikte gösteren bir topluluk olalım. Allah ve Resûlünün maruf dediği, iyilik dediği bir hayatın kavgasına soyunalım. İnsanların cennet yollarını açıp cehennem yollarına barikatlar koyalım. İnsanların farkında olmadan süratle ateşe doğru sürüklendikleri bir dünyada kollarımızı makas gibi açarak durun kalabalıklar, bu yol çıkmaz sokak, nereye gidiyorsunuz? Bu gidişiniz sizi ateşe götürüyor. Gelin işte Allah yolu buradadır. Gelin cennet buradadır, cennet yolu buradadır, felaha erenler buradadır, dünyada da âhirette de başarıya ulaşanlar buradadır diyelim. Demek ki marufu emredecek ve münkeri nehy edeceğiz. Ama her şeyden önce biz marufu ve münkeri bilmek zorundayız. Neyin maruf, neyin münker olduğunu bilmeliyiz ki birini emredip, ötekisini menetme imkânımız olsun. Müslümanın evvela maruf ve münker bilgisine sahip olması gerekir. Bilmezsek Allah korusun maruf diye mün-keri emretmeye kalkarız, münker diye marufu nehy etmeye kalkarız. O halde bizler, önce münkerin ve marufun ne olduğunu bilme-liyiz. Bilmeliyiz ki, maruf ve münkeri bir tavır ortaya koyabilelim. Peki o zaman nedir münker? Nedir maruf? Arkadaşlar, münker; dinin hoş görmediği doğru bulmadığı, Allah ve Resûlünün haram kabul ettiği, kerih gördüğü her şeydir. Haramlardan mekruhlara kadar dinin tasvip etmediği menhiyatın her çeşidine İslâm literatüründe münker denmiştir. Bunun zıddı olan yâni dinin meşru ve doğru kabul ettiği, güzeldir dediği her şeye de maruf denir. Öyleyse münkerin ve marufun tesbitinde kıstas vahiydir. Hakkı da bâtılı da, iyiyi de kötüyü de, kârı da, zararı da, marufu da münkeri de, hidâyeti de dalâleti de, hidâyette olanı da, dalâlette olanı da en iyi bilen Allah olduğuna göre bu konuda kıstas vahiydir. Bize düşen de öyleyse her şeyi bilen âlim ve her şeyden haberdar olan Habir olan, Hakim olan Allah’ın yargısını ve Allah adına konuşan Rasûlullah efen-dimizin değerlendirmesini temel kabul edip onun dediği gibi yaşamak zorundayız. Allah ve Resûlünün maruf dediklerini maruf, münker dediklerini de münker bilmek zorundayız. Çünkü daha önce de söylemiştim, insanlar ister çoğunluk olsunlar, ister azınlık olsunlar, onların hiç birisinin bu konularda hüküm verme ve değerlendirme hakları da güçleri de yoktur. Tüm yeryüzü in-sanlığı toplansalar, hattâ cinleri de yardıma çağırsalar şu iyidir, şu kötüdür, şu hakdır şu bâtıldır, şu kârdır, şu zarardır, şu münkerdir bu maruftur demeye hakları yoktur. İyiliklerin ve kötülüklerin tesbitinde, hakkın ve bâtılın tesbitinde, münkerin ve marufun tesbitinde kıstas insanlar değil, toplum değil vahiydir. Vahyin maruf dediği maruftur, münker dedikleri de münkerdir. Bu konuda söz söyleme hakkı sadece Allah ve Resûlüne aittir. Madem ki münkerin ve marufun tespitinde temel kriter vahiydir. O halde münkeri ve marufu tanıyabilmek için vahyi bilmek zorundayız. Sürekli Kur’an ve Sünnetle beraber olmak zorundayız. Münkeri ve marufu tanımanın yolu kitap ve sünneti tanımaktan geçer. Bunları tanıdığımız nisbette biz münkeri ve marufu tanıma imkânı bulabileceğiz demektir. İnsanları iyiliğe, doğruluğa çağırmak ve münkerden nehyet-mek konusunda birkaç da hadis okuyalım inşallah. Bedir’e katılan ve Ensardan olan Ebu Mesud Ukbe İbn-i Amr (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim bir hayra ve iyiliğe kılavuzluk ederse ona hayrı işleyenin sevabı kadar sevap vardır.” (Müslim, İmare 133) Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İnsanları doğru yola çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Ona uyanların sevap-larından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını sapıklığa ça-ğıran kimseye de kendisine uyanların günahı gibi günah yazılır, ona uyanların günahlarından da hiçbir şey eksil-mez.” (Müslim, İlim 16) Ey müslümanlar, insanları hayra çağırın, marufu emredip, münkerden nehy edin ve zinhar:
105. “Kendilerine belgeler geldikten sonra ayrılan ve ayrılığa düşenler gibi olmayın. büyük azap onlaradır. Şu tefrikaya düşenler gibi olmayın. Şu fırkalaşanlar, ihtilâf edenler, tefrikaya düşenler, birbirlerine düşenler gibi, ihtilâf edip birbirlerine muhalif ve birbirlerine muhtelif tavırlar içine girenler gibi olmayın. Ayrılanlar, parçalananlar, ayrımcılıktan yana olanlar gibi olmayın. Dini parçalayanlar, kitabı parçalayanlar, peygamberi, peygam-berleri parçalayanlar, hayatı parçalayanlar, toplumu parçalayanlar gibi olmayın. Dini parçalayıp hayatın bazı alanlarında, Allah’ın dinini, öteki alanlarında da, başkalarının dinlerini, başkalarının hayat programlarını uygulayanlar gibi olmayın. Kitabı parçalayıp her bireri kitabın bir bölümünü bayraklaştıranlardan, her bireri kitabın bir bölümüne sarılıp kendilerini de parça parça edenler gibi olmayın. Peygamberi parçalayıp, onun hayatının, onun sünnetinin bir bölümünü kabul edip bir bölümünü reddedenler gibi olmayın. Peygamberleri parçalayıp, bir kısmına inanan bir kısmını reddedenler gibi olmayın. Peygamberin şu yönüne tamam, ama şu yönünü kabul edemeyiz diyenler gibi olmayın. Ona iki şahsiyet izâfe edenler gibi olmayın. Hayatı parçalayıp bir bölümünde Allah’ın kulu, öteki bölümlerinde başkalarının kulu olanlar gibi olmayın. Hayatın her bir alanında Allah’ın kulu olduğunuzu unutmayın. Dini parçalamayın. Hiçbiriniz diğerinden ayrı bir dinin, ayrı bir dünyanın insanı değilsiniz. Atanız Adem müslümandı, Ananız Havva müslümandı, İbrâhim (a.s), İshak (a.s), Yâkub (a.s) ve Onun oğulları müslümandı. Mûsâ (a.s), Îsâ (a.s) müslümandı. Muhammed (a.s) da müslümandı. Öyleyse gelin ey insanlar, yahudi’siyle, hıristiyanıyla müslü-manıyla, ey insanlık hepinizin dini birken, hepinizin Allah’ı birken böyle İslâm’ı bırakarak, peygamberler yolunu bırakarak, her bireriniz ayrı ayrı isimlerle, ayrı ayrı cemaatlerle fırkalaşmayın, gruplaşmayın. Allah birdir, din birdir, peygamberiniz birdir, kıbleniz birdir, kitabınız birdir. Hal böyleyken nasıl oluyor da, böyle parça parça olursunuz? Nasıl oluyor da, dini parçalıyorsunuz? Nasıl oluyor da, kitabı parçalıyorsunuz? Nasıl oluyor da hayatı parçalıyorsunuz? Nedir bu hayatınız böyle? Namazda birleşiyorsunuz da, sosyal hayatta ayrılıyor musunuz? Namazda Rab Allah da, sosyal hayatta Rab başkaları mı? Namazın Rabbi, hayatın Rabbi değil mi? Yoksa namazdaki kıbleniz ayrı da, hayatın kıblesi ayrı mı? Namazın kıblesi hayatın kıblesi değil mi? Orucun Rabbiyle, hukukun Rabbi ayrı mı? Haccın Rabbiyle, sosyal ve siyasal yasaların Rabbi ayrı mı? Namazda ayrı bir Rabbi ama kılık kıyafette ayrı bir Rabbi mi dinliyorsunuz? Birden çok Rab kaynaklı bir hayat yaşayarak hayatı parçalamadan yana mısınız? Ayrı ayrı gruplarla, ayrı ayrı isimlerle, ayrı ayrı cemaatlerle kendi kendinizi niye parçalıyorsunuz? İslâm cemaati size yetmiyor mu? İslâm cemaatinin üyesi olmak yetmiyor mu? Müslüman ismi size yetmiyor mu? İsimlerin, mensubiyetlerin en şereflisi Allah katında din İslâm iken niye kendinize başka başka isimler bularak böyle gruplaşmalar içine giriyorsunuz? Yapmayın bunu. Allah katında hak din, tek din İslâm’dır ve sizin isminiz de isimlerin en şereflisi olan müslümandır. Kabirde de bununla çağrılacak, bununla sorgulanacak ve bununla kurtulacaksınız. Öyleyse niye bu sizden önceki ehl-i kitap gibi asıldan, kökten ayrılıp fırkalaşmadan yana bir tavır sergiliyorsunuz? Hocanız mı bu ehl-i kitap sizin? Bir düşünsenize, tüm müslümanlar olarak namazda ayrı ayrı kıblelere mi yöneliyorsunuz? Ayrı ayrı Rablere mi kulluk ediyorsunuz? Ayrı ayrı kitaplara, ayrı ayrı peygamberlere mi iman ediyorsunuz? Hal böyleyken bu parçalanmanızın sebebi nedir? Yoksa Allah’ı bırakıp da kendinize ayrı ayrı tanrılar mı buldunuz? Yoksa peygamberinizi bıraktınız da kendinize ayrı ayrı önderler, örnekler mi bulup, her bireriniz onların peşinden mi gidiyorsunuz? Yoksa kitabınızı bıraktınız da, her bireriniz kendinize yeni yeni kitaplar bulup onlarla mı amel ediyorsunuz? Daha önce kitap ehli kendilerine Beyyinât geldikten sonra, kendilerine Allah’tan apaçık deliller geldikten sonra sapıttılar, ayrıştılar, sakın ha sizler onlar gibi olmayın. Peki ne demek bu? Arkadaşlar bu şu demektir: Ey müslümanlar, sakın ha sakın sizler Kur’an’la beraber olduktan sonra, size Rabbinizden gün kadar açık âyetler geldikten sonra kitaptan ayrılıp, kitabı terk edip, kendinize ayrı ayrı yollar edinmeyin, kendinizi ayrı ayrı gruplar etmeyin artık. Kur’an’la birleşin, Kur’-an’la bütünleşin demektir. Demek ki insanlar kendilerine Beyyinât geldikten sonra tefrikaya düşmüşler, kimisi kabullenenler kimisi ayrılanlar olmuş. Kimisi kitabın istediği hayatı yaşayanlar, kimileri de kitapsız bir hayatı tercih edenler olmuş. Semûd için de öyle deniyordu: “Andolsun ki, Semûd milletine kardeşleri Sâlih'i "Allah'a kulluk ediniz" desin diye gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümreye ayrıldılar. (Neml 45) Sâlihi kardeşleri Semûd’a sadece Allah’a kul olsunlar diye gönderdik de, bir de bakmışsın ki onlar, birbirine hasım iki grup oluvermişler. Yâni bu tefrika, bu feriykan hep olagelmiştir, ondan kaçına-mayacağız, ama zinhar Kur’an’la tefrika oluşturmamaya çalışacağız, Kur’an bir yana biz bir yana olmayacağız inşallah. İşte bizden istenen de budur bu âyetlerde. Böyle olanları çok elim ve dayanılmaz bir azabın beklediğini bir an bile hatırımızdan çıkarmayacağız.
106. “O gün birtakım yüzlerin ağaracağı ve bir-takım yüzlerin kararacağı bir gündür. Yüzleri kararanlara: “İnanmanızdan sonra inkâr eder misiniz? İnkâr et-menizden dolayı tadın azabı” denecektir.” Bir gün gelmiş ki yüzler bembeyaz, bir gün gelmiş ki yüzler kapkara. Kimilerinin yüzü başarılarından ötürü, kazançlarından ötürü parıl parıl parlar, ama kimilerinin yüzleri de kayıplarından ötürü, hüsranlarından ötürü suspus olmuş, simsiyah kesilmiştir. Yüzleri simsiyah kesilenlere denilir ki, sizler imanlarınızdan sonra küfre mi düştünüz? İman ettikten sonra küfre mi döndünüz? “Gâlû belâ” diye bilinen misâklarınızdan, Allah’a verdiğiniz sözleriniz-den dönüp de sonra küfre mi düştünüz? Allah’ı Rab kabul ettiğinizi ikrar ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Veya dünyada müslüman olduktan sonra yahudi ve hıristiyan mı oldunuz? Girdiğiniz dinlerinizden irti-dat mı ettiniz? Hz. Mûsâ’ya iman ettikten sonra tekrar gerisin geriye dönüp küfrettiniz ha? Îsâ’ya ve İncil’e inandıktan sonra küfre döndünüz ha? Mûsâ ve Îsâ (a.s)’ların yolunu, dinini terk edip de başka yollara gittiniz ha? Muhammed (a.s)’a ve Ona indirilen kitaba iman ettikten sonra kitabı ve peygamberi bırakıp da başka başka yollara gittiniz ha? Veya dünyada önce zâhiren müslüman göründünüz de, diliniz-le iman ettik dediniz de, hayatınızla bu imanlarınızın aksini mi yaşadı-nız? Haydi öyleyse kâfir oluşunuzdan ötürü tadın azabı. Yapılacak şey miydi bu sizin yaptığınız? Hiç insan Mûsâ (a.s)’ın yolunu, dinini, Îsâ (a.s)’ın yolunu, dinini, Muhammed (a.s)’ın dinini bırakır da başka başka yollara gider mi? İnsan kendi ismini, kendi özelliğini, kendi peygamberini, kendi kitabını bırakır da hevâ ve heveslerine uyar mı? Allah’ın dinini bırakır da kendi kendine din belirlemeye kalkar mı?
107. “Yüzleri ağaranlar ise Allah'ın rahmetinde-dirler. Onlar orada temellidirler.” Ama yüzleri bembeyaz olanlara, dünyada apaçık âyetlerle aydınlık bir hayat yaşayarak öbür tarafta da, Allah’ın aydınlatmasıyla ay-dınlanmış olanlara, aydınlık bir hayata ermiş olanlara gelince, işte onlar rahmet icre ebediyen orada, cennette kalacaklardır. Orada üzüntü, huzursuzluk, sıkıntı yüzü görmeyecekler. Dünyada aydınlık taraftarları, nûr taraftarları orada da aydınlık bir hayatın sahibi olurlarken, dünyada karanlık işlerin adamları, karanlığa talip olanlar, pis işlerden hoşlananlar, Allah’ın istediği bir hayatı yaşamaktan uzaklaşarak kendi kendilerine zulmedenler, zulmetten yana olanlar da karanlık bir hayatın sahibi olmuşlardır.
108. “İşte bunlar, ey Muhammed, sana doğru olarak okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Allah hiç kimseye zulmetmek istemez.” İşte bunlar Allah’ın âyetleridir ki, biz onu sana hak ile okuyoruz. Ne müthiş bir şeref değil mi? Okuyan kim? Allah. Okunan kim? Muhammed (a.s). Şu anda okuyan kim ben? Okuyan kim? Sizler. Okunan kim? Müslümanlar. Bizler için şereflerin en büyüğüdür bu. Bu şerefe nail olmak istiyorsanız sizler de okuyun birilerine bu âyetleri. Allah peygamberine okuyor bu âyetleri. Hem de hak olarak, hukuk olarak, uygulanması gereken yasa olarak okuyor. İşte hak bilgi, doğru bilgi budur, işte izzet budur, şeref budur. Rabbimizin elçisine ve onun şahsında bizlere okudu bu hak âyetleri. Ve bu hak âyetlerin dışında kesinlikle hak bir bilgi yoktur. Bundan daha güzel hak bir yasa yoktur. Bu âyetlerden daha güzel bir hukuk olur mu? Bu âyetlerin istediği hayattan daha güzel bir hayat olur mu? Bundan daha üstün bir nimet olur mu? Öyleyse ey müslüman, sen sana izzet ve şeref kazandıracak, seni en doğru bilgiye ulaştıracak bu Allah âyetlerini bir kenara bırakıp da başka şeyleri, başkalarının âyetlerini, başkalarının kitaplarını, şeytanların vahiylerini nasıl okursun? Allah’ın kitabını bırakıp da nasıl onların bilgileriyle bilgilenmeye çalışırsın? Yakışıyor mu sana bu? Allah’ın bizzat, elçisine okuduğu bu âyetleri sen nasıl okumazsın? Nasıl olur da, bu kitabı gündemine almazsın sen? Nasıl bu kitaptan uzak bir hayat yaşayabilirsin? Nasıl kitapsız bir gün geçirebilirsin? Senin dünyan, senin ticaretin, senin evin, senin atın, araban bu kitaptan daha mı önemli ki, onlar bu kitapla beraberliğini engelleyebiliyorlar? Şu sanat tanrıları, şu ekonomi tanrıları, şu oyun eğlence tanrıları bu kitaptan daha mı değerli ki hep onları gündeme getiriyorsun da bu kitabı gündemine almıyorsun? Rabbinin bu kitabını okumadan nasıl bir hayat yaşayabiliyorsun? Allah’ın bu hak olan âyetleri şu dünyandaki zavallı, âciz insanların sözlerinden, yasalarından daha mı de-ğersiz ki, onlarınkiyle ilgileniyorsun da Rabbinin âyetleriyle ilgilenmi-yorsun? İnsanlar için bundan daha büyük bir zillet olur mu? Bundan daha büyük bir ceza olur mu? Allah kimseye zulmetmez. Allah âlemler için zulmü istemez. Kullarına zulmetmeden yana değildir. Allah âyetlerini böyle açık açık anlatmadan kimseyi sorumlu tutmaz. Ama insanlar kendi hür iradeleriyle zulmü istiyorlarsa, insanlar zalim oluyorlarsa, olmamaları gereken yerde, bulunmamaları gereken konumda olarak, kendilerini Allah’a kulluk ortamından çıkararak, kendi kendilerine zulmetmeye başlarlarsa, insanlar Allah’ın âyetlerine karşı, böyle kör ve sağır davra-narak zulmetmeye başlarlarsa, yâni insanlar zulmü isterler ve zulmü hak ederlerse, o zaman Allah da onların bu zulümlerini onaylayıverir. Allah herkesin dünyada istediğini onaylamıştır. Bu adamlar zaten dünyada zulüm istiyorlardı. Eh Allah da bunların kendi özgür iradeleriyle tercih ettikleri zulmü onaylayınca hâşâ suçlu Allah mı?
109. “Göklerde olanlar da yerde olanlarda Allah'ındır. İşler Allah'a varacaktır.” Göklerde ve yerde sahip yalnız Allah’tır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ın kulu ve mülküdür. Göklerdekiler ve yerdekiler hepsi, Allah’a boyun büküp teslim olmuşlardır. Madem ki her şey Allah’a teslim, peki siz kime teslimsiniz? Madem ki göklerde ve yerde her şey Allah’ındır, peki siz kiminsiniz? İsterseniz sizler öteki varlıklardan farklı davranın. İsterseniz göklerde ve yerdekilerin teslim olduğuna sizler itiraz edip kafa tutun, ama unutmayın ki, dönüş Allah’adır. Dönüşünüz Allah’adır, Onun huzurunda toplanacak ve yaşadığınız hayatın hesabını Ona ödeyeceksiniz. Ve işte bunun yolunu, müslümanca ölebilme savaşını sürdürebilmenin yolunu, bundan sonraki âyetinde anlatacak Rabbimiz. Sûrenin bundan sonraki bölümünü tanımak için dördüncü ciltte buluşmak üzere vel hamdü lillahi Rabbil’ âlemin. 1 Müslim, Salâtu'l Müsâfirîn: 42, 804.
110. “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, marufu emreden, münkerden alıkoyan Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Kitap ehli inanmış olsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu; içlerinde inananlar olmakla beraber, çoğu yoldan çıkmıştır.” Bu âyetleriyle Rabbimiz insanların içinden yeryüzünün en hayırlı, en şerefli, en güzel, en şahsiyetli toplumunu çıkarmayı murad ediyor. Bizim toplumumuzun, İslam toplumunun böyle bir toplum olmasını emrediyor. Bu yeryüzünün en hayırlı, denge unsuru olacak toplumun sahip olması gereken özelliklerini de bakın şöylece belir-liyor: Sizler insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı, en bereketli bir toplum olmalısınız. Sizler ey peygamber dönemi insanları. Sizler ey kutlu asrın insanları. Sizler ey Rab ve İlâh olarak Allah’ı, kitap ve hayat programı olarak Kur’an’ı, din olarak teslimiyet dini olan İslâm’ı, örnek olarak, peygamber olarak da Allah’ın kutlu elçisi, son elçisi Hz. Muhammed (a.s)’ı kabul etmiş olan müslümanlar. Unutmayın ki sizler dünya üzerinde tüm insanlık için çıkarılmış, yetiştirilmiş, eğitilmiş en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu, Allah’ın güzel dediklerini, hayırlı dedik-lerini, din dediklerini emredersiniz, münkerattan da, Allah’ın kötü dediklerinden, çirkin dediklerinden, işe yaramaz dediklerinden de nehy edersiniz. İnsanları kötülüklerden alıkorsunuz. Ve bir de siz Allah’a iman edersiniz. Siz hayatınızda Allah’ın tek Rab ve İlâh olduğuna iman edersiniz. Sizin imanınızı, sizin amelinizi, sizin hayatınızı, sizin kavganızı Allah belirler. Siz tüm hayatınızda Allah’a teslim oldunuz. Nasıl inanacağınızı, nasıl kulluk edeceğinizi, nasıl yaşayacağınızı, insanları neye ve nasıl dâvet edeceğinizi, nelerden nehy edeceğinizi de Allah belirler. İşte sizler böyle bir toplum olmak zorundasınız diyor Rabbimiz. Böyle olduğunuz zaman hayırlı ve şerefli bir toplum olacaksınız. Dikkat ediyor musunuz? Rabbimiz bizim özelliklerimizi sayarken insanlar içinden, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olduğumuzu haber verdikten sonra, bu üstünlüğümüzün birinci sebebi olarak önce iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz buyuruyor. Sonra da Allah’a iman edersiniz buyuruyor. Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l münker özelliğimizden sonra, Allah’a iman özelliğimizden söz ediliyor. Demek ki ilk şart budur. İlk şart iyiliği emredip kötülüklerden menetmektir. Zira bu görev ihmal edilirse, toplum bozulursa, İslâm’ın yaşanacağı ortam oluşmazsa, müslümanca bir toplum oluşturulmazsa İslâm yaşanmaz, iman yaşanmaz. Yâni eğer bizler iyiliği emrederek kötülüklerden menederek çevremizi düzeltemezsek, çevremizi müslümanlaştıramazsak, inanan mü’minleri daha iyi inanır, inanmayanları da inanır hale getiremezsek böyle bir ortamda biz imanı, İslâm’ı yaşayamayız. Bakın işte şu anda bize müslümanca bir hayat yaşama hakkı tanımıyorlar. Demek ki İslâm’ı yaşamanın ilk şartı budur. Bu vazife ihmal edilir de, toplum İslâm’ı yaşamaya müsait olmaktan çıkarsa o zaman belki biz fert olarak inanabiliriz ama eğer inanmayanları veya az inananları düzeltemezsek biz de yaşayamayız İslâm’ı. Kaldı ki bizim imanlarımızı, inançlarımızı yaşamamız demek, namaz kılın emrine imtisâl, oruç tutun buyruğunu icra ve emri bil’maruf yapın, münkerden nehyedin emrine imtisâl dir. Buna imtisâl edip yerine getirirsek biz İslâm’ı yaşıyoruz demektir. İşte daha önceki dönemlerin hayırlıları olan, daha önceki dönemlerde insanlar için çıkarılmış hayırlı bir toplum olan Mûsâ (a.s)’ın hayırlıları, Mûsâ (a.s)’ın döneminin müslümanları, Îsâ (a.s)’ın müslü-manları, toplumu eğer kendilerine Allah’ın son elçisi Muhammed (a.s) gelir gelmez hemen iman etselerdi, hakikaten kendileri için çok hayırlı olacaktı. Bu ehl-i kitap, bu yahudi ve hıristiyanlar daha önceki peygamberlere iman ettikleri gibi, şimdi de bekledikleri, yolunu gözledikleri bu son elçiye de iman ediverselerdi bu seçilmiş, insanlık için çıkarılmış hayırlı toplum, şerefli ümmet onlar olacaklardı. Ama ne yazık ki onlardan çok az bir grup müslüman olup bu şerefe ulaşırken, pek çoğu fısk u fücuru tercih ettiler. Halbuki fırsat ayaklarının ucuna kadar gelmişti. Mekke’de zuhur eden Allah’ın Resûlü, Medine’ye, yanı başla-ına kadar hicret etmişti. Üstelik bu son elçi onların ellerindeki kitap-arını da reddetmeyip tasdik ediyordu. Onların sevdikleri, kabullendik-eri peygamberlere de aynı kaynaktan gelmiş kardeş ve hak peygamber gözüyle bakıyordu. Ne yazık ki ayaklarına kadar gelmiş bu fırsatı kaçırdılar, bu şerefi teptiler de, çok azı müstesna imanı değil de küfrü tercih ettiler ve böylece dünya üzerinde bir kavgayı başlattılar. Eğer Allah’a ve Allah elçilerine inandıklarını iddia eden bu insanların hepsi de, bekledikleri bu peygambere ve onun getirdiği İslâm’a iman ediverip de müslüman oluverselerdi, o zaman yeryüzünde tek ümmet olacaklardı, çok iyi olacaktı, ama demek ki Allah’ın yasası böyledir. Demek ki Allah’ın takdiri gereği kimileri müslüman olacak, kimileri de kâfir olacak, kimileri gemiye binecek, kimileri tufanda boğulacak. Kimileri Mûsâ (a.s)’ın ya-nında yer alıp sağ salim denizi geçecek, kimileri Mûsâ’nın karşısında yer alıp denizde boğulacak. Dünyada Allah’ın bir yasasıdır bu anlıyoruz.
111. “Onlar incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” Ne halt ederlerse etsinler. Nasıl isterlerse öylece tavır alsınlar. Kesinlikle bilesin ki ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, onlar size asla bir zarar veremezler, ancak size sadece bir eziyet, bir üzüntü verebilirler, sadece sizi incitebilirler o kadar. Onlar sizinle asla savaşamazlar, asla sizinle bir savaşı göze alamazlar. Tabansızdırlar, sizin karşınızda zinhar kaçarlar onlar. Eğer sizler onlar karşısında müslümanca bir tavır ortaya koyabilirseniz onların kaçmaktan başka yapabilecekleri bir şey yoktur. Rasûlullah’ın ve müslü-manların karşısındaki safta yerlerini alan bu ehl-i kitap dünyanın, Allah’la, Allah’ın diniyle, Allah’ın elçisiyle savaşa tutuşan bu kâfirlerin Allah’a karşı verebilecekleri her hangi bir zarar yoktur. Allah’a, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine ve bu dinin mensuplarına karşı verebilecekleri en küçük bir zarar yoktur. Allah’a zaten zarar veremezler de burada anlatılmak istenen Allah’ın sistemine ve müslümanlara verebilecekleri bir zarar yoktur deniyor. Zaten peygambere muhalefet Allah’a muhalefettir. Peygamber yolunun yolcularına düşmanlık, Allah’a düşmanlıktır. Unutmayalım ki, müslümanlara düşmanlık yapanlar karşılarında Allah’ı bulacaktır. Ve yine kesinlikle bilelim ki Allah onların tüm işlerini boşa çıkaracaktır. Yâni dünyada Allah’ın peygamberine ve müslümanlara karşı düşmanlık adına düşündükleri tüm planlarını, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın yasalarını, Allah’ın sistemini engellemek için aldıkları tüm tedbirlerini, tüm mesailerini Allah boşa çıkaracaktır. Ne yaparlarsa yapsınlar Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sisteminin hayata hakim oluşuna engel olamayacaklardır. Evet bu alçakların ne bu dine, ne de bu dinin mensuplarına yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Her ne kadar şu anda zâhiren geçici bir süre için bu kâfirler müslümanlara karşı üstünlük sağlamış gibi görünerek mü’minlere işkence ve eziyet edebilecek duruma gelmişlerse de, unutmayalım ki bu da yeryüzünde Rabbimizin koyduğu yasaları gereğidir. Evet Rabbimizin dilediği bir hikmete meb-nî olarak ve de müslümanlar için bir imtihan gereği olarak kendilerine verdiği bir izin sonucu bunları yapabilmektedirler.
112. “Nerede bulunsalar Allah'ın ve inanan insanların himayesinde olanlar müstesna onlara alçaklık damgası vurulmuştur. Allah'tan bir gazaba uğradılar, onlara aşağılık damgası vuruldu. Bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.” Her nerede olurlarsa olsunlar onlara zillet damgası vurulmuştur. Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar zelil olacaklardır. Allah’a kulluktan çıktıkları için, Allah’ın dinini terk ettikleri için Allah’ın horluk, hakirlik damgasını yiyen bu alçaklar kıyâmete kadar Allah’ın dininin hâkim olduğu müslüman bir topluluğun, müslüman bir devletin vesâyetinde, yahut başkalarının, başka insanların hâkim olduğu bir devletin himayesinde ancak varlıklarını sürdürebileceklerdir. Hep birilerinin emrinde, birilerinin vesâyeti altında yaşamak zorunda kalacaklar. Çünkü daha önceleri Allah’ın kendilerine gönderdiği peygamberler eşliğinde Allah’a iman edip, müslüman olup sonradan İslâm-dan çıktıkları için Allah’ın gazabına uğradılar. Mûsâ (a.s) la birlikte iman ettiler. Dâvûd ve Süleyman (a.s) lar döneminde dünyanın en üstün, en şerefli toplumu haline geldiler. Zirve noktasında Allah’a kulluğu yaşadıkları bu dönemde, müslüman oldukları bu dönemde Allah kendilerine çeşitli nimetlerini yağdırdı. Ama Süleyman (a.s) dan sonra Allah yolundan, peygamber yolundan sapıp yahudileştiler, hıristiyan-laştılar. Allah düşmanı kâfirlerle işbirliği yaparak Allah’ın kendilerine rahmet kapısı olarak gönderdiği peygamberlerini öldürdüler. Kitaplarını tahrif edip bozdular. Müslümanlığı bırakıp yahudilik ve hıristiyanlık diye kendi kendilerine oluşturdukları bir dinin, bir yolun peşine takıldılar. Bu yüzden Allah’ın gazabına uğradılar. Uzun bir süre böyle devam ettikten sonra tek bir ümitleri, tek bir kurtuluş ışıkları kalmıştı. O da kitaplarında okudukları, peygamber-lerinden duydukları âhir zaman Nebîsini beklemekti. O geldiği zaman ona iman edecek, onun safında yer alacak, onun getirdiği son kitaba iman edecek ve maruz kaldığımız bu zilletten, bu gazaptan kurtulacak, tarihteki eski izzet ve şerefimize tekrar kavuşacağız diyorlardı. Ama işte şimdi bekledikleri bu elçi ayaklarının dibine kadar gelmişti. Lâkin bu fırsatı değerlendiremediler. İçlerinden samimi olanlar bu elçiye evet deyip kurtulurken, ötekiler iman etmeyerek kıyâmete kadar bu zillet ve meskenete mahkûm oldular. Tabii şu anda benim bu anlattıklarımı dinleyenlerin içinde tarihi bilmeyenler bunu anlayamıyorlar. “Hani nerede yahu bu adamların zilleti?” diyorlar. “Şu anda biz mi zeliliz, yoksa onlar mı?” diyorlar. Tabii tarih bilinmezse bunu anlamak zordur. Şöyle geçmişi bir gözden geçirin. Son yüzyıla gelinceye kadar bu adamlar nasıl bir hayatın içindeydi dersiniz? Yüzyıllar boyu müslümanların egemenliği altında cizye vererek bir hayat yaşamadılar mı bu adamlar? Müslümanların egemenliği altında bir hayat yaşamadılar mı? Son yüzyılda müslümanların yokluğundan istifade ederek böyle kendi kendilerine bir hayat yaşamaları sizi niye aldatır bilmem? Bu yahudilerin şu anda dünyanın her bir yerine dağılmalarının sebebi sizi hiç düşündürmüyor mu? Niye dağıldı bu adamlar tüm dünyaya? Dünyanın her yerinde, değişik toplumlar içinde, değişik eziyetler içinde yıllar yılı bir hayat yaşadılar. İşte Rabbimiz âyetinde bunu anlatıyor. Hep başka devletlerin vesâyeti altında yaşadılar. Ya müslümanların adam oldukları dönemlerde müslümanların vesâyeti altında, yahut da diğer devletlerin egemenliği altında bir hayat yaşadılar. Niye böyle oldular? Allah’ın âyetlerini terk ettiler, Allah’ın dinini terk ettiler, peygamberlerinin yolunu terk ettiler. İşte bu adamların zillet ve meskenetlerinin sebebi, gazap ve azap içinde bir hayatın adamı olmalarının sebebi budur. Evet işte böyledir. Bir topluluk Allah’a inandığını iddia edecek, Allah’ın kerim elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’a iman ettiğini, Ona gönderilen Tevrat’a inandığını iddia edecek, sonra da inandık dedikleri kitabın ve peygamberin yolunu, dinini terk edecek yahudi olacak, hıristiyan olacak. Böyle bir toplum zilleti hak etmez mi? Gelelim şimdi onların zilletini unutturacak bir konuma düşmüş olan bizlere. Arkadaşlar, nasıl ki kitabı ve peygamberi terk eden, kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşayan bu yahudi ve hıristiyanlar zillete mahkûm olmuşlarsa, elbette aynı yola giren, Allah’a, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed (a.s)’a ve ona gönderilen Kur’an’a iman ettiklerini iddia ettikleri halde kitaptan ve peygamberden habersiz bir hayat yaşayan günümüz müslümanları da aynı zillete düşmüşlerdir. Aynı şekilde yahudi ve hıristiyanlar gibi Allah’ın âyetlerini örterek, örtbas ederek, gündemlerinden düşürerek, Allah’ın elçilerine ilgisizlikleri sebebiyle onları öldürerek bir hayat yaşayan, adları müslü-man olduğu halde başka başka isimlerle çağrılan, gruplaşan müslü-manlara da aynı yasa geçerli olacaktır. Onlar için de elbette zillet ve meskenet damgası vurulacaktır. Ve işte vurulmuştur da. İşte şu anda adı müslüman olan bu toplum, hangi peygamberi diri tutuyor hayatında? Hangi kitapla amel ediyorlar şu anda? Hayatlarına kimin kitabı hâkim? Allah’ın kitabı mı? Başkalarının kitabı mı? Allah’ın yasaları mı? Başkalarının yasaları mı? Peygamberlere mi sarılıyorlar? Peygamberleri mi dinliyorlar, yoksa peygambere alternatif olarak ortaya çıkmış önder ve örnekleri mi? Elbette böyle yaşayan müslümanlar da zilleti hak etmiş olacaklardır. Zira sosyal yasalar asla değişmez. Bu yasalar önceki toplumlar için neyse sonrakiler için de öyledir. Allah’ın toplum yasalarında, sosyal yasalarında bir değişiklik bulamazsınız. "Allah’ın sünnetinde değişiklik yoktur." Evet başka çaremiz yoktur. Öncekilerin başlarına gelen zillet ve meskenetten kurtulmak istiyorsak Allah’ın kitabıyla ve Peygamberle barışmak zorundayız. Bizden öncekilerin yaptıkları Allah’ın kitabına ilgisiz kalmak, Allah’ın Resûlüyle tanışmamak ve böylece Allah’ın istemediği bir hayatı yaşamak, Allah’la savaşmak demektir. Allah’ın dediklerinin aksini yapmak, ya da; ya Rabbi senin gönderdiğin kitap, senin gönderdiğin peygamber bin dört yüz yıl öncesinin hayatını düzenlemiş, aradan bin dört yüz yıl geçmiş, devir değişmiş, zaman değişmiş, şimdi bizim bilimlerimiz var, bizim pozitif bilimlerimiz gelişti, laboratuarlarımız var, teknik bilimlerimiz var, bilimsel çalışmalarımız var. Binaen aleyh artık senin modası geçmiş kitabına ve peygamberine ihtiyacımız kalmadı diyerek onun arzu ettiği hayatın dışında yaşamaya çalışmak Allah’a harp ilân etmek demektir ki Allah’la savaşa tutuşan bir toplumun zillet ve meskenetten kurtulması da asla mümkün değildir. İşte yahudilere seslenen bu âyetler bize de bunları söylüyor. Çünkü benim için bu kitabın onlara ne dediği değil, önce bana ne dediği önemlidir.
113,114. “Kitap ehlinin hepsi bir değildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyup duranlar vardır; bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.” Evet, ama bu ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Hepsi aynı değildir bu adamların. Yâni Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’a iman edenlerin tamamı yahudileşmemiştir. Hz. Îsâ (a.s)’a iman eden mü’minlerin, müs-lümanların tamamı bu dinlerinden, bu imanlarından vazgeçip hıristi-yanlaşmış değildir. Allah’ın son elçisi Muhammed (a.s) a ve Ona gönderilen Kur’an’a iman edenlerin tamamı kitaba ve peygambere ters düşerek, kitaba ve peygambere sırt çevirerek şu veya bu şekilde dini parçalamış, fırkalaşmaların, parçalanmaların içine girmiş değildir. Müslümanların tamamı ben şuyum, ben buyum diyerek, kendilerini farklı gruplara izafe ederek, kendi üstadını, kendi grubunu ön plana çıkararak, kendi kitabını ön plana çıkararak, bunları Allah’ın kitabının ve elçisinin önüne geçirerek fırkalaşmadan yana olmadı. Hepsi böyle değildir. Hepsi bir değildir. Onlardan kimileri: Onlardan bazıları ümmet’ün gâimehdir. Dimdik ayakta duran, Allah’ın dinini dimdik ayakta tutan, Allah’ın dinini ayağa kaldıran, Allah’ın diniyle doğrulup ayağa kalkan, hayatlarını Allah’ın diniyle ayağa kaldıran, geceleyin Allah’ın âyetlerini okuyan, geceleyin Allah’ın âyetleriyle bilgilenen ve gündüzün de o âyetleri uygulamaya koyarak Rablerine secde edenlerdir. Daha önce Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’a iman eden, daha önce Îsâ (a.s)’ı, Muhammed (a.s)’ı, Tevrat’ı, İncil’i, Kur’an’ı kabul ettim diyenlerin hepsi bir değildir. Hepsi sapmış değildir. Hepsi yoldan çıkmış değildir. Bu dünya hep sapıkların, yoldan çıkmışların dünyası değildir. Bu dünya durdukça Allah’ın hidâyet üzere bırakıp saptırmadığı, Allah’ın kendilerinden razı olduğu, Allah’ın beğenip, seçip, istediği hayatı yaşayacak, devam ettirecek kimseler hep var olacaktır. Bu dünyada Allah’a Allah’ın istediği gibi teslim olan müslümanlar hep var olacaktır. Aksine inananlar, aksini yaşayanlar istemeseler de bu böyle olacaktır. Kâfirler çatlasalar da, patlasalar da, yeryüzünde bir tek müslüman bırakmayacağız diye yeminler edip, gece gündüz onların kökünü kesmeye planlar, programlar, komplolar, tuzaklar hazırlamaya çalışsalar da, bu böyle devam edecektir. Şu anda gerek yerli gerekse yabancı kâfirler yeryüzünde müs-lümanları yok etme adına amansız bir savaş başlatmış olsalar da. Evet bu Allah’ın va’didir, bu dünyada kıyâmete kadar müslümanlar da bitmeyecek, kâfirler de tükenmeyecek. Evet yeryüzünde kâfir de olacak müslüman da. Zaten Allah bizlere yeryüzünde bir tek kâfir kalmayacak biçimde bir savaş emretmiyor. Bizim böyle bir hedefimiz yoktur. Bizim hedefimiz yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşmaktır. Evet, onlar, o ehl-i kitaptan kimileri, müslümanlar Allah’a iman ederler. Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman ederler. Allah’tan gelenlerin tümüne iman ederler. Allah’a iman Allah’tan gelenlerin tümü-ne iman demektir. Allah’a iman Allah’ın hayata karışacağına iman de-mektir. Allah’a iman Onun Rab, Melik ve İlâh oluşuna imandır. Allah’a iman Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde bir hayat yaşamaya iman demektir. Allah’a iman Allah’ın hayata karışacağına imandır. Allah’a iman Allah’ın hayatı düzenlemek üzere hayat programı gönderdiğine imandır. Allah’a iman Allah’ın belirlediği hayat programına iman demektir. Allah’a iman kişinin boynundaki kulluk ipini yalnız Allah’ın eline vermeye imandır. İşte ehl-i kitap içinde böylece Allah’a inananlar vardır. Yine onlar âhirete de iman ederler. Âhiret inancıyla onlar her an Allah’la beraber olmayı, Allah’la karşı karşıya gelmeyi gündemlerine alırlar. Tüm hayatlarında âhiret elde bir derler. Hesap kitap elde bir derler. Âhiretin hesabını ön plana alırlar. Alırken, verirken, severken, küserken, yerken, içerken, yatarken, kalkarken âhireti hep gözlerinin önünde tutarlar. Yarın ben bundan hesaba çekileceğim! Ben bunun hesabını vereceğim! Bu konuda yarın benim karşıma bir dosya çıkacaktır! diyerek her an kendi kendilerini kontrol altına almayı becerebilen kimseler vardır. Ehl-i Kitap içinde böyle her adım atışında, her duruşunda, yâni pozitif ve negatif her eyleminde âhiret konusunda, âhiretin hesabı kitabı konusunda korku içinde olanlar vardır. Ya bu konuda hesaba çekilirsem! Ya bu bakış yarın karşıma bir dosya olarak çıkarsa! Ya bu hareket yarın hesaba çekilirken aleyhime çıkarsa! Ya cehenneme sürüklerse beni bu duruş! diye sürekli bir hesap kitap içinde olanlar vardır. Yâni âhiret korkusunu, aç kalma korkusunun, borcu ödeyememe korkusunun, ele âleme rezil olma korkusunun, polis korkusunun, maliyeci korkusunun, hapse girme korkusunun, çek, senet, protesto korkusunun, işten atılma, statüyü kaybetme korkularının önüne geçirenler vardır, ehl-i kitabın içinde. Evet hayatlarını, hayat programlarını bu inanca bina eden kimseler vardır. Sonra iyiliği emrederler, kötülükten de menederler onlar. İyiliğin toplumda yaygınlaşmasını isterler, kötülüklerin de kökünün kazınmasına çalışırlar onlar. Ve hayırda yarışırlar onlar. Allah’ın rızası istikâmetinde bir yarışın içine girerler. Hayatın hep Allah’a göreliğini düşünürler. Kimsenin kimseye haksızlık etmeyeceği, kimsenin kimse-ye zulmetmeyeceği, herkesin yüzünün güleceği bir hayatı emrederler. İnsanları gerek kendilerine gerek Allah’a karşı zulmetmelerine engel olurlar. İnsanların ateşe gitmelerine dayanamazlar. Düşmanları bile olsa cehennemden engellemeye çalışırlar. İnsanları Allah’a karşı gel-mekten, haramlara, günahlara düşmekten engelleyip hep hayırda yarışmalarını isterler. Yarışları Allah yolundadır. Çok fazla dünyacı olmak, ekonomik yönden şişmek, mal mülk sahibi olmak için, marka dolara ulaşmak için, makama mansıba kavuşmak için değil, sadece Rablerinin rızasını ve cennetini elde etmek için yarışırlar. Ve işte bunlar, ehl-i kitap içindeki bu Allah dostları dünyada Allah’ın razı olduğu bir hayatı yaşayarak, Allah’ın razı olduğu bir hayatın kavgasını vererek öbür tarafta Allah’ın sâlih peygamberleriyle birlikte bir hayatı hak eden sâlihlerdir. Ve kesinlikle bilesiniz ki kıyâmete kadar her bir dönemde, her bir coğrafyada var olacaklardır bu yiğitler.
113,114. “Kitap ehlinin hepsi bir değildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyup duranlar vardır; bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.” Evet, ama bu ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Hepsi aynı değildir bu adamların. Yâni Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’a iman edenlerin tamamı yahudileşmemiştir. Hz. Îsâ (a.s)’a iman eden mü’minlerin, müs-lümanların tamamı bu dinlerinden, bu imanlarından vazgeçip hıristi-yanlaşmış değildir. Allah’ın son elçisi Muhammed (a.s) a ve Ona gönderilen Kur’an’a iman edenlerin tamamı kitaba ve peygambere ters düşerek, kitaba ve peygambere sırt çevirerek şu veya bu şekilde dini parçalamış, fırkalaşmaların, parçalanmaların içine girmiş değildir. Müslümanların tamamı ben şuyum, ben buyum diyerek, kendilerini farklı gruplara izafe ederek, kendi üstadını, kendi grubunu ön plana çıkararak, kendi kitabını ön plana çıkararak, bunları Allah’ın kitabının ve elçisinin önüne geçirerek fırkalaşmadan yana olmadı. Hepsi böyle değildir. Hepsi bir değildir. Onlardan kimileri: Onlardan bazıları ümmet’ün gâimehdir. Dimdik ayakta duran, Allah’ın dinini dimdik ayakta tutan, Allah’ın dinini ayağa kaldıran, Allah’ın diniyle doğrulup ayağa kalkan, hayatlarını Allah’ın diniyle ayağa kaldıran, geceleyin Allah’ın âyetlerini okuyan, geceleyin Allah’ın âyetleriyle bilgilenen ve gündüzün de o âyetleri uygulamaya koyarak Rablerine secde edenlerdir. Daha önce Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s)’a iman eden, daha önce Îsâ (a.s)’ı, Muhammed (a.s)’ı, Tevrat’ı, İncil’i, Kur’an’ı kabul ettim diyenlerin hepsi bir değildir. Hepsi sapmış değildir. Hepsi yoldan çıkmış değildir. Bu dünya hep sapıkların, yoldan çıkmışların dünyası değildir. Bu dünya durdukça Allah’ın hidâyet üzere bırakıp saptırmadığı, Allah’ın kendilerinden razı olduğu, Allah’ın beğenip, seçip, istediği hayatı yaşayacak, devam ettirecek kimseler hep var olacaktır. Bu dünyada Allah’a Allah’ın istediği gibi teslim olan müslümanlar hep var olacaktır. Aksine inananlar, aksini yaşayanlar istemeseler de bu böyle olacaktır. Kâfirler çatlasalar da, patlasalar da, yeryüzünde bir tek müslüman bırakmayacağız diye yeminler edip, gece gündüz onların kökünü kesmeye planlar, programlar, komplolar, tuzaklar hazırlamaya çalışsalar da, bu böyle devam edecektir. Şu anda gerek yerli gerekse yabancı kâfirler yeryüzünde müs-lümanları yok etme adına amansız bir savaş başlatmış olsalar da. Evet bu Allah’ın va’didir, bu dünyada kıyâmete kadar müslümanlar da bitmeyecek, kâfirler de tükenmeyecek. Evet yeryüzünde kâfir de olacak müslüman da. Zaten Allah bizlere yeryüzünde bir tek kâfir kalmayacak biçimde bir savaş emretmiyor. Bizim böyle bir hedefimiz yoktur. Bizim hedefimiz yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşmaktır. Evet, onlar, o ehl-i kitaptan kimileri, müslümanlar Allah’a iman ederler. Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman ederler. Allah’tan gelenlerin tümüne iman ederler. Allah’a iman Allah’tan gelenlerin tümü-ne iman demektir. Allah’a iman Allah’ın hayata karışacağına iman de-mektir. Allah’a iman Onun Rab, Melik ve İlâh oluşuna imandır. Allah’a iman Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde bir hayat yaşamaya iman demektir. Allah’a iman Allah’ın hayata karışacağına imandır. Allah’a iman Allah’ın hayatı düzenlemek üzere hayat programı gönderdiğine imandır. Allah’a iman Allah’ın belirlediği hayat programına iman demektir. Allah’a iman kişinin boynundaki kulluk ipini yalnız Allah’ın eline vermeye imandır. İşte ehl-i kitap içinde böylece Allah’a inananlar vardır. Yine onlar âhirete de iman ederler. Âhiret inancıyla onlar her an Allah’la beraber olmayı, Allah’la karşı karşıya gelmeyi gündemlerine alırlar. Tüm hayatlarında âhiret elde bir derler. Hesap kitap elde bir derler. Âhiretin hesabını ön plana alırlar. Alırken, verirken, severken, küserken, yerken, içerken, yatarken, kalkarken âhireti hep gözlerinin önünde tutarlar. Yarın ben bundan hesaba çekileceğim! Ben bunun hesabını vereceğim! Bu konuda yarın benim karşıma bir dosya çıkacaktır! diyerek her an kendi kendilerini kontrol altına almayı becerebilen kimseler vardır. Ehl-i Kitap içinde böyle her adım atışında, her duruşunda, yâni pozitif ve negatif her eyleminde âhiret konusunda, âhiretin hesabı kitabı konusunda korku içinde olanlar vardır. Ya bu konuda hesaba çekilirsem! Ya bu bakış yarın karşıma bir dosya olarak çıkarsa! Ya bu hareket yarın hesaba çekilirken aleyhime çıkarsa! Ya cehenneme sürüklerse beni bu duruş! diye sürekli bir hesap kitap içinde olanlar vardır. Yâni âhiret korkusunu, aç kalma korkusunun, borcu ödeyememe korkusunun, ele âleme rezil olma korkusunun, polis korkusunun, maliyeci korkusunun, hapse girme korkusunun, çek, senet, protesto korkusunun, işten atılma, statüyü kaybetme korkularının önüne geçirenler vardır, ehl-i kitabın içinde. Evet hayatlarını, hayat programlarını bu inanca bina eden kimseler vardır. Sonra iyiliği emrederler, kötülükten de menederler onlar. İyiliğin toplumda yaygınlaşmasını isterler, kötülüklerin de kökünün kazınmasına çalışırlar onlar. Ve hayırda yarışırlar onlar. Allah’ın rızası istikâmetinde bir yarışın içine girerler. Hayatın hep Allah’a göreliğini düşünürler. Kimsenin kimseye haksızlık etmeyeceği, kimsenin kimse-ye zulmetmeyeceği, herkesin yüzünün güleceği bir hayatı emrederler. İnsanları gerek kendilerine gerek Allah’a karşı zulmetmelerine engel olurlar. İnsanların ateşe gitmelerine dayanamazlar. Düşmanları bile olsa cehennemden engellemeye çalışırlar. İnsanları Allah’a karşı gel-mekten, haramlara, günahlara düşmekten engelleyip hep hayırda yarışmalarını isterler. Yarışları Allah yolundadır. Çok fazla dünyacı olmak, ekonomik yönden şişmek, mal mülk sahibi olmak için, marka dolara ulaşmak için, makama mansıba kavuşmak için değil, sadece Rablerinin rızasını ve cennetini elde etmek için yarışırlar. Ve işte bunlar, ehl-i kitap içindeki bu Allah dostları dünyada Allah’ın razı olduğu bir hayatı yaşayarak, Allah’ın razı olduğu bir hayatın kavgasını vererek öbür tarafta Allah’ın sâlih peygamberleriyle birlikte bir hayatı hak eden sâlihlerdir. Ve kesinlikle bilesiniz ki kıyâmete kadar her bir dönemde, her bir coğrafyada var olacaklardır bu yiğitler.
115. “Ne iyilik yaparlarsa, karşılığını bulacaklardır. Allah sakınanları bilir.” İşte böyle yaşayan müslümanlar hayırdan ne yaparlarsa, Allah onların yaptıklarını boşa gidermeyecektir. Allah onların yaptıklarının zerresini bile zayi etmeyecektir. Büyük küçük, gizli açık ne yapmışlarsa, ne düşünmüşlerse, ne niyet etmişlerse tümünü değerlendirecek ve karşılığını tastamam kendilerine verecektir. Allah hayatı kendisi için yaşayan muttakileri bilmektedir. Bu konuyu anlatan çok hadis vardır. İnşallah onlardan birkaç tanesini burada hatırlayalım. Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Hayırlı ve iyi ameller hususunda acele ediniz. Zira yakın bir zamanda karanlık geceler gibi bir takım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zaman kişi mü’min olarak sabahlar, kafir olarak geceler. Mü’min olarak gecelerse kafir olarak sabaha çıkar, dinini basit dünyalığa satıverir.” (Müslim, İman 186; Tirmîzî, Fiten 30) Ebû Sirvea veya (Servea) Ukbe ibn Hâris (r.a) şöyle demiştir: Medine’de Peygamber (s.a.v.)’in arkasında bir gün ikindi namazı kıl-mıştım. Rasûlullah (s.a.v) selam verip namazı bitirdi ve hızlıca yerin-den kalktı, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat Rasûlullah (s.a.v.)’in bu telaşından endişe ettiler, fakat Peygamber (a.v) kısa zamanda döndü geldi. Kendisinin bu acele davranışından dolayı cemaatin meraklanmış olduğunu gördü ve şöyle buyurdu: “Evimizde birazcık altın ve gümüş parçacıkları vardı. Namazda onu hatırladım, Allah’ı düşünmek ve ibadetle-rimden beni alıkoymasını istemedim ve hemen gidip dağı-tılmasını emrettim.” (Buhârî, Ezan 158) Başka bir rivayette ise: “Sadaka malından evde bir parça altın ve gümüş bı-rakmıştım da bu gece onların evde kalmasını uygun gör-medim.” (Buhârî, Zekat 20) Câbir (r.a)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Uhud savaşında bir adam Rasûlullah (s.a.v.)’e: Eğer öldürülürsem nerede olurum? Di-ye sordu. Peygamber (s.a.v) de: “Cennette” cevabını verdi. Bunun üzerine adam yemekte olduğu elindeki hurmaları fırlatıp attı ve harbe katılıp şehid düşünceye kadar savaştı. (Buhârî, Meğâzî 17; Müslim, İmâra 143) Ebû Hureyre (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)’e bir adam gelerek şöyle demiştir: Ey Allah’ın elçisi hangi sadakanın sevabı çok ve daha büyüktür. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) de şöyle buyurdu: “Sağlık içerisinde, güçlü kuvvetli iken, cimriliğe rağ-bet edip fakirlikten endişe eder vaziyette iken, daha çok zengin olmayı hayal ederken verdiğin sadakanın sevabı daha büyüktür. Yoksa geciktirip can boğaza dayandıktan sonra falana şu kadar, filana bu kadar diyeceğin güne bırakma, zaten o gün o mal varislerden şunun veya bunun olmuştur.” (Buhârî, Zekat 11; Müslim, Zekat 92) Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Yedi şey gelmezden önce iyi amellere koşup yarış ediniz: Her şeyi unutturan fakirlikten, azdırıp yoldan çı-karan zenginlikten, akıl ve bedenin dengesini bozan rahatsızlıktan, saçma sapan konuşturan ihtiyarlıktan, ansı-zın geliveren ölümden, gelmesi beklenen şeylerin en şer-lisi Deccal’ın çıkmasından, en dehşetli ve acı olan kıya-metin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorsunuz?” (Tirmîzî, Zühd 3)