21. “Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere, haksız yere peygamberleri öldürenlere, insanlardan adâleti emredenleri öldürenlere elem verici bir azabı müjdele.” Allah’ın âyetlerini küfreden, Allah’ın âyetlerini örten, örtbas edenler. Kefera kelimesinin böyle örtme mânâsı vardır. Allah’ın âyetlerini örtenler, Allah’ın âyetlerinin muradını gizleyenler, âyeti okuyup mânâsını, muhtevasını örtenler, metnini okuyup mânâsını gündeme getirmeyenler, veya o âyette Allah’ın esas kastını gündeme getirmeyenler. Aman bu âyeti insanlar duymasınlar, aman bu âyetin muhtevasına insanlar muttali olmasınlar, eğer insanlar tarafından bu âyetin muhtevası anlaşılırsa mutlaka değişirler, mutlaka müslümanlaşırlar. O zaman benim saltanatım biter. Benim elimi eteğimi öpmekten vazgeçerler. Eğer toplumda Allah’ın âyetleri bilinirse benim, bizim âyetlerimiz, bizim yasalarımız dama atılır diyerek Allah’ın âyetlerini duyurmamaya çalışanlar. Veya âyetin metnini okuyup da ama bizimle, bizim hayatımızla ilgisini göz ardı edenler. Âyetin kulluğa yönelik tarafını gündeme getirmeyip malumata boğanlar. Ses ihtizazlarına, makama boğarak, insanların dikkatlerini melodiye çekerek mânâyı örtüp saklayanlar. Veya sanki o âyet orada kullanılmak için inmiş gibi âyetleri Arapça’nın alıştırma kitabı haline getirenler, mânâ ve muhtevasının üzerinde durmayanlar. Veya âyetlerin bazılarını gizleyip, bazılarını gündeme getirenler. İşlerine gelenleri açıklayıp, işlerine gelenlere izin verip işlerine gelmeyenleri yasaklayanlar. Bedenen ve malen, bireysel ve toplumsal kulluğun tarifi adına Allah’ın istediği, Allah’ın gönderdiği dini örtenler, Allah’ın Kitabının konuşulmasını, öğrenilmesini yasaklayıp, duyulmasını, duyurulmasını istemeyenler. Ve de haksız yere Allah’ın elçilerini öldürenler. Yâni kendi zanlarına göre de, kendi bilgilerine göre de peygamberlerin öldürülmeyi hak etmediklerini bildikleri halde, hak olmayan, haklı olmayan bir sebeple peygamberleri öldürenler. Yapmamaları gereken bir iş olduğunu bile bile peygamberleri öldürenler. Peygamberin toplum içinde kıstaslığına, toplum içinde denge unsuru oluşuna, Allah’a kulluğa dâvetine dayanamayarak bizzat onların vücudunu ortadan kaldıranlar. Peygamber kanı dökenler. Allah’ın kendilerine açtığı rahmet kapılarını kendi elleriyle kapatanlar. Kendilerini kurtarmak üzere gelen Allah elçilerinin kanına girenler. Ya da günümüzde olduğu gibi Peygamberi kendi başına bırakarak, peygamberin dâvâsına, dâvetine, mesajına kulak vermeyerek, peygamberle ilgilenmeyerek, peygamberin sünnetine kayıtsız kalarak, peygamberin misyonuna sahip çıkmayarak öldürenler, öldürülmesine göz yumanlar, seyirci kalanlar. Meselâ şu anda birileri eğitim programlarıyla, birileri kılık kıyafet kanunlarıyla, hukuk anlayışlarıyla, ekonomi anlayışlarıyla, hayat programlarıyla peygamberin yolunu, onun sünnetini, onun anlayışını yok etmek, toplumdan silmek isterken biz de eğer beri tarafta eli böğründe buna seyirci kalırsak, onun yolunu, onun sünnetini öğrenip müdafaa gayreti içine girmezsek, onun sünnetini öldürmek isteyenlere karşı biz de diriltme kavgası vermezsek, sünnet düşmanlarının işlerini kolaylaştırmış ve peygamberin öldürülmesine yardımcı olmuşuz demektir Allah korusun. Eğer Peygamberin bu görevini, peygamberin varlık fonksiyonunu bizler de kendimize görev edinir, dert edinir, iş edinir, din edinirsek, onu yolunu, onun sünnetini çok iyi öğrenir, peygamberi sahiplenir, onun inandığına inanır, onun yaptıklarını yapar, onun sevdiklerini sever reddettiklerini de reddedebilirsek, peygamberin varlığını ve programını kendimize program kabul edebilirsek, isteklerine arzularına köstek değil destek olabilirsek o zaman biz de ona yardımcı olup öldürmek isteyenlere engel olmuş oluruz. Değilse ona ve onun getirdiği mesaja karşı kör ve sağır kesilirsek o zaman biz de peygamberi öldürüyoruz demektir. Peygamber bizim ilgisizliğimiz yüzünden öldürülüyor demektir. peygamberin örnekliliğini reddetmek de peygamberi öldürmek demektir. İşte bu: İnsanlar arasında adâletle hükmeden, adâleti, hakkı hakim kılmak için çırpınan din bilenleri, din tebliğcilerini öldüren, toplumdan silmeye, susturmaya çalışanlar var ya, işte onlar için elim bir azabı müjdele peygamberim. Allah’ın âyetlerini reddeden, Allah’ın âyetlerine karşı zalimce bir tavır takınan, Allah’ın görsel ve işitsel âyetlerini kendi gözlerinden, gönüllerinden, kulaklarından sakladıkları gibi insanların kalplerinden kazımaya, gözlerinden saklamaya, kulaklarından söküp almaya, gündemlerinden düşürmeye sa’yedenler. Aman toplumda Allah’ın âyetleri gündeme gelmesin, aman âyetler bu insanların kulaklarına gitmesin diyerek Allah’ın âyetlerinin okunmasına, anlatılmasına engel olarak, yasaklar koyarak âyetleri hayatın sınır taşları olmaktan çıkaran, onların yerine kendi âyetlerini, kendi yasalarını ikâme etmeye, Allah’ın âyetlerinin görüntüsünü silmeye çalışan, âyetleri hayata karıştırmayanlara ve haksız yere Allah’ın elçilerini öldürenlere, aleyhlerinde öldürülmelerine bir delil olmadığı halde peygamber katillerine ve de toplumda Allah’ın istediği adâleti, Allah’ın istediği kulluğu icra ve yayma çabası içinde olan Allah erlerini öldürmeye çalışanlara elim bir azabı müjdele diyor Rabbimiz. Bu âyetler indiği dönemde, Medine’de ve civarda yaşayan ya-hudilere hitap ediyordu. Çünkü bu özellikler onların özellikleriydi. Daha önceleri ataları Allah’ın peygamberlerini öldürmüş, Allah’ın âyetlerini küfretmiş, Allah’ın kitabını tahrif etmiş, kendilerini âyetlerin atmosferinden çıkarmış, Allah’ın dinini bir kenara bırakarak kendi hevâ ve heveslerini din edinmiş yahudileri hedefliyordu bu âyetleriyle Rab-bimiz. Rabbimizin elçiler ve vahiy göndererek mübârek kıldığı kutsal şehir Kudüs pek çok Allah elçisinin öldürülmesine şahit olan bir kentti. Süleyman ve Dâvûd (a.s) lar döneminde gerçekten müslü-manlıklarının, Allah’a kulluklarının ve buna bağlı olarak da izzet ve şereflerinin, devlet ve saltanatlarının zirvesinde bir hayat yaşayan İsrâil oğulları daha sonra haktan, hidâyetten, Allah’ın kitabından, Allah’a kulluktan ayrılarak sapma ve yahudileşme sürecine girer. Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabı ve o kitabın pratiği olan peygamberlerinin yolunu bir kenara bırakarak kendi hevâ ve heveslerine, içlerindeki din adamlarının, siyaset adamlarının, idarecilerinin istek ve arzularına, emir ve yasaklarına uyarak yepyeni bir din, yepyeni bir yol ihdas eden ve kendi kendilerine uydurdukları, oluşturdukları bu dinin adına da yahudilik adını veren bu toplum yeni girdikleri bu yolda akla hayale gelmedik zulümler irtikâp ederler. Allah’ın kitabını tahrif etmek, Allah’ın âyetlerini reddetmek, Allah’ın âyetlerini günlük hayatlarından kovmak, Allah’ın âyetlerinden habersiz bir hayat yaşamak ve hattâ kendi kitaplarını kendileri yazmak, kendi hayat programlarını kendileri belirlemek gibi sapıklıklar yanında, Allah’ın rahmet kapıları olarak kendilerine açtığı peygam-berlere hayat hakkı tanımayarak onlardan pek çoğunu öldürürler. Allah’ın kutlu elçilerinden kimilerinin bizzat vücudunu ortadan kaldırmak, kimilerinin yoluyla, mesajıyla, dâvetiyle ilgilenmeyerek, susturarak, takibe alarak, zulmederek, örnekliliğini ortadan kaldırarak öldürürler. Sadece peygamberleri değil aynı zamanda toplum içinde peygamberlerin dâvetine sahip çıkan, peygambere ve ona gönderilen vahiyle birlikteliklerini sürdüren, vahiy bilgisine sahip olan, samimiyetle bu vahiyle amel edip insanları bu bilgiye çağıran, insanları Allah’a kulluğa ve peygambere itaate çağıran, Tevrat’ın toplumda anlaşılıp uygulanması için çırpınan, toplumda peygamber yolunun canlı tutulmasına sa’yeden, toplumun sapmasına, toplumun küfrün ve şirkin gir-dabına yuvarlanmasına rağmen kendileri sapmadan, sapıtmadan adâletin, hakkın, Allah’a kulluğun öncülüğünü yapan, Allah dininin gündemde olması için gecelerini gündüzlerine katarak koşturan ve top-lum içinde sayıları az olan âlimleri de öldürmüşlerdi. Çünkü varlıklarıyla, hayatlarıyla, misyonlarıyla toplum içinde hep Allah’ı ve peygamberi hatırlatan, Allah’a kulluğu ve peygambere itaati çağrıştıran bu kıstasları, bu örnekleri görmeye tahammülleri yoktu adamların. Toplum içinde kendilerine Allah’ı ve peygamberi hatırlatan, Allah’ın dinini hatırlatan, tevhidi çağrıştıran bu insanlar susturulmalı, yok edilmeliydi ki rahat edebilsinler. Evet yüz yıllar boyu işte böyle bir sapma sürecine girer İsrâil oğulları. Nihâyet Mekke’de Allah’ın Resûlü zuhur eder. Allah Mekke’-de son elçisini gönderir. Hem yahudiler için, hem de tüm insanlık için Rabbimiz son rahmet kapısını da açar. Allah’ın Resûlü Mekke’den Medine’ye hicret buyurur. Medine’de Evs ve Hazrec kabilelerinden oluşan ve hicretle Ensâr adını alan, peygambere ve onun getirdiği dine kucak açan müslümanların yanı başında Beni Nadir, Beni Kaynuka yahudileri ve yine Medine’ye çok yakın bir bölgede, Hayber’de yaşayan Hayber yahudileri bulunmaktadır. Bunlar Allah’a inandıklarını, Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya ve Ona gönderilen Tevrat’a inandıkları, Tevrat’la amel ettiklerini iddia etmektedirler. Ama aslında ne Tevrat’la ne de Mûsâ (a.s)’la uzaktan ve yakından hiç bir ilgileri kalmamış insanlardı bunlar. Tarih içinde Allah’a isyan etmiş, Allah’ın kitabını bozmuş, tahrif etmiş, Allah’ın âyetlerini küfretmiş, kitabın defterini dürmüş, Allah elçilerini öldürmüş, Allah elçilerinin yolunu takip edenleri yok etmiş bir toplumdular. İşte bunları hedefleyerek bu âyetlerinde Rabbimiz bu topluma seslenerek son elçiye, son kitaba iman etmedikleri sürece kendileri için elim bir azabın müjdelenmesini istiyordu. Ama, daha önce ifade ettiğimiz gibi unutmayalım ki Kur’an-ı Kerîm sadece belli bir döneme, sadece belli bir dönem insanına hitap eden, sadece belli bir dönem insanının problemlerine çözüm getiren, sadece belli bir dönem insanını ilgilendiren bir kitap değildir. Kur’an-ı Kerîm kıyâmete kadar tüm insanlığa, tüm toplumlara hitap eden bir kitaptır. Yâni o dönem yahudi toplumuna ait olan şu sayılan özellikler kimde, hangi toplumda varsa, bu özelliklere kim sahipse unutmayalım ki onlar için de aynı tehdit, aynı azap geçerli olacaktır. Evvelki gün Kudüs, dün Medine ve civarı, bugün tüm dünya ve kıyâmete kadar yeryüzünün hangi coğrafyasında olursa olsun kim ki, hangi toplum, hangi şehir, hangi kasaba, hangi nahiye, hangi köy ki Allah’ın âyetlerine karşı böyle kâfirce, zalimce bir tavır takınırsa, Allah’ın kitabını tahrif eder, Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşarsa, Allah’ın elçisini öldürür, peygamberi örneklikten çıkarır, peygamberin yolunu, peygamberin sünnetini öldürürse, peygamber yolunda gitmek isteyen mü’minlere hayat hakkı tanımaz, insanları peygamberler yoluna dâvet eden âlimleri yok etmeye, dâvetçileri susturmaya çalışırlarsa, kodeslere tıkmaya çalışırlarsa o zaman onlara da elim bir azap müjdelenecek. Hem dünyada bir yıkılış, bir alçalış, bir horluk, hakirlik azabı, hem de âhirette dayanılmaz bir cehennem azabı müjdelenecek onlara. Peki kim müjdeleyecek onlara bu azabı? Dün bu görev Rasûlullah efendimizindi. Dün onlara bu azabı o müjdeliyordu, bugün de bu görev bizimdir. Allah bizden onlara bunu müjdelememizi istemektedir. Peki bu âyetleri bilmeyen, tanımayan, bu âyetlerin bilincinden uzak bir hayat yaşayan bizler, kendileri bile bu âyetleri tanımayan bizler nasıl duyuracağız bu âyetleri onlara? Öyleyse bu âyetleri önce biz kendimiz tanıyacağız, kendimize duyuracağız. Bu âyetleri kuşanıp Allah düşmanlarının karşısına geçip onları bu âyetlerin tehdidiyle uyaracağız. Diyeceğiz ki ey insanlar, eğer Allah’ın âyetlerini örtmeye, örtbas etmeye, Allah’ın âyetlerini yok farz ederek bir hayat yaşamaya, Allah’ın âyetlerini kendi gündemlerinizden, insanların gündemlerinden silmeye, Allah’ın âyetleri yerine, Allah’ın yasaları yerine kendi yasalarınızı ikâme etmeye devam ederseniz, eğer Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (a.s) a, onun yoluna, onun sünnetine hayat hakkı tanımamaya, onu örneklikten çıkarıp başka örneklerin peşinde gitmeye, böylece peygamber öldürmeye devam ederlerse, peygamber yoluna çağıran Allah dostlarını susturmaya, öldürmeye çalışırsanız, bu küfürlerinizden, bu şirklerinizden vazgeçip adam olmazsanız kesinlikle bilesiniz ki yakında Allah’ın elim bir azabıyla karşı karşıya geleceksiniz. Çok yakında korkunç bir yıkılışla yıkılacaksınız. Âhirette de dayanılmaz elim bir azap sizi beklemektedir. Kesinlikle bir Allah yasası olarak bilesiniz ki Allah’la, Allah’ın diniyle, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın yasalarıyla, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın dostlarıyla savaşa tutuşan toplumların dünyada rezil ve rüsva olup zillet ve meskenete düşmelerinin sebebi işte budur. Kesinlikle bilesiniz ki bu yasa sadece İsrâil oğullarına mahsus bir yasa değildir. Genel bir yasadır bu.
22. “Onlar, dünya ve âhirette işleri boşa çıkacak olanlardır. Onların hiç yardımcıları da yoktur.” Onların dünyada yaptıkları amelleri boşa çıkacaktır. Bu kâfirlerin, bu zalimlerin tüm planları-programları, tüm fileleri-komploları, tüm güçleri, tüm ekonomik, siyasal ve askeri kuvvetleri, tüm saltanatları, tüm medeniyetleri, tüm teknolojileri boşa çıkmıştır, boşa çıkacaktır. Allah’ın âyetlerine, Allah’ın elçilerine karşı düşmanca bir tavır alan, Allah yoluna çağıran mü’minlere karşı düşmanca bir tavır takınanların durumu budur. Kitabından habersiz bir hayat yaşayan insanların dünyada da âhirette durumu işte budur. Ben yahudi’yim, ben Mûsâ’ya inanıyorum dediği halde, ben Tevrat’a inanıyorum, ben Tevrat’la amel ediyorum, Tevrat benim kitabımdır dediği halde Tevrat’tan habersiz bir hayat yaşayan, Ben İncil’e inanıyorum, İncil benim kitabımdır dediği halde İncil kaynaklı bir hayat yaşamayan, ben Kur’an’a inanıyorum, Kur’an benim kitabımdır dediği halde, Kur’an’ı öpüp bağrına bastığı halde onun içindekilerden habersiz bir hayat yaşayan, kitabını okuyup anlamaya, kitabının âyetlerini gecesine-gündüzüne, evlenmesine-boşanmasına, yemesine-içmesine, giyinmesine-kuşanmasına, kazanmasına-harcamasına, düğününe-derneğine, hukukuna-ekonomisine karıştırmayan, kitabını örterek, kitabını gündeminden düşürerek, kitabının değer yargılarını terk ederek kendi hevâ ve heveslerine göre, kendisi gibilerinin hevâ ve heves-lerine göre, topluma göre, Allah’tan başkalarının değer yargılarına göre bir hayat yaşayan insanların dünyada tüm yaptıkları boşa gidecektir. Çünkü onların hayatlarında, hayat programlarında yaptıkla-rında, ettiklerinde etkili olan Allah değildir, Allah’ın kitabı ve Resûlü-nün sünneti değildir. Çünkü onların amellerinin yaptırıcısı Allah de-ğildir. Ya da onlar tüm çabalarını tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble edinmiş, tüm plan ve programlarını dünyayı kazanmak adına yapmışlar, dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve başarılı olmak üzere yapmış in-sanlardır. Tüm yatırımlarını dünyada kalıcı ve âhirete intikal etmeyici şeylere yapmışlar. Dünyada zengin olmak ve dünyada başarmak onların tek amacıydı. Âhiret adına bir endişeleri yoktu onların. Bu yüzden hayatlarında Allah’ı diskalifiye etmişler, peygamberi unutmuşlar, kitabı yok farz etmişler, hesabı yok farz etmişler. Hesabı yok farz edince de kendilerini her türlü sorumluluktan azade saymışlar ve tıpkı hayvanlar gibi sorumsuzca bir hayat yaşamışlar. Bunu yaparken de çok iyi bir şey yaptıklarını zannetmişler. Böylece hayatlarını mahvet-mişler. Tüm yaptıkları boşa gitmiş, kendilerini de kendilerine verilen imkânlarını da boşa harcamışlar.
23. “Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri, görmedin mi? Onlar aralarında hüküm vermek için Allah'ın Kitabı'na çağırılmışlar sonra onlardan birtakımı dönmüşlerdir. Onlar temelli yüz çevirenlerdir.” Kendilerine kitaptan, Allah bilgisinden, vahiy bilgisinden bir pay, bir nasip verilenler. Kendilerine Tevrat verilenleri, İncil verilenleri, Zebur verilenleri, Kur’an verilenleri görmedin mi peygamberim? Baksana ey peygamberim, şu kitap ehlinin durumuna. Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş, kitap bilgisine sahip oldukları halde, kitaptan haberdar kılındıkları halde, kitabın tahsilini yaptıkları halde, kitabı yüklendikleri halde, kitabın hafızı oldukları halde, ona tahammül edememiş, kitabı kaybetmiş, kitapla amelden uzaklaşmış, kitaptan habersiz bir hayat yaşayanlara bir baksana. Adamların kitapları var. Ellerinde Tevrat’ları, İncilleri var. Ellerinde hayatlarını düzenleyebilecekleri Kur’-an’ları var. Ama kitaplarını, imanlarını, kitap bilgilerini, satmışlar. Pey-gamber bilgilerini satmışlar. Dünya menfaati sebebiyle ellerindeki kitabı bir kenara bırakmışlar. Gerek, ben Tevrat’ın mü’miniyim, ben İncil’in mü’miniyim, ben Kur’an’ın mü’miniyim, ben kitap ehliyim, benim kitabım var, ben Allah’ın peygamberine inandım, Mûsâ (a.s) benim peygamberimdir, Îsâ (a.s) benim peygamberimdir, Muhammed (a.s) benim peygamberimdir diyen, bu kitaplara, bu peygamberlere inandığını iddia eden, bu kitapları ve bu peygamberleri tanıyıp iman ettiklerini iddia eden din bilenler anlatılıyor, din tahsili yapanlar, din bilgisine, kitap ve peygamber bilgisine sahip oldukları halde yamukluk yapanlar anlatılıyor. Bunlara aramızda hüküm verilmek üzere Allahın kitabına gelin denildiği zaman onlardan bir grup yüz çevirerek uzaklaşıp gidiyor. Gerek ehl-i kitap olan yahudi ve hıristiyanlardan, gerekse bizim ehl-i kitaptan sapanlara, sapıtanlara, hayatlarında sadece Allah’ı değil de tâğutları söz sahibi bilenlere, hayatlarını Allah’ın istediği gibi değil de kendi istedikleri gibi, ya da tâğutların istedikleri gibi düzenlemeye çalışanlara, eğitim hayatlarını, sosyal, siyasal, toplumsal ve bireysel hayatlarını Allah ve Resûlünün belirlediği prensiplerle göre ayarlamak yerine, kitap ve sünnete başvurmak yerine kendi hevâ ve heveslerine göre, ya da tâğutların direktiflerine göre ayarlayıp düzenleyenlere denilse ki gelin Allah’ın indirdiğine, gelin Allah’ın kitabına, gelin peygamberin sünnetine denilse. Gelin problemlerimizi Allah’ın kitabıyla çözelim denilse. Bir problem mi var? Çözüm mü arıyoruz? Bir hukuk problemi var da çözüm mü arıyoruz? Gelin hukuku Allah’ın kitabıyla çözelim. Bir eğitim problemi var da ne yapalım mı diyoruz? Bir ihtilâf mı var? Muhakeme olmak mı istiyoruz? Bir konuda karar vermek mi istiyoruz? Bir karar mı alacağız? Bir iş mi yapacağız, ya da yapmayacak mıyız? Pozitif ya da negatif bir eylem mi ortaya koyacağız? Yâni bir konuda bir tavır mı belirleyeceğiz? Gelin Allah’la ve peygamberle belirleyelim. Gelin onu Allah desin ve biz peygamber örnekliğinde yapalım. Gelin içinde bulunduğumuz durumu Allah’ın kitabına götürelim. Dünyamıza hakim, hayatımıza hakim olan Allah’ın kitabı hakem olsun. Kitap ne demiş-se, nasıl yapmamızı istemişse öylece kabul edelim. İşte din budur zaten. Allah’ın bizden istediklerini fert planında peygamberimiz, toplum planında sahabe nasıl uygulamışsa onu din kabul edip aynen uygulamaya çalışan kişi dindardır. İşte gelin Allah’a, gelin Allah’ın kitabına denilince, yâni Allah’ın istediklerini peygamber örnekliğinde anlamaya, kabul etmeye, uygulamaya deyince bu tür insanlar: Onlardan bir grup senden yan çizerler, tevella edip sıvışırlar diyor Rabbimiz. İşte şu anda böyle insanların köşe bucak Allah’ın kitabına çağıranlardan kaçtıklarını görüyoruz. Peki suçun ne senin? Niye kaçıyorlar bu insanlar senden? Eh tabii sen onları kitaba çağırdın. Sen onlara gelin Kur’an okuyalım dedin. Suçun bu işte. Sen gelin problemleri Kur’an’la çözelim dedin. Sen kitaba gidelim dedin. Peki Tevrat’a, İncil’e, Kur’an’a inandığını iddia eden o adam ne yapıyor? O diyor ki hayır ben problemleri babamla, Hocamla, Abimle, Şeyhimle, efendimle, büyüğümle çözerim. Yazarımla, çizerimle çözerim. Yahut tâğut’un mahkemesiyle çözerim diyor. Peki hani az evvel kitap diyordun? Tevrat, İncil, Zebur, Kur’an, Allah, peygamber filân gevelîyordun? Ne oldu o sözlerin? Eh kitabı anladık, saygı değerdir, hürmet ederiz, ara sıra teberruken okuruz onu. Peygamberi de anladık, hürmete lâyık birisidir, bazen bazen salavat gönderir, arada bir ziyaret eder, toprağını öperiz. Adı anılınca elimizi kalbimize koyarız ve şöyle bir saygı ihraz ederiz. Ama hayatımı düzenlemeye gelince, problemlerimi çözmeye gelince benim başka Rablerim var, başka efendilerim var, benim büyüğüm var, benim efendim var, benim şeyhim var, benim yazarım, çizerim var, benim emirim, amirim var, benim sözünü dinleyeceğim ve problemlerimi kendisine arz edeceğim birilerim vardır diyor. Nisâ sûresinde de böyle davrananların halis münafık ve kâfir olduklarını an-latıyor Rabbimiz. Bu âyet hep başkalarını değil bizi anlatıyor. Kendimizi bir sorgulayalım. Kitaba çağrıldığımız zaman acaba biz ne yapıyoruz? Biz ne âlemdeyiz kitapla beraberlik konusunda? Kitabın hayatımızda hak emliği konusunda ne âlemdeyiz? Yoksa bizler de fikir planında tamam, konuşmaya gelince tamam kitap sünnet, okunmalı, anlaşılmalı, kitapsız sünnetsiz olmaz diyoruz da bunu eyleme dönüştürüp gerçekleştirme planında tüyüyor muyuz? İman planında, iddia planında tamam da, amel planında yan mı çiziyoruz? Hayatımızın kaçta kaçı kitap kaynaklı? Allah için bir düşünelim ve gayrete gelelim inşallah. Dün peygamber onları Allah’ın kitabına çağırmıştı. Bugün biz de insanları Allah’ın hükmüne, Allah’ın kitabına, Allah’ın yasalarına ve peygamberin pratikte uygulamalarına çağırırken, bu insanlar müslü-manız dedikleri halde, eğer buna razı olmazlar da başka başka Rabler, başka başka hayat tarzları, başka başka yasalar, başka başka hayat programları arayışları içine giriyorlar, başkalarının kanunlarını uygulamadan yana bir tavır sergiliyorlarsa kesinlikle bilelim ki onlar da münafıklardan olacaklardır. Peki acaba bu insanlar niye böyle davranırlarmış? Ben kitap ehliyim, benim de bir kitabım var, ben Allah’a da, Allah’ın elçilerine de, Allah’ın kitabına da, Allah’ın kitap ve peygamber göndererek benim hayatıma karıştığına da inanıyorum diyen bu insanlar acaba niçin kitaba müracaat etmeden bir hayat yaşayabiliyorlar? Acaba niye hayatlarına kitabı karıştırmak istemiyorlar? Bu cesareti nerden alıyorlar? Diyorlar ki adamlar: Tamam bu kitap belki Mûsâ (a.s) döneminde değerliydi. Muhammed (a.s) döneminde bu kitap belki pek çok problemleri çözmeye yetiyordu. Ama bizler şu anda o dönemde yaşamıyoruz ki. Bizim devrimiz değişti. Yaşadığımız dönem çok farklıdır. Artık bu kitabın bizim problemlerimizi çözmesi mümkün değildir diyorlar ve bir de bundan sonraki âyette anlatıldığı gibi şöyle düşünüyorlar:
24. “Bu, onların: “Bize ateş sadece sayılı birkaç gün değecektir" demelerindendir. Uydurup durdukları şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır.” İşte bu adamların bu cüretlerinin, bu yamukluklarının sebebi budur. Diyorlar ki bize cehennem ateşi sadece sayılı birkaç gün dokunacaktır. Bizler sadece sayılı birkaç gün cehenneme uğrayacağız o kadar. Ondan sonra doğru cennete gideceğiz. İşte yedi gün, kırk gün diyorlar. Hz. Mûsâ (a.s) ın Tura vahiy almaya gidip de Onun yokluğu döneminde buzağıya tapındıkları bir süre kadar cehenneme şöyle bir uğrayıp, merakları izale olduktan sonra direk cennete gideceklerine inanıyorlar. Öyle değil mi ama? Yahudiler, âlimler, din bilenler, din konusunda, vahiy konusunda tüm civar kabilelerin önderleri olan bu insanlar cennete gitmeyecekler de şu ümmî, şu cahil, şu hayrı şerri bilmeyen, şu dini onlardan öğrenen, şu siyaset konusunda kendilerine muhtaç olan insanlar mı gidecekler yâni? Şu halk kesimi, şu bizim kendilerine yol gösterdiğimiz, şu bizim kendilerini yönettiğimiz insanlar mı gidecekler cennete? diyorlar. Eğer bugün dünya üzerinde onları biz yönlendiriyorsak, onlara biz yol gösteriyorsak, hattâ cennetin pasaportunu, cennetin olurunu bile onlara şu anda biz veriyorsak, elbette öbür tarafta da biz önde olacağız diyorlar, kendilerini garanti cennetlik görüyorlar. Öyle ya, hocalar, din adamları, papazlar, keşişler, kardinaller dururken başkaları mı girecekti cennete? Hem Allah’ın bilgisine sahip ol, hem kitap bilgisine sahip ol, hem hoca ol, hem kitapla para kazan, hem kitapla amel etme, hem kitabın âyetlerini bilmeyenlere anlatma, hem onları az bir pahaya sat, kitabın âyetlerini keyfine göre tahrif edip değiştir hem de cenneti bekle. Bizde de var böyleleri, hem de pek çok. Bizler âlimleriz, bizler hafızlarız, bizler din bilenleriz, bizler kitap yazanlarız, bizler filân grubun üyeleriyiz, bizler falan zatın müritleriyiz, bizler Allah’ın has kullarıyız. Bizler direk cennete gideceğiz. Allah bizleri de koymayacak da cennetine sığırları mı koyacak? Bizden daha lâyık kim var cennete? Hattâ kabir sualimize bile filânlar cevap verecektir diyenler. Kendilerini mutmain görenler bizde de pek çok Allah korusun. Sanki Allah’la aralarında bu konuda bir sözleşme yapmışlar gibi, sanki Allah’tan bu konuda bir garanti almışlar gibi niye yaksın da Allah bizi? diyorlar. Bizler O’nun has kullarıyız, sevgili kullarıyız diyorlar. Bizler La İlâhe İllallah dedik. Ömrümüzde işte birkaç namaz da kıldık, zaman zaman oruç da tuttuk, arada bir mevlit falan da dinleyip okuttuk, türbeleri ziyaret edip yatırlara mumlar da diktik, dedemiz hocaydı, babamız hacıydı gibi kimileri de kendilerince bir savunma mekânizması geliştirerek tatmin olmaya çalışıyorlar. İşte gerek dünkü ve bugünkü yahudilerin, gerek hıristiyanların, gerekse bizim yerli yahudi ve hıris-tiyanların kendi kendilerine uydurdukları bu savunmaları maalesef onları dinleri konusunda aldattı. Lâ İlâhe illallah diyenleri Allah affedecektir ama kendisine şirk koşanları asla affetmeyecektir. Allah kitabında ancak kendisine şirk koşmadan ölenleri affedeceğini bildiriyor. Bir ömrü kendisi için yaşayanları, kendisinden başka Rab ve İlâh tanımayanları, Allah’ın kitabını kitap olarak tanıyıp o kitaba göre hareket edenleri, peygamberi örnek alıp onun gibi olma kavgası verenleri affedeceğini bildiriyor. Böylece bir hayat yaşayan, Allah’a Allah’ın istediği gibi iman edip kulluk yapma hedefinde olan mü’minlerin günahları çok da olsa, Allah onları ba-ğışlayacağını haber veriyor. Ama yaşadığı hayatta Allah’ı devre dışı bırakan, kitabı örten, kitabı gündemine almayan, evlenmesine-boşanmasına, yemesine-içmesine, giyimine-kuşamına, kazanmasına-harcamasına, hukukuna-ekonomisine, gecesine-gündüzüne Allah’ı karıştırmayan, peygamberi yok farz eden, peygamber örnekliğinden uzak kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde yaşayanları Allah’ın affedeceğine dair ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Kur’an’da bir tek âyet, bir tek işaret yoktur. Allah bu konuda kimseye açık bir çek vermemiştir. Şimdi böyle diye dursunlar, böyle kendi kendilerini avuta dur-sunlar. Ama:
25. “Geleceğinden şüphe olmayan günde, onları topladığımız ve haksızlık yapılmayarak herkese kazandığı eksiksiz verildiği zaman, nasıl olacak?” Gerçekleşeceği konusunda zerre kadar bir şüphe olmayan kıyâmet gününde, hesap kitap gününde, her şeyin açığa çıkıp ortaya döküleceği, herkesin tıraşlarının gözlerinin önüne ineceği bir günde onların hali nice olur? Nasıl olur onların halleri? Öyle bir gün ki Allah onların hepsini toplayacak. Herkes inancının, düşüncesinin, eyleminin, amellerinin, yaşadığı hayatın karşılığıyla buluşacak. Ne olacak o gün bu insanların halleri? Şimdi sevinsinler, avunsunlar bakalım. Ben de müslümanım, bizler de müslümanız, bizler de zaman, zaman namaz kılıyoruz, zaman zaman oruç tutuyoruz. Bizden daha iyi kim var dedikleri halde kitaptan ve peygamberden uzak bir hayat yaşayanlar. Ben Îsâ (a.s)’ın mü’miniyim, ben İncil’e inanıyorum. Ben Mûsâ (a.s)’ın mü’miniyim, ben Tevrat’a iman ediyorum. Ben Muhammed (a.s)’ın mü’miniyim, peygambere saygı duyuyor, Kur’an’a hürmet ediyorum deyip de ne kitapla ne de peygamberle diyalog kurmadan bir hayat yaşayanlar düşünsünler bakalım o gün ne yapacaklar? Kime gidecekler? Nasıl kurtulacaklar? Unutmamalıyız ki o gün yetki sadece Allah’a aittir. Çünkü mülkün sahibi Allah’tır. Allah’tan başka hiç kimse hiç kimseye yardım edip kurtaramayacaktır. Herkes bu dünyada ne yapmışsa, nasıl amel işlemişse, nasıl bir hayat yaşamışsa onunla değerlendirilecek ve hiç kimseye kıl kadar zulmedilmeyecek, hakkı zayi edilmeyecektir. Öyleyse ey peygamberim sen de ki:
26. “Ey Muhammed, de ki: “Mülkün sahibi olan Allah'ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın; dilediğini Azîz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu Sen, her şeye Kâdirsin.” Ey Allah’ım! Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Ey göklerde ve yerde mülk olarak ne varsa hepsinin sahibi, hepsinin Mâliki olan Allah’ım! Göklerde ve yerdeki her şeyi ve herkesi yoktan var eden, her şeyin ve herkesin boynundaki iplerin ucu elinde olan Allah’ım! Göklerde ve yerde canlı-cansız ne varsa hepsi kendisinin mülkü olan Allah’ım! Göklerde ve yerdekilerin tasarrufu, egemenliği elinde olan Allah’ım! Mülkün sahibi olarak, mülke egemen olarak sen onu dilediğine veren, dilediklerinden de zorla onu söküp alansın. Dilediklerini azîz, dilediklerini de zelil edensin. Hayır tümüyle senin elindedir. Sen her şeye kâdirsin. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkü Allah’a aittir. Herkes ve her şey O’nun hükümranlığı altındadır, O’nun hâkimiyeti altındadır. O Allah Mâliktir ve her şey O’nun mülküdür. Gerçek Mâlik, gerçek sahip O’dur. O’nun mülkünün yanında başkasının mülkü yoktur. Göklerde ve yerde olan tüm varlıklar mülktür, Allah’ın mülküdür. Mülk olan kulların Allah’la ilişkisi, mülkün sahibiyle ilişkisi gibidir. Kölelerin efendiyle ilişkisi gibidir. Mülk tümüyle Allah’ın olunca, o mülk konusunda söz sahibi de sadece Allah’tır. Mülk olanın Mâlik olana hesap sorma hakkı olmadığı gibi, O’na itiraz edip yasalarının dışına çıkması da mümkün değildir. Mülk ve saltanat, egemenlik ve hâkimiyet Allah’a aittir. Mülkünü, saltanatını dilediğine verir, dilediğinden zorla çekip alır. Dilediklerini azîz edip baş yapar, dilediklerini zelil edip ayaklar altında süründürür. Dilediğini galip getirir, dilediğini mağlup eder. Dilediğini üstün getirir, dilediğini alçaltıp zelil eder. Dilediklerine bu dünyada yetki verir, imkân verir, saltanat verir, dilediklerini alçaltır. İzzeti kendisinde görenleri azîz kılar, izzeti başka yerlerde arayanları da zelil kılar. Madem ki mülk Allah’ındır, mülkü konusunda söz hakkı ve yetkisi sadece Ona aittir, öyleyse geçici olarak bu dünyada, bu mülk üzerinde kendilerine yetki verilenler zannetmesinler ki bu yetki daimidir. Zannetmesinler ki bu hayat, bu dünya daimidir. Mülkün sahibinin bir imtihan gereği, bir hikmeti gereği geçici ve sınırlı olarak mülkü üzerinde verdiği yetkiler, dünya mülk ve saltanatları hiç kimse için ebedî değildir, bâkî değildir. Bir gün gelecek bu mülk ellerinden alınacak, herkes ve her şey fâni olacak, her şey helâk olacak ve sadece Allah’ın vech-i bâkî kalacaktır. Göklerin ve yerin mülküne sadece Allah varis olacaktır. Daha önceki derslerimizde anlattık, mülk Allah’ındır demek, o mülkte söz sahibi Allah’tır demektir. Öyleyse varlığımız konusunda, bedenimiz konusunda, aklımız-fikrimiz konusunda, bilgimiz, çevremiz, kredimiz konusunda, malımız-mülkümüz konusunda, gecemiz-gündüzümüz konusunda, hâsılı tüm hayatımız ve sahip olduklarımız konusunda söz sahibi Allah’tır. Bu bedende, bu uzuvda, bu evde, bu malda, bu şehirde, bu ülkede, bu mektepte, bu iş yerinde söz hakkı benimdir. Benim dediğim olur. Benim yasalarım, benim yönetmeliklerim, benim kurallarım geçer demeye hiç kimsenin hakkı ve selahiyeti yoktur. Çünkü unutmayalım ki bu mülk, bu hayat ve sahip olduğumuz her şey bir gün elimizden alınacak. Şimdi bu gerçek ortadayken, kimse buna karşı gelemezken nasıl oluyor da insan oğlu bu mülk benimdir, istediğim gibi o mülkte tasarrufta bulunabilirim diyebilir? Nasıl oluyor da bu mülkte istediğim gibi hareket edebilirim, istediğim gibi yaşayabilirim diyebiliyor? Nasıl oluyor da mülkün sahibinin yasalarını reddederek bir hayat yaşayabiliyor? Nasıl oluyor da mülkünü kullandığı Rabbini reddedebiliyor? Bunu anlamak gerçekten çok zordur. Evvelki gün bu mülk birilerinindi. Dün bu mülkte bir başkaları vardı. Hani nerede onlar? Niye bırakıp gittiler bu mülkü? Yarın bizler de bırakıp gitmeyecek miyiz? Evet Allah dilediklerine verir o mülkünü. İşte vermiş, şu anda bizler yaşıyoruz. Ama unutmayalım ki yarın bizden de alacak. Onu bize verenin yolunda kullanmak, mülkün sahibinin istediği bir hayatı yaşayarak imtihanı kazanmak zorunda olduğumuzu bir an bile hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bakın mülke sahip olanın, mülke egemen olanın Allah olduğunu hâlâ anlayamadıysanız, alın size bir kaç delil:
27. “Geceyi gündüze, gündüzü geceye geçirirsin; ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın; dilediğini hesapsız rı-zıklandırırsın.” Rabbimiz böyle de dememizi istiyor. Sen geceyi gündüze, gündüzü de geceye geçirensin ya Rabbi. Geceyi gündüze katan, gündüzü geceye katansın. Geceyi gündüzün üzerine geçirmek, gündüzü de gecenin üzerine kapatmak sûretiyle, geceden gündüzü, gündüzden geceyi yarıp çıkarmak sûretiyle bizim hayatımızın devamını sağlayansın ya Rabbi. Geceyi de gündüzü de yaratan, Geceyi de gündüzü de buyruğuna boyun büktüren, geceye de gündüze de egemen olan sensin ya Rabbi. Gece de gündüz de senindir ya Rabbi. Peki gece ve gündüz Rablerinin emirlerine boyun bükmüşlerken, Allah’ın yasalarına teslim olmuşlar ve sadece O’nu dinliyorlar-ken siz kime teslim oluyorsunuz? Sizden milyarlarca kere daha büyük olan bu varlıklar Allah’a boyun bükmüşlerken, Allah’ı dinliyorlarken, hayat programlarını Rablerinden alırlarken, bir an bile Rablerine isyan etmeden O’na kulluk yapıyorlarken siz kimi dinliyorsunuz? Siz kime kulluk ediyorsunuz? Siz hayat programlarınızı kimden alıyorsunuz? Bütün bu varlıklar Allah’ınken siz kiminsiniz? Öyleyse yaratan da O’dur yarattığının hayat programını belirleyen de O’dur. Yaratan da Rab da O’dur. Hani var mı O’ndan başka böyle yaratıcı birileri? Geceyi gündüzü yaratan, geceye gündüze söz geçiren, güneşe, aya ve yıldızlara hükmedebilen birileri var mı? Varsa onlara da kulluk edin. Onlara da minnet duyun, onların arzularını da yerine getirin. Halbuki Allah’tan başka hiç kimsenin bu konularda gücü ve kuvveti yoktur. Gece ve gündüz âyetini bir düşünün. Gece ve gündüz insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının insan meliklerinin ulaşamadığı iki âyet. Haydi her şeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini görenler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler, söz geçirsinler gündüze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabilirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile yerinden oynatabilirler mi? Geceye ve gündüze söz geçirebilirler mi? Ya Rabbi sen ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaransın. Tıpkı gündüzü geceden söküp çıkardığın gibi, geceyi gündüzden çıkardığın gibi ölüyü de diriden, diriyi de ölüden çıkaransın. Şu gördüğümüz mevcudatı, şu dirileri yokluktan çıkaran, yokluktan yaratansın. Toprağın altına atılan o kupkuru taneyi, çekirdeği, tohumu yaran, çatlatan ve ölüden hayat fışkırtan Allah’tır. Ölü bir tohum, ölü bir çekirdek Rab-bimizin emri ve izniyle ölülüğünü kaybediyor ve ondan diri çıkarılıyor. Söyleyin bakalım Allah’tan başka bu küçücük çekirdekten hem de ölü bir çekirdekten böyle hayat fışkırtan başka birileri var mı? Allah’tan başka hayat konusunda söz sahibi birileri var mı? Ana rahmine atılan ölü bir spermadan diri çıkaran Allah’tır. Söyleyin bakalım, böyle küçücük bir spermanın içine koskoca bir insan yerleştirebilecek, böyle bir ölüden diri bir insan çıkarabilecek Allah’tan başka birileri var mı? Bir tek ölü çekirdeğin içine tonlarla meyveyi yerleştirebilecek birileri var mı? Ölü olan şu toprağa rahmetini göndererek o kupkuru toprağı titreten, kabartan, canlandırıp hayat için harekete geçiren Allah’tır. Ölü iken İndirdiği yağmurla toprağı dirilten, veya ölü bir insandan diriyi çıkaran, diri bir insandan da ölüyü çıkaran Allah’tır. Yâni kâfirden mü'mini mü'minden de kâfiri çıkaran Allah’tır. Meselâ Nuh (a.s) gibi bir diriden Kenan gibi bir ölüyü, veya Azer gibi bir ölüden İbrâhim gibi bir diriyi çıkaran Allah’tır. Veya ölü bir cahiliye toplumundan melekleri bile geride bı-rakacak sahabe toplumu gibi dirileri çıkaran Allah’tır. Zekeriya (a.s) gibi yüz yaşını aşkın birinden üstelik de kısır bir hanımdan Yahya (a.s) gibi bir diri çıkaran Allah’tır. Veya işte bir zamanlar yok iken var edilen bu mevcudatı yokluktan varlığa çıkaran Allah’tır. Ölüyken, yokken yeryüzünde, hayat sahnesinde var edilen tüm mevcudatı yokluktan var eden Allah’tır. Varlıklar, insanlar, semalar, arz, güneş, ay, yıldızlar bunların hiçbiri yoktu da, yokları var etti Rab-bimiz. Ve bu var olanları da sonunda öldürecek olan, dirilerden ölüler çıkaracak olan da Allah’tır. Yâni sonunda bu hayatı bitirecek olan da Allah’tır. Ölüm de dirim de Ona aittir. Ve sen dilediğini hesapsız rızıklandıransın ya Rabbi. Rızık konusunda da yetkili sadece Allah’tır. Dilediğine bolca verir, dilediklerine de kısıverir. Çünkü O her şeyi bilendir. Kime ne kadar vereceğini, kime ne kadar kısacağını bilendir. Rızkı takdir eden Odur. Hikmet sahibidir O. Hikmeti gereği yapar bu taksimi. O’nun ilmi her şeyi kuşattığı için bir kulu için zenginliğin mi hayırlı, yoksa fakirliğin mi? Onu en iyi bilen O’dur. Bol vermesinde de az vermesinde de mutlaka bir hikmet ve hayır vardır. Öyleyse bu konuda ona akıl vermeye, ona yol göstermeye gerek yoktur. Ya Rabbi bana şu kadar vermeliydin! Beni şununla imtihan etmeliydin! Ben buna lâyıktım! Beni şununla imtihan etseydin ben mutlaka imtihanı kazanırdım! Diyerek ona karşı gelmenin anlamı yoktur. Çünkü kime ne kadar vereceğini çok iyi bilendir Rabbimiz. Sonra rızık konusunda endişeye de gerek yoktur. Rabbimiz tüm varlıkların rızkını veren ve bunu teminat altına alandır. Bana ayırdığını yanlışlıkla hiç bir zaman başkalarına vermeyecek kadar bilgi ve hikmet sahibi, başkalarına ayırdığını da, sadece gündüz değil geceleri de çalışıp ça-balasam da asla bana vermeyecek kadar âdil bir Allah’tır o. Madem ki mülkün sahibi Allah’tır, mülk O’nundur, mülkünü dilediklerine veren, dilediklerinden zorla söküp alan odur. Madem ki dilediklerini Azîz eden, dilediklerini başlara taç yapan, dilediklerini zillete mahkum edip yerlerde süründüren O’dur. Madem ki yaratan ve öldüren, hayatın da ölümün de sahibi, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran O’dur. Tüm rızıklar O’nun elindedir. Herkesin rızkını veren ve teminat altına alan O’dur. Madem ki rızık konusunda tüm insanlar ona muhtaçtır, o halde bu insanlar neden Rablerini bırakır da O’nun berisinde kendilerine Rabler ve velîler bulmaya çalışırlar? Neden Rablerinin kendileri adına gönderdiği hayat programından yüz çevirirler de kendileri gibi âciz, rızka muhtaç insanların kanunlarına itaatten yana olmaya çalışırlar? Neden hayat programları konusunda Rablerinin hük-müne müracaat etmezler? Neden Rablerinin kitabına başvurmazlar da başkalarının hükümlerine baş vururlar. Öyle değil mi? Rızık konusunda O’na yönelen bu insanlar, O’-nun arzında yaşayan, O’nun havasını tüketen, O’nun suyundan isti-fade eden, O’nun arzında yaşayan, O’nun verdiği azaları kullanan bu insanlar hayat programı konusunda neden O’nunkinden yana olmuyorlar? Neden O’nun kitabından habersiz yaşamaya çalışıyorlar? O’-nun peygamberiyle diyaloga yanaşmıyorlar? Yoksa bu insanlar Allah’ın velâyetini kabul etmiyorlar mı? Yoksa kendilerine Allah’tan başka velîler mi buldular? Yoksa Allah’ı ve Allah yolunun yolcusu mü’min-leri bıraktılar da kâfirleri dost ve velî mi edindiler? Hayır hayır:
28. “Mü'minler, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak, onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi Kendisiyle korkutur, dönüş Allah'adır.” Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri kendilerine velî edinmesinler. Mü’minler kendileri gibi iman etmiş mü’minleri bırakıp da kâfirleri kendileri adına karar verecek velâyet makamına, vilâyet makamına getirmesinler. Kâfirlerden idareci edinmesinler. Kâfirler karar verip, kâfirler kanun yapıp, müslümanlar da kendilerinden olmayan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Eğer mü'min-ler böyle yaparlarsa, mü’minleri bırakır da kâfirleri idare mekânizma-larına getirirlerse o zaman onların Allah katında en ufak bir değerleri kalmamıştır, ve Allah’ın yardımını da kaybetmişlerdir diyor Rabbimiz. Velî, vali, velâyet, vilâyet bu anlamadır. Çünkü vali karar verecek ve müslümanlar da kendileri adına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse mü'minlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka mü'minlerden olması emrediliyor. Âyet-i Kerimeden anlıyoruz ki Mü’minler hiç bir zaman kendileri gibi inanmış mü’-minleri bırakarak kâfirleri kendilerine velî seçemezler. Hiçbir zaman mü’minleri bırakıp kâfirlerle dost olamazlar, kâfirlerle dostluk kura-mazlar. Çünkü mü’minlerin velîleri, mü’minlerin dostları Allah’tır. Allah mü’minin dostudur, mü’min mü’minin dostudur. Allah mü’minlerin velîsidir, mü’minler de Allah’ın evliyasıdır. Öyleyse mü’minler mü’min-lerin dostudur, velîsidir, sırdaşıdır, birbirlerini Cehennemden koruyup cennete kazandırıcısıdır. Ey müslümanlar, yaşadıkları küfür içindeki bir hayatın kendilerine cehennemi kazandırdığının kesin farkında olan ve zaten dünyada da cehennemi bir hayatın sahibi olduklarının mutlak bilincinde olan ve sizleri de ne yapıp yapıp kendi cehennemlerine çağıran, kendi cehennemi hayatlarına ortak edip müsavi olmak için çırpınan bu kâfirleri dost kabul etmeyin. Onların yoluna, yörüngesine girmeyin. Onların düşüncelerine, onların anlayışlarına kapılıp, onların girdikleri girdaplara düşüp, onların kendilerini kaybettikleri anaforlara kapılıp tıpkı onların hayatlarını kaybettikleri gibi, hüsrana mahkum olup dünyalarını da âhiretlerini de yitirdikleri gibi sakın sizler de dünyanızı ve âhire-tinizi kaybetmeyin. Bu tehlikeyi çok iyi bilen Rabbimiz ısrarla bu konuda bizi uyarmaktadır. Kâfirlerle dostluk, velâyet ilişkisi haramdır. Allah’ı ve Allah’ın dostları, Allah’ın velîleri olan mü’minleri bırakıp da kâfirlerin hepsine ister yahudi olsun, ister hıristiyan olsun, ister müşrik ya da ateist olsun fark etmez velâyetle yaklaşan, onların velâyetleri altına giren, onların aldıkları kararları uygulamadan yana bir tavır sergileyen insan-ların imanları nifaka dönüşüyor, Allah’a teslimiyetleri değerini kaybediyor ve Rabbimizin bu beyanıyla bu insanlar Allah’la ilişkilerini koparıyorlar. Çünkü Allah düşmanı kâfirlerin velâyetini kabul etmek, onlarla birlikte oturup kalkmak, onların İslâm’a ve müslümanlara saldırılarında onların yanında olup onları desteklemek, kâfirlere içten içe sevgi beslemek imanla asla bağdaşmaz. Çünkü Allah’a bağlılık imandır. Allah’ı velî ve dost kabul etmek imandır. Allah’ın velâyeti altına girip tüm hayatında O’nun kararlarını uygulamak imandır. Allah’a iman eden, Allah’ın koruması altına giren mü’minlerle dostluk kurmak, onlarla velâyet ilişkisi içine girmek imandır. Bu gerçeklerden hareketle bir mü’minin dünya işlerinde, bireysel, sosyal, ailevi, toplumsal, ekonomik, siyasal hayatında, âhirete müteallik işlerinde, yâni hayatının tüm alanlarında kendisiyle ilgili tüm problemlerinde bir dostluk, bir velâ ilişkisi içine girecekse, birileriyle birlikte hareket edecekse, birileriyle istişare edecek, birilerinin kararına başvuracaksa, birilerinden akıl danışacaksa, kendisine velî olarak, dost olarak ancak ve ancak Allah dostluğuna ehil müminleri seçecektir. Mü’minleri sevecek, mü’minleri dost bilecek, mü’minleri velî bilecek, mü’minlere bağımlı olacak, mü’minlerin derdini, tasasını kendi tasası, sevincini kendi sevinci, başarısını kendi başarısı bilecektir. Tüm işlerini, tüm hayatını, siyasetini, ekonomisini, eğitimini, sosyal ve bireysel hayatını, aile hayatını mü’minlere göre düzenleyecek, hesabında mü’minler olacaktır. Müslüman izzet ve şerefi müslümanlarda ve müslümanlarla birliktelikte görecektir. Değilse Allah korusun birtakım basit dünyevî hesaplarla, birtakım basit menfaat kaygılarıyla bir müslümanın mü’minleri bırakarak kâfirleri dost edinmesi, hayatını onlar kaynaklı yaşaması asla düşünülemez. Ancak şu müstesnadır: Ancak kâfirlerden ittika etmeniz onlardan korkmanız müstesnadır. Yâni eğer kâfirlerden korkuyorsanız, onlardan kendinize, canınıza, malınıza bir zarar gelmesinden, zararlarından, zulümlerinden, tehlikelerinden çekiniyorsanız, o zaman da o kâfirleri kalben velî ve dost bilmemek kayd u şartıyla, velî ve dost olarak kalben Allah’ı ve mü’minleri kabul etmek kayd u şartıyla geçici olarak onlara dost görüntüsünde bulunmanızı Allah affetmektedir. Arkadaşlar, Nahl sûresinde de aynı konu anlatılır. Bakın orada da Rabbimiz şöyle buyurur: “Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkâr edip, gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katından bir gazap vardır; büyük azap da onlar içindir.” (Nahl 106) Adamın kalbi imanla dopdolu olduğu halde Allah’ı inkâra zorlanmışsa, Allah bunu affedecektir. Kalbinde iman var, kalbinde Allah’a ve peygambere imanı var, güveni var, Allah’a, peygambere ve mü’minlere sevgisi var, bağlılığı varsa bu müstesnadır diyor Rab-bimiz. Böyle olanlar müstesnadır, ama kim de Allah’a iman ettikten sonra kalbini kâfirlere açarsa onlar için Allah katında bir azap vardır. Bu âyete ilk muhatap olan kişi İslâm tarihinde Ammar İbni Yasir’di. Ammar kâfirler tarafından inkâra zorlanmış, gözlerinin önünde babası, anası şehid edilmiş. Geliyor Rasûlullah efendimizin huzuruna. Allah’ın Resûlü ona Allah ve Resûlüne inanıp inanmadığını sorar. Bakar görür ki Ammar’ın kalbi baştan aşağıya iman doludur. Bunun üzerine buyurur ki: “Ammar! Eğer tekrar zorlanırsan tekrar dönebilirsin.” Evet böyle bir durumda: Allah sizi kendisiyle korkutuyor. Çünkü Allah korkulmaya herkesten daha lâyıktır. Ve unutmayın ki dönüş Allah’adır. Dönüşünüz Allah’adır. Sonunda Allah’a dönecek ve Ona hesap ödeyeceksiniz. İşte Rabbimizin din anlatış modeli budur. Kendimi tanıttım, kitabımı, peygamberimi tanıttım, kulluğu tanıttım, cenneti ve Cehennemi tanıttım. Buyurun artık sonucuna kendiniz katlanmak kayd u şartıyla, ödeyeceğiniz hesabın şuurunda olarak dilediğinizi yapın.
29. “İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da, yerde olanları da bilir. Allah her şeye Kâdirdir de.” İçinizde olanları, kalplerinizde, sadırlarınızda olanları, niyetlerinizde olanları gizleseniz de açığa vursanız da Allah bilmektedir. Sadece kalplerinizdekileri değil, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir Allah. Yâni kâfirleri velî ve dost kabul eden bir kimsenin rıza sonucu mu, yoksa bir zorlanma sonucu mu olduğunu, kâfirlerle dostluk içinde olan kişinin kalbinde imanın olup olmadığını, o kalbin kendisine, elçisine, dinine imanla mı, yoksa başka şeylerle mi dolu olduğunu Allah bilmektedir. Öyleyse hiç kimse Allah’ı kandıramaz.
30. “Her kişinin yaptığı iyiliği ve yaptığı kötülüğü, ki kendisiyle o kötülük arasında uzun bir mesafe olmasını diler hazır bulunacağı günü bir düşünün. Kullarına karşı şefkatli olan Allah size kendinden korkmanızı emreder.” O gün herkes amelleriyle, amellerinin sonucuyla karşı karşıya gelecek, amellerinin neticesini görecek. Herkes amelleriyle Allah’ın huzuruna çıkacak. Kim ne yapmışsa, nasıl ameller işlemişse, nasıl bir hayat yaşamışsa sonunda onunla karşılaşacak, onunla yargılanacak. Dünyada kötü ameller işleyen, kötülüklerle Allah’ın huzuruna çıkan, kötülük taraftarı kişi, ister ki kendisiyle işlediği o kötülükler arasında uzun mesafeler olsun. İster ki o amellerle kendisi arasında ilişki kurulmasın. O ameller kendisinin olmasın. O amellerin hesabı kendisinden sorulmasın. Keşke bu amelleri dünyada ben işlemiş olmasaydım. Keşke bu amellerle benim aramda yıllar yılı mesafeler olsaydı. Keşke dünyada böyle bir hayatın sahibi olmasaydım. Uzak olsun o kötülükler kendisinden ister. Bu amellerle arasında yıllar yılı mesafeler olmasını ve bu amellere muttali olmamış olmayı ister. Keşke şu, şu amelleri işleyen ben olmasaydım. Keşke amel defterimde şunlar şunlar yazılı olmasaydı. Niye? Sen işlemedin mi onları? O küfür senin değil mi? O şirk senin değil mi? O yalanı sen söylemedin mi? O Kur’-an’ı sen metruk bırakmadın mı? O peygamberi kendisine karşı ilgisiz kalarak sen öldürmedin mi? Evindeki o kadını sen ihmal etmedin mi? Evindeki o çocukları kitap sünnet bilgisinden, kulluk bilincinden mahrum bırakarak, şeytan vahiylerinin eğitimine teslim ederek sen öldürmedin mi? Şu haramı sen yemedin mi? Şu kitapsız ve peygambersiz hayatı sen yaşamadın mı? Hayatından ve yaptıklarından niye kaçıyorsun ? Hani Nasrettin hocanın eşeği misali var ya. Eşeğin yolda kokladığı pislikleri bir torbaya toplayan hoca sonunda torbayı eşeğin boynuna takar ve der ki, al, bunu yemek zorundasın, çünkü sen kokladın ben topladım der. Öyle değil mi? Biz kokluyoruz, melekler de topluyorlar. Biz işli-yoruz melekler de tespit edip yazıyorlar. Yarın hesap-kitap günü onlarla, kendi amellerimizle, kendi hayatımızla karşı karşıya geldiğimiz-de itiraz edip kaçmanın ne anlamı olacak? Madem ki yarın o kötülüklerden kaçacağız, öyleyse bugün kaçmalıyız onlardan. Bugün kesmeliyiz o kötülüklerle ilişkimizi. Bugün uzak tutalım o kötülüklerle aramızdaki mesafeyi. Öyle değil mi? Bugün kötü bir amelle, kötü bir hayatla, kötü bir ahlâkla, Allah’ın istemediği kötü bir tavırla, kötü bir konumla, Allah’a isyanla birlikte olmayalım. Unutmayalım ki yarın yaptıklarımızla karşı karşıya geleceğiz. Burada kötülükle beraber olanlar yarın orada da onları bulacak. Burada kötülüklerden uzak olanlar yarın orada da onlardan uzak olacak. Mezarda bile böyle kötülükten uzak yaşayan insanların güzel amelleri güzel bir insan sûretinde kendisiyle beraber olacaktır. Allah sizi kendisiyle uyarıyor, kendisiyle korkutuyor, kendisi konusunda, kendi hesabı kitabı konusunda, yargılaması konusunda uyanıklılığa dâvet ediyor. Yarın olacakları, başınıza gelecekleri bugünden size haber vererek sizi kendisine kulluğa çağırıyor. Çünkü O kullarına karşı Raûf ve Rahimdir. Sizi sizden daha çok düşünen, size sizden daha çok merhamet edendir.
31. “Ey Muhammed, de ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağış-lasın. Allah affeder ve merhamet eder.” Yine peygamber efendimize bir “gul” emri daha. Rabbimiz peygamberine şu sözü de söylemesini emrediyor: Ey mü’minler, ey iman iddiasında bulunanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyor, Allah’ı seviyor görüntüsü içindeyseniz, imanınız, iddianız, görüntünüz buysa o zaman bana tabi olun. Bana tabi olun ki Allah’a sevgi iddianız, Allah’a iman iddianız gerçek olsun. İşte Allah’a imanın ispatı, Allah’ı sevmenin delili budur. Öyleyse ben Allah’a inanıyorum, ben Allah’ı seviyorum diyen kişi, sevdiği Allah’ın seçip, kendisi için kulluk modeli olarak gönderdiği elçisine tabi olmalıdır. Çünkü Allah’a imanın, Allah’ı sevmenin, Allah’a Allah’ın istediği, Allah’ın razı olduğu kulluğun, itaatin, teslimiyetin pratik örneği peygamberdir. Peygambere Allah’ın istediği şekilde inanmadan, onu kulluk örneği bilmeden, tüm hayatında ona tabi olmadan, onun yaşadığı hayatı yaşayıp, adım, adım onun yolunu takip etmeden, onun gibi Allah’a inanmadan, onun gibi Allah’ı sevmeden Lâ İlâhe illallah iddiası da boştur, Allah’a iman iddiası da, Allah’ı sevme iddiası da boştur. Yâni bir kişi ben Allah’a iman ediyorum, ben Allah’ı seviyorum, ben Allah’a kulluk yapmak zorunda olduğumu biliyorum, ama Rabbi-me yapmam gereken bu kulluğun modelini, stilini ben kendim belirlerim. Bu konuda hiç kimseye, hiçbir örneğe ihtiyacım yoktur diyerek peygamberin örnekliliğini reddederse, onun ortaya koyduğu örnek kulluk hayatını reddederse, bu adamın günde milyar kere de tekrarlasa La İlâhe İllallah demesinin hiç bir anlamı yoktur. Çünkü Rabbimiz kullarına bir kitap, bir kulluk programı gönderirken unutmamalıyız ki, onu peygamberle göndermiş, peygamberi kullukta temel örnek kılmıştır.O bu konuda sanki form dilekçedir. Rabbimiz işte sizden istediğim kulluğun modeli peygamberdir, ona bakın ve öylece yaşayın buyuruyor. Eğer öyle olmasaydı çıkarırdı peygamberini devreden ve bu kitabını melekleriyle gönderirdi. Kitabını herkesin posta kutusuna atardı ve ey kullarım, işte size indirdiğim kitabım elinizdedir, onu okuyun, anlayın ve uygulayın deyiverir olur biterdi. Gerçi şimdi birileri peygamberi posta memuru durumuna indirgeme kavgası veriyor. Bugün kimileri Rasûlullah’ı devreden çıkararak kendi sosyal , ekonomik , siyasal hayatlarına, kendi zevk ü sefalarına çok rahat bir şekilde fetva bulabilmenin derdindeler. O zaman Kur’an’ı kendi istedikleri gibi yorumlayabilecekler, keyiflerine göre bir din yaşayabilecekler. Çünkü Kur’an genel nasslar ihtiva eder. O genel nassların pratikte uygulaması Rasûlullah’ın hayatındadır. Peygamberi devreden çıkardınız mı ortada ne Kur’an kalır ne din? Çünkü peygamberi devreden çıkardınız mı genel özellikleriyle bir din ortaya çıkacaktır ve insanlar bu dinle alâkalı kendi yorumlarını din kabul edecekler ve sanki Kur’an’ın pratiğiymiş gibi bir hayat yaşayacaklar. Sonra da insanları kendilerine, kendi anlayışlarına, kendi dinlerine çağıracaklar. Gelin bizim gibi olun, bizim gibi yaşayın diyecekler, gerçekten bu çok yanlış bir şeydir. Öyle yapmayalım da, kendi yorumlarımızı, kendi anlayışlarımızı, kendi hevâ ve heveslerimizi bir kenara bırakalım da, kendimizi ve kendimiz gibileri bir tarafa bırakalım da Allah’ın onayladığı Rasû-lullah efendimizin, Kur’an’ın ve Rasûlullah efendimizin onayladığı öteki peygamberler örnekliliğinde, yine Allah ve Resûlünün onayladığı sahâbî örnekliliğinde bir hayat yaşayalım. Çünkü unutmayalım ki elçinin varlığı kitaptan önceliklidir. Biz biliyoruz ki Allah pek çok peygamberler göndermiş ve onlardan pek çoğuna kitap ve sahifeler de vermemiştir. Demek ki bir Allah yasası olarak elçilerin varlığını kabul etmek zorundayız. Müslüman olarak bizim hayatımızda elçi olacak, kullukta örneğimiz olan bu elçi Allah’tan sözlü yahut yazılı vahiy alacak, bu vahyin nasıl anlaşılacağını, nasıl uygulanacağını, bu vahiyleriyle Allah’ın bizden nasıl bir kulluk istediğini Allah emri ve yetkisiyle insanlara duyuracak, uygulayacak, gösterecek ve insanların gözleri önünde pratik bir hayat sergileyecek, insanlar da o elçinin Allah’tan almış olduğu vahyin pratik örneğini görmüş olacaklar. İşte böylece insanlar aynen örneklerinin yaptıklarını yaparak, onun gibi bir hayat yaşayarak Allah’a iman ederlerken, Allah’ı severlerken, Allah’ı Rab kabul ederlerken bu iddialarını ispat etmiş, gerçekleştirmiş olacaklar. Değilse peygamberi kulluk örneği kabul etmeden, onun pratik hayatını devre dışı bırakarak, sünnetini göz ardı ederek bir iman ve sevgi iddiası boş bir iddiadan öteye geçmeyecektir. Demek ki peygamber efendimizin hayatı, onun sünneti, onun uygulamaları Kur’an’la özdeştir. Kitabı peygamberden, peygamberi de kitaptan ayırmak, kitapla peygamberin arasını açmak mümkün de-ğildir. Peygamberin sözleri, uygulamaları ve sünneti sadece kendisini ve kendi dönemini bağlar. Şu anda bizim elimizde Allah’ın kitabı var. Biz kitapla amel ederiz, bizi sadece kitap bağlar. Demek önceki âyetlerde de dediğimiz gibi Allah korusun peygamberi öldürmek anlamına gelecektir. Böyle düşünen sapıkları bir kenara bırakarak Allah’ın Resûlünü kendimize örnek kabul edelim. Hep onun gibi olmaya, onun gibi yaşamaya, onun gibi Allah’a inanmaya, onun gibi sevmeye, onun gibi kulluk etmeye, onun gibi yiyip-içmeye, onun gibi giyinmeye, onun gibi konuşup-yürümeye ve adım, adım onu izlemeye çalışalım. Gücümüz, imkânımız nisbetinde buna gayret edelim. Onun sünnetini, onun uygulamasını bilemediğimiz veya bilip de gücümüzün yetmediği yerlerde de: Ya Rabbi, biz nefislerimize zul-mettik, ya Rabbi biz beceremedik, örneğin gibi olamadık, peygambe-rin gibi yapamadık, onun gibi cesur, onun gibi hasbi olamadık, onun gibi fedâkârlık yapamadık, onun gibi sana ve dinine şahitlik edemedik, onun gibi bir kul, onun gibi bir eş, onun gibi bir baba, onun gibi bir koca, onun gibi bir komutan, onun gibi bir yönetici olamadık. Örneğimize benzeme konusunda, örneğimize ittiba konusunda biz nefislerimize zulmettik, bizi affet ya Rabbi diyelim. Sakın ha sakın şöyle diyenlerden olmayalım: Eh o bir pey-gamberdi. O Allah desteğinde bir elçiydi. Elbette Allah’a Allah’ın istediği kulluğu o gerçekleştirecekti. Biz onun gibi olamayız ki. Biz onun yaptıklarını yapamayız ki. Ya da, onun devri geçmiştir. Onun hayatı, onun yaşantısı o döneme ait bir yaşantıydı. Biz onun gibi asla olamayız, o kesinlikle bize örnek olamaz. Devir değişmiştir, şartlar farklılaşmıştır diyenlerden olmayalım inşallah. Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun. Demek ki Allah sevgisi peygambere tebeiyetten geçiyor. Kim ki peygambere tabi oluyorsa o Allah’ı seviyor demektir. Tabi ki peygambere tabi olup onun izini takip etmek için de onu tanımak zorundayız. Onun sünnetini, onun uygulamalarını bilmek zorundayız. Elbette peygamber tanınmadan, hayatı bilinmeden ona tabi olunamaz. Rasulullah efendimize tabi olma konusunda pek çok hadis vardır. Ben onlardan birkaç tanesini burada okuyayım inşallah. Ebu Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) ”Yüz çevirenler dışında ümmetimin hepsi cennete girer-ler”, buyurdu. Bunun üzerine, Ey Allah’ın elçisi cennete girmeyi kim istemez ki? Denildi. Peygamberimiz (s.a.v.)’de: “Bana itaat eden-ler cennete girer, bana karşı gelenler de cenneti istememiş demektir” buyurdu. (Buhari, İ’tisam 2) Cabir (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp ta ateşine pervane ve çekirgeler düşmeye başlayınca onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için eteklerinizden tutuyorum, siz ise elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fezail 19) Âbis İbn-i Rabia (r.a) şöyle demiştir: Ben Ömer İbn-i Hattab’ın Hacer’ül Esved’i öptüğünü gördüm. O esnada diyordu ki: “Bilirim ki sen bir taşsın ne fayda verirsin ne de zarar. Eğer Rasulullah (s.a.v.)’ın seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim. (Buhari Hac 50, Müslim Hac 251) Bakın bundan sonra bir itaat emri daha geliyor.
32. “De ki: “Allah'a ve peygamberlere itaat edin. “Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah inkâr edenleri sevmez.” Tekrar de ki peygamberim, Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin. Evet Rabbimiz kendisine itaatin yanı başında peygamberine itaat istiyor. Çünkü Allah’a itaat Resule itaattir. Resule itaat, Resule tebeiyyet Allah’a itaattir. Allah’a itaatle peygambere itaat eş değerde-dir. Çünkü Allah’a itaatin modelidir peygamber. Allah’a itaatin nasıl olacağını bize gösteren peygamberdir. Allah’a itaatin pratiğidir peygamber. Yâni biz hem Allah’a iman ve itaat etmek, hem Resûlüne iman ve itaat etmekle mükellefiz. Yâni hem “Eşhedü en la İlâhe illallah” diyerek Allah’a iman ve Ondan başka İlâh olmadığına şehâdet ederken, hem de “Ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve Rasûlühu” diyerek Rasûlullah efendimizin örnekliliğine şehâdet etmek zorundayız. Bizler hem Kur’an okumak, Allah’ın kitabıyla birlikte olmak, hem de sünnet okumak, sünneti tanımak ve onunla birlikte olmak zorundayız. Dinde Allah’la peygamberin arasını ayırmaya hakkımız da yetkimiz de yoktur. Peygamberin görevi sadece bize kitabı ulaştırmaktır, o sadece bir postacı olarak bize Kur’an’ı ulaştırmıştır, peygamberin bunun dışında başka bir görevi, başka bir fonksiyonu yoktur. Binaen aleyh bize Kur’an yeter. Bizim Allah’ın kitabının dışında başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur. Biz Kur’an’la beraber olduk mu, Kur’an’la amel ettik mi bize yeter. Bizim Resûle de, onun örnekliliğine de ihtiyacımız yoktur mantığı en büyük zulümdür. Kime karşı zulümdür? Allah’a karşı, Allah’ın âyetlerine karşı, Kur’an’a karşı, peygambere karşı işlenmiş en büyük bir zulümdür bu. Allah’ın bu kadar apaçık âyetlerini duyduktan, tanıdıktan sonra bir müslümanın böyle bir zulmün içine düşmesi mümkün değildir. Çünkü eğer gerçekten peygambere ihtiyaç olmasaydı, peygamberin varlığı, peygamberin uygulamaları, peygamberin hayatı, peygamberin sünneti bizim için hiçbir değer ifade etmeyecek olsaydı o zaman Allah bu kitabı herkese gönderirdi. Kitaplarından anladıkları gibi bir hayat yaşarlar olur biterdi. Ama bakıyoruz ki Hz. Adem’den bu yana yeryüzünde peygambersiz bir toplum olmadığını, peygamber örnekliliğinde din gönderildiğini görüyoruz. Allah her topluma o toplum içinden seçtiği peygamberleri önekliğinde din göndermiştir. Ve gönderdiği bu dinin temel kitabında da kendisine itaatle birlikte peygamberine itaat istiyor. Acaba bunu neyle izah edeceğiz. Sadece kendisine itaat isteseydi mesele açıktı. Ama bakıyoruz ki kendisine itaatle birlikte peygambere itaati da farz kılıyor Rabbimiz. Bakıyoruz ki kitapsız ve sahifesiz dönem var, toplum var ama peygambersiz hiçbir toplum yoktur. Bu neyin nesidir? Allah ne anlatıyor bu sünnetiyle bize? Anlatıyor ki mutlak olarak peygamberlere itaat edilecektir. Allah kendilerine itaat edilsin diye peygamber göndermektedir. Öyleyse Resûle itaat olmayan, peygamberin örnekliliğini reddeden bir din anlayışını yasallaştıracak olursak acaba bu âyetleri nereye koyacağız? Eğer bu âyetlerde anlatılan peygambere itaatten kasıt ona indirilen Kur’an’a itaat anlamına geliyorsa o zaman zaten kitabının her bir bölümünde kendisine ve kitabına itaati vurgulayan Rab-bimizin bir de ayrıca Resûlüne itaati gündeme getirmesinin ne anlamı olacaktı? Ne gerek vardı buna? Rabbimiz kitabının pek çok yerinde Resûlünün risâletine, Resûlünün hayatına, hayatının tertemiz oluşuna şehâdette bulunarak, örnekliliğine dikkat çekerek ona itaati emrediyor. Evet acaba Rabbi-mizin Resûlünün hayatını tescil edip onayladığını ısrarla bize bildirmesinin alamı ne olabilir? Madem o peygamberin hayatı, onun sünneti bizi ilgilendirmeyecekti de neden ısrarla örnekliliğinden söz ediliyor? Neden ısrarla ona itaat vurgulanıyor? Bunu bir düşünelim. Bakın âyetin sonu gerçekten çok müthiş: Eğer yüz çevirirlerse. Eğer Allah’a itaatten, peygambere itaatten yüz çevirirler, Allah’a ve peygamberine itaatten çıkarlar, peygamberin örnekliliğini reddeder, ona itaatten çıkarlarsa bilesiniz ki Allah böyle kâfirleri asla sevmez. Demek ki Allah’a itaatten çıkmak da küfürdür, peygambere itaatten yüz çevirmek de küfürdür. Ben Allah’a inanırım, ben Allah’ı severim, ben Allah’ın kitabına inanırım ama peygamberi tanımam, peygamberi sevmem, peygambere itaat etmem demek kâfirliktir ve Allah asla kâfirleri sevmez. Ben Allah’a kulluk yaparım, ama bu kulluğun modelini kendim belirlerim. Bu konuda benim peygambere ihtiyacım yoktur demek küfürdür Allah korusun. Allah’ın istediği gibi Resûlünü dinde temel bilip, kullukta örnek bilip, ona itaat eden, onun örnekliliğinde onun gibi bir hayat yaşamaya çalışanlar Allah’ın sevdiği mü’minlerdir. Böyle yapanlar hem dünyalarını hem de âhiretlerini kazanacaklar, kendileri için güzel bir örneği değerlendirmiş olacaklardır. Ama onu kabul etmezlerse o zaman da kendileri bilir, cehenneme kadar yolları vardır. Canları isterse. Çünkü cennet yolu peygamber rehberliğindedir, cennet yolu peygambere itaattedir. cehennem yolu da şeytan rehberliğindedir. Dileyen peygam-ber örnekliliğinde cennete, dileyen de şeytan rehberliğinde cehenne-me gidebilir. Peki bizim yasal örneğimiz sadece Muhammed (a.s) mı? Yâni sadece Ona mı itaat edeceğiz? Allah’ın hayatlarını onaylayıp bizim kendilerine itaatimizi istediği başka yasal örneklerimiz var mı? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bunu şöyle anlatıyor:
33,34. “Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrâhim ailesini, İm-rân ailesini birbirinin soyundan olarak âlemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir.” Allah Adem’i seçti, Nuh’u seçti, İbrâhim ailesini ve İmrân ailesini de seçti. âlemler üzerine onları tafdıyl edip değerlendirdi, değer verdi onlara. âlemler üzerine üstün kıldı onları. Onların hepsi birbirinin zürriyetindendir. İşte kulları arasından Rabbimizin seçip eğittiği, yetiştirdiği yasal örnekler bunlardır. İşte hayatları bizzat Allah tarafından onaylanmış, tescil edilmiş kulluk örneklerimiz bunlardır. İşte Adem, işte Nuh, işte İbrâhim ailesi ve işte Âl-i İmrân, İmrân ailesi karşımızda duruyor. Sûreye isim olmuş Allah’ın seçip bize anlattığı kutlu, mübârek, şerefli bir aile olan İmrân’ın ailesi bizim kendilerini örnek almamız gereken, kendileri gibi olmamız, kendileri gibi bir hayat yaşamamız gereken yasal örneklerimizdendir. Rabbimiz onun için anlatıyor bu şerefli insanların hayatlarını bize. Madem ki Rabbimiz bu şerefli kullarını seçip bize örnek göstermiştir, öyleyse bizler bunları, bu örneklerimizi çok iyi tanımak zorundayız. Hani şöyle bir cümle söyleriz bazen : “Bizim Mehmet Ali var ya” deyince, eğer onu çok iyi tanıyorsak, evini, mesleğini, işini, aşını, hayatını, düşüncesini, zikrini, fikrini, karakterini çok yakından tanıyorsak hemen gözümüzün önüne gelir değil mi? Peki Adem (a.s) deyin-ce, Nuh (a.s) deyince, İbrâhim (a.s) deyince, İmrân ailesi deyince ne geliyor güzünüzün önüne? Neleri çağrıştırıyor bunlar size? Eğer babamızı, anamızı, amcamızı, dayımızı, komşumuzu, arkadaşımızı tanı-dığımız kadar bu örnekleri tanımıyorsak Müslümanlığımızı gözden geçirmeliyiz. Eğer Turgut Özal’ı Nuh (a.s) dan daha iyi tanıyorsak bu ne biçim müslümanlık? Nuh (a.s) kimdi? Ne için gelmişti? Nasıl bir hayat yaşamıştı? Kavmine ne dedi? Kavminin Ona karşı tavrı nasıldı? Kavminin akıbeti nasıl oldu? Bize nasıl bir örneklik sergiledi? Bütün bunları bilmiyorsak bu nasıl müslümanlık? Eğer kimi zavallı insanların iddia ettikleri gibi bizim için Allah’ın kitabı yeterli olup peygambere, peygamberlere ihtiyacımız olmasaydı, bizim hayatımızda peygamberin, Allah’ın kitabını bize ulaştırmanın ötesinde başka bir rolü, bir fonksiyonu olmasaydı Allah elbette bu kutlu peygamberlerini kulları arasından seçmez, onları eğitmez, onların hayatlarını kitabında bize anlatmaz, kitaplarını onlar aracılığıyla bizlere ulaştırmazdı. Öyle değil mi? Çekerdi aradan peygamberlerini ve şehrin yüksek bir tepesine kitabını indirir ve insanlara ilân ederdi. İşte size hayat programı olarak gönderdiğim, sizden okuyup, anlayıp uygulamanızı istediğim kitabım oradadır, falan tepenin, filân dağın başındadır. Gidin, alın kitabınızı, okuyun ve ne anladıysanız öylece uygulayın. Nasıl anladıysanız öylece bir hayat yaşayın derdi olur biterdi. Ama öyle yapmıyor Allah. Vahyini elçilerine gönderiyor. İnsanlar arasından seçtiği elçilerini yetiştirip eğitiyor, emir ve yasaklarını onlar üzerinde uygulattırıyor ve diğer insanlara da örnek yapıyor onları. İşte burada da insanlığın ilk peygamberi, insanlığın atası Hz. Adem (a.s), sonra ikinci dönemin peygamberi, uzun bir ömrün, uzun bir kavganın, 950 yıllık amansız bir mücâdelenin peygamberi Nuh (a.s). Yâni şimdi sizin için çok basit, çok anlamsız bir şey midir bu? Yâni sizin iddia ettiğiniz gibi peygamberin görevi, peygamberin misyonu sadece vahyi, kitabı Allah’tan alıp kullarına ulaştıran bir posta memuru ise, o zaman bu 950 yıllık bir mücâdele süresini neyle izah edeceğiz? Kitabı insanlara ulaştırmak bir iki saatlik bir iş değil mi? Vahyi Allah’tan alıp, insanlara aktarıp, bir iki saat içinde görevini bitirip bir kenara çekilmek, işine gücüne bakmak, pikniğiyle plajıyla meşgul olmak dururken nesine gerekti 950 yıl uğraşmak? Söyleyin Allah için ! Kitabın insanlara duyurulması, ilân edilmesi ne kadar zaman alır? Bir saat, bir gün, bir ay değil mi? Bu süre içinde, alın kardeşim, ben Rabbimden geleni size duyurup aktarıyorum. Ben bu sorumluluktan, bu yükten kurtuluyorum. Buyurun size şu kitap. Bundan sonrası sizi ilgilendiriyor. Bundan sonra ne yaparsanız yapın. Okuyun, okumayın, anlayın, anlamayın o beni ilgilendirmez. Okuyanlarınız nasıl anlamış, nasıl uygulamış o da beni ilgilendirmez. Benden bu kadar deyip işin içinden sıyrılan birisi midir peygamber? Yoksa 950 yıl mücâdele eden, 950 yıl kendisini reddeden, kendisine zulmeden insanları bile cennete çağıran, Allah’a kulluğa çağıran, bu konuda örnekliğiyle hep görevde olan bir elçi miydi? Yâni böyle 950 yıllık çileli, ıstıraplı bir mücâdeleyi böyle basite indirgeyenlere gerçekten ben hayret ediyorum. Kendileri şu anda gâyet rahat bir hayattan yanalar iken, rahatlarının kaçmasını göze alamazlarken, Allah için çok basit, çok küçük bir fedâkârlığı bile göze alamazlarken, çok basit bir zevklerinden bile vazgeçemezlerken, ken-dilerini böyle Kur’an’ı anlayan, Kur’an’ı peygamberden daha iyi anlayan, peygamberden daha çok İslam bilgisine, kitap bilgisine sahip olarak takdim etmeye çalışanlara, peygamberi kendi seviyelerinin altında görmeye çalışanlara zavallı değil de ne demek lâzım? Hayır hayır hiçbir peygamber küçümsenemez. Hiçbir peygamberin örneklediği risâlet hayatı küçümsenemez. Ve işte size Adem, Nuh, İbrâhim ve İmrân aileleri buyurarak Âl-i İmrân’ı anlatmaya başlayacak Rabbimiz. İmrân, Onun hanımı, Onun dünyaya getirdiği Meryem anamız, Onun da dünyaya getirdiği Îsâ (a.s), İmrân’ın bacanağı olan Zekeriya (a.s), Zekeriya (a.s) ın hanımı ve onun dünyaya getirdiği Yahya (a.s), işte topyekün İmrân ailesi bizim için en güzel örnektir. İşte kullukta bizim örneklerimiz bunlardır. O halde bizler kulluk adına bu örnek aileleri çok iyi tanımak zorundayız. Çünkü biz biliyoruz ki tüm dinler, tüm sistemler kendi örnek ailelerini insanlara, metbularına takdim ederler. Örnek olarak insanlara onları gösterirler ve insanlardan onlar gibi olunmasını, onlar gibi yaşanmasını isterler. İşte Rabbimizin seçip örnekleştirdiği, insanlara kulluk modeli olarak takdim ettiği insanlar da bunlardır. Bunların, bu peygamberlerin hepsi birbirlerinin yolunu takip etmişler ve bize Allah’ın bizden istediği kulluğu en güzel bir şekilde pratize edip göstermişlerdir. Öyleyse şu anda bizler iki tercihten birisiyle karşı karşıyayız. Yâni kendimize örnek olarak bu aileleri, bu örnekleri seçecek, onlar gibi olmaya çalışacak ve diyeceğiz ki: “Ya Rabbi bizi doğru yola hidâyet eyle! O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna. O gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” (Fâtiha 6,7) Evet hep diyeceğiz bunu. Ya Rabbi bizi sırat-ı müstakime hidâyet et. Bizi doğru yola ilet ya Rabbi. Bize hak yolu, doğru yolu göster ya Rabbi. Kendilerine in’am ettiğin, nimet verdiğin, nimetlerine ulaştırdığın peygamberlerinin, sâlih kullarının yoluna ilet bizi ya Rab. Biz de onlar gibi olalım. Bizim dünya hayatımız da, bizim bireysel ve toplumsal hayatımız da onlarınki gibi olsun. Çünkü onlar senin bizim için seçtiğin örneklerdir. Çünkü onların yolunu takip edenler öbür tarafta da onların gittikleri yere gideceklerdir. Ya böyle diyeceğiz, peygamberler yolunu seçeceğiz, sonunda dünyamızı da âhiretimizi de güzelleştireceğiz, yahut da onların dışın-da kendimize örnekler bulacak, Allah’ın seçtiği örnek ailelerden başka kendimize örnek aileler bulacak, kendimize onları örnek alacak, onlar gibi yaşayacak ve sonunda onların gittikleri yere gideceğiz. Tercihimizi iyi yapmalıyız. Ya burada anlatılan peygamberler ailesini, İmrân ailesini örnek alacağız, yahut da Allah’ın onaylamadığı, Allah’ın bize örnek göstermediği, Allah’ın tescilinden geçmeyen aileleri ve şahsiyetleri örnek alacak dünyamızı da âhiretimizi de berbat edeceğiz. İşte bizim için en mükemmel imamlar. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman, kendilerini taklit ettiğimiz zaman kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel örnekler. Hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar. Ama eğer biz onları bırakıp da birbirimizi ya da içimizden birilerini örnek alırsak bilelim ki Allah’ın onaylamadığı bir hayat bizim için örnek olamaz. Bundan dolayıdır ki toplumun kendilerini örnek kabul ettikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hocalar, mürşidler, şeyhler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bilmeliler: İnsanlara gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin hayatları Allah tarafından onaylanmış elçilere benzeyelim, gelin kitabın dediği gibi olalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendimize veya kendimiz gibilere çağırmayalım. Gelin bizim gibi olun, bizim gibi yaşayın, bizi örnek alın, biz na-sıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın demeyelim. Çünkü eğer insanlar bi-zi örnek alır, bizim gibi olmaya çalışırlarsa bizde çakılır kalırlar ve bizi aşamazlar, ancak bizim kadar olabilirler. Daha öteye geçemez bu insanlar. Bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz işte bu örnek ailelerden birisini, İmrân ailesini anlatmaya başlayacak. Böylece örneklerimizden birini bizim gündemimize alacak, ya da bizim bu aileyi gündeme almamızı isteyecek.
33,34. “Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrâhim ailesini, İm-rân ailesini birbirinin soyundan olarak âlemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir.” Allah Adem’i seçti, Nuh’u seçti, İbrâhim ailesini ve İmrân ailesini de seçti. âlemler üzerine onları tafdıyl edip değerlendirdi, değer verdi onlara. âlemler üzerine üstün kıldı onları. Onların hepsi birbirinin zürriyetindendir. İşte kulları arasından Rabbimizin seçip eğittiği, yetiştirdiği yasal örnekler bunlardır. İşte hayatları bizzat Allah tarafından onaylanmış, tescil edilmiş kulluk örneklerimiz bunlardır. İşte Adem, işte Nuh, işte İbrâhim ailesi ve işte Âl-i İmrân, İmrân ailesi karşımızda duruyor. Sûreye isim olmuş Allah’ın seçip bize anlattığı kutlu, mübârek, şerefli bir aile olan İmrân’ın ailesi bizim kendilerini örnek almamız gereken, kendileri gibi olmamız, kendileri gibi bir hayat yaşamamız gereken yasal örneklerimizdendir. Rabbimiz onun için anlatıyor bu şerefli insanların hayatlarını bize. Madem ki Rabbimiz bu şerefli kullarını seçip bize örnek göstermiştir, öyleyse bizler bunları, bu örneklerimizi çok iyi tanımak zorundayız. Hani şöyle bir cümle söyleriz bazen : “Bizim Mehmet Ali var ya” deyince, eğer onu çok iyi tanıyorsak, evini, mesleğini, işini, aşını, hayatını, düşüncesini, zikrini, fikrini, karakterini çok yakından tanıyorsak hemen gözümüzün önüne gelir değil mi? Peki Adem (a.s) deyin-ce, Nuh (a.s) deyince, İbrâhim (a.s) deyince, İmrân ailesi deyince ne geliyor güzünüzün önüne? Neleri çağrıştırıyor bunlar size? Eğer babamızı, anamızı, amcamızı, dayımızı, komşumuzu, arkadaşımızı tanı-dığımız kadar bu örnekleri tanımıyorsak Müslümanlığımızı gözden geçirmeliyiz. Eğer Turgut Özal’ı Nuh (a.s) dan daha iyi tanıyorsak bu ne biçim müslümanlık? Nuh (a.s) kimdi? Ne için gelmişti? Nasıl bir hayat yaşamıştı? Kavmine ne dedi? Kavminin Ona karşı tavrı nasıldı? Kavminin akıbeti nasıl oldu? Bize nasıl bir örneklik sergiledi? Bütün bunları bilmiyorsak bu nasıl müslümanlık? Eğer kimi zavallı insanların iddia ettikleri gibi bizim için Allah’ın kitabı yeterli olup peygambere, peygamberlere ihtiyacımız olmasaydı, bizim hayatımızda peygamberin, Allah’ın kitabını bize ulaştırmanın ötesinde başka bir rolü, bir fonksiyonu olmasaydı Allah elbette bu kutlu peygamberlerini kulları arasından seçmez, onları eğitmez, onların hayatlarını kitabında bize anlatmaz, kitaplarını onlar aracılığıyla bizlere ulaştırmazdı. Öyle değil mi? Çekerdi aradan peygamberlerini ve şehrin yüksek bir tepesine kitabını indirir ve insanlara ilân ederdi. İşte size hayat programı olarak gönderdiğim, sizden okuyup, anlayıp uygulamanızı istediğim kitabım oradadır, falan tepenin, filân dağın başındadır. Gidin, alın kitabınızı, okuyun ve ne anladıysanız öylece uygulayın. Nasıl anladıysanız öylece bir hayat yaşayın derdi olur biterdi. Ama öyle yapmıyor Allah. Vahyini elçilerine gönderiyor. İnsanlar arasından seçtiği elçilerini yetiştirip eğitiyor, emir ve yasaklarını onlar üzerinde uygulattırıyor ve diğer insanlara da örnek yapıyor onları. İşte burada da insanlığın ilk peygamberi, insanlığın atası Hz. Adem (a.s), sonra ikinci dönemin peygamberi, uzun bir ömrün, uzun bir kavganın, 950 yıllık amansız bir mücâdelenin peygamberi Nuh (a.s). Yâni şimdi sizin için çok basit, çok anlamsız bir şey midir bu? Yâni sizin iddia ettiğiniz gibi peygamberin görevi, peygamberin misyonu sadece vahyi, kitabı Allah’tan alıp kullarına ulaştıran bir posta memuru ise, o zaman bu 950 yıllık bir mücâdele süresini neyle izah edeceğiz? Kitabı insanlara ulaştırmak bir iki saatlik bir iş değil mi? Vahyi Allah’tan alıp, insanlara aktarıp, bir iki saat içinde görevini bitirip bir kenara çekilmek, işine gücüne bakmak, pikniğiyle plajıyla meşgul olmak dururken nesine gerekti 950 yıl uğraşmak? Söyleyin Allah için ! Kitabın insanlara duyurulması, ilân edilmesi ne kadar zaman alır? Bir saat, bir gün, bir ay değil mi? Bu süre içinde, alın kardeşim, ben Rabbimden geleni size duyurup aktarıyorum. Ben bu sorumluluktan, bu yükten kurtuluyorum. Buyurun size şu kitap. Bundan sonrası sizi ilgilendiriyor. Bundan sonra ne yaparsanız yapın. Okuyun, okumayın, anlayın, anlamayın o beni ilgilendirmez. Okuyanlarınız nasıl anlamış, nasıl uygulamış o da beni ilgilendirmez. Benden bu kadar deyip işin içinden sıyrılan birisi midir peygamber? Yoksa 950 yıl mücâdele eden, 950 yıl kendisini reddeden, kendisine zulmeden insanları bile cennete çağıran, Allah’a kulluğa çağıran, bu konuda örnekliğiyle hep görevde olan bir elçi miydi? Yâni böyle 950 yıllık çileli, ıstıraplı bir mücâdeleyi böyle basite indirgeyenlere gerçekten ben hayret ediyorum. Kendileri şu anda gâyet rahat bir hayattan yanalar iken, rahatlarının kaçmasını göze alamazlarken, Allah için çok basit, çok küçük bir fedâkârlığı bile göze alamazlarken, çok basit bir zevklerinden bile vazgeçemezlerken, ken-dilerini böyle Kur’an’ı anlayan, Kur’an’ı peygamberden daha iyi anlayan, peygamberden daha çok İslam bilgisine, kitap bilgisine sahip olarak takdim etmeye çalışanlara, peygamberi kendi seviyelerinin altında görmeye çalışanlara zavallı değil de ne demek lâzım? Hayır hayır hiçbir peygamber küçümsenemez. Hiçbir peygamberin örneklediği risâlet hayatı küçümsenemez. Ve işte size Adem, Nuh, İbrâhim ve İmrân aileleri buyurarak Âl-i İmrân’ı anlatmaya başlayacak Rabbimiz. İmrân, Onun hanımı, Onun dünyaya getirdiği Meryem anamız, Onun da dünyaya getirdiği Îsâ (a.s), İmrân’ın bacanağı olan Zekeriya (a.s), Zekeriya (a.s) ın hanımı ve onun dünyaya getirdiği Yahya (a.s), işte topyekün İmrân ailesi bizim için en güzel örnektir. İşte kullukta bizim örneklerimiz bunlardır. O halde bizler kulluk adına bu örnek aileleri çok iyi tanımak zorundayız. Çünkü biz biliyoruz ki tüm dinler, tüm sistemler kendi örnek ailelerini insanlara, metbularına takdim ederler. Örnek olarak insanlara onları gösterirler ve insanlardan onlar gibi olunmasını, onlar gibi yaşanmasını isterler. İşte Rabbimizin seçip örnekleştirdiği, insanlara kulluk modeli olarak takdim ettiği insanlar da bunlardır. Bunların, bu peygamberlerin hepsi birbirlerinin yolunu takip etmişler ve bize Allah’ın bizden istediği kulluğu en güzel bir şekilde pratize edip göstermişlerdir. Öyleyse şu anda bizler iki tercihten birisiyle karşı karşıyayız. Yâni kendimize örnek olarak bu aileleri, bu örnekleri seçecek, onlar gibi olmaya çalışacak ve diyeceğiz ki: “Ya Rabbi bizi doğru yola hidâyet eyle! O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna. O gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” (Fâtiha 6,7) Evet hep diyeceğiz bunu. Ya Rabbi bizi sırat-ı müstakime hidâyet et. Bizi doğru yola ilet ya Rabbi. Bize hak yolu, doğru yolu göster ya Rabbi. Kendilerine in’am ettiğin, nimet verdiğin, nimetlerine ulaştırdığın peygamberlerinin, sâlih kullarının yoluna ilet bizi ya Rab. Biz de onlar gibi olalım. Bizim dünya hayatımız da, bizim bireysel ve toplumsal hayatımız da onlarınki gibi olsun. Çünkü onlar senin bizim için seçtiğin örneklerdir. Çünkü onların yolunu takip edenler öbür tarafta da onların gittikleri yere gideceklerdir. Ya böyle diyeceğiz, peygamberler yolunu seçeceğiz, sonunda dünyamızı da âhiretimizi de güzelleştireceğiz, yahut da onların dışın-da kendimize örnekler bulacak, Allah’ın seçtiği örnek ailelerden başka kendimize örnek aileler bulacak, kendimize onları örnek alacak, onlar gibi yaşayacak ve sonunda onların gittikleri yere gideceğiz. Tercihimizi iyi yapmalıyız. Ya burada anlatılan peygamberler ailesini, İmrân ailesini örnek alacağız, yahut da Allah’ın onaylamadığı, Allah’ın bize örnek göstermediği, Allah’ın tescilinden geçmeyen aileleri ve şahsiyetleri örnek alacak dünyamızı da âhiretimizi de berbat edeceğiz. İşte bizim için en mükemmel imamlar. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman, kendilerini taklit ettiğimiz zaman kesinlikle hata etmeyeceğimiz mükemmel örnekler. Hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar. Ama eğer biz onları bırakıp da birbirimizi ya da içimizden birilerini örnek alırsak bilelim ki Allah’ın onaylamadığı bir hayat bizim için örnek olamaz. Bundan dolayıdır ki toplumun kendilerini örnek kabul ettikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hocalar, mürşidler, şeyhler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bilmeliler: İnsanlara gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin hayatları Allah tarafından onaylanmış elçilere benzeyelim, gelin kitabın dediği gibi olalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendimize veya kendimiz gibilere çağırmayalım. Gelin bizim gibi olun, bizim gibi yaşayın, bizi örnek alın, biz na-sıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın demeyelim. Çünkü eğer insanlar bi-zi örnek alır, bizim gibi olmaya çalışırlarsa bizde çakılır kalırlar ve bizi aşamazlar, ancak bizim kadar olabilirler. Daha öteye geçemez bu insanlar. Bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz işte bu örnek ailelerden birisini, İmrân ailesini anlatmaya başlayacak. Böylece örneklerimizden birini bizim gündemimize alacak, ya da bizim bu aileyi gündeme almamızı isteyecek.
35. “İmrân'ın karısı: “Ya Rabbi! Karnımda olanı, sadece sana hizmet etmek üzere adadım, benden kabul buyur, doğrusu işiten ve bilen ancak Sensin” demişti.” Hatırlayın, hani İmrân’ın karısı şöyle demişti: Ey Rabbim, muhakkak ki ben karnımdaki çocuğumu hür olarak sana adadım, senin için adadım. Ya Rabbi, bunu benden kabul buyur. Benim bu dileğimi, bu nezrimi kabul buyur da dünyaya getireceğim bu çocuk yalnız sana kul olsun. Sadece sana teslim olsun. Hayatını yalnız senin için yaşasın. Hayatına yalnız sen karışıp sen yön ver. Tüm hayatında sadece seni dinlesin, senden başkalarının önünde eğilmesin. Senden başkalarını razı etmeye yönelmesin. Pusulası sadece sana yönelik olsun. Sen ne istiyorsan, sen nasıl istiyorsan, sen neden razıysan öylece bir hayat yaşasın ya Rabbi. Senin kulun olsun. İşi-gücü, gecesi-gündüzü, bugünü-yarını hep seninle olsun. Hür olarak senin olsun. Senden başka hiç kimseye bağımlı olmasın. Kimse onu köleleştiremesin. Ne toplumun, ne çevrenin, ne modanın, ne makamın ne de başka bir şeyin kölesi olmasın. Muhakkak ki sen duaları, dilekleri, adakları işitensin, bilensin ya Rabbi. Kullarının çağrısını işiten ve gereğiyle icabet edensin. İmrân’ın karısı hamile, bir çocuk lütfedecek Rabbimiz ona. Ka-dının: ifadesinden anlıyoruz ki bir erkek çocuğu olmasını diliyor. Bir erkek evlâdı bekliyor Allah’tan ki onu hür olarak mescide, mabede, Mescid-i Aksâ’ya, Allah’a kulluk yoluna, peygamberler yoluna, müslümanlara Allah rızası adına, Allah hatırına, hizmete adanacak. İşte erkek çocuğu istemesindeki niyeti, düşüncesi, hedefi budur. Allah’tan istediği evlât hakkında başka bir düşüncesi, başka bir beklentisi yok. Allah’ın kendisine lütfedeceği o emâneti emânetin sahibinin yolunda fedâ etmek istiyordu. Tıpkı kendisinden yıllar önce yine Allah tarafından seçilmişlerden olan atası İbrâhim’in, atamız İbrâhim’in evlâdını Allah yolunda kurban etmesi gibi, o da oğlunu Allah yoluna, Allah dinine, Allah mabedine vakfedecekti. Allah’a Allah’ın istediği gibi inanmış, Allah’a teslim olmuş bir müslüman için zaten tek seçenek buydu. Emâneti emânetin sahibinin yoluna vakfetmekten başka bir şey düşünmesi mümkün değildi. Sadece evlât için değil, emânet olarak kendisine neler verilmişse müslüman onları emânetin sahibinin yolunda kullanmak zorundadır. Elinde hangi emânet varsa. Evlât mı verdi Allah? Mal mı verdi? Akıl mı verdi? Mülk mü verdi? Saltanat mı verdi? El mi verdi? Dil mi verdi? Ne verdiyse, tüm bu emânetler konusunda sadece Allah’ı söz sahibi bilecek, sadece Allah’ın dediğini dinleyecek, sadece Allah’a kulluğu hedefleyecek, Allah için, Allah yolunda, Allah’a takdim edecektir. Allah’a imanın, Allah’a teslimiyetin gereği budur. Evlât konusunda ananın-abanın düşüncesi sadece bu olursa, bu güzel düşünce, bu asil niyet o kişinin Allah’ın kendisi için örnek seçip anlattığı bir peygamber ailesini kendisine örnek seçtiğini gösterir. Aksi takdirde babana Allah’ın kendilerine emânet olarak verdiği oğullarını, kızlarını eğer Allah için, Allah adına, Allah dinine, Allah yoluna, Allah rızası doğrultusunda bir hayata, Allah’ı memnun edecek bir hayata değil de dünya menfaatlerine, dünya geleceklerine, dünya insanlığını memnun edecek bir hayata hedeflerlerse, bu konuda Allah tarafından kendilerine tanıtılmış örnek aileleri bir kenara bırakarak, Allah tarafından hayatları onaylanmamış aileleri örnek seçerlerse işte o zaman yanılgı başlamış demektir. Bunu çok iyi düşünmek zorundayız. Eğitsinler diye, yetiştirsinler diye çocuklarımızı kimlere teslim ediyoruz? Çocuklarımızı, onları bize verene kulluk yoluna mı yoksa başka şeylere mi yatırım yapıyoruz? Allah için bunu iyi bir düşünelim. İmrân’ın hanımı karnındaki henüz doğmamış çocuğunu Allah’a vakfediyor, Allah’a kulluğa, Allah’ın dinine hizmete yatırım vadinde bulunuyor.
36. “Onu doğurduğunda, Allah onun ne doğurduğunu bilirken: “Ya Rabbi! Kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir, ben ona Meryem adını verdim, ben onu da soyunu da kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım. “dedi.” Nihâyet Allah’a adadığı çocuğunu doğuruyor kadın. Onu doğurduğu zaman, hamlini vaz ettiği zaman da şöyle diyor: Ya Rabbi ben çocuğumu dişi olarak, kız olarak dünyaya getirdim. Allah onun ne doğurduğunu en iyi bilendir. Doğan çocuğun erkek mi? Yoksa dişi mi olduğunu Allah en iyi bilenken, bilgisi tam ve mükemmel olanken, bilgi kendisinden olanken, hattâ o çocuk daha ana karnındayken, hattâ onun rahminde değilken bile onun erkek mi? Yoksa kız mı olduğunu biliyordu Allah. Ama o kadın bunu bilmiyordu, bilmesi de zaten mümkün değildi. Bakın doğurur doğurmaz diyor ki: “ya Rabbi ben bir kız çocu-ğu doğurdum. Ya Rabbi erkek çocuğu kız çocuğu gibi değildir. Şimdi ben kendimi ve doğurduğum bu çocuğumu sana emânet eder, sana teslim eder, senin hükmüne, senin takdirine boyun büküp razı olurum. Ben erkek çocuğu istiyordum. Hür olarak senin yoluna, senin dinine, senin mabedine hizmete adayayım için. Ama sen bana bir kız çocuğu verdin, ben onu ve kendimi senin hükmüne razı kılarım. Ona Meryem ismini verdim. Onu ve onun zürriyetini sana sığındırır, sana teslim ederim. Taşlanmış, rahmetinden kovulmuş şeytandan ve ondan gelebilecek şerlerden sana sığındırırım.” Veya bunun bir başka mânâsı da hiçbir erkek bu kız gibi değildir demek olacaktır. Hiçbir erkek bu kızın yerini tutamaz. Çünkü onun soyundan kıyâmete kadar insanlığa imam olacak bir peygamber dünyaya gelecek. Kadının dileği buydu ve artık ananın dileği Rabbi tarafından kabul buyurulacak ve şeytan o bebeğe mess edemeyecek, dokunamayacaktı. Şeytan ona yaklaşıp onun fıtratını bozamayacaktı. Meryem anamız tertemiz kalacaktı. Bu temizliğiyle, bu fıtratıyla yıllar sonra peygamberimiz Îsâ (a.s)’ı dünyaya getirecekti. İşte böylece büyük ananın duasıyla, büyük ananın kızını ve zürriyetini Allah’a sığındırıp teslim etmesinin sonucu olarak şeytan onun torunu Îsâ (a.s)’a da dokunamayacak, onun fıtratını da bozamayacaktı. Çünkü Rabbimiz böylece çocuğunu kendisine adayan o örnek ailenin, o örnek kadının, o örnek annenin duasını kabul buyurmuştu.
37. “Rabbi onu güzel bir kabulle karşıladı, güzel bir bitki gibi yetiştirdi; onu Zekeriya'nın himayesine bıraktı. Zekeriya mabette onun yanına her girişinde, yanında bir yiyecek bulurdu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?” demiş, o da: “Bu Allah'ın katındandır”cevabını vermişti. Doğrusu Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.” Rabbi onun duasını, onun takdimini, onun adayışını güzel bir kabulle karşıladı. Adak kabul edildi, adak yerini buldu. Çünkü dilediklerine oğullar ve kızlar veren, dilediklerine erkekler ve dişiler takdir eden Allah’tır. Takdir Ondan olunca, hüküm Ona ait olunca elbette O sadece oğulları değil, sadece erkekleri değil, kızları da kabul ederdi. İşte böylece Meryem Allah tarafından kabul görür ve ailesinin dileği üzerine Mescid-i Aksâ’ya, Allah’ın mabedine teslim edilir. Meryem Mescidde yerini alır. Tamam, belki anasının da ifade ettiği gibi bir kız çocuğu, erkek çocuğu kadar Allah’a kulluk adına mescide gelen müslümanlara hizmet sunamayacaktı. Erkek çocuğunun üslendiği rolü üslenemeyecekti ama Allah ona başka bir rol, başka bir görev, başka bir misyon yükleyecekti. Onu biraz sonra söyleyecek Rabbimiz. Allah ananın duasını, dileğini, adağını kabul buyurdu ve: Allah o kızcağızı bitki bitirir gibi bitirdi. Hani saksıda büyütür gibi büyütmek var ya. Biz Onu saksıda çiçek büyütür gibi büyüttük. Hani “ona gözüm gibi baktım” deriz ya. İşte Rabbimiz öyle buyuruyor. Ona gözümüz gibi baktık, Ona göz kulak olduk, ihtimamla onu büyüttük. İşte Rabbimizin bu ifadesini böyle anlamaya çalışıyoruz. Bir de topraktan yedirerek, topraktan gıdalandırarak Onu tıpkı bir bitki gibi bitirdik ve büyüttük deniyor Allahu âlem. Peki Onu Allah büyütüp bitirdi de bizimkileri kim büyütüyor? Bizim çocuklarımızı bize veren, bize onlarla meşgul olma imkânını, gücünü, fırsatını veren kim? Elbette Allah’tır. Öyleyse evlât üzerinde önce benim hakkım var demeyelim. Önce beni dinlemelisin demeyelim çocuklarımıza. Önce Allah’a kul olmalarını, önce Allah’ı dinlemelerini tavsiye edelim onlara. Çocuklarımız üzerinde Rableşmeyelim, malikiyet iddiasında bulunmayalım. Onlardan isteyeceklerimizi hep Allah’ın istedikleri çerçevesinde ve ısrarla Allah’a kulluğa raci olarak istemeye çalışalım inşallah. Yâni anan-baban olarak ben böyle istiyorum değil, Allah böyle istiyor demeye azami dikkat edelim. Oğlum Allah böyle istiyor, kızım Allah böyle buyuruyor diyelim. Meryem’i bitki gibi bitiren, büyüten Rabbimiz Onu Zekeriya (a.s)’ın emn ü emanına, bahçıvanlığına verdi. Öyle güzel bir toprağın, öyle güzel bir bahçenin bitkisi ki bahçıvanı da Zekeriya (a.s). Elbette iyi bir niyetle ailesi tarafından Allah’a adanmış bir çocuğun yetişmesi için Allah bu işe lâyık olan bahçıvanı da bulacaktı. Çünkü bahçıvan çok önemlidir. Az evvel de söyledim, bizim çocukların bahçıvanları kim? Eti senin kemiği benim diye götürüp kendi ellerimizle teslim ettiklerimiz acaba Allah’ın istediği şekilde eğitebilecek, Allah’ın istediği eğitimi verebilecek kimseler mi? Ne öğretiyorlar bizim çocuklarımıza? Nasıl yetiştiriyorlar? Kimin eğitimini veriyorlar onlara? Bunu çok ciddi düşünmek zorundayız. Bakın A’râf sûresinde Allah’tan kendilerine eli ayağı düzgün, sâlih bir çocuk isteyen, bunun için dua dua Allah’a yalvaran bir ana-babadan söz edilir. Ya Rabbi, eğer bize böyle bir çocuk verirsen sana şükredeceğiz, senin istediğin gibi olacağız, çocuğumuzu senin istediğin gibi yetiştireceğiz derler. Sonra: Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortak koştular. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir. (A’râf 190) Allah o ikisine eli ayağı düzgün nûr topu gibi bir çocuk verince, bu sefer de o çocuk konusunda Rablerine şirk koşuverdiler diyor Rabbimiz. Kendilerine henüz Rableri tarafından o çocuk verilmeden önce dua dua Allah’a yalvarmışlar, Rablerini tanımışlar, o çocuğu ve tüm rızıkları kendilerine lütfedene karşı teşekkür tavrı takınılması gerektiğini söylemişlerdi. Yâni hayatın sahibi olarak, çocuklarının vericisi olarak Allah’ı tanımışlar ve O’na iman etmişlerdi. Lâkin çocukları olduktan sonra, Allah’la işleri bittikten sonra çocukları konusunda O’na şirk koşmaya başlıyorlar. Nasıl? İşte biz filân hocaya falan türbeye gitmiştik de bizim çocuğumuz onun için eli ayağı düzgün dünyaya geldi. Falan yerde dua ettiğimiz, filân yerde kurban kestiğimiz için bu çocuk bize verildi. Veya işte sürekli filân doktorun kontrolü altındaydık da onun için böyle sağlam bir çocuğa kavuştuk diyerek onu o şekilde takdir bu-yurup kendilerine lütfeden Rablerine şirk koştular. Yâni çocuğun sıhhatli doğuşunu, düzgün oluşunu Allah’tan başkalarına izâfe ederek Allah’a şirk içine girdiler. Bir de bu konuda anlatılan bir rivâyet vardır. Bir karı-koca Allah’a dua dua yalvararak eli ayağı düzgün bir çocuk isterler. Allah da onların bu arzularını yerine getirip, onlara istedikleri gibi bir çocuk ihsan eder. Rablerine şükür adına o çocuğun adını Abdullah koyarlar. Ama göz bebekleri olan bu çocuk yaşamayıp kısa bir zaman sonra vefat eder. Böyle bir kaç kez tekrar eder ve sonra şeytan o karı koca-ya vesvese vererek eğer doğan çocuğunuzun adını Abdullah değil de Abdul Haris koyarsanız bu çocuk kesinlikle ölmeyip yaşayacaktır der. Şeytanın bu vesvesesini yerine getirirler ve gerçekten o çocukları ölmeyip yaşar. Haris kelimesi hars yapan, ekip-diken anlamına bir keli-medir. İnsan hayatına, bilgiler, kültürler, gelenekler, kanunlar, yasalar koyanlara, ekip-dikenlere haris denir. Kültürler ortaya koyanlara haris denir. İşte Abdul Haris de kültür ortaya koyan, yasa ortaya koyanların kulu demektir. İşte bu ana-baba çocuklarını böylelerinin kulu bildiler, çocuklarını onlara adadılar. Yâni kendilerine böyle eli ayağı düzgün bir evlât veren Rablerini unuttular, o çocuğu kendilerine Allah’ın verdiğini ve bu lütfundan ötürü o çocuğu verene kulluğa yönelterek sahibine kulluk yolunda eğitecekleri yerde tuttular da Allah berisinde birtakım harislerin, birtakım kanun koyucuların, birtakım kültür belirleyicilerin, insanların hayatına, insanların kafasına, kalbine bir şeyler ekip-dikmeye çalışan birtakım harislerin kulu kölesi yapıverdiler. Şu anda görüyoruz ki nice müslüman ana ve babalar çocuklarını onları kendilerine lütfeden Rablerine kulluğa yönlendirecekleri yerde Allah berisinde Allah eğitimini reddeden, Allah’a kulluk eğitimini reddeden nice harislere teslim etmektedirler. O çocuklarını kendilerine veren Allah’ı unutan, O Allah’ın istediği kulluk eğitimini, İslâmî eğitimi reddeden nice aileler görüyoruz bugün. Çocukları olmadan dua dua Allah’a yalvardıkları halde, çocukları olur olmaz, O’ndan böyle eli ayağı düzgün bir çocuk koparır koparmaz artık Allah’ın işini bitiren ve bizim çocuğumuz tek yönlü bir eğitim almamalıdır. Sadece din eğitimi almamalıdır. Bizim çocuğumuz böyle mistik, gerici ve tutucu değil, çağın tüm kültürel eğitimlerinden haberdar olmalıdır. Çağdaş toplumumuzda her türlü kültür ekicilerin emrine teslim edilmelidir. Çağdaş eğitim veren kurumlara teslim edilmelidir. Bizim çocuklarımızı çağa ayak uydurabilecek biçimde onlar yetiştirmelidir. Çocuklarımızı çağa ayak uyduramayan Kur’an kursları, Medreseler, İmam Hatipler, İlâhiyat Fakülteleri değil, çağdaş eğitim ve kültür kurumları yönlendirme-lidir. Diyerek çocuklarını Allah’ın istediği biçimde değil de başkalarının istediği eğitime teslim eden nice ana-babalar vardır bugün. Yâni bu adamlar çocuklarını onları kendilerine lütfeden Allah’ın eğitimine teslim etmiyorlar. Çocuklarının eğitimini Allah’a bırakmıyor-lar, Allah’a sormuyorlar. Aksine Allah’ı reddeden kimselere teslim ediyorlar. Çocuklarını Allah’a ve Allah’ın dinine yatırım yapmıyorlar. Paraya, pula, makama, mevkie, istikbale, mühendisliğe, bilgisayara, diplomaya yatırım yapıyorlar. Arkadaşlar, bilelim ki bunu bilerek gönüllü yapanların tamamı sorumludur. Razı olarak çocuklarını Abdul Haris yapanların tamamı günahkârdır. Ama razı olmadığı halde, istemeyerek, köleliği yüzünden çocuklarını müşrik sistemin eğitim kurumlarına gönderenlerin de günahkâr oldukları kesin, ama bu günahlarının boyutunu bilmiyorum. Çocukları dünyaya gelmeden önce dua dua Allah’a yalvarıp ya Rabbi ne olur bize eli ayağı düzgün bir çocuk dedikleri halde çocukları dünyaya geldikten sonra da ya Rabbi tamam, senin işin buraya kadardı, istediğimizi yerine getirdin ve işin bitti. Artık onun bundan sonraki hayatını, eğitimini sen bilemezsin. Biz onu nasıl eğiteceğimizi, nasıl yetiştireceğimizi senden daha iyi biliriz diyerek çocukları konusunda bana şirk koştular diyor Allah. Bunu dille söylemeseler bile fiilen pek çok müslümanın yaptıkları bundan başka bir şey değildir. Tavır olarak, fiil olarak bugün müs-lümanlar bunu sergiliyorlar. Ya Rabbi sen onun kalbini yarattın işin bitti. Artık onun kalbini neyle dolduracağımızı biz biliriz. Biz onu senden daha iyi bilenlere teslim ediyoruz onlar nasıl isterlerse, nasıl münâsipse o kalbi doldururlar diyorlar. Söz olarak demeseler de tavır olarak diyorlar bunu. Allah şuur versin, basiret versin müslümanlara. Başka ne diyelim? Rabbimiz Zekeriya (a.s)’ı Ona kefil kıldı. Onun sorumluluğunu Zekeriya (a.s)’a verdi. İmrân ailesinin bir başka üyesi de Zekeriya (a.s) dı. Zekeriya (a.s) Meryem’in teyzesinin kocasıydı. Zekeriya (a.s) ihtiyarlamıştı. Saçlarına aklar düşmüş, kemikleri gevşemişti. Yahudi toplumu içinde, İsrâil oğulları içinde o yaşlı haliyle gece-gündüz insanları Allah’a kulluğa dâvet eden bir elçiydi O. İbrâhim (a.s)’ın, Mûsâ (a.s)’ın, Îsâ (a.s)’ın ve son elçi Muhammed (a.s)’ın temsil ettiği peygamberlik zincirinin bir halkası olarak toplum içinde Risâlet görevini icra ediyor, insanları tevhide çağırıyordu. Kendisinden önceki Allah’ın kutlu elçilerini kabul ve tasdik ederken, kendisinden sonra gelecek Allah elçilerini müjdeleyen bir misyonuyla, şahsiyetiyle yahudiler içinde bir kavgası vardı. Hayatta en büyük derdi, insanlar sadece Allah’a kul olsunlar, sadece Allah’ı dinlesinler, Allah’tan başka hiç kimseyi Rab ve İlâh kabul etmesinler. Allah’tan başka hiç kimsenin önünde eğilme-sinler. Allah’tan başka hiç kimseye hayatlarına karışma yetkisi verme-sinler. Allah’tan başka hiç kimseye egemenlik hakkı tanımasınlar. Tek derdi buydu. Bundan dolayı da yaşlı halinde çok sıkıntılıydı. Çünkü içinde bulunduğu toplum, azgınlaşmış, yoldan çıkmış, Onun çağırdığı tevhidden uzaklaşmış, Allah’a kullukları bozulmuş, şirk içine düşmüşlerdi. İsrâil oğulları İbrâhim (a.s)’ın, Mûsâ (a.s)’ın dinini, yolunu bir kenara bırakıp, İslâm’dan ayrılıp yahudileşme süreci içine girmişler, şirke düşmüşlerdi. Allah’a, Allah yoluna, Allah kitabına, peygamberler yoluna zulmediyorlardı. Kitaplarını tahrif edip, kitaplarını arkalarına atıp, kitaplarıyla ilgilerini kesip, peygamberlerini öldürüp, peygamberlerin yolunu, sünnetini öldürüp, aralarında kendilerine kulluğu hatırlatan, kendilerini Allah’a kulluğa ve tevhide çağıran, kendilerine peygamberleri, peygamberler yolunu hatırlatan, peygamber yolunun yolcularına hayat hakkı tanımıyorlar, onları susturuyorlar, öldürüyorlar toplumdan silmeye çalışıyorlardı. Nerede bir peygamber yolunu gösteren işaret taşı varsa onu silmeye çalışıyorlardı. İşte böyle bir atmosferde Zekeriya (a.s), Allah’ın yaşlı elçisi boğaz boğaza bir mücâdele sergiliyordu. Bir taraftan insanları Allah’a dâvet kavgasını sürdürürken, diğer taraftan da kendisine emânet edilmiş bu Allah adağı kızcağızı adağın güzelliğine uygun bir ihtimamla yetiştirip, eğitip kefaletini yerine getirmeye çalışıyordu. Meryem büyüdü ve Mescid-i Aksânın, Allah mabedinin içinde kendisine tahsis edilmiş bir mihrapta Allah’a ibâdetini sürdürüyordu. Şu anda bizim mescidlerimizin Mihraplarında da aynı âyet yazılıdır, ama onun bununla hiç bir ilgisi yoktur. Yâni mabet içinde küçücük bir oda. Bir evde bir oda da Mihrap olur, yahut da bir bölüm. Meryem oraya girip Rabbine ibâdet eder. Hz Zekeriya oraya her girişinde, Meryem’in bulunduğu o hücreye, o bölüme her uğrayışında Onun yanında birtakım rızıklar buluyor, ilim, irfan, beceri adına, lütuf adına bir şeyler buluyordu. Merye-m’e soruyor: Ey Meryem, bunlar neyin nesi? Bu nimetler, bu rızıklar nereden geliyor sana? Bizim mantıkla söylersek, ey kızım bunlar neyin nesi ki onları sana ben getirmedim? Ben getirmeliydim bunları sana? Ben doyurmalıydım seni? Ben kazanmalıydım bunları? Bizler öyle diyoruz değil mi çocuklarımıza? Sizi ben doyuruyorum, ben besliyorum filân. Halbuki ömrümüzde bize maket bir hayat sunmak, bizi sa’y medresesinden istifade ettirmek üzere çağırdığı Hac’da Rabbimiz onu bize farklı anlatıyordu. Oğlu İsmail’i doyurmak, sulamak için Safa ile Merve arasında yiyecek arayan Hacer anamızın aradığı bölgede değil de çocuğunun ayağının altından su çıkararak rızkın mahza kendisine ait olduğunu, çocuklarımızı bizlerin değil de bizzat kendisinin doyurduğunu, Hacer annemize: Ben buldum, ben kazandım, ben doyurdum dedirtmemek için Onun aradığı bölgede değil de çocuğun ayaklarının altında suyu çıkararak çocuklarımızın bizim sayemizde değil, bizim çocuklarımız sayesinde doyurulduğumuzu anlatıyordu. Evet soruyordu Zekeriya (a.s). Hayrola ey Meryem, bunlar nereden geliyor sana? Meryem anamız da diyor ki: Bunlar Allah’tandır. Bunlar bana Rabbim tarafından gönderilmektedir. Bunlar bana Rabbimin lütuflarıdır. Şüphesiz Allah kullarını bi gayri hesap rızıklandırır. Çok rızıklandır değil, hesapsız rızıklan-dırır. Yâni hesap edemeyeceğiniz yönden, aklınıza getiremeyeceğiniz yerlerden rızıklandırır. Bu anlamda hiç kimseyi, kullarından, yaratıklarından hiç kimseyi rızıksız bırakmayandır Allah. Şimdi böyle Rabbimiz tarafından olmayacak şeylerin oldurulması, bulunmayacak rızıkların Meryem’in yanı başında bulundurulması hayret edilecek bir durumdu Zekeriya (a.s) için. Bu rızıkların neler olduğu konusunda, nasıl geldiği konusunda kitap ve sünnette herhangi bir açıklama olmadığı için bir şey diyemiyoruz. Allah için Firavunun sarayını terk eden Hz. Mûsâ ve Firavunun kulu-kölesi olarak yağlı-ballı bir hayat yaşamaktansa, çölde özgürce Allah’a kulluk ortamını tercih ederek hicret eden İsrâil oğullarını bıldırcın eti, kudret helvasıyla besleyen Allah, elbette kendisi adına adanmış Meryem’i de rızıklandırıp doyuracaktı. Meryem’in rızıkları Allah-tandı da, şu anda bizim rızıklarımız kimden? Biz kendimiz mi yaratı-yoruz bunları? Tabii bir de buradaki rızık kelimesini sadece yiyecek, içecek cinsten şeyler olarak da algılamamak gerekir. Rızık çok genel bir kavramdır. Rızık kişiye Allah’ın ana karnın-da ve dünyaya geldikten sonraki dönemde tahsis buyurduğu şeylerin tümüdür. Ana karnında başlayan Rabbimizin bu tahsisâtı ölümle kesilip son bulur. İşte ana karnı da dahil olmak kayd u şartıyla Rabbimi-zin kula tahsis buyurduğu şeylerin tümüne rızık denir. İmandan, hidâyetten, risâletten, ilimden, hikmetten, devletten, sağlıktan, kuvvetten, sabırdan, cesaretten, akıldan, fikirden, kelime-den, nefesten, zamandan, evlâttan, havadan, sudan, güneşten, paradan puldan, yiyecekten, içecekten giyeceğe kadar her şey ona takdir edilmiş rızıktır. Başka bir deyişle rızık mevcudatın bir bölümünün diğer bölümüne tahsisidir de diyebiliriz. Rabbimiz güneşi bizim emrimize tahsis buyurduğu gibi, arıyı, elma ağacını, koyunu, ineği bizim rızkımıza sebep kılmıştır. Allah’ın Meryem’e böyle lütfettiğini gören, Allah’a samimiyetle boyun eğen Zekeriya (a.s) Rabbine şöyle dua ediyordu:
38. “Orada Zekeriya Rabbine dua etti: “Ya Rabbi! Bana kendi katından temiz bir soy bahşet, doğrusu Sen duayı işitirsin.” Zekeriya (a.s) Rabbine dua ederek şöyle yalvarıyordu: Ey Rabbim, katından bana tertemiz bir zürriyet ver, bir soy, bir evlât ver. Muhakkak ki sen sana dua edip yalvaranları, isteyeceklerini senden isteyenleri hakkıyla işiten ve gereğini yerine getirensin, icabet edensin. Her isteyene istediği verme gücüne, kudretine sahip olansın. İstenmeye lâyık olansın. Ya Rabbi, bana varis olacak, benim yolumu, senin yolunu, senin kutlu elçilerinin tertemiz yolunu devam ettirecek, bu yolun toplumda silinmemesine gayret edecek, benim dinime varis olacak, benim inancıma sahip çıkacak, benim yolumu gösterecek, insanlığı senin dinine çağıracak, senin yolunda, senin rızanda, senin istediğin bir hayatı yaşayacak bir varis istiyorum Allah’ım senden. Arkadaşlar, duanın ifade tarzından anlıyoruz ki Zekeriya (a.s) ın Rabbinden istediği varis, hem kendisine, kendi yoluna varis olacaktı, hem de İbrâhim (a.s)’a, Yakub (a.s)’a, Yusuf (a.s)’a, Mûsâ (a.s)’a, Harun, Dâvûd, Süleyman (a.s)’a varis olacaktı. İşte Allah’ın mübârek elçisinin arzusu, niyeti hedefi buydu. Dikkat ederseniz şu anda bizim istediklerimizden hiç birisini istemiyordu. Ne dünya istiyordu, ne dünyalık istiyordu, ne mal-mülk istiyordu. Tek derdi vardı, o da risâletinin devam etmesiydi. Dininin, yolunun unutulmamasıydı. Toplumda Allah’a kulluğun devam etmesi, tevhidin yok olmaması, Allah’a dâvetin bitmemesi, peygamberler yolunun devam etmesiydi. Tek derdi buydu. Bundan başka bir derdi, bir endişesi yoktu. Bakın Meryem sûresinde de Zekeriya (a.s)’ın duası şöyle anlatılır: “O Rabbine içinden yalvarmıştı. Şöyle demişti: “Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabbim! Sana yalvarmakla şimdiye kadar bedbaht olup bir şeyden mahrum kalmadım. Doğrusu, benden sonra yerime geçecek yakınlarımın iyi hareket etmeyeceklerinden korkuyorum. Karım da kısırdır. Katından bana bir oğul bağışla ki, bana mîrasçı olsun. Rabbim! Onun, rızanı kazanmasını da sağla.” (Meryem 36) Hatırlayın, hani Zekeriya (a.s) gizlice Rabbine dua etmişti. Gizliden gizliye, herkese gizli, ama Rabbine açık, Rabbine gizli olmayan bir ortamda ihtiyar haliyle Rabbine dua dua yalvarıyor ve şöyle diyordu: Ya Rabbi ben ihtiyarladım. Benim kemiklerim gevşedi. Saçlarıma aklar düştü. Ama ey Rabbim, şimdiye kadar ben hiç bir zaman sana dualarımda bedbaht olmadım. Sana dualarımda kem talih olmadım, ümitsizliğe düşmedim. Şu demde saçlarım beyazların tutuşturduğu bir alev içindedir. İhtiyarlığın alâmeti beni çepeçevre sarmıştır. Gücümü kaybettim. Ama biliyorum ki senden şimdiye kadar ne istediysem beni mahrum etmedin. Tüm dualarıma icabet buyurdun. Ama şimdi bu ihtiyarlığım, bu âcizliğim, zaaflarım içinde de olsa senin rahmetinin genişliğine tamah ederek sana dua ediyorum. Ya Rabbi ben arkamdan geleceklerden korkuyorum. Benim varislerimin, benim dâvâmın, benim yolumun takipçilerinin biteceğinden korkuyorum. Ya Rabbi ben kendime bir şey isteyecek, bir şey talep edeceğim ama ben çok yaşlıyım, karım da kısır. Bana katından, hazinenden bir velî lütfet. Bana bir dost, bir müzâhir, bir yardımcı, bir evlât ver. Benim yolumu takip edecek, dâvâmı sürdürecek, dinimi yaşatacak, benim mîrasıma sahip çıkıp onu gelecek nesillere aktaracak bir evlât ver. O evlât bana varis olsun, Yakub ailesine de varis olsun. Ve de ya Rabbi sen ondan razı ol. Senin kendisinden razı olacağın bir evlât ver bana. İşte evlât bunun için istenecekti. Malıma sahip olsun diye, Benim adımı sürdürsün diye, Bana hizmet etsin diye değil. Benim dinimi sürdürsün diye, benim yolumu, benim dinimi, benim dâvâmı takip edip devam ettirsin diye istenir evlât. İhtiyar karısı da kendisi kadar yaşlı ve kısır. Allah’ın kutlu elçisi içinde bulunduğu yahudi toplumuna bakıyor, insanların alabildiğine tefessüh ettiğini görüyor ve için için ağlıyor bu manzara karşısında ve Rabbine dua dua yalvarıyordu.
39. “Mabette namaz kılarken melekler ona seslendiler: “Allah sana Allah'ın emriyle (vücut bulan Îsâ'yı) tasdik eden, efendi, iffetli, iyilerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.” O’nun bu samimi duası karşısında melekler O’na nida ettiler. O mabette, mescitte, namazgahta, secdegâhta, Mescid-i Aksâ’da, Süleyman (a.s)’ın inşa ettiği mübârek mekânda namaz kılarken, dua ederken melekler O’na şöyle nida ettiler: Ey Zekeriya, muhakkak ki Allah sana Yahya’yı müjdeler. Allah sana Yahya adında bir evlât müj-deliyor. Öyle bir evlât ki O şimdiye kadar bu isim hiç kimseye veril-memiştir. Bu isimde hiçbir çocuk dünyaya gelmemiştir. Yahya: diri, dirilik, canlılık demektir. Yaşlı bir babadan, yaşlı ve kısır bir anadan meydana gelen, iki ölüden dünyaya gelen bir diriydi Yahya. Kemikleri gevşemiş, saçları ağarmış bir babadan ve kısır bir anadan meydana geliyordu Yahya. Müstahili, mümkün olmayanı mümkün kılıyordu Allah. Tıpkı daha önce atamız İbrâhim (a.s)’a ve hanımı, annemiz Sara’ya çok ihtiyar hallerinde İshak (a.s)’ı lütfedip olmazı oldurduğu gibi. Melekler Rablerinden Ona bir oğul müjdeliyorlar. Hayat sahibi, dirilik sahibi bir evlât. Yahya (a.s)’ın hayatı, dünyası dirilik olduğu gibi, genç yaşında, babasından evvel şehâdeti yudumlaması, vefatı da dirilik olacaktı. Genç yaşında oğlunun Allah yolunda şehâdetini gören yaşlı baba da Onun arkasından şehâdet şerbetini içecek, O da ölümsüzlük makamına, dirilik makamına erişecekti. Baba oğul, iki kutlu elçi ebediyen dirilik özellikleriyle cennete kanat açarlarken, peygamberler kanına girenler, müşrik Roma ve onlarla işbirliği eden yahudi toplumu da kıyâmete kadar horluk, hakirlik damgasını yiyerek ve cehennemi boylayacaktı. Allah Zekeriya (a.s)’a Yahya adında bir evlât müjdeliyorlar ki, O: Allah’tan bir kelimeyi tasdikçidir. Allah’tan bir kelimeyi tasdik edecektir O Yahya. Buradaki kelimeden kasıt Allah’ın bir âyeti olarak, Allah’ın bir yasası, bir hükmü olarak Meryem’den babasız dünyaya gelecek Hz. Îsâ (a.s)’dır. Evet, işte O Yahya Allah’ın kelimesi olan Îsâ’yı tasdik ediyor. O bir seyyiddir, O bir efendidir, O bir iffet ve haya timsalidir ve O sâ-lihlerden bir peygamberdir. Baba Zekeriya (a.s)’ın çok yaşlandığı, ölüme çok yaklaştığı, kendisinden ve hanımından ümidini kestiği bir dönemde, her ikisinden de bir çocuğun dünyaya gelme ihtimalinin âdeta imkânsız göründüğü bir dönemde, Rabbimiz Onun duasını kabul ederek bir oğul müjdeliyordu ki dipdiri, canlı bir Yahya idi O. Doğarken, doğuşu Yahyâ idi, hayatı, yaşayışı Yahyâ idi, ölürken, şehid edilirken, ölümü Yahyâ idi, Allah’ın selâmına, selâmetine lâyık oluşu Yahyâ idi, dirildiği gün Rabbinin Ona selâm deyişi Yahyâ idi. Allah’ın en büyük lütuflarına erişmiş bir Yahyâ idi O. İşte böylece Meryem’e rızık veren Allah Zekeriya (a.s)’ı da bu oğulla rızıklandırıyordu. Rabbinin meleklerinden bu müjdeyi alan Ze-keriya (a.s) dedi ki:
40. “Ya Rabbi! Ben artık iyice kocamış, karım da kısırken nasıl oğlum olabilir?” dedi. Allah: “Böyledir, Allah dilediğini yapar”dedi.” Ya Rabbi, benim nasıl bir çocuğum dünyaya gelebilir? Benim nasıl oğlum olabilir? Çünkü ben ihtiyarlamışım. Ben yaşlılığın zirvesindeyim. Hayatın son merdivenlerine dayanmışım. Ve karım da kısırdır. Onun da çocuk doğurma ihtimali yoktur. Nasıl olacak bu iş? Bizden, bizim gibi ölülerden, bizim gibi iki ihtiyardan nasıl bir çocuk dünyaya gelecek? Zekeriya (a.s) hem kendisine bir evlât isteyecek Allah’tan, bunun için dua dua yalvaracak Rabbine, hem de hayret ederek diyecek ki ya Rabbi, bu yaşta bu şartlarda bizden nasıl bir çocuk dünyaya gelecek? Anladınız değil mi espriyi? Allah’ın kutlu elçisi önce Allah’tan bir oğul istedi. Yolunu devam ettirecek, dinine inancına, dâvâsına varis olacak tertemiz bir varis istedi, bir zürriyet istedi. Hem istedi, hem de Allah’ın müjdesiyle karşı karşıya gelince de sarsılıverdi, heyecanlanıp hayretini izhâr ediverdi, nasıl olacak bu iş? Diye. İnanıyordu, şekki-şüphesi yoktu. Allah’ın olmazı oldurma gücüne sahip olduğunu çok iyi biliyordu. Ama belki atası İbrâhim (a.s) ın Bakara 260. âyetinin kalplerin mutmain oluşunun ikinci yolu olarak anlattığına göre meş-hûd âyetleri görme arzusu içine doğmuştu. Hani İbrâhim (a.s): Ya Rabbi ölüleri ölümünden sonra nasıl dirilttiğini görmek istiyorum! demişti de Allah: İnanmıyor musun ey İbrâhim? Buyurunca: İnanıyorum ya Rabbi! Ancak: "Kalbim tatmin olsun için" (Bakara 260) İstiyorum bunu! demişti ya. Değilse atamız İbrâhim’in insanların diriltileceği konusunda hiçbir şüphesi yoktu. Ama işte böyle bir görsel âyete tanık olarak kalbinin itminana kavuşmasını istiyordu. İşte aynen Onun gibi Zekeriya (a.s) da bir benzerini söylüyordu. Onun bu talebine karşılık bakın Rabbimiz de buyurdu ki: Allah böyle dilediği yapandır. Allah göklerde ve yerde egemen olandır. O’nun dilediğini kim engelleyebilir? O’nun önüne kim geçebilir? Hayat O’na aitken, yaratma O’na aitken, dilediğini yaratmasını kim durdurabilir? Dilediğini dilediği zamanda, dilediği biçimde yaratır, dilediğine hayat verir, dilediğini de öldürür. O’nun hayat verdiklerini kim öldürebilir? O’nun öldürdüklerini kim diriltebilir? Tek egemenlik sahibi, tek irade sahibi, tek kuvvet ve kudret sahibi Odur.
41.“Ya Rabbi! Bana bir alâmet ver” dedi. “Alâmetin, üç gün, işaretle anlaşma dışında insanlarla konuşamamandır; Rabbini çok an, akşam-sabah hamdet” dedi.” Bunun üzerine Zekeriya (a.s) dedi ki: ya Rabbi bana bir âyet kıl. Bana bu konuda bir alâmet ver. Bu işi takdir buyurduğun, bana oğul verme işi gerçekleştiği zaman bana bir işaret ver. Ben ne bileyim? Nasıl anlayayım oğlumun dünyaya geleceğini? Bana bunu anlayabilmem için bir delil, bir işaret ver. Çünkü benim karım hamile olacak, çocuk doğuracak yaşta değildir. Bu konuda senden bir alâmet isterim dedi. Allah buyurdu ki: O’nun alâmeti, O’nun ana rahmine düştüğünün işareti, karının O’na yüklü oluşunun delili senin üç gün peş peşe insanlarla konuşamamandır. Üç gün insanlarla konuşamaman, ancak işaretle, remizle konuşma özelliğine sahip olmandır. Zekeriya (a.s)’ın istediği işaret de böylece belirlendi. Aynen Rabbimizin buyurduğu gibi oldu, ve artık Yahya dünyaya gelecekti. Zekeriya (a.s) üç gün insanlarla konuşamadı. Allah onun nutkunu alıverdi. Ama O yine kendisine konuşma yeteneğini verenin de, onu kendisinden alanın da sahibini bildiği Rab-bini zikredecek, tesbih edecek, Rabbine kulluğa devam edecek ve insanları bu kulluğa dâvet etmeye devam edecekti. Çünkü Allah öyle istiyordu: Rabbini çokça zikret, sabah-akşam Rabbini tesbih et, Rabbine ibâdet et. Rabbini gündeme al, Rabbinin âyetlerini gündem yap, O kendisini nasıl tanıtmışsa, nasıl tanınmasını ve inanılmasını istemişse öylece tanıyıp, öylece inan. O nasıl yüceltilecekse öylece yücelt O’-nu. Allah’a kulluk nasıl gündeme alınacaksâ öylece gündemine al. Ona nasıl kulluk edilecekse öylece kulluk yap. Ve işte böylece Yahya dünyaya geldi. Allah Yahyâ’ya gençlik çağında hikmet verdi, peygamberlik verdi, bilgi verdi ve Yahya (a.s) Îsâ (a.s)’ı, Allah’ın kelimesini tasdik etti. O anasına-babasına karşı son derece merhametliydi. O iffet ve haya timsaliydi. Ve Rabbimiz O-na selâm dedi. Doğduğu gün, şehid olduğu gün, dirildiği gün. Burada İmrân ailesinin üyelerinden birisi olan Zekeriya (a.s)’ın ve oğlu Yahya (a.s)’ın zikrine, gündemine son verilip aynı ailenin bir başka üyesine, bir başka koluna geçilecek. Şimdi artık rol Meryem-dedir. Konu Meryem’in gündeme alınmasındadır. O genç kız, anamız, dünya durdukça müslümanların gündem maddesi olacak, müslüman-lara örnek olacak, dünya durdukça müslümanların kulluğunda mihenk taşı olacak. Daha ana karnındayken Allah’a adanan kutlu annemiz. Gerçekten biraz sonra anlatmaya başlayacak Rabbimiz, Meryem anamız zor bir yük yüklendi kendisine. Gerçekten daha gencecik bir kızken çok zor bir rol biçildi kendisine. Babasız bir çocuk doğuracak ve çok büyük bir imtihandan geçirilecekti. Ama o genç kız gerçekten zor dayanılacak bu yükün altından kalkıp, imtihanı kazanmayı becerecektir. Bu ağır yük altında imtihanını bozmayacak, kulluğunu bozmayacak ve Allah’ın izniyle kıyâmete kadar böyle imtihan edilen mü’mine kadınlara bir örnek olacaktır. Örnek oldu mü’minlere ve adı yüceltildi. Âlemlere tafdıyl edilip, âlemlere üstün kılınıp kutlu bir Allah elçisini dünyaya getirdi. Îsâ (a.s)’ı dünyaya getirdi ve Îsâ (a.s) bu hârikulâde doğumuyla Allah’ın bir kelimesi, bir âyeti, bir yasası ve hükmü oldu. Bundan sonra da Meryem’i anlatmaya başlayacak Rabbimiz. Yeryüzünün en büyük yasal örneklerinden birini doğuran ve şereflerin en zirvesine tırmanan, kadınların en şereflilerinden Meryem annemiz gündeme gelecek.
42. “Melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni seçip temizledi, dünyaların kadınlarından seni üstün tuttu.” Hatırlayın, hani melekler dediler ki; ey Meryem, Allah seni seçti ve temizledi, temizlerden ve seçkinlerden kıldı. Seni âlemin kadın-ları üzerine seçip üstün ve ayrıcalıklı hale getirdi. Daha ana karnın-dayken Allah’a adanan, mabede adanan, Zekeriya (a.s)’ın gözetimi, kefaleti altında Mescid-i Aksâ’nın bir köşesinde iffet abidesi haliyle Allah’a kulluğa devam eden genç kız Meryem’e, Allah’ın melekleri böylece sesleniyorlar. Tıpkı daha önce Zekeriya (a.s)’a seslendikleri gibi. Meryem anamız o günün dünyasının tüm kadınlarına üstün kılınıyor. Tabi kendisini temizlemek isteyenleri, temiz olmaya çalışanları Allah temizleyecekti. Allah Meryem’i Neden temizliyordu? Küfürden, şirkten, iffetsizlikte, hayasızlıktan, itaatsızlıktan, fısk u fücurdan, kötü ahlâktan, günahlardan, haramlardan temizliyordu. Elbette Meryem’in ileride üsleneceği rol çok büyüktü. Bu rolün altından ancak bu temizlenmiş imanla, tertemiz kılınmış iffetiyle kalkabilecek, tertemiz bir kız olarak Allah’ın kutlu bir Nebîsini dünyaya getirecek ve kıyâmete kadar tüm mü’mine kadınlara örnek olacaktı. Elbette Allah kendisini tek Rab bileni, kendisine kulluk yapanı, kendi dinine yardım edeni kendi yardımına lâyık kılacaktı. Ve böylece yıllar önce dua dua yalvaran anne Hanne’nin adağı kabul görüyordu. Meleklerin Meryem’e seslenişleri devam ediyor:
43. “Ey Meryem! Rabbine gönülden boyun eğ, secde et, rükû edenlerle birlikte rükû et.” Ey Meryem, sen de seni temizleyip âlemin kadınlarına üstün kılan Rabbine boyun eğip teslim ol. Rabbinin emirlerine el pençe divan durup saygıyla boyun bük. Rabbine secde et ve rükû edenlerle birlikte rükû et. Allah karşısında bel büküp boyun eğ. Sadece Allah’ı dinle. O’nun arzularına kulak ver. Sadece Allah’ın istediğini yaşa. Rü-kû edenlerle birlikte, Allah karşısında ukalalık etmeyip, Allah’a akıl vermeye kalkışmayıp, Allah’a kafa tutmayıp Onun emir ve yasaklarına teslim olanlarla birlikte sen de rükû et. Secde ve rükû inkıyat demektir, Allah’ın emirlerine boyun eğmedir, kabul etmedir, “baş üstüne ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! Hemen gereğini yerine getiriyorum ya Rabbi” demektir. Allah’a itiraz etmemenin, Allah’a karşı yan çizmemenin, Allah’ın emirlerini savsakla-madan hemen yerine getirmenin beyanıdır, uygulamaya koymanın beyanıdır rükû ve secde. Ey Meryem yüzünü, yönünü, kalbini, düşünceni, aklını, fikrini, geceni gündüzünü sadece Rabbine çevir. Ve seninle birlikte Allah’a kulluk edenlerin yanında olduğunu, onlarla birlikte olduğunu asla unutma. Sen hep mü’minlerle berabersin. Sen Hz. Adem’den kıyâmete kadar Allah’a karşısında eğilen, Allah’a teslim olmuş mü’minlerle birliktesin. Sen onların desteğinde, onlar da hep senin desteğindedirler. Ve sadece Allah’a secde ediciler, sadece Allah’ı razı ediciler, sadece Allah için bir hayat yaşayıcılar olarak hepiniz Allah desteğindesiniz. Bunu asla unutmayın.
44. “Ey Muhammed! Bu Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye kâlemlerini atarlarken sen yanlarında değildin, çekişirler-ken de orada bulunmadın.” Şimdi hitap peygambere çevriliyor. Ey peygamberim, işte bunlar, bu sana vahyettiklerimiz gayb haberleridir. İşte bu sana anlattıklarımız bilinmeyenlerin, görülmeyenlerin, Rabbinden başka hiçbir kaynaktan öğrenme imkânı olmayan gaybın haberleridir. Rabbimizin elçisine sunduğu, şu anda da bizleri muttali kıldığı İmrân ailesine dair, Zekeriya (a.s)’a dair, Meryem anamıza dair bu bil-giler, bu haberler hiç kimsenin bilemeyeceği gaybî haberlerdir. Rab-bimiz bu gaybî bilgileri bize açmasaydı biz nerden bilebilecektik bunları? Öyle değil mi? Kim nereden bilecekti İmrân ailesini? Nereden bilecektik İmrân’ın hanımının kızı Meryem’i Allah’a kulluğa yatırım yaptığını? Nereden bilebilirdik meleklerin Meryem’le bu diyaloglarını? Kim nereden bilebilirdi mescitte Meryem’e Allah tarafından rızıkların gönderildiğini? Zekeriya (a.s)’ın için için Allah’a dua ettiğini? İşte bunlar gayb âleminden gelen haberlerdir. Gaybın da şehâdetin de âlimi olan Allah’ın peygamberine ve Onun şahsında hepimize açtığı gayp kapılarıdır. Haberin doğrusu, bilginin hak olanı, bilginin zirvesidir bunlar. Peki acaba ne kadar ilgileniyorsunuz bu haberlerle? Ne kadar gündeminize aldınız bu haberleri? Meryem’i hiç andınız mı bugüne kadar? Evinize misafir ettiğiniz oldu mu hiç Meryem’i? İmrân ailesiyle birlikte bugüne kadar kaç defa sofraya oturdunuz? Zekeriya (a.s) var mı gündeminizde? Yahya (a.s)’ı tanıyor musunuz? İmrân ailesiyle tanıştınız mı? Nasıl örnek aldınız İmrân ailesini? Hayatınızın neresinde kullandınız bu örneği? Nerede lâzım oldu bu örnek size? Ömrünüzde bir kerecik bu aileye misafir oldunuz mu? Öteki şeytan gündemlerinden kurtulup bir kerecik günden yaptınız mı? Bir kerecik üzerinde düşündünüz mü? Şeytan vahiy kaynaklarına kulak verdiğiniz kadar Allah’ın bu gerçek haberleriyle ilgilenmiyorsanız, Allah’ın haberlerine kulak vermiyorsanız yuh olsun size diyeceğim. Eğer müslüman Allah’ın haber verdiği bu gerçek haberlerle ilgilenir, bu gerçek haberlerle beslenir, gece-gündüz bu haberlerle beraber olursa hem dünyası düzelecek, hem âhireti düzelecektir. Ama dünya ve âhiretimiz için, dünya ve âhiretimizin güzelleşmesi için Rab-bimizin bize seçip haber verdiği bu örnek ailelerin haberleriyle ilgilen-mezsek, onları kendimize örnek almaya çalışmazsak, İmrân ailesini, Zekeriya’yı, Yahyâ’yı, Meryem’i bir tarafa bırakarak, gündemimize al-madan bir hayat yaşarsak, kesinlikle bilelim ki yaşadığımız hayatta doğruyu, hakkı, hidâyeti bulamayacak, dünyamızı da âhiretimizi de berbat etmiş olacağız. Çünkü Allah’ın bizim için seçip anlattığı bu örnek aileleri tanımayan, onları kendilerine örnek alamayan insanlar mutlaka kendilerine başka örnek aileleri bulacaklar ve dünyada onlar gibi mutsuz oldukları gibi âhirette de onların gittiği yere gideceklerdir. Allah’ın hidâyet kaynağı olan bu haberlerinden mahrum olanlar mutlaka onların yerini dolduracak hayatlarında başka haberler bulacaklar ve onlarla ilgileneceklerdir. Hayatlarını onlarla düzenleye-ceklerdir. Öyle değil mi ama? Allah’ın onayladığı, Allah’ın kitabında tanıttığı bu peygamberleri, bu örnek şahsiyetleri tanımayanlar mutlaka onların yerini dolduracak başka örnekler peşine düşmüyorlar mı? Şu anda Allah’ın kitabını, Resûlünün sünnetini bir kenara bırakıp oraya buraya koşup kendilerine örnek şahsiyet arayanlar peygamberleri tanıma zahmetine katlanmayan insanlar değil midir? Öyleyse unutmayalım ki şu anda bizler iki seçenekten birisiyle karşı karşıyayız. Ya Allah’ın kitabıyla peygamberin sünnetiyle beraber oluruz, Allah’ın kitabında haber verdiği bu haberleriyle beraber oluruz, Allah’ın kitabında bize tanıttığı bu örnek aileleri, bu peygamberleri tanıyıp kendimize örnek kabul ederiz, Hz. Adem’le başlayıp Hz. Muhammed (a.s) la son bulan bu şahsiyetler dünyada bizim örneğimiz olur, böylece hem dünyamız hem de âhiretimiz düzgün olur. Ya da kitabı ve peygamberi, kitabın ve peygamberin bize aktardığı bu haberleri bir kenara bırakır, Allah’ın bize seçtiği bu örnekleri bir kenara bırakır, kendimizi, kendimiz gibileri örnek alır dünyamızı da âhiretimizi de mahvederiz. Şu anda bu seçim bizim elimizdedir. Sonucuna kendimiz katlanmak kayd u şartıyla dilediğimizi tercih edebiliriz. Ya gece-gündüz kitapla beraber olur, kitabın haber verdiği peygamberlerle beraber olur, onları kendi öz anamızdan-babamızdan, kendi oğlumuz-kızımızdan, kendi evimiz-dükkanımızdan, işimizden-aşımızdan daha iyi tanır, aklımıza, fikrimize, kalbimize, belleğimize, duygumuza, düşüncemize, gözümüze, kulağımıza herkesten ve her şeyden daha çok yerleşir, hayatımızda onların örneklilikleri canlanır, attığımız her adımda, verdiğimiz her kararda, sergilediğimiz her tavırda onlar gözümüzün önünde canlanır ve böylece hayatı onlarla birlikte yaşarız, Allah’ın rızası ve cennet bizimle olur, yahut da başkalarını örnek alır dünyamız da âhiretimiz de onlarınki gibi olur. İşte bunlar gayb haberleridir ki peygamberim, biz onları sana vahyediyoruz. Ve onlar kâlemlerini attıkları zaman, Meryem’e hangisinin kefil olacağını tesbit için aralarında kura çektikleri zaman sen onların yanlarında değildin. Annesi Meryem’i Allah’a kulluğa, Allah’ın mabedine hizmete adayıp mabede teslim ettiğinde oradakilerin içimizden kim bu kızcağıza kefil olacak? Kim onun sorumluluğunu üzerine alacak diye aralarında kur’a çekerlerken, tartışıp bu işin muhasebesini yaparlarken sen yanlarında değildin. Sen bu olaya şahit ve muttali değildin. Nasıl orada olabilirdi Allah’ın Resûlü? Onların yaşadıkları dönemden, bu olayın gerçekleştiği dönemden takriben 7,8 yüz yıl sonra dünyaya gelmişti Rasûlullah. Ama ne gam? gaybın da şehâdetin de bilicisi olan Allah bildiriyordu bunları elçisine. Rabbimin bilgisiyle bilgilenen, vahiy bilgisiyle kuşanan sevgili peygamberimiz de Ondan gelenlere bir harf bile eklemeden, bir harf bile çıkarmadan, o vahyin izzet ve şerefine sahip olarak insanlara aktarıyordu. Haber Allah haberi. Haberin sahibi, okuyucusu Allah. Haberin muhatabı Resûl-i Ekrem. Sonra haberin okuyucusu, duyurucusu Resûl-i Ekrem muhatabı insanlar. Şu anda haberin okuyucusu ben muhatapları sizlersiniz. Buradan çıkar çıkmaz okuyucu sizler, muhataplarınız eşleriniz, çocuklarınız ve ulaşabildiğiniz insanlar olacaktır. Eğer bu görevin bir izzet ve şeref olduğuna inanıyorsanız, Allah’ın kutlu elçilerinin misyonlarına ve şereflerine ulaşmak istiyorsanız bunu mutlaka yapmak zorundasınız. Başka ne diyorlar Allah’ın melekleri Meryem’e?
45. “Melekler demişti ki: “Ey Meryem! Allah sana, Kendinden bir sözü, adı Meryem oğlu Îsâ olan Mesîh’i, dünya ve âhirette şerefli ve Allah'a yakın kılınanlardan olarak müjdeler.” Ey Meryem, Allah sana kendisinden, kendi katından bir keli-me, bir hüküm, bir yasa müjdeliyor. Sana katından bir çocuk, bir oğul müjdeliyor ki Onun ismi Meryem oğlu Îsâ Mesîh’tir. Îsâ (a.s)’ın ismi bizzat Allah tarafından belirlenmiş oluyor. Bu isim anasına nisbet ediliyordu. Çünkü Onun babası yoktu. Allah’ın bir kelimesi, bir yasası olarak Hz. Îsâ babasız dünyaya gelecekti. İmrân ailesinin kızı, anası tarafından daha ana karnındayken Allah’a kulluğa adanmış o genç kız, kocasız, nikâhsız bir çocuk dünyaya getirecek, bu çocuk işte bu yönüyle Allah’ın bir kelimesi, Allah’ın bir âyeti, bir mûcizesi, bir yasası olacaktı. Dünya ve âhirette Allah’ın seçilmiş kullarından, Allah’ın mukarrabûn kullarından, yakınlarından, yakınlaştırılmışlardan olacaktı. Arkadaşlar, Onun ismi Meryem oğlu Îsâ Mesîh kelimetullahtır. Îsâ ismi, Mesîh lâkabıdır. Mesîh: gezgin, seyyah anlamına gelmekte-dir. Allah’ın dinini, Allah’ın mesajını insanlara duyurmak için diyar diyar gezen mânâsına. Kelimetullah da yaratılış mûcizesinden ötürü babasız olarak Allah’ın “Kün” “Ol” kelimesiyle, emriyle yaratılışıdır. Bu kelime ifadesini böyle anlamaya çalışıyoruz. İnsanlık, atası olan ilk insanın, Hz. Adem’in yaratılışına tanık olmadı. İnsanlık kendi yaratılışına da tanık olmadı. Yaratılırken kendimizi ve yaratılışımızı bilecek durumda değildik. Onun için Meryem oğlu Îsâ (a.s)’ın yaratılışı insanlığın yeryüzünde tanık olduğu en büyük, en enteresan olaydır. Rabbimizin yeryüzünde hayat için koyduğu yasa gereği, hayat için koyduğu sünnetullah gereği tüm varlıklarda istisnasız erkek ve dişiden tenasül yoluyla üreme devam etmektedir. Hayat için bu yasayı koyan kimdir? Bu yasayı koyan Allah’tır. Yasa gereği erkek de, dişi de birer sebepten başka bir şey değildir. Aslında bu sebeplerin arkasında yasa koyucu Allah’ın eli işlemektedir. İşte yasa koyucu, bazen böyle kendi yasasını değiştirerek insanlara kendi gücünü, kudretini, yasa belirleyiciliğini, egemenliğini göstermek ister. Allah’ı inkâr eden, Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyet’ini reddeden böyle materyalist bir toplum içinde kendi yasasını değiştirerek, babasız bir çocuk dünyaya getirerek kâfirlerin dikkatlerini gücüne kudretine çekiverir. Böylece buna bir delil, bir âyet, bir kelime yapıverir Allah onu. Onun içindir ki Îsâ (a.s), Allah’ın bir kelimesi, bir yasası oldu ve bundan sonra yeryüzünde böyle bir olay bir daha gerçekleşmedi. Bu Allah’ın gücünü, kudretini, egemenliğini ortaya koyan en büyük mûcizelerinden birisi olacaktı. Ama kâfirler bu hadiseye bakarak Allah’a imanlarını, teslimiyetlerini artıracakları yerde onu başka mecralara çekmek istediler. Allah’ın kelimesi olan Hz. Îsâ’ya ulûhiyet sıfatları yüklediler. Allah bu hadiseyle tevhidi yerleştirmek istemişti ama onlar bunu şirklerine malzeme yaptılar. Rabbimiz ısrarla Onun Meryem oğlu Îsâ olduğunu, bir kadının çocuğu olduğunu vurguladığı halde onlar Onu Allah’ın oğlu kabul edip kâfir oldular. Allah’ın sapıklıklarını onayladığı hıristiyanlar böyle yaparlarken, yine Allah’ın lânetleyip küfürlerini onayladığı yahudiler de Rabbi-mizin ısrarla Onun dünya ve âhirette Allah’ın seçilmiş kullarından, Allah’ın mukarrabûn kullarından, yakınlarından, yakınlaştırılmışlardan olduğunu vurgulamasına rağmen Ona zina iftirasında bulunarak kâfir oldular.
46. “İnsanlarla, beşikte iken de, yetişkin iken de konuşacaktır ve o, iyilerdendir.” O sâlihlerden olacak ve dünyaya geldiği anda, beşikte bir bebek olduğu halde, insanlarla konuşmaya başlayacak, yetişkinken de konuşacak, bir Allah yasasıdır, Allah kelimesidir O. Rabbimizin melekleri Meryem’e bunları müjdeleyince:
47. “Meryem: “Rabbim! Bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?” demişti. Melekler şöyle dediler: “Allah dilediğini böylece yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona “ol" der ve olur.” Meryem diyor ki, Rabbim, bana bir insan, nikâhlı bir koca dokunmamışken, ben gayri meşru bir ilişkide bulunmamış tertemiz birisi iken nasıl benim bir çocuğum olabilir? Ben nasıl bir çocuk dünyaya getirebilirim? Ben kötü birisi değilim. Senin yeryüzünde hayat için koyduğun yasan gereği babasız, kocasız nasıl bir çocuk olabilir? demişti de Allah’ın melekleri de dediler ki: İşte bu böyledir. Yâni gerçekten durum senin dediğin gibidir. Ne nikâh yoluyla, ne de zina yoluyla sana bir erkek dokunmamıştır. Sen iffetli ve namuslu bir kızsın. Ama Allah dilediğini dilediği şekilde yaratandır. Allah bir şeye hükmetti mi, Allah bir şeyin olmasını diledi mi ona “Ol” der, o da oluverir. Bu Rabbin için zor bir şey değildir. Bu Rabbine çok kolaydır. Çünkü yasanın sahibi de, hayatın sahibi Odur. Böylece Meryem anamız çocuğa hamile kalır. Kur’an’ın başka yerlerinde, Meryem sûresinde uzun uzun bu bölüm anlatılır. İnşallah sizler oradan okursunuz. Hz. Îsâ dünyaya gelecektir. Ve tertemiz genç kız Hz. Meryem için, sıkıntılı günler başlayacaktır. Kavminden uzaklaşacak, insanlardan kaçacak, uzak bir yere, mescidin tenha bir köşesine çekilecek, karnındaki çocuğunu insanlardan gizlemeye çalışacak, insanların sansasyonlarından, dedikodularından korkacak, ürkecek ve oğlunu doğururken de şöyle diyecek: “Keşke bugünden önce ölüp gitseydim”. İnsanların kendisine diyecekleri şeyleri düşünmesi, Ona bunları söyletecekti. Keşke bundan önce ölseydim de adım sanım unutulup gitseydi. Hakkında dedikodu edilmeyen, hakkında konuşulmayan birisi olsaydım. Kucağında babasız bir çocukla insanların huzuruna çıktığı zaman onların kendisine neler diyeceklerini, nasıl karşılayacaklarını düşünüyor, düne kadar mescide, Allah’ın mabedine adanmış, kutlu ve tertemiz bir ailenin çocuğu, kutlu bir peygamberin kefaletinde büyümüş, o güne kadar hiçbir erkek eli değmemiş, iffet ve haya timsali bir genç kız olarak insanların karşısına nasıl çıkacağını, bu babasız çocuğu onlara nasıl anlatacağını, onları buna nasıl inandıracağını düşündükçe ölümü temenni ediyordu. Gerçekten kendisine çok büyük bir rol yükleniyordu. Çok zor bir imtihandan geçiriliyordu. Tertemiz bir kızcağız olarak kucağındaki Îsâ’yla birlikte kavminin huzuruna çıktığı zaman kesin biliyordu ki tüm kavmi, tüm ailesi üzerine yürüyeceklerdi. Bu neyin nesi ey Meryem? Sen kötü, iffetsiz birisi değildin! Anan-baban da kötü, ahlâksız, iffetsiz değillerdi. Onların çocukları olarak kucağında getirdiğin bu çocuk kim? Nerden aldın, kimden aldın bunu? Diyenlere karşı nasıl cevap verecekti? Ne diyecekti? Nasıl temize çıkaracaktı kendini? Nasıl temize çıkaracaktı ailesini? Zekeriya (a.s)’ı? Düşünebiliyor musunuz? Gerçekten çok büyük bir imtihandı. Bırakın insanları, dağların bile dayanamayacağı bir imtihandı Meryem’in imtihanı. Çok çetin bir imtihandı bu. Hem Meryem için, hem ailesi için, hem velîsi, kefili Zekeriya (a.s) için, hem de kıyâmete kadar İslâm yolunun yolcuları biz müslümanlar için çok büyük bir imtihandı bu. Belki o günün tüm müslümanları, belki şu anda bizler gerçekten sıkıntılanacağız, ıstıraba boğulacağız. Ama Allah çok kısa bir zaman içinde sevdiği kulunun, mü’min kullarının imdadına yetişecekti. Tıpkı Zekeriya (a.s)’ın yaşlılık halinde, karısının da kısır halinde Yahyâ’yı dünyaya getirirken konuşmadığı gibi Meryem anamız da konuşmayacaktı. Allah savunacak ve koruyacaktı onu. Kendisi hiç konuşmayacak, eserini konuşturacaktı, amelini konuşturacaktı, beşikteki çocuğunu konuşturacaktı. Meryem işaret edecekti beşikteki çocuğuna ve Allah’ın âyeti olarak, Onun bir kelime-si olarak beşikteki çocuk konuşacak ve bu Allah âyetine, Allah yasa-sına, Allah kelimesine şahit olan tüm dünya sarsılacaktı. O gün Allah’ın bu âyeti karşısında kâfir Roma sarsılacak, şirk dininin mensubu, atalar dininin mensubu Romalıların akılları başlarından gidecek, yahudiler sarsılacak, bugün biz sarsılacağız ve kıyâmete kadar Allah’ın gücü karşısında, Allah’ın kudreti karşısında, Allah’ın olmazı oldurması karşısında tüm dünya insanlığı sarsılmaya devam edecek. Allah’tan, Allah’ın gücünden, Allah’ın egemenliğinden şüphe içinde olan kâfiriyle, müşrikiyle tüm insanlar beyinlerinden vurulmuş olacaklar.
48. “Ona Kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek.” Ve Rabbi ona kitabı, Tevrat’ı, İncil’i, hikmeti öğretiyor. Hem ya-zı yazmayı, hem kitabı öğretiyor, hem de bu kitabın pratiğini, yâni nasıl anlaşılacağını, nasıl uygulanacağını öğretiyor ya da öğretecek. Rabbimiz, elçisine gönderdiği İncil’le daha önce gönderdiği ve İsrâil oğullarının bozup tahrif ettikleri Tevrat’ın aslını da ortaya koyacaktı. Çünkü kitaplar ve peygamberler birbirlerini tasdik ederek geliyorlardı. Ve Rabbi Onu İsrâil oğullarına peygamber olarak gönderecek. Îsâ (a.s) Allah’ın kutlu elçilerinden bir elçi olacaktı. Bu elçinin muallimi diğer elçiler gibi Allah’tı. Allah bilgilendirecekti Onu. Allah’ın seçip bilgilendirdiği Îsâ (a.s), gönderildiği toplum içinde hakim bir konumda olan ihtiyarların, kahinlerin, sihirbazların, filozofların, yöneticilerin bilmediğini bilecekti. Çünkü O Allah bilgisine, vahiy bilgisine, kitap ve hikmet bilgisine sahip olacaktı. Allah kendisine vahyedecekti. Diğer şerefli elçileri gibi Rabbimiz onu da kendi bilgisiyle izzet ve şerefe ulaştıracak, insanlığa yasal bir örnek ve önder yapacaktı. Kıyamete ka-dar insanlık için açılmış bir rahmet kapısı yapacaktı onu. Kendisini örnek bilip kendisi gibi bir hayat yaşayanlara cennet sunacaktı.
49. Ve O İsrâil oğullarına şöyle diyen bir peygamber kılacak: “Ben size Rabbinizden bir âyet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim, Allah'ın izniyle, hemen kuş olacaktır; anadan doğma körleri, alacaları iyi edeceğim; Allah'ın izniyle, ölüleri dirilteceğim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber vereceğim. İnanmışsanız bunda size delil vardır.” İsrâil oğullarına Allah’ın son elçisi olarak gönderilecek ve artık Ondan sonra da Allah İsrâil oğullarına başka bir peygamber göndermeyecekti. Böylece artık İsrâil oğullarının peygamberlik hakları bitecekti. Artık imamet, önderlik, liderlik onlardan alınacaktı. İbrâhim (a.s) la, İbrâhim (a.s)’ın oğlu İshak (a.s) ve torunlarından Yakub (a.s)’la İsrâil oğullarına başlayan peygamberlik mührü Îsâ (a.s)’la tamam-lanacak ve Ondan sonra yine İbrâhim (a.s)’ın öteki oğlu İsmail (a.s)’ın soyundan son elçi gelecekti. O elçi İsrâil oğullarından gelmeyecekti. Allah’ın İsrâil oğullarına gönderdiği son elçisi, Allah’ın Meryem’e ilka ettiği, Ruh’ul Kudüs olan, Ruh’ullah olan, Allah’ın bir kelimesi, bir yasası olan Hz. Îsâ (a.s), İslâm’ı bırakıp yahudileşen, Allah’ın kitabını tahrif edip kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya başlayan İsrâil oğullarına şöyle diyecekti: Muhakkak ki ben size Rabbinizden bir âyet getirdim. Rabbi-nizden âyetlerle geldim. Eğer Rabbime ve bana inanacaksanız Rab-bimden getirdiğim bu âyetler benim bu Kâinatın Rabbi tarafından gönderildiğime delildirler. Babasız dünyaya gelmesi delildir ve şu zikredilecek olanlar delildir. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim de Allah’ın izniyle hemen o kuş olacak. Yine ben anadan doğma körleri ve cilt hastalarını, deri hastalarını iyileştiririm. Anadan doğma körleri görür, abraşları iyi hale getireceğim. Ve Allah’ın izniyle ölüleri dirilteceğim. Allah’ın izniyle şu anda her birerinizin evlerinde yarın için ne sakladığını ve ne yediğini ben size bildirip haber vereceğim. Dikkat ederseniz Allah’ın elçisi Hz. Îsâ (a.s) ısrarla ve tekrar, tekrar bi iznillah, Allah’ın izniyle ifadesini kullanıyor. Kendisinde bütün bunları yapacak hiçbir gücün, kuvvetin bulunmadığını, kendisinin Allah sıfatlarına sahip olmadığını, Allah’ın izni olmadan bunlardan hiçbirisini yapamayacağını, Allah izniyle hareket eden âciz bir beşer olarak asla rubûbiyeti konusunda bir vehme düşmemeleri gerektiğini ihtar için böyle yapıyordu. Eğer iman edecekseniz, eğer Allah’a, Allah’ın rubûbiyetine, ulûhiyetine iman edip teslim olacaksanız, Allah’a boyun büküp kulluğa yönelecekseniz size Allah’tan getirmiş olduğum mesajın doğruluğuna bu âyetler, bu mûcizeler yeterli olacaktır. İşte âyetler, işte mûcizeler. Kim yapabilir bunları Allah elçilerinden başka? Kim becerebilir? Kim görür hale getirebilir körleri? Kim diriltebilir ölüleri? Kim bilebilir insanların evlerinde biriktirdiklerini? Kim yapabilir bunları Allah’ın izni olmadan? Kimin, hangi insanın gücü yetebilir bunlara? Eğer insanlar bütün bunları Allah’tan bilip öylece iman ederlerse müslüman olurlar. Değilse bütün bunları Allah’tan başka birilerine, meselâ Allah’ın bir kulu ve elçisi olan Îsâ (a.s)’a verirler, Îsâ (a.s)’ı Allah yerine koyarlar, Ona Allah sıfatlarını yüklerler ve Onda Allah’ın gücünü, kudretini aramaya kalkışırlarsa o zaman da kâfir olurlar, müşrik olurlar ve cehennemi boylarlar. İşte Allah’ın İsrâil oğullarına gönderdiği son elçisi Hz. Îsâ (a.s) Allah’ın kendisine öğrettiği İncil ve Tevrat bilgisiyle, Allah’ın kendisine lütfettiği bu âyetlerle, bu mûcizelerle İsrâil oğullarının karşısına çıkacak ve ey İsrâil oğulları, eğer mü’minseniz, eğer iman ediyorsanız, eğer ben gelmeden önce de mü’min olduğunuzu iddia ediyorsanız, eğer benden önceki Tevrat’a, benden önceki Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’ya inanıyor idiyseniz veya eğer iman edecekseniz alın işte şu getirdiğim âyetlerde, mûcizelerde sizin için gerçekten büyük âyetler, ibretler vardır. Gelin Rabbinizden gelen bu âyetler doğrultusunda bir imanı, bir hayatı gerçekleştirin. Allah’tan gelen bu âyetlere, bu kitaba nasıl inanılacaksa öylece iman edin, Allah’a nasıl kulluk edilecekse öylece kulluğa yönelin ve beni sadece Allah tarafından gönderilmiş bir kul ve elçi bilin diyecekti.
50,51. “Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmını helâl kılmak üzere, Rabbinizden size bir âyet getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, bu doğru yoldur.” Ben benim önümde bulunan, benden önce gönderilmiş olan Tevrat’ı tasdikçi olarak geliyorum. Hem size Rabbimden yeni bir âyet yeni bir kitap getirmekle birlikte, aynı zamanda benden önce kardeşim Mûsâ’ya gönderilen Tevrat’a da iman ediyor, Onun doğruluğunu tasdik ediyorum. Bu benim peygamberliğimin delilidir. Ben kendi kendime din uyduran, kendi kendime yol belirleyen, hayat programı yapan ve sizleri ona çağıran birisi değil, önceki peygamberlerin yoluna, dinine çağırıyorum. Ve size haram kılınan bazı şeyleri, bazı yasakları helâl kılmak için Allah tarafından geliyorum. Öyleyse Allah’la yol bulun. Yolunuzu Allah’a sorun. Hayatınızı Allah adına yaşayın. Allah konusunda takvalı olun, ve bu konuda da bana itaat edin. Takvanın usulünü, teslimiyetin modelini benden öğrenin. Ben Allah’a nasıl bir kulluk yapıyor, Allah’tan nasıl korkuyor, Ona karşı nasıl saygılı davranıyorsam, Onun emirlerine ve yasaklarına nasıl riâyet ediyorsam bana bakın ve benim gibi olun. Biliyoruz ki Kitaplar ve Peygamberler aynı kaynaktan geldiği için birbirini asla nakzetmezler. Aksine bütün Kitaplar ve tüm Peygamberler birbirini destekler. Hz. Îsâ da öyle diyordu. Ben yeni, garip, türedi birisi değilim. Size duymadığınız, bilmediğiniz bir din de getirmiş değilim. Bu dini daha önce Mûsâ da getirmişti. O halde ben, benden önceki Tevrat’ı yalanlamaya değil, tasdik etmeye geldim. Ve benden önceki kitapta isyanlarınız sebebiyle, Rabbinize kafa tutmanız ve Ona kulluktan çıkmanız sebebiyle Allah’ın size haram kıldığı bazı şeyleri helâl kılayım diye gönderildim. Benim getirdiğim kitap Tevrat’ın hükümlerinden bazısını nesih etsin diye gönderildim. Ya da Tevrat’ta Allah size haram kılmadığı halde sizin hevâ ve hevesleriniz doğrultusunda kendi kendinize koyduğunuz haramları kaldırmaya geldim. Sizin kendi kendinize bozduğunuz haram-helâl yasalarını Allah’ın istediği biçimde düzenlemeye geldim. Ayetten anlıyoruz ki İncil Tevrat’ın bazı hükümlerini nesih et-miştir. Düne kadar yahudilere karşı hıristiyanlar neshi savunuyorlar ve bunu inkâr etmiyorlardı. Çünkü kendi kitapları olan İncil, Tevrat’ın bazı hükümlerini nesih etmişti. Meselâ İncil’de, Tevrat’ın cumartesi günü iş yapmayı yasaklayan hükmünü değiştirip bunu pazar gününe alan âyetlerin varlığını iddia ediyorlardı. Yine Hz. Îsâ’nın yiyecek ve içecekler konusunda eski yasakları kaldırdığına inanıyorlardı hıristiyanlar. Ama sonradan Kur’an gelip de ikisini de nesih eden âyetler ortaya konulunca bu defa yahudilere karşı bu neshi savunan hıristiyanlar 90 derecelik bir dönüşle neshi reddediverdiler. Olmaz böyle şey dediler. Yâni hâşâ Allah’ın kelimelerinde, Allah’ın âyetlerinde, Allah’ın hükümlerinde değişiklik olmaz. Yâ-ni Allah’ın İncil’deki âyetleri kesinlikle değişemez, değiştirilemez di-yorlar. İncil’in kendisinden önceki Tevrat’ı değiştirdiğine inanan bu Hıristiyanlar aynı şeyin Kur’an için geçerliliğini reddettiler. Allah benim de sizin de Rabbinizdir. Muhakkak ki kendisine kulluk edilmeye lâyık, kulluk programını bilen, sizden nasıl bir kulluk isteyeceğini bilen ve size bir hayat programı belirleyen benim de sizin de Rabbiniz Allah’tır. Sizin için de benim için de kendisine kulluk edilecek, hayat programı uygulanacak Ondan başka Rab yoktur. Bu konuda benim sizden bir farkım yoktur. Ben de sizin gibi Allah’ın kuluyum. Benim boynumdaki ipin de ucu Rabbimin elindedir. O ne tarafa çekerse ben o tarafa gitmek zorundayım. Ben her zaman ona muhtacım. Beni yaratan, beni besleyen, beni yaşatan ve bana yol gösteren Odur. Ben nasıl Onu Rab bilmiş ve irademi Ona teslim etmişsem gelin siz de sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin ve Ondan başkalarını Rab bilmeyin. Allah yolundan başka yol yoktur. Allah’a kulluk yolundan başka yol yoktur. Yahudilik, hıristiyanlık, İslâm’ın dışındaki tüm dinler, tüm yollar Allah’ın razı olmadığı dinler ve yollardır diyerek, Îsâ (a.s) aynen İbrâhim’in, Mûsâ’nın dâvetini tekrar ediyordu. Dikkat ederseniz burada Hz. Îsâ’nın hıristiyanların iddia ettikleri gibi asla kendisinin Rab olduğunu, Allah’ın oğlu ya da Allah’ın yetkilerine sahip birisi olduğunu kendisine de kulluk edilmesi gerektiğini söylemiyor. Diyor ki o Allah benim de sizin de Rabbinizdir. Ben Ona kulluk ediyorum siz de Ona kulluk etmek zorundasınız diyor. O böyle diyor ama Onun yolunda olduklarını iddia edenler Ona en büyük iftirayı yapıyorlar.
50,51. “Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmını helâl kılmak üzere, Rabbinizden size bir âyet getirdim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, bu doğru yoldur.” Ben benim önümde bulunan, benden önce gönderilmiş olan Tevrat’ı tasdikçi olarak geliyorum. Hem size Rabbimden yeni bir âyet yeni bir kitap getirmekle birlikte, aynı zamanda benden önce kardeşim Mûsâ’ya gönderilen Tevrat’a da iman ediyor, Onun doğruluğunu tasdik ediyorum. Bu benim peygamberliğimin delilidir. Ben kendi kendime din uyduran, kendi kendime yol belirleyen, hayat programı yapan ve sizleri ona çağıran birisi değil, önceki peygamberlerin yoluna, dinine çağırıyorum. Ve size haram kılınan bazı şeyleri, bazı yasakları helâl kılmak için Allah tarafından geliyorum. Öyleyse Allah’la yol bulun. Yolunuzu Allah’a sorun. Hayatınızı Allah adına yaşayın. Allah konusunda takvalı olun, ve bu konuda da bana itaat edin. Takvanın usulünü, teslimiyetin modelini benden öğrenin. Ben Allah’a nasıl bir kulluk yapıyor, Allah’tan nasıl korkuyor, Ona karşı nasıl saygılı davranıyorsam, Onun emirlerine ve yasaklarına nasıl riâyet ediyorsam bana bakın ve benim gibi olun. Biliyoruz ki Kitaplar ve Peygamberler aynı kaynaktan geldiği için birbirini asla nakzetmezler. Aksine bütün Kitaplar ve tüm Peygamberler birbirini destekler. Hz. Îsâ da öyle diyordu. Ben yeni, garip, türedi birisi değilim. Size duymadığınız, bilmediğiniz bir din de getirmiş değilim. Bu dini daha önce Mûsâ da getirmişti. O halde ben, benden önceki Tevrat’ı yalanlamaya değil, tasdik etmeye geldim. Ve benden önceki kitapta isyanlarınız sebebiyle, Rabbinize kafa tutmanız ve Ona kulluktan çıkmanız sebebiyle Allah’ın size haram kıldığı bazı şeyleri helâl kılayım diye gönderildim. Benim getirdiğim kitap Tevrat’ın hükümlerinden bazısını nesih etsin diye gönderildim. Ya da Tevrat’ta Allah size haram kılmadığı halde sizin hevâ ve hevesleriniz doğrultusunda kendi kendinize koyduğunuz haramları kaldırmaya geldim. Sizin kendi kendinize bozduğunuz haram-helâl yasalarını Allah’ın istediği biçimde düzenlemeye geldim. Ayetten anlıyoruz ki İncil Tevrat’ın bazı hükümlerini nesih et-miştir. Düne kadar yahudilere karşı hıristiyanlar neshi savunuyorlar ve bunu inkâr etmiyorlardı. Çünkü kendi kitapları olan İncil, Tevrat’ın bazı hükümlerini nesih etmişti. Meselâ İncil’de, Tevrat’ın cumartesi günü iş yapmayı yasaklayan hükmünü değiştirip bunu pazar gününe alan âyetlerin varlığını iddia ediyorlardı. Yine Hz. Îsâ’nın yiyecek ve içecekler konusunda eski yasakları kaldırdığına inanıyorlardı hıristiyanlar. Ama sonradan Kur’an gelip de ikisini de nesih eden âyetler ortaya konulunca bu defa yahudilere karşı bu neshi savunan hıristiyanlar 90 derecelik bir dönüşle neshi reddediverdiler. Olmaz böyle şey dediler. Yâni hâşâ Allah’ın kelimelerinde, Allah’ın âyetlerinde, Allah’ın hükümlerinde değişiklik olmaz. Yâ-ni Allah’ın İncil’deki âyetleri kesinlikle değişemez, değiştirilemez di-yorlar. İncil’in kendisinden önceki Tevrat’ı değiştirdiğine inanan bu Hıristiyanlar aynı şeyin Kur’an için geçerliliğini reddettiler. Allah benim de sizin de Rabbinizdir. Muhakkak ki kendisine kulluk edilmeye lâyık, kulluk programını bilen, sizden nasıl bir kulluk isteyeceğini bilen ve size bir hayat programı belirleyen benim de sizin de Rabbiniz Allah’tır. Sizin için de benim için de kendisine kulluk edilecek, hayat programı uygulanacak Ondan başka Rab yoktur. Bu konuda benim sizden bir farkım yoktur. Ben de sizin gibi Allah’ın kuluyum. Benim boynumdaki ipin de ucu Rabbimin elindedir. O ne tarafa çekerse ben o tarafa gitmek zorundayım. Ben her zaman ona muhtacım. Beni yaratan, beni besleyen, beni yaşatan ve bana yol gösteren Odur. Ben nasıl Onu Rab bilmiş ve irademi Ona teslim etmişsem gelin siz de sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin ve Ondan başkalarını Rab bilmeyin. Allah yolundan başka yol yoktur. Allah’a kulluk yolundan başka yol yoktur. Yahudilik, hıristiyanlık, İslâm’ın dışındaki tüm dinler, tüm yollar Allah’ın razı olmadığı dinler ve yollardır diyerek, Îsâ (a.s) aynen İbrâhim’in, Mûsâ’nın dâvetini tekrar ediyordu. Dikkat ederseniz burada Hz. Îsâ’nın hıristiyanların iddia ettikleri gibi asla kendisinin Rab olduğunu, Allah’ın oğlu ya da Allah’ın yetkilerine sahip birisi olduğunu kendisine de kulluk edilmesi gerektiğini söylemiyor. Diyor ki o Allah benim de sizin de Rabbinizdir. Ben Ona kulluk ediyorum siz de Ona kulluk etmek zorundasınız diyor. O böyle diyor ama Onun yolunda olduklarını iddia edenler Ona en büyük iftirayı yapıyorlar.