Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Âl-î Îmrân — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

200 ayetRûpel 6 / 7
159. “Allah'ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever.” Ey peygamberim, Allah’tan bir rahmetle, Allah’tan bir rahmet sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Allah’ın yardımı ve yol göstermesiyle onlara merhametli, müsamahalı, şefkatli davrandın. Eğer sen onlara karşı sert, haşin, katı kalpli davransaydın, onlara karşı an-layışsız, kaba olsaydın muhakkak ki onlar seni terk edip etrafından dağılıp giderlerdi. Kıyâmete kadar tüm insanlara, tüm toplumlara örnek olacak bir neslin yetişmesi için elbette peygamber Efendimizin böyle davranması gerekecekti. İşte bu bir peygamber tavrıdır, bir peygamber ahlâkıdır. Bir örnek davranışıdır bu. Beni Rabbim terbiye etti ve benim terbiyemi ne güzel yaptı buyuran bizzat Rabbimizin terbiyesinden geçen Rasûlul-lah Efendimizin, örneğimizin ahlâkı işte böyle hep güzellik, hep merhamet olup Allah’ın yardımıyla hep başarıya ulaştırıcı, güzel sonuçlar tevlid edici bir örnekti. Kıyâmete kadar mü’minlere en güzel bir örnektir Rasûlullah’ın ahlâkı. Burada örneğimizin, pîşdârımızın bu güzel davranışını, bu güzel ahlâkını bize arzeden Rabbimiz bize şunları söylüyor: Ey Müslümanlar, ey her konuda kendilerine nümûne-i imtisâl olarak sunduğum elçimi adım adım takip etmekle yükümlü olan peygamber yolunun yol-cuları, işte örneğinizin örnek ahlâkı. Sizler de onun gibi olun. Onun gi-bi davranın. Hanımlarınıza karşı, kardeşlerinize karşı, çevrenizdeki Müslümanlara karşı, işçilerinize, memurlarınıza karşı sizler de böyle davranın. Sizler de peygamber ahlâkıyla ahlâklanın. Tüm çevrenize karşı merhametli olun. Tüm çevrenizi Cennete götürücü bir tavır sergileyin. Zinhar ne idare edenleriniz, ne idare edilenleriniz, ne zenginleriniz, ne fakirleriniz, ne kadınlarınız, ne erkekleriniz peygamber ahlâkını bir tarafa bırakıp böyle bir sınıf farkıyla birbirlerinizi değerlendirmeyin. Unutmayın ki sizin tek değer yargınız iman olmalıdır, takva ve teslimiyet olmalıdır. Evet, biriniz koca olabilir Rasûlullah gibi, biriniz kadın olabilir Hz. Ayşe gibi. Biriniz patron olabilir Ebu Bekir gibi, biriniz köle olabilir, işçi olabilir Bilal gibi. Biriniz idareci olabilir Ömer gibi, biriniz tebaa olabilir Ebu Zer gibi. Ama unutmayın ki Allah nazarında, kulluk noktasında bunlar arasında asla bir değer farkı yoktur. Hepsi Allah’ın kuludur. Hepsi Adem’in çocuklarıdır ve hepsi de topraktandır. İşte Rabbimizin beyanından anlıyoruz ki bizzat kendisinin terbiye ettiği Rasûlullah Efendimiz insanlara, çevresindekilere son derece merhametli davrandı, müsamahalı davrandı, yumuşak ve halim davrandı. Birlikte Allah’a kulluk yapmaya ve Allah’ın dinini yüceltmenin kavgasını verdiği etrafındaki ashabına karşı iyi davrandı, onlara kaba ve sert davranmadı. Hatalarından dolayı, sürçmelerinden dolayı onları affetti, onlar adına istiğfarda bulundu. Arkadaşlarının yaptıklarından ötürü Allah’tan özür diledi. Onlara değer verdi, onlarla iş konusunda, bu savaş konusunda istişarede bulundu. Çünkü Rabbimiz ona bunu emrediyordu: Ey peygamberim, onları affet, onların kusurlarından ötürü istiğfarda bulun, kendin hakkındaki haklarını Allah’tan bağışlamasını dile, iş konusunda onlarla daima müşavere et, daima onlarla istişare ederek, onların görüşlerine müracaat ederek, kendilerine değer verdiğini ortaya koyarak, bu din işinin, bu hayat programının kendi meseleleri olduğunu, binaenaleyh kendi öz meselelerine sahip çıkıp, kafa yormaları, fikir beyan etmeleri, katılımda bulunmaları konusunda, aklî güçlerini ortaya çıkarmaları konusunda da onlara imkân hazırlayarak onlarla dayanışma içinde bir hayat yaşa. Ey peygamberim, Allah adına birlikte yaşadığınız bir hayatın problemlerinden onları da haberdar et. Kararını onlarla birlikte ver. Ama vereceğin tüm kararlarında, tüm hayat problemlerinin çözümün-de Allah’ın dini, Allah’ın arzuları hâkim olsun. Allah’ın kitabının âyetleri doğrultusundan şaşma. Bir savaş kararı mı alacaksın? Bir barışa mı karar vereceksin? Medine’de bir müdafaa savaşına mı karar verdin? Arkadaşlarının arzusuyla bundan vazgeçip Uhut’ta düşmanı karşılamaya mı karar verdin? Hangi konuda bir karar vermişsen artık verdiğin o kararında sebat et. Bir şeye azmedip karar verdin mi sadece Rabbine tevekkül edip, sadece Rabbine güvenip, dayanıp, ona sığınıp yürü. Çünkü kesinlikle bilesin ki Allah kendisine güvenip, kendi-sine tevekkül edip, kendisini velî ve vekil bilip tüm işlerini kendisine havale edenleri, yolunda yürüyenleri sever. Daha önceki âyetlerde demeye çalıştığımız gibi Rasûlullah Efendimiz Uhud savaşının başlangıcında ashabını toplayarak bu konuyu onlarla istişare etmişti. Kendi fikrini açıklayıp onların fikirlerini almıştı. Allah’ın Resûlü Medine’de kalıp gelmekte olan düşmana karşı bir müdafaa savaşı vermeyi düşünüyordu. Ama istişare ettiği ashabı arasında daha önce Bedir’de bulunamayıp düşmanla karşılaşmaya can atan, bir meydan muharebesi için yanıp tutuşan gençler vardı. Bunlar ısrarla Uhud’a gitmeyi, düşmanı şehrin dışında karşılamayı ve kahramanca bir savaşta Rasûlullah’ın yüzünü aydın etmeyi istiyorlardı. Onların bu arzularında ısrarlarını gören Allah’ın Resûlü kendi fikrinden vazgeçip onların bu arzusunu kabul etti. Sonra bu gençler Rasûlullah’ı üzdüklerini, onun arzusuna muhalefet ettiklerini zannederek pişman oldular ve gelip şöyle dediler: Ey Allah’ın Resûlü, sizin arzunuzun aksine bir şey isteyerek galiba bizler hata ettik. Bu tavrımızdan ötürü bizi affet ve nasıl istersen öylece yap. Biz sizinle beraberiz dediler. Allah’ın Resûlü artık kararını vermişti. Buyurdu ki bir peygamber bir şeye karar verip azmetmişse, savaş için zırhını giymişse artık zırhını çıkarmak, kararından dönmek ona yakış-maz dedi, kararında azmetti, sebat etti, gitti Uhud’a, sonuna kadar direndi, dayandı orada. Allah’a itimat edip, tevekkül edip savaş meydanında yerine çıkılmış gibi bir adım bile geriye atmadı, kaçmadı. Büyük bir azim ve cesaretle bozguna uğrayan, kaçmaya çalışan arkadaşlarının arasında ordusunu toparlamaya ve kaçmalarına engel olmaya muvaffak oldu. İşte bu onun Allah tarafından kendisine kazandırılan ahlâkının savaş yönünü, azim ve cesaret yönünü, Allah’a güveninin tam oluşundan dolayı kaçmayı aklının ucundan bile geçirmeme yönünü teşkil ediyordu. O sadece Allaha güveniyor, sadece ona sığınıyor, kendisini sadece onun koruyacağını bildiği Rabbine tevekkül ediyor, vekaletini ona veriyor ve zaferi, yardımı ondan bekliyordu. İşte daha önce ashabıyla istişare edip de bu istişaresinin sonunda kendi fikrinden vazgeçip, onların isteklerine tabi olup, orada da başına bunlar gelince artık ashabıyla müşavereden vazgeçme gibi kalbinden bir duygunun geçmemesi, istişare ettiğine pişmanlık duymaması için Rabbimiz burada açıkça müşavere emrini veriyordu. Hakkında Allah tarafından bir âyet indirilmemiş konularda Allah’ın Resûlü mü’minlerle istişare etmeliydi. Kesinlikle biliyoruz ki müşavere eden bir toplum en güzele, en doğruya ulaşmaya muvaffak olur.
160. “Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur; eğer sizi yardımsız bırakıverirse, O'ndan başka size yardım edecek kimdir? İnananlar yalnız Allah'a güvensinler.” Evet söz bir anda peygamberden mü’minlere tevcih ediliyor. Çünkü peygamber (a.s)’a emredilen her şey mü’minlere emredilmektedir. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki: Eğer Allah size müzâhir olursa, Allah sizin yardımcınız olursa kesinlikle bilesiniz ki size galip gelecek, sizi mağlup edecek yoktur. Allah’ın yardımı ve desteği sizinle olduğu sürece yeryüzünde hiç bir güç ve kuvvet size galip gelemez. Hiçbir güç sizi alt edemez. Allah sizi galip getirmeyi murad etmişse sizin üzerinize galip gelecek yoktur. Ama: Eğer O Allah sizi terk eder de, sizden desteğini çeker de sizi sahipsiz ve yardımcısız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Kim yardımınıza koşabilir sizin? Eğer sizler Rabbinize itaatten çıkarak, Rabbinizin yasalarını terk ederek, Rabbinizin desteğinden, onun korumasından, onun yardımından uzak bir hayat yaşamaya kalkışırsanız size kim yardım edebilir de? Kim destek olabilir size? Kim başarıya ve zafere ulaştırabilir sizi? Düşmanlarınız karşısında kim koruyabilir sizi? Hayatınızın problemlerini çözmeniz konusunda kim yol gösterebilir size? Kâfirlerin ayakları altında ezilmekten kim kurtarabilir sizi? O halde: Mü’minler sadece Allah’a tevekkül etsinler. Mü’minler sadece Allah’a güvenip bağlansınlar. Velî olarak, dost olarak, vekil olarak, yardımcı olarak yalnız Allah’a güvenip işlerini başkalarına değil sadece ona havale etsinler. Vekaletlerini sadece ona teslim etsinler. Sa-dece onun kararlarına teslim olsunlar. Çünkü Allah’tan başka tüm velîler, tüm dostlar, tüm vekiller, tüm yardımcılar âcizdirler, sonludurlar, ölümlüdürler. Allah’tan başka velî bilinenlerin, vekil bilinenlerin tamamı mütevekkillerine muhtaçtırlar. Ama Allah kullarına, mütevekkille-rine asla ihtiyacı olmayandır. Allah’ın mütevekkillerine asla bir müdâ-hanesi olmadığı gibi ölümlü de değildir, âciz de değildir o. Ne zamanki bir kul kendisini Rab bilip, İlâh bilip, velî bilip, vekil bilip vekaletini kendisine verip dua dua yalvararak, bir probleminin, bir müşkilinin halledilmesi konusunda, düşmanlarından, korktuklarından korunması konusunda kendisine sığınmışsa hemen karşısında Onun büyük güç ve kudretini, büyük iradesini bulacaktır. Bundan sonra yine savaş ganimetleriyle alâkalı Rasûlullah Efendimiz hakkında bir değerlendirme anlatacak Rabbimiz.
161. “Hiç bir peygambere ganimete ve millet malına hıyanet yaraşmaz; kim haksızlık yaparsa, kıyâmet günü yaptığı ile gelir, sonra, haksızlık yapılmaksızın herkese kazanmış olduğu ödenir.” Arkadaşlar, dostun da düşmanın da kabul ve itirafıyla biliyoruz ki Allah’ın Resûlü emin bir kişiydi. İnsanların en eminiydi Rasûlullah Efendimiz. Sûrenin önceki âyetlerinde de demeye çalışmıştım, Rasû-lullah Efendimiz peygamberliğinden önce de emindi. Hem öyle emindi ki peygamberimiz, müşrikler Mekke döneminde kanlı bıçaklı düşman-ları olduğu halde, emânetlerini, yanlarındaki kıymetli mallarını ona emânet ediyorlar, ona Muhammed’ül Emin diyorlardı. Mekke’den sürüp çıkarmayı planladıkları bir ortamda bile ona güven duyuyorlardı. Allah’ın Resûlü dinini yaşamasına imkân bırakmadıkları için Medine’ye hicret eder. Ve nihâyet Medine döneminde Bedir ve Uhut savaşları gerçekleştirilir. Yavaş yavaş ganimetler, mallar, mülkler Müslümanlara görünmeye başlar. Mekke’de o işkence altında malla, mülkle ilgilenecek zamanları ve imkânları olmayan müslümanlara yavaş yavaş dünyalıklar gelmeye başlar. Ve işte dünyanın, dünyalıkların kendilerine açılmasıyla birlikte kalplerinde yamukluk bulunanların, eğrilik bulunanların dünyaya ve dünyalıklara meyillerinden ötürü, Allah’ın bu emin elçisine karşı ganimetler konusunda ihanet suçlamaları gündeme geliyor. Yeryüzünün en emini olan Rasûlullah Efendimize karşı dünyacı olduğu, savaştan elde edilen ganimetlere sahip olma derdinde olduğu, dünyalık toplama sevdasına düştüğü ithamında bulunmaları söz konusu ediliyor. Hâşâ, hâşâ! Hiçbir peygambere yakışmaz bu. Bir peygamberin dünyacı olması, bir peygamberin dünya mallarına, mülklerine meylederek millet malına sahip olmaya çalışması, başkalarının haklarını yemeye çalışarak ganimetler hukukuna ihanet etmesi asla mümkün değildir. Kim ganimete ihanet ederse, bilsin ki kıyâmet günü o hain davrandığı mallarla, o çaldığı mülklerle birlikte Allah huzuruna gelir. Sonra her bir kişi mutlaka kazancının karşılığını görür, asla kendisine zulmedilmez. İşte bu Allah hükümlerini en iyi bilen kimseler peygamberlerdir. Peygamberler Allah’ı, Allah’ın azabını, Allah’ın sorgulama-sını, Allah’ın cehennemini en iyi bilen kimselerdir. Onun içindir ki Allah’tan en çok korkan kimseler peygamberlerdir. Onun içindir ki dünyada Allah yasalarını çiğneyerek dünyada yapılacak bir ihanetin öbür taraftaki bedelini en iyi bilen peygamberlerdir. Peki, hal böyleyken nasıl olur da peygamberlik öncesi bile yeryüzünün en emini olan, peygamberlik sonrası da yeryüzünün en güvenilir insanı olan, Mekke’yi terk ederken bile düşmanlarının mallarına el sürmeyen, eman sıfatıyla Allah’tan aldığı âyetleri Allah kullarına ulaştırıp yeryüzünde Allah’ın istediği kulluğu zirve noktasında yaşayıp, örnekleştiren, Allah’ın eğitip terbiye ettiği, âlemlere rahmet olarak görevlendirdiği bir peygamber dünyacı olsun? Nasıl olur da böyle bir elçinin mal mülk derdine düştüğü söylenebilir? Nasıl olur da Allah için müslümanlarla birlikte çıktıkları bir savaşta elde edilen ganimetler konusunda onlara ihanet edip, ganimetleri, onların haklarını kendisine almayı düşündüğü söylenebilir? Halbuki dilediği takdirde Allah’ın tüm dünyayı tüm dünya mal mülklerini, tüm dünya saltanatlarını kendisine verebileceği bir peygamberden böyle basit hesaplar içine düşmeyi beklemek düşünülebilir mi? Olacak şey mi bu? Yakışır mı böyle bir peygambere bu? Eğer peygamberin böyle bir mal mülk derdi, böyle bir dünya hedefi olsaydı daha önce ona ulaşmanın hesabını yapmaz mıydı? Daha önce Mekke’de insanların bu davasından vazgeçmesi karşılığında ona neleri teklif ettiklerini bilmiyor musunuz? Eğer öyle bir derdi olsaydı, peygamberlik yerine dünya melikliğine, dünya imparatorluğuna soyunur ve tüm insanların ellerindekilere, ceplerindekilere sahip olmanın hesabını yapardı. Böyle mi yaptı Mekke’de? Hayır hayır onun bunlarla zerre kadar ilgisi yoktu. Bırakın insanların ellerindekine göz dikmesini, bilâkis dini ve davası uğrunda kendi mal varlığını bile bitirdi. Elinde avucunda ne varsa hepsini bu uğurda harcadı. Hattâ Mekke’nin en zenginlerinden birisi olan hanımı Hz. Hatice anamızın tüm serveti de sıfırlandı. Hiçbir şeyleri kalmadı. Allah’ın Resûlü kendi mal varlığını sıfırlarken, etrafında kendi davasına gönül vermiş, mallarıyla canlarıyla Allah dininin egemenliği için çırpınan, bu din uğruna her şeylerini fedâ etmekten çekinmeyen müslümanlardan da asla kendisine bir şey istemedi, bir şey almadı. Onlara da mallarını mülklerini Allah yolunda har-camalarını tavsiye etti. Evet, dost da, düşman da biliyor ki onun zerre kadar ne mal derdi, ne mülk derdi, ne saltanat, ne ikbal derdi olmadı. Arkadaşlar, âyet-i kerime Uhud’a iştirak eden müslümanlardan bazılarının Rasûlullah hakkında yanlış düşünmeleri yargılanmaktadır. Bunlar Allahu âlem okçulardı. Bunlar arkadaşlarının kaçan düşmanın ganimetlerini toplamaya başladıklarını görünce, bu toplama işinde görev almadıkları için kendilerinin ganimetten mahrum edileceklerini, ya da az verileceğini düşünerek yerlerini terk edip onlara katılmaya karar verdiler. Rasûlullah Efendimizin yerleştirdiği mevzilerini terk etmelerine sebep işte buydu. Allah’ın Resûlü daha sonra onlara buyur-du ki: “Aslında sizler bana güvenmediniz. Size âdil davranmayacağımı, size ganimetten hakkınız olan paylarınızı vermeyeceğimi düşündünüz.” İşte bu âyetinde de Rabbimiz onların peygamber hakkında bu tür yanlış düşüncelere kapılan insanlar sorgulanmaktadır. Ey müslü-manlar, peygamber hakkında nasıl böyle bir şeyi düşünebiliyorsunuz? Nasıl şüphe edebiliyorsunuz peygamberden? Nasıl ihanet bekleyebiliyorsunuz ondan? Hiç bir peygambere böyle bir ihanet yakışmaz. Peygamber hainliğin her türlüsünden uzaktır. Peygamber mâsumdur. Yine bu konuda İbni Abbas Efendimizden bize intikal eden bir başka rivâyette de ganimet mallarından bir kadife kumaş kayboldu. Onu Rasûlullah almış olabilir denince Rabbimiz bu âyetini indirmiştir. Evet devlet memurlarının aldıkları hediyeler de ğulûl diye isimlendi-rilmiştir. Toplumun malına, ümmetin malına haksız yere el uzatmala-rın tamamı böyledir. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde: “Allah katında en büyük hıyanet yeryüzünde bir arşınlık hıyanettir. İki kimsenin bir arazide, yahut bir evde komşu olduklarını görürsünüz. Bunlardan birisi arkadaşının sınırından bir arşın tecavüz ettiği takdirde o yer kıyâmet günü yerin dibindeki yedi katıyla birlikte onun boynuna dolanacaktır.” Yine Buhârî’ ve Müslim’in rivâyetinde şunu görüyoruz: Allah’ın Resûlü bir zatı halktan zekât toplamak üzere görevlendirdi. Bu kişi topladıklarıyla birlikte dönünce: Şunlar sizin, şunlar da bana halkın hediyesidir deyince, buna çok sinirlenen Allah’ın Resûlü minbere çıkıp şöyle buyurdu: “Bir işi görmek üzere görevlendirdiğimiz şu adama da ne oluyor ki şunlar sizin, şu da bana hediye edildi diyor? Bu adam babasının evinde otursaydı da bu hediyeler kendisine gelir miydi? Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz o sadakadan bir şey ele geçirirse kıyâmet günü onu boynunda taşıyarak gelecektir. Böğürmesi olan bir deve, böğürmesi olan bir inek veya meleyen bir koyun” Evet, bundan sonra Rabbimiz şöyle buyuruyor:
162. “Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan gibi midir? Bu kimsenin varacağı yer cehennemdir; O ne kötü varılacak yerdir!” Allah rızasına uyan, Allah’ın rızasına tabi olan, Allah’ın hoşnutluğunu arayan, Allah’ın rızasından başka hiçbir şey düşünmeyen bir kimse, Allah’ın gazabına, hışmına uğrayan, Allah’ın öfkesini üzerine çeken kimse gibi olur mu? Bu ikisi bir olur mu? Ki Allah’ın gazabını celp eden bu kişinin sığınağı, barınağı, son durağı cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir. Böyle bir kişi hiç Allah’ın rızasını hedefleyip öylece bir hayat yaşayan kimseyle bir olur mu? Bir peygamber ki Allah’ın rızasına tabi olmuş, Allah’ın razı olacağı bir yola, Allah’ın razı olacağı bir hayata tabi olup, onu memnun edecek bir yola girmiş. Şimdi böyle bir kimse Allah’ı gazaplandıran, Allah’ın öfkesini üzerine çeken, Allah’ı kızdıracak bir yola giren ve sonunda da cehenneme giden bir kimseyle denk olur mu? Bu iki insan hiç müsavi olur mu?
163. “Onlar Allah katında derece derecedir. Allah, işlediklerini görmektedir.” Mü’minler için Allah katında dereceler vardır. Sadece mü’min-ler için değil elbette ötekiler için de dereceler vardır. Allah’ın rızası istikâmetinde hareket eden mü’minler de, Allah’ın gazabına uğrayan kâfirler de Allah katında derece derecedir. Cennette de cehennemde de dereceler vardır onlar için. Ne iyilerin iyilikleri, ne de kötülerin kötülükleri karşılıksız kalmayacaktır. Dünya hayatında yaptıklarından, işlediklerinden ötürü herkesin amellerine karşılık dereceleri vardır. Cen-nette cennetlikler için de, cehennemde cehennemlikler için de dere-celer vardır. Cennetin de cehennemin de dereceleri vardır. Cennetin ve cennetliklerin dereceleri kademe, kademe yukarı doğru yükselirken cehennemin ve cehennemliklerin dereceleri de aşağıya doğru derecelenmektedir. Dereceler ameller karşılığıdır. Cennetliklerinki mükafat ve nimetlerin artırılması türünde bir derecelendirilme iken kâfirlerinki de azabın artması türünde bir derecelendirilmedir.
164. “Andolsun ki Allah, inananlara, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitab ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler.” Muhakkak ki Allah iman edenlere bağışta bulundu. Bu kimilerinizin dünyacı kesildi, mal mülk derdine düştü, ganimetler konusunda yamukluk yaptı dediğiniz peygamberi Rabbiniz size bağışta bulundu. Genel olarak tüm mü’minlere, tüm İslâm ümmetine, özel olarak ta Araplara bu peygamberle bir lütufta bulunmuştur Allah. Bakın Allah’ın size lütfettiği bu peygamberin şu özelliklerinden, şu sıfatlarından haberiniz yok mu sizin? Bakın o peygamberin şu özellikleri var mış: O kerim elçi bir kere Allah’ın size en büyük lütfu, en büyük bağışıdır. O size Rabbinizin açtığı en büyük rahmet kapısıdır. Allah’ın size karşı en büyük rahmetidir O. Tüm âlemlere rahmettir. Rabbimiz sahabe ve tüm insanlık için kendilerinden, kendi içlerinden bir peygamberi Rasul olarak göndermiştir. O peygamber onlara Allah’ın âyetlerini okuyor, Allah’ın âyetleriyle onlara yol gösteriyor, müjdeler veriyor, âyetlerle onları uyarıyor, âyetlerle onların gündemlerini belirliyor, ne yapacaklarını, nasıl bir hayat yaşayacaklarını âyetlerle onlara beyan ediyor. Sonra bu peygamber onları tezkiye ediyor, temizliyor. Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Halbuki onlar daha önceleri, kendilerine böyle bir elçi gelmeden önce apaçık bir sapıklık içindelerdi. Bu kitap ve peygamberin gelişinden önce cahildiler. Vahiyden uzak bir körlük, bir bilgisizlik ve şaşkınlık içinde yuvarlanıp gidiyorlardı. Allah’ın onlara bir rahmet, bir bağış olarak gönderdiği bu elçinin görevleri ve kendileri için rahmet oluşu anlatılıyor. Demek ki bu peygamber mahza insanlık için bir rahmettir. Peygamberin birinci görevi ümmetine Allah’ın âyetlerini okumak, Allah’tan kendisine gelen âyetleri okumak. İnsanlara Allah’ın kitabını ve hikmeti öğretmek. O kitabın pratiğini, nasıl anlaşılması ve nasıl hayata indirgenmesi gerek-tiğini insanlara öğretmek. Veya hikmet, kitabın insanlardan istediği ameli sâlihtir. Veya hikmet fıkıh anlamınadır. Yâni bu kitabın emir ve nehiylerinin maksa-dını kavramak demektir. Kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi demektir. İşte o peygamber insanlara bu kitabın fıkhını öğretiyor. Bir başka anlamıyla da hikmet Sünnet demektir. Yâni kitabın pratiği olan sünnet demektir. İşte bu peygamber onlara Kur’an’ın pratikte uygulanışını göstermektedir. Sonra yine o peygamber insanları tezkiye ediyor. Onun gö-revlerinden birisi de ümmetini tezkiye etmek, insanları arındırıp terte-miz hale getirmektir. Neden arındırıyor insanları? Küfürden, şirkten, nifaktan, cahiliyeden insanları arındırmak, onların vicdanlarını kalplerini, düşüncelerini, niyet ve amellerini, aile hayatlarını, sosyal ve içtimaî yaşantılarını, hayat programlarını temizlemektir. O halde tezkiye, bir müslüman yirmi dört saatlik hayatını Allah’ın şu kitabına ve Resûlünün sünnetine göre yaşarsa o kişi hayatını temizlemiş demektir. Bir toplum da hayatını bu kitaba göre ve bu kitabın pratiği olan Peygamberin sünnetine, peygamberin hayat anlayışına göre yaşarsa, o toplum da temizlenmiş demektir. Öyleyse tezkiye bu kitaba göre bir hayat yaşamaktır. Tezkiye vahiyle hayat yaşamaktır. Tezkiye Allah’ın istediği hayatı yaşamaktır. Tezkiye Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmaktır. Tezkiye peygamber örnekliliğinde Allah’a kul olmaktır. Madem ki kitabın ve Peygamberin görevi buysa öyleyse bizim de görevlerimiz bu olmalıdır. Biz de kendimize ve topluma Allah’ın âyetlerini okuyacağız, tıpkı Allah’ın elçisi gibi toplumda bu âyetleri öğrenmek isteyenlere öğreteceğiz, bilmek ve böylece temizlenmek isteyenler bu kitabı bildireceğiz. Okuyacağız bu kitabı herkese. Kadın erkek, genç ihtiyar, köylü kentli herkese okuyacağız. Zaten bu insanlar Kur’an’ı tanıyorlar, zaten okuyorlar, zaten iman ediyorlar. Neden onlara yeniden okuyacağız? demeyeceğiz. Çünkü Kur’an müslümana da uyarıdır, kâfire de uyarıdır. Bilelim ki Kur’an müslümana hatırlatmadır, kâfire de uyarıdır. Öyleyse bunu mutlaka biz de gerçekleştireceğiz. Bu okuduğumuz insanlar arasından öğrenmek isteyenlere öğreteceğiz. Kur’an’ı pratikte yaşamak isteyenlere de işte kitabın pratiği budur diye onun pratiğini de göstereceğiz ve böylece hem kendimizin hem de o insanların temizlenmesini, arınmasını ve Allah’ın istediği hale gelmesini sağlamış olacağız. Ve işte Peygamber (a.s) insanları her türlü bâtıl düşüncelerden, efsanelerden temizleyerek onları apaçık imânâ ve hidâyete ulaştırıyor. Rabbimiz onların içlerinden, kendi aralarından, kendi cinsle-rinden kendi arkadaşlarından Abdul Muttalip oğlu, Abdullah oğlu Mu-hammed (a.s)’ı elçi gönderdi. Kendisiyle konuşabilecekleri, sorular sorabilecekleri, oturup kalkabilecekleri, kullukta örnek alabilecekleri bir elçi gönderdi Rabbimiz. Daha önce atası İbrâhim (a.s) ve oğlu İsmail (a.s) birlikte dua edip Rabbimizden nesilleri içinden bu özellikleri taşıyan bir peygamber göndermesini istemişlerdi. İşte atalarımızın bu duaları kabul ediliyor, yıllar sonra dünyanın en kutsal bir şehrinde bir ümmet ve bu ümmet içinde bir peygamber ve o peygamber onlara Rabbinden gelen âyetleri okuyor, kitabı öğretiyor ve bu kitabın pratikteki uygulamasını, yâni sünneti sunuyor, hikmeti sunuyor ve sonunda dünyanın en vahşi bir toplumunu dünyanın en medeni toplumu haline getiriyordu. Gerçekten o sırtlanları sırtlanlıkta geride bırakacak kadar ileri gitmiş insanları her türlü pisliklerden temizliyor, zalim olanları âdil hale getiriyordu. Belki dünyanın en cahilleri olan bir toplumu dünyanın en âlimleri, haline getiriyor, dünyanın hocası haline getiriyor. Ve onları tertemiz hale getiriyordu. Öncelikle Mekkelileri, Medinelileri sonra da tüm dünya insan-lığını hidâyete ulaştırıyor, tertemiz hale getiriyordu. Ama peygamberin misyonu sadece kendi döneminde bitmeyecek, kıyâmete kadar devam edecekti. Kıyâmete kadar bu kitap kendilerine ulaşan herkese uyarısı devam edecekti. Kıyâmete kadar her dönem insanlığı bu kitapla temizlenecek, bu peygamberin sünnetiyle, bu peygamberin tertemiz hayatıyla arınmasını sürdürecektir. Ama bu kitap ve bu kitabın pratiği olan peygamberin sünnetinden uzak kalanlar da yeryüzünde pisler olarak, necisler olarak hayatlarını sürdürerek apaçık bir sapıklığı yaşamaya devam edeceklerdir. Öyleyse ey bu kitapla ve bu peygamberle şereflenmiş Medineli müslümanlar, ey Uhut’ta Allah safında, peygamber safında yer almış, ama kendi ellerinin yaptıkları ve Allah’ın belli bir hikmeti sebebiyle yenilgiyi tatmış, bu yüzden de gamlanan müslümanlar:
165. “Başkalarını iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: “Bu nereden?” dersiniz? Ey Muhammed, de ki: “O, kendi tarafınızdandır. “Doğrusu Allah her şeye Kâdirdir. Size Uhut’ta bir musibet ulaştı diye niye bu kadar üzülüyorsunuz? Niye gamlanıyorsunuz? Siz Uhut’ta size ulaşanın iki mislini onlara tattırmamış mıydınız? Siz Uhut’ta yetmiş şehid verdiniz, ama onlar Bedir’de yetmiş ceset bırakırlarken yetmiş de esir almıştınız. Sizler Bedir’de onlara bunun iki katını tattırmadınız mı? Veya siz kâfirlere karşı iki kere galip geldiniz, bir Bedir’de, bir de Uhud’un ilk dönemlerinde, ama kâfirler size sadece bir kere galip geldiler, Uhud’un son döneminde. Onların musîbeti sizin musîbetinizin iki katıydı. Bunu bile bile şimdi de kalmış, bu neyin nesi? diyorsunuz. Bu felâket, bu musibet neyin nesi? Nereden geldi bütün bunlar başımıza? diyorsunuz ve üzülüyorsunuz. Niye bu hallere düştük? Niye bu kâfirlere yenildik? Biz müslümandık, onlarsa kâfirdi. Biz Allah’ın dostları, onlarsa düşmanlarıydı. Biz Allah desteğindeydik. Bizim yanımızda Allah’ın elçisi vardı. Niye bu kâfirler karşısında yetmiş tane kurban verdik? diyorsunuz. De ki peygamberim, bu kendinizdendir. Bu kendi kendinizdendir. Bu başınıza gelenler sizin kendi davranışlarınızdan, kendi hatalarınızdandır. Bütün bunlar sizin Allah ve Resûlünün emirlerine boyun eğmemenizden, Allah yasalarına riâyet etmemenizden dolayıdır. Yâni asıl sebep kendinizsiniz. Bu yenilginin sebebini dışarıda değil kendinizde arayıp, kendi kendinizi yargılamak ve bir daha o hatalara düşmemeye çalışmalısınız. Sizler muttaki davranamadınız. Sizler açgöz-lülüğün kurbanı oldunuz. Yâni bunlar nereden geldi başımıza? diye-rek hayıflanmak yerine nefislerinizi ıslah edip gelecek için hazırlan-mak zorunda olduğunuzu unutmamalısınız. Bilesiniz ki Allah her şeye kâdirdir. O dilediğini yapar. Onun hükmünü, onun takdirini hiç kimse değiştiremez. O dilediklerine yardım etmeye, dilediklerini galip getirmeye, dilediklerini de yardımcısız bırakarak mağlup etmeye kâdirdir. Bedir’de yardım etmeye de Uhut’ta yardımcısız bırakmaya da kâdirdir. Eğer sizler orada Allah ve Resûlünün emirlerine boyun eğmiş olsaydınız, Allah ve Resûlünün talimatlarına uygun hareket etseydiniz, ganimete meylederek mevzilerinizi terk etmeseydiniz, Allah ve Resûlünün arzularını terk edip ganimet sevdasına düşmeseydiniz, dünya mal ve mülküne sevdalanmasaydınız elbette ilk dönem galip geldiğiniz bir savaşta mağlup konuma düşmezdiniz. İlk dönem galip durumda olduğunuz bu savaşı galip bitirebilirdiniz. Ama sizler kendi ellerinizle peygamberin emrinden çıkıp, peygamberin yerleştirdiği mevziiyi terk edip ganimet sevdasına kapıldınız, Allah da size galibiyetinizden sonra böyle bir sonucu takdir buyurdu. İşte Allah’ın takdiriyle bu musibetler başınıza geldi. Bunun bir sebebi de şudur:
166,167. “İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen, Allah'ın izniyledir. Bu, inanları da münafıklık edenlere de belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere: “Gelin Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun “denildiği zaman: “Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik “dediler. O gün, onlar imandan çok inkâra yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyor-lar. Allah gizlediklerini onlardan iyi bilir.” İki topluluğun, iki ordunun, hak bâtıl taraftarlarının karşı karşıya geldikleri günde size isabet edenin isabet sebeplerinden birisi de Allah’ın izniyledir. Allah’ın iradesinin dışında bir şeyin gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Çünkü Allah’ın iradesi bazen kulların iradelerine bağlı olarak sebep şart ilişkisiyle tecelli eder, bazen de hiçbir sebep ve şarta bağlı olmaksızın tecelli eder. Öyleyse Allah dilediği için bu böyle olmuştur. Eğer Allah dileseydi size gösterdiği galibiyetinizi devam ettirirdi. O zaman şartlar ne olursa olsun karşınızdakiler size hiçbir şey yapamazlardı. O ilk yenilginin korkusuyla ta Mekke’ye kadar kaçarlar, sizler de muzafferler olarak onları takip eder, onların peşine düşer ve yakaladığınızı öldürürdünüz. Ama Allah dilemediği için öyle olmadı. Allah izin verdiği için Halit fırsat kolladı ve yakaladı. Okçuların terk ettiği bölgeden gelerek size arkadan saldırdı. İşte bilesiniz ki bu, Allah’ın izniyle oldu. Allah böyle olmasını istedi. Niye? Onun mü’minleri ve münafıkları bilmesi içindi. Bilecekti Allah, kim mü’min, kim münafık? Bilecekti Allah, içinizden kim ciddi inanmış, kim cıvık inanmış? Bilecekti Allah, kim kendisine tam teslim kim teslim değil? Bilecekti kimin kendisine güveni devam ediyor, kimin güveni sarsılıp azalmış? Kim Allah’ın kaderine, takdirine iman ediyor, kim ecelin Allah elinde olduğuna tam inanıyor kim bu konuda zaafa düşmüş? Aslında Allah biliyordu da size bildirmek, size göstermek istiyordu bunları. Tam inananla inanmayanları size açıklamak, açığa çıkarmak istiyordu. İşte bakın şu sözleriyle, şu tavırlarıyla münafıklar mü’minlerden ayrılıyorlardı. Onlara denildi ki gelin Allah yolunda savaşın. Veya kendinizi ve vatanınızı savunup müdafaa edin. Yahut haydi müdafaa harbi yapın. Yahut eğer müslümanlarla birlikte, peygamber (a.s) la birlikte bizzat bir savaşa katılmazsanız bile hiç olmazsa müslümanların safında bulunarak düşmânâ gözdağı verin. Veya Allah için bir savaşı göze alamıyorsanız bile hiç olmazsa bari kendinizi, ailenizi, ülkenizi, mallarınızı savunmak için, korumak için savaşın denildiği zaman dediler ki, eğer gerçekten kıtali bilseydik muhakkak biz de size katılırdık. Eğer savaşı bilseydik, ya da bugün burada savaş yapılacağını bilseydik elbette sizinle birlikte biz de gelirdik. Veya sizin bu hareketinizin, bu çıkışınızın, bu kararınızın gerçekten bir savaş sebebi olacağına inansaydık size tabi olurduk diyorlar. Alçaklar Allah adına verilecek bir savaşa inanmıyorlar da bunun kişinin kendisini bile bile, körü körüne tehlikeye atması olarak değerlendiriyorlar. Bunlar yarı yolda müslümanları terk eden münafıklardı. Münafıkların reisi durumunda olan Abdullah Bin Übey savaşçıların üçte birini yanına alarak, burada pisipisine kendimizi niye öldüreceğiz? diyerek Medine’ye döndü. Allah diyor ki: Onlar o anda, o gün imandan çok küfre yakındılar. İmandan ziyâde küfre yakındılar. O sözleriyle, o tavırlarıyla müslümandan çok kâfire, imandan çok küfre yakındılar. Çünkü iman sahibi bir kişi, müs-lüman bir kişi bunları asla söylemez, bu tavırları asla sergilemez. Zaten bunlar ağızlarıyla kalplerinde olmayan şeyleri söylerler. Ağızları başka, kalpleri başkadır bunların. İçleri başka, dışları başkadır. Bizler bugün orada bir savaş olacağını bilmiyorduk, hiç böyle bir şeye ihtimal vermiyorduk. Eğer böyle bir şeyi bilseydik elbette bizler de size tabi olurduk ifadeleri kalplerinde olmayan bir şeydi. Ama Allah onların kalplerinde neleri gizlediklerini çok iyi bilmektedir. Yâni nasıl biliyordunuz o gün orada bir savaş olmayacağını? Nereden biliyorsunuz bu-nu? Savaş yoktu da pikniğe mi gelmişti Mekkeli müşrikler? Savaş olmayacaktı da panayıra mı gidiyordu bu müslümanlar? Veya sizler nasıl bilmezsiniz savaşmayı? Eliniz ayağınız yok mu sizin? Öteki müslümanlardan neyiniz eksikti? Rasûlullah’ın dâvetini duymadınız mı? Müslümanların savaş hazırlıklarından haberiniz olmadı mı? Niye yarıl yolda müslümanları terk edip Medineye evlerinize kaçtınız? Niye yalnız bıraktınız peygamberi? Niye Allah için bir fedâkârlığı göze alamadınız? Sizin inandığınız Allah uğrunda savaşmaya değmez mi? Siz Allah’a inandığınızı iddia etmiyor muydunuz? Siz müslümanlarla beraber olduğunuzu söyle miyor muydunuz? Bu nasıl müslümanlık böyle? denildiği zaman, hainler kalplerinde olmayan şeyleri söyleyerek Rasûlullah’ı ve müslümanları idare etmeye çalışıyorlar. Bundan önce onların kalplerini, kalplerinde gizledikleri bu nifaklarını dışa yansıtan bir alâmet yoktu, ama böylece nifakları ortaya çıkarak imandan çok küfre yakın oldukları anlaşılıyordu. Ya da onlar savaş alanından geriye çekilmekle o gün müs-lümanlardan çok kâfirlere destek vermiş oldular. Zira bu hareketleri kâfirlere destekti. Veya bunlar işte böyle imanla küfür arasında bir sarkaç gibi gelgit halinde olan insanlar oldukları için o demde imandan çok küfre yakınlaşmış oluyorlardı diyeceğiz.
166,167. “İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen, Allah'ın izniyledir. Bu, inanları da münafıklık edenlere de belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere: “Gelin Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun “denildiği zaman: “Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik “dediler. O gün, onlar imandan çok inkâra yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyor-lar. Allah gizlediklerini onlardan iyi bilir.” İki topluluğun, iki ordunun, hak bâtıl taraftarlarının karşı karşıya geldikleri günde size isabet edenin isabet sebeplerinden birisi de Allah’ın izniyledir. Allah’ın iradesinin dışında bir şeyin gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Çünkü Allah’ın iradesi bazen kulların iradelerine bağlı olarak sebep şart ilişkisiyle tecelli eder, bazen de hiçbir sebep ve şarta bağlı olmaksızın tecelli eder. Öyleyse Allah dilediği için bu böyle olmuştur. Eğer Allah dileseydi size gösterdiği galibiyetinizi devam ettirirdi. O zaman şartlar ne olursa olsun karşınızdakiler size hiçbir şey yapamazlardı. O ilk yenilginin korkusuyla ta Mekke’ye kadar kaçarlar, sizler de muzafferler olarak onları takip eder, onların peşine düşer ve yakaladığınızı öldürürdünüz. Ama Allah dilemediği için öyle olmadı. Allah izin verdiği için Halit fırsat kolladı ve yakaladı. Okçuların terk ettiği bölgeden gelerek size arkadan saldırdı. İşte bilesiniz ki bu, Allah’ın izniyle oldu. Allah böyle olmasını istedi. Niye? Onun mü’minleri ve münafıkları bilmesi içindi. Bilecekti Allah, kim mü’min, kim münafık? Bilecekti Allah, içinizden kim ciddi inanmış, kim cıvık inanmış? Bilecekti Allah, kim kendisine tam teslim kim teslim değil? Bilecekti kimin kendisine güveni devam ediyor, kimin güveni sarsılıp azalmış? Kim Allah’ın kaderine, takdirine iman ediyor, kim ecelin Allah elinde olduğuna tam inanıyor kim bu konuda zaafa düşmüş? Aslında Allah biliyordu da size bildirmek, size göstermek istiyordu bunları. Tam inananla inanmayanları size açıklamak, açığa çıkarmak istiyordu. İşte bakın şu sözleriyle, şu tavırlarıyla münafıklar mü’minlerden ayrılıyorlardı. Onlara denildi ki gelin Allah yolunda savaşın. Veya kendinizi ve vatanınızı savunup müdafaa edin. Yahut haydi müdafaa harbi yapın. Yahut eğer müslümanlarla birlikte, peygamber (a.s) la birlikte bizzat bir savaşa katılmazsanız bile hiç olmazsa müslümanların safında bulunarak düşmânâ gözdağı verin. Veya Allah için bir savaşı göze alamıyorsanız bile hiç olmazsa bari kendinizi, ailenizi, ülkenizi, mallarınızı savunmak için, korumak için savaşın denildiği zaman dediler ki, eğer gerçekten kıtali bilseydik muhakkak biz de size katılırdık. Eğer savaşı bilseydik, ya da bugün burada savaş yapılacağını bilseydik elbette sizinle birlikte biz de gelirdik. Veya sizin bu hareketinizin, bu çıkışınızın, bu kararınızın gerçekten bir savaş sebebi olacağına inansaydık size tabi olurduk diyorlar. Alçaklar Allah adına verilecek bir savaşa inanmıyorlar da bunun kişinin kendisini bile bile, körü körüne tehlikeye atması olarak değerlendiriyorlar. Bunlar yarı yolda müslümanları terk eden münafıklardı. Münafıkların reisi durumunda olan Abdullah Bin Übey savaşçıların üçte birini yanına alarak, burada pisipisine kendimizi niye öldüreceğiz? diyerek Medine’ye döndü. Allah diyor ki: Onlar o anda, o gün imandan çok küfre yakındılar. İmandan ziyâde küfre yakındılar. O sözleriyle, o tavırlarıyla müslümandan çok kâfire, imandan çok küfre yakındılar. Çünkü iman sahibi bir kişi, müs-lüman bir kişi bunları asla söylemez, bu tavırları asla sergilemez. Zaten bunlar ağızlarıyla kalplerinde olmayan şeyleri söylerler. Ağızları başka, kalpleri başkadır bunların. İçleri başka, dışları başkadır. Bizler bugün orada bir savaş olacağını bilmiyorduk, hiç böyle bir şeye ihtimal vermiyorduk. Eğer böyle bir şeyi bilseydik elbette bizler de size tabi olurduk ifadeleri kalplerinde olmayan bir şeydi. Ama Allah onların kalplerinde neleri gizlediklerini çok iyi bilmektedir. Yâni nasıl biliyordunuz o gün orada bir savaş olmayacağını? Nereden biliyorsunuz bu-nu? Savaş yoktu da pikniğe mi gelmişti Mekkeli müşrikler? Savaş olmayacaktı da panayıra mı gidiyordu bu müslümanlar? Veya sizler nasıl bilmezsiniz savaşmayı? Eliniz ayağınız yok mu sizin? Öteki müslümanlardan neyiniz eksikti? Rasûlullah’ın dâvetini duymadınız mı? Müslümanların savaş hazırlıklarından haberiniz olmadı mı? Niye yarıl yolda müslümanları terk edip Medineye evlerinize kaçtınız? Niye yalnız bıraktınız peygamberi? Niye Allah için bir fedâkârlığı göze alamadınız? Sizin inandığınız Allah uğrunda savaşmaya değmez mi? Siz Allah’a inandığınızı iddia etmiyor muydunuz? Siz müslümanlarla beraber olduğunuzu söyle miyor muydunuz? Bu nasıl müslümanlık böyle? denildiği zaman, hainler kalplerinde olmayan şeyleri söyleyerek Rasûlullah’ı ve müslümanları idare etmeye çalışıyorlar. Bundan önce onların kalplerini, kalplerinde gizledikleri bu nifaklarını dışa yansıtan bir alâmet yoktu, ama böylece nifakları ortaya çıkarak imandan çok küfre yakın oldukları anlaşılıyordu. Ya da onlar savaş alanından geriye çekilmekle o gün müs-lümanlardan çok kâfirlere destek vermiş oldular. Zira bu hareketleri kâfirlere destekti. Veya bunlar işte böyle imanla küfür arasında bir sarkaç gibi gelgit halinde olan insanlar oldukları için o demde imandan çok küfre yakınlaşmış oluyorlardı diyeceğiz.
168. “Onlar oturup, kardeşleri için: “Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi" dediler. De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz, ölümü kendinizden savın.” O münafıklar savaştan sıvışıp evlerinde karılar gibi oturarak, kardeşleri için, Allah adına savaşa iştirak edenler için, eğer bu enayiler bizi dinlemiş olsalardı kesinlikle öldürülmezler, bizim gibi kurtulurlardı. Sanki Allah yolunda öldürülenlerle alay ediyorlardı alçaklar. Pisipisine ölüp gittiler diyorlardı. Allah yolunda şehid düşenlerle istihza ediyorlar, şehâdetlerine sevinip oh olmuş, gitmeselerdi. Oh olmuş, bizi dinleselerdi diyorlar. Ensâr’ın yiğit şehidleri hakkında söylüyorlardı bunları. Peygamberim, sen böyle diyen, böyle düşünen o münafıklara de ki. Kendilerinde güç ve kudret gören, kendilerini bir şey zannedip bol keseden ahkâm kesen, akıllarına, tedbirlerine güvenerek Allah’ın takdirini diskalifiye edeceklerine inanarak müslümanlara, eğer bizi dinleselerdi, bizim aklımıza, bizim nasihatlerimize kulak verselerdi orada pisipisine öldürülmeyeceklerdi diye akıl vermeye çalışan bu zavallılara sen deki peygamberim: Eğer sâdıklarsanız, eğer bu iddialarınızda samimilerseniz haydi ölümü kendinizden def edin bakalım. Haydi ölüme çare bulun da ölmemeyi becerin bakalım. Eğer gerçekten bu sözlerinizde samimiyseniz, eğer bu iddianızı eyleme geçirme durumunuz varsa buyurun kendiniz ölmeyin. Müslümanlara bizi dinlemediler de onun için öldürüldüler diyorsunuz değil mi? Eh haydi her-halde kendi sözünüzü kendinizden daha iyi dinleyecek olmasa gerektir. Buyurun kendinize söz geçirin de ölmeyin. Ama nerede? Kim ölmemiş de bugüne kadar? Uhud’un yarasını sarmaya çalışan müslümanlara münafıklar böyle diyorlardı. Müslümanları, acaba Rasûlullah’ın buyurduğu gibi Medine’de kalsaydık, Uhud’a gitmeyerek Medine’de bir savunma savaşı yapsaydık bu kardeşlerimizi kaybetmez miydik? Acaba bunlar başımıza gelmez miydi? düşüncesine sevk etmek, kalplerine şüphe tohumları atmak için diyorlardı bunları. Ama Rabbimiz gün kadar açık, ayan beyan yasalarıyla onlara cevap vererek onların ürettikleri bu şüphe tohumlarının, bu vesveselerinin müslümanların kalplerinde etkili olmasına engel oluyordu. Rabbimiz bu âyetleriyle müslümanlara şunları açıklıyordu: Birinci olarak, bir canın, bir nefsin Allah’ın izni olmadan, Allah’ın onun için ezelde takdir buyurduğu eceli gelmeden kesinlikle ölmesi ya da öldürülmesi mümkün değildir. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu asla değişmez, değiştirilmez bir yasasıdır. İkinci olarak, bu alçak münafıkların eğer yetki bizde olsaydı, bu savaş işi bize ait olsaydı, bu savaş konusunda verilecek kararda bize de bir söz hakkı düşseydi bunlar burada öldürülmezlerdi. Bunların öldürülmelerine asla izin vermezdik diyenlere Rabbimiz buyuruyor ki eceli gelen kimse nerede olursa olsun orada mutlaka ona ölüm ulaşacaktır. O kişi nerede olursa olsun mutlak sûrette öleceği yere kadar getirilir ve ölüm kendisine ulaşır. Evlerinde, yataklarında bile olsalar kaldırılıp ölecekleri yerlere getirilir ve orada öldürülür buyurarak değişmez yasasını açıklıyor. Önceki âyetlerde gördük, böyle düşünen, keşke, keşke diyen ve Allah’ın takdirini hesaba katmayan insanların ölünceye kadar kalplerinde bir pişmanlık olacak buyuruyor.
169,170,171. “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rab'leri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanır-lar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. “Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, onları ölmüş sanmayın. Bilâkis onlar diridirler ve Rableri katında bol bol rızıklarla, güzel güzel nimetlerle rızıklandırılmaktadırlar. Rabbimizin bu âyetinde ve Bakara sûresindeki âyetlerinde onların ölü olmadıkları, Allah katında bir dirilikle rızıklandırıldıkları anlatılmaktadır. Bu âyetlerden anlıyoruz ki böyle Allah yolunda öldürülmüş şehidlere ölüler demek yasaklanmıştır. Çünkü onlar diridirler, ama siz onların hayatlarını hissedemezsiniz. Yâni bu Allah dostları nasıl diridirler? Nasıl rızıklandırılmaktadırlar? Bunu ancak Allah bilir ve bilen Allah böyle buyurduğuna göre biz de aynen böylece inanmak zorundayız. Çünkü bu hayat zâhirî hislerle hissedilebilecek bir hayat değildir. Tabi şu anda şüphesiz ki onların nasıl rızıklandırıldığını bizler bilememekle birlikte, ama şu kadarını biliyoruz ki artık onlar bize sürekli mesajlar vermekte ve Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede rol oynamaktadırlar. Bu şehidlerin sürekli bizim karşımızda, bizim dünyamızda etkisi ölçülemeyecek derece yayın yaptıklarını, çok büyük mesajlar sunduklarını, hattâ hayatta olan, canlı olan birilerinin, en büyük âlimlerin, hocaların, en büyük haber merkezlerinin bile onların sundukları mesaj gibi bir mesaj veremediklerini de biliyoruz. Hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun, statik bir hayat yaşadığı bir ortamda yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde ebedileşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği mesaja bir bakın. Bir bakın da hayattakilerin, şu anda dünya üzerinde milyarlarca müslümanın böyle bir mesajı verip veremediklerine karar verin. Yâsîn sûresinde anlatılır; Allah bir karyeye, bir şehre iki tane peygamber gönderir, arkasından bir üçüncü elçiyle onlar desteklenir. Allah’ın kutlu elçileri gönderildikleri şehir halkını toplayıp Allah’tan aldıkları risâletlerini gündeme getirerek uyarırlar toplumu. Toplum Allah’ın elçilerinin uyarılarını kabul etmek istemezler. Sizler bizim gibi birer beşersiniz. Biz bizim gibi beşer olanları elçi kabul etmeyiz derler. Kabule yanaşmadıkları gibi Allah’ın elçilerine tehditler savurmaya başlarlar. Siz geldikten sonra bizim başımıza uğursuzluklar geldi, bizler sizinle uğursuzlandık. Eğer başımızdan çekip gitmezseniz sizi taşlayıp öldüreceğiz derler. Kendilerini Allah’a kulluğa ve cennete çağıran Allah’ın bu mü-bârek elçileri derler ki ey insanlar, uğursuzluğunuz bizden değil sizin kendinizdendir buyurarak toplumla böyle bir kavganın içine girmişlerken, duruma muttali olan, Allah elçilerinin toplum tarafından reddedilip ölümle tehdit edildiklerini işiten, şehrin en uzak bir mahallesinden adsız bir yiğit, adsız bir kahraman, bir elçi koşarak o meydana gelir. Kendisini Allah elçilerinin önüne siper yaparak, durun ey kavmim, ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ey kavmim, Rabbiniz tarafından size bir rahmet olarak gönderilmiş bu Allah elçilerine tabi olun. Onların dediklerini dinleyin ve onların Rabbimizden getirdiği hidâyet hediyesini kabul edin. Rabbimiz Allah diyen, sizi cennete çağıran, sizin hayrınızı düşünen ve üstelik yaptıkları bu görev karşılığında sizden hiçbir ücret de istemeyen bu Allah elçilerini reddetmeyin diyordu. Önceleri sanki onları tanıyormuş gibi, tarafsızmış gibi toplu-muna nasihatte bulunurken, nihâyet peygamberlerin toplumu tarafından öldürüleceklerini anlayınca bu tarafsızlığını peygamberler lehine bozarak, peygamberler safında yer alarak şöyle diyordu kavmi-ne: Dinleyin beni, ben de müslüman oldum. Bir akılsızlık yapıp bu Allah elçilerini öldürecek misiniz? Eğer bunu yapacaksanız benim vücudumu çiğneyip geçmedikçe bu peygamberlerin kılına bile dokunamazsınız diyerek kendisini elçilere kalkan yapar ve sonunda onun bu sözleri karşısında çılgına dönen toplum tarafından bu adsız kahraman şehid edilir. Şehid edilirken de bakın kıyâmete kadar tüm müslü-manlara mesajların en büyüğünü şöyle sunuyordu. Allah ona cenneti müjdeleyince, Rabbinin bu müjdesini alınca şöyle diyordu: "Keşke kavmim bir bilebilseydi Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama boğulanlardan kıldığını." (Yâsîn 27) Keşke şu benim kavmim bir bilselerdi. Keşke akılsızca Allah elçilerine zulmeden şu kavmim Rabbimin beni nasıl mağfiret buyurduğunu, beni nasıl mağfiretiyle ve rahmetiyle karşıladığını, benim geçmişimi, geçmişte işlediğim günahlarımı nasıl sıfırladığını, bana nasıl ikramda bulunduğunu, beni nasıl ikramlarına, lütuflarına boğduğunu keşke bir bilselerdi. Haydi ey kavmim, bu inadınızı, bu düşmanlığınızı, bu isyanınızı bırakın da akıllarınızı başlarınıza alıp siz de Rab-binizin ikramlarına, Rabbinizin bağışlarına koşun diyordu. Sadece kendi kavmine değil, kıyâmete kadar ben de müslü-manım, benim de bir kitabım var diyerek bu kitabı eline alan, bu sûre-yi okuyan tüm müslümanlara bu mesajını, bu uyarısını sunmaya devam edecek. Yeryüzünde hiçbir haber merkezinin sunamayacağı en büyük mesajı sunmaya devam edecek. Şimdi söyleyin bakalım, kim diri, kim ölü? Allah’ın bu kutlu şehidi mi diri, yoksa şu bizler mi diriyiz? Bu şeditler mi canlı, yoksa ölülerden farkı olmayan şu toplum mu? Şehâdet en büyük bir şeref, en büyük bir ecir ve en büyük bir nimettir. İşte şehidin, Allah yolunda ölen birinin ölmediğinin, canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır kıyâmete kadar Yâsîn sûresinde bu şehidin herkese ulaştırdığı mesaj. Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kalmamıştır, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan bu insanlar, Allah’tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla ispat eden bu insanlar, Allah’ın kendilerine ölü demeyi yasakladığı varlıklardır. Canlarını grup grup Allah için fedâ etmiş bu kutlu şehidler Allah’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, henüz ölmemişlere kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Allahu Teâlâ onlara o kadar büyük nimetler veriyor, o kadar çok lütuflarda bulunuyor ki onlar bunlarla sevinip coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler veriyorlar. Müjdeler olsun sizlere ey müslümanlar, kesinlikle bilesiniz ki sizlere korku da yok, mahzun olmak da yok, keder de yok, sıkıntı da yok diyorlar. Yâni size cehenneme gitme korkusu da yok, ama cenneti kaybetme üzüntüsü de yok diyorlar. Yine Allah’tan bir nimet bir fazilet bir üstünlüğü müjdeliyorlar hayattaki müslümanlara. Ve Allahu Teâlânın mü'minlerin hiçbir zaman ecirlerini zayi etmeyeceğinin mesajını veriyorlar sürekli. Sürekli şehâdetin yayınını, cennetin yayınını, gaybın yayınını ve mesajını okuyorlar şahitler. Bütün bu âyetler ölümle hayatın bitmeyeceğini, ölümden sonra da hayatın devam edeceğini anlatır. Şehidin hayatı devam etmektedir. Şehid davasına, inancına başını koyacak kadar şehâdet eden kişi demektir. Şehid davasının dirilişi için, başkalarının dirilişi için canını fedâ eden kişi demektir. Onun içindir ki şehid diridir. O yüzden şehidler ölüler gibi yıkanmazlar. Yıkanmak ölünün cesedini temizlemek demektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Cenaze namazları da kılınmaz onların, çünkü onlar ölmemişlerdir. Kefenleri şehidlik elbiseleridir. Yaşarken giydikleri elbiseleri ölürlerken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar. Diridirler onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılıkları yakınlarını asla üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gelmez. Uhut dönüşü münafıklar şehidlerle alay ediyorlar, pisipisine orada öldürüldüler, eğer bizi dinlemiş olsalardı asla ölmezlerdi diyorlar, bütün bunları duyan müslümanlar şehidlerine üzülüyorlar ve işte bu âyetleriyle Rabbimiz hem münafıkların sapık iddialarına, istihzalarına cevap veriyor hem de Uhud’un yarasını sarmaya çalışan müslü-manları bir değerlendirme yaparak teselli ediyordu. 70 müslüman doğranmıştı orada. Bu sayı hemen hemen savaşa iştirak eden müs-lümanların 8,10 da birisiydi. Gerçekten müslümanlar bunun acısını çekiyorlardı. Ama müslümanların eğitilmeleri için, eksikliklerini, kusurlarını anlamaları için Allah’ın isteği bu doğrultudaydı. Yasalara riâyet etmedikleri için Rasûlullah’ın ordusu mağlup olacaktı. Ve bu, kıyâmete kadar her bir dönem müslümanlarına bir ör-nek, bir ders, bir ibret olacaktı. Müslümanlar bu yasayı yakından tanıyacaklar ve tüm hak bâtıl savaşlarında hiçbir zaman kendi kendilerine, kendi güç ve kuvvetlerine, kendi tedbirlerine güvenmeyecekler, zaferi sadece Allah’tan bekleyecekler, Allah ve Resûlünün emirlerine bağlı kalacaklar, dünyacı olmayacaklar, dünya mal ve mülklerini Allah ve Resûlünün arzularının önüne geçirmeyecekler, dünyalıklara ulaşmak sevdasına kapılarak, ganimet derdine düşerek mevzilerini, Allah ve Resûlünün kendilerini görmek istediği konumlarından ayrılmayacaklar. Ve müslümanlar bu yasa gereği kesinlikle hayatlarını Allah için yaşayacaklar, sadece Allah’ı dinleyecekler, sadece Allah’ı velî ve vekil bilecekler, vekaletlerini sadece Allah’a verecekler, hayatlarında sadece Onun yasalarını uygulayacaklar, Allah ve Resûlünün emirlerine sıkı sıkıya bağlanarak bir hayat yaşayacaklar. Sabırla Allah yolunda ol-maya devam edecekler. Bu yolda kendilerine veya en yakınlarına ölüm gelebilir. Bu yolda şehâdet şerbetini yudumlayabilirler. Arkada kalanlar böyle Allah yolunda ölenlerin arkasından üzülmemeliler. Çünkü işte bu âyetlerle onların ölmediklerini, Rableri katında rızıklandırıldık-larını bilmeliler artık.
169,170,171. “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rab'leri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanır-lar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. “Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, onları ölmüş sanmayın. Bilâkis onlar diridirler ve Rableri katında bol bol rızıklarla, güzel güzel nimetlerle rızıklandırılmaktadırlar. Rabbimizin bu âyetinde ve Bakara sûresindeki âyetlerinde onların ölü olmadıkları, Allah katında bir dirilikle rızıklandırıldıkları anlatılmaktadır. Bu âyetlerden anlıyoruz ki böyle Allah yolunda öldürülmüş şehidlere ölüler demek yasaklanmıştır. Çünkü onlar diridirler, ama siz onların hayatlarını hissedemezsiniz. Yâni bu Allah dostları nasıl diridirler? Nasıl rızıklandırılmaktadırlar? Bunu ancak Allah bilir ve bilen Allah böyle buyurduğuna göre biz de aynen böylece inanmak zorundayız. Çünkü bu hayat zâhirî hislerle hissedilebilecek bir hayat değildir. Tabi şu anda şüphesiz ki onların nasıl rızıklandırıldığını bizler bilememekle birlikte, ama şu kadarını biliyoruz ki artık onlar bize sürekli mesajlar vermekte ve Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede rol oynamaktadırlar. Bu şehidlerin sürekli bizim karşımızda, bizim dünyamızda etkisi ölçülemeyecek derece yayın yaptıklarını, çok büyük mesajlar sunduklarını, hattâ hayatta olan, canlı olan birilerinin, en büyük âlimlerin, hocaların, en büyük haber merkezlerinin bile onların sundukları mesaj gibi bir mesaj veremediklerini de biliyoruz. Hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun, statik bir hayat yaşadığı bir ortamda yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde ebedileşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği mesaja bir bakın. Bir bakın da hayattakilerin, şu anda dünya üzerinde milyarlarca müslümanın böyle bir mesajı verip veremediklerine karar verin. Yâsîn sûresinde anlatılır; Allah bir karyeye, bir şehre iki tane peygamber gönderir, arkasından bir üçüncü elçiyle onlar desteklenir. Allah’ın kutlu elçileri gönderildikleri şehir halkını toplayıp Allah’tan aldıkları risâletlerini gündeme getirerek uyarırlar toplumu. Toplum Allah’ın elçilerinin uyarılarını kabul etmek istemezler. Sizler bizim gibi birer beşersiniz. Biz bizim gibi beşer olanları elçi kabul etmeyiz derler. Kabule yanaşmadıkları gibi Allah’ın elçilerine tehditler savurmaya başlarlar. Siz geldikten sonra bizim başımıza uğursuzluklar geldi, bizler sizinle uğursuzlandık. Eğer başımızdan çekip gitmezseniz sizi taşlayıp öldüreceğiz derler. Kendilerini Allah’a kulluğa ve cennete çağıran Allah’ın bu mü-bârek elçileri derler ki ey insanlar, uğursuzluğunuz bizden değil sizin kendinizdendir buyurarak toplumla böyle bir kavganın içine girmişlerken, duruma muttali olan, Allah elçilerinin toplum tarafından reddedilip ölümle tehdit edildiklerini işiten, şehrin en uzak bir mahallesinden adsız bir yiğit, adsız bir kahraman, bir elçi koşarak o meydana gelir. Kendisini Allah elçilerinin önüne siper yaparak, durun ey kavmim, ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ey kavmim, Rabbiniz tarafından size bir rahmet olarak gönderilmiş bu Allah elçilerine tabi olun. Onların dediklerini dinleyin ve onların Rabbimizden getirdiği hidâyet hediyesini kabul edin. Rabbimiz Allah diyen, sizi cennete çağıran, sizin hayrınızı düşünen ve üstelik yaptıkları bu görev karşılığında sizden hiçbir ücret de istemeyen bu Allah elçilerini reddetmeyin diyordu. Önceleri sanki onları tanıyormuş gibi, tarafsızmış gibi toplu-muna nasihatte bulunurken, nihâyet peygamberlerin toplumu tarafından öldürüleceklerini anlayınca bu tarafsızlığını peygamberler lehine bozarak, peygamberler safında yer alarak şöyle diyordu kavmi-ne: Dinleyin beni, ben de müslüman oldum. Bir akılsızlık yapıp bu Allah elçilerini öldürecek misiniz? Eğer bunu yapacaksanız benim vücudumu çiğneyip geçmedikçe bu peygamberlerin kılına bile dokunamazsınız diyerek kendisini elçilere kalkan yapar ve sonunda onun bu sözleri karşısında çılgına dönen toplum tarafından bu adsız kahraman şehid edilir. Şehid edilirken de bakın kıyâmete kadar tüm müslü-manlara mesajların en büyüğünü şöyle sunuyordu. Allah ona cenneti müjdeleyince, Rabbinin bu müjdesini alınca şöyle diyordu: "Keşke kavmim bir bilebilseydi Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama boğulanlardan kıldığını." (Yâsîn 27) Keşke şu benim kavmim bir bilselerdi. Keşke akılsızca Allah elçilerine zulmeden şu kavmim Rabbimin beni nasıl mağfiret buyurduğunu, beni nasıl mağfiretiyle ve rahmetiyle karşıladığını, benim geçmişimi, geçmişte işlediğim günahlarımı nasıl sıfırladığını, bana nasıl ikramda bulunduğunu, beni nasıl ikramlarına, lütuflarına boğduğunu keşke bir bilselerdi. Haydi ey kavmim, bu inadınızı, bu düşmanlığınızı, bu isyanınızı bırakın da akıllarınızı başlarınıza alıp siz de Rab-binizin ikramlarına, Rabbinizin bağışlarına koşun diyordu. Sadece kendi kavmine değil, kıyâmete kadar ben de müslü-manım, benim de bir kitabım var diyerek bu kitabı eline alan, bu sûre-yi okuyan tüm müslümanlara bu mesajını, bu uyarısını sunmaya devam edecek. Yeryüzünde hiçbir haber merkezinin sunamayacağı en büyük mesajı sunmaya devam edecek. Şimdi söyleyin bakalım, kim diri, kim ölü? Allah’ın bu kutlu şehidi mi diri, yoksa şu bizler mi diriyiz? Bu şeditler mi canlı, yoksa ölülerden farkı olmayan şu toplum mu? Şehâdet en büyük bir şeref, en büyük bir ecir ve en büyük bir nimettir. İşte şehidin, Allah yolunda ölen birinin ölmediğinin, canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır kıyâmete kadar Yâsîn sûresinde bu şehidin herkese ulaştırdığı mesaj. Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kalmamıştır, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan bu insanlar, Allah’tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla ispat eden bu insanlar, Allah’ın kendilerine ölü demeyi yasakladığı varlıklardır. Canlarını grup grup Allah için fedâ etmiş bu kutlu şehidler Allah’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, henüz ölmemişlere kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Allahu Teâlâ onlara o kadar büyük nimetler veriyor, o kadar çok lütuflarda bulunuyor ki onlar bunlarla sevinip coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler veriyorlar. Müjdeler olsun sizlere ey müslümanlar, kesinlikle bilesiniz ki sizlere korku da yok, mahzun olmak da yok, keder de yok, sıkıntı da yok diyorlar. Yâni size cehenneme gitme korkusu da yok, ama cenneti kaybetme üzüntüsü de yok diyorlar. Yine Allah’tan bir nimet bir fazilet bir üstünlüğü müjdeliyorlar hayattaki müslümanlara. Ve Allahu Teâlânın mü'minlerin hiçbir zaman ecirlerini zayi etmeyeceğinin mesajını veriyorlar sürekli. Sürekli şehâdetin yayınını, cennetin yayınını, gaybın yayınını ve mesajını okuyorlar şahitler. Bütün bu âyetler ölümle hayatın bitmeyeceğini, ölümden sonra da hayatın devam edeceğini anlatır. Şehidin hayatı devam etmektedir. Şehid davasına, inancına başını koyacak kadar şehâdet eden kişi demektir. Şehid davasının dirilişi için, başkalarının dirilişi için canını fedâ eden kişi demektir. Onun içindir ki şehid diridir. O yüzden şehidler ölüler gibi yıkanmazlar. Yıkanmak ölünün cesedini temizlemek demektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Cenaze namazları da kılınmaz onların, çünkü onlar ölmemişlerdir. Kefenleri şehidlik elbiseleridir. Yaşarken giydikleri elbiseleri ölürlerken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar. Diridirler onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılıkları yakınlarını asla üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gelmez. Uhut dönüşü münafıklar şehidlerle alay ediyorlar, pisipisine orada öldürüldüler, eğer bizi dinlemiş olsalardı asla ölmezlerdi diyorlar, bütün bunları duyan müslümanlar şehidlerine üzülüyorlar ve işte bu âyetleriyle Rabbimiz hem münafıkların sapık iddialarına, istihzalarına cevap veriyor hem de Uhud’un yarasını sarmaya çalışan müslü-manları bir değerlendirme yaparak teselli ediyordu. 70 müslüman doğranmıştı orada. Bu sayı hemen hemen savaşa iştirak eden müs-lümanların 8,10 da birisiydi. Gerçekten müslümanlar bunun acısını çekiyorlardı. Ama müslümanların eğitilmeleri için, eksikliklerini, kusurlarını anlamaları için Allah’ın isteği bu doğrultudaydı. Yasalara riâyet etmedikleri için Rasûlullah’ın ordusu mağlup olacaktı. Ve bu, kıyâmete kadar her bir dönem müslümanlarına bir ör-nek, bir ders, bir ibret olacaktı. Müslümanlar bu yasayı yakından tanıyacaklar ve tüm hak bâtıl savaşlarında hiçbir zaman kendi kendilerine, kendi güç ve kuvvetlerine, kendi tedbirlerine güvenmeyecekler, zaferi sadece Allah’tan bekleyecekler, Allah ve Resûlünün emirlerine bağlı kalacaklar, dünyacı olmayacaklar, dünya mal ve mülklerini Allah ve Resûlünün arzularının önüne geçirmeyecekler, dünyalıklara ulaşmak sevdasına kapılarak, ganimet derdine düşerek mevzilerini, Allah ve Resûlünün kendilerini görmek istediği konumlarından ayrılmayacaklar. Ve müslümanlar bu yasa gereği kesinlikle hayatlarını Allah için yaşayacaklar, sadece Allah’ı dinleyecekler, sadece Allah’ı velî ve vekil bilecekler, vekaletlerini sadece Allah’a verecekler, hayatlarında sadece Onun yasalarını uygulayacaklar, Allah ve Resûlünün emirlerine sıkı sıkıya bağlanarak bir hayat yaşayacaklar. Sabırla Allah yolunda ol-maya devam edecekler. Bu yolda kendilerine veya en yakınlarına ölüm gelebilir. Bu yolda şehâdet şerbetini yudumlayabilirler. Arkada kalanlar böyle Allah yolunda ölenlerin arkasından üzülmemeliler. Çünkü işte bu âyetlerle onların ölmediklerini, Rableri katında rızıklandırıldık-larını bilmeliler artık.
169,170,171. “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rab'leri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanır-lar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. “Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, onları ölmüş sanmayın. Bilâkis onlar diridirler ve Rableri katında bol bol rızıklarla, güzel güzel nimetlerle rızıklandırılmaktadırlar. Rabbimizin bu âyetinde ve Bakara sûresindeki âyetlerinde onların ölü olmadıkları, Allah katında bir dirilikle rızıklandırıldıkları anlatılmaktadır. Bu âyetlerden anlıyoruz ki böyle Allah yolunda öldürülmüş şehidlere ölüler demek yasaklanmıştır. Çünkü onlar diridirler, ama siz onların hayatlarını hissedemezsiniz. Yâni bu Allah dostları nasıl diridirler? Nasıl rızıklandırılmaktadırlar? Bunu ancak Allah bilir ve bilen Allah böyle buyurduğuna göre biz de aynen böylece inanmak zorundayız. Çünkü bu hayat zâhirî hislerle hissedilebilecek bir hayat değildir. Tabi şu anda şüphesiz ki onların nasıl rızıklandırıldığını bizler bilememekle birlikte, ama şu kadarını biliyoruz ki artık onlar bize sürekli mesajlar vermekte ve Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede rol oynamaktadırlar. Bu şehidlerin sürekli bizim karşımızda, bizim dünyamızda etkisi ölçülemeyecek derece yayın yaptıklarını, çok büyük mesajlar sunduklarını, hattâ hayatta olan, canlı olan birilerinin, en büyük âlimlerin, hocaların, en büyük haber merkezlerinin bile onların sundukları mesaj gibi bir mesaj veremediklerini de biliyoruz. Hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun, statik bir hayat yaşadığı bir ortamda yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde ebedileşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği mesaja bir bakın. Bir bakın da hayattakilerin, şu anda dünya üzerinde milyarlarca müslümanın böyle bir mesajı verip veremediklerine karar verin. Yâsîn sûresinde anlatılır; Allah bir karyeye, bir şehre iki tane peygamber gönderir, arkasından bir üçüncü elçiyle onlar desteklenir. Allah’ın kutlu elçileri gönderildikleri şehir halkını toplayıp Allah’tan aldıkları risâletlerini gündeme getirerek uyarırlar toplumu. Toplum Allah’ın elçilerinin uyarılarını kabul etmek istemezler. Sizler bizim gibi birer beşersiniz. Biz bizim gibi beşer olanları elçi kabul etmeyiz derler. Kabule yanaşmadıkları gibi Allah’ın elçilerine tehditler savurmaya başlarlar. Siz geldikten sonra bizim başımıza uğursuzluklar geldi, bizler sizinle uğursuzlandık. Eğer başımızdan çekip gitmezseniz sizi taşlayıp öldüreceğiz derler. Kendilerini Allah’a kulluğa ve cennete çağıran Allah’ın bu mü-bârek elçileri derler ki ey insanlar, uğursuzluğunuz bizden değil sizin kendinizdendir buyurarak toplumla böyle bir kavganın içine girmişlerken, duruma muttali olan, Allah elçilerinin toplum tarafından reddedilip ölümle tehdit edildiklerini işiten, şehrin en uzak bir mahallesinden adsız bir yiğit, adsız bir kahraman, bir elçi koşarak o meydana gelir. Kendisini Allah elçilerinin önüne siper yaparak, durun ey kavmim, ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ey kavmim, Rabbiniz tarafından size bir rahmet olarak gönderilmiş bu Allah elçilerine tabi olun. Onların dediklerini dinleyin ve onların Rabbimizden getirdiği hidâyet hediyesini kabul edin. Rabbimiz Allah diyen, sizi cennete çağıran, sizin hayrınızı düşünen ve üstelik yaptıkları bu görev karşılığında sizden hiçbir ücret de istemeyen bu Allah elçilerini reddetmeyin diyordu. Önceleri sanki onları tanıyormuş gibi, tarafsızmış gibi toplu-muna nasihatte bulunurken, nihâyet peygamberlerin toplumu tarafından öldürüleceklerini anlayınca bu tarafsızlığını peygamberler lehine bozarak, peygamberler safında yer alarak şöyle diyordu kavmi-ne: Dinleyin beni, ben de müslüman oldum. Bir akılsızlık yapıp bu Allah elçilerini öldürecek misiniz? Eğer bunu yapacaksanız benim vücudumu çiğneyip geçmedikçe bu peygamberlerin kılına bile dokunamazsınız diyerek kendisini elçilere kalkan yapar ve sonunda onun bu sözleri karşısında çılgına dönen toplum tarafından bu adsız kahraman şehid edilir. Şehid edilirken de bakın kıyâmete kadar tüm müslü-manlara mesajların en büyüğünü şöyle sunuyordu. Allah ona cenneti müjdeleyince, Rabbinin bu müjdesini alınca şöyle diyordu: "Keşke kavmim bir bilebilseydi Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama boğulanlardan kıldığını." (Yâsîn 27) Keşke şu benim kavmim bir bilselerdi. Keşke akılsızca Allah elçilerine zulmeden şu kavmim Rabbimin beni nasıl mağfiret buyurduğunu, beni nasıl mağfiretiyle ve rahmetiyle karşıladığını, benim geçmişimi, geçmişte işlediğim günahlarımı nasıl sıfırladığını, bana nasıl ikramda bulunduğunu, beni nasıl ikramlarına, lütuflarına boğduğunu keşke bir bilselerdi. Haydi ey kavmim, bu inadınızı, bu düşmanlığınızı, bu isyanınızı bırakın da akıllarınızı başlarınıza alıp siz de Rab-binizin ikramlarına, Rabbinizin bağışlarına koşun diyordu. Sadece kendi kavmine değil, kıyâmete kadar ben de müslü-manım, benim de bir kitabım var diyerek bu kitabı eline alan, bu sûre-yi okuyan tüm müslümanlara bu mesajını, bu uyarısını sunmaya devam edecek. Yeryüzünde hiçbir haber merkezinin sunamayacağı en büyük mesajı sunmaya devam edecek. Şimdi söyleyin bakalım, kim diri, kim ölü? Allah’ın bu kutlu şehidi mi diri, yoksa şu bizler mi diriyiz? Bu şeditler mi canlı, yoksa ölülerden farkı olmayan şu toplum mu? Şehâdet en büyük bir şeref, en büyük bir ecir ve en büyük bir nimettir. İşte şehidin, Allah yolunda ölen birinin ölmediğinin, canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır kıyâmete kadar Yâsîn sûresinde bu şehidin herkese ulaştırdığı mesaj. Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kalmamıştır, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan bu insanlar, Allah’tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla ispat eden bu insanlar, Allah’ın kendilerine ölü demeyi yasakladığı varlıklardır. Canlarını grup grup Allah için fedâ etmiş bu kutlu şehidler Allah’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, henüz ölmemişlere kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Allahu Teâlâ onlara o kadar büyük nimetler veriyor, o kadar çok lütuflarda bulunuyor ki onlar bunlarla sevinip coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler veriyorlar. Müjdeler olsun sizlere ey müslümanlar, kesinlikle bilesiniz ki sizlere korku da yok, mahzun olmak da yok, keder de yok, sıkıntı da yok diyorlar. Yâni size cehenneme gitme korkusu da yok, ama cenneti kaybetme üzüntüsü de yok diyorlar. Yine Allah’tan bir nimet bir fazilet bir üstünlüğü müjdeliyorlar hayattaki müslümanlara. Ve Allahu Teâlânın mü'minlerin hiçbir zaman ecirlerini zayi etmeyeceğinin mesajını veriyorlar sürekli. Sürekli şehâdetin yayınını, cennetin yayınını, gaybın yayınını ve mesajını okuyorlar şahitler. Bütün bu âyetler ölümle hayatın bitmeyeceğini, ölümden sonra da hayatın devam edeceğini anlatır. Şehidin hayatı devam etmektedir. Şehid davasına, inancına başını koyacak kadar şehâdet eden kişi demektir. Şehid davasının dirilişi için, başkalarının dirilişi için canını fedâ eden kişi demektir. Onun içindir ki şehid diridir. O yüzden şehidler ölüler gibi yıkanmazlar. Yıkanmak ölünün cesedini temizlemek demektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Cenaze namazları da kılınmaz onların, çünkü onlar ölmemişlerdir. Kefenleri şehidlik elbiseleridir. Yaşarken giydikleri elbiseleri ölürlerken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar. Diridirler onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılıkları yakınlarını asla üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gelmez. Uhut dönüşü münafıklar şehidlerle alay ediyorlar, pisipisine orada öldürüldüler, eğer bizi dinlemiş olsalardı asla ölmezlerdi diyorlar, bütün bunları duyan müslümanlar şehidlerine üzülüyorlar ve işte bu âyetleriyle Rabbimiz hem münafıkların sapık iddialarına, istihzalarına cevap veriyor hem de Uhud’un yarasını sarmaya çalışan müslü-manları bir değerlendirme yaparak teselli ediyordu. 70 müslüman doğranmıştı orada. Bu sayı hemen hemen savaşa iştirak eden müs-lümanların 8,10 da birisiydi. Gerçekten müslümanlar bunun acısını çekiyorlardı. Ama müslümanların eğitilmeleri için, eksikliklerini, kusurlarını anlamaları için Allah’ın isteği bu doğrultudaydı. Yasalara riâyet etmedikleri için Rasûlullah’ın ordusu mağlup olacaktı. Ve bu, kıyâmete kadar her bir dönem müslümanlarına bir ör-nek, bir ders, bir ibret olacaktı. Müslümanlar bu yasayı yakından tanıyacaklar ve tüm hak bâtıl savaşlarında hiçbir zaman kendi kendilerine, kendi güç ve kuvvetlerine, kendi tedbirlerine güvenmeyecekler, zaferi sadece Allah’tan bekleyecekler, Allah ve Resûlünün emirlerine bağlı kalacaklar, dünyacı olmayacaklar, dünya mal ve mülklerini Allah ve Resûlünün arzularının önüne geçirmeyecekler, dünyalıklara ulaşmak sevdasına kapılarak, ganimet derdine düşerek mevzilerini, Allah ve Resûlünün kendilerini görmek istediği konumlarından ayrılmayacaklar. Ve müslümanlar bu yasa gereği kesinlikle hayatlarını Allah için yaşayacaklar, sadece Allah’ı dinleyecekler, sadece Allah’ı velî ve vekil bilecekler, vekaletlerini sadece Allah’a verecekler, hayatlarında sadece Onun yasalarını uygulayacaklar, Allah ve Resûlünün emirlerine sıkı sıkıya bağlanarak bir hayat yaşayacaklar. Sabırla Allah yolunda ol-maya devam edecekler. Bu yolda kendilerine veya en yakınlarına ölüm gelebilir. Bu yolda şehâdet şerbetini yudumlayabilirler. Arkada kalanlar böyle Allah yolunda ölenlerin arkasından üzülmemeliler. Çünkü işte bu âyetlerle onların ölmediklerini, Rableri katında rızıklandırıldık-larını bilmeliler artık.
172. “Kendileri savaşta yara aldıktan sonra Allah ve peygamberin çağrısına koşanlara, hele onlardan iyilik edip sakınanlara büyük ecir vardır.” Bir savaşta, hem de bir yara aldıkları halde Allah ve Resûlüne icabet edenler. İşte Bedir’de, Uhut’ta, Hendek’te, Hayber’de, Yer-mük’te, Tebûk’te, Kadisiye’de, Nehraven’de, Çanakkale’de Allah adına bir savaşta yara aldıkları halde, yenilgiye uğradıkları halde yine de Allah ve Resûlüne itaate koşanlar, Allah ve Resûlünün yeni bir savaş dâvetine icabet edenler var ya, daha yaralarını bile sarmaya zaman bulmadan, şehidlerini bile gömmeden; “haydin, toparlanın düşman üzerine!” diyen Allah Resûlü dinleyenler var ya, işte onlar için çok büyük ecirler vardır diyor Rabbimiz. Savaş bitimi hemen Mekke’ye doğru geri dönmeye başlayan şirk ordusunun geriye dönerek müslümanlara yeni bir hücumu dü-şündüğünü haber alan Allah’ın Resûlü haydi toparlanın ey müslü-manlar, müşrikler yeniden saldırı düşünüyor diyor, arkadaşlarını yeni bir savaşa dâvet ediyordu. Rivâyetlere göre Ebu Süfyan ve arkadaşları Mekke’ye doğru yönelip Evha denen mevkie geldiklerinde durumdan pişman olmuşlar ve şöyle diyorlardı: Yahu biz ne yaptık? Niye dönüyoruz Mekke’ye? Müslümanların pek çoğunu öldürdük, çoğunu da yaraladık. Mağlup olan onlar, galip gelen bizlerken niye kaçıyoruz? Niye bir daha dirilemeyecekleri bir biçimde tamamiyle onların belini kırmadık? Niye köklerini kesmedik? Niye Medine’ye girip onların karılarını, kızlarını almadık? diyerek geri dönmeyi düşünüyorlar ve işte bunu haber Allah’ın Resûlü yaralı bir vaziyette kıvranan arkadaşlarını haydin onlar bize saldırmadan biz onları takip edelim diyordu. Bu dâveti duyan yaralı müslümanlar hemen Rasûlullah Efendimizin etrafında toplanıyorlardı. İşte böyle muhsin davranan, savaş ortamında Allah huzurunda olduklarının şuuru içinde olan, hayatlarını Allah için yaşayan bu müslümanlar çok büyük ecirler var diyor Allah. Evet gerçekten zor bir imtihandı bu. Müslümanlar olarak Allah için bir savaşa gideceksiniz, orada bir yenilgi tadacaksınız, 70 kadarınız doğranacak, bir o kadarınız savaş meydanında yaraları içinde kıvranacak, büyük bir yara alacaksınız, ama bütün bunlara rağmen yine de Allah Resûlünün yeni bir savaş çağrısına evet diyeceksiniz, düşmanın üzerine yürüyecek ve mağlubiyetten sonra yeniden galibiyetin yolunu bulacaksınız. İşte bu, Allah’ın peygamberine ve onun yolunun yolcularına en büyük yardımıdır.
173. “İnsanlar onlara: “Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun” dediler. Bu, onların imanını artırdı da: “Allah bize yeter, O ne güzel Vekildir!” dediler.” Mekke’den Uhud’a gelmiş, müslümanlar aleyhine gözleri dönmüş müşrikler Uhud’u terk edip giderlerken ertesi yıla sözleştiler. Ey Muhammed, bu savaş bitmedi, gelecek sene Bedir’de buluşalım dediler. Ebu Süfyan’ın bu teklifine karşılık Allah’ın Resûlü Hz. Ömer Efendimize ona şöylece cevap vermesini emretti: Bu bizimle sizin aramızda bir sözleşmedir, inşallah oraya geleceğiz, demesini emretmiş, Ömer Efendimiz de aynen bunu tebliğ etmişti. Evet gelecek sene bu savaşın rövanşına Uhut’ta hazır olun dediler. Aramızdaki bu savaş bitmesin, devam etsin dediler. Ve ertesi sene müslümanlara haberler geldi. Ey müslümanlar, korkun, ürkün, çekinin, çünkü Mekkeli düşmanlarınız sizin için ordular topladılar. Sizin için insanlar toplanıyorlar, toplandıkça toplanıyorlar, büyük büyük ordular hazırlıyorlar dediler. Amansız bir savaş kapınız-da dediler, işiniz bitik dediler. Geldiler, geliyorlar diyerek müslüman-ları korkutmak istediler. Ama ne derlerse desinler, hiç fark etmez. Bilâkis Allah düşmanlarının bu sözleri, bu tehditleri müslü-manların imanlarını artırdı. Bu lakırdılar karşısında korkup sinmek yerine imanları, teslimiyetleri, tevekkülleri, cesaretleri bir kat daha arttı müslümanların. Allah’a inanan, Allah’a güvenen, hayatlarını Allah için yaşayan kimseler için ne fark edecek de? Kim gelirse gelsin, ne gelirse gelsin, isterse tüm dünya üzerlerine gelsin, ne fark eder de? Eğer Allah safındalarsa, eğer Allah’ın desteğindelerse, eğer Allah kendileriyle beraberse, eğer Allah’ın melekleri kendileriyle beraberse, eğer Uhut’taki bir mağlubiyetten sonra Allah kendilerine yeni bir galibiyet tattıracaksa, eğer galibiyet de mağlubiyet de Allah’ın elindeyse ne fark eder ki? Şu kadar insan geliyormuş, bu kadar ordu geliyormuş, tüm dünya üzerlerine geliyormuş hiçbir şey fark etmeyecek, yine Allah yolunda savaşacaklar. Çünkü gelen o düşman kendilerinin değil Allah’ın düşmanıdır ve onlar ilk önce karşılarında Allah’ı bulacaklardır. İşte müslümanlar bu hak bâtıl savaşlarında sadece Allah’a güvenecekler, Allah yolunda savaşacaklar, tüm dünya üzerlerine gelse bile asla geri dönmeyecekler ve şunu söyleyeceklerdi: “Hasbunallah ve niğmel vekil niğmel Mevlâ ve niğ-men nasir” Tıpkı yıllar önce ataları İbrâhim (a.s)’ın kralın, toplumun putunu kırdıktan ve tüm toplumu karşısına aldıktan sonra ateşe atılırken söylediğini söyleyeceklerdi. Biz Rabbimize teslim olduk, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir diyecekler. Veya tüm dünya üzerimize gelse bile ne gam Allah var ya diyeceğiz. Bu konu ile ilgili pek çok hadis vardır. Onlardan bildiğim birkaç tanesini okuyalım inşallah. Abdullah ibn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” sözünü İbrahim (a.s) ateşe atıldığında söylemiştir. Muhammed (a.s) da bu sözü Müşrikler: “Bakın size karşı bir ordu toplanmış, onlardan korkun ve korunun” dediklerinde söylemiş-tir. Nitekim bu söz müslümanların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” demişlerdi. İbn-i Abbâs’ın değişik bir rivayeti şöyledir: İbrahim (as) ateşe atıldığı zaman son sözü “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” demek olmuştur. (Buhârî, Tefsir 13) Ebû Hureyre (r.a)’den nakledildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Cennete girecek bir takım insanlar var ki; onların kalpleri tevekkül ve Allah’a güvenmede kuşların kalpleri gibidir.” (Müslim, Cennet 27) Ebû Bekir es Sıddîk Abdullah ibn Osman ibn Âmir ibn Ömer ibn Ka’b ibn Sa’d ibn Teym ibn Mürre ibn Ka’b ibn Lüeyy ibn Gâlib el Ku-reşî et Teymî (r.a)’den rivayete göre kendisi, babası ve annesi saha-bidir. O şöyle demiştir: Hicret yolculuğunda biz Rasûlullah (s.a.v) ile mağarada iken tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gör-düm ve: Ey Allah’ın elçisi eğer şu müşriklerden biri eğilip aşağıya ba-kacak olsa mutlaka bizi görür dedim. Rasûlullah (s.a.v) de şöyle bu-yurdu: “Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannedersin, niçin telaşlanıyorsun ya Ebâ Bekr?” (Buhârî, Fedâil 2; Müslim, Fedâil 1) Allah’ın izniyle nice azlar, nice az gruplar nice çoklara galip gelmiştir. Nice azlar nice çokları yenmiştir derler. Evet işte Uhut’ta kâfirlerle karşı karşıya gelen müslümanlar da Allah’a aynı iman, aynı güven, aynı tevekkülü taşıyorlardı.
174. “Bu yüzden kendilerine bir fenalık dokunmadan, Allah'tan nimet ve bollukla geri döndüler; Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük bol nimet sahibidir.” Uhut’tan sonra müşriklerin tekrar toplanıp Medine’ye, müslü-manlara saldıracakları, büyük büyük ordular hazırlayarak Uhud’un rövanşını gerçekleştirecekleri haberleri ortalıkta yayılıyordu. Bu haber-lerle müslümanları korkutmaya, yıldırmaya çalışıyorlardı. Ama Allah’a imanları, Allah’a güvenleri tam olan müslümanlar zerre kadar bir korku duymayarak hasbunallah diyorlardı. Kim gelirse gelsin, bizler Allah yolunda herkesi karşılamaya hazırız diyorlardı. Ve düşmanı karşılamak üzere, Uhud’un rövanşını yapmak üzere müşriklerle sözleştiklere yere gittiler. Ama Kureyş verdikleri sözü tutmadı ve sözleştikleri yere gelmedi. Müslümanlar Allah’ın yardımıyla orada kâfirleri beklediler. Orada bir panayır da kurulmuştu. Ve İslâm ordusu güzel bir kazançla Bedir’den geri döndüler. Böylece Uhut’tan sonra dimdik ayakta olduklarını ispat ettiler. Allah’tan bir nimetle döndüler. Allah’ın yardımıyla kendilerine herhangi bir kötülük, bir kayıp dokunmadı. Müşriklerin korkarak Bedir’e gelmeyişleri müslümanların zaferiyle sonuçlandı. Esenlikle evlerine döndüler.
175. “İşte o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur inanmışsanız onlardan korkmayın, Benden korkun.” Onların çok büyük ordular toplayarak sizin üzerinize doğru geldikleri propagandasıyla şeytan sizi değil, ancak dostlarını korkutur. Şeytan ancak münafıkları korkutur. Şeytanın iğvalarıyla korku nifak alâmetidir. O halde ey mü’minler, gerçekten inanıyorsanız onlardan asla korkmayın. Eğer mü’minseniz şeytan ve dostlarından değil sadece Allah korkun. Allah’tan korkmayan her şeyden korkar, ama Allah’tan korkandan her şey korkar. Veya âyetin bir başka mânâsı şeytan sizi dostlarından korkutuyor şeklindedir. Öyleyse ey müslümanlar şeytanın dostlarından asla korkmayın, sadece Allah’tan korkun. Arkadaşlar, az evvel de ifade ettiğim gibi Ebu Süfyan’ın Me-dine’ye bir casus göndererek müşriklerin Arabistan yarımadasında karşısına hiçbir gücün çıkamayacağı dev bir ordu hazırladıkları propagandasını yaymaya başlayınca Rasûlullah Efendimizin savaş çağrısına karşı sahabe biraz isteksiz ve çekingen davranınca Allah’ın Re-sûlü: Vallahi benimle birlikte içinizden hiç kimse gelmese tek başına kararlaştırılan yere tek başıma gideceğim! buyurmuştu. İşte müslü-manların bu tavırlarına karşı Rabbimiz de şeytanlardan ve onların dostlarından korkmamalarını tavsiye ediyordu. Müslümanlarla kâfirler arasında cereyan eden tüm hak bâtıl savaşlarında şeytanın dostları, taraftarları hep kâfirlerdir. Tüm iman küfür savaşlarında şeytan kâfirler safında yer alır. Şeytan sürekli kâfirlerden yana bir tavır alır. Aslında şeytan da kâfirleri sevmez. Ama onun nihaî hedefi müslümanları yok etmek ve kâfir yapıp kendi cehennemine çekmek olduğu için, iman safından intikam almak olduğu için kâfirlerle birlikte hareket eder. Ağına düşürüp insanı kâfir yaptıktan sonra da ilk işi ondan teberrî edip uzaklaşmaktır. Ben senden te-berrî ediyorum. Ben senden uzağım. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’-tan korkarım der. Peki ne yapar bu şeytan? Yâni nedir bunun gücü? Neyi bece-rebilir müslümanlara karşı? Nasıl destek verebilir kâfirlere? Mü’minler, inananlar Allah yolunda savaşırlar, kâfirler, küfredenler de şeytan yolunda savaşırlar. Evet dünyada her devirde, her dönemde mutlaka bu iki savaş hep olagelmiştir. Biri imanın savaşı, ötekisi de küfrün ve şirkin savaşı. Zaten dünyadaki tüm savaşlar inan-cın savaşıdır. Bu inancın da iki tarafı vardır. Bir tarafta Allah’ın dini yü-celsin, Allah’ın iradesi, Allah’ın yasaları hâkim olsun, egemenlik Allah’a ait olsun için savaşan müslümanlar, öbür tarafta da küfrün, şirkin, insanların yasalarının, insanların egemenliklerinin hâkimiyeti için çırpınan kâfirler, müşrikler vardır. Müslümanların dostu ve yardımcısı Allah’tır, kâfirlerin yardım-cısı da şeytandır. Ve unutmayın ki şeytanın gücü, hilesi pek zayıftır. Dünya üzerinde belki şeytan taraftarları güçlü görülebilir. Şeytanın hilesi belki güçlü, etkili görülebilir. Şeytan taraftarlarını da yanına alarak tüm dünya egemenliğine soyunmuş olabilir. Şeytan ve dostları şeytan ve aveneleri tüm dünyayı saltanatları altına almış, tüm dünyaya hâkim olmuş olabilirler. Meselâ o gün Bizans imparatorluğu, bugün Amerika, Avrupa, Rusya, İngiltere, Çin, Japonya şeytanlıkları, daha önce Firavunların şeytanlıkları, daha önce Âd kavminin, Semû-d’un şeytanları, şeytanlıkları ne oldu? Allah’ın güç ve kudreti karşısında, Azîz olan, Cebbar olan Allah’ın desteğindeki müslümanlar karşısında ne duruma düştüler bir düşünün. Yeryüzünün en büyük şeytanları bile, yeryüzünün en süper orduları, güçleri bile Allah safında yer almış bir avuç müslüman karşısında yok olup gitmiştir. Allah desteğindeki mü’minler karşısında şeytanlar da, şeytan-ların yeryüzündeki çömezleri, aveneleri de çok zayıf kalmaya mahkûmdur. Allah’ın kitabındaki beyanıyla şeytanın kendisi bizzat zayıf olunca onun orduları, onun çömezleri haydi haydi zayıf ve güçsüz olacaktır. Öyleyse güçlü olan Allah, mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah kendi safında yer alarak, kendi yolunda, kendi desteği altında şeytan ve dostlarıyla savaşmamızı, onlardan asla korkmamamızı emrediyor. Bu yüzden de onu ve avenesini bir şeymiş gibi gözlerimizde büyütmemize ve onlardan korkmamıza da gerek yoktur. Şurası bir gerçek ki şeytan ve avenesinden korkan, onları bir şey zanneden müslümanlar onlarla savaşı göze alamazlar. Allah korusun o zaman müslümanlar şeytan ve şeytani güçlerle savaş kapasitelerini kaybederler. Sadece kendi dostlarını, kendisini bir şey zanneden kendisini güçlü zanneden dostlarını korkutabilir şeytan. Kendisini güç kuvvet sahibi gösterir. Tüm dünyada yetki benimdir, egemen olan benim der. Kendi gücünü, saltanatını Allah’ın gücünden daha üstün göstermeye çalışır. Böylece dostlarını korkutur. İşte şu anda görüyoruz ki dünyada insan ve cin şeytanlarının yaptıkları budur. Şu anda yeryüzünde insan ve cin şeytanları el ele vererek kendilerinin Allah’tan daha güçlü olduklarını yaymaya ve bu propagandalarıyla tüm dünyayı kendilerinden korkutmaya çalışıyorlar. Allah kendisini Alîm, Habîr, Cebbâr, Kahhâr, Hakîm, Azîz, Kadîr, Azîm ve Ekber olarak tanıtırken, bunlar da kendilerini bu Allah sıfatlarının sahibi olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Kendi vahiy araçlarıyla, basın ve yayın organlarıyla tüm dünyaya yayın yapıyorlar ki tüm dünyayı korkutup etkileri altına alabilsinler. Tüm dünya insanlığını Allah’a kulluktan koparıp kendilerine kul köle edinebilsinler. Bakın şu anda bu kâfirler Allah’ı diskalifiye ederek kendilerinin habîr olduklarını yaymaya çalışıyorlar. Biz habiriz diyorlar. Bu sıfat bize ait diyorlar. Bizim haber alma, haberdar olma gücümüz tüm dünyayı içine alır. Tüm dünya bizim kontrolümüz altındadır. Tüm dünyanın nefes alışverişini bile kontrol ediyoruz. Tüm dünya bizim avucumuzun içindedir. Dünyanın neresinde, hangi bölgesinde olursa olsun bir adamın ne yaptığını, ne düşündüğünü biz biliriz diyorlar. Kendilerini habir olarak Allah sıfatına sahip olduklarını yayıyorlar. İşte Amerika’sıyla, Rusya’sıyla, Çin’iyle, Japonya’sıyla, Almanya, İngiltere’siyle, Avrupa’sıyla iki ayaklı şeytanlar kendilerini habir göstererek dünyayı kendilerinden korkutmaya çalışıyorlar. Kahhâr Allah olduğu halde, Allah’ı diskalifiye ederek kendilerinin Kahhâr olduğunu yaymaya çalışıyorlar. Biz öyle kahhârlarız ki, bizim elimizde öyle güçlerimiz, öyle teknolojilerimiz var ki, bir kere ga-zaplanıp düğmeye basmaya görelim, tüm dünyayı bir anda yok ederiz. Tüm dünya insanlığını bir saniyede sileriz. Biz âlimiz derler. Biz her şeyi biliriz derler. Bizim elimizde öyle bir ilim var ki, öyle bilimlere sahibiz ki dünyada hiç kimse ona ulaşamaz. Hiç kimse bizim seviyemize yaklaşamaz diyerek yanılmaz olduklarını iddia etmeye çalışıyorlar. Alçaklar hep kendilerini Allah gibi göstermeye çalışıyorlar. Sanki Razzak onlardır, tüm dünyaya rızık verenler, tüm dünya insanlığını doyuranlar onlardır. Eğer onlar olmasa tüm dünya insanlığı aç ve açıktadır. İ.M.F leri olmasa, A.E.T leri olmasa, dünya bankalarıyla insanların imdadına yetişmeseler tüm dünya mahvolacaktır. İşte şeytan ve dostları, cin ve insan şeytanları yayın organlarıyla dünyaya yaydıkları bu yalanyanlış propagandalarıyla tüm dünya insanlığını etkilemekte, korkutup kandırmaktadırlar. Halbuki bu kâfirler, bu şeytanlar bırakın dünya insanlığı üzerinde egemen olmayı, kendi hayatlarında bile, kendi kendilerine bile egemen değillerdir. İşte görüyoruz, kendi hayatlarında, kendi dünyalarında ırza geçmelerin, esrarın, uyuşturucunun, kıtallerin önüne geçememektedirler. Ülkelerinde olup biten pisliklerin önüne bile geçemezlerken, hiç bir şeye bile güçleri yetmezken böyle bir dünya ege-menliğine nasıl soyunacaklar? Bunlar ancak kendilerine güvenen, kendilerini büyük gören, bir şey olduklarını zanneden, Allah’a değil de kendilerine bel bağlayan, kapılarında dilencilik yapan, kendilerinden korkan insanlar üzerinde, kendileri gibi pis bir hayatın sahibi olan dostları üzerinde etkili olacaklardır. Allah’a inanan, Allah’ı tüm bu sı-fatların sahibi bilen, Allah’a tam teslim olan müslümanlar üzerinde asla etkili olamayacaklardır. Allah diyor ki ey müslümanlar: Eğer mü’minlerseniz, eğer Allah’a iman edenlerdenseniz onlardan değil benden korkun. Onlar değil ben korkulmaya lâyıkım. Onlar benim sıfatlarıma sahip değillerdir. Eğer şu anda dünya üzerinde onlar bir şeyler yapabiliyorlarsa bilesiniz ki bu benim onlara verdiğim geçici yetkiyledir. Benim iznimle yapabilmektedirler onları. Değilse onlar ne alîmdir, ne habîrdir, ne Razzak’tır, ne de kahhâr.
176. “Ey Muhammed! Küfürde yarışanlar seni üzmesin; şüphesiz onlar Allah'a bir zarar veremezler. Allah âhirette onlara bir pay vermemek istiyor; onlara büyük azap vardır.” Gerek müslümanlarla savaşan Mekke müşrikleri, gerek Me-dine’de için için müslümanları çökertmeye çalışan münafıklar, yahu-diler ve gerekse tüm dünya kâfirleri, küfürde yüzenler, küfür yolunda yürüyenler, küfür yolunda koşanlar, küfür yolunda birbirleriyle yarışanlar sakın seni mahzun etmesin ey peygamberim. Büyük güç ve kuvvet gösterileriyle, büyük zulüm ve sömürüleriyle küfürde, kâfirlikte ileri gitmiş görünenler, tüm dünyayı egemenlikleri altına almış gibi görünenler, ekonomik, siyasal ve askeri güçleri dünyayı tutmuş gibi görünenler, sana ve dinine kafa tutacak duruma gelmiş gibi görünenler, kendilerini bir şey zannedip Allah’a, Allah’ın dinine saldırıya geçenler sakın seni üzmesin. Onların bu ferah, fahur tavırları karşısında sakın zerre kadar üzüntüye düşme. Onlar Allah’a asla bir zarar veremezler. Onların savaşları seninle, sizinle değil Allah’ladır ve Allah’a karşı yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Sûrenin önceki bölümlerinde de geçti, Rabbimiz ısrarla kâfir-lerin müslümanlarla yaptıkları bir savaşta karşılarında sadece müs-lümanları değil Allah’ı bulacaklarını vurgulamaktadır. Onların karşıla-rında sadece müslümanlar yok, Allah vardır ve onların Allah’a karşı yapabilecekleri bir şey yoktur buyurularak hem kâfirler uyarılmakta, hem de müslümanlara muazzam bir destek verilmektedir. Ey müslü-manlar unutmayın ki Allah’ı karşılarına alıp sizinle giriştikleri bir sa-vaşta Allah dünyayı onlara dar edecek ve sizi galip getirecektir. Ey peygamberim ve ey müslümanlar! Allah’ın âyetleriyle savaşan, Allah’ın âyetlerini örtüp, âyetlerin defterini dürüp kendilerince bir hayat yaşamaya çalışan bu kâfirlerin bu insanların dünyada sahip oldukları güç ve kuvvetleri, imkân ve saltanatları seni aldatmasın, sizi aldatmasın. Onların beldelerde, şehirlerde, metropollerde, ülkelerde, kıtalarda egemenmiş gibi görünmeleri, yeryüzünün mülk ve saltanatına sahipmiş gibi görünmeleri, saltanatlarının müslümanlardan daha büyükmüş gibi görünmesi seni üzmesin. Bu insanların yeryüzünde kibir ve gurur içinde yaşamaları, makamlarının, mevkilerinin mallarının mülklerinin çokluğu, iktidarlarının saltanatlarının sarsılmayacakmış gibi görünmesi, hiç yıkılmayacakmış gibi görünmesi, dünyada refah içinde yüzmeleri seni üzmesin. Tüm mevcudat Allah’a teslim olmuşken, tüm mevcudat Allah’ın âyetlerini dinlerken, Allah’la ve Allah’ın âyetleriyle savaşa tutuşan bu inkâr ehlinin maddî gücü ne olursa olsun, malları mülkleri, mevkileri, iktidarları saltanatları ne kadar da büyük olursa olsun dünya metaı çok azdır ve onlar bir gün bitecek, öbür tarafa intikal etmeyecek. Bir gün bitecek ve asla âhirete intikal etmeyecek şeyler ne kadar da büyük olsa boştur ve küçüktür. Şimdi Allah böyle buyururken onların ellerindeki güç ve kuvvetleri karşısında, iktidar ve saltanatları karşısında kahrolan, onların ellerindekileri baygın baygın seyreden, onlara imrenen ve onlar karşısında aşağılık duygusu içine düşen günümüz müslümanlarına ne de-mek lâzım? Şu anda müslümanlar şöyle diyorlar. Efendim tamam, bunlar kâfirdir, bunlar Allah düşmanlarıdır anladık da, acaba Allah bu düşmanlarına niye büyük büyük güç ve saltanatlar veriyor? Acaba niye bu kâfirlere müslümanlar karşısında zaman zaman galibiyet veriyor? Bakın bunun sebebini de Rabbimiz âyetin sonunda şöyle anlatıyor: Allah onlara âhirette bir pay, bir nasip vermek istemiyor da ondan. Allah istiyor ki bu kâfirler tüm paylarını, tüm nasiplerini bu dünyada onlara takdim edip bitirmelerini istiyor. Evet kâfirler tüm iyiliklerini, tüm tayyibatlarını ve hasenâtlarını dünyada yiyip bitirmişlerdir. Yaptıklarının karşılığını dünyada yiyip bitirmişlerdir. Dünyada yaşadılar, zevk ü sefa sürdüler. Allah kâfirlere dünyada yaptıklarının karşılığını zaten ödemektedir. Kâfirlerin dünyada işledikleri ufak tefek iyi amellerinin karşılığı peşinen dünya hayatında kendilerine ödenmektedir. Onların amellerinin hiçbirisi âhirete intikal etmemektedir. Zaten onlar âhirete inanmadıklarından tüm yatırımlarını dünya adına dünyada karşılığını bulma adına yapmaktadırlar. Ve yaptıklarının karşılığını peşin peşin dünyada alıyorlar zaten. Dünyada bolca mülk ve saltanat, dünyada bolca zevk ve sefa, dünyada bolca güç ve kuvvet, dünyada bolca nimet ve devlet vererek âhirette hiçbir nasiplerinin kalmamasını istiyor Rabbimiz. Âhirette de sadece azîm bir azapları var onların. Allah’ın cennetini, Allah’ın rahmetini kaybettikleri gibi çok büyük bir azabı hak etmişlerdir o kâfirler. Bir insanın kendisine bundan daha büyük bir zarar vermesi mümkün müdür? Dün ve bugün müslümanların bu konudaki düşünce yanlış-lıklarını, kâfirlerin durumlarına bakarak içine düştükleri halet-i ruhîyeyi çok iyi bilen Rabbimiz bakın aynı konuda bir değerlendirme, bir uyarı daha yapacak:
177. “İmanı inkâra değişenler, şüphesiz Allah'a bir zarar veremeyeceklerdir. Elem verici azap onlaradır.” İslam karşısında küfrü tercih edenler, imanla küfrü değiştirenler, imanı küfre değişenler, imanı satıp da küfrü satın alanlar asla hiçbir şekilde Allah’a zarar veremezler. Bunlar sadece kendilerine zarar verebilirler. Az evvel dediğimiz gibi kendilerini Allah’ın rahmet ve cennetinden uzaklaştırıp Allah’ın cehennemine göndererek kendilerine ederler. Halbuki Allah bu dünyada kendilerine bir irade verdi ve bu iradelerinin önüne hem imanı hem de küfrü koydu. Hem iman hem de küfür arzedildi kendilerine. İkisinden birini tercih yetkisiyle karşı karşıya bırakıldılar. İşte iman ve küfür. Dileyen iman etsin, dileyen de küfretsin denilmiştir kendilerine. İşte bunlar imanı bırakıp küfre talip oldular ve Allah’la bir savaşa tutuştular. Allah’ı yenmek, Allah’a zarar vermek, Allah’ı diskalifi-ye etmek, hayatlarında Allah’ı etkisiz hale getirmek istiyorlar. Ama mümkün mü? Küfrü imânâ, cehennemi cennete tercih ederek yaşayan bu insanların bu dünyada güç ve saltanatları ne olursa olsun Allah karşısında mutlaka yenilmek zorunda kalacaklar ve sonunda elim bir azaba gideceklerdir.
178. “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Küçültücü azap onlaradır.” İnkâr edenler, küfredenler ve Allah’a karşı, Allah’ın elçilerine ve müslümanlara karşı savaş açanlar zannetmesinler ki kendilerine verdiğimiz dünya hayatı, dünya fırsatları, dünya mal mülk ve saltanatları kendileri için hayırlıdır. Bütün bu verdiklerimizin kendileri hakkında hayırlı olduğunu zannetmesinler. Hayır hayır bizim bu dünyada kendilerine vermiş olduğumuz bu fırsatlar, bu imkânlar onları aldatmasın. Bunlar asla kendileri için hayırlı değildir. Şu anda bizim verdiğimiz imkânlarla bu dünyada yaşıyorlar, bu fırsatlarla dünyaya hükmediyorlar, bunlarla Allah’a ve peygambere küfrediyorlar, bunlarla müslümanlara hakaret ediyorlar, bunlarla Allah dostlarını, garibanları eziyorlar, müslümanlara işkence ve zulümlerde bulunuyorlar. Dünyada şu anda güç kuvvet sahibi olmaları asla onlar için hayırlı değildir. Peki nasıl olacak bu iş? Nasıl anlayacağız bunu? Adamlar tüm dünyada güç kuvvet sahibi olsunlar, tüm dünyayı egemenlikleri altına alsınlar, dünyada müslümanlara verilmeyen mallar, mülkler, saltanatlar onlara verilsin ve de bu durum onlar için hayırlı olmasın. Bakın Allah diyor ki: Biz onlara mühlet veririz, fırsat tanırız ki günahları artsın, veballeri çoğalsın da cehennemdeki azapları artsın diye. Çünkü yaşadıkları bu kısa dünya hayatının sonunda onlara hazırlanmış alçaltıcı, kahredici bir azap vardır. Rabbimiz buyuruyor ki biz şimdilik dünyada onlara fırsatlar veriyoruz, imkânlar tanıyoruz, ama unutmasınlar ki onların ipleri bizim elimizdedir. Yakında göreceksin ben benim davama düşman olan, benim sistemime karşı savaş açan o kâfirleri bilemeyecekleri, anlaya-mayacakları yönlerden, hesap edemeyecekleri bir biçimde yavaş yavaş azaba, ikaba, cezaya yaklaştırmaktayım. Şu anda onlar bu kuş beyinleriyle peygamberi, müslümanları yalnız ve korumasız zannederek onlara saldırılarda bulunuyorlar. Halbuki onların safında benim olduğumu unutuyorlar. Onlar benimle savaştıklarının farkında değiller. Halbuki onların ipleri benim elimdedir ve ben onların iplerini uzatıyorum. Onlara mühlet veriyorum. Arzu ve istekleriyle onları baş başa bırakıyorum. Dünya istediklerinin tamamını onlara veriyorum da bu yüz-den başarılı olduklarını, doğru yolda olduklarını zannediyorlar ve aldanıyorlar. Aslında ben onları imhal ediyorum. Onlara zaman ve fırsat veren benim. Ama bilesin ki ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, ben imhal ederim, zaman veririm, fırsat veririm ama asla ihmâl etmem. Çünkü benim fendim sağlamdır. Benim tuzağım, benim planım, benim tedbirim pek yamandır. Ben tuzak kurdum mu, ben tedbir aldım mı, ben yakaladım mı onu kimse bozamaz, kimse ondan kaçıp kurtulamaz. İşte Allah Mekke’de fırsat tanıdı onlara. Muhammed (a.s) kar-şısında Mekke kâfirlerine fırsat tanıdı Rabbimiz. Uhut’ta fırsat verdi. Mûsâ (a.s) karşısında Mısırda Firavun oğullarına yıllar yılı fırsat tanıdı belki adam olurlar diye. Nuh (a.s) karşısında 950 yıl fırsat tanıdı kâfirlere belki müslüman olurlar diye. Allah’ın kutlu elçileri karşısında her bir dönem kâfirleri günler, geceler, aylar, yıllar yaşayıp saltanat sürdüler. Allah dokunmadı onlara. Hemen helâk edivermedi. Ama sonuç ne oldu? Ne oldular? Ne yaptı Allah onlara? Nereye gittiler? Hani neredeler şimdi? Hepsi de geberip Rablerinin huzuruna gitmediler mi? Şimdi kendilerini alçaltacak acıklı bir azabın içinde bağrışmıyorlar mı? Peki onların öldürdükleri, onların işkence ettikleri, zulmettikleri müslümanlar ne oldular? Onlar nereye gittiler? Onlar da uğrunda şe-hâdeti yudumladıkları Rablerinin cennetine gitmediler mi? Peki sonuçta kim kazançlı çıktı? Kimin hayatı kendisi için hayırlı olmuş? Kim kazanmış, kim kaybetmiş? Acaba bu kâfirlere verilen imkânlar, fırsatlar, galibiyetler onları Allah’ın azabından kurtarabilmiş mi? O zaman kesinlikle bilsinler ki bu imkânlar, bu fırsatlar kendileri için hayırlı değildir.
179. “Allah inananları sizin durumunuzda bırakacak değildir, temizi pisten ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek değildir; fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçip, ona gaybı bildirir. Artık Allah'a ve peygamberlerine inanın; inanır ve sakınırsanız size büyük ecir vardır.” Allah mü’minleri içinde bulundukları durumda bırakacak değildir. Tâ ki habis olanı, pis olanı tayyip olandan, temiz olandan ayıracaktır. Allah müslümanları oldukları konumda bırakmayacak, sağlam ve samimi olanlarını, kalpten inanmadıkları halde dilden iman iddiasında bulunan, müslüman olmadıkları halde iman gösterisinde bulunan münafıklardan ayıracaktır. Onları böyle karmakarışık bir yapıdan kurtaracaktır. Murdarı temizden ayıklayacaktır. Halis mü’minleri bu tür Allah için zor göze alınabilecek savaş ortamlarıyla öyle olmayanlardan ayıracaktır. Yâni böyle hep galibiyet, hep zafer, hep üstte olmak müslü-manlar arasında kalbi yamuk olanların, kalbi hasta olanların sürekli gizli kalacağı, açığa çıkmayacağı bir ortamdır. İşler yolunda gittiği sürece, birtakım sıkıntılar söz konusu olmadığı sürece yamuklar, münafıklar belli olmaz. Ama Allah müslümanlar için hep galibiyet değil de bazen de mağlubiyet ortamları yaratır, yenilgiler nasip eder. Bazen yenilirler kâfirler karşısında. Bazen öyle dönemler olur ki müslüman-lar her şeylerini kaybedecek bir duruma gelebilirler. Kâfirlerin, şeytanların ayakları altında ezilip sürünecek bir ortamı yaşayabilirler. Tıpkı Firavun oğullarının egemenliği altında ırzlarını, namuslarını, dinlerini, imanlarını, mallarını, mülklerini kaybeden, köle durumuna düşürülen İsrâil oğullarının düştüğü duruma düşebilirler. Veya Bedir gibi bir galibiyetle tokalaştıktan sonra Uhud gibi bir mağlubiyeti soluklayabilirler. İşte bu gibi hezimet durumları müslü-manların arasındaki iyilerle kötülerin, pislerle temizlerin, sağlam inananlarla cıvıkların ayırt edilmelerini sağlar. İşte şu anda küfür dünyası karşısında yaşadığımız yüz yıllık bir yenilgi karşısında, ben de müslümanım diyen nicelerinin küfre ve kâfirlere meyledip imanlarından vazgeçtiklerini görüyoruz. Elbette Allah size gaybını bildirecek değildir; fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçip, ona gaybı bildirir. Artık Allah’a ve peygamberlerine inanın. Eğer inanır ve sakınırsanız size büyük ecir vardır. Gaybın anahtarları sadece Allah’ın elindedir, onu kimseye ezdirip bozdurmaz Allah. Size gaybını bildirecek değildir Allah. Lâkin elçilerinden dilediklerine gerekeni, gerektiği kadar, gerektiği zaman bildirir. Bildirmediği gaybını peygamberlerin bilmesi de mümkün değildir. İşte Allah’ın Resûlü Uhut’ta başına gelecekleri bilmiyordu. Bilseydi Allah’ın Resûlü orada 70 arkadaşının doğranacağını gider miydi oraya? Bilseydi bir kâfir kılıcının mübârek yüzüne o cihetten isabet edeceğini tedbir almaz mıydı? Allah elçilerine gönderdiği vahiyleriyle onları bilmedikleri gaybi bilgilere muttali kılar. Bildirmediği konularda da onların hiçbir yetkileri yoktur. Öyleyse ey müslümanlar, Allah’a iman edin, Allah’ın Resul-lerine de iman edin, Allah’tan elçileri vasıtasıyla size gelen bilgilere, vahye iman edin. Eğer Rabbinizden gelenlere iman eder ve hayatınızı onlarla düzenleme kavgası içine girerek muttaki olursanız, hayatınızı Allah için yaşarsanız bilesiniz ki size çok büyük ecirler, mükafatlar vardır.
180. “Allah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.” Gerek kâfirlerden Allah’ın kendilerine verdiği az evvel ifade edilen mal, mülk ve saltanatla Allah kullarını ezmeye çalışanlar, müs-lümanlara zulmetmeye çalışanlar, gerekse müslümanlardan Allah’ın kendilerine lütfettiği bol bol nimetlerden, fırsatlardan, imkânlardan Allah kullarına harcamayıp cimrilik edenler sakın bu yaptıklarının, bu cimriliklerinin, bu başkalarına vermeyip ellerinde tuttuklarının kendileri hakkında hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hem dünyada cimrilik yapışlarından dolayı insanların nefretlerini alacaklar hem de âhirette bunun cezasını çekeceklerdir bu insanlar. Dikkat ederseniz bundan önceki âyetlerde Rabbimiz kendi-lerine verilen mühletin, kendilerine verilen güç ve kuvvetin, saltanatın kendileri hakkında hayırlı olduğunu zannetmesinler buyurmuştu, burada da insanları sömürerek, insanlara zulmederek, insanların kanlarını emerek topladıkları ekonomik güçlerinin, mal varlıklarının, mallarının mülklerinin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar buyuruyor. Bilâkis o toplayıp cimrilik yaptıkları malları onlar için şerdir. Onların cimrilik yaptıkları şeyler, öpüp, kucaklayıp Allah kullarından kıskandıkları mallar yarın kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Çünkü göklerin ve yerin mîrası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır. Göklerin ve yerin mîrası Allah’a aittir. Öyleyse ey insanlar, ne oluyor size de Allah’ın verdiklerini Allah yolunda, Allah kullarına infak etmiyorsunuz? Niye infak etmiyorsunuz? Niye cimrilik yapıyorsunuz? Ne zannediyorsunuz yâni sonunda semavat ve arzın mîrası Allah’a kalmayacak mı? Bir gün gelip bu dünyadan ayrılıp şu cebinizdekiler, şu koynunuzdakiler, şu kasalarınızda, keselerinizdekiler hep Allah’a kalmayacak mı? Hepiniz gideceksiniz ve her şeyiniz Allah’a kalacak. Ne kadar akıl erdirici, ne kadar iş bitirici bir ifade değil mi? Yâni sizler tuttunuz, öptünüz, sarıldınız, bağrınıza basıp vermediniz, infak etmediniz, cimrilik yapıp insanlardan kıskandınız. Peki sonunda kime kalacak bütün bu mallarınız? Götürebilecek misiniz onları yanınızda? Niye cimrilik yapıp da yanınızda tutuyorsunuz o malları? Niye? Sonunda Allah’a kalacaksa mîrasınız niye böyle düşünüyorsunuz? diyor Allah.
181. “Andolsun ki, Allah: “Allah fakir; biz zenginiz” diyenlerin sözünü işitmiştir. Dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürdüklerini elbette yazacağız, “Yakıcı azabı tadın" diyeceğiz.” Muhakkak ki Allah şu sözü söyleyenleri işitti. Allah fakir, bizlerse zenginiz. Allah fakir bizler ganiyiz. Hâşâ, hâşâ. Bu kâfirleri, bu zavallıları bu sözü söylemeye iten, böyle bir değer yargısına iten sebep de müslümanların çok fakir kendilerinin de onlara nazaran çok zengin olmalarıdır. Şu anda yeryüzünde müslümanlar fakir ya, müs-lümanlar gariban ya, müslümanlar dünyacı değiller ya, müslümanlar materyalist değiller ya, müslümanlar dünyaya fazla değer vermiyorlar ya. Kendileri de materyalistler ya, kendileri dünyacı ya, dünyayı kıble edindikleri için zenginler ya işte onun için söylüyorlar bunu. Allah’ın Allah’a inanmış kulları fakir ya, Allah’a iman etmiş, Allah’a teslim olmuş, hayatlarını Allah için yaşayan müslümanlar fakirken şeytanın kulları zengin ya işte onun için bu değer yargısına varıyorlardı. Allah’ın kulları fakir şeytanın kulları zengin diyorlar. Tabi böyle bir mantık, böyle bir önerme sonuçta bu düşünceyi çıkaracaktı. Madem ki Allah’ın inanmış kulları fakir, öyleyse Allah da fakirdir. Madem ki şeytanın kulları zengin, öyleyse şeytan da zengindir. Veya madem ki Allah’a kulluk etmeyen bizler zenginsek, Allah fakirdir diyorlar. Eğer Allah zengin olsaydı kulları da zengin olurdu. Allah zengin olsaydı elbette kullarını da zenginleştirirdi. Bak bizler şeytanın kullarıyız, şeytan zengindir, biz de zenginiz. Şeytanın kulları olan, şeytanla beraber olan, şeytanın arzularına teslim olan, birbirimizden tanrılar kullar edinen bizler zenginiz diyorlar. Küfür mantığıdır bu. Diyorlardı ki insan ve cin şeytanları. Nasıl oluyor? Allah’ın öldürdükleri yenmiyor da bizim kestiklerimiz yeniyor? Nasıl oluyor da vadesiyle ölen, yâni Allah’ın öldürdüğü hayvanlar yenmiyor da bizim kesip öldürdüklerimiz yeniyor? diyorlardı. Aynen onun gibi Allah bu kullarını doyuramıyor da bizden zekât istiyor, bizden infak istiyor, öyleyse biz zengin o fakir diyorlardı. Biz onların bu alçakça sözlerini yazacağız. Ve de haksız olarak peygamber öldürmelerini, haksız olarak öldürdükleri peygamberlerin vebalini de yazacağız diyor Allah. Yâni peygamberleri öldürenler ancak böyle bir sözü söyleyebilirler. peygamberin getirdiği mesaja kulak vermeyenler, peygamberin hayatını, anlayışını reddedenler, kitap-tan habersiz yaşayanlar ancak böyle bir değer yargısına gidebilir. Kitabı tanıyan, peygamberi tanıyan, hayatında peygamberi ve onun getirdiği mesajı canlı tutan bir kimsenin böyle cahilce bir sözü söylemesi kesinlikle mümkün değildir. Hayatında Peygamberi yok farz ederek yaşayan birisi ancak dünyacı olabilir. Nasıl diyebiliyorlar bu sözü? Tüm mallar, mülkler onunken, göklerde ve yerde ne varsa hepsi onunken nasıl iftira edebiliyorlar Allah’a. Nasıl Allah fakir, biz zenginiz diyebiliyorlar? Şu anda ellerinde-kilerin tamamı Allah’ın değil mi? Nasıl ulaştılar bu zenginliğe? O servetlerini, o mallarını, mülklerini, o ellerini, ayaklarını, o akıllarını, fikir-lerini kim verdi onlara? O hayatlarını kim verdi onlara? Kendi kendi-lerine mi buldular bütün bunları? Eğer bütün bunlar kendilerinize, neden sahip olamıyorlar onlara? Bu hayatın sahibi kendileriyse onu niye koruyamıyorlar? Neden ölüyorlar? Hani bunu söyleyen zenginler nerede şimdi? Hani o zenginlikleri, o servetleri kurtarabildi mi onları? Onların dedikleri bu sözleri yazılacak, muhafaza edilecek ve karşılığında hesaba çekileceklerdir. Kiramen katibiyn meleklere onların bu sözlerini yazmaları emredilecek ve sonunda da tadın bu sözlerinize, bu yaptıklarınıza karşılık yangın azabını denilecek onlara.
182. “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. “Yoksa Allah kullara asla zulmetmez.” İşte bu sizin ellerinizle kazandıklarınızın karşılığıdır, yaptık-larınızdan dolayıdır. Bu azap sizin küfrünüzün, şirkinizin, isyanınızın, Allah ve elçilerine karşı zulümlerinizin karşılığıdır. Değilse Allah kullarına asla zulmedici değildir.
183. “Doğrusu, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiç bir peygambere inanmamak üzere Allah bize ahid verdi” diyenlere sen, ey Muhammed de ki: “Benden önceki peygamberler size belgeler ve dediğiniz şeyi getirdi. Doğru sözlü iseniz niçin onları öldürdünüz?” Yahudiler ve onlara tabi olanlar diyorlar ki Allah bizden ahit aldı, söz aldı. Hangi konuda? Hiçbir peygamber ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe kendisine iman etmememiz konusunda Allah bizden söz aldı diyorlar. Rivâyetlere göre yahudi reislerinden Kab Bin Eşref yanında yahudilerden bir grupla Rasûlullah Efendimize gelirler ve derler ki ey Muhammed, sen Allah’ın elçisi olduğunu ve Allah’tan vahiy aldığını iddia ediyorsun. Halbuki bizler bu konuda Allah’a söz verdik. Allah bizden peygamberlere iman konusunda söz aldı. Bir peygamber çıkacak, Allah tarafından kendisine bir kurban gönderilecek, yahut o peygamber Allah’a bir kurban adayacak, bir kurban kesecek, yâni bir deveyi, bir koçu kesip bir onu bir yere, bir dağın başına koyacak ve onu Allah’tan bir ateş gelip yiyecek, yakacak. İşte ancak o zaman biz onun peygamber olduğuna iman edeceğiz. Çünkü bizler bu konuda Allah’tan bir söz, bir ahit aldık, ya da Allah’a söz ver-dik diyorlar. Ey Muhammed, bize böyle bir mûcize göstermedikçe sana asla iman etmeyeceğiz diyorlar. Peygamberim, sen de ki onlara: Benden önce, daha önce de size elçiler geldi. Allah’ın elçileri apaçık delillerle, apaçık belgelerle, âyetlerle, mûcizelerle geldiler. Sizin şu anda benden istediğiniz kurbanla, o kurbanın Allah tarafından gönderilen bir ateşle yenmesi şeklindeki çeşitli mûcizelerle geldiler. Peki madem bu sözlerinizde sâdıklarsınız da o zaman niye onlara iman etmediniz? Niye öldürdünüz onları? Hayır hayır sizler bu işte sâdık değilsiniz. Bu iddianızda samimi değilsiniz. Eğer samimi olsaydınız elbette size daha önce bu mûcizelerle, bu âyetlerle gelen Allah elçilerini öldürmezdiniz. Önceki peygamberlere evet derdiniz. Bu mûcizeleri gördüğü halde inanmayan sizler ben böyle mûcizeler getirsem de yine inanmayacaksınız. Sizin derdiniz iman konusunda delillerin azlığı değil, âyetlerin yokluğu değil sadece inatlarınız ve kıskançlıklarınızdır. Sizler bu iddialarınızla başka değil Allah’a iftira ediyorsunuz? Allah böyle bir ahit almadığı halde ona iftira ediyorsunuz.
184. “Ey Muhammed! Seni yalancı saydılarsa, Senden önce belgeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberler de yalanlanmıştı.” Ey peygamberim, eğer bu kâfirler şu anda seni yalanlıyorlarsa senden öncekileri de yalanlamışlardı. Senden önce de kendilerine apaçık deliller, belgeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberleri de yalanlamışlardı. İşte önceki âyetlerde anlatıldı, Îsâ (a.s) insanlara pek çok âyetlerle gönderildi. Çamurdan kuş yapıp uçacak, anadan doğma körleri ve abraşları iyileştirecek, ölüleri diriltecekti gözlerinin önünde ama adamlar yine de iman etmemeyi becerebilecek-lerdi. Yâni şimdi Rasûlullah Efendimiz bu insanlara âyet getirse başka bir âyet mi getirecekti? Onlar iman etmemekte diretsinler, mü’minler de iman etmekte direteceklerdir. Ve iki grup arasında şu genel yasa herkesi bağlayacaktır.
185. “Her insan ölümü tadacaktır. Kıyâmet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir.” Her nefis ölümü tadacaktır. Mü’minler de ölecek, kâfirler de. Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın kitaplarına iman edip bu imânâ bağlı bir hayat yaşayanlar da ölecek, iman etmeyip kendi kendilerine bir hayat yaşayanlar da ölecektir. Bu, Allah’ın yeryüzünde koyduğu değişmez bir yasasıdır. Nuh (a.s) da öldü, ona inanmayan, onunla kavgalarını sürdüren toplumu da öldü. Dünyayı cennetleştirip ebedî yaşayacaklarına inanan, ölümü akıllarının ucundan bile geçirmeyen Âd kavmi de öldü onlara elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) da öldü. Semûd toplumu da öldü, Sâlih (a.s) da, İbrâhim (a.s) da gitti toplumu da, Süleyman (a.s) da gitti, Muhammed (a.s) da gitti. Mülk ve saltanat sahipleri de gitti, hiçbir şeyleri olmayan garibanlar da gitti. Mekke’de Allah’ın sevgili elçisine ve ona iman eden müslümanlara hayat hakkı tanımayanlar da gitti, müslümanlar da gitti. Yaratılmış olan hiçbir varlığının bu dünyada ölümsüzlük hakkı yoktur. Herkes ölümlüdür. Sadece bâkî olan Allah’tır. Ölümü hayatın içinde kabul etmek zorundayız. Ölümü sürekli hayatımızda canlı tutmak ve her an ölüp Rabbimizin hesabıyla karşı karşıya geleceğimiz şuuruyla bir hayat yaşamak zorundayız. Ama ne yazık ki genelde kâfirler bunu hiç hesap edemezlerken, müslümanlar da çevrelerinde birisi öldüğü zaman, bir ölüm hadîsesiyle karşılaştıkları zaman bu âyeti hatırlarlar. Bu âyetin hak olduğunu, ölümün, ölüm sonrası tekrar dirilişin, Haşr’in, Mahşerin, hesap kitabın, sorgulamanın, cennetin ve cehennemin hak olduğunu, gerçek olduğunu sadece kabirde bir cenazenin defni esnasında hatırlarlar ve ilân ederler. Mezarın başında söylerler bunu. Ey ölü kişi, ey cenaze, de ki Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, ölüm hak, diriliş hak, sırat hak, hesap hak, cennet hak, cehennem haktır. Haydi sen şimdi bütün bunların hak olduğunu söyle bakalım. Müslümanlar bu hakları sadece mezarın başında hatırlarlar ve hatırlatırlar. Bunların hak olduğunu ölmüş kişiye hatırlatırlar ama hayattakilere pek hatırlatmayı düşünmezler. Halbuki zaten o zavallı ölmüş, zaten gitmiş bu dünyadan. Orada ölümün hak olduğunu, Haş-r’in, neşrin, hesabın kitabın, cennetin cehennemin hak olduğunu hatırlatmanın ne anlamı olacak da? Ölülere, mezardakilere, işi bitmişle-re hatırlatıyor insanlar bunları da dirilere anlatmıyorlar, hatırlatmıyor-lar. Aman bu validir, aman bu emniyet amiridir, aman bu askerdir, polistir, aman bu müdürdür, amirdir bir zararı dokunur diye korktukları için bu hakları huzurlarında gündeme getirmekten ve bu haklara riâyet ederek bir hayat yaşamasını onlara duyurmaktan korkan, sağlıklarında onların yanlarına yaklaşmaktan korkan müslümanlar, onları zulüm içinde bir hayata terk eden hoca efendiler bir gün o kimselerin cenaze törenlerine çağrılırlar ve orada bunları o kişilere duyurmaya çalışırlar. Artık ölüp de zarar veremeyecek bir duruma gelince ona yaklaşıp bunları söyleyebiliyorlar. Adam ölmüştür yahu. Artık ne o ölmüş kişinin onlara selâm vermesi ne de o talkında bulunan kişinin ona bir şeyler anlatması mümkün değildir. Dünyadayken diyecektin bunu ona da, adam dünyadayken bunların hak olduğunu bilerek yaşayacaktı. Dünyadayken Rabbin Allah olduğunu bilerek yaşayacaktı bu adam. Dünyadayken kıblenin Waşinkton olmadığını, Avrupa olmadığını Allah’ın Kâbesi olduğunu söyleyecektin ki adam ona göre bir hayat yaşayacaktı. Geçmiş olsun. Adam yapacağını yapmış, hayatını, amellerini tamamlamış, defteri kapanmış sen şimdi anlatıyorsun ona bunu. Halbuki böyle değil de hoca efendiler şerrinden korktukları, zulmünden ürktükleri bu adamların dünyadayken evlerine gidecekler, dairelerine, makamlarına gidecekler ve uyaracaklardı. Ey zavallı! Ey kendisinin bir şey olduğunu zanneden zavallı insan! Yarın öldüğün zaman beni çağırıp talkın vermemi isteyeceksin. Ama ben sana şu gerçeği bugünden telkin edeyim ki yarın benim sana kabrinin başında vereceğim telkinimin hiçbir faydası olmayacak. Sen şu anda müslü-manca bir hayatın sahibi olmazsan, müslümanca amellerin sahibi olmazsan dünyanın tüm hocalarını çağırsalar bile hiçbir değer ifade et-meyecek. Gel kendini aldatma da Allah’ın istediği şekilde müslüman ol. Dinle bak sana şimdi söylüyorum ki Allah haktır, Allah Rabtir, Allah tek İlâhtır, sadece onu Rab bilip, sadece onu İlâh bilip boynundaki kulluk ipinin ucunu sadece onun eline vermeli ve sadece onu razı etmeli, sadece onun çektiği yere gitmelisin. Sadece Kulluğunu ona yapmalısın. Onun elçisi Hz. Muhammed (a.s) da hak elçidir, hak örnektir. Sadece onu örnek alacak, sadece ona uyacak, onu örnek bilecek ve onun gibi bir hayat yaşayacaksın. Allah’ın sana, bana ve tüm insanlığa gönderdiği bu Kur’an haktır. Hayatını bu kitabına göre düzenleyecek, amellerini bu kitaba dayandırarak yaşayacaksın. Bu kitabın onaylamadığı ameller boştur. Bu kitaptan başka hayatta uygulanacak kitap yoktur. Sırat haktır, ölüm haktır, kabir haktır, cennet haktır, cehennem haktır, hesap kitap haktır. Bütün dünya bir gün ölecek ve sen de öleceksin. Bütün insanlar yaşadıkları hayattan hesaba çekilecek, sen de çekileceksin. Gel fırsat eldeyken aklını başına al da yarın kötü bir duruma düşme diye uyarmalıyız insanları. Öleceksiniz, hesaba çekilecek ve kıyâmet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın diyeceğiz. Orada, kabrin başında bunlar hak ama hayatta hak olan başka şeylerin varlığına inanırlar insanlar. Dolar hak, mark hak, ev hak, araba hak arsa hak, senet hak, çek hak, kazanmak hak, hak, hak, hak.
186. “Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız; hiç şüphesiz, sizden önce Kitab verilenlerden ve Allah'a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir.” Andolsun ki mallarınız ve nefislerinizle, canlarınızla imtihana tabi tutulacaksınız. Mallarınız ve canlarının bu dünyada imtihan ko-nusudur. Bir gün bu dünyada bir mala ulaşırız, unutmayalım ki bu bir imtihan konusudur. Bir gün malımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün oğlumuz kızımız dünyaya gelir bu bir imtihandır, bir gün gelir oğlumuzu kızımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün evlenir bir kadına sahip oluruz bir imtihandır, bir gün gelir canciğer hayat arkadaşımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün babamızı, anamızı kaybederiz bu da imtihandır. Bunlar Allah’ın yeryüzünde koyduğu imtihan yasalarıdır ve bu imtihanlardan kaçıp kurtulmamız asla mümkün olmayacaktır bu dünyada. Sadece Rabbimiz şöyle dua etmeliyiz: Allah’ım, bizi bu dünyada dayanamayacağımız imtihanlarla imtihan etme. Gelmişsek bu dünyaya mutlaka imtihan edileceğiz. Varlıkla, yoklukla, sevinçle, kederle, ölümle, hayatla imtihan edileceğiz. Doğan her bir güneş, başlayan her bir sabah, ele geçen her bir fırsat, kaybedilen her bir imkân, batan her bir gün bizim için bir imtihanın habercisidir. İmtihansız bir saniye bile düşünmemiz mümkün değildir bu dünyada. Bir gün her şey bizim olabilir yine imtihandır, bir gün her şeyimizi kaybedebiliriz yine imtihandır. Bir de sizler sizden önceki kitap ehlinden, yahudilerden, hıris-tiyanlardan ve müşriklerden çokça eziyetler göreceksiniz. Onlar sizi üzecekler, size eziyetler verecekler, sıkıntıya sokacaklar sizi. Eğer onlardan gelebilecek bu eziyetlere, bu sıkıntılara sabreder, dayanır, direnir ve her şeye rağmen müslümanca kalabilmeyi, müslümanca ölebilmeyi becerebilirseniz, muttaki davranabilir, hayatınızı Allah için yaşamayı, Allah’ın istediklerinden şaşmamayı becerebilirseniz gerçekten bu zordur, gerçekten bu azme değer bir iştir ve işte o zaman kazanmış olacaksınız. Ehl-i Kitap ve kâfirlerin her cinsinden gelebilecek tahriklere kapılmadan, müslümanlığınızın kazandırdığı ahlâkınızı, şahsiyetinizi bozmadan, onların terbiyesizliklerine, suçlamalarına, sataşmalarına, küfürlerine rağmen, en kötü şartlar altında bile haktan, adâletten, müslümana yakışır vakardan vazgeçip onlar seviyesine düşmeden Allah’ın koruması altına girerek korunursanız kazanan sizler olacaksınız. Çünkü kötülere, kötülük yapanlara karşı iyilik gerçekten zor bir şeydir ama mutlak sûrette sahibini başarılı kılacaktır. Kötüler karşısın-da sabreden, onlara karşılık vermeyen, onların kötülüklerini örten, ört-bas eden, bağışlayan bir müslüman gerçekten azmedilmesi gereken, azmedilmeye değen, övülmeye değen bir iş yapmıştır diyor Rabbi-miz. Yâni kendisine kötülük yapan kimseleri, affederek, onların cinsliklerine sabrederek onları İslâm ahlâkıyla etkileyerek ıslah etmek, onları müslümanlaştırmak maksadıyla büyüklük göstererek affetmek gerçekten çok büyük azim, çok büyük karar ve müsamaha sahibi kimselerin yapabileceği bir şeydir diyor Allah. Ecdadımızın tarihi bununla doludur. Müslümanların sabırlarını, müsamahalarını gören nice muannit kâfirler İslâm’la şereflenme imkânı bulmuşlardır. Kötülük yapanlara karşı iyilik yapmak, İslâm’a kazanma adına onları affetmek bu gerçekten zordur. Kötülüğe karşı iyilik yapmak her kişinin karı değildir. Bu ancak sabreden erlerin karıdır. Bu ancak sabır erlerine bir vergidir. Yâni kendi nefsinden çok davasını düşünen, insanların Allah davasına gönül vermelerini şahsından ön planda tutan, davasının gönüllerde ma’kes bulması ve muzaffer olması uğruna her şeyini fedâ edecek kadar sabreden kişiler ancak bu duruma ulaşabilir. Böylece onun mesajı gönüllere nüfuz eder. Onun bu ihsanı karşısında en zalim insanlar, en katı kalpliler bile eriyerek sonunda ona ve dinine düşmanlık besleyen insanların ona ve dinine sıcak bir dost olduğunu görülecektir. Dün onu ve dinini yok etmek isteyen zalimlerin yarın onun davasına gönül verdiğini göreceksiniz. Meselâ böyle gözü dönmüş, gemi azıya almış, size kötülük yapmak isteyen birine karşı o anda söylenecek güzel bir söz, tatlı bir tebessüm, sakin bir konuşmanın o anda birden bire ortamı değiştiri-verdiği, kötülük yapmak isteyenin bile utanarak bu kötülükten vazgeçtiği çok görülmüştür. Öyleyse daha büyük kötülüklere fırsat vermemek, daha büyük felâketleri tevlid etmemek ve insanlara İslâm ahlâkını gösterip onların da müslümanlaşmalarını sağlamak için kötülük karşısında kötülüğü değil, kötülük karşısında iyiliği tercih etmeliyiz. Zor da olsa buna kendimizi alıştırmalıyız Allah yardımcımız olsun.
187. “Allah, Kitab verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahid almıştı. Onlar ise, onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Alış verişleri ne kötüdür!” Rabbimiz bu âyetinde bize ehl-i kitaptan aldığı bir sözü, mi-sâkı anlatıyor. Kendilerine kitap verilenler bu kitabı insanlara açık-layacaklar, beyan edecekler ve onu insanlardan asla gizlemeyecekler, asla saklamayacaklar. İşte bu konuda Allah onlardan ahit almıştır. Bu konuda Allah’a söz vermişlerdir. Peki şimdi bizim kitabımızın Âl-i İmrân sûresinin bu âyetinde bunu bize anlatarak bizden de ahit aldı mı bu konuda Allah? Bize de dedi mi bunu? Biz de Rabbimizin bize gönderdiği bu kitabın âyetlerini insanlara duyurmak, insanlara bildirmek ve beyan etmek zorunda mıyız? Biz de bu kitabı gündeme almak, birinci gündem maddesi yapmak zorunda mıyız? Evet kitabımızda onlardan önce bize hitap eden Rabbimiz onlardan aldığı bu misâkı gündeme getirerek bizden de misâk almıştır bu konuda. Öyle değil mi? Bu kitabın muhatabı bizler değil miyiz? Bize de-miyor mu Allah bunları? Öyleyse bu kitabın âyetlerini, bu kitabın hükümlerini, bu kitapta ne varsa, haramlar, helâller, iyiler, kötüler, peygamberler, toplumları, zalimler, mazlumlar, inananlar, inanmayanlar, kurtulanlar, helâk olanlar, kitabın insanlara sunduğu sosyal hayat, aile hayatı, ekonomik hayat, mîras, evlenme, boşanma, kazanma, harcama her şeyi, bu kitabın gündeme getirdiği tüm konuları hiçbir âyetini gizlemeden insanlara duyurmak, beyan etmek zorundayız. Hiçbir şeyi gizlemeyeceğiz. Biz anlatalım da, biz beyan edelim de insanlar inanırlarmış, inanmazlarmış o kendilerinin bileceği bir şey-dir. Ama ben bu kitabın mü’miniyim diyen herkes bu kitabın âyetlerini açıklamak zorundadır. Tabii bunun için de kitabı bilmek zorundayız değil mi? Kitabı bilmeden, kitabın âyetlerini tanımadan onu nasıl açıklayacağız insanlara? Kitabı tanımadan onun ne kadarını açıkladık, ne kadarını gizledik, hangilerini beyan ettik, hangilerini örttük nereden bileceğiz bunu? Aslında kitabı tanımayan, kitabı bilmeyen bir kişi onun tamamını kalbine gömmüş demektir. Allah bu ehl-i kitaptan kitaplarını gizlememeleri konusunda, onu insanlara açıklayıp beyan etmeleri konusunda ahid aldı. Ama bakın onlar Allah’a verdikleri bu ahidleri konusunda nasıl davranmışlar? Lâkin onlar onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Az bir dünya menfaati karşılığında kitaplarını sattılar. Alış verişleri ne kötüdür diyor Allah. Kitabı arkalarına attılar, kitabı kenara aldılar, kitapla ilgiyi, alâkayı kestiler. Onu arkalarına attılar. Ellerindeki kitabı bir kenara bıraktılar. Kitabı terk ettiler. Kitabın arkaya atılması, onun önüne, kitabın önüne başka şeylerin geçirilmesi demektir. Kitabın önüne başkalarının kitaplarını, başkalarının yasalarını veya kendi düşüncelerini, kendi hevâ ve heveslerini, kendi şahsî kanaatlerini onun önüne almak anlamına gelmektedir. Ya da kitaptan yüz çevirmek, kitapla ilgiyi alâkayı kesmek, kitaptan habersiz bir hayat yaşamak, hayat programını kitaba danışmadan hazırlamak anlamına gelmektedir. Allah korusun da, böyle bir kitap var mı, yok mu? Allah’tan böyle bir kitap gelmiş mi, gelmemiş mi? bundan habersiz yaşamak anlamına gelmektedir. Kitabın emirlerine ve yasaklarına karşı kayıtsız, vurdumduymaz bir hava içine girmek, kitabı ona ihtiyaç duyulmadığı için arkaya almak ve onu kendisine az bakılacak bir konuma getirmek demektir. Veya kitaba, onu sonra okuruz! Hele önce şunları şunları bir okuyalım da ondan sonra ona sıra gelsin diyerek onu ikinci, üçüncü plana atmak demektir. Denmiş ki bu âyetler kitabı bildikleri halde, Allah’ın kitabının bilgisine sahip oldukları halde hakkı gizleyen ehl-i kitabın bilginleri, özellikle de yahudi âlimleri hakkında inmiştir. Ama biliyoruz ki, sebebin özel oluşu hükmün genel oluşuna engel değildir. Öyleyse bu âyet din konusunda, kitap konusunda bildiği herhangi bir bilgiyi, bir gerçeği gizleyen, onu insanlara anlatmayan kimselerin hepsini içine almaktadır. İhtiyaç anında onu söylemeyen, veya yaymayan veya yayılması-na engel olmaya çalışan herkes için geçerlidir bu. Belki dün bu işi yapan ehl-i kitap bilginleriydi, lâkin dönem geçmiş bu sefer de müslü-manlar bu kitabı gizlemeye başlamışlar. Bakara’yı gizleyenler, Âl-i İmrân’ı, Nisâ’yı, Mâide’yi gizleyenler. Kur’an’ı bilip de ümmete anlatmayanlar, Allah’ın âyetlerini gündeme getirmeyenler, işlerine gelen âyetlerle vaziyeti idare edip, hoşlarına gitmeyecek âyetleri örtbas ederek kendi hevâ ve heveslerine göre bir dünya kuranlar. Bir dünya menfaati için kitaplarının âyetlerini satanlar. Basit hesaplar uğruna kitapta insanlara açıklandıktan sonra âyetleri gizleyenler, Kur’an’ın pek çok âyetinde görüyoruz ki Allah’ın lâneti on-ların üzerinedir ve lânet etmek şanından olan tüm meleklerin ve tüm varlıkların lânetleri de onların üzerinedir. Arkadaşlar, gerçekten bu konuda pek çok âyet ve hadis vardır. Bakın o hadislerden sadece bir tanesini okuyayım burada: "Kim ki yanında bulunan İslâm’dan bir bilgiyi gizlerse kıyâmet günü Allah onun ağzına ateşten bir gem vuracaktır." Çünkü küfre rıza küfürdür. İlmi gizlemek demek ondan mahrum olan insanların küfürde kalmalarına ve sapmalarına göz yummak, rıza göstermek demektir. Evet gerçekten Allah’ın âyetlerini gizlemek büyük bir günahtır. Allah korusun Menfaatimiz var gizliyorsak, hesabımız var gizliyorsak, rahatımız kaçmasın diye gizliyorsak, tayinimiz çıkmasın diye gizliyorsak, insanlardan bir zarar gelmesin diye gizliyorsak, filân ya da falan makamlara ulaşabilmek için gizliyorsak, para kazanacağız diye, zaman bulamadık diye anlamıyor ve anlatmı-yorsak bu âyetleri, bilelim ki yarın halimiz çok perişandır. Düşünün öyle bir ortamdasınız ki, öyle bir meclistesiniz, bir cemaattasınız, öyle bir okuldasınız, bir konumdasınız ki bir hakikatle karşı karşıyasınız. Ve orada o hakikatin sizin tarafınızdan ilânı isteniyor. Orada hakkın, doğrunun açığa çıkması adına o âyetin okunması, beyan edilmesi gerekiyor. Ve işte o anda hakikati gizlemeye, örtmeye, sıvışıp kaçmaya hakkınız yoktur. Bulunduğunuz makam ve mevki hesaplarınız, doktora, diploma hesaplarınız, ya da para pul hesaplarınız, ya da hacılık, hocalık hesaplarınız, toplum tarafından beğenilmeme, toplum tarafından dışlanma hesaplarınız, hocalığınızın toplum tarafından sıfıra indirilme korkularınız sizi ve bizi hiçbir zaman bildiğimiz hakikati gizlemeye sevk etmemelidir. Varsın çıksın tayininiz, varsın insin hocalığınız, varsın bitsin dekanlığınız, varsın bizi kimse hesaba da katmasın, varsın statümüz de yok olsun, söylememiz gerekenleri mutlaka söyleyelim. Açığa çıkarmamız gereken şeyleri mutlaka açığa çıkaralım. Bilelim ki Allahu Teâlânın açıklamamızı istediği hakikatleri gizlediğimiz sürece Allah’ın lâneti bizim üzerimizedir, lânet etmek şanından olan tüm varlıkların lânetleri bizim üzerimizedir. Öyleyse az bir pahaya, az bir dünya metaına, az bir menfaate satmayalım Allah’ın kitabını. Gizlemeyelim Allah’ın âyetlerini. Para ka-zanmada, makam kazanmada kullanmayalım âyetleri. Bu kitapla kulluk yapacak yerde makam mevki hesaplarında kullanmayalım. Bir baksanıza bu kitabı satanların karşılığında aldıklarına. Ne kadar az bir dünya menfaati değil mi? Kaybettikleri cennetin yanında tüm dünyayı almış olsalar bile ne kadar az değil mi? Bu gizleme işini bazen fertler yapar, bazen da bizzat devlet ve hükümetler yapar. Arkadaşlar, bu memlekette yıllarca Arapça okutulması yasaklanmıştır. Sebep nedir? Sebep Kur’an’ın gizlenmesi, Kur’an’ın bu insanlar tarafından anlaşılmasının engellenmesidir. Başka bir sebebi yoktur bunun. Bu tür gizleyenler de Allah’ın lânetinden kurtulamayacaklardır. Öyle değil mi? İngilizce öğretimine izin var, Almanca’ya izin var, ama Arapça’ya geçiş yok.
188. “Ettiklerine sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananların, sakın onların azaptan kurtulacaklarını sanma; elem verici azap onlaradır.” Yaptıklarıyla sevinen, böbürlenen, yapmadıkları şeylerle de insanlar tarafından övülüp takdir edilmelerinden hoşlanan insanlar. Sakın onların azaptan kurtulacaklarını sanma. Kim bunlar? Ne yapmışlar bunlar? İşte önceki âyette anlatıldı. Bunlar Allah’ın âyetlerini gizlediler, Allah’ın âyetlerini sattılar ve karşılığında insanlar nazarında değer kazandılar. Böyük adam, böyük hoca, aydın insan diye insanların takdirlerini, alkışlarını topladılar. İnsanların teveccühlerine nail oldular. Değer kazandılar. Ekonomik güçler topladılar. Makamlar, koltuklar elde ettiler. Hâkim düzenle çatışan Allah’ın âyetlerini gizlemelerinden ötürü düzen tarafından sevilip, sayılıp övüldüler, ödüllendirildiler. İşte bu insanlar tarafından sevilenler, övülenler ama Allah tarafından gazaba maruz kalanlar sanmasınlar ki bu insanların kendilerini alkışlamaları, kendilerini övmeleri, aydın din adamı böyle olmalıdır diyerek kendilerini yüceltmeleri, kendilerine hamd etmeleri, yapmadıklarıyla insanların kendilerini tanrılaştırmaları onları Allah’ın azabından kurtaramayacaktır. Ne alkışlayanlar ne de alkışlananlar cehennemden kurtulamayacaklardır. Evet onların bu sebeple insanlardan topladıkları ne ekonomik güçleri, ne siyasal güçleri, ne halktan topladıkları manevî, rûhânî güçleri, ne efendilikleri, ne şeyhlikleri, ne hazretlikleri, ne proflukları, ne doktorlukları kendilerini asla azaptan kurtaramayacaktır. Allah’ın azabından insanları ancak samimi bir iman kurtaracaktır bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşallah.
189. “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah her şeye Kâdirdir.” Göklerin ve yerin mülkü sadece Allah’a aittir. Mülk Allah’ındır. Öyleyse, madem ki mülkün sahibi odur, madem ki gökler ve yer, göktekiler ve yerdekiler onun mülküdür, madem ki ben de onun mülkü-yüm, madem ki bizler de onun mülküyüz, madem ki bize mâlik olan, bizlere egemen olan odur, öyleyse ben niye bir başkasının beğeni-sine kendimi kurban edeyim de? Niye bir başkasının övmesiyle övüneyim de? Mâlikin övgüsü dururken, Mâlikin beğenisi dururken niye benim gibi mülk olan birilerinin övgüsüne, beğenisine kendimi kurban edeyim de? Allah övgüsü varken, Allah beğenisi varken niye ondan başkalarını hedefleyeyim de ben? Allah beğenmedikten sonra Allah övmedikten sonra tüm dünya beni alkışlasa ne yazar? Öyleyse öveceğimiz Allah olsun, övüleceğimiz sadece Allah olsun. Sadece Allah’ı övelîm ve sadece onun tarafından övülmeye, Onun övüp beğeneceği kullar olmaya çalışalım. Sadece Allah’ın övgüsüyle şeref duyalım. Allah şerefiyle şereflenelim. Çünkü mülk onundur, hayat onundur, ölüm onundur, cennet onundur, cehennem onundur. Öyleyse kulluk da ona yapılmalıdır, itaat ta sadece onun hakkıdır. Öyle değil mi? Düşünün, tüm dünya beni övmüşler, tüm dünya beni alkışlamışlar, ne çıkar? Ne işe yarar da bu kabirde? Ne işe yarar da bu Mahşerde? Kabirde beni hesaba çekecek olanlar onlar mı? Mahşer yerinde beni hesaba çekecek olanlar, bana cennet ya da cehennem verecek olanlar onlar mı? Değilse onların beni beğenmele-rinin, beni alkışlamalarının hiçbir mânâsı olmayacaktır. Bundan sonraki âyette de akıl sahipleri tanımlanır. Allah akıl sahiplerinin kimler olduğunu bakın bize şöyle anlatır:
190. “Göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır.” Kimmiş akıllı olanlar? Kimmiş akıl sahipleri? Akıl sahipleri; göklerden ve yerden, göklerdeki ve yerdeki Allah’ın görsel âyetlerinden, meşhud âyetlerinden çıkarımlar yaparak yol bulan kimselerdir. Göklerin ve yerin âyetlerinden haberdar olan kimselerdir akıl sahipleri. Allah’ın gökler yüzü ve yeryüzünde yarattığı, insanların ibret nazar-larına sunduğu âyetlerini iyi değerlendiren, onlardan ibretler çıkararak o âyetlerin sahibine kulluğa yönelen kimselerdir akıl sahipleri. Allah’ın kitabının bu metluv âyetlerini, bu kulağa hitap eden işitsel âyetlerini okuyup gökleri ve yeri, geceyi ve gündüzü ona göre yorumlayan, hayatı ona göre değerlendiren kimselerdir akıl sahipleri. Göklerdeki ve yerdeki âyetlerin yol gösterisine tabi olarak göklerin ve yerin sahibini, mülkün gerçek sahibini, mülke egemen olanı bilen ve onun istediği gibi bir hayat yaşayan kimsedir akıl sahibi.
191. “Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru”, derler.” Onlar, o akıl sahipleri Allah’ı ayakta, oturdukları yerde ve yanları üzerine yatarlarken, nerede ve hangi konumda olurlarsa olsunlar, yatıyorlarmış, oturuyorlarmış, yahut yürüyorlarmış hiç fark etmez. Daraldıkları, bunaldıkları her yer ve her zamanda Rablerine dua ederler, yalvarır yakarırlar. Müslüman sabah akşam, yatarken, yattığı yerden, otururken, oturduğu yerden, okurken, yerken, içerken, kazanırken, harcarken, savaşırken, barışırken, ailesiyle karşı karşıyayken, komşularıyla konuşurken nerede ve hangi konumda olursa olsun Allah’ı zikrediyor, Allah’ı gündemine alıyor ve yaptıkları yapacakları konusunda Allah’ın emirlerini ve yasaklarını şuur haline getiriyor. Her an Allah’la istişare ediyor. Yemesini içmesini, yatmasını kalkmasını, almasını vermesini, küsmesini barışmasını, savaşını barışını, ekonomisini siyasetini, terbiyesini eğitimini, hukukunu cezasını Allah’ı gündemde tutarak Allah’la istişare ederek değerlendiriyor. Tüm hayatında sadece Allah’ın rızasını hesap ediyor. Allah’tan başka hiç kimsenin hatırını dinlemiyor, Allah’tan başka hiç kimsenin çektiği yere gitmiyor, sürekli Allah’ın kitabını, Allah’ın hayat programını gündeminde canlı tutarak hayatını onunla düzenlemeye çalışıyorlar. İşte zikir bu anlamadır. Yâni o mü’minler ayakta iken, otururken ve yatarken, bu üç durumda iken ne yapmaları gerektiğini, Allah’ın bu durumlarda kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini hatırlarlar ve uygulamaya koyarlar demektir. Veya buradaki kıyamda Allah’ı zikretmeleri savaş esnasında, kıyam esnasında Allah’ın kendilerinden nasıl davranmalarını istediğini hatırlamaları ve uygulamaya koymaları anlamına gelmektedir. Çünkü savaşçıdır o mü’minler. İşte Bedir’de, Uhut’ta böylece kıyamda Rablerini zikrettiler. Allah’ın adının yücelmesine sa’y ettiler. Allah’ın adının, Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sisteminin yücelmesi adına yapılan bir savaş mahza Allah’ı zikirdir. Oturarak zikir de, Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini öğrenmek üzere oturarak ders yapmalarıdır. İşte şu anda bizler bunu icra ediyoruz. Yattıkları yerden zikir de, Allah için verilen bir savaşın istirahat zamanı veya Allah için gerçekleştirilen bir bilgilenmenin sonunda, yoğun bir okumanın yorgunluğu esnasında okunan âyetlerin düşünülerek anlaşılması, özümsenmesi adına gerçekleştirilen bir zikirdir. Veya Namazın kıyamında ayakta, tahiyyatında oturarak Allah’ın âyetlerini okumaktır zikir. Çünkü namaz da baştan sona zikirdir. Onlar namazlarında böyle Allah’ın âyetlerini zikrettikleri gibi, namaz sonrası istirahatlarında, yatarlarken de Allah’ı zikrederler. Yâni o mü’-minlerin dünyalarında, düşüncelerinde hep Allah vardır, hep Allah’ın âyetleri vardır. Allah hep gündemlerindedir, kitap hep gündemlerin-dedir, cennet hep gündemlerinde, cehennem gündemlerinde, peygamber gündemlerindedir. Yatarlarken bile, uykularında bile, rüyala-rında bile bunları düşünürler. Hayatlarında her an Allah’a kulluğun, hakkın, adâletin hâkim kılınması derdi vardır. Hakkın ikâmesi ve bâtılların yok edilmesi gerektiğini düşünürler ve bir ömür boyu bunun kavgasını verirler. Mü’minler otururken kalkarken, yerken içerken her durumda sürekli Rablerinin metluv ve meşhud âyetleriyle karşı karşıya gelerek Rablerini zikrederler. Allah’ın gök ve yer âyetlerinin yaratılışını düşünürler. Akılları, gözleri ve kulakları vasıtasıyla algıladıkları Allah’ın bu görsel ve işitsel âyetleri kalplerini harekete geçirir ve şunu terennümden kendilerini alamazlar: Ey bütün bu âyetlerin sahibi olan Rabbimiz! Ey bütün bu âyetleri yaratan Rabbimiz! Sen bütün bu âyetleri bâtıl olarak yaratmadın! Sen bütün bunları boş yere yaratmadın! Laf olsun diye yaratmadın! Tüm bunları sen yaptın! Sen yarattın! Ama bunları boş yere yaratmadın ya Rabbi! Bizim imtihanımıza konu olsunlar diye yarattın! Zira sen abesle iştigalden münezzehsin, bizi ateşin azabından koru ya Rabbi! Diyorlar. Mü’minlerin böyle demesini istiyor Rabbimiz. Çünkü Allah yarattığı her şeyi hak üzere yaratmıştır. Her şeyi belli bir hikmete mebni yaratmıştır. Gökleri ve yeri eğlence olsun diye, fantezi olsun diye yaratmamıştır insanın imtihanı için yaratmıştır onları. Ve Allah insandan insan için yarattığı bu göklerin de yerin de hesabını soracaktır. Çünkü Kâinatta ne varsa hepsi hak üzerine, yâni sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmıştır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm Kâinatta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir. İşte Rabbimizin tüm bu âyetlerini gördükçe bizde böyle bir netice hâsıl olacaktır. Aslında mü’minler için her şey bir âyettir. Mü’min gözünü ve gönlünü alabildiğine açarak Rabbinin Kâinatta yarattığı envai çeşit âyetlerini seyreden kişidir. Kâfirler de Allah’ın âyetlerini örten, örtbas eden, gündemden düşüren kimselerdir. Allah’ın Kâinatta yarattığı âyetlerine karşı kör ve sağır kesilen kimselerdir. Bakıyoruz bugünün kâfirleri de Kendileri Allah’ın âyetleriyle ilgilenmedikleri gibi, Allah’ın âyetleri üzerinde düşünmedikleri gibi, bu âyetleri Allah kullarının gündemlerinden düşürüp, âyetleri örtüp, saklayıp, ısrarla kendi âyetlerini gündeme getirmeye çalışıyorlar. Allah’ın kulları Allah’ın âyetleriyle tanıştıkları zaman kendi âyetlerinin beş para etmeyeceğini bildikleri için Allah’ın âyetlerini örtmeye çalışıyorlar. Allah’ın âyetlerinden yüz çeviriyorlar. Mü’minler burada bir de göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğunu hak olduğunu ortaya koyuyorlar. Öyleyse Kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak sahibi, hukuk sahibi, hâkimiyet ve hüküm sahibi de sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. O’nun sözü haktır. O’nun sözü hukuktur. O’nun sözü mutlak dinlenecek sözdür. Ve işte göklerde ve yerde, göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklar-da da hak hukuk vardır, onlarda da kulluk vardır, onlar da kendilerini var edenin kulluk yasalarına teslimdirler. Güneş hiçbir zaman onun hak yasasının dışına çıkamaz, ay onu dinlemektedir, yıldızlar ona teslimdirler. Göklerde ve yerde sadece Allah’a kulluk ve ona itaat yasası işlemektedir. Ama sadece insanlar bunu bilmezler. Veya burada Allah tarafından yaratılmış olan göklerin ve yerin hakka ve hakikate delâleti anlatılmaktadır. Yaratıcıları Allah olan bu gökler ve yerler hak olan Allah’ın varlığına ve gücüne delildir bunlar. Eser müessirin varlığına delildir deniyor. Evet akıl sahipleri olan bu gerçek mü’minlerin duaları devam ediyor.
192. “Rabbimiz! Sen ateşe kimi sokarsan, onu şüphesiz rezil etmiş olursun, zulmedenlerin hiç yardımcıları yoktur.” Ey Rabbimiz sen kimi ateşe sokarsan, sen kimi cehennemine mahkûm edersen onun işi bitmiştir. İşi bitiktir artın onun. Artık sen onu rezil rüsva etmişsindir. Artık onların hiç yardımcıları da yoktur. Kimse onları senin takdirinin, senin cehenneminin ateşinden kurtara-maz. Rabbimiz ne olur bizi zalimlerden etme. Bizi rezil rüsva etme.
193. “Rabbimiz! Doğrusu biz Rabb'inize inanın diye inanmaya çağıran bir çağırıcıyı işittik de iman ettik. Rab-bimiz! Günahlarımızı bize bağışla kötülüklerimizi ört canımızı iyilerle beraber al.” Ey Rabbimiz, biz bir dâvetçi, bir münadi işittik, bir peygamber işittik ki o bizi Rabbimize imânâ çağırıyor. Rabbinize iman edin diyor. Bizi sana ve senin dinine, senin kitabına, senin hayat programına imânâ çağıran bir kutlu peygamber işittik de hemen hemen ona icabet edip, dâvetine icabet edip iman ettik. Sana, senin kitabına, senin elçine, senin dâvetiyene, Adem’e, Nuh’a, Hûd’a, Sâlih’e, İbrâhim’e, Mûsâ’ya, Îsâ’ya, Muhammed (a.s)’a hepsine iman ettik. Ya Rabbi sen de bizim günahlarımızı bağışla, bizim kusurlarımızı görmeyiver, hatalarımızı kaale almayıver, falsolarımızı siliver. Ya Rabbi biz sana ve senin gönderdiklerine iman ettik, senin istediğin şekilde bir hayat yaşamaya karar verdik, ama ufak tefek yanlışlarımız olabilecektir, sen onları hesaba katmayıver. Bizi mağfiret et de ailevi problemlerimizi, bireysel problemlerimizi, içinde yaşadığımız toplumun problemlerini bitiriver ya Rabbi. Hayatımızı düzlüğe çıkarıver ya Rabbi. Bizi iyilerin, iyi kullarının arasına katıp muttakilerle beraber öldür, biz onlarla beraber yaşayalım, onlarla beraber ölelim ve onlarla beraber cennetine gidelim ya Rabbi. Biz bir dâvetçi duyduk, bir peygamber dinledik ve hemen ar-kasından iman ettik diyorlar. Demek ki hidâyet talebinden sonra ortaya konan hidâyete hemen iman gerekir. Hidâyet ortaya konunca, hidâyet arzedilince hemen hiç beklemeden ona iman etmek gerekir. Duyar duymaz, dinler dinlemez hemen iman etmek gerekiyor. Evet biz, bizi imânâ çağıran bir münadi duyduk da hemen iman edip bu çağrıya uyduk deniyor. Öyleyse bizler de o mü’minler gibi şu anda bizi hakka çağıran Kur’an’ı ve peygamberi dinleyecek, Kur’an’ın dâvetine ve peygamberin çağrısına kulak verecek ve hemen işittik ve itaat ettik ya Rabbi diyeceğiz. Yâni biz de önce duyacağız, dinleyeceğiz, işiteceğiz ve hemen duyar duymaz iman edeceğiz. Hemen iman edeceğiz ama ameli de gündeme getiren, ameli de ihtiva eden bir imanla iman edeceğiz. Ama şurasını asla unutmayacağız. Önce Kur’an’ı ve peygamberi duy-mamız, dinlememiz, kulak vermemiz gerekecektir. Duymadan, dinlemeden iman olmaz. Bakın Bakara sûresinde bu konu şöyle anlatılıyordu: "Ve (yine) dediler ki: (Ey Rabbimiz!) İşittik ve itaat ettik! Bize mağfiret et ey Rabbimiz! Şüphesiz ki dönüş sanadır." (Bakara 286) Ey Rabbimiz! Senin mesajın Peygamberlerin tarafından bize gelince biz onları işittik ve itaat ettik. Biz işittik, senden gelene iyice kulak verdik, dikkatlice dinledik, anlamaya çalıştık, kafa yorup anladık ve itaat ettik. Kerhen değil tav'an itaat ettik. İstemeyerek değil isteyerek ve grup grup itaat ettik. İşittik ve hemen uyduk. İşittik ve hemen gereğini yerine getirdik. Bakın burada dikkat etmemiz gereken husus şudur: İşitmek indirileni bilmeyi, tanımayı gerektirir. Bilmek ve tanımak da okumayı ve ondan haberdar olmayı gerektirir. Şimdi söyleyin bakalım: Kitaplarını tanımayan, kitaplarından habersiz bir hayat yaşayan müslümanlar nasıl diyecekler bunu? Ya Rabbi! Biz kitabını işittik ve onunla amel ettik, biz bize düşeni yaptık, sen de ya Rabbi bize mağfiret ediver. Diyebilecek miyiz bunu? Arkadaşlar önce bir işiteceğiz kitabı, önce bir okuyacağız, tanıyacağız Allah’ın kitabını ve sonra itaat edeceğiz, sa-mimiyetle onları uygulamaya çalışacağız, bunu yaparken de ufak tefek kusurlarımız olmuşsa o zaman da aman ya Rabbi sen bilirsin diyeceğiz. Şimdi Allah için bir düşünelim. Acaba şu anda bizler bizden öncekiler gibi: "İşittik ve isyan ettik" diyenlerden miyiz? Dilimizle inandığımızı söylüyor ama hayatımızla yalanlayanlardan mıyız? Yoksa kimileri gibi işitmeden inandığını iddia edenlerden miyiz? Kitabı okumadan, onu işitmeden, onun dâvetine kulak vermeden, onun içindekilere muttali olmadan işittik ve itaat ettik diyenlerden miyiz? Olur mu bu? Olmaz değil mi? Peki ne yapacağız? Önce bir okuyacağız kitabı, önce bir dinleyeceğiz peygamberi, işiteceğiz ve hemen arkasından da itaat edeceğiz. Hemen arkasından da duyduk, anladık, iman ettik ve duyduklarımızı amele dönüştürme savaşı veriyoruz ya Rabbi diyeceğiz. Yâni duyar duymaz hemen iman edeceğiz, imanlarımızı hemen amele dönüştüreceğiz ve diyeceğiz ki ya Rabbi sen de bizi affet demeye yüzümüz olsun. Şu duayı yapmaya hakkımız olsun:
194. “Rabbimiz! Peygamberlerine vaâdettiklerini bize ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Sen şüphesiz sözünden caymazsın.” Ya Rabbi yeryüzünde en sevgili kullarına, peygamberlerine vaâdettiğin mükafatları bize de ver. Dünyada onlara vaâdettiğin güzel bir hayat, kullukta bir hayat, düşmanlarına karşı yardım edip galip getireceğin bir va’d, âhirette de onlara vaâdettiğin cennetine bizi de ulaştır ya Rabbi. Bizi dünyada ve ukba’da rezil ve rüsva etme ya Rab-bi. Bizi dünyada ve âhirette terk etme, bizi kendi halimize bırakma ya Rabbi. Dünyada da ukba’da da bizimle beraber ol ya Rabbi. Bizim yar ve yardımcımız ol ya Rabbi. Eğer bu dünyada ve âhirette bizden desteğini kaldırır, bizi kendi halimize bırakırsan biz ne yaparız sensiz ya Rabbi? Bizi rızandan, bizi kitabından, bizi peygamberinden uzak kılma ya Rabbi. Dünyada kitabından ve peygamberinden cüda bırakıp bizi kâfirlerin kulu kölesi durumuna düşürmediğin gibi âhirette de rahmet ve cennetinden mahrum bırakma. Bizi kıyâmet gününü unutanlardan, kıyâmetin hesabını kitabını diskalifiye edenlerden yapma ya Rabbi. Ya Rabbi sen bize kitabıma tabi olursanız, hayatınızı kitabımla düzenlerseniz, istediğim gibi yaşarsanız, muttaki olursanız, benim korumam altına girer, yolunuzu benimle bulur, hayatınızı benim için yaşarsanız, Resullerimin yolunda olursanız size cennet var diye vaat etmiştin. Ya Rabbi biz biliyoruz ki sen asla vadinden dönmeyensin. Bizi vaat ettiklerine ulaştır ya Rabbi! Bizi dünyada da ukbada da razı olduğun hayata ulaştır ya Rabbi diye dua dua Rablerine yalvarır yakarırlar onlar. Kendilerinin âciz, Allah’ın da çok güçlü olduğunu itiraf ederler.