Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya En’am — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

165 ayetRûpel 3 / 12
32."Dünya hayatı sadece oyun ve eğlencedir. Âhiret yurdu ise muttakiler için daha iyidir. Hiç düşünmüyor musunuz?" Evet dünya sadece bir oyundan, oyalanmadan, oyuncaktan iba­rettir. Evleri, barkları, dükkanları, tezgahları, hesapları, kararları, evliliği, boşanması, sanki çocukların evcilik oynamasına benziyor. Rabbimiz kitabında bu tür âyetleriyle bize dünyayı anlatıyor, dünya hayatını anlatıyor. Dünya, dena fiilinin ismi tafdıyl müennes sı­ğasıdır. Müennes sığasıyla kullanılışı onun kancıkça bir hayat olu­şunu anlatır. Ya da "Edna" daha düşük, daha alçak, daha adi ve de­ğersiz anlamlarına gelir. Şu hadisi daha önce bir kaç defa söylediğimi hatırlıyorum: Allah’ın Resûlü Medine sokaklarından birinde dolaşırken kokmaya yüz tutmuş bir oğlak ölüsü görür. Ashabına dönüp: “Bu oğlak ölüsünü kim bir dirheme benden satın almak ister?” buyurur. Çevresindekilerden talip çıkmayınca buyurur ki: “Öyleyse kim bunu kendisine hediye etmemi ister?” buyurunca etrafın­dakiler: Ey Allah’ın Resûlü bunun dirisi bile para etmez değil ki kok­maya yüz tutmuş ölüsü deyince Allah’ın Resûlü buyurur ki: “İşte Allah katında dünyanın değeri bu oğlağın sizin yanınızdaki değeri gibidir. Eğer şu anda sizin kazanmak için çırpındığınız, onsuz olmaz dediğiniz dünyanın sineğin kanadı kadar Allah katında bir değeri olsaydı ondan kâ­fire bir yudum su bile vermezdi.” Evet kâfire bolca verdiğine göre Rabbimiz, demek ki onun hiçbir değeri yoktur. Ve şu anda bizler bu oğlağı paylaşma kavgası veriyoruz. Yok bacağı senin olacaktı, yok kuyruğu benim olacaktı, yok barsağı sana gitmişti, şu anda bizler bunun paylaşımı savaşını veriyoruz. İşte dünya budur. Halbuki Allah’ın Resûlü başka bir hadislerinde buyuru­yor ki: "Sizin yaranızı sudan koruduğunuz gibi Allah da sev­diği kullarını dünyadan korur." ...buyurur. Ama bakıyoruz ki bugün mümini de kâfiri de dün­yayı hedeflemiş. Mümini de kâfiri de dünyayı kucaklama sevdasına kapılmış Allah korusun. Dünya sadece bir eğlenceden ibaret olduğu halde, geçici bir oyundan oyalanmadan ibaret olduğu halde, ölümle bitecek ve yarına intikal etmeyecek olduğu halde, âhiret yurdu daha güzel ve daha kalıcı olduğu halde insanlar hep dünyayı tercih ediyor­lar. Almamızda, vermemizde, küsmemizde, barışmamızda, sevme­mizde, reddetmemizde, evimizde eşyamızda hep dünyayı tercih edi­yoruz. Kızımızın dünyalık istikbalini düşünüyor ve okula gönderiyoruz. Oğlumuzun kazanmasını hesap ediyor onu mühendisliğe yatırım ya­pıyoruz. Çeyiz peşinde, ev bark peşinde, para pul peşinde koştuğu­muz kadar ilim peşinde koşamıyoruz. Bilgisayar öğrenmeye inandı­ğımız kadar Bakara’ya inanmıyoruz. Yahu ne olur ne olmaz yarın belki lâzım olur diyoruz. O belki lâzım olacak ama Bakara mutlaka lâzımdır bunu anla-yamıyoruz. Yarışımızı hep dünya adına yapıyoruz. Hep dünyalıklar konusunda yarışıyoruz. Aman daha çok malım olsun. Aman daha çok markım, dolarım olsun. Daha çok dükkan, daha çok arsa, daha çok şan, daha çok şöhret, daha çok alkış, daha çok koltuk, daha çok ma­kam, daha iyi model, daha güzel sofra adına yarışıyoruz. Ama Allah korusun da içimizde daha iyi Müslüman olalım, cennette daha ali ma­kamları elde edelim, daha güzel kulluk yapalım diye bunu dert edinen pek kalmadı gibi. Evet âyet-i kerîmede anlatılan dünya hayatının çok lüzumsuz, gerçek dışı, hiçbir değeri olmayan, hiçbir ciddiyet taşımayan, hiçbir amacı olmayan boş bir hayat olduğu anlaşılmamalıdır. Burada anlatılmak istenen dünya hayatının sonluluğu ve geçici­liğidir. Dünya hayatının hedef değil vasıta oluşudur. Yâni dünya hayatının âhiret yurdu yanında çok kısa geçici bir hayat olduğunun anlatılmasıdır. Tıpkı çok ciddi bir iş için yolculuğa çıkan bir adamın yolculuğuna devam ederken kısa bir süre dinlenmek ve sonra tekrar yoluna devam etmek için uğradığı bir ağacın altında dinlenme ve oyalanma yeridir. Bir de konumu gereği insanları aldatabilecek, in­sanları yanlışa, yanılmaya götürebilecek, insanı sadece eğlenceden, oyalanma-dan ibaretmiş zehabına götürebilecek pek çok aldatıcı gö­rünümlerin bulunduğu bir hayat olduğu için böyle deniyor, Allahu âlem. Oyun; faydalı işleri bırakıp faydasız şeylerin peşine takılmaktır. Eğlence, "lehv" ise ciddiyeti bırakıp ciddiyetsizliğe yönelmek demektir. Dünya hayatını temel kabul edenler, onu sonsuz zannedenler, var-sa da yoksa da işte yaşadığımız bu hayat vardır, bunun ötesinde baş-ka bir hayat yoktur diyenler, bu inançta olanlar oyun ve eğlenceye yö-ne­len insanlardır. Ya da onların dünyada yaptıklarının tamamı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ya da tıpkı oyun ve eğlence gibi bu hayat da kısa sürmektedir. Veya insan oyun ve eğlencelere olayların sonunu düşünme­diği zamanlar dalar. Ancak olayın ciddiyeti, ya da ötesi düşünüldüğü zaman da oyunun da, eğlencenin de tadı tuzu kalmaz. Bir de oyun ve eğlencelerle genellikle çocuklar ve cahiller meşgul olurlar. Akıllı in­sanların bu tür şeylere ayıracak zamanları yoktur. Onun için Allah di­yor ki hiç düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Ama âhiret yurdu öyle değildir. Âhiret yurdu böyle gelip geçici, bir anda bitiveren sonlu bir hayat değildir.
33."Ey Muhammed! onların söylediklerinin seni üzeceğini el­bette biliyoruz; Doğrusu onlar seni yalanla-mıyorlar, fakat zalimler Al­lah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar." Rabbimiz peygamberinin gönlünü alıyor. Rabbimiz bu âyetle­riyle peygamberine sabır tavsiye ediyordu. Zira Rasulullah’a yapılan iftiralar, hakaretler onu üzüyordu. Sihirbaz diyorlardı, kâhin diyorlardı, şair diyorlardı. Kâfirlerin her türlü fiil ve kavilleri onu üzüyordu. Halbuki peygamberliğinden önce herkes onu kabul ediyordu. Muhammedü’l Emin diyorlar, mallarını, ırzlarını, namuslarını ona teslim ediyorlardı. İsmet sıfatının sahibi görüyorlardı onu. Ama şimdi peygamberliği or­taya koyunca sanki herkes onun aleyhine geçivermişti. Şimdi de öyle değil mi ama? Adamın elbisesine karışsanız, rengi şöyle olsaydı, deseni böyle olsaydı deseniz hiç problem çıkmaz, dinler adam sizi. Veya adamın arabasına karışsanız, rengi şöyle ol­saydı, şurası şöyle olsaydı deseniz dinler sizi. Ama bu olmasaydı di­yerek onun varlığını reddettiğiniz anda kıyâmet kopar değil mi? Me­selâ Anayasa oylamasına gideceksin, ister ret kullan ister kabul kul­lan fark etmez, ama gitmediğin zaman, bunu tümüyle reddettiğin za­man kıyâmet kopar. Veya meselâ demokratik yolu kabul edeceksin, demokratik yollarla çare arayacaksın, Yargıtay’a gideceksin, temyize baş vurur­sun, hakkını bu yolla arar ve bulursan tebrik edilirsin. Ama tümüyle demokrasiyi reddettiğin zaman kıyâmet kopar değil mi? İşte bir dö­nem Allah’ın Resûlüne Muhammed’ül Emin diyen bu insanlar kendi hayatlarını yargılamaya başlayınca, hayatlarını toptan reddetmeye kalkışınca kıyâmeti koparıverdiler. Bu duruma üzülen peygamberine Rabbimiz sabır tavsiye ediyor. Ey peygamberim onların söylediklerinin seni üzdüğünü biliyo­ruz. Ama üzülme peygamberim onlar aslında seni yalanlamı yorlar. Fakat bu zalimler Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar. Bunlar seni değil Benim âyetlerimi yalanlıyorlar. Bakın İslâm’ın ve Rasulullah’ın en bü­yük düşmanlarından biri olan Ebu Cehil Allah’ın Resûlüne şöyle di­yordu: "Ey Muhammed! Vallahi biz sana yalancı demiyoruz! Biz sana yalan söylüyorsun demiyoruz. Ama biz senin bize sunduğuna yalan diyoruz" diyordu. Yine bakın Bedir günü Allah’ın Resûlünü ve onun mesajını yok etmeye gelen Ahnes Bin Şurayk Ebu Cehil’e gizlice so­rar: Ey Ebu Cehil şu anda ikimizi duyacak başka kimsecikler yok, o halde bana doğru söyle. Gerçekten Muhammedi yalancı olarak mı gö­rüyorsun? Ebu Cehil’in cevabı şöyle oldu: Allah’a yemin ederim ki o doğru bir insandır. Ve hayatı boyunca onun tek bir yalanına bile şâhit olmadım. Ama şu anda ben şunun için savaşıyorum. Şimdi bizim eli­mizde bulunan kabilenin bayrağını taşıma "liva"; hacılara su verme "Sıkaye"; hacıları doyurma "Rifade"; Kâbe’nin anahtarlarını elimizde bulundurma görevleri bizim elimizden alınıp peygamberin eline ge­çerse bize ne kalacak geriye? İşte ben bunun için savaşıyorum, bu­nun için ona karşı çıkıyorum diyordu. Yine Haris Bin Amir: Vallahi ey Muhammed! Biz sana yalan söylüyorsun demiyoruz. Ancak senin getirdiğin mesaj bizi yerimizden edecek. Senin getirdiğin âyetler bizim makamlarımızı, konumlarımızı sarsacak diyordu. Peygamberin doğruluğunu inkâr etmiyorlar, ama getirdiği mesajın Allah’tan geldiği konusunda şüphe ediyorlardı. Ya da Allah’ın hayata karışmasını reddetmeye çalışıyorlardı. Allah’ı da, pey­gamberi de kabul edelim, ama oldukları yerde dursunlar, bizim haya­tımıza karışmasınlar demeye çalışıyorlardı. Allah diyor ki: Peygamberim! Onların yalancı olarak reddettik­leri sen değilsin. Onlar seni reddetmiyorlar bizim mesajımızı reddedi­yorlar. Ya da seni yalanlamak, Allah’ı yalanlamak demektir, Seni red­detmek Allah’ın âyetlerini reddetmek demektir. Seni kabul etmek de, seni ve sünnetini dinde temel odak nokta bilmek de Allah’ı kabul et­mektir oluyor bunun bir başka mânâsı da. Seni kabul etmek kitabı ka­bul etmek demektir. O halde onlar seni yalanlamıyorlar. Çünkü elçinin yalanlanması onu gönderenin yalanlanması demektir. Öyleyse ey peygamberim! Biz bizi ve mesajımızı reddedenlere karşı sabreder ve onlara süre üstüne süre tanırken, sen ne diye kay-gılanırsın? Ne diye kendini yiyip bitirecek duruma gelirsin? buyurarak Rabbimizin elçisini teselli ettiğini görüyoruz burada.
34. Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmalara katlan­dılar. Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur, andolsun ki peygamberle­rin haberi sana da geldi." Evet peygamberim yalanlanan sadece sen değilsin. Senden önce de pek çok peygamberler yalanlanmıştır. Pek çok peygamberler de işkencelere maruz kalmışlar, bu peygamberler kendilerine yardı­mımız gelene kadar sabretmişler, dayanmışlar, direnmişler, yılma­mış-lar, durmamışlar, dönmemişler, yollarına devam etmişlerdir. Öy­leyse Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur. Yeryüzünde Allah’ın koy­duğu yasalarını değiştirecek yoktur. Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz. Burada Allah’ın kelimelerinden ve bu kelimelerin değişmeye­ceğinden maksat, doğruyla yanlış, hakla bâtıl, imanla küfür, Allah yolu taraftarlarıyla şeytan yolu taraftarları arasında süregelen savaşın ka­nunudur. Hakla bâtıl arasındaki çatışma yasasıdır. Allah’ın yeryü­zünde koyduğu bu yasa hiç değişmeden devam etmektedir. Bir de bu yasaya göre hak sahibi, iman sahibi, takva sahibi kimselerin bu konudaki sabırlarını, sadâkatlerini, dirençlerini ve Al­lah’a olan tevekküllerini ve güvenlerini ispat etmeleri için uzun bir süre imtihana tabi tutulmaları, çeşitli eleklerden geçirilmeleri gerekmekte­dir. Böylece bu denemelerden, bu potalardan geçirilirken hem isten­meyen cürufları atılacak, hem yüce hasletleri geliştirilecek, hem de en sonunda kazandıkları bu silahlarla küfür cephesi karşısında dayana­bilme ve zaferi elde edebilme noktasına geleceklerdir. İşte bu değiş­meyen bir yasadır. Her dönemde Müslümanlar bu yasadan geçirile­ceklerdir. Ve işte bu yasa gereği yardıma ehil hale gelen Müslümanlara Allah’ın yardımı gelecektir. Ve yine bu yasaya göre Müslümanlar hiç­bir zaman kendilerine düşeni yapmadıkları sürece kendilerine Allah’ın yardımı gelmeyecektir. Mü'minler kendilerini değiştirmedikleri sürece Allah onları asla değiştirmeyecektir. İşte bu Allah’ın kelimelerinde de­ğişme olmaz ifadesinin mânâsı anlayabildiğimiz kadar budur. Evet kâfirler iman cephesine karşı hep savaş açacaklar, kâfir­ler Müslümanlardan asla razı olmayacaklar, bu bir yasadır. Allah yo­lunun yolcuları bu kâfirlerin tutumlarına karşı, yalanlamalarına karşı sabredecekler. Yâni her şeye rağmen Allah’ın dediğini yapmaya çalı­şacaklar, kulluktan vazgeçmeyecekler, yollarında, davalarında şüp­heye düşmeyecekler, yılgınlık göstermeyecekler, bu da bir yasadır. Nihâyet onlara Allah’ın yardımı gelecektir, bu da bir yasadır. Tarih bo­yunca bu hep böyle olagelmiştir. Allah’ın yasalarını asla değiştirecek yoktur. Bu yasalara uygun hareket eden kullarına Allah’ın vaâdettiği yardımı değiştirecek yoktur. Sâffât sûresindeki âyet-i kerîmesinde de bu hususu şöyle anlatı­yor Rabbimiz: "Andolsun ki peygamberlerimize söz vermişizdir: Onlar muhak­kak yardım göreceklerdir. Bizim ordumuz muhakkak üstün ge­lecektir." (Sâffât 71,72,73) Yine Mücâdele sûresinde şöyle deniyor: "Allah, "Andolsun ki ben ve peygamberlerim üstün geleceğiz" diye yazmıştır. Doğrusu Allah kuvvetlidir. Güçlüdür." (Mücâdele 21) Evet bu bir yasadır. Yeryüzünde değişmeyen bir yasadır, öy­leyse peygamberim! Sen de bu yasa gereği sabret, diren, dayan, yıl­gınlık gösterme. Eğer sen sana düşeni yaparsan, Allah da sana karşı yardımını gönderecektir, bundan en küçük bir şüphen olmasın. De­ğilse:
35. Onların yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa, eğer gücün yeri delmeye veya göğe merdiven dayamaya yetmiş olsaydı, onlara bir mûcize göstermek isterdin. Allah dileseydi onları doğru yolda top­lardı. Sakın cahillerden olma!" Evet Allah’ın Resûlü zaman zaman insanlar yola gelmiyorlar diye, insanlar adam olmuyorlar diye üzülüp ve hayıflanıyordu. cehen­neme doğru giden insanlar görüyordu çevresinde ve üzüntüsünden kendisini yiyecek duruma geliyordu. Çareler arıyordu Allah’ın Resûlü. Acaba ne yapsam da bu insanları hidâyete ulaştırsam? Nasıl etsem de bunları cennete kazandırsam? Nasıl bir usul, nasıl bir metot takip etsem de bu insanların cehennem yollarına barikatlar koyabilsem diye çırpınıyordu Allah’ın Resûlü. Bu konuda öyle haristi ki Allah’ın Resûlü, elinde avucunda, evinde, cebinde nesi varsa hepsini harcamaya çalı­şıyordu. Yapması gerekenleri yapıyordu da, acaba bundan başka ne yapsam? Bu dini tebliğden başka, bu Allah’ın âyetlerini duyurmanın ötesinde ne yapsam acaba? diyordu. Hani bugün biz de deriz ya zaman zaman: Acaba ne yapsak da bu insanları İslâmlaştırsak? Ne yapsak da bu insanları cennete götürebilsek? Bir okul mu açsak acaba? Bir tekvando salonu mu aç­sak? Bir matbaa mı kursak? Bol bol yemekler ikram edebileceğimiz, yardımlarda bulunabileceğimiz bir vakıf mı kursak acaba? Yoksa mestlerimizi mi saklasak? Sakallarımızı mı kestirsek? Evlerimizi şöyle şöyle mi tefriş etsek? Hanımlarımızı şöyle şöyle mi giydiriversek? Ara sıra meyhaneye mi gidiversek? İçkilerine, fâizlerine dokunmayı mı versek acaba? gibi çoğu İslâm’ın tecviz etmediği bazı yolları dene­me-yi düşünürüz. Hattâ bazen Allah’ın bizden diriltmemizi istediği insanları öl­dürmeyi bile düşünürüz. Allah Resûlü Mekke’den sürülürken, Taif de dövülürken bile melekleri imdadına çağırmadığı halde biz çoğu za­man acaba melekleri, cinleri mi yardıma çağırsak? Ya da dua ediver­sek de Allah bu işi hallediverse, bu iş bir anda oluverse deriz. Rasulullah da insanları İslâmlaştırabilmek için bazı çareler aradı. Değişik usul ve metotlar düşündü de Allah şöyle buyurdu: Pey­gamberim! Vazgeç bundan! Eğer Benim sana verdiklerim yetmiyorsa, Benim sana vahyettiğim âyetlerim yetmiyorsa haydi gücün yetiyorsa bir delik delip yerin dibine in, yahut göğe bir merdiven dayayıp gökyü­züne çık da Benim verdiklerimin dışında bir âyet, bir mûcize, bir metot getir onlara. Ne büyük bir tehdit değil mi bu? Peki kime deniyordu bu? Kime yapılıyordu bu tehdit? Allah’ın Resûlüne. Hem de Hz. Nuh (a.s) gibi çevresindekilerden, toplumundan gördüğü eziyetlere karşılık bir defa beddua etmeyecek kadar, bir defa melekten yardım istemeyecek kadar sabır timsali bir peygambere yapılıyordu bu tehdit. Ne oluyor sana ey peygamberim! Ne arıyorsun sen? Kuran yet­miyor mu sanki? Kur’an’ı Benim onda tarif ettiğim Rabbani bir metotla insanlara tebliğ etmek yetmiyor mu? Halbuki onların hidâyete gelmesi senin planlarına, senin programlarına bağlı değildir. Şüphesiz ki ey peygamberim, sen dilediklerini hidâyete erdiremezsin. Senin va­zifen ölmüşleri diriltmek değildir. Sen ancak korkmadan, çekinmeden, açıkça sana indirdiğimizi anlat ve ötesini düşünme. Eğer Allah dile­seydi onların tümünü, insanların tamamını hidâyet üzere, İslâm üzere toplardı. Ya da dileseydi Rabbin o kâfirlerin tamamını melekler gibi, sema ve arz gibi, bitkiler ve hayvanlar gibi doğuştan isyan edemez bi­çimde yaratırdı. Yâni diğer varlıklar gibi doğuştan onların boyunların­daki ipin ucunu eline alırdı da hiçbirisi kâfirlik yapamazdı. Ama Rab-bin böyle dilememiş ve böyle olmamıştır. Binaenaleyh sen onları hidâyete getireceğim diye çeşitli yollar ve metotlar denemeye kalkışıp sakın cahillerden olma buyurarak Rabbimiz iman etmeyenler karşısında yılgınlık göstermemesi gerekti­ğini, sabırla Allah’ın kendisi için çizdiği program dahilinde görevini ye­rine getirmesi gerektiğini söylüyordu. Ey peygamberim! Eğer bu görev mûcizelerle, harikalarla yerine getirilebilecek bir görev olsaydı bunu Allah yapardı, senin yap-mana gerek kalmazdı. Eğer sen Rabbinin programından razı değilsen haydi kendin daha güzel bir program yap! Gökyüzüne çık, yere in ve yeni bir şeyler getir onlara. Ama bilesin ki sünnetullahta buna yer yoktur. Eğer Allah bunu dileseydi baştan Müslüman yapardı onların tümünü ve iş biterdi. O zaman ne peygamberler göndermeye, ne de kitaplar indirmeye de gerek kalmazdı. Evet âyet-i kerîmenin bir başka anlamı da şöyledir: Ey pey­gamberim, senin buna gücün yetmez demektir. Yâni Rabbinin prog­ramını bırakıp da yeni bir program yapmaya senin gücün yetmez de­mektir. Veya bir başka anlamı da, senin onları hidâyete ulaştırmaya gücün yetmez demektir. Bir de tabii bu âyet peygamberin insanların hidâyeti konusun­daki tutkusunu anlatır. Yâni peygamber eğer bu insanların hidâyeti için semadan, ya da yerin dibinden bir şey getirebilecek olsaydı, buna imkânı olsaydı mutlaka onların iman etmeleri için onu yapardı, mut­laka onu onlara getirirdi demektir bunun mânâsı. "Ey Muhammed! Rabbin dileseydi yeryüzünde bu-lunanların hepsi iman ederdi. Öyle iken insanları iman etmeye sen mi zorlaya­caksın?" (Yunus 99) Onların iman etmeleri senin elinde değildir. Yâni senin onlara fevkalade bir mûcize göstermene bağlı değildir. Bu iş Allah’a aittir. Bu âyet-i kerîme Resûlü Ekrem’in sahsında kıyâmete kadar gelecek İs­lâm’ı tebliğ eden peygamber yolunun yolcusu tüm müminlere hitap etmektedir. Âyet-i kerîme İslâm tebliğcilerinin önüne zaman ve me­kânla sınırlı olmayan, kıyâmete kadar her dönemde geçerliliğini sür­dürecek bir program çizmektedir. İnsanları Allah yoluna dâvet elbette meşakkatli ve zor bir iştir. Bu yolda en büyüklük sırasına göre üç bü­yük zorluk vardır. Birincisi yalanlanma, ikincisi döneklik, üçüncüsü de dâvet eden kişinin gönlünde herkesin bu dâvete icabet etme arzusu. İşte bu üç konuya çok dikkat edeceğiz. Bizi çok rahat yalanlayanlar çıkabilecek, buna hazır olmalıyız. Bize inandığını iddia edenlerden döneklik yapanlar olabilecek, buna da hazır olmalıyız. Bir de gönlümüzde herkesin bir an evvel bizim dâ­vetimize icabet etmesini ısrarla isteme olabilecek ve bu dine giriver­meleri konusunda sabırsızlık gösterebilecek, hattâ Rabbimizin bu ko­nuda harikulade şeyler yaratmasını bekleyecek duruma gelebileceğiz. Din dâvetçisi Allah’ın yardımı hususunda acele etmeden kendini Al­lah’a teslim etmeli ve her şeyden evvel Allah’a güvenmelidir. Zira bile­lim ki inanmayanların inanmayışları âyetlerin yetersizliğinden, delille­rin azlığından değildir. Eksik olan onların kör, sağır ve ölü oluşlarıdır. Binaenaleyh insanlar yola gelmiyorlar diye, insanlar İslâm’ı kabullen­miyorlar diye zorlanıp, metot değiştirilip, İslâm’ı başka başka kılıflara sokup, değişik elbiseler içinde takdime çalışmak Allah’ın istediği şe­kilde hizmet değildir. Böyle yaparak yığınları İslâm’a kazandıracağımızı düşünüyor­sak bilelim ki peygamberler, imâmlar kaç kişiyi yola getirdin diye he­saba çekilmeyeceklerdir. Ölçüye uyup uymadığına, Allah’ın tarif ettiği biçimde Allah’ın kullarını hakka dâvet edip etmediklerine göre hesaba çekileceklerdir. Unutmayalım ki nice peygamberler vardır ki hiç insan çevirememiş, niceleri vardır ki başı testereyle kesilmiş, niceleri var ki taşla şehid edilmiş. Ama ne gam, onlar Allah’ın dediği gibi hareket etmişler ve kazanmışlardır. İslâm dâvetçileri insanları İslâm’a dâvet ederlerken beşerin günü birlik arzularına uygun elbiseler içinde onu takdim edemezler. İslâm’ın böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Hayır hayır dâvetçi dini kendi Rabbani metodunun dışında takdim edemez. Allah nizamına insanla­rın yanındaki sistemlerden, kulların sistemlerinden şefaatçiler araya­maz. Devrin şartlarına ve yığınların arzularına göre o metot arayışına giremez. Girerse peygamberi tehdit eden âyet onun karşısına da diki­lir ve hesap sorar ondan. Ne gerek var böyle şeylere? Biz hiç denedik mi ki insanlara Allah’ın açık ve net âyetleriyle gitmeyi. Biz hiç denedik mi her gün üç âyeti anlayıp onu açıkça inanmayanlara anlatmayı? Denedik mi ki başka usuller arıyoruz? Hep korktuk bundan, hep kaç­tık, hiç denemedik. Hep başka şeyler anlattık, hep başka şeylerden medetler bekledik. Biz kendimiz tanıyamadık ki Kur’an’ı onu başkalarına tanıta­bilelim. Biz kendimiz anlayamadık ki başkalarına anlatabilelim. Biz her halde onu toprağın altına girdikten sonra elimize alıp tanımaya çalı­şacağız. Bir gün Hz. Ömer bir Tevrat nüshası bulmuş, içinde İslâm le­hine, Rasulullah lehine deliller bulabilirim diye onu getirip heyecanla Rasulullah’ın yanında okumaya başlar. Allah’ın Resûlü gazaplanır ve yüzünde işmizaz belirir. Ashap Ömer’e işaret eder ve yeter ey Ömer Rasulullah’ı kırdın der. Ömer Rasulullah’ın yüzüne bakınca büyük bir hata işlediğini anlar ve elindeki Tevrat nüshasını atarak: Vallahi ey Allah’ın Resûlü, ben Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, Nebî olarak Muhammed’den, kitap olarak da yalnız Kur’andan razıyım. Vallahi kalbim bunlardan başka birine kaymamıştır. Vallahi gönlüm bu paçavraya meyletmemiştir diyerek Rasulullah’ın gönlünü kazandı. Evet Rasulullah gazaplanmıştı. Zira Kur’an kendisinden başka delile muhtaç değildir. Kur’an ve İslâm başka şeylerin sağlamasına muhtaç değildir. İslâm’ın bizzat kendisi, Kur’an’ın bizzat kendisi haktır ve hakkı açıklamaya yeter de artar da. Ama gelin görün ki günü­müz-de nice eserler nice meclislerde onun önüne geçirilmekte ondan önce nicelerine baş vurulmaktadır. Yapılacak şey şu: Allah’ın metluv ve meşhût âyetlerini evvela kendimiz anlayacak ve anlatacağız en güzel biçimde ve olduğu gibi onu pazarlayacağız. Vitrini canlı tutmaya çalışacağız, pazarlamayı en güzel biçimde yapmaya çalışacağız, ama buna rağmen mal satımlı-yorsa, rağbet görmüyorsa sabredeceğiz, gönüllerin anahtarı elinde olan Allah’ın yardımını bekleyeceğiz. Unutmayalım ki Allah’ın yardımı ve nusreti prensiplere bağlılığa göre gelir. Bizim azlığımız veya çoklu­ğumuz hiç önemli değildir. Bu dine ve bu dinin yasalarına uygunlu­ğumuz önemlidir. Zafer ve nusret için yasalara uymaya ve şartları ye­rine getirmeye çalışacağız Allah yardımcımız olsun.
36. “Ancak kulak verenler dâveti kabul ederler. Ölü­leri ise Allah diriltir, sonra ona dönerler." Ey Peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, şunu da hatırınızdan çıkarmayın ki Risâlete karşı insanlar iki gruptur. Kur’an karşısında, peygamber karşısında, İslâm karşısında iki grup insan tavrı vardır. Bunlardan birinci grup fıtrî alıcı cihazları açık olanlar, fıt­ratları ölmemiş olanlar. İkinci grup da fıtratları bozulmuş, alıcı cihaz­ları ölmüş insanlardır. Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, bunu asla unutmayın. Size ancak sözü dinleyenler, söze kulak verenler, sözü işiten ve onu anlayan kimseler icabet ede­ceklerdir. Alıcı cihazları çalışan, fıtratları diri ve faal olan kimseler an­cak icabet edecektir. Fıtratları bozulmuş olanlar, yaratılış melekelerini kaybetmiş, duymaz, işitmez hale gelmiş, doğruya yönelme istidatlarını kaybetmiş ölü olanlara gelince bilesiniz ki onları ancak Allah dirilte­cektir. Bu duruma gelmiş insanlar için ne peygamberlerin ne de başka birilerinin yapabilecekleri bir şey yoktur. Şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki Allah’ın duyur­madığına kimse bir şey duyuramaz. Allah’ın söyletmediğine kimse bir şey söyletemez. Allah’ın göstermediğine kimse bir şey gösteremez. Allah’ın şaşırttığını kimse yola getiremez. Bunlar kabirdekiler gibi de­ğillerdir. Bunlar vahye karşı kapılarını pencerelerini kapamış, duyma­yan, duygulanmayan, düşünmeyen, idrak etmeyen, hayattayken öl­müş insanlardır. Bunlar ölülerdir ve bunları Allah’tan başka diriltecek de yoktur. Âyette anlatılan Allah’ın bunları diriltmesini de şöyle anla-maya çalışıyoruz: Ya bunlarda bir dirilme emaresi, bir canlılık belirtisi gö­rürse, yâni bunlarda bir hayır görürse, dilerse Rabbimiz dünyada di­riltecektir bunları. Dilemezse âhirette huzuruna gelinceye kadar dün­yada ölü bırakacak bunları da, o zaman diriltecektir. Bunları Allah diriltecektir âyetinden bir de şunu anlıyoruz: De­mek ki bunlardan ümit kesmemek gerekmektedir. Demek ki her ne kadar bugün duymuyorlarsa da yarın duyabileceklerdir. Bugün ölü ol­salar da yarın belki dirilebileceklerdir. O halde biz bunlara karşı uya­rı-mıza devam edeceğiz, ümitlerimizi yitirmeyeceğiz, ya da yola gel­me-diler diye üzülüp kahrolmayacağız. Arkadaşlar işte bu, meselenin bize yönelik veçhesidir. Ama meselenin bir de onlara yönelik veçhesi vardır ki, o da bu adamların ne zaman dirilecekleri, ne zaman adam olacakları bizi ilgilendirmeye­cektir. Zira bu Allah’a kalmış bir şeydir. Öyleyse bizler bu tür insanlara karşı her şart altında görevimizi sürdürmek zorundayız. Bunun dı­şın-da başka hesapların içine girmeden onlara tebliğimizi, uyarımızı devam ettirmek zorundayız.
37. “Rabbinden peygambere bir belge indirilseydi ya" dediler. De ki: Doğrusu Allah bir belge indirmeye kadirdir, fakat çoğu bilmezler." Peygambere bir belge bir âyet indirilmesini istiyorlar. Ba­ka-ra’da Allah buyurur ki bu yeni değil, bu sözler yeni değildir. Yâni Hz. Ademden bu yana Müslümanlar hep böyle değişmeyen inancı yaşı-yorlar, kâfirler de İblisin yolsuzlaşmasından bu yana hep böyle aynı yanılgıyı devam ettiriyorlar. Yeni bir şey değildir bu. Tarihte hep ola-gelmiş bir felsefedir. "Ey Mûsâ Allah’ı apaçık görmedikçe sana asla inanmayaca­ğız! demişlerdi." (Bakara 55) "Bize yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inan-mayacağız! Veya senin bağların hurmalıkların olup, ara-larından ırmaklar akıtma­dıkça sana inanmayacağız! Yahut da iddia ettiğin gibi göğü tepemize parça parça düşür-meli ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmeli­sin ki sana inanalım demişlerdi." (İsrâ 90,91) Yine hıristiyanlar da Hz. Îsâ’ya şöyle demişlerdi: “Havariler; Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten bir sofra in­direbilir mi demişlerdi. Bunu becerebilir mi Rabbin demişlerdi." (Mâide 112) Allah diyor ki bunlar, bu sözler yeni değil, öncekiler de aynı şey­leri söylemişlerdi. Bugünkü bilimsel, pozitivist, modernist kâfirler de aynı şeyleri söylüyorlar. Görmediğimiz bir Allah’a kesinlikle inan­mayız diyorlar. Laboratuvarın konusu olmayan, gözlerimizle görüp duyularımızla algılamadığımız bir Allah’a kesinlikle inanmayız diyor­lar. Ve akıllarınca bilgiçlik ortaya koyduklarını zannediyorlar. Halbuki asırlar boyu cahillerin dediğinden başkasını da demiyorlar. Bunların iman etmeyişlerinin sebebi bu konudaki delillerin azlı­ğından değildir. Ve bunlar esasen Peygamberin fonksiyonunu da bi­lemeyen zır cahillerdir. Peygamber evrendeki yasaları değiştirmek için gelmemiştir. Bu sizin bilgisizce kendisinden istediğiniz şeylere bir peygamberin, bir beşerin güç yetirmesi mümkün değildir. Siz yanlış kapı çalıyorsunuz. Siz yanlış adrese müracaat ediyorsunuz. Siz Al­lah’tan istenmesi gereken bir şeyi peygamberden isteme cehaletinde bulunuyorsunuz. Buna ancak Allah güç yetirir. Bu iş ancak Allah’ın elindedir. Peygamberin sizin gibi bir insan olarak görevi sadece Al­lah’tan geleni size duyurmaktır. Sadece size doğru yolu, Allah yolunu göstermektir. Hal böyleyken siz ondan onun gücünün yetmeyeceği şeyler isteyerek cahilliğinizi ortaya koyuyorsunuz. Kaldı ki: "Eğer gerçekten âyet istiyorsanız biz kesin bir bil­giyle inanmak isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermişiz­dir." (Bakara 19) Âyet mi istiyorsunuz? Şu elinizdeki Allah’ın âyetleri yetmiyor mu size? Şu kâinatta Allah’ın serpiştirdiği meşhût âyetler yetmiyor mu? Allah’tan âyet istiyorlar, halbuki Allah’ın âyetlerinden habersizler. Allah’ın kendileriyle konuşmasını istiyorlar, halbuki şu âyetlerle Al­lah’ın kendileriyle konuştuğunun farkında değiller. Anlıyorlar aslında da yamukluk yapıyorlar. Mûsâ’nın toplumu konuşmaya şâhit oldular, bu defa da bizzat Allah’ı görelim dediler. Bunlar da Allah’ın konuşmasına şâhit oldular, bu defa da ne diyeceklerdi? Allah’ı bizzat görmemiz lâzım diyecekler ve Allah da onları gebertiverecekti. Veya Allah’tan yeryüzüne bir sofra indirmesini mi bekliyorsunuz? Allah’ın yeryüzünde sizlere sunduğu şu nîmet sofrasını görmüyor musunuz? Elmasıyla, armuduyla, buğda­yıyla, yağlısıyla, tuzlusuyla, tatlısıyla, ekşisiyle Allah’ın size sunduğu şu sofrayı görmüyor musunuz? Kim verdi bütün bunları size? Al­lah’tan beklemeniz, Allah’tan istemeniz gereken şeyleri sizin gibi bir beşer olandan mı istiyorsunuz? Allah buyurur ki doğrusu Rabbiniz size farklı bir belge indir­meye, farklı âyetler göndermeye de kadirdir ama çoğunuz bilmiyorsu­nuz. Allah’ın böyle sizden önceki toplumların peygamberlerinden iste­dikleri gibi maddî mûcizelerden size de göndermemesi aslında size acıdığındandır. Size merhametinden dolayı Allah bu tür âyetler gön­dermemektedir. Sizlerden ve evlâtlarınızdan iman edeceklere imkân vermek için Rabbiniz bu tür âyetlerini göndermiyor. Eğer bu tür gözle görülen âyetler gelir de siz yine de iman etmezseniz artık defteriniz dürülecek, ama bunu bilmiyorsunuz ve âdeta Allah’tan helâkinizi isti­yorsunuz, diyor Rabbimiz. Bundan sonraki âyette de, âyet mi istiyors-unuz? Alın size bir âyet, eğer düşünüp ibret alacaksanız işte bir âyet diye Rabbimiz bir âyet sunacak.
38."Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da an­cak sizin gibi birer ümmettirler. Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırak­madık. Onlar sonra Rablerine toplanacaklardır." Evet yeryüzünde gözle görülemeyecek kadar küçük olanların­dan tutun da en büyüğüne kadar her bir canlı türü, gökyüzünde uçan her bir kuş sürüsü birer ümmettir. Denizdeki balıklar, karadaki karın­calar her bireri bir ümmettir. Tıpkı sizin gibi tek asıldan gelen, yiyip içen, doğup ölen birer ümmettirler. Yâni ey kâfirler, sizler de tıpkı on­lar gibi hiçbir şey anlamayan sürülersiniz. Ya da onlar nasıl Rablerinin emirlerine boyun büküp teslim olmuşlarsa siz de Rabbinizin emirlerine teslimiyet gösterin. Arı nasıl bal yaparak, koyun nasıl süt vererek Rabbinin emrine teslimse siz de teslim olun. Bu hayvanların hepsi de sizin gibi topraktan yaratılmış, kendile­rine bir hayat programı, bir yaşam biçimi tayin edilmiş, sizin gibi rızkları, ecelleri takdir edilmiş, hepsi de sizin gibi birbirleriyle iliş­kiler içindedirler. Hepsi de Rableriyle ilişki içindedirler. Hepsi de sizin gibi birbirleriyle toplanırlar, tanışırlar, koklaşırlar, anlaşırlar. Hepsi de sizin gibi ürerler, çoğalırlar, yerler, içerler, doğarlar, ölürler. Hepsi de Allah’ın kendileri adına koyduğu hayat programını takip ederler. İşte bunlar sizin için birer ibret, birer âyettirler. Hepsi de kitapta, Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. Bu âlemde cereyan eden tüm varlıkların hiçbirisi ihmal edilmemiş ki insanların muhtaç oldukları programlar ihmal edil­miş olsun. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık diyor Rabbimiz. Bura­daki kitaptan kasıt ya Levh-i Mahfuzdur, o zaman mânâ biz orada yazmadık, takdir etmedik hiçbir şey bırakmadık olacaktır. Eğer bura­daki kitaptan kasıt şu elimizdeki kitapsa o zaman biz o kitapta, o Kur’-an’da insanlar için açıklanması gereken hiçbir şeyi eksik bırak­madık demek olacaktır. İnsanın Rabbi ile alâkalı, ya da insanların bir­birleriy-le alâkalı ilişkileri düzenleme konusunda, insanın çevresindeki ümmetlerle ilişkileri konusunda, eşyayla münâsebetlerini düzenleme konusunda ve diğer ümmetlerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleme ko­nusunda her şeyi açıklamış ve ortaya koymuşuzdur. Âlemlerin Rabbi olarak Allah karada olsun, denizde olsun, se­mada olsun varlıklarından hiçbirisinin idaresini, yaşama biçimini, ha­yatlarının tanzimini, rızkını asla ihmal etmez. Hûd sûresi bu hususu güzel anlatır: "Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah’a aittir. O, canlıları babalarının sulbünde karar-laşmış ve analarının rahminde kararlaşmakta iken de bi-lir. Her şey apaçık bir kitaptadır." (Hûd 6) Evet Rabbimiz onların isimlerini, sayılarını, yerlerini, yurtlarını, yaşam biçimlerini, rızıklarını ve ihtiyaçlarını, hayatlarını nasıl sürdür­meleri gerektiğini, rollerini bilen ve düzenleyendir. Hiçbir varlık Onun ilminin dışında kalamaz. Bakın en küçüğünden en büyüğüne kadar bu varlıkların beden yapıları hayat tarzlarına ne kadar uygun düşüyor değil mi? En küçük bir sineğin bile bakımını, beslenmesini, korunma­sını, nerede olursa olsun yolunu bulmasını Allah’tan başka kimse öğ­retmemiştir ona. Ve bu varlıkların, bu ümmetlerin tamamı sonra Rablerine topla­nacaklardır. Rablerinin huzurunda toplanacaklardır. Hayvanların toplanmaları ya onların ölümünü anlatır. Yâni onların ölümleri toplan­malarıdır. Ya da hayvanların toplanmaları kıyâmet günü aralarında hesaplaşmanın gerçekleşmesi adına diriltilmeleridir. Boynuzsuzun boynuzludan hakkını alacağı konusu hadislerde anlatılmaktadır. Hayvanlar haklarını hayvanlardan alacaklar, hayvan­lar haklarını insanlardan alacaklar. Böyle bir toplanmadan söz ediliyor anlıyoruz.
39."Âyetlerimizi yalanlayanlar karanlıklarda kal-mış sağır ve dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu saptırır ve kimi dilerse onu doğru yola ulaştırır." Âyetleri yalan sayanlar karanlıklarda kalmış sağır ve dilsizler­dir diyor Rabbimiz. Onların bu sağır ve dilsiz oluşları hiçbir şey duy­maz oluşları ve de tat oluşları, konuşma imkânlarının olmayışı anla­mına gelmemektedir. Bunlar duyarlar ama âyetlerimizi duymak iste­mezler, âyetlerimizi duymazlıktan gelirler anlamınadır. Bunlar tıpkı Bakara sûresinde anlatılan kimseler gibidirler. Hani orada Rabbimiz bu âyetleri yalanlayan, Allah’ın âyetlerine karşı ilgisiz kalan ve so­nunda da karanlıkta kalıveren kimseleri anlatıyordu. "Onlar çevresini aydınlatmak için ateş yakan kim-seye benzer­ler ki Allah onların ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde gör­mez bir halde bırakmıştır. Sağır-dırlar, dilsizdirler, kördürler ve bu yüz­den de onlar asla doğru yola dönmezler." (Bakara 17,18) Yâni bu adamlar ateş yakmışlar, ama yaktıkları bu ateşe karşı kendileri ilgisiz kalınca Allah da onların gözlerinin işini, kulaklarının işini, kalplerinin işini bitirmiş, anlama özelliğini bitirmiş. Artık o insan hem ateş yakıyor, hem çevresindekileri aydınlatıyor ama kendisi on­dan mahrum kalıyor. Öyleyse bu, kişinin kaybını anlatan güzel bir ör­nektir. İşte meselâ şu anda ben ateş yakıyorum ve çevremi aydınla­tıyorum. Benim yaktığım bu ateşle sizler aydınlanıyorsunuz. Ruhunuz aydınlanıyor, kalbiniz, düşünceniz aydınlanıyor. Bir şeyler anlıyorsu-nuz, bir şeyler öğreniyorsunuz. Sizin öğrenmenize, sizin aydınlanma­nıza sebep olan bu ateşi şu anda ben tutuşturmaya çalışıyorum. Ama yaktığım bu ateşe karşı ben kendim nötr davranırsam, kendi gayret­sizliğim sebebiyle veya kendim konusunda negatif isteğim sebebiyle bu yaktığım ateşten kendim istifade etmek istemezsem ve bu yüzden de benim gözümün nûru alınır ve kalbim mühürlenirse ben aynen o adam gibi olurum Allah korusun. Ateş yakıp yaktığı bu ateşle çevresini aydınlatan, ama kendisi bu ateşten mahrum kalan kişi. Çevresine ışık dağıtıp kendisi karan­lıkta kalan kişi. Tıpkı ekmek fabrikası kurup imal ettiği on binlerce ek­mekle çevresini doyuran, ama koltuğunun altında akşam evdekilere iki tane ekmek götürmeyen adam gibidir. Veya başkalarına dağıttığı ekmekten kendi ağzına götürmeyen adam gibidir. Birilerine aman namuslarınıza iffetlerinize sahip çıkın! Aman çocuklarınızı Allah’ın is­tediği biçimde Müslümanca eğitin! dediği halde, birileri onun bu be­yanlarıyla, irşatlarıyla aydınlanırken kendi hayatı tamamen bu konu­larda karanlık olan adam. Başkalarının çocuklarını eğitmeye çalışır­ken, kendi çocuklarını eğitmeyen, kendi ailesinin namus ve iffetine sahip çıkmayan adam. İşte münafığın durumu bunun gibidir diyor Rabbimiz. Demek ki kimi insanların görüntülenen örneği buymuş. Kimi in­sanlar vardı hani, vahiyle ilgisiz. Kâfirle Müslüman arasında, küfürle iman arasında gel git yapan insanın örneğiydi bu. İşte kâfirle mü'min arasında olurmuş bu adam. Hem ateş yakarmış, hem de kâfir gibi davranırmış. Hem başkalarına İslâm’dan söz edermiş, hem de kendisi dediklerine karşı kör ve sağır kesilirmiş. Bakıyoruz adama hem Kur’an anlatıyor, hem sünnet yazıyor, hem kitap yazıyor, hem talebe yetiştiriyor, ama kendine karşı o kadar kör ve sağır ki adam. Başkalarına duyurduklarını kendine karşı uygu­lama noktasında o kadar kayıtsız, o kadar vurdumduymaz ki adam. Karısına karşı o kadar kör ve sağır ki. Çocuklarına karşı kadar kör ve sağır ki. O kadar sağır ve vurdum duymaz ki adam. Allah korusun sanki başkalarına duyurduğu dinle kendine uyguladığı din tamamen farklı. Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi de dilerse doğru yola ulaştı­rır. İşte Allah böyle âyetlerine karşı sağır ve kör kesilen insanları asla doğru yola iletmez, Sıratı Müstakîme ulaştırmaz. Nûr sûresinde anlatıldığı gibi böyle cehalet içinde kalmak, küfür içinde kalmak iste­yen, Allah’ın nûr olarak yollarını aydınlatmak üzere gönderdiği âyetle­rinden istifade etmek istemeyen insanlara Rabbimiz bu tür enfüs ve afak taki âyetlerini gözlemleme fırsatı vermez. Ya da salt maddî kazanç sağlamak üzere veya önyargılı zi­hinlerle bu âyetlere yöneldikleri için hiçbir şey anlamazlar, anlamala­rına Allah imkân tanımaz. İşte görüyoruz tüm bu enfüs ve afak âyetle­rini derinlemesine inceledikleri halde nice fizikçiler, nice kimyacılar, nice hayvan bilimciler, nice botanikçiler, biyologlar, astronomlar, sos­yologlar, tarihçiler görüp inceledikleri bu âyetlerde Allah’ı ve onun eş­siz gücünü görmek, anlamak şöyle dursun gördükleri her âyet onları ateizme, inkâra ve materyalizme ve tabiata tapınmaya götürmektedir.
40."De ki, "Üzerinize Allah’ın azabı geliverse, veya kıyâmet sa­ati size geliverse Allah’tan başkasına mı yal-varırsınız? Eğer sâdık­sanız söyleyin bakalım." Onlara de ki peygamberim, anladınız mı? Her biriniz kendinizi gördünüz mü? Her biriniz kendinizi anladınız mı? Sizin vicdanlarınız var mı? Eğer vicdanlarınız varsa, eğer şuur sahibiyseniz öyleyse söyleyin bakalım. Yâni böyle vicdanlarınızın derinliklerine inerek ken­dinizi şöyle bir yoklayın. Kendinizi bir tartın da vicdanlarınızla, kendi kendinizle bir yüzleşin de söyleyin bakalım. Allah’ın azabı size geli­verse ve-ya kıyâmet saati başınıza patlayıverse, böyle ciddi bir tehlike kapınızı çalıverse, azîm bir musîbet saçlarınızı yoluverse, bir tehlike yolunuzu kesiverse, teleferik yarı yolda duruverse, karılarınız ölüm döşeğine u-zanıverse, eviniz yanıverse, kapınıza borçlular veya polis­ler geliverse böyle bir durumda siz kime yalvarırsınız? Yerde bütün kapılar yüzünüze kapandığı zaman kimin kapısını çalarsınız? Kime sığınır, kimi yardımınıza çağırırsınız? Allah’ı mı, yoksa Allah’tan baş­kalarını mı? Eğer sâdıksanız doğru söyleyin bakalım.
41.Hayır, bilâkis sadece ona yalvarırsınız; Dilerse o Allah yal­vardığınız şeyi sizden giderir, siz de ona koştuğunuz ortakları (şerikle­rinizi) unutursunuz." Hayır hayır, böyle ciddi bir durumla karşı karşıya kaldığınız za­man, ciddi bir tehlike kapınızı çaldığı zaman siz sadece Allah’a yalva­rırsınız. Böyle bir durumda tüm putlarınızı, tüm şeriklerinizi, şüreka­nızı, yâni Allah’a ortak koştuklarınızı, Allah yerine koyup kendilerine kulluk yapmaya çalıştıklarınızı, kanunlarını ve arzularını gerçekleştir­mek için, hatırlarını kazanmak için çırpındıklarınızı unutuverirsiniz. Çünkü tüm tehlikeleri def edecek tüm zararları kaldıracak yegâne güç ve kuvvet sahibi tek varlığın, tek mercinin Allah olduğu vicdanlarınızın derinliklerinde mevcuttur. Her vicdan sahibi insan bunu çok rahatlıkla anlayacaktır, yeter ki onun vicdanı bozulmamış olsun. Hattâ şu anda yahudilerin fıtratlarını silmeye çalıştığı, vicdanlarını öldürmeye çalış­tığı, kendilerini dinsizleştirebilmek için yıllardır uğraştığı batı dünyası batı insanı bile daraldığı zaman aman Allah’ım! demektedir. Sıkıştığı zaman Aman kurtar Allah’ım! diye dua etmektedir. Titaniğin batışını bilirsiniz. Yüzlerce mühendis rapor vermiş bu gemi batmaz diye. Nihâyet içinde binlerce insanla birlikte gemi okya­nusa açılmış. İçindekilerin kalbinde Allah yok, Allah korkusu yok, çıl­gınca eğlenip kam almak isterlerken birden bire gemi bir buzula çar­par ve yavaş yavaş batmaya başlar. O ana kadar Allah’ı hatırlarına bile getirmeyen bu insanlar böyle bir tehlike ile karşı karşıya gelince hep birlikte güverteye çıkıp Allah’a dua dua yalvarmaya başlarlar. Tüm eğlencelerini, tüm putlarını tüm şirklerini, şeriklerini unutup Al­lah’a yalvarmaya başlarlar. Batı insanında bunu görmek mümkün olduğu gibi, yine yahu-di’nin insanlığın başına belâ olarak doğurduğu komünizmin sarf ettiği çok büyük gayretlerle modalaştırdığı Allahsızlık felsefesi altında yıllardır her şeylerini kaybetmiş doğu insanı da bakıyoruz bugün da­raldığı zaman Allah’a yalvarmaktadır. Veya biliyorsunuz Mekkeli müş­rikler yığınlarla putlara tapıp dururlarken ciddi bir tehlike kapılarını çalar. Güçlü kuvvetli bir orduyla Ebrehe ülkelerine dayanır. O ana ka­dar putlara tapınan, putlardan yardımlar bekleyen bu insanlar görüyo­ruz ki böyle ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya gelince tüm putlarını unutup, Kâbe’nin örtülerine sarılıp Allah’a yalvarmaya başlarlar. Çünkü kesinlikle biliyorlardı ki böyle ciddi bir durumda o putlarının anlara yapabileceği bir şey yoktu. Böyle bir belâdan kendilerini ancak Allah’ın kurtaracağını bildikleri için Al-lah’a yalvarmaya başlıyorlar. Evet o müddet içinde tüm şirklerinizi unutup Allah’a dua et­meye başlıyorsunuz. Dehşet ve tehlike fıtratınızı ortaya koyuyor. Fira­vun bile denizde boğulurken Allah’a yalvarıyordu. Demek ki Allah’ın insana verdiği bu fıtratı silecek, bu fıtrat mührünü kazıyacak hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Bu durum zaman zaman gafletle ve cehaletle göl­gelenmiş olsa bile ciddi bir tehlike anında ortaya çıkıveriyor görüyo­ruz. Demek ki iman asıldır, fıtrat asıldır, tevhid asıldır, küfür ve şirk kabuktur. Küfür ve şirk izâfîdir, sonradan arız olmuştur. Böyle ciddi bir tehlike anında kabuk dökülüveriyor ve asıl olan iman, asıl olan tevhid açığa çıkıveriyor. Ciddi bir tehlike anında insanların tüm pislikleri gidi­yor ve Allah dua etmeye yöneliyorlar. Birilerinin yanında totodan bah­seden adam, yanına bir hoca geldi mi çok rahat dinden diyânetten bahsetmeye başlayıveriyor. Rabbimiz bu âyetiyle tüm insanlığı vicdanlarıyla hesaplaş­maya çağırıyor. Söyleyin bakalım, sizler ciddi bir tehlikeyle karşı kar­şıya kaldığınız zaman Allah’a yalvarıyorsunuz da tehlike bitince niye o Allah’a yan çizmeye kalkışıyorsunuz? Niye o Allah’a kulluk yapmıyor­sunuz? Niye o Allah’ın sizin hayatınıza karışmasına karşı geliyorsu­nuz? Niye hayat programlarınızı Allah’a danışmıyorsunuz, diyor. Dikkat ederseniz Rabbimiz önce kâfirlere çevrelerindeki bin­lerce kuşlar, hayvanlar gibi âyetleri sundu, bu âyetler üzerinde dü­şünmelerini ve ibret almalarını emretti, şimdi burada da kendi enfüs-lerindeki bir âyete dikkatlerini çekmek ve onları düşünmeye sevk et-mek istedi. Ama ey kâfirler siz bilirsiniz. Nasıl isterseniz öylece ya­şayın. Lâkin şunu da unutmayın:
42,43."Şüphesiz ki senden önce ümmetlere peygam­berler göndermiştik. Onları yalvarsınlar diye darlık ve sı­kıntılara sokmuştuk. Hiç değilse onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lâkin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi." Evet önceki toplumlara da peygamberler gönderdik. Onlar ken­dilerine gönderilen bu peygamberlere değer vermediler. Bu pey­gamberler ve onların kendilerine getirdiği mesajlarla ilgilenmediler. Hayat programlarını Allah’tan ve Allah’ın elçilerinden almaya yanaş­madılar. Allah’ı da, Allah’ın elçilerini de hayatlarına karıştırmamaya çalıştılar. Allah hayata karışmaz dediler. Allah âyet göndermez dedi­ler. Allah elçi göndermez dediler. Onlar Allah’ı ve elçilerini küfrettiler de onlara merhametimizden dolayı akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye Biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki kabukları yırtılsın da tevhid açığa çıksın diye. Küfürden şirkten vazgeçsinler de iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp yakarsınlar diye. Ama şeytan onlara amellerini süslü gösterdi de, hayrı şer, şerri hayır gös­terdi de, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma, uyanma istidatlarını kaybettiler. Evet aslında biraz önce zikrettiğim o imtihanlar, o belâlar ve musîbetler onlarda sığınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yal­varıp yakarma hissini uyandıracak ilâhî uyarılardı. Bakın Rabbimiz Araf sûresinde bu hususu şöyle anlatır: "Andolsun ki, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık." (A’râf 130) Ama bilelim ki bunların İlâhî uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nî­met bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tövbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. Yâni o sıkıntı­nın uyarıcı özelliği kayboluverir. Bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların, bu sıkıntıların terbiye edici hiçbir tesiri kalmaz. Evet Allah dönsünler diye, tövbe etsinler diye, kendilerine gel­sinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken bari yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki bunların taşlaşmış kalplerini bu belâlar ve musîbetler bile Allah döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de amellerini şeytan kendilerine süslü gösterdi. Ya da şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd kavmi, Hud kavmi, Lût kavmi, Eyke’liler Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. Veya işte bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki top­lumlara da böyle şeyler gönderilmiştir dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptık­larını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumların­dan, amellerinden razı oldular. Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur dediler. İşte İslâm budur dediler. İşte şu anda bizler Allah’ın bizden istediği hayatın içindeyiz de­diler. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz! dediler.
42,43."Şüphesiz ki senden önce ümmetlere peygam­berler göndermiştik. Onları yalvarsınlar diye darlık ve sı­kıntılara sokmuştuk. Hiç değilse onlara şiddetimiz geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Lâkin kalpleri katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara güzel gösterdi." Evet önceki toplumlara da peygamberler gönderdik. Onlar ken­dilerine gönderilen bu peygamberlere değer vermediler. Bu pey­gamberler ve onların kendilerine getirdiği mesajlarla ilgilenmediler. Hayat programlarını Allah’tan ve Allah’ın elçilerinden almaya yanaş­madılar. Allah’ı da, Allah’ın elçilerini de hayatlarına karıştırmamaya çalıştılar. Allah hayata karışmaz dediler. Allah âyet göndermez dedi­ler. Allah elçi göndermez dediler. Onlar Allah’ı ve elçilerini küfrettiler de onlara merhametimizden dolayı akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye Biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki kabukları yırtılsın da tevhid açığa çıksın diye. Küfürden şirkten vazgeçsinler de iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp yakarsınlar diye. Ama şeytan onlara amellerini süslü gösterdi de, hayrı şer, şerri hayır gös­terdi de, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma, uyanma istidatlarını kaybettiler. Evet aslında biraz önce zikrettiğim o imtihanlar, o belâlar ve musîbetler onlarda sığınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yal­varıp yakarma hissini uyandıracak ilâhî uyarılardı. Bakın Rabbimiz Araf sûresinde bu hususu şöyle anlatır: "Andolsun ki, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık." (A’râf 130) Ama bilelim ki bunların İlâhî uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nî­met bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tövbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. Yâni o sıkıntı­nın uyarıcı özelliği kayboluverir. Bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların, bu sıkıntıların terbiye edici hiçbir tesiri kalmaz. Evet Allah dönsünler diye, tövbe etsinler diye, kendilerine gel­sinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken bari yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki bunların taşlaşmış kalplerini bu belâlar ve musîbetler bile Allah döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de amellerini şeytan kendilerine süslü gösterdi. Ya da şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd kavmi, Hud kavmi, Lût kavmi, Eyke’liler Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. Veya işte bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki top­lumlara da böyle şeyler gönderilmiştir dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptık­larını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumların­dan, amellerinden razı oldular. Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur dediler. İşte İslâm budur dediler. İşte şu anda bizler Allah’ın bizden istediği hayatın içindeyiz de­diler. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz! dediler.
44."Onlar ne zaman ki kendilerine hatırlatılanları unuttular, biz de onlara her şeyin kapısını açıverdik. Onlar kendilerine verilenlerle sevinip coşmaya başlayınca da an­sızın onları yakaladık da umutsuz kalıverdiler." Evet Allah önce birbiri ardından uyarıcılar gönderir, belâlar ve musîbetler gönderir, fırsatlar yaratır, tembihlerde bulunur. Eğer onlar kendilerine gelen bu uyarılara aldırış etmezler ve tüm bu şid­detler onların kalplerini yumuşatmazsa, o sıkıntılardan ibret alıp Rab­lerine dönmezlerse o zaman da Allah onlara her şeyin kapılarını açı­verir. Allah diyor ki onlara her şeyin kapılarını açıveririz. Öyle bir bol­luk, öyle bir refah, öyle bir hürriyet veririz ki tüm engelleri, tüm sıkıntı­ları kaldırıveririz. Paralar, mallar, mülkler, servetler, altınlar, gümüşler, atlar, arabalar, marklar, dolarlar her taraftan üzerlerine rızıklar, nî­metler yağmaya başlayıverir. Ne arzu ederlerse önerinde, ne arar­larsa bulabilecek, ne isteseler yapabilecek hale gelirler. Hastalık, dert, sıkıntı, açlık, fakirlik hiçbir dertleri, hiçbir sıkıntıları kalmayıverir. İşleri açılır, ev alırlar, dükkan alırlar, şansları yaver gider, mil­letvekili olurlar, bakan olurlar, dekan olurlar, YÖK başkanı olurlar, dünya nîmetleri adına Cenâb-ı Hak bütün kapıları açıverir. Ferahlanır ne oldum delisi olurlar, bütün bunları kendilerinin yaptığını iddia ede­rek takdiri unutuverirler. Bu da ayrı bir imtihan. Bolluk da ayrı bir imtihandır. Adam sey­yar satıcı olarak başlar, üç tekerlekliyle işe başlar, sonunda Vehbi Koç oluverir, Sakıp Sabancı oluverir. Cenâb-ı Haktan hayırlısını iste­mek zorundayız. Çünkü verir Allah verir ama bazen bu verdikleriyle kendisini unutturuverir. Çünkü bu da ayrı bir imtihandır, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Açılan her kapı verilen her imkân eğer bize Allah’ı unutturuyorsa, o zaman çok korkmak zorundayız. Hani Kur’an’da anlatılan bağ sahiplerini bahçe sahiplerini çok iyi bili­yoruz. Şunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız: Şiddet ve sı­kıntılarla yapılan imtihan ayrı bollukla yapılan imtihan ayrıdır. Bu bol­lukla yapılan imtihan ötekisinden çok daha tehlikeli, çok daha zor bir imtihandır. Rabbimizin darlıkla sıkıntıyla yaptığı imtihan insanın kal­bini yumuşatıp insanı Allah’a çevirmesi açısından onu başarmak belki kolaydır, ama bu bollukla yaptığı imtihan insanların şımarıklılığını, müs tekbirliğini artırdığı için, insanı eyvallah sız hale getirdiği için bunu başarmak gerçekten çok zordur. Birinde sabır diğerinde şükür gerekir. Sıkıntıya sabır, bolluk karşısında da verilen nîmetler cinsin­den şükür ister Allah. Müslim’deki bir hadislerinde Allah’ın Resûlü: "Mü'minin işlerine şaşılır diyor. Zira mü'mi-nin bü­tün işleri hayırdır. Bu hayır müminden başkası için yok­tur. Başına musîbet cinsinden bir şeyler gelir, ona sabre­der mükafat kazanır, yine kendisine nîmet cinsiden bir şeyler gelir onun için de Rabbine şükreder yine mükafat kazanır." Buyurur. Ama yine bakın İbni Cerir’in rivâyetinde Allah’ın Resûlü başka bir hadislerinde de şöyle buyurur: "Allah’ın, bir kulunun isyanına rağmen ona onun sevdiği dünya nîmetlerinden bolca verdiğini görürseniz bi­liniz ki bu onu cehenneme yaklaştırmak içindir." Evet onlara her şeyin kapılarını açıveririz de hiçbir kayıt hiçbir kaygı duymaz olurlar. Her türlü nîmetlerin, refahın, bolluğun içine gö­mülürler. Bütün bu nîmetleri kendilerine lütfedene şükretmeyi akılları­nın ucundan bile geçirmeden, kalpleri nîmet vereni anmadan, nîmet vericiden korkmadan sanki her şey kendilerininmiş gibi keyif çatmaya, gel keyfim gel demeye başlarlar. Zevklere dalarlar, şehvetlerinin pe­şinde solucanlar gibi kıvranmaya başlarlar. Sanki tüm bu nîmetler kendilerininmiş gibi, sanki ölüm gelmeyecekmiş gibi, sanki âhiret, he­sap, kitap yokmuş gibi coşarlar, taşarlar da: "Kendilerine verilenlerle sevinip coşmaya başla-yınca da ansı­zın onları yakalayıveririz de iblis gibi olu-verirler." Hafazanallah tüm ümitlerini yitirmiş, ümitsizlik ve mahrumiyet içinde donakalırlar. Sonsuz bir acı, onulmaz bir hasret içine gömülü­verirler. İşte Nuh kavmi, işte Hud kavmi, işte Lût kavmi, işte Sâlih (a.s) in toplumu, işte Roma, işte Firavunlar, işte Nemrutlar ve işte Amerika, Almanya, Fransa. Allah her şeyin kapılarını açıvermiş ve işlerini bitir­miş bunların. Cenâb-ı Hak her ne kadar da Rasulullah’ın zuhurundan sonra böyle önceki toplumlar gibi toptan helâk etmiyorsa da görüyoruz ki bugün bu toplumlar ruhî azaplar, ruhsal hastalıklar, psikolojik huzur­suzluklar, ailevi yıkımlar, cinsel sapıklıklar, AİDS gibi sari mikroplarla bunların işini bitirmektedir.
45. “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun ki zulmeden top­lumun böylece kökü kesildi." Elhamdülillah ki Allah böylece zulmeden zalimlerin kökünü kesi­verdi. Allah önce onları darlıklara, sıkıntılara soktu, belki Allah’ı hatırlarlar, belki Rablerine karşı boyun bükerler, belki Rablerine karşı yumuşayıp yalvarırlar diye. Belki bütün bu sıkıntılar ve belâlar karşı­sında sığınacak bir kucak aramaya koyulurlar, belki böylece Rableri­nin kitabından habersiz yaşadıkları hayattan vazgeçerler de Rableri­nin kitabına baş vururlar, Rablerinin elçisiyle diyaloga geçerler diye. Ama tam tersi oldu. Kalpleri katılaştı. Yalvarıp yakaracakları yerde daha bir azgınlaştılar. Daha bir şımardılar. Şeytan da yaptıklarını on­lara süslü gösterdi. Kötü amellerin insanları oldukları halde kendilerini beğeniverdiler. Kendilerine hatırlatılanları unutunca da, ya demin ifade ettiğimiz uyarıları unutunca, ya da kendilerine gönderilen vahyi unutunca da Allah onların defterlerini dürüverdi elhamdülillah. Demek ki zalimlerin helâkinden sonra Allah’a hamd etmek vaciptir. Ulemâ bu âyetten bunu çıkarmışlardır. Burada belki hatırınıza bir soru gelmiştir. İyi de hani bu bâtıllar niye yıkılıp gitmemişler? Neden hâlâ bu zalimler ayaktadırlar derse­niz, o zaman şu genel yasayı söylemek zorunda kalacağım: İslâm’da genel bir kaide var. Bâtıl yok edilirken mutlaka onun yerine bir hak kaim eder Allah. Tamam tüm bâtılların, tüm zalimlerin yok edilmesini istiyoruz ama, hani hak nerede? Şu anda hakkı temsil eden Müslü­manlar uyuşuk olduğu için, hakkı temsil edecek bir noktada olmadık­ları için bâtıllar varlıklarını sürdürüyorlar diyoruz Allahu âlem. ²
46."De ki, ne dersiniz? Allah sizin işitmenizi, göz-lerinizi alı­verse, kalplerinizi de mühürleyiverse Allah’tan başka hangi ilâh onu size geri getirebilir? Âyetlerimizi nasıl türlü türlü açıkladığımıza bir baksana, sonra da onlar yüz çeviriyorlar." Söyleyin bakalım diyor Rabbimiz. Reyiniz nedir bu konuda? Ne dersiniz? Nasıl düşünürsünüz? Allah sizin kulaklarınızı sağır edi­verse, gözlerinizin görme özelliğini alıverse, görmez ve işitmez olu­verseniz. Bir de kalplerinize de öyle bir mühür vursa, kalplerinizi iptal etse ki hiçbir şey anlamaz, duymaz, duygulanmaz hale getiriverse sizi. Bunları veren Allah’tır, almaya da kadirdir. Bakın çevremizde bunlardan mahrum bırakılmış yığınlarla insan var, itiraz edebiliyorlar mı? Bunları Rabbiniz sizden alıverse ne yaparsınız? Meselâ delirse­niz, aklınız kalmasa, hanımlarınızı, çocuklarınızı tanıyamaz hale gel­seniz. Yataklara bağlanıp tımarhanelere prangalansanız aklınızı size kim iade edebilir? Kim sizi eski halinize getirebilir? Doktorlar öyle di­yorlar: Biz elimizden gelen her şeyi yaptık, bunun ötesinde yapabile­ceğimiz bir şey kalmadı. Allah aklınızı, gözünüzü, kulağınızı alıverse, bütün bunları size geri getirip iade edecek Allah’tan başka ilâhlarınız, rableriniz var mı? Bırakın gözünüzü kulağınızı size iade etmeyi, ağaran saçlarınızın ağarmasını durdurabilecek, ömrünüzün bir dakikasını bile size iade edebilecek başka birileri var mı? İşte bakın âyetlerimizi böylece açık-lıyoruz, tefsir ediyoruz, âyetleri evirip çevirip sizin Allah’tan başka Rabbinizin olmadığını anlatıyoruz. Ama bakın ki buna rağmen onlar nasıl da yüz çeviriyorlar.
47."De ki, Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça geliverse, za­limlerden başkası mı helâk olur? Bana bil-dirin." Allah’ın azabının ansızın gelmesi, insanların haberleri, hazır­lıkları yokken gelmesi, hiç beklemedikleri bir anda gelmesi anlamına gelmektedir. Allah diyor ki söyleyin bakalım böyle hiç beklemediğiniz bir anda, hiç ummadığınız biçimde Allah’ın azabı size geliverse kim helâk olur zalimlerden başka? Ama fark etmez ister ansızın onlar gaflet içinde habersizken gelsin, isterse açıktan açığa böyle bir haberi bekleşip dururlarken, bağrışıp çağrışırlarken gelsin fark etmez onları bu azaptan kurtaracak hiçbir güç ve kuvvet yoktur. İşte her gün oku­yor, her gün duyuyoruz. Filan yerde hızı bilmem kaç kilometreyi bulan bir rüzgar yüzlerce evi altüst ediveriyor. Yüzlerce insanı yüzüstü bıra­kıveriyor. Hadi bakalım A.B.D. nin, Japonya’nın, Avrupa’nın teknolojisi engellesin bunu. Haydi önüne geçsinler bakalım bu tür helâklerin. Bu felâketler ansızın yâni haberleri yokken, isterse açıktan açığa gelsin. Yâni ellerindeki aletlerle böyle bir felâketin gelmesini 24 saat önce haber alsalar, ilân etseler bile ne değiştirebilecekler de? Ya da ansı­zın bir depremle sallanıverseler ne değiştirebilecekler de? Evet böyle bir azapla helâk olacak olanlar ancak zalimlerdir. Zalimler helâk ola­caklardır, ya da zalimlerden başkası asla helâk olacak değildir. Böyle bir durumda helâk olacak olanlar ancak zalimlerdir. Za­limlerden başkası için helâk sözü caiz değildir. Ölmek işi herkes için­dir, ama helâk işi sadece zalim kâfirler içindir. İşte Mûsâ, işte Firavun, işte İbrahim, işte Nemrut, işte Harun işte Karun, işte Belâm, işte Hâ-mân. Peki hepsi de helâk oldular mı? Asla. Kur’an bize anlatıyor ki Allah’ın istediği biçimde yaşayıp ölümü öylece bulanlar kurtuldu, geri kalanlar ise helâk olmuştur. Meselâ şu anda Konya’da bulunanlar bir depremle bir anda top­rağın altına gidiverse, ama benim ağzımda Kur’an sizin kulakları­nızda Kur’an olarak toprağın altına inerken, birileri de ağızlarında başka şeyler olduğu halde toprağım altına inecekler. Birileri vefat ede­rek Rabbinin emrine teslim olurken öbürleri de helâkle karşı karşıya geleceklerdir. Nerede ve nasıl ölürlerse ölsünler kâfirler ve zalimler için helâk söz konusu iken mü'minler için asla korku yoktur. Sûrenin ileriki bölümlerinde gelecek Rabbimiz buyuracak ki: "İnanan ve imanlarına zulmü karıştırmayanlar işte onlara em­niyet ve güven vardır ve onlar doğru yoldadırlar. (En’âm 82) Evet mü'minler için helâk yoktur, emniyet vardır, güven vardır. Bundan sonraki âyet-i kerîmesinde de Rabbimiz bakın o hususu şöyle anlatıyor:
48,49."Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı ola­rak gönderiyoruz. Kim iman eder ve nefsini ıslah ederse onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Âyetlerimizi inkâr edenler yoldan çıkmalarından ötürü azap dokunacaktır." Burada Rabbimiz peygamberlik misyonunu anlatıyor. İlerdeki âyetlerde bu konu genişçe anlatılacak. Âyet-i Kerîmede peygamberin vazgeçilmez iki görevinden söz ediliyor. Biri müjdelemek, öbürü de korkutmak. Peygamber iman konusunda bunu ortaya kor ve işi biter. İnsanları Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın rahmeti ve cennetle müjdeleyip cehennemle uyardıktan sonra onun görevi biter. Artık bundan sonra insanların bu misyonu kabul ya da reddetmeleri ve bu­nun sonunda da onların bu tavırlarına karşı İlâhî iradenin takdir bu­yurduğu karşılık gündeme gelecektir. Onun bu misyonuna karşı kim iman eder ve ıslah olursa, yâni iman eder ve bu imanını amele dönüştürürse, imanının gereğini ya­parsa onun için herhangi bir korku yoktur ve o mahzun da olmaya­caktır. Onun için cehenneme gitme korkusu olmadığı gibi cenneti kaybetme üzüntüsü de olmayacaktır. Ya da onun için gelecek konu­sunda korku yoktur, ama geçmişi konusunda da üzüntü yoktur onun için. Yâni geçmişte yaptığı şeyler konusunda mağfiret, gelecek için de ecir ve sevap söz konusudur onun için.
48,49."Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı ola­rak gönderiyoruz. Kim iman eder ve nefsini ıslah ederse onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Âyetlerimizi inkâr edenler yoldan çıkmalarından ötürü azap dokunacaktır." Burada Rabbimiz peygamberlik misyonunu anlatıyor. İlerdeki âyetlerde bu konu genişçe anlatılacak. Âyet-i Kerîmede peygamberin vazgeçilmez iki görevinden söz ediliyor. Biri müjdelemek, öbürü de korkutmak. Peygamber iman konusunda bunu ortaya kor ve işi biter. İnsanları Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın rahmeti ve cennetle müjdeleyip cehennemle uyardıktan sonra onun görevi biter. Artık bundan sonra insanların bu misyonu kabul ya da reddetmeleri ve bu­nun sonunda da onların bu tavırlarına karşı İlâhî iradenin takdir bu­yurduğu karşılık gündeme gelecektir. Onun bu misyonuna karşı kim iman eder ve ıslah olursa, yâni iman eder ve bu imanını amele dönüştürürse, imanının gereğini ya­parsa onun için herhangi bir korku yoktur ve o mahzun da olmaya­caktır. Onun için cehenneme gitme korkusu olmadığı gibi cenneti kaybetme üzüntüsü de olmayacaktır. Ya da onun için gelecek konu­sunda korku yoktur, ama geçmişi konusunda da üzüntü yoktur onun için. Yâni geçmişte yaptığı şeyler konusunda mağfiret, gelecek için de ecir ve sevap söz konusudur onun için.