Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya En’am — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

165 ayetRûpel 5 / 12
51,52"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir dost, ne bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah’tan kor­karlar. Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rable­rine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değildirler. Onları huzurundan kovduğun takdirde zalim­lerden olursun." İslâm’ın ilk maya tuttuğu Mekke toplumunda Rasulullah’ın çev­resinde onun dâvetine kucak açanlar toplumun en gariban insanla­rıydı. Mekke’nin ileri gelen zenginleri, kendini beğenmiş müs tekbir­leri, toplumun kalburüstü insanları Resûlü Ekremin yanına geldikleri zaman bu gariban insanlarla onun meclisinde birlikte yan yana otur­mak şöyle dursun tükürüklerini bile bu adamlara reva görmüyorlardı. Rasulullah’ın yanına geldiklerinde Bilal gibi, Habbab Bin Eret gibi, Ammar Bin Yasir gibi, Süheybi Rumi gibi garibanları, kendi ifadele­riyle baldırı çıplakları orada, onun yanında gördükleri zaman kahrolu­yorlar, mahvoluyorlar ve: Ey Muhammed! Eğer bizim senin yanına gelmemizi istiyorsan kov bu adamları. Bu baldırı çıplaklar senin mec­lisinde bulundukları sürece kesinlikle biz senin yanına gelmeyiz, ge­lemeyiz. Biz bu adamlarla birlikte asla oturamayız, diyorlardı. Kendilerini aziz, onları zelil görüyorlardı. Biz aziz bunlarsa zelil diyorlardı. Malda, makamda, elbisede, servette, samanda izzet görü­yorlardı. Bunlara sahip olanlar aziz, bunlardan mahrum olanlar da ze­lildir diyorlardı. Ey Muhammed! Kavminden bunlara mı razı oldun? Bu kadar insanın içinden bunları mı seçip beğendin? Yâni sence ara­mızda Allah’ın nîmet verip üstün kıldıkları bunlar mıdır yâni? Biz bun­lara mı tabi olacağız? Bunlara mı uyacağız? Senden bu anlayışından vazgeçip bize bu adamlardan ayrı bir meclis yapmanı istiyoruz. Dışa­rıdan gelen Arap elçilerinin bizleri bu düşük insanların yanında gör­melerini istemiyoruz, buna tahammül edemiyoruz diyorlardı. Biz senin yanından ayrıldıktan sonra onları yanına alabilirsin. Biz çıktıktan sonra istediğin kadar onlarla otur, ama biz varken onları çıkar diyor­lardı. Bunların İslâm’a girmeleri konusunda çok haris davranan, bun­ların cehenneme gitmelerine vicdanı asla dayanmayan Allah’ın Resûlü peki bunu bir düşüneyim buyurunca hemen arkasından bu âyet-i kerime geliyordu. Bakın Allah diyor ki; peygamberim, sen bırak başkalarını da Rablerinden korkanları, Rablerinin huzurunda toplana­caklarından korkanları, bu dünyadaki imtihanları bitip de tüm yaptıkla­rının hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceklerini ve hu­zurda toplanacaklarını bilen ve buna inananları ve hayatlarını bu imana bina etmeye çalışanları Kuran’la uyar. Âhirette kendilerini kur­taracak Allah’tan başka bir velileri, Allah’tan başka hayatlarına kulluk maddesi alacak bir velileri, Allah’tan başka bir kurtarıcıları, bir dostları ve şefaatçileri yoktur onların. Babalarının, dedelerinin, şeyhlerinin, li­derlerinin, mürşidlerinin, hattâ peygamberlerinin bile kendilerini kurta­ramayacağına inananları uyar peygamberim. Zira uyarıdan nasibini alacak olanlar da bunlardır. Söz dinle­yecek olanlar da bunlardır. Sakın buna inanmayanları inananlara ter­cih etme! Allah’a iman edip sırf Allah’ın rızasını kazanmak derdiyle sabah akşam Rablerine dua eden ve bu davanın temel taşları, yâni bu davanın bereketi durumunda olan bu garibanları sakın berikilerin hatırına huzurundan kovma! Çünkü ne sen onların hesabından so­rumlusun, ne de onlar senin hesabından sorumludur. Senin hesabın sana, onların hesabı da kendilerine aittir. Yâni bu gariban Müslü­man-ların gariban olmaları, ya da onların fakir olmaları Benim Rableri olarak onlara takdir ettiğim rızkın neticesidir. Bu Benim takdirimdir, senin bununla bir ilgin alâkan yoktur. Sonra bu gibi şeylerin, fakir fukara olmak gibi ölçülerin iman yönünden hiçbir değeri yoktur. Yâni ne zenginler daha iyi Müslüman-dır, ne de fakir olanlar daha az Müslümandır. Bunun imanla bir ilgisi yoktur. Öyleyse ey peygamberim sakın bu insanlar fakirdir diye huzurundan kovmaya ve ötekileri bunlara tercih etmeye kal­kışma. Resûl-i Ekremin hayatında bir Abese hadisesi var. Allah’ın Re­sûlü kâfirlere, Mekke’de büyük kabul edilenlere, bu müdürdür, bu re­istir, bu liderdir, bu kalburüstü, bu elit tabakadır denenlere İslâm’ı an­latma çabası içindeyken Ama bir sahâbe, Abdullah İbni Ümmü Mek-tum çıkagelir ve Allah’ın Resûlünden İslâm talebinde, iman tale­binde bulunur. Allah’ın Resûlü onu bırakarak berikilere anlatmaya de­vam eder. Ümmü Mektum ısrar eder. Allah’ın Resûlü onun bu ısrarını mü-nâsebetsizlik kabul eder, zira beriki reis konumunda olan kimsele­rin İslâm’a girmelerini istemektedir ve onlara tebliğine özen göster­mek-tedir. Âdeta onları kazanabilmek için bütün gücüyle çırpınmakta­dır. Rasulullah’ın bir mâzereti vardı bu konuda. Ümmü Mektum Rasulullah’ın akrabasıydı, binaenaleyh başka zaman da anlatabilirdi ona. Bir ikinci mâzereti de Abdullah Müslümandı, o anda ölseydi cen­nete gidecekti, ama berikiler kâfirdi, o anda ölselerdi, onlar cehen­ne-me gideceklerdi. Onun için Allah’ın Resûlü felâketin ciddiyetine bi­naen berikilere yöneliyordu. Lâkin Abdullah Ümmü Mektum âmâydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti, samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak gelmişti. Ama berikiler ona karşılık şartlı gelmişti. Bizim bu dine ihtiyacı­mız yoktur diyerek gelmişlerdi. Müstekbirce, müstağnîce gelmişlerdi. Onun yanında berikilere yönelmek cahilî değer yargısından kaynakla­nıyordu. Bunlar müdürdür, bunlar amirdir, bunlar elit tabakadır diye­rek, bunlar iman ederse İslâm güç bulacaktır diyerek bunlara yönel­mek cahilî bir anlayıştı. İşte o anda Rabbimiz Abese sûresini gönderi­vermişti. Rasulullah donakalmış, Ümmü Mektum donakalmış, kâfirler hepsi şaşırıp kalmışlardı. Allah o anda, o ortamda âyetlerini gönderi­vermiş ve peygamberini düşmanlarının gözü önünde uyarıvermişti. Bir daha bunu yapma peygamberim! buyuruvermişti. Öyleyse Müslümanlar hüküm verirken cahiliyeden, cahilî de­ğer yargılarından etkilenmelidir. Bu konuda her zaman Vahiy önde ol-malıdır. Kim iyi, kim kötü? Kim büyük, kim küçük? Kim önce, kim sonra? Kim bereketli kim bereketsiz? Bunu vahiy belirlemelidir. Bunu kendi kendimize belirlemeye kalkışmamalıyız. Müslüman ne kadar da fakir olursa olsun, ne kadar da sosyal yönden zayıf olursa olsun, her zaman kâfire tercih edilmelidir. Yâni yirmi dört saatimizin herhangi bir bölümünde bizden İs­lâm isteyen bir talep olursa bunu derhal yerine getirmek zorunda ol­duğumuzu asla unutmamalıyız. Ya da insanlardan böyle bir talep ol­madığı halde kendiliğinden bir fırsat oluşmuşsa yine hemen onu ye­rine getirmek zorunda olduğumuzu da unutmamalıyız. Yâni karşımız­daki insanların, hanımlarımızın, çocuklarımızın, komşularımızın illa da dilleriyle bizden İslâm’ı sormalarını, istemelerini beklememeliyiz. Hal­leriyle, vaziyetleriyle sorduklarının ve istediklerinin hemen farkına va­rarak onlara onların muhtaç oldukları İslâm’ı hemen anlatmaya başla­yıverelim. Ne biliyorsunuz belki şu ana kadar çocuklarımız hal diliyle bize Meramı sordular, bize hükümet meydanını sordular da bilmedi­ğimiz için bilemediğimiz için biz onlara bunu anlatamadık. Yâni Ba­kara’yı, Âl-i İmrân’ı, En’âm’ı demek istedim. Evet, garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zira Rabbimiz bu­yurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Yâni yok ya! Bunun niyeti öğrenmek değil! Bunun niyeti dalga geçmek! Bunun niyeti beni oyalamak, de­meyelim. Allah diyor ki: Sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Onun hesabı senden sorulmayacak, senin hesabın da ondan sorul­mayacak. Ne bilirsin? Belki samimi olarak dinleyip amel edecektir o. Allah peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o za-man sen zalimlerden olursun! Bakın Kehf sûresinde de aynı şeyler söyleniyordu Allah’ın Resûlüne: "Peygamberim! Sabah akşam Rablerinin rızasını di­leyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz işinde aşırı giderek kendi hevâsına uyan kimseye uyma." (Kehf 28) Görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Bu uyarının gelişin-den sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kirâmın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamı­yordu, diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yap­mıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük alçaklık an­layışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sırala-masını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya Müslü­manlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım belki bi­zim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü’mindir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çekidüzen vere­cektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerimesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. Öyleyse inzar edeceğiz, ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gel-meyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? efendim zât-ı alîleri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İn­sanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Allah hepimizin yardımcısı olsun inşallah.
51,52"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir dost, ne bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah’tan kor­karlar. Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rable­rine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değildirler. Onları huzurundan kovduğun takdirde zalim­lerden olursun." İslâm’ın ilk maya tuttuğu Mekke toplumunda Rasulullah’ın çev­resinde onun dâvetine kucak açanlar toplumun en gariban insanla­rıydı. Mekke’nin ileri gelen zenginleri, kendini beğenmiş müs tekbir­leri, toplumun kalburüstü insanları Resûlü Ekremin yanına geldikleri zaman bu gariban insanlarla onun meclisinde birlikte yan yana otur­mak şöyle dursun tükürüklerini bile bu adamlara reva görmüyorlardı. Rasulullah’ın yanına geldiklerinde Bilal gibi, Habbab Bin Eret gibi, Ammar Bin Yasir gibi, Süheybi Rumi gibi garibanları, kendi ifadele­riyle baldırı çıplakları orada, onun yanında gördükleri zaman kahrolu­yorlar, mahvoluyorlar ve: Ey Muhammed! Eğer bizim senin yanına gelmemizi istiyorsan kov bu adamları. Bu baldırı çıplaklar senin mec­lisinde bulundukları sürece kesinlikle biz senin yanına gelmeyiz, ge­lemeyiz. Biz bu adamlarla birlikte asla oturamayız, diyorlardı. Kendilerini aziz, onları zelil görüyorlardı. Biz aziz bunlarsa zelil diyorlardı. Malda, makamda, elbisede, servette, samanda izzet görü­yorlardı. Bunlara sahip olanlar aziz, bunlardan mahrum olanlar da ze­lildir diyorlardı. Ey Muhammed! Kavminden bunlara mı razı oldun? Bu kadar insanın içinden bunları mı seçip beğendin? Yâni sence ara­mızda Allah’ın nîmet verip üstün kıldıkları bunlar mıdır yâni? Biz bun­lara mı tabi olacağız? Bunlara mı uyacağız? Senden bu anlayışından vazgeçip bize bu adamlardan ayrı bir meclis yapmanı istiyoruz. Dışa­rıdan gelen Arap elçilerinin bizleri bu düşük insanların yanında gör­melerini istemiyoruz, buna tahammül edemiyoruz diyorlardı. Biz senin yanından ayrıldıktan sonra onları yanına alabilirsin. Biz çıktıktan sonra istediğin kadar onlarla otur, ama biz varken onları çıkar diyor­lardı. Bunların İslâm’a girmeleri konusunda çok haris davranan, bun­ların cehenneme gitmelerine vicdanı asla dayanmayan Allah’ın Resûlü peki bunu bir düşüneyim buyurunca hemen arkasından bu âyet-i kerime geliyordu. Bakın Allah diyor ki; peygamberim, sen bırak başkalarını da Rablerinden korkanları, Rablerinin huzurunda toplana­caklarından korkanları, bu dünyadaki imtihanları bitip de tüm yaptıkla­rının hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceklerini ve hu­zurda toplanacaklarını bilen ve buna inananları ve hayatlarını bu imana bina etmeye çalışanları Kuran’la uyar. Âhirette kendilerini kur­taracak Allah’tan başka bir velileri, Allah’tan başka hayatlarına kulluk maddesi alacak bir velileri, Allah’tan başka bir kurtarıcıları, bir dostları ve şefaatçileri yoktur onların. Babalarının, dedelerinin, şeyhlerinin, li­derlerinin, mürşidlerinin, hattâ peygamberlerinin bile kendilerini kurta­ramayacağına inananları uyar peygamberim. Zira uyarıdan nasibini alacak olanlar da bunlardır. Söz dinle­yecek olanlar da bunlardır. Sakın buna inanmayanları inananlara ter­cih etme! Allah’a iman edip sırf Allah’ın rızasını kazanmak derdiyle sabah akşam Rablerine dua eden ve bu davanın temel taşları, yâni bu davanın bereketi durumunda olan bu garibanları sakın berikilerin hatırına huzurundan kovma! Çünkü ne sen onların hesabından so­rumlusun, ne de onlar senin hesabından sorumludur. Senin hesabın sana, onların hesabı da kendilerine aittir. Yâni bu gariban Müslü­man-ların gariban olmaları, ya da onların fakir olmaları Benim Rableri olarak onlara takdir ettiğim rızkın neticesidir. Bu Benim takdirimdir, senin bununla bir ilgin alâkan yoktur. Sonra bu gibi şeylerin, fakir fukara olmak gibi ölçülerin iman yönünden hiçbir değeri yoktur. Yâni ne zenginler daha iyi Müslüman-dır, ne de fakir olanlar daha az Müslümandır. Bunun imanla bir ilgisi yoktur. Öyleyse ey peygamberim sakın bu insanlar fakirdir diye huzurundan kovmaya ve ötekileri bunlara tercih etmeye kal­kışma. Resûl-i Ekremin hayatında bir Abese hadisesi var. Allah’ın Re­sûlü kâfirlere, Mekke’de büyük kabul edilenlere, bu müdürdür, bu re­istir, bu liderdir, bu kalburüstü, bu elit tabakadır denenlere İslâm’ı an­latma çabası içindeyken Ama bir sahâbe, Abdullah İbni Ümmü Mek-tum çıkagelir ve Allah’ın Resûlünden İslâm talebinde, iman tale­binde bulunur. Allah’ın Resûlü onu bırakarak berikilere anlatmaya de­vam eder. Ümmü Mektum ısrar eder. Allah’ın Resûlü onun bu ısrarını mü-nâsebetsizlik kabul eder, zira beriki reis konumunda olan kimsele­rin İslâm’a girmelerini istemektedir ve onlara tebliğine özen göster­mek-tedir. Âdeta onları kazanabilmek için bütün gücüyle çırpınmakta­dır. Rasulullah’ın bir mâzereti vardı bu konuda. Ümmü Mektum Rasulullah’ın akrabasıydı, binaenaleyh başka zaman da anlatabilirdi ona. Bir ikinci mâzereti de Abdullah Müslümandı, o anda ölseydi cen­nete gidecekti, ama berikiler kâfirdi, o anda ölselerdi, onlar cehen­ne-me gideceklerdi. Onun için Allah’ın Resûlü felâketin ciddiyetine bi­naen berikilere yöneliyordu. Lâkin Abdullah Ümmü Mektum âmâydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti, samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak gelmişti. Ama berikiler ona karşılık şartlı gelmişti. Bizim bu dine ihtiyacı­mız yoktur diyerek gelmişlerdi. Müstekbirce, müstağnîce gelmişlerdi. Onun yanında berikilere yönelmek cahilî değer yargısından kaynakla­nıyordu. Bunlar müdürdür, bunlar amirdir, bunlar elit tabakadır diye­rek, bunlar iman ederse İslâm güç bulacaktır diyerek bunlara yönel­mek cahilî bir anlayıştı. İşte o anda Rabbimiz Abese sûresini gönderi­vermişti. Rasulullah donakalmış, Ümmü Mektum donakalmış, kâfirler hepsi şaşırıp kalmışlardı. Allah o anda, o ortamda âyetlerini gönderi­vermiş ve peygamberini düşmanlarının gözü önünde uyarıvermişti. Bir daha bunu yapma peygamberim! buyuruvermişti. Öyleyse Müslümanlar hüküm verirken cahiliyeden, cahilî de­ğer yargılarından etkilenmelidir. Bu konuda her zaman Vahiy önde ol-malıdır. Kim iyi, kim kötü? Kim büyük, kim küçük? Kim önce, kim sonra? Kim bereketli kim bereketsiz? Bunu vahiy belirlemelidir. Bunu kendi kendimize belirlemeye kalkışmamalıyız. Müslüman ne kadar da fakir olursa olsun, ne kadar da sosyal yönden zayıf olursa olsun, her zaman kâfire tercih edilmelidir. Yâni yirmi dört saatimizin herhangi bir bölümünde bizden İs­lâm isteyen bir talep olursa bunu derhal yerine getirmek zorunda ol­duğumuzu asla unutmamalıyız. Ya da insanlardan böyle bir talep ol­madığı halde kendiliğinden bir fırsat oluşmuşsa yine hemen onu ye­rine getirmek zorunda olduğumuzu da unutmamalıyız. Yâni karşımız­daki insanların, hanımlarımızın, çocuklarımızın, komşularımızın illa da dilleriyle bizden İslâm’ı sormalarını, istemelerini beklememeliyiz. Hal­leriyle, vaziyetleriyle sorduklarının ve istediklerinin hemen farkına va­rarak onlara onların muhtaç oldukları İslâm’ı hemen anlatmaya başla­yıverelim. Ne biliyorsunuz belki şu ana kadar çocuklarımız hal diliyle bize Meramı sordular, bize hükümet meydanını sordular da bilmedi­ğimiz için bilemediğimiz için biz onlara bunu anlatamadık. Yâni Ba­kara’yı, Âl-i İmrân’ı, En’âm’ı demek istedim. Evet, garibanları etrafımızdan kovmamalıyız. Zira Rabbimiz bu­yurur ki onların hesabından siz sorumlu değilsiniz. Onlar da sizin hesabınızdan sorumlu değildir. Yâni yok ya! Bunun niyeti öğrenmek değil! Bunun niyeti dalga geçmek! Bunun niyeti beni oyalamak, de­meyelim. Allah diyor ki: Sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Onun hesabı senden sorulmayacak, senin hesabın da ondan sorul­mayacak. Ne bilirsin? Belki samimi olarak dinleyip amel edecektir o. Allah peygamberine diyordu ki sakın o garibanları yanından kovma! Eğer bunlar garibandır diye onları yanından kovarsan o za-man sen zalimlerden olursun! Bakın Kehf sûresinde de aynı şeyler söyleniyordu Allah’ın Resûlüne: "Peygamberim! Sabah akşam Rablerinin rızasını di­leyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz işinde aşırı giderek kendi hevâsına uyan kimseye uyma." (Kehf 28) Görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Bu uyarının gelişin-den sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hattâ sahâbe-i kirâmın ifadelerinden anlıyoruz ki bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamı­yordu, diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yap­mıştı ki aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük alçaklık an­layışları kalmıştır. Hepsi yıkılıp gitmiştir. Bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sırala-masını biz kendi kendimize yapmayacağız. Karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır. Karşımızdaki insan ya Müslü­manlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım belki bi­zim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü’mindir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çekidüzen vere­cektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerimesinde belki diyor. Belki yola gelirler, belki adam olurlar. Öyleyse inzar edeceğiz, ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gel-meyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat ondan önce, gece de saat ondan sonra girememektedirler. Neden? efendim zât-ı alîleri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlünü az evvel anlattım, onun hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İn­sanlar her an ona ulaşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü'minlerin ihtiyaçları varsa gelebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Allah hepimizin yardımcısı olsun inşallah.
53."Biz onlardan kimini kimi ile, "Allah aramızdan bunlara mı lütfunu lâyık gördü?" desinler diye işte böyle imtihan ettik. Allah, şük­redenleri daha iyi bilen değil midir?" İşte gördük fakir ve gariban insanları küçük görerek, Allah bun­ları mı seçti içimizden? Bunlara mı nîmet verdi Allah diyerek alay ederek imtihan edilmişlerdir. Ama Allah şükredenleri daha iyi bilir. Öyleyse biz de onlar gibi davranarak Allah’ın fakir kullarına böyle dav­ranarak imtihanı kaybedenlerden olmayalım inşallah.
54."Âyetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle: "Selâm olsun size! Rabbiniz Rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de arkasından tövbe eder, kendini düzeltirse, mu­hakkak ki O, bağışlayan ve esirgeyendir." Burada Rabbimiz Resûl-i Ekremin dâvetine ilk önce koşan, İs­lâm davasına gönül veren garibanların gönüllerini almayı murad edi­yor. Şu cahiliyenin değer yargılarıyla, şirk âdetleriyle kendilerini üstün görüp çirkin ifadeleriyle üzdüğü gariban Müslümanların kendi katında değerli olduklarını ortaya koyuyor. Bu ifadeler bir yandan kendilerini üstün gören müstekbirlere bir tehdit unsuru oluştururken, öbür taraf­tan da bu garibanlara şu mesajı veriyordu. Ey benim katımda değerli kullarım! Sakın sizler bu değersizlerin lakırdılarından üzülmeyin! Siz yolunuza devam edin, it ürür kervan yürür diyordu. Bakın Rabbimiz peygamberinin de onların gönüllerini almasını istiyor ve diyor ki: Ey peygamberim! Bu benim âyetlerime inanan kul­larım sana geldikleri zaman onlara: "Selâm olsun size de!" Ya onlara sen selâm ver yahut da onların selâmlarına karşılık vererek onlara ik­ramda bulun. Benim onlar hakkında hoşnutluğumu ve rahmetimi müj­dele onlara. Allah onlar için rahmeti üzerine yazmıştır. Allah onlar için rahmetini kendi üzerine vacip kılmıştır. Allah onlara rahmetini kesin olarak vaâdetmiştir. Peygamberim sen bütün bunları müjdeleyerek onların gönüllerini al diyor Rabbimiz. Çünkü toplumda zenginlerin, makam sahiplerinin, mansıp sahiplerinin üstün tutulması ve garibanla­rın, fakirlerinse alçak tutulması cahiliye âdetidir ve İslâm’ın kesinlikle reddettiği bir anlayıştır. Bakıyoruz bugün kimileri zenginler için fakirleri, müstekbirler için müs’taz’afları, makam mansıp sahipleri için sıradan Müslümanları fedâ etmektedirler. Hep yüksek tabakadan insanlarla düşüp kalkmaya çalışıyorlar. Allah korusun bu nifak alâmetidir ve İslâm’ın kesinlikle reddettiği bir anlayıştır. Sizden her kim ki bir bilgisizlik, bir cehalet sonucu bir kötülük ya­par, bir günah işleyecek olur da hemen arkasından tövbe eder ve durumunu düzeltirse, cehaletle günaha gittiği bir anda hemen kıble­sini değiştirir ve Allah dönerse bilesiniz ki ben böyle yapanlar hak­kında rahmeti kendi üzerime yazdım buyuruyor Rabbimiz. Evet mü'-min bir günahı ancak bir bilgisizlik sonucu, bir gaflet sonucu işle­ye-bilir. Yâni ya onun isyan olduğunu bilmeyerek, ya işleyeceği o isya­nın sonucunda, o günahın sonucunda başına gelecekleri bir an unuttu-ğundan dolayı günah işler, ya da isyanı taate tercih ederek bir isyan-da bulunabilir ki bu da ayrı bir cehalettir. İşte bu durumda hemen ken-dine gelir gelmez tövbe eden, günahtan vazgeçen, yönünü, kıble­sini değiştiren ve bir daha bu duruma düşmeme konusunda kesin ka­rarlı olan mü’minleri affedeceğini bildiriyor, Rabbimiz.
55."Suçluların yolu belli olsun diye böylece âyetleri uzun uzun açıklarız." Rabbimiz buyuruyor ki, âyetlerimizi açık açık ortaya koyuyoruz ki mücrimlerin yolu belli olsun. Kâfirlerin, mücrimlerin yolları belli olsun da inatlarından vazgeçip hakkı kabule yanaşmayanlar suçlu oldukla­rını anlasınlar. Mü'minlerin yolunu da, iman yolunu da, mücrimlerin yolunu da, yâni küfür yolunu da açıklıyoruz ki inanan bilerek, bir de­lile, bir esasa dayanarak inansın, küfreden de bilerek bir esasa daya­narak küfretsin. Allah böylece mü'minlerin yoluyla mücrimlerin yollarını birbirin­den ayırıyor. Kur’an sadece hakkı, yâni mü'minlerin yolunu ortaya koymakla kalmaz aynı zamanda mücrimlerin, kâfirlerin yollarını da ortaya koymuştur. Böylece Rabbimiz mü'minlerin yoluyla kâfirlerin yolunu birbirinden ayırmıştır. Bu iki yolu birbirinden ayırır ki hak ve bâtıl iyi tanınsın. Müminlerin mümeyyiz vasıfları onların yolları üzerine dikilmeli, mücrimlerin mümeyyiz vasıfları da onların kendi yollarının üzerine dikilmeli ki her iki taraf da kendilerini ve kendi yollarını bilme­liler. Bu sayede mü'minler kimlerin mü'min kimlerin de kâfir olduklarını açıkça bilmelidirler. Karışıklığa sebep olacak bir durum olmamalıdır. Bugün en büyük güçlük işte buradadır. Bugün en büyük prob­lem müminle mücrimin karışması, yolların karışması, işaretlerin ka­rış-ması, isimlerin ve sıfatların birbirine girmesidir. İslâm düşmanları bunu çok iyi bildiklerinden meseleyi daima karıştırmadan yana ol­makta-dırlar. Onlar safların ayrışmasından her zaman tedirgin olmuş­lardır. Çünkü böylece kendileri tanınacak ve de mü'minler kendi yolla­rını öğrenme imkânı bulacaktır. Bir de zaten hakkın ortaya konabilmesi, hakkın anlaşılabilmesi için bâtılın da ortaya konması zarûrîdir. Mü'minlerin bâtıldan ve müc­rimlerin yolundan sakınabilmeleri için hak ve bâtılın kesin çizgilerle, belirgin renklerle birbirlerinden ayrılmaları ve seçilmeleri gerekmekte­dir. İşte onun içindir ki Rabbimiz sadece mü'minlerin yolunu, yâni hak-kı açıklamakla kalmaz aynı zamanda kâfirlerin yolunu yâni bâtılı da açıklamıştır.
56."De ki: "Allah’tan başka yalvardıklarınıza kul-luk etmekten men olundum." "Sizin heveslerinize uymayacağım. Yoksa sapıtmış, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum" de." Rasulullah’a ve onun şahsında bütün mü’minlere, peygamber yolunun yolcularına şöyle demeleri emrediliyor. Bu bir bakıma Ra-sulullah ve mü'minler için strateji belirleme veya konum tespitiydi. De ki, ben sizin Allah yanında, ama ondan ayrı olarak çağırdığı­nız, dua ettiğiniz, dâvet ettiğiniz, ibâdet ettiğiniz şeylerin tü­münden nehiy olundum. Allah berisinde sizin dua edip durduğunuz, imdadınıza çağırıp durduğunuz, kendilerine kulluk yapıp durduğunuz şeylere dua etmekten, onlara kulluk etmekten men olundum. İşte peygam-berin geliş gâyelerinden en büyüğü, ya da peygamberin temel görevi budur. Sadece Allah’a ibâdet ve başkalarından sakındırma. Sadece Allah’ı yardıma çağırma ve başkalarına dua etmeme. Tevhide teşvik etme ve şirkten uzaklaştırma. İşte peygamberin geliş gâyesi budur. Sadece Allah’a kulluk ederim, Allah’ın dışında başkalarına itaat etmem. Sadece Allah’ı dinlerim ve başkalarının dediği yere git­mem. Şirkin unsurlarından birisi de bildiğimiz gibi Allah’tan başka birile­rini Allah yerine koyarak Allah’tan istenmesi gereken şeyleri on­lardan istemek, onlara dua etmek, onlardan yardım dilemek ve bek­lemektir. Bu ya Allah’la beraber istemek biçiminde olur, yâni hem Al­lah’tan hem başkalarından yardım istemek biçiminde olur, hem Al­lah’a hem de Allah’tan başkalarına dua etmek biçiminde olur, ya da Allah’ı unutarak yalnız başkalarından istemek biçiminde olur. Bunun her ikisi de şirktir. Ama Cenâb-ı Hak isteyeceğimiz şeyleri birilerinin elinde yaratıyorsa o zaman bu sebeplere tevessül caiz oluyor. Meselâ sabır ve namazla Allah’tan yardım dilemek gibi. Sebeplere sarılırken, esbaba tevessül ederken de asla bu sebepleri Allah yerine koyma­maya dikkat edeceğiz.
57."De ki: "Ben Rabbimden bir belgeye dayanmak-tayım, hal­buki siz onu yalanladınız; sizin acele istediğiniz şey de benim elimde değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, hükmedenlerin en iyisi olarak gerçeği anlatır." Ben Rabbimden bir Beyyine üzereyim. Beyyine Kur’an’dır. Ey insanlar! Ben Rabbimden bana gönderilmiş vahiy üzereyim. Ben kitap üzereyim. Benim hareket noktam vahiydir. Benim istinatgahım Kur’-andır. Ben size ne diyorsam, neyi emrediyor, neden nehiy ediyorsam, ne yapıyor ne yapmıyorsam bilesiniz ki bu kitaba dayanıyorum. Bu­nun dışında dayanacak bir şey de bilmiyorum. Eğer biz de insanlara bunu diyebileceksek o zaman biz de vahyi bilmek zorundayız. Ben kitaba dayanıyorum, benim istinatgahım, benim hareket noktam Va­hiydir diyeceksek, o zaman biz de vahyi tanımak zorundayız. Aksi takdirde bugün pek çoğunun biz kitaba dayanıyoruz iddiasında bulu­nup da kitaptan habersiz bir hayat yaşadıkları gibi yapmaya kalkışır­sak bunu demeye hiçbir zaman hakkımız yoktur. Evet peygamberinin ve peygamber yolunun yolcularının böyle demelerini istiyor, Rabbimiz. Ben kitaba dayanıyorum, kitaptan bir de­lille hareket ediyorum.
58."De ki: Sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, be­nimle aranızdaki iş bitmiş olurdu."Allah zul-medenleri en iyi bilendir." Sizin acele istediğiniz azap da benim elimde değildir. Eğer si­zin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı çoktan sizin işinizi bi­tirmiş olurdum. Burada Rabbimiz risâlete ulûhiyeti ayırıveriyor. Rab-bimiz kendisiyle peygamberini ayırıyor. Peygamber sizin gibi bir beşerdir, binaenaleyh peygamberi Allah makamında görmeye ve Allah-tan istemeniz gereken bir şeyi sakın peygamberden istemeye kalkışmayın diyor. Hani az evvel insanların insanları yardıma çağırdıkları, insan­ların insanlara dua ettikleri insanların insanlardan bir şeyler istedikleri anlatılmıştı ve bunun bir şirk olduğu ortaya konmuştu ya bakın burada da Rabbimiz peygamberden bile bir şey istenmemesi gerektiğini an­latıyor. Bunun için de peygamberine diyor ki, peygamberim! Sen on­lara de ki: Sizin acele tarafından istediğiniz azap benim elimde değil­dir. Ben ilâh değilim, ben sizin gibi bir beşerim. Ben ancak bir elçiyim. Sizin istediğiniz azabı göndermeye benim gücüm yetmez, bu benim işim değil, onu ancak Allah gönderir. Eğer benim buna gücüm yet­sey-di o zaman benimle sizin aranızdaki işi hemen bitirirdim, sizin defterinizi dürerdim. Evet, bir peygamber bile böyle derken adam diyor ki eğer bi­zim efendi elinin tersiyle bir iterse onların işi bitiverir. Onun gazabına uğrayanın, onun gözünden ve gönlünden düşenin parçası bile bulun­maz. Garip şeyler bunlar. İşte görüyoruz birilerini yok etmeye, birile­rine azap göndermeye Allah’ın peygamberinin bile gücü yetmiyor.
59."Gaybın anahtarları onun katındadır, onları an­cak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu ki apaçık kitaptadır ancak O bilir." Evet gaybın anahtarları Allah katındadır. Gaybın anahtarlarını Allah eline almıştır. Allah onu kimseye vermemiş, kimseyi ona muttali kılmamış, kimseye gaybını ezdirip bozdurmamıştır. Gayb konusu her şeyiyle, kendisiyle, odasıyla, kapısıyla ve anahtarlarıyla Allah’a aittir ve Allah’ın elindedir. Onu ancak o bilir. gayba muttali olmak, gayb o-dasının içine girmek şöyle dursun kapısının anahtarına bile hiç kimse sahip olamaz. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun hikmeti: a: Gayb İslâm’ın bir cüzü’dür. b: Gayb bilginin konusu değil imanın konusudur. Zira insana çok az bir ilim verilmiştir. Rabbimiz dünyayı ve kâinatı yaratırken bir kısım kanunlar koymuştur. Koyduğu bu kanunların bir kısmını anlaya­rak onlardan istifade edebilmesi için insana sınırlı bir idrak ve ilim gücü vermiştir. Ama gayb yine gayb olarak kalacaktır. Allah’a iman da gaybîdir. Her ne kadar Allah’ın fiillerinin eserlerini görüyorsak da ken­disini asla göremeyiz. Ama gayben, gıyaben Allah’a iman ediyoruz. Onun için bu iman bir değer ifade etmektedir.
60: "Geceleyin sizi öldüren (uyutan), gündüzün yaptıklarınızı bi­len, sonra da belirlenmiş eceliniz doluncaya kadar gündüzleri sizi tekrar kaldıran (diriltip uyandıran) O’dur. Sonra en son dönüşünüz onadır. Sonra yaptıklarınızın tümünü size haber verecektir." Evet, her gece Allah bizi öldürüyor ve ecelimizin dolacağı güne kadar da her sabah bizi bir daha kaldırıyor. Gece bizi öldürmüş­ken Rabbimiz sabahleyin yeni bir fırsatla, yepyeni bir imkânla bizi bir daha kaldırıyor. Sebep ne? Belki bugün aklını başına alır diye, belki bugün Allah’a kulluğa döner diye, belki bugün fırsatı değerlendirir diye. Ve belki de yarın kıyâmet gününde Rabbimize karşı bir itiraz hakkımız kalmasın, bir mâzeretimiz olmasın diye böyle yapıyor. Yarın insanlar diyecekler ki, ya Rabbi! Aklım başımda değilmiş, anlayama­mışım, fırsatı kaçırmışım, ne olur beni iki saatliğine dünyaya bir daha gönder. Bak nasıl sana kulluk yapacağım! Senin kitabını nasıl elim­den düşür-meyeceğim! Senin peygamberini nasıl takıp edeceğim! Seni nasıl yegâne Rabbim bilip senin benim için belirlediğin hayat programını uygulayacağım! Senden başkalarını hayatımdan nasıl reddedeceğim! Ne olur fazla değil, iki saat ya Rabbi dedikleri zaman Rabbimiz buyuracak ki, yahu ben seni iki saatliğine değil, bir ömür boyu her gece öl-dürmüş ve her sabah yeni bir fırsatla tekrar diriltmiş­tim, sen bu kadar süre içinde bir şey yapmadın, şimdi iki saat içinde ne yapacaksın demek için, insanların böyle bir itiraz haklarının kal­maması için her gece öldürüyor ama her sabah bir daha diriltiyor, Rabbimiz. Öyleyse kesinlikle unutmayalım ki her sabah bizim için bir ge­riye dönüştür. Her yeni başlayan gün bizim için bir fırsattır. Bu fırsat­ları boşuna harcayıp da yarın Rabbimizin huzurunda böyle kötü bir duruma düşmemeye gayret edelim inşallah. Allah’ın Resûlü uyumak için her yatağına girişinde bu ahdini ye­nilemeyi ihmal etmezdi. Yatağının üzerinde dizleri üzeri oturur, Fâ­tiha, İhlâs, Muavezeteyn’i okuduktan sonra mübarek elleriyle vücudu­nun değebilecek her yerini mesheder ve şöyle derdi: Ya Rabbi! Şu bi­raz sonra yatacağım ölüm uykusundan beni sabaha canlı çıkarırsan, ölümümden sonra sabahleyin beni tekrar diriltirsen sana söz veriyo­rum yarınım bugünümden hayırlı olacaktır. Sana söz veriyorum ahd ü mîsâkıma uygun yaşayacak, senden başkasına kulluk etmeyeceğim. Yine ancak seni Rab bilecek, yine senin kitabını hayat programı bile­cek, yine senin kıblene yönelecek, yine senin çektiğin yere gidecek, sadece seni razı edecek ve senden başkalarının arzularını gerçekleş­tirmeyeceğim. İfadeye dikkat ediyor musunuz? Ya Rabbi şu biraz sonra yata­cağım ölüm uykusundan beni sabaha canlı çıkarırsan diyor Allah’ın Resûlü. Beni sabaha tekrar diriltirsen. Bizim için garanti değil mi? Yâni yarın tekrar kalkacağımız bizim için garanti değil mi? Hiç dü­şün-müyoruz değil mi bunu? Hattâ bizim için beş ay sonrası bile ga­ranti. Hayat programlarımıza bakılırsa, bir yıl sonrası için verdiğimiz sözlerimize, çeklerimize, senetlerimize, ideallerimize, hedeflerimize bakılırsa on yıl sonramız bile garanti. Biz hiç ölmeyeceğiz zaten. Ama bakın Allah’ın Resûlü diyor ki sabaha canlı çıkarırsan. Öyle ya belki çıkmayabiliriz sabaha. Belki bu yatışımız son yatışımız olabilir. Belki aldığımız o nefesler son nefesimiz olabilir, belki yorganımız kefenimiz olabilir, ama bunu hiç düşünmeye yanaşmıyoruz. Siz bilirsiniz, ister­seniz bunu aklınızın ucundan bile geçirmeyin, ama alçaklar yarın öyle diyecekler. Ya Rabbi ne olur bizi geri çevir! Yarın diyeceklerini bugün deselerdi olmaz mıydı? Ama aldanıyor insanlar, aldanıyoruz. Dünya­nın konumu bizi aldatıyor, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi, sanki ebedî yaşayacakmışız gibi plan program yapmaya çalışıyoruz, Allah koru­sun. Bakın bu âyetin tefsiri konusunda en güzel bir tavrı Hz. Ömer Efendimizin hayatında görüyoruz. Hz. Ömer Efendimiz hayatının son dönemlerinde Medine’de kendisi için bir mezar kazdırır. Bazen bazen gidip o mezara yatıverir sonra da şöyle derdi: Ey Ömer! Farz et ki şu anda öldün! Ecelin geldi ve ruhunu teslim ettin! Bir anda hesap kitap için Rabbin ile karşı karşıya geldin ve amellerin ortaya döküldü. Rab-bin baktı, amellerine ve beğenilmedi. Bunlar mı bana lâyık olarak yaptıkların ey Ömer! diye Rabbin bir paçavra gibi onları yüzüne çaldı. Tıraşın önüne indi ve gördün ki pabuç pahalı, gördün ve anladın ki işin bitik. Gördün ki rezil ve perişan oldun. Rüsva bir vaziyette Rabbine bakacak yüzün kalmamış olarak yine de onun rahmetine sı­ğına­rak ona dedin ki: Allah’ım! Aklım başımda değilmiş, fırsatları kaçırmı­şım, ne olur bana merhamet buyur ve beni dünyaya bir daha geri çe­vir dedin. Mümkün değil ama farz et ki Rabbin sana merhamet buyu­rup geri çevirdi der ve o anda ayağa kalkar ve farz et ki şu anda geri çevrildin, hadi bakalım ne yapacaksın görelim seni diyerek hayata yeniden başlardı. Hadi bakalım bugün ne yapacaksın görelim seni derdi. Ne güzel bir anlayış değil mi? Şimdi biz de bugün şu saatte geri çevrilmiş olarak hadi bakalım ne yapacaksın diyelim kendimize ve Rabbimiz için şu anda ne yapabileceksek yapmaya çalışalım. Her gün bizler de bu ahitlerimizi yenilemeye çalışalım. Yarın perişan bir vaziyete düşeceğimize, yarın ya Rabbi bizi geri döndür diyeceğimize, bu­gün döndürüldüğümüzün farkına varalım. Bugün aklımızı başımıza alalım. Zira yarın bir daha geri dö­nüş imkânlarımız da olmayacaktır bunu asla unutmayalım inşallah.
61,62- "O kulları üzerine yegâne kahir (kahredici, güç yetirici) olandır. Size koruyucular gönderir. Sonunda sizden birinize ölüm ge­lip çattığı zaman, elçilerimiz onun canını alırlar. Onlar bu işte kusur etmezler. Sonra da gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Ha­beriniz olsun hüküm yalnızca O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır." Allah kulları üzerine yegâne Kahhâr dır, yegâne güç yetirendir, yegâne hakim olandır. Bu konuyu sûrenin 18. âyetinde uzun uzun anlatmaya çalıştım. Ancak şu kadarını söyleyelim ki Allah’ı Kahhâr bilmeyenlerin hayatında pek çok Kahhâr lar olacaktır. Allah’a ait olan bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde görmeye çalışan insanlar için, kendilerini Kahhâr göstermeye çalışan bir kısım insanlar Kahhâr pozları oynamaya başlayacaktır. Halbuki insanlar bu sıfatı sadece Rablerine verip, sadece Allah’ı Kahhâr bilip, onları Kahhâr görmese­ler, onlara değer vermeseler onlar cücelikleri içinde kahrolup gide­ceklerdi. Ama heyhat ki insanlar onları Kahhâr görmeye başlayınca, onlar da kendilerini bir şey zannederek insanlar üzerinde Rableşiver-mektedirler. Biz insanlar üzerinde Kahhârız! Biz asarız! Biz keseriz! Biz istedik mi açtırırız başörtülerinizi! Biz istedik mi kestiririz sakalları­nızı! Biz istedik mi atarız namaz kılanları! Ben sizin Rabbiniz değil mi­yim? Biz sizin üzerinize kahir, Kahhâr değil miyiz? Ben izin vermeden nasıl iman ettiniz? Ben müsaade etmeden nasıl secde edersiniz? Ben izin vermeden nasıl örtünürsünüz? Ben izin vermeden bunları nasıl konuşabilirsiniz? Halbuki sizler benim kullarımsınız! Sizleri ben okut­tum! Sizler benim mekteplerimde okudunuz! Sizin maaşlarınızı ben ödüyorum! Sizin hayatınız bizim elimizdedir! Nefes alışverişinizi bile kontrol ediyoruz! Eğer biz müsaade etmesek adım bile atamazsınız diyenleri kendileri üzerinde Kahhâr bilenlerin üzerinde bunlar da Kah-hâr konuma geleceklerdir. Sadece Allah’a ait olan bu sıfatı insanlar üzerinde de gör­me-ye başladılar mı onların üzerlerinde Kahhârlar çoğalacaktır ve za­vallı insanlar onları da razı etmek için çırpınacaklardır. Bugün maale­sef insanlardan pek çoğu bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde de gö­rü-yorlar. İnsanlar böyle gördükleri için pek çokları da onlar üzerinde Kahhâr olduklarını iddia ediyorlar. Ama bakın Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’yı kendisini insanlar üzerinde Kahhâr makamında görmeye ça­lışan Firavun karşısında görüyoruz. Firavun Hz. Mûsâ’ya işte seni asarım, keserim, zindana atarım, maaşını keserim, güneşini engelle­rim diye tehditler savurmaya başlayınca, Allah’ın elçisi bakın şöyle di­yor. Hz. Mûsâ öyle bir peygamber ki sarayda, hem de bu Firavu­nun sarayında büyümüş, maddî imkânlar içinde, müreffeh bir hayat içinde yetişmiş, ama bunu terk edip gitmiş. Medyen’de yedi yıl çoban­lık yapmış, aç kalmaya da susuz kalmaya da, ışıksız, yolsuz, asfalt­sız, vasıtasız, elektriksiz, telefonsuz, teypsiz, dolmuşsuz, vasıtasız kalmaya da alışmış bir peygamber. Firavunun asarım, keserim aç bı­rakırım, susuz bırakırım şeklindeki tehditleri karşısında bakın aynen şöyle diyordu: Vallahi ey Firavun, senin tehditlerin bana vız gelir. Ben çölden, Meyden’den geliyorum. Arkamda upuzun bir çöl bırakıp geli­yorum ben. Ben bu saydıklarının hiçbirisinin olmadığı bir ortamdan geliyorum. Açlığa, susuzluğa dünden alışmışım, sıkıntıların meşak­katlerin Âlâsını yaşamışım ben. Senin bana yapabilecek hiçbir şeyin yoktur diyordu. Bunu diyebilen birisine ne yapabilecekti de Firavun? Hz. Mûsâ sarayda maddî şartlar altında, müreffeh bir hayat içinde yetişmiştir, ama bunu terk etmiş Medyen’e gitmiş, orada çobanlık yapmış, aç kal-maya susuz kalmaya alışmış bir peygamber vardı karşısında. Biz de bu hayata bir alışabilsek inanın hiç kimsenin yapabile­ceği bir şey kalmayacaktır. Ama şimdi şu anda öyle miyiz? Meselâ yarın bir tehditte bulunsalar ki bizim dediklerimizi yapmazsanız, bizi hayatınızda Kahhâr bilip bizim kanunlarımıza itaat etmezseniz tele­vizyon vergilerinizi ayda on milyona çıkarıyoruz! deseler pilimiz biter değil mi? Niye? Eh televizyonsuz bir hayata nasıl dayanabileceğiz değil mi? İyisi mi biz bunları Kahhâr bilelim ve dediklerini aynen uy­gulayalım diyoruz. Ya da eğer dediklerimize uymazsanız benzin fi­yat-larını şu kadara çıkardık deseler ne yaparız? Veya meselâ otobüs seferlerini kaldırıyoruz deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bizler ara­ba-sız bir hayata alışmadık. Telefonlarınızı iptal ediyoruz deseler mahvoluruz değil mi? Lokantalarınızı, fırınlarınızı kapatıyoruz deseler işimiz biter. Çünkü böyle bir hayata alışmadık bizler. Yarın tüm elektrikleri­nizi kesiyoruz deseler, sizi aç bırakıyoruz deseler, sizi hapse atacağız deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bu köleliğin dışında da bir hayatın varlığından haberimiz yoktur bizim. Böyle bir hayatın varlığına bir ina­nabilsek o zaman tıpkı Hz. Mûsâ gibi bizi bunlarla tehdit eden ve ken­dilerini Kahhâr bilmeye zorlayan tüm Firavunların tehditlerinin gözü­müzde beş paralık bir değeri kalmayacak. İşte biz kendi kendimizi bazı şeylerin kölesi yapıyoruz sonra da insanların bizim üzerimizde Rableşmelerine, kahhâr konuma gelmelerine zemin hazırlıyoruz. Hayır hayır, inanmayın bu alçakların söylediklerine. Kulları üze­rinde Kahhâr olan sadece Allah’tır. Mahlukâtı üzerinde yegâne hâkimiyet sahibi olan O’dur. Tüm vücudumuzda, tüm hayatımızda, tüm hareket ve eylemlerimizde O’nun yasaları hakimdir. Hayatımız, varlığımız varlığımızı sürdürmemiz, yememiz içmemiz, üşümemiz, acıkmamız, yatmamız, uyumamız, oturmamız kalkmamız, kalbimizin çalışması, kanımızın hareket etmesi hep O’nun yasası gereğidir. İn­san her şeyiyle Allah’ın hâkimiyeti altındadır. İnsan her şeyiyle Al­lah’ın hâkimiyetine mahkumdur. Alıp verdiği nefesler bile O’nun kont­rolü, izni ve hâkimiyetine tabidir. Her şey O’nun gücü ve tasarrufu al­tında-dır. Her şey O’na boyun eğmiştir. Ve O Kahhâr olan, mutlak güç ve kuvvet sahibi olan Allah sizin üzerinize koruyucular göndermektedir. Sizlerin yeryüzünde yaşadığı­nız sürece işlediğiniz tüm amelleri tespit etsinler diye, sizi görüp gö­zetsinler, sizin amellerini yazıp muhafaza etsinler diye ve de sizleri korusunlar diye meleklerini göndermektedir. Ra’d sûresinde de bu ko-nu şöyle anlatılır: "Onların her birini önünden ve arkasından izleyen melekler var­dır. O’nu Allah’ın emriyle korurlar." (Ra’d 11) Bunlar hadisin beyanıyla “Hafaza” melekleridir ki kulları onlara gelebilecek kötülüklerden muhafaza ederler. Bir de kirâmen kâtibin melekleri vardır. İnsan yaşadığı sürece ne yapmışsa, ne söylemişse, ne yapmayı ve ne söylemeyi niyet edip içinden geçirmişse tamamını yazıp kaydetmekle görevli meleklerdir bunlar. Gaf sûresi de bunu an­latır: "İnsan hiçbir söz söylemez ki yanı başında onu zapte­den bir melek bulunmasın." (Gâff 18) "Muhakkak ki üzerinizde koruyucu melekler vardır. Şerefli yazıcılar her yaptığınızı bilmektedirler." (İnfitâr 10,12) İşte bütün bunlar Allah’ın sizin üzerinizde hâkimiyetini, Kahhâr oluşunu, sizi kendi halinize bırakmayıp sürekli sizinle diyalog halinde oluşunu, sizin hayatınıza karıştığını ve sizin her anınızı kontrol ettiğini gösterir. Hiç kimse bir tek saniye bile kendi başına değildir. Onun her hareketini kontrol eden, her nefesini sayan Melekler vardır yanında. Zaten İslâm’daki melek inancının odak noktası da budur işte. Yâni öyle bir Allah’a inanacağız ki melekleri vasıtasıyla sürekli bizimle di­yalog halinde olan bir Allah’tır O. Değilse böyle kimilerinin iddia ettikleri gibi dünyayı yaratmış, yorulmuş, köşesine çekilmiş, dünyayla ilgilen­meyen ve ne haliniz varsa görün, bildiğiniz gibi yaşayın diyen bir Allah değil. Evet böyle bir Allah’a inanacağız. Değilse nasıl yaşarsanız ya­şayın beni ilgilendirmez! Hukukunuz, ticaretiniz, kılık kıyafetiniz, eği­timiniz, siyasal yapılanmanız, kazanmanız harcamanız nasıl bilirseniz öyle yapın beni ilgilen-dirmez. Benden bu kadar. Ben dünyanızı ve sizi yarattım, bundan sonra dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın. Dilediğiniz gibi giyinin, so-yunun. Dilediğiniz gibi bir hukuk yapın. Dilediğiniz gibi hukuk yapın. Dilediğiniz gibi bir dünya yaşayın diyen bir Allah değil. Melekleri olan ve bu melekleri vasıtasıyla yeryüzünde aranız­dan seçtiği kullarına vahiy gönderen bununla bizi sorumu tutan, ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl bir hayat programı takip edeceğimizi bize ulaştıran bir Allah’a iman edeceğiz. İşte İslâm’daki melek inancının önemi buradadır. İnanacağız ki yaptığımız ettiğimiz her şey melekler tarafından azılıp tespit edilmektedir. Yaptığımız her şeyden yarın mutlak hesaba çekileceğiz. Evet, Allah sizin üzerinize meleklerini gönderir. Nihâyet sizden birine ölüm gelip çattığı zaman onu tarafımızdan elçilerimiz öldürürler, emrimizle onun ruhunu alırlar. Kimse buna itiraz edemez. Kimse buna karşı gelemez. Sonunda hepiniz Rabbinizin sizin adınıza takdir ettiği bu ölüm yasasına boyun eğmek zorundasınız. Hayatınız da Allah’ın elindedir, ölümünüz de. Dünyaya gelişiniz, erkek kadın oluşunuz, be­yaz esmer oluşunuz, boylu bodur oluşunuz, dünyaya geliş zamanınız, hayatta kalış süreniz nasıl sizin elinizde değilse, hayata veda edişiniz de sizin elinizde değildir. Vaktiniz geldi, miadınız doldu mu melekler sizi öldürür. Ve bizim elçilerimiz asla kusur etmezler. Hangi konuda? Ne sizi belâlardan koruma konusunda, ne sizin amellerinizi tespit etme konusunda, ne sizi kontrol etme konusunda, ne sizin ölüm zamanınızı unutup ihmal etme konusunda zerre kadar kusur etmezler. Rabbiniz onlara ne emretmişse, nasıl emretmişse aynen onu uygularlar. Ne kendileri geç kalırlar, ne de ölen kişiyi geç bırakırlar. Sonra sizden ölenler gerçek Mevlâları olan, gerçek velileri olan Allah’a döndürülürler. Dünyada gerçek velileri olan ve velâyeti altındaki kulları adına aldığı kulluk maddelerini, kulluk programlarını unutup kendilerine sahte veliler bulan ve bu velilerin kendileri adına belirledikleri hayat programlarını uygulamaya çalışan insanları Al­lah’ın melekleri gerçek velileri olan ve yeryüzünde kullarına hayat programı belirleme yetkisine kendisinden başka hiç kimsenin sahip olmadığı Rablerinin huzuruna götürürler. Bu insanlar bu Allah’ı unutup da başkalarının kanunlarını uygulamaya çalışan insanlar gerçek veli­lerinin Allah olduğunu iki kere anlarlar. Bir, ölüp giderlerken o sahte velilerin, o yapay tanrıların ve tanrıçaların kendilerine hiçbir faydaları­nın olmadığını görerek anlarlar bir, bir de Rablerinin huzuruna var­dıkları zaman anlarlar bunu. Tüm bu sahte velilerin ellerinde hiçbir şeyin olmadığını ve kendisi gibi aciz birer kul olduklarını anlarlar. Dikkat edin hüküm O’nundur, hâkimiyet sadece O’na aittir, hükmü O verecek ve hesaba çekecek olan O’dur ve O hesabı en seri olandır. Evet hâkimiyet elinde olan O’dur ve tüm insanları hesaba çe­kecek olan O’dur. Öyleyse ey Allah’ın kulları! Madem ki yarın yaşadı­ğınız hayatın hesabını ona vereceksiniz, sizi yaratan, sizi yeryüzünde yaşatan, sizin şu anda istifade ettiğiniz tüm nîmetleri size bahşeden, sonra dilediği bir zaman diliminde sizi öldürecek olan gerçek veliniz dururken O’nu bırakıp da nasıl kendinize yeni yeni veliler bulmaya ve onların kanunlarını uygulamaya kalkışıyorsunuz? Buna nerden cesa­ret buluyorsunuz? Sizi hesaba çekmeyecek olan, sizin hayatınızda en ufak bir hakları bulunmayan ve tıpkı sizler gibi Allah’ın yasalarına tes­lim olmak zorunda olan bu yapay tanrıların programlarını uygulamaya sizi iten sebep nedir ki sonunda sizler gerçek velinizin ceza ya da mü-kafatına döndürüleceksiniz. Bundan hiç kimse kurtulamayacaktır. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz kullarını vicdanlarıyla yüz yüze getirerek kendi kendileriyle hesaplaşmaya dâvet etmektedir.
61,62- "O kulları üzerine yegâne kahir (kahredici, güç yetirici) olandır. Size koruyucular gönderir. Sonunda sizden birinize ölüm ge­lip çattığı zaman, elçilerimiz onun canını alırlar. Onlar bu işte kusur etmezler. Sonra da gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülürler. Ha­beriniz olsun hüküm yalnızca O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır." Allah kulları üzerine yegâne Kahhâr dır, yegâne güç yetirendir, yegâne hakim olandır. Bu konuyu sûrenin 18. âyetinde uzun uzun anlatmaya çalıştım. Ancak şu kadarını söyleyelim ki Allah’ı Kahhâr bilmeyenlerin hayatında pek çok Kahhâr lar olacaktır. Allah’a ait olan bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde görmeye çalışan insanlar için, kendilerini Kahhâr göstermeye çalışan bir kısım insanlar Kahhâr pozları oynamaya başlayacaktır. Halbuki insanlar bu sıfatı sadece Rablerine verip, sadece Allah’ı Kahhâr bilip, onları Kahhâr görmese­ler, onlara değer vermeseler onlar cücelikleri içinde kahrolup gide­ceklerdi. Ama heyhat ki insanlar onları Kahhâr görmeye başlayınca, onlar da kendilerini bir şey zannederek insanlar üzerinde Rableşiver-mektedirler. Biz insanlar üzerinde Kahhârız! Biz asarız! Biz keseriz! Biz istedik mi açtırırız başörtülerinizi! Biz istedik mi kestiririz sakalları­nızı! Biz istedik mi atarız namaz kılanları! Ben sizin Rabbiniz değil mi­yim? Biz sizin üzerinize kahir, Kahhâr değil miyiz? Ben izin vermeden nasıl iman ettiniz? Ben müsaade etmeden nasıl secde edersiniz? Ben izin vermeden nasıl örtünürsünüz? Ben izin vermeden bunları nasıl konuşabilirsiniz? Halbuki sizler benim kullarımsınız! Sizleri ben okut­tum! Sizler benim mekteplerimde okudunuz! Sizin maaşlarınızı ben ödüyorum! Sizin hayatınız bizim elimizdedir! Nefes alışverişinizi bile kontrol ediyoruz! Eğer biz müsaade etmesek adım bile atamazsınız diyenleri kendileri üzerinde Kahhâr bilenlerin üzerinde bunlar da Kah-hâr konuma geleceklerdir. Sadece Allah’a ait olan bu sıfatı insanlar üzerinde de gör­me-ye başladılar mı onların üzerlerinde Kahhârlar çoğalacaktır ve za­vallı insanlar onları da razı etmek için çırpınacaklardır. Bugün maale­sef insanlardan pek çoğu bu sıfatı Allah’tan başkaları üzerinde de gö­rü-yorlar. İnsanlar böyle gördükleri için pek çokları da onlar üzerinde Kahhâr olduklarını iddia ediyorlar. Ama bakın Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ’yı kendisini insanlar üzerinde Kahhâr makamında görmeye ça­lışan Firavun karşısında görüyoruz. Firavun Hz. Mûsâ’ya işte seni asarım, keserim, zindana atarım, maaşını keserim, güneşini engelle­rim diye tehditler savurmaya başlayınca, Allah’ın elçisi bakın şöyle di­yor. Hz. Mûsâ öyle bir peygamber ki sarayda, hem de bu Firavu­nun sarayında büyümüş, maddî imkânlar içinde, müreffeh bir hayat içinde yetişmiş, ama bunu terk edip gitmiş. Medyen’de yedi yıl çoban­lık yapmış, aç kalmaya da susuz kalmaya da, ışıksız, yolsuz, asfalt­sız, vasıtasız, elektriksiz, telefonsuz, teypsiz, dolmuşsuz, vasıtasız kalmaya da alışmış bir peygamber. Firavunun asarım, keserim aç bı­rakırım, susuz bırakırım şeklindeki tehditleri karşısında bakın aynen şöyle diyordu: Vallahi ey Firavun, senin tehditlerin bana vız gelir. Ben çölden, Meyden’den geliyorum. Arkamda upuzun bir çöl bırakıp geli­yorum ben. Ben bu saydıklarının hiçbirisinin olmadığı bir ortamdan geliyorum. Açlığa, susuzluğa dünden alışmışım, sıkıntıların meşak­katlerin Âlâsını yaşamışım ben. Senin bana yapabilecek hiçbir şeyin yoktur diyordu. Bunu diyebilen birisine ne yapabilecekti de Firavun? Hz. Mûsâ sarayda maddî şartlar altında, müreffeh bir hayat içinde yetişmiştir, ama bunu terk etmiş Medyen’e gitmiş, orada çobanlık yapmış, aç kal-maya susuz kalmaya alışmış bir peygamber vardı karşısında. Biz de bu hayata bir alışabilsek inanın hiç kimsenin yapabile­ceği bir şey kalmayacaktır. Ama şimdi şu anda öyle miyiz? Meselâ yarın bir tehditte bulunsalar ki bizim dediklerimizi yapmazsanız, bizi hayatınızda Kahhâr bilip bizim kanunlarımıza itaat etmezseniz tele­vizyon vergilerinizi ayda on milyona çıkarıyoruz! deseler pilimiz biter değil mi? Niye? Eh televizyonsuz bir hayata nasıl dayanabileceğiz değil mi? İyisi mi biz bunları Kahhâr bilelim ve dediklerini aynen uy­gulayalım diyoruz. Ya da eğer dediklerimize uymazsanız benzin fi­yat-larını şu kadara çıkardık deseler ne yaparız? Veya meselâ otobüs seferlerini kaldırıyoruz deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bizler ara­ba-sız bir hayata alışmadık. Telefonlarınızı iptal ediyoruz deseler mahvoluruz değil mi? Lokantalarınızı, fırınlarınızı kapatıyoruz deseler işimiz biter. Çünkü böyle bir hayata alışmadık bizler. Yarın tüm elektrikleri­nizi kesiyoruz deseler, sizi aç bırakıyoruz deseler, sizi hapse atacağız deseler işimiz biter değil mi? Çünkü bu köleliğin dışında da bir hayatın varlığından haberimiz yoktur bizim. Böyle bir hayatın varlığına bir ina­nabilsek o zaman tıpkı Hz. Mûsâ gibi bizi bunlarla tehdit eden ve ken­dilerini Kahhâr bilmeye zorlayan tüm Firavunların tehditlerinin gözü­müzde beş paralık bir değeri kalmayacak. İşte biz kendi kendimizi bazı şeylerin kölesi yapıyoruz sonra da insanların bizim üzerimizde Rableşmelerine, kahhâr konuma gelmelerine zemin hazırlıyoruz. Hayır hayır, inanmayın bu alçakların söylediklerine. Kulları üze­rinde Kahhâr olan sadece Allah’tır. Mahlukâtı üzerinde yegâne hâkimiyet sahibi olan O’dur. Tüm vücudumuzda, tüm hayatımızda, tüm hareket ve eylemlerimizde O’nun yasaları hakimdir. Hayatımız, varlığımız varlığımızı sürdürmemiz, yememiz içmemiz, üşümemiz, acıkmamız, yatmamız, uyumamız, oturmamız kalkmamız, kalbimizin çalışması, kanımızın hareket etmesi hep O’nun yasası gereğidir. İn­san her şeyiyle Allah’ın hâkimiyeti altındadır. İnsan her şeyiyle Al­lah’ın hâkimiyetine mahkumdur. Alıp verdiği nefesler bile O’nun kont­rolü, izni ve hâkimiyetine tabidir. Her şey O’nun gücü ve tasarrufu al­tında-dır. Her şey O’na boyun eğmiştir. Ve O Kahhâr olan, mutlak güç ve kuvvet sahibi olan Allah sizin üzerinize koruyucular göndermektedir. Sizlerin yeryüzünde yaşadığı­nız sürece işlediğiniz tüm amelleri tespit etsinler diye, sizi görüp gö­zetsinler, sizin amellerini yazıp muhafaza etsinler diye ve de sizleri korusunlar diye meleklerini göndermektedir. Ra’d sûresinde de bu ko-nu şöyle anlatılır: "Onların her birini önünden ve arkasından izleyen melekler var­dır. O’nu Allah’ın emriyle korurlar." (Ra’d 11) Bunlar hadisin beyanıyla “Hafaza” melekleridir ki kulları onlara gelebilecek kötülüklerden muhafaza ederler. Bir de kirâmen kâtibin melekleri vardır. İnsan yaşadığı sürece ne yapmışsa, ne söylemişse, ne yapmayı ve ne söylemeyi niyet edip içinden geçirmişse tamamını yazıp kaydetmekle görevli meleklerdir bunlar. Gaf sûresi de bunu an­latır: "İnsan hiçbir söz söylemez ki yanı başında onu zapte­den bir melek bulunmasın." (Gâff 18) "Muhakkak ki üzerinizde koruyucu melekler vardır. Şerefli yazıcılar her yaptığınızı bilmektedirler." (İnfitâr 10,12) İşte bütün bunlar Allah’ın sizin üzerinizde hâkimiyetini, Kahhâr oluşunu, sizi kendi halinize bırakmayıp sürekli sizinle diyalog halinde oluşunu, sizin hayatınıza karıştığını ve sizin her anınızı kontrol ettiğini gösterir. Hiç kimse bir tek saniye bile kendi başına değildir. Onun her hareketini kontrol eden, her nefesini sayan Melekler vardır yanında. Zaten İslâm’daki melek inancının odak noktası da budur işte. Yâni öyle bir Allah’a inanacağız ki melekleri vasıtasıyla sürekli bizimle di­yalog halinde olan bir Allah’tır O. Değilse böyle kimilerinin iddia ettikleri gibi dünyayı yaratmış, yorulmuş, köşesine çekilmiş, dünyayla ilgilen­meyen ve ne haliniz varsa görün, bildiğiniz gibi yaşayın diyen bir Allah değil. Evet böyle bir Allah’a inanacağız. Değilse nasıl yaşarsanız ya­şayın beni ilgilendirmez! Hukukunuz, ticaretiniz, kılık kıyafetiniz, eği­timiniz, siyasal yapılanmanız, kazanmanız harcamanız nasıl bilirseniz öyle yapın beni ilgilen-dirmez. Benden bu kadar. Ben dünyanızı ve sizi yarattım, bundan sonra dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın. Dilediğiniz gibi giyinin, so-yunun. Dilediğiniz gibi bir hukuk yapın. Dilediğiniz gibi hukuk yapın. Dilediğiniz gibi bir dünya yaşayın diyen bir Allah değil. Melekleri olan ve bu melekleri vasıtasıyla yeryüzünde aranız­dan seçtiği kullarına vahiy gönderen bununla bizi sorumu tutan, ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl bir hayat programı takip edeceğimizi bize ulaştıran bir Allah’a iman edeceğiz. İşte İslâm’daki melek inancının önemi buradadır. İnanacağız ki yaptığımız ettiğimiz her şey melekler tarafından azılıp tespit edilmektedir. Yaptığımız her şeyden yarın mutlak hesaba çekileceğiz. Evet, Allah sizin üzerinize meleklerini gönderir. Nihâyet sizden birine ölüm gelip çattığı zaman onu tarafımızdan elçilerimiz öldürürler, emrimizle onun ruhunu alırlar. Kimse buna itiraz edemez. Kimse buna karşı gelemez. Sonunda hepiniz Rabbinizin sizin adınıza takdir ettiği bu ölüm yasasına boyun eğmek zorundasınız. Hayatınız da Allah’ın elindedir, ölümünüz de. Dünyaya gelişiniz, erkek kadın oluşunuz, be­yaz esmer oluşunuz, boylu bodur oluşunuz, dünyaya geliş zamanınız, hayatta kalış süreniz nasıl sizin elinizde değilse, hayata veda edişiniz de sizin elinizde değildir. Vaktiniz geldi, miadınız doldu mu melekler sizi öldürür. Ve bizim elçilerimiz asla kusur etmezler. Hangi konuda? Ne sizi belâlardan koruma konusunda, ne sizin amellerinizi tespit etme konusunda, ne sizi kontrol etme konusunda, ne sizin ölüm zamanınızı unutup ihmal etme konusunda zerre kadar kusur etmezler. Rabbiniz onlara ne emretmişse, nasıl emretmişse aynen onu uygularlar. Ne kendileri geç kalırlar, ne de ölen kişiyi geç bırakırlar. Sonra sizden ölenler gerçek Mevlâları olan, gerçek velileri olan Allah’a döndürülürler. Dünyada gerçek velileri olan ve velâyeti altındaki kulları adına aldığı kulluk maddelerini, kulluk programlarını unutup kendilerine sahte veliler bulan ve bu velilerin kendileri adına belirledikleri hayat programlarını uygulamaya çalışan insanları Al­lah’ın melekleri gerçek velileri olan ve yeryüzünde kullarına hayat programı belirleme yetkisine kendisinden başka hiç kimsenin sahip olmadığı Rablerinin huzuruna götürürler. Bu insanlar bu Allah’ı unutup da başkalarının kanunlarını uygulamaya çalışan insanlar gerçek veli­lerinin Allah olduğunu iki kere anlarlar. Bir, ölüp giderlerken o sahte velilerin, o yapay tanrıların ve tanrıçaların kendilerine hiçbir faydaları­nın olmadığını görerek anlarlar bir, bir de Rablerinin huzuruna var­dıkları zaman anlarlar bunu. Tüm bu sahte velilerin ellerinde hiçbir şeyin olmadığını ve kendisi gibi aciz birer kul olduklarını anlarlar. Dikkat edin hüküm O’nundur, hâkimiyet sadece O’na aittir, hükmü O verecek ve hesaba çekecek olan O’dur ve O hesabı en seri olandır. Evet hâkimiyet elinde olan O’dur ve tüm insanları hesaba çe­kecek olan O’dur. Öyleyse ey Allah’ın kulları! Madem ki yarın yaşadı­ğınız hayatın hesabını ona vereceksiniz, sizi yaratan, sizi yeryüzünde yaşatan, sizin şu anda istifade ettiğiniz tüm nîmetleri size bahşeden, sonra dilediği bir zaman diliminde sizi öldürecek olan gerçek veliniz dururken O’nu bırakıp da nasıl kendinize yeni yeni veliler bulmaya ve onların kanunlarını uygulamaya kalkışıyorsunuz? Buna nerden cesa­ret buluyorsunuz? Sizi hesaba çekmeyecek olan, sizin hayatınızda en ufak bir hakları bulunmayan ve tıpkı sizler gibi Allah’ın yasalarına tes­lim olmak zorunda olan bu yapay tanrıların programlarını uygulamaya sizi iten sebep nedir ki sonunda sizler gerçek velinizin ceza ya da mü-kafatına döndürüleceksiniz. Bundan hiç kimse kurtulamayacaktır. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz kullarını vicdanlarıyla yüz yüze getirerek kendi kendileriyle hesaplaşmaya dâvet etmektedir.
63,64- "De ki: "Kara ve denizin karanlıklarından sizi kim kurta­rır? Eğer bundan bizi kurtarırsan şükre-denlerden olacağız diye Ona gizli gizli yalvarır yakarır-sınız. De ki: "Allah sizi ondan ve her sıkıntı­dan kurtarır, sonra da O’na şirk koşarsınız." Yâni böyle karanın ve denizin karanlıklarında kaldığınız za­man, yolunuzu yitirdiğiniz zaman, bir çıkmazla karşı karşıya kalıp eli­niz böğrünüzde ne yapacağınızı şaşırdığınız zaman, ciddi bir tehli­keyle burun buruna gelip ondan kurtuluş ümitleriniz inkisâra uğradığı zaman ne yaparsınız? Kime yalvarıp yakarırsınız? Kime yönelir ve kimi imdadınıza çağırırsınız? Denizde boğulma tehlikesiyle karşı kar­şıya gelip can havliyle dalgalarla boğuşmaya başladığınız zaman ya da karada hanımınız hasta hanede ecel teri dökmeye başladığı bir hengamede veya borçlularınız kapınıza gelip dayandıkları zaman, mahkemede hakim karşısında ecel teri dökmeye başladığınız zaman, içinden çıkamayacağınız ciddi bir dertle karşı karşıya geldiğiniz gizli ve açık olarak ya da korku ve ümit içinde kime yalvarır, kime dua edersiniz? Yemin olsun ki o bizi bu sıkıntıdan kurtarırsa muhakkak biz şükredenlerden olacağız diye kime müracaat edersiniz? Allah’a dua edersiniz değil mi? Yâni böyle bir durumda sizi kurtaracak tek varlığın Allah olduğunu, Allah’tan başka hiç kimsenin yapabileceği bir şeyin olmadığını, Rabbinizden başka hiçbir gücün si­zin imdadınıza yetişemeyeceğini siz de biliyor ve itiraf ediyorsunuz. Vicdanlarınız buna şahitlik ediyor. Size yardım edebilecek, sizin tüm sıkıntılarınızı yok edecek, sizin kaderinizi belirleyen varlığın sadece Allah olduğunu biliyor ve böyle durumlarda sadece Rabbinize dua ediyorsunuz. Evet sizi ondan ve her türlü tehlikeden, her türlü kederden, her türlü sıkıntıdan kurtaran Allah’tır. Allah sizi bu tehlikeden kurtarıp sa­hil-i selâmete çıkardığı zaman da hemen O’na yan çizmeye ve O’na şirk koşmaya başlıyorsunuz. Darda kaldığınız zaman size rızık gön­deren Rabbinizi unutup kendinize O’ndan başka Rezzaklar bulmaya ve onların arzularını gerçekleştirmeye kalkıyorsunuz. Bu ikinci üçüncü derecede Rezzaklarınızın gazabına maruz kalmamak için, tayininizin çıkarılmaması, maaşınızın kesilmemesi için onların arzularıyla Rab-binizin arzuları çatıştığı zaman, Rabbinizin hatırını ayaklarınızın altına alma pahasına onların hatırını başınıza taç yapmaya kalkışı­yorsunuz. Sizi koruyan Rabbinizi unutup kendinize yeryüzünde yeni yeni Rabler bulup onların koyduğu kanunları uygulamaya kalkışıyorsunuz. Al­lah’tan başka sığınacak varlıklar bulup onlara sığınmaya, onlara dua edip yardımınıza çağırmaya kalkışıyorsunuz. Darda kalınca gerçek Rabbinizi hatırlıyor, tehlike geçince de başka Rabler bulup onlara itaat etmeye kalkışıyorsunuz. Çok ciddi bir tehlike anında ister mü'min olsun ister kâfir her-kes Allah’a yalvarmaktadır. Bundan anlıyoruz ki tüm insanlarda fıtrat tevhidtir, öz cevher tevhidtir, şirk ise sonradan ona arız olmuş bir ka­buktur. İşte böyle çok ciddi bir tehlike anında insan fıtratı açığa çık­maktadır. Fıtratın üzerini örtmüş olan kabuk o anda dökülüveriyor ve insanın fıtratı açığa çıkıveriyor. "Sizi karada ve denizde yürüten Allah’tır. Bulun-duğunuz gemi içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken; Yolcular neşelenirler. Ama bir fırtına çıkıp da onları her taraftan dalgaların sardığını, çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise; Allah’ın dinine sarılarak: "Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan andolsun ki sana şükredenlerden olacağız" diye ona yalvarırlar." (Yunus 22) Meselâ bakın bâtılı kâfirler Titanik diye bir gemiye binerler ve Okyanusa açılırlar. Yüzlerce mühendisin rapor vererek bu gemi bat-maz dedikleri geminin içinde her türlü günahları işleyerek kam al­ma-ya çalıştıkları bir sırada gemi bir buzula çarpar ve yavaş yavaş batmaya başlar. Birkaç saat öncesine kadar Allah’ı hiç hatırlarına ge­tir-meyen bu insanların tümünün güverteye çıkarak Allah’a dua ettikle­rini görüyoruz. Çünkü böyle bir durumda kendilerine Allah’tan başka yardım edecek hiç kimse yoktur. O anda kabuk mahiyetinde bulunan şirkin yok olup fıtratlarının, mayalarındaki tevhidin açığa çıktığını gö­rü-yoruz. Yine meselâ Mekkeli müşriklerin Ebrehe güçlü kuvvetli ordu­suyla kapılarına dayandığı zaman, Kâbe’nin içindeki tüm putlarını unutup Kâbe’nin örtülerine sarılıp: "Ey bu beytin Rabbi! Bizi böyle bir durumda ancak sen koruyabilirsin! Bu putlarımızın bize bugün yapa­bilecekleri bir şey yoktur diye dua ettiklerini biliyoruz. Bir tehlike anın-da fıtratlarındaki öz cevherin, tevhidin açığa çıktığını görüyoruz. Ama tehlike geçtikten sonra da bu insanların kendilerini kurtaran Rablerini unutup yine eski şirklerine, eski küfürlerine dönüverdiklerini görüyo­ruz. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz buyuracak ki e bir tehlikeyi atlattık diye tüm tehlikeler atlatılmış değil ki. Yeryüzünde sıkıntı sa­dece o anda yaşadığınız sıkıntı değil ki. Ya şöyle yaparsa Allah o za-man ne yapacaksınız diyerek büyük bir tehlikeden, büyük bir azaptan söz etmeye başlayacak:
63,64- "De ki: "Kara ve denizin karanlıklarından sizi kim kurta­rır? Eğer bundan bizi kurtarırsan şükre-denlerden olacağız diye Ona gizli gizli yalvarır yakarır-sınız. De ki: "Allah sizi ondan ve her sıkıntı­dan kurtarır, sonra da O’na şirk koşarsınız." Yâni böyle karanın ve denizin karanlıklarında kaldığınız za­man, yolunuzu yitirdiğiniz zaman, bir çıkmazla karşı karşıya kalıp eli­niz böğrünüzde ne yapacağınızı şaşırdığınız zaman, ciddi bir tehli­keyle burun buruna gelip ondan kurtuluş ümitleriniz inkisâra uğradığı zaman ne yaparsınız? Kime yalvarıp yakarırsınız? Kime yönelir ve kimi imdadınıza çağırırsınız? Denizde boğulma tehlikesiyle karşı kar­şıya gelip can havliyle dalgalarla boğuşmaya başladığınız zaman ya da karada hanımınız hasta hanede ecel teri dökmeye başladığı bir hengamede veya borçlularınız kapınıza gelip dayandıkları zaman, mahkemede hakim karşısında ecel teri dökmeye başladığınız zaman, içinden çıkamayacağınız ciddi bir dertle karşı karşıya geldiğiniz gizli ve açık olarak ya da korku ve ümit içinde kime yalvarır, kime dua edersiniz? Yemin olsun ki o bizi bu sıkıntıdan kurtarırsa muhakkak biz şükredenlerden olacağız diye kime müracaat edersiniz? Allah’a dua edersiniz değil mi? Yâni böyle bir durumda sizi kurtaracak tek varlığın Allah olduğunu, Allah’tan başka hiç kimsenin yapabileceği bir şeyin olmadığını, Rabbinizden başka hiçbir gücün si­zin imdadınıza yetişemeyeceğini siz de biliyor ve itiraf ediyorsunuz. Vicdanlarınız buna şahitlik ediyor. Size yardım edebilecek, sizin tüm sıkıntılarınızı yok edecek, sizin kaderinizi belirleyen varlığın sadece Allah olduğunu biliyor ve böyle durumlarda sadece Rabbinize dua ediyorsunuz. Evet sizi ondan ve her türlü tehlikeden, her türlü kederden, her türlü sıkıntıdan kurtaran Allah’tır. Allah sizi bu tehlikeden kurtarıp sa­hil-i selâmete çıkardığı zaman da hemen O’na yan çizmeye ve O’na şirk koşmaya başlıyorsunuz. Darda kaldığınız zaman size rızık gön­deren Rabbinizi unutup kendinize O’ndan başka Rezzaklar bulmaya ve onların arzularını gerçekleştirmeye kalkıyorsunuz. Bu ikinci üçüncü derecede Rezzaklarınızın gazabına maruz kalmamak için, tayininizin çıkarılmaması, maaşınızın kesilmemesi için onların arzularıyla Rab-binizin arzuları çatıştığı zaman, Rabbinizin hatırını ayaklarınızın altına alma pahasına onların hatırını başınıza taç yapmaya kalkışı­yorsunuz. Sizi koruyan Rabbinizi unutup kendinize yeryüzünde yeni yeni Rabler bulup onların koyduğu kanunları uygulamaya kalkışıyorsunuz. Al­lah’tan başka sığınacak varlıklar bulup onlara sığınmaya, onlara dua edip yardımınıza çağırmaya kalkışıyorsunuz. Darda kalınca gerçek Rabbinizi hatırlıyor, tehlike geçince de başka Rabler bulup onlara itaat etmeye kalkışıyorsunuz. Çok ciddi bir tehlike anında ister mü'min olsun ister kâfir her-kes Allah’a yalvarmaktadır. Bundan anlıyoruz ki tüm insanlarda fıtrat tevhidtir, öz cevher tevhidtir, şirk ise sonradan ona arız olmuş bir ka­buktur. İşte böyle çok ciddi bir tehlike anında insan fıtratı açığa çık­maktadır. Fıtratın üzerini örtmüş olan kabuk o anda dökülüveriyor ve insanın fıtratı açığa çıkıveriyor. "Sizi karada ve denizde yürüten Allah’tır. Bulun-duğunuz gemi içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken; Yolcular neşelenirler. Ama bir fırtına çıkıp da onları her taraftan dalgaların sardığını, çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise; Allah’ın dinine sarılarak: "Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan andolsun ki sana şükredenlerden olacağız" diye ona yalvarırlar." (Yunus 22) Meselâ bakın bâtılı kâfirler Titanik diye bir gemiye binerler ve Okyanusa açılırlar. Yüzlerce mühendisin rapor vererek bu gemi bat-maz dedikleri geminin içinde her türlü günahları işleyerek kam al­ma-ya çalıştıkları bir sırada gemi bir buzula çarpar ve yavaş yavaş batmaya başlar. Birkaç saat öncesine kadar Allah’ı hiç hatırlarına ge­tir-meyen bu insanların tümünün güverteye çıkarak Allah’a dua ettikle­rini görüyoruz. Çünkü böyle bir durumda kendilerine Allah’tan başka yardım edecek hiç kimse yoktur. O anda kabuk mahiyetinde bulunan şirkin yok olup fıtratlarının, mayalarındaki tevhidin açığa çıktığını gö­rü-yoruz. Yine meselâ Mekkeli müşriklerin Ebrehe güçlü kuvvetli ordu­suyla kapılarına dayandığı zaman, Kâbe’nin içindeki tüm putlarını unutup Kâbe’nin örtülerine sarılıp: "Ey bu beytin Rabbi! Bizi böyle bir durumda ancak sen koruyabilirsin! Bu putlarımızın bize bugün yapa­bilecekleri bir şey yoktur diye dua ettiklerini biliyoruz. Bir tehlike anın-da fıtratlarındaki öz cevherin, tevhidin açığa çıktığını görüyoruz. Ama tehlike geçtikten sonra da bu insanların kendilerini kurtaran Rablerini unutup yine eski şirklerine, eski küfürlerine dönüverdiklerini görüyo­ruz. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz buyuracak ki e bir tehlikeyi atlattık diye tüm tehlikeler atlatılmış değil ki. Yeryüzünde sıkıntı sa­dece o anda yaşadığınız sıkıntı değil ki. Ya şöyle yaparsa Allah o za-man ne yapacaksınız diyerek büyük bir tehlikeden, büyük bir azaptan söz etmeye başlayacak:
65-"De ki: "Üstünüzden ve altınızdan size azap göndermeye, sizi fırka fırka yapıp birinizin acısını diğerine tattırmaya kadir olan odur." Anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl yerli yerince açıkladığımıza bir baksana." Eğer bu nankörlüklerinize devam ederseniz, sıkıntılı anları-nızda Rabbinizi hatırlar ama sıkıntıdan kurtulup sahil-i selâmete çık-tıktan sonra da başka Rabler bularak Rabbinize yan çizmeye, Rab-binizin kitabına karşı, peygamberine karşı ilgisiz bir tavır sergile­meye ve Allah’ın sizden istediği hayatı bırakıp başkalarının hayat program-larını uygulamaya devam ederseniz bilesiniz ki Allah sizin üstünüz-den ve altınızdan azap göndermeye ve böylece sizden inti­kam almaya kadir olandır. Başınızın üzerinden ve ayaklarınızın altından size azap gön-de­rerek sizi cezalandırmaya ve sizden intikam almaya kadirdir O Allah. Üstünüzden, semadan yıldırımlar göndererek, taşlar yağdıra­rak, tufan göndererek, altınızdan, ayaklarınızın altından zelzele, dep­rem, toprağın yarılıp üstündekileri içine alması gibi birtakım azaplar göndererek sizden intikam alandır o Allah. Veya düşmanlarınızla ara­nızda savaş kıvılcımlarını tutuşturuvererek silah depolarını, uçakları ve füzeleri harekete geçirerek üstünüzden milyonlarca ton bomba yağdırarak içine gömülüp, rahata meyledip Rabbinizi unuttuğunuz evlerinizi kan gölüne çevirerek sizden intikamını alır o Allah. Veya al­tınızdan göndereceği bir depremle tüm evlerinizi, tüm kentlerinizi, tüm yerleşim birimlerinizi yerle bir ediverir ve böylece sizden intikamını alır o Allah. Veya sizin idarecilerinizi bozuverir, bir kısım zalim, fâsık ve fa-cir kimseleri başınıza baş yapar, onları sizin başınıza musallat eder, onların zulüm ve baskıları altında sizleri ezerek üstünüzden azap gönderir Allah. Hizmetçilerinizi bozarak, onları size itaatten çıkarıp is­yan içine düşürerek, böylece size altınızdan azap gönderir. Veya me­selâ toplumun ayak takımı denen zümreyi, başı bozuk anarşistlerini baştan çıkarıp terör, isyan ve kıtal gibi eylemlerin peşine takarak sizin mal ve can güvenliğinizi bozarak altınızdan size azap gönderir Allah. Veya önceki toplumlara yaptığı gibi üstünüzden ve altınızdan azap göndererek sizden intikam alır. Meselâ yeryüzünde cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran Lût kavmine yaptığı gibi üstünüzden taş yağdırmaya ve sizin topunuzu yok etmeye kadirdir Allah. Veya yeryüzünde tâğutlaşan, kendisini Allah yerinde gören, Allah kanunlarını beğenmeyip onun yerine kendi kanunlarını ikame etmeye kalkışan Firavunu suda boğduğu gibi sizin de böyle altınızdan sular göndermek sûretiyle sizden intikam almaya güç yetirendir Allah. Veya yağmurların kesilmesi şeklinde, bereketin kaldırılması biçiminde üstünüzden, toprağın kuraklaşıp sizi açlık ve kıtlığın sarıvermesi biçi­minde altınızdan azap göndermeye kadirdir Allah. Yahut da size şia elbisesi giydirerek, sizi parça parça, grup grup, hizip hizip, parti parti yapar da sizi birbirlerinize düşman ederek birinizin acısını diğerine tattırarak Allah sizden intikamını alıverir. Şia; böyle her biri bir emire, bir lidere, bir reise bağlı fırkalar, gruplar ve partiler anlamına gelmektedir. Evet eğer sizler Rabbinizin kitabını uy­gulamaktan vazgeçer, onun elçisinin getirdiği hayat programını bıra­kıp başka Rablerin, başka İlâhların hayat programlarını uygulamaya kalkışır ve böylece Rabbinize karşı isyan bayrağını çekerseniz, işte Allah da sizden böylece intikamını alacaktır. Sizi grup grup, parti parti, parça parça parçalar da aranıza husumetler, düşmanlıklar atar ve bi­rinizin acısını diğerine tattırarak sizden intikamını alıverir. Şu anda İslâm dünyası bunu yaşamaktadır. Grup grup olmuş, hizip hizip parçalanmış Müslümanlar aralarındaki ufak tefek ayrılıkları temelde itikadî ayrılıklarmış gibi görerek birbirlerinin defterini dür­me-ye, birbirlerini tekfir etmeye çalışmaktadırlar. Müslümanlar birbirle­rin-den çektiklerini hiçbir zaman düşmanlarından, kâfirlerden çekme­mek-tedirler. Müslümanlar ne zaman Allah’ın dininden uzaklaşmışlar, ne zaman Allah’ın kitabını arkalarına atarak onun yerine başkalarının ka-nunlarını uygulamaya başlamışlar, ne zaman Allah’ın elçisine karşı ilgisiz bir tavır takınmışlar, ne zaman Rablerinin kendileri için gönder­di-ği kanunları terk edip aralarından çıkardıkları bir kısım beşerî ka­nun-ları uygulamaya başlamışlarsa bu azabı hep tatmışlar, bu belâyı hep enselerinde görmüşlerdir. Parça parça olma, birbirine düşman olma ve birbirlerinin acısını tatma azabını her zaman yaşamışlardır. Ve şu anda da Müslümanlar kâfirlerden, düşmanlarından değil birbirlerinden çekmektedirler. Ama bunun sebebi yine kendileridir. Yâni bu cezayı kendileri hak etmektedirler. Aralarında Allah’ın sitemini uygulamaktan vazgeçip kendi yanlarından çıkardıkları kanunları ve sistemleri uygulamaya başlayarak insan kanunlarından yana, demok­rasiden yana ol-dukları için bunlar başlarına gelmektedir. Elbette Allah sistemini terk edip de demokrasiyi tercih eden in­sanlar böyle parça parça olacaklardır. Bu onların tercih ettikleri siste­min kaçınılmaz bir gereğidir. İnsanların insanlara kulluğu demek olan, insanlardan bir bölümünün idare eden öbür bölümünün de idare edi­len ya da bir bölümünün kanun koyan, öteki bölümün de bu kanunlara uyan, bir başka deyişle insanların bir bölümünün Rab, öteki bölü-mü­nün de onlara kul köle oldukları demokratik sistemlerde güçlüler, ikti­dardakiler sürekli zayıfları ezmekte ve onları sürekli kendi görüşlerini kabule zorlamaktadırlar. Çünkü İslâm düzeninde, İslâm toplumunda olduğu gibi hepsinin ortaklaşa kabul ettikleri, hepsinin birlikte baş vur­dukları tek bir ölçü yoktur hayatlarında. Tüm kullarını aynı ölçüde ve aynı değerde kabul eden yaratıcı bir Rab tarafından konulmuş ve toplumda herkesin iman edip uymak zorunda olduğu değiş-mez ku­rallar yoktur onların hayatlarında. Yâni toplumda herkesin emrine bo­yun eğeceği, herkesin arzularına teslim olacağı bir İlâhları yoktur on­ların. Aksine çok çeşitli İlâhları çok fazla Rableri vardır onların. Hâkimiyetin, ulûhiyetin ve teşri hakkının kendilerinde olduğunu iddia eden bu sahte ilâhlar, bu yapay tanrılar ve tanrıçalar insanları bölük bölük bölmüşler ve her bir bölüğü kendi peşlerine takmışlar bir­birleriyle savaştırmaktadırlar. İşte böylece bölük bölük olan Müslü­manlar birbirlerini yemekle meşguller. Onlar birbirlerini yemekle meş­gul olunca da düzen yaşama imkânı buluyor ve böylece bir oyun de­vam edip gidiyor. Evet bu tür demokratik toplumlarda insanlar bölük bölüktür. Kimileri rab kimileri kul, kimileri kanun koyucu kimileri bun­lara itaat edici, kimileri idare edici, kimileri idare edilen, böyle Rabler ve kullar haline gelmişlerdir. İşte böyle hepsi insan oldukları halde, hepsi de kul oldukları halde, hepsi de birbirlerinden farksız aciz varlıklar oldukları halde ki­milerinin Rab kimilerinin kul konumunda olmaları toplumda fertlerin birbirlerine karşı kin, nefret, düşmanlık ve haset duyguları devam edip gitmektedir. Bir grup diğerine hükmetmekte, bir grup diğerini ezmekte ve bir grup sürekli diğer bir grubun acısını tatmakta, biri diğeri yüzün­den azap çekmektedir. İşte Allah sizi böyle hizip hizip, parça parça yapar da birinizin acısını diğerine tattırır ve böylece sizden intikam alır. Ama unutmayalım ki insanlar bu duruma ken-dileri düşmektedir­ler. Allah’ın sistemini terk eden, Allah’ın kitabını arkasına atan, Al­lah’ın kanunlarını değil de başkalarının kanunlarını uygulayarak on­lara kulluk yapmaya çalışan bir toplumunun hayatında bu durum ka­çınılmazdır. Allah işte böylece onları parça parça yapacak ve birinin eliyle ötekisinden intikam alacaktır. Nitekim İbni Mâce de Allah’ın Resûlünün şöyle buyurduğu rivâ­yet edilir: Allah’ın Resûlü bir Mescide girdi ve orada namaz kıldı. Uzunca kıldığı namazından sonra uzunca dua etti ve duasından sonra da şöyle buyurdu: "Rabbimden üç şey istedim, bunlardan ikisini Rab-bim bana verdi ama diğerini vermedi. Ümmetimin suda boğularak helâk etmemesini istedim bu dileğimi ka­bul bu-yurdu. Ümmetimi kıtlıkla helâk etmemesini diledim onu da kabul buyurdu. Onların parça parça olup birinin acısının diğerlerine tattırılmamasını diledim, fakat Rabbim bunu kabul etmedi. Ama en kolayı da budur" Sonra da ilâve ederek: "Ve ben ümmetim adına sadece dalâlete düşürücü yö­netici ve önderlerden korkarım. Onlar yüzünden ümme­timin arasına bir kere kılıç girdi mi artık kıyâmet gününe kadar bir daha kaldırılmaz." (İbni Mâce, fiten 91) Buna göre bu ümmetin top yekun suda boğulması, topyekun kıt­lıkla helâk edilmeleri olmayacaktır, ama bu ümmet gruplara ayrıla­cak ve birinin acısını diğerleri tadacaktır. Hadisin başka rivâyetlerinde: "Rabbimden bizden olmayan bir düşman grubunu bize musallat kılarak onları bize muzaffer etmemesini di­ledim, Rabbin bu dileğimi de kabul buyurdu." İlâvesi vardır. Ancak anlıyoruz ki bu ümmet toptan bu şekil­lerde helâk edilmeyecektir. Değilse bu ümmet içinde suda boğulanlar da olacaktır, kıtlıkla helâk edilenler de olacaktır. En doğrusunu şüp­hesiz Allah bilir.
66,67-"Ey peygamberim! Gerçekten senin milletin Kur’an’ı yalan­ladı. De ki: "Cezanızı ben verecek değilim. Her haberin gerçekleşe­ceği bir zaman vardır ki siz yakında onu bileceksiniz." Rabbinin sana hak olarak, haklı olarak, hakkı gündeme getir-mek ve hakkı ikame etmek üzere, yeryüzünde yolların en güzelini, en doğrusunu ortaya koymak üzere indirdiği kitabını senin toplumun yalanladılar. Sen onların bu yalanlamalarına karşı onlara de ki: Ben sizin üzerinize bir vekil değilim! Benim görevim sağırlara duyurmak, körlere göstermek, ölüleri diriltmek, kalplere hükmetmek, insanları bir bakışıyla hidâyete ulaştırmak, size görmediklerinizi göstermek sûre­tiyle zorla sizin kalplerinize imanı sokmak değildir. Yâni sizin bu sizi yaratan ve sizin Rabbiniz olan Allah’a karşı, Rabbinizin kitabına ve size gönderdiği hayat programına karşı takındığınız bu bozuk düzen tavırlarınızdan ötürü size sizin hakkettiğiniz azabı göndermek de be­nim elimde olan bir şey değildir. Onu göndermek Allah’ın işidir. Bunu ancak Rabbim yapar. Sakın beni Allah’la karıştırmayın. Beni Allah makamında görüp ondan beklenmesi gereken şeyleri benden beklemeye kalkışmayın. Benim vazifem sadece Rabbimin bana vahyettiği bu kitapla sizi uyar­mak ve size bu kitabın sunduğu hakkı, imanı, kulluğu ve hidâyeti size göstermek hak ve bâtıl yolları size beyan etmektir. Ve ben bu göre­vi-mi yaptım. Sizi Allah’ın âyetleriyle uyardım. Artık bundan sonrası Rabbime aittir. Rabbim dilerse işlediğiniz suçlardan ötürü üzerinize azap göndererek işinizi bitirir dilerse bu işi âhirete tehir buyurur. Bu beni ilgilendirmez. Ben sizin üzerinize vekil değilim. Ben sizin için bir koruyucu değilim. Yâni ben size ne onun azabını getirebilirim ne de böyle bir azap geldiği zaman Rabbimin azabından sizi kurtarabilirim. Çünkü ben de sizin gibi bir kulum. Ben bir beşerim. Benim sizden far­kım Allah beni elçi seçti ve sizin hayatınıza karışıp hayat programı gönderme konusunda beni odak nokta yaptı, hepsi bu kadar. Şimdi inkar ede durun bakalım bu haberi. Yalanlaya durun ba­kalım bu kitabı. Ama şunu unutmayın ki her haberin bir gerçekleşme zamanı vardır. Kur’an’ın dünya ve âhiretle ilgili verdiği her bir haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Her haber verilen şeyin kararlaştırıl­dığı bir zamanı vardır. Size haber verilen bu azabın da muhakkak gerçekleştirileceği bir zamanı vardır. Ama onu ben değil Rabbim bil­mektedir deyiver onlara denmektedir. Bundan sonra işte böyle birilerine hakkı duyurduktan sonra, ki­tabı duyurduktan sonra eğer onlar duyurduğunuz bu kitabı ve bu kita­bın haber verdiği hak bir hayatı reddedip yalan saymaya kalkacak olurlarsa o zaman onlardan ayrılmak zorundasınız buyurarak mü­minlere yol göstermeye başlayacak Rabbimiz.
66,67-"Ey peygamberim! Gerçekten senin milletin Kur’an’ı yalan­ladı. De ki: "Cezanızı ben verecek değilim. Her haberin gerçekleşe­ceği bir zaman vardır ki siz yakında onu bileceksiniz." Rabbinin sana hak olarak, haklı olarak, hakkı gündeme getir-mek ve hakkı ikame etmek üzere, yeryüzünde yolların en güzelini, en doğrusunu ortaya koymak üzere indirdiği kitabını senin toplumun yalanladılar. Sen onların bu yalanlamalarına karşı onlara de ki: Ben sizin üzerinize bir vekil değilim! Benim görevim sağırlara duyurmak, körlere göstermek, ölüleri diriltmek, kalplere hükmetmek, insanları bir bakışıyla hidâyete ulaştırmak, size görmediklerinizi göstermek sûre­tiyle zorla sizin kalplerinize imanı sokmak değildir. Yâni sizin bu sizi yaratan ve sizin Rabbiniz olan Allah’a karşı, Rabbinizin kitabına ve size gönderdiği hayat programına karşı takındığınız bu bozuk düzen tavırlarınızdan ötürü size sizin hakkettiğiniz azabı göndermek de be­nim elimde olan bir şey değildir. Onu göndermek Allah’ın işidir. Bunu ancak Rabbim yapar. Sakın beni Allah’la karıştırmayın. Beni Allah makamında görüp ondan beklenmesi gereken şeyleri benden beklemeye kalkışmayın. Benim vazifem sadece Rabbimin bana vahyettiği bu kitapla sizi uyar­mak ve size bu kitabın sunduğu hakkı, imanı, kulluğu ve hidâyeti size göstermek hak ve bâtıl yolları size beyan etmektir. Ve ben bu göre­vi-mi yaptım. Sizi Allah’ın âyetleriyle uyardım. Artık bundan sonrası Rabbime aittir. Rabbim dilerse işlediğiniz suçlardan ötürü üzerinize azap göndererek işinizi bitirir dilerse bu işi âhirete tehir buyurur. Bu beni ilgilendirmez. Ben sizin üzerinize vekil değilim. Ben sizin için bir koruyucu değilim. Yâni ben size ne onun azabını getirebilirim ne de böyle bir azap geldiği zaman Rabbimin azabından sizi kurtarabilirim. Çünkü ben de sizin gibi bir kulum. Ben bir beşerim. Benim sizden far­kım Allah beni elçi seçti ve sizin hayatınıza karışıp hayat programı gönderme konusunda beni odak nokta yaptı, hepsi bu kadar. Şimdi inkar ede durun bakalım bu haberi. Yalanlaya durun ba­kalım bu kitabı. Ama şunu unutmayın ki her haberin bir gerçekleşme zamanı vardır. Kur’an’ın dünya ve âhiretle ilgili verdiği her bir haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Her haber verilen şeyin kararlaştırıl­dığı bir zamanı vardır. Size haber verilen bu azabın da muhakkak gerçekleştirileceği bir zamanı vardır. Ama onu ben değil Rabbim bil­mektedir deyiver onlara denmektedir. Bundan sonra işte böyle birilerine hakkı duyurduktan sonra, ki­tabı duyurduktan sonra eğer onlar duyurduğunuz bu kitabı ve bu kita­bın haber verdiği hak bir hayatı reddedip yalan saymaya kalkacak olurlarsa o zaman onlardan ayrılmak zorundasınız buyurarak mü­minlere yol göstermeye başlayacak Rabbimiz.
68,69: “Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir zır­vaya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unuttu­rursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle birlikte oturma. Sakınan kimselere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir ha­tırlat-madır; belki sakınırlar." Bu âyetiyle Rabbimiz mü’minlerle mü'min olmayanların safla­rını ayırmayı murad ediyor. Safların kesin hatlarla ayrılmasını istiyor Rabbimiz. Aralarındaki bütün bağların koptuğunu ve mü'minlerin on­lardan ayrılmaları gerektiğini anlatıyor. Mü’minlere zalimlerin meclis-lerinde oturulmaması gerektiği haber veriliyor. Nisâ sûresinde de ben-zer konu anlatılmaktadır. Belki de oradaki âyet bu âyetin tefsiridir denmiş: "O size kitapta "Allah’ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alın­dığını işittiğiniz zaman (onlar) başka bir söze geçinceye kadar onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de aynen onlar gibi olursunuz diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehen­nemde toplayacaktır." (Nisâ 140) Birileri oturmuş bir yerlerde Allah’ın sistemini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini inkar ediyorlar. Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar. Al­lah’ın âyetleriyle istihza ediyorlar. Allah’ın âyetleriyle dalga geçiyorlar. Allah’ın âyetlerini eğlencelerine, lehviyyatlarına, lağviyyatlarına mal­zeme ediyorlar. Ya da Allah’ın âyetlerini tevil ediyorlar, Allah’ın âyetle­rine Allah’ın yüklemediği anlamları yüklemek sûretiyle âyetleri alay konusu yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi biçiminde âyetleri öteye beriye sündürmeye ve kendi suç­larına kılıflar bulmaya çalışıyorlar. Okuyorlar âyetleri ama kendi fikirle­rine delil arıyorlar, kendi anlayışlarına yol arıyorlar. Meselâ adamlar okuyorlar âyetleri: Efendim işte burada tarikat anlatılıyor, burada parti anlatılıyor. Burada bilimsel çalışma, burada örgütsel anlatım, burada zengin olmak, burada doktor olmak anlatılı­yor. Ya da işte burada bizim şeyhimiz, burada bizim kavmimiz, bizim ırkımız, bizim haberimiz, bizim liderimiz anlatılıyor. Burada bunlar anlatılıyor. Kısaca bu âyetler beni anlatıyor, bizi anlatıyor, ama kesin­likle hak olduğumuzu, yanılmadığımızı anlatıyor diye kendi düzenle­rine uyguluyorlar. Kendi halılıklarına yorumluyorlar. İşte böyle Allah’ın kitabıyla Allah’ın âyetleriyle dalga geçildi­ğini, alaya alındığını, istihza edildiğini, inkar edildiğini, yalanlandığını gördüğünüz zaman bu zalimlerin meclislerinde asla oturmayın. Böyle bir durumda Müslüman derhal müdahale etmelidir. Ya sözü âyetlerin alayı konusundan başka bir noktaya çekmeli, eğer buna gücü yetmi­yorsa da derhal o meclisi terk etmelidir. Bu protestoyu çok açık bir şe-kilde yapmalıdır. Yâni onların meclislerinden kalkıp giderken: Efen­dim çok önemli bir işim çıktı! Kusura bakmayın, kalkmak zorundayım! Tuvalet ihtiyacım var! gibi bir mâzeret ileri sürerek değil, açıkça ve mertçe burada Allah’ın âyetleriyle alay ediliyor! Burada Allah’ın diniyle istihza ediliyor! Allah’ın gazap ettiği bir cemaatın içinde benim otur­mam kesinlikle mümkün değildir diyerek kalkıp gitmek gerekmektedir. Eğer bir Müslüman böyle Allah’ın diniyle, Allah’ın âyetleriyle alay edilen bir mecliste onlarla beraber oturmaya devam edecek olursa, hezimetin ilk basamağına adımını atmış olacaktır. Eğer Müs­lü-manlar olarak bizler böyle kimselerin meclislerinde oturmaya devam edecek olursak o zaman zımnen de olsa onların bu alaylarını, bu dalga geçmelerini sükut ederek kabul etmiş olacağımızdan, yahut da bizim onların yanında oturmamız sonucunda zımnen de olsa onlar bu suçlarının bizim de kabul ettiğimiz sonucunu çıkararak kendi suçla­rına kılıf bulmaya kalkarlarsa Allah korusun o zaman Nisâ’daki âyet geçerli olacaktır. "Siz de aynen onlar gibi olursunuz. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehen­nemde toplaya-caktır." (Nisâ 140) Âyeti bizim hakkımızda geçerli olacaktır. O zaman bizler kim­liksiz, şahsiyetsiz kimseler durumuna düşeceğiz demektir. Allah’ın diniyle Allah’ın âyetleriyle alay edilen meclislerde otu­ran bazı zavallı kimseler kendilerini güya sabırlı, müsamahakâr kim­seler olarak kabul ederler. Böylece siyaset yaptıklarını, fikir hürriye­tin-den yana olduklarını iddia ederler. Halbuki Allah eğer onlarla otur­ma-ya devam ederseniz o zaman siz de onlardan olursunuz buyur­mak-tadır. Halbuki Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini müdafaa imanın ta kendisidir. Kişideki imanın sosyal hayatta tezahürünü anlatırken bir hadislerinde Allah’ın Resûlünün şöyle buyurduğunu biliyoruz: "İmanı en kuvvetli olan mü'min gördüğü bir kötü­lüğü elle düzeltir, imanı biraz zayıf olan onu dille değiş­tirmeye çalışır. Ama bazı mü'minler de vardır ki bunların imanları ancak onları o kötülük mahallinden uzaklaştıra­bilir. Ama kişi bunu da yapamıyorsa o zaman hardal ta­nesi kadar onun imandan nasibi kalmamıştır." Müslümanın esas vazifesi bulunduğu yer ve makam neresi olursa olsun orada Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Gücünün yettiği her zaman ve zeminde Allah’ın otoritesini gerçekleştirmek zo­rundadır, ondan beklenen budur. Kalkıp gitmek ise gücünün bittiği noktadadır. Meselâ diyelim ki evinizde çocuğunuz İslâm’la, Allah’ın âyetleriyle alay edecek ve siz hemen kalkıp gideceksiniz, olmaz böyle şey. Veya hanımınız, akrabalarınız, talebeleriniz, arkadaşlarınız Al­lah’ın âyetleriyle alay edecek ve siz çaresiz kalkıp gideceksiniz. Ol­maz böyle şey. Veya meselâ müşteriniz İslâm’la alay edecek siz de sırf ona mal satabilmek için sabırla onu dinlemek zorunda kalacaksı­nız, olmaz böyle şey. Mü'min gücünün yettiği yerde derhal müdahale edecek ve Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini müdafaa adına elinden gelen her şeyi yapmaya çalışacaktır. Dikkat ederseniz âyet-i kerimede iki "Havz" dan yâni iki dalma­dan bahsediliyor. Bunlardan birincisi Allah’ın âyetleriyle alaya dalma, âyetleri lehviyyatlarına malzeme yapma, vahyi inkar ve istihza konusu yapmaya dalmadır. Bir diğer "Havz", bir diğer dalma da âyetlerle alaya dalma değil de başka boş şeylere, yâni lüzumsuz zırvalara dalmadır. Meselâ Mercedes almaktan Ford satmaya kadar attan, av­rattan, fiyattan, murattan, marktan, dolardan, Amerika’dan, Eti­yopya’dan, Çin’den, Maçin’den, Mançurya’dan bahse dalmadır. İşten, aştan, karıdan, kızdan, devlet kurmadan, devlet yıkmadan bahse dalmadır. Şâ-yet oturduğunuz yerdeki insanlar Allah’ın âyetleriyle alaya dalmayı bırakır da böyle öteki zırvalara dalmışlarsa bu durumda eğer orada oturmak zorundaysanız oturabilirsiniz diyor Rabbimiz. Şöyle bir muhasebe yapın. Son bir hafta içinde kimlerle oturdu­nuz? Kimlerle beraber oldunuz? Kimleri dinlediniz? Ve neler konuşuldu oturduğunuz meclislerde? Ve siz kaç meclise hakim ola­bildiniz? Kaç mecliste insanların dalmalarına engel olup orada Al­lah’ın hâkimiyetini kurabildiniz? Haç yerde münâfıklar durumuna düştünüz? Kaç meclisi protesto edip kalkıp gittiniz? Eğer Müslüman isek ve bu âyetler bizim inandığımız bir kitabın âyetleriyse bunun he­sabını yapmak zorundayız. Ama bazı meclisler var ki oturduğumuz, bulunduğumuz onları biz kendimiz seçmiyoruz seçemiyoruz. Meselâ kodese tıkılmışsak ve beraberimizdeki insanlar Allah’ın diniyle alay ediyorlar ama bizim on­ları engelleme ve oradan uzaklaşma imkânımız da yoksa bu başka­dır. Veya meselâ Ankara’ya gitmem gerekiyor. Falan otobüs şirketiyle mi? Yoksa filanların şirketiyle mi? Bunlardan hangisini tercih edece­ğim? Bunların tamamının İslâmî duyarlılıkları bellidir. Yol boyunca bir­çok İslâm dışı tavırlarına şahit oluyorum. Namaz vakitlerinde durmu­yorlar hiçbirisi. Yol boyunca müzikle başımı şişiriyorlar hepsi. Aynı za-manda bu yolculuk esnasında oturduğum koltuğu paylaştığım kişiyi de ben seçmiyorum. Tesadüfen birisi gelip yanıma oturuyor ve çarşaf gibi elindeki dinime küfreden mikrop gazeteyi açıyor. Ne yapabilirsi­niz? Diyelim ki ikaz ettiniz, ama dinlemedi. Nasıl kalkıp gideceksiniz yanından? Nasıl boykot edeceksiniz onu? Tamam Rasulullah’ın Mekke’den Medine’ye giderken onun yol kılavuzu da bir müşrikti ama Rasulullah’ın yolculuğu Allah’ın emriyle meşru bir yolculuktu. Düşünüyorum da acaba bizim tüm yolculukları­mız böyle meşru yolculuklar mı? Yâni acaba bizim tüm yolculukları­mız Rasulullah’ınki gibi İslâmî midir? Bunu tam olarak bilemiyorum. Eğer bu sorunun cevabını müspet olarak verebilseydik belki işimiz bi­raz daha kolaylaşacak ve yolculuklarımızı Rasulullah’ınkine kıyas­lama imkânımız olabilecekti. Bir de bizler bu iş için neyin İslâmî neyin İslâm dışı olduğunu bilmek zorundayız. Meselâ diyelim ki insanlar bir meclise oturmuşlar, orada bir şeyler konuşuyorlar. Biz de gelip o meclise oturduk. Şimdi neyin İslâmî, neyin İslâm dışı olduğunu bilmek zorundayız ki orada bir tavır belirleme imkânımız olsun. O halde bizler İslâm’ı bilmek zorun­dayız. Bizler Allah’ın âyetlerini tanımak zorundayız ki orada âyetlerin lehine mi konuşuluyor, yoksa aksine mi konuşuluyor bu konuda bir karar verebilelim. Evet âyetin devamında buyurur ki Rabbimiz: Eğer şeytan size unutturursa hatırlar hatırlamaz hemen onla­rın yanından ayrılmalısınız. Yâni eğer şeytan sizi meşgul ederse, şeytan size bu yasağı unutturursa, onlarla birlikte oturma yasağını size unutturursa ya da onlarla beraber olmama emrini size unuttu­rursa o zaman hatırlar hatırlamaz hemen kalkın diyor Rabbimiz. Âye­tin bu bölümü hitabın tüm mü’minlere olduğu göstermektedir. Sonra da di-yor ki Rabbimiz: Muttakilere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Yâni onların cinsiyetleri, milliyetleri bir olsa da aralarında herhangi bir me­suliyet yoktur. Zira Allah’ın nizamında kavmiyetin bir değeri yoktur. Zalimlerin günahlarından mü’minlere bir sorumluluk yoktur, ancak muttakilere bir hatırlatma gerekir, belki de onlar bu hatırlatma sonu­cunda adam olurlar. Yâni onların bu işlediği suçlardan ötürü muttaki­lere bir sorumluluk yoktur. Onlar ayrı bir gruptur mü'minler ayrı grup­tur. Onlar ne suç işlerse işlesinler mü'minler onların işledikleri günah­lardan asla sorumlu tutulmayacaklardır. Ancak mü’minlere bir hatır­latma, bir uyarma görevi vardır. Yâni takva sahiplerinin görevi Allah’ın âyetleriyle sapıklıklara dalan bu insanların yanlarından kalkmak sûre­tiyle bu tavırlarıyla onlara bu yaptıklarının bâtıl olduğunu, bu halleriyle Allah’ın gazabını celp ettiklerini hatırlatmak ve öğüt vermek düşmek­tedir. Muttakîlerin kendilerine karşı aldıkları bu tavırları sonucu, yanla­rından ayrılıp gitmeleri sonucu onları üzdük diye belki anlayıp bu işten vazgeçerler diyor, Rabbimiz. Tabii bu âyetlerin Mekke’de geldiğini ve Müslümanların henüz kendileri gibi Müslüman olmamış babalarını, analarını, arkadaşlarını, hısım akrabalarını terk etmelerinin, onların yanından kalkıp gitmeleri­nin ne kadar zor bir şey olduğunu düşünmek zorundayız. Düşünün nereye gidecekti bu Müslüman? O ev babasının eviydi ve o evin içinde henüz iman etmemiş babası, anası, kavmi gardaşı Allah’ın âyetleriyle alay ediyordu. Onun için burada sadece onlardan kalkıp gitmeleri isteniyor. Allah’ın âyetleriyle alay edenlerle henüz savaşma emrinin gelmediği bir dönem için bunu düşünmek zorundayız. Onun içindir ki âyetin bu son bölümünü şöyle anlamaya çalışanlar da ol­muştur: O mü'minler bu tür insanların yanından kalkıp gitsinler. Ama bunu beceremeyip gidecek yerleri olmadığı için onlarla otursalar dahi onların hesaplarından muttakilere bir sorumluluk yoktur şeklinde an­layanlar da olmuştur bu âyeti. Peki acaba Nisâ’daki âyet ne olacak o zaman? Çünkü orada eğer mü'minler onlarla beraber oturmaya devam edecek olurlarsa o zaman onlar da aynen onlar gibi olurlar buyuruyordu Rabbimiz diye bir soru sorulacak olursa deriz ki; Nisâ'daki âyet bu âyetten daha sonra Medine’de nâzil olmuştur. Mekke’de önceki bu âyet geçerliydi, Medine’de ve şu anda bizim için de Nisâdaki bu âyet geçerlidir, bu sonraki âyetle o önceki âyetin hükmü nesih olmuştur diyoruz Allahu âlem.
68,69: “Âyetlerimizi çekişmeye dalanları görünce, başka bir zır­vaya dalıncaya kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana unuttu­rursa hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle birlikte oturma. Sakınan kimselere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Fakat bir ha­tırlat-madır; belki sakınırlar." Bu âyetiyle Rabbimiz mü’minlerle mü'min olmayanların safla­rını ayırmayı murad ediyor. Safların kesin hatlarla ayrılmasını istiyor Rabbimiz. Aralarındaki bütün bağların koptuğunu ve mü'minlerin on­lardan ayrılmaları gerektiğini anlatıyor. Mü’minlere zalimlerin meclis-lerinde oturulmaması gerektiği haber veriliyor. Nisâ sûresinde de ben-zer konu anlatılmaktadır. Belki de oradaki âyet bu âyetin tefsiridir denmiş: "O size kitapta "Allah’ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alın­dığını işittiğiniz zaman (onlar) başka bir söze geçinceye kadar onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de aynen onlar gibi olursunuz diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehen­nemde toplayacaktır." (Nisâ 140) Birileri oturmuş bir yerlerde Allah’ın sistemini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini inkar ediyorlar. Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar. Al­lah’ın âyetleriyle istihza ediyorlar. Allah’ın âyetleriyle dalga geçiyorlar. Allah’ın âyetlerini eğlencelerine, lehviyyatlarına, lağviyyatlarına mal­zeme ediyorlar. Ya da Allah’ın âyetlerini tevil ediyorlar, Allah’ın âyetle­rine Allah’ın yüklemediği anlamları yüklemek sûretiyle âyetleri alay konusu yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi biçiminde âyetleri öteye beriye sündürmeye ve kendi suç­larına kılıflar bulmaya çalışıyorlar. Okuyorlar âyetleri ama kendi fikirle­rine delil arıyorlar, kendi anlayışlarına yol arıyorlar. Meselâ adamlar okuyorlar âyetleri: Efendim işte burada tarikat anlatılıyor, burada parti anlatılıyor. Burada bilimsel çalışma, burada örgütsel anlatım, burada zengin olmak, burada doktor olmak anlatılı­yor. Ya da işte burada bizim şeyhimiz, burada bizim kavmimiz, bizim ırkımız, bizim haberimiz, bizim liderimiz anlatılıyor. Burada bunlar anlatılıyor. Kısaca bu âyetler beni anlatıyor, bizi anlatıyor, ama kesin­likle hak olduğumuzu, yanılmadığımızı anlatıyor diye kendi düzenle­rine uyguluyorlar. Kendi halılıklarına yorumluyorlar. İşte böyle Allah’ın kitabıyla Allah’ın âyetleriyle dalga geçildi­ğini, alaya alındığını, istihza edildiğini, inkar edildiğini, yalanlandığını gördüğünüz zaman bu zalimlerin meclislerinde asla oturmayın. Böyle bir durumda Müslüman derhal müdahale etmelidir. Ya sözü âyetlerin alayı konusundan başka bir noktaya çekmeli, eğer buna gücü yetmi­yorsa da derhal o meclisi terk etmelidir. Bu protestoyu çok açık bir şe-kilde yapmalıdır. Yâni onların meclislerinden kalkıp giderken: Efen­dim çok önemli bir işim çıktı! Kusura bakmayın, kalkmak zorundayım! Tuvalet ihtiyacım var! gibi bir mâzeret ileri sürerek değil, açıkça ve mertçe burada Allah’ın âyetleriyle alay ediliyor! Burada Allah’ın diniyle istihza ediliyor! Allah’ın gazap ettiği bir cemaatın içinde benim otur­mam kesinlikle mümkün değildir diyerek kalkıp gitmek gerekmektedir. Eğer bir Müslüman böyle Allah’ın diniyle, Allah’ın âyetleriyle alay edilen bir mecliste onlarla beraber oturmaya devam edecek olursa, hezimetin ilk basamağına adımını atmış olacaktır. Eğer Müs­lü-manlar olarak bizler böyle kimselerin meclislerinde oturmaya devam edecek olursak o zaman zımnen de olsa onların bu alaylarını, bu dalga geçmelerini sükut ederek kabul etmiş olacağımızdan, yahut da bizim onların yanında oturmamız sonucunda zımnen de olsa onlar bu suçlarının bizim de kabul ettiğimiz sonucunu çıkararak kendi suçla­rına kılıf bulmaya kalkarlarsa Allah korusun o zaman Nisâ’daki âyet geçerli olacaktır. "Siz de aynen onlar gibi olursunuz. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehen­nemde toplaya-caktır." (Nisâ 140) Âyeti bizim hakkımızda geçerli olacaktır. O zaman bizler kim­liksiz, şahsiyetsiz kimseler durumuna düşeceğiz demektir. Allah’ın diniyle Allah’ın âyetleriyle alay edilen meclislerde otu­ran bazı zavallı kimseler kendilerini güya sabırlı, müsamahakâr kim­seler olarak kabul ederler. Böylece siyaset yaptıklarını, fikir hürriye­tin-den yana olduklarını iddia ederler. Halbuki Allah eğer onlarla otur­ma-ya devam ederseniz o zaman siz de onlardan olursunuz buyur­mak-tadır. Halbuki Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini müdafaa imanın ta kendisidir. Kişideki imanın sosyal hayatta tezahürünü anlatırken bir hadislerinde Allah’ın Resûlünün şöyle buyurduğunu biliyoruz: "İmanı en kuvvetli olan mü'min gördüğü bir kötü­lüğü elle düzeltir, imanı biraz zayıf olan onu dille değiş­tirmeye çalışır. Ama bazı mü'minler de vardır ki bunların imanları ancak onları o kötülük mahallinden uzaklaştıra­bilir. Ama kişi bunu da yapamıyorsa o zaman hardal ta­nesi kadar onun imandan nasibi kalmamıştır." Müslümanın esas vazifesi bulunduğu yer ve makam neresi olursa olsun orada Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Gücünün yettiği her zaman ve zeminde Allah’ın otoritesini gerçekleştirmek zo­rundadır, ondan beklenen budur. Kalkıp gitmek ise gücünün bittiği noktadadır. Meselâ diyelim ki evinizde çocuğunuz İslâm’la, Allah’ın âyetleriyle alay edecek ve siz hemen kalkıp gideceksiniz, olmaz böyle şey. Veya hanımınız, akrabalarınız, talebeleriniz, arkadaşlarınız Al­lah’ın âyetleriyle alay edecek ve siz çaresiz kalkıp gideceksiniz. Ol­maz böyle şey. Veya meselâ müşteriniz İslâm’la alay edecek siz de sırf ona mal satabilmek için sabırla onu dinlemek zorunda kalacaksı­nız, olmaz böyle şey. Mü'min gücünün yettiği yerde derhal müdahale edecek ve Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini müdafaa adına elinden gelen her şeyi yapmaya çalışacaktır. Dikkat ederseniz âyet-i kerimede iki "Havz" dan yâni iki dalma­dan bahsediliyor. Bunlardan birincisi Allah’ın âyetleriyle alaya dalma, âyetleri lehviyyatlarına malzeme yapma, vahyi inkar ve istihza konusu yapmaya dalmadır. Bir diğer "Havz", bir diğer dalma da âyetlerle alaya dalma değil de başka boş şeylere, yâni lüzumsuz zırvalara dalmadır. Meselâ Mercedes almaktan Ford satmaya kadar attan, av­rattan, fiyattan, murattan, marktan, dolardan, Amerika’dan, Eti­yopya’dan, Çin’den, Maçin’den, Mançurya’dan bahse dalmadır. İşten, aştan, karıdan, kızdan, devlet kurmadan, devlet yıkmadan bahse dalmadır. Şâ-yet oturduğunuz yerdeki insanlar Allah’ın âyetleriyle alaya dalmayı bırakır da böyle öteki zırvalara dalmışlarsa bu durumda eğer orada oturmak zorundaysanız oturabilirsiniz diyor Rabbimiz. Şöyle bir muhasebe yapın. Son bir hafta içinde kimlerle oturdu­nuz? Kimlerle beraber oldunuz? Kimleri dinlediniz? Ve neler konuşuldu oturduğunuz meclislerde? Ve siz kaç meclise hakim ola­bildiniz? Kaç mecliste insanların dalmalarına engel olup orada Al­lah’ın hâkimiyetini kurabildiniz? Haç yerde münâfıklar durumuna düştünüz? Kaç meclisi protesto edip kalkıp gittiniz? Eğer Müslüman isek ve bu âyetler bizim inandığımız bir kitabın âyetleriyse bunun he­sabını yapmak zorundayız. Ama bazı meclisler var ki oturduğumuz, bulunduğumuz onları biz kendimiz seçmiyoruz seçemiyoruz. Meselâ kodese tıkılmışsak ve beraberimizdeki insanlar Allah’ın diniyle alay ediyorlar ama bizim on­ları engelleme ve oradan uzaklaşma imkânımız da yoksa bu başka­dır. Veya meselâ Ankara’ya gitmem gerekiyor. Falan otobüs şirketiyle mi? Yoksa filanların şirketiyle mi? Bunlardan hangisini tercih edece­ğim? Bunların tamamının İslâmî duyarlılıkları bellidir. Yol boyunca bir­çok İslâm dışı tavırlarına şahit oluyorum. Namaz vakitlerinde durmu­yorlar hiçbirisi. Yol boyunca müzikle başımı şişiriyorlar hepsi. Aynı za-manda bu yolculuk esnasında oturduğum koltuğu paylaştığım kişiyi de ben seçmiyorum. Tesadüfen birisi gelip yanıma oturuyor ve çarşaf gibi elindeki dinime küfreden mikrop gazeteyi açıyor. Ne yapabilirsi­niz? Diyelim ki ikaz ettiniz, ama dinlemedi. Nasıl kalkıp gideceksiniz yanından? Nasıl boykot edeceksiniz onu? Tamam Rasulullah’ın Mekke’den Medine’ye giderken onun yol kılavuzu da bir müşrikti ama Rasulullah’ın yolculuğu Allah’ın emriyle meşru bir yolculuktu. Düşünüyorum da acaba bizim tüm yolculukları­mız böyle meşru yolculuklar mı? Yâni acaba bizim tüm yolculukları­mız Rasulullah’ınki gibi İslâmî midir? Bunu tam olarak bilemiyorum. Eğer bu sorunun cevabını müspet olarak verebilseydik belki işimiz bi­raz daha kolaylaşacak ve yolculuklarımızı Rasulullah’ınkine kıyas­lama imkânımız olabilecekti. Bir de bizler bu iş için neyin İslâmî neyin İslâm dışı olduğunu bilmek zorundayız. Meselâ diyelim ki insanlar bir meclise oturmuşlar, orada bir şeyler konuşuyorlar. Biz de gelip o meclise oturduk. Şimdi neyin İslâmî, neyin İslâm dışı olduğunu bilmek zorundayız ki orada bir tavır belirleme imkânımız olsun. O halde bizler İslâm’ı bilmek zorun­dayız. Bizler Allah’ın âyetlerini tanımak zorundayız ki orada âyetlerin lehine mi konuşuluyor, yoksa aksine mi konuşuluyor bu konuda bir karar verebilelim. Evet âyetin devamında buyurur ki Rabbimiz: Eğer şeytan size unutturursa hatırlar hatırlamaz hemen onla­rın yanından ayrılmalısınız. Yâni eğer şeytan sizi meşgul ederse, şeytan size bu yasağı unutturursa, onlarla birlikte oturma yasağını size unutturursa ya da onlarla beraber olmama emrini size unuttu­rursa o zaman hatırlar hatırlamaz hemen kalkın diyor Rabbimiz. Âye­tin bu bölümü hitabın tüm mü’minlere olduğu göstermektedir. Sonra da di-yor ki Rabbimiz: Muttakilere onların hesaplarından bir sorumluluk yoktur. Yâni onların cinsiyetleri, milliyetleri bir olsa da aralarında herhangi bir me­suliyet yoktur. Zira Allah’ın nizamında kavmiyetin bir değeri yoktur. Zalimlerin günahlarından mü’minlere bir sorumluluk yoktur, ancak muttakilere bir hatırlatma gerekir, belki de onlar bu hatırlatma sonu­cunda adam olurlar. Yâni onların bu işlediği suçlardan ötürü muttaki­lere bir sorumluluk yoktur. Onlar ayrı bir gruptur mü'minler ayrı grup­tur. Onlar ne suç işlerse işlesinler mü'minler onların işledikleri günah­lardan asla sorumlu tutulmayacaklardır. Ancak mü’minlere bir hatır­latma, bir uyarma görevi vardır. Yâni takva sahiplerinin görevi Allah’ın âyetleriyle sapıklıklara dalan bu insanların yanlarından kalkmak sûre­tiyle bu tavırlarıyla onlara bu yaptıklarının bâtıl olduğunu, bu halleriyle Allah’ın gazabını celp ettiklerini hatırlatmak ve öğüt vermek düşmek­tedir. Muttakîlerin kendilerine karşı aldıkları bu tavırları sonucu, yanla­rından ayrılıp gitmeleri sonucu onları üzdük diye belki anlayıp bu işten vazgeçerler diyor, Rabbimiz. Tabii bu âyetlerin Mekke’de geldiğini ve Müslümanların henüz kendileri gibi Müslüman olmamış babalarını, analarını, arkadaşlarını, hısım akrabalarını terk etmelerinin, onların yanından kalkıp gitmeleri­nin ne kadar zor bir şey olduğunu düşünmek zorundayız. Düşünün nereye gidecekti bu Müslüman? O ev babasının eviydi ve o evin içinde henüz iman etmemiş babası, anası, kavmi gardaşı Allah’ın âyetleriyle alay ediyordu. Onun için burada sadece onlardan kalkıp gitmeleri isteniyor. Allah’ın âyetleriyle alay edenlerle henüz savaşma emrinin gelmediği bir dönem için bunu düşünmek zorundayız. Onun içindir ki âyetin bu son bölümünü şöyle anlamaya çalışanlar da ol­muştur: O mü'minler bu tür insanların yanından kalkıp gitsinler. Ama bunu beceremeyip gidecek yerleri olmadığı için onlarla otursalar dahi onların hesaplarından muttakilere bir sorumluluk yoktur şeklinde an­layanlar da olmuştur bu âyeti. Peki acaba Nisâ’daki âyet ne olacak o zaman? Çünkü orada eğer mü'minler onlarla beraber oturmaya devam edecek olurlarsa o zaman onlar da aynen onlar gibi olurlar buyuruyordu Rabbimiz diye bir soru sorulacak olursa deriz ki; Nisâ'daki âyet bu âyetten daha sonra Medine’de nâzil olmuştur. Mekke’de önceki bu âyet geçerliydi, Medine’de ve şu anda bizim için de Nisâdaki bu âyet geçerlidir, bu sonraki âyetle o önceki âyetin hükmü nesih olmuştur diyoruz Allahu âlem.