107. “Allah dileseydi puta tapmazlardı. Seni onlara koruyucu yapmadık, onların vekili de değilsin.” Evet Allah dileseydi bu insanların hiçbirisi kâfir olamazdı, hiçbirisi müşrik olamazdı. Allah öyle dileseydi bu insanların hiçbirisi Allah’a şirk koşamaz, Allah’ı ortaklı düşünemez, Allah’a yetki sınırlama-sı getiremez, kafa tutamaz ve Allah’a isyan içinde bir hayat yaşaya-mazdı. Eğer bu insanlar yeryüzünde şu anda küfrü, şirki tercih edebiliyorlar ve Allah’a rağmen, Allah’ın âyetlerine rağmen diledikleri gibi bir hayatı yaşama imkânı bulabiliyorlarsa unutmayasın ki, bu da Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasa gereğidir. Allah’ın bunlara verdiği bir iznin ve iradenin sonucudur bu. Bir yanlış anlamaya mahal vermemek için bunu bir daha söyleyeyim: Sakın ha buradan şu anda birilerinin müşrik olmaları Allah’ın şirki onayladığı, şirke izin verdiği şeklinde anlaşılmasın. Peki nasıl anlayacağız bunu? Allah herkese doğuştan iyi bir Müslüman olabilmeye de, kâfir ve müşrik olabilmeye de potansiyel bir güç veriyor. İrade gereği her ikisini de tercih edebilmeye imkân tanıyor. Ve işte bu adamlar Allah’ın tanıdığı bu imkânı müşrik olmaya kullanıyorlar hepsi bu. Şûrâ sûresinde de Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: "Eğer Allah dilemiş olsaydı hepsini bir tek ümmet yapardı. Ama, O, rahmetine dilediğini kavuşturur. Zâlimlerin ise bir dost ve yardımcısı olmaz." (Şûrâ 8) Evet Allah dileseydi herkesi peygamber yapardı, herkesi peygamber gibi yapardı. Burada iki konuya dikkat çekiliyor. Birincisi Rabbimiz peygamberini teselli ediyor. Yâni Rasulullah’ın bunca çabalarına rağmen Mekke müşriklerinin küfürlerinde, şirklerin-de, cehalet ve sapıklıklarında direnmeleri, hakkı kabule yanaş-mamaları karşısında peygamberinin üzülmemesi gerektiğini anlatıyor Rabbimiz. Peygamberim! Olmuyor diye, olmadılar diye, bu adamlar bunca çabalarına rağmen istenilen noktaya gelmiyorlar diye niye üzülüp kendi kendini harap ediyorsun? Eğer senin Rab-bin dileseydi bu insanların hepsini bir tek ümmet yapardı. Bunların tamamını hak din üzerinde toplar, tamamını Müslüman yapar, mü'min yaratırdı. O zaman kitap ve peygamber göndermeye de gerek kalmazdı. Bakın bu hususun Bakara’da şöyle anlatıldığını görüyoruz: "Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak bâtıldan ayrılmıştır." (Bakara 256) 1- Dinde zorlama yoktur, yâni dine girme konusunda, insanların bu dine girmeleri konusunda zor kullanmak yoktur. 2- Dinden çıkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak bu dine girmiş insanları dinden çıkarmak, mürted yapmak da yoktur. Ehl-i kitap ve kâfir dünyada şu anda insanlar dinlerinden çıkarılmak için zorlanmaktadırlar. Allah bu âyetiyle onların bundan vazgeçmelerini, insanları din eğitiminden mahrum bırakarak, ya da İslâm’ı yanlış tanıtarak, ya da İslâm’la insanların arasına barikatlar koyarak insanların bu dinle tanışmasını engellemekten vaz-geçmelerini emretmektedir. 3- Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur. Yâni sadece dine girme çıkma konusunda değil, bu dinin esasında hiçbir zorlama yoktur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller değil, rıza ve isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. "İslâm dininde zorlamanın sonucunda yapılan amellere sevap verilmez." Hadisi bunu anlatır. Zorlama ile iman da, itikat da caiz de-ğildir. Zorlamanın sonucunda gerçekleşecek bir imana iman den-mez. Zorlamanın sonucu kabul edilen bir iman, Allah’ın istediği bir iman değildir. Aynen bunun gibi zoraki kılınan namaz da namaz değildir; zoraki tutulan oruç da oruç değildir. Çünkü zorlanma bir kişiye hoşlanmadığı halde, kalben inanmadığı halde bir şeyi tehditle ve zorla yaptırmaktır. Halbuki bu din hoşlanılmayacak bir din değildir. Bu din insanlara anlatıldığı zaman herkesin gönül rahatlığıyla kabullenebileceği bir dindir. Bu konuda insanları zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Yâni yarattıklarını, kullarını bu konuda zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Nitekim Allah kimi kullarını da zorlamıştır. Bakın gökyüzü, yeryüzü, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar, melekler hepsinin boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadırlar, Allah’a karşı asla isyan etme, kafa tutma imkânları yoktur. Bunlar zoraki kuldurlar Allah’a, başka şansları yoktur yâni. Ama insanlar için Allah bunu murat etmemiştir. İnsanların imanlarını zorunlu kılmamıştır Rabbimiz. Bakınız bu hususu Rab-bimiz başka bir âyetinde şöyle anlatır: "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen mü'min olsunlar diye insanları zorlayacak mısın?" (Yunus 99) O halde din konusunda, dine girme konusunda hiç kimse zorlanmamalıdır. Çünkü zorlanan bir kimsenin açığa vuracağı iman, Allah katında kabul edilen bir iman değildir. Ama şurası da unutulmamalıdır ki, velev ki böyle bir zorlamanın sonucu da olsa ben iman ettim diyen kişiye: Sen bunu korktuğun için söylüyorsun! Sen aslında kâfirsin demek caiz değildir. Böyle bir iman iddia-sında bulunan kişi için şüphe ortadan kalkacak kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapılmaz. Yâni o kişi imanını açığa vurup amellerle ispatlayacak kadar beklenir. Eğer bu süre içinde amellerle imanını ispatlarsa mü'min, değilse kâfir kabul edilir. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu ve benzeri âyetlerde Rabbi-miz birinci olarak peygamberini ve onun yolunun yolcuları olan bizleri teselli ediyor ve bizlere yol gösteriyor. Diyor ki, ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Sakın bu insanlar yola gelmiyorlar, hakkı kabule yanaşmıyorlar diye kendi kendinizi yiyip bitirmeyin! Bu Allah için zor bir şey değildir. Eğer Allah dileseydi onların tamamını hak din üzere toplayıverirdi. Diğer varlıklar gibi onların da boyunlarındaki ipin ucunu eline alıverirdi de hiçbirisi Al-lah’a kafa tutamazdı. Ama Allah böyle murat etmiş, onlara irade vermiş, iradelerini iyiye kullananları rahmetine sokmuş, zâlimleri de rahmetinden ve hidâyetinden mahrum bırakmıştır. Bir de kimileri dün de, bugün de bu konuda yanlış bir mantık yürüterek dini reddetme cüretinde bulunmuşlardır. Şöyle diyor-lar: “Efendim eğer Allah gerçekten bu kâfirlerin iman etmelerini, hidâyet üzere olmalarını istemiş olsaydı, yâni bizi kendi başımıza bırakmayıp da gerçekten bizim hayatımıza, insan hayatına karışmış olsaydı, gerçekten kitap göndererek, vahiy göndererek, peygamberler göndererek bizim hayatımıza karışmayı murat etmiş, bizden bir şeyler istemiş, bize emirlerini göndermiş olsaydı o zaman Allah böyle kitaplar ve peygamberler göndererek dolambaçlı yolları seçmezdi!! Herkesi Müslüman olarak yaratır, diğer mahlukât gibi bizim de boyunlarımızdaki ipin ucunu doğuştan eline alıverir veya semâvât ve arza dediği gibi, "Müslüman olun!" "Teslim olun!" der, işi bitirirdi. Böyle demediğine göre, böyle yapmadığına göre Allah bizden bir şey istemiyor, Allah bize vahiy göndermiyor da kendilerinin peygamber olduklarını iddia eden kimi insanlar bizi aldatıyor!!” “Allah vahiy göndermez, Allah hayata karışmaz. Allah bizi kendi halimize bırakmış ve nasıl bilirseniz öylece yaşayın demiştir. Eğer şu anda bizim yaptıklarımızdan, bizim yaşadığımız hayattan Allah razı olmasaydı, şu anda bize böyle razı olmadığı bir hayatı yaşama imkânı vermezdi!! Şu anda bizlere bu hayatı yaşama imkânı verdiğine ve bizi bu yaptıklarımızı yapma konusunda durdurmadığına, böyle bir hayatı yaşayan bizleri hemen cezalandırmadığına, bu hayatımızdan dolayı bizleri helâk etmediğine göre demek ki Allah bu yaptıklarımızdan razıdır?!!” diyorlar. Böyle bâtıl bir mantıkla İslâm’ı da, vahyi de, peygamberi de reddetmeye çalışıyorlar. Rabbimiz onların bu sapık mantıklarını reddetmek üzere buyurur ki, eğer Allah dilemiş olsaydı hepsini tek bir ümmet yapardı. Yâni hepsini zoraki mü'min yapardı. Lâkin Allah öyle murat etmemiş, insanlara irade vermiş ve bu iradelerini İslâm’dan yana, imandan yana kullananları rahmetine ulaştırmış, aksini yapanları da dostsuz ve velisiz bırakmıştır. İşte bu âyetiyle Rabbimiz bu hususu anlatır. Rabbimiz yeryüzünü yarattı, orada hayatı ve insanları, zu-lümâtı ve nûru yarattı. En’âm sûresinin başındaki âyetler bu hususu ortaya koymuştu. Rabbimiz imanı da, küfrü de, hidâyeti de, dalâleti de ortaya koydu. Yeryüzünde yarattığı bu insanlara özgür bir irade verdi. Bu hür iradeleriyle insanlara bu ikisinden birisini seçme hakkını da verdi. İşte bu yüzdendir ki insanlardan kimileri imanı, kimileri de küfür ve şirki seçebilmektedirler. Eğer Allah yarattığı insana böyle bir irade vermeseydi, bu insanlar elbette ki küfür ya da iman, itaat ya da isyandan birisini seçme hakkına sa-hip olamayacaklardı. Meselâ Allah herkesi kâfir yapsaydı bu insanlar imanı ve hidâyeti nereden bulabileceklerdi? Ya da Rabbi-miz herkesi melek yapsaydı bu insanlar isyana nasıl güç yetirebileceklerdi? Herkesi taş yapsaydı bu insanlar Allah’a nasıl kafa tutabileceklerdi? Ama Rabbimiz böyle dilemiş ve yeryüzünde böyle bir yasa koymuştur. İşte insanlar Allah’ın yeryüzünde koyduğu bu yasa gereği iradelerini kullanıp dileyen imanı, dileyen de küfrü ve şirki tercih edebilmektedirler. Bir de bu âyetiyle Rabbimiz mü’minlere İslâm’ı tebliğ ederken karşılarındaki muhataplarının hemen etkilenip Müslüman olmayışları, hemen istenilen noktaya gelmeyişleri karşısında ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyarıda bulunmaktadır. Ey peygamberim! Biz seni onlar üzerine muhafız da kılma-dık. Yâni ey peygamberim, senin onlar hakkında böyle bir sorumluğun da yoktur. Onları zorla mü'min yapmak, onları zorla basîret sahibi yapmak, ya da onları zorla küfür ve körlük sahibi yap-mak gibi bir yetkin ve selâhiyetin yoktur senin. Gücün de yoktur buna. Sen onlar üzerine vekil de tayin edilmiş değilsin. Yâni sen hiçbir zaman onların küfür ve şirklerinden sorumlu değilsin. Onların işledikleri suçlardan ötürü seni sorumlu tutmayacağız. Dileyen Müslüman olur ve Müslümanlığının sonucu kendisine ait olur, di-leyen de küfreder ve küfrünün sonucuna kendisi katlanmak zorunda kalır. Peygamber böyle olunca elbette peygamber yolunun yol-cuları da böyle olacaktır. Yâni bugün insanlardan hiç birisinin, hiç birimizin insanlar üzerinde muhafızlık iddiasında bulunması mümkün değildir. Bu insanlardan biz sorumluyuz, bunları hidâyete biz ulaştırıyoruz, bunun sorumlusu bizleriz, bu insanlar bizden sorulur gibi bir iddiada bulunmamamız gerekmektedir. Ancak bizler de tıpkı peygamberler gibi onların misyonlarını yüklenerek, onların sorumluluklarını kuşanarak, insanları Allah’ın âyetleriyle karşı kar-şıya getirmek, ya iman ya da küfrü rahat bir şekilde tercih edecek ortamı sağlamakla görevliyiz. İşte bizim en büyük görevimiz budur.
108.“Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek aşırı gidip Allah'a sövmesinler. Böylece her ümmete işini güzel gösterdik, sonra dönüşleri Rablerinedir. O, işlediklerini haber verir.” Onların Allah berisinde tapındıkları putlarına sövmeyin. Allah berisinde ilâh bildiklerine küfretmeyin, Allah’tan başka hayatlarında söz sahibi bilip yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da cahillikle aşırı gi-derek sizin Allah’ınıza sövmesinler. Ya da siz o müşriklere sövmeyin ki onlar da Allah’a sövmesinler. Şu Allah berisinde Allah gibi olmadıklarını bile bile bir kısım varlıklara dua ve davetiye çıkaranlar var ya, şu müşrikler var ya sakın o müşriklere sövmeyin, çünkü onlar da bil-meziye Allah’a sövüverirler. Siz o müşrikin kendisine sövüyorsanız bile, o tutar Allah’a söver. İşte şu anda birileri Allah’tan başka birilerine davetiye çıkarıyorlar. Nasıl? Meselâ; Aman sağlığım bozuldu, se-nin şifana muhtacım! Aman senin hükmüne muhtacım! Aman himmetine, yardımına muhtacım! Aman yetiş ekmeğine, suyuna muhtacım yetiş! Diye Allah’tan başkalarını yardıma çağıranlar, onlara kul köle olmaya çalışanlar var ya, bu insanların çağırdıklarına sövmeyin, ya da bu insanların kendilerine sövmeyin, çünkü onlar da cahilce Allah’a sövmeye kalkışırlar. Yâni birincisi adamın inancına sövmek, putuna sövmek, ötekisi de kendisine sövmek. Peki acaba bunun birincisi doğruysa, yâni adamın putuna sövmek yasaklanıyorsa kendisine sövebilecek miyiz? Veya eğer yasaklanan kendisine sövmekse, o zaman putuna sövebilecek miyiz? Adamın kendisine sövmenin zaten yasak olduğunu biliyoruz. Gözü kör diye, boyu kısa diye adama söveceksiniz. Filan aileden, falan şehirden diye söveceksiniz. Ne hakkınız var buna? Çünkü sen öyle sövdün mü, o da Allah’a söver. Peki acaba onun inancının yanlışlığını, kötülüğünü söylemek anlamına bir sövgü olabilir mi? Eh bakıyoruz kitabımız hep söylüyor bunu. Onlar görmezler, bilmezler, anlamazlar, akletmezler, taştırlar, hayvandan beterdirler vs vs nice hakaret ifade eden sözler söylüyor. Öyleyse biz de onların yanlışlarını söyleyeceğiz tabi. Peki onlar da bize? Onlar zaten yaparlar, o ayrı şeydir de bizim ahlâkımız güzel olmalı, asla onlar gibi sövmemeliyiz. İslâm en güzel strateji tespitidir. Onun içindir ki bütün insanlar, babalar, analar, evlâtlar, kadınlar, erkekler, talebeler, hocalar, idareciler, idare edilenler, kısacası herkes her gece ve her gündüzde, dururlarken, hareket ederlerken, yatarlarken, kalkarlarken, kazanırlarken, harcarlarken, dinlerlerken, konuşurlarken hep Kur’an’a ve Kur’-an’ın yol göstermesine muhtaçtırlar. Zira Allah’ın mesajı en güzel ve en doğru mesajdır. Ancak hadiseler tek kişiye, tek insana ircâ edilemez, çünkü hadiseler tek kişinin iradesine bağlı olarak cereyan etmez. Meselâ bir adam düşünün ki beş dakika önce geçen dolmuşa binemediği için on dakika sonra meydana gelen bir kazada dolmuşa binenlerin tamamı ölmüş olduğu halde bu adam ölmemiştir. Beş dakika önce o dolmuşa binmeyen bu adam için kendisini ölümden kurtarmıştır diyemeyiz. Zi-ra ölümden geri kalış kurtuluş olmadığı gibi, Allah onu belki de çocuklarının babası olarak sağ bırakmış olabilir. Yahut da filanın kocası olarak, falanın dostu ve hâmisi olarak veya falanın ağzının payını ve-ren düşmanı olarak sağ kalmasını istemiş olabilir. Veya gazi olarak, kulağı şöyle olarak, bacağı böyle olarak insanlara örnek olması için Allah onu sağ bırakmış olabilir. Evet, insanların günlük aylık ve ömürlük olarak nasıl hareket edeceklerini belirleyen İslâm, onların başka din mensuplarına karşı da nasıl davranmalarını gerektiğini belirleyendir. İşte bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz mü'minlerin kâfirlere karşı, müşriklere karşı stratejilerini şöyle anlatır: Onların putlarına, saygı duyup kutsâdıkları şeylere, değer verip bağlandıkları şeylere sövmeyin ki, ya da sizler putçulara sövmeyin ki onlar da cahillik edip sizin Allah’ınıza sövmesinler. Bir kere bilelim ki yeryüzünde müşrikler vardır ve olacaklardır. Bunun bütünüyle ortadan kaldırılması da mümkün değildir. Rabbimiz onların tümüyle yok olup İslâm’a girmeleri için çırpınan peygamberine sûrenin evvelinde hatırlarsanız şöyle buyurmuştu: “Eğer Allah dileseydi onların topunu doğru yolda toplardı. Hal böyleyken ey peygamberim sakın cahillerden olma!" (En’âm 35) Demek ki bu insanlar da olabilecektir yeryüzünde. İkinci olarak Müslümanın görevi put sövücülüğü değildir. Put sövücülüğü yolunda çaba harcanması caiz değildir ve zaman israfıdır. Putun kötülüğü anlatılır, ama sövülmez. Bu, o müşriklerin, o kâfirlerin dinlerinin, yollarının, hayatlarının, inanışlarının kötülüğünü gündeme getirmeyin, onları tenkit etmeyin, onlara ilişmeyin anlamına bir emir değildir. Aksine her fırsatta onların dinlerinin ve hayatlarının bozukluğunu, yollarının yanlışlığını ortaya koymakla birlikte, onların tanrılarının, ilâhlarının sahteliğini ısrarla gündeme getirmekle birlikte, onlara sövmememiz, hakarette bulunmamamız gerektiği anlatılıyor burada. Çünkü eğer bizler onların kutsadıkları, yücelttikleri tanrılarına, ilâhlarına, putlarına ve kutsal değerlerine söversek, onlar da bilgisizce bizim Allah’ımıza söverler ve zâlimce Allah’a hakaret etmeye cüret bulurlar, hak kazanırlar. Bir Müslüman için bu sözler hiç de duyulacak, işitilecek ve da-yanılacak sözler değildir. Hiçbir Müslüman insanları Allah’ına sövdür-me makamında olmamalıdır. Hiçbir Müslümanın buna hakkı yoktur. Ama Müslüman böyle bir şeye sebep olmadığı halde, yâni onların putlarına sövmediği halde, onlar karşısında edepli davrandığı halde yine de Müslümanların Allah’ına da, Allah’ın kitabına da, peygamberine de, Allah’ın sistemine de bugün olduğu gibi her gün küfrediyorlarsa, o zaman bilelim ki Allah onların belâlarını verecektir. Bir de İslâm’ın tebliğinde, tebliğ edilen insanların bağlandıkları şeyleri ilk defa hedef alıp işe oradan başlamak hatalıdır. Adamın tut-tuğu takımından, partisinden, derneğinden, gazetesinden, modasından, liderinden vs. işe başlamak hatadır. Zira eğer siz söze buradan başlarsanız, ona daha sonra sunacağınız mesajınızı dinlemeyecektir adam. İslâm’ı tebliğde Allah ve Resulünün istemediği odak noktalarından tebliğe başlamak, İslâm’a hücumlara sebep olmaktadır. Meselâ adam karşısındakine İslâm’ın aslı, esası, rüknü cumadır diye işe başlıyor. Kılmayacaksın cumayı diye işe başlıyor. Odak nokta olarak bunu alıyor veya darü’l harp’tir diye başlıyor. İşte muhatabın sevdiği, bağlandığı şeyle işe başlayınca bu sefer karşısındaki de onun İslâ-m’ına hakaret etmeye başlıyor. Sizin Müslümanlığınıza da, size de demeye başlıyor. Meselâ adamın Allah ve peygamber makamında gördüğü, kendisini kutsayıp sığınmaya çalıştığı falan ve filan zâtın kötülüğü ile başlanır, bunun İslâm’da olmadığının anlatılması odak noktası yapılırsa, adamın Allah’a sayesinde dua ettiği varlığın sövme konusu edil-mesi, onun indinde doğruya sövme işini gerektirebilir. O halde mü'-mine düşen küfür ve şirki reddetmek, küfür ve şirk ehliyle peygamberlerin yaptığı gibi en güzel biçimde mücâdele etmektir. İşte biz böylece her ümmete, her topluma amellerini süslü gösterdik. Evet onlara amellerini süslü gösteren Allah’tır, ama sonunda onlar buna lâyık olduklarından dolayıdır bu. Değilse Allah herkese İslâm’ı süslü gösterir. Ama insanlar kendi hür iradeleriyle ille de öyle istiyorlarsa, o zaman da; alın bakalım dercesine Rabbimiz sizin için öyle olsun buyurup kendi amellerini de süslü gösteriveriyor. Madem ki pislikten hoşlanıyorsunuz, haydi öyle olsun deyiverir. Tabi bir anlamda da şeytana izin verildiği için böyle olacaktır. Evet, bakın konu biraz daha net anlaşılıyor böylece. Niye titiz davranacakmışız bu kâfirler ve müşrikler karşısında? İşte nedeni. Demek ki her ümmet, her topluluk, her din mensubu, her inanç sahibi kimseler kendi dinlerinin, kendi yollarının doğruluğuna, kutsallığına inanır, kendi değer yargılarının sıhhatine inanırlarmış. Rabbimiz diyor ki herkese kendi yolunu biz süsledik. İneğe tapınan adam da, sineğe tapınan kişi de kendi dininden, kendi inancından ve yolundan mutmain olmuş. Müslüman bu tür insanlara hakkı duyururken hikmetle ve güzellikle duyurmalı, kırıp dökmeden, sövüp saymadan anlatmaya, onları hakka, doğruya, güzele çağırmalıdır. Evet bu âyet-i kerîmeden kâfirlerin Allah’a ne için sövmeye kalkıştıklarının sebebini anladık. Niçin sövermiş kâfir Allah’a? Öncelikle düşmanlık ve cehaletinden. Bunu âyetin önceki bölümünden an-ladık. Kâfirin vazgeçilmez iki özelliğidir bu. Düşmanlık ve cehalet. Pe-ki niçin bu böyledir? Onu da Rabbimiz âyetin ikinci bölümünde anlatıyor. Biz her ümmetin, her grubun amellerini kendilerine süslü gösterdik. Adam bâtılın, pisliğin, şirkin içine batmış ama yine de kendi di-nini, kendi yolunu doğru ve güzel görmektedir. Kendini haklı görmek-tedir. Öyleyse sövmeye gerek yoktur. Anlatın hakikati, âhireti, anlatın Allah huzuruna çıkıp sonunda hesabı ona ödeyeceğimizi, ama asla sövmeyin. Çünkü ne onlara, ne de onların dinlerine, inanışlarına, put-larına sövmeye hakkınız yoktur. Bakın Rabbimiz âyetin sonunda şöyle diyor: Onların dönüşü Rablerinedir. Ve sonunda onların yapıp ettiklerini Allah onlara haber verecektir. Herkes ne yapacaksa yapsın. Sonunda herkes Allah’a dönecek ve Allah onlara yaptıklarının tümünü haber verecek olunca, sanki bunları söyledikten sonra Rabbimiz insanları serbest bırakıveriyor. Evet, hepimizin Rabbi Allah’tır ve her an O’na doğru gidiyoruz. Yaşadığımız sürece yapıp ettiklerimizin hesabını Allah’a ödeyeceğiz. Sorumlu olduğumuz varlık O’dur. Hayatımızın sebebi, varlığımızın kaynağı O’dur. Bizi yaratan, yaşatan ve öldüren O’dur, sonunda bizim karşımıza amellerimize göre cennet ve cehennemi çıkaracak olan da O’dur. Öyleyse sadece O’na kulluk yapmak zorundayız. Sadece O’nu dinlemek ve O’nun gösterdiği yere gitmek zorundayız. Sadece O’nu hesaba katmak ve sadece O’nu razı etmek zorundayız. Gelin minnet borcumuz olmayan, bizim gibi yaratılmış âciz varlıkları güçsüz ve ölümlü yaratıkları Rab ve ilâh kabul etmeyelim. Çünkü iyi düşünün ki sizin tapındıklarınızın hiçbirisinde bu özellikler yoktur. Bunların hiçbirisine karşı ödeyeceğimiz bir bedel yoktur. Hiç birisinin cenneti de cehennemi de yoktur. Hiç birisine minnet borcumuz da yoktur. Hiç birisi de bizi yaratmamış, bize hiç bir şey de sağlamış değildir diyerek, tatlılıkla, kırıp dökmeden insanları uyaralım inşallah. Allah onların yaptıklarını yarın onlara haber verecek, tek tek anlatacak. Bizim yaptıklarımızı da elbette bize anlatacak, haber verecek. Allah’tan dileğimiz ve duamız odur ki, yarın ondan öğreneceğimiz haber cennet haberi, rıza ve rıdvan haberi olur da en büyük kurtuluşa erer ve Rabbimizin cennetine ve rahmetine ulaşma imkânımız olur inşallah.
109. “Kendilerine bir mûcize gösterilirse, mutlaka ona inanacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin ederler. De ki: “Mûziceler ancak Allah katındadır; onların, muzice geldiği zaman da inanmayacaklarını anlamıyor musunuz?” Evet bir de onlar tüm güçleriyle, tüm gayret ve ciddiyetleriyle Allah’a yeminler ederek dediler ki; “Eğer Rabbimizden bize bir âyet gelir, bir mûcize gösterilirse mutlaka biz de ona iman edeceğiz!” Eğer kendilerine Allah’tan bir âyet gelirse inanacaklarına dair yemin ediyorlar. Allah’tan yeni bir âyet istiyorlar, âyet bekliyorlar. Tabi bekledikleri bu âyet Kur’an âyetlerinden yeni bir âyet olabileceği gibi, Rab-bimizin mûcize âyetlerinden bir âyet de olabilir. Enteresan bir olay olursa o zaman iman edeceklerini söylüyorlar. Âyet mi istiyorsunuz? Şu elinizdeki Allah’ın âyetleri yetmiyor mu size? Allah’ın kitaplarında gönderdiği âyetler yetmiyor mu? Bu ki-taplardaki âyetler âyet değil mi? Sûrenin az önceki bölümlerinde Rabbimizin sunduğu âyetler âyet değil mi sanki? Şu kâinatta Allah’ın serpiştirdiği gördüğümüz âyetler yetmiyor mu? Allah’tan âyet istiyor-lar, halbuki Allah’ın âyetlerinden habersizler. Allah’ın kendileriyle konuşmasını istiyorlar, halbuki şu âyetlerle Allah’ın kendileriyle konuştuğunun farkında değiller. Anlıyorlar aslında da sahtekârlık yapıyorlar. Farklı âyetler bekliyorlar hainler. Nasıl meselâ? Meselâ gökyüzünden Allah’ın emriyle yağmur yağdıran bulutlar aslında Allah’ın âyetlerin-den bir âyettir, ama onlar bu bulutlardan üzerlerine farklı bir âyet yağdırılmasını, ateş yağdırılmasını bekliyorlar veya güneşin alışılmışın dışında kendilerine taş yağdırmasını bekliyorlar. Allah bu tür âyetleri de gönderir onlara ama eğer bu tür âyetlerini göndermiyorsa, bu onlara rahmetinden dolayıdır, ama hainler bunun farkında değiller. Çünkü geçmiş toplumlara yaptığı gibi reddedilemeyecek bir âyet gönderir de onlar yine inanmazlarsa sonları gel-miş olacaktır. Halbuki bu tür âyetleri göndermeyerek, aslında Rabbi-miz onlara süre tanımakta, imkân vermektedir. Ama bu hainler bunu anlamıyorlar. Bu tür âyetler bekliyorlar Allah’tan. Bir anda dağlar altın olsun, çöller yemyeşil birer arazi haline gelsin. Aslında bu tür âyetleri de görmüyor değiller; örneğin kışın yeryüzü kupkuru bir çöl haline geldikten sonra Allah’ın izniyle bahar mevsimiyle birlikte ölü toprakların canlanıp yemyeşil hale geldiğini de görüyorlar. Ya da dedikleri gibi dağlardan altın madenlerinin çıktığına da şâhit oluyorlar. Zaman zaman isyan eden toplumlara bulutlardan ateşlerin yağdırıldığını da gö-rüyorlar. Buna rağmen yine de Allah’tan iman etmek için farklı âyetler istiyorlar. Bu aynı zamanda her toplumun kendi peygamberlerinden istedikleri ve Allah elçileriyle alay ettikleri konudur. Meselâ Mûsâ’nın toplumu konuşmaya şâhit oldular, bu defa da bizzat Allah’ı görelim dediler. Bunlar da Allah’ın konuşmasına şâ-hit oldular, bu defa da ne diyeceklerdi? Allah’ı bizzat görmemiz lâzım. Allah’tan yeryüzüne bir sofra indirmesini mi bekliyorsunuz? Allah’ın yeryüzünde sizlere sunduğu şu nîmet sofrasını görmüyor musunuz? Elmasıyla, armuduyla, buğdayıyla, yağlısıyla, tuzlusuyla, tatlısıyla, ekşisiyle Allah’ın size sunduğu şu sofrayı görmüyor musunuz? Kim verdi bütün bunları size, bütün bunlar âyet değil mi? Ama hayır hayır, tüm yeryüzü birer âyetken bunlar yine iman etmiyorlar; öyleyse bunların iman etmeyişlerinin sebebi âyetlerin eksikliği değil sadece inattır. Onların iman etmeyişlerinin sebebi sadece kendileri de değildir, zira bu iş kendilerine bağlı bir iş değil, hidâyet Allah’tandır ve Allah izin vermedikçe bunların inanmaları da mümkün değildir. Bu tür insanları bugün de çok görürsünüz. Gelir yanınıza ve der ki, eğer bana âhireti ispat edersen ben de inanacağım. Veya işte eğer bana kader konusunu ispat edersen inanacağım. Bir başkası, eğer filan konuyu ispat edersen inanacağım. Ümide kapılarak ağırlığıyla o konuyu anlatıyorsunuz ama sonunda yine inanmazlar. Peygambere de aynı teklifle gelmişler, ama yine aynı halleriyle dönmüşlerdir. Evet âlimlerimiz uzun uzun anlatmışlar bu konuları, ama bu tür insanlara en son söyleyeceğimiz söz şu olmalıdır. Bütün bu hususlarda tek söz sahibi Allah’tır. Allah’ı Allah olarak kabul edip O’na itimat etmezsen inanman da mümkün değildir. Bu, Allah’ı Allah olarak tanıyıp O’na güvenmeye bağlıdır. Örneğin Allah deseydi ki kadın üç alacak mirasta, erkek bir alacak, biz bu defa böyle diyecektik ve böyle inanacaktık, çünkü biz O’na güvenmiş ve O’na dayanmışız. Rabbi-miz de bizim bu adamlara söylememiz gerekeni zaten bundan sonraki bölümde şöyle anlatır: De ki tüm âyetler Allah’tandır. Biz size nasıl bir âyet gösterebileceğiz de? Yâni ey peygamberlerim! Ve ey Müslümanlar! Siz bu tür âyetler getireceğiz de onları ikna edeceğiz diye kendinizi yormayın. Tüm kâinat âyet kesilse de bunların dertleri o değildir. Bunlar yine de inanmayacaklar. Siz üzülmeyin! Siz bu konuda kendinizi sorumlu zannetmeyin. Dileyenler iman eder, cennete gider; dileyenler küfreder cehennemi boylar. Cennet de cehennem de açıktır onlar için. Bir Müslümanın onları razı edebilmek için yeni deliller, yeni âyetler peşinde koşmasına da gerek yoktur. Allah’ın elçileri hiçbir zaman onları memnun edecek bir âyet getiremediler ki bizler getirsek. Unutmayalım ki binlerce âyet de getirsek zaten bu adamlar iman etmeyecekler; çünkü bakın Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöyle buyurur:
110. Onların kalplerini, gözlerini ona ilk defa inanmadıkları gibi çeviririz; onları taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bırakırız. Onların kalplerini ilk defa inanmadıkları gibi çeviririz de onları azgınlıkları içinde bocalar vaziyette bırakıveririz. Biz biliriz iddialarında şaşkın bir vaziyette dolaşır bırakıverdik onları. Yâni Allah yeryüzünü hiç bir zaman âyetsiz, vahiysiz bırakmamıştır. Hz. Âdem’den bu yana sürekli peygamberler göndermiş ve sürekli âyetler göndermiştir. İnsanlık tarihinin hiç bir dönemi kitapsız, sahifesiz ve vahiysiz kalma-mıştır. Peygambersiz, vahiysiz, kitapsız bir dönem düşünmek mümkün değildir. Bir başka deyişle insanlık sürekli Cenâb-ı Hakkın ortak bir rahmetine, ortak bir nîmetine lâyık olagelmiştir. Rahmeti bol olan Rabbimiz bu insanların bu vahye lâyık mı, değil mi olduklarına bakmadan, bu nîmete ehil mi, değil mi olduklarını hiç hesaba katmadan, her dönem insan topluluklarına mutlaka peygamber göndermiştir. Ve onlara bu peygamberleri vasıtasıyla mesajını, vahyini, muhtaç oldukları hak bilgisini ulaştırmıştır. Bu insanlar kendilerine gönderilen bu peygamberi ve onun getirdiği mesajı kabullenmişler veya reddetmişler, bu ayrı bir problemdir. Şimdi o konuya giremeyiz. Rabbimizin büyük lütfu böylece gerçekleşmiştir. Şimdi düşünmemiz lâzım: Acaba Rabbimiz bize böyle bir lütufta bulunmamış olsaydı, bize kulluğumuzu anlatan böyle bir kitap göndermemiş ve “ne yapın, yapın beni bulun! Beni bilin! Ve beni razı edecek kulluklar yapın!” buyurmuş olsaydı ne yapardık? Ne ederdik sorusunun cevabını bulabilirsek, o zaman Rabbimizin bize ulaştırdığı bu mesajın, bu kitabın değerini anlayabiliriz. Rabbimiz rahmeti gereği biz kullarına sürekli kitaplar ve âyetler gönderdiği halde, bu insanlar bu kitaplara, bu âyetlere inanmama konusunda sabitleştiler ve Allah da bu konuda işte bu yasasını koyuverdi. Zaten onlar inanmaktan yanaydılar, oylarını inkârdan yana kul-landılar; Rabbimiz de onların inanmamalarını, küfürlerini ve şirklerini kesinleştirmelerini onayladı. Allah onların küfürlerini, şirklerini onayla-dı, böylece onlar azgın bir hayatın insanı oldular. Küfür ve şirk içinde şaşkın şaşkın yaşadıkları bir hayatı bitirirlerken, ateşin, cehennemin onları beklemekte olduğunun farkında değildirler.
111. “Eğer biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar.” Âyet istiyorlardı ya, hani “Bize farklı âyetler gelmeli ki inanalım, peygamberler melek olmalı, peygamberlerin yanında onları destekleyen veya kendilerinin gerçekten peygamber olduklarına şâhitlik eden melekler olmalıdır, bir melek desteklemeli peygamberleri” diyorlardı ya. Sûrenin önceki bölümlerinde peygamberden bunu istemişlerdi. Kur’an’ın başka yerlerinde de anlatılır bu husus. Onlar, Allah’tan farklı âyetler istemişlerdi. Bakın Rabbimiz bu bölümde diyor ki: “Eğer onlara melekleri de indirmiş olsaydık, yahut onların gözleri önünde ölmüş insanları da diriltseydik, babalarını, dedelerini diriltip onlarla konuşma imkânını da onlara lütfetseydik, hattâ her şeyi derdest edip onların karşılarına ge-tirseydik, ölüleri dirileri, dağları taşları, canlıları cansızları, kuşları kurtları her şeyi toplayıp onların karşılarına dizseydik yine de bu adamlar iman edecek değillerdir. İman etmezler, etmeyecekler. Ancak Allah’ın dilemesi müstesnâdır. Allah dilerse bu insanlar iman ederler, Allah izin vermezse asla iman edemezler. Yâni iman etmek sizin elinizde değildir. Lâkin onlar cahildirler. Âyet istemişlerdi Allah’tan. Bir mûcize, bir alâmet olsun ki iman edelim demişlerdi. Yeminler etmişlerdi bu konuda. Allah buyurdu ki; bütün âyetler Allah katındadır. İyi bilsinler ki istedikleri her şey kendilerine gelmiş de olsa, ancak Allah’ın yasasına göre inanacaklar inanır, inanmayacak olan da yine inanmaz. İman için gerekli şartları Allah’tan başka bilecek kim var da? Yâni bu insanlar taş yürüsün, ba-lık uçsun, yıldız kaçsın inanırız diyorlar. Allah da buyurur ki, hayır si-zin nasıl iman edeceğinizi ben daha iyi bilirim. Çünkü imanı da, imanın şartlarını da ben ortaya koyuyorum. Bu benim ortaya koyduğum şartlar sebebiyle inananlar inananlardır, inanmayanlar da inanmayanlardır. Çünkü benim ortaya koyduğum şartlarla inanmayanlar başka hangi şartlarla inanırlarsa inansınlar ben onları inanmış kabul etmi-yorum. Meselâ melekler gelseydi yanlarına, ölüler konuşmuş olsaydı kendileriyle kesinlikle inanmayacaklardı onlar. Çünkü kendi yasa-larıyla bu imana iman demiyor Rabbimiz. Allah kendi dediği gibi, kendi istediği gibi iman edenlere iman ehli diyor. Meselâ şu anda herkese cehennemi gösterse ve herkes bir bir iman etmeye başlasa, eh Allah böyle bir imana iman demiyor ki. Gıyaben Allah’a itimat edecek, gıyaben ondan gelen haberleri kabul edecek ve işte Allah yasasına göre bu kişiye mü’min denecek. Bu yasayı koyan O’dur ve kimsenin O’na bu konuda hesap sorma yetkisi de yoktur.
112,113. “Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar, âhirete inanmayanların kalplerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin işledikleri suçları işlemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları iftiraları ile baş başa bırak.” Rabbimiz, her bir peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık, onları peygamberlere musallat ettik diyor. Öyleyse anlıyoruz ki Hz. Adem aleyhisselâmdan bu yana bütün peygamberler bir savaşın, bir mücadelenin içinde olmuşlar. Bir başka ifadeyle dâvetçi olmuşlar. Allah’tan haberci ve Allah’ın habercisi olmuşlar. İşte bu peygamberlerin her birine mutlaka insanlar ve cinlerin şeytanlık yapanları düşman kesilmişler. Ta ataları İblisle başlanış bu iş. Peki şeytanlık nedir? Şeytan; Allah’ın emrini anlayıp, kavrayıp ona karşı gelmek, dinlememek demektir. İblis denen ve cinlerden olan o varlık sonradan şeytan olmuştur. Yâni şeytanlık yapınca ona özel şeytan denmiştir. Değilse aynı özelliği taşıyan herkes şeytandır. Nitekim işte bu âyet ve Nâs sûresinin son âyeti insanların da, cinlerin de şeytanlık yaptıklarını anlatır bize. Şeytanlık bir özellikse, bir misyon, bir karakterse, bir yapıysa, bir tavırsa bunu kim ortaya koyuyorsa işte o şeytan olacaktır. Hattâ anamız babamız bile olsa, karımız kocamız bile olsa şeytanlık yapıyorlarsa, onların yaptıkları şeytanlıktır. Çünkü İblis Allah’ı tanıyordu. Kitabımızda bunun çok açık ve net beyanları var. Hem de “Ben âlemleri Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyecek kadar net. İblis ölümü, âhireti, hesabı kitabı tanıyordu. Allah’ın etkinlik ve egemenliğini, hükümranlığını, hikmet ve hâkimiyetini biliyordu. Ama bu bilgisi yetmedi ona, teslim olmadı. Allah’ın secde emrine karşı dik kafalılık etti, boyun eğmedi. İşte bir varlık kendisine tanınan iradesiyle Allah’ın net bir emrine karşı dik kafalılık eder, boyun eğmez, secde etmezse bu iş şeytanlıktır. Kim bunu yaparsa ona şeytan diyoruz. Ve işte o günden sonra artık İblis şeytan oldu. İster cinlerden, isterse insanlardan o gibi olan her şey ve herkes şeytandır. Demek oluyor ki her bir peygambere iki ayaklı insan şeytanlarından ve cin şeytanlarından düşmanlar kılınıyor, Rabbimiz onları peygamberlerin peşine takıyor. Eğer peygamberler böyle oluyorsa, peygamberlerin peşine insan ve şeytan cinleri musallat ediliyorsa, biz haydi haydi insan ve cin şeytanlarıyla sürekli karşı karşıyayız demektir. Bizim peşimizde de insan ve cin şeytanları var demektir. Onlar önce peygamberlerin düşmanları, sonra da bizim düşmanlarımızdır. Çünkü peygamberler Allah’ı dinlemenin, Allah’a itaatin sembolü olan, tâbiri caizse meleklerin yaptıkları işin yapılmasını anlatan, örnekleyen insanlardır. Ve tabi peygamberler bu görevlerini en güzel bir biçimde ortaya koydukça artık meydanda şeytanlara yer kalmayacaktı. Artık şeytanlar müşteri kaybına uğruyorlardı. Elbette onların en büyük potansiyel düşmanları şeytanlar olacaktı. Bu ve buna benzer âyetlerden anlıyoruz ki şeytan sadece cin-lerden değildir; insanlardan da şeytanlar olabilmektedir. Ancak Kur’-an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki şeytanların lideri ve reisi olan İblis, cinlerdendir. İblis cinlerdendir ama onun emrine giren, onun di-rektifleriyle çalışan, yeryüzünde onun rolünü ve misyonunu üstlenen, İslam dinini karıştırmaya çalışan, insanları Allah’a kulluktan ve secdeden uzaklaştırmak için çırpınan iki ayaklı şeytanlar da vardır. Bu iki ayaklı ‘insan’ şeytanlarının yeryüzünde bütün dertleri peygamberleri ve mü’minleri Allah’tan, Allah’ın kitabından uzaklaştırmak, Allah’a kul-luktan çıkarmak ve Sırât-ı Müstakîmden uzaklaştırmaktır. Gerek cin şeytanları ve gerekse bunların rollerini üstlenen iki ayaklı insan şeytanları, insanları Allah’a kulluktan koparabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. İnsanların önlerine farklı secde makamları çıkarırlar. Çünkü cin ve insan şeytanları kesinlikle bilirler ki insanlar mutlaka secde edeceklerdir. İnsanlar yaratılış gereği birilerine kulluk yapmaya, birilerine secde etmeye müsait yaratılmışlardır. Bunu çok iyi bilen şeytanlar, insanların önüne secde edecek sahte ilahlar çıkarırlar. Futbolculara, sanatçılara, yıldızlara, güneşlere, büyüklere, büyük bilinenlere, tâğutlara, tâğutların yasalarına, mallara, makamlara secde ettirirler. Onların tüm dertleri insanlar Allah’a secde etmesinler de kime ve neye secde ederlerse etsinler fark etmez. İnsanların önüne öyle hayat programları çıkarırlar ki, bu programlar içinde insanların Allah’a ulaşmaları mümkün değildir. Cin ve insan şeytanlarının düzenledikleri hayat programı, insanların Allah’a ulaşmalarını baştan bitirmektedir. Yine insan ve cin şeytanları, insanların dinle tanışmamala- rı, kitaplarıyla ve peygamberleriyle tanışmamaları için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Din eğitimini yasaklarlar, kitaba ve peygambere yasak koyarlar. İsterler ki dinleriyle tanışamayan insanlar Allah’a kulluktan kopup başka şeylerin kulu kölesi olsunlar. Eğer her şeye rağmen insanlar dinleriyle tanışma eğilimi göstermişlerse, bu defa da onların karşılarına bozuk bir din, kitaba ve sünnete dayanmayan bir din çıkarırlar ve “işte din budur” derler. Ne yapar yapar insanları İslâm’dan saptırmaya çalışırlar. Bunu beceremezse eğer, yâni muhatabı her şeye rağmen yine de İslâm’a girerse, bu sefer de o kişinin girdiği yolu, girdiği İslâm’ı eğri büğrü yapmaya çalışır. Muhatap aldığı kimsenin İslâm’ını bozar. Din yaşıyorum diye bid’atleri karşısına çıkarır onun, ya da din diye insanların sunduğu, aslını bir türlü öğreneme-diği bir yığın felsefenin içine çeker onu. Muhatabını Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine değil de insanların kitaplarına, insanların sözlerine sevk eder. Biraz daha açık söyleyelim, Allah’a değil de güneşlere, güneş gibi büyüklere secde etmelerini sağlar. Allah dururken büyüklerin önünde secde ettirir. Güneş aslında büyük yıldızdır değil mi? Böyle güneş gibi piyasada yıldızı parlayan niceleri vardır ki, niceleri onlara secde etmektedirler, onlara secde etmek için çırpınmaktadırlar Allah korusun. Demek ki, Allah elçilerine ve mü’minlere düşman olan, onları imandan ve Allah’a kulluktan çıkarmak için çırpınan, buna karşılık kâfirleri de küfürlerinde, şirklerinde ve isyanlarında sabırlı olmaya, yollarında sabit olmaya teşvik eden, onların amellerini kendilerine süslü ve mantıklı göstermeye çalışan insan ve cin şeytanları vardır. İnsanları kendi kötü âkıbetlerine, kendi secdesizliklerine, kendi küfürlerine, kendi şirklerine ve en sonunda da kendi cehennemlerine çağıran şeytanlar vardır. Zaten şeytan da bu demektir. Bu gayeyle hareket eden her şey şeytandır ve şeytan fonksiyonunu üstlenmiş demektir. Bu şeytanlar birbirlerine vahyediyorlar. Birbirlerine bilgi aktarıyorlar, bilgi fısıldıyorlar. Birbirlerini aldatmak niyetiyle sözün yaldızlısını söylüyorlar. Yaldızlı, parlak, aldatıcı sözler söylüyorlar. İçten içe, ta içe, merkeze, damara doğru nüfuz edici bir seslenme, bir fısıldama gerçekleştiriyorlar. Allah peygamberine yapar, vahiydir, şeytanlar bir-birlerine ve dostlarına yaparlar, o da vahiydir. Böylece de hem peygamberleri, hem de Müslümanları yanıltarak, aldatarak dinden, imandan ve Allah’a kulluktan uzaklaştırmak, kâfirleri de küfürlerinde, şirklerinde ısrarlı hale getirmek istiyorlar. O halde “zuhrufel kavil’e” çok dikkat edeceğiz. Süslü sözlere, damara ulaşan yaldızlı ifadelere çok dikkat edeceğiz. Hani biliyoruz ki zehiri teneke kapta vermezler, altın kapta verirler. Yâni böyle bize hoş gelen, kalbimizi okşayan nice hoş sözler eğer âyet ve hadis değilse bunlar konusunda daha bir uyanık davranmak zorundayız. Acaba kim ne için söyledi bunları? Belki de bizi ta damarımızdan vuran şeytan sözleridir bunlar. Şeytanlar belki de bizi de kendilerinden eylemeye çalışıyorlar bu sözlerle. Kitabımızın beyânıyla münâfıklar da öyle sözler söylerler. Münâfikûn sûresi bunu çok hoş anlatır. “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidir. Her sayhayı kendi aleyhlerinde zannederler. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar?” (Münâfikûn 4) Sen onları bir görsen cisimleri, kalıpları, kaportaları pek hoşuna gider. Cisimleri, cüsseleri hoşuna gider. Kellifelli adamlardır. Kelle kulak yerinde. Konuştukları zaman dinlersin, çünkü çok yerinde oturaklı sözler söylerler. Yani onların boşlukta işgal ettikleri bir yerleri, bir konumları var ki, bir makamları, bir statüleri var ki işte bu konumları dikkat çeker. Amirdirler, âlimdirler, fazıldırlar, bilgiçtirler, öğretmendirler, müdürdürler, patrondurlar filan ya, işte onların bu durumları senin pek hoşuna gider. Dikkat ederseniz burada "Ecsâmuhum" deniyor. Yani onların mânâları değil, akılları değil, bakışları, görüşleri, basiretleri değil cisimleri hoşuna gider diyor Rabbimiz. Bu adamların cisimleri hoşuna gidiyormuş Rasûlullah’ın. Onların cisimlerini, kalıplarını, konumlarını görünce keşke şu adamlar Müslüman olsaydı diyormuş Allah’ın Resûlü. Niye böyle diyordu Allah’ın Resûlü? Bakıyordu güçlü kuvvetli gibi, etrafına söz geçirecek gibi, kellifelli görünüyorlardı. Ra-sûlullah’ın yanına geldiklerinde ciddi ciddi, iddialı, iddialı laflar ediyorlardı. Büyük büyük laflar ediyorlardı. Rabbimiz diyor ki konuştukları zaman neredeyse onları dinlemek istersiniz. Fasih konuşurlar, düzgün konuşurlar onları dinleyen birileri fesahat ve belâgatların ötürü sözlerine kulak verip dinlemek ister. Şimdi de görüyoruz işte adamlar kellifelli çıkıyorlar milletin karşısına ekonomi mekonomi diye başlıyorlar, ülke idaresi filan diyorlar, dinleyince bayağı bayağı düşünen birisi filan zannediyorsunuz, ama adamların ciğeri beş para etmiyor. Allah diyor ki, onlar sanki duvara dayanmış keresteler gibidirler. Sanki kenara dayanmış kalaslar gibidir adamlar. Bu adamlar Rasûlullah’ın meclislerine gelir gâyet ciddi, ağırbaşlı bir şekilde Allah’ın Resûlünü dinler görünürlermiş. Söze kulak verirler, sözü almaya ve anlamaya çalıştıkları tavrını sergilerlermiş. Ama bu tavırlarının tamamen aksine kulaklarına asla söz gitmiyor, kalplerine inmiyordu. Sanki söz duvara çarpıyor ve söyleyene geri dönüyordu. Allah buyurur ki sanki onlar duvara yaslanmış kütükler, keresteler gibiydi. Kalplerinde hiçbir şey yoktur, kafaları bomboştur onların. Kalbinde imanı olmayan bir kimsede bilgi, izzet, şeref de yoktur. Dökülen elbiseler içinde de olsa, evi barkı, parası pulu olmasa da, konuşması da insanların alkışlayacağı bir şekilde olmasa da Allah için hayatını feda eden bir Müslüman üstündür Allah katında. Ama beri tarafta boylu, poslu, malı mülkü var, kavmi kabilesi var, güzel konuşma yeteneği var, ama kalbinde Allah’a iman ve teslimiyet yoksa o kimse Allah katında beş para etmez. Âyetteki kereste, kütük benzetmesinden anlıyoruz ki sanki bu adamlar ruhu olmayan cesetler gibidirler. Yani ağaca bir insan elbisesi giydirilmiş Rasûlullah’ın karşısında oturuyorlardı. Ağaçtan adamlardı bunlar. Ruhu olmayan, aklı olmayan, idraki olmayan, zerre kadar düşünceleri olmayan cisimlerdir bunlar. Aldatıcı süslü sözler söyleyerek insanları aldatmaya çalışıyorlar. İşte görüyoruz ki tüm insan ve cin şeytanları izinleri kaldırmışlar, gece gündüz durup dinlenmeden dostlarına, birbirlerine vahiy ulaştırıyorlar. Şu ülkenin her tarafına uzanan yayın şebekeleri, şu ba-sın yayın, şu insanların yatak odalarına kadar uzanan medya, kendi vahiyleriyle, kendi bilgi aktarımları, kendi yorumlarıyla insanlar üzerinde istedikleri gibi egemenlik kurabilmektedirler. İnsanları bu şeytan vahiyleriyle istedikleri gibi yönlendirebilmektedirler. İşin garip olan ta-rafı, Allah vahyine inandıklarını iddia eden Müslümanlar da, “aman bunların haberlerini, aman bunların yorumlarını kaçırmayalım” diyerek onların aktardıkları vahiy araçlarına gönüllü olarak teslim olmuşlar, mekteplerinde, çarşılarında, pazarlarında, hattâ yatak odalarında bile bunların vahiylerinin hakimiyeti altına girmişlerdir. Sanki bu halleriyle Müslümanlar diyor ki: “Ey şeytanlar! Ey insan ve cin şeytanları! Biz size teslim olduk! Bizim hayatımızı düzenleyenler sizlersiniz! Biz yediğimiz yemekten, içtiğimiz sudan daha fazla sizin vahiylerinize muhtacız! Çocuklarımızın eğitimini, hanımlarımızın konumlarını biz sizin vahiylerinize bıraktık! Gece gündüz biz sizi izliyoruz, sizin vahyiniz olmadan biz yaşayamayız. Aman bizi ihmal etmeyin, aman bizi vahiysiz bırakmayın. Bizi terk ederseniz biz ne yaparız? Nasıl ederiz? Biz hayatımızı neyle ve nasıl düzenleriz?” diyerek gözlerini, kulaklarını, kalplerini açıp bu şeytanların vahiylerine yönelmişler. Allah’ın vahyini terk ederek, Rablerinin kitabını terk ederek bu şeytan vahiylerine itibar ediyorlar. Ama bizler elhamdülillah Kur’an’ı tanıyoruz, onunla şeytanı ta-nıyoruz. Kitabımız sayesinde şeytanı ve şeytanın vahiylerini, taktiklerini tanıyoruz. Onun vahiylerinden Rabbimize sığınırız. Kur’an’ı tanımayan, Allah’ın vahyinden haberdar olmayan hiç kimse şeytanı da, şeytanların vahiylerini de tanıyamaz, onlardan nasıl sığınması gerektiğini de bilemez. Hem insan şeytanları hem de cin şeytanları el ele vermişler, Allah kullarını dinsizleştirmenin kavgasını veriyorlar. Peki acaba Allah bu şeytanlara neden bu izni tanıyor? Acaba neden Allah kendi vahyine rağmen onların vahiylerine müsaade ediyor? Neden Allah kullarını kendi vahyinden uzaklaştırıp gündem değiştirerek kendi vahiylerini insanlara empoze fırsatı veriyor bu şeytanlara? Niye bu kâfirlere Allah imkân veriyor? diye aklımıza bir soru gelirse deriz ki, Rabbimiz imtihan gereği yeryüzünde buna imkân tanımıştır. Âyetin sonunda diyor ki Rabbimiz: Onlar böyle vahy ediyorlar diye sakın onlara bir güç ve kuvvet filan izafe etmeye, onları güçlü filan zannetmeye kalkışmayın. Ne yapayım, onlar geliyorlar, kalbimin derinliklerine vahy ediyorlar, ben de çaresiz onların dediklerini yapmak zorunda kalıyorum filan demeye kalkışmayın. Eğer Allah dileseydi onlar bunu yapamazlardı. Ama bu bir imtihandır ve Allah imtihan dünyasında buna müsaade etmiştir. Unutmayalım ki şeytan, kendisine sen güçlüsün demeyen bir kimseye hiçbir şey yapamaz. Şeytan, sen güçlüsün, hadi bana emret de senin çalgına göre oynayayım diyenlerden başkası üzerinde asla etkili olamaz. Bakın tarihte bunun çok hoş bir örneği Enfâl sûresinde anlatılır. “Şeytan onlara işlediklerini güzel gösterir ve "Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; doğrusu ben de size yardımcıyım" dedi. İki ordu karşılaşınca da, geri dönüp, "Benim sizinle ilgim yok; doğrusu sizin görmediğinizi ben görüyorum ve şüphesiz Allah’tan korkuyorum, Allah'ın azabı şiddetlidir" dedi” (Enfâl 48) Evet, Cebrâil Müslümanların safında, mü’minlerin meleklerle desteklendikleri bir ortamda kâfirlerin, Kureyş ordusunun tek dostları var, o da şeytan. Allah’la savaşın içindelerken şeytan onlara bu yaptıklarını süslü gösteriyordu. Şeytan onlara amellerini süslü ve mantıklı gösterdiği için ne yaptıklarının farkında değillerdi alçaklar. Şeytan kendilerine gelip cesaret vererek, destek va’dinde bulunarak diyordu ki, bugün insanlardan size galip gelebilecek kimse yoktur. Ben de size destek verdikten sonra artık sizin karşınızda durabilecek hiç bir güç yoktur diyordu. Yaldızlı ve aldatıcı vaatlerde bulunuyordu. Derdi neydi şeytanın? Tüm derdi onları Müslümanlarla savaştırıp Müslümanlara bir yenilgi tattırmak. Ya da ne fark eder her iki tarafın da ka-nını döktürmek. Çünkü ister o taraftan ister bu taraftan hepsi düşmanı olan Adem’in çocukları ya. Çünkü Allah dostlarının ezelî düşmanıdır şeytan. Bakın kâfirlere doğrusu ben size yardımcıyım, ben size müzâhirim, size destek vereceğim. Ama ne zaman ki iki ordu karşı karşıya geldi, şeytan hemen ökçeleri üzerinde gerisin geriye dönerek kaçarken şöyle diyordu: Ben sizden beriyim. Ben sizden uzağım. Benim sizinle bir ilgim yoktur. Çünkü ben sizin görmediklerinizi görüyorum. Ben Cebrâil’i görüyorum. İçinde Cebrâil’in bulunduğu bir orduyla savaşılmaz. Bu orduyla baş edilmez. Böyle bir ordunun karşısında durmaktan Allah’a sınırım. Ben Allah’tan korkarım zira Allah’ın azabı çok şedittir. Dikkat ediyor musunuz? Bu sözleri kim söylüyor? Şeytan. Ben Allah’tan korkarım diyor. Vay bugün Müslümanlardan başınıza geleceklere diyor. İşte böyledir şeytan. İşte kâfirlerin dostu bu kadardır. Teşvik eder, cesaret verir, dürtükler, oraya kadar getirir, sonra da dostlarını terk ederek kaçıp gider. Tabii bizzat bir insan sûretinde mi geldi onlara? Yoksa bu vesveseleri kâfirlerin gönlüne mi attı? Bunu bilemiyoruz. Bu âyetler bize şunu söylüyor: Ey Müslümanlar, işte kâ-firlerin destekçisi bu kadardır. Eğer sizler bir kâfir ordu karşısında sabreder, direnir, dayanır ve yılgınlık göstermezseniz onların kalplerine geçici bir cesaret veren şeytanları onları terk edecek, mutlaka onların kalplerini korku dolduracak ve Rabbiniz desteğiyle sizi galip getirecektir. Kâfirlerin dostları sahtedir, sizin dostunuz Allah’tır bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, siz onları iftiralarıyla baş başa bırakın. Sizler Rabbinizin vahyiyle beraber olun ve yolunuza devam edin, onların size yapabileceği hiçbir şey yoktur. Eğer siz onların gündemlerine değer vermez, onların programlarıyla ilgilenmezseniz, kesinlikle bilesiniz ki onların size yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü onlar ancak kendilerine değer veren, kendilerine teslim olan kimseler üzerinde etkili olabilecekleridir. Allah’ı, O’nun kitabını tanımayan insanlar çaresizlik ortaya ko-yuyorlar bugün. Diyorlar ki; efendim ne yapalım, bir yandan örf ve âdetler, bir yandan yönetmelikler, bir yandan moda, bir yandan çevre, nefis ve şeytan öyle bir asılıyor ki mecalimiz kalmıyor. Evet bir elinden her şey seni cehenneme doğru çekiyorsa, öteki elinle sen Allah’ın kitabına öyle ciddi bir tutun ki, bak o zaman hangi taraf kuvvetliyse o tarafa gideceksin. Peki bu insan ve cin şeytanları bu vahiyleri neden insanlara ulaştırıyorlar? Dertleri ne bu şeytanların? Ya da neden izin veriyormuş bunlara Rabbimiz? Âhirete inanmayanların gönülleri onlara, onların vahiylerine meyletsin de, yarın; ya Rabbi bizim bunlardan haberimiz yoktu, bizim şeytanlardan ve onların vahiylerinden haberimiz yoktu, bizim senin kitabından da, senin vahyinden de haberimiz yoktu demesinler, böyle bir mâzeretleri kalmasın diye Allah onlara müsaade ediyor. Rabbimiz iki vahyi de haber veriyor. Hem kendi vahyini, hem de şeytanların vahiylerini haber veriyor. Tüm detaylarına kadar bunları ortaya koyuyor. Buna göre Allah vahyine uyanların hem dünyada mutlu, güzel bir hayat yaşayacağını, hem de âhirette cennete, Allah’ın rahmetine ulaşacağını; şeytanların vahiylerine teslim olup, hayatlarını onlardan aldıkları mesajlarla düzenlemeye çalışanların da dünyada bedbaht bir hayat yaşamak zorunda kaldıkları gibi, âhirette de cehenneme yuvarlanmak zorunda kalacaklarını haber veriyor. Allah vahyinden kaçanlar unutmasınlar ki, bu kaçışla birlikte onlar şeytan vahiylerine teslim olmak zorunda kalacaklardır. Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanların başına kuzgun gibi tâğutlar çöker, şeytanlar ve şeytan vahiyleri gündeme gelir ki zorlamayla, dayatmayla, hile ve aldatmalarla on-ları her taraflarından kıskıvrak bağlarlar, ağlarına düşürürler. Onların yularlarını ellerine alırlar ve onların velileri olurlar. Onları nûrdan, imandan, İslâm’dan, Allah’a kulluktan, yaratılışlarından, fıtratlarından, insanlıklarından, doğru yoldan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhâ-da ve karanlıklara sürüklerler. Gidilmeyecek yollara sürüklerler onları. Çünkü tâğutlar aydınlık yolları sevmezler. Aklı, ilmi, düşünceyi fesâda verirler, ahlâkı ve fıtratı bozarlar. Allah ve Resulüyle yarış iddiasıyla yapılmayacak şeyleri yaparlar. Peşlerine taktıkları insanları belâların kucağına taşırlar. Boyunlarındaki ipin ucunu, o ipin de, kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak isterler, onları kendilerine kul, köle edinirler. İnsanlar güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâğutların ve şeytanların kulu, kölesi olurlar. Allah’ı inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kişi binlerce tâğutun ve şeytanın kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken birçok tâğuta kulluğa razı olur. Meselâ Allah’a kul-luktan kaçan kişi evvela kendisini Allah’a kulluktan koparıp ayaklarını kaydırmak için fırsat kollayan şeytanın kulu durumuna düşer. Sonra onu Allah’ın arzularından koparıp, kendi arzu ve şehvetlerinin kulu kölesi durumuna düşürmek isteyen nefsinin kulu durumuna düşer. Daha sonra başkalarının, karısı, babası, anası, çocukları, akrabaları, kavmi, kabilesi, milleti, devleti, politik ve dinî liderleri, ağası, patronu, çevresi, âdetleri, töreleri, modası ve daha yüzlerce tâğutun kulu, kölesi durumuna düşecektir. İşte görüyoruz ki, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanlar bir tek Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla tâğutun kulu kölesi olmuşlar. Kimisi şeytanın kulu, kimisi nefsin kulu, kimisi modanın kulu, kimisi şehvetlerinin, kadının, âdetlerin, törelerin, kanun koyucuların, çevrenin, ağaların, patronların kulu. Kimisi bu âlemde sebepler nizamı üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar ve felâketler anında kendilerinden medet umdukları, kendilerine sığındıkları, kendilerini kurtarıcı olarak bildikleri kimselerin kulu. Bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşacaklarını zanneden bu insanlar, boyunlarına pek çok sahte ilahın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zorunda kalmışlardır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmış, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kalmamış, zillet ve meskenetin dibine düşmek zorunda kalmışlardır. O halde Allah dışındaki tüm tâğutları inkâr edip, hayatımızda onlara karışma alanı bırakmayıp, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ın eline verip, sadece Rabbimizi velî kabul etmek zorundayız. Sadece Allah’ı velî kabul edip, kulluğumuzu sadece Allah’a yapıp, Allah’ın bizim adımıza aldığı kulluk maddelerine sımsıkı sarılıp bu karanlıklardan kurtulmak zorundayız. Bundan başka çaremiz de yoktur. Allah yardımcımız olsun inşallah. İşte bu âyet-i kerîmede Rablerinin velâyetinden çıkıp, kendilerine Allah dışında bir takım veliler bulup onların himayesine girmeye çalışan insanlara deniyor ki, onların hesaplarını Allah tutmaktadır. Onların sicillerini, amel defterlerini tutan Allah’tır, onların yaptıklarının hesabını soracak olan da Allah’tır. Bu yüzden ey peygamberim, sen onların üzerlerine vekil değilsin! Yâni bu insanların kaderleri senin elinde değildir, bu insanların kalplerine hükmeden sen değilsin ki on-ları hemen bu dine kazandırasın. Bu insanların kaderleri senin elinde değil ki, sen sana karşı gelen bu insanların defterlerini hemen dürüp onların işlerini bitiriveresin. Rabbimiz burada peygamberin konumunu ve fonksiyonunu belirlemektedir. Ama anlıyoruz ki bu hitap peygamberden çok onun muhataplarınadır. Yâni bilesiniz ki ey insanlar, bu Allah’ın elçisinin elinde bile bir şey yoktur. Hâl böyleyken sizin hayatınızda etkili zannettikleriniz, Allah dışında kendilerini veliler edindiğiniz, hayatınıza karışma yetkisi verdiğiniz bu varlıklara da ne oluyor? Sizin Allah dışında keramet sahibi zannettikleriniz, Allah yanında kendilerinde güç ve kuvvet var zannedip kendilerine dua edip imdadınıza çağırdığınız, kendilerine sığınmaya çalıştığınız bu varlıklar da ne oluyor? denmektedir. Evet demek ki Allah peygamberlerine vahy ediyor, şeytanlar da birbirlerine vahy ediyor. Cin şeytanları insan şeytanlarına vahy ediyor, insan şeytanları da insan şeytanlarına vahy ediyor. İnsan şeytanlarının cin şeytanlarına vahy ettiğini bilmiyorum. Yaldızlı, süslü, parlak sözlerde bulunuyorlar. Ne dersiniz? Bazen kalbinize şöyle ılık bir sesin aktığını duydunuz mu? “Yatak odanızı değiştirin! Yâni artık bu devir de öyle yatılmaz ki!” Bu ses ister iki ayaklı insan şeytanlarından gelsin, isterse cin şeytanlarından. Sana ne? Nasıl yatarsam yatarım, keyfimin kahyası mısın be? Ama bakın hem aldatıcı, hem de yaldızlı sözler. Sizi düşünüyoruz efendim. Sizin için yâni. Daha bir huzur ve sükununuzu düşünüyoruz dercesine. Derken bir başka fısıltı; “Efendim, çocuğunuzun istikbali için, kızınızın geleceğini karartmamanız için şunları şunları öğretmeli, şuralarda okutmalı değil misiniz.” Vs vs. Adamlar böylece birbirlerinin şeytanlıklarını devam ettiriyorlar. Müşterilerini kaybetmemeye çalışıyorlar. Yanlışlıkları devam etsin istiyorlar. Âhirete inanmayanların kalpleri bu konuda sağlamlaşsın, imansızlıklarından mutmain olsunlar, sapık yollarından dönmesinler diye böyle yapıyorlar. Bu sözlere kulak kesilsinler de yollarına devam etsinler diye. Allah için burada hepimize bir uyarıda bulunayım. Duyduğunuz tüm sözler, tüm fısıltılar kimden gelirse gelsin, eğer vahiy değilse dikkat edin, dinlemeyin. Hep şüpheci olalım demiyorum, hep Kurâncı olalım diyorum, hep vahiyci olalım diyorum. Çünkü şöyle sorayım; Allah için söyleyin, duyduğumuz hangi sözün bizdeki etkisinden dolayı yarın hesaba çekilmeyeceğiz? Kitaba ve sünnete uygun olmayan o sözleri niçin dinledin diye bir hesap gelmeyecek mi yarın? İşte onun için titiz davranmak zorundayız. Bize denilen her şey için; ya bunlar vahye aykırıysa, ya vahye uygunsa demek zorundayız. Kıyafetin şöyle olsun, telefonun, araban böyle olsun. Sevgide ve nefrette, kabulde ve rette hülasa hayatın tüm birimlerinde kim ne diyorsa desin, demeye devam etsin biz onları değil vahyi dinleyeceğiz. Kur’an’la beraberliğimizin ana esprisi işte bu olacak. Demek ki birileri vahy ediyorlar. Yâni her peygamberin böyle şeytanları vardır. Aslında bunu biraz daha açık söylersek; her bir pey-gamberî anlayışın, her bir peygamberî yaşantının mutlaka bir şeytan düşmanı vardır. Peygamber efendimizden bize intikal eden her bir peygamberî sünnetin mutlaka bir düşman şeytanı vardır. Yâni peygamberimin bana yansıyan her bir hayat bölümüyle ilgili mutlaka bir düşman şeytanı vardır. Peygamberimin bana getirdiği her bir haber programı konusunda insanlar ve cinlerin şeytanları düşmanlık planları sunarlar. O haberleri benim hayatımda diskalifiye etmek, etkilerini kaldırmak isterler. O konuda bizi peygamberî anlayıştan uzaklaştırabilmek için o şeytanlar bize aksi bir şeyler fısıldarlar, vahy ederler. Ya da kitabımızda bizim hayatımız için, bizim Müslümanlığımız için bize sunulan her bir peygamber örnekliğine karşı bir düşman şeytanla kar-şı karşıyayız. Hangi peygamberin bir örnek yönü sunulmuşsa, onu yok farz ettirecek, değiştirecek bir şeytan vahyiyle karşı karşıyayız. Bunu çok iyi anlamak zorundayız. Eğer hayatımızı düzenleyen vahiy Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ değilse, Allah vahyi değilse, o zaman kimin vahiyleriyle bir hayat yaşadığımızı iyi anlamak zorundayız.
112,113. “Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar, âhirete inanmayanların kalplerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut olması ve kendilerinin işledikleri suçları işlemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onları iftiraları ile baş başa bırak.” Rabbimiz, her bir peygamber için insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık, onları peygamberlere musallat ettik diyor. Öyleyse anlıyoruz ki Hz. Adem aleyhisselâmdan bu yana bütün peygamberler bir savaşın, bir mücadelenin içinde olmuşlar. Bir başka ifadeyle dâvetçi olmuşlar. Allah’tan haberci ve Allah’ın habercisi olmuşlar. İşte bu peygamberlerin her birine mutlaka insanlar ve cinlerin şeytanlık yapanları düşman kesilmişler. Ta ataları İblisle başlanış bu iş. Peki şeytanlık nedir? Şeytan; Allah’ın emrini anlayıp, kavrayıp ona karşı gelmek, dinlememek demektir. İblis denen ve cinlerden olan o varlık sonradan şeytan olmuştur. Yâni şeytanlık yapınca ona özel şeytan denmiştir. Değilse aynı özelliği taşıyan herkes şeytandır. Nitekim işte bu âyet ve Nâs sûresinin son âyeti insanların da, cinlerin de şeytanlık yaptıklarını anlatır bize. Şeytanlık bir özellikse, bir misyon, bir karakterse, bir yapıysa, bir tavırsa bunu kim ortaya koyuyorsa işte o şeytan olacaktır. Hattâ anamız babamız bile olsa, karımız kocamız bile olsa şeytanlık yapıyorlarsa, onların yaptıkları şeytanlıktır. Çünkü İblis Allah’ı tanıyordu. Kitabımızda bunun çok açık ve net beyanları var. Hem de “Ben âlemleri Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyecek kadar net. İblis ölümü, âhireti, hesabı kitabı tanıyordu. Allah’ın etkinlik ve egemenliğini, hükümranlığını, hikmet ve hâkimiyetini biliyordu. Ama bu bilgisi yetmedi ona, teslim olmadı. Allah’ın secde emrine karşı dik kafalılık etti, boyun eğmedi. İşte bir varlık kendisine tanınan iradesiyle Allah’ın net bir emrine karşı dik kafalılık eder, boyun eğmez, secde etmezse bu iş şeytanlıktır. Kim bunu yaparsa ona şeytan diyoruz. Ve işte o günden sonra artık İblis şeytan oldu. İster cinlerden, isterse insanlardan o gibi olan her şey ve herkes şeytandır. Demek oluyor ki her bir peygambere iki ayaklı insan şeytanlarından ve cin şeytanlarından düşmanlar kılınıyor, Rabbimiz onları peygamberlerin peşine takıyor. Eğer peygamberler böyle oluyorsa, peygamberlerin peşine insan ve şeytan cinleri musallat ediliyorsa, biz haydi haydi insan ve cin şeytanlarıyla sürekli karşı karşıyayız demektir. Bizim peşimizde de insan ve cin şeytanları var demektir. Onlar önce peygamberlerin düşmanları, sonra da bizim düşmanlarımızdır. Çünkü peygamberler Allah’ı dinlemenin, Allah’a itaatin sembolü olan, tâbiri caizse meleklerin yaptıkları işin yapılmasını anlatan, örnekleyen insanlardır. Ve tabi peygamberler bu görevlerini en güzel bir biçimde ortaya koydukça artık meydanda şeytanlara yer kalmayacaktı. Artık şeytanlar müşteri kaybına uğruyorlardı. Elbette onların en büyük potansiyel düşmanları şeytanlar olacaktı. Bu ve buna benzer âyetlerden anlıyoruz ki şeytan sadece cin-lerden değildir; insanlardan da şeytanlar olabilmektedir. Ancak Kur’-an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki şeytanların lideri ve reisi olan İblis, cinlerdendir. İblis cinlerdendir ama onun emrine giren, onun di-rektifleriyle çalışan, yeryüzünde onun rolünü ve misyonunu üstlenen, İslam dinini karıştırmaya çalışan, insanları Allah’a kulluktan ve secdeden uzaklaştırmak için çırpınan iki ayaklı şeytanlar da vardır. Bu iki ayaklı ‘insan’ şeytanlarının yeryüzünde bütün dertleri peygamberleri ve mü’minleri Allah’tan, Allah’ın kitabından uzaklaştırmak, Allah’a kul-luktan çıkarmak ve Sırât-ı Müstakîmden uzaklaştırmaktır. Gerek cin şeytanları ve gerekse bunların rollerini üstlenen iki ayaklı insan şeytanları, insanları Allah’a kulluktan koparabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. İnsanların önlerine farklı secde makamları çıkarırlar. Çünkü cin ve insan şeytanları kesinlikle bilirler ki insanlar mutlaka secde edeceklerdir. İnsanlar yaratılış gereği birilerine kulluk yapmaya, birilerine secde etmeye müsait yaratılmışlardır. Bunu çok iyi bilen şeytanlar, insanların önüne secde edecek sahte ilahlar çıkarırlar. Futbolculara, sanatçılara, yıldızlara, güneşlere, büyüklere, büyük bilinenlere, tâğutlara, tâğutların yasalarına, mallara, makamlara secde ettirirler. Onların tüm dertleri insanlar Allah’a secde etmesinler de kime ve neye secde ederlerse etsinler fark etmez. İnsanların önüne öyle hayat programları çıkarırlar ki, bu programlar içinde insanların Allah’a ulaşmaları mümkün değildir. Cin ve insan şeytanlarının düzenledikleri hayat programı, insanların Allah’a ulaşmalarını baştan bitirmektedir. Yine insan ve cin şeytanları, insanların dinle tanışmamala- rı, kitaplarıyla ve peygamberleriyle tanışmamaları için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Din eğitimini yasaklarlar, kitaba ve peygambere yasak koyarlar. İsterler ki dinleriyle tanışamayan insanlar Allah’a kulluktan kopup başka şeylerin kulu kölesi olsunlar. Eğer her şeye rağmen insanlar dinleriyle tanışma eğilimi göstermişlerse, bu defa da onların karşılarına bozuk bir din, kitaba ve sünnete dayanmayan bir din çıkarırlar ve “işte din budur” derler. Ne yapar yapar insanları İslâm’dan saptırmaya çalışırlar. Bunu beceremezse eğer, yâni muhatabı her şeye rağmen yine de İslâm’a girerse, bu sefer de o kişinin girdiği yolu, girdiği İslâm’ı eğri büğrü yapmaya çalışır. Muhatap aldığı kimsenin İslâm’ını bozar. Din yaşıyorum diye bid’atleri karşısına çıkarır onun, ya da din diye insanların sunduğu, aslını bir türlü öğreneme-diği bir yığın felsefenin içine çeker onu. Muhatabını Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine değil de insanların kitaplarına, insanların sözlerine sevk eder. Biraz daha açık söyleyelim, Allah’a değil de güneşlere, güneş gibi büyüklere secde etmelerini sağlar. Allah dururken büyüklerin önünde secde ettirir. Güneş aslında büyük yıldızdır değil mi? Böyle güneş gibi piyasada yıldızı parlayan niceleri vardır ki, niceleri onlara secde etmektedirler, onlara secde etmek için çırpınmaktadırlar Allah korusun. Demek ki, Allah elçilerine ve mü’minlere düşman olan, onları imandan ve Allah’a kulluktan çıkarmak için çırpınan, buna karşılık kâfirleri de küfürlerinde, şirklerinde ve isyanlarında sabırlı olmaya, yollarında sabit olmaya teşvik eden, onların amellerini kendilerine süslü ve mantıklı göstermeye çalışan insan ve cin şeytanları vardır. İnsanları kendi kötü âkıbetlerine, kendi secdesizliklerine, kendi küfürlerine, kendi şirklerine ve en sonunda da kendi cehennemlerine çağıran şeytanlar vardır. Zaten şeytan da bu demektir. Bu gayeyle hareket eden her şey şeytandır ve şeytan fonksiyonunu üstlenmiş demektir. Bu şeytanlar birbirlerine vahyediyorlar. Birbirlerine bilgi aktarıyorlar, bilgi fısıldıyorlar. Birbirlerini aldatmak niyetiyle sözün yaldızlısını söylüyorlar. Yaldızlı, parlak, aldatıcı sözler söylüyorlar. İçten içe, ta içe, merkeze, damara doğru nüfuz edici bir seslenme, bir fısıldama gerçekleştiriyorlar. Allah peygamberine yapar, vahiydir, şeytanlar bir-birlerine ve dostlarına yaparlar, o da vahiydir. Böylece de hem peygamberleri, hem de Müslümanları yanıltarak, aldatarak dinden, imandan ve Allah’a kulluktan uzaklaştırmak, kâfirleri de küfürlerinde, şirklerinde ısrarlı hale getirmek istiyorlar. O halde “zuhrufel kavil’e” çok dikkat edeceğiz. Süslü sözlere, damara ulaşan yaldızlı ifadelere çok dikkat edeceğiz. Hani biliyoruz ki zehiri teneke kapta vermezler, altın kapta verirler. Yâni böyle bize hoş gelen, kalbimizi okşayan nice hoş sözler eğer âyet ve hadis değilse bunlar konusunda daha bir uyanık davranmak zorundayız. Acaba kim ne için söyledi bunları? Belki de bizi ta damarımızdan vuran şeytan sözleridir bunlar. Şeytanlar belki de bizi de kendilerinden eylemeye çalışıyorlar bu sözlerle. Kitabımızın beyânıyla münâfıklar da öyle sözler söylerler. Münâfikûn sûresi bunu çok hoş anlatır. “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidir. Her sayhayı kendi aleyhlerinde zannederler. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar?” (Münâfikûn 4) Sen onları bir görsen cisimleri, kalıpları, kaportaları pek hoşuna gider. Cisimleri, cüsseleri hoşuna gider. Kellifelli adamlardır. Kelle kulak yerinde. Konuştukları zaman dinlersin, çünkü çok yerinde oturaklı sözler söylerler. Yani onların boşlukta işgal ettikleri bir yerleri, bir konumları var ki, bir makamları, bir statüleri var ki işte bu konumları dikkat çeker. Amirdirler, âlimdirler, fazıldırlar, bilgiçtirler, öğretmendirler, müdürdürler, patrondurlar filan ya, işte onların bu durumları senin pek hoşuna gider. Dikkat ederseniz burada "Ecsâmuhum" deniyor. Yani onların mânâları değil, akılları değil, bakışları, görüşleri, basiretleri değil cisimleri hoşuna gider diyor Rabbimiz. Bu adamların cisimleri hoşuna gidiyormuş Rasûlullah’ın. Onların cisimlerini, kalıplarını, konumlarını görünce keşke şu adamlar Müslüman olsaydı diyormuş Allah’ın Resûlü. Niye böyle diyordu Allah’ın Resûlü? Bakıyordu güçlü kuvvetli gibi, etrafına söz geçirecek gibi, kellifelli görünüyorlardı. Ra-sûlullah’ın yanına geldiklerinde ciddi ciddi, iddialı, iddialı laflar ediyorlardı. Büyük büyük laflar ediyorlardı. Rabbimiz diyor ki konuştukları zaman neredeyse onları dinlemek istersiniz. Fasih konuşurlar, düzgün konuşurlar onları dinleyen birileri fesahat ve belâgatların ötürü sözlerine kulak verip dinlemek ister. Şimdi de görüyoruz işte adamlar kellifelli çıkıyorlar milletin karşısına ekonomi mekonomi diye başlıyorlar, ülke idaresi filan diyorlar, dinleyince bayağı bayağı düşünen birisi filan zannediyorsunuz, ama adamların ciğeri beş para etmiyor. Allah diyor ki, onlar sanki duvara dayanmış keresteler gibidirler. Sanki kenara dayanmış kalaslar gibidir adamlar. Bu adamlar Rasûlullah’ın meclislerine gelir gâyet ciddi, ağırbaşlı bir şekilde Allah’ın Resûlünü dinler görünürlermiş. Söze kulak verirler, sözü almaya ve anlamaya çalıştıkları tavrını sergilerlermiş. Ama bu tavırlarının tamamen aksine kulaklarına asla söz gitmiyor, kalplerine inmiyordu. Sanki söz duvara çarpıyor ve söyleyene geri dönüyordu. Allah buyurur ki sanki onlar duvara yaslanmış kütükler, keresteler gibiydi. Kalplerinde hiçbir şey yoktur, kafaları bomboştur onların. Kalbinde imanı olmayan bir kimsede bilgi, izzet, şeref de yoktur. Dökülen elbiseler içinde de olsa, evi barkı, parası pulu olmasa da, konuşması da insanların alkışlayacağı bir şekilde olmasa da Allah için hayatını feda eden bir Müslüman üstündür Allah katında. Ama beri tarafta boylu, poslu, malı mülkü var, kavmi kabilesi var, güzel konuşma yeteneği var, ama kalbinde Allah’a iman ve teslimiyet yoksa o kimse Allah katında beş para etmez. Âyetteki kereste, kütük benzetmesinden anlıyoruz ki sanki bu adamlar ruhu olmayan cesetler gibidirler. Yani ağaca bir insan elbisesi giydirilmiş Rasûlullah’ın karşısında oturuyorlardı. Ağaçtan adamlardı bunlar. Ruhu olmayan, aklı olmayan, idraki olmayan, zerre kadar düşünceleri olmayan cisimlerdir bunlar. Aldatıcı süslü sözler söyleyerek insanları aldatmaya çalışıyorlar. İşte görüyoruz ki tüm insan ve cin şeytanları izinleri kaldırmışlar, gece gündüz durup dinlenmeden dostlarına, birbirlerine vahiy ulaştırıyorlar. Şu ülkenin her tarafına uzanan yayın şebekeleri, şu ba-sın yayın, şu insanların yatak odalarına kadar uzanan medya, kendi vahiyleriyle, kendi bilgi aktarımları, kendi yorumlarıyla insanlar üzerinde istedikleri gibi egemenlik kurabilmektedirler. İnsanları bu şeytan vahiyleriyle istedikleri gibi yönlendirebilmektedirler. İşin garip olan ta-rafı, Allah vahyine inandıklarını iddia eden Müslümanlar da, “aman bunların haberlerini, aman bunların yorumlarını kaçırmayalım” diyerek onların aktardıkları vahiy araçlarına gönüllü olarak teslim olmuşlar, mekteplerinde, çarşılarında, pazarlarında, hattâ yatak odalarında bile bunların vahiylerinin hakimiyeti altına girmişlerdir. Sanki bu halleriyle Müslümanlar diyor ki: “Ey şeytanlar! Ey insan ve cin şeytanları! Biz size teslim olduk! Bizim hayatımızı düzenleyenler sizlersiniz! Biz yediğimiz yemekten, içtiğimiz sudan daha fazla sizin vahiylerinize muhtacız! Çocuklarımızın eğitimini, hanımlarımızın konumlarını biz sizin vahiylerinize bıraktık! Gece gündüz biz sizi izliyoruz, sizin vahyiniz olmadan biz yaşayamayız. Aman bizi ihmal etmeyin, aman bizi vahiysiz bırakmayın. Bizi terk ederseniz biz ne yaparız? Nasıl ederiz? Biz hayatımızı neyle ve nasıl düzenleriz?” diyerek gözlerini, kulaklarını, kalplerini açıp bu şeytanların vahiylerine yönelmişler. Allah’ın vahyini terk ederek, Rablerinin kitabını terk ederek bu şeytan vahiylerine itibar ediyorlar. Ama bizler elhamdülillah Kur’an’ı tanıyoruz, onunla şeytanı ta-nıyoruz. Kitabımız sayesinde şeytanı ve şeytanın vahiylerini, taktiklerini tanıyoruz. Onun vahiylerinden Rabbimize sığınırız. Kur’an’ı tanımayan, Allah’ın vahyinden haberdar olmayan hiç kimse şeytanı da, şeytanların vahiylerini de tanıyamaz, onlardan nasıl sığınması gerektiğini de bilemez. Hem insan şeytanları hem de cin şeytanları el ele vermişler, Allah kullarını dinsizleştirmenin kavgasını veriyorlar. Peki acaba Allah bu şeytanlara neden bu izni tanıyor? Acaba neden Allah kendi vahyine rağmen onların vahiylerine müsaade ediyor? Neden Allah kullarını kendi vahyinden uzaklaştırıp gündem değiştirerek kendi vahiylerini insanlara empoze fırsatı veriyor bu şeytanlara? Niye bu kâfirlere Allah imkân veriyor? diye aklımıza bir soru gelirse deriz ki, Rabbimiz imtihan gereği yeryüzünde buna imkân tanımıştır. Âyetin sonunda diyor ki Rabbimiz: Onlar böyle vahy ediyorlar diye sakın onlara bir güç ve kuvvet filan izafe etmeye, onları güçlü filan zannetmeye kalkışmayın. Ne yapayım, onlar geliyorlar, kalbimin derinliklerine vahy ediyorlar, ben de çaresiz onların dediklerini yapmak zorunda kalıyorum filan demeye kalkışmayın. Eğer Allah dileseydi onlar bunu yapamazlardı. Ama bu bir imtihandır ve Allah imtihan dünyasında buna müsaade etmiştir. Unutmayalım ki şeytan, kendisine sen güçlüsün demeyen bir kimseye hiçbir şey yapamaz. Şeytan, sen güçlüsün, hadi bana emret de senin çalgına göre oynayayım diyenlerden başkası üzerinde asla etkili olamaz. Bakın tarihte bunun çok hoş bir örneği Enfâl sûresinde anlatılır. “Şeytan onlara işlediklerini güzel gösterir ve "Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; doğrusu ben de size yardımcıyım" dedi. İki ordu karşılaşınca da, geri dönüp, "Benim sizinle ilgim yok; doğrusu sizin görmediğinizi ben görüyorum ve şüphesiz Allah’tan korkuyorum, Allah'ın azabı şiddetlidir" dedi” (Enfâl 48) Evet, Cebrâil Müslümanların safında, mü’minlerin meleklerle desteklendikleri bir ortamda kâfirlerin, Kureyş ordusunun tek dostları var, o da şeytan. Allah’la savaşın içindelerken şeytan onlara bu yaptıklarını süslü gösteriyordu. Şeytan onlara amellerini süslü ve mantıklı gösterdiği için ne yaptıklarının farkında değillerdi alçaklar. Şeytan kendilerine gelip cesaret vererek, destek va’dinde bulunarak diyordu ki, bugün insanlardan size galip gelebilecek kimse yoktur. Ben de size destek verdikten sonra artık sizin karşınızda durabilecek hiç bir güç yoktur diyordu. Yaldızlı ve aldatıcı vaatlerde bulunuyordu. Derdi neydi şeytanın? Tüm derdi onları Müslümanlarla savaştırıp Müslümanlara bir yenilgi tattırmak. Ya da ne fark eder her iki tarafın da ka-nını döktürmek. Çünkü ister o taraftan ister bu taraftan hepsi düşmanı olan Adem’in çocukları ya. Çünkü Allah dostlarının ezelî düşmanıdır şeytan. Bakın kâfirlere doğrusu ben size yardımcıyım, ben size müzâhirim, size destek vereceğim. Ama ne zaman ki iki ordu karşı karşıya geldi, şeytan hemen ökçeleri üzerinde gerisin geriye dönerek kaçarken şöyle diyordu: Ben sizden beriyim. Ben sizden uzağım. Benim sizinle bir ilgim yoktur. Çünkü ben sizin görmediklerinizi görüyorum. Ben Cebrâil’i görüyorum. İçinde Cebrâil’in bulunduğu bir orduyla savaşılmaz. Bu orduyla baş edilmez. Böyle bir ordunun karşısında durmaktan Allah’a sınırım. Ben Allah’tan korkarım zira Allah’ın azabı çok şedittir. Dikkat ediyor musunuz? Bu sözleri kim söylüyor? Şeytan. Ben Allah’tan korkarım diyor. Vay bugün Müslümanlardan başınıza geleceklere diyor. İşte böyledir şeytan. İşte kâfirlerin dostu bu kadardır. Teşvik eder, cesaret verir, dürtükler, oraya kadar getirir, sonra da dostlarını terk ederek kaçıp gider. Tabii bizzat bir insan sûretinde mi geldi onlara? Yoksa bu vesveseleri kâfirlerin gönlüne mi attı? Bunu bilemiyoruz. Bu âyetler bize şunu söylüyor: Ey Müslümanlar, işte kâ-firlerin destekçisi bu kadardır. Eğer sizler bir kâfir ordu karşısında sabreder, direnir, dayanır ve yılgınlık göstermezseniz onların kalplerine geçici bir cesaret veren şeytanları onları terk edecek, mutlaka onların kalplerini korku dolduracak ve Rabbiniz desteğiyle sizi galip getirecektir. Kâfirlerin dostları sahtedir, sizin dostunuz Allah’tır bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, siz onları iftiralarıyla baş başa bırakın. Sizler Rabbinizin vahyiyle beraber olun ve yolunuza devam edin, onların size yapabileceği hiçbir şey yoktur. Eğer siz onların gündemlerine değer vermez, onların programlarıyla ilgilenmezseniz, kesinlikle bilesiniz ki onların size yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü onlar ancak kendilerine değer veren, kendilerine teslim olan kimseler üzerinde etkili olabilecekleridir. Allah’ı, O’nun kitabını tanımayan insanlar çaresizlik ortaya ko-yuyorlar bugün. Diyorlar ki; efendim ne yapalım, bir yandan örf ve âdetler, bir yandan yönetmelikler, bir yandan moda, bir yandan çevre, nefis ve şeytan öyle bir asılıyor ki mecalimiz kalmıyor. Evet bir elinden her şey seni cehenneme doğru çekiyorsa, öteki elinle sen Allah’ın kitabına öyle ciddi bir tutun ki, bak o zaman hangi taraf kuvvetliyse o tarafa gideceksin. Peki bu insan ve cin şeytanları bu vahiyleri neden insanlara ulaştırıyorlar? Dertleri ne bu şeytanların? Ya da neden izin veriyormuş bunlara Rabbimiz? Âhirete inanmayanların gönülleri onlara, onların vahiylerine meyletsin de, yarın; ya Rabbi bizim bunlardan haberimiz yoktu, bizim şeytanlardan ve onların vahiylerinden haberimiz yoktu, bizim senin kitabından da, senin vahyinden de haberimiz yoktu demesinler, böyle bir mâzeretleri kalmasın diye Allah onlara müsaade ediyor. Rabbimiz iki vahyi de haber veriyor. Hem kendi vahyini, hem de şeytanların vahiylerini haber veriyor. Tüm detaylarına kadar bunları ortaya koyuyor. Buna göre Allah vahyine uyanların hem dünyada mutlu, güzel bir hayat yaşayacağını, hem de âhirette cennete, Allah’ın rahmetine ulaşacağını; şeytanların vahiylerine teslim olup, hayatlarını onlardan aldıkları mesajlarla düzenlemeye çalışanların da dünyada bedbaht bir hayat yaşamak zorunda kaldıkları gibi, âhirette de cehenneme yuvarlanmak zorunda kalacaklarını haber veriyor. Allah vahyinden kaçanlar unutmasınlar ki, bu kaçışla birlikte onlar şeytan vahiylerine teslim olmak zorunda kalacaklardır. Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanların başına kuzgun gibi tâğutlar çöker, şeytanlar ve şeytan vahiyleri gündeme gelir ki zorlamayla, dayatmayla, hile ve aldatmalarla on-ları her taraflarından kıskıvrak bağlarlar, ağlarına düşürürler. Onların yularlarını ellerine alırlar ve onların velileri olurlar. Onları nûrdan, imandan, İslâm’dan, Allah’a kulluktan, yaratılışlarından, fıtratlarından, insanlıklarından, doğru yoldan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhâ-da ve karanlıklara sürüklerler. Gidilmeyecek yollara sürüklerler onları. Çünkü tâğutlar aydınlık yolları sevmezler. Aklı, ilmi, düşünceyi fesâda verirler, ahlâkı ve fıtratı bozarlar. Allah ve Resulüyle yarış iddiasıyla yapılmayacak şeyleri yaparlar. Peşlerine taktıkları insanları belâların kucağına taşırlar. Boyunlarındaki ipin ucunu, o ipin de, kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak isterler, onları kendilerine kul, köle edinirler. İnsanlar güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâğutların ve şeytanların kulu, kölesi olurlar. Allah’ı inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kişi binlerce tâğutun ve şeytanın kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken birçok tâğuta kulluğa razı olur. Meselâ Allah’a kul-luktan kaçan kişi evvela kendisini Allah’a kulluktan koparıp ayaklarını kaydırmak için fırsat kollayan şeytanın kulu durumuna düşer. Sonra onu Allah’ın arzularından koparıp, kendi arzu ve şehvetlerinin kulu kölesi durumuna düşürmek isteyen nefsinin kulu durumuna düşer. Daha sonra başkalarının, karısı, babası, anası, çocukları, akrabaları, kavmi, kabilesi, milleti, devleti, politik ve dinî liderleri, ağası, patronu, çevresi, âdetleri, töreleri, modası ve daha yüzlerce tâğutun kulu, kölesi durumuna düşecektir. İşte görüyoruz ki, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanlar bir tek Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla tâğutun kulu kölesi olmuşlar. Kimisi şeytanın kulu, kimisi nefsin kulu, kimisi modanın kulu, kimisi şehvetlerinin, kadının, âdetlerin, törelerin, kanun koyucuların, çevrenin, ağaların, patronların kulu. Kimisi bu âlemde sebepler nizamı üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar ve felâketler anında kendilerinden medet umdukları, kendilerine sığındıkları, kendilerini kurtarıcı olarak bildikleri kimselerin kulu. Bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşacaklarını zanneden bu insanlar, boyunlarına pek çok sahte ilahın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zorunda kalmışlardır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmış, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kalmamış, zillet ve meskenetin dibine düşmek zorunda kalmışlardır. O halde Allah dışındaki tüm tâğutları inkâr edip, hayatımızda onlara karışma alanı bırakmayıp, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ın eline verip, sadece Rabbimizi velî kabul etmek zorundayız. Sadece Allah’ı velî kabul edip, kulluğumuzu sadece Allah’a yapıp, Allah’ın bizim adımıza aldığı kulluk maddelerine sımsıkı sarılıp bu karanlıklardan kurtulmak zorundayız. Bundan başka çaremiz de yoktur. Allah yardımcımız olsun inşallah. İşte bu âyet-i kerîmede Rablerinin velâyetinden çıkıp, kendilerine Allah dışında bir takım veliler bulup onların himayesine girmeye çalışan insanlara deniyor ki, onların hesaplarını Allah tutmaktadır. Onların sicillerini, amel defterlerini tutan Allah’tır, onların yaptıklarının hesabını soracak olan da Allah’tır. Bu yüzden ey peygamberim, sen onların üzerlerine vekil değilsin! Yâni bu insanların kaderleri senin elinde değildir, bu insanların kalplerine hükmeden sen değilsin ki on-ları hemen bu dine kazandırasın. Bu insanların kaderleri senin elinde değil ki, sen sana karşı gelen bu insanların defterlerini hemen dürüp onların işlerini bitiriveresin. Rabbimiz burada peygamberin konumunu ve fonksiyonunu belirlemektedir. Ama anlıyoruz ki bu hitap peygamberden çok onun muhataplarınadır. Yâni bilesiniz ki ey insanlar, bu Allah’ın elçisinin elinde bile bir şey yoktur. Hâl böyleyken sizin hayatınızda etkili zannettikleriniz, Allah dışında kendilerini veliler edindiğiniz, hayatınıza karışma yetkisi verdiğiniz bu varlıklara da ne oluyor? Sizin Allah dışında keramet sahibi zannettikleriniz, Allah yanında kendilerinde güç ve kuvvet var zannedip kendilerine dua edip imdadınıza çağırdığınız, kendilerine sığınmaya çalıştığınız bu varlıklar da ne oluyor? denmektedir. Evet demek ki Allah peygamberlerine vahy ediyor, şeytanlar da birbirlerine vahy ediyor. Cin şeytanları insan şeytanlarına vahy ediyor, insan şeytanları da insan şeytanlarına vahy ediyor. İnsan şeytanlarının cin şeytanlarına vahy ettiğini bilmiyorum. Yaldızlı, süslü, parlak sözlerde bulunuyorlar. Ne dersiniz? Bazen kalbinize şöyle ılık bir sesin aktığını duydunuz mu? “Yatak odanızı değiştirin! Yâni artık bu devir de öyle yatılmaz ki!” Bu ses ister iki ayaklı insan şeytanlarından gelsin, isterse cin şeytanlarından. Sana ne? Nasıl yatarsam yatarım, keyfimin kahyası mısın be? Ama bakın hem aldatıcı, hem de yaldızlı sözler. Sizi düşünüyoruz efendim. Sizin için yâni. Daha bir huzur ve sükununuzu düşünüyoruz dercesine. Derken bir başka fısıltı; “Efendim, çocuğunuzun istikbali için, kızınızın geleceğini karartmamanız için şunları şunları öğretmeli, şuralarda okutmalı değil misiniz.” Vs vs. Adamlar böylece birbirlerinin şeytanlıklarını devam ettiriyorlar. Müşterilerini kaybetmemeye çalışıyorlar. Yanlışlıkları devam etsin istiyorlar. Âhirete inanmayanların kalpleri bu konuda sağlamlaşsın, imansızlıklarından mutmain olsunlar, sapık yollarından dönmesinler diye böyle yapıyorlar. Bu sözlere kulak kesilsinler de yollarına devam etsinler diye. Allah için burada hepimize bir uyarıda bulunayım. Duyduğunuz tüm sözler, tüm fısıltılar kimden gelirse gelsin, eğer vahiy değilse dikkat edin, dinlemeyin. Hep şüpheci olalım demiyorum, hep Kurâncı olalım diyorum, hep vahiyci olalım diyorum. Çünkü şöyle sorayım; Allah için söyleyin, duyduğumuz hangi sözün bizdeki etkisinden dolayı yarın hesaba çekilmeyeceğiz? Kitaba ve sünnete uygun olmayan o sözleri niçin dinledin diye bir hesap gelmeyecek mi yarın? İşte onun için titiz davranmak zorundayız. Bize denilen her şey için; ya bunlar vahye aykırıysa, ya vahye uygunsa demek zorundayız. Kıyafetin şöyle olsun, telefonun, araban böyle olsun. Sevgide ve nefrette, kabulde ve rette hülasa hayatın tüm birimlerinde kim ne diyorsa desin, demeye devam etsin biz onları değil vahyi dinleyeceğiz. Kur’an’la beraberliğimizin ana esprisi işte bu olacak. Demek ki birileri vahy ediyorlar. Yâni her peygamberin böyle şeytanları vardır. Aslında bunu biraz daha açık söylersek; her bir pey-gamberî anlayışın, her bir peygamberî yaşantının mutlaka bir şeytan düşmanı vardır. Peygamber efendimizden bize intikal eden her bir peygamberî sünnetin mutlaka bir düşman şeytanı vardır. Yâni peygamberimin bana yansıyan her bir hayat bölümüyle ilgili mutlaka bir düşman şeytanı vardır. Peygamberimin bana getirdiği her bir haber programı konusunda insanlar ve cinlerin şeytanları düşmanlık planları sunarlar. O haberleri benim hayatımda diskalifiye etmek, etkilerini kaldırmak isterler. O konuda bizi peygamberî anlayıştan uzaklaştırabilmek için o şeytanlar bize aksi bir şeyler fısıldarlar, vahy ederler. Ya da kitabımızda bizim hayatımız için, bizim Müslümanlığımız için bize sunulan her bir peygamber örnekliğine karşı bir düşman şeytanla kar-şı karşıyayız. Hangi peygamberin bir örnek yönü sunulmuşsa, onu yok farz ettirecek, değiştirecek bir şeytan vahyiyle karşı karşıyayız. Bunu çok iyi anlamak zorundayız. Eğer hayatımızı düzenleyen vahiy Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ değilse, Allah vahyi değilse, o zaman kimin vahiyleriyle bir hayat yaşadığımızı iyi anlamak zorundayız.
114. Allah size kitabı açık açık indirmişken O’ndan başka bir hakem mi isteyeyim? Kendilerine kitap verdiklerimiz, onun gerçekten Rableri katından indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse sen şüpheye düşenlerden olma! Şeytanlar istedikleri kadar vahyetsinler. İstedikleri kadar bu vahiyleriyle Allah kullarını saptırmaya, küfre düşürmeye çalışsınlar. İstedikleri kadar aldatıcı sözlerine, saptırıcı vahiylerine devam edip tüm dünyayı egemenlikleri altına almaya çalışsınlar. İstedikleri kadar bu sapık vahiyleriyle insanların ekonomik hayatlarına, siyasal hayatlarına, eğitim hayatlarına, beşerî münâsebetlerine, kılık kıyafetlerine egemen olmaya çalışsınlar. Müslüman bunlara hiç değer vermeyecek, her zaman ve zeminde şu sözü söyleyecektir: Ben kendime Allah’tan başka bir hakem mi bulayım? Ben ken-dime Allah’tan başka bir hakem mi kabul edeyim? Allah’tan başka güç, kuvvet sahibi, üzerimde hâkimiyet sahibi, hayatımda söz sahibi, otorite ve saltanat sahibi olan, ‘yap yapma’ diyen, ‘otur oturma’, ‘giy-giyme’, ‘sev sevme’ diyen bir hakem mi bulayım? Ben kendime kendi hayatıma Allah’tan başka bir hakem bulup onun emirlerine teslim mi olacağım? İşimi kendisine havale edeceğim, başım daraldığı zaman hükmüne baş vurabileceğim, benim hakkımda karar verecek Allah’-tan başka bir hakem mi bulacağım? Halbuki benim Allah’tan başka bir hakemim yoktur. Hakem olan, hâkim olan Allah ortada, Allah’ın kitabı ortada iken onun hakemliğini yeterli görmeyeceğim veya beğenme-yeceğim veya fazla bulup budamaya, az bulup eklemeye çalışacağım, hülasa O’ndan başka bir hakem bulacağım öyle mi? Var mı böyle bir hakem? Yok zaten. Semaya gitsem, arza insem bulamam böyle bir hakem. Kendim olsam, hiç lâyık değilim. Önderimiz, örneğimiz böyle söylüyor ve bizim de böyle dememizi istiyor. Öyleyse Kur’an’ı kendisine kitap kabul eden herkes söylemek zorundadır bunu. Zira yeryüzünde ve tüm kâinatta Allah’tan başka hakem yoktur. O bunu yap diyorsa, onu yapacağız, yapma diyorsa yapmayacağız. Her hususta hüküm ve hâkimiyet sahibi O’dur. Meselâ düşünün ki bir yerde oturuyoruz ve Allah da diyorsa ki burada Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle alay vardır, burada oturmayın, hemen kalkacağız oradan. Niçin? Allah dediği için. Şu kazanç haramdır, niçin? Allah öyle dediği için. Şunlar sevilmeli, şunlar asla sevilmemeli. Niçin? Allah dediği için. İçki yasaktır, zina haramdır, niçin? Allah öyle dediği için. Şu kıyafet güzel, bu kıyafet haramdır, niçin? Allah dediği için. Ev şöyle olmalı, sofra böyle olmalı, niçin? Allah dediği için. Bütün hayatımızla ilgili hükümleri kitabında açık açık Rabbimiz anlattığı için artık bizim bir başkasına müracaatımız yasaktır. Hayatımızı düzenleme konusunda Allah’tan, Allah’ın kitabından ve sünnetten başka hiç bir kaynağa başvurmamız câiz değildir. Yalnız Kur’an şeklindeki Haricî mantığını reddederiz, çünkü sünnet ve diğer şer’î deliller de müracaat kaynağıdır. Evet hüküm Allah’ındır, hâkimiyet O’na aittir, bizim ondan baş-ka hakimimiz, hakemimiz olamaz, çünkü O Allah ki bize mufassal bir kitap göndermiştir. O Allah ki hayatı düzenlemek üzere, hayat programı olmak üzere bir kitap göndermiştir. Öyle bir kitap ki tüm sözlerimiz, fiillerimiz, problemlerimiz, ilişkilerimiz, kısacası bütün hayat programımız onda vardır. Tafsilatlı olarak Rabbimiz her şeyi o kitapta anlatmıştır. Bizim hayatımızı, bizim yaşam biçimimizi ortaya koyan eşsiz bir kitap. Şimdi Allah böyle bir kitap indirecek, ihtiyaç hissettiğiniz her şey olacak o kitapta, üstelik tafsilatlı bir biçimde her şey ortaya konacak, sonra da biz kendimize başka hakem arayacağız öyle mi? Hükmüne müracaat edeceğim, kararını soracağım bir hakem. Çok garip bir iştir bu dedi peygamberim. Şu anda ben diyorum, sizler de deyin. Herkes desin ki göklerde ve yerde hükmüne boyun eğilecek, arzuları yerine getirilecek, yasaları uygulanacak, çektiği yere gidilecek ve adına hayat yaşanacak bir tek hakim vardır, O da Allah’tır. O’ndan başka hakimliğe, hakemliğe, Rabliğe lâyık yoktur. Çünkü göklerde ve yerde varlık olarak, yaratılmış olarak ne varsa hepsi O’nun kulu ve kölesidir. Bakın bu sûrede üç garip konuya, üç yanlışa dikkat çekti. Birisi velî olarak, karar mercii olarak Allah dururken O’ndan başka bir velî arama yanlışlığı, bir başkası Allah’ın hakem oluşu ve O’ndan başka hakem arama yanlışlığı, ötekisi de Allah’ın tek Rab oluşu ve O’ndan başka program yapıcı rab arama yanlışlığı. Bu dünyada velî olarak, kullarına hayat programı belirleyici olarak Allah dururken başka yasa belirleyiciler arayanlar, hakem olarak, hükmedici olarak Allah dururken başka hakimler, hakemler arayanlar, başka rabler arayanlar sapıkların ta kendileridirler. Allah’ın hakem oluşu konusunda kitabımızın bir başka sûresinde, Nisâ’da bir âyet okuyalım. “Ey Muhammed! Sana indirilen Kuran'a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Putların önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa, onları tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisâ 60) Baksana! Bakmıyor musun? Farkında değil misin? Görmedin mi? Bir düşünsene ey peygamberim. Şu sana indirilen ve senden öncekilere indirilenlere inandığını iddia edenler var ya. Ben Kur’an’a inanıyorum! Ben Allah’ın vahiy gönderdiğine inanıyorum! Ben Allah’ın benim hayatıma karışmasına inanırım! diyenler var ya. Onlar tutmuşlar hayatlarına karışacak Allah’tan başka hakemler arıyorlar. Allah’ın dışında hükmetmeye, karar vermeye, yasa belirlemeye yetkili tâğutlar arayıp, bulup onların hükümlerine müracaat etmek istiyorlar. Halbuki onlar bunu küfretmekle, reddetmekle, inkâr etmekle yükümlü idiler. Bunu gündemlerinden çıkarmalı idiler. Ama heyhat ki şeytan onları çok boyutlu saptırmak istiyor. Bunu Nisâ sûresinde uzun uzun anlattık. Hakem Allah’tır. Hükmeden Allah’tır. Allah’tan başka hakem yoktur. Kur’an zaten baştan sona bu gerçeği anlatır. Hayata sadece ben karışırım, sadece benim dediğimi dinleyin, benden başka hakem kabul etmeyin demiyor mu Allah? Öyleyse bir düşünün. Ne yaptınız, kim dedi diye? Bugün saat ikide ne yaptınız, kim dedi de yaptınız? Ya da ne yapmadınız, kim dedi diye? Bunu hep kendimize sormalıyız. Bakın yine Zümer sûresinde Allah’tan başka birilerini dinlemenin yasaklığını şöyle anlatıyordu: “De ki: “Ey cahiller! Bana, Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emredersiniz?” (Zümer 64) De ki ey bilgisizler, ey cahiller, ey Allah peygamber tanımazlar bana Allah’tan başkalarına kulluğu mu emrediyorsunuz? Ey tevhid-den gafiller benden böyle bir şey mi istiyor, bekliyorsunuz? Arkadaşlar, bu ifade, onlara cahiller diye hitap asla onlara bir hakaret değildir. Çünkü işte gerçek cahiller, gerçek bilgisizler bunlardır. Kopkoyu bir cehaletin içinde olanlar bunlardır. Bundan daha büyük bir cehalet olur mu? Yâni yaratıcıya kulluk edilmeyecek de kime edilecek? Kulluk yaratıcının hakkı değil de başka kimin hakkı olabilir? Rızık vericiye kulluk edilmeyecek de başka kime kulluk edilecek? Evet yaratıcı Allah’tır. Öyleyse kulluk da sadece Ona aittir. Övülmeye, hamd edilmeye ve kulluk edilmeye lâyık tek varlık Allah-tır. Hal böyle iken ey Allah tanımazlar sizler benim Allah’ı bırakıp da başkalarına hamd etmeye, başkalarına kulluk etmeye mi çağırıyorsunuz? Allah’ın yarattığı varlıkları yaratana denk tutmaya mı çağırıyorsunuz? Allah’ın yarattığı maddeleri, Allah’ın yarattığı kulları Allah makamına oturtarak ona denk tutmamı mı istiyorsunuz? Halbuki bunların hepsi birer yaratıktır. Hepsi de Allah’ın yarattığı kulu ve mülküdür. Kulluk bunlara değil tüm bunları yaratanın hakkıdır. Yaratıcı İlâh olmaya lâyık olandır. Yaratıcı kulluğa lâyık olandır. Yaratmayla ulûhiyet arasında böyle bir bağ kuruluyor. Yaratıcı olan, rızık verici olan Allah’ı bırakıp da başkalarını ha-yatımda söz sahibi kabul edip onların sözlerini dinlemeye, onların ar-zularını gerçekleştirmeye, onların kanunlarını uygulamaya mı çağırıyorsunuz beni? Hiç aklınız yok mu sizin? Hiç düşünmez misiniz? Halbuki İlâh olanın, Rab olanın, kendisine kulluk edilmesi gereken varlığın yaratıcı olması gerekir. Hani var mı Allah’tan başka böyle bir yaratıcı? Gökleri ve yeri yaratan başka birileri var mı? Varsa böyle birileri tamam o zaman ona da kulluk yapalım. Varsa tamam ona da kulluk edelim. Onu da hamd edelim. Onun arzularını da yerine getirelim. Onun programını da uygulayalım, onun kitabını da hamd edelim, onun sistemini de uygulayalım. Var mı böyle birileri? Hayır hayır bir şeyler yaratmak şöyle dursun, beni Allah’a denk tutmaya çağırdığınız bu varlıkların hiç birisi kendilerini bile yaratmamıştır. Hakemi Türkçe’deki hakem gibi düşünürsek, meselâ sen bir hakem seçtin, ben de aynı adamı veya başka birini hakem olarak ka-bul ettim. Ya da sen bir hakem, ben bir hakem, Allah dururken ben bir hakem mi bulacağım? Hükmüne boyun eğecek Allah’tan başka bi-rilerim mi olacak? Ki O Allah bana böyle her şeyi açık açık, tafsilatlı olarak anlattığı halde. Nereden bulabilirim böyle bir hakemi? Ama işte Rabbimizin bu apaçık beyânlarıyla anlıyoruz ki; gelin biz de hayatınıza karışalım, biz de hayatınıza program yapalım, bizi de dinleyin, Allah’ın dedikleriyle bizimkilerin ne farkı var? Dercesine insanları aldatmaya, kandırmaya çalışan şeytan ve dostları olacaktır. Onların bu çabaları kıyâmete kadar da devam edecektir. Rabbimiz bunu bize baştan anlatıyor. Birisi öyle diyor: “Kur’an’da her şey vardır diyorsunuz, peki acaba Kur’an’da otoban da var mı? Veya Kur’an’da Fujiyama da var mı?” Evet, Kur’an’da her şey var. Ama şunu unutmayalım ki bana lâ-zım olan her şey vardır, kulluğum adına bana lâzım olan her şey. Me-selâ gidiyorsunuz bir boyacıya ve diyorsunuz ki ben evimi badana yaptıracağım, kapılar ve pencereler için boya istiyorum. Siz bunu dedikten sonra boyacı her halde size bir ağaç aşılama makinesi, bir bağ budama makası, bir mozaik inceltme makinesi, bir tarla sürme pulluğu vermez değil mi? Her şey değil, sadece boya ile ilgili ihtiyaç maddeleri verir size: Boya, fırça, tiner vs… İşte Kur’an da böyledir. Onda her şey vardır derken, unutmayalım ki bu dünyada bizim kulluğu yaşamamız adına her şey vardır, bir Müslüman olarak hayatımızı idame ettirme adına her şey vardır. Meselâ suyunu çeşmeden mi içeceksin, yoksa dereden mi içeceksin? Bunu sen bilirsin, bu Kur’an’da yoktur. Ama ne içeceğin ne içmeyeceğin vardır Kur’an’da. Şunları içebilirsin, şunları içmemelisin denmiştir. Meselâ Kur’an’da, “Sabah kalkınca kahvaltında bir bardak çay, on gram zeytin, iki yumurta yiyeceksiniz” diye bir ayet olsaydı, o zaman hayatımız ne olurdu düşünebiliyor musunuz? Her zaman her kahvaltıda bunların dışında bir şey yemeniz mümkün olmayacaktı. Ama Kur’an’da Rabbimiz sadece yenmesi haram olanları ve serbest olanları açıklamıştır. Ya da düşünün ki Kur’an’da evleneceğiniz kızın burnu şöyle olacak, yaşı şöyle, isminin baş harfi böyle olacak diye bir âyet olsaydı, ne yapardınız bir düşünün?.. Oysa Rabbimiz Kur’an’da sadece evlenilmesi câiz olanları ve olmayanları açıklamış, ortaya koymuştur. Rabbimiz bize her şeyi tafsilatıyla anlatan bir kitap göndermiş-ken ben kendime ondan başka bir hakem mi bulayım?! Burada şunu da unutmadan söyleyelim: Madem ki hayatımızda tek hüküm sahibi, tek hâkimiyet sahibi hakemimiz Allah’tır, öyleyse Rabbimizin hükümlerini uygulayabilmek için bu hükümlerin neler olduğunu bilmek ve tanımak zorundayız. Hem bizim hakimimiz Allah’tır diyeceğiz, hem de hakemin bizim adımıza aldığı kulluk maddelerinden, yâni Allah’ın kitabından habersiz bir hayat yaşayacağız, bu kesinlikle kendi kendimizi aldatmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Maâlesef bugün bu ülkede uygulanan hükümler Allah’ın hükümleri değildir. Ölenleri öldürenleri görüyoruz bu memlekette, neden? Hüküm Allah’ın değil de ondan. Kardeş oldukları halde birbirlerinin gırtlağına sarılanları görüyoruz, neden? Hüküm Allah’a ait değil de ondan. Zinânın, ahlâksızlığın, hırsızlığın, rüşvetin adam boyu yükseldiğini görüyoruz, neden? Hüküm Allah’ın değil de ondan. Adam si-nirlendiği için hanımını boşuyor, neden? Hüküm Allah’ın değil de ondan. Neden boşanır kadın? Nasıl boşanır? Bu konuda insanlar Allah’ın hükmünü bilmiyor. Adam ticaret yapıyor, alıp sattığı şeyler, ürettiği şeyler tamamen israfa yönelik, neden? Allah’ın hükmünü bilmiyor. Halbuki israfa, şerre delâlet eden herkes aynen onu işlemiş gibidir. O halde hüküm Allah’ın olacak. Almamızda vermemizde, sevmemizde-küsmemizde, ilgimizde-ilgisizliğimizde, yememizde-içmemizde, kısacası her şeyimizde hüküm Allah’ın olacak. Sadece Allah’a soracağız, O’ndan müsaade alamadığımız hiçbir şeyi yapmayacağız. Allah’tan başka veliler, hakemler bulup onların arzularını gerçekleştirmeye çalışmayacağız. Ama zinhar Allah’ın hakemliğini kabulümüz şartlı olmamalıdır. Ya Rabbi, tamam ben senin hakemliğini kabul ederim, ama benim istediğim gibi hüküm verirsen. Ben senin kitabının hükmüne müracaat ederim, ama benim dediğimi dersen. Adam bana soru soruyor, ben kendi bildiğime göre cevap veriyorum, adamın hoşuna gitmiyor. Tekrar söylüyorum, bu benim soruma cevap olmadı diyor. Bana cevap vermedin ki diyor. O zaman ben de diyorum ki, arkadaş sen istediğin cevabı söyle, ben de sana onu söyleyeyim. Yâni Allah Rahmân olarak, Alîm olarak, Hakîm olarak ortada ama ben O’nu hakem bilme-yeceğim de başka hakemler arayacağım. Ya Rabbi akıl ver, basîret ver bize. Kitap Allah’tan gelmiştir ve kendilerine kitap verilenler yâni eh-l-i kitap bilirler ki, bu kitap Allah’ın kitabıdır. Zaten kitaba âşina olanlar, kitaplarını tanıyanlar bu son kitabın da, onun kendisine gönderildiği peygamberin de Allah’tan gelme bir hak, bir gerçek olduğunu baştan bilirler. Hattâ yine bu sûre bize avuçlarının içini bildikleri gibi, kendi isimlerini, kendi çocuklarını bildikleri gibi bildiklerini anlatıyordu. Aslında onlar bu kitabın Allah’tan hak olarak, hakikat olarak geldiğini, hak açığa çıksın diye, hakikat yaşansın diye geldiğini çok iyi biliyorlar. Yani kitap niçin gelir? Allah kitabı ne diye indirir? Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu hakikati ve insanların O’na kul köle olmaları gerçeği anlaşılsın diye. Kitabın bundan başka bir geliş amacı olmaz. Kitap yasa demektir, yazgı demektir, insanlığın hayat programı demektir, değiş-tirilemez prensipler demektir. Meselâ ben size bir mesaj göndersem. Desem ki, ben Salı gü-nü saat iki de sizin şehrin otogarındayım, beni o saatte oradan alın. Benim bu mesajımı aldınız, duydunuz ve sevindiniz, coştunuz. Bir dostunuz geliyor diye sevinçten yerinizde duramaz hale geldiniz. Benim mektup, mesaj elden ele dilden dile dolaşıyor. Herkes birbirine haber ediyor. Mesajı bilgisayarlarda yazıyorsunuz, yazı karakterini değiştiriyor, çıktılar alıyor, duvarlara asıyor, panolarda sergiliyorsu-nuz. Hattâ en güzel okuyanlara ödüller veriyorsunuz. Namelendiriyor, bestelendiriyorsunuz. Ama Salı oluyor, saat iki oluyor ve ben oradayım. Bakıyorum ki otogarda hiç kimsecikler yok. Etrafa bakınıyorum, tanıdık bir sima arıyorum, devam ediyorum beklemeye, bir iki daha oluyor, ama gecenin ikisi. Tekrar bir iki daha oluyor ertesi günün gün-düz ikisi. Ben ikiler ikiler beklemeye devam ediyorum, benim dostlar da benim mektubu okumaya, okudukça kendilerinden geçmeye devam ediyorlar. Sanki Allah’ın kitabını şu anda Müslümanlar da aynen böyle mi okuyorlar dersiniz? Ben garajda bekliyorum diye haber gönderiyorum, Allah farklı haberler gönderiyor. Kullarım sizi şu gönderdiklerimi anlayarak, öylece bir hayat yaşayarak cennette bekliyorum diyor. O beklesin biz bildiğimize devam ederiz diyorlar. Tarih boyunca tüm peygamberlerin en büyük dertleri işte budur. Peygamberlerin en büyük mücâdeleleri şu olmuştur: Ben Allah tarafından görevlendirilmiş bir insanım ve bu kitap da Allah’tan gelmiştir. Rabbimiz, kendilerine kitap verilenler, yahudi ve hıristiyanlar kesinlikle bu kitabın Allah’tan geldiğini bilmektedirler diyor. Onların bu konudaki bilgileri kesindir, Öyleyse ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, sakın bu konuda şüpheye düşmeyin. Yâni acaba bu yahudiler, bu hıristiyanlar bu kitabı tanıyorlar mı, tanımıyorlar mı? Acaba bu kitap kendilerine duyuruldu mu, duyurulmadı mı diye sakın şüpheye düşmeyin; onlar kendi öz oğullarını bildikleri gibi bu kitabın Allah’tan geldiğini bilmektedirler, bu konuda en ufak bir tereddüdünüz olmasın diyor Rabbimiz. Ya da Allah tek hakemdir, O’ndan başka hakem yoktur, sakın bu konuda zerre kadar bir şüpheniz olmasın. Bir de acaba bu insanlar bu kitabı anlayabilirler mi anlayamazlar mı diye veya ben bunu bu insanlara anlatabilir miyim, anlatamaz mıyım diye sakın şüpheye düşmeyin. Çünkü hakim Allah’tır, hâkimiyet sahibi, hikmet sahibi O’dur. O diyorsa ki bunu yapın, yapmak zorundayız. O diyorsa ki bu kitabı herkese ulaştırın, ulaştırmak zorundayız; gerisini düşünmeye hakkımız yoktur. O, hikmet sahibidir. Her hususta hüküm ve egemenlik sahibi O’dur.
115. Rabbinin sözü, doğruluk ve adâletle tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitir ve bilir. Rabbinin hükmü, Rabbinin hâkimiyeti tamamlandı. Bu konuda artık tartışmaya gerek yoktur, hüküm ve hâkimiyet sadece Allah’a ait-tir. Hâkimiyet sadece Allah’ın hakkıdır. Yeryüzünde ve tüm kâinatta egemenlik, söz hakkı Allah’a aittir. Rabbinin kelimeleri tamamlanmıştır, kimse onu değiştiremez, kimse onu yok edemez. Kimse ondan daha tutarlısını, ondan daha güzelini kesinlikle ortaya koyamaz. Allah’ın sözleri, Allah’ın kelimeleri adâlet ve sıdık olarak tamamlanmıştır. Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: İki tür söz söylenir. Bunlardan birisi hüküm cümlesidir, ikincisi de haber cümlesidir. Meselâ "Bunun adı Ahmet’tir" haber cümlesi, "Ahmet çok iyi bir insandır" cümlesi de hüküm cümlesidir. “Bu güneştir”, haber cümlesi, “güneş insanlar için faydalıdır” cümlesi de hüküm cümlesidir. Allah’ın sözleri, Allah’ın kelimeleri haber vermek yönünden de hüküm ortaya koymak yönünden de sâdık ve âdildir. Hem sadâkati, hem doğrulanması, hem tasdiki açısından, hem de adâleti ve dengesi açısından tastamamdır. Sıdkın, sadâkatin zıddı kizbdir, yâni yalancılıktır. Adâletin zıddı da zulümdür. Öyleyse buna göre bir haber cümlesi söyleyen kişi bu sözünde ya sâdıktır ya kâzibdir. Ama bir hüküm cümlesi söyleyen, bir hüküm koyan kişi bu cümlesiyle ya âdildir ya da zâlimdir. Bir haber cümlesi söyledik. Meselâ "bu bardağın içindeki içkidir" dedik. Onun mahiyetinin içki olduğu haberini verdiğimiz bu sözümüzde ya sâdık olduk ya da kâzib olduk. Eğer verdiğimiz bu haber doğruysa, yâni o bardağın içindeki gerçekten içkiyse biz sâdığız, değilse biz kâzibiz, yâni yalancıyız demektir. Bu bir haber cümlesidir. Ama meselâ bir hüküm cümlesi söylesek, örneğin "içki insanlar için faydalı bir şeydir" veya "Televizyonsuz bir hayat olmaz" ya da "Meslek adına sakalı kestirmek gerekir", "Moda adına şöyle şöyle giyinmeliyiz", "Burada namaz kılınmaz" dersek bir hüküm cümleleri söylemiş oluruz. İşte bu cümlelerimizle biz ya âdil olduk, ya da zâlim olduk. Çünkü biz hüküm verdik, hüküm ortaya koyduk. Eğer verdiğimiz bu hüküm Allah’ın hükmüne uyuyorsa biz âdiliz, değilse Allah korusun biz zâlimiz demektir. Öyleyse söylediğimiz hüküm cümleleriyle günde kaç defa zâlim olduğumuzu, farkında olmadan kendimizi kaç kez zalim durumuna düşürdüğümüzü bir düşünelim. Allah’ın hükümlerini bilme-yen insanların konuştukları her sözlerinde ne hâle geleceklerini artık siz düşünün… Basit bir cümleyi bile söylerken unutmayalım ki, âdil de olabiliriz zâlim de, âdil olmamız kesin değildir. Çünkü âdil olmamız, Allah’ın hükümlerini tam olarak bilmemize bağlıdır. Bu, bizim Allah’ın kitabını ve o kitabın pratiği olan Resûlünün sünnetini bilmemize bağlıdır. Vah-yi ne kadar biliyorsak o kadar âdil olma imkânımız var demektir. O halde söylediğimiz her hüküm cümlesinde zâlim de olabiliriz âdil de. Ama biliyoruz ki sözlerinin tümünde Allah âdildir. Rabbimiz haber cümlelerinin tamamında sâdık olduğu gibi, hüküm cümlelerinin tama-mında da âdildir. Namaz kılın demiş, oruç tutun demiş, fâiz haramdır, açık giyinmeyin haramdır, cihad farzdır, ilim farzdır demiş ve hüküm cümleleri söylemiş, Rabbimiz bu sözlerinin tamamında âdildir. Yine Rabbimiz kitabında haber cümleleri söylemiş, Nuh’tan, İbrahim’den, Nemrut’tan, Firavun’dan haber vermiş. Tüm bu haber cümlelerinde Rabbimiz tam sâdıktır, tam sıdk sahibidir. Evet, Rabbimiz bir şey demişse, bir âyet göndermişse, bir sû-re göndermişse veya bir on âyette, bir beş âyette bir konu anlatmışsa, bütün bir Kurân’da bir aile, bir sosyal yapı, sosyal ilişkiler, sadece Allah’a kulluk, şirkten uzak olmak, tevhidi kabullenmek, yarın âhiretin varlığı, yeniden dirilip hesaba çekileceğimiz gerçekleri gibi hangi konu anlatılmışsa işte o anlatılanlardan her biri sıdkan ve adlen tastamamdır. Yâni Allah haber vermişse doğru, olsun dediyse doğru, var dediyse doğru, yok dediyse doğru, olmalıdır dediyse doğrudur. Var dediği bir şeyin olması gerektiğini anlatıyorsa doğru, yanlışlığını anlatıyorsa da doğrudur. Adem’i topraktan yarattım dediyse doğru, tarihte âd kavmi diye bir kavim vardı dediyse de doğrudur. Ne demişse, ne söylermişse hem haber olarak doğru, hem de hüküm olarak doğrudur. Bunlar Allah’ın tastamam kelimeleridir. Allah’ın sözleri, Allah’ın kelimeleri adl ve sıdk olarak tamamlanmıştır. Kimse onları değiştiremeyeceği gibi, hiç kimse de onun gi-bisini va’z edemez. Hiç kimse onun gibisini söyleyemez, onun gibisini ortaya koyamaz. Rabbimiz hükümlerini, yasalarını kullarına bildirmiştir. Gönderdiği bu dinini, bu yasalarını uygulayan insanların ve toplumların yeryüzünde yaşadıkları sürece mutlu olacaklarını ve yaşadıkları bu hayatın sonunda da cennette yine mesut bir hayatın onları beklediğini ortaya koymuştur. Ama Allah’ın dinini yok farz ederek, kitabını ve elçilerini yok sayarak kendi bildiklerince bir hayat yaşayanların da dünyada cehennemî bir hayat yaşayacağı gibi, bu hayatın sonunda da kendilerini cehennem azabı beklemektedir. İşte Allah böylece hükmedip işi bitirmiştir, bunu değiştirecek de yoktur. Peki acaba Allah’ın bu sözleri on dört asır önce söylenmiş ve bitmiş midir ya da günümüze kadar değişmemiş midir bunlar? Hayır hayır! Onun kelimelerini değiştirecek yoktur. Peki Allah âyetlerini, ke-limelerini, kelâmını, yasalarını göndermiş peygamberimize. Acaba peygamber aleyhisselâm Rabbinden kendisine gelen bu âyetlerin ta-mamını yazdırdı mı ki? Evet. Peki acaba unuttuğu, atladığı var mı ki? Peki sana göre zaten hangisi kalmış da? Yâni keşke insanlar biraz daha ciddi olsalar. Eğer gerçekten Kur’an konusunda şüpheleniyorlarsa buyursunlar incelemeye alsınlar. Yâni o incelemenin sonunda ne çıkınca ne yapacaklar? Yok yok kendilerini aldatıyor insanlar. Evet, Allah’ın kelimelerini, kelâmını değiştirecek yoktur. Ama bakıyoruz değiştiriyor insanlar. Kimisi yakıyor, kimisi yırtıyor, kimisi yarısını yakıyor, kimisi tamamını yakıyor, kimisi bozuk para gibi har-cıyor. Kim ne yaparsa yapsın, unutmayalım ki onun aslı asil olarak or-tada kalacaktır. İnsanlar o asla ulaşmak isterlerse kıyâmete kadar onu bulabileceklerdir. Yâni kıyâmete kadar insanlardan her biri; ben Rabbimden gelen Ku’an’ın baştan sona tümüne ulaşmak istiyorum, onu bulup onunla dinimi tamamlamak, Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak ve sonunda cenneti hak etmek istiyorum derse, bilelim ki ondan bu imkânı hiç kimse alamaz, çatlasalar patlasalar da. Belki bir meâlden okur, o zaman acaba o meâl yazarının eksikliklerinden doğan yanlışlıklar ne olacak? Adam eğer bıkmadan, usanmadan ben peygamberimin anlatıp yaşadığı dini, peygamberimin kendisine dayanıp da Müslümanlığı gerçekleştiği dini öğrenmek istiyorum diyorsa bir müslüman kesinlikle o din, o kitap ona ulaşır. Bir meâl daha, bir de Riyâzu’s Sâlihîn arada. Sonra bir meâl daha, arada bir Buhârî, sonra bir meâl daha, arada bir Tirmizî okur. Sonra Taberî’den Razi’ye, Kurtubî’den Zenahşerî’ye, Elmalı’dan Tefhim’e kadar tefsirlerle benden önce Kur’an’ı öğrendiğine inandığım selef âlimlerimizin anlayışlarını da oku ki hepsi beraber sende peygamberin getirdiği İslâm’ın, Kur’an’ın anlayışını sağlayacaktır. Çünkü Kur’an’ın böyle bir özelliği var. Israrla ve samimiyetle kendisine müracaat edenlere en doğru yolu, kıvamında bir kulluğu gösterme, anlatma, hidâyet etme özelliği vardır. Allah’ın sözlerinde değişme yoktur ifadesini şöyle de anlıyo-ruz: Dün Allah dostlarına yardım etmiş ve onları destekleyerek tüm düşmanlarına karşı galip getirmiştir ve kıyâmete kadar dostlarına, mü’minlere yardım vaadinde bulunmuştur. Rabbimiz Mûsâ (a.s)’a, Nuh (as)’a, İbrahim (as)'a yardım edip desteklemiş; acaba bugün mü'minler olarak bize de yardım eder mi? diye bir derdiniz varsa, şu-nu kesinlikle unutmayın ki, Allah’ın kelimelerini, Allah’ın vaadini ve ya-salarını değiştirecek yoktur. Bizler de yasalara riâyet ettiğimiz sürece, biz de tıpkı o Allah elçileri gibi Allah yolunda olduğumuz sürece, onların misyonlarına sahip çıktığımız sürece bilelim ki Allah bize de yardım edecek, bizi de destekleyecek ve tüm düşmanlarımıza karşı bizi de galip getirecektir. Rabbimiz âyetin sonunda buyurur ki; Değilse siz bilirsiniz, unutmayın ki Allah her şeyi işiten ve bilendir. Sizin ne durumda olduğunuzu, neye muhtaç olduğunuzu en iyi bilen O’dur. Yâni sonunda sizi hesaba çekecek olandır. Üzülmeyin, korkmayın ve şartlar ne olursa olsun Rabbinizin kitabına tâbi olarak, Rabbinizi hakem bilerek, velî bilerek yolunuza devam edin buyuru-luyor. Öyleyse Allah’ın tüm yasaları, haberleri, hükümleri tastamam doğrudur. Bunu değiştirecek hiç kimse de yoktur. Yâni Allah bu kelimelerini boşuna göndermemiştir. Bu gönderdikleriyle sizden kulluk istemektedir. İşiten ve bilen olarak sizden haberdardır ve sonunda si-zi hesaba çekecektir.
116. “Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar.” Yol, çoğunluğun yolu değildir. Yol ekseriyetin yolu değil, Allah’ın yoludur. Eğer sen yeryüzündekilerin ekseriyetinin yolunda gidersen seni Allah yolundan saptırırlar. Allahu Ekber. Sözün ilk muhatabının kim olduğunu biliyoruz. Peygamberimize söyleniyor. Sen onların ekseriyetini dinlersen seni yoldan ederler. Çünkü herkes kendi inancının davetçisidir. Kim neye inanıyorsa herkes öyle olsun istiyor. Hattâ adamlar kendilerinin zanna uyduklarını bile bilmiyorlar. Halbuki onlar zannediyorlar ve sadece atıyorlar. Varsın onlar be yaptıklarını fark etmesinler, ama Allah peygamberine fark ettiriyor. Yeryüzünde yaşayan insanların pek çoğunun, kısm-ı âzâmisinin, ekseriyetinin hakkı kabule yanaşmadığı, insanların çoğunun Allah’ın hükümlerinin dışında kalıp Allah’a kulluktan kaçtığı gerçeğinden hareketle, kâfirlerin ve müşriklerin yeryüzünde çokluğuna bakarak; madem ki insanların çoğu Allah’ı tanımıyor, madem ki inanların çoğu Allah’ın dinini reddediyor, madem ki insanların çoğunluğu Allah’ı ve Allah’ın yasalarını hesaba katmadan yaşamayı yeğliyor. Madem ki çoğunluk böyledir, mademki çoğunluk böyle düşünüyor, böyle inanıyor öyleyse biz de çoğunluğun yolunda olmalıyız. Öyleyse biz de ço-ğunluğun tasvip edip benimsediği bir hayatı yaşamalıyız diyebilir insanlar. Eğer insanlar Allah’a gönül vermemişlerse, eğer insanlar inanç boyutunda peygamberle bütünleşmemişlerse, iradelerini, Benliklerini, kimliklerini vahye teslim etmemişler, vahiyle oluşturmamışlarsa, kesinlikle bilelim ki onları dinleyen peygamber bile olsa, imkân bulurlar onu bile saptırmaya çalışırlar. O zaman ey müslüman, toplum içinde tavrın şöyle olsun, kadınlığın böyle, kocalığın şöyle olsun, sofran şöyle, kazanman harcaman böyle olsun diyenleri dinlerken çok dikkat edin. Hayatında ticareti kocalarından gören nice kadınlar, sonunda ticarette kocalarının baş danışmanı oluyorlar. Birilerini dinlemeye başladınız mı size yol gösterirler. Yâni o dinlediğiniz insanlar, akıl sorduğunuz insanlar gel beraber bu konuyu Allah ve Resûlüne soralım demezler. İşte konunun odak noktası da burada düğümleniyor. Yâni âyetin anlatmak istediği işte budur. Sosyal hayatın problemlerini çözmeye çalışanlar problemi herkese sorarlar, objektif bir çözüm için bunu ana prensip kabul ederler. Allah’a ve peygambere sormayı akıllarının ucundan bile geçirmezler. Acaba bu konuda Kur’an ne diyor? Peygamber ne öneriyor? Hiç ilgilenmezler. Acaba Allah bu konuyu bilmez diye mi sormuyorlar, yoksa bunun da Allah’a sorulacağını mı bilmiyorlar? En iyimser ifadeyle söyleyelim; Allahu âlem bu insanlar Kurân’da ve sünnette de bunun çözüme ulaşacağını bilmiyorlar. Peki bırakın beni, peygamber bile danışsa saptıracak olan bu insanların kendileri ne yapıyorlar? Allah diyor ki; onlar sadece zanna tabi oluyorlar. Galiba, zannederim, herhalde, farz ederim, bana göre, diyelim ki, atıyorum, meselâ… diye başlıyorlar. Adamların yaptıklarının hepsi bu. Soruyorsunuz, beyefendi bunları söylerken nereye dayandınız? Adam gayet rahat koltuğuna yaslanıyor ve konuşuyor. Bakara’ya, Âl-i İmrân’a, En’âm’a, Nisâ’ya, Buhârî’ye, Müslim’e dayanacak değil ya. Allah diyor ki: Sadece atıyorlar adamlar. Kur’an’ın beyanına göre talan söyleyip saçmalamak anlamına gelen bu atmasyon işini, şeytan müs-lümanların diline yerleştiriverdi. Dinleyin insanları, misâl verecek adam, atıyorum diyor. Yahu sen atıyorsan ben de tutmuyorum, dinle-miyorum. At gitsin bana ne? Yâni senin bu atmasyonunun benim dünyamda yeri ne? Niye dinleyecekmişim seni? Atana itibar edilir mi? İşkembeden atanlar dinlenir mi? Atan bir adam neresinden atarsa at-sın hiçbir değeri yoktur. Çünkü Allah’la yarışmaya kalkışan bir adam nereden atar da? Allah bir konuda bir şey dedikten sonra, doğruyu yanlışı ortaya koyduktan sonra ve Onun ortaya koydu gerçekler tastamam doğruysa Onunla yarışa kalkışanlar nereden atarlar? Bakın Resûl-i Ekrem Efendimiz sahâbe-i kirâm efendilerimize bir şey sorduklarında, onlar şöyle diyorlardı; “Allahu ve Resûlühü a’lem.” Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Bunu en bilen Allah ve Resûlüdür. Söyle ey Allah’ın resûlü biz sizden öğrenmeye hazırız diyorlar. Öyleyse pek çok insanı dinleseniz onlar sizi saptırırlar. Ev mi yaptıracaksınız? Dükkan mı açacaksınız? Evlenecek misiniz? Sorun sağdan, soldan komşularınıza. Akrabalarınıza, amcanıza, dayınıza, halanıza, teyzenize. Neler diyecekler onlar? Neler demeyecekler ki? Peki Allah’a ve Resûlüne sorsanız acaba bilirle mi ki? Bir fikirleri var mı ki bu konuda? Meselâ çok derin bir hoca efendi talebesine nasihat ediyor; evlâdım, evleneceğin kız kesinlikle Üniversite mezunu olsun. Hangi bölüm olursa olsun, yeter ki yüksek okul mezunu olsun, çünkü senin evden çıkarken gösterdiğin kitaptan fişleri akşama kadar evde yazarsa, senin için hazırlayacağı baldan, baklavadan daha hayırlıdır. Fe sübhanallah, sekreter filan mı alıyordu ki? Yoksa asistan mı? Öy-leyse evlenecek olanlar, ev yaptıracak olanlar, dükkan açacak olanlar, hülasa hayatının her bir döneminde, pozitif ve negatif eylemlerinin tümünde pek çoğu saptırıcı olarak ortaya konan insanları değil, Allah ve Resûlünü dinleyin. Allah ve Resûlüne sorun. Demokrasiye göre, demokratik anlayışa göre, demokrasi dinine göre her ne kadar çoğunluğun egemenliğini kabul edip bunu yasallaştırmışlarsa da görüyoruz ki tüm demokratik ülkelerde toplumlara hükmedenler hiç de dedikleri gibi çoğunluğu temsil etmiyorlar. Meselâ bu milletin yüzde doksan sekizi bir araya gelip; biz İs-lâm’ı istiyoruz, biz Allah’ın dinini istiyoruz, biz Allah’ın sistemini yaşamak istiyoruz, biz sadece Rabbimize kulluk yapmak, sadece Rabbi-mizin yasalarını uygulamak istiyoruz deseler, yine de bu hak onlara verilmez. Niye? Çünkü onlar ayrılıkçıdır. Ötekiler toplumun yüzde iki-sini teşkil etseler bile bu yüzde ikiyi teşkil edenler ayrılıkçı değil, ama yüzde doksan sekiz ayrılıkçıdır. Yüzde ikiyi teşkil edenler birlikten ya-nadır, ama bu yüzde doksan sekizi teşkil edenler bölmeden, bölücülükten yanadır. Halbuki ayrılıkçının kim olduğunu Allah söylüyor. İslâm’dan ayrılan kişi ayrılıkçıdır. İslâm köktür, İslâm asıldır; kim ondan ayrılmışsa, kim onu terk etmiş başka şeylerin peşine takılmışsa işte o ayrılığa düşmüş demektir. Aslında asıl olan İslâm’dır. Hz. Âdem’den ve Hz. İbrahim’den bu yana kök İslâm’dır. Kim ondan ayrılırsa onlar ayrılığın içine düşmüş olacaklardır. İslâm asıl olunca, nerede olursa olsun İslâm’dan yana olan, İslâm’dan söz eden kişi, birlikten ve beraberlikten söz ediyor demektir. Ama ne gariptir ki bugün birileri bir yerlerde İslâm’dan, dinden bahsedince birileri hemen onun ayrılıkçı olduğunu, ayrılık tohumları ekmeye çalıştığını söylüyorlar. Dinden, İslâm’dan bahsedenlere fitne çıkarıyorsunuz, ayrılık yapmaya çalışıyorsunuz diyorlar. Allah diyor ki, bakmayın siz onlara, asıl ayrılıkçı olanlar, asıl fitne çıkaranlar, asıl bölücü olanlar kendileridir. İslâm asıl olduğuna göre İs-lâm’dan kopanlar, İslâm’dan ayrılanlar ayrılık tohumları ekenlerin tâ kendileridirler. Şunu demek istiyorum, tüm demokratik ülkelerde öyle yutturmaya çalıştıkları gibi toplumlara hükmedenler hiç de çoğunluğu ve çoğunluğun görüşünü temsil etmiyorlar, çok küçük bir azınlık çoğunluğa hükmediyor. Müslümanlar onlar nazarında yüzde doksan dokuzu da temsil etse onlar yine azınlıktır, kendileri de yüzde biri ifade etse de egemenlik onların ellerindedir. Yâni yüzde doksana karşı yüzde beşin, yüzde onun hükmettiğini görüyoruz. Ama durum tamamen bunun aksine olsa, yâni yaşadığımız bu ülkede insanların tamamı küfrü tercih etmiş olsalar bile ve biz de tek başına kalmış olsak bile, yanımızda bizimle yürüyecek bir tek insan kalmamış olsa bile hiç önemli değildir. Biz Allah ve Resulünün tarif ettiği yolda yürümek zorundayız bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Kur’an’la biliyoruz ki İbrahim (a.s) tek başına bir ümmetti. Yanımızda bizi destekleyenlerin olup olmaması bizim için hiç de önemli değildir. Önemli olan bizim Allah’ın kitabına uyup uymamamızdır. Allah’ın dinine göre Allah’ın hak dediği haktır, bâtıl dediği de bâtıldır. Demokrasilerde ise çoğunluğun hak dediği haktır, bâtıl dediği de bâtıldır. Allah’ın sistemiyle demokrasi temelde birbirine zıttır. İşte Rabbimiz âyet-i kerîmesinde bunu anlatıyor. Eğer Allah’a değil de yeryüzündekilere, insanların çoğunluğuna itaat ederseniz, baba, ana, eş, dost, menfaat, çevre ve piyasaya uyarsanız, onlar saptırırlar sizi diyor Rabbimiz. Üstelik bu söz peygambere söyleniyor. Peygamberini kendisi desteklediği halde ve onun sapması mümkün olmadığı halde Rabbimiz onu bile uyarıyor. Bu desteğine rağmen bu istikâmetine rağmen Allah’ın Resulü bile azıcık Allah’a kulluktan taviz verip onlara meylediverse, onu bile saptırırlar diyor Rabbimiz. Toplumu ve ekseriyeti dinlemeye kalkıştığımız zaman bizi ke-sinlikle haktan saptıracaklarını unutmamalıyız. Çünkü hakka istinat etmeyen çoğunluk zanna uymaktadır. Her hangi bir bilgiyle, hakka is-tinat eden bir ilimle değil, sadece zan ile hükmediyorlar, zanla hareket ediyorlar. Onlar gerçek bilgiyi reddetmişler, vahyi reddetmişler, Allah’ı ve Allah’tan gelen bilgiyi reddetmişlerdir. Sadece zannı ve yalanı temel kabul edip hayatlarını ona bina etmişlerdir. Bunlar zanna tâbi olduklarından bugün bir kanun yaparlar, ertesi gün tamamen aksine bir görüş ortaya koyarlar. Bugün güzel dediklerine yarın çirkin derler. Meselâ dün bu çoğunluk, doğan bir çocuk en az altı ay anasını emmeli diyordu, şimdi ise imal ettikleri mamaları satılsın diye çocuk annesini hiç emmemeli diyorlar. Şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı diyorlar ve dediklerinin tamamında da sadece zanna uyuyorlar ve atıyorlar. Öyleyse kesinlikle İslâm’da çoğunluğa uymak yoktur. Efendim ne yapalım herkes böyle düşünüyormuş, herkes böyle yaşıyormuş, herkes çocuklarını filan filan okullara gönderiyormuş, herkes şöyle giyiniyormuş, böyle soyunuyormuş bunların hiç birisi bizi ilgilendirmez. Çünkü bunların hiç birisi bizi cennete götürecek yollar değildir. İnsanlar böyle düşünüyor diye, insanlar şöyle yaşıyorlar diye eğer biz de onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya kalkarsak o zaman unutmayalım ki sonunda biz de o çoğunluğun gittiği yere gitmek zorunda kalacağız bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Sadece yaşadığımız bölgede değil, şu anda dünya üzerinde altı yedi milyar insan yaşıyorsa bile ve bunların tümünün istediği, razı olduğu ve arzu ettiği bir sistemi oturtmak zorundayız deseler bile, Rabbimizin âyetine göre bu caiz değildir. Madem ki çoğunluk böyle istiyor, madem ki toplum böyle istiyor, madem ki insanlık böyle istiyor öyleyse biz de bu insanların yaptıklarını yapmak zorundayız düşüncesinin bâtıl olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Çünkü çoğunluk ölçü değildir. Çoğunluk için istenmez, Allah için istenir. Çoğunluk için yapılmaz, Allah için yapılır. Bir amelin yaptırıcı Allah değilse, kim olursa olsun o amel bâtıldır. Rabbimiz diyor ki ey kullarım! Dünya üzerinde çoğunluğun ya da azınlığın istediği, razı olduğu bir hayatı yaşamayı kabul ederek bir dünya yaşarsanız, hayat programınızı buna bina ederseniz bu size asla felah getirmeyecektir. Tüm dünya insanlığı Müslüman olsa bile, ya da tüm dünya kâfir olsa bile bize düşen onların çoğunluğu adına bir hayat yaşamak değil, Allah adına ve Allah’ın belirlediği biçimde bir hayat yaşamaktır. Çünkü şunu asla unutmayalım ki yeryüzündeki in-sanların tamamı kâfir olsa da onların içinden bir tek insan Allah’ın is-tediği hayatı yaşadığı zaman nasıl cennete gidecekse, bunun zıddını yapan bir kimse de cehenneme gidecektir.
117. «Doğrusu Rabbin, yolundan kimin saptığını daha iyi bilir. Doğru yolda olanları da en iyi O bilir. „ Muhakkak ki Allah yolundan, dininden sapanları da, o yol üzere, hidâyet üzere olanları da en iyi bilendir. Sapanı da, sapıtanı da, hidâyette olanı da en iyi bilen Allah olduğuna göre bize düşen de öy-leyse her şeyi bilen âlim ve her şeyden haberdar olan Habîr olan, Ha-kîm olan Allah’ın yargısını, değerlendirmesini temek kabul edip O’nun dediği gibi yaşamaktır. İnsanlar ister çoğunluk olsunlar, ister azınlık olsunlar onların hiç birisinin hüküm verme ve değerlendirme hakları da, güçleri de yoktur. Tüm yeryüzü insanlığı toplansalar hattâ cinleri de yardıma çağırsalar, şu iyidir, şu kötüdür, şu haktır, şu bâtıldır demeye hakları yoktur. İyiliklerin ve kötülüklerin tespitinde, hakkın ve bâtılın tespitinde kıstas insanlar değil, toplum değil vahiydir. İnsanlar hidâyete mi erdiler, cennet yolunu mu buldular, cehennem yolundan mı kaçmayı becerdiler bunu en bilen, eksiksiz bilen, yanılmaz bilen Allah’tır. Her şeyi tam bilen Allah elbette hayata karışmaya tam yetkilidir. Onun hayata karışma yetkisine sınır yoktur ve bu yetki Onun Rab ve İlah oluşunun ta kendisidir. Çünkü insanlar ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir zaman geleceği hesap edemedikleri gibi, yarını göz önünde bulunduramadıkları gibi, kâinat planında da düşünme imkânına sahip değillerdir. Evet insanlar yarını asla hesaba katamazlar. Bugün iyi bildikleri bir şey bin yıl sonra kötü görülebilir. Veya burada iyi görülen bir şey dünyanın başka bir ikliminde kötü görülebilir. Yarınları hesaba katma ve kâinat planında düşünme imkânına sahip olan sadece Allah’tır. O halde nasıl olur da böyle ellerinde bir yetkileri bulunmayan insan topluluklarının çok olanlarını, çokluk tarafında olanlarını tanrı makamında kabul edip onların istediği bir hayatı yaşayalım? Nasıl olur da Allah’ın istediği hayatı terk ederek çoğunluğun istediği bir hayatı yaşamaya razı olarak şirke düşelim? Evet ne insanların ne de kendimizin değerlendirmeye, değer yargısı ortaya koymaya hakkımız yoktur. Buna böylece inanmak zorundayız. O zaman neye göre hareket edeceğiz? Allah’ın yasalarına ve Allah’ın değerlendirmesine göre hareket edeceğiz. Çünkü hidâyeti ve hidâyette olanları en iyi bilen Allah’tır. Yolu en iyi bilen Allah’tır. Sapıklığı da sapanları da en iyi bilen Allah’tır. Hidâyette olanı da dalâlette olanı da en iyi bilen O’dur. Öyleyse hayatımızı sadece O’na soracak ve sadece O’nun istediği bir hayatı yaşayacağız başka çaremiz yoktur. İşte bakın hayatlarını sadece Allah’a sorarak, Allah’ın değer yargılarına göre bir hayat yaşamaya karar vermiş Müslümanlara, bu hükümlerinden, bu değer yargılarından birini şöylece ortaya koyuyor Rabbimiz. Ya da Rabbimizin hayata karışıcı tek Rab ve İlah oluşunun bize yansıyan bir yönü:
118. “Allah'ın âyetlerini inanıyorsanız, üzerine Allah’ın adı anılmış olan şeyden yiyin.” Allah’a, Allah’ın değer yargılarına, Allah’ın sizin adınıza aldığı kulluk maddelerine inanıyorsanız, üzerine Allah’ın adının anıldığı şeylerden yiyiniz. Eğer Allah’ın âyetlerini iman iddianız varsa, eğer o âyetlerin sizi Allah’ın tek Rab ve İlah oluşu gerçeğine götürdüğünü kabul ediyorsanız, böyle bir imanın, emanın altında, güvencesinde ol-duğunuzu iddia ediyorsanız haydi öyleyse Allah’ın adının anıldığı şeylerden yiyin. Yâni yemek olarak size sunulan, önünüze konulan şeyler eğer Allah adına, Allah’ın adıyla, Allah gündemde tutularak hazırlan-mış, getirilmiş, konulmuş, sunulmuş, ikram edilmişse ancak ondan yiyin. Değilse Onun adının anılmadığı, zikir konusu yapılmadığı, gündemde tutulmadığı şeylerden yemeyin. Bunu aşağıda gelecek 121. âyet şöyle anlatacak: “Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin, bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytanlar sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar, eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.” En’âm 121) Öyleyse, buraya kadar anlatılanları anladıysan, haydi ancak Allah’ın adının anıldığı, Allah adının gündemde tutulduğu şeylerden yiyin. Eğer Allah’ın âyetlerine inandığınızı iddia ediyorsanız. Eğer si-zin imanınızı, düşüncenizi, bakışınızı, eylemlerinizi, hayatınızı Allah’ın âyetleri düzenliyorsa böyle yapmak zorundasınız. Hakem olarak, ha-kim olarak, Rab ve İlah olarak Allah size haber veriyor. Benim adım gündemde tutularak hazırlananlardan yiyin. Peki acaba bu koyunun, ya da sığırın kesimi esnasında besmele çekilmeyi mi anlatır? Evet, ayan beyan öyledir. Ama işi biraz da-ha genellersek; eğer bir şey yama konusuysa, sizin içinse, önünüze getirilmişse, ister kendiniz hazırlamış olun, isterse birileri sizin için hazırlamış olsun, onun orada var kılınması, önünüze konulması Allah namı hesabına değilse yemeyin ondan. Yâni onun ikramı Allah’tan dolayı değilse kesinlikle yemeyin onu. Neyi yiyeceğiz, neyi yemeyeceğiz? Bu konuda bir probleminiz varsa, elbette bunu en iyi bilen Allah bakın şöyle buyuruyor: Kesilen hayvanlardan üzerine besmele çekilmiş, yâni Allah adına, Allah namına, Allah için, Allah’ın rızasına uygun olarak kesilmiş olanlardan yiyin eğer mü'min iseniz. Eğer Allah’a teslim olmuş, O’nun yasalarına, O’nun değer yargılarına, O’nun sizin adınıza aldığı kulluk maddeleri-ne teslim olmuşsanız Allah’ın dediğini temel kabul edin, mutlak doğru bilin. Rabbimiz bu konuda, her konuda benim dediğim geçerlidir buyuruyor. Ben benim dediğim gibi isterim buyuruyor. Hayata tek yet-kili benim diyor. Benden başka hayatınıza karışacak yoktur diyor. Ve bunun bir açılımı olarak da; buyurun işte hayvanlar, işte yiyecekler. Eğer ben dedi diye sofranızda var kılınmışsa bütün bunlar, haydi on-lardan yiyin. Eğer önümüze konanlar Allah adına, Allah adının gündemde tutulmasının sonucu ise ondan yiyeceğiz, değilse yasaktır. Önümüze konan hayvanlar eğer para adına, tâğutlar adına, putlar adına, birilerinin memnun edilmesi adına kesilmişse onlar yenmeyecektir. Aslında kesilen hayvanlar açısından Allah adına kesilenlerle başkaları adına kesilenler arasında bir fark yoktur. Fark bizde olacaktır. Biz Allah dedi diye, Allah böyle istedi diye birisini kabul edip diğerini reddedersek o zaman kul olacağız. Yaptığımız bu eylem bizim adımıza kulluk olacaktır. Çünkü bizim hareket noktamız Allah’ın rızasıdır. Bizim tüm eylemlerimizin tek yaptırıcısı Allah’tır. O yap derse yaparız, yapma derse terk ederiz. İşte böyle yapan kişiye müslüman denir. Tümüyle iradesini Allah’a teslim eden kişi müslümandır. Yok eğer Allah’a değil de şeytanlara teslim olduysanız, o zaman onların vahiylerini uygularsınız. Önceki âyetlerde anlatmıştı Rab-bimiz, şeytanlar da farklı vahiylerde, farklı yorumlarda bulunuyorlardı. Diyorlardı ki insan ve cin şeytanları; Nasıl oluyor da Allah’ın öldürdükleri yenmiyor da bizim kestiklerimiz yeniyor? Nasıl oluyor da vadesiyle ölen, yâni Allah’ın öldürdüğü hayvanlar yenmiyor da, bizim kesip öldürdüklerimiz yeniyor? diyorlardı. İşte bu konuda onların değer yargıları, onların vahiyleri buydu. Şeytanlar da bu vahiylerini, bu yorumlarını insanlara ulaştırmaya ve insanları etkilemeye çalışıyorlardı. Nelerin yeneceği, nelerin yenmeyeceği konusunda şeytanların da vahiyleri vardır. Ama hayatını Allah’ın değer yargılarına göre yaşamaya karar vermiş Müslüman ne Mecusilerin, Mecusi şeytanlarının, ne müşrik şeytanların, ne hıristiyan ve yahudi şeytan dünyanın vahiylerine kulak vermeyecektir. Müslüman sadece Allah vahyine kulak veren insandır. Kim ne derse desin önemli olan Allah’ın helâl dedikleri helâldir, haram dedikleri de haramdır. Bir önceki âyette de ifade ettiğimiz gibi haramı ve helâli belirleme hakkı sadece Allah’a aittir başka hiç kimsenin bu konuda söz söyleme hakkı yoktur. İşte bu konuda tek yetkili makam diyor ki; üzerine besmele çe-kilmiş hayvanları yiyin. Öyleyse kesilen hayvan üzerine besmele çekilerek kesilmiş, Allah adına, Allah’ın meşru gördüğü bir biçimde kesilmişse o hayvan helâldir, değilse o hayvan haramdır. "O size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvan etini haram kılmıştır." (Bakara 173) Helâl olan şeyler çoktur. Onun için helâller tek tek sayılmaz. Ama buna mukabil haramlar az olduğu için isimleri tek tek belirtilir. Yâni haramlar sayılır ve haram olduğu belirtilenlerin dışında kalan ların hepsinin helâl olduğunu anlarız. Onun içindir ki bir şeyin helâl oluşuna delil istemez, haram oluşuna delil istenir. Bakın burada sayılan haramlar şunlardır: 1- Meyte yâni lâşe. Kendiliğinden ölmüş veya şer’î bir usulle kesilmemiş hayvanlar lâşe hükmündedir ve yenmez. Yâni Müslüma-nın besmele çekerek veya ehl-i kitabın kestiklerinin dışındaki hayvanlar haramdır. 2- Kan necistir ve yenilmesi haram kılınmıştır. Ancak bu âyette sadece kandan genel olarak söz edilmiştir. Fakat En’âm sûresinde bu konu biraz açıklığa kavuşturulmuştur. "Akan kan size haram kılındı." (En’âm 145) Buyurulmaktadır. Öyleyse haram olan akan kandır. Değilse et ve kemik içinde kalan kan haram değildir. Bir de Rasulullah’a izâfe edilen ama kimilerince zayıf kabul edilmiş bir hadis-i şerifte: "Benim için iki ölü ve iki kan helâl kılındı.” İki ölü, balık ve çekirge, iki kan ise dalak ve karaciğerdir. 3- Domuz eti haramdır. Domuzun sadece eti değil yağı, kılı, derisi, kemikleri her şeyi haramdır. 4- Allah’tan başkaları adına kesilen hayvan da haramdır. Meselâ filan türbede filan kişi adı zikredilerek veya işte başkan için, bakan için, reisi cumhur için diyerek bunların adına kesilen hayvanlar haramdır. Allah için ve Allah’ın meşru gördüğü bir niyetle kesilen hay-vanlar keserken de Allah adı anılarak kesilirse bu haram değildir. "Ama her kim de mecbur kalır ve yemediği takdirde öleceği muhakkak olursa" "Başkasının hakkına tecavüz etmediği sürece" Yâni kendisi gibi zaruret içinde bulunan diğer birisinin ölümünü önleyecek kadar elinde bulunana saldırmamak ve onun ölümüne sebep olmamak kayd u şartıyla bir. Bir de: "Taşkınlık yapmadığı sürece." Yâni ölmeyecek kadar yediği, zaruret ölçüsünden fazlasına uzanmadığı müddetçe. "Ona da bir günah yoktur. Çünkü Allah bağışla-yandır, merhamet edendir." Böyle darda kalmış, zaruret içinde bulunan kimse için bunlar-dan hangisini bulursa zaruret miktarı, yâni diri kalacak kadar, ölme-yecek kadar yemesinde bir beis yoktur. Hani fıkıhtaki: "Zaruretler haram olan şeyleri mubah kılar." Hükmü işte bu âyetin mânâsını içerir. Besmeleyle alâkalı fakihlerimizin ifadesine göre; yenmesi haram olan hayvanlar şu şekilde özetlenmiştir: Allah adından başkaları için, Allah’tan başkalarını tazim ve ululamak için onlar adına kesilen hayvanlar kesinlikle yenmez. Bile bile besmele terk edilirse o hayvan da yenmez. Ama fakihlerimizden bazıları eğer kesen Müslüman ise zaten onun hayatında Allah vardır, binaenaleyh kesim esnasında ister besmele çeksin isterse çekmesin bu hayvanın yenebileceğine hükmederlerken, bazıları da besmele çekilmeyen hayvanın yenmeyeceğine hükmetmektedirler. Bazıları da eğer bir Müslüman unutarak besmeleyi çekmemişse bu hayvanın ye-nileceğine hükmetmişledir. Lâkin burada şunu ifade edelim ki, tüm amellerde niyet çok önemlidir. Yâni yapılan bir amelde o amelin yaptırıcısı çok önemlidir. Yaptırıcısı İslâm olmayan her şey İslâm’da bâtıldır. Unutmayalım ki yarın her yaptığı iş konusunda sorulacak adama: Bu konuda Rab-biniz kimdi? denilecek. Bunu yaptıran kimdi sana? Neden kestin bunu? Kim adına kestin? Neden aldın bunu? Neden sattın? Neden yaptın bu işi? Kim dedi de yaptın? Ya Allah dedi de öyle yaptım! diyecek adam ya da işte bilmiyorum, Zerdüşt buyurdu da onun için yaptım! diyecek. İşte ihtiyacımdı ya Rabbi! Güzel görmüştüm ya Rabbi! Uygun bulmuştum ya Rabbi. Veya işte bunu Firavun adına yapmıştım, bunu toplum adına yapmıştım, bunu âdetleri memnun etme adına yapmıştım diyecek. Unutmayalım ki yaptırıcısı Allah olmayan her iş boştur. Allah adına yapılmayanlar ne adına ve kim adına yapılmış olursa olsunlar hepsi boştur. Hiç birisinin yarın Allah huzurunda karşılığını istemeye hakkımız olmayacak. Hattâ bir hadis-i kutsi’de mahza Allah-tan başkaları adına yapılanlar değil, Allah adına başkalarının da ortak edildiklerinin bile Rabbimiz tarafından kabul görmeyeceği anlatılır. Meselâ bir adam bir ameli yaparken hem Allah benden razı olsun, hem de başkaları beni beğensin diye yapmışsa, Allah’a başkalarını da ortak etmişse bu amel bile kabul edilmeyecektir. Çünkü Rabbimiz; ben ortaklıktan beriyim buyuruyor. Bir kul hem beni hem de benim dışımdakileri memnun etme adına bir amel işlemişse ben ondan da, onun bana ortak kıldıklarında da beriyim, o ameli bana değil ortağına aittir, karşılığını da ondan istesin buyuruyor. Meselâ bakın namaz, namaza kimse laf edemez değil mi? Bunun bile yaptırıcısı Allah değilse bu bile bâtıldır. Diz kireçlenmelerini önlemek için, jimnastik hareketi için kılınan namaz, yâni yaptırıcısı Allah olmayan namaz da bâtıldır. Öyleyse yaptırıcısı İslâm olmayan bütün eylemler bâtıldır. Öyleyse söyle diyelim. Firavunlar adına, tâğutlar adına kesilen bir hayvanın, yapılan bir amelin başında bin besmele çekilse bile yine de bu boştur. Zaten bu tür eylemlerin başında besmele çekmek Allah’a yol göstermek, Allah’a akıl vermek anlamına geleceği için, ya da meşru olmayan bir niyete Allah’ı karıştırma anlamına geleceği için Al-lah’a yapılmış en büyük bir iftira olacaktır. Birilerini ululamak adına, birilerinin şerefini yüceltmek adına veya putlar adına kesilen bir hayvanın kesimi esnasında bin besmele çekilse bile bu hayvan asla yen-meyecektir. Ve bu kesim işini yapan kişiye de besmele çekiyor denmeyecektir.
119.“Size ne oluyor ki, Allah size darda kalmanızın dışında, haram olanları genişçe anlatmışken adının üzerine anıldığı şeyden yemiyorsunuz? Doğrusu çoğunluk, hevâ ve heveslerine uyarak, bilmeden sapıtıyorlar. Aşırı gidenleri en iyi bilen Rabbindir.” Evet size ne oluyor da başında besmele çekilerek Allah adına kesilen hayvanları yemiyorsunuz? Allah tarafından size helâl olarak belirlenmiş, Allah yasalarına göre size helâl kılınmış bu hayvanları yememe konusunda neden ayak diretiyorsunuz? Haram ve helâlleri belirleme hakkı sadece Allah’a aittir. Neyin haram neyin helâl olduğunu öğrenmek istiyorsanız buyurun Allah’ın sizin adınıza haram ve helâlleri belirlediği kitabına ve o kitabın pratiği olan Resulünün sünnetine bakın. Bu iş insanların yetkisinde olan, çoğunluğun elinde olan bir iş değildir. Muhakkak ki haram olanlar da, helâl olanlar da Rabbiniz tarafından size açıklanmıştır. Rabbiniz kitabında her şeyi size apaçık anlattıktan sonra sizler kendi kendinize haram ve helâller belirlemeye mi kalkışıyorsunuz? diyor Rabbimiz. Haram ve helâl belirleme hakkı sadece Allah’a ait iken bugün maalesef bu konu çoğunluğun elindedir. İnsanların, toplumun, çoğunluğunun helâl dediği, güzel dediği helâl, haram dediği, yasak dediği de haram ve yasak sayılmaktadır. Rabbimiz buyurur ki ey yahudiler! Ey hıristiyanlar! Ey kitap ehli olanlar! Ve siz ey Kur’an kitabıyla karşı karşıya gelenler! Haram ve helâl konusunda ne diye Allah’a kafa tutarsınız da kendi kendinize haram ve helâl belirlemesine kalkarsınız? Ne diye kendi kendinize hüküm çıkarırsınız? Allah bir şeyi haram ya da helâl kılarsa ne âlâ, nerden çıkardınız bu işi? Allah haram kılmamış da siz daha mı iyi bi-liyorsunuz? Düşünün hayatımıza koyduğumuz haramlar. Bugün kendi hayatımıza kendi ellerimizle koyduğumuz negatif ve pozitif haramları bir düşünün. Meselâ ne gibi haramlar? Adam diyor ki gardaş, sen o elbiseyi giyme! Neden? Yakışmıyor. Yahu İslâm yakıştırıyorsa sana ne bundan? Ya da ben bir daha evlenmem! diyor adam. Neden? Toplumun baskısı var da ondan. Allah’ın baskısı yoksa sana ne? İki evlenenleri Allah kınamıyor ve bu işe haram demiyorsa sana ne bundan? Veya diyor ki ben böyle bir evde oturamam! Ben bunu misafirime ikram edemem! Ben aileme böyle bir şeyi giydiremem! Neden o? Yâni neden var o yasaklar bizim hayatımızda? Neden var o haramlar, o hürmetler? Kim koydu bu haramları? Kim haram etmiş bütün bunları? Kendi kendimize kendi hayatınıza koyduğumuz haramlardır bunlar. Ayrıca haramın bir de hürmet anlamını düşünürsek, yâni do-kunulmazlık yüklediğimiz şeyler varsa. Yâni düğünde şöyle olacak, nişanda böyle olacak, giyimde böyle olacak, sosyal ilişkilerde böyle olacak... Şöyle saygılar, böyle eğilmeler, şöyle törenler, böyle bay-ramlar diye kutsadığımız şeyler varsa hayatımızda, o zaman bu âyeti bir daha anlamaya çalışacağız. Allah tüm bunları haram kılmadığına göre size ne oluyor ey kitap ehli? Size ne oluyor ey Müslümanlar? Üstelik yasak kılınanlar da Tevrat’tan önceydi. Siz bunu Yâ’kub oğulları olarak yapıyorsanız, ama bu iş Tevrat’tan önceydi. Allah ondan sonra Tevrat’ı gönderdi de Hz. Yâ’kub onunla amel etti. Veya ey bugünün ehl-i kitabı olan Müslümanlar! Eğer sizler de kitabınız ve peygamberinizin sünnetiyle tanışmadan önce hayatınıza bir kısım yasaklar koymuşsanız... Ama Kur’an’ı tanıdıktan sonra artık o yasakların ne anlamı kalır? Niye hâlâ o hesabın peşindesiniz? Allah yasak demişse yasaktır, dememişse yasak değildir. Ama köle ruhlu insanlar hem efendilerinin yasaklarına uyarlar, efendilerinin görüşlerine müracaat ederler. Acaba efendim ne der bu konuda? derler, hem de Allah’ın yasaklarına uymaya çalışırlar. İşte günümüz Müslüman köleleri de böyledir. Ama sadece efendimiz Samed olan Allah olunca artık, Allah’ın yasağından başka yasak kabul etmeyeceğiz demektir. Evet Allah size haram ve helâlleri belirlemiştir. Allah’ın ha-ramlarını haram, helâllerini de helâl bilecek ve o istikâmette bir hayat yaşayacaksınız. Haramları, Allah’ın haram dediklerini de şu şartla yiyebilirsiniz; ancak bunu belirleme hakkı da yine size değil Allah’a aittir. Bu ruhsattır ve bu ruhsatı da yine Rabbimizin yasalarından almak zorundayız. Peki neymiş bu ruhsat? Muzdar durumda kalmış ve çaresizlik sebebiyle yemek zorunda kalmışsanız, o haram kılınanlardan da yeme hakkımızın olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Bakara’daki âyet bunu anlatır. Zaruret durumuna düşmüşsek, onsuz olmaz durumuna düşmüşsek Rabbimiz bu haramları yemeye de izin veriyor. Meselâ içki yasaktır. Ama susuz kalmış ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorsak, sadece susuzluğumuzu giderecek ve ölümden kurtulabilecek kadar ve de başka birisinin hakkına tecavüze yeltenmeden haram olan içkiyi içebiliriz. Evet Rabbimiz kitabında haramlarını ve helâllerini açık açık haber verdiği halde, buna rağmen insanların çoğu kendi zanlarına dayanarak, kendi hevâ ve heveslerine tutunarak ilimsiz bir biçimde helâl haram belirlemeye kalkışarak insanları saptırmaya çalışıyorlar. Mecusiler, müşrikler, yahudi ve hıristiyan dünya gece gündüz uğraşıyorlar. Kendilerine göre haramlar helâller belirleyerek, kendilerine göre emirler ve yasaklar belirleyerek tüm yeryüzüne beyanatlar-da ve vahiylerde bulunuyorlar. Böylece Müslümanların zihinlerini idlal etmeye çalışıyorlar. Mü’minleri haram ve helâl belirleme konusunda Allah’tan koparıp kendilerine kul köle edinmek istiyorlar. Ama bu kâfirler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar biz Müslümanlar kesinlikle onlara uymayacağız. Kesinlikle onların vahiylerine kulak vermeyeceğiz. Çünkü onlar bilgisizce kendi akıllarına, kendi zanlarına kendi hevâ ve heveslerine dayanmaktadırlar. Çünkü onlar insanları kendi sapık hayatlarına ortak etmek istiyorlar. İnsanları kendi cehennemlerine çağırıyorlar. İşte görüyoruz her gün ve her gece büyük şeytanla el ele vermişler çeşit çeşit haram ve helâl belirlemeye çalışıyorlar. Şunlar yenir bunlar yenmez! Şunlar giyilir bunlar giyilmemelidir! Şunlar içilir bun-ların modası geçmiştir! Bu devirde şöyle yaşanır böyle yaşanmaz! Şunlarsız olmaz! Bunlarsız hayat çekilmez! Şurada okunur, burada okunmaz! Şöyle kazanılır böyle harcanmaz! Şu meslekler seçilir! İn-sanlar şöyle yönetilir, bu devirde bu tür bir yönetim olmaz! Yönetime şunlar şunlar esas alınır, bunlar, bunlar alınmaz! Hukukun temel di-namikleri şunlardır, bunlar hukuk yönünden kabul edilmez! Eğitimin il-keleri şunlardır bunların modası geçmiştir gibi gece gündüz insanlara vahiyde bulunarak insanları Allah ilkelerinden uzaklaştırmak istemek-tedirler. Tüm dertleri, İnsanları Allah’a kulluktan koparıp kendi yasala-rına, kendi hevâ ve heveslerine kul köle edinmek. Gece ve gündüz bu adamların, bu insan ve cin şeytanlarının vahiyleriyle beraber olanlar, bu şeytan vahiylerinden beslenenler, on- ların kulu ve kölesi olmaktan asla kurtulamayacaklardır. Ancak gece gündüz Allah vahyiyle beraber olup, Allah vahyinden bilgilenenler bu şeytan vahiylerinden kurtulup Rablerinin kulu olarak kalmayı başarabileceklerdir, bunu asla hatırımızdan çıkarmayalım. Muhakkak ki Allah sapanları, taşkınları en iyi bilendir. Evet yoldan geçenler, sana bakanlar, yemez misin diyenler, içmez misim diyenler, sana zorla ikram etmeye çalışanlar ne için ikram ediyorlar, bunu düşünmeden yemeyeceğiz o zaman. Eğer ikramın hedefi Allah’sa, Allah adına ikram ediliyorsa hemen yiyeceğiz, değilse vazgeçeceğiz. Meselâ bir koyunumuz var ve biz onu Allah izin verdi diye, Al-lah cana ve mala hakimdir diye, Onun iznine binaen şöyle güzelce kıbleye doğru yatırdık, önceden bilediğimiz bıçakla bismillah Allahu Ekber diyerek kestik. Ya Rabbi senin adınla, senin izninle, sen dediğin için, senin yetkinle, sana boyun eğiyorum diyerek kestik. Yâni so-nunda kan aktı ve hayvan öldü. Bir başkası da aynısını yapıyor. Tutuyor, getiriyor hayvanı, biledikleri bıçakla o da kesiyor. Lâkin o, Allah dedi diye, Allah’tan böyle bir yetki aldık diye değil. İşte ikisinin farkı bu. Yâni işte Allah’ın hayata karışmasının temel esprisi budur. Böyle görüntülenir bu iş. Söyleyin, bu ikisi arasında ne fark var? Yâni bizim yaptığımız gibi Allah dedi diye besmeleyle kesilen önceki hayvanın etiyle, Allah dedi diye kesilmeyen, ya da Allah’tan başkası dedi diye kesilen bu sonraki hayvanın etlerinin ne farkı var? Yâni kesimde bes-mele çekilmenin, niyet farkının dışında başka hiçbir farkı olmayan bu hayvanların etlerinin ne farkı olacak? Hayatın tüm konuları da aslında aynen böyle değil mi? Meselâ Allah’a, Allah dedi diye, Kur’an ve sünnete dayandırılarak kıyılan bir nikahla, bir birleşmeyle onun dışındaki birleşmelerin ne farkı var aslında? Yâni erkek kadına, kadın erkeğe; ben sana vardım, ben de seni aldım, haydi beraber olalım demesiyle, bunu Allah adına yapıyoruz, değilse Allah izin vermemiş olsaydı asla yapmazdık diyenlerin farkını anlayabildik mi? Veya meselâ düşünün tertemiz bir tavuk kestiniz Allah adına, kesen de müslüman, güzel yolunmuş, şoklama filan yapılmamış, içini de çıkarmış, temizlemiş ve güzelce pişirmiş. Tam yiyecekleri sırada bir hırsız gelip çalmış, evine götürmüş ve çoluk çocuğuyla yiyecek. Bakın tavuk aynı tavuk. Ama önceki sofrada iken tertemiz olan bu tavuk, beriki sofraya geçince haram olmuştur. Peki ne farkı var? Neden birine helâl de ötekisine haram? Allah öyle dedi diye, bunun başka bir izah tarzı yoktur. İşte Allah’ın yetkili oluşuyla, Allah’ı yetkili bilişle Allah’a yetkisizlik izafesinin temel espirisi budur, başka yok. Bütün bir din, bütün bir hayat işte böyle anlaşılmalıdır. Allah tek Rab’dir, Allah tek İlah’tır, Allah hayata tek karışandır, Allah hayata tek program yapandır, Allah hakemdir, Allah hakimdir, Allah alîmdir, Allah istediğini yapandır, Allah yol gösterendir. İşte Allah’ın böylece yetkili olduğuna inanan ve Onun istediği gibi bir yaşayanlara müslüman, aksini yapanlara da kâfir denir. Yaşantısını Allah dedi diye ayarlayanlar müslüman, Allah ayarlar, ama ben de ayarlarım diyenler müşriktir. Ve işte hayata Allah’ın karışma yetkisini net anlatan bir örnek sunuldu burada. O dedi diye kesilince yiyoruz, o demedi diye kesilince de yemiyoruz. Kâfirler işte burada müslümanları yormaya, bunaltmaya, aldatıp saptırmaya çalışıyorlar. Geliyorlar müslümanlara diyorlar ki; efendim besmeleyle kendi kestiğiniz, kendi öldürdüğünüz hayvanları yi-yorsunuz, ama Allah’ın öldürdüklerini yemiyorsunuz. Bu nasıl bir iş? Sizin öldürdükleriniz yeniyor, ama Allah’ın öldürdükleri yenmiyor? Ha-ni vadesiyle, kendiliğinden ölen hayvanlar yenmiyor ya. Yâni kendi mantık oyunlarıyla müslümanları şaşırtmaya çalışıyorlar. Halbuki bizim kestiğimiz de Allah’ın öldürdüğü, Allah’ın öldürdüğü de Allah’ın öl-dürdüğüdür. Yâni ben, benim kestiğim Allah’ın öldürdüğünden daha iyi olduğu için onu yiyorum demiyorum. Böyle bir iddiam yok. Zaten bunu ben belirlemiş değilim ki. Hangi hayvanın, hangi kesimle kesilmiş bir hayvanın yenileceğini, yenilmeyeceğini Allah belirliyor. Diyor ki Rabbim; Vadesiyle, kendiliğinden, benim öldürdüklerimi yemeyin, siz benim dediğim gibi öldürdüklerinizi yiyin. Allah böyle deyince artık yetki Onun olarak ben, tamam ya Rabbi, can baş üstüne ya Rabbi, çünkü can da senin, mal da senin. Cana hakim olan da, mala hükmeden de sensin. Sen nasıl istersen öylece yaparım diyor ve sadece Onun dediğini dinliyorum. Bu konuda, her konuda sapkınları, sapanları, haddi aşanları asla dinlemem.
120. “Günahın açığını da gizlisini de bırakın. Günah kazananlar, kazandıklarına karşılık şüphesiz ceza görecek-lerdir.” Bir de günahın açığını da gizlisini de terk edin diyor Rabbimiz. Evet günahın açığını da gizlisini de terk etmek zorundayız. Günah mı? Hepsini terk edeceğiz. Günahın her cinsinden uzak duracağız. Peki günahın açığı ve gizlisinden ne anlayacağız? Günahın açığını, yâni açıktan açığa herkesin gözü önünde iş-lenenleri de terk edeceğiz, gizlide bir tenhada işlenenlerini de terk edeceğiz. Umumî yerlerde işlenenlerini de, tenhâlarda işlenenleri de terk edeceğiz. Birisi sokakta içer ötekisi evinde. Bunların her ikisini de terk edeceğiz. Allah’ın haram deyip toplumun da haram kabul ettiği, açıkça bilinen günahları terk ettiğimiz gibi, Allah’ın kitabında haram dediği halde toplumun çoğunun artık bunu yapmayan kalmadı diyerek ya-sallaştırdıkları ve haram olmaktan çıkardıklarını da, bilinmeyen gizli günahları da işlemekten uzaklaşacağız. Veya meselâ zina haramdır bu bellidir. Ama bir adam düşü-nün ki karısını boşamış. Karısı kendisine haram olmuş, ama bunu kimse bilmiyor ve o kimse de evliliğine devam ediyor. İşte böyle kimsenin bilmeyip de bizim bildiğimiz gizli günahları da işlemekten sakınacağız. Veya adam oturur sofranın başına helalden kazanmış gibi yer içer, kimse bilmez onun haramdan çalıp çırparak topladığını. Bir günaha delâlet eden aynen onu işlemiş gibidir. Adam diyor ki İslâm’a hizmet temel prensiptir. Binaenaleyh kızlarımızı İslâm’a hizmet için şu şu okullara göndermeliyiz. Çocuklarımızı devrin bilgilerinden mahrum etmemeliyiz diyerek, içinde taşıdığı niyeti çaktırmadan, Allah’ın günahlarından birini işlemeye teşvik ediyor insanları. İşte böyle niyeti gizli günahları işlemekten de sakınacağız. Evet gizli açık tüm günahları terk edeceğiz. Unutmayalım ki mayın tarlasında geziyormuşçasına günahların üstüne üstüne giderek bir hayat yaşayan kimseler, işledikleri bu günahların karşılığını mutlaka göreceklerdir. O günahlarının karşılığıyla mutlaka bir gün karşı karşıya geleceklerdir. Ondan kaçıp kurtulmaları kesinlikle mümkün olmayacaktır. Evet böyleleri günahlarının tümüyle cezalandırılacaklardır. Hani adam bir suç işler affedilir, ama aynı suçu ikinci defa işleyince evvelki suç aynen avdet eder ya, işte aynen bunun gibi ceza görecektir böyle davrananlar.