121. “Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin, bunu yapmak Allah'ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytanlar sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar, eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.” Allah adına kesilmemiş hayvanları yemeyin. Yâni bu kesim Allah’tan değil mi? Üzerine Allah adı anılmadı mı? Besmele çekilme-di mi? Allah’tan dolayı değil mi? Allah’ın gündemde tutulmasının gereği değil mi? Allah’ın bir olurundan kaynaklanmıyor mu bu kesim, ya da önümüze sunulan bu yiyecekler? Bunlar asla yenmeyecektir. Çünkü bu fısktır, günahtır, isyandır ve itaatten çıkıştır. Bunu icra eden fâsık olacaktır, Allah’a itaatten çıkmış olacaktır. Kesim işlemi esnasında bile bile besmele çekip Allah adını anmaya yanaşmayan bir müşrikin kestiği yenmez. Eğer hayvanı kesen kişi bir müşrikse onun kestiği yenmemelidir. Çünkü bu büyük günahtır veyahut da dinden çıkıştır. Ama dünkü dersimizde de söylediğimiz gibi, bundan sadece kesim esnasında mücerret besmele çekivermeyi anlamayacağız. Al-lah’ı, Allah’ın hayata etkin ve egemenliğinin gündemi adına kesilenleri yiyeceğiz. Allah’ın gündemi adına olmayanları yemeyeceğiz. Bunun biraz daha net anlaşılması için bir örnek verelim: Meselâ sizin dinsiz, ateist bir komşunuz var. Bir gün bahçesinde beslediği koyununu kesmeye karar vermiş. Dedi ki size; komşu sana da ikram etsem. Hayır dediniz, yemem. Bir şartla yerim, ya kelime-i şehadet söyleyeceksin, ya da hiç olmasa keserken bismillah diyeceksin. Adam geri durdu, ısrar ettiniz, tekrar ettiniz ve nihayet dayanamayarak iyi hadi öyleyse diyerek bismillah dedi ve kesti, şimdi bu adam size göre müslüman oldu mu? Kesimi Allah adına yaptı mı? Kalpten demedi, müslüman oluyorum olarak demedi, sizin için söyledi, sizin hatırınıza söyledi, size gösteriş için, sizi memnun etmek için söyledi. Yiyecek misiniz bu eti? Peki ne dersiniz, nice bismillahlardan sonra açılan kapılarda Allah’ın kesin yasakladığı para kazanma yollarıyla kazanılan paraların ürünü ikramları kabul edecek misiniz? Bunu yerken düşünmeyecek misiniz? Evet adam bismillah diyor. Her kapıyı açarken taze bismillah diyor. Ama dükkanına Allah’ı karıştırmıyorsa, kazanmasına harcamasına peygamberi karıştırmıyorsa, hayatında Allah gündemde değilse nasıl yiyeceksiniz? Öyleyse hayvanı keserken besmeleyi çekmeyenin yemeğini yemeyin değil, hayvanı keserken, hayatını yaşarken Allah adını gündemde tutmuyorsa yemeyin diyor. Allah dedi diye değilse yemeyin diyor. Allah ben bu model kesime, bu model kazanmaya, bu model hazırlamaya, bu model ikrama izin veriyorum deme şartıyla yiyeceğiz. Değilse yenilmeyecektir. Buna göre yiyenler, yedirenler ve yenenler bir kere daha düşünülmelidir. Fâsık bulunduğu yerden zarar vermek için ayrılan demektir. Fâsık lügatte itaatten çıkan demektir. Nitekim bunun için deliğinden çıkan fareye de fuveysıka denmiştir. Fâsık büyük günahları işleyerek Allah’a itaatten çıkan kişi demektir. Bakara sûresinin anlattığına göre fısk şu anlamlara gelmektedir: Allah’la yaptıkları anlaşmayı bozmak. Allah’la anlaşma metin- lerini imzaladıktan sonra bozmak, bozmaya çalışmak. Yâni Allah’la anlaşma yapıyorlar: Ya Rabbi ben senin kulunum, sen benim Rabbimsin, sadece senin dediğini yapacağım! Senden başkasının dediklerine gitmeyeceğim! Sen ne istersen tamam! Benim hayatıma sadece sen program çizeceksin! Ben de bu anlaşmaya sâdık kalacağıma ve karşılığında cennet bulacağıma inanarak söz veriyorum ya Rabbi! değilse cehennem konusunun farkındayım! diyerek Allah’a söz veriyor adam, ondan sonra da nakzediyor. Antlaşma konusuna aykırı hareket ediyor. Evet demek ki fâsıkın birinci sıfatı Allah’la ahdini boz-makmış. Bu ahdi şöyle de anlamaya çalışmışlar. 2- Emirlerine itaat, nehiylerinden kaçınmak hususunda Allah-ın kitaplarında açıkladığı konulara ait ahitlerini bozmak demektir bu. Allah’ın dediklerini yapmamak, demediklerini, haram kıldıklarını yapmak gibi. Demek ki böyle Allah adı anılmadan, besmele çekilmeden ke-sim yapmak ve de o kesimden yemek fıskmış. Ama dikkat ederseniz âyet-i kerimede herhangi bir kesimden söz edilmemektedir. Öyleyse bunu sadece kesimle sınırlı düşünmeyeceğiz. Bunu genel düşünece-ğiz. Yâni Allah adı anılmadan, Allah adına olmadan yapılan tüm hazırlıklar soframıza yemek diye sunulmuşsa bunları da asla yemeyeceğiz. Meselâ ne gibi? Meselâ yiyecek ki hazırlanması, oraya getirilmesi, bize ikram edilmesi konusunda Allah hakim değilse, Allah adına hareket edilmemişse, Allah’tan dolayı ikram edilmemişse onlar da yenmeyecektir. Düşünün ki önünüze getirilen yemeğin hazırlayıcısı onları hazırlama adına namazı terk etmişse. Düşünün ki namaza en-gel kazançların ürünü olan yemeklerse. Namaza, zikre, Kur’an, sünnete ayrılacak zamanların öldürücüsü olarak yapılan kazançların ürü-nü olan yemekler de Allah adına olmayan yemekler değil mi? Evet fıskı anlattıktan sonra Rabbimiz fıskın kaynağı olan şeytanlara dikkat çekiyor. İnsanların sapmasında, fıska düşmesinde şeytanların en büyük rol oynadığını anlatıyor. Tüm günahlar şeytandan-dır. Şu anda yeryüzünde varolan kin, haset ve düşmanlıklar hep şeytandandır. Allah’ın kullarını zikirden, Rablerinin kitabını hatırlamak-tan, Kur’an ve sünnetle iştigalden alıkoyan şeytandır. İnsanları namazdan alıkoyan şeytandır. İnsanların Allah elçilerini Allah ve Rab olarak düşünmelerine sebep şeytandır. Îsâ’yı Allah makamına koyduran şeytandır. Veya müşriklere Allah’ın meleklerinin kızlar olduğunu düşündüren ve onları saptıran yine şeytandır. İnsanların karşısına Al-lah’tan başka secde makamları çıkarıp onlara secde ettiren yine şeytandır. İnsanların karşısına Allah sisteminden başka sistemler çıkarıp insanların onlara kul köle olmasını öğütleyen yine şeytandır. Unutmayalım ki bizi Allah’a kulluktan, bizi namazdan alıkoyan her şey şeytandır. Meselâ bir merkep kaybettin ve onu ararken namazın mı geçti? bilesin ki o merkep senin için şeytandır. Veya meselâ bir şey ki seni kine, düşmanlığa sevk ediyorsa o şey senin için şeytandır. Veya bir şey ki senin ilim öğrenmene, Kur’an ve sünneti tanımana engel oluyorsa, bu senin dükkanın olabilir, malın, mülkün, makamın, mesleğin, karın, kızın, arkadaşların olabilir bilesin ki bunlar se-nin şeytanındır. Öyleyse aman şeytana dikkat edin! Zira unutmayın ki yeryüzünde sizlerin en büyük düşmanınız odur. Ve o şeytan: Sizinle mücâdele etsinler diye kendi dostlarına vahiy ederler. Hem kafalarınızda, kalplerinizde, düşünce ve imanlarınızda şüphe ve sarsıntılar meydana getirmek, hem de kendi dostları sizinle mücâde-lelerini sürdürsünler için sürekli vahiyde bulunurlar. Evet şeytanlar, Allah’ın secde emrine kafa tutanlar, dostlarına, yardımcılarına, yeryü-zünde kendi misyonlarını üstlenmiş insanlara, iki ayaklı şeytanlara il-hamlarda bulunup süratlice onlara mesajlar ulaştırırlar. Haber merkezlerine, dostlarına, kendilerini dinleyenlere haberler gönderirler. Eviniz şöyle olsun, ev tefrişleriniz şöyle olsun, perdeleriniz mobilyalarınız şöyle olsun, kazanmanız harcamanız şöyle olsun, eğitiminiz, hukukunuz şöyle olsun, oturmalarınız kalkmalarınız şöyle ol-sun, sofranızda şunlar şunlar bulunsun vs vs. dostlarına uygulasınlar diye sürekli vahiy ulaştırırlar. Tıpkı Rabbinin peygamberine, hayatın şöyle şöyle olsun, şunları, şunları yap, ama şunlar şunlar haramdır diye vahiy gönderdiği gibi, bu Rabler de dostlarına, kullarına uygulanmak üzere vahiy gönderirler. Cebrâil ve Allah’ın Resulü nasıl ki Allah’tan gelen vahyi kendi aralarında birbirlerine tekrar ediyorlarsa, bu vahiy programlarını seyredenler de birbirlerine bu programları anlatıyorlar bugün. Ve Rasu-lullah’a gelen vahyi sahâbe birbirlerine nasıl aktarıp, birbirlerini nasıl bilgilendirmeye çalışıyorlarsa bugün bakıyoruz ki bu şeytan vahiylerini seyredenler de sabahleyin birbirlerine bu programları anlatıp duyuruyorlar. Seyrettin mi? Bu gece filan filana şöyle yaptı, filan filana şunu dedi diyerek şeytan vahiy programlarının gündem maddelerini bir-birlerine aktarıyorlar. Âyetin nüzûl sebebiyle alâkalı âlimlerimiz bize şunu anlatır: Medineli yahudiler din konusunda, Allah konusunda ve peygamber bilgisi konusunda kendilerinin akıl hocası konumunda bulunan yahu-di bilginleri, yahudi Hahamları Mekke’deki müşriklere vahiy aktarıyorlar, bilgi ulaştırıyorlardı. Diyorlardı ki sorun bakalım o Müslümanlara. Allah’ın öldürdüğü hayvanı niçin yemiyorlar da kendi kesip öldürdükleri hayvanları yiyorlar? Olacak şey midir bu? Allah’ın kesip öldürdüğü yenmiyor, insanların kesip öldürdüğü hayvanlar yeniyor diyerek onlara akıl vermeye çalışıyorlar, vahiy ulaştırmaya çalışıyorlardı. İşi mantık oyununa dökmeye çalışıyorlardı. Ya da başka bir rivâyete göre İranlı Mecusiler ulaştırıyordu Mekkeli müşriklere bu vahyi. O dönemim şeytanları, yahudiler, hıris-tiyanlar ve Mecusiler vahy ediyorlardı dostlarına, peygamber karşı-sında mücâdeleyi sürdürsünler de Müslüman olmasınlar diye. Aman peygamber karşısında şöyle yapın, böyle davranın diye birlikte kararlar almaya çalışıyorlar ve birlikte hareket imkânları arıyorlardı dostlarıyla. Birlikte Müslümanlarla mücâdele ortamı arıyorlardı. Dostlarına Müslümanlarla mücâdele metotları ulaştırmaya çalışıyorlardı. Bakıyoruz bu şeytanlar hiç değişmemiş. Bugün de bu insan ve cin şeytanlarının el ele vererek şu andaki yeryüzü Müslümanlarıyla mücâdelede birlikte hareket kararları alıyorlar. Müslümanları terörist ilân ederek birlikte terörle mücâdele kararları alıyorlar, anlaşmalar imzalıyorlar. Halkı Müslüman olan ülkelerdeki dostlarına, o Müslümanlarla mücâdeleye devam etsinler diye vahiyler ulaştırarak akıllar veriyorlar. Aman şu İslâmî gelişmeye dikkat edin! Aman şu hareketi ne yapıp, yapıp bastırın! Aman şunları, şunları yok edin! Kapatın! Susturun! diyerek onlara fikir babalığı ve şeytanlık yapmaya çalışıyorlar. Ey Müslümanlar! Ey Allah vahyine mahzar olanlar! Eğer sizler size gelmiş Rabbinizin vahyi dururken bu vahyi bırakır da onlara kulak verir, onların vahiylerine kulak verir, onların yayınlarını izlemeye devam ederseniz, onlara itaat etmeye kalkışırsanız şunu kesinlikle unutmayın ki çaresiz siz de onlar gibi müşrik olmak zorunda kalırsınız, kalacaksınız diyor Rabbimiz. Aynen onlar gibi inanmaya, aynen onlar gibi düşünmeye ve aynen onlar gibi yaşamaya mecbur olacaksınız diyor Rabbimiz. Onların tarzı telakkilerini, onların hayat anlayışlarını, onların haram helâl anlayışlarını kabul ederek aynen onlar gibi şirke düşeceksiniz diyor Rabbimiz. Evet ey Müslümanlar! Çok dikkat etmek zorundayız. Bu şey-tanların vahiylerine kulak veren Müslümanlar, gece gündüz bu şeytan vahiyleriyle ve yayınlarıyla beslenen Müslümanlar! Rabbimizin ifadesi gerçekten çok vahimdir. Onlar da aynen onlar gibi müşrik olmak zorunda kalacaklardır diyor. O zaman Allah için çok ciddi düşünmek zorundayız. Bu şeytan vahiylerini evlerimize bastırmamalıyız. Çoluk çocuğumuzu bu şeytan vahiylerinin eline bırakmamalıyız. Bununla beraber Allah vahyine de çok sıkı tutunmak zorundayız. Tıpkı sihirbazların sihri karşısında vahye tutunup sihirlere kapılmaktan kurtulup zafere ulaşan Hz. Mûsâ gibi biz de bugün Kur’an’a çok ciddi sarılmak zorundayız. Eğer bu şeytan yayınlarına karşı kulaklarımızı çok iyi tıkar, Allah vahyine de çok iyi açarsak kesinlikle bilelim ki bu şeytanların bize karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Biz Allah’ın vahyiyle donanırsak, vahiyle silahlanır ve biz güçlü olursak, güç kaynağıyla irtibat kurabilirsek tüm dünya şeytanlarının yapabilecekleri bir şey yoktur. Ama:
122. “ Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp çıkamayan kimsenin durumu gibi midir? Kâfirlere de, işledikleri güzel gösterilmiştir. ” Bir insan düşünün ki ölü. Bir insan düşünün ki ruhen ölü, bedenen ölü. Bir insan ki ruhtan, Allah’tan, peygamberden, kitaptan, vahiyden habersiz. Hayatı bilmiyor, mematı bilmiyor. Hayrını bilmiyor, şerrini bilmiyor. Yaptığı neye yarıyor, yapmadığı neye yarıyor farkında değildir. Allah diyor ki böyle ölü iken kendisine hidâyet vererek dirilttik. Yâni kâfirken Müslüman yaptık diyor. Artık dirilmiştir. Tıpkı kupkuru bir toprağın Rahmânın rahmetiyle dirilip canlandığı gibi. Artık vahyin, hidâyetin dirilttiği bu kişi Allah’ı tanıyor, kitabı tanıyor, peygamberi tanıyor, kendisini tanıyor, çevresini tanıyor hayatı tanıyor, ölümü tanıyor, varlık gayesini tanıyor. Evet biz onu dirilttik ve bir de ayrıca ona bir nûr verdik. Ona rehberlik edecek, yaşadığı hayatta onun yolunu aydınlatacak, hayatı boyunca onu yalnız bırakmayacak bir kitap, bir peygamber verdik. Artık yaşadığı hayatta insanlar arasında o nûrla, o kitapla, o vahiyle yürüyor ve o nûr onu karanlıklar arasında bırakmayıp aydınlığa çıkarıyor. Nûr ile bakabiliyor çevresine. Nûr ile değerlendirebiliyor hadiseleri. Ne yaptığını, ne yapmadığını, yaptığının neye yaradığını, yapmadığının ne anlama geldiğini bilebiliyor. Lehine ve aleyhine olanların farkındadır. Çünkü artık nûru vardır onun. Nûr sahibidir. Nûrla bakabilmektedir artık. Farz edin ki evinizde bir anda elektrikler gitti ve karanlıkta kaldınız. O anı bir gözünüzün önüne getirin. Sonra bir mum buldunuz ve yaktınız. Bir anda etrafınız aydınlanıverdi. İşte böyle ölü iken vahiyle dirilttiğimiz, kâfirken hidâyetle Müslüman yaptığımız bu adam hiç karanlıkta kalan bir adamla bir olur mu? Allah nûruyla aydınlanan, Allah nûruyla gören bir mü’min el-bette karanlıklar içinde bocalayan bir kâfir gibi olmayacaktır. Allah nûruyla aydınlanan mü’min yemek yerken hayrını şerrini görebile-cektir. Komşusuna bakınca ona karşı görevleri aklına gelecektir. Âyet-i Kerimede iki insan tipi mukayese ediliyor. Erbab-ı ilim arasında sûrelerin, âyetlerin faziletleri, nüzûl hikmetleri hususunda bazı çalışmalar olmuştur. Hattâ bu hususta insanlar bu sûre ile, bu âyetlerle meşgul olsunlar diye o sûre veya âyetler hususunda hadis uyduranlar bile olmuştur. Bizzat kendileri bunu itiraf etmişlerdir. Abdullah İbni Mesud derki: Kur’an’da hiçbir âyet yok ki onun nerede? Kimler hakkında? Hangi hadise üzerine indiğini bilmiş ol-mayayım. Ümmetin bahri denilen bu büyük sahâbe hakkında Allah’ın Resulü dua etmişti de Allah onu dinde fakih yapmıştır. Aslında Kur’an’daki âyetlerin tümü herhangi bir hadise üzerine inmemiştir. Ama bir çoğunun belli bir hadiseyle alâkalı olarak indiğini biliyoruz. Meselâ bir ifk hadisesi olmuştur. Rasulullah bir ay kadar beklemiş ve o hadiseyle alâkalı âyetler gelmiştir. Veya Ebu Leheb İslâm’a ve Rasulullah’a taş atmıştır da akabinde Tebbet sûresi gelmiştir. Veya bir kadın "Ümmü Cemil" Rasulullah’a gelip şeytanın seni unuttu demiştir de Duhâ sûresi gelmiştir. Veya Mekke’nin fethine dair bir âyet gelmiştir... Fakat Kur’an’da öyle âyetler vardır ki hiçbir hadise, hiçbir beklenti olmadan gelmiştir bu âyetler. Nüzûl sebeplerini bilmek usul açısından o âyetlerin mânâla- rını anlamakta yardımcı olur. Ama bu âyet bunun için inmiştir, bu âyet sadece bu olayı aydınlatmak için gelmiştir dersek o âyeti o döneme, o vakaya hasretmiş ve gömmüş oluruz ki bu İslâm dışı bir anlayıştır. Zira o âyet o dönemde vuku bulmuş bir hadise üzerine inmiş olsa da kıyâmete kadar olabilecek benzer tüm olay ve insanları ilgilendirmektedir. İslâm bu şekilde inanmayı ve düşünmeyi gerektirir. Meselâ Cenâb-ı Hak ilk emir olarak Kur’an’da Rasulullah’a oku demiştir. Rasulullah o gün okumuş ve kıyâmete kadar okunacaktır. Bu okuma emri sadece o dönemle veya sadece Rasulullah’ın şahsıyla alâkalı bir emir değil, kıyâmete kadar bizimle de ilgili bir emirdir. Yine Rasulullah’a Müzzemmil sûresinde kıyam emredilmiş, kı-yâmete kadar bu emir devam edecektir. Bu âyette de iki nüzûl hikmeti anlatılır. 1- Birinci rivâyet Allah’ın Resulü Kâbe’nin avlusunda namaz kılarken Ebu Cehil bir devenin işkembesini onun omuzları üzerine koyar. Hz. Fatıma Rasulullah’ın omuzlarından onu kaldırabilmek için uğraşır. Durum Hz. Hamza’ya intikal edince Hz. Hamza, Ebu Cehili hırpalar ve bu hadise üzerine bu âyetler iner. Yâni bu rivâyete göre burada anlatılan ölü, Allah’ın Resulüne bu tür bir tavırda bulunan Ebu Cehildir, Allah’ın kendisini vahiyle dirilttiği de Allah’ın Resulüdür. 2- İkinci rivâyet ise şöyledir. Ammar ve Ömer’in İslâm’la dirilmesine mukabil Ebu Cehil’in ölümünü anlatır bu âyet denmiştir. Va-hiyle diyalog kuran birileri onunla dirilirken, ondan mahrum kalan bi-rilerinin ölülüğü anlatılıyor denmiş. Kimin hakkında ve hangi olayla ilgili olursa olsun kıyâmete ka-dar âyet bize hitap etmektedir ve edecektir. Ölü iken kalbini dirilttiğimiz adam, hiç karanlıkta kalan kim-seyle bir olur mu? dendikten sonra, bu insanın sıfatları sayılıyor ve deniliyor ki; biz ona bir nûr verdik de o nûrla insanların arasında yü-rüyor. Yâni bir insan düşünün ki önce ölüdür. Ama bu ölüm canın bedenden ayrılışı şeklinde bir ölüm değildir. Canları bedenlerindey-ken ölüdür bu kâfirler. Akif bunlar için namaz kıldığı caminin imâmına şöyle diyordu: Hoca bunları canlı zannetme sakın. Bunlar meyyit-i müteharrike lerdir. Kişi eğer vahiyle, Allah’la, peygamberle beraber değilse, Kur’-an’dan, peygamberden ve onun ashabından örnek alacak kadar onlarla yakınlık kurmuş değilse, Rasulullah’ın ve sahâbesinin tatbikatını bilmiyorsa ölüdür. Kur’an’dan ayrı kalması sebebiyle ölüdür o insan. Rasulullah’ın hayat veren çağrısına uymamışsa hayattan mahrumdur o insan. Çünkü Rabbimiz Enfâl sûresinde öyle diyordu: "Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icâbet edin." (Enfâl 24) Âyet-i kerimeden da anlıyoruz ki Allah ve Resulünün çağırdığı şey hayat veren şeydir ve ondan mahrum olanlar da ölüdür. Yine biliyoruz ki Kur’an’ın bir adı da ruhtur ve bu ruhla ilişkisi kesilmiş insan ölüdür. Zaten irtidat eden, Kur’an’la irtibatını kesen kişi ruh hakkını, hayatiyet hakkını kaybettiği için İslâm’da ölümü hakketmiş insandır. İşte böyle vahiyle, ruhla tanışamamış bir ölüyle, vahiyle dirilmiş kimse bir olur mu? diyor Rabbimiz. Nûr sahibi bir Müslüman ile bu nûrdan mahrum olan kâfir bir olur mu? Eline el feneri verilmiş ve onunla yürüyen bir adamla, karanlıkta el yordamıyla düşe kalka yürümeye çalışan insan hiç bir olur mu? Elbette bu ikisi bir olmayacaktır. Kur’an ve sünnetle hareket eden, kitap ve sünnet nûruna sahip olan kişi meselâ evine bir misafir geldiği zaman hiç şaşırmaz. Çünkü elinde nûr var onun. Kur’an ve sünnete sorma imkânı vardır. Sorar kitaba, sorar peygambere: Ya Rasulallah ben bu misafirlerime ne ikrâm edeyim? Bunlara ne anlatayım? Nasıl davranayım? Allah’ın Resulü kendisine ne tarif ettiyse, nasıl tarif ettiyse veya Allah’ın Resulü hayatında evine gelen misafirlerine ne ikram ettiyse, nasıl ikram ettiyse, nasıl davrandı ve neler anlattıysa onu aynen uygular olur biter. Eğer o kimse için Allah’ın Resulü yandaki odada gibi yakınsa, her an ona sorabilecek kadar onunla diyalog halindeyse, her an Kur’an’a sorabilecek kadar Kur’an’a yakınsa nûr sahibidir o ve hiç bir zorluk çekmeyecektir hayatında. Ya da bir otobüste, trende, başka bir şehirde, çarşıda, pazarda, insanların içinde, tenhada, evinde, talebelerinin arasında bulunurken o anda Allah’ın kendisinden neler istediğini, o konumda Ra-sulullah ve ashabının nasıl davrandığını bilen bir kimseyle bilmeyen bir kimse hiç bir olur mu? Birisi çok rahat bu bildiğini uygularken, ötekisi ise o konumda şaşırıp kalacaktır. Birisinin önü ve arkası alabildiğine aydınlık, öbürü ise karanlıklar içindedir. İşte iki insan tipi duruyor karşımızda. Birisi nûr sahibi, Kur’an sahibi, diğeri zulmetler içinde bocalamaktadır. Bu iki insan tipini ha-yatımız boyunca hep karşımızda canlı tutmak zorundayız. Meselâ birisiyle karşılaştık diyelim. Ne diyeceğiz bu adama? Yâni değeri ne-dir bu adamın? Ne cins bir adamdır bu? Kaç çocuğu var? Kaç evi, kaç arabası var? Parası, Markı, Doları var mı? Diploması, doktorası var mı? Mesleği, makamı, mansıbı var mı? Adamın değerlendirilme-sinde kesinlikle ölçü bunlar değildir. Peki neymiş o zaman değerlen-dirme ölçüsü? Ölçü, bu adam nûrdan mı, yoksa zulmetten yana mı? Nûr ashabından mı? Yoksa zulümat ashabından mı bu adam? Vahyi tanıyan, vahiyle hareket bir mü'min mi? Yoksa vahiyden habersiz ha-reket etmeye çalışan birisi mi? İşte bir adamın değerlendirilmesinde ölçü budur. Buna göre Ebu Cehiller, Nemrutlar, Firavunlar, tüm kâfirler, kitaptan habersiz yaşayanlar ve kıyâmete kadar bunların karakterlerini taşıyanlar karanlıkta kalmış zulmet ashabındandırlar. Ama vahiyle hareket eden, nûrla yürüyen, tüm peygamberler ve peygamber yolunun yolcusu olan mü'minler de nûrla hareket eden aydınlık dünyasının üyeleridir. Bir Ömer vardı ölü. Hayatiyeti yok. Zulmette kalmış ve sanki kendi kendisini öldürmüş, kendi kendisini boğmuş. Allah’ın kendisini yeryüzünde insan diye, halife diye, ahseni takvim üzere yarattığı insanlık özelliklerinden bir eser bırakmamış üzerinde. Esfeli safiline sü-rüklemiş kendisini. Ama böyle ölümün şahikasına doğru giderken Al-lah’ın vahyine gönül vermiş, Allah ve Resulünün kendisini kendisine hayat vermek üzere çağırdığı hidâyeti kabul etmiş ve diriltmiş. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran Rabbimiz onu hidâyetiyle diriltivermiş. Ama bir de Ebu Cehil veya her devirde bulunan Ebu Cehilleri düşünün ki bunlar zulmetler içindedirler. Evet, buraya kadar söylediklerimizi bir özetleyelim inşallah. Allah’ın ölü iken diriltip kendisine nur verdiği ve onurla insanlar arasında gezen bir adam ve zulümat içinde, karanlıklar içinde ve de ondan çıkış imkânını da kaybetmiş bir adam düşünün. Bu iki insan hiçbir olur mu? Allah’ın kendisine nur verdiği ve o nurla insanlar arasında gezen bir kişi. Demek ki ölü ve diri mü’min ve kâfir olarak vasfedi-liyor. Diri mü’min, ölü de kâfirdir. Öyleyse ne dersiniz? Kur’an ve sünnetle dirilmek, iman ve İslâm’la dirilmek konusunda; hayır ben başka şeylerle diriyim diyebilenler de çıkacak mı? Desinler, aslında zifiri karanlıktadırlar onlar ve oradan da çıkma imkânları da yoktur onların. Ama diri olabilmek, diri kalabilmek için Allah’ın verdiği nur ile, yâni iman ile, Kur’an ile gezmek, insanlar arasında yürümek, insanlar arasında görünmek, görüntülenmek, insanlara bunu göstermek, duyurmak, anlatmak gerekmektedir. Yâni bir insana Allah nur lütfedecek, Kur’an bilgisi, iman ışığı verecek, kitapla imanla tanışacak, lâkin eğer o kişi bununla insanlar arasında gezip dolaşmaz, insanlara bunu göstermez, tanıtmaz, öğretmez ve yansıtmazsa, bilelim ki o zaman kendisine verilen bu nurun faydasını göremeyecektir. Öyleyse haydi Allah’ın bize verdiği bu nurla insanlara koşalım. Karanlıkta kalmış insanların dünyalarını aydınlatmak üzere bir tebliğ faaliyetinin içine girelim de bu nurdan istifade etmiş olanlardan olalım Allah’ın izniyle. Peki burada bir soru hatırımıza geliyor. Aydınlıkta yaşamak dururken, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın vahyiyle dünyasını da âhiretini de aydınlatmak varken, bu imkân herkes için geçerliyken acaba bu insanlar neden karanlıklar içinde kalmayı tercih ediyorlar? Neden ha-yatlarını zehir zindan etmeden yana oylarını kullanıyorlar? İşte böyle. Çünkü biz kâfirlere amellerini süslü gösterdik. Kâ-firlere, müşriklere amelleri süslü gösterilmiştir. Daha önceki âyetin tefsirinde bu anlatılmıştı. Şeytan onlara amellerini süslü göstermektedir. Adamlar hayatlarını güzel görüyorlar, tüm yaptıklarını iyi görüyorlar. Yollarını yol kabul ediyorlar. Bundan daha güzel bir hayat olmaz diyorlar. Bizim yolumuzdan, bizim hayatımızdan, bizim yaşantımızdan daha iyisi olmaz diyorlar. Ve böylece kendilerinden emin olarak Allah’ın dinini, Allah’ın yolunu kabule yanaşmıyorlar. Pislik içinde yaşıyorlar ama bunu çok güzel bir hayat zannediyorlar. Oysa Allah beğenmedikten sonra bizim amellerimizi beğenmemizin ne anlamı olacak da? Allah beğenmedikten sonra bizim beğenmeye ne hakkımız var?
123. “Bunun gibi, her kasabanın bir takım ileri gelen-lerini orada hile yapan suçlular kıldık. Oysa yalnız kendilerine hile yaparlar da farkına varmazlar.” İşte böylece biz her bir karye, her bir kasaba, her bir şehir, her bir kent için o şehrin mücrimlerini yarattık. Her bir şehre müc-rimlerin büyüklerini egemen kıldık. Her memleketin ekabirlerini müc-rimlerden kıldık. Her bir beldenin ileri gelenlerini zulmedenler kıldık. Orada hile yapıp, dümenlerle kirli işler çevirsinler diye. Her bir bel-dede kendilerinde renk gören, kendilerini bir şey zanneden, ben de, biz de biliriz! Biz de yaparız! Bizim de fikrimiz var! Bizim de ege-menliğimiz var! Egemenlik bizdedir! Hâkimiyet bizdedir! Biz istedi-ğimizi yaparız! diyen azgınlar kılarız. Orada tuzak kursunlar diye, orada insanlara zulmetsinler diye, zarar versinler diye, onları taciz etsinler diye müsaade ettik onlara diyor Rabbimiz. Onlar orada düzen kurarlar, plan proje yaparlar. Ancak onlar farkına varmadıkları halde kendilerine tuzak kurarlar. Kuyu kazarlar, kendilerine kazarlar. Sanki Allah bu tür insanlara diyor ki; haydi buyurun, istediğiniz plan ve projeyi yapın, nasıl isterseniz öylece yapın, size imkân ve fırsat veriyorum diyor. Ama onlar bu yapıp ettikleriyle ancak kendilerine ederler, kendi aleyhlerine hareket ederler. Peygambere, müslümanlara ve İslâm’a hiçbir şey yapamazlar. Peki acaba Kur’an’la beraber olan insanlar düşünüyor mu? Söyleyin, sizin bu Kur’an’la beraberliğiniz, Allah’la beraberliğiniz konusunda acaba bu insanlar etkili olmuşlar mı? Yâni acaba bu adamlar böyle plan program yaptılar da onun için mi müslümanlar Allah ve peygamberden uzaklaştılar? Kimileri hep böyle yorumlayarak ucuzculuğa gitseler de ben öyle olduğunu zannetmiyorum. Zaten eğer ben müslümanım di-yenler zaten Müslümanlığın temel kitabı olan Kur’an’la beraberliklerini bırakmışlarsa bu, benim anladığım şeytan ve dostlarının plan ve projelerinden kaynaklanmıyor. Çünkü işte Rabbimiz öyle diyor; onlar ancak kendi kendilerine plan ve projeler kurabilirler, ancak kendi ken-dilerini batırırlar, ancak kendi kendilerini saptırırlar, ama Kur’an’la beraber olanlara karşı yapabilecekleri hiçbir şeyleri yoktur. Allah’ın kitabıyla birlikte olmak isteyenlere ne şeytanlar, ne azgınlar, ne büyükler, ne küçükler bir zarar veremeyecektir. Garip değil mi? Bugün tüm köylerde, tüm kasabalarda, tüm şehirlerde, tüm yerleşim birimlerinde bu tür mücrimleri görürsünüz. Demek ki bunları egemen konuma getiren, onlara bu imkânı veren de yine Allah’tır. Onların suçluluklarını, onların tüm zulüm ve yolsuzluk-larını onaylayan da Allah’tır. Allah bunlara dokunmuyor ki böylece bu mücrimler diğer insanlar için bir imtihan konusu, bir denenme vesilesi olsunlar. Böylece anlıyoruz ki hem bu mücrimler, hem de onların zulümlerine maruz kalan diğer insanlar imtihan edilmektedirler. Ama âyetin ifadesiyle söyleyelim: Hem bu Allah’ın kendilerine imkân verip güçlü konuma getirdiği mücrimler, hem de onların zulümlerini sineye çekmiş, onların zulümlerini bertaraf etmeyi hatırlarından bile geçiremeyecek kadar onlara boyun bükmüş zavallı insanlar, her iki taraf da kendi kuyularını kazıyorlar. Her iki taraf da kendilerine tuzak hazırlıyorlar. Her iki taraf da kendilerine yazık ediyorlar. Her iki taraf da kendilerine zarar veriyorlar, zulmediyorlar. Her iki taraf da sonunda kendilerine ediyorlar ama bunu bilmiyorlar. Zulmeden zâlimler de zâlimlerin zulümlerine boyun büküp bunu sineye çeken mazlumlar da kendi kendilerine zulmediyorlar. Ama şuurları da olmadığı için bunu anlayamıyorlar diyor Rabbimiz. Öyle değil mi? Bir memleket insanı Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın elçisinden ve Allah’ın kendileri için gönderdiği hayat programından uzaklaşarak zâlim durumuna gelirlerse elbette Cenâb-ı Hak zulme hak kazanan bu insanlar için bu zâlimleri görevlendirir. Düşününki filan adam Konya’da insanlara zulmediyor, insanların haklarını gasp ediyor, nefes aldırmıyor, yoldan geçirtmiyor. Peki nedenmiş bu? Neden var o adamlar? Neden zulmedebiliyor bu adamlar bu insanlara? Zira bu insanlar onları büyük görüyorlar da ondan. Onları takmayıverseler, onları saymayıverseler, onların üzerlerinde en küçük bir tasallutları olmayacak. Ama berikiler onları adam yerine koydukları için, hattâ adam yerine koymaktan da öte onları yasa koyucu tanrılar bilip, Allah’ı ikinci plana attıkları için Allah da onları bunlara musallat etmektedir. Hani Rasulullah’a ait olduğunu söyledikleri bir hadis vardı. Zâlim Allah’ın kılıcıdır, Allah onun vasıtasıyla kullarından intikam alır. Ama sonunda iş kılıcın, yâni zâlimin kendisine gelir ve bizzat Allah da ondan intikam alır. Bilhassa şirk sistemlerinde, şirk ülkelerinde Allah’ın hakimi-yetini reddedip, Allah’ın kanunlarını reddedip Allah’tan başkalarının kanunlarını yasallaştıran ve bu tanrılara kulluk etmeye çalışan tüm demokratik ülkelerde, onların büyüklerini mücrimlerden kılıyor Rab-bimiz. Allah’ı hayatlarından kovmaya çalışan bu ülke insanlarının ba-şına bu tür zâlimleri musallat ediyor. Şirk toplumlarının vazgeçilmez özelliğidir bu. Allah’ın hakim olmadığı devletlerin en üst kademele-rinde bu tür mücrimler vardır. Hep zâlim insanlardır onların reisleri. Çalan, çırpan, soyan, sömüren, zulmeden insan tipleridir onların tepelerindekiler. Ama hem bu adamlar, hem de bu tür insanlara egemenlik hakkı tanıyarak onları tanrılaştıranlar -zavallı insanlar- kendi kendilerine tuzak kurmaktadırlar. İşte zâlim bir Âd kavmi, işte zâlim bir Semûd, işte Eyke’liler, işte bir Nuh kavmi. Ve bu zâlimlerin karşılarında hep ezilen bir Müslümanlar topluluğu. Sonunda bakın görün ki bu zâlimlerin hepsi kahrolup gitmişler ve geride bir avuç Müslüman ve peygamberler kalmışlardır. Bakın bu mücrimler ve de bu mücrimlerin gönüllü kulları ne derlermiş:
124. “Onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah'ın peygamberlerine verilen bize de verilmedikçe inanmayız” derler. Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve hilelerinden ötürü de şiddetli bir azap erişecektir” Kendilerine bir âyet geldiği zaman, kendilerine âyetler geldiği zaman, Allah’ın elçileri kendilerine Allah’ın âyetlerini getirip duyur-dukları zaman derler ki bu adâletsizliktir! Olmaz böyle şey! Allah pey-gambere ne göndermişse bize de aynısını göndermek zorundadır! Peygamberlerine gönderdiklerinden bize de göndermedikçe biz kesinlikle ona inanmayacağız! Peygambere ne gönderdiyse? Vahiy mi geliyordu onlara? Bize de gelmedikçe, melek mi iniyordu onlara? Bi-ze de indirilmedikçe, Allah’la mı konuşuyorlardı o peygamberler? Biz de onunla konuşmadıkça, kitap mı okuyorlardı onlar? Biz de aynısını okumadıkça kesinlikle biz ona inanmayacağız. Yâni hakka inanmama konusunda kendilerine bir haklılık payesi çıkarmak istemektedirler. Madem ki Allah’ın elçilerine gelenler bize gelmedi, mademki Allah elçilerini bizden ayırmıştır, o halde varsın o elçiler ona inansın biz de ona iman etmemekte haklıyız demeye çalışıyorlardı. Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın kitaplarına inanmayışlarına kılıf bulmaya çalışıyorlar hainler. Güya böylece kendilerini sorumluluktan kurtarmaya çalışıyorlar. Eh ne yapalım? Allah’ın elçilerine gelenler bize de gelseydi biz de inanırdık diyorlar. Halbuki ne fark edecek de? Ha kendilerine gelmiş vahiy, ha da kendi içlerinden birisine gelmiş, ne fark eder? Bu neyi değiştirecek de? Zaten gerçek mânâda vahyi bilselerdi bunu asla diyemezlerdi. Değil mi ki o mesaj peygamberler tarafından kendilerine ulaştırılmıştır. Allahu Teâlâ yeryüzünde herkesi peygamber seçecek ve herkese ayrı ayrı vahiy gönderecek değildi ya. İnsanlardan birisini bu konuda odak nokta seçip onların tamamının hayatına karışmak üzere vahyini ulaştırmıştır. Bunu tarih boyunca hep istediler Allah elçilerinden. Her dönem toplumu peygamberlerinden istediler bunu. Ama bakıyoruz günümüz insanları bunu istemekle beraber farklı şeyler de istiyorlar. Eh o bir peygamberdi ve elbette öyle yapmak zorundaydı, biz peygamber miyiz ki bunları, bunları yapalım? diyorlar. Biz peygamber miyiz ki ümmet kayıralım? Biz peygamber miyiz ki namaz kılalım? Biz peygamber miyiz ki bu şekilde giyinelim? Biz peygamber miyiz ki sürekli kitapla beraber olalım? Efendim elbette o peygamberdi. Elbette onlar sahâbeydi. Biz sahâbe miyiz ki onlar gibi olalım? Efendim elbette o İmâm Ebu Hanife idi. Elbette o İmam Şafii’ydi. Biz nasıl onlar gibi olabiliriz? Onlar Osmanlıydı, onlar Selçukluydu. Veya işte efendim biz hafız değiliz ki, biz İmam Hatip mezunu, biz İlâhiyat mezunu değiliz ki, biz din dersi öğretmeni değiliz ki vs. vs. Evet diyorlar ki onlar peygamberdi biz peygamber değiliz. Peygamberlik bekliyorlar beyefendiler. Kendilerinin de peygamber ol-malarını, kendilerine de vahiy gönderilmesini bekliyorlar. Öyle olursa biz de inanacağız diyorlar. Ama kesinlikle dertleri iman değil bu itiraz-da bulunanların. Dertleri kendilerini iman sorumluluğundan kurtarabilmek için mugalata yapıyorlar alçaklar. Bunu diyen insanlara şunu sormak lâzım: Peki acaba Allah’ın kendilerini elçi seçip vahiy gönderdiği peygamberler kendilerine gelen bu vahiyler konusunda sizden farklı mıdırlar? Bu peygamberlerin sizden farklı bir yönleri var mı bu konuda? Acaba bu peygamberler ken-dilerine âyet gelmiş diye, kendilerine vahiy gelmiş diye torpilli olarak bu âyetleri yaşamadan, bu vahye teslim olmadan sorgusuz sualsiz direk cennete mi gidecekler? Siz peygambersiniz, siz bunlardan sorumlu değilsiniz, siz direk cennete gideceksiniz diye bu peygamber-lerin getirdiği âyetlerin içinde bir tek âyet gördünüz mü? Hayır. Onlar da tıpkı sizler gibi kendilerine gelen bu âyetlerin ortaya koyduğu kulluğu icra etmekle mükellef değiller mi? Yâni sizler tarih boyunca Allah’ın göndermiş olduğu bu peygamberlerden hiç birisinin diğer insanlardan farklı bir hayat yaşadığını gördünüz mü? Bu insanların sorumlu olduğu kulluğu terk eden bir tek peygamber gösterebilir misiniz? Bu peygamberler kendileri elçi seçilmişler, kendilerine vahiy gelmiş diye kulluk yapmadan direk cennete gidecekler de öteki insanlar cennete gitmeyecekler mi? Bunu mu demek istiyorsunuz? Ne demek istiyor-sunuz siz? Halbuki iman konusunda, kulluk konusunda, cennet ve ce-hennem konusunda peygamberlerin diğer mü’minlerden hiçbir fark-ları yoktur. Yâni Allah bizi de elçi seçseydi, bize de vahiy gönder-seydi o zaman biz de inanırdık demeye çalışıyorsunuz. Halbuki siz de biliyor ve kabul ediyorsunuz ki Allah’ın peygamberleri hepimizden çok Allah’a kulluk yaptılar, Allah’a, Allah’ın arzularına, Allah’ın yasalarına ters düşme konusunda hepimizden daha çok Allah’tan korktular. Yeryüzünde en tavizsiz, en halis, en ciddi bir hayatı ve kulluğu ilk önce onlar ortaya koydular. En güzel biçimde yeryüzünde kulluk örneğini onlar sergileyip bize gösterdiler. Tüm toplumları, tüm çevreleri getirdikleri vahiyden vazgeçseler bile, yan çizseler bile onlar yeryüzünde asla Rablerine kulluktan ve Rablerinin emirlerini yerine getirmekten vazgeçmediler. Toplumlarının yalanlamalarına, çevrelerinin alaylarına, akrabalarının dışlamalarına kahramanca göğüs gerdiler. Söyleyin bakalım şimdi, peygamberlik bekleyen sizler bunların milyonda birine katlanabilecek misiniz? Böyle bir kulluk yapmaya hazır mısınız? Onlar böyle yaşadılar. Eğer bizler de onların sarıldıkları kitaba, onların uyguladıkları mesaja, onların gerçekleştirdikleri kulluğa yönelir ve tıpkı onlar gibi Rabbimizin istediği bir hayatı yaşamaya çalışırsak kesinlikle bilelim ki biz de onların ulaştıkları makamlara ulaşacak, onların gittikleri cennetlere gideceğiz demektir. Ve hiç birimizin niye onlara vahiy geliyor da bize gelmiyor diye kendimizi sorumluluktan kurtarmaya hakkımız da yoktur. Rabbimiz bu risâletini, peygamberliğini kime vereceğini, bu nîmetini kime lütfedeceğini en iyi bilendir. Hangi peygambere ne tür âyetler göndereceğini de elbette en iyi bilendir. Hiç kimsenin ne bu konuda, ne de diğer konularda Allah’a akıl vermeye, Ona yol göstermeye hakkı da, yetkisi de yoktur. Şunu da unutmayalım ki bu şekilde Allah’a kafa tutan, Allah elçilerine karşı gelen, Allah’ın takdirini ve yasalarını beğenmeyen kimselere bu hilelerinden ve kirli işlerinden dolayı, bu küstahça karıştırdıkları haltlarından dolayı, bu dalaverelerle insanları Allah yolundan uzaklaştırdıkları ve saptırdıklarından dolayı alçaklık gelecektir. Bunlar yeryüzünde alçaklığın mahkumu olacaklar. Allah gururlarını kıracak ve alçaldıkça alçalacaklar alçaklar. Ama tabi bütün bunlar kendi yapıp ettiklerinden kaynaklanıyor. Terbiyesiz herifler, peygambere gelen bize de gelmeli diyor-lar. Ya da bizim istediğimiz cinsten âyetler gelmeli diyorlar. Daha önceki peygamberlere gönderilen özel mûcizeler gelmeli. Musa aley-hisselâmın elindeki taştan su çıkaran, isteyince yılan olan, vurunca denizi yaran Âsâ, Sâlih aleyhisselâmın devesi bize de gelmedikçe di-yorlar. Bir de tamam inanalım, ama o peygambere verilenler bize de verilsin. Yâni bu mesaj bizim de olsun, Allah neden bir tek ona gönderiyor? Bize de bir peygamberlik versin, bize de kitap versin diyor-lar. Peygamber olma sevdasına kapılıyor hainler. İnsanların bu mantıkla imandan yüz çevirdiklerini Rabbimiz bize Müddessir sûresinde de anlatıyordu. “Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini isterler.” (Müddessir 52) İsterler ki her birerine verilmiş özel kitapları olsun. Yâni herkes peygamber olsun. Hayır hayır bunların derdi her birerinin önüne açılmış sahifeleri, kitapları olsun isterler. Hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Yâni bunlar hepsi peygamber olsun isterler. Hepsine ayrı ayrı birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi kitaplarına bakarak Allah’ın istediği budur! Allah’ın muradı budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabımdan böyle anladım! demek isterler. Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğrudur! Kesin doğrudur! diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar. Peygamber bu âyeti nasıl anlamış, sahabe nasıl anlamış bu hiç önemli değil, önemli olan kendi kitaplarından kendi anladıkları olsun isterler. Yâni Allah’ın istediklerini kendi istedikleri gibi yorumlayacaklar ve keyiflerine göre bir din yaşayacaklar. Galiba Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalışanların çabası da bu gibi görünüyor değil mi? Yâni Kur’an’ı peygam-berin kitabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin anlayıp uyguladığı, örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumladığı kitap olarak kabul edip peygam-bere bağımlı anlamaya çalıştıkları zaman düşüncelerine, anlayışlarına peygamberî bir sınır gelecektir. Kitabı peygamberin anladığı gibi anlamak, peygamberin uyguladığı gibi pratikte uygulamak zorunda kalacaklar. O zaman hayatlarına yasaklar gelecek, onun anlayışının dışına çıkamayacaklar ve daha bir Müslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayışını, peygamberin uygulamalarını diskalifiye ederek Kur’an’ı peygambere bağımlı olmadan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkânları olacak, kendi arzularına göre onu yorumlama imkânı bulmuş olacaklar. İşte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur. İstiyorlar ki ben benim kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağlamaz diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabilecekler. Ama sûrede bu âyetin hemen arkasından deniyor ki, hayır hayır, öyle değil: “Hayır; daha doğrusu âhiretten korkmazlar.” (Müddessir 53) Hayır hayır! Onların yarın endişeleri yok. Hesap kitap dertleri yok onların. Âhiret endişeleri yok onların da ondan. Peygamberi kenara aldılar mı artık Kur’an’ı, dini istedikleri gibi yorumlayacaklar, istedikleri gibi bir hayat yaşayacaklar. Kendileri dine değil, dini kendilerine uyduracaklar, dertleri budur adamların. Ama âhirette soracağız onlara bunun hesabını diyor Rabbimiz. Allah’ın şöyle bir yasasını ar-tık öğrenme zamanı gelmiştir:
125. “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmîyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.” Rabbimiz En’âm sûresinin bu bölümünde kendi yardımının, kendi hidâyetinin ve yol göstermesinin bizim irademize bağlı olduğu-nu anlatır. Allah kimi hidâyet etmek isterse, kim hür iradesiyle hidâyeti talep eder de Allah da onu hidâyette devamlı kılmak isterse onun göğsünü, onun kalbini İslâm’a genişletir. Onun sadrını İslâm’a açıverir. Dikkat ederseniz bu âyet-i kerimesinde Rabbimiz hidâyet ve dalâletin kanununu, iman ve küfrün yasasını anlatır. Elbette ki bunun ikisi de Allah’a aittir. Hidâyet de, dalâlet de, iman da, küfür de Rabbimize aittir. Peki o zaman burada hatırımıza bir soru geliyor. Madem ki hidâyet de, dalâlet de Allah’a aittir, o halde biz niye hep hidâyet isti-yoruz Allah’tan? Çünkü kimin hidâyette, kimin de dalâlette kalıcı olduğu belli olmadığı için biz sürekli Rabbimizden bunu istemek zorundayız. Yâni bugün hidâyette olsak bile, yarın bu durumu koruyup ko-ruyamayacağımız belli olmadığı için sürekli istiyoruz bunu Allah’tan. Rabbimiz bizi yaratmış, bizim karşımıza iki yol çıkarmış. Birisi küfür yolu, ötekisi de iman yolu. Birisi hidâyet, ötekisi de dalâlet. İnsanların önünde bu yolların ikisi de açıktır. İradelerinde serbest bırakılan tüm insanlar iman ya da küfür, hak ya da bâtıl, hidâyet ya da dalâlet bu ikisinden birini seçebilme özelliğinde yaratılmışlardır. İnsanı ahsen-i takvim üzere yaratan Rabbimiz bu insana aynı zamanda bu ahseni takvim üzere kalmasının devamlı olmadığını, esfel-i safiline de yuvarlanabileceğini vurgular kitabında. Bu durum kişinin kendi hür iradesine bırakılmıştır. Ama şurasını da asla unutmamalıyız ki insana verilen bu irade de onun tekvini iradesinin bir tecellisidir. Tabi burada kulun hür iradesiyle tercihinin bu işte etkili olduğunu net anlatan âyetler var kitabımızda. Onlardan birisi Zümer sûresindedir: “Allah kimin kalbini İslâm'a açmışsa, o, Rabbi katından bir nûr üzere olmaz mı? Kalpleri Allah'ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun; işte bunlar apaçık sapıklıktadırlar.” (Zümer 22) Rabbimiz burada iki insan tipini ortaya koyarak karşılaştırma yapıyor. Allah o kişinin sadrını, kalbini İslâm’a açtırmış ve de bu insan Rabbinden bir nûr üzeredir. Aklı, kalbi, duyuları İslâm’la dolmuştur. İçi, dışı nûrla, aydınlıkla dolmuş ve Rabbinin istediği bir düşünceye, bir imana, bir hayata kavuşmuştur. Evet böyle bir insan tipi var karşımızda. Allah’a yönelmiş, Allah’ın diniyle hoşnut olmuş, Allah’ın dininden razı olmuş. Gönlünde büyük bir ferahlık, büyük bir zevk var. Sadrı İslâm’a açılmış, eline de nûr olan bir kitap almış, nûr olan kitaba kanaat getirmiş, kitaba iman etmiş, kalbi onu benimsemiş, bu nûrla duyuyor, bu nûrla düşünüyor, bu nûrla yürüyor, bu nûrla hareket ediyor. Bir ikinci insan tipi daha ortaya koyuyor Rabbimiz. Bu insan da kalbi katılaşmış, İslâm’ı görmek, tanımak istememiş. Allah’ın âyetlerine gözlerini, kulaklarını, kalbini kapamış, zikri duymak istememiş, kalbi Allah’ın âyetlerine karşı kasıldıkça kasılmış. Yâni aslında bu adamların kalpleri Allah’ın şu metluv âyetlerini duydukça, Allah’ın meşhûd âyetlerini gördükçe değişmek istiyor, ama adamlar kalplerini kasıyorlar, kalplerini katılaştırıyorlar, değişmesine, tavır almasına im-kân vermiyorlar. Yâni her insanın içinde, kalbinde Allah’a yekîn bir bilgi vardır. Ama bu insanlar kendilerinde var olan Allah kendilerine hatırlatıldığı zaman ister istemez kalpleri bundan etkilenip tavır alıyor. İşte Allah’ın âyetlerinin kalplerinde meydana getirdiği tesiri yok etmek için kasılıp geri çekiyorlar, kasıyorlar. Gerçekten bir şeyler anladıkları halde karşı çıkanlara yazıklar olsun. Kalplerindeki bu kasılmayı aslında dışarıdan da, gözlerinden de, burun kıvırmalarından da anlamak, gözlemlemek mümkündür. Demek ki insanın kendi iradesi sonucu göksün İslâm’a açılması hidâyet, daralması, kapanması, sıkışması da dalâletle birlik ifa-de ediliyor. Ve yine bir insanın göksünün İslâm’a açılması, o insanın; bana hidâyet ve ya Rabbi diye Allah’a gitmesine, müracaat etmesine bağlıdır. Bütün Kur’an sanki bunu bize ısrarla anlatır. Çünkü âdil bir Allah’a iman ediyoruz. Öyleyse işi fazla karıştırmadan söyleyeyim Cenâb-ı Hak kimin hidâyetini dilerse, yâni kim kendisi hakkında kendi hür iradesiyle hidâyeti diler, hidâyeti tercih eder de Allah da onun hakkında onu ya-ratmayı murat buyurursa, işte onun sadrını İslâm’a açar. Öyleyse unutmayalım ki insan önce kendisi dileyecek bunu Allah da yara-tacak. Yâni meselâ ben kendi hakkımda hür irademle dalâleti dileye-ceğim, küfrü tercih edeceğim Allah da bunun tamamen aksine benim hakkımda hidâyet dileyip benim için hidâyet yaratacak, olmaz böyle şey. Veya ben kendi hakkımda hidâyet dileyeceğim, onu isteyeceğim Allah da benim bu isteğimin zıddına benim için dalâlet yaratacak olmaz bu. Evet Allah bizim için hidâyetten yanadır, Allah bizim için hidâyetten razıdır, dalâletten asla razı değildir, ama dünyada imtihan yasası gereği biz ne istersek onu yaratıyor Rabbimiz. Eğer bizi bizden çok seven, bizi bizden çok düşünen ve bize bizden daha çok merhamet eden olmasaydı Rabbimiz Ona isyan içinde olan biz kullarına tekrar be tekrar affedip peygamberler gön-dermezdi. Bundan anlıyoruz ki Rabbimiz bizim hidâyetimizi, hidâyette kalmamızı dilemektedir. Allah imandan razıdır hidâyetten razıdır, küfürden ve dalâletten asla razı değildir, ama yine de kulları isteyince bunların her ikisini de yaratan Odur. Yâni Rabbimiz hidâyet isteyenlere hidâyet lütfeder de, hidâyet lütfetmek istediklerinin kalbine İslâm’a bir inşirah verir. Bunun peygamber planında düşünülmesi İnşirâh sûresinin anlaşılmasına bağlıdır: “Ey Muhammed! Senin gönlünü açmadık mı? Belini büken yükünü üzerinden almadık mı? Resûlullah efendimize bir lütuftan söz ediyor bu sûre. Senin göksüne bir inşirah, bir ferahlık, bir açıklık vermedik mi? Senin kemiklerini kıracak bir yükün vardı da onu sırtından alıp indirmedik mi? Seni gündemde tutma gereğini ortaya koymadık mı diye devam eder sûre. İşte Resûlullah efendimiz görevinin başında böyle bir nimete nail oldu. Musa aleyhisselâm da Medyen’den dönerken Tur’un eteklerinde giderken gördüğü bir ateşe yöneldi, ama Allah orada ona vahyini gönderme ortamı hazırlamıştı. Hidâyet etme imkânı hazırlamıştı. Orada Rabbiyle konuşurken dedi ki Musa aleyhisselâm; ya Rabbi benim göksüme genişlik ver ve işimde de kolaylık lütfediver. Sanki isteyen kullarına diyor ki Rabbimiz; kulum, sen istedin, al öyleyse buyur deyiveriyor. Artık senin kalbin, kafan, benliğin, aklın, her şeyin İslâm’a açılacak, İslâm’la iç içe olabilirsin, İslâm’ı içine sindirebilirsin, al istediğin diyor. Evet dileyen insanın bizzat kendisidir, yaratan da Allah’tır. Önce Allah mı diliyor? Yoksa kul mu diliyor? Bunun münakaşasına gerek duymadan diyelim ki sanki Allah şartları hazırlıyor ve onu da biz seçiyoruz demek her halde en güzeli olacaktır. Yâni ben müslüman olmak istiyorum demek, Allah’a müracaat etmek demektir. Ben müs-lüman oldum demek, ben işte o hanedeyim, beni de say ya Rabbi de-mektir. Ama tabi iş ondan sonra başlar. Eğer ciddiyse bunu söyleyen kişi, Allah da onun ciddiyetini görüp kabul edeceği sınıftan kabul etmişse, o zaman göğüs açılır ve İslâm yerleşir oraya. Tabi şartları hazırlayanın yine Allah olduğunu unutmamamız gerekiyor. Meselâ birini on gün aç bırakıyorsunuz, sonra yemeklerin en güzellerinden çeşitlerinden, lezzetlerinden bahsediyorsunuz onun ya-nında, adamın iştahını kabartıyorsunuz, sonra da adamın önüne çok güzel bir sofra koyuyorsunuz, sonra da adam talep ediyor bu yemeği. İşte benim anladığım bu hidâyet meselesi de aynen bunun gibidir. Cenâb-ı Hak insanı hidâyete muhtaç yaratıyor, hidâyete meyilli yaratıyor, sonra da bu insanın karşısına hidâyeti çıkarıyor ve insan da talep ediyor, istiyor onu. Zira Cenâb-ı Hak herkes için istiyor bunu. Ama bazıları istemez. Bazıları hidâyetten yana kullanmaz oyunu. İşte Allah hidâyeti sadece bu istemeyenler için dilemez. Onu isteyip talep edenler için diyor ki bakın Rabbimiz: Biz onun göğsünü İslâm’a, hidâyete açarız. Biz iyi bir Müslüman olmak isteyelim, biz hidâyette olmak ve hidâyette kalmak isteyelim Allah bi-zim için onu yaratacak, bizim göğsümüzü istediğimiz şeye açacaktır. Sahâbe sorar Allah’ın Resulüne: Ey Allah’ın Resulü acaba göğsün İslâm’a açılmasının mânâsı ne demektir? Hoş doktorlar da açarlar insanların kalplerini. Ne adına açarlar onlar? Elbette tedavi adına açarlar. Tedavi adına, ameliyat adına, incelemek adına, ya da çevredeki talebelerine göstermek adına açarlar onlar. Sahâbenin bu sorusu karşısında Allah’ın Resulü buyurur ki Allah’ın bir nûrudur ki Allah onu oraya koyar. Allah onu oraya koyduktan sonra, kul onunla inşirah bulur. Sahâbe tekrar sorar: Peki bunun işareti nedir ey Allah’ın Resulü? Yâni bizim kalbimizin Rabbimiz tarafından İslâm’a açıldığını, oraya Rabbimiz tarafından bir nûr konulduğunu nereden anlayacağız? Allah’ın Resulü buyurur ki: Bunun alâmeti odur ki kişi İslâm’a yönelir, imana yönelir, Kur’an’a yönelir, sünnete yönelir, cennete ve itaate yönelir, ölüme hazırlığa yönelir. Evet demek ki kim kendisi için hidâyeti diler, hidâyeti tercih ederse Allah onun önüne öyle bir ufuk açar ki, o kadar rahat bir gönül huzuruna kavuşur ki, İslâm’ı çok rahat yaşar. Allah’a çok rahat kulluk yapar. Allah’ın emir ve yasaklarının tümünden razı olur. Emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmak onun için çok kolay hale gelir. Peki şimdi düşünün, düşünelim. Ne diyorsunuz? Rabbimizin size sunduğu En’âm, A’râf, İsrâ, Kehf, Enbiyâ gibi sûreleriyle, bu âyetleriyle veyâ Buhâri, Müslim, Tirmizi gibi kitaplarla sunulan pey-gamber hadisleriyle sizin göğsünüz sıkışıyor, daralıyor, zorlanıyor musunuz, yoksa her bir mesaja ulaştıkça daha bir rahat ve huzur içinde mi oluyorsunuz? Eğer şu anda bizim içimizde bir daralma varsa, Allah’ın emirlerini yerine getirme konusunda içimizde bir istek-sizlik varsa, namaza karşı bir arzu, tesettüre karşı bir meyil yoksa o zaman Allah korusun biz istemiyoruz, Allah da bizim için yaratmıyor diyeceğiz. İşte görüyoruz İslâm kimilerine sunuldukça çatlıyorlar, patlıyorlar. Zümer sûresinin beyanıyla söyleyecek olursak: Kimileri her konuya etkin ve yetkin tek bir Allah’tan söz edildiği zaman âhirete inanmayanların yüzlerinin ekşimekte, gönülleri daralmakta, çatlayıp patlayacak hale gelmektedirler. Evet hidâyet böyle olduğu gibi: Allah kimi de saptırmak, dalâlette bırakmak isterse, adam kendisi dalâleti tercih eder Allah da onu dalâlette bırakmak isterse, birinci insanın zıddına onu göğsünü o kadar daraltır ki, o kadar sıkıntılara sokar ki onu sanki gökyüzüne yükseliyormuş gibi içinde büyük darlık hisseder. Evet sapıtmak isteyen, saptırmak isteyen kimselerin kalplerinde de öyle bir darlık, öyle bir huzursuzluk yaratır ki Allah sanki bir ağaca değil, dağa değil de gökyüzüne tırmanıyormuşçasına sıkıntı ve isteksizlik hisseder. Ya da yücelmek isteyen, yükseklik iddiasında bulunan insanların doymak bilmez bir şekilde yükselmek adına nefes tükettikleri gibidir onun durumu sanki. Hani A’râf sûresinde böyle tipler anlatılıyordu. Salıverseniz de solurlar, koşsa da solumasını bitirmeyen köpek tabiatlı Bel’amların anlatımına bir daha bakın göreceksiniz bunu. Kazansa da soluyan, kaybetse de, harcasa da soluyan, harcamasa da, biriktirse de soluyan, biriktirmese de, dünya planında yüceldikçe yücelmeye çalışan doyumsuz insanların bu uğurda nefes nefese kaldığı gibi bu insan da iç sıkıntılarıyla dünyasını tüketir gider. Gönlünü İslâm’dan ve kulluktan soğutuverir Allah onun. Hoş-lanmaz Allah’tan, hoşlanmaz peygamberden, nefret eder kitaptan, sevmez namazı, beğenmez tesettürü, rahat değildir İslâm’dan, idama gidiş bilir mescide gidişi... Şimdi bu durumda kendimizi bir sorgulayalım. Eğer İslâm’dan razı değilseniz, eğer Kur’an sizi sıkıyorsa, eğer hadislerden zevk al-mıyorsanız, eğer kitap ve sünneti öğrenmeye isteksizseniz, namazdan, abdestten, tesettürden, hacdan, zekâttan hoşlanmıyorsanız, e-ğer müminlerle beraberlik sizi sıkıyorsa, eğer dinden, âyetten, peygamberden bahsetmekten sıkılıyorsanız, Cenâb-ı Hakkı hatırlamak, âhireti, hesabı, kitabı düşünmek size zevk vermiyorsa o zaman kesinlikle söyleyebilirim ki siz bir pislik içindesiniz, siz necasetten hoşlanıyorsunuz demek tir ki; halbuki Allah onu kâfirlere yazmıştır. Öyleyse durumunuzu bir daha gözden geçirin. Evet din adına en güzelini, hayat adına en güzelini, hayat programı ve sistem adına en güzelini, hukuk adına en güzelini, eğitim adına en güzelini, kanun adına en güzelini, kazanç adına en güzelini, eşya adına en güzelini, ev tefrişi adına en güzelini Allah’ınki bilmi-yorsanız, Allah’ınkinden hoşlanıp razı olmuyorsanız. Bunları insanlardan veya toplumdan almaya, Avrupa’dan, Amerika’dan, İsviçre’den, Fransa’dan almaya çalışıyorsanız bilesiniz ki siz kesin hidâyetten çık-mış pisliğe batmış insanlarsınız. Hukuk adına, eğitim adına, kılık kıyafet adına sosyal, siyasal, bireysel ve toplumsal yasalar ve yapılanmalar adına eğer Allah’ınkilerden değil de başkalarınınkilerden razı ve hoşnut iseniz, kesinlikle temizden değil, pislikten hoşlanan kimseler siniz demektir. Bir de utanmadan İslâm’dan, Müslümanlıktan söz ederek Müslümanların mukaddes mefhumlarını kirletmeyin. Müslümanlık iddialarınızla müslümanları kandırmaya çalışmayın. Peki niye böyle oluyor? Neden böyle pislik içindesiniz? Allah öyle diyor da ondan. İşte Allah böylece inanmayan kâfirlere pisliği yazmıştır. Pis-likten hoşlanma ve hayırdan hoşlanmama onların vazgeçilmez özelliğidir. İşte böylece Allah inanmayanları bataklılar içinde pislikler içinde bocalar bir vaziyette bırakıveriyor. Allah kötülüğü yazıyor kâfirlere. Çünkü onlar hep kötülükten yana olmuşlardır. Çünkü onlar oylarını hep kötülükten yana kullanmışlardır. Çünkü onlar hidâyetten nefret edip dalaleti tercih etmişlerdir. Çünkü onlar bunu istemişler, iradelerini bu istikâmette kullanmışlar, kötülükten razı olmuşlar, kötülüğün peşinde olmuşlar Allah da onlara bunu yazıvermiş. Kötülüğü onların vazgeçilmez özelliği yapıvermiş. Onlar kesinlikle temizlikten uzak, te-mizlik ortamı olan cennetten uzak, pislik ortamı olan Cehennemin di-bine lâyık insanlardır. Öyleyse ey Müslümanlar! Sakın sizler bu pislik taraftarlarını dinlemeyin! Sakın onlardan yana meyletmeyin! Sakın hayatınızda onları örnek almayın! Sakın hayat programınızı onlara sormaya kalkışmayın! Sakın onları bir şey zannedip de onların yasalarını uygula-maya kalkışmayın! Zira onlar yeryüzünün en şerli, en akılsız, en zavallı varlıklarıdır. Yeryüzünün en hayırlı, en şerefli varlıkları olan müs-lümanların onlardan alabilecek hiçbir şeyleri yoktur.
126. 127 “Rabbinin, dosdoğru yolu işte budur. İbret alan kimselere âyetleri uzun uzadıya açıkladık. Rablerinin katında selâmet yurdu onlarındır. O, işlediklerinden ötürü onların dostudur.„ İşte dosdoğru yol budur. Rabbinizin yolu dosdoğrudur. İşte bu yol Rabbinin yoludur. Allah karışır bu yolda. Onun kes dediği kesilir, ye dediği yenilir, yeme dediği yenilmez. Konuş derse konuşulur, sus derse susulur. Al dediği alınır, ver dediği verilir. Mala da O karışır, ca-na da. O yola girenleri sonunda cennete götürecek, cennette Allah’la buluşturacak ve cehennemden, ateşten, azaptan kurtaracak yol budur. İşte kişiyi cennette Allah’la buluşturacak Allah’ın dosdoğru yolu budur. İşte En’âm sûresinde başından buraya kadar anlatılan yol bu yoldur. Kur’an’ın ilk sûresi olan Fâtiha sûresinden buraya kadar, buradan da kitabımızın son sûresine kadar anlatılıp ortaya konulan yol. Ama âyetlerimizi düşünen, öğüt alan, bu âyetlerle hayatlarını düzenlemeye çalışan müminlere biz böyle âyetlerimizi açık açık anlatıyoruz. Eğer bir kavim, bir toplum, bir insan bu âyetleri zikredecekse, gündemine alacaksa, onlar üzerinde düşünecek, kafa yoracaksa, on-larla yol bulacaksa, onlar rehberliğinde bir hayat yaşayacaksa işte Allah onları tafsilatlı bir şekilde anlatıyor. Tekrar tekrar, fasıl fasıl ortaya koyuyor. Hem öyle ki kullarının tüm problemlerini hall ü fasledici olarak. Onlar için, tefekkür erbabı için, düşünenler için, müstakim sıratta yürüyenler için, sonu cennet olan bu yolda gidenler için Rableri katında selâmet yurdu olan cennet var, daru’s selâm vardır. Selâmete erilecek yer vardır, ortam vardır. Orada onlar esenliğe kavuşacaklardır. O selâmet darında, yurdunda gam kasavet yoktur artık. Üzüntü keder yoktur orada. Orada dert yok, çile yok. Hastalık yok, ölüm yok. Orası selâm yurdudur, selâmet yurdudur. Öyleyse Allah için dünyayı cennetleştirmeye çalışanlar, ya da cennetliklerini dünyada arama cinnetine kapılanlar Allah için bu âyetler üzerinden bir daha düşünsünler. Dünyada gamsız, kasavetsiz, dertsiz, çilesiz, ölümsüz bir hayat hedefleyenler bir daha okusunlar bu âyeti. Bakın bir hadiste şöyle bir husus anlatılır: Dünyaya geldiği andan ölümüne kadar hep sıkıntı içinde yaşamış, bir kerecik yüzü gülmemiş bir adam cennete şöyle bir daldırılıp çıkarıldıktan sonra kendisine sorulacakmış. Ey insan, sen daha önce hiç sıkıntı gördün mü? Hiç çile çektin mi? Cenneti gören o kişi öncekilerin tümünü unutup diyecekmiş ki, hayır, ben daha önce hiçbir sıkıntı ve keder görmedim. Cennete bir kere daldırılıp çıkarıldı ya her şey bitmiş. Aynen bunun gibi dünyada hiç sıkıntı çekmemiş, bir eli yağ-da, bir eli balda yaşamış bir kâfir de cehenneme şöyle bir batırılıp çıkarılacak ve sorulacakmış. Sen hiç dünyada huzur yüzü gördün mü? Adam, hayır vallahi ya Rabbi. Ben dünyada hiç rahat yüzü gör-medim diyecekmiş. Ve amellerinden dolayı, yaşadıkları hayatlarından dolayı on-ların velileri Allah’tır. Yâni onlar dünyada Allah’ı kendilerine veli edin-mişler, Allah’ın velâyeti altına girmişler, Allah için bir hayat yaşamış-lar, Allah da onların karar mercileri olmuştur. Allah’ı veli kabul etmiş-ler, dolayısıyla birbirlerini, kendilerinden olanları veli kabul etmiş insanlardır. Kâfirlerin ve şeytanların velâyetini asla kabul etmemişler, onları kendileri adına karar mercii kabul etmemiş insanlardır. Yâni cenneti hak edecek ameller işlemiş kimselerdir onlar. Evet Rabbimiz âyetlerini işte böyle açık açık anlatıyor, ortaya koyuyor. Ama bu âyetler tefekkür edilip kavranmaya çalışılmazsa ne işe yarayacak da? Çok iyi tefekkür edenler ve onlarla hayatı düzenleme kavgası verenler anlarlar ancak bu âyetleri. Biz bunlarsız yapamayız, biz bunlarsız hukuk yapamayız, biz bunlarsız eğitimin temellerini bilemeyiz, biz bunlarsız hayatımızı düzenleyemeyiz, biz bunlarsız kulluk yapamayız, biz bunlarsız Rabbimizi razı edemeyiz, biz bunlarsız cennete gidemeyiz derdinde olanlar ancak bu âyetlerin kıymetini bilebilirler. Evet böyle yapanlar, böyle yaşayanlar için her türlü sıkıntıdan, her türlü borçtan dertten uzak selâmet yurdu olan cennetler vardır. Allah bu mü'minlerin velisidir. Onların hûrilerini, ğılmanlarını, şaraplarını, ırmaklarını, yiyeceklerini içeceklerini Allah verecektir. Bu da onların dünyadaki amellerinin karşılığıdır. Öyleyse ey Müslümanlar! Yirmi dört saate sığdırılabilecek amellerinize çok dikkat edin. İşte işledi-ğiniz, işleyeceğiniz bu amellerinize mukabildir bütün bunlar. Ama siz bilirsiniz. İsterseniz dünyada ebedî kalacakmış gibi plan program yapıp amelleri ikinci plana alın. İsterseniz Rabbinizin hayat programını terk edip kendi bildiğiniz gibi bir hayat yaşayın. İsterseniz kitap ve sünnetle diyaloglarınızı kesip şeytan vahiyleriyle meşgul olun. Ama bilesiniz ki bir gün gelecek ve yeryüzünde hayat bitecek. Bir gün gelecek herkes yaşadığı hayatın hesabını vermek üzere Rabbinin huzurunda toplanacak.
126. 127 “Rabbinin, dosdoğru yolu işte budur. İbret alan kimselere âyetleri uzun uzadıya açıkladık. Rablerinin katında selâmet yurdu onlarındır. O, işlediklerinden ötürü onların dostudur.„ İşte dosdoğru yol budur. Rabbinizin yolu dosdoğrudur. İşte bu yol Rabbinin yoludur. Allah karışır bu yolda. Onun kes dediği kesilir, ye dediği yenilir, yeme dediği yenilmez. Konuş derse konuşulur, sus derse susulur. Al dediği alınır, ver dediği verilir. Mala da O karışır, ca-na da. O yola girenleri sonunda cennete götürecek, cennette Allah’la buluşturacak ve cehennemden, ateşten, azaptan kurtaracak yol budur. İşte kişiyi cennette Allah’la buluşturacak Allah’ın dosdoğru yolu budur. İşte En’âm sûresinde başından buraya kadar anlatılan yol bu yoldur. Kur’an’ın ilk sûresi olan Fâtiha sûresinden buraya kadar, buradan da kitabımızın son sûresine kadar anlatılıp ortaya konulan yol. Ama âyetlerimizi düşünen, öğüt alan, bu âyetlerle hayatlarını düzenlemeye çalışan müminlere biz böyle âyetlerimizi açık açık anlatıyoruz. Eğer bir kavim, bir toplum, bir insan bu âyetleri zikredecekse, gündemine alacaksa, onlar üzerinde düşünecek, kafa yoracaksa, on-larla yol bulacaksa, onlar rehberliğinde bir hayat yaşayacaksa işte Allah onları tafsilatlı bir şekilde anlatıyor. Tekrar tekrar, fasıl fasıl ortaya koyuyor. Hem öyle ki kullarının tüm problemlerini hall ü fasledici olarak. Onlar için, tefekkür erbabı için, düşünenler için, müstakim sıratta yürüyenler için, sonu cennet olan bu yolda gidenler için Rableri katında selâmet yurdu olan cennet var, daru’s selâm vardır. Selâmete erilecek yer vardır, ortam vardır. Orada onlar esenliğe kavuşacaklardır. O selâmet darında, yurdunda gam kasavet yoktur artık. Üzüntü keder yoktur orada. Orada dert yok, çile yok. Hastalık yok, ölüm yok. Orası selâm yurdudur, selâmet yurdudur. Öyleyse Allah için dünyayı cennetleştirmeye çalışanlar, ya da cennetliklerini dünyada arama cinnetine kapılanlar Allah için bu âyetler üzerinden bir daha düşünsünler. Dünyada gamsız, kasavetsiz, dertsiz, çilesiz, ölümsüz bir hayat hedefleyenler bir daha okusunlar bu âyeti. Bakın bir hadiste şöyle bir husus anlatılır: Dünyaya geldiği andan ölümüne kadar hep sıkıntı içinde yaşamış, bir kerecik yüzü gülmemiş bir adam cennete şöyle bir daldırılıp çıkarıldıktan sonra kendisine sorulacakmış. Ey insan, sen daha önce hiç sıkıntı gördün mü? Hiç çile çektin mi? Cenneti gören o kişi öncekilerin tümünü unutup diyecekmiş ki, hayır, ben daha önce hiçbir sıkıntı ve keder görmedim. Cennete bir kere daldırılıp çıkarıldı ya her şey bitmiş. Aynen bunun gibi dünyada hiç sıkıntı çekmemiş, bir eli yağ-da, bir eli balda yaşamış bir kâfir de cehenneme şöyle bir batırılıp çıkarılacak ve sorulacakmış. Sen hiç dünyada huzur yüzü gördün mü? Adam, hayır vallahi ya Rabbi. Ben dünyada hiç rahat yüzü gör-medim diyecekmiş. Ve amellerinden dolayı, yaşadıkları hayatlarından dolayı on-ların velileri Allah’tır. Yâni onlar dünyada Allah’ı kendilerine veli edin-mişler, Allah’ın velâyeti altına girmişler, Allah için bir hayat yaşamış-lar, Allah da onların karar mercileri olmuştur. Allah’ı veli kabul etmiş-ler, dolayısıyla birbirlerini, kendilerinden olanları veli kabul etmiş insanlardır. Kâfirlerin ve şeytanların velâyetini asla kabul etmemişler, onları kendileri adına karar mercii kabul etmemiş insanlardır. Yâni cenneti hak edecek ameller işlemiş kimselerdir onlar. Evet Rabbimiz âyetlerini işte böyle açık açık anlatıyor, ortaya koyuyor. Ama bu âyetler tefekkür edilip kavranmaya çalışılmazsa ne işe yarayacak da? Çok iyi tefekkür edenler ve onlarla hayatı düzenleme kavgası verenler anlarlar ancak bu âyetleri. Biz bunlarsız yapamayız, biz bunlarsız hukuk yapamayız, biz bunlarsız eğitimin temellerini bilemeyiz, biz bunlarsız hayatımızı düzenleyemeyiz, biz bunlarsız kulluk yapamayız, biz bunlarsız Rabbimizi razı edemeyiz, biz bunlarsız cennete gidemeyiz derdinde olanlar ancak bu âyetlerin kıymetini bilebilirler. Evet böyle yapanlar, böyle yaşayanlar için her türlü sıkıntıdan, her türlü borçtan dertten uzak selâmet yurdu olan cennetler vardır. Allah bu mü'minlerin velisidir. Onların hûrilerini, ğılmanlarını, şaraplarını, ırmaklarını, yiyeceklerini içeceklerini Allah verecektir. Bu da onların dünyadaki amellerinin karşılığıdır. Öyleyse ey Müslümanlar! Yirmi dört saate sığdırılabilecek amellerinize çok dikkat edin. İşte işledi-ğiniz, işleyeceğiniz bu amellerinize mukabildir bütün bunlar. Ama siz bilirsiniz. İsterseniz dünyada ebedî kalacakmış gibi plan program yapıp amelleri ikinci plana alın. İsterseniz Rabbinizin hayat programını terk edip kendi bildiğiniz gibi bir hayat yaşayın. İsterseniz kitap ve sünnetle diyaloglarınızı kesip şeytan vahiyleriyle meşgul olun. Ama bilesiniz ki bir gün gelecek ve yeryüzünde hayat bitecek. Bir gün gelecek herkes yaşadığı hayatın hesabını vermek üzere Rabbinin huzurunda toplanacak.
128.“Allah hepsini toplayacağı gün, "Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız" der, insanlardan onlara uymuş olanlar, "Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. "cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır" der. Doğrusu Rabbin hakimdir, bilendir. „ Evet Rabbimiz bir gün gelecek tüm insanları toplayacak. Kı-yâmet günü, hesap kitap dönemi tüm insanlar bir araya toplanacaklar. Hepsi beraber toptan gelecekler şeklinde değil her halde mânâ. Hepsi Allah’ın huzuruna gelecek. Rabbimiz velileri bulunduğu velâyet haklarını kendisine veren kullarını, kendisinin aldığı kararları uygulayan, kendisinin istediği biçimde yaşayan kullarını cennetine uçurmak ve velâyetlerini şeytanlara bırakıp şeytanların hayat programlarını uygulamaya çalışan kimseleri de cehenneme yuvarlamak üzere tüm insanları kıyâmet günü toplayacak. Sonra cinlere, şeytanlara diyecek ki Rabbimiz: Ey cinler topluluğu! bayağı insanlardan çoğunu saptırdınız! bayağı bu insanlardan pek çoğunu topladınız! İnsanları saptırmak için bayağı çalışıp çırpındınız ve kendinize bayağı bayağı yandaşlar buldunuz. İnsanları çok çok kullandınız, onlara istediklerinizi yaptırdınız. İnsanlardan pek ço-ğunu ayartıp, kandırıp kendinize yâran yaptınız. Kendinize avene ve yardakçılar buldunuz. Yardımcılarınızı, avenelerinizi ne kadar da çoğalttınız? Ne kadar da çok uşak buldunuz kendinize insanlardan? Ne kadar da çok kullandınız bu insanları? Kendi cehenneminizde yalnız kalmamak için ne kadar da müşteri buldunuz oraya? İnsanlardan onların dostları olanlar, dünyada şeytanları velî bilenler, cinler ve şeytanlarla birlikte hareket edenler, yeryüzünde on-larla el ele verip insanları saptırmaya çalışanlar, cinlerin misyonlarını üslenenler, onların insanlardan karar mercileri de diyecekler ki: Evet ya Rabbi biz birbirimizden istifade ettik. Biz birbirimizi kullandık. Onlar bizden biz de onlardan istifade ettik. Onlar bizi, biz de onları kullandık. Dünyada menfaatlerimiz bunu gerektiriyordu. Menfaatlerimiz gereği bizler bu cinlerle birlikte hareket ettik. Evet onlar bizi kullandılar, onlar bizi saptırdılar, onlar bize yolun sapığını gösterdiler. Ama şurası da muhakkak ki onların bizim üzerimizde herhangi bir güçleri, bir saltanatları, bir yaptırım iktidarları yoktu. Havamızı, suyumuzu, güneşi-mizi, elimizi, ayağımızı, hayatımızı onlar yaratmamıştı. Onların bizim üzerimizde hiçbir hak ve salahiyetleri yoktu. Aslında menfaatlerimiz gereği ve de kalplerimizin gevşekliği yüzünden biz kendi kendilerimizi sattık onlara. Biz kendimiz teslim olduk onlara. Onlar bizden, biz de onlardan istifade ettik. Onlar bizi kullandı, biz de onları kullandık. Onlar bizi, biz de onları kendi menfaatlerimize alet ettik. Ve böylece nihâyet senin bize takdir buyurduğun ecelimize ulaştık. Ve şimdi işte senin huzuruna geldik ya Rabbi. Evet ya Rabbi! Bizler yaşadığımız sürece şeytanlara tâbi olduk. Şeytanlarla beraber olduk. Senin vahyini bir kenara bırakıp onların vahiylerine teslim olduk. Onlar bizi, biz onları kullandık. İnsan cinleri, bizim gibi insanlardan olup da yeryüzü tanrılığına soyunmuş, şeytan misyonunu üstlenmiş sahte tanrılar bizi, biz de onları kullandık. Biz onları seçtik, onlar da bizi yönettiler. Ama onlar bizi bizim iste-diğimiz şekilde yönettiler. Biz de onları yönlendirme şartıyla seçtik. Seni istediğimiz gibi yönlendirebilme imkânımızın olmadığını ve bu seçtiğimiz tanrılarımızı istediğimiz gibi yönlendirebileceğimizi bildiğimiz için, yâni bu tanrıların ipleri bizim elimizde olduğu için onları seçtik. Çünkü senin asla gafil olmadığını ve hayatta boşluk bırakmadan bizden kulluk isteyeceğini biliyorduk. Ama bu bizim seçtiklerimiz bizim gibi insanlar oldukları için tüm hayatımızı kontrol imkânları olmadığı için, gafletlerinden istifade edip istediğimiz suçları işleyebileceğimizi biliyorduk. Hesaplarımız işte böyle menfaate dayanıyorduk. Onun içindir ki ya Rabbi bizler hiç kimseyi suçlamıyoruz. Bizler menfaatlerimizin kurbanıyız. Biz menfaatlenmek istedik ve böylece senin tayin ettiğin ecele kadar ulaştık. Yâni tövbe edemedik, hayatımızın sonuna kadar onları Rab bilmeye ve onların kanunlarını uy-gulamaya devam ettik diyecekler. Günahlarını itiraf edecekler. Ama bu itirafın onlara hiç bir faydası olmayacak. Bu gerçeği dünyada anlayıp gereğini yerine getirenleri Rabbimiz affedecek, ama oradaki bu itirafın hiç bir faydası olmayacak. Onlar böylece itirafta bulununca Rabbimiz de buyuracak ki; haydi buyurun öyleyse cehenneme. Haydi sizin durağınız, barınağınız, sığınağınız ateştir. Onun içinde ebedî kalacaksınız, o sizin barınağınızdır, ama Allah’ın dilemesi, ya da Allah’ın diledikleri müstesna orada ebediyen kalmak üzere girin cehenneme. Demek ki âyet-i kerimenin ifadesinden anlıyoruz ki cehennemde ebediyen kalmayanlar da olacaktır. Demek ki kimileri belli bir süre yandıktan sonra oradan çıkarılacaktır. Bunlar Müslümanların günahkarlarıdır. Onlar orada gü-nahları kadar yandıktan sonra çıkarılacaklardır biliyoruz. Ya da girin amelleriniz karşılığı kazandığınız cehenneme, a-ma orada kalmanız da Rabbinizin emriyledir, Onun iznine tabidir. Yâ-ni cennet de cehennem de Allah’ın dilemesiyledir. İnsanlar adına yer-leşim merkezi olarak cennetin de cehennemin de belirlemesi Allah’a aittir. Çünkü Rabbin Hakîmdir, Alîmdir. Bunu yapan hikmet ve ilim sa-hibidir. Ne yapacağını, nasıl yapacağını en iyi bilen ve yaptığı her şe-yi belli bir hikmete mebni yapandır O Allah. Ve bu hikmeti ve merhameti gereği de Rabbimiz, şimdiden bizi uyarıyor. Yarın olacakları bu-günden bize haber veriyor. Ey kullarım! Dikkat edin! Ben size acıyo-rum! Size merhamet ediyorum! Gelin inat etmeyin de beni dinleyin! Gelin sizi saptırmak isteyen cin şeytanlarını, yer yüzü tanrılığına soyunan insan şeytanlarını dinlemeyin! Onlara itaat etmeyin! Onların belirledikleri bir hayatı yaşayarak onların kulu olmayın! Rabbiniz olarak beni dinleyin! Benim sizin adınıza gönderdiğim kitabıma ve elçilerime itaat edin! Onlara kulak verip yaşayın! Değilse siz bilirsiniz, günah sizindir ve sonuna ateşe katlanmak zorunda kalacak olanlar da sizlersiniz diyor. Çünkü Rabbin hakîmdir, Alîmdir. Çünkü Rabbin hükmetmeye yetkilidir, yanılmaz hükmeder, ne dediyse öylecedir, daha güzeli yoktur ve neyi nerede emredeceğini, neyi nerede nehiy edeceğini, kimi neyle nasıl imtihan edeceğini, kime ceza kime mükâfat vereceğini en iyi bilendir.
129. Zâlimlerin bir kısmını, kazandıklarından ötürü diğer bir kısmına böylece musallat ederiz. Evet işte böyledir. İşte durum buraya kadar anlatılanlar gibidir. Amelleri sebebiyle, işledikleri suçlar sebebiyle, yaşantıları sebebiyle zâlimlerin bir kısmını bir kısmına musallat ederiz diyor Rabbimiz. Biz zâlimlerden bir bölümünü diğer bir kısmına velî tayin ederiz. Onlar birbirlerinin velîleri, valileri olurlar. Hepsi birbirinin velâyeti makamında, yetkilisi, yöneticisi, idarecisi durumunda olurlar. Ama bu, başka değil kendi tercihlerinin, kendi eylemlerinin, amellerinin sonucudur. Değilse zâlimler zâlim olmasalardı Allah onların velîleri olacaktı ya. Ve o zaman elbette Allah da onlara kendilerinden bir yönetici verecekti. Evet, nasıl ki mü’minler birbirlerinin velisi, dostu iseler. Nasıl ki mü’minler birbirlerine iyiliği emrederler, birbirlerini cennete kazandırmak için çırpınırlarsa, kâfirler de, zâlimler de birbirlerinin velisidirler. Birbirlerine vali olurlar. Birbirlerine yetkili, yönetici olurlar. Onlar da bir-birlerine kötülüğü emrederler ve iyilikten menetmeye çalışırlar. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar aynı inançta, aynı düşüncede olan insanlar birbirlerinin dostudurlar. Nasıl ki birbirlerine velî olan, birbirlerini velî bilen Müslümanlar ortak velî olarak, tek velî olarak Allah’ı velî bilip onun emir ve yasalarına teslim oluyorlarsa, tüm hayatlarında, tüm ilişkilerinde Allah’ın yasalarını esas kabul edip onun istediği biçimde yaşamaya çalışıyorlarsa, birbirlerini velî kabul eden zâlimler ve kâfirler de ortak velî olarak şeytanları ve tâğutları kabul edip, velâyetlerini onların eline verip, onların belirlediği hayatı yaşamaya çalışmaktadırlar. Evet mü’minlerin destekleyicisi müminlerdir, kâfir ve zâlimlerin destekleyiciler de yine kâfir ve zâlimlerdir. Her mü’min kendisine destek verecek bir mü’min ararken, her zâlim de kendisini destekleye-cek bir zâlim arar. Her zâlim kendi zulmüne destek verecek birini arı-yor ve buluyor. Ama şurası da bir gerçek ki desteklenen de zâlim, destekleyen de zâlimdir. Zulmeden de zâlimdir, zulme destek veren de zâlimdir. Bir yerde zâlimin varlığı onun zulmünü sineye çeken, o-nun zulmü karşısında susmayı tercih eden mazlumun varlığına bağlıdır. Ona destek olan mazlum olmadıkça zâlim hiç bir zaman varlığını sürdüremez. Evet desteklenen ve destekleyen zâlimler birbirlerinin velisi oluyorlar. Zâlim mazluma veli, mazlum da zâlime veli. O onu seçiyor, o onu destekliyor, o da onu yönetiyor. Allah onları birbirlerine velî yapıyor ve böylece Rabbimiz bu zâlimlerin birbirlerine destek vermesi konusunda izin veriyor. Birisi cinlerden olur, ötekisi insanlardan. Birisi insanların bir grubundan olur, ötekiler de başka bir grubundan. Birisi hıristiyan olur, ötekisi yahudi. Birisi kâfir olur, ötekisi müşrik. Biri A.B.D. olur, A.E.T olur ötekisi onun köleleri. Birbirlerine destek olurlar. Birbirlerine kulluk ederler ve böylece cehenneme yuvarlanacakları güne kadar birbirlerini kullanırlar giderler ve sonunda da hiç bir mâzeret hakları kalmaz. Çünkü bu onların kendi eylemlerinin sonucudur. Kendi tercihlerinin, kendi elleriyle kazandıklarının sonucudur. Çünkü eğer onlar sadece Allah’ı veli bilmiş olsalardı, yâni böyle zâlim olmasalardı elbette Allah onların velileri olacaktı. Rabbimiz buyurur ki bakın:
130. "Ey cin ve insan topluluğu! Size âyetlerimi anlatan, bugünle karşılaşmanızdan sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? "Kendi hakkımızda şahidiz" derler. Dünya hayatı onları aldattı da inkârcı olduklarına, kendi aleyhlerinde şâhitlik ettiler.” Ey insanlar ve cinler topluluğu! Size sizden elçiler gelmedi mi? Size beni anlatan, size bana kulluğu anlatan, size benim âyetlerimi anlatan elçilerim gelmedi mi? Size sizin içinizden, size sizin cinsinizden elçiler gelmedi mi benim âyetlerimi kıssa eden? Ayetlerimi yaşanır olarak size takdim eden elçilerim gelmedi mi? Âyetlerimle sizi uyaran, karşı karşıya geleceğiniz bugününüzle sizi uyaran, bugünle, bu hesap kitapla, bu cehennemle uyaran bir elçi gelmedi mi size? Benim âyetlerimi okuyan, anlatan, öğreten, kıssa eden, yaşayan, pratikte gösteren, örnek olarak size takdim eden elçilerim gelmedi mi size diye soruyor Rabbimiz. Ben böyle elçiler gönderdim size haberiniz yok mu buyuruyor. Onlar tarafından benim âyetlerim size ulaştırıldı. Ve sizler o peygamberlerim aracılığıyla işte şu içinde bulunduğunuz bugünle uyarıldınız. Ölüm ötesi hayatın, dirilişin gerçeğiyle haberdar kılındınız. Peygamberlerim aranızdaydı ve cenneti de cehennemi de size haber verdiler. Ben peygamberlerim aracılığıyla bu konularda sizi haberdar ettim. Tabi bu âyetin beyanıyla bu soruyu o gün soracak Rabbimiz ama unutmayalım ki bu soru bugün de soruluyor. Rabbimizin yeryü-züne her dönem kitap göndermesi, peygamber göndermesi ve yerdekilere sürekli hidâyet kapıları açması insanların yarın bu konuda her hangi bir mâzeret haklarının kalmaması içindir. Ya Rabbi! Biz duymamıştık! Bizim bundan haberimiz yoktu! Ne cennetten ne cehennemden haberimiz yoktu! Bize hesap kitabı anlatan, bizi bugünümüz-le karşı karşıya getiren, bizi bunlarla uyaran, bize kulluğu anlatan elçilerin gelmedi diye insanların bir mâzeret hakları kalmasın diye yapıyor Rabbimiz bunu. Nitekim bakın Rablerinin bu sorusuna karşı insanlar şöyle di-yecekler: Ya Rabbi! Bizler kendi hakkımızda şâhitlik ederiz! Biz ne-fislerimize, kendi aleyhimize şâhitler olduk! Evet kendi aleyhimize şâ-hitlik ediyoruz ki elçilerin bize geldi ya Rabbi! Elçilerin bizi uyardılar! Cennet ve cehennemle uyardılar! Hesap, kitapla uyardılar! Âyetle-rinle uyardılar! Ama biz dinlemedik onları! Onların uyarılarına aldırış etmedik! Bir kulağımızdan girdi, öbüründen çıktı. İşimiz, aşımız, dükkanlarımız, ticaretlerimiz, yaşantılarımız, hayatlarımız onları dinleme-ye zaman bırakmadı. Hayatımız, hayat programımız onlarla ilgilen-meye imkân bırakmadı. Aslında senin elçilerin emin kimselerdi. Hayatlarıyla, yaşantılarıyla senin dediklerine en güzel örneklik yapan kimselerdi. Üstelik bize yaptıkları uyarılar karşılığında bizden her-hangi bir şey de istememişlerdi ama biz onlara değer vermedik. Ve bir de dünya hayatı onları aldattı diyor Rabbimiz. Dünyanın konunu ve kuralları aldattı onları. İmtihan gereği Allah’ın dünyada günah işleyenlere dokunmaması onları aldattı. Zannettiler ki hesap ödenecek bir makam yoktur. Zannettiler ki dünyada Allah’ı atlattık. Zannettiler ki dünya hiç bitmeyecek. Zannettiler ki hayat hiç bitmeyecek. Zannettiler ki dirilmeyecekler ve hesaba çekilmeyecekler. Evet dünya onları aldattı da sonunda kendi dünyalarına kendileri şâhitlik ettiler. Kendi gidecekleri yere kendileri şâhitlik ettiler. Kendi hak ettikleri yeri kendileri itiraf ettiler. Kendi aleyhlerindeki hükümlerini kendileri verdiler. Ve böylece onlar kendilerinin kâfir olduklarını beyan edecekler. Yâni bu insanlar bu gerçeği olduğu gibi kabulleneceklerdir. Ama ne fayda. Bunu önce söyleyecektiler. Çünkü:
131.“Bu, haberleri yokken kasabalar halkını Allah'ın haksız yere yok etmeyeceğinden dolayıdır. „ Evet şirkleri sebebiyle, küfürleri sebebiyle Rabbin hiçbir beldeyi, hiçbir şehri, hiçbir kenti, hiçbir toplumu helâk edecek değildir. Allah hiçbir toplumu onlar gafilken zulmen helâk etmemiştir. Allah’ın yasasına yakırıdır bu. Rabbimizin böyle bir yasası var. Zulmetmez Allah kullarına. Habersiz helâk etmez. Gönderdiği elçilerle uyarmadıkça, kendi uyarılarıyla onları karşı karşıya getirmedikçe, onlar gafilken Rabbin hiçbir toplumu helâk edecek değildir. Allah zâlim değildir. Hiç kimseye zulmetmez Allah. Rabbimizin böyle bir yasası var. Kullarına peygamber göndermeden, onları kendi dininden, kendi isteklerinden, kendi hayat programından haberdar kılmadıkça onları cezalandırmaz Rabbimiz. Hattâ insanlar tercihleriyle cezayı hak etmiş olsalar bile, hemen cezalandırmaz. Boyun büksünler diye, kendilerine gelip pişman olsunlar diye yeniden uyarır, peş peşe uyarıcılar gönderir ve ar-tık onlar her şeye rağmen dinlemiyorlarsa o zaman da gereğini yapar elbette. Yâni onlar gaflet içindeyken, tevhidi tanımazken, şirkten ha-bersiz iken, tevhitle tanışmamışken, Allah’ın âyetlerinden, cennetten, cehennemden habersizlerken Rabbimiz onları helâk edecek değildir. Evet anlıyoruz ki uyarılmadan helâk yok. Tarihin her bir dö-neminde Allah’ın elçileri insanları uyardılar, toplumlarına Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini anlattılar. Toplumları bildiler Allah’ın âyetlerini, bildiler tevhidi, şirki, bildiler cenneti ve cehennemi ve bir önceki âyetle söyleyecek olursak hiç itiraz etmeden kendi aleyhlerine de şâhitlikte bulunduklarını görüyoruz. Madem ki kendi aleyhlerinde şâhitlikte bulunuyorlar öyleyse uyarıldı bu insanlar. Öyleyse bu âyet bize şunu anlatıyor: Uyarılmadan insanlar helâki hak etmeyeceklerine göre, uyarının şart olduğuna göre ve bu-gün aramızda bu uyarı işini yapacak peygamber olmadığına göre, bu işi biz yapacağız. Bu görev şu anda bizim üzerimizdedir. Biz şu anda tüm yeryüzü insanlığına Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini, tevhidi, şirki çok açık ve net bir biçimde ulaştırmak ve insanları cennet ve cehennemle uyarmak zorundayız. Uyarmalıyız ki kurtulanlar kurtulsun, helâk olmak isteyenler helâk olsunlar. Kâfirler, müşrikler, tâğutlar yaptıkları işlerle aslında Allah’a düşmanlık etmektedirler. Allah’la savaşa tutuşanlar asla iflah olmaz-lar. Bu yeryüzünde Allah’ın koyduğu yasadır. Müslümanlar bunu çok iyi bilmek zorundadırlar. Müslümanlar Allah düşmanlarını kendi güçleriyle, kendi imkânlarıyla, kendi planları ve kendi sayısal çoğunluk-larıyla değil Allah’la yeneceklerdir. O halde Müslümanlar Allah düşmanlarını, kendileriyle karşı karşıya değil Allah’la karşı karşıya getirmelidirler. Allah düşmanlarını, kendi güç ve kuvvetleriyle, kendi plan ve programlarıyla yenebileceklerine inanan Müslümanlar aslında far-kında olmadan materyalistçe bir güç anlayışının içine düşmektedir-ler. Oysa Allah düşmanlarının yaşama süresi Müslümanların güçlü yahut güçsüz, az yahut çok olmalarına bağlı değildir. Tarihin hiç bir devrinde Müslümanlar güçlü oldukları için kâfirlere galip gelmiş değillerdir. Önemli olan Müslümanların, Allah düşmanlarını açık ve net bir biçimde uyarıp Allah’la karşı karşıya getirmeleridir. Bunu yaptılar mı karşılarındaki kâfirler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, Müslümanların durumları da ne olursa olsun, az ya da çok, güçlü ya da güçsüz ne olursa olsun, kâfirler mutlaka helâki hak edeceklerdir. Çünkü onları helâk edecek olan Allah’tır. Allah’ın yeryüzünde değişmez yasası olan bu sünnetullahı Müslümanların çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Çünkü bu yasa günümüzde de, kıyâmete kadar da geçerli bir yasadır. Müslümanlar her şeyden önce Allah düşmanlarının karşısına, tâğutların karşısına ellerinde Allah’ın kitabı olduğu halde bir uyarıcı, bir haberci, bir korkutucu olarak çıkmak zorundadırlar. Onları kendileri ile, kendi plan ve programları ile değil Allah’la, Allah’ın azabıyla karşı karşıya getirmelidirler. Zira sünnetullah gereği onları Allah tehdit etmektedir. Allah’ın gücü yanında, Allah’ın tehdidi yanında Müslümanların güç ve tehditlerinin ne anlamı olacak? Bunu çok iyi bilen Allah elçileri karşılarındaki güçleri Allah’la, Allah’ın azabıyla tehdit etmişler ve onları Allah’la karşı karşıya getirmişlerdir. Açık açık elçiler tarafından uyarılan bu toplumlar da dinlemeyince sonunda azabı hak etmişlerdir. Şuarâ sûresinde bu husus şöyle anlatılır: “Hiçbir kasaba halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zâlim değiliz.” (Şuarâ 208,209) Evet helâk edilenler helâki hak etmeden önce mutlaka uyarıl-mışlardır. Uyarılmadan helâk yoktur. Uyarılanlar uyarılmalarına rağmen, Allah’ın âyetleriyle yüz yüze getirilmelerine rağmen yine de is-yanlarından, küfürlerinden, şirklerinden vazgeçmemişlerse o zaman sünnetullah gereği helâki hakketmişler ve Allah tarafından yerin dibine batırılmışlardır. İşte Ad, işte Semûd, işte Nuh kavmi, işte Lût kavmi, işte Firavunlar ve diğerleri. Bunların hiç birisinde Müslümanların azlığı ya da çokluğunun hiçbir rolünü görmüyoruz. Sadece Müslümanların vazifelerini yaptıklarını açık ve net bir biçimde onları Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirip uyardıklarını ve Allah’ın düşmanlarını yok ettiğini görüyoruz. Evet, Rabbimizin bütün bu âyetlerinden anlıyoruz ki, onlar bu helâki dünya hayatına aldanmaları sonucu hak etmektedirler. Dünya hayatının onları aldatması. Şu içinde bulunduğumuz hayat. Dünya hayat, alçak hayat, denî hayat, yakın hayat. Neden aldanıyor insanlar bilmem ki? Nedir insanların bu kadar aldandıkları? Dünya neden bu kadar tatlı bilmiyorum ki. Ama bu dünyaya dalıp gidip, onu kucaklamaya çalışırken aldananlar, dünyada ebedî kalacağını zannederek, öylece plan program yaparak aldananlar, dünyayı cennetleştirmeye çalışarak aldananlar. Tarihte bunların çok enteresan örneklerini biliyorsunuz. Meselâ dünyaya kazık çakma sevdasına kapılan Semûd kavmi, muhkem binalar yapıyorlar, dağları yontup köşkler yapıyorlar. Neden? Çünkü zaten ölmeyecekler ya. Veya cenneti dünyada arama cinnetine kapılmış bir başka toplum. Ama bağlanmaya değmez ki. Bir arim seli yaptıkları barajlarını yıkıp yerle bir ediyor ve helâk olup gidiyorlar sonunda. Ama bilemiyorlar ki bunu. Yâni her bir peygamber dönemi toplumlarını hatırlayın, bu dünya hayata aldananlar helâk oluyor. Aldanmayanlarsa kurtuluyorlar. Ve böylece orada aleyhlerine şehadette bulunuyorlar, biz kâfir olduk, biz hakkı örttük, örtbas ettik, kendimiz şaşırdığımız gibi, bu şaşkınlığımızı başkalarına da empoze ettik diye itiraf edecekler ama, bu Allah’ın zulmederek, haksızlık yaparak bir ülke ahalisini helâk ettiği anlamına gelmemektedir. Evet Allah insanlar gafilken, kendilerine elçiler gelmeden onları yakalayıveren gafil avcısı değildir. Ya da insanları böyle denk ge-tirip yakalayan, işlerini bitiren değildir. Önce haber veriyor işte. Ey kullarım işte bu âyetler size ve sizden sonra herkese duyurulsun içindir. Bu görevi kendinize görev bilirseniz haydi duyurun insanlara bunu. Eğer duyanlar beni tek Rab ve İlah kabul ederse, benim lütfum ve ihsanım olarak onlara cennetim vardır, değilse helâki hak ederse o da kendi aleyhinedir, ben zulmetmem diyor. Yâni bugünden haber veriyor bize. Gelin bugünden uyanın, değilse helâke gidiyorsunuz, bakın duyduk duymadık demeyin, ben söylüyorum, anlayın öyleyse dercesine vahyiyle gerçekleri bize tekrar tekrar haber veriyor. Bakın Zuhruf sûresi Firavun ve toplumunun uyarılışını ve başarına gelenleri çok güzel anlatır: “ Böylece Bizi öfkelendirince onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.” (Zuhruf 55) Evet yıllarca uyarıldılar. Onlara çok çeşitli âyetler geldi. Her biri diğerinden etkili uyarılar kapılarını çaldı. Allah türlü türlü fırsatlar yarattı onlar için. Uzun süre dönüş imkânı lütfetti. Rabbimizin rahmeti çok geniştir. Hep rahmet kapıları açtı Rabbimiz onlara. Ama onlar kendilerine açılan tüm rahmet kapılarını kapattılar. Bu rahmetten isti-fade etmesini bilemediler. Allah’ın elçisinin uyarılarına aldırış edip adam olmadılar. İşte böyle, Allah uyarır, uyarır ama onlar yine de an-lamazlar da Allah’ı gazaplandırırlarsa Allah da onlardan öç alarak iş-lerini bitiriverir. Onları boğuverir. Hayatlarını boğuverir, programlarını boğuverir, gidişlerini boğuverir. Ama suda boğuverdi Allah onları. Aslında su da Rabbimizin rahmetlerinden birisidir. Rahmet olan su kendisine Allah’ın yüklediği yasa değişince böyle azap oluveriyor. Hayat için yaratılan su bir anda helâk sebebi oluveriyor. Allah onların tümünü suda boğdu da mü’-minlerin onların yerlerine yurtlarına vâris kıldı. Şimdi yeryüzünde Rabbimizin koyduğu bu yasadan habersiz olan bazı kardeşlerimiz şöyle diyorlar: Bu alçakların zulmü, bu Amerikanın bu Avrupa’nın zulümleri, bu yerli ve yabancı zâlimlerin zulümleri Firavunların, Lût kavminin, Âd’ın ve Semûd’un zulümlerini de geçti. Allah’la savaşa tutuştular, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın sistemini reddettiler, yeryüzünde oluk oluk Müslüman kanı akıttılar. Acaba ne zaman yıkılacak bu zâlimler? Ne zaman helâk edecek Rabbimiz bu zâlimleri? Bunlar hâlâ helâki hak etmediler mi? Bugün pek çok Müslümanın aynı sözleri sayıkladıklarına şâhit oluyoruz. Halbuki unutuyor bu Müslümanlar, helâkten önce uyarılma şarttır. Bu kâfirler, bu zâlimler bilmedikleri, gafil oldukları, beklemedikleri bir âkıbetle değil kendilerine apaçık âyetlerle bildirilen bir âkıbetle karşı karşıya gelmelidirler. Biz onları bu âkıbetle uyarabildik mi ki onların helâklerini bekliyoruz? Onlar önce açık açık Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirilecek kabul ettikleri zaman kurtuluşa erecekler ve reddettikleri zaman ancak helâki hak edecekler ve ancak o zaman helâkları gerçekleşecektir. Demek ki bütün mesele bugün bizim görevimizi yapmamıza bağlıdır. Değilse günümüz zâlimlerinin öncekilere bir üstünlüğü yoktur. Öncekiler helâk edildiler de bunlar edilmeyecek mi yâni? Ne ayrıcalıkları var bunların? Bizler Rabbimizin bizden istediğini yapabilecek bir noktaya geldiğimiz andan itibaren kesinlikle bilelim ki sünnetullah gereği bu kâfirler Rabbimizin helâk yasasının mahkumu olmaktan bir saniye bile kurtulamayacaklardır. “Ey Mekke putperestleri! Sizin inkârcılarınız bunlardan daha mı üstündür? Yoksa Kitaplarda size bir kurtuluş belgesi mi var? Ey Muhammed! Yoksa: “Biz öç alabilecek bir topluluğuz" mu diyorlar? Toplulukları dağıtılacak, yüz geri edeceklerdir.” (Kamer 43,44,45) Evet ne farkları var bunların öncekilerden? Tüm gavurlukları yapacaklar, içki, kumar, zina, zulüm tüm haramları meşrulaştıracak-lar, Allah’la Allah’ın sistemiyle alay edecekler, Müslümanlara zulmedecekler bütün bunlara rağmen yine de berat edip helâkten kurtulacaklar öyle mi? Biz güçlüyüz mü diyorlar yoksa? Öncekiler dağınıktı, öncekiler güçsüzdü Allah onlarla baş edebilmiş ama bizler şu anda birleştik, birleşmiş milletlerimizi kurduk, Natoyu kurduk artık Allah bizimle başedemez mi demek istiyorlar? Hayır hayır Allah onların to-punu bir anda helâk edecek güçtedir, ama yeryüzünde koyduğu yasa gereği bizim görev yapmamızı istiyor. Sünnetullah budur yeryüzünde.
132.“İşlediklerine karşılık her birinin dereceleri vardır. Rabbim onların işlediklerinden habersiz değildir” Evet her bir şahıs için amellerine göre dereceler vardır. Her bir kimse için dünyada işlediği amelleri karşılığında dereceler vardır. Rabbimiz her bir kimsenin amellerine göre ona dereceler hazırla-mıştır. Üst derece, alt derece. İnsanların yeryüzünde işledikleri amellerine göre cennette de, cehennemde de dereceler vardır. Mü’minler için de kâfirler için de dereceler vardır. Her insan dünyada yaptıklarına göre dereceler, mükafatlar ve cezalar görecektir. Mü’minler işledikleri hayırlı amellerinin azlığına, çokluğuna göre cennette dereceler ve mükafatlar elde ederlerken, kâfirler ve zâlimler de işledikleri cürümlere göre cehennemde azaplar kazanacaklardır. Şunu hiçbir zaman unutma ki Rabbin insanların yaptıklarının hiç birisinden gafil değildir. Zerre kadar bile olsa ne kâfirin ne de müminin amelleri zâyi edilmeyecek. Kim ne yapmışsa onun karşılığını görecektir. İnsanları yaptıklarıyla hesaba çekecektir Rabbimiz. Öyleyse unutmayın ki Allah sizden haberdardır. Sizin ne yaptığınızı, ne yapmadığınızı çok iyi bilmektedir ve sonunda bu yapıp ettiklerinizle sizi hesaba çekecektir. İşte bizi yarın hesaba çekecek olan Allah:
133. “Rabbin Müstağnî ve rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir milletin soyundan getirdiği gibi, sizi yok eder, dilediğini yerinize getirir.” Evet şunu da asla unutmayın ki yaptıklarınızın tümünü siz kendiniz için yapıyorsunuz. Çünkü Allah Ganidir, Allah zengindir ve sizin yaptıklarınızın hiç birisine ihtiyacı yoktur. Allah hiç kimseye ve hiç kimsenin amellerine muhtaç değildir. Ne ibadetlerinize, ne çalışmalarınıza, ne gayretlerinize hiç bir şeye ihtiyacı yoktur Onun. Hiç birinize ihtiyacı olmadığı gibi, üstelik sizin için sonsuz rahmet ve merhamet sahibidir de O Allah. Yokken sizi yaratan Odur. Sizi size ihtiyacından dolayı, yalnızlığını gidermek veya sizin yapacaklarınızdan istifade etmek için de yaratmadı. Dilediği zaman da sizi yok etmeye muktedirdir. Size de, yaptıklarınıza da ihtiyacı yoktur Onun. Dilerse sizin defterlerinizi dürer de daha önce sizi sizden öncekilerin yerine dünya sahnesine getirdiği gibi sizin yerinize de başkalarını halef kılar. Sizi giderir, sizin yerinize başkalarını var kılar da hayatın yükünü, halifelik görevini onların sırtına yükleyiverir. Tıpkı siz de bir başka toplumun zürriyeti değil misiniz? Yâni Allah’ın size bir ihtiyacı yoktur, sizin O’na ihtiyacınız vardır unutmayın. Sizi başkalarının neslinden getirdiği gibi sizin neslinizden de başkalarını getirir. Nuh toplumunu yok edip yerine Âd’ı getirip yer-leştirdiği gibi. İsyanlarından dolayı Âd’ın da defterini dürüp yerine Se-mûd’u yerleştirdiği gibi. Küfürlerinden ötürü Semûd’u da yerin dibine batırıp yerine başkalarını getirdiği gibi. Veya Selçukluyu, Osmanlıyı yok edip şu anda onların yerine sizleri getirdiği gibi. Sizi de yok edip yerinize başkalarını getirir O Allah. Öyleyse size hakim olan, sizin üzerinize Kahhâr olan Rabbinize teslim olup Onun istediği hayatı yaşayın. Asla Onun emirlerine isyan içine girmeyin. Onu ve Onun hayat programını hesaba katmayarak bir hayat yaşamaktan sakının. Evet sanmayın ki dünyada kalış süreleriniz sizin kendi elle-rinizdedir. Dünyada bizler istediğimiz kadar yaşama imkânına sahip değiliz. Gelişimiz de elimizde değil, gidişimiz de. Dünyaya bizler istediğimiz dönemde, istediğimiz coğrafyada ve istediğimiz aileden gelmedik. Bu konuda bize bir şey sorulmadı. Erkek ve kadın olarak da yaratılmamız bizim elimizde değildir. Bir tavuk olarak da dünyaya ge-lebilirdik ve hiç bir itiraz hakkımız da olmayacaktı. Hani tavukların bir itiraz hakları var mı? Gelişimiz böyle olduğu gibi gidişimiz de bizim elimizde değildir. Belki bugün, belki yarın, belki yarından da önce gideceğiz. Çaresiz buna hiç bir zaman itiraz hakkımız yoktur. Nasıl ki bizler başkalarına vâris olmuşsak, başkalarının ölümünden sonra onların yerine dünyaya getirilmişsek bizim yerimize de başkaları getirilecektir. Dilerse Allah sizi yok eder, sizden başka birilerini var kılar, hayatın yükünü, halifelik görevini onlara verir. Tıpkı siz de bir başka toplumun zürriyeti idiniz. Bir başka neslin nesli olarak geldiniz. Öyleyse madem ki bir gün gideceğiz bu dünyadan, madem ki kazık çakmayacağız yeryüzüne ve madem ki bizi getirip götüren bir varlık var, o halde geçici bir dünyaya bağlanıp kalmayacağız. Tüm plan ve programlarımızı geçici bir dünya adına yapmayacağız. Adımlarımızı âhiret adına atacak, hesabımızı kitabımızı âhiret adına yapa-cağız.
134. “Size vaadedilen, mutlaka yerine gelecektir; siz O’ nu âciz kılamazsınız.” Evet zinhar unutmayın ki, size her vaadolunan mutlaka ge-lecek, gerçekleştirilecektir. Allah’ın vadinde asla değişiklik olmaz. Ne vaadolunmuştu bize? Ne vaadetmişti Rabbimiz bize? Ölüm vaado-lunuyordu bize, o mutlaka gelecektir. Ondan kaçıp kurtulmak mümkün değildir. Başka? Diriliş vaadolunuyordu, yaşadığımız hayatın he-sabını ödemek üzere, yaptıklarımızın bedelini ödemek üzere yeniden diriliş vaadolunuyordu, hesap kitap vaadolunuyordu, terazi mizan va-adolunuyordu, cennet cehennem vaadolunuyordu, onlar mutlaka ge-lecek ve gerçekleşecektir. Başka neler vaadolunuyordu bize? İsyan içinde olanlara helâk vaadolunuyordu, dilersek sizi yok eder yerinize başkalarını getiririz deniyordu, o mutlaka gerçekleşecektir. Küfür ehline, şirk ehline vaadedilen azapların tümü mutlaka gelecektir. Sakın ha yaptıklarınızdan ötürü Allah’ı atlatabileceğinizi sanmayın. İsyan içinde olanlara Rabbimizin vaadettiği azapların tümü gelecektir. Gelecektir ama bazen sizin beklemediğiniz, anlayamadığınız, bileme-diğiniz biçimlerde gelir azap. Evet böylece Rabbimizden insanlara vaadolunanlar pozitif ve negatif olarak iki ana grupta toplanabilecektir. Birisi dediğim gibi, be-nim istediğim gibi, benim peygamberimin emrettiği gibi bir hayat yaşarsanız karşılığında vaadettiğim mükafatlar size gelecektir. Size cennet vaadediyorum ve bu vaadim aynen gerçekleşecektir. Ötekisi de tam tersine beni dinlemez, elçilerime kulak vermez, kafanıza göre hareket ederseniz o zaman da size cehennemi vaadediyorum, aynen o da gerçekleşecektir. Buyurun hangisini isterseniz tercih size aittir diyor Rabbimiz. Bazen sizi azdıran bir zenginlik biçiminde, bazen sizi perişan eden, belinizi büken bir fakirlik biçimine, bazen yerin üstünü altına getiren bir deprem biçiminde, bazen sizi şia, parti parti, grup grup yaparak birinizin acısını diğerine tattırma biçiminde, bazen başınıza başsız başları musallat etme biçiminde, bazen düşmanlarınızı size musallat ederek ekmeğinizi elinizden almaları biçiminde, bazen çoluk çocuğunuzu elinizden aldırıp, istemediğiniz eğitimlere zorlamak biçiminde, kadınlarınızın kızlarınızın namuslarına sahip çıkamama biçiminde, çeşitli biçimlerde gelir Allah’ın azabı da farkına bile varamazsınız. Evet Allah size ne vaadetmişse onların tamamı size gelecektir. Ne kadar da güçlü olursanız olun, ne kadar da kaçmaya, saklanmaya çalışırsanız çalışın bundan kurtulma imkânınız yoktur. Allah’la baş etme imkânınız yoktur. Öyleyse Allah’ın vaadini iki ana grupta topladık: 1: Rızama uygun, kitabımın ve peygamberimin gösterdiği gibi hareket ederseniz size cennet vaadediyorum, aynen öyle gerçekleşecektir. 2: Bir de bunun tam tersine, beni dinlemez, kitabımı ve peygamberimi dinlemez, kendi kafanıza göre giderseniz size cehennemi vaadediyorum. Buyurun hangisini isterseniz diyor Rabbimiz.
135. “De ki, “Ey milletim! durumunuzun gerektirdiği-ni yapın, doğrusu ben de yapacağım. Sonucun kimin için hayırlı olacağını bileceksiniz. Zulmedenler şüphesiz kurtulamazlar.” Onlara de ki ey peygamberim! Ve sizler de deyin o kâfirlere ey peygamber yolunun yolcuları. Deyin ki onlara: Ey kâfirler! Ey müşrikler! Ey zâlimler! Ey Allah düşmanları! Haydi buyurun, kendi konumunuza, kendi durumunuza göre ne uygunsa, neyi uygun görmüşseniz yapın bakalım. Ne yapacaksanız yapın bakalım! Kendi durumunuza göre neyi uygun görmüşseniz haydi yapın bakalım! Sizler elinizden ne geliyorsa, ne yapabilecekseniz yapın! Sizler yapacağınızı yapın! Küfrün gereği olarak, şirkin gereği olarak Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaş yolunda neye gücünüz yetiyorsa yapın! Elinizden geleni arkanıza koymayın! Ne yapacaksanız, nasıl yaşayacaksanız bildiğiniz gibi yaşayın! Ben de bana yakışanı yapacağım. Ben de yapacağımı yapıyorum! Biz de yapacağımızı yapacağız! Pek yakında göreceksiniz gelecek kiminmiş? Pek yakında görecek ve bileceksiniz, gelecek kâfirlerin miymiş, yoksa mü’minlerin mi? Gelecekte kâfirler mi galip gelecek yoksa Allah dostları mı? Arkasında Allah’ın bulunduğu dâvâ mı galip gelecek yoksa arkasında şeytanların bulunduğu küfür mü? bunu çok yakında göreceksiniz. Evet her şey bu kadar açık ve net bir biçimde ortaya konduk-tan sonra artık ne yapacaksanız yapın. Siz size uygun olanı yapın, ben de bana uygun olanı yapacağım. Âkıbet kime aitmiş? Sonuç kiminmiş? Gelecek kiminmiş? Gelecekte kim egemen olacak yeryüzünde? Hangi dâvâ egemen olacak? Yahut da yaşadığımız bu dünyanın sonunda cennete kim gidecek? Âhiret yurdu kimin olacak? Kim kaybedecek, kim kazanacak? Bunu yakında siz de göreceksiniz biz de göreceğiz. Sonunda kesinlikle bileceksiniz ki bu dâr ve diyarın akıbeti kimin lehineymiş, zalimler kesinlikle felah bulmazlarmış. Kesinlikle bilelim ki zâlimler asla iflah olmazlar. Zalimlere kurtuluş yoktur. Ve yine kesinlikle bilesiniz ki yarın âkıbet, yarın cennet mü’minlerindir. Öyleyse biz yolumuzdan asla şüphede değiliz. Biz dâvâmız-dan, yaşadığımız hayattan asla kuşkuda değiliz. Siz yapacağınızı yapın, biz de bizim yapmamız gerekenleri yapacağız. Sizler inandı-ğınız yolun gereklerini, inandığınız küfür ve şirk dinlerinin amellerini pratikte gösterin ben de, biz de inandığımız tevhid dininin amellerini hayatımızda sergilemeye devam edeceğiz. Siz imanlarınızı yaşayın, ben de imanımı yaşamaya devam edeceğim. Siz bildiğinizi ortaya ko-yun, ben de bildiğimi ortaya koyacağım. Ama ben şunu şimdiden si-ze haber vereyim ki zâlimler asla iflah olmazlar. Zâlimler asla iflah ol-mayacaklar. Zâlimler hiçbir zaman egemen olamayacaklar. Zâlimle-rin ne dünyada ne de âhirette asla kurtulmaları mümkün değildir. Dünyada da ukba’da da kurtuluşa erenler ancak mü’minler olacaktır. Allah’a şirk koşan, Allah’a isyan eden, Allah’ın sistemini reddedip başkalarının sistemlerini yasallaştıran, zâlim bir toplum ne dünyada, ne de ukba’da kesinlikle kurtuluşa eremeyecektir. Geçmişte bu böyle olduğu gibi yarın da böyle olmaya devam edecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasadır ve kıyâmete kadar da bu yasa devam edecektir. Bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz küfrün, şirkin temelini ve tutarsızlığını ortaya koyacak. Şirkin temel felsefesini anlatacak. kâfir ve müşrik kafaların ürünlerini anlatmaya başlayacak. Müşrik kafaların, Allah’a inandıkları halde Onu hayata karış-tırmak istemeyen, Allah’a inandıkları halde yaşadıkları hayatta Ona yetki vermeyen, ya da hayatı parçalayıp onun bir bölümünde Allah’ı, öteki bölümlerinde de Allah’tan başkalarını söz sahibi kabul eden müşrik kafaların içini ortaya dökecek Rabbimiz. Allah’ı bildikleri halde Ona teslim olmayan, inandım dedikleri Allah’ın hayata karışmasını reddeden, müşrik insanların düşüncelerinin hayatlarında nasıl tezahür ettiğini? Şirklerinin dünyalarında nasıl bir görüntü arz ettiğini? Şirklerinin hayatlarını nasıl şekillendirdiğini ortaya koyan bir âyetle karşı karşıyayız. Kâfirlerin ve müşriklerin inançlarına göre şekillenen hayatları anlatılacak. Her ne kadar kâfirler kâfirse de hayatlarının kimi yönleri İslâm’a uygun olabilir. Meselâ kimi insanlar kâfir olsalar da yalan söylemezler. Hırsızlık yapmayan, domuz eti yemeyen, içki içmeyenler de vardır aralarında. Bunun sebebi bir zamanlar onlar da hak din üzereydiler. Zaman içinde gelen hak dinlerin onlardaki kalıntılarıdır bunlar. Bakın bunların hayatı nasıl şekilleniyormuş? Şirk inançları ha-yata nasıl yansıyormuş? Rabbimiz şöyle anlatır:
136. “Kendi zanlarına göre, Bu Allah'ındır, bu da putlarımızındır diyerek, Allah'ın yarattığı hayvanlar ve ekinlerden pay ayırdılar. Putları için ayırdıkları Allah için ve-rilmez, ama Allah için ayırdıkları putlarına verilirdi; ne kötü hüküm veriyorlardı!” Gerek hayvanlardan gerekse ekinlerden, mahsullerden bir nasip ayırıp zanlarınca dediler ki bu Allah’ındır. Sonra aynı mallardan bir hisse daha ayırdılar ve yine kendi zanlarınca dediler ki bunlar da putlarımıza, putların arkasına saklanarak egemenliği ellerine geçirmiş olan egemen güçlerimize, toplumda iktidarı elinde bulunduranlara, ortaklarımıza, liderlerimize, idarecilerimize, otorite sahiplerimize aittir. Onlardan gelebilecek tahakkümü, zulmü önlemek için bunları da onlara ayırdık diyorlardı. Yâni nerden öğreniyorlar, nasıl öğreniyorlar gerçekten hayret ediyoruz. Ama İblis’ten öğreniyorlar, akıl hocalarından bilgileniyorlar ve birbirlerine öğretiyorlar bu işi. Mantığa bakın, düşünceye bakın ki, malları, ekinleri, tarlaları, hayvanları, davarları, sığırları tüm mal varlıklarını ve de hayatlarını ikiye bölüyorlar veyâ daha doğrusu üçe bö-lüyorlar, bir bölümü aslan payı olarak kendilerine ayırıyorlar, geri kalanının da bir bölümünü Allah’a, diğer bölümünü de putlarına, Allah’a ortak kabul ettikleri varlıklarına ayırıyorlar. Tanrısal özellik yükledikleri varlıklara pay veriyorlar. Niye? Zırvanın te’vili olmaz. Evet kendilerine ayırdıklarının dışındaki mallarını ikiye bölüyorlardı kendi zanlarınca ve diyorlardı ki şu Allah’ındır, şunlar da egemen güçlerindir. İşte şirkin temel felsefesi budur. Şirkin hayat programı budur. Demin de ifade ettiğim gibi müşriklerin, müşrik kafaların ikilem içinde bir hayatları vardır. Şirk kelimesinin ifade ettiği anlam da budur zaten. Şirkte ikilem vardır. Sürekli bir ikilem içinde yaşar müşrik. Hayatının bir bölümünde söz sahibi Allah’tır, öteki bölümlerinde de söz sahibi başka tanrıları vardır. Hayatının öteki bölümlerinde söz sahibi olan tanrılar isterse bir tane olsun, isterse birden çok olsun fark etmez. Allah’tan başka hayatlarında söz sahibi olan bu tanrılar bazen ekonomik tanrılardır, kimileri siyasal tanrılardır, kimileri bilimsel tanrılar, kimileri hukuk tanrısı, kimileri şifa tanrısı, kimileri oyun eğlence tanrısı, kimileri dua, tövbe ve sığınma tanrısı, kimileri kılık kıyafet tanrısı, kimileri moda ve âdetler tanrısı vs vs. Tüm şirk toplumlarında bu tanrıları yığınlarla görmek mümkündür. Allah’ın karıştırmadığı alanlarda bu tanrılar söz sahibidir müşrik toplumlarda. Çünkü hayat ikiye bölünmüştür. Allah’ın karıştığı bölüm, başka tanrıların söz sahibi olduğu bölüm. Zaman da ikiye bölünmüştür. Allah’a ayrılan zaman, başkalarına ayrılan zaman. İbadet gibi Allah’ın karıştığı zaman birimi, onun dışında başkalarına kulluk yapılan zaman dilimi. Tüm şirk toplumlarında görmek mümkündür bunu. Allah be-risinde hayata etkin olan bu tanrılar bazen canlıdır, bazen da cansız varlıklardır. Bazen canlıdır bu tanrılar insan gibi, insanlar gibi ve her biri hayatın belli birimlerini paylaşırlar. Sen şu bölümde tanrısın, şu bölüm sana aittir, ama şu bölüm de bana aittir gibi kendi aralarında yetkileri paylaşırlar ve kendi keyiflerince bir dünya oluştururlar, Allah kullarını kendilerine kul köle edinirler. İşte müşrikçe inanarak haya-tında bu ikilemi yaşamak zorunda olan insanların bir özelliğini anla-tıyor Rabbimiz. Allah’ın kendilerine lütfettiği mallarından, hayvanlarından, e-kinlerinden birer pay, birer hisse ayırıyorlar ve diyorlar ki şu hisse Al-lah’ındır, şu da şeriklerimizin, ortaklarımızın, egemenlerimizindir. Hal-buki tüm mallar Allah’ındı. Allah’ın malından Allah’a bir hisse ayırıyorlar, putların, hakimlerin, hükümdarların, idarecilerin onda zerre kadar hakları olmadığı halde onlara da bir hisse ayırıyorlardı. Allah’a ayrılanlar toplumun fakirlerine, muhtaçlarına harcanıyor, öteki tanrılara ayrılanlar da toplumun egemen güçlerine, idarecilere gidiyordu. Bu kendilerine hisse ayrılan tanrılar eğer canlı varlıklarsa, yâni insanlarsa bizzat kendileri alıyorlardı bunu, eğer bu tanrılar cansız putlarsa o zaman da bu putların arkasına saklanan uyanıklar alıyorlardı bunları. Ve böylece insanlardan emdikleri bu kanlarla güçlenip palazlananlar toplumda hakim konuma gelebiliyorlardı. Bir de bakın şöyle yapıyorlardı: Putlara ayrılan, krallara, idarecilere, egemen güçlere ayrılan, hakim zümreye ayrılan, loncaya, kliğe ayrılan, liderlere, sevilen kişilere ayrılanlar mutlaka verilmeliydi yerine, mutlaka ulaştırılmalıydı onlara. Ama Allah’a ayrılan mallarda her hangi bir telef, bir eksilme söz konusu olmuşsa ona verilmekten vazgeçilirdi. Bunu yaparken de ge-rekçeleri şuydu: Eh nasıl olsa Allah Ganîdir, Allah zengindir, Allah’ın ihtiyacı yoktur, vermesek de olur Ona diyorlardı. Ama berikilerin ihtiyaçları vardır. Onlar Allah kadar güçlü, Allah kadar zengin değildirler. Binaenaleyh onların hakkını kesemeyiz diyorlardı. Ne kadar da garip değil mi? Tam müşrik mantığı yâni. Peki madem ki Allah güçlüdür, Madem ki Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, madem ki onlar güçsüz-dür, madem ki onlar muhtaçtır, eh niye tapınıyorsunuz onlara? Niye onlara söz hakkı tanıyorsunuz hayatınızda? Niye uyguluyorsunuz onların yasalarını? Ve niye kulluk ediyorsunuz onlara? Neden Rab biliyorsunuz onları? Neden? Neden işlerinizi onlara havale ediyorsunuz? Neden hukuku Allah bilmiyormuş gibi onların kapısında hukuk dileniyorsunuz? Neden Allah yasaları dururken onlara yasa belirleme hakkı tanıyorsunuz? Neden velî ve hakim biliyorsunuz onları? Başka değil sadece şirk mantığı diyoruz buna. Evet nasıl olsa Allah’ın ihtiyacı yoktur ama bu beriki tanrılarımız fakirdir onlara vermek zorundayız diyorlardı. Bir de aslında an-lıyoruz ki bu adamlar Allah’tan korkmuyorlar ama öteki tanrılardan, idarecilerden, egemen güçlerden korkuyorlardı. Çünkü demin de ifa-de ettiğim gibi Allah’a ayrılanlar toplumda gariban fakir fukaraya harcanıyordu. Bunların haklarını vermedikleri zaman onlardan kendilerine gelebilecek bir tehlike yoktu, ama beriki egemen tanrılara, siyasal tanrılara vermedikleri zaman onlardan gelebilecek hapis gibi, başka cezalar gibi şeylerden korkuyorlardı ve onların haklarını derhal ödü-yorlardı. Tıpkı şu anda bu ülkenin müşrikleri gibi. Mallarından bir hisse Allah’a ayırıp bu zekâttır, bu Allah’ın hakkıdır diyen, sonra mallarından bir ikinci hisse daha ayırıp bu vergidir, bu egemen güçlerin hakkıdır diyen ve Allah’a ayırdıklarında bir eksilme olursa tâğutlara ayırdıklarından bu tarafa takviye yapmayan, ne yapalım az kazandık di-yen, ama tâğutlara ayırdıklarında bir eksilme olduğu zaman da Allah’a ayırdıklarından alıp o tarafa takviye yaparak onu mutlaka ödemeye çalışan kimseler gibi. Kendilerine o malları mülkleri veren Allah’tan korkmuyorlar adamlar ama öteki tanrılarından korktukları için onların haklarını hemen ödüyorlar. Evet Allah için ayrılan verilmese de olur ama öteki tanrılar ihmal edilmemeliydi. Önemli olan Allah’ın rızası değil öteki tanrıların rızasıydı. Allah’ı kızdırsalar da fark etmezdi, önemli olan öteki tanrıları kızdırmamalarıydı. Önemli olan bu tanrıların şişmesiydi. Önemli olan bu tanrıların bu tür kaynaklardan beslenerek güç ve kuvvetlerini, egemenliklerini sürdürmeleriydi. Öyle değil mi? Fakir ve güçsüz dü-şerek bu tanrıları yüzden gözden düşerse bu adamların hayatı nasıl olurdu? Önemli olan bu tanrıların göz dolduracak bir biçimde hayat-larını sürdürmeleriydi. Fakir fukara yaşamayıverse ne olacak? Zaten yaşamayı ne bilir de onlar? Efendilerinin yaşadıkları hayat da zaten onlar için değil miydi? Önemli olan efendilerin debdebeli ve şaşaalı bir hayat yaşamasıdır gerisinin hiç bir önemi yoktur kölelerin gözünde. Efendilerin büyümesi, şişmesi onlar için en büyük şereftir. Evet işte şirk, işte şirkin mantığı, işte müşrikler ve işte şirk di-ninin şekillendirdiği bir hayat. Bir de şunu söyleyelim burada: Şirk an-layışı, şirk mantığı müşrikin hayatında ilk önce ekonomik anlayışında kendisini gösterir. Yâni bir adamın müşrik mi, değil mi? Olduğunu an-lamak istiyorsanız onun mal anlayışına, ekonomik dünyasına bir bakmanız yeterli olacaktır. Şirk anlayışı önce kişinin mala bakışında te-zahür eder. Şirk anlayışı kişilerin hayatında öyle israf yolları açar ki kapanması bir ömür içine sığdırılamaz. Öteki tanrılarının kınamasın-dan korkusu sebebiyle yaya yürüyemediği için araba almak zorun-dadır. Çevre putunun kendisini yadırgayacağından korktuğu için ara-banın en pahalısına ve modellisine binmek zorundadır. Yamalı giye-mediği için hep yenisini almak zorundadır. Ayakkabısını tamir ettirmekten utandığı için hep yenisine yetişmek zorundadır. Modası geçti endişesiyle üç aylık elbisesini soymak ve yerine yenilerini almak zo-rundadır. Meslek icabı, mevki icabı şöyle bir evde oturmaktan haya ettiği için böyle bir villada oturmak zorundadır. Gelen misafirlerden korktuğu için evini şöyle şöyle tefriş etmek zorundadır. Evet Allah’tan başka tanrıların da varlığına inanan, hayatında onların da hatırını kazanabilmek için çırpınan bir müşrik bu tanrıları hatırına hayatında öyle olmadık gedikler açar ki bir ömür boyu çır-pınır durur da yine de bir türlü kapatamaz bu gedikleri. Bu put adına, bu spor adına, bu klik adına, bu parti adına, bu makam adına, bu sosyal hayat adına, bu şöhret adına, bu alkış adına, bu toplum a-dına, bu çevre adına, bu mevki adına diyecek ve harcadıkça harcayacak. Evet böyle topluma, çevreye, modaya, âdetlere, törelere de kulluk edilirse hayat böyle olur işte. Müşrikin hayatı böyledir. Şunu da memnun edebildim mi acaba? Şunun da gözüne girebildim mi acaba? Şunların sofrasında da ben konuşuluyor muyum acaba? diye bir ömür boyu çırpınır durur müşrik. Çünkü sadece Allah’ın kulu değildir o. Sadece Allah’a karşı sorumlu değildir. Onun sorumlu olduğu kulluk yaptığı başka tanrıları da vardır. Halbuki Müslümanın hayatında sadece hakim güç Allah’tır. Allah kendisinden razı olduktan sonra tüm dünya kınasa vız gelir onun için. Razı edeceği varlık tek olduğu için de çok rahattır Müslüman. Kalbi parça parça değildir onun. Çok efendiyi razı etmek için yorulmuş bir adam değildir o. Rabbi kendisinden razı mı tamam rahattır o. Evet Müslümanın kazanırken de harcarken de hayatında hakim güç sadece Allah’tır. Müşrikler mallarını parçalayıp onun bir bölümünde Allah’tan başka tanrıları söz sahibi kabul ettikleri gibi, bir de zamanı parçala yıp o konuda da ikilem yaşayan insanlardır. Görüyoruz işte adamlar zamanı da parçalıyorlar. Allah’ın kendilerine lütfettiği yirmi dört saatin sadece iki saatini Allah’a verdiler, iki saatini Allah’a ayırdılar bu Allah’a yeter dedeliler ve geriye kalan yirmi iki saatini kendilerine ayırdılar bu bize ait dediler. Mekân konusunda da aynı ayırımı yapıyorlar müşrikler. Şuralara şuralara Allah karışır, ama şuralarda şuralarda filanların hükmü geçerlidir diyorlar. Tamam mescitlerde Allah söz sa-hibidir ama onun dışında kalan yerlerde bizim söz sahibi başka tanrılarımız vardır diyorlar. Bu kadarı Allah’a yeter diyorlar. Allah öyle hayatımızın her bölümüne karışmamalı diyorlar. Yüzde on, yüzde yirmi Allah’a yeter diyorlar ama geri kalan yüz de seksen doksanını kendi keyiflerine, kendi putlarına ayırıyorlar. Âyeti bir de şöyle anlamaya çalışıyoruz: Ayırsınlar bakalım, kendilerince taksim etsinler. Ama bilsinler böyle bir mantıkla Allah’a ayırdıkları asla Allah’a gitmez, Allah asla böyle bir ayırımı kabul et-mez. Put yanında düşünülen, putla birlik düşünülen, ortaklı düşünülen bir Allah hakkı Allah tarafından asla kabul görmez. Öyleyse putlarına ayırdıkları elbette putlarına gider, ama böyle şirk içinde bir ayırımı Allah kesinlikle kabul etmeyecektir. Yarın putları, kendileri, ayırdıkları, verdikleri hepsi birden cehennemde birbirlerine lânetleşecekler. Bu hainle onu bekliyorlar. Evet, Allah’la birlikte O’nun yanında başkalarını da ilahlık makamında gören bu insanlar, Allah’ın kendilerine lütfettiği o malları konusunda bir pay ayırıyorlar ve diyorlar ki; ya Rabbi bu senindir. Bu senin hakkındır, ama şunlar da bizim tanrılarındır. Bizim hayatımızı düzenleyecek, bizi bize bırakacak, bizim kendileriyle ilişkilerimizi ayarlayacak sana ortak bildiğimiz, yasalarını uyguladığımız, kulu kölesi olduğumuz öteki tanrılarımızındır. O ortaklarına ayırdıkları asla Al-lah’a ulaşmaz. Ama bu Allah’ındır dedikleri onların putlarına, ilahlarına varır ulaşır. Allah diyor ki: Ne kadar da kötü hükmediyorlar? Ne kadar çirkin ve âdî bir iş yapıyorlar? Hiç düşünmüyorlar mı bu adamlar? Hiç akılları yok mu bunların? Bu kendilerinin sahip oldukları ekinlerde ve hayvanlarda, bu mallarında Allah’tan başka kimlerin hakkı olabilir? Bunları kim verdi onlara? Mallarını peşkeş çekmeye çalıştıkları bu yeryüzü tanrılarının, bu tanrı taslaklarının ne hakları olabilecek de bu mallarında? Dünyada tanrılığa soyunmuş bu âciz tanrı taslaklarının, bu âciz tanrıçaların tamamı toplansalar acaba o hayvanlardan bir tanesini yaratabilecekler mi? Bırakın bir hayvan veya canlı yaratmayı o hayvanların beslenebilmesi için gökten bir damla yağmur yağdırabilecekler mi bu tanrı taslakları? Bir tek buğday tanesi bitirebilecekler mi onlar yeryüzünde? Hiç düşünmüyorlar mı bu insanlar? Ne hakla veriyorlar mallarını onlara? Hangi hakla mallarında söz sahibi kabul ediyorlar bu adamları? Hayır hayır, ekinlerin de, hayvanların da, o hayvanların sahip-lerinin de sahibi Allah’tır. Hayatın sahibi Allah’tır. Göklerin ve yerlerin sahibi Allah’tır. Gecenin sahibi, gündüzün sahibi Allah’tır. Mallarımız da mülklerimiz de hayatımız da Allah’ındır. Bizler şu anda birer emânetçiyiz. Ve emânetin sahibi de Hayy’dir, hayattadır. Emanetin sahibi olan Rabbimiz bütün bu verdiklerini nerede ve nasıl harcamamızı, nerede ve nasıl kullanmamızı istiyorsa oralarda harcamak ve kullanmak zorundayız. Mallarımız emânettir, evlâtlarımız emânettir, bedenlerimiz emânettir, akıl emânettir, bilgi emânettir, zaman emânettir her şey emânettir ve emânetin sahibi de hayattadır. Tüm bu verdiklerini nerede ve nasıl kullanacağımızı O’na sormak zorundayız. Ama müşrikler Allah’a sormayarak kendilerini bu konuda yetkili görmüşler ve bu şekilde rezil bir hayatın adamı olmuşlar Allah korusun. Bu âyet bana şunları anlattı: Kimi arkadaşlarla görüşüyorum, beni sevdiklerini söylüyorlar, anlattığım Kur’an’a şiddetle ihtiyaçlarının olduğunu, birlikte ders yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Tamam di-yorum, haftada bir akşam buluşup okuyalım, birlikte anlamaya çalışalım. Bir iki hafta çok dikkatli dinliyorlar. Üçüncü hafta soruyorum, bu hafta neredeyiz, kimin evindeyiz diye, adam başlıyor bin bir mazeretler beyan etmeye. Efendim, arkadaşlardan birisi yola gitmiş, ötekisinin misafiri gelmiş, kendisi de hemen evden bir arkadaşına gitmek üzereymiş de işte bu hafta dersi iptal etsek. Zaten haftada bir saatlik Kur’an’la bir beraberlik, onu da daha sonraki haftaya kaydırma teklifinde bulunuyorlar. Bazen içime bir kurt düşüyor, acaba on beş günde bile Allah’a zaman ayıramayacak kadar meşgul olan bu insanlar bu geceleri ne yapıyorlar diye birinin evine gidiyorum. Bakıyorum ki adam televizyonun başına oturmuş, elinde neskahvesi hazır, duman gölgesi altında, lâhûti bir manzarada kendi dünyasına dalmış. Meğer haftanın bir saatini bile Allah’a ayıramayan beyefendi bunlara zaman ayırıyormuş. Yıkılıyorum. Soruyorum, hani sen bu geceni Allah’a ayırmıştın? Dünkü gecen, evvelki günkü gecen zaten bu ekranındı, ne oluyor demeden kendimi alamıyorum. Ne dersiniz? Yâni Allah’a ayırdıklarımız da mı bazen putlara gidiyor? Ekran putu, ya da başka putlar. Allah’a ayıracağımız zamanları da başkaları mı çalıyor ne? Akrabalar, arkadaşlar, bacanaklar, enişteler, dayılar mı çalıyor? Öyle değil de hiç olmazsa haftanın bazı günlerini Allah’a ayırsanız, erken yatıp sahurda, seherde kalkıp bu gece Allah’a gidece-ğim deseniz. Seheri değerlendirseniz, Rabbinizle, O’nun kitabıyla da-ha bir yakın olsanız, hattâ gündüzünü de oruç tutsanız. Tabi bu, anneler günü, babalar günü gibi Allah günü, peygamber günü anlamına gelmemelidir. Çok iyi bilelim ki Allah’a ayrılanlar eğer bu mantıkla ay-rılmışsa asla Allah’a ulaşmaz. Ya Rabbi, bak ben sana günümün şu kadarını ayırıyorum, ama geri kalanları da artık sen idare et, onlara müdahale etme, onlar da bizim olsun yani, göksümüzü gere gere ge-ri kalanı da kendimiz harcayalım demeye kimsenin hakkı yoktur. Çünkü zamanı veren, imkânı veren, hayatı veren, ekini veren, ürünü veren Allah olunca, elbette kine ne kadarını vereceğimiz O belirleyecektir. Meselâ bize kulağı veren Allah’sa, ya Rabbi günde bir saat onu sana veriyorum, geri kalanında de sen bana müdahale etmesen de rahat yaşasak demeye kimsenin hakkı yoktur. Peki bu müşriklerin bozukluğu sadece malları konusunda mı-dır? Başka bozuklukları yok mu bunların? Evet her şeyleri bozuktur bu adamların. Bakın: ²
137. “Böylece, putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helâke sürüklemek, dinlerini karma karışık etmek için çocuklarını öldürmelerini onlara iyi göstermişlerdir. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Ey Muhammed! Sen onları ve iftiralarını bir tarafa bırak.” İşte böylece müşriklere onların Allah berisinde söz sahibi kabul ettikleri ve hayatlarında hâkimiyet hakkı verdikleri tanrıları, ilâhları, ilâheleri çocuklarını öldürmelerini de güzel gösterdiler. İlâhları onlara öz evlâtlarını öldürmelerini süslü ve mantıklı gösterdiler de onlar da öz evlâtlarını öldürmeye başladılar. Şeytanlar, tâğutlar, egemen güçler bu zavallı kullarının dinlerini ve hayatlarını bozmak için çocuklarını öldürmelerini öğütlediler de bu zavallılar da bu tanrılarının telkinleriyle çocuklarını öldürmeye koyuldular. Zavallı insanlar Rablerinin âyetlerini terk ettiler, Rablerinin hayat programını reddettiler de kendilerini helâk etmek isteyen şeytanî güçlere teslim oldular. Onlar da istedikleri gibi kullandılar onları. Mallarını aldılar, yetmedi evlâtlarına da göz diktiler. Müşrik toplumlarda müşrik kafaların hayatlarını kendilerine sorup yaşadıkları şeytanî güçlerin bir başka oyununu görüyoruz burada. Çocuklarını öldürmeyi süslü göstermek. Yâni onları helâke ve inançlarında şaşkınlığa sevk ettiler. Peki bu nasıl bir şeydir? Yâni insanların kendi öz evlâtlarını öldürmenin güzel gösterilmesini nasıl anlayacağız? Nasıl olur da hem çocuk öldürülür, hem de güzel olur bu iş? Eğer adam baştan şartlanırsa güzel olur. Hani öyle derler; kedi yavrusunu yemek istediği zaman, şöyle gözlerini kapatır, onu güvercin yavrusu gibi tasavvur eder, kendini buna şartlandırır, gözünü açarken bir hamlede saldırır, parçalar ve yermiş. Değilse hiç kendi yavrusunu yiyebilir mi? Peki anneler, babalar çocuklarını yerlerken, kumlara gömerlerken, toplum bataklıklarına gömerlerken, materyalist eğitim çukurlarına gömerlerken başka bir şeye şartlanmadıklarını kim iddia edebilir? İşte müşriklere Allah’ın or-tağıdır diye kulu kölesi oldukları varlıklar çocuklarını öldürmeyi süslü ve güzel göstermişlerdir de böyle zevkle öldürüyorlar. Acaba çocukları zevkle öldürmek, bıçağı almak, tabancayı al-mak veya başka bir öldürücüyü alıp öldürmek midir? Veya ipe bağla-yıp denize atmak mıdır? Veya bir başka öldürme yöntemi midir? Bakıyoruz kitabımıza, işte bu sûrenin önceki âyetlerinde Rabbimiz ölü ve diri konusunda farklı kavramlar öğretti bize. Kur’an’la beraber olan, vahyi tanıyan, vahiyle yürüyen, vahiyle hareket eden kişi diri, onunla beraberliğini yitirenler de ölüydü. Öyleyse ne dersiniz, çocuklarını kitapsız ve peygambersiz bırakanlar onları öldürmemişler mi? Bunu gayet rahat, neşeyle yapmı-yorlar mı bu insanlar? Belki ben çocuğumu kendi ellerimle öldürüyorum diyenleri göremezsiniz bugün. Ama meselâ bir anne ve baba canı ciğeri bildiği kızını evleneceği kocaya elleriyle götürüp teslim ediyorlar değil mi? Neden? Çünkü bu bir inanç işidir, öylece yapılmasına inanmışlardır. Onun mantığını kavrayınca çok rahat evlerinden çıkarıyorlar. İşte bu müşrikler de kendi kendilerine bir mantık geliştiriyorlar, diyorlar ki bu çocuk ölmeli, öldürülmeli, bu çocuk ortadan kaldırılmalı, bu çocuk benim soframa oturmamalı, bunu kabulleniyorlar. Evet müşrik insanların tanrıları olan bu şeytanî güçler, bu ta-ğutlar, Allah berisinde topluma egemen olan bu tanrı taslakları kullarının dünyada sıfırı tüketmeleri için, dünyada acı bir hayat yaşamaları için, kendi kendilerini yiyip bitirip mahvetmeleri için, öbür tarafta da cehenneme yuvarlanmaları için onlara kendi öz evlâtlarını bile öldürmelerini tavsiye ediyorlar. Ne kadar acı değil mi? İnsanlar Allah’ı bırakacaklar, Allah’ın sistemini bırakacaklar, sonra Allah berisinde birilerini tanrı kabul edecekler, onların kanunlarını uygulamaya çalışacaklar, onlara kul köle olacaklar ve sonra da bu tanrı taslakları velâyetlerini ellerine aldıkları bu kullarının mallarını, mülklerini ellerinden alacak, çoluk çocuklarına göz dikecekler ve diyecekler ki: Ey benim gönüllü kullarım! Ey gerçek Rablerini terk ettikleri için benim kucağıma düşmek zorunda kalan akıllı kullarım! Ben sizleri düşünürüm! Siz beni dinleyin gerisine karışmayın! Sizin fazla mala, mülke ihtiyacınız yoktur! Sizin fazla çocuğa da ihtiyacınız yoktur! Sa-kın ha fazla çocuk sahibi olarak bana vermeniz gerekenleri, bana ye-dirmeniz gerekenleri onlara yedirmeye kalkışmayasınız! Sizler akıllı insanlarsınız! Akıllı oluşunuz Rabbinizi terk etmenizden bellidir. Böyle akıllı, kültürlü, aydın insanlar olarak sizler her şeyden önce beni düşünmek, bizi hesap etmek zorundasınız. Onun için de çok fazla çocuk yapmamalısınız. Bazen ana rahminde onları henüz dünyaya ge-tirmeden öldürmelisiniz. Bazen ana rahmine düştüğü andan itibaren öldürmelisiniz. Bazen de dünyaya geldikten sonra defterlerini dürmelisiniz onların. Hem sizler merak etmeyin, ben bunların tümünü sizin için düşünüveriyorum. Öldürme usullerinin tümünü sizin ayağınıza kadar getiririm ben, siz hiç merak etmeyin. Bu benim işimdir. Aksi takdirde sizler çok çocuk sahibi olduğunuz zaman benim hayatım daralacak. Şey yanlış söyledim yâni o zaman sizin hayatınız daralacak. O çocuklara harcadığınız zaman bana harcamanız azalacak. Yo yine yanlış söyledim, kendinize harcamanız kısılacak demek istedim diyerek tanrılar emir veriyorlar kullarına ve zavallı kullar da onların telkinlerine boyun bükerek çocuklarını öldürüyorlar. Halbuki hepsi yalan. Hepsi yutturmaca. Eğer bu sahte tanrılar, bu egemen güçler, toplumun ka-nını emmeye çalışan bu bir avuç tâğutî ve şeytanî güçler bu ülkenin ekonomisini bozmasalar vallahi de, billahi de bu ülke şu andaki nüfusunun üç misli nüfusu bile besleyecek imkânlara sahiptir. Yalan söy-lüyor hainler. Yalan söylüyor insanlık katilleri. Çünkü rızkı ayarlayanlar, rızkı taksim edenler, rızkı yaratanlar onlar değil Allah’tır. Allah yarattıklarını asla ihmal etmez. Yeryüzünde ne kadar insan varsa ona göre rızık yaratan Allah’tır. Yeryüzünde Al-lahlığa soyunan bu doymazlar yalan söylüyorlar. Ne kadar insan az olursa o kadar çok şişebileceklerine inanıyor bu zâlimler. Tamam bunlar zâlim, ya bunlara kulluk edenlere ne demek lâzım? Onlar da en az bunlar kadar zâlim değiller mi? Evet şirk onlara da, bunlara da bunu yaptırıyordu. Ya doğmadan önce ana rahminde, ya daha evvel kontrol haplarıyla, ya doğduktan sonra namus korkusu ve ar duygusuyla, damada teslim acısıyla ya da ekonomik sebepler yüzünden çocuklarını öldürüyorlar, ya da doğduktan sonra onları dinsiz bırakarak, eğitimsiz bırakarak, materyalist bir eğitim sistemine terk ederek onları öldürüyorlar. Müşriki buna iten bir başka temel felsefe de bencillik duygu-sudur. Hayatını yaşama, hayatını bir başkasıyla paylaşmama mantığıdır. Batıdaki kâfirler buna inandıkları için orada ayrıca devlet baskısına gerek kalmamıştır. Ama halkı Müslüman olan ülkelerde bu iş devlet baskısıyla gerçekleştirilmektedir. Peki dertleri ne bu adamların? Birinci dertlerini söyledim, kendi karınlarını şişirmek ve insanları daha çok sömürmek istiyorlar. İkinci dertlerine gelince, o da aman İsmail oğulları çoğalıp da bize kafa tutacak duruma gelmesinler. Köleler palazlanıp da bize isyan edecek konuma gelmesinler diye efendilerimiz tedbirler düşünüyorlar. Kölelere efendileri bunları empoze ediyorlar. Demek ki insanlar vahyi tanımazlar, Allah’tan başkalarını da dinlerler, Allah’tan başkalarına da kul köle olurlarsa, işlerini onlara havale ederlerse; onlar da onların işlerini bozarlar, dinlerini karmaka-rışık hale getirirler. Böylece işte bu tür İslâm dışı anlayışları onlara güzel göstermeye devam ederler. Eğer bizler hayatımızı düzenleme konusunda yalnız Allah’ı dinler, yalnız vahye kulak verirsek, bize Allah ve Resulünün dediklerini aktaranlara kulak verirsek, yalnız vahiy gözlüğüyle hadiselere bak-maya çalışırsak o zaman dinimizi kurtarma imkânını elde edebiliriz. Değilse vahyi tanımayan insan şeytanı da tanıyamaz. Şeytanın oyunlarını da, tâğutların oyunlarını da tanıyamaz. Eğer şu anda bizler vahyi bir kenara bırakır da başkalarını dinlemeye çalışır, başkalarının sözlerini vahiy yerine koyarsak o zaman Allah korusunun dinimizi karmakarışık hale getirir, yolumuzu kaybederiz. Zaten âyet-i kerimede Rabbimiz, o başkalarının insanların dinlerini karmakarışık hale getirmek istediklerini anlatıyor. Bu şeytanlar, bu şeytanî güçler, bu tâğutlar, bu tanrı taslakları insanların dinlerini bozmaya, Allah dinini karıştırmaya ve sonunda Allah vahyi yerine kendi vahiylerini yerleştirmeye o kadar taliptirler ki bu uğurda yapamayacakları, fedâ edemeyecekleri bir şey yoktur. Çünkü toplumu bitirmek ve kendileri egemen olarak kalmak istemektedir bu hainler. Zaten kendi öz evlâtlarını öldüren bir toplumun geleceği bitmiş demektir. Kendinden başkalarını düşünemeyecek kadar canavarlaşmış bir toplumun sonu yıkımdan başka bir şey değildir. Yeryüzünde kendilerinin dışındaki tüm toplumları yok etmek isteyen zâlim güçler o toplumların karşısına resmi bir din çıkarırlar. Allah diniyle ilgisi olmayan resmi bir din. Yürürlükteki resmi ideolojiyle, resmi sistemle çatışmayan ve hayata asla karışmayan bir din. Müslümanlar eğer bu resmi ideolojinin kendilerine dayattığı dine göre değil de Allah dinine göre hareket etmeyi becerebilirler, dinlerini vahiyden almaya çalışırlarsa ancak o zaman kurtulabileceklerdir. Bunun başka hiçbir yolu ve çaresi de yoktur. Bu yeryüzü tanrılarından, bu tanrı taslaklarından korkmaya da gerek yoktur. Bakın âyetin sonunda Rabbimiz buyurur ki: Ama bu hainlerin insanlara çocuklarını öldürmeyi süslü göstermeleri sakın onların güçlü oldukları zehabına götürmesin sizi. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ne dümen çevirirlerse çevirsinler. Bilesin ki onlar gerçek güç ve kuvvet sahibi değillerdir. Gerçek güç ve kuvvet sahibi Allah’tır. Eğer Allah dileseydi onlar bu numaraların hiç birisini yapamazlardı. Eğer onlar şu anda bir şeyler yapabiliyorlarsa Allah müsaade ettiği için bunu yapabiliyorlar. Allah izin vermeseydi ne onlar Rablik iddiasında bulunabilirler ne de berikiler onların kulu kölesi olabilirlerdi. Allah dilemeseydi ne onlar insanların dinlerini karıştırabilirler, ne de berikiler onların bozuk dinlerine tâbi olabilirlerdi. Allah dileseydi bunların hiç birisi yanlışa gitmezlerdi. Ama Allah onların yollarını açıvermiş sapsınlar, sapıtsınlar ve sonunda cehennemi boylasınlar diye. Öyleyse bırakıver onları ey peygamberim. Salıver onları bildikleri gibi yaşasınlar kendi sapıklıkları içinde. Kendi dinleriyle, kendi şirkleriyle, kendi yollarıyla, kendi tanrılarıyla ve iftiralarıyla baş başa bırakıver onları. Sen yalnız Allah’ı dinle. Sen sadece Rabbinin vahyine kulak ver, O’na dayan, O’na güven, O’na sarıl ve yoluna devam et. Nasıl olsa bir gün Allah’ın huzuruna gelecekler ve hesap verecekler o hainler. Müşriklerin yanlışlarından birisi daha gündeme geliyor bundan sonraki âyet-i kerimede:
138. "Bu hayvanlar ve ekinleri dilediğimizden başka-sının yemesi yasaktır; bir kısım hayvanların sırtlarına yük vurmak da haramdır" iddiasında bulunarak ve bir kısım hayvanları keserken de Allah'ın adını anmamak sûretiyle O’ na iftira ederler. Allah, yaptıkları iftiralara karşı onları cezalandıracaktır.” . Burada da bir başka şirk mantığını anlatıyor Rabbimiz. Aslında şirk sistemlerinin hiç birisinin mantığı yoktur. Vahye dayanmadıklarından yaptıkları her şey saçma, her şey tutarsızdır. Önceki âyetlerde hayvanlar konusundaki tutarsızlıklarını, saçmalıklarını görmüştük, burada da yeme içme konusunda, yiyecek ve içecekler konusundaki tutarsızlıklarını görüyoruz. Diyorlar ki şu hayvanları ve şu ekinleri bizim dilediğimizden başkalarının yemesi yasaktır. Şu hayvanlara ve ekinlere yaklaşmak yasaktır. Bunlara dokunmak, bunları kullanmak, binmek, dokunmak, yaklaşmak, yemek, içmek yasaktır. Kendilerince, kendi zanlarınca, kendi ümniyelerince diyorlardı ki, bunları bizim dilediklerimizin dışın-da hiç kimse yiyemez. Şu hayvanların sırtları, onların sırtlarındakiler haram kılındı. Şu hayvanların üzerine de onların kesimi esnasında Allah’ın adı anılamaz. Onlar kesilirken besmele çekilemez diyerek Al-lah’a iftira ediyorlardı. Besmelesiz adamlar. Tanrı da böyle ister di-yerek kendi anlayışlarını kutsamaya çalışıyorlar. Hiçbir delilleri de yoktur bu konuda. Yâni İbrahim aleyhisselâm böyle dedi diye filan değil. Buhâri’de gördük, Müslim’de okuduk filan diye değil. Kendi zanlarınca, kendilerince öyledir de onun için. Demek ki bunu yaparlarken dayandıkları ne? Sebep ne? De-dim ya şirkin mantığı olmaz. Belki de şu anda yeryüzünde hayvan kesimini hoş görmeyen adlarına Vegetarian mı ne deniyor et yemez-lerin yaptığı da bu mantıksızlıktır işte. Günümüzde yok mu bunlar? Bir düşünün hayatınızdaki dokunulmazları. Bunlara dokunmayın! Bunlara kimse karışamaz! Bu konulara tanrı bile karışamaz! Bunlara Allah bile müdahale edemez! Allah bile bu yasakları değiştiremez, kaldıramaz dercesine hayata yerleştirilen nice dokunulmaz vardır değil mi? Hâşâ âyet de getirseniz, hadis de okusanız bu konu böyledir denen nice hürmetler, nice tabular var bugün. Yeme-içme konularında, giyim-kuşam konularında, dâvet-ziyafet konularında, sosyal ve siyasal ilişkiler konusunda nice dokunulmaz tabular var. Bunlara Allah karışamaz! Bunların kurallarını biz kendimiz koyarız! Diyerek hayatın kurallarını koymaya tek yetkili Allah’ı diskalifiye ederek koyduğumuz kurallar. İftiradır bunlar Allah’a. Allah böyle bir şey demediği halde Al-lah adına koydukları bu kuralları Allah’a onaylattırmaya çalışıyorlardı. Allah da böyle ister, Allah da bundan yanadır diyerek iftira ediyorlardı Allah’a. Tıpkı kendi kafalarından bir din, bir sitem belirleyip adına da demokrasi deyip, kendi tanrılarını kendileri seçip, seçtikleri tanrılarını istedikleri biçimde etkileyip kendi kendilerine tapınıp da Allah da bundan yanadır, Allah da böyle bir sistem önermektedir diyerek Allah’a iftira etmeye çalışanlar gibi. Allah da laiklikten yanadır, Allah da fâizden yanadır diyerek kendi yalanlarını Allah’a onaylattırmaya çalışanlar gibi. Diyorlar ki şu hayvanların sırtları haramdır. Yâni onların sırt-larına binmek, sırtlarına yük vurmak ve bu şekilde onları kullanmak yasaktır. Bu hayvanlar bu işlerde kullanılmayacak ve yeryüzünde serbest dolaşacaklardır diyorlardı. Mâide’de Rabbimiz bunu biraz daha açık anlatır. Peki niye yapıyorlardı bunu? Neden bu tür kurallar koyuyor-lardı? Allah diyor ki iftira en aleyh. Allah’a iftira etmek için yapıyorlardı bunu. Müşriklerin hayatında bu tür şeyler sayılamayacak kadar çoktur. Kendilerince yasa korlar, kendilerince haram belirlerler, kendilerince yasaklar koyarlar, kendilerince iyi kötü belirlerler. Halbuki sûrenin önceki bölümlerinde söylemişti Rabbimiz, insanların böyle bir hakları yoktur. İnsanların haram helâl belirleme, iyi kötü belirleme yetkileri kesinlikle yoktur. Bu hak ve yetki sadece Allah’a aittir. Bu ye-nir, bu yenmez. Bu içilir, bu içilmez. Bu haram, bu helâl. Bu iyi, bu kötü. Bu giyilir, bu giyilmez. Bu kullanılır, bu kullanılmaz deme hakkı sadece Allah’a aittir. Çünkü göklerin ve yerlerin yaratıcısı O’dur. Göktekiler ve yerdekilerin tümünün sahibi ve Mâliki Odur. Mâlik oysa; mülkü üzerinde söz söyleme ve karar verme yetkisi de sadece O’na aittir. Kim ki Allah’ın mülkü üzerinde Allah demediği halde bu haramdır, bu helâldir diyerek hüküm vermeye kalkışırsa o Allah’a iftira ediyor demektir. İftirasının cezasını da cehennemde Rabbimiz verecektir ona. Kendi varlıkları, kendi yaratılışları üzerinde bile yetkileri, egemenlik hakları olmayan bu insanlar nasıl oluyor da birbirlerine egemenlik iddiasında bulunarak Allah demediği halde haram helâl sınırları belirlemeye kalkışıyorlar? Bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. Be Kur’an’da, ben Bakara’da, ben Nisâ’da, ben Kurtubî’de, ben Taberî’de böyle bir rivayet gördüm de ondan dolayı demiyorlar, öyle uygun görüyorlar. Akıllarına estiği gibi haram helâl yasaları be-lirliyorlar. Onlar diyecek haram, onlar diyecek helâl, onlar isteyecek yiyecekler, onlar isteyecek yemeyecekler. Onlar şöyle giyinin diyecekler öyle giyinecekler, böyle soyunun diyecekler soyunacaklar. Bugüne taşıyın bunu. Var mı bizde de öyle durumlar? Var mı bizde de böyle kendilerine dokunulmazlık izafe edilenler? Bunu Allah bile değiştiremez dercesine kesin âyetlere ve hadislere rağmen bu böyledir denenler. Yeme içmeden giyim kuşama, sosyal ilişkilerden eğitime, düğünden derneğe, dâvetten ziyafete kadar Allah’ı karıştırmamaya çalıştığımız nice alanlar, biz biliriz, kuralını biz koyarız dediğimiz nice hayat birimleri var değil mi? Ve yine dediler ki:
139. “Bu hayvanların karınlarında olan yavrular yalnız erkeklerimize mahsus olup, eşlerimize yasaktır. Ölü doğacak olursa hepsi ona ortak olurlar" dediler. Allah bu türlü sözlerin cezasını verecektir, çünkü O hakimdir, bilendir.” Evet şu hayvanların karınlarında olanlar sadece erkeklerimize mahsus olup kadınlarımıza yasaktır. Eğer hayvanların karınlarında olan yavrular sağ doğacak olurlarsa bu kadınlarımıza yasaktır, yok eğer bu yavrular ölü doğacak olurlarsa, o zaman kadınlarımız da, erkeklerimiz de birlikte ondan istifade edebilirler. Toplumda egemen konumda olanlar diledikleri gibi hükmediyorlar. Görüyor musunuz? Erkeklerin egemenliğini? Görüyor musunuz güçlülerin egemenliğini? Bu hayvanlar toplumun bir kısmına helâl, ama bir kısmına haram. Güçlülere, egemen olanlara helâl, ama zayıf gördükleri kadınlara ha-ram. Müşrik toplumların görüntüsüdür bu. Eğer toplumda egemen güçler erkeklerse yasayı kendi lehlerinde belirliyorlar. Yok eğer kadınlarsa bu sefer de onlar kendi lehlerine yasa koyuyorlar. Eğer toplumda egemen güçler hırsızlarsa bu sefer de yasa onların lehine işle-yecektir. Homoseksüellerin egemen olduğu toplumlarda da yasa onların lehine işlemeye başlayacaktır. Demokrasi bu, ne olacağı belli olmaz. Toplumda egemen güç Allah olmazsa bir taraftan öbür tarafa kayıp duracaktır denge. Meselâ şu anda bizim toplumda içki kimilerine serbest ama kimilerine yasak. Zina kimilerine serbest ama kimilerine yasak. Dokunulmaz olanlar, egemen olanlar istedikleri suçları işleyecekler ama ötekilere yasaktır bunlar. Kim dedi bunu? Kim verdi bu yetkiyi? Kim çizdi bu sınırları? Kim koydu bu kuralları? Eğer Allah kullarının tümüne eşit haklar vermişse bu Allah’a iftira değil de nedir? Evet bu da Allah’a ayrı bir iftira türüdür. Erkeklere serbest ka-dınlara haram. Nerden çıkarıyorlar bunu? Kadınlardan farklı olarak erkeklerin ne yetkileri var ki kendi lehlerine hüküm verebiliyorlar? Da-yandıkları hiçbir delilleri yoktur bu konuda. Sadece hevâ ve heveslerine takılıyorlar. Hevâ ve heveslerini Allah bilgisi yerine ikame edip, hayatın sahibi olan, tüm bu nimetlerin sahibi olan Allah böyle bir şey demediği halde kendi kendilerine böyle zırvalarda bulunuyorlar. Kafalarına göre takılıyorlar.
140. “Beyinsizlikleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği nîmetleri Allah'a iftira ederek haram sayanlar mahvolmuşlardır; onlar sapıtmışlardır, zaten doğru yolda da değillerdi.” Bilgisizce, beyinsizce çocuklarını öldürenler dünyada da uk-baa da hüsrana mahkum olmuş, kaybetmiş insanlardır. Sefih; hayrını şerrini, kârını zararını bilmeyen akılsız beyinsiz kimse demektir. Menfaatini, ziyanını bilemeyen zavallı kimse demektir. Yâni İbrahim milletinden, İbrahim dininden yüz çevirmiş, Allah’a sormadan yaşayan zavallı insanlar. Kendi kendilerine yazık eden, bilgisizce kendi elleriyle hayatlarını zorlaştıran beyinsiz insanlar. Allah’ın kendilerine verdiği tertemiz rızkları durup dururken kendi kendilerine haram kılan, hayvanlarını, mallarını başkalarına peşkeş çeken, tanrı taslakları emretti diye öz evlâtlarını öldüren aptal kimselerdir bunlar. Böyle kendi bilgisizlikleriyle bir şeyler yaparlarken, bir şeyleri kendilerine haram kılarlarken de biz bunları Allah adına haram kılıyoruz diyerek bir de utanmadan Allah’a iftira ediyorlar. Allah namına biz karar veriyoruz, bize bu yetkiyi Allah vermiştir, Allah da böyle yapma-mızı ister, Allah da bundan yanadır dercesine işledikleri suçları, günahları Allah’a fatura etmeye çalışıyorlar. Allah’ı yönlendirmeye, Allah’a akıl vermeye yol göstermeye çalışmaktadırlar. Halbuki Allah kendilerine ne böyle bir yetki vermiş ne de bu yaptıklarını onaylamıştır. Bunlar cahildirler yaptıkları şeylerin nedenini ve niçinini bilemeyecek kadar sefih kimselerdir. Dünyada da âhirette de kaybetmiş kimselerdir bunlar. Dün-yalarını da âhiretlerini de berbat etmiş insanlar. Allah’ın helâl kıldığı tertemiz yiyecekleri kendilerine haram kıldıkları için, mallarını başka-larının ağzına sundukları için, çocuklarını öldürdükleri için dünyalarını karartıp berbat etmişler, ekonomilerini rezil etmişler, sosyal hayatlarını çekilmez hallere, bunalımlara sürüklemişler. Böylece sanki daha dünyadayken cehennemi yaşamaya başlamışlar ve işin en kötüsü de öldükleri andan itibaren cehennemi boylayacaklardır bu adamlar. Evet çocuklarını öldürenler. Bundan önceki âyetlerde bu ko-nuda epey bir şeyler demeye çalışmıştım. Sanki o çocuklarının hayatını kendileri vermiş gibi, sanki hayatın sahibi kendileriymiş gibi o hayatı almaya çalışıyorlar. Halbuki o çocuklarının hayatları da, kendilerinin hayatları da kendilerinden değildir. Kendilerini yaratan da, ço-cuklarını var eden de Allah’tır. Yaptıkları bu kötü işle Allah’a iftira edi-yorlar. Bir de Allah’ın kendilerine sunduğu tertemiz rızıkları haram kılarak Allah’a iftira ediyorlar. Hayatın sahibi olan, hayata kurallar koymaya tek yetkili olan, haram-helal yasaları belirlemeye tek yetkili olan Allah’tan bu yetkiyi alarak Allah’a iftira ediyorlar. Allah bu işleri bilmez. Allah hayata karışmaz. Bu işleri biz biliriz diyerek Allah’a iftira ediyorlar. Meselâ bugün Allah’ın sunduğu tertemiz rızıkları nasıl haram kılıyor insanlar? Bakın şu insanların hayatına. Evlenme konusundan boşanmaya kadar insanlar Allah’ın kendilerine helal kıldıklarını haram kılmaya çalışıyorlar. Tıpkı Allah kendilerine böyle bir şey demediği halde evlenmeyi kendilerine haram kılan ruhbanlar gibi. Allah’ın ruhsat verdiği ikinci, üçüncü evliliğin önüne barikatlar koymaya çalışanlar da aynısını yapmaya çalışmıyorlar mı bugün? Tıpkı bir zamanlar insanlar arasından çıkıp; kesinlikle ruhban olmazsanız, evlenmeyi ve savaşı terk etmezseniz, şehri terk edip dağ başlarına çekilmezseniz beni razı edemezsiniz diye Allah bir emir göndermediği halde, kendi kendilerine karar veren ruhbanlar gibi. Savaşı, evlenmeyi kendilerine yasak edip sonunda hüsrana uğrayanlar gibi. Unutmayın ki bu bir sapıklık ve hidâyetin dışına çıkmaktır.
141. “Çardaklı ve çardaksız bağları inşa eden Allah'tır. Tatları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ve benzemez şekilde yaratan O’ dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin, devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin; israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.” Evet çardaklı çardaksız asmalar, bağlar bahçeler yaratan Al-lah’tır. Bağlar bahçeler, hurmalar, hurmalıklar, ekinler, meyveler, ürünler yaratmıştır Allah. Tadı, tuzu, rengi, özellikleri birbirine benzer, benzemez faklı farklı meyveler yaratmıştır Allah. Aynı toprak, aynı su, aynı hava ama bakın ki biri elma olmuş, diğeri ayva. Madem ki bütün bunları yaratıp size sunan Allah’tır öyleyse bütün bu nîmetleri nîmetin vericisinin istediği yerde kullanın. Allah’ın sizin için yarattığı bu tertemiz nîmetleri yiyin, için ama hasat zamanında da Allah’ın hakkını unutmayın. Tüm bu nîmetleri size veren Rabbinize şükür olarak siz de Rabbinizin hatırı için Allah kullarına onlardan haklarını verin. Hasat zamanından maksat kimilerine göre günlüktür, günlük geliri olanlar günlük olarak kazancının durumuna göre onda bir, yirmide birini hemen elinden çıkarıp Allah adına Allah kullarına ulaştırmak zorundadır. Kimilerine göre bu hasat zamanı haftalıktır. Geliri haftalık olanlar da haftalık olarak bu infakı yerine getirecek. Kimilerine göre aylıktır, bunlar da ay sonunda maaşlarını alır almaz bunu gerçekleştirecek. Kimilerine göre bu yıllıktır yıl sonunda bu kimseler de ürünlerinin onda, yirmide birini hemen elinden çıkarmak zorundadır. Değilse Allah korusun Kalem sûresinde anlatılan bahçe sahiplerinin durumuna düşmeyelim. Aman bugün erkenden kalkıp bağımızı bozalım, ama kimse duymasın, fakirlerin haberi olmasın demişlerdi de, Allah onlardan önce bir dâvetçi göndermiş ve bağlarını bozuvermişti. Aman böyle yapmayalım. Ürünleri hasadı anında mutlaka yoksullara, fakirlere de haklarını vermeliyiz. Ama haddi aşmamalı, çizgiyi taşmamalıyız. Yâni ne çok az, ne de çok fazla olarak yapmayın. Çünkü Allah asla müsrifleri, haddi aşan taşkınları sevmez. Sûre Mekke’de nâzil olduğuna göre bu âyetlerde emredilen hak zekât değildir. Ulemânın ifadesine göre bu öşürdür, infaktır. Öşü-rün miktarı kelimenin mânâsından da anlaşılacağı gibi yağmur sularıyla sulanan arazilerde onda bir, kendi çabalarıyla sulanan arazilerin gelirinden de yirmide bir verilecektir. Allah ve Resulü bu konuda yasayı belirlemiştir. Evet ürünlerimizin hasadı esnasında onda bir, yirmide bir Allah’ın hakkı olarak Allah kullarına ulaştırmak zorundayız. Kaldırdığımız ürünlerin onda biri, yirmi de biri bizim değil Müslümanlarındır. Ama gördüğüm bir çok insanlar Allah korusun bunu unutmuş durumdadırlar. Rabbimizin bu ve bunun gibi âyetlerde emrettiği öşür bugün unutulmuştur. Allah’ın hakkını Allah kullarına ulaştırın, ama verirken de israf etmeyin diyor Rabbimiz. İsraf kişinin kendisini, hayatını ve malını bo-şa harcaması anlamına gelmektedir. Kendisini bulunmaması gereken bir konumda bulunduran insan kendisini israf etmiş demektir. Kulluk konumunda bulunması gereken kişinin kendisini kulluktan uzaklaştırarak bir hayat yaşaması kendi kendisini israf etmesi demektir. Malını o malın vericisi ve gerçek sahibi olan Allah’ın istemediği yerde harcayan kişi de malını israf etmiş boşa harcamış demektir. Bu mallar bizimdir, bunları ben kazandım, bu mallarımda hiç kimsenin hakkı yoktur diyen kişi de malını israf etmiş, boşa harcamış demektir. Evet israf nîmetleri yerinde kullanmamak demektir. Şerde, haramda ve Allah’ın izin vermediği yerlerde kullanılan her bir damla, her bir kuruş israftır. Helâlde, hayırda ve Allah’ın istediği yerlerde kullanılan mallar ise israf değildir. Ama çocuklarımıza, kendimize ve Müslümanlara verirken de İslâm saçıp savurarak kötü bir duruma gelmeyi de hoş görmemektedir. Evet Allah böyle hem kendisini, hem kendi hayatını, hem de malını mülkünü israf edenleri, boşa harcayanları asla sevmez. Her şeyini israf ederek kendisini sonunda cehenneme götüren, ateşe atan kimseleri Allah asla sevmez. Kendini, elini, ayağını, gözünü, kulağını ve de çevresini cehenneme taşıyan insanları Allah sevmez.