282:"Ey iman edenler! Muayyen bir vade ile borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir katip de adâletle yazsın. Katip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, ve yazsın. Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın. Rabbi olan Allah’tan da korksun ve ondan bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu sefih, yahut zayıf, yahut yazdırmaya gücü yetmeyen kimse ise (onun yerine) velisi adâletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olacağınız bir erkek ve iki kadın olabilir. Böylece biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacaktır. Şahitler (Şahitlik için) çağrıldıkları zaman çekinmesinler. Borç ister büyük olsun, isterse küçük olsun onu süresiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Çünkü bu, Allah katında daha adâletli, şehadetin doğru olmasına ve şüphelerin ortadan kalkmasına yardımcıdır. Ancak aranızda peşin alışveriş olursa o zaman onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Yazana da şehâdet edene de zarar verilmesin. Eğer böyle yaparsanız o zaman kendinize bir kötülük olur. Allah’tan korkun! Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilir" Âyet-i kerîmede ifade edilen "deyn" kelimesi hem selem akdini, hem karz-ı haseni yâni karşılıksız borç vermeyi hem de vadeli satışlardan doğacak borçlanmaları içine almaktadır. Ancak dil bilimcileri karz ile deynin birbirlerinden farklı olduklarını söylemişlerdir. Onun içindir ki bu âyette yazılması istenen borçların karzdan doğan borçlar değil sadece alışverişten yâni selem alışverişinden doğan borçların yazılmasıdır denmiş. Selem akdi; peşin parayla, peşin paraya karşılık, özellikleri, miktarı, teslim zamanı belli olan bir malı vadeli olarak almaktır. Bütün âlimlere göre böyle bir alışveriş caizdir. Bakın Buhârî’de İbni Abbas’ın şu ifadesini görüyoruz: "Allah’ın belirlenmiş bir zamana kadar yapılan selem akdini helâl kıldığına ben şehâdet ediyorum. Dedi ve bu âyeti okudu." Allah’ın Rasûlü Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur: "Selem akdi ile hurma almak isteyen belli ağırlık, belli miktar ve belli zaman tayin ederek alabilir." Allah buyurur ki işte böyle bir selem alışverişi yaparak borçlandığınız zaman, o borcunuzu gün, ay gibi belirlilik ifade eden ve bilinmezliği ortadan kaldıracak şekilde yazınız. Falan kişiye filan ayın filan gününde ödenmek üzere şu kadar borcum vardır diyerek yazın. Yâni Allah sizin için fâizi haram kıldı diye borç ile veresiye muamelesine de haram kıldı sanmayın. Allah buna izin vermiştir, birbirinize borç alıp verebilirsiniz, parasını sonradan ödemek üzere alışveriş yapabilirsiniz ama bu borçlarınızı vadesi belli olarak yazmanız ve belgelemeniz gerekmektedir. Hattâ günlük alışverişleri bile belgelemek yazmak her zaman yazmamaktan bizim için daha iyidir bunu unutmayalım. Hanefî ulemâsı bu âyet-i kerîmeyi selem alışverişinde süre tayininin şart olduğuna delil göstermişlerdir. Yâni bir alım satım sonu-cunda doğacak borçların zamanı tayin edilmelidir. Lâkin bir alış veriş sonucu değil de karz olarak, yâni toplumda el ödüncü dediğimiz borçlanmalarda yazmak belgelemek vardır da bu tür borçlanmalarda zaman tayini yoktur. Çünkü bu tür el borçlarında alacaklı her ân onu alabilmelidir. Zira burada ticaret borçlanmalarında olduğu gibi herhangi bir menfaatlenme söz konusu değildir. Bu tür borçlanmalarda alacaklının ona ihtiyacı olduğu andan itibaren borçlunun vermeyip bekletmesi caiz değildir. Evet Hanefî ulemâsı bu âyeti selem alışverişinde süre tayin etmeye delil göstermişlerdir. Çünkü bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz: "Muayyen bir vade ile" Buyurmuştur. Az evvel okuduğum hadis de bunu anlatmaktadır. "Aranızda bir katip de adâletle yazsın." Ya "bir katip bunu adâletle yazsın." demektir bunun mânâsı, ya da "adâletli bir katip yazsın." demektir. Yâni iki taraftan birine meyil göstermeyecek her iki tarafın da haklarını eşit olarak gözeterek yazabilecek tarafsız ve âdil bir katip yazsın demektir. İkisini birlikte söyleyecek olursak: Borç alıp veren kişiler aralarında yazdıkları konusunda kendisine ve adâletine güvendikleri bir katip yazsın, âdilce ve dikkatlice yazsın. Yâni yazması gerekenin dışında bir şey yazmasın, bir şey de eksiltmesin. Aranızda bir katip de onu yazsın ifadesinden şunu anlıyoruz: Borçlu ve alacaklı her birinin birbirinizin yokluğunda onu kendi kendinize kendi defterlerinize, kendi hesabınıza yazdığınız gibi bununla yetinmeyip bir de ayrıca ikinizin birlikte kabul edip adâletine güvendiğiniz bir katibe de yazdırın diyor Rabbimiz. Âyetten anlaşılıyor ki bu tür yazışmaları yapacak kişilerin müs-lüman, âdil, dinine bağlı ve fıkıh bilgisine sahip, yazması düzgün olan kişilerden başkalarının olmaması gerekmektedir. Noterin kimliğini de anlatıyor bu âyetiyle Rabbimiz. "Katip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, ve yazsın." Allah’ın kendisine İslâm bilgisi verdiği, bu âyetlerin bilgisini verdiği kimse Allah’ın kendisine yazı yazabilme ve belgeleri tanzim edebilme imkânı ve bilgisi verdiği hiçbir kimse müslümanların kendilerine bir ihtiyaçları söz konusu olduğu zaman onlara yardımı esirgememelidir. Hemen bu konuda onlara yardımcı olsun. Öyleyse diyoruz ki borçları yazman farz-ı kifayedir. Yâni herhangi bir yazıyla yazmasını bilen kişiye farz-ı kifayedir. Fakat böyle bir işle görevlendirildiği andan itibaren bu iş onun üzerine farz-ı ayın olmaktadır. "Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın." Bu hak kendi üzerinde olan ifadesinde kastedilen borcu alan, üzerinde borç bulunan kimsedir. Borçlu kişi bu şekilde yazdırarak zimmetindekini ikrar ve tespit etmiş olacaktır. O halde yazıya geçecek ifade ikrar sahibinin yâni borçlunun ifadesi olacaktır. Bundan da şu anlaşılıyor ki böyle bir borçlanmada bu borcun senede geçirilip tesbit edilmesini borçlu olan tarafın teklif etmesi gerekmektedir. İşte bu "imla ettirsin, yazdırsın" hitabı borçlu olan kişiyedir. Böylelikle borçlu olan kişi kendi diliyle kendisinin borçlu olduğunu ikrar ve kabul etmiş, bu konuda şek ve şüpheyi kaldırmış ve mutmain olmuş olacaktır. "Rabbi olan Allah’tan da korksun ve ondan bir şey eksiltmesin." Borçlu olan kimse bunu yazdırırken de Allah’tan korksun. Yâni hem onu yazdırmaktan çekinmesin hem de tarafların üzerinde anlaştıkları bir konuda herhangi bir şey eksiltmek gibi, ya da fazlalaştırmak gibi bir yanlışlık yapmaya kalkışmasın. İfadede bir değişiklik ilerde ihtilâflara ve yanlış anlamalara sebebiyet verecek bozuk bir cümle yazdırarak gelecekte borcun hukukî şeklini bozacak veya tahsilini zorlaştıracak bir yamukluğa tevessül etmeye kalkmasın. Bu konuda muttaki davransın buyurarak Rabbimiz burada bu borçlanmayı yazacak kişileri kendi ismi ve sıfatlarıyla korkutmaktadır. "Eğer borçlu sefih, yahut zayıf, yahut yazdırmaya gücü yetmeyen kimse ise (onun yerine) velisi adâletle yazdırsın." Eğer borç alan kişi sefihse yâni parasını çarçur edecek, aklı kıt, savurgan birisiyse, ya da zayıf, çocuk, deli, cahil veya bunaklık derecesinde yaşlı birisiyse, yahut da yazdırmaya gücü yetmeyen dilsiz, kekeme veya yazılacak dili bilmeyen bir yabancı, yazdıracak kimsesi olmayan birisiyse o zaman velisinin onun aldığı borcu adâletle yazdırması gerekmektedir. "Erkeklerinizden iki de şahit yapın." Bu borçlanma işine müslüman erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Buna göre şahitler erkek olmalı, müslüman olmalı ve de çocuk olmamalıdır. Âkıl bâliğ olmuş iki kişi olmalıdır. Çocukların ve gayri müslimlerin mü'minler üzerine şehâdetleri geçerli değildir. Çünkü Rabbimiz burada "Erkeklerden iki kişi" dememiş de "Erkeklerinizden" yâni sizden olan müslüman olan erkeklerinizden buyurmuştur. Öyleyse gayri müslimlerin müslümanlar üzerine şehâdetleri geçerli değildir. Ama gayri müslimlerin kendi aralarında şehâdetleri geçerli kabul edilmiştir. "Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olacağınız bir erkek ve iki kadın olabilir. Böylece biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacaktır." Eğer bu konuda şahitlik yapabilecek iki erkek bulunmazsa o zaman razı olacağınız bir erkek iki kadın şahitlik etsin. Buradaki "Razı olacağınız" ifadesinden kasıt dinini, adâletini, dürüstlüğünü kabul ettiğiniz kimseler mânâsına gelmektedir. İmam Ebu Hanife’ye göre şahitlerin zahiren müslüman olmaları büyük günah işlememiş olmaları ve farzları yerine getiren kimseler olmalarını şart koşulmaktadır. Ancak kâfirlerin kendi aralarındaki muamelelerinde birbirlerine şahitlikleri makbul kabul edilmiştir. Burada bir yanlış anlaşılmaya mahal bırakmamak için bir açıklamada bulunmak istiyorum. Burada iki kadının şehâdetinin bir erkeğin şehâdetine eşit tutulması kadınlara hakaret ya da onları küçük düşürmek için değil hakların kaybolmamasını sağlamak içindir. Bunu kısaca şöyle maddeleştireyim : 1-) Evvela kadının fıtratında duygusallık daha ağır basmaktadır. Bu yüzden de yaratılışları gereği kadınlarda aşırı heyecan ve etkilenme söz konusudur. Aşırı heyecan ve etkilenmeler de hafızayı zayıflatıp unutkanlığı arttırır. Nitekim pek çok erkeğin de aşırı heyecan ve etkilenmelerinden ötürü hafızalarına güvenilmemektedir. Dikkat ederseniz her erkek değil kendisine güvenebileceğiniz âdil erkek deniyor. 2-) Dışarıda olup bitecek ticaret, alışveriş, borçlanma gibi konulara kadınlar meşgul edilmemelidir. Bu gibi işler esasında erkeklerin işidir. Müslüman bir kadının öyle olup bitenlere şahit olacak biçimde ulu orta yanında hiç kimse olmadan dolaşması mümkün değildir. Kadının dışarıda olup biten olaylara karşı hafızasını kapalı tutması kadınlığının gereği mükemmelliktir. Bu yüzden kadın şahit olduğu bir konuyu unutabilir. İşte tek kadın unuttuğu zaman ona unuttuğunu hatırlatacak ikinci bir kadının olması daha iyidir. Şahitlik için kadının oraya buraya götürülmesi olur olmaz insanlarla konuşmaya zorlanması veya unuttuğu konuyu başka erkeklerin ona hatırlatmaya çalışması bunlar hoş şeyler değildir. Ama en azından yanında o konuya şehâ-det eden bir kadın daha olursa birinin unuttuğunu öbürü hatırlatır ve böylece bir hakkın yenmesine fırsat verilmemiş olur. Sorumluluğu üzerine yüklenmemiş olan ticaret konusunu kadınların kendilerine dert edinmemelerinden ötürü önemsememiş olabilirler. Bu onların ilgi alanlarının genellikle dışındadır. Bu yüzden onların bu konuda yanılmaları daha çok mümkündür. Ama eğer iki kadın olursa biri unutmuş olsa bile ötekisinin hatırlatması sonucunda birilerinin hakkının yenmesinin önüne geçilmiş olacaktır. 3-) Bu aynı zamanda bir iman konusudur, çünkü Allah böyle demiştir, aksini düşünmek ve iddia etmek âyetin hükmünü reddetmek olacağından küfürdür. "Şahitler (Şahitlik için) çağrıldıkları zaman çekinmesinler." Şahitler şehâdete çağrıldıkları zaman da bundan çekinmesin-ler. Bildikleri konuda şehâdette bulunsunlar ki insanların hakları kaybolmasın. Ayetin ifadesinden anlıyoruz ki çağrıldıkları zaman şahitlerin şehâdete icâbet etmeleri üzerlerine vaciptir. Hattâ âlimlerimiz bu şahitlerin çağrılmadan da gelip şehâdette bulunmaları gerektiğini iddia etmişlerdir. Çünkü insanların mallarının ve haklarının kaybolmaması çok önemlidir. Bakın Rabbimiz bir âyet-i kerîmesinde bu hususu şöyle anlatır: "Allah için şahitliği ikâme edin." (Talâk: 2) Allah’ın Rasûlü de bir hadislerinde şöyle buyurur: "Zâlim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et." Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki bir müslümanın zulme uğraması, hakkının gasp edilmesi söz konusu olduğu zaman çağrılmasa da yanında bilgi olan bir müslümanın hemen onun yardımına koşması gerekmektedir. Nitekim Allah’ın Rasûlü Müslim’in rivâyetinde şöyle buyurur: "Şahitlerin en hayırlısı kendisinden şahitliği isten-meden şahitlik edendir." (Müslim, Tirmizî, İbni Mâce) Allah’ın hakkı söz konusu olduğu zaman kendilerinden şahitlik istenmeden şahitlerin şehâdetlerini yerine getirmeleri gerekmektedir. "Borç ister büyük olsun, isterse küçük olsun onu süresiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Çünkü bu, Allah katında daha adâletli, şehâdetin doğru olmasına ve şüphelerin ortadan kalkmasına yardımcıdır." Rabbimiz insanların haklarının kaybolmaması, kalplere şek ve şüphe girmemesi, adâletin ikâme edilmesi ve iki tarafın da alacaklının da borçlunun da kalplerinin mutmain olması için borçların, miktarları az da olsa çok da olsa yazılmasını emretmektedir. Borçlar son tak-sidine kadar, son kuruşuna kadar bütün ayrıntılarıyla birlikte yazılmalıdır. Ve yazılanlar da açık ve anlaşılır olmalıdır. Zaten azdır canım ne kıymeti var? Bu kadarcık şeyde yazılır mı? diyerek baştan savmayın diyor Rabbimiz. Müslümanların bu konuda gevşeklik göstermemelerini, ihmalkâr davranmamalarını istemektedir. Çünkü günümüzde de çokça görüyoruz ki kimi arkadaşlar, kimi akrabalar bir ihmal ve gevşeklik sonucu aralarındaki alacak vereceklerini resmi bir yazı haline getirmezler. Çünkü sanki bunların açık açık yazılması onların birbirlerine güvensizliği gibi gelir. Halbuki Rab-bimiz bunun tamamen aksine her şeyin açık açık yazılmasını emretmektedir. Sonunda da yazılmadığı için, gevşeklik gösterildiği için unutmalar, ya da hainlikler sebebiyle insanların başına çok kötü şeyler gelmektedir. Müslümanlar arasında meydana gelen ihtilâfların çoğu buradan gelmektedir. Öyleyse bu ihtilâflara sebebiyet vermemek için Rabbimizin buyurduğu biçimde aramızdaki borçlar az da olsa çok da olsa onu hemen yazmak zorundayız. Zaten genellikle borçlar az olduğu zaman yazılmayıp ihmal edilmektedir. Halbuki Rabbimiz az da olsa yazılması gerektiğini anlatıyor. Bakın Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde bu hususu açıklayarak üç tür kimsenin Allah’a dua ettiğini fakat bunların dualarına icâbet edilmediğini anlatıyor. Bunlardan birincisinin karısı yoldan çıkmış oldu-ğu halde onu boşamayan kimse, ikincisinin kendisine yetim malı emanet edilen fakat henüz bu yetim olgunlaşmadan malını kendisine teslim eden kimse, üçüncüsünün de hiçbir yazılı belge ve delil olmaksızın başkalarına borç veren kimse olduğunu anlatıyor. Öyleyse az olsun çok olsun tüm borçlarınızı yazın, çünkü: "Böyle (ayrıntılarıyla birlikte) yazılması Allah katında takvaya en uygun olanı, şahitliğin yerine getirilmesini en iyi şekilde sağlayanı, ve kuşkuya şüpheye düşmemenize en büyük sebeptir." "Ancak aranızda peşin alışveriş olursa o zaman onu yazmamanızda size bir günah yoktur." Aynı mecliste ve peşin parayla alışveriş yapıldığı zaman bunun yazılmamasında bir mahzur yoktur. Bu yine de yazmayın anlamına değildir. Yâni yine de yazmanız daha iyidir ama yazmayabilirsiniz demektir. Zira böyle peşin para ve peşin mal teslimine dayanan alışverişlerde borç işleminde söz konusu olan endişeler yoktur. Mal he-men teslim edilmiş para da anında ödenmiştir. Bu durumda onu yazmayabilirsiniz, ama: "Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Yazana da şe-hâdet edene de zarar verilmesin." Bundan önceki âyette peşin alışverişlerde yazmamaya ruhsat veren Rabbimiz burada alışverişlerde şahit tutmayı emrediyor. İster veresiye isterse peşin bir alış veriş de yapmış olsanız onu yazmasanız bile şahit tutun diyor Rabbimiz. Buradaki şahit tutma emri ister peşin olsun isterse veresiye olsun mutlak olarak bütün alışverişleri kapsamaktadır. Yâni ister peşin isterse veresiye olsun bütün alışverişlerinizde şahit tutun diyor Rabbimiz. Çünkü böylesi daha ihtiyatlı ve aranızda çıkabilecek anlaşmazlıkları daha çok önleyicidir. Yazana da şahitlik edene de zarar verilmesin ifadesini de şöyle anlamaya çalışıyoruz: 1-) Yazanın da kendisinden şahitlik istenenin de kendilerinden isteneni kabul etmemeleri konusunda bir nehiydir bu. 2-) Veya yazarken de şahitlik ederken de herhangi bir tahriften, eksiltmekten ve çoğaltmaktan sakınmaları emrediliyor. 3-) veya onlara ısrar edilerek daha önemli bir işlerinden onları alıkoymak sûretiyle katibe ve şahide zarar vermekten sakındırıyor Rabbimiz. 4-) Ya da yazma işi eğer bir ücretle yapılıyorsa o zaman yazma ücretini vermemekle veya eğer bir beldeden bir beldeye şahitlik için gidip gelme söz konusu ise şahit ve katibin masraflarının ödenmemesi biçiminde onlara zarar verilmemesi emrediliyor. "Eğer böyle yaparsanız o zaman kendinize bir kötülük olur. Allah’tan korkun! Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilir" Eğer yazana ve şahitlik edene bir zarar verirseniz bu, Allah’ın emrine isyandır, fısktır, günahtır. Böyle yapanlar Allah’ın emirlerine ters düştüklerinden günahkâr olmuşlardır. Öyleyse ey müslümanlar! Allah’tan korkun. Onun emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma konusunda muttaki davranın. Yolunuzu Allah’la bulun, Allah’ın gösterdiği biçimde hareket edin. O zaman Allah size bilmediğiniz şer'i hükümleri öğretecek, size yol gösterecek ve size basîret ve anlayış lütfedecektir. Ama kimilerinin iddia etmeye çalıştıkları gibi bu âyetten şunu anlamamalıyız: İnsan Allah’tan korktu mu bu yeterlidir. Hiç uğraşma-dan, çaba göstermeden, ilim yoluna girmeden Allah onu âlim yapacaktır. Bakın bu âyet-i kerîmede, siz yeter ki Allah’tan korkun, o size bilmediklerinizi kesinlikle öğretecek ve sizi âlim yapacaktır derler. Bu anlayış pek çoklarının okumadan âlim olduğunu iddia ederek ortaya çıkmalarına sebep olmuş ve bu okumadan âlim olmuş insanların Kur’-an, hadis ve fıkıh konularında söyledikleri sözler cahilleri kandırıp türlü türlü yollara sevk etmiştir. "Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor." Âyetinin anlamı böyle değildir. Takvanın katledilmesidir bu Allah korusun. Çaba göstermeden, uğraşmadan, okuyup öğrenmeye çalışmadan âlim olmak fıtrata aykırıdır. Ayet-i kerîmede Allah’tan korkun buyurulduktan sonra "Vav" harfi kullanılmıştır. Allah’tan korkun Allah size öğretiyor demek olacaktır mânâ. Ama böyle değil de eğer Allah’tan korkarsanız "fe" olsaydı, yâni "Vav" yerine "Fa" olsaydı, yâni Allah’tan korkarsanız Allah size öğretir olsaydı veya hiç edat kullanılmasaydı o zaman bu anlayışa delil olurdu. Halbuki ifade böyle değildir. Kaldı ki ilim takvayı doğurur. İlimsiz takvadan söz edilemez. İlim asıl takva ise fer'dir. Allah’ın Rasûlü bunu anlatırken şöyle buyurur: "İlim öğrenmekle olur." (Darekutni, Taberânî)
283:"Eğer seferde olur da yazacak bir katip bulamazsanız (borca karşılık) rehin alın. Eğer birbirinize güvenirseniz (yazmanız, şahit tutmanız, veya rehin almanız gerekmez). Kendisine güvenilen kimse emanetini (borcunu) ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korksun. Şahitliği gizlemeyin. Her kim onu gizlerse muhakkak ki o, kalbi günahkâr olan bir kimsedir. Şüphesiz ki Allah her yaptığınızı hakkıyla bilendir." Âyet-i kerîmeye göre yolculukta olup da vadeli alış veriş ya-pılmışsa veya borç alınmış verilmişse bunu yazacak belgeleyecek bir kimse bulunmadığı zaman da kişinin alacağına mukabil rehin alabileceği anlatılıyor. Kişinin bu durumda malını koruması konusunda rehin alarak işi sağlama bağlaması isteniyor. Ancak bu rehin alma konusu hem seferde hem de yolculuk dışında yazacak kimse bulunmadığı takdirde olabilir. Allah’ın Rasülünün bir yahudi’den aldığı ekmeklik un karşılığında zırhını rehin olarak verdiğini biliyoruz. (Buhârî ve Müslim) Ama eğer birbirinize güvenirseniz o zaman yazmanız, şahit tutmanız veya rehin almanız gerekmez. Bazen alacaklı borçluya güvendiği için, bu alacağı konusunda ona hüsnü zan beslediği için onu yazmak şahit tutmak ya da rehin alarak bu işi belgelemeyi düşünmeyebilir. Bu durumda da kendisine güvenilen ve emin tanınan kimse emanetini yâni borcunu ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korksun diyor Rabbimiz. Burada borca emanet denmesi borç verenin borç verdiği kişiye güvenmesi sebebiyle ondan rehin almasını anlatır. Rabbimiz karşılıklı birbirlerine güvenleri olduğu zaman bunlara izin vermektedir ve de borçluya borcunu tastamam ödemesini ve onun bu samimiyetini istismar etmemesini tavsiye etmektedir.
284"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla sorguya çekecektir. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah her şeye güç yetirendir." Bu konuyu daha önceki âyetlerde ifade etmeye çalışmıştık, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın mülküdür, hepsi de Allah’ın kuludur. Her şey ve herkes onun tasarrufu ve tedbiri altındadır. Tüm varlıklar üzerinde tek hakim ve tek Kayyum Allah’tır. Her varlığın boynundaki ipin ucu Allah’ın elindedir. Sadece ona ibâdet edilir ve sadece ona teslim olunur. Yaratıcının muradı gereği kâinatta iradeli yaratılmış olan insan ve cinlerin dışında hiçbir varlık onun emirlerinin ve yasalarının dışına çıkamaz. Hiçbir varlık ona karşı gelemez. Eğer insan ve cinlerin dışında kâinattaki varlıklardan herhangi biri Allah yasalarının dışına çıkarsa, Allah’ın emirlerinin dışında hareket ederse şüphesiz ki anında yok olur, mahvolur. Ama Allah hikmeti gereği kâinatta sadece insan ve cinlere irade vermiştir. Onların boyunlarındaki ipin ucunu doğuştan elinde yaratmamıştır. Bu yüzden Allah’ın kendilerine verdiği iradeleri sebebiyle insan ve cinler Allah’ın koyduğu yasaların dışına çıkabilme, Allah’a kafa tutabilme imkânına sahiptirler. Böyle yaptıkları zaman da onlar hem dünyalarını mahvetmiş hem de âhirette büyük azaplara uğramış olacaklardır. Ama eğer insanlar ve cinler dünyada mutlu olmak âhirette de Allah’ın mükâfatlarına nail olmak istiyorlarsa o zaman Allah yasalarına uygun hareket etmek zorundadırlar. Bu bir tercih meselesidir, bu bir iman meselesidir. Göklerin ve yerlerin sahibinin Allah olduğuna iman eden kişi elbette ki tüm hayatında Allah’a ve onun kanunlarına tabi olacaktır. Buna inanan kişi elbette ki Allah’tan başkalarına tabi olmaktan, Allah’tan başkalarının kanunlarına teslim olmaktan ve Allah’tan başkalarını memnun etmeye çalışmaktan vaz geçektir. Göklerin ve yerin mülkünün sahibi Allah’tır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi konusunda söz sahibi Allah’tır. O her şeyi bilmektedir. O’nun ilminin ve haberinin dışında hiç bir şey gerçekleşemez. İlmiyle sizi kuşatan Allah sizin içinizde dışınızda ne varsa hepsini bilmektedir. İçinizde bulunanları gizleseniz de açığa çıkarsanız da Allah onu bilmektedir ve sizi onunla hesaba çekecektir. Bundan dolayı ne, yanınızdaki şehâdeti gizleme gibi bir yanlışlık yapmadığınız gibi insanların haklarını eksiltme veya arttırma gibi bir eylemde de bulunmayın deniyor. Âyet-i kerîmede kalplerinizden geçirdiklerinizi ister açığa vurup eyleme dönüştürün, isterse açığa vurmayıp gizli tutun bunların tamamından sizi hesaba çekeceğim buyuruyor Rabbimiz. Âyetle alâkalı şunları söyleyelim inşallah: Âyet-i kerîmede: "İçinizde, kalbinizde ne varsa" İfadesi, mutlak olduğuna göre acaba kalplerimizden her tür düşünceden, her tür vesveseden, her tür hayalden ve şüphelerden de sorumlu muyuz? Acaba bunların tamamından da hesaba çekilecek miyiz? Bu kalplerimizden geçenler ihtiyarî yâni kendi elimizde olanlar mıdır? Yoksa gayri ihtiyarî ya da izdırarî dediğimiz yâni kendi elimizde olmadan kalplerimizden geçenlerden mi sorulacağız? Veya acaba sürekli kalbimizde tuttuğumuz düşüncelerden mi sorulacağız? Yoksa bir anlık bir gaflet sonucu kalplerimizden gelip geçiveren hayallerden, düşüncelerden de mi sorumlu tutulacağız? Yoksa sadece kötülerinden mi hesaba çekileceğiz? Âyetin ifadesi mutlak olunca sahâbe-i kirâm bunların tamamından hesaba çekilmeyi anladılar ve perişan oldular. Âyet-i kerîmenin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Üzüntülerinden mahvoldular, perişan oldular. 1-) Sahabeden bazılarının iddiasına göre âyetin bu bölümü yâni kalplerden geçenlerden insanların hesaba çekileceğini anlatan bölümün nüzulünden takriben bir yıl sonra Bakara’nın son bölümünde gelen: "Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklemez." (Bakara: 286) Âyetiyle nesih edilmiştir. Ebu Hureyre’nin bu konuda şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Allah’ın Resûlüne bu âyet-i kerîme nazil olduğu zaman âyetin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Rasûl-i Ekremin yanına gelerek dediler ki: "Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz, oruç, hac gibi gü-cümüzün yeteceği amellerle sorumlu tutulduk. Şimdi Rabbimiz bize bu âyetini indirdi. Bu âyetin hükmü bize çok ağır geldi. Bunun yükünü kaldıramıyoruz." dediler. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle buyur-du: "Sizler daha önceki ehl-i kitabın dediği gibi: "İşittik ve isyan ettik" mi demek istiyorsunuz? Bilâkis! İşittik ve itaat ettik. Senin affını dileriz, dönüş sanadır" deyiniz." Bundan sonra da Bakara sûresinin sonundaki: "Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yüklemez" Âyeti inzal buyurularak bu âyetin hükmü nesih edilmiştir." (Müslim, Ahmed) 2-) Bazı âlimlere göre bu âyet mensuh değildir ancak hükmü özeldir. Âyetin siyakına bakılırsa burada kastedilen şahitliği gizlemek ve kalpte olan bilgiyi söylememektir. Şahitliği gizleyen herkes Allah indinde kalbin eylemi olan bu amelinden sorumlu tutulacaktır. 3-) Bazı âlimler de bu âyetin mensuh olmayıp mânâsının kalplerinizden geçirip de kaldırabilme imkânına sahip olup da kaldırma-dığınız düşüncelerinizden hesaba çekileceksiniz anlamına gelmek-tedir demişlerdir. Çünkü "fi" Zarf-ı müstakar olduğuna göre öyle gelip geçici bir anlık düşüncelerden değil içinizde iyice karar kılmış, yerleşmiş, kalplerinizin sahiplendiği duygu ve düşüncelerden, niyetlerden hesaba çekileceksiniz anlaşılıyor. Bir de insanın içinden kendi iradesiyle def edemeyeceği bir kısım düşünceler de geçebilir. Kendi iradesinin dışında elinde olmadan insanın kalbinden gelip geçen düşünceler, vesveseler ve hayaller de bunun dışındadır. Çünkü bunlardan kurtulmak insan için mümkün olmayabilir. Âyet bunları kapsamamaktadır. Deminki hadiste ifade ettiğim gibi sahâbe-i kirâm efendilerimiz âyetin bunu da kapsadığını zannederek çok korkmuşlar ve Rabbimiz de bunun üzerine kaldıramayacakları yükü onların üzerine yüklemeyeceğini ifade ediverdi. Dolayısıyla insanın kendi iradesiyle def edemeyeceği kaldırıp atamayacağı bir kısım düşüncelerin kalpten geçirilmesi buna dahil değildir. İnsan kalpten geçen ve önüne geçemeyeceği vesvese gibi düşüncelerden dolayı hesaba çekilmeyecektir. Ancak kalpten geçirilen bu düşünceler kalpte kökleşir ve buna göre amel etmeye de niyetlenilirse o zaman bunlardan da hesaba çekilmemiz söz konusu olacaktır. Ama günah işlemeye karar verip bunu kalbinden geçirmekle beraber sonradan bu kararından dolayı pişman olur ve tevbe ederek vazgeçerse bu da bağışlanır. Ama meselâ bir kişi günah olan bir eylemi yapmayı kalbinden geçirse ve hemen ondan vazgeçmeyip onu düşünmeye devam ederse bu kişi günaha girer. İşte yarın Allah katında bundan dolayı hesaba çekilecektir. Aynen bunun gibi meselâ küfür olan bir fiili işlemeyi düşünen bir kimse de bu düşüncesinden hemen vaz geçmez ve bu ameli gerçekleştirmeyi düşünmeye devam ederse kâfir olur. Veya böyle kötü amelleri işlemeyi kalbinden geçiren, sürekli düşünen ve fakat fırsatını bulamadığı için onu gerçekleştiremeyen insanlar bu düşüncelerinden ötürü hesaba çekileceklerdir. Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde şöyle buyurdu: "Allah ümmetimin içinden geçirdiği şeyleri konuşup, onunla amel etmedikleri müddetçe bağışlamıştır" (Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd) Kalplerinizde niyet olarak sürekli taşıdığınız şeyler açığa çıksa da çıkmasa da, onları açığa vursanız da kalplerinizde gizleseniz de Allah onları bilmektedir. Bunların tamamı Allah için malumdur. Hiç bir şey Allah’a gizli kalamaz. Bundan dolayı insanların onu açığa vurmaları da gizli tutmaları da hiçbir mânâ taşımaz. Allah bunların hepsinden sizi hesaba çeker, ama: "Şüphesiz ki Allah dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah her şeye Kâdirdir" Sorumluluk kesinleştikten sonra dilediğini bağışlar dilediği için bunları siliverir, yok farz ediverir, dilediğini de hesaba katarak, silmeyerek azap ediverir. Bu ona kalmış bir şeydir. Kime azap, Kime mağfiret edeceğini Allah’tan başka da hiç kimse bilemez. Sadece diyoruz ki Rabbimiz insanların gerek işledikleri ve gerekse kalplerinden geçirdikleri günah amellerinden dolayı şirk koşmadan ölen kullarını affedebilir. Fakat küfür ve nifak ehlini de hem işlediklerinden ötürü hem de kalplerinden geçirdiklerinden ötürü hesaba çekecektir. Bundan sonra Bakara sûresinin "Amenerrasûlü" diye başlayan son bölümüne geldik. Bakara sûresinin son iki âyeti. İbni Abbas’tan bize intikal eden bir rivâyete göre "Amenerra-sûlü" diye başlayan bu son iki âyet Allah’ın Resûlü’ne Cibril vasıta-sıyla nazil olmamış, Allah’ın Rasûlü Miraç gecesi vasıtasız olarak bu âyetleri Rabbinden almıştır. Bakara sûresi Medeni bir sûre olduğuna göre Mi’râc da Mekke’de vaki olduğuna göre önceden nazil olan bu iki âyet Medine’de nazil olan sûrenin bu bölümüne yerleştirilmiştir demenin dışında bir şey bilmiyorum. Yine Müslim ve Nesei İbni Abbas’tan şunu nakil ederler: "Ra-sûlullah’ın yanında Cebrâil’in olduğu bir sırada gökten bir ses işitildi. Cebrâil başını gökyüzüne doğru kaldırdı ve: "Şu anda gökte açılan bu kapı şu ana kadar hiç açılmamıştır" Dedi. İbni Abbas devamla şunları söyledi: "O kapıdan iki melek indi ve peygamber (a.s) 'ın yanına gelerek şöyle dedi: "Ey Muhammed! Senden önce hiç bir peygambere verilmemiş ve sadece sana verilmiş olan iki nûr dolayısıyla müjdeler olsun sana! Bu iki nûrdan birisi Fâtiha sûresi, ötekisi de Bakara sûresinin son iki âyetidir. Bunlarda okuyup da sana karşılığı verilmeyecek hiçbir harf yoktur." Buyurulmuştur. Yine Buhârî ve Müslim’deki rivâyetlere göre Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Bakara sûresinin son iki âyetini bir gecede okuyan kişiye bu iki âyet yeterli gelir. Veya kötülüklere karşı onu korumaya yeterlidir." Buyurur. Hz. Ali Efendimiz de: "Âyet el Kürsîyi ve Bakara sûresinin sonlarını okumadan yatan kişinin İslâm’ı gereği gibi kavradığı görüşünde değilim. Çünkü bunlar öyle bir hazinedirler ki sizin peygamberinize arşın altından verilmiştir." buyurur. Şimdi bu iki âyeti de tanıyalım inşallah: Nüzul sebebiyle alâkalı rivâyetleri bir önceki âyetle ifade etmeye çalışmıştım. Bakara sûresinin 284. âyetinde buyurulur ki: "Kalplerinizde olanları gizleseniz de açığa çıkarsanız da Allah onunla sizi hesaba çekecektir." (Bakara 284) Âyeti nazil olunca bu âyet Ashab-ı kirama çok ağır geldi. Yıkıl-dılar, mahvoldular, perişan oldular ve Rasulullah’ın yanına gelerek şöyle dediler: Ey Allah’ın Rasûlü namaz, oruç, hac gibi emirlere güç yetirebiliyoruz ama bu âyet bizi çok korkuttu! Bizim buna gücümüz yetmiyor. Kalplerimizden bazen hiç de hoş olmayan şeylerin gelip geçmesine engel olamıyoruz. Bazen öyle şeyler gelip geçiyor ki kalplerimizden, tüm dünyayı verseler biz onların kalplerimizde bulunma-sını asla istemeyiz. Ama ne yapalım elimizde olmadan oluyor bunlar. Bu tür duygu ve düşüncelerin kalplerimizden geçmesine engel olamı-yoruz. Rabbimiz de bunların tamamından hesaba çekeceğini söylü-yor. Bu durumda bizim halimiz nice olur? diye dert yandılar. Sa-habenin bu sözlerine şahit olan Allah’ın Rasûlü: "Ne oluyor? Ne demek istiyorsunuz siz? Yoksa sizler de sizden öncekilerin peygamberlerine söylediklerini mi söylemek istiyorsunuz? Yoksa sizler de yahu-diler gibi mi demek istiyorsunuz? Yoksa sizler de onlar gibi: "Semi'na ve asayna" (işittik isyan ettik) Mi demek istiyorsunuz? Allah’ın âyetlerine itiraz etmek mi isti-yorsunuz? Allah’a yol göstermek, Allah’a akıl vermek mi istiyorsunuz? Hayır! Böyle yapmayın! Sizler: "Semi'na ve eta'na" Demeye bakın. "Duyduk ve uyduk. Duyduk ve aynen kabul ettik. Duyduk ve gereğini yerine getirmeye koyulduk. Ey Rabbimiz! Gufranını dileriz! Dönüş ancak sanadır. deyin" buyurdu. Allah Resûlü’nün bu tavsiyesini duyan sahâbe-i kirâm efen-dilerimiz Rasûl-i Ekrem’in öğrettiği bu ifadeleri hep birlikte okumaya başladılar. Okudukça dilleri ve kalpleri bununla yatıştı. Sakinleştiler ve sonra da işte "Amenerrasûlü" diye başlayan âyetler nazil oldu. Onların bu teslimiyetlerinden sonra da Rabbimiz bu âyetini inzal buyurdu. Yâni kullarının güçlerinin yetmeyeceği ve ellerinde olmayan sebeplerden dolayı işlediklerinden onların hesaba çekilmeyeceklerini Rab-bimiz ortaya koyuverdi. İşte bu minval üzere gelen Bakara sûresinin son iki âyetiyle karşı karşıyayız.
285"Peygamber Rabbinden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Mü'minlerin de hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisinin arasını ayırmayız. Ve (yine) dediler ki: (Ey Rabbimiz!) İşittik ve itaat ettik! Bize mağfiret et ey Rabbimiz! Şüphesiz ki dönüş sanadır. Peygamber Rabbinden kendisine indirilenlerin tümüne iman etti. Çünkü peygamber kitabın ilk muhatabı, vahyin ilk münzili ve ilk muhbir-i sadığıdır. Onun için peygamber Rabbinden kendisine indirilenlerin tamamına iman etti. Acaba Rabbimizin bundan söz etmesinin mânâsı nedir? Biz zaten biliyoruz ki Peygamber hakkında bu kesin bir realitedir. Yâni peygamber peygamberliği gereği üslendiği misyonu gereği zaten inandığını, inanması gerektiğini biliyoruz. Acaba bunun sebebi nedir? Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Anlıyoruz ki peygamberin dâveti kendisine herhangi bir yükümlülük getirmeyen, kendisine herhangi bir sorumluluk yüklemeyen sırf başkalarına sorumluluk yükleyen bir çağrıdan tamamen uzak bir dâvettir. Nitekim pek çok dâvetçi çağırdığı dâvâsını bir ustalık ve görev bilirler. Kendileri çağırdıkları dâvâya inanmamışlardır. İnsanları düşünceler ve sloganlarla harekete geçirdikleri halde, kendi çağırdıklarına inanmayan ve kendi dâvâlarını yaşamayan insanlardır onlar. Başkalarına yol budur diye yol gösterirlerken kendileri karanlıkta bocalayan insanlardır onlar. Böylece insanları sömürmeyi hedeflemişlerdir. Ve insanlar bu tür dâvetçilere hiçbir zaman inanmayacak, onların arkasından gitmeyecektir. Ama peygamberler böyle değildir. Rabbimiz seçtiği peygam-berlerin kendi peygamberlik misyonuna çağırdığı dâvâsına herkesten önce inanan kişi olduğunu haber veriyor. Böylece Rabbimiz bu ayetiyle bize de diyor ki: Dâvetçi başkalarını kendi mesajına çağırmadan önce kendisi kendi mesajına köklü bir biçimde iman etmesi lâzımdır. Değilse o mesaj muallakta kalacak, o dâvâ icâbet görmeyecektir. Zü-mer sûresindeki bir âyet-i kerîmesinde Rabbimiz peygamberinin bu konudaki tavrını bakın şöyle anlatıyor: "O ki gerçeği getirdi ve onu bizzat kendisi tasdik etti. İşte onlar muttakilerin tâ kendileridir" (Zümer: 33) Çünkü peygamber insanlık için seçilmiş bir örnektir. Kur’an-ı Kerim peygamberin kişiliği, sıfatları ve pratik uygulamalarıyla insanlara örnek olarak takdim edildiğini haber verir. İşte burada da buyuruluyor ki peygamber Allah’tan kendisine gelenlerin tümüne iman etti. Hem de O’nun ümmeti olan mü'minlerin tamamı Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. Allah’a iman Allah’tan gelenlerin tümüne iman demektir. Allah’a iman Allah’ın hayata karışacağına iman demektir. Allah’a iman onun Rab, Melik ve İlah oluşuna iman demektir. Allah’a iman Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde bir hayat yaşamaya iman demektir. Allah’a iman Allah’ın belirlediği hayat programına iman demektir. Allah’a iman kişinin boynundaki kulluk ipini yalnız Allah’ın eline vermesi demektir. Meleklere iman, Allah’ın melekleri vasıtasıyla sürekli bizimle diyalog halinde olduğuna iman demektir. Allah’ın dünyayı yaratmış, sonra da ne haliniz varsa görün! Ben sizinle ilgilenmiyorum. Hukukunuz, ticaretiniz, kılık kıyafetiniz, kazanmanız harcamanız, eğitiminiz nasıl olursa olsun, nasıl bilirseniz, keyfinize nasıl uygun gelirse öylece yaşayın! diyerek kendi köşesine çekilmiş bir Allah değil her ân melekleri vasıtasıyla bizi kontrol altında tuttuğuna iman demektir. Meleklere iman onlar tarafından sürekli amellerimizin tespit edildiğine iman demektir. Meleklere iman hesap ve kitaba iman demektir. Meleklere iman âhiret hesabına göre bir hayat yaşamak gerektiğine iman demektir. Sonra bu melekler vasıtasıyla Allah’ın gönderdiği kitaplara da iman etmişlerdir o mü'minler. Kitaplara iman Allah’ın vahiy gönderdiğine iman demektir.Allah’ın bizi kanunsuz, yolsuz, yordamsız, plansız, programsız bırakmadığına iman demektir. Onlarla sorumlu olduğumuza , Onların içindekilere göre bir hayat yaşamaya ve onlardan hesaba çekilmeye imandır. Bir de o mü'minler Allah’ın kendileri için örnek olarak seçip görevlendirdiği peygamberlerine de inanmışlardır. Peki peygamberlere iman ne demektir? Peygamberlere iman onları takip etmeye imandır. Onların hayatta en büyük örnek olduklarına ve onların adım, adım takip edilmesi gerektiğine imandır. Dediler ki: "Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisinin arasını ayırmayız." Bunu sûrenin önceki âyetlerinde ifade etmiştik 1-) Peygamberlerden kimilerini kimilerine tercih ederek birbirlerinin arasını ayırmayız. 2-) Peygamberlerden birini veya birkaçını kabul edip diğerlerini reddederek onlar arasında böyle bir ayırım yapmayız. Onların tümünün Allah tarafından görevlendirildiğini, tümünün salih, sâdık olduklarını, kendilerinin Rabbimiz tarafından hidâyete erdirildiklerini ve bizi de doğru yola ilettiklerini ikrar ve kabul ederiz dediler mü'minler. "Ve (yine) dediler ki: (Ey Rabbimiz!) İşittik ve itaat ettik! Bize mağfiret et ey Rabbimiz! Şüphesiz ki dönüş sanadır." Ey Rabbimiz! Senin mesajın Peygamberlerin tarafından bize gelince biz onları işittik ve itaat ettik. Senden gelene iyice kulak verdik, dikkatlice dinledik, anlamaya çalıştık, kafa yorup anladık ve itaat ettik. Kerhen değil tav'an itaat ettik. İstemeyerek değil isteyerek ve seve seve itaat ettik. İşittik ve hemen uyduk. İşittik ve hemen gereğini yerine getirdik. Burada dikkat etmemiz gereken husus şudur: İşitmek indirileni bilmeyi, tanımayı gerektirir. Bilmek ve tanımak da okumayı ve ondan haberdar olmayı gerektirir. Şimdi söyleyin bakalım: Kitaplarını tanıma-yan, kitaplarından habersiz bir hayat yaşayan müslümanlar nasıl diyecekler bunu? Ya Rabbi! Biz kitabını işittik ve onunla amel ettik, biz bize düşeni yaptık onun sen de ya Rabbi bize mağfiret et! Bizim elimizde olmayarak işlediklerimiz konusunda bize mağfiret buyur! Onları görmeyiver ya Rabbi! O kusurlarımızı hesaba katmayıver ya Rabbi! Siliver Allah’ım! Yok farz ediver, kaale almayıver, hesaba katmayıver Allah’ım! Nasıl diyeceğiz bunu? Bunu demeye hakkımız olacak mı? Önce bir işiteceğiz, okuyacağız, tanıyacağız Allah’ın kitabını ve sonra itaat edeceğiz onlara. Samimiyetle onları uygulamaya çalışacağız, bunu yaparken de ufak tefek kusurlarımız olmuşsa o zaman da aman ya Rabbi sen bilirsin diyeceğiz. Bakara sûresinde bu haklarını kaybedenleri anlattı Rabbimiz. Kitaplarını bozanları, tahrif edenleri, kitaplarının âyetlerini az bir paha karşılığında satanları kitaplarının âyetlerini insanlara anlatmayanları, kitaplarıyla diyaloglarını kesenleri, kitaplarını arkalarına atanları ve böylece Allah’ın mağfiretini kaybedenleri, Allah’ın affını kaybetmek bir tarafa Allah’ın gazabına ve lânetine maruz kalanları anlattı Rabbimiz. Biz de kendimizi bu konuda hesaba çekmek zorundayız. Acaba biz de bizden öncekiler gibi: "İşittik ve isyan ettik" diyenler-den miyiz. Dilimizle inandığımızı söylüyor, ama hayatımızla yalanla-yanlardan mıyız? Yoksa kimileri gibi işitmeden inandığımızı mı iddia ediyoruz? Yada işittik ama unuttuk diyenlerden miyiz? Yoksa işittik ama hayatımız değişmedi mi diyoruz? Allah korusun bakın buraya kadar bakaradan iki yüz seksen altı âyet tanıdık. Peki bütün bu âyetler ne değiştirdi bizim hayatımız-da? Bakara’yı bilmeyen dünkü bizle Bakara’yı bilen bugünkü biz arasında bir değişiklik olmamışsa, bu kadar âyet bizi değiştirmemişse, Bakara’yı bilmeyen şu insanlarla bizim aramızda belirgin bir fark görülmüyorsa, bu nasıl müslümanlık diyeceğiz Allah korusun. Veya bu Allah’ın kullarına aman siz de Bakara’yı tanıyın. Aman siz de bu sûreyi öğrenin. Bunu nasıl ve hangi yüzle diyeceğiz? Okuyup da ne olacak? İşte siz işte biz. İşte sizin hayatınız, işte sizin bizim hayatımız demeyecekler mi? Okuyacağız, dinleyeceğiz, işiteceğiz ve hemen arkasından itaat edeceğiz. Hemen arkasından duyduklarımızı amele dönüştürme savaşı vereceğiz ve sonra da şu duayı demeye hakkımız olacak: Gufranını, görmezden gelmeni, silivermeni, hesaba katma-manı, yok farz etmeni umarız ya Rabbi! Dönüşümüz sanadır. Ya Rabbi bizler her ne kadar da kitabını okumuş, kitabını anlamaya çalışmış, işitmiş ve işittiklerimizle amel etmeye itaat etmeye çalışmışsak da, kusurumuz çoktur, hatamız çoktur. Eğer sen bizi yarlı-ğamazsan biz helâk oluruz. Çünkü bizler her ne kadar da sana kulluk etmeye çalışsak da yine de istemeyerek, nefislerimize uyarak veya unutarak, bilgisizce sana karşı gelebiliriz, senin emirlerini çiğneyebi-liriz. Hele, hele içimize doğan, kalbimizden gelip geçen duygu ve düşüncelere hiç gücümüz yetmiyor. Bunların tamamı senin için malumdur. Yarın bunların tümünden hesaba çekilmek üzere senin huzuruna geleceğiz. Dönüşümüz sanadır. Biz buna da inanıyoruz. Hayatımız, varlığımız nasıl sendense, ölümümüz de sendendir ve nihâyet öldükten sonra tekrar hesap kitap adına dirilip senin huzurunda toplanmamız da sendendir. Biz bunun bilincinde olarak bunun için hazırlık yapmaktayız. O gün yüzü kara ve utananlardan olmamak için elimizden gelenleri yapmaya çalışıyoruz. Bizi o günde perişan etme ya Rabbi! Kusurlarımıza bakma ya Rabbi! Diyebilelim, demeye yüzümüz olsun . Ayet-i kerîmeden anlıyoruz ki mü'minler hem işitiyorlar, hem tasdik ediyorlar, hem itaat ediyorlar, hem kulluk yapıyorlar hem de bununla beraber kusurlu olduklarını itiraf ediyorlar. Yaptıklarının Allah’a lâyık olmadığını daha fazlasını yapmaları gerektiğini itiraf ediyorlar. Mü'minler böylece Rablerine teslimiyette bulununca, böylece Rablerine arzı ubûdiyet ve özür beyanında bulununca bakın Rablerinden, İlâhî rahmetten de kendilerine şu müjde geliyor:
286:"Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Kişinin kazandığı iyilik lehine (kendisine) kötülük ise aleyhinedir. Rabbimiz! Unutmuş yahut hata yapmışsak bu yüzden bizi sorumlu tutma! Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceğini bize taşıtma! Bizi affet! Bağışla bizi! Sen bizim Mevlâ’mızsın! Kâfirler güruhuna karşı sen bize yardım et!" Üzülmeyin kullarım! Rabbiniz hiç kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez. Sizin Rabbiniz doyumsuz değildir. Sizin Rabbiniz zâlim değildir. Allah’ın kullarına yükleyeceği yük ancak kulların güç yetireceği kadardır. Hattâ onun çok çok altındadır. Sizi yaratan Allah sizin ne kadar yük çekebileceğinizi sizin nelere katlanabileceğinizi çok iyi bilmektedir. Allah merhametlidir. Allah kullarını asla zorlamaz. Sıkıntıya sokmak istemez . İşte bu âyet daha önce geçen ve müslümanların, sahabenin belini büken: "Kalplerinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onlarla sizi hesaba çekecektir." (Bakara: 284) Âyetini bir görüşe göre beyan eden, açıklayan, başka bir görüşe göre de nesih eden âyettir. Buna göre diyoruz ki Allah kalpten geçenlerden bizi hesaba çekse bile ancak bizim elimizde olarak düşündüklerimizden hesaba çekecek, elimizde olmadan, gücümüz yetmeyerek içimizden geçenlerden hesaba çekmeyecektir Yâni insanın kendisinden kurtulma imkânı olmadığı, nefsin, şeytanın vesveselerin-den hesaba çekilmeyeceğiz. Ancak bu düşünceler bizi sardığı zaman bunlardan kurtulmaya çalışacağız, unutmaya çalışacağız, reddedece-ğiz, gereğini yapmamaya, amele dönüştürmemeye çalışacağız. Allah kulları için kolaylık diler, onlara güçlerinin yetmeyeceği zor yükler yüklemez. Hani sûrenin önceki bölümlerinde geçti: "Allah sizin için kolaylık diler zorluk dilemez." (Bakara: 185) Sonra sakın yanlış anlamayın! Bu kulluk adına yaptıklarınız Allah için değil kendiniz içindir. Allah’ın bunların hiçbirisine ihtiyacı yoktur. Hem dünyanızın mutlu, hem de âhiretinizin mamur olması için Allah size bunları emrediyor. "Kişinin kazandığı iyilik lehine (kendisine) kötülük ise aleyhinedir." Herkesin kendi kazancı kendisinedir. Kim bir iyilik yaparsa o kendine, kendi lehine, kim de bir kötülük yaparsa o da kendi aleyhinedir. İyiliğin sevabı da kötülüğün vebali de kendisine ait olacaktır. Yaptıklarınızın yararları da zararları da menfaatleri de mazarratları da Allah’a değil kendinizedir. Öyleyse kendisini seven , kendisi için iyilik bekleyen kişi, yaptıklarıyla kendi kendisine zulmetmesin. Kendini can yakan dayanılmaz ateşten korumasını bilsin. Bunun için de hayırların en güzelini kendisi için işlesin. Kendisini ateşe götürecek amellerde bulunmasın. Kendi kendini kendi elleriyle cehenneme atmasın diyor Rabbimiz. Sonra da mü'minlerin çok hoş bir duasını hatırlatıyor, ya da mü'minlerin böylece dua etmelerini istiyor. mü'minlere dua yolunu gösteriyor ve böylece onu kabul edeceğini de işaret ediyor, teminat veriyor. Bakın şu duayı yapmalarını istiyor: "Rabbimiz! Unutmuş yahut hata yapmışsak bu yüzden bizi sorumlu tutma!" Ya Rabbi bize teklif ettiklerini imkânımız nispetince en iyi şekilde ifa etmeye çalışıyoruz, çalışacağız. Hattâ farzların da ötesinde nafilelerle hayır kazanmak üzere senin rızanı kazanmaya azmettik. Ama insan oluşumuzdan, beşer oluşumuzdan ötürü senin emirlerinden, senin farzlarından birini unutur veya iyi bir şey yapıyoruz zannıyla yasaklarına, haramlarına düşersek, hata edersek bunlardan dolayı da bizi hesaba çekme ya Rabbi. Bu iki şekilde olur: 1-) Ya hayrı, hayır bilgisinden mahrum olunduğu için terk etmek şeklinde olabilir. Yâni emrin, farzın farkında olunmadığından emir terk edilmiş olur. Hayrı unutmak hayırdan habersiz yaşamaktır. 2- )Ya da şerri, haramı yanlışlıkla emir zannederek işlemekle olur. İşte bunlara unutma ve hata denir. Bunların kimilerinde kişi mazur sayılırken kimilerinde mazur sayılmaz. Bunu şöyle ifade edeyim inşallah: Unutma ve hata iki türlüdür: a:) Birincisi sahibinin mazur görülebileceği unutma ve hatalar. b:) İkincisi de sahibinin mazur görülemeyeceği unutma ve hatalar. Meselâ bir adam üzerinde bir necaset görse de bunu temizlemeyi geciktirse, hemen temizlemeyi geciktirdiği için, hemen temizlemeye gayret etmediği için sonra da unutup o elbiseyle namaz kılmışsa bu adam mazur sayılmaz. Veya bir adam dinin emirlerini öğrenmeye çalışmaz veya öğrendikten sonra onu unutmamak için amele dönüştürme ya da onu başkalarına duyurma gibi bir çabanın içine girmez ve böylece unutursa o kişi de mazur sayılmaz. Bunun için yukarıda borçlarla ilgili bir örnek vermişti Rabbimiz. Unutmamak için yazılmasını öğütlemişti. Allah’ın emirlerinin tamamı böyledir. Hani unutarak yanlışlıkla içilen bir zehirin zararı yoktur denilemez değil mi? Onun içindir ki âyet-i kerîmede, ya Rabbi! Bizi unuttuklarımızla mükellef tutma! denmemiş de, bizi bu unuttuklarımızla muaheze etme! Bizi bunlardan sorumlu tutma ya Rabbi! denilmiştir. Bunlarla mükellefiz ama bunlardan hesaba çekilmemek üzere bizden dua etmemiz isteniyor . Allah’ın Rasûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "Hata ve unutmadan doğan sorumluluklar ümmetimden kaldırılmıştır." (İbni Mâce, Talâk 16) Yine başka bir hadislerinde bakın şöyle buyurur: "Şüphesiz ki Allahu Teâlâ ümmetimden hatayı, nisyanı (unutmayı) ve ikrah olundukları şeyleri bana bağışladı." (İbni Mâce) İslâm müsamaha dinidir. Allah bizim hayatımız için en güzel en uygun kanun koyucudur. Bir yer bir vida için hazırlanmışsa elbette oraya ancak vida girer. Altından gümüşten vidalar bulsanız bile oraya uygun değilse bir mânâ ifade etmeyecektir. Bizi yaratan bizi bizden, bizi herkesten daha iyi bilir. Hakkımızda en güzel prensipleri de ancak o vazedebilir başkası değil. İnsan iki yönlü bir varlıktır. Bir yönüyle Allah’tan gelen ruh sahibi, diğer bir yönüyle de dünya şartlarıyla ilgili beden vücut sahibidir. Birinci yönüyle insan Allah’a bağlanmaya, sığınmaya, kulluk etmeye ihtiyaç içinde içindeyken diğer yönüyle de yemeye, içmeye, cinsel ilişkiye, yatmaya, uyumaya ihtiyacı vardır. Allah yaratan, düzenleyen, kanun koyan öyle bir Rab ki yarattığı bu varlığın bütün ihtiyaçlarını, bütün arzularını, bütün gereksinimlerini, bütün zaaflarını, bütün özelliklerini bilerek onun için sistem vazeder. Rabbimiz Kur’an’ın pek çok yerinde yarattığı insanın özelliklerinden, yoğurduğu mayasından bahseder. Zâlimdir, cahildir, nankördür, cimridir, acelecidir, itirazcıdır, meşakkat içindedir, mala karşı, dünyaya karşı, kadına erkeğe karşı meyillidir, unutkandır gibi onun pek çok özelliklerinden söz eder. Yaratan hiç yarattığını bilmez mi? Yaratan yarattığının mayasını tanımaz mı? Bilir elbette. Hattâ hiç kimsenin bilemeyeceği kadar. İşte bu hadiste ve âyet-i kerîmede anlatıldığına göre kullarının unutkanlığını, unutacağını, hata edeceğini çok iyi bilen Rabbimiz bu iki şeyin günahından müminleri bağışlamıştır. Hata ve nisyan. Bir de ikrah, yâni zorlama. Hata; meşru bir şey yapmak isterken kastı olmayarak kişinin gayri meşruya düşmesidir. Meselâ bir hayvanı, yahut bir kâfiri öldüreceğim derken hataen bir müslümanı öldürmesi veya kendi malı zannederek hataen bir başkasının malını telef etmesi ya da ihramlı iken hataen bir hayvanı öldürmesi, hataen birisine zarar vermesi, birinin gözünü çıkarması gibi. Kulun böyle hataen yaptığı şeylerde kasıt ve niyet olmadığı için Allah bunların günahını kaldırmıştır. Ama şurasını unutmayalım ki bunlara tereddüp eden cezalar bâkîdir. Meselâ hataen bir mü'mini öldüren kişi diyet cezası ödemek zorundadır. Veya hataen bir başkasının malını telef eden kişi onu tazmin etmek zorundadır. Hataen bir hayvan öldüren ihramlının, ha-taen göz çıkaran kişinin belli cezaları vardır. Bunlar hatadır. Nisyana, yâni unutmaya gelince: Nisyan; kişinin bir şeyi bilip de onu yaparken unutmasıdır. Meselâ kişi abdestsiz olduğunu unutarak namaz kılarsa bu fiilinden ötürü ona günah yoktur. Ama abdestsiz olduğunu hatırlar hatırlamaz namazını iade etmesi gerekir. Bir kişi besmeleyi unutarak hayvan keserse İmam Ahmed’e göre bu hayvan yenir, zira bundan geri dönüşü yoktur. Kişi unutarak bir namazı terk etse bunda bir günah yoktur. Hatırlatınca o namazı kaza eder. Uyku da böyledir. Ama kişi bunun ortamını kendisi hazırlarsa, meselâ gece geç saatlere kadar televizyon seyrederken sabah namazına kalkamıyorsa bundan sorumlu olacaktır Allahu âlem. Allah’ın Rasûlü: "Kim uyur ya da unutarak namazı terk ederse, uyanınca veya hatırlayınca onu iade etsin. Bundan dolayı o kişiye kefaret yoktur." Buyurur. Kişi,unutarak namazda konuşsa bu fiilinden ötürü kendisine günah yoktur ama sahih olan kavle göre namazı bozulmuştur. İadesi gerekir. Öyleyse bir şeyi unutmadan evvel ne yapmamız gerekiyorsa onu hatırlar hatırlamaz aynı şeyi yapmak zorundayız. Allah, âyetleriyle alay edilen, İslâm’la, Kur’an’la alay edilen bir mecliste oturmayı, bulunmayı yasak etmiştir. Ama diyelim ki şeytan bunu bize unutturdu ve biz orada oturduk. Şeytan bizi orada oturtuverdi. Bunu hatırladığımız anda unutmadan evvel ne yapacaksak onu yapmak zorundayız. Unutmasaydık, şeytan bunu bize unutturmasaydı ne yapacaktık? Oturmayacaktık değil mi? İşte hatırlayınca da hemen onu icra edecek , derhal kalkacağız o meclisten. Değilse aynen onlar gibi oluruz Allah korusun. Meselâ çocuğumuz seccadeye işemiş, bizde bilmeden onda namaz kılmışız. Sonra da görmüşüz, ya da bunu hatırlamışız. Bu fiil, nisyanımız sebebiyle affolmuştur, fakat hatırlar hatırlamaz hemen namazımızı iade etmek zorundayız. Fakat tamamen unutmuş ve hiç hatırlamamışsak o zaman bu namazımız olmuştur. Oruç da öyledir, ama oruç için özel bir nass var. Unutarak yiyip içeni şeriat affetmiştir ve o kişi, tekrar orucuna devam ediyor. Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde: "Kim unutarak orucunu yemiş içmişse orucunu ikmal etsin. Zira onu ona yediren içiren Allah’tır." Buyurur. Ama nikâh konusunda durum böyle değildir. Meselâ bir kadın ve erkeğin evlenmesinden önce, unutup da ses çıkarmayan bir kadın sonradan durumu hatırlayıp da: "Eyvah! Ben ikinizi de birlikte emzirmiştim!" derse bu yapılan nikâh hatadır ve başkasının nisyanından kaynaklanarak meydana gelmiş olan bu hatadan taraflar ayrılarak, boşanarak dönülür. Burada geriye dönüş emredilmiştir. Ama kimi nisyanlardan geriye dönüş mümkün değildir. Meselâ üç bardaktan ikisinde su, birisinde de içki var. Unutarak su zannıyla içkiyi içmişse bir kişi, bunun geriye dönüşü yoktur. Bunun geriye dönüşü ancak intibadır, bu kişinin, dikkatli olması ve tevbe etmesi istenir. Eğer kişi bunları kendi ihmalinden ötürü meydana getirirse, meselâ dini vazifelerini öğrenme yoluna girmez, veya belledikten sonra onu unutmamak için tekrar tekrar mütalaada bulunmaz, onu amel haline getirmez ve onu başkalarına duyurarak kendi malı haline getir-mezse ve böylece onu unutursa bu unutma da mazur sayılmayacaktır diyoruz. İkinci bir dua, veya duanın devamı : "Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme." Yâni ey Rabbimiz bizden önceki ümmetlere yaptığın gibi altından kalkılmaz, üstesinden gelinmez, zor dayanılır, bel büken boyunduruklar, meşakkatli buyruklar altında bulundurma bizi! Sonunda mükelleflerini çileden çıkaracak, kimilerini maymunlaştırıp kimilerini yerin dibine batıran, kimilerini birbirlerini öldürmeye, kimilerini zillet ve meskenet damgası yemeye götüren ağır sıkıntılara sokma bizi. "isr" lügatte hapis, esaret anlamına gelir. Altında kalanı ezen, kahreden, nefes aldırmayan ağır yük demektir. Anlaşılıyor ki tarihte bizden önceki ümmetlere yahudi ve hıristiyanlara çok ağır yükler yüklenmiş. Meselâ kendi şirretliklerinden ötürü yahudilere elli vakit namaz kılmaları, mallarının dörtte birini zekât olarak vermeleri, necaset bulaşmış elbiselerini kesmeleri, vatanlarından sürüp çıkarılmaları, toptan kılıçtan geçirilmeleri, tevbelerinin kabulü için intihar etmeleri ya da birbirlerini öldürmeleri, işledikleri bir isyan üzerine hemen cezalarının anında verilmesi, ramazan gecelerinde de hanımlarına yaklaşma-maları gibi. İşte Rabbimiz merhametinden dolayı müslümanlara böylece dua etmelerini öğütledi. Onlarda böylece dua ettiler de Rableri onların dualarını kabul edip onların omuzlarında bu yükleri kaldırıverdi. Kul Allah’a kul olursa Allah da ona lütuflarda bulunacaktır elbette. Sonra: "Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceğini bize taşıt-ma!" Yâni ey Rabbimiz hem bize kolay kulluklar yükle, hem de yüklediğin vazifeleri ifa etme konusunda bize güç ve kuvvet ver, sabır ver, dayanıklılık ver, bizleri buna muvaffak kıl. Bizi altından kalkamayacağımız belâlar, imtihanlar ve iptilâlarla imtihan etme. Hiç çekilmez, dayanılmaz, takat getirilmez, yerine getirilmez imtihanlar altında bizi inletme ya Rabbi. Hastalık gibi, yokluk gibi, felâketler gibi, zillet ve meskenet gibi. Çünkü biliyoruz ki, istediklerini yapsak bile sana lâyık, senin istediğin biçimde yapamayınca kaldıramayacağımız, dayanamayacağımız azapları hakketmiş olacağız. Bu konuda bize merhamet buyur ve yükümüzü hafiflet ya Rabbi. İslâm’ın kolay hükümlerinden bizi ayırma ya Rabbi. İslâm sisteminin gölgesinden ayrılmaya, başka sitemlerin pisliğine, ağır, ezici ve kahredici yüklerinin altına girmeye, böylece senin rahmetinden, se-nin siteminin rahmet ve bereketinden cüda düşmeye bizler dayanamayız. Bizleri senin sisteminin kolaylıklarından mahrum etme ya Rab-bi. Zira başkaları asla senin kadar merhametli, senin kadar cömert değildir. Başkaları doyumsuzdur, zâlimdir, cimridir, bizi başkalarının eline düşürme ya Rabbi. "Bizi affet! Bağışla bizi! Sen bizim Mevlâ’mızsın! Kâfirler güruhuna karşı sen bize yardım et!" Bizi affet! Sana karşı bilerek veya bilmeyerek, bizim bildiğimiz senin de bildiğin, bizim bilmediğimiz senin bildiğin tüm günahlarımızı affet. Hatalarımızı siliver, kusurlarımızı görmeyiver, bu sana lâyık olmayarak yaptıklarımızı hesaba katmayıver, bizi onlardan sorumlu tut-mayıver. Bizim geçmiş günahlarımızı affettiğin gibi gelecekte de bize muvaffakiyet vererek yeni yeni günahlara düşürme. İyiliklerimiz, hayırlarımız çok az olmakla beraber sen bizim mizanlarımızı ağırlaştırarak bize merhamet eyle. Bize şu üç konuda acı ya Rabbi. Sana karşı işle-diklerimiz günahlarımızı bağışlayarak, diğer kullarından bizim bu günahlarımızı setrederek, bizi el âleme karşı rezil rüsva etmeyerek ve de bizi bundan sonraki hayatımızda da muhafaza ederek yeni günahlara düşmeme konusunda koruyarak bize merhamet buyur ya Rabbi. Çünkü sen bizim Mevlâ’mızsın. Bizim velimiz sensin. Bizler senin velâyetini kabullendik. Senin aldığın kararları kendimiz için bağlayıcı kabul ettik. Kendi iradelerimizden, kendi zevklerimizden vazgeçip senin seçimini seçim kabul ettik. Boyunlarımızdaki iplerin ucunu sana verdik. Sana dayandık, sana güvendik, sana tevekkül ettik, kulluğu-muz, köleliğimiz sanadır, övgümüz sanadır, minnetimiz sanadır, senin huzurunda eğilen başlarımız asla başkalarının önünde eğilmedi. Ey bizim Rabbimiz! Ey bizim kendisine güvendiğimiz, safında yer aldığımız Rabbimiz! Sen bizim Mevlâ’mızsın o halde kâfirler güruhuna karşı, sana inanmayan, senin dinini reddeden, sana karşı savaş açan, kitabına karşı savaş açıp onu gündemimizden düşürmeye çalışan, pey-gamberine karşı gelip onu reddeden, sana karşı bir kısım fânileri tanrılaştırıp sana inat onlara kulluk yapmaya kalkışan, senin kullarını bir kaşık suda boğmaya çalışan, senin mülkünde, senin arzında sana ve senin sistemine hayat hakkı tanımayan bu kâfirlere karşı bize yardım et ya Rabbi... Amin.. Muaz Bin Cebel Bakara sûresini bitirince "Amin Allah’ım! Amin Allah’ım! Amin" dermiş. Biz de amin diyerek sûreyi bitirmiş olalım inşallah. Rabbimize sonsuz hamdü senâlar olsun ki Bakara sûresini birlikte okumaya, tanımaya ve onu itmama bizi muvaffak kıldı. Allah anladıklarımızla iman etmeyi, bu imanlarımızla hem kendimizi, hem de sorumlu olduklarımızı diriltmeyi nasip kılsın inşallah. Bakara’dan habersiz yaşayan bu toplumu sizler vasıtasıyla bu sûreyle tanıştırsın. Onların da dirilişlerini sizin elinizle mukadder kılsın inşallah. Vel-hamdü lillahi Rabbil âlemin. İnşallah Âl-i İmrân sûresinden kitabımızı tanımaya devam ederiz. Bu arada sizler bu sûreyi inşallah ulaştırabileceğiniz kimselere ulaştırma çabasında olursunuz. Allah yardımcımız olsun. Sübhanekel-lahümme ve bi hamdik, eşhedü en lâ İlâhe illa ente, estağfiruke ve etûbü ileyk. Ve ahiru dâvâna enilhamdü lillahi Rabbil Âlemin.