Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Baqara — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

286 ayetRûpel 17 / 17
282:"Ey iman edenler! Muayyen bir vade ile borç­lan­dığınız zaman onu yazın. Aranızda bir katip de adâletle yazsın. Katip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmak­tan çekinmesin, ve yazsın. Hak kendi üzerinde olan da yazdır­sın. Rabbi olan Allah’tan da korksun ve ondan bir şey ek­siltmesin. Eğer borçlu sefih, yahut zayıf, yahut yazdırmaya gücü yetmeyen kimse ise (onun yerine) velisi adâletle yaz­dırsın. Erkeklerinizden iki de şahit yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olaca­ğınız bir erkek ve iki ka­dın olabilir. Böylece biri unuttuğunda diğeri ona hatırla­tacaktır. Şahitler (Şahitlik için) çağrıldıkları zaman çekin­mesinler. Borç ister büyük olsun, isterse küçük olsun onu süresiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Çünkü bu, Al­lah katında daha adâletli, şehadetin doğru olmasına ve şüp­helerin ortadan kalkmasına yardımcıdır. Ancak aranızda peşin alışveriş olursa o zaman onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Yazana da şehâdet edene de zarar verilmesin. Eğer böyle yaparsa­nız o zaman kendinize bir kö­tülük olur. Allah’tan korkun! Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilir" Âyet-i kerîmede ifade edilen "deyn" kelimesi hem selem ak­dini, hem karz-ı haseni yâni karşılıksız borç vermeyi hem de vadeli satışlardan doğacak borçlanmaları içine almaktadır. Ancak dil bilim­cileri karz ile deynin birbirlerinden farklı olduklarını söylemişlerdir. Onun içindir ki bu âyette yazılması istenen borçların karzdan doğan borçlar değil sadece alışverişten yâni selem alış­verişinden doğan borçların yazılmasıdır denmiş. Selem akdi; peşin parayla, peşin paraya karşılık, özellikleri, miktarı, teslim zamanı belli olan bir malı vadeli olarak almaktır. Bütün âlimlere göre böyle bir alışveriş caizdir. Bakın Buhârî’de İbni Abbas’ın şu ifadesini görüyoruz: "Allah’ın belirlenmiş bir zamana kadar yapılan se­lem akdini helâl kıldığına ben şehâdet ediyorum. Dedi ve bu âyeti okudu." Allah’ın Rasûlü Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur: "Selem akdi ile hurma almak isteyen belli ağırlık, belli miktar ve belli zaman tayin ederek alabilir." Allah buyurur ki işte böyle bir selem alışverişi yaparak borç­lan­dığınız zaman, o borcunuzu gün, ay gibi belirlilik ifade eden ve bilin­mezliği ortadan kaldıracak şekilde yazınız. Falan ki­şiye filan ayın fi­lan gününde ödenmek üzere şu kadar borcum vardır diyerek yazın. Yâni Allah sizin için fâizi haram kıldı diye borç ile veresiye muamele­sine de haram kıldı sanmayın. Allah buna izin vermiştir, birbirinize borç alıp verebilirsiniz, parasını son­radan ödemek üzere alışveriş ya­pabilirsiniz ama bu borçlarınızı vadesi belli olarak yazmanız ve bel­gelemeniz gerekmektedir. Hattâ günlük alışverişleri bile belgelemek yazmak her zaman yazmamaktan bizim için daha iyidir bunu unutma­yalım. Hanefî ulemâsı bu âyet-i kerîmeyi selem alışverişinde süre tayi­ninin şart olduğuna delil göstermişlerdir. Yâni bir alım satım sonu-cunda doğacak borçların zamanı tayin edilmelidir. Lâkin bir alış veriş sonucu değil de karz olarak, yâni toplumda el ödüncü dediğimiz borçlanmalarda yazmak belgelemek vardır da bu tür borçlanmalarda zaman tayini yoktur. Çünkü bu tür el borçlarında alacaklı her ân onu alabilmelidir. Zira burada ticaret borçlanmalarında ol­duğu gibi her­hangi bir menfaatlenme söz konusu değildir. Bu tür borçlanmalarda alacaklının ona ihtiyacı olduğu andan itibaren borçlunun vermeyip bekletmesi caiz değildir. Evet Hanefî ulemâsı bu âyeti selem alışverişinde süre ta­yin et­meye delil göstermişlerdir. Çünkü bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz: "Muayyen bir vade ile" Buyurmuştur. Az evvel okuduğum hadis de bunu anlatmak­ta­dır. "Aranızda bir katip de adâletle yazsın." Ya "bir katip bunu adâletle yazsın." demektir bunun mâ­nâsı, ya da "adâletli bir katip yazsın." demektir. Yâni iki taraftan bi­rine meyil göstermeyecek her iki tarafın da haklarını eşit olarak gözeterek yaza­bilecek tarafsız ve âdil bir katip yazsın demektir. İkisini birlikte söyle­yecek olursak: Borç alıp veren kişiler aralarında yazdıkları konusunda kendisine ve adâletine güvendikleri bir katip yazsın, âdilce ve dikkat­lice yazsın. Yâni yazması gerekenin dı­şında bir şey yazmasın, bir şey de eksiltmesin. Aranızda bir katip de onu yazsın ifadesinden şunu anlıyo­ruz: Borçlu ve alacaklı her birinin birbirinizin yokluğunda onu kendi kendi­nize kendi defterlerinize, kendi hesabınıza yazdığınız gibi bununla yetinmeyip bir de ayrıca ikinizin birlikte kabul edip adâletine güvendi­ğiniz bir katibe de yazdırın diyor Rabbimiz. Âyetten anlaşılıyor ki bu tür yazışmaları yapacak kişilerin müs-lüman, âdil, dinine bağlı ve fıkıh bilgisine sahip, yazması düz­gün olan kişilerden başkalarının olmaması gerekmektedir. Noterin kimliğini de anlatıyor bu âyetiyle Rabbimiz. "Katip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmak­tan çe­kinmesin, ve yazsın." Allah’ın kendisine İslâm bilgisi verdiği, bu âyetlerin bilgisini ver­diği kimse Allah’ın kendisine yazı yazabilme ve belgeleri tan­zim edebilme imkânı ve bilgisi verdiği hiçbir kimse müslümanların kendile­rine bir ihtiyaçları söz konusu olduğu zaman onlara yardımı esirge­memelidir. Hemen bu konuda onlara yardımcı olsun. Öy­leyse diyoruz ki borçları yazman farz-ı kifayedir. Yâni herhangi bir yazıyla yazma­sını bilen kişiye farz-ı kifayedir. Fakat böyle bir işle görevlendirildiği andan itibaren bu iş onun üzerine farz-ı ayın ol­maktadır. "Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın." Bu hak kendi üzerinde olan ifadesinde kastedilen borcu alan, üzerinde borç bulunan kimsedir. Borçlu kişi bu şekilde yazdı­rarak zimmetindekini ikrar ve tespit etmiş olacaktır. O halde yazıya geçecek ifade ikrar sahibinin yâni borçlunun ifadesi olacaktır. Bundan da şu anlaşılıyor ki böyle bir borçlanmada bu bor­cun senede geçirilip tesbit edilmesini borçlu olan tarafın teklif et­mesi ge­rekmektedir. İşte bu "imla ettirsin, yazdırsın" hitabı borçlu olan kişiyedir. Böylelikle borçlu olan kişi kendi diliyle kendi­sinin borçlu ol­duğunu ikrar ve kabul etmiş, bu konuda şek ve şüp­heyi kaldırmış ve mutmain olmuş olacaktır. "Rabbi olan Allah’tan da korksun ve ondan bir şey eksiltmesin." Borçlu olan kimse bunu yazdırırken de Allah’tan korksun. Yâni hem onu yazdırmaktan çekinmesin hem de tarafların üze­rinde anlaş­tıkları bir konuda herhangi bir şey eksiltmek gibi, ya da fazlalaştırmak gibi bir yanlışlık yapmaya kalkışmasın. İfadede bir değişiklik ilerde ih­tilâflara ve yanlış anlamalara sebebiyet verecek bozuk bir cümle yaz­dırarak gelecekte borcun hukukî şeklini boza­cak veya tahsilini zorlaş­tıracak bir yamukluğa tevessül etmeye kalkmasın. Bu konuda muttaki davransın buyurarak Rabbimiz bu­rada bu borçlanmayı yazacak kişi­leri kendi ismi ve sıfatlarıyla kor­kutmaktadır. "Eğer borçlu sefih, yahut zayıf, yahut yazdırmaya gücü yetmeyen kimse ise (onun yerine) velisi adâletle yaz­dırsın." Eğer borç alan kişi sefihse yâni parasını çar­çur edecek, aklı kıt, savurgan birisiyse, ya da zayıf, çocuk, deli, cahil veya bunaklık derecesinde yaşlı birisiyse, yahut da yazdır­maya gücü yetmeyen dil­siz, kekeme veya yazılacak dili bilmeyen bir yabancı, yazdıracak kim­sesi olmayan birisiyse o zaman velisi­nin onun aldığı borcu adâletle yazdırması gerekmektedir. "Erkeklerinizden iki de şahit yapın." Bu borçlanma işine müslüman erkeklerinizden iki kişiyi de şa­hit tutun. Buna göre şahitler erkek olmalı, müslüman olmalı ve de ço­cuk olmamalıdır. Âkıl bâliğ olmuş iki kişi olmalıdır. Çocukların ve gayri müslimlerin mü'minler üzerine şehâdetleri geçerli değildir. Çünkü Rabbimiz burada "Erkeklerden iki kişi" dememiş de "Er­keklerinizden" yâni sizden olan müslüman olan erkeklerinizden buyurmuştur. Öy­leyse gayri müslimlerin müslümanlar üzerine şehâdetleri geçerli de­ğildir. Ama gayri müslimlerin kendi arala­rında şehâdetleri geçerli ka­bul edilmiştir. "Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olaca­ğı­nız bir erkek ve iki kadın olabilir. Böylece biri unuttu­ğunda diğeri ona hatırlatacaktır." Eğer bu konuda şahitlik yapabilecek iki erkek bulunmazsa o za­man razı olacağınız bir erkek iki kadın şahitlik etsin. Buradaki "Razı olacağınız" ifadesinden kasıt dinini, adâletini, dürüstlü­ğünü kabul ettiğiniz kimseler mânâsına gelmektedir. İmam Ebu Hanife’ye göre şahitlerin zahiren müslüman olmaları büyük günah işlememiş olmaları ve farzları yerine getiren kimseler olmalarını şart koşulmak­tadır. Ancak kâfirlerin kendi aralarındaki muamelele­rinde birbirlerine şahitlikleri makbul kabul edilmiştir. Burada bir yanlış anlaşılmaya mahal bırakmamak için bir açık­lamada bulunmak istiyorum. Burada iki kadının şehâdetinin bir erke­ğin şehâdetine eşit tutulması kadınlara hakaret ya da onları küçük düşürmek için değil hakların kaybolmamasını sağlamak içindir. Bunu kısaca şöyle maddeleştireyim : 1-) Evvela kadının fıtratında duygusallık daha ağır basmak­ta­dır. Bu yüzden de yaratılışları gereği kadınlarda aşırı heyecan ve et­kilenme söz konusudur. Aşırı heyecan ve etkilenmeler de hafızayı za­yıflatıp unutkanlığı arttırır. Nitekim pek çok erkeğin de aşırı heyecan ve etkilenmelerin­den ötürü hafızalarına güvenilmemektedir. Dikkat ederseniz her erkek değil kendisine güvenebileceğiniz âdil erkek deniyor. 2-) Dışarıda olup bitecek ticaret, alışveriş, borçlanma gibi ko­nu­lara kadınlar meşgul edilmemelidir. Bu gibi işler esasında er­kekle­rin işidir. Müslüman bir kadının öyle olup bitenlere şahit ola­cak bi­çimde ulu orta yanında hiç kimse olmadan dolaşması müm­kün değil­dir. Kadının dışarıda olup biten olaylara karşı hafızasını kapalı tut­ması kadınlığının gereği mükemmelliktir. Bu yüzden ka­dın şahit ol­duğu bir konuyu unutabilir. İşte tek kadın unuttuğu za­man ona unut­tuğunu hatırlatacak ikinci bir kadının olması daha iyidir. Şahitlik için kadının oraya buraya götürülmesi olur olmaz in­sanlarla konuşmaya zorlanması veya unuttuğu konuyu başka er­keklerin ona hatırlatmaya çalışması bunlar hoş şeyler değildir. Ama en azından yanında o ko­nuya şehâ-det eden bir kadın daha olursa birinin unuttuğunu öbürü hatırlatır ve böylece bir hakkın yenmesine fırsat verilmemiş olur. Sorumluluğu üzerine yüklenmemiş olan ticaret konusunu ka­dınların kendilerine dert edinmemelerinden ötürü önemsememiş ola­bilirler. Bu onların ilgi alanlarının genellikle dışındadır. Bu yüzden on­ların bu konuda yanılmaları daha çok mümkündür. Ama eğer iki kadın olursa biri unutmuş olsa bile öte­kisinin hatırlatması sonucunda birile­rinin hakkının yenmesinin önüne geçilmiş olacaktır. 3-) Bu aynı zamanda bir iman konusudur, çünkü Allah böyle de­miş­tir, aksini düşünmek ve iddia etmek âyetin hükmünü reddetmek olacağından küfürdür. "Şahitler (Şahitlik için) çağrıldıkları zaman çekin­me­sinler." Şahitler şehâdete çağrıldıkları zaman da bundan çekinme­sin-ler. Bildikleri konuda şehâdette bulunsunlar ki insanların hakları kay­bolmasın. Ayetin ifadesinden anlıyoruz ki çağrıldıkları zaman şahitle­rin şehâdete icâbet etmeleri üzerlerine vaciptir. Hattâ âlimlerimiz bu şahitlerin çağrılmadan da gelip şehâdette bulunmaları gerektiğini id­dia etmişlerdir. Çünkü insanların malları­nın ve haklarının kaybolma­ması çok önemlidir. Bakın Rabbimiz bir âyet-i kerîmesinde bu hususu şöyle anlatır: "Allah için şahitliği ikâme edin." (Talâk: 2) Allah’ın Rasûlü de bir hadislerinde şöyle buyurur: "Zâlim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et." Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki bir müslümanın zulme uğra­ması, hakkının gasp edilmesi söz konusu olduğu zaman çağrıl­masa da ya­nında bilgi olan bir müslümanın hemen onun yardı­mına koşması ge­rekmektedir. Nitekim Allah’ın Rasûlü Müslim’in ri­vâyetinde şöyle bu­yurur: "Şahitlerin en hayırlısı kendisinden şahitliği is­ten-me­den şahitlik edendir." (Müslim, Tirmizî, İbni Mâce) Allah’ın hakkı söz konusu olduğu zaman kendilerin­den şahitlik istenmeden şahitlerin şehâdetlerini yerine getirmeleri gerekmektedir. "Borç ister büyük olsun, isterse küçük olsun onu sü­resiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Çünkü bu, Al­lah katında daha adâletli, şehâdetin doğru olmasına ve şüp­helerin ortadan kalkmasına yardımcıdır." Rabbimiz insanların haklarının kaybolmaması, kalplere şek ve şüphe girmemesi, adâletin ikâme edilmesi ve iki tarafın da ala­caklının da borçlunun da kalplerinin mutmain olması için borçların, miktarları az da olsa çok da olsa yazılmasını emretmektedir. Borçlar son tak-sidine kadar, son kuruşuna kadar bütün ayrıntıla­rıyla birlikte yazıl­malıdır. Ve yazılanlar da açık ve anlaşılır olmalı­dır. Zaten azdır canım ne kıymeti var? Bu kadarcık şeyde yazılır mı? diyerek baş­tan savma­yın diyor Rabbimiz. Müslümanların bu konuda gevşeklik gösterme­melerini, ihmalkâr davranmamalarını istemektedir. Çünkü günümüzde de çokça görüyoruz ki kimi arkadaşlar, kimi akrabalar bir ihmal ve gevşeklik sonucu aralarındaki alacak vere­ceklerini resmi bir yazı ha­line getirmezler. Çünkü sanki bunların açık açık yazılması onların bir­birlerine güvensizliği gibi gelir. Hal­buki Rab-bimiz bunun tamamen ak­sine her şeyin açık açık yazıl­masını emretmektedir. Sonunda da ya­zılmadığı için, gevşeklik gösterildiği için unutmalar, ya da hainlikler sebebiyle insanların başına çok kötü şeyler gelmektedir. Müslümanlar arasında mey­dana gelen ihtilâfların çoğu buradan gelmektedir. Öyleyse bu ihtilâflara sebebiyet vermemek için Rabbimizin bu­yurduğu biçimde aramızdaki borçlar az da olsa çok da olsa onu he­men yazmak zorundayız. Zaten genellikle borçlar az olduğu zaman yazılmayıp ihmal edilmektedir. Halbuki Rabbimiz az da olsa yazılması gerektiğini anlatıyor. Bakın Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde bu hususu açıklaya­rak üç tür kimsenin Allah’a dua ettiğini fakat bunların dualarına icâbet edilmediğini anlatıyor. Bunlardan birincisinin karısı yoldan çıkmış ol­du-ğu halde onu boşamayan kimse, ikincisinin kendisine yetim malı emanet edilen fakat henüz bu yetim olgunlaşmadan malını kendisine teslim eden kimse, üçüncüsünün de hiçbir yazılı belge ve delil olmak­sızın başkalarına borç veren kimse olduğunu anlatıyor. Öyleyse az olsun çok olsun tüm borçlarınızı yazın, çünkü: "Böyle (ayrıntılarıyla birlikte) yazılması Allah ka­tında takvaya en uygun olanı, şahitliğin yerine getiril­me­sini en iyi şekilde sağlayanı, ve kuşkuya şüpheye düşme­menize en büyük sebeptir." "Ancak aranızda peşin alışveriş olursa o zaman onu yazmama­nızda size bir günah yoktur." Aynı mecliste ve peşin parayla alışveriş yapıldığı za­man bu­nun yazılmamasında bir mahzur yoktur. Bu yine de yazmayın anla­mına değildir. Yâni yine de yazmanız daha iyidir ama yazmayabilirsi­niz demektir. Zira böyle peşin para ve peşin mal teslimine dayanan alışverişlerde borç işleminde söz konusu olan endişeler yoktur. Mal he-men teslim edilmiş para da anında ödenmiştir. Bu durumda onu yazmayabilirsiniz, ama: "Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Yazana da şe-hâdet edene de zarar verilmesin." Bundan önceki âyette peşin alışverişlerde yazmamaya ruh­sat veren Rabbimiz burada alışverişlerde şahit tutmayı emredi­yor. İster veresiye isterse peşin bir alış veriş de yapmış olsanız onu yazmasa­nız bile şahit tutun diyor Rabbimiz. Buradaki şahit tutma emri ister pe­şin olsun isterse veresiye olsun mutlak olarak bütün alışverişleri kap­samaktadır. Yâni ister peşin isterse veresiye olsun bütün alışverişleri­nizde şahit tutun diyor Rabbimiz. Çünkü böylesi daha ihtiyatlı ve ara­nızda çıkabilecek anlaşmazlıkları daha çok önleyicidir. Yazana da şahitlik edene de zarar verilmesin ifadesini de şöyle anlamaya çalışıyoruz: 1-) Yazanın da kendisinden şahitlik istenenin de kendilerin­den isteneni kabul etmemeleri konusunda bir nehiydir bu. 2-) Veya yazarken de şahitlik ederken de herhangi bir tahrif­ten, eksiltmekten ve çoğaltmaktan sakınmaları emrediliyor. 3-) veya onlara ısrar edilerek daha önemli bir işlerinden on­ları alıkoymak sûretiyle katibe ve şahide zarar vermekten sakındı­rıyor Rabbimiz. 4-) Ya da yazma işi eğer bir ücretle yapılıyorsa o zaman yazma ücretini vermemekle veya eğer bir beldeden bir beldeye şahit­lik için gidip gelme söz konusu ise şahit ve katibin masrafları­nın ödenmemesi biçiminde onlara zarar verilmemesi emrediliyor. "Eğer böyle yaparsanız o zaman kendinize bir kö­tü­lük olur. Allah’tan korkun! Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilir" Eğer yazana ve şahitlik edene bir zarar verirseniz bu, Al­lah’ın emrine isyandır, fısktır, günahtır. Böyle yapanlar Allah’ın emirlerine ters düştüklerinden günahkâr olmuşlardır. Öyleyse ey müslümanlar! Allah’tan korkun. Onun emirlerini yerine getirme ve yasaklarından ka­çınma konusunda muttaki davranın. Yolunuzu Allah’la bulun, Allah’ın gösterdiği biçimde hareket edin. O zaman Allah size bilmediğiniz şer'i hükümleri öğretecek, size yol göstere­cek ve size basîret ve anlayış lütfedecektir. Ama kimilerinin iddia etmeye çalıştıkları gibi bu âyetten şunu anlamamalıyız: İnsan Allah’tan korktu mu bu yeterlidir. Hiç uğraşma-dan, çaba göstermeden, ilim yoluna girmeden Allah onu âlim yapa­caktır. Bakın bu âyet-i kerîmede, siz yeter ki Allah’tan korkun, o size bilmediklerinizi kesinlikle öğretecek ve sizi âlim ya­pacaktır derler. Bu anlayış pek çoklarının okumadan âlim oldu­ğunu iddia ederek ortaya çıkmalarına sebep olmuş ve bu okuma­dan âlim olmuş insanların Kur’-an, hadis ve fıkıh konularında söy­ledikleri sözler cahilleri kandırıp türlü türlü yollara sevk etmiştir. "Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor." Âyetinin anlamı böyle değildir. Takvanın katledilmesidir bu Al­lah korusun. Çaba göstermeden, uğraşmadan, okuyup öğren­meye çalışmadan âlim olmak fıtrata aykırıdır. Ayet-i kerîmede Allah’tan korkun buyurulduktan sonra "Vav" harfi kullanılmıştır. Allah’tan korkun Allah size öğreti­yor demek ola­caktır mânâ. Ama böyle değil de eğer Allah’tan kor­karsanız "fe" ol­saydı, yâni "Vav" yerine "Fa" olsaydı, yâni Allah’tan korkarsanız Allah size öğretir olsaydı veya hiç edat kullanılma­saydı o zaman bu anla­yışa delil olurdu. Halbuki ifade böyle değil­dir. Kaldı ki ilim takvayı do­ğurur. İlimsiz takvadan söz edilemez. İlim asıl takva ise fer'dir. Allah’ın Rasûlü bunu anlatırken şöyle bu­yurur: "İlim öğrenmekle olur." (Darekutni, Taberânî)
283:"Eğer seferde olur da yazacak bir katip bula­maz­sanız (borca karşılık) rehin alın. Eğer birbirinize gü­venirseniz (yazmanız, şahit tutmanız, veya rehin al­manız gerekmez). Kendisine güvenilen kimse emanetini (bor­cunu) ödesin ve Rabbi olan Allah’tan korksun. Şa­hitliği gizlemeyin. Her kim onu gizlerse muhakkak ki o, kalbi günahkâr olan bir kimsedir. Şüphesiz ki Allah her yaptı­ğınızı hakkıyla bilendir." Âyet-i kerîmeye göre yolculukta olup da vadeli alış veriş ya-pılmışsa veya borç alınmış verilmişse bunu yazacak belgeleyecek bir kimse bulunmadığı zaman da kişinin alacağına mukabil rehin alabile­ceği anlatılıyor. Kişinin bu durumda malını koruması konu­sunda rehin alarak işi sağlama bağlaması isteniyor. Ancak bu re­hin alma konusu hem seferde hem de yolculuk dışında yazacak kimse bulunmadığı takdirde olabilir. Allah’ın Rasülünün bir yahudi’den aldığı ekmek­lik un karşılığında zırhını rehin olarak verdiğini biliyo­ruz. (Buhârî ve Müslim) Ama eğer birbirinize güvenirseniz o zaman yazmanız, şahit tut­manız veya rehin almanız gerekmez. Bazen alacaklı borçluya gü­vendiği için, bu alacağı konusunda ona hüsnü zan beslediği için onu yazmak şahit tutmak ya da rehin alarak bu işi belgelemeyi düşünme­yebilir. Bu durumda da kendisine güvenilen ve emin ta­nınan kimse emanetini yâni borcunu ödesin ve Rabbi olan Al­lah’tan korksun diyor Rabbimiz. Burada borca emanet denmesi borç verenin borç verdiği kişiye güvenmesi sebebiyle ondan rehin almasını anlatır. Rabbimiz karşılıklı birbirlerine güvenleri ol­duğu zaman bunlara izin vermektedir ve de borçluya borcunu tastamam ödemesini ve onun bu samimiyetini istismar etmemesini tavsiye etmektedir.
284"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla sorguya çekecektir. Sonra dilediğini bağışlar, dile­diğini azaplandırır. Allah her şeye güç yetirendir." Bu konuyu daha önceki âyetlerde ifade etmeye çalışmıştık, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın mülküdür, hepsi de Al­lah’ın kuludur. Her şey ve herkes onun tasarrufu ve tedbiri altın­dadır. Tüm varlıklar üzerinde tek hakim ve tek Kayyum Al­lah’tır. Her varlığın boy­nundaki ipin ucu Allah’ın elindedir. Sadece ona ibâdet edilir ve sa­dece ona teslim olunur. Yaratıcının muradı gereği kâinatta iradeli ya­ratılmış olan insan ve cinlerin dışında hiçbir varlık onun emirlerinin ve yasalarının dışına çıkamaz. Hiçbir varlık ona karşı gelemez. Eğer insan ve cinlerin dışında kâinattaki varlıklardan her­hangi biri Allah yasalarının dışına çıkarsa, Allah’ın emirlerinin dı­şında hare­ket ederse şüphesiz ki anında yok olur, mahvolur. Ama Allah hikmeti gereği kâinatta sadece insan ve cinlere irade ver­miştir. Onların bo­yunlarındaki ipin ucunu doğuştan elinde yarat­mamıştır. Bu yüzden Allah’ın kendilerine verdiği iradeleri sebe­biyle insan ve cinler Allah’ın koyduğu yasaların dışına çıkabilme, Allah’a kafa tutabilme imkânına sahiptirler. Böyle yaptıkları zaman da onlar hem dünyalarını mahvet­miş hem de âhirette büyük azaplara uğramış olacaklardır. Ama eğer insanlar ve cinler dün­yada mutlu olmak âhirette de Allah’ın mükâfatla­rına nail olmak is­tiyorlarsa o zaman Allah yasalarına uygun hareket etmek zorun­dadırlar. Bu bir tercih meselesidir, bu bir iman meselesidir. Gök­lerin ve yerlerin sahibinin Allah olduğuna iman eden kişi el­bette ki tüm haya­tında Allah’a ve onun kanunlarına tabi olacaktır. Buna inanan kişi el­bette ki Allah’tan başkalarına tabi olmaktan, Allah’tan başkalarının kanunlarına teslim olmaktan ve Allah’tan başkalarını memnun etmeye çalışmaktan vaz geçektir. Göklerin ve yerin mülkünün sahibi Allah’tır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi konusunda söz sahibi Allah’tır. O her şeyi bilmektedir. O’nun ilminin ve haberinin dışında hiç bir şey gerçek­leşemez. İlmiyle sizi kuşatan Allah sizin içinizde dışınızda ne varsa hepsini bilmekte­dir. İçinizde bulunanları gizleseniz de açığa çıkarsanız da Allah onu bilmektedir ve sizi onunla hesaba çeke­cektir. Bundan dolayı ne, yanı­nızdaki şehâdeti gizleme gibi bir yanlışlık yapmadığınız gibi insanların haklarını eksiltme veya art­tırma gibi bir eylemde de bulunmayın deni­yor. Âyet-i kerîmede kalplerinizden geçirdiklerinizi ister açığa vu­rup eyleme dönüştürün, isterse açığa vurmayıp gizli tutun bun­ların tama­mından sizi hesaba çekeceğim buyuruyor Rabbimiz. Âyetle alâkalı şunları söyleyelim inşallah: Âyet-i kerîmede: "İçinizde, kalbinizde ne varsa" İfadesi, mutlak olduğuna göre acaba kalplerimizden her tür dü­şünceden, her tür vesveseden, her tür hayalden ve şüpheler­den de sorumlu muyuz? Acaba bunların tamamından da hesaba çekilecek miyiz? Bu kalplerimizden geçenler ihtiyarî yâni kendi elimizde olanlar mıdır? Yoksa gayri ihtiyarî ya da izdırarî dediğimiz yâni kendi elimizde olmadan kalplerimizden geçenlerden mi so­rulacağız? Veya acaba sü­rekli kalbimizde tuttuğumuz düşünceler­den mi sorulacağız? Yoksa bir anlık bir gaflet sonucu kalplerimiz­den gelip geçiveren hayallerden, düşüncelerden de mi sorumlu tutulacağız? Yoksa sadece kötülerin­den mi hesaba çekileceğiz? Âyetin ifadesi mutlak olunca sahâbe-i kirâm bunların tama­mın­dan hesaba çekilmeyi anladılar ve perişan oldular. Âyet-i kerîmenin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Üzüntülerinden mah­voldular, perişan oldular. 1-) Sahabeden bazılarının iddiasına göre âyetin bu bölümü yâni kalplerden geçenlerden insanların hesaba çekileceğini anla­tan bölümün nüzulünden takriben bir yıl sonra Bakara’nın son bö­lümünde gelen: "Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yük­lemez." (Bakara: 286) Âyetiyle nesih edilmiştir. Ebu Hureyre’nin bu konuda şöyle de­diği rivâyet edilmiştir: "Allah’ın Resûlüne bu âyet-i kerîme nazil olduğu zaman âyetin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Rasûl-i Ekremin ya­nına gelerek dediler ki: "Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz, oruç, hac gibi gü-cümüzün yeteceği amellerle sorumlu tutulduk. Şimdi Rabbimiz bize bu âyetini indirdi. Bu âyetin hükmü bize çok ağır geldi. Bunun yükünü kaldıramıyoruz." dediler. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle bu­yur-du: "Sizler daha önceki ehl-i kitabın dediği gibi: "İşit­tik ve isyan ettik" mi demek istiyorsunuz? Bilâkis! İşit­tik ve itaat ettik. Senin affını dileriz, dönüş sanadır" de­yiniz." Bundan sonra da Bakara sûresinin sonundaki: "Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yükle­mez" Âyeti inzal buyurularak bu âyetin hükmü nesih edilmiştir." (Müslim, Ahmed) 2-) Bazı âlimlere göre bu âyet mensuh değildir ancak hükmü özeldir. Âyetin siyakına bakılırsa burada kastedilen şahitliği gizlemek ve kalpte olan bilgiyi söylememektir. Şahitliği gizleyen herkes Allah indinde kalbin eylemi olan bu amelinden sorumlu tutulacaktır. 3-) Bazı âlimler de bu âyetin mensuh olmayıp mânâsının kalple­rinizden geçirip de kaldırabilme imkânına sahip olup da kal­dır­ma-dığınız düşüncelerinizden hesaba çekileceksiniz anlamına gel­mek-tedir demişlerdir. Çünkü "fi" Zarf-ı müstakar olduğuna göre öyle gelip geçici bir anlık düşüncelerden değil içinizde iyice karar kılmış, yerleşmiş, kalplerinizin sahiplendiği duygu ve düşünceler­den, niyet­lerden hesaba çekileceksiniz anlaşılıyor. Bir de insanın içinden kendi iradesiyle def edemeyeceği bir kı­sım düşünceler de geçebilir. Kendi iradesinin dışında elinde ol­madan insanın kalbinden gelip geçen düşünceler, vesveseler ve hayaller de bunun dışındadır. Çünkü bunlardan kurtulmak insan için mümkün ol­mayabilir. Âyet bunları kapsamamaktadır. Deminki hadiste ifade etti­ğim gibi sahâbe-i kirâm efendilerimiz âyetin bunu da kapsadığını zan­nederek çok korkmuşlar ve Rabbimiz de bunun üzerine kaldıramaya­cakları yükü onların üzerine yüklemeyeceğini ifade ediverdi. Dolayı­sıyla insanın kendi iradesiyle def edemeye­ceği kaldırıp atamayacağı bir kısım düşüncelerin kalpten geçiril­mesi buna dahil değildir. İnsan kalpten geçen ve önüne geçemeyeceği ves­vese gibi dü­şüncelerden dolayı hesaba çekilmeyecektir. Ancak kalpten geçirilen bu düşünceler kalpte kökleşir ve buna göre amel etmeye de niyetleni­lirse o zaman bunlardan da hesaba çekilme­miz söz konusu olacaktır. Ama günah işlemeye karar verip bunu kalbinden geçirmekle beraber sonradan bu kararından dolayı pişman olur ve tevbe ederek vazge­çerse bu da bağışlanır. Ama meselâ bir kişi günah olan bir eylemi yapmayı kalbinden geçirse ve hemen ondan vazgeçmeyip onu dü­şünmeye devam ederse bu kişi günaha girer. İşte yarın Allah katında bundan dolayı hesaba çekilecektir. Ay­nen bunun gibi meselâ küfür olan bir fiili işlemeyi düşünen bir kimse de bu düşüncesinden hemen vaz geçmez ve bu ameli ger­çekleştir­meyi düşünmeye devam ederse kâfir olur. Veya böyle kötü amelleri işlemeyi kalbinden geçiren, sürekli düşünen ve fakat fırsatını bulama­dığı için onu gerçekleştiremeyen insanlar bu dü­şüncelerinden ötürü hesaba çekileceklerdir. Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde şöyle buyurdu: "Allah ümmetimin içinden geçirdiği şeyleri konu­şup, onunla amel etmedikleri müddetçe bağışlamıştır" (Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd) Kalplerinizde niyet olarak sürekli taşıdığınız şeyler açığa çıksa da çıkmasa da, onları açığa vursanız da kalplerinizde gizleseniz de Allah onları bilmektedir. Bunların tamamı Allah için malumdur. Hiç bir şey Allah’a gizli kalamaz. Bundan dolayı insan­ların onu açığa vurma­ları da gizli tutmaları da hiçbir mânâ taşı­maz. Allah bunların hepsin­den sizi hesaba çeker, ama: "Şüphesiz ki Allah dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah her şeye Kâdirdir" Sorumluluk kesinleştikten sonra dilediğini bağışlar dile­diği için bunları siliverir, yok farz ediverir, dilediğini de hesaba katarak, silme­yerek azap ediverir. Bu ona kalmış bir şeydir. Kime azap, Kime mağfi­ret edeceğini Allah’tan başka da hiç kimse bilemez. Sadece diyoruz ki Rabbimiz insanların gerek işledikleri ve gerekse kalplerinden geçir­dikleri gü­nah amellerinden dolayı şirk koşmadan ölen kullarını affede­bilir. Fakat küfür ve nifak ehlini de hem işlediklerinden ötürü hem de kalplerinden geçirdiklerinden ötürü hesaba çekecektir. Bundan sonra Bakara sûresinin "Amenerrasûlü" diye baş­layan son bölümüne geldik. Bakara sûresinin son iki âyeti. İbni Abbas’tan bize intikal eden bir rivâyete göre "Amenerra-sûlü" diye başlayan bu son iki âyet Allah’ın Resûlü’ne Cibril vasıta-sıyla nazil olmamış, Allah’ın Rasûlü Miraç gecesi vasıtasız olarak bu âyetleri Rabbinden almıştır. Bakara sûresi Medeni bir sûre oldu­ğuna göre Mi’râc da Mekke’de vaki olduğuna göre önceden nazil olan bu iki âyet Medine’de nazil olan sûrenin bu bölümüne yerleştirilmiştir demenin dışında bir şey bilmiyorum. Yine Müslim ve Nesei İbni Abbas’tan şunu nakil ederler: "Ra-sûlullah’ın yanında Cebrâil’in olduğu bir sırada gökten bir ses işitildi. Cebrâil başını gökyüzüne doğru kaldırdı ve: "Şu anda gökte açılan bu kapı şu ana kadar hiç açıl­mamıştır" Dedi. İbni Abbas devamla şunları söyledi: "O kapıdan iki melek indi ve peygamber (a.s) 'ın ya­nına gelerek şöyle dedi: "Ey Muhammed! Senden önce hiç bir peygambere verilmemiş ve sadece sana ve­rilmiş olan iki nûr dolayısıyla müjdeler olsun sana! Bu iki nûr­dan birisi Fâtiha sûresi, ötekisi de Bakara sûre­sinin son iki âyetidir. Bunlarda okuyup da sana karşılığı verilmeye­cek hiçbir harf yoktur." Buyurulmuştur. Yine Buhârî ve Müslim’deki rivâyetlere göre Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Bakara sûresinin son iki âyetini bir gecede oku­yan kişiye bu iki âyet yeterli gelir. Veya kötülüklere karşı onu korumaya yeterlidir." Buyurur. Hz. Ali Efendimiz de: "Âyet el Kürsîyi ve Bakara sûresinin sonla­rını okumadan yatan kişinin İslâm’ı gereği gibi kavradığı gö­rü­şünde değilim. Çünkü bunlar öyle bir hazinedirler ki sizin pey­gambe­rinize arşın altından verilmiştir." buyurur. Şimdi bu iki âyeti de tanıyalım inşallah: Nüzul sebebiyle alâkalı rivâyetleri bir önceki âyetle ifade et­meye çalışmıştım. Bakara sûresinin 284. âyetinde buyurulur ki: "Kalplerinizde olanları gizleseniz de açığa çıkar­sa­nız da Allah onunla sizi hesaba çekecektir." (Bakara 284) Âyeti nazil olunca bu âyet Ashab-ı kirama çok ağır geldi. Yı­kıl-dılar, mahvoldular, perişan oldular ve Rasulullah’ın yanına gelerek şöyle dediler: Ey Allah’ın Rasûlü namaz, oruç, hac gibi emirlere güç yetirebiliyoruz ama bu âyet bizi çok korkuttu! Bizim buna gücümüz yetmiyor. Kalplerimizden bazen hiç de hoş olmayan şeylerin gelip geçmesine engel olamıyoruz. Bazen öyle şeyler gelip geçiyor ki kalplerimizden, tüm dünyayı verseler biz onların kalple­rimizde bulun­ma-sını asla istemeyiz. Ama ne yapalım elimizde olmadan oluyor bunlar. Bu tür duygu ve düşüncelerin kalplerimiz­den geçmesine engel olamı-yoruz. Rabbimiz de bunların tama­mından hesaba çekeceğini söylü-yor. Bu durumda bizim halimiz nice olur? diye dert yandılar. Sa-habenin bu sözlerine şahit olan Allah’ın Rasûlü: "Ne oluyor? Ne de­mek istiyorsunuz siz? Yoksa sizler de sizden öncekilerin pey­gamber­lerine söylediklerini mi söylemek istiyorsunuz? Yoksa siz­ler de yahu-diler gibi mi demek istiyorsunuz? Yoksa sizler de onlar gibi: "Semi'na ve asayna" (işittik isyan ettik) Mi demek isti­yorsu­nuz? Allah’ın âyetlerine itiraz etmek mi isti-yorsunuz? Allah’a yol gös­termek, Allah’a akıl vermek mi istiyorsunuz? Hayır! Böyle yapmayın! Sizler: "Semi'na ve eta'na" Demeye bakın. "Duyduk ve uyduk. Duyduk ve aynen kabul ettik. Duyduk ve gereğini yerine getirmeye koyulduk. Ey Rabbimiz! Gufranını dileriz! Dönüş ancak sanadır. de­yin" buyurdu. Allah Resûlü’nün bu tavsiyesini duyan sahâbe-i kirâm e­fen-dile­rimiz Rasûl-i Ek­rem’in öğrettiği bu ifadeleri hep birlikte okumaya başladı­lar. Okudukça dilleri ve kalpleri bununla yatıştı. Sakinleştiler ve sonra da işte "Amenerrasûlü" diye başlayan âyetler nazil oldu. Onla­rın bu teslimiyetlerinden sonra da Rabbimiz bu âyetini inzal buyurdu. Yâni kullarının güçlerinin yetmeyeceği ve ellerinde olma­yan sebepler­den dolayı işlediklerinden onların hesaba çekilmeye­ceklerini Rab-bimiz ortaya koyuverdi. İşte bu minval üzere gelen Bakara sûre­sinin son iki âyetiyle karşı karşıyayız.
285"Peygamber Rabbinden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Mü'minlerin de hepsi Allah’a, melekle­rine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisinin ara­sını ayırmayız. Ve (yine) dediler ki: (Ey Rabbimiz!) İşittik ve itaat ettik! Bize mağfiret et ey Rabbimiz! Şüphesiz ki dönüş sanadır. Peygamber Rabbinden kendisine indirilenlerin tümüne iman etti. Çünkü peygamber kitabın ilk muhatabı, vahyin ilk münzili ve ilk muhbir-i sadığıdır. Onun için peygamber Rabbinden kendisine indiri­lenlerin tamamına iman etti. Acaba Rabbimizin bundan söz etmesinin mânâsı nedir? Biz za­ten biliyoruz ki Peygamber hakkında bu kesin bir realitedir. Yâni peygamber peygamberliği gereği üslendiği misyonu gereği zaten inandığını, inanması gerektiğini biliyoruz. Acaba bunun se­bebi nedir? Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Anlıyoruz ki pey­gamberin dâveti kendisine herhangi bir yükümlülük getirmeyen, kendisine herhangi bir sorumluluk yüklemeyen sırf başkalarına so­rumluluk yükleyen bir çağ­rıdan tamamen uzak bir dâvettir. Nitekim pek çok dâvetçi çağırdığı dâvâsını bir ustalık ve görev bilirler. Kendileri çağırdıkları dâvâya inanmamışlardır. İnsanları düşünce­ler ve sloganlarla harekete geçir­dikleri halde, kendi çağırdıklarına inanmayan ve kendi dâvâlarını ya­şamayan insanlardır onlar. Baş­kalarına yol budur diye yol gösterirler­ken kendileri karanlıkta bo­calayan insanlardır onlar. Böylece insanları sömürmeyi hedefle­mişlerdir. Ve insanlar bu tür dâvetçilere hiçbir za­man inanmaya­cak, onların arkasından gitmeyecektir. Ama peygamberler böyle değildir. Rabbimiz seçtiği peygam-berlerin kendi peygamberlik misyonuna çağırdığı dâvâsına herkesten önce inanan kişi olduğunu haber veriyor. Böylece Rabbimiz bu ayetiyle bize de diyor ki: Dâvetçi başkalarını kendi mesa­jına çağırmadan önce kendisi kendi mesajına köklü bir biçimde iman etmesi lâzımdır. De­ğilse o mesaj muallakta kalacak, o dâvâ icâbet görmeyecektir. Zü-mer sûresindeki bir âyet-i kerîmesinde Rabbimiz peygamberinin bu konu­daki tavrını bakın şöyle anlatı­yor: "O ki gerçeği getirdi ve onu bizzat kendisi tasdik etti. İşte onlar muttakilerin tâ kendileridir" (Zümer: 33) Çünkü peygamber insanlık için seçilmiş bir örnektir. Kur’an-ı Kerim peygamberin kişiliği, sıfatları ve pratik uygulamala­rıyla insan­lara örnek olarak takdim edildiğini haber verir. İşte bu­rada da buyuruluyor ki peygamber Allah’tan kendisine gelenlerin tümüne iman etti. Hem de O’nun ümmeti olan mü'minlerin tamamı Al­lah’a, Al­lah’ın meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. Allah’a iman Allah’tan gelenlerin tümüne iman demektir. Allah’a iman Allah’ın hayata karışacağına iman demektir. Allah’a iman onun Rab, Melik ve İlah oluşuna iman demektir. Allah’a iman Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde bir hayat yaşamaya iman demektir. Allah’a iman Al­lah’ın belirlediği hayat programına iman demektir. Allah’a iman kişinin boynundaki kulluk ipini yalnız Al­lah’ın eline vermesi demektir. Meleklere iman, Allah’ın melekleri vasıtasıyla sürekli bizimle di­yalog halinde olduğuna iman demektir. Allah’ın dünyayı yaratmış, sonra da ne haliniz varsa görün! Ben sizinle ilgilenmiyorum. Hukuku­nuz, ticaretiniz, kılık kıyafetiniz, ka­zanmanız harcamanız, eğitiminiz nasıl olursa olsun, nasıl bilirse­niz, keyfinize nasıl uygun gelirse öylece yaşayın! diyerek kendi köşesine çekilmiş bir Allah değil her ân me­lekleri vasıtasıyla bizi kontrol altında tuttuğuna iman demektir. Meleklere iman onlar tarafından sürekli amellerimizin tespit edil­diğine iman demektir. Meleklere iman hesap ve kitaba iman de­mektir. Meleklere iman âhiret hesabına göre bir hayat yaşamak ge­rektiğine iman demektir. Sonra bu melekler vasıtasıyla Allah’ın gönderdiği kitaplara da iman etmişlerdir o mü'minler. Kitaplara iman Allah’ın vahiy gönderdi­ğine iman demektir.Allah’ın bizi kanun­suz, yolsuz, yordamsız, plansız, programsız bırakmadığına iman demektir. Onlarla sorumlu olduğu­muza , Onların içindekilere göre bir hayat yaşamaya ve onlardan he­saba çekilmeye imandır. Bir de o mü'minler Allah’ın kendileri için örnek olarak seçip gö­revlendirdiği peygamberlerine de inanmışlardır. Peki peygam­berlere iman ne demektir? Peygamberlere iman onları takip et­meye imandır. Onların hayatta en büyük ör­nek olduklarına ve onların adım, adım ta­kip edilmesi gerektiğine imandır. Dediler ki: "Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisinin ara­sını ayırmayız." Bunu sûrenin önceki âyetlerinde ifade etmiştik 1-) Peygamberlerden kimilerini kimilerine tercih ederek birbir­leri­nin arasını ayırmayız. 2-) Peygamberlerden birini veya birkaçını kabul edip diğerle­rini reddederek onlar arasında böyle bir ayırım yapmayız. Onların tümü­nün Allah tarafından görevlendirildiğini, tümünün salih, sâdık oldukla­rını, kendilerinin Rabbimiz tarafından hidâyete erdirildiklerini ve bizi de doğru yola ilettiklerini ikrar ve kabul ederiz dediler mü'minler. "Ve (yine) dediler ki: (Ey Rabbimiz!) İşittik ve itaat ettik! Bize mağfiret et ey Rabbimiz! Şüphesiz ki dönüş sa­nadır." Ey Rabbimiz! Senin mesajın Peygamberlerin tarafından bize ge­lince biz onları işittik ve itaat ettik. Senden gelene iyice kulak ver­dik, dikkatlice dinledik, anlamaya çalıştık, kafa yorup anladık ve itaat ettik. Kerhen değil tav'an itaat ettik. İstemeyerek değil is­teyerek ve seve seve itaat ettik. İşittik ve hemen uyduk. İşittik ve hemen gereğini yerine getirdik. Burada dikkat etmemiz gereken husus şudur: İşit­mek indirileni bilmeyi, tanımayı gerektirir. Bilmek ve tanımak da okumayı ve ondan haberdar olmayı gerektirir. Şimdi söyleyin ba­kalım: Kitaplarını tanı­ma-yan, kitaplarından habersiz bir hayat ya­şayan müslümanlar nasıl diyecekler bunu? Ya Rabbi! Biz kitabını işittik ve onunla amel ettik, biz bize düşeni yaptık onun sen de ya Rabbi bize mağfiret et! Bizim eli­mizde olmayarak işlediklerimiz konusunda bize mağfiret buyur! Onları görmeyiver ya Rabbi! O kusurlarımızı hesaba katmayıver ya Rabbi! Siliver Allah’ım! Yok farz ediver, kaale almayıver, hesaba katmayıver Allah’ım! Nasıl diyeceğiz bunu? Bunu demeye hakkımız olacak mı? Önce bir işiteceğiz, okuyacağız, tanıyacağız Allah’ın kitabını ve sonra itaat edeceğiz onlara. Samimiyetle onları uygulamaya çalı­şacağız, bunu yaparken de ufak tefek kusurları­mız olmuşsa o zaman da aman ya Rabbi sen bilirsin diyeceğiz. Bakara sûresinde bu haklarını kaybedenleri anlattı Rabbimiz. Kitaplarını bozanları, tahrif edenleri, kitaplarının âyetle­rini az bir paha karşılığında satanları kitaplarının âyetlerini insan­lara anlatmayanları, kitaplarıyla diyaloglarını kesenleri, kitaplarını arkalarına atanları ve böylece Allah’ın mağfiretini kaybedenleri, Allah’ın affını kaybetmek bir tarafa Allah’ın gazabına ve lânetine maruz kalanları anlattı Rabbimiz. Biz de kendimizi bu konuda hesaba çekmek zorundayız. Acaba biz de bizden öncekiler gibi: "İşittik ve isyan ettik" di­yen­ler-den miyiz. Dilimizle inandığımızı söylüyor, ama hayatımızla yalan­la-yanlardan mıyız? Yoksa kimileri gibi işitmeden inandığımızı mı iddia ediyoruz? Yada işittik ama unuttuk diyenler­den miyiz? Yoksa işittik ama hayatımız değişmedi mi diyoruz? Allah korusun bakın buraya kadar bakaradan iki yüz seksen altı âyet tanıdık. Peki bütün bu âyetler ne değiştirdi bizim hayatı­mız-da? Bakara’yı bilmeyen dünkü bizle Bakara’yı bilen bugünkü biz arasında bir değişiklik olmamışsa, bu kadar âyet bizi değiştir­memişse, Bakara’yı bilmeyen şu insanlarla bizim aramızda belir­gin bir fark gö­rülmüyorsa, bu nasıl müslümanlık diyeceğiz Allah korusun. Veya bu Allah’ın kullarına aman siz de Bakara’yı tanı­yın. Aman siz de bu sû­reyi öğrenin. Bunu nasıl ve hangi yüzle diyeceğiz? Okuyup da ne ola­cak? İşte siz işte biz. İşte sizin hayatınız, işte sizin bizim hayatımız demeyecekler mi? Okuyacağız, dinleyeceğiz, işiteceğiz ve hemen arkasın­dan itaat edeceğiz. Hemen arkasından duydukları­mızı amele dönüştürme savaşı vereceğiz ve sonra da şu duayı demeye hakkımız olacak: Gufranını, görmezden gelmeni, silivermeni, he­saba katma-manı, yok farz etmeni umarız ya Rabbi! Dö­nüşümüz sanadır. Ya Rabbi bizler her ne kadar da kitabını okumuş, kitabını anla­maya çalışmış, işitmiş ve işittiklerimizle amel etmeye itaat etmeye ça­lış­mışsak da, kusurumuz çoktur, hatamız çoktur. Eğer sen bizi yarlı-ğamazsan biz helâk olu­ruz. Çünkü bizler her ne kadar da sana kulluk etmeye çalışsak da yine de istemeyerek, nefislerimize uyarak veya unutarak, bilgi­sizce sana karşı gelebiliriz, senin emirlerini çiğne­yebi-liriz. Hele, hele içimize doğan, kalbimizden gelip geçen duygu ve düşünce­lere hiç gücümüz yetmiyor. Bunların tamamı senin için ma­lumdur. Yarın bunların tümünden hesaba çekilmek üzere senin huzu­runa geleceğiz. Dönüşümüz sanadır. Biz buna da inanıyoruz. Hayatı­mız, varlığımız nasıl sendense, ölümümüz de sendendir ve nihâ­yet öldükten sonra tekrar hesap kitap adına dirilip senin huzu­runda top­lanmamız da sendendir. Biz bunun bilincinde olarak bu­nun için hazır­lık yapmaktayız. O gün yüzü kara ve utananlardan olmamak için eli­mizden gelenleri yapmaya çalışıyoruz. Bizi o günde perişan etme ya Rabbi! Kusurlarımıza bakma ya Rabbi! Di­yebilelim, demeye yüzümüz olsun . Ayet-i kerîmeden anlıyoruz ki mü'minler hem işitiyor­lar, hem tas­dik ediyorlar, hem itaat ediyorlar, hem kulluk yapıyor­lar hem de bununla beraber kusurlu olduklarını itiraf ediyorlar. Yaptıklarının Al­lah’a lâyık olmadığını daha fazlasını yapmaları ge­rektiğini itiraf edi­yorlar. Mü'minler böylece Rablerine teslimiyette bulununca, böy­lece Rablerine arzı ubûdiyet ve özür beyanında bulununca bakın Rable­rinden, İlâhî rahmetten de kendilerine şu müjde geliyor:
286:"Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Kişinin kazandığı iyilik lehine (kendisine) kötü­lük ise aleyhinedir. Rabbimiz! Unutmuş yahut hata yap­mışsak bu yüzden bizi sorumlu tutma! Rabbimiz! Gücü­müzün yetmeyeceğini bize ta­şıtma! Bizi affet! Bağışla bizi! Sen bizim Mevlâ’mızsın! Kâfirler güruhuna karşı sen bize yardım et!" Üzülmeyin kullarım! Rabbiniz hiç kimseye gücünün yettiğin­den başkasını yüklemez. Sizin Rabbiniz doyumsuz değil­dir. Sizin Rabbiniz zâlim değildir. Allah’ın kullarına yükleye­ceği yük ancak kulların güç yetireceği kadardır. Hattâ onun çok çok altındadır. Sizi yaratan Allah sizin ne kadar yük çekebileceği­nizi sizin nelere katlanabileceğinizi çok iyi bilmektedir. Allah mer­hametlidir. Allah kullarını asla zorlamaz. Sı­kıntıya sokmak istemez . İşte bu âyet daha önce geçen ve müslümanların, sahabe­nin be­lini büken: "Kalplerinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Al­lah onlarla sizi hesaba çekecektir." (Bakara: 284) Âyetini bir görüşe göre beyan eden, açıklayan, başka bir gö­rüşe göre de nesih eden âyettir. Buna göre diyoruz ki Allah kalpten geçenlerden bizi hesaba çekse bile ancak bizim elimizde olarak dü­şündüklerimizden hesaba çekecek, elimizde olmadan, gücümüz yet­meyerek içimizden geçenlerden hesaba çekmeye­cektir Yâni insanın kendisinden kurtulma imkânı olma­dığı, nefsin, şeytanın vesvesele­rin-den hesaba çekilmeyeceğiz. Ancak bu düşünceler bizi sardığı za­man bunlardan kur­tulmaya çalışacağız, unutmaya çalışacağız, red­dedece-ğiz, gere­ğini yapmamaya, amele dönüştürmemeye çalışaca­ğız. Allah kulları için kolaylık diler, onlara güçlerinin yetme­yeceği zor yükler yüklemez. Hani sûrenin önceki bölümle­rinde geçti: "Allah sizin için kolaylık diler zorluk dilemez." (Bakara: 185) Sonra sakın yanlış anlamayın! Bu kulluk adına yaptıklarınız Al­lah için değil kendiniz içindir. Allah’ın bunların hiçbirisine ihti­yacı yok­tur. Hem dünyanızın mutlu, hem de âhiretinizin mamur olması için Allah size bunları emrediyor. "Kişinin kazandığı iyilik lehine (kendisine) kötü­lük ise aleyhinedir." Herkesin kendi kazancı kendisinedir. Kim bir iyilik yaparsa o kendine, kendi lehine, kim de bir kötülük yaparsa o da kendi aleyhi­nedir. İyiliğin sevabı da kötülüğün vebali de kendisine ait olacaktır. Yaptıklarınızın yararları da zararları da menfaatleri de mazarratları da Allah’a değil kendinizedir. Öyleyse kendisini seven , kendisi için iyilik bekleyen kişi, yap­tıklarıyla kendi kendisine zulmetmesin. Kendini can yakan da­yanılmaz ateşten korumasını bilsin. Bunun için de hayırların en güzelini kendisi için işlesin. Kendisini ateşe götürecek amellerde bulunmasın. Kendi kendini kendi elleriyle cehenneme atmasın diyor Rabbimiz. Sonra da mü'minlerin çok hoş bir duasını hatırlatı­yor, ya da mü'minlerin böylece dua etmelerini istiyor. mü'minlere dua yolunu gösteriyor ve böylece onu kabul edeceğini de işaret ediyor, teminat veriyor. Bakın şu duayı yapmalarını isti­yor: "Rabbimiz! Unutmuş yahut hata yapmışsak bu yüz­den bizi sorumlu tutma!" Ya Rabbi bize teklif ettiklerini imkânımız nispetince en iyi şe­kilde ifa etmeye çalışıyoruz, çalışacağız. Hattâ farzların da öte­sinde nafilelerle hayır kazanmak üzere senin rızanı kazanmaya azmettik. Ama insan oluşumuzdan, beşer oluşumuzdan ötürü se­nin emirlerin­den, senin farzlarından birini unutur veya iyi bir şey yapıyoruz zan­nıyla yasaklarına, haramlarına düşersek, hata eder­sek bunlardan dolayı da bizi hesaba çekme ya Rabbi. Bu iki şe­kilde olur: 1-) Ya hayrı, hayır bilgisinden mahrum olunduğu için terk et­mek şeklinde olabilir. Yâni emrin, farzın farkında olunmadığından emir terk edilmiş olur. Hayrı unutmak hayırdan habersiz yaşamak­tır. 2- )Ya da şerri, haramı yanlışlıkla emir zannederek işle­mekle olur. İşte bunlara unutma ve hata denir. Bunların kimile­rinde kişi ma­zur sayılırken kimilerinde mazur sayılmaz. Bunu şöyle ifade edeyim inşallah: Unutma ve hata iki türlüdür: a:) Birincisi sahibinin mazur görülebileceği unutma ve hata­lar. b:) İkincisi de sahibinin mazur görülemeyeceği unutma ve hata­lar. Meselâ bir adam üzerinde bir necaset görse de bunu temiz­le­meyi geciktirse, hemen temizlemeyi geciktirdiği için, hemen temizle­meye gayret etmediği için sonra da unutup o elbiseyle na­maz kıl­mışsa bu adam mazur sayılmaz. Veya bir adam dinin emirlerini öğrenmeye çalışmaz veya öğren­dikten sonra onu unutmamak için amele dönüştürme ya da onu başkalarına duyurma gibi bir çabanın içine girmez ve böylece unu­tursa o kişi de mazur sayılmaz. Bunun için yu­karıda borçlarla ilgili bir örnek vermişti Rabbimiz. Unutmamak için yazılmasını öğütlemişti. Allah’ın emirlerinin tamamı böyledir. Hani unutarak yanlışlıkla içilen bir zehirin zararı yoktur denilemez değil mi? Onun içindir ki âyet-i ke­rîmede, ya Rabbi! Bizi unuttuklarımızla mükellef tutma! denmemiş de, bizi bu unuttukla­rımızla muaheze etme! Bizi bunlardan sorumlu tutma ya Rabbi! denilmiştir. Bunlarla mükellefiz ama bunlardan hesaba çe­kilme­mek üzere bizden dua etmemiz isteniyor . Allah’ın Rasûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "Hata ve unutmadan doğan sorumluluklar ümme­tim­den kaldırılmıştır." (İbni Mâce, Talâk 16) Yine başka bir hadislerinde bakın şöyle buyurur: "Şüphesiz ki Allahu Teâlâ ümmetimden hatayı, nisyanı (unutmayı) ve ikrah olundukları şeyleri bana ba­ğışladı." (İbni Mâce) İslâm müsamaha dinidir. Allah bizim hayatımız için en gü­zel en uygun kanun koyucudur. Bir yer bir vida için hazırlanmışsa elbette oraya ancak vida girer. Altından gümüşten vidalar bulsanız bile oraya uygun değilse bir mânâ ifade etmeyecektir. Bizi yaratan bizi bizden, bizi herkesten daha iyi bilir. Hakkımızda en güzel prensipleri de ancak o vazedebilir başkası değil. İnsan iki yönlü bir varlıktır. Bir yönüyle Allah’tan gelen ruh sa­hibi, diğer bir yönüyle de dünya şartlarıyla ilgili beden vücut sa­hibidir. Birinci yönüyle insan Allah’a bağlanmaya, sığınmaya, kul­luk etmeye ihtiyaç içinde içindeyken diğer yönüyle de yemeye, içmeye, cinsel iliş­kiye, yatmaya, uyumaya ihtiyacı vardır. Allah yaratan, düzenleyen, kanun koyan öyle bir Rab ki yarattığı bu varlığın bütün ihtiyaçlarını, bütün arzularını, bütün gereksinimle­rini, bütün zaaflarını, bütün özel­liklerini bilerek onun için sistem vazeder. Rabbimiz Kur’an’ın pek çok yerinde yarattığı insanın özellik­lerin­den, yoğurduğu mayasından bahseder. Zâlimdir, cahil­dir, nan­kördür, cimridir, acelecidir, itirazcıdır, meşakkat içindedir, mala karşı, dünyaya karşı, kadına erkeğe karşı meyillidir, unut­kandır gibi onun pek çok özelliklerinden söz eder. Yaratan hiç ya­rattığını bilmez mi? Yaratan yarattığının mayasını tanımaz mı? Bi­lir elbette. Hattâ hiç kim­senin bilemeyeceği kadar. İşte bu hadiste ve âyet-i kerîmede anlatıldığına göre kulları­nın unutkanlığını, unutacağını, hata edeceğini çok iyi bilen Rabbimiz bu iki şeyin günahından müminleri bağışlamıştır. Hata ve nisyan. Bir de ikrah, yâni zorlama. Hata; meşru bir şey yapmak isterken kastı olmayarak kişi­nin gayri meşruya düşmesidir. Meselâ bir hayvanı, yahut bir kâfiri öldüre­ceğim derken hataen bir müslümanı öldürmesi veya kendi malı zan­nederek hataen bir başkasının malını telef etmesi ya da ihramlı iken hataen bir hayvanı öldürmesi, hataen birisine zarar vermesi, birinin gözünü çıkarması gibi. Kulun böyle hataen yaptığı şeylerde kasıt ve niyet olmadığı için Allah bunların günahını kal­dırmıştır. Ama şurasını unutmayalım ki bunlara tereddüp eden ce­zalar bâkîdir. Meselâ hataen bir mü'mini öldüren kişi diyet cezası öde­mek zo­rundadır. Veya hataen bir başkasının malını telef eden kişi onu tazmin etmek zorundadır. Hataen bir hayvan öldüren ih­ramlının, ha-taen göz çıkaran kişinin belli cezaları vardır. Bunlar hatadır. Nisyana, yâni unutmaya gelince: Nisyan; kişinin bir şeyi bi­lip de onu yaparken unutmasıdır. Meselâ kişi abdestsiz olduğunu unuta­rak namaz kılarsa bu fiilinden ötürü ona günah yoktur. Ama abdestsiz olduğunu hatırlar hatırlamaz namazını iade etmesi ge­rekir. Bir kişi besmeleyi unutarak hayvan keserse İmam Ahmed’e göre bu hayvan yenir, zira bundan geri dönüşü yoktur. Kişi unuta­rak bir namazı terk etse bunda bir günah yoktur. Hatırlatınca o namazı kaza eder. Uyku da böyledir. Ama kişi bunun ortamını kendisi hazırlarsa, meselâ gece geç saatlere kadar televizyon seyrederken sabah namazına kalkamı­yorsa bundan sorumlu ola­caktır Allahu âlem. Allah’ın Rasûlü: "Kim uyur ya da unutarak namazı terk ederse, u­ya­nınca veya hatırlayınca onu iade etsin. Bundan dolayı o kişiye kefaret yoktur." Buyurur. Kişi,unutarak namazda konuşsa bu fiilinden ötürü kendi­sine gü­nah yoktur ama sahih olan kavle göre namazı bozulmuştur. İadesi gerekir. Öyleyse bir şeyi unutmadan evvel ne yapmamız gerekiyorsa onu hatırlar hatırlamaz aynı şeyi yapmak zorundayız. Allah, âyetleriyle alay edilen, İslâm’la, Kur’an’la alay edilen bir mecliste oturmayı, bulunmayı yasak etmiştir. Ama diyelim ki şeytan bunu bize unutturdu ve biz orada oturduk. Şeytan bizi orada oturtu­verdi. Bunu hatırladığımız anda unutmadan evvel ne yapacaksak onu yapmak zorundayız. Unut­masaydık, şeytan bunu bize unutturmasaydı ne yapacaktık? Oturmayacaktık değil mi? İşte hatırlayınca da hemen onu icra edecek , derhal kalkacağız o meclisten. Değilse aynen onlar gibi oluruz Allah korusun. Meselâ çocuğumuz seccadeye işemiş, bizde bilmeden onda namaz kılmışız. Sonra da görmüşüz, ya da bunu hatır­lamışız. Bu fiil, nisyanımız sebebiyle affolmuştur, fakat hatırlar ha­tırlamaz hemen na­mazımızı iade etmek zorundayız. Fakat tamamen unutmuş ve hiç ha­tırlamamışsak o zaman bu namazımız olmuştur. Oruç da öyledir, ama oruç için özel bir nass var. Unutarak yiyip içeni şeriat affetmiştir ve o kişi, tekrar orucuna devam ediyor. Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde: "Kim unutarak orucunu yemiş içmişse orucunu ik­mal etsin. Zira onu ona yediren içiren Allah’tır." Buyurur. Ama nikâh konusunda durum böyle değildir. Meselâ bir kadın ve erkeğin evlenmesinden önce, unutup da ses çıkarmayan bir kadın sonradan durumu hatırlayıp da: "Eyvah! Ben ikinizi de birlikte emzir­miştim!" derse bu yapılan nikâh hatadır ve başkasının nisyanından kaynaklanarak meydana gelmiş olan bu hatadan ta­raflar ayrılarak, boşanarak dönülür. Burada geriye dönüş emre­dilmiştir. Ama kimi nisyanlardan geriye dönüş mümkün değildir. Meselâ üç bardaktan iki­sinde su, birisinde de içki var. Unutarak su zannıyla içkiyi içmişse bir kişi, bunun geriye dönüşü yoktur. Bunun geriye dönüşü ancak intiba­dır, bu kişinin, dikkatli olması ve tevbe etmesi is­tenir. Eğer kişi bunları kendi ihmalinden ötürü meydana getirirse, me­selâ dini vazifelerini öğrenme yoluna girmez, veya belledikten sonra onu unutmamak için tekrar tekrar mütalaada bulunmaz, onu amel haline getirmez ve onu başkalarına duyurarak kendi malı haline getir-mezse ve böylece onu unutursa bu unutma da mazur sayılmaya­caktır diyoruz. İkinci bir dua, veya duanın devamı : "Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme." Yâni ey Rabbimiz bizden önceki ümmetlere yaptığın gibi al­tın­dan kalkılmaz, üstesinden gelinmez, zor dayanılır, bel büken boyun­duruklar, meşakkatli buyruklar altında bulundurma bizi! So­nunda mü­kelleflerini çileden çıkaracak, kimilerini maymunlaştırıp kimilerini yerin dibine batıran, kimilerini birbirlerini öldürmeye, ki­milerini zillet ve mes­kenet damgası yemeye götüren ağır sıkıntı­lara sokma bizi. "isr" lügatte hapis, esaret anlamına gelir. Altında ka­lanı ezen, kahreden, nefes aldırmayan ağır yük demektir. Anla­şılıyor ki ta­rihte bizden önceki ümmetlere yahudi ve hıristiyanlara çok ağır yükler yüklenmiş. Meselâ kendi şirretliklerinden ötürü ya­hudilere elli vakit namaz kılmaları, mallarının dörtte birini zekât olarak vermeleri, neca­set bulaşmış elbiselerini kesmeleri, vatanla­rından sürüp çıkarılmaları, toptan kılıçtan geçirilmeleri, tevbelerinin kabulü için intihar etmeleri ya da birbirlerini öldürmeleri, işledikleri bir isyan üzerine hemen cezaları­nın anında verilmesi, ramazan gecelerinde de hanımlarına yaklaş­ma-maları gibi. İşte Rabbimiz merhametinden dolayı müslümanlara böy­lece dua etmelerini öğütledi. Onlarda böylece dua ettiler de Rableri onların dualarını kabul edip onların omuzlarında bu yükleri kaldırı­verdi. Kul Allah’a kul olursa Allah da ona lütuflarda bulunacaktır elbette. Sonra: "Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceğini bize ta­şıt-ma!" Yâni ey Rabbimiz hem bize kolay kulluklar yükle, hem de yükle­diğin vazifeleri ifa etme konusunda bize güç ve kuvvet ver, sabır ver, dayanıklılık ver, bizleri buna muvaffak kıl. Bizi altından kalkama­yacağımız belâlar, imtihanlar ve iptilâlarla imtihan etme. Hiç çekilmez, dayanılmaz, takat getirilmez, yerine getirilmez imti­hanlar altında bizi inletme ya Rabbi. Hastalık gibi, yokluk gibi, fe­lâketler gibi, zillet ve meskenet gibi. Çünkü biliyoruz ki, istedikle­rini yapsak bile sana lâyık, senin istediğin biçimde yapamayınca kaldıramayacağımız, dayana­mayacağımız azapları hakketmiş olacağız. Bu konuda bize merhamet buyur ve yükümüzü hafiflet ya Rabbi. İslâm’ın kolay hükümlerinden bizi ayırma ya Rabbi. İslâm siste­minin gölgesinden ayrılmaya, başka sitemlerin pisliğine, ağır, ezici ve kahredici yüklerinin altına girmeye, böylece senin rahme­tin­den, se-nin siteminin rahmet ve bereketinden cüda düşmeye bizler dayanamayız. Bizleri senin sisteminin kolaylıklarından mah­rum etme ya Rab-bi. Zira başkaları asla senin kadar merhametli, senin kadar cömert değildir. Başkaları doyumsuzdur, zâlimdir, cimridir, bizi baş­kalarının eline düşürme ya Rabbi. "Bizi affet! Bağışla bizi! Sen bizim Mevlâ’mızsın! Kâ­firler güruhuna karşı sen bize yardım et!" Bizi affet! Sana karşı bilerek veya bilmeyerek, bizim bildiği­miz senin de bildiğin, bizim bilmediğimiz senin bildiğin tüm gü­nahlarımızı affet. Hatalarımızı siliver, kusurlarımızı görmeyiver, bu sana lâyık ol­mayarak yaptıklarımızı hesaba katmayıver, bizi on­lardan sorumlu tut-mayıver. Bizim geçmiş günahlarımızı affettiğin gibi gelecekte de bize muvaffakiyet vererek yeni yeni günahlara düşürme. İyiliklerimiz, hayırlarımız çok az olmakla beraber sen bi­zim mizanlarımızı ağırlaştı­rarak bize merhamet eyle. Bize şu üç konuda acı ya Rabbi. Sana karşı işle-diklerimiz günahlarımızı ba­ğışlayarak, diğer kullarından bi­zim bu günahlarımızı setrederek, bizi el âleme karşı rezil rüsva etme­yerek ve de bizi bundan son­raki hayatımızda da muhafaza ederek yeni günahlara düşmeme konusunda koruyarak bize merhamet buyur ya Rabbi. Çünkü sen bizim Mevlâ’mızsın. Bizim velimiz sensin. Bizler se­nin velâyetini kabullendik. Senin aldığın kararları kendimiz için bağlayıcı kabul ettik. Kendi iradelerimizden, kendi zevklerimizden vazgeçip senin seçimini seçim ka­bul ettik. Boyunlarımızdaki iplerin ucunu sana verdik. Sana dayandık, sana güvendik, sana tevekkül ettik, kullu­ğu-muz, köleliğimiz sanadır, övgümüz sanadır, minnetimiz sanadır, senin huzurunda eğilen başlarımız asla başkalarının önünde eğilmedi. Ey bizim Rabbimiz! Ey bizim kendisine gü­vendiğimiz, safında yer aldığı­mız Rabbimiz! Sen bizim Mevlâ’mızsın o halde kâfirler güruhuna karşı, sana inanmayan, senin dinini reddeden, sana karşı savaş açan, kita­bına karşı savaş açıp onu gündemimizden düşürmeye çalışan, pey-gamberine karşı gelip onu reddeden, sana karşı bir kısım fâ­nileri tanrılaştırıp sana inat onlara kulluk yapmaya kalkışan, senin kullarını bir kaşık suda boğmaya çalışan, senin mülkünde, senin arzında sana ve senin sistemine hayat hakkı tanımayan bu kâfir­lere karşı bize yar­dım et ya Rabbi... Amin.. Muaz Bin Cebel Bakara sûresini bitirince "Amin Allah’ım! Amin Allah’ım! Amin" dermiş. Biz de amin diyerek sûreyi bitirmiş olalım in­şallah. Rabbimize sonsuz hamdü senâlar olsun ki Bakara sûresini bir­likte okumaya, tanımaya ve onu itmama bizi muvaffak kıldı. Al­lah an­ladıklarımızla iman etmeyi, bu imanlarımızla hem kendimizi, hem de sorumlu olduklarımızı diriltmeyi nasip kılsın inşallah. Bakara’dan ha­bersiz yaşayan bu toplumu sizler vasıtasıyla bu sûreyle tanıştırsın. Onla­rın da dirilişlerini sizin elinizle mukadder kılsın inşallah. Vel-hamdü lillahi Rabbil âlemin. İnşallah Âl-i İmrân sûresinden kitabımızı tanımaya devam ede­riz. Bu arada sizler bu sûreyi inşallah ulaştırabileceğiniz kimselere ulaştırma çabasında olursunuz. Allah yardımcımız olsun. Sübhanekel-lahümme ve bi hamdik, eşhedü en lâ İlâhe illa ente, estağfiruke ve etûbü ileyk. Ve ahiru dâvâna enilhamdü lillahi Rabbil Âlemin.