42:"Hakla bâtılı karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin!" Bunlar aslında saatlerce anlatılacak konular. Neden mi? Çün-kü Kur’an baştan sona bu konuları anlatır. Meselâ az evvelki âyet. Satmayın âyetlerimi diyordu Rabbimiz. İşte satmışlar Kuran’ı, satmış-lar hep âyetleri. Meselâ: "Kelimenin konumunu değiştiriyorlardı." (Mâide 13) Ne için gelmiş idiyse o kelâm, onu farklı konumda anlamaya, farklı atmosferde algılamaya çalışmışlar. Farklı yerlerde kullanmaya çalışmışlar. Fonksiyonunu değiştirmişler kitabın. Ekmeğin, elmanın, suyun, kadının, erkeğin fonksiyonlarını hiç unutmayan insanlar ne yazık ki kitabın fonksiyonunu unutmuşlar. Allah korusun işte bizim durumumuz. Sanki Allah’ın âyetleri Allah’a kulluk için değil de başka gâyeler için gelmiş. Neredeyse Kuran’ı bir parçacık namaz sûreleri, cenaze âyetleri, nişan, nikâh merasimlerinin âyetleri, para toplamayı gerektirecek dönemlerin âyetleri, bir evin veya bir dükkanın mübârek-lenmesi için yeri gelince konuşulacak konunun âyetleri veya celî, dî-vanî, nesih, sülüs ya da kûfî yazı modellerinin sergilenmesinde kul-lanılan âyetler. Veya işte tamam ben bu sûreden doçent olurum diyen kişinin doktorasının konusu olan âyetler. Maalesef medreselerde bugün Kur’an, Arapça’nın alıştırma kitabıdır. Hani mensup mudur? Maz-mum mudur? Müpteda mıdır? Haber midir? Fiil midir? Fail midir? Bu-nun alıştırma kitabıdır Kur’an. Adamlar sanki Kur’an bunun için gelmiş gibi, onun mânâsı ve muhtevası üzerinde tek kelime bile söylemeden hep i’rabı üzerinde yoğunlaşıyorlar. Bizim gibi kimilerinin elinde de Kur’an, Allah korusun boş vakitlerimizin, boşlukta geçen vakitlerimizin kamuflajında kullanılan bir kitap. Veya işte konuşmalarımızı, biraz biraz âyet ve hadislerle süsleyince, biraz dolgun gibi gözüküyoruz ve belki de böylece tatmin oluyoruz bununla. Adam balık satıyor aslında, ama maydanozla süslüyor onu. O süs maddesidir, değilse maydanoz filan sattığı yok adamın. Öyle değil mi? Adam İslâm’da aile diyor, İslâm’da takva diyor, İslâm’-da kazanç diyor ve araya bir iki âyet hadis sıkıştırıyor. Böylece âyet anlatmıyor, hadis anlatmıyor da, sattığı, pazarladığı başka şey de, âyetle, hadisle de pazarladığını süslüyor Allah korusun. Veya hakla bâtılı bulaştırmayın birbirine! Hakla bâtılı birbirine karıştırmak. Bu: a- Hakla bâtılı birlikte yaşamayın! demektir. Yâni biraz hakkı, biraz bâtılı yaşamayın! demektir. Hakla bâtılı sarmaş dolaş yapmayın! demektir. Meselâ ekonomik hayatta yahudileri, sosyal hayatta hıris-tiyanları, geriye kalan dinsel hayatınızda da müslümanlığı, böyle çor-ba edip karıştırmayın! demektir. b- Hak mı, bâtıl mı yaşıyorsunuz? Bunu bilmiyorsunuz! Allah-tan mı aldınız? Başkalarından mı aldınız? bilmiyorsunuz? Allah mı bu-yurdu? Yoksa Zerdüşt mü buyurdu? bilmiyorsanız. İşte bu hakkı bâtıla karıştırmak demektir. Ya da rahmetlik hoca efendinin tabiri miydi? Ne idi? Bilmiyorsanız, işte bunları birbirine karıştırmayın! Hakkı hak olarak bilin, bâtılı da bâtıl olarak bilin! Hakkı bâtıla karıştırmayın! Yâni ha hak olmuş, ha bâtıl olmuş, üzerinde durmaya gerek yok demeyin sakın! diyor Allah. İnsanlar hakkı bâtıla dosdoğru karıştırmıyorlar gördüğümüz kadarıyla. Müslüman kesim için söylüyorum: Bu kesim hakkı hak biliyorlar, bâtılı da bâtıl biliyorlar da, hakkın ve bâtılın bilgisine sahipler de, ama öyle bir hayat yaşıyorlar, öyle bir hayat programı yapıyorlar ki, ya da öyle bir ameli program düzenliyorlar ki, sanki o program hakkı yaşamaya elverişli değil. Program, hakkı yaşamaya elverişli olmadığından bâtılı mecburen böyle destek çıkıveriyorlar veya sanki her şeylerini Allah’a soracaklarken tutup Allah’a sormaktan sakınıyorlar. İki sebepten bunu yapıyorlar: 1- Ya soracakları o konuda Allah’ın ne diyeceğini az buçuk önceden kestiriyorlar. Yâni o konuda Allah’ın diyecekleri hoşlarına gitmeyeceği için, huzurlarını kaçıracağı için, iyisi mi hiç sormayalım diyorlar. Sorduğumuz zaman Allah’ın ne diyeceği belli, dinlesek olmaz, dinlemesek olmaz; iyisi mi hiç sormayalım, deyip Allah’a sormuyorlar. Meselâ bazı akrabalarım kimi konuları bana hiç sormazlar. Çoğu zaman o işi yaparlar bitirirler, ondan sonra duyarım ben. Bana hiç haber etmezler. Niye? E, o konuda benim ne diyeceğimi önceden bildikleri için onu bana hiç sormazlar. Şimdi sorarsak; dinlesek olmaz, dinlemesek hiç olmaz, iyisi mi onun haberi olmadan yapalım bunu diyorlar. Galiba kimi insanların yapacakları işleri Allah’a sormamasının altında yatan birinci sebep de budur. Yâni kitap ve sünnete sormadan iş yap-malarının sebebi budur. Sordukları zaman hoşlarına gitmeyecek cevaplar alacaklarını önceden kestirdikleri için iştahları kaçmasın diye sormuyorlar Allah ve Rasûlüne. 2- İkincisi de, yahu bu da Allah’a sorulur mu? diyorlar ve onun da Allah’a sorulacağının farkında olmadıkları için Allah’a sormuyorlar. O konunun da İslâm’da ve Kur’an’da sergilendiğinin farkında olmadıkları için Allah’a sormuyorlar. Meselâ tamam, namazın kaç rekat olduğunu Allah’a soralım. Veya abdestin farzlarını Allah’a soralım da, yâni nereden kazanıp nerede harcayacağımı da Allah’a soracak değilim ya! Veya hangi mesleği seçmemiz gerektiğini de Allah’a soracak değiliz ya! Veya nasıl giyineceğimi? Nerde okuyacağımı? Neleri okuyacağımı? Sabahleyin saat kaçta kalkacağımı? Misafirlerime ne ikram edeceğimi? Çocuklarımı nasıl eğiteceğimi de Allah’a soracak de-ğilim ya! Diyorlar ve hayatlarının o bölümlerini Allah’a sormuyorlar, hayatlarının o bölümlerine Allah’ı karıştırmamaya çalışıyorlar. Ya da kimisini Allah’a, kimilerini de başkalarına soruyorlar. Böylece hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını karıştırdıkları için hakkı bâtılı birbirine karıştırıyorlar. Namazı Allah’tan, ama mîrası başkalarından aldıkları için hakkı bâtıla karıştırıveriyorlar. Orucu Allah’tan, ama hukuku başkalarından, Haccı Allah’tan, ama ekonomik yapıyı başkalarından aldıklarından, kılık kıyafeti başkalarından aldıklarından hakla bâtılı karıştırıveriyorlar. Bir de bizim müslümanlığımızın zarûri bir neticesi olarak hayatımızda hakla bâtıl birbirine karışmaktadır. O da şudur: Altı bin âyetlik bir Kur’an’ımız var. Peki bunlardan kaç tanesini biliyoruz? İşte 30, 40, 50, 100, 200 tane. Geriye kalan o bilmediğimiz âyetlerin bizden istediği hayat programında, bizler mecburen başka şeyler uygulayacağız demektir. Çünkü bir şeyler yapıyoruz, yapmak zorundayız elbette, durmuyor ki hayat. Yâni farz edelim ki insan hayatı 100 birim ve Kur’an âyetleri bu 100 birimi düzenlemek için gelmiştir. Bakara şu birimi, Âl-i İmrân bu birimi, Nisâ bu birimi, Tebbet burayı, İhlâs şurayı düzenlemek için gelmiştir. Yâni hayatın tümünü düzenlemek üzere Allah bize bir kitap göndermiştir. O kitapta hayatımızın bir bölümünü düzenlemek için gelmiş bulunan âyet birimlerini bilmiyorsak, hayatımızın o bölümü hep bozuk olacak ve biz sürekli bâtılla birlikte hakkı yaşayacağız; yâni hakla bâtılı birbirine karıştıracağız demektir. Dahası: "Bile bile hakkı da gizlemeyin!" Bir de bile bile hakkı gizlemeyin! Çünkü siz, hakkı biliyorsunuz. Hakkı biliyorsunuz siz! Siz Tevrat ehlisiniz! Siz Kur’an ehlisiniz! Siz bu işi biliyorsunuz! Öyleyse siz bu karıştırma işini, bu gizleme işini yapmayın! Her amelde, her eylemde, her fikirde ama. Bu kitap Fur-kân’dır. Bu kitapta hak da bellidir, bâtıl da bellidir. Sizler bu kitabın, size bildirdiği hak bilgisine sahip ola ola, hakkı bile bile dünya men-faatleri sebebiyle bu kitabın hak ve bâtıllarını insanlara açıklamamak durumunda olmayın. Ketmetmek, gizlemek, örtmek, örtbas etmek ko-numunda olmayın. Anlaşılmadı mı? Bir daha söyleyeyim düzgünce inşallah: Ar-kadaşlar, hakla bâtılın birbirine karıştırılmasını şöyle anlamaya çalı-şıyoruz: Hayatın değişik veçhelerini Kur’an’ın tümü düzenlemek için gelmiştir. Meselâ diyelim ki Kur’an’dan Mâide sûresini çekip çıkartsak, eğer hayatı düzenlemede bir boşluk olmayacaksa, o zaman Mâide sûresi fazlalık olacaktır hâşâ. Öyle de olmadığına göre, biz bu hayatı zaten yaşıyoruz. Kitapla beraber olsak da yaşıyoruz, kitapsız olsak da yaşıyoruz.. Yâni kitaptan haberdar olsak da hayat devam ediyor, olmasak da. Çünkü işte şu anda kâfirler de yaşıyor bu hayatı. Şinktoist, Budist, ateist, hıristiyan, yahudi herkes yaşıyor bu hayatı. Yâni bu hayat yaşanıyor. Ama yaşayın da nasıl yaşarsanız yaşayın! Her tür hayattan razıyım demiyor Allah. Yâni bu hayatı biz Kur’an’la düzenlemekle sorumluyduk. Kur’an’dan haberdar olmadığımız bölümü, biz Kur’an’dan habersiz yaşadığımızdan dolayı, Kur’an’dan habersiz doldurduğu-muzdan dolayı, mutlaka hayatımızda bir bâtıl bölüm olacaktır. Çünkü hayatımızın o bölümünü de Kur’an düzenleyecekti, ama biz Kur’an’ın o bölümünü henüz tanımadığımız için mecburen o bölümü başka türlü dolduracağız. Ve o zaman hayatımızda hakla bâtıl birbirine karışacaktır. Yâni hayatımızda bildiğimiz kadarıyla Kur’an’ın düzenlemesi olduğu gibi, bilemediğimiz kadarıyla da bâtıllar olacaktır. İşte böylece bizim hayatımızda hakla bâtıl karışmış olacaktır. Arkadaşın biri öyle diyordu: Meselâ yeryüzünde ne kadar Kur’-an varsa tümünden bir anda on cüzü siliverse Allah. Yâni Kur’an’ı bir açtınız ki, ilk baştan veya ortadan veya sondan bir on cüz silinmiş! Ne yaparsınız? Veya şöyle sorayım: Haberiniz olur mu bundan? Hiç haberimiz olmaz değil mi? E zaten yoktu ya! Birileri zaten bozuk para gi-bi harcıyor müslümanların kitaplarının âyetlerini de hani kimin haberi oluyor da? Belki tamam ya! Çok münâsip olmuş! Zaten okumakta güçlük çekiyorduk! Azaldığı çok iyi olmuş, zaten lâzım değildi bize! İşte hatimlerde kullanacağımız kadar, cenazede okuyacağımız kadar olsun yeter mi diyeceğiz? bir düşünelim. Allah korusun da Şeytan hem Kur’an’ı elimizden almış, hem de Kur’an’ı elimizden aldığını kamufle etmek için birazını bırakmış. Bizim hayatımızda azıcık bir Kuran var. Kimini de bazı yerlerde kullandırıyor ki, hepsi var zannettirebilsin! İşte kırkıncı gece, elli ikinci ge-ce, Ramazan’ın gecesi, Kadir gecesi filan derken, güya Kur’an duru-yor! Halbuki ne Kur’an vardır ortada, ne de ona sahip çıkan! İşte hak ile bâtılın birbirine karışmasını böyle anlıyoruz. Yâni hak ile bâtıl hayatımızda karışıyor. Meselâ bir makinede, bir mekânizmada on tane ayar yeri olsa, bu ayar birimlerinden biz üç tanesinin ayarını biliyor olsak. Elbette onların sadece üçünü ancak ayarlayabiliriz. Ötekiler? Ötekiler ya ayarsız olacak ya da ayar yapamayacağız onları. Böyle olunca da yâni ötekiler bozuk olunca da, ayarlılar da bozuk olacaktır. Yâni bozuklar zaten bozuktur, ama hak olduğu halde, doğru olduğu halde berikiler de bozuk olacaktır. Böyle bir ayarsızlık, böyle bir düzensizlik var bizde, bizim hayatımızda. Meselâ adam dinsel hayatını düzenleyen âyetleri bulmuş, hayatının o bölümünü onlarla düzenliyor, ama hayatının geri kalan bölümünü de başka şeylerle düzenliyorsa, o zaman hakla bâtılı birbirine karıştırıyor demektir. Meselâ namazdan sonra tesbih çekmi-yor adam. Ama bunun günahlığını biliyor. Ya da öğle namazının ilk sünnetini kılmıyor adam. Ama bunun günahlığını da biliyor. Yâni pek âlâ adam dininin eksikliğinin farkındadır. Yapmayın bunu! Karıştırmayın hakkı bâtıla! Ya da: "Elbese" bir de örtmek, giydirmek demektir ya, o zaman şöyle diyeceğiz: Bile bile, bâtılı hakkın üzerine örtüp de hakkı bakışlardan gizlemeyin! İnsanların gözünden hakkı saklamayın! Hakkı kamufle etmeyin! 1- Bâtıla hak elbisesi giydirip onu insanlara hakmış gibi sunmayın. Bâtılı hakmış gibi insanlara yutturmaya çalışmayın. Bâtıla hak hüviyeti kazandırmaya kalkışmayın. 2- Hakkı bâtılla örterek insanların bakışlarından gizlemeyin. 3- Veya kendinizi, kendi fikirlerinizi, kendi yazdıklarınızı hakmış gibi, Allah öyle diyormuş gibi insanlara sunup hakla bâtılı anlaşılmaz hale getirmeyin! İleride gelecek, Bakara sûresinde şöyle buyuracak Rabbimiz: "Vay o kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için işte bu Allah katındandır! Diyenlere." (Bakara: 79) Vay elleriyle yazdıklarına! Vay onların kazandıklarına! Adam kendisi bir düşünce ortaya koyuyor, sonra da insanlar bunu Allah’tan zannetsinler diye arada bir âyet hadis okuyarak vahiyle desteklemeye çalışıyor. Tanrı da böyle buyuruyor! İslâm da bunu emrediyor diyerek hakkı bâtıla karıştırıyor. Bir de hakkı gizlemeyin! İleride gelecek: Kur’an’da mükerreren ehl-i kitaba, özellikle de yahudilere bu hatırlatılır. Onların bu halleriyle müşriklerden herhangi bir farklarının olmadığı ısrarla vurgulanır. Onlar Rasûlullah’ı tanıyorlardı, onlar hakkı biliyorlardı. Onlar hak bilgisine sahiptiler: "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Muhammed’i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." (Bakara: 146) Onlar hakkı öz oğulları gibi, ya da avuçlarının içi gibi biliyorlardı. Hani adım gibi biliyorum! Avucumun içi gibi veya oğlum gibi biliyorum denir ya, işte bunlar, çocuklarını tanıdıklarından da öte Allah’ın Resûlü’nü biliyorlardı. Yahudiler tanıyorlardı; o havuza girdikçe sırtındaki mührü işaret ediyordular birbirlerine. Bakın bakın işte bu onun âhir zaman Nebi’si olduğunun belirgin alâmetidir diyorlardı. Rahip Busayra tanıyordu; amcasına sakın onu Şam’a götür-me! Ona bir zarar vermelerinden korkuyorum diyordu. Onun alâmet-lerinden haberdar olan ehl-i kitabın kıskançlıklarından dolayı ona bir zarar vermelerinden endişe ediyorum diyordu. Annesi Amine tanıyordu; çünkü doğumu fevkalade olmuştu. Peygamberlik özelliklerinin tamamı açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Süt Annesi Halime tanıyordu; O evlerine geldikten sonra evlerine bereket gelmişti. Hayatlarına fevkalade bir huzur ve sükun gelmişti. Süt kardeşi Şeyma tanıyordu; gözlerinin önünde melekler eliyle karnı yarılmıştı. Harikulade bir ameliyat gerçekleşmişti. Buna tanık olmuştu. Necaşi tanıyordu; ve Ebu Süfyan anlattıkça tamam! diyordu, beklenen Nebî’nin ta kendisi diyordu. Saydığın özelliklerin tamamı beklediğimiz âhir zaman Nebi’sinin özellikleridir diyordu. Varaka tanıyordu; Hatice anamız ona durumu açtığında: Vallahi ona gelen, Mûsâ’ya gelen Namus-ı Ekberdir diyordu. Keşke kavmi onu Mekke’den hicrete zorladığında hayatta olup ona destek verebilseydim diyordu. Önceki peygamberlerin ve kitaplarının delâletiyle kesin biliyordu ki kavmi ona hüsnü kabul göstermeyecek, vatanını terk etmeye zorlayacaktı onu. Pek çok âyetleri değiştirildiği halde Tevrat ve İncil'e az biraz muttali olan herkes tanıyordu Allah’ın Resûlü’nü. Demek ki kitap ehli olanlar, kitaptan nasibi olanlar, mürekkep yalayanlar, İslâm’ı, imanı, dini tanıyanlar, Kur’an kursunda okuyanlar, imam Hatipliler İlâhîyatlılar, medrese görmüşler, hoca çocukları, hacı çocukları, babası müftü olanlar, Allah ve Peygamberi adına birazcık bilgisi olanlar var ya, onlar da Rasulullah’ı avuçlarının içi gibi bilirler, tanırlar. Rasulullah’ın hak Peygamber olduğunu, onun peşinden gidilmesi gerektiğini, Kuran ve sünnetsiz kurtuluşun olamayacağını bugünün biz ehl-i kitapları da bilirler. Adım gibi, avucumuzun içi gibi biliyoruz, ama zevklerimiz ağır bastığı için, menfaatlerimiz galip geldiği için, evimize engel olur, işimizi etkiler, doktoramız yarıda kalır, doçentliğimiz iptal edilir, tayinimiz çıkarılır, müşterilerimizi kaybederiz, okuldan atılırız korkusuyla bugün bizler de gizlemeye çalışıyoruz hakkı. Sonra:
43:"Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin!" Burada İsrâil oğullarına Peygamber Aleyhisselâm ve onun ashabının kıldıkları bir namaz hatırlatılıyor. Kendilerinin ezip bozdukları bir ibâdet türü değil. Rasulullah’ın Allah’tan aldığı ve pratik hayatta uyguladığı rükûlu ve secdeli bir namaz isteniyor onlardan. Namazı ikâme edin, zekâtı verin, bir de rükû edenlerle beraber rükû edin! Burada olduğu gibi namazla secde, namazla rükû aynı anda zikredilmişlerse o zaman bu secde ve rükû namazdakinden ayrı anlama gelecektir. Çünkü bakın Allah namaz kılın! dedi, namazda zaten rükû var ama ayrıca bir de rükû edenlerle beraber rükû edin! buyurdu. O zaman buradaki rükû, namazdaki rükû demek değildir. Namazdakinden farklı bir anlama gelecektir. Buradaki rükû: Allah karşısında bel bükün! Boyun eğin! demektir. Allah’ı dinleyin! Allah’a kulak verin! Allah’ın istediğini yaşayın! demektir. Rükû edin; yâni Allah karşısında ukalalık etmeyin! Allah’a kafa tutmaya, Allah’a akıl vermeye kalkışmayın demektir. Meselâ örtünün! denilmişse hemen bu konuda rükûyu gerçekleştirin! Namaz kılın! Çocuklarınızı eğitin! Kitapla tanışın! Hayatınıza Allah’ın istediği biçimde program yapın! denilmişse hemen uygulamaya koymak üzere rükû edin! demektir bunun mânâsı. Namazı ikâme edin demek;, namazı kılın! demek değildir. Bunu daha önce de demeye çalışmıştık. Namazı ikâme edin demek; 1- Namazınız hayatınızın direği olsun demektir. 2- Namaz, bedeninizin kulluğunun ifadesi olsun demektir. 3- Namazla Allah’tan mesaj alın ve hayatınızı bu mesajla düzenleyin demektir. Yâni iki namaz arasını Allah’a verdiğiniz söze göre ayarlayın demektir. 4- Öyle bir namaz ikâme edin ki; bu namaz, sizin ferdi ve içtimai hayatınızı dengede tutsun. Zekâtı da verin ki, toplumsal prob-lemlerinizin tamamını bu zekât çözümlesin. 5- Bir de sadece kendi başınıza bu işi yapmayın! Sizden önce de bu işi yapanlar varsa, onlarla beraber olun! Onlarla beraber cemaat olarak ikâme edin! demektir. Onlarla bütünleşin anlamına gelecektir. Varsa rükû edenler, Allah’ın emrine boyun bükenler, siz de hemen onlarla bütünleşin! Anlamına gelecektir. Yâni bu ağacı kucaklayın! demek yâni sen kendi görevini yap ta, ama senden başka birileri onu kucaklamakla meşgulse sen de onunla birlikte yardımlaş demektir. Yâni bu yemeği yiyin! demek illa da birlikte yiyin! demek değildir bu. Sen ye de, birileri de yiyecekse sen de onunla yemeye devam et! Yâni. Bu, yahudilere bir emirdir. Buradaki namaz emri yahudilere yapılmaktadır. Öyleyse anlıyoruz ki, biliyoruz ki namaz önce de var. İşte önceden beri, çok önceden beri var olan namazın yahudilerde de aynen devam ettiğini anlıyoruz. Namazın ikâmesinden söz edilir. Kur’an’da "ikâme-i salât" sözü çok geçer. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde: “Ben nasıl namaz kılıyor idiysem, öylece namaz kılın!” Buyurur. Ama o zaten peygamber örnekliliğinde bir namaz kılıyor olduğuna göre, namazın ikâmesi zaten peygamberin örnekliliğin-de vardır ve tamam, biz de aynı namazı kılmak zorundayız. Allah "sallâ" yapın! demiyor ama bakın. Yâni bizim yaptığımız gibi sallayın! değil. Ya ne? "Salâtı ikâme edin!" "Veyl olsun o namaz kılanlara!" (Mâûn: 4) Âyetinde ise namazı sallayanlar anlatılır. Namaz kılmaktan gafil adamlar da, kıldık zannediyorlar veya namazı bir hareket zannediyorlar. Veya namazı kılınca tamam zannediyorlar. Namaz bitti, nama-zı kıldık, müslümanlık tamam zannediyorlar. Namazla din kurtarma çabasına giriyorlar. Halbuki Kur’an’da, dinde, İslâm’da böyle hiç bir şeye karışmayan, mücerret kendi başına bir namaz yok. Hiç bir şeye karışmayan, hiçbir fonksiyonu olmayan bir namazdan söz edilmez İslâm’da. Hayata etkili olmayan, hayatı düzenleme misyonu olmayan bir namaza namaz demez İslâm. Şimdi bize dönüyorum. Şu kıldığımız namazların, görünüşte hiçbir fonksiyonu yok gibi değil mi? Yâni bu kıldığımız namazların hayatımıza hiç etkisi yok gibi değil mi? Sanki bi-zim hayatımızda namaz öncemizle, namaz sonramız hiç değişmiyor. Mektubu atıp o dertten kurtulma işi var ya, aynen onun gibi. Ama bu kadar kötülemek yanında şunu da diyelim, tabii insafsızlık olmasın: Bu hiç gibi olan, hiç fonksiyonu yok gibi olan namazımızın görüyoruz nelere mal olduğunu. Yâni bu kadarı bile bize bir şeyler yaptırıyor aslında. Bazı arkadaşlar anlatıyor, onu, namazı terk ettiğim dönem sanki dinimi terk etmiş gibi oluyorum! diyor. Allah kimseyi o duruma düşürmesin! İnşallah.. O zaman ikâmeyi şöyle bir Türkçeleştirelim: İkâme; İki namaz arasındaki hayata karışan bir namazın kılınışına ikâme diyoruz. İki namaz arasını düzeltme fonksiyonu olacak namazın. Bu, tabi bedenî kulluğun ifadesi olacak. Bireysel kulluğun ifadesi olacak. Zekât da toplumsal kulluğun ifadesi olacaktır tabii. Yâni namaz bireysel bir kulluktur. Ben namazımı tek başıma da kılabilirim, ama zekâtı tek başı-ma, kendi kendime veremem. Onun için zekâtı verebilecek birilerine muhtacım. Öyleyse zekât toplumsal bir kulluktur diyoruz. Bu âyette bizden öyle bir namaz isteniyor ki, bu namaz: 1. Allah’tan mesaj alma özelliği sağlayacak. Yâni o namazımızda ne dediğimizin, ne okuduğumuzun, hangi taahhütlerin altına imza attığımızın, Rabbimize hangi sözleri verdiğimizin farkına varacak ve namaz sonrası hayatımızda buna uygun davranacağız. Namaz sonrası hayatımızı namazda aldığımız bu mesajla düzenleyeceğiz. İşte namazı ikâme, namazı ayağa kaldırma bu anlama gelmektedir. İşte namaz bize bunu sağlayacak bir, 2. Allah’a tekmil verme özelliğini sağlayacak. Sanki emir kaynağı, emir makamı olan Allah’tır. Sanki seccadede, onun huzuruna gidiyoruz, ama huzuruna gitmenin şartları var. Böyle isli paslı gidilmez! Temizlik yapılacak, hadesten ve necasetten taharet. Açık saçık gidilmez onun huzuruna, Setr’ul avret yapılacak. Zaman iyi ayarlanacak. Öyle dambadak gidilmez, hedef iyi belirlenecek, yâni ne anlama gidiyorsun? Ne için gidiyorsun huzura? Şöhret için mi? Para için mi? Makam için mi? Yoksa Allah dedi diye mi? Ne için gittiğini belirleyeceksin. Sonra Allah’ı en büyükleme ile, tekbir ile işe başlayacaksın. Allah’ı en büyük kabul edeceksin. Bundan sonra da: Elhamdülillah diyecek ve sadece Allah’ı hamde lâyık görecek, Allah’tan başkalarını hamde lâyık görmeyeceksin. Allah’ı Rab bileceksin. Onu hayata karışır bileceksin. Hayatın programını yapmaya tek yetkili bileceksin ve ondan mesaj alacaksın. Kabul ya Rabbi, sen en büyüksün! Kabul ya Rabbi, senden başkalarının önünde eğilmeyeceğim! Kabul ya Rabbi, senden başkalarını övmeyeceğim! Kabul ya Rabbi, senden başkalarının dediği yere gitmeyeceğim! Senden başkalarını dinlemeyeceğim! Senden başkalarının kulu kölesi olmayacağım. İrademi senden başkalarına teslim etmeyeceğim. Namazla senden aldığım bu mesajı namaz sonrası hayatımda bir an bile unutmayacağım. Namaz sonrası hayatımı bu mesajla düzenleyeceğim. Sen nasıl istiyorsan ben öylece yaşayacağım diye bir ondan mesaj alma vardır. Bir de namazın tekmil verme anlamı vardır. Sanki Cenab-ı Hak bizi yarattıktan sonra bize emir vermiş. Beş saatte bir gelin ve bana tekmil verin! Beş saatte bir gelin! Ve bana hayatınız hakkında bilgi verin! Göreviniz hakkında, yaptığınız işler hakkında bana tekmil verin! diye. Hani işveren öyle yapar ya. Gel bana tekmil ver diye adamlarını yanına çağırır ya. Ama öyle bir işveren ki, her şeyi aslında biliyor. Kimin ne yaptığını da biliyor, ne yapmadığını da biliyor. Gizlediklerini de biliyor, açığa vurduklarını da. Kalpten geçeni de biliyor, niyetleri de biliyor. Ama buna rağmen bizden de tekmil istiyor. Her gün ne yaptığımızı kendisine bildirmemizi istiyor. Hayatımızın raporunu vermemizi istiyor. İşte biz namazla Allah’ın huzuruna çıkıyor ve o namaz öncesi yaptıklarımızın raporunu sunuyoruz. Diyoruz ki: Ya Rabbi ben senden başkasının önünde eğilmedim! Hamdi sana has kıldım! Senden başkasını övmedim! Sadece sana muhtaç olduğumu bildim! İsteyeceğimi senden başkasından istemedim! Sadece sana dua ettim! Sadece sana sığındım! Rızkı sadece senden bildim! Alîm olarak, bilgisi tam olarak sadece seni bildim! Sadece senin bilgine müracaat ettim! Sadece senin için bir hayat yaşadım! Diyerek tekmil veririz Rabbimize. Tabi hayatı düzgünse bunları söyleyebiliyor adam. Ama hayatı bozuksa bunları söylemekte güçlük çekiyor. Namazın sonunda dua bile edemiyor adam. Niye? Ya yüzüne vurursa Allah! Ya bu ne biçim hayat? Ya bu söylediklerinin tamamı yalandan ibarettir deyiverirse diye korkusundan yakarışta bile bulunamıyor adam. İşte böyle tekmil verilen, mesaj alınan bir namaz olursa bizim namazımız, o zaman o namaz dinin direği olan bir namaz olmuştur. Ama Allah korusun şu anda pek çoğumuzun yaptığı gibi, sadece çadırın ortadaki direği gibi olunca namazımız, direk tek başına bir anlam taşımayacaktı ya. Sapıyla, ipiyle ve tüm müştemilatıyla o direk çadırı ayağa kaldıracaktı. Yâni namazda tüm hayatı ayağa kaldıracaktı ya, işte böyle bir namaz olmalı bizim namazlarımız. Ama öyle değil de yatıp kalkmak biçiminde bir namaz kılarsak, o zaman sadece direk dikiyoruz demektir. Her yere direkler dikiyoruz ama gün olur bu direkleri muhafaza bile dert olur. Kendi kendine duramaz ki onlar! Gün olur zorlanırız. Zorluk çekeriz. Ve bugün namazın kimi müslümanların hayatında yük olduğunu ben görüyorum zaman zaman. Zorlaşıyor, yük oluyor, zorlanıyor, ama ne yapsın. Evde kılacak, vapurda kılacak, dükkanda kılacak, derste, teneffüste kılacak, eğitim anında kılacak, kılacak. Ama böyle hayattan kopuk, hayata etkili olamayan ve duvarsız, müştemilatsız sadece direk dikme türünde bir namaz değil de na-mazın istediği hayatı yaşayarak bir namaz kılabilirsek, o zaman namazın dediği hayatı yaşarken namaza yer vardır o hayatta. O zaman bu hayat onu doldurucu, destekleyici olur ve namaz zevk verir. Böyle bir hayatta namaz hiç de zor gelmez mü'mine. Yâni o hayat benim olunca, yâni çadırım benim olunca, o zaman çok kolay olacaktır bu iş. O zaman direk hoş oluyor değil mi? Öteki türlü hayattan ayrı namaz olmuyor, işte görüyoruz. Adam namaza bir durayım da ayağımdaki oku öyle çıkarın filan, olmuyor. Sanki namazın dışında Allah-tan ayrıymış da namazda Allah’la beraber. İşte durun da Allah’la bir beraber olayım! demiş de ve de oku çekmişler ayağından da, haberi bile olmamış da, bu da fıtrata aykırıdır diyoruz. İnsanın haberi olur yâ-ni. Hattâ aman çalınma ihtimali filan olursa ayakkabını önüne koy da haberin olsun! diye emirler görürsünüz orada. Veya meselâ balgam gibi bir şeyler tükürecekseniz, karşınıza tükürmeyin, onu ayağınızın altına alın! deniyor. Böyle olunca haberin olacak yâni bunlardan. Zaten Allah bizden böyle bir namaz da iste-miyor.. Evet işin aslı, bizim namazların pek tadı yok. Hani nasıl desem, mercedesin önünde işte yıldız gibi bir putu var ya, yuvarlak yıldız mı diyorlar ne? Onu çok seviyoruz, ama bizim arabada onu takacak yer yok. Arabamız mercedes değil, murat yâni. Ama olsun diyoruz! Ve murada onu takmaya kalkıyoruz. Bizim namaz biraz öyle gibi yâni. Aslında namaz hayatın yapı taşlarıdır. Hayatı Allah namazla doldurmuş; yâni hayatı namazla belirlemiş Allah. Namazla belirlenen hayat içinde uykuya zaman ayırın! Yemeğe zaman ayırın! Okumaya, yazmaya zaman ayırın! Şuna şuna zaman ayırın! demiş tamam. Bunlar namaza göre ayarlanacak. Yâni önce namaz sonra namazdan arta kalan zamanda da bunlar yapılacak. Çünkü bunlar hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Biz hayatta yaşamak zorunda olduğumuz bu işlerin aralarını namazla dolduracağız, namazdan aldığımız mesajla dolduracağız. Ama biz şu anda öyle yapmıyoruz da hayatımızın vazgeçilmez birimleri var, biz onları yaşarken namazı araya sıkıştırıveriyoruz. Yâni aslında bizim hayatta namaza yer yok! Ama biz yine de onu bir yerlere takıveriyoruz. Meselâ bugün bir fabrikaya gittim. Öğlen ezanı saat birde okundu. Niye orada öyle okunur diye sordum. Dediler ki: İşte vardiye, yemek zamanı öyle denk geliyor ne yapalım! Hem böyle bir saat geç okutturuyor adam, hem de resmen hoparlörle ezan okutturuyor. Böyle garip bir şey. Böylece hem işimizin düzeni bozulmayacak hem de araya bunu sıkıştırıvereceğiz. Namaz değil de aslında bu hayatın aksesuarı. Evet namazı ikâme edin! Başka? Bir de: "Zekâtı da verin!" Böylece kişi zekât ile maldan vazgeçebilmeyi öğrenecektir. Yâni malın sahibinin Allah olduğunu öğrenebilecektir. Değilse kişi malının bir kısmını def edecek de gerisinde tam söz sahibi olacaktır değildir mânâ tabii. Ne demekti zekât? Ya Rabbi! Bu malı sen izin verdiğin için kazandım! Senin izin verdiğin yerden kazandım! Senin izin verdiğin yerde harcayacak ve senin izin verdiğin gibi sarf edeceğim! Bunun şiarı olarak da, ispatı olarak da senin namı hesabına işte birilerine veriyorum! diyecektir. Yâni ya Rabbi! Bu mal mülk senindir! Ben karışmıyorum buna! Malımın hepsi senindir! Mânâsına gelecektir bu. Ama hal böyleyken bakıyoruz bugün adam malının içinden zekât miktarını ayırdıktan sonra gerisine karıştırmıyor Allah’ı. Sanki al senin hakkın bu! Gerisine karışma! diyor! Zekat sanki Allah için sus payı gibi değerlendiriliyor. Olmaz ki böyle. Çünkü İslâm, zekâtı emretmenin yanında, aynı zamanda mal kazanmaya bu kadar hırslı olmamayı da emreder. Adam mal kazan-maya o kadar hırslı ki, zekât verse de o onu temizlemez. Meselâ nasıl hırslı? İlim öğrenmeye vakit bırakmayacak kadar hırslı! Kur’an öğrenmeye vakit bırakmayacak kadar hırslı! Çoluk çocuğunun eğitimiyle ilgilenemeyecek kadar hırslı! Akşam ezanında camiye, yatsı namazında mescide, sabah namazında müslümanlarla beraber olmaya gidemeyecek kadar hırslı. Sonra da kazandığından zekât veriyor. Al şunu da ağzını tut diyor sanki. Ben böyle zekâtları almıyorum. Meselâ birisi çağırmıştı, işte zekâtı verelim filan diye, hesaplatmak için çağırmış Ramazan’da. Olmaz arkadaş! dedim, senin malına zekât düşmez! Yahu doğru söyle! filan dedi. Dedim ki, gerçekten olmaz! Senin malına zekât düşmez! Sen bunları sadece kendine harcamaya devam et başkasını da sorma dedim. Israr edince yanında biri vardı. Mecburen izah ettim. Değilse o gün demezdim ona, biraz da o uğraşsın, işi ne? derdim de, ama yanında birisi olduğu için mecburen izah etmek zorunda kaldım. Dedim ki arkadaş! Senin literatürde, senin işte, senin meslekte birtakım ne demektir? Birtakım eşya? Meselâ yemek odası, yatak odası, oturma odası, kalkma odası, amuda kalkma odası, diz çökme, bağdaş kurma odası işte hepsi. Şimdi bir eve bundan kırk takımın olsa dedim hangi birini bir fakire vereceksin? Kırkta birini bir fakire vereceksin. Peki kim o fakir dedim? Var mı öyle biri? Yâni hangi fakire verilir bu? Bulunur mu böyle bir fakir? Bunu alsın da ne yapsın o fakir ya? Nerede kullanacak fakir bunları? Bu senin kullandığın eşyayı nerede kullanacak fakir? Öyle değil mi ama? Bugün müslümanlar müs-lümana lâzım olmayan şeyin ticaretini yapıyorlar. Meselâ adam içki satıyor idiyse zaten veremez onu fakire de, çünkü haramdır bunu bi-liyoruz da, aynı zamanda ihtiyaç olmayan şey de haramdır müslüma-nın hayatında, bunu bilmiyoruz. İhtiyaç olan şey: Meselâ yatak lâzım değil mi? Evet lâzımdır ama on beşinci yatak haram! Elli beşinci hep-ten haram yahu! Meselâ kadının süslenmeye ihtiyacı var. Ama erkeği de, yok dediyse, işte iyi kötü giyinecektir. Yahu olur mu, ihtiyacım var-dı benim! demesinin anlamı yoktur. Meselâ tokken yemek, Rama-zanda yemek haramdır. Meselâ bir adamın yıllık öğle yemeği ihtiyacı mümkün değil üç yüz altmış gün olamaz. Çünkü İslâm belirlemiştir onu. Muhakkak bir kere, bir ay yemeyecektir Ramazanda. Bakın Allah Resûlü der ki: “Allahu Teâlâ birtakım şeyleri farz kılmıştır. Onları zayi etmeyiniz. Bazı mâsiyetler için de birtakım hadler koymuştur, onları da asla tecavüz etmeyin. Birtakım şeyleri haram kılmıştır, onlara el uzatmayınız. Birtakım şeylerden de unutkanlık eseri değil, size mahza merhametinden dolayı sükut etmiştir. Onları da soruşturmayın.” Allah farzlar kılmış, sakın onları zayii etmeyin. Bunlarsız cennet olmaz! demiş. Bir çizgi, bir hat çizmiş ve sakın bunları aşmayın! demiş. Bir de haramlar kılmış, sakın oraya da düşmeyin! demiş. Peki nedir bu mobilyacılık? Nedir bu askıcılık? Allah Resûlü; “yatarken elbisenizi dürüp besmeleyle bir yere koyun ki Şeytan ondan istifade etmesin!” buyurur. Biz de askılara takıp, ey şeytan bak sana hazır burada bekletiyoruz! Rahatlıkla bunu kullanabilirsin! diyoruz sanki. Peki olur mu İslâm toplumunda bu meslekler? Bunları çoğaltabilirsiniz. Şu kadarını söyleyeyim: Yaptırıcısı İslâm olmayan her şey İslâm’da bâtıldır. Öyle olsaydı İslâm yaptırırdı zaten onu! Bugün bu mesleklerin yaptırıcısının İslâm olduğunu hiç düşünemiyoruz. Baklavacılık, sebzecilik, pastacılık ta öyle. Ama unutmayalım ki yarın sorulacak adama. Her yaptığımız iş konusunda: Bu konuda Rabbiniz kimdi? denilecek. Bunu yaptıran kimdi sana? Neden aldın bunu? Neden sattın? Neden yaptın bu işi? Kim dedi de yaptın? Ya Allah dedi de öyle yaptım! diyecek adam ya da işte bilmiyorum, Zerdüşt buyurdu da onun için yaptım! diyecek. İşte ihtiyacımdı ya Rabbi! Güzel görmüştüm ya Rabbi! Uygun bulmuştum ya Rabbi diyecek ve mâzeretini sunacak Allah’a. Allah da tamam, benim istediğim de buydu, iyi yapmışsın demişse ne âlâ, değilse Allah korusun. Meselâ bakın namaz, namaza kimse laf edemez değil mi? Bunun bile yaptırıcısı Allah değilse, bu bile bâtıldır. Diz kireçlenmelerini önlemek için, jimnastik hareketi için kılınan namaz, yâni yaptırıcısı Allah olmayan namaz da bâtıldır. Öyleyse yaptırıcısı İslâm olmayan bütün eylemler bâtıldır. "İnanan ve inancının gereği olan amelleri işleyenler." Bunların bu konudaki imanları vahiyden kaynaklanıyorsa bu güzeldir. Ama değilse salih amel değildir o. Bir amelin yaptırıcısı İslâm değilse o amel salih amel değildir. Bazı ameller İslâm’da suç olmasa da eğer onların yaptırıcısı İslâm değilse yine salih değildir onlar. Meselâ evin bazen geniş olması suç mu? Hayır. Meselâ fethettin bir bölgeyi, Japonya’yı aldın ve orada karşına beş yüz metrekarelik bir ev çıktı. Ne yapacağız? Yıkacak mıyız bunun bir kısmını? Yıkmak da bâtıl zaten. Ama benim demek istediğim o ki: Bu hem hedef belirtmeyecek bizim için, yâni hedefimiz olmayacak böyle bir ev, hem de orada oturuşumuzun modelini İslâm belirleyecek. Meselâ öyle bir zekât sistemi ki infakı ortadan kaldırmış. İnfakı ortadan kaldırıcı olan zekât anlayışı da bâtıldır. Çünkü Allah zekâtla infakı ayrı ayrı zikretmiştir. Hem "infak ederler" der, arkasından da hem de "zekât verirler" ifadesini kullanır Bakara sûresi 177. âyette. Sonra buyurur ki Rabbimiz: "Rükû edenlerle beraber de rükû edin!" Bakın burada rükû namazdan ayrı zikredilmiştir. Namazdan daha şümullü bir kelimedir bu. Eğer Kur’an-ı Kerîmde namazla birlik secde, namazla birlik rükû zikredilmişse o zaman namazdan farklı bir rükû ve secde anlamına gelecektir bu. Rükû edenlerle birlikte rükû edin! demenin anlamı: Bu konuda sizden önce birileri yoksa yine yapın! Ama sizden önce birileri varsa, o zaman siz de onlarla birlik olun! demektir. Yâni onlarla beraber yapacağınız görevler vardır, onu da onlarla beraber yapın! demektir. Topyekün müslümanlarla birlikte hareket edin, kendinize ait oluşturduğunuz küçük küçük gruplarla hareket etmeyin. Yâni İslâm’ın sorumluluk anlayışı, kişiyi sorumluluktan kurtarmak değil onun sorumluluğunu düzenleme çabasıdır. Şimdi cemaate dahil oluyor adam, İslâm’ın yüz biriminin on tanesi kendine yükleniyor, onun da onda altısını yaptı mı, yâni altısını yaptı mı ben yüzde atmışı yaptım sevincinde oluyor. Oysa yüzde altısını yapıyor. İslâm’da bu yok! Ya ne var? İslâm’da kişinin, bireysel planda görevleri yanında, toplumsal planda görevleri hatırlatılır. Sen birimsin, ama toplumun da bireyisin. Yâni sen kendin yiyorsun, kimse olmasa da onu yine yiyeceksin. Ama birileriyle yerken de dikkat et! Hem ona örnek olma açısından, hem de onunkini yememe açısından. Eh bunu anladınız, şimdi söyleyin bakalım:
44: "İnsanlara birr’i emredersiniz de, kendinizi unutursunuz öyle mi? Üstelik kitabı da okuyorsunuz. (Aklınız yok mu sizin?) Aklınızı kullanmayacak mısınız?" "Bir de üstelik kitabı da okuyorsunuz. Aklınız yok mu sizin? Aklınızı kullanmayacak mısınız?" İnsanlara birr’i emredersiniz de kendinizi unutursunuz öyle mi? Birr ne? Bakara 177 de gelecek. Birr; imancı olmak, infakçı olmak, namazcı olmak, zekâtçı olmak, takvacı olmak, sabırcı olmak ve tasdikçi olmak demektir. Öyleyse siz insanların böyle olmalarını emredersiniz, sonra da kendinizi unutursunuz öyle mi? Meselâ Mutaffifin sûresinin hemen başında birr anlatılır: "Vay o eksik tartıp ölçen hilecilerin haline! Ki başkalarından aldıkları vakit tam ölçüp alırlar, ama başkalarına ölçtükleri vakit de eksik verirler." (Mutaffifin: 1,2,3) Yâni birilerine farklı ölçersiniz, kendinize farklı ölçersiniz! denilir. İstemeye gelince tam istersiniz, tamı istersiniz, ama ödemeye gelince hep eksikten yana olursunuz. Meselâ çocuklarınızdan, hanımlarınızdan itaat beklerken tam, ya da tama yakın bir itaat beklersiniz, ama kendinizin onlara karşı sorumluluklarınız söz konusu olunca da, meselâ onlara din duyurma, onları müslümanca eğitme sorumluluğunuz söz konusu olunca da eksik ölçersiniz. Veya hanımlarınızdan, çocuklarınızdan tam itaat bekleyen sizler, kendinizin Allah’a itaati söz konusu oldu mu da hep eksikten yana, eksiltmeden yana olursunuz. Veya hani başkalarının hanımı şöyle şöyle davransın, ama senin hanımın yapmasın. Başkalarının çocuğu şöyle yapsın, ama senin çocuğun yapmasın. Başkalarının kadınlarına anlat, ama kendi hanımına anlatma gibi mi yapıyorsunuz? Başkalarını düşünüyorsunuz ama ken-dinizi unutuyor musunuz? Başkalarına duyurduğunuzlar konusunda kendiniz nötr mü davranıyorsunuz? Başkalarının hesabını yapıyorsu-nuz da kendi hesabınızı unutuyor musunuz? Başkalarının müslüman-lığı konusunda titiz davranıyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz? Veya: Âyetiyle de birleştirmiş kimi tefsirler burayı: Yâni: "Ey mü'minler yapmadığınız şeyin niye sözcülüğü-nü yapıp duruyorsunuz?" (Saff: 2) Yâni konuştuğunuz şey konusunda niye kendinizi unutuyorsunuz? Bir şeyin sözcülüğünü yapıyorsanız, onu eyleme geçirin! Ya da birilerinin yapmasını emrediyorsanız, siz de bizzat onu yapın! Anlamına gelir. İnsanlara bir şeyler söyler de kendinizi unutur musunuz? Veya kendinizin yapmadığı, yapmayacağı şeyleri niye söylüyorsunuz? Bunun birkaç anlamı var, inşallah onları demeye çalışalım: 1- Yapmanın konusu olmayan şeyleri niye konuşuyorsunuz? demektir bunun mânâsı. Yâni amelin konusu olmayan şeyleri, yarın amele dökülemeyecek konuları, sizi amele sevk etmeyecek konuları niye konuşup duruyorsunuz? Meselâ ne gibi? A.B.D’ yi konuşuyoruz, Çin’i, Maçin’i, Mançurya’yı konuşuyoruz. İnkaların Amerikan kültürüne etkilerini konuşuyoruz. Sumatra dosyasını konuşuyoruz, devlet kurmadan, devlet yıkmadan konuşuyoruz. Başkalarının çocuklarının eğitim problemini konuşuyoruz. Yâni bütün bunlar bizden amel istemiyor ki! Lüks şeyler bunlar! Yarın amele dökülemeyecek fantezik konuları niye konuşuyorsunuz? diyor Allah.. 2- Bir ikinci mânâsı da: Yâni sizler hep söz müslümanı mı olacaksınız? Hep söz planında mı müslüman olacaksınız? Amel planında müslüman olmayacak mısınız? Hep sözlü mü olacaksınız? Hep böyle sözlü mü kalacaksınız? Nişanlanıp evlenmeyi hiç düşünmüyor musunuz? Namazını kılmayacağınız yere niye abdest alıyorsunuz? Abdest, bir daha abdest, bir daha abdest! Yeter ya bir de namaz kılmayı öğrensenize! Halbuki konuşma yerine iş yapmayı sever Allah: "Muhakkak ki Allah kendi yolunda birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf olarak çarpışanları sever." (Saff: 4) Yâni konuşma yerine iş yapmayı sever Allah. Saf saf savaş toplumu olarak Allah yolunda savaşanları sever Allah. Bu işin edebiyatını yapanları değil! Efendim yapmak lâzım, kurmak lâzım, kırmak lâzım gibi laf ebeliğiyle meşgul olanları değil. 3- Bir de bu tür âyetlerden bizim anlayacağımız: Mü'min söylediği şeyi mutlaka kendisi bizzat yapmalıdır, yaşamalıdır. Sanki Allah korusun sözleri bir vadide, kendisi başka bir vadide olmamalıdır. Sûrenin başında: (Bakara: 17) De anlatılan münâfıklar gibi olmayacak yâni. Başkalarını ay-dınlatırken kendisi karanlıkta kalanlar gibi olmayacak. Yâni kişi söy-lediğini kendisi de yaşayacak. Ama yaşamadığını söylemeyecek değildir mânâ. Bunu bir daha söyleyelim: Kişi başkalarına yapın diye tavsiye ettiği şeyleri kendisi bizzat yaşamak zorundadır. Ama bunun mefhum-ı muhalifi caiz değildir. Yâni yaşamadığı şeyleri söylemeyecek demek doğru değildir. Öyle olursa yâni meselâ ben sadece kendi yaşadıklarımın dışında insanlara bir şey anlatamazsam, bir şey söyleyemezsem o zaman din eksik anlatılır. Meselâ ben sadece kendi yaşayabildiğimi anlatırsam, ötekisi de kendi yaşadıklarını anlatırsa o zaman din güdükleşir. Ben bildiğim dini tümüyle anlatmak zorundayım. Benden daha güzel bu dini yaşayan birileri çıkabilecektir zira. Nitekim Allah’ın Rasûlü veda hutbesinin bir bölümünde kendisini dinleyen ashabına şöyle buyurmuştur: Burada olanlar bu duyduklarını duymayanlara aktarsın! Umulur ki sizden daha iyi anlayıp yaşayanlar çıkabilir! Öyleyse meselâ ben gece namazı kılmıyorsam, eh ben bunu yapamıyorum, öyleyse kimseye anlatmamalıyım! diyemem, zira benden daha güzel bu işi beceren birileri çıkacaktır, o halde gece namazını da anlatmalıyım. Veya ben zengin değilim, zekât veremiyorsam da onu birilerine anlatmak zorundayım. Veya çocuğum yok, çocuk eğitimi konusunda herhangi bir şey yapmıyorum, ama çocuğu olanların bilmeleri için bu konudaki hükümleri de anlatmak zorundayım. Hani İmamı Azam Efendimize izâfe edilen bir yalan var: Şeker hikâyesi. Adamın biri şeker yiyen şeker hastası çocuğunu, İmam Ebu Hanife’ye getirir ve der ki: Ey imam bu çocuğa bir nasihatte bulunsanız da şeker yemese! İmam Ebu Hanife Efendimiz der ki; “Al bu çocuğu götür, kırk gün sonra getir.” Adam götürür çocuğu ve kırk gün sonra getirir. İmam Ebu Hanife Efendimiz çocuğu karşısına alır ve üç kere; “Oğlum şeker yemeyeceksin!” Buyurur ve artık çocuk ta bir daha şeker yemez. Babası der ki; “Ya imam, söylediğin üç cümle, bunu kırk gün önce söyleseydin de oğlum kırk gün bu azabı çekmeseydi olmaz mıydı?” İmam Azam der ki; “Ben o anda kendim şeker yiyordum, o durumdayken çocuğa şeker yeme deseydim tesirli olmaya-caktı. Ama bu kırk gün zarfında ben sabredip şeker yemedim, kendimde tatbik ettiğim için, kendim yaşadığım için tesirli oldu!” der. Hikâye tabii. O zaman şunu sormamız gerekecek: Peygamberimiz Ebu Cehil’e tesirli olamadı. Acaba Allah’ın Resûlü yaşamadığı için mi tesirli olamadı? Bu yanlıştır, çünkü tesir bizden değil Allah’tandır. Bir de birilerine şekeri yasaklamak için illa da biz şeker yemeyeceğiz diye bir şey yoktur. Şu anda benim anamda tansiyon var ve ben onun önünden tuzu çekiyorum, ama bana yasak olmadığı için ben kendim yiyorum tuzu. O da şekeri benim önümden kaldırıyor tabii. Evet: İyiliği, birri, hayrı, İslâm’ı, imanı insanlara emredersiniz de ken-dinizi unutur musunuz? İnsanları imana davet ettiği halde kendi dün-yasında kendince bir hayat süren insanlara söyleniyor bu söz. Yâni pratikteki hayatlarıyla teorideki hayatları farklı olan müslümanlara deniyor. Çünkü bakın sonra da deniyor ki, üstelik sizler kitabı da bili-yorsunuz. Siz kitabı da okuyorsunuz. Kitaptan da haberdarsınız. Ger-çi İslâm toplumunda bir grubun âlim, diğer bir grubun da bu âlimlere tabi olan bir grup olması gibi mutlak mânâda bir ayırım söz konusu değildir. Her müslüman kendi çapında âlim olmak zorundadır. Yâni kendilerinden daha çok âlim olanlardan bilgi, kendilerinden daha az âlim olanlardan da yine bilgi alışverişi kurmak zorundadırlar. Yâni her bilen bildiği kadarının âlimidir. Bundan dolayıdır ki, her bilenin kendi bildikleri kadarını birilerine ulaştırabilme sıkıntısını yaşaması gerek-mektedir. İşte bu âyet mü'minlerin bu sıkıntılarına çözüm getirir. Yâni siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi ihmal mi edersiniz? Üstelik siz biliyorsunuz da bunu? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Buyurulur.
45:"Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Gerçi bu nefislere ağır gelirse de haşiîn olanlara ağır gelmez." Onun için yardıma ihtiyacın olacak, yardıma muhtaç olacaksın. Bunu başkalarına deme ve bunu kendin yapma konusunda yardıma muhtaç olacaksın. Bu durumda da biri sabırla, diğeri de namazla Allah’tan yardım iste! Allah’ın yardım kapılarının anahtarı sabır ve namazdır. Bazen nefsin egemenliği, bazen dışındaki ve içindeki şeytanlar, bazen mal mülk derdi, seni baş aşağı getirecek noktaya gelebilir. Bazen bir şeylerden dolayı güçsüz düşebilirsin. İşte o zaman da sabır ve namazla Allah’tan yardım iste! Sabır; direnç demektir. Ve-ya dayanmak demektir, süreklilik veya devamlılık demektir. Kâfirlerin de hareketlerinde bir sabır veya müslümanların da hareketlerinde bir sabır söz konusudur. Meselâ kâfirler peygamberimiz karşısında dayanabilmek için birbirlerine yürüyün! dediler. Aman bu peygamber karşısında pes etmeyin! dayanın, dişinizi sıkın ve sabredin! dediler. Sâd sûresinde bu husus şöyle anlatılır: "İlâhlarınıza sarılarak yürüyün! Dayanın! Sabredin! Zaten sizden istenen de budur." (Sâd: 6) Diyorlardı. Eğer siz İlâhlarınıza sabreder, İlâhlarınıza sıkı tutunursanız bu peygamberin size yapabileceği bir şey yoktur, diyorlardı. Ve gerçekten de "Ben dedemi şu putun önünde secde ederken buldum. Ey Muhammed, ne yaparsan yap, beni dedemin yolundan çeviremezsin!" diyerek putuna sabredip sıkı tutunan Ebu Cehil’e Allah’ın Rasûlü hiç bir şey yapamıyordu. Bugün de aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! teraneleri atanların niyetleri de galiba budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar keşke bugün müslümanlar da kendi İlâhlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilselerdi, tüm dünya düşman olsa bile kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı onlara. Dünya üstlerine gelse imanlarında sarsamayacaktı onları. Zaten sizden istenen de budur! Siz ilahlarınıza iyi tutunur ve yolunuza devam ederseniz bu peygamberin size yapabileceği hiç bir şey yoktur diyorlardı. Sabırlı olmak demek bıkmamak, usanmamak demektir. On yıldır namaz kılıyorum! Yeter artık dememek sabırdır. On yıldır içki içmiyorum! Yeter artık bu kadar dememek sabırdır. İbâdetten bıkmamaya, günahtan kaçınmaya devam etmek sabırdır. Allah’ın nasıl isterse bizi öylece imtihan ettiğine, edeceğine, gönderilen sorular istikâmetinde Allah’a kulluk etme şuurunun devamına da sabır diyoruz. Bazen yangınla, bazen hastalıkla, bazen zenginlik, bazen fakirlikle, Rabbimizin bizi nasıl isterse öylece imtihan edeceğine iman etmek, sabırdır. Bazen müslümanların zafiyetleriyle, bazen kâfirlerin gücüyle, bazen zaferle, bazen yenilgiyle, bazen Bedir’le, bazen Uhud-la imtihan eder Allah. Biz de o konuda sabredeceğiz. Yâni o konuda nasıl kulluk etmemizi istiyorsa öylece kulluk edeceğiz. Sabır, insanın vücudundaki baş mesabesindedir. Başı olmayan bir bedenden nasıl ki hayır beklenmezse, sabrın kontrolünde olmayan bir imanda da bilelim ki, hayır yoktur. Sabır çok önemlidir İslâm’da: “İnnallahe mea’ssabirin” denirken “İnnallahe meal-musallin” Denmediğini görüyoruz. Yâni Allah namaz kılanlarla beraberdir denmezken, Allah sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Çünkü sabır, namazdan da şümullüdür. Zira namaz kılabilmenin, bunları yapabilmenin yolu da sabırdan geçer. Namaza sabredecek ki kişi, namazı kılabilsin. Zekâta sabredecek ki, verebilsin. Sabır önemlidir. Kulluğa sabır, her şart altında kulluğu sürdürmeye sabır, şeytana ve şeytan taraftarlarına uymamaya sabır. Günahlara düşmemeye, nefsin arzularına kanmamaya sabır gibi. Evet namazla ve sabırla Allah’tan sürekli yardım isteyeceğiz. Çünkü her ân şeytanla karşı karşıya bir hayat yaşıyoruz. Üstelik şeytanın tüm yardımcıları da bizi çepeçevre kuşatmışlardır. Şeytanın sıkıntıları, şeytan dostlarının ürettiği sıkıntılar, dünyanın tabîi sıkıntıları, bir de müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan müslümanlardan gelecek sıkıntılar bizi bunaltacak noktaya geldiği zaman başka da çaremiz yoktur. Tüm bu aleyhte şartlara rağmen yine de müslüman kalabilme bilinciyle Rabbimizden yardım isteyeceğiz. Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Namazla ve sabırla Allah’tan yardım dileyin, ama: "Gerçi bu namaz nefislere pek ağır gelir. Ancak haşiûn olanlar bunun dışındadır" Ama bu sizin Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz, gerçekten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayama-mış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâkin huşû erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatırlamaktan zevk alan huşû sahipleri için zor gelmez. Namaz demek ki, Allah’tan yardım isteme konusuymuş. Ebu Dâvûd’un rivâyetinde şöyle buyurulur: "Allah’ın Resûlü ne zaman bir şeye üzülürse hemen namaza dururdu." Bir başka rivâyette de hadîseler onu üzüp, bitkin hale getirince: "Bizi serinlet ey Bilal!" Yâni bir ezan oku ey Bilal! Bir namaza duralım da rahatlayalım buyururdu. İbni Cerir rivâyet eder: Allah’ın Resûlü karnı ağrıyan bir adam gördü de ona şöyle buyurdu: "Kalk namaz kıl! Çünkü onun şifası namazdır" Buyurdu. Yine rivâyet edilir ki İbni Ab-bas’a kardeşinin vefat haberi verilince önce istirca etti, sonra da hemen bir kenara çekilip iki rekat namaz kıldı. Böyle bir durumda Allah’tan yadım dilemeyi ihmâl etmedi. Namazla Allah’tan yardım dilemek. Öyleyse biz de öyle bir namaz kılalım ki, Allah bize yardım etsin anlamına gelecektir bu. Yâni Allah’ın yardımını celp edecek bir namaz kılmalıyız. Eh ben namaz kıldım. Ya Rabbi hani bana beş bin lira verecektin! Olmayacağına göre, namazın bizzat kendisi yardımın gereğidir. Yardımın anahtarıdır yâni. Bir de peygamberimiz diyor ki; namazla Allah’tan şifa isteyin! Demek ki şifa konusunda da yardım namazla olabilecek, namazla istenebilecektir. Artık ne tür bir şifadır bu? Sosyal dertlere mi? Bedenî dertlere mi? Ailevî dertlere mi? Bunları erbab-ı namaz bilir diyoruz. Herhalde Allah’ın istediği biçimde bir hayat süren adam, acıları da pek o kadar duymayacaktır. Meselâ şu anda Bosna’dakiler veya Çeçenistan’dakiler eminim bizden daha rahatlar. Bazen kolu gidiyor, bazen ayağı kopuyor, bazen arkadaşı ölüyor gözünün önünde ama adam hiç tınmıyor bile. Niye? Belki de o ortamı daha bir yakın görüyor ve yaşıyor da ondan. E şimdi namaz demek kişinin Allah’la beraberliği demek olunca, elbette Allah’tan yardım dilemesi de, şifa dilemesi de mümkün olacaktır. Bir de bildiğimiz namaz "Ta’lim-i mesele" olan Fâtiha ile Allah’tan yardım dileme makamıdır. Hani günde kırk defa: "Ya Rabbi sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz!" (Fâtiha: 5) Ya Rabbi tüm hayatımda sadece senin kulun olacağım! Sadece seni dinleyecek ve sadece senin git dediğin yere gideceğim! Boynumdaki ipin ucunu sadece senin eline vereceğim! Ama bu gerçekten çok zor bir şeydir. Beni senden koparıp kendilerine kulluğa ça-ğıran binlerce sahte Rabler var. Bu konuda da yardımı senden bek-liyorum! Bana yardım et Allah’ım! diye Allah’tan yardım isteme maka-mıdır namaz. Namaz kılmayan bir adam, yâni bu duayla günde en az kırk defa Allah’a iltica etmeyen bir adamın tüm hayatı bozuk demektir. Neden? Çünkü Allah ona yardım etmeyecek demektir. Allah’tan yardım istemediği için Allah’ın kendisine yardım etmediği kişi zekâtı da veremeyecektir, orucu da tutamayacaktır, müslümanca bir hayata da muvaffak olamayacaktır. Sabırla ve namazla Allah’tan yardım isteyin! Ama bilesiniz ki bu namaz, gerçekten zordur, ama haşyet duyanlar müstesna. Haşiun olanlar müstesna. Peki kimmiş bu haşiûn? Bundan sonra Cenab-ı Hak haşiûnun kim olduğunu anlatacak:
46: "Onlar öyle kimselerdir ki, her ân Rablerine kavuşacaklarını ve ona döneceklerini bilirler." Bu kişi her ân Allah’la karşı karşıya gelivereceğine inanan kişidir. Hani bir şehre gidersiniz de orada çok sevdiğiniz bir arkadaşınız olur. Yıllardır görüşmediğiniz, ama görüşebilmek için can attığınız bir arkadaşınız var o şehirde. Günün birinde o şehre gittiğiniz zaman her köşeyi dönüşünüzde onunla karşılaşıverecek gibi olursunuz değil mi? Ha şu köşeyi dönerken, ha bu sokaktan geçerken karşınıza çıktı çıkacak gibi beklersiniz değil mi onu? İşte burada anlatılan haşiûn mü'-minler de Allah’la ha karşılaştılar, ha karşılaşıverecekler. Allah’la her ân karşı karşıya gelivereceklerine inanan insanlarmış bunlar. Her ân Rablerinin huzuruna çıkacaklarının bilincinde olan insanlarmış bunlar. Buradaki zan, iman mânâsına gelen bir zandır. Halbuki Türk-çe’deki zan biraz bundan farklı. Zannederim şöyle, zannederim böyle, şeklindeki ihtimal zannı değildir bu. Yâni kişinin kesin olduğuna inan-dığı bir şey. Meselâ kapıdan çıkarken zannederim babamla karşıla-şacağım gibi bir zan düşünün. İşte Allah’la karşı karşıya gelivereceği zannı taşıyan insan. Allah’la ha karşılaştım! Ha karşılaşacağım! Zannı içinde, ümidi içinde bulunan insan. Nasıl yâni? Adam kapıdan çıkar-ken Allah’la karşı karşıya gelivereceği zannında, müşteriyle beraber olunca, kadın elini uzatınca, ya da yemek yerken, ya da yatarken, ya da kalkarken, yerken, içerken. Yâni hayatının her bir biriminde, za-man ve mekân diliminin her kesiştiği noktada, her halükârda Allah’la karşı karşıya gelivereceği zannında yaşayan insanlar. Yaşadığı hayatın her bir saniyesinde Allah kontrolü altında olduğunun, yaptıklarının tümünü Allah’ın gördüğünün şuurunda olan insanlar. Her ân ölüvereceği ve Rabbinin huzuruna çıkıvereceğinin bilincinde bir hayat yaşayanlar. İşte bunlara, böyle yaşayan insanlara namaz kolay gelirmiş. Peki ne anlıyoruz bundan? Yâni ne demektir bu? Anlayabildiğimiz kadarıyla bu ölüm demektir. Yâni bu insanlar şöyle yaşarlarmış: Ha şim-di ölüyorum, ha biraz sonra ölüyorum! Ha şu köşeyi dönerken, ha bu lokmayı yutarken, ha bu sözü bitirmeden öleceğim! Zannıyla yaşa-maktır bu. Kesin bilgi değildir bu. Hem kesin, hem de öyle değil, bir zandır yâni. Hâkka sûresinde de var bu zan, ama orada da iman mânâsına kullanılmış: Kıyamet günü, hesap kitap dönemi, kitabını eline alan mü'min şöyle diyecektir: "Ben zaten böyle bir hesap ve kitapla karşı karşıya geleceğimi zannediyordum!" (Hâkka: 20) Diyecek. Yâni kesinlikle böyle bir günle karşı karşıya geleceğimi biliyordum! Ben bugünün bilinci içinde yaşıyordum. Bugün ha geldi ha gelecek, bunun bekleyişi ve şuuru içindeydim. Bunun zannı içindeydim. Nasıl bir zan yâni? Halbuki Türkçe’deki şüphe anlamına gelen bir zan, insanı cennete götürmez. Buradaki zan, şüphe anlamına gelmez. Efendim hadisler zan ifade eder. Öyleyse zanla da amel edilmez. Haber-i vahid zan ifade eder, binaenaleyh onunla amel edilmez! O kadar boş bir laf ki, bakın Allah zannı böyle kullanıyor. Kraldan fazla kralcı kesilmenin anlamı yoktur. Veya bunu gerçekten bir zan anlamına anlarsak o zaman şöyle diyeceğiz: Âhirete hazırlık yapmak, âhiret konusunda dikkatli davranmak için sadece bir zan bile yeterlidir. Zira bugün insanlar bir zan ile de olsa gelebilecek ciddi bir zararı önleyebilmek için, zanla bile olsa gelebilecek bir tehlikenin önüne geçebilmek için nasıl harekete geçiyor, nasıl tedbirler almaya çalışıyor değil mi? Halbuki kesin bir bil-gisi yok adamın, sadece bir tehlikenin yaklaştığını zannediyor, o kadar. İşte âhiret konusunda da hazırlık yapıp bu konuda tedbirler almanız için bir zan bile yeterlidir deniyor. Bundan sonra yine İsrâil oğullarına hitap ederek şöyle buyurur Rabbimiz: Anladınız mı ey Beni İsrâil? Ey Yakup çocukları! Ey Yakup’un çocuğu olma şerefine erenler!
47:"Sizin üzerinizdeki nîmetlerimi hatırlayın ki, sizi âlemler üzerine tafdıyl etmiştik." Yâni bütün âlemlerden daha faziletli kılmıştık sizi! Peki nasıl olmuştu bu? İsrâil oğullarının bütün insanlardan üstün kılınmaları, sınıfsal bir üstünlük değildir. Kişisel bir değer kazanmaları anlamına değildir bunun mânâsı. Bu üstünlük onların nîmetler yönünden üstün kılınmalarıydı. Allah onları nîmetlere boğmuştu. Ama nîmet, nîmet verilenler açısından bir üstünlük sebebi değil ki! Meselâ şimdi farz edin ki birine el verilmiş, ötekisine verilme-miş, çolak yaratılmış. Hangisi üstün bunun? Allah’ın kendisine el verip öyle imtihan ettiği insan mı üstün? Yoksa Allah’ın el vermeyip çolak imtihan ettiği insan mı üstün? Veya Allah’ın kendisine bolca mal verip imtihan ettiği insan mı üstün, yoksa Allah’ın mal vermeyip fakirlikle imtihan ettiği insan mı üstün? Aslında ne o üstün, ne de beriki alçaktır. Bunların hepsi imtihan konusudur. Allah birini malla imtihan ediyor, ötekisini de malsız imtihan ediyor. Kimin üstün, kimin alçak olduğu yarın belli olacak. Allah, İsrâil oğullarını nîmetlere gark ediyordu. Neden? Herkesten daha çok şükretsinler, herkesten daha fazla itaat etsinler, herkesten daha çok takvalı olsunlar diye bütün bu nîmetleri veriyordu Allah onlara. Herkesten daha çok peygamber gönderiyordu bunlara Allah. Peş peşe bir peygamberler silsilesi gönderdi Allah bunlara: İshak, Yakup, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Harun, Dâvûd, Süleyman, İlyas, Mûsâ, İsa aleyhimusselâm hepsi bunlara geldi. Böylece İsrâil oğulları kendi dönemlerinde çağdaşları içinde en faziletliydiler denmiş. Demek ki kitap, Peygamberlik ve hükümranlık vererek üstün kılmıştı Allan onları. Köle iken devlet kurmak, Firavun’un esaretinden ve zulmünden kurtulmak türünde nîmetlerde bulunmuştu Allah onlara. Veya çölde bıldırcın eti ve kudret helvasıyla beslemek türünden, bulutla gölgelendirmek türünden nimetler sunmuştu Rabbimiz onlara. Ama şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki; onların bu üstün kılınıp âlemlere tafdıyl edilişleri, Allah’ın onlara lütfettiği hilafet vasfını korumaları ile kayıtlıdır. Yâni böyle ilelebet üstün olacak değillerdi bunlar. Bu hilafete sahip oldukları müddetçe bu geçerliydi. Allah’a Allah’ın istediği gibi kulluktan uzaklaşıp, Allah’ın kendilerinden istediği bu Hilafet vasıflarını kaybettikleri andan itibaren Rabbimiz bu nîmetlerin tamamını ellerinden alıverecekti. Halbuki bunlar sonradan İlâhî emirleri çiğnemeleri, Peygamberlerine isyan etmeleri, Peygamberlerini öldürmeleri, Allah’a verdik-leri ahitlerini bozmaları, hilafete sırt dönmeleri neticesinde bu üstün-lükleri de tarihe karışıp gitmiştir. Üstelik Cenab-ı Hak artık onlara karşı hükmünün lânet olduğunu, gazaba, zillet ve meskenete müstehak olduklarını ilan etmiştir.. Sanki bu âyet: Ey yahudiler! Bir zamanlar atalarınıza verilen bu imkânları, bu nîmetleri yeniden elde etmek istiyorsanız şunu çok iyi bilmek zorundasınız: Liyakatsizliğiniz sebebiyle, bana kulluktan uzaklaşmanız sebebiyle bu nîmet elinizden alınmıştır. Âlemlere karşı üstünlüğünüz bitmiştir. Bir zamanlar ona ehil iken size verdiğim bu nî-met şimdi de İslâm’da ve İslâm ümmetindedir. Eğer İslâm’a sahip çıkarsanız ona yeniden kavuşabilirsiniz! Eğer müslüman olursanız yeniden sizi bu nîmetlerime eriştireceğim çağrısında bulunur tüm yahu-dilere Rabbimiz. Bir zamanlar sizler böyleydiniz. Hani o nîmeti ne yaptınız? Neden elden çıkardınız onu? Ne idiniz? Ne oldunuz? Bir düşünün! diyor sanki Rabbimiz. Peygamberliğin İsrâil oğullarından İsmail oğullarına intikali de onların bu şereflerinin ve liderliklerinin bittiğinin beyanıdır. Kıble Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a dönünce anladılar ki, artık Kudüs’ün işi bitmiştir. Yâni Kudüs merkezli dinler artık yerini Mekke merkezli, Kâbe merkezli dine bırak-mıştır. Artık öyle anlayacağız. İslâm ümmeti için liderlik, hilafet, İsrâil oğulları için de kıyamete kadar horluk, hakirlik, zillet ve meskenet ya-zılmıştır. Demek ki onların, İsrâil oğullarının âlemlere tafdıyl edilişi, kıyamete kadar ki âlemlere değil, sadece o döneme kadar ki âlemlere bir tafdıyl olmuş, sadece o döneme kadar ki insanlara karşı bir üstünlükmüş, anlıyoruz. Tabi bizim için de geçerlidir bu. Eğer biz de o ahde vefalı davranmaz, o hilafete sadâkat göstermezsek; elbette Allah ona lâyık birilerini getirir ve bizim de defterimizi dürmeye her zaman kadirdir. Öyleyse ey bunu anlayan yahudiler! Böyle geçmişe ait, atalarınıza verilen nîmetler sebebiyle üstün millet, üstün ırk yutturmacala-rıyla kendi kendinizi aldatmayın! Haksız yere iftihar edip durmayın! Bir zamanlar bizler âlemlere tafdıyl edilmiştik. Yeryüzünün en üstün toplumu kılınmıştık. İmamet bizdeydi, hilâfet bizdeydi, liderlik bizdeydi, kitap bizdeydi, ilim ve hikmet bizdeydi diye avunup durmayın. O bitti artık diyor Rabbimiz.
48:"Öyle bir günden sakının ve korunun ki; o gün kimse kimseye hiç bir şey veremeyecek! Kimseden şefaat kabul edilmeyecek, kimseden bedel alınmayacak, kimseye yardım da olunmayacaktır." Kimsenin kimseye bir faydası olamayacak o gün! O gün ne fidye kabul edilecek, ne de kimseye yardım edilecek. Ne zorla, zorbayla kimse kimseye yardım edebilecek, ne de bir bedel ödeyerek. Eğer bu yahudiler, şu ehl-i kitap şu andaki durumlarını değiştirip Allah’ın son kitabı Kur’an’a ve son Peygamberi Hz. Muhammed’e Aleyhisselâm tabi olmazlarsa tarihe mal olmuş bu üstünlükleri onlara hiç bir şey sağlamayacak! denilmektedir bu âyet-i kerîmede. Mesuliyet ferdidir. Hesaplar şahsidir. O gün hiç kimse kimseyi kurtaramayacaktır. Esasen bu âyet İsrâil oğullarının bozulmalarına sebep olan, onların âhiret hakkındaki yanlış inanışlarını, bozuk itikatlarını anlatır. Onlar üstün ırka mensup oldukları için, büyük Peygamberlerin torunları oldukları için, ebedî kurtuluşa erdiklerine inanıyorlardı. İşte bu cesaret onları sorumluluk duygusundan uzaklaştırmış, Allah’ın emirlerine karşı duyarsız ve saygısız hale getirmiştir. Günahlara karşı onları daha da cesur hale getirmiştir. Halbuki Allah bu konuyu çok güzel açıklamıştır: "Hiç kimse diğerinin yükünü yüklenemez!" (Fâtır: 18) "O gün herkes kendi derdine düşmüştür!" (Abese: 37) "Babanın oğluna, oğulun da babaya hiç bir şey ödeyemeyeceği günden çok korkun!" (Lokman: 33) Ne zorla, zorbayla ne de kolaylıkla hiç kimse kimsenin başına gelecek olanları defedemez. Zorla defedemez; çünkü yardım yoktur o gün. Kolaylıkla da defedemez; çünkü şefaat da yok o gün. Ne karşılığını aynen vermek sûretiyle bir kurtuluş var, çünkü verecek karşılık yok; ne de başka bir şeyle ödemek mümkün, çünkü fidye de yoktur o gün.. Bundan sonra yine yahudileri, İslâm’a girmeleri konusunda tekrar tekrar tahrik eden nîmetlerin sayılmasına devam ediliyor. Bakın Rabbimiz buyurur. Bu uyarıdan sonra da hatırlayın nîmetlerimi diye nîmetlerin sayımına geçilecek. Ve iz, ve iz, diye nîmetler sayılmaya başlanacak.
49: "(Ey İsrâil oğulları) Hatırlayın ki sizi; Firavun hanedanından kurtarmıştık ki onlar, size azapların en kötüsünü reva görüyorlardı. Erkek çocuklarınızı öldürüyor, kız çocuklarınızı da diri bırakıyorlardı (Hayasızlaştırıyor-lardı). İşte bu Rabbinizin büyük bir imtihanı idi." İsrâil oğulları, Firavun’lar sisteminin egemenliğinde bir hayat yaşarlarken; Firavun oğulları, Firavun sistemi bu mus’taz’aflar takımının, bu köle takımının günün birinde güçlenip de kendilerinden hesap sorabilecek bir noktaya gelmelerinden korktuklarından dolayı onların doğan erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Ama onlardan doğan bütün erkekleri öldürünce, bu defa işlerinde çalıştıracak insan kalmayınca da bazen bir yıl öldürüyorlarsa, bir yıl da canlı bırakıyorlardı. Canlı bıraktıklarını da köleleştiriyorlardı. Onları en ağır işlerde çalışmaya mecbur bırakıyorlardı. Ehram yapımı, inşaat işleri, tarla tapan işlerinde, hizmetçilik işlerinde çalıştırıyorlardı. Varlıklarının tek sebebi de işte buydu. Erkeklerinin kimileri öldürülüp kimileri de böyle ezilmeye mahkûm edilince de bu İsrâil oğullarının kadınları Firavun oğullarının elinde oyuncak durumuna düşüyordu. Onlara karşı ahlaksızlığın en çirkinlerini yapıyorlardı. Acaba niye yapıyorlardı bunu? İsrâil oğullarının arasında uzun zamandan beri, ta İbrahim’den Aleyhisselâm bu yana bir söz dolaşıyordu. İsrâil oğullarının içinden bir Mûsâ çıkacak; bu Mûsâ onları kölelikten kurtaracak, Firavun’unun mülkünü, saltanatını yerle bir edecek. Zulüm üzerine bina edilen o sistemin defterini dürecek. İşte İsrâil oğullarının arasında yaygın olan bu söz zâlim Firavun’ların uykusunu kaçırıyor, akıllarını başlarından alıyor, ödlerini koparıyordu. Bunun gerçekleşmemesi, Mûsâ’nın gelmemesi ve sistemlerinin yıkılmaması için tedbir alıyorlardı. Bunun için de İsrâil oğullarından doğan bütün erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Bunlardan birisi mutlaka Mûsâ’dır diye. Onların içinden bir Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ can veriyordu. Burada sosyolojik bir tahlille diyoruz ki; tüm egemen güçler, yeryüzündeki tüm hâkim güçler, tüm müstekbirler, tüm sömürgeci ve zâlim güçler, yâni dünya üzerinde küfrü, şirki ayakta tutmaya devam eden tüm tâğutî güçler ezdikleri, sömürdükleri, kanını emdikleri toplulukların bir gün akıllarını başlarına alıp, tüm kelepçeleri ve prangaları çözüp kendilerinden hesap sormak üzere karşılarına dikileceklerini biliyorlardı. Biliyorlardı ki bir gün bu köleleştirdikleri insanlar uyanıp kendilerinden hesap soracaklar. Biliyorlardı ki bu yaptıkları zulümler, bu döktükleri kanlar yerde kalmayacaktır. İşte bunu kesin bilen bu zalimler bu kaçınılmaz sünnetullah tan korkarak hafakanlı geceler ve korkulu rüyalarla bir ömür sürerler. Ha uyandılar, ha uyanacaklar. Zincirleri ha kırdılar ha kıracaklar. Silahlarına ha davrandılar ha davranacaklar diye ödleri kopmaktadır. Kesin bilirler ki bu köleler, bir gün uyanacak ve kendileri için hayat hakkı kalmayacaktır. Bir gün tüm bu zulümlerinin hesabını vermekle karşı karşıya geleceklerdir. Bu sosyolojik kuralı bildikleri için aman bu İsrâil oğulları bize kafa tutacak sayısal güce ulaşmasınlar, bu nüfuza ulaşmasınlar diye onların doğan erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Ama bunu yaparken de şunu unutuyorlardı zâlim Firavun oğulları. Bu yasa Allah’ın yasasıydı. Yasayı koyan Allah’tı. Onların bu akıllara durgunluk veren tedbirleri takdiri bozamayacaktı. Onların bir hesapları varsa Allah’ın da bir hesabı vardı. Zulüm ilelebet yaşamaya-caktı. Ve daima mazlumlar, ezilenler, zulme uğrayanlar bir gün Allah’ın yardımıyla zâlimlerin hakkından geleceklerdi. Ve nitekim bakın Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ’nın kanına giren Firavun, bir gün Mûsâ’yı kendi kucağında, kendi sarayında buluverecekti. Ve bu Mûsâ, kendisinin gelmemesi adına öldürülmüş Mûsâ-ların kanları kendi vücudunda timsalleşmiş olarak bir gün Firavun’un karşısına çıkıp hesap soracaktı. Ve sonunda yeryüzünün en güçlü devleti yerle bir olacaktı. Çünkü Allah desteğindeki bir mü'min, karşısında duran tüm dünya bile olsa ne ifade edebildi ki? İşte bunu hatırlatır Rabbimiz Mekke’nin bir avuç garibanlarına. Bunu hatırlatır Rab-bimiz yirminci asrın biz mus’taz’aflarına. Ey müslümanlar! En kötü şartlar altında bile olsanız üzülmeyin! İşte bu Allah sizinle beraberdir! Siz ona lâyık kullar olduktan sonra korkmayın, Allah size yardım edecektir! Müjdesini veriyordu. Hem de bugün siyah dünyasıyla, Afrika ve Asya dünyasıyla müslümanların bulunduğu bölgelerde aynen dünkü Firavun oğullarının, İsrâil oğulları üzerinde uyguladıkları bir yöntemle Müslümanların çocuklarının öldürüldüğü, yeryüzünde oluk oluk müslüman kanının akıtıldığı, müslümanların köleleştirilip efendilerinin ülkelerinde en kötü şartlar altında çalıştırıldığı, müslüman ülkelerin servetlerinin efendi ülkelere aktarıldığı bir dönemde bu âyetiyle Allah, müslümanlara bu mesajı veriyordu. Ey müslümanlar! Üzülmeyin! Ümitlerini kaybetmeyin! Rabbinize güvenlerinizi yitirmeyin! Bakın İsrâil oğulları içinden çıkan bir Mûsâ tek başına Allah’ın yardımıyla Firavun’lar sistemini yerle bir edip toplumunu kölelikten kurtarmışsa, sizin içinizden çıkacak bir kurtarıcı da size izzet ve şerefinizi yeniden iade edecektir. Çünkü mülkün sahibi sadece Allah’tır. Onu kime vereceğini çok iyi bilmektedir. Elverir ki Rabbinizi, Rab olarak tanıyın; Rabbinizin kitabını yegâne çözüm bilip ona yönelin, diyordu. Âyet aynı zamanda bugünün yahudilerine de şunu diyordu. Ey yahudiler! Hatırlasanıza bir zamanlar Rabbiniz size ne büyük lütuflarda bulundu. Sizi size zulmeden Firavu’nun elinden kurtardı. Firavun’un zulmü altında her şeyinizi kaybetmiş kölelerken sizi efendi yatı. Size sunduğu nîmetleriyle sizi âlemlere üstün getirdi. Bütün bunları size lütfeden Allah, bugün de Hayy dır, bugün de hayattadır. Ve şimdi de son elçisiyle size sesleniyor. Gelin küfrü ve inadı bırakın! O gün Mûsâ’yı sizin imdadınıza gönderen Allah, bugün de son elçisi Hz. Muhammed’i Aleyhisselâm göndermiştir. Gelin bu son elçiye de iman edin. Bu son elçiye gönderdiğim kitabıma da iman edin. Bugün dünkü Mûsâ yerinde olan, Mûsâ konumunda olan Mu-hammed’e Aleyhisselâma karşı dünkü Firavun oğullarının Mûsâ’ya karşı takındıkları tavırlarını takınmayın! Peygamber karşısında düşmanlarınız gibi davranmayın! Muhammed’e Aleyhisselâma karşı Firavun rolünü oynamaktan vazgeçin! Bir yanlışlık içindesiniz! Sanki dün Mısır’da sizi öldürenler İsmail oğullarıymış gibi şimdi müslüman-lardan intikam almaya çalışıyorsunuz! Ha bire müslüman kanı dökmeye, müslüman kemiği kırmaya çalışıyorsunuz! Hayrola dünkü Firavun’ların torunu mu zannediyorsunuz yoksa bu müslümanları? Halbuki o günkü Firavun’ların torunları, bugünkü müşrik batılılardır. Eğer bir intikam alacaksanız neden kâfirlerle hesaplaşmıyorsunuz da müslü-man kanı döküyorsunuz? diyordu Rabbimiz. Evet, tüm yeryüzü kâfirlerine de diyor ki bu âyetiyle Rabbimiz: Ey tüm yeryüzü kâfirleri! Mûsâ’lar gelmesin diye istediğiniz kadar tedbirler alın! İstediğiniz kadar aman Mûsâ’ları doğuracak müslüman kadınları aman bunların Mûsâ’lar doğuracak özelliklerini, namuslarını, iffetlerini bozalım da onlar Mûsâ’ları doğuramasınlar diye onları hayasızlaştırmaya çalışın. Aman bu tesettürlü kızları okullarımıza sokmayalım, aman bu İmam hatiplileri üniversite imtihanlarına almayalım, aman okullarımızın kapılarını sıkı kontrol edelim diye istediğiniz kadar tedbirler alın. Sizin bu tedbirleriniz asla Allah’ın takdirini değiştiremeyecektir. Firavun’u yıkacak Mûsâ, nasıl Firavun’un kucağında büyümüşse, kendisini yıkacak Mûsâ nasıl ki kendi sarayında, kendi imkân-ları içinde büyümüşse, aldığı tedbir Allah’ın takdirini bozamamışsa, sizleri de sizlerin açtığınız mekteplerden çıkanlar, sizin imkânlarınız altında yetişenler yıkacaktır. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmez yasasıdır. Gelin inat etmeyin. Gelin Allah’a savaş açmayın. Gelin Allah kullarına zulmetmeyin. Değilse siz bilirsiniz, bu halinizle sonunuzu hazırlıyorsunuz, diyor Rabbimiz. Hatırlasanıza sizi Firavun ailesinin, Firavun sisteminin zulmün-den kurtarmıştık! Kim bu siz? Yâni burada sizi, sizi derken Rabbimiz kime hitap ediyor yâni? Peygamber dönemi yahudileriydi tabii bunlar. Yâni Rabbimizin Firavun zulmünden kurtardıkları, yıllar öncesinin İsrâil oğullarıydı; ama şu andaki hitap Peygamber dönemi yahudile-rineydi. Öyleyse bundan şunu anlıyoruz: Demek ki bir milletin ecda-dına yapılanlar, aynen kedilerine yapılmış gibidir. Ama şurası da unutulmamalıdır: Demek ki dün peygamber dönemi yahudilerine söylenen bu sözler nasıl onları ilgilendiriyorsa, bugün de bize söyleniyor, bizi ilgilendiriyor demektir. Öyleyse bu âyet bugün de bizi ilgilendiri-yor. Peki nasıl ilgilendiriyor bizi? Eğer biz de kurtulursak, biz de kurtulmuşsak bir şeylerden, bileceğiz ki; bilelim ki; bizi de Allah kurtardı olacaktır. Sizi Firavun oğullarından kurtarmıştık ki; onlar azabın en kötüsünü sizin hissenize ayırıyordular. Oğullarınızı boğazlıyor, kızlarınızı hayasızlaştırıyordular. Veya oğullarınızı öldürüyorlar ama kızlarınıza hayat veriyordular. Yâni diri bırakıyorlardı onları. Birkaç anlamı var bunun: 1- Birinci anlamı: Onları hayasızlaştırıyorlardı. Kızlarınızı hayasızlaştırıyorlardı. Bakıyoruz bugün de Firavun karakterli sistemler mü'minlerin kızlarını hayasızlaştırmak için çırpınıyorlar. Dertleri bu adamların. Hayalıların bu toplumda kökünü kazıyalım ki, hayasızların hayasızlıkları anlaşılmasın! Örtülüleri yok edelim ki, örtüsüzlerin örtüsüzlüğü açığa çıkmasın! Dertleri bu adamların. Bunun içindir ki bin kişilik koskoca bir okulda iki tane örtülü kızcağızın örtüsüne tahammül edemiyor adamlar. 2- Ya da onları, sizin kızlarınızı, Firavun oğullarıyla karıştırıp evlendirmek sûretiyle onların nesillerini de Firavun oğullarının nesline katıyorlardı demek olacaktır. 3- Bir üçüncü anlamı da soy kırımın değişik bir uygulamasıdır bu. Kadınların, İsrâil oğullarının kadınlarının Rahimlerini yokluyorlardı. O günkü Firavun sitemi bunu yapıyordu. Çocuk alıyorlardı yâni çoğalmasınlar diye. Bugünküler de aynı şeyi yapıyorlar mü'minlerin kadınlarına. Aman bu müslümanlar çoğalmasınlar, güçlenip bize kafa tutacak duruma gelmesinler diye ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Doğum kontrolü bilgilerini mü’minlerin yatak odalarına ka-dar ulaştırıp onların ne ekeceklerine, ne kadar ekeceklerine bile kendileri karar vermeye çalışıyorlar. Tüm dertleri aman bu köleler sayısal çoğunluğa ulaşıp ta biz efendilerinden döktükleri kanların hesabını soracak, bize kafa tutacak duruma gelmesinler. 4- Bunun bir dördüncü mânâsı da: Sizin kadınlarınıza utanılacak, haya edilecek şeyler yapıyorlardı. Kadınlarınıza çok çirkin şeyler yapıyorlardı anlamına gelecektir. Kadınlarınız Mûsâ’yı doğuracak özelliklerini kaybetsinler, namuslarını, iffetlerini yitirsinler diye onlara utanılacak şeyler yapıyordular. Haya damarlarını çatlatacak şeyler yapmaya zorluyordular onları. İnançlarına ters düşecek şeyler yapmaya zorluyorlardı. 5- Bilebildiğimiz bir beşinci mânâsı da: Erkeklerinizi öldürüyor kadınlarınızı diri bırakıyorlardı. Ekonomik yönden erkeklerinizi öldürüyorlar, kadınlarınıza ekonomik imkânlar sağlamak sûretiyle ailelerin dengesini bozuyorlardı. Erkeklerinizi alçaltıp kadınlarınızı yükseltme-ye çalışarak ailelerin dengesini bozmaya çalışıyorlardı. Bugün de öyledir. Bugün de kadını ön plana çıkarıp erkekleri öldürmek istiyorlar. İşe alma konusu, kadın hakları gibi usullerle kadını toplumda ön plana çıkarıp, kadını ekonomik yönden ve siyasal yönden tahrik edip ailenin dengesini bozmaya çalışıyorlar. 6- Altıncı mânâsı da az evvel demeye çalışmıştım. Deniyor ki işte kâhinleri Firavun’a bunu anlatır veya işte Firavun bir rüya görür ve İsrâil oğullarından doğacak bir erkek çocuğun kendi zulmüne ve saltanatına son vereceği kararına varır. Ya da aslında rüya falan yoktur da zaten her zâlimin korkulu rüyasıdır bu. Her zâlim aslında bu işin farkındadır. Günün birinde zulmettiği bu mus’tazaf’ların uyanıp kendisinden hesap soracağının farkındadır her zâlim. Kesin bilmektedirler ki kanlarını emdiği, namuslarını kirlettiği, alın terlerini istismar ettiği bu insanlar, günün birinde dirilecek ve mutlaka kendisinden hesap soracaktır. Bunu anlayabilmek için rüya görmeye filan da gerek yoktur, müneccim olmaya da. Şu anda tüm dünya müstekbirlerinin korkulu rüyasıdır bu. Ha bugün uyandılar, ha yarın uyanacaklar, tüm müstekbirler bunu bekliyorlar. İşte Firavun da bu uyanışı geciktirebilmek için tedbirler alıyor, çareler düşünüyordu. Bunun için insan öldürüyordu. Bildiğimiz kadarıyla bu iş tarihte iki kere olmuş. Biri Hz. Mûsâ henüz doğmadan önce olmuş, ikincisi de Hz. Mûsâ’nın doğumundan sonra olmuş. Birinde A’râf’ta: Ötekisinde de burada olduğu gibi: İfadesi kullanılıyor. Biri gatele, diğeri ise zebeha yapmak. Öldürmek; ikisi de öldürmek ama biri kurşunla öldürmek, ötekisi de e-ğitimle öldürmek. Biri bizzat öldürmek ki, bu konuda 900,000 kişi öldürdüklerine dair rivâyetler var. Bilmiyorum, doğrusunu ancak Allah bilir. Yâni bu kadar çocuk öldürtmüş alçak. Ama ötekisi de eğitim vasıtasıyla öldürmektir. Öldürebildikleri-ni öldürmüş, ikna edebildiklerini doğum kontrolü yutturmacaları ile da-ha doğmadan Rahimlerdeyken öldürtmüş, ama önünü alamayıp, her şeye rağmen doğanları da eğitimle öldürmüş. Uyguladığı vahiy kaçkını materyalist eğitimle öldürmüştür. İşte şu anda da çağdaş Firavun’lar aynısını yapıyorlar. Müslüman ülkelere karşı yoğunlaştırdıkları propagandalarla etkileri altına aldıkları nice müslümanlara çocuklarını daha dünyaya getirmeden ana rahimlerinde öldürtmekte, kaçırdıklarını da doğduktan sonra verdikleri İslâm dışı eğitimlerle yaşarken öldürmektedirler. Zira İslâm’ı, kitabı, peygamberi tanımadan bir hayat yaşayanlara ölü diyor Rabbimiz. İşte şehirlerimiz böyle ölülerle doludur. İşte düşünün ey yahudiler! Sizi onun zulmünden kurtarmamız, İşte tüm bunlar, sizin için çok büyük bir imtihandı, çok büyük bir belâydı. Belâ; iptilâ, imtihan demektir, sınamak denemek demektir. Denemek iyilikle de olur, kötülükle de olur. Hatırlayın hele bir kim kurtardı sizi? Kim kaldırdı bu durumu sizden? Bir de şunu da hatırlayın:
50: "Hani hatırlasanıza! Sizi denizden karşıya geçirmiştik de Firavun oğullarını boğmuştuk. Üstelik siz bakıp duruyordunuz." Bir olaydan başka bir konuya geçiverdi Rabbimiz. Şimdi de İsrâil oğullarına bir başka nîmetini, denizin yarılması nîmetini anlatacak. Ancak bu iki âyet arasında, bu iki olay arasında daha pek çok olaylar gelişmiş. Bu olaylar Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatılır. Mûsâ Aley-hisselâm uğraşmış, didinmiş, İsrâil oğullarını ikna etmek için çalışıp çırpınmış, uzun bir uğraş sonunda onları Mısır’ı terk edip Firavun’un zulmünden kaçmaya ikna etmiş, özetle söylüyorum onları Mısır’dan çıkarmış. Bir gece beraberlerinde Allah’ın peygamberi Mûsâ olduğu halde İsrâil oğulları Mısır’ı terk ederler. Ertesi sabah onların kaçtığını haber alan Firavun, hemen kentlerine haber salar ve çok büyük bir ordu hazırlar. Bu kölelerin gücü yoktur, biz ise düzenli ve kuvvetli bir orduyuz gururuyla hemen arkalarından harekete geçer. Çünkü efendiler kölelerini asla kaybetmek istemezler. Bu a-damlar giderlerse bizim işlerimizi kim görecek? Onlarsız biz ne yaparız? Nasıl yaşarız? diyerek onları yakalamayı hedefler. Bir de onlar bi-zim kontrolümüzden çıkarlarsa, kendi başlarına kalırlarsa ne olur ne olmaz belki hürleşiverirler, belki özgürlüğü anlayıverirler diye onları takibe karar verir. Bir de Firavun’un korkusu şuydu: Bu adamlar kaçarlarken tekrar dönerler de Firavun’un zaten çökmekte olan sistemine hücum ederlerse Mûsâ ile beraber işimizi bitirirler, diye korkuyordu. Çünkü Firavun hayatı seven birisiydi, ölümü göze alamayacak kadar da korkaktı. İsrâil oğulları kendi kontrolü altında oldukları sürece ona hizmet edecekler ve ona karşı gelme cesaretini kesinlikle kendilerinde bulamayacaklardı. Zira Firavun’un sistemi, onları bu şekilde eğitiyordu. Ne olur ne olmaz, bu köleler Mûsâ ile bir süre baş başa kalırlar, vahyi tanırlar ve bilinçlenirlerse, geriye dönüp kendisinin işini bitirebilirlerdi. İşte bu yüzden onları yakın takibe alması gerekiyordu. Bir hesabı vardı Firavun’un; ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve o bunun farkında değildi. Tıpkı bugün dünya üzerindeki tüm Firavunî güçlerin müslümanları yakın takibe aldıkları gibi. Müslümanlar bugün tüm dün-yada kendilerine en yakın Firavunların yakın takibi altında bir hayat sürmektedirler. Müslümanlara egemen olan güçler müslümanları sürekli kontrolleri altında tutup, onların birlikte hareket ederek kendilerine karşı bir çıkış eyleminde bulunmamaları için, birleşmemeleri için tüm imkânlarını kullanmaktadırlar. Aynen o gün İsrâil oğullarının, Firavun oğulları tarafından yakın takibe alındıkları gibi. Ama Allah’ın da bir hesabı vardı. İsrâil oğulları kaçıyordu. Bıktıkları, usandıkları kölelikten kaçıyorlardı. Özgürlük aramak için kaçıyorlardı. Mısır’da kölelik içinde bir hayat yaşamaktansa, çölde seve seve açlığı ve ölümü yudumlamak için kaçıyorlardı. Kölelerini kaybet-menin çılgınlığı içinde gözü dönmüş Firavun da onları takip ediyordu. Yeryüzünün en büyük olayı cereyan ediyordu. Öyle bir an geldi ki akıllara durgunluk veren bir olay yaşandı. Firavun arkalarından yetişmişti. Önlerinde alabildiğine haşin bir deniz, arkalarında da azgın Firavun’un orduları. İsrâil oğulları işte böyle bir kaos içindeydiler. Ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Ama Allah vardı. Mûsâ Aleyhisselâm onları teskin etmeye çalışıyordu. Korkmayın, Allah bizimle beraberdir! Diyordu. Allah buyurdu: Ey Mûsâ âsânı denize vur! Vurdu âsâsını denize ve o âsâ denizde kupkuru yollar oluşturuverdi. Ya bir yol, ya da on iki yol açıverdi. İsrâil oğulları karşıya geçtiler sağ sâlim. Arkalarından yeryüzünün en büyük gücü, yeryüzünün en büyük devleti komutanlarıyla, askerleriyle onlar da arkalarından o yola girdiler. Tam denizin ortalarına geldiklerinde denizin gemini, zimamını salıverdi Allah. Deniz eski haline geldi ve Firavun oğulları tümüyle denizin altına gömülüp hayata veda ettiler. Yeryüzünün en güçlü adamı, en müstekbir insanı Firavun,suda boğulurken şu sözü söylemekten kendini alamıyordu: "İnandım ki İsrâil oğullarının iman ettiği Allah’tan başka İlâh yokmuş. Ben de müslümanlardanım!" (Yunus: 90) Gerçekten bugün, bu sözü tüm dünya müstekbirlerine duyur-mamız gerekmektedir. Tüm dünya Firavunlarına duyurmalıyız bu sözü. Ey müstekbirler! Ey kendilerinde güç kuvvet olduğunu zanneden zâlimler! Firavun’un söylediği bu sözü sizler ne zaman söyleyecek-siniz? Size hiç bir şey hatırlatmıyor mu bu söz? Ölürken mi söyleye-ceksiniz bunu? Ama Firavun’a fayda vermediği gibi, o zaman söyleyeceğiniz bu sözün size de hiçbir faydası olmayacaktır. Diyor ki Firavun; “Ben inandım ki İsrâil oğullarının inandığı İlâhtan başka İlâh yoktur.” Ama bunu ölürken söylüyordu hain. Halbuki şimdi inandım dediği İlâhın gönderdiği Mûsâ’yı dün öldürmeye çalışıyordu. Yıllarca o İlâhın dinini reddetmiş, o İlâhın gönderdiği peygam-beri reddetmiş, o İlâha inanan İsrâil oğullarına kan kusturmuş; kendini ülkesinin yegâne ilâhı olduğunu ilan etmişti. İşte kıyamete kadar gelecek nesiller içinde kendisine özenen, kendi yoluna imrenen, yeryüzünde Rabliğini iddia ederek Allah’a ve Allah’ın dinine savaş açan tüm Firavun taslaklarına bu sözleriyle şu mesajı veriyordu: Gelin ey beni taklit edenler! Benim düştüğüm yanlışa düşmeyin! Ben imanı son dönemime tehir etmiştim. Ama gördünüz ki o iman benden kabul edilmedi. Siz bunu önceden anlayın da benim durumuma düşmeyin. Şimdiden hatalarınızdan dönüp müslümanlığınızı ilan edin diyordu. Evet İsrâil oğullarına diyor ki Rabbimiz: Siz bakıp duruyordunuz da yapacağınız bir şey yoktu. Gücünüz de yetmiyordu bu işe. Sizin hesabınıza göre eğer onlar yetişseydi işinizi bitirecektiler. Korku içinde büzüşüp kalmıştınız. Ama bakın bu nîmetimi de hatırlayın! diyor Rabbimiz. Peki bize ne diyor bu âyetler? Benim anlayabildiğim kadarıyla bu âyetler bize de şunu söylüyor: Yâni bugün bizim çocuklarımız da Firavun’un zulmüne rağmen karşıya geçebilmişlerse, firavunların kontrolüne rağmen dünyaya gelebilmişler ve sağ kalabilmişlerse, bu doğum kontrolü yutturmacalarına rağmen analarınız sizi doğurabilmişse, doğumla sizlerin arasına koydukları engeller denizini yarıp karşıya geçebilmişseniz yâni doğabilmişseniz bunca Firavuni eğitim barikatlarına, eğitim çukurlarına rağmen bunca küfür ağlarına rağmen sizler ve çocuklarınız müslüman kalabilmişler ve şu anda kurtulabilmişlerse, bilelim ki bunu da Allah’tan başkası yapmış değildir. Firavunların, Firavun sitemlerinin sizin önünüze koydukları bu engelleri, birer birer yarıp da sağ sâlim sizi karşı tarafa geçiren Allah’tır. Öyleyse bu âyet bize de diyor ki: Ey müslümanlar, sizi de Firavunların elinden kurtaran Benim. Sizi de bu Firavunî sistemlerin elinden kurtaran Rabbinize siz de hamd edin! Siz de, size olan nîmetlerimi hatırlayıp bana şükredin! Size sunduğum bu nîmetlerime karşılık bana kulluk yapın! Siz de, size olan Rabbinizin nîmetlerini unutmayın! Ona, onun istediği şekilde teşekkür edin! Kul olun Rabbinize! “Denizi yarıp sizi kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun ailesini batırmıştık.” Sizi Firavun’dan kurtardık. Onunla sizin aranıza engel koyduk. Sizin için denizi yardık, sizi sağ sâlim karşıya geçirirken Firavun ve adamlarını orada helâk ettik. Maksat bununla sizin gönlünüze şifa ve cesaret vermekti. Size yardım eden, böylece sizi açıkça destekleyen Allah’ınıza dostça bakıp düşmanlarınıza karşı hor bakmanızı sağlamak içindi. Denizin yarılıp İsrâil oğullarının kurtulduğu, Firavun ve adam-larının gözlerinin önünde boğuldukları o gün Aşure günüymüş. Bugün Hz. Mûsâ’nın ve İsrâil oğullarının Mısır’ı terk ettikleri ve denizin ya-rılarak Allah’ın onları kurtardığı gündür. Tarihi bilgilere göre Hz. Yusuf’un Mısır’a ilk girmesiyle, Hz. Mûsâ’nın Mısır’dan çıkışı arasında 400 yıl geçmiştir. Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde İbni Abbas’tan rivâyet edilir ki: Allah’ın Resûlü Medine’ye geldiğinde yahudiler o gün oruç tutuyorlardı, Allah’ın Resûlü de ben Mûsâ’yı sizden daha çok severim buyurarak oruç tutmuştur.
51:"Hani bir zamanlar Mûsâ ile kırk gece (Turda vahiy için) sözleşmiştik. Sonra onun arkasından siz buzağıyı İlâh edindiniz. Ve bu halinizle zâlimlerden oldunuz." İsrâil oğulları denizi geçtikten sonra Sina çölünde dolaşmaya başladılar. Cenab-ı Hak Mûsâ Aleyhisselâm'ı Tûr’a davet etti. Rabbi-miz Mûsâ Aleyhisselâm'la görüşmek ve ona vahiy göndermek istedi. Oradaki hayatlarını düzenleyecek kitap indirmek istedi. Daha önce de bildiğimiz gibi Mûsâ Aleyhisselâm'ın Medyen dönemi bitip ailesiyle birlikte Mısır’a dönerken Rabbimiz ona suhuf vermişti, şimdi de Tevrat verilecekti. Düşünebiliyor musunuz? Çölün ortasında bir dağın kenarında, Allah seçtiği kullarından birini huzuruna çağırıyor ve ona kendi bilgisini, Tevrat’ı indiriyor. Rabbimiz kullarından birini muhatap kabul ediyor ve onunla konuşmayı diliyor. Bundan daha büyük bir şeref olur mu? Peki siz de ister misiniz Rabbinizle konuşmayı? Siz de ister misiniz aynı şerefe yükselmeyi? Eğer bugün bizler de Kuran’ı okurken aynı duyguyla, aynı ruhla okursak inşallah bugün biz de Hz. Mûsâ’nın yükseldiği o mertebede olabiliriz. Çünkü Allah’ın kitabıyla, Allah’ın vahyiyle beraber olmak demek; Allah’la bizzat konuşmak demektir. Yâni bugün Allah’ın bizimle konuşması da elimizdeki bu kitapla gerçekleşecektir. Bu da bizim için en büyük bir şeref olacaktır. Tüm dünya sizin olsa bile bu şerefin yanında çok az kalacaktır. Bakın Allah buyurur ki: Hani bir nîmetim daha vardı size ey yahudiler, onu da hatırla-yın! Mûsâ Aleyhisselâm, Allah’la kırk güne anlaşmıştı da Tur'a gitmiş-ti. Allah onu oraya çağırmıştı. O, oradayken; yanınızdan kısa bir süre ayrılıverdi diye siz, Mûsâ’yı tanıya tanıya, Rabbi bile bile, Mûsâ’nın neye gittiğini, niçin gittiğini, nereye gittiğini bile bile tuttunuz da ıcle taptınız, buzağıya taptınız. Evet, Mûsâ kısa bir dönem yanlarından ayrılır ayrılmaz, Firavun oğullarının zulmünden daha dün kurtulan bu adamlar hemen eski şirklerine dönüverdiler. Firavun oğullarının tanrılarından birisi de öküzdü. Hem Firavun’un kendisi tanrıydı, hem öküz tanrıydı; böyle karmaşa bir hayat yaşıyorlardı o dönemin insanlığı. Evet sizler ey İsrâil oğulları, o zaman sizler sizi lütuflarına boğan Rabbinizi bırakıp hemen buzağıya tapınmaya başlamıştınız da: "Zâlimlerden oldunuz!" Veya zulmediyordunuz! Yâni farkındaydınız bu işin, ama yine de bile bile zulmettiniz! Olmaması gereken şeyi yaptınız! Olunmaması gereken konumda oldunuz. Kendinizi Rabbinize kulluk ortamından çıkardınız da puta tapınmaya başladınız.
52: "Sonra arkasından biz, sizi affettik de belki şükredersiniz diye size imkânlar vermiştik." Hatırlasanıza! Niye unutuyorsunuz bunları! Yâni sizi kendi kendinize bırakmadık, sizi sürekli hak yola davet ettik. Denizi geçtikten kısa bir süre sonra kitap vermek için Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ’yı Tûr dağına çağırdı. Bu zaman Zilkade ayının başından Zilhicce ayının onuna kadar gündüzü ve gecesiyle beraber devam eden bir müddettir. İslâmî aylar gece ile başladığı için 40 gece denmiştir. Bu olaylar Mekkî sûrelerde detayı ile anlatıldığı için burada sadece hatırlatılmaktadır. Bakın, bu adamlar Allah’ı biliyorlardı, Allah’ın gücünü görmüş-lerdi, Firavun’un zulmünü görmüşler, Allah’ın kendilerini onun zulmünden nasıl kurtardığını görmüşler, denizin yarılıp kendilerinin sağ sâlim karşıya geçerlerken düşmanlarının nasıl boğulduklarını gözleriyle görmüşler. Peygamberi tanımışlar, peygamberin ne için ve nereye gittiğini bilmişlerdi; ama yine de zâlimliklerini ortaya koyuyorlardı. Dediler ki; yahu nereye gitti bu Mûsâ? Eğer bir Allah aramaya gitmişse birlikte arasaydık! Bizler onun yokluğuna dayanamayız! Onsuz biz kime sığınacağız? Onsuz hayatımızı neyle dolduracağız? Olmaz, biz onsuz yapamayız, edemeyiz! Dediler ve yanlarındaki mücevherlerini eriterek buzağı şeklinde bir put yapıp Peygamberden boşalan hayatlarını onunla doldurmaya kalktılar. Allah, onları ineğe tapınmaktan kısa bir süre önce kurtardığı halde, onlar tekrar buzağıya dönerek zâlimlerden oldular. Bir de üstelik bunlar ineğe de tapamıyorlardı. Çünkü Mısırdaki efendileri ineğe tapıyorlardı. Bunlar hâlâ köleliği içlerinde taşıdıkla-rından efendilerinin taptıklarına tapamıyorlar da ineğin küçüğüne yâni buzağıya tapınmaya çalışıyorlardı. Çünkü inek egemen güçlerin, efendilerinin tanrısıydı. Köleler ise daha küçüğüne tapabileceklerdi. Efendileri onları öyle eğitmişlerdi. Firavun’un eğitim sistemi bunu gerektiriyordu. Sizler kölesiniz denmişti kendilerine. Sizler az gelişmişsiniz, sizler güçsüzsünüz denmişti kendilerine yıllar yılı. Firavun’un eğitiminde yetişen bu insanlar hiçbir zaman efendilerine kafa tutma cesaretini kendilerinde bulamazlardı. Onların yaptıklarını yapma cesaretini de kendilerinde bulamazlardı. Onlar için hayat daima efendilerini taklit ve efendilerinin yolunda olmaktı. Efendilerinin yaşadıkları bir hayata yüz yıl sonra ulaşmak bile onlar için bir şerefti. Efendilerini yüz yıl geriden takip etmek bile şerefti onlar için. İşte bundan dolayıdır ki efendilerinin kendilerini göremeyecekleri kadar onlardan uzaklaşmış olmalarına rağmen yine de aldıkları bu eğitimin etkisiyle, eh ne yapalım büyükler büyüğe tapar, biz küçükler de ancak ineğin küçüğüne tapabiliriz, diyorlardı. Bir de dikkat ederseniz buzağı ziynet eşyasından yapılıyor. Bugün de bakıyoruz ziynet eşyalarının, altının, gümüşün, paranın putlaştırıldığını görüyoruz. İnsanlar bugün de bunlara tapınıyorlar âdeta. Ziynet esasen süs demektir. Dünyanın süsü ve ziyneti. Bugün de insanlar âdeta bunlara tapınıyorlar. Öyleyse biz de buna çok dikkat etmeliyiz. Dünya ve dünyanın süsü ve ziyneti olan şeyler hayatımızda putlaşmasın inşallah. Peygamber kısa bir dönem aralarından ayrılınca hemen putlarına, putçuluklarına dönüverdiler. Elbette peygamberi yok farz eden bir toplumun bundan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Meselâ bakın hıristiyanlarda Allah’ın peygamberi Hz. İsa’yı hayatlarından kovup o hale getirince rahat bir nefes alabildiler. İsa için Allah dediler, Allah’ın oğlu dediler, yarı Allah, yarı insan, Allah’la insan karışımı bir varlık dediler ve sonunda rahat bir nefes alma imkânını elde ettiler. Allah, insan, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık, bu bize örnek olamaz! Biz onun gibi olamayız! dediler ve ondan kurtuluverdiler.
53: "Bir de yine şunu da hatırlayın ki, biz Mûsâ’ya kitap (Tevrat) ve Furkân’ı verdik." Tevrat’ı ve Furkân’ı verdik. Hakkı bâtılı birbirinden ayırdeden, hakla bâtılı fark ettiren Furkân’ı verdik. Buradaki kitaptan maksat Tevrat’tır. Ama bir de Furkân verdik diyor Rabbimiz. Bu, ya Kur’an’ın olduğu gibi Tevrat’ın da sıfatıdır. Tevrat gibi Kur’an’ın bir özelliği de budur. Kur’an hakla bâtılı fark ettirir. Tevrat da öyleymiş. Kitapla bakıverdi mi insanlar hemen hakkı, bâtılı fark ediverirler. Hak ve bâtıl ayan beyan gözlerinin önünde belirir, belirginleşiverir. Ya da buradaki Furkân Yed-i Beyza ve âsâ gibi mûcizeleridir. Veya Mûsâ Aleyhisselâm'a verilen bir zaferdir, anlamına gelebilecektir. Bir de Hz. Mûsâ’ya ayrıca suhuf verildiğini biliyoruz. Furkân: 1- Fark eden, ayıran anlamınadır. Kur’an’ın bir adı da Furkân’dır. Yâni hakkı bâtıldan, bâtılı haktan ayıran demektir. 2- Bir de fark ettiren anlamınadır. Kitap kişiye yolunu fark ettirir, hayatını fark ettirir. Kitapla beraber olan kişi hayatındaki tüm bozuklukları, tüm şirkleri, tüm bozuk düzenlikleri fark ediverir. Kitabın böyle fark ettirici ve ayırıcı bir özelliği vardır. "Ta ki böylece hidâyet bulursunuz." Yol bulursunuz, Allah’ın dediği yerde olursunuz, diye yapmıştık bunu. Hani hatırlayın, siz zulmetmiştiniz de kendinize, bu buzağıya tapmaktan dolayı da onun affı için Mûsâ demişti ki size:
54:"O zaman Mûsâ kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim, siz buzağıyı İlâh edinmekle gerçekten kendinize zulmettiniz. Hemen yaratanınıza tevbe edin ve birbirinizi öldürün işte bu yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır." Ey kavmim! Haydi Allah’a tevbe edin! Yaratıcınıza dönün! Allah’ın dediğini dinleyin! O size diyor ki: Birbirinizi öldürün! Birbirinizi öldürün! Bununla ilgili tefsirlerde şu bilgiler verilmiştir: 1- Herkes kendi kendisini öldürsün. Yâni herkes intihar etsin. Herkes kendi kendisini öldürsün. 2- Herkes kendi nefsini öldürsün. Öyle bir öldürün ki nefislerinizi, bir daha böyle gurura, kibre kapılmasın nefisleriniz. Nefislerin öldürülmesi isteniyor burada denmiş. Yâni bu tür isyanları emreden nefislerin ıslahı isteniyor denmiş. Islah-ı nefs edin buyuruluyor denmiş. 3- Birbirinizi öldürün! demektir bunun mânâsı demişler. Gü-nahsızlar günah işleyenleri öldürsün. İçinizdeki puta tapınmayan mu-vahhidler putçuları öldürerek temizlesinler şeklinde anlayanlar olmuş. Acaba Rabbimizin bu âyetini nasıl anlayacağız? Meselâ şimdi şu arkadaş geldi ve bize ne yapıyorsunuz? dedi. Biz de dedik ki işte okuyoruz, çalışıyoruz dedik. Bu arkadaş bize: İyi iyi, çok iyi böylece birbirinizi yetiştirin! dese. Ya da kendinizi yetiştirin! dese. Ne demek bu? Yâni sen kendini yetiştir, sen de kendini demek değildir bu. Ya ne demektir? Bu söz birbirinizi yetiştirin! demektir. Bu-na âyetten de örnek var: Bakın bir âyetinde Allah buyurur ki: "Evlerinize girdiğiniz vakit nefislerinize selâm veriniz." (Nur: 61) Buradaki "Alâ enfüsi küm" den kasıt kendinize selâm verin demektir. Kendi kendinize değil tabii. Birbirinize selâm verin demektir bu. Öyle olunca, bu: Kendi kendinizi öldürün! demek değildir. Yâni intihar edin! demek değildir. Zira bakıyoruz bu hadîseden sonra kimse intihar etmemiş. Bunu biliyoruz. Nefsinizi öldürün! Yâni nefislerinizi öldürün! demek de pek hoş gelmiyor. Yâni böyle insanda bir nefis var, bir de işte insanın kendisi var. Nefsini öldüreceksin; ama kendin yaşayacaksın demek de olmaz. Çünkü İslâm’da böyle bir şey yoktur. İslâm’da nefis, insanın bizzat kendisi demektir. Şu bedenle ruhun bileşkesi olan insanın bizzat kendisine İslâm’da nefis denir. Çünkü: "Her nefis ölecektir, ölümü tadacaktır ve sonunda bize döneceksiniz." (Ankebût: 57) Âyeti de bunu anlatır. Yâni insanda bir nefis var, bir de onun kendisi var, insanın kendisi ölmeyecek de onun nefsi ölecektir diyemeyeceğimize göre, mânâ öyle de değildir. Peki nedir? Nefis insanın bizzat kendisi demektir. Kişinin kendisi demektir. Arapça şekliyle söylersek: “Gultü li nefsi” Ben nefsime dedim değil de, ben kendime dedim; yâni kendim kendime dedim ki demektir. Nefis insanın bizzat kendisi demektir. Yâ-ni nefis kişi demektir, şahıs demektir. Buna göre: Birbirinizi öldürün! anlamına gelecektir bu. Bundan biliyoruz ki, her günahın tevbesi kendi cinsindendir. Her günahın tevbesi, o günahla doğru orantılıdır. Allah’ı bırakıp ta buzağıya tapınmanın cezası veya tevbesi de bunu yapan insanların öldürülmesidir. Bu insanların ölümle karşı karşıya gelerek şirk pisliğinden temizlenip Allah’ın rızasına ulaşmasıdır. Meselâ bile bile oruç yiyen bir adamın cezası, o cinsten altmış gün oruç tutmaktır. Ama hastalıktan dolayı oruç yiyen kişinin cezası da bir gündür. İşte bu ceza da şirke düşmenin cezasıdır ki, eğer o kişi tevbe edecekse, o kişinin cezası ölümdür. Peki nasıl oldu bu iş? O Icle, buzağıya tapanları tapmayanlar öldürdüler olmuştur. Öyle rivâyetler var. Allah’ın lütfuna bakın ki, o buzağıya tapanları tapmayanlar öldürecek, şirke düşenleri şirke düşmeyenler öldürecek ve onların öldürülmesiyle birlikte hem toplum temizlenecek, hem toplumdaki yamuklar temizlenecek, hem onları engellemek konusunda zaaf gösterenler öldürme azabıyla karşı karşıya kalarak temizlenecekler. Yâni hem bu öldürülenler kâfir olarak ölmeyecekler, bu öldürülme işi onların tevbeleri olacak, hem de böyle günah işleyen akrabalarını öldürmek zorunda kalan müslümanlar onları engelleme görevlerindeki ihmâllerinin bedelini ödeyerek tevbe etmiş olacaktır. Böylece her iki tarafın da, günahkarların da, onları bu işten engellemeleri gerekirken bu görevlerini yapmayanların da cennete gitmeleri mümkün olacaktı. Bilebildiğimiz kadarıyla Hz. Mûsâ buzağıya tapmayanlara; bu puta tapanları öldürün! diye emir verir. İbni Abbas der ki: Buzağıya tapınmayanlar ellerine kılıçlarını alıp ayağa kalktılar. Üzerlerine şiddetli bir karanlık çöktü. Onların aralarına dalmışlar ve önlerine gelen herkesi öldürüyorlardı. Babaları, anaları, kardeşleri, çocukları kim olursa olsun önlerine gelen herkesi öldürüyorlardı. Sonra Hz. Mûsâ işaret etti ve bıraktılar. Bu hadîsede ölenlerin sayısı yetmiş bini bulmuştu. Böylece ölenlerin de öldürenlerin de tevbeleri kabul ediliyordu. Bir gruba ölüm cezası, öbür gruba da kardeşlerini öldürme azabı tattırılmıştı. Çünkü berikiler de onları bu işten vazgeçirme konusunda zaaf göstermişlerdi. Ölmek kadar öldürmek de zordur. Her iki grup da böylece cezalarını çekmiş oldular. Birileri ölümü tadıyordu, ama berikiler de kendi kardeşlerini, kendi babalarını öldürme azabıyla karşı karşıya kalıyorlardı. Böylece her iki gruba da bu azap tattırılarak affa mazhar olma imkânı lütfedilmiştir. Üstelik bunların arasında bulunan Hz. Harun’un ısrarla bu işten vazgeçmeleri konusundaki uyarılarına aldırış etmeyen bu isyankârların elbette böyle ciddi bir biçimde cezalandırılmaları gerekiyordu, Cenab-ı Hak da öyle yaptı. Öldürdükçe öldürmüşler. Allah’ın emriyle Hz Mûsâ: Tamam yeter buyuruncaya kadar. "Bu sizin için daha hayırlıdır Allah katında." Bu sizin hakkınızda daha hayırlı da Allah onun için bu cezayı size verdi. Toplumda suçlular, suçsuzları da saptırıp kendileri gibi yapmasınlar diye Allah bu cezayı veriyordu. Dönün Allah’a, O Allah Tevvab’dır ve Rahim’dir. Demek ki Allah’la çatışma noktasına gelecek kadar yoldan çıkmış bir toplumun bile temizlenme ve arınma yolları daima açıktır. Toplumlar bu noktaya düşebilirler. Allah’ı unutup başka şeylere tapınacak kadar alçalabilirler. Allah’la harbe tutuşurcasına bir kısım tâğutları ona eş ve ortak koşacak bir duruma gelebilirler. Veya Allah kanunlarını bir tarafa atarak kendilerine egemen olan toplumların kanunlarını uygulama noktasına düşebilirler. Kendilerine egemen olan toplumların tanrılarından daha düşük tanrılara tapınacak hale gelebilirler. Ama bilelim ki ne yaparlarsa yapsınlar tevbe kapısı her zaman için açıktır onlar için. Yeniden Allah’a dönebilme, yeniden Allah’ın kitabına dönebilme imkânları her zaman mevcuttur. Böylece yeniden Allah’ın affına, Allah’ın merhametine ve nîmetlerine ulaşma imkânları olabilecektir. Ayrıca Mûsâ’ya siz demiştiniz ki:
55:"Ey Mûsâ, biz Allah’ı açık açık görmedikçe sa-na asla inanmayız! Demiştiniz." "Bunun üzerine siz bakıp dururken, sizi bir yıldırım çarpıvermişti."
56:"Böylece ölmüştünüz de bu ölümünüzden sonra sizi tekrar dirilttik." "Belki siz şükredersiniz diye." Bu adamların özellikleri aynen şu andaki bizim özelliklerimiz. Şu anda meselâ bakın adamın çocuğu elinden alınır, ses çıkarmaz. Kızı öldürülür, ses çıkarmaz. Oğlu mahvedilir, gene ses çıkarmaz. Ve bundan kendisini kurtaracak pozisyona adımını bile atmaz. Peygamberle bir an diyalogu kesilince, yâni peygamberi Tûr’a gidince kendisi kalır, yine putuna tapmaya başlar. Bakın Peygamberleri Mûsâ aley-hisselâm kısa bir dönem yanlarından ayrılıp Tura gidince kavmi şöyle demişlerdi: "Mûsa bize dönünceye kadar biz bu buzağıya tapmakta devam etmekten asla ayrılmayacağız! Demişlerdi." (Tâhâ: 91) Peygamber azıcık yanlarından ayrıldı diye bunu yapmaya başlayıverdiler. Şimdiki insanlara da eğer peygamber modeli tanıtmaz-sak, onlar da kendi putlarına tapmaya devam edeceklerdir. Peygam-bersiz hayatlarını bir şeylerle doldurmaya devam edeceklerdir. Meselâ yemek yemede sünnet modelini öğrenmezse adam, elbette bir başkasının yemek yeme modelini onun yerine ikâme edecektir. Meselâ giyim kuşamda peygamber modelini bilmiyorsa, onun yerine bir başkasının giyim modelini benimseyecektir. Peygamberimizin böyle bir hadisini hatırlıyorum: "Her sünnet ortadan kalkınca yerine bir bidat yerleşir." Mecburdur adam çünkü. Yâni eşyanın tabiatı bunu gerektirir. Eğer bir konuda sünnet bilinmiyorsa, bilinmediği için de tabii olarak uygulamaya konulamıyorsa, elbette başka bir şey uygulamaya ko-nulacaktır. Kaçınılmazdır bu. Çünkü o hayatın vazgeçilmez bir unsurudur. O yoksa başka bir şey gündeme gelecektir. Çünkü öyle de olsa, böyle de olsa hayat devam etmektedir. O hayatı bir şeylerle doldurmak zorundayız. Hayatın o bölümünü dolduracak, düzenleyecek sünnet yoksa onun yerini bir başkasının sünneti, bir başkasının uygulaması dolduracak ve düzenleyecektir. Sonra Allah; kitap vermiş, Furkân vermiş yolumuzu bulalım diye, hayatımızı onunla düzenleyelim diye, ama biz yine de yolumuzu buna değil de başkalarına soruyorsak. Ve de Allah korusun tevbe, suçluları ortadan kaldırmak için varken, buna razı olup hattâ suçlularla kol kola gezmeye kalkarsak o zaman işimiz bitiktir.. Çünkü bakın, yahudilerle alâkalı tarihte böyle bir husus anlatılıyor. Allah’ın Rasûlü diyor ki: İsrâil oğullarından din bilenler çarşı pazar dolaşırlar, insanlara Allah’ın emirlerini emrederler, münkerden de nehyederlerdi. Ama bu yanlış yapan, günah işleyen insanlarla da ertesi günü kol kola pikniğe giderlerdi de Allah da onların kalbini, günahkârların kalbine benzetiverdi, diyor. Eh şimdi: İsteniyor. Yâni onları öldüreceksin! Onların varlığını ortadan kaldıracaksın deniyor. Yâni yahu adam tevbe edecek, vazgeçecek belki! Öldürmeye ne gerek var? Hayır bu bizim şeriata göredir. Onlarınkinde öldürmeydi ceza. Bizimkinde de ya onu sürdürmeyecek, piş-man olacak, vazgeçecek veya onu ortadan kaldıracaksın. Başka türlü de İslâm yaşanmaz yâni.. Meselâ adam zina ediyor, yine yapıyor. Adam öldürüyor, yine yapıyor. Bunlar ortadan kaldırılmalı ki, biz Allah’ın istediğine göre yaşayalım. Toplumda bu insanlar, ellerini kollarını sallaya sallaya dolaştıkları ve aynı suçu tekrar tekrar işledikleri sürece, o toplumda günah işlemeyen insan kalmaz. Bu adamlar günün birinde suçsuzları da suç işler hale getireceklerdir. Bu kaçınılmazdır. Bir de görmeden inanmayız sözü sanki pozitivizm denen bilimciliğin yaygınlaştırılması. Deneye girip çıkmayana inanmaz adam. Günümüzde pozitivist kâfirlerin de aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. Laboratuar deneylerine konu olmayan şeylere inanmayız! diyorlar. Ve bugün bunu söyleyenler de zirvede bir düşünceye sahip olduklarını iddia ederler. Halbuki bu âyetle birlikte bu zavallıların ne kadar basit bir akıl yürütmeden bile mahrum olduklarını görüyoruz. Bundan dört bin yıl önce de İsrâil oğullarının seçkinlerinin dediklerinin aynısını söylüyorlar. Yâni bir şey değil bu. Demek ki, yeni bir şey değil bu materyalist felsefenin insanlığa sunduğu mesaj. Bunlar maddeden başka bir şey tanımayan, gözlerine batmayan bir şeye inanmayan, gayba inanamayan insanlardır. Bunlar tıpkı sopasız yürüyemeyen körlere benzerler. Tapacakları Mâ-budlarını elleriyle tutmak, dokunmak, yoklamak isterler. Yâni tapmak için cisim ararlar, putlar ararlar. Bulamazlarsa yaparlar, ondan imdat beklerler. Çünkü insanlarda ibâdet hissi doğuştan vardır, tapacak-lardır bir şeylere. Hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altındaki bir bu-zağıyı ararlar. Allah’ın dediğine inanmaz, gayba inanmaz, ayın yarılmasına inanmaz. Sanki İsrâil oğullarının kavgası tam da bizi buluyor anlamı-na gelecek. Aynen onlar gibiyiz, işte bizim piyasa, işte İsrâil oğullarının durumu: Bunlar bu defa da, biz Allah’ı açık açık görmedikçe kesinlikle inanmayacağız ey Mûsâ! diye tutturunca rivâyetler gösteriyor ki, Hz. Mûsâ bunlardan, kendi içlerinden yetmiş kişiyi seçip kendisiyle birlikte Tûr’a göndermelerini istedi. A’râf sûresi bunu şöyle anlatır: "Mûsa tayin ettiğimiz vakit için (Buzağıya tapmayanlardan Allah’ın emri ile) yetmiş kişi seçti." (A’râf: 155) A’râf sûresi bunların sayısının yetmiş kişi olduklarını anlatır. Hz. Mûsâ kavminin seçtiği bu yetmiş kişiyle beraber Tur’a gitti. Bunlar buzağıya tapan arkadaşları namına özür dileyeceklerdi. Ya da Hz. Mûsâ’nın Allah’la konuşmasına şahit olacaklardı. Gözlerimizle görme-dikçe ne Rabbine ne de sana inanmayacağız diyenler adına bu görme işine şahit olacaklardı. Göreceklerdi Allah’ı ve dönüp müvekkille-rine: Evet inanın bu peygamberin dediklerine! Çünkü gerçekten biz Onun Rabbini gözlerimizle gördük diyeceklerdi. Gittiler Mûsâ aleyhis-selâm ile birlikte Tura. Orada Rabbimizin elçisi Hz. Mûsâ aleyhisse-lâm ile konuşmasına şahit oldular. Burada Cenab-ı Hakkın Hz. Mûsâ ile konuşmasına şahit oldukları halde dediler ki: Ey Mûsâ, bizim için bu yetmez! Sadece senin Rabbinin sesini işitmemiz bize yetmez ey Mûsâ! Bizler senin Rabbini açık açık gözlerimizle görmedikçe, ellerimizle Ona dokunmadıkça, duyularımızla Onu algılamadıkça asla Ona da, sana da inanmayacağız! dediler. Sonra: Gözleriniz göre göre, siz bakıp dururken yıldırım çarpmıştı. Saika; yıldırım, veya bir ateş, veya "Geberin!" diye bir sesti. Her şey olup bitmişti. Hepsi ölmüşlerdi. Sanki alın öyleyse, Allah’ı ancak böyle görebilirsiniz! dercesine Allah onların tamamını öldürüverdi. Hz. Mûsâ ağlamaya başlamıştı: Ya Rabbi sen kavmimin seçkinlerini öldürdün! Şimdi ben onların yanına varınca ne diyeceğim? diye yalvarıp yakarınca Allah onları tekrar diriltti. Ya da: "Siz o zaman bakıp duruyordunuz!" İfadesinden bunlar ölmemişlerdi de kımıldayamıyorlardı, ölüm haline gelmişlerdi diyenler de olmuş. Nitekim A’râf: 155 de: "Onları bir titreme alınca" Buyurulur. Bir saika, bir titreme, bir ürperti onları yakalayıverdi deniyor. Ama dikkat ederseniz bunu yapanlar, hayır ey Mûsâ bizler biz-zat senin Allah’ını gözlerimizle görüp ellerimizle dokunmadıkça iman etmeyeceğiz diyenler, bu suçu işleyenler yetmiş kişi olduğu halde tüm kavme teşmil olunuyor. Yâni sadece suç işlemiş olan bu adamları değil de Rabbimiz tüm kavmi cezalandırıyor. Bundan şunu anlıyoruz ki: 1- Bir toplumun içinde yetmiş kişinin işledikleri suçtan dolayı tüm toplum fertlerinin cezalandırılacağı haberi veriliyor. 2- Bir de seçenler seçtiklerine dikkat etmelidirler. Zira bundan anlıyoruz ki müvekkillerinin suçları onları da ilgilendirmektedir. Çünkü seçenler seçtiklerinin yaptıklarından sorumludur. Evet, Allah’ı gözleriyle görmek cinnetine kapılan bu insanlar, Allah’ı görememişlerdi; ama diğer mabutların, meselâ buzağının yapamayacağı şeyi Allah’ın yaptığını görmüşler ve bunun sonunda biraz biraz akıllanmışlar ve tüm kavim affedilmiş, yeniden dirilmiştir. Bu âyetiyle Rabbimiz, tüm insanlığa şu mesajı veriyordu. Ey insanlar! Vazgeçin bu materyalist felsefeden! Vazgeçin bu bilimsel putçuluktan! Vazgeçin bu maddeci ve dünyacı tavırlarınızdan! Görmediğimize inanmayız değil, Allah’a ve Allah’tan gelenlere inandık deyin! Aksi takdirde bu tutumlarınızı sürdürürseniz geberir ve tekrar dirildikten sonra da başka bir âleme gözlerinizi açar ve pişmanlıklarınızın fayda vermeyeceği bir gerçekle karşı karşıya gelebilirsiniz, diyordu. Bundan sonra: Cenab-ı Hakkın İsrâil oğullarına verdiği nîmetlerden biri de şu:
57:"(Tih sahrasında) Bulutla sizi gölgelendirdik ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik." Çöl ortamında ihtiyaçlar biraz daha net belli. Şehirde de öyle de, şehirde karıştıranlar çoktur. Şeytan ve uşakları şehirde saklanma yeri buluyorlar. Şehirde saklanma yerleri çoktur. Çölde saklanma yerleri yoktur. Adam geldi mi biliyorsun, nereden geldiğini bilebiliyorsun yâni. Orada neye ihtiyacı var insanın apaçık ortaya çıkıyor. Çölde, çöl ortamında üç zaruri ihtiyaç maddesi vardır: 1- Yemek ihtiyacı, 2- İçmek ihtiyacı, 3- Bir de barınma ihtiyacı vardır. Cenab-ı Hak onların, bu ihtiyaçlarının tamamını gidermiş, hepsini temin etmiş. Allahu Teâlâ yemeği de şekillendirmiş, biçimlendirmiş. Hattâ tatlı, tuzlu, yağlı, ballı oluşunu da hazırlamış. İhtiyaç mı diyorsunuz? Alın size! diyor sanki çöl ortamında. Bütün ihtiyaçlarını bedavadan giderivermiş Allah. Yok korunmaydı, yok ısınmaydı, öyle odun lâzımdı, kömür lâzımdı, kaloriferdi, orada böyle bir dert yok. Her şeylerini temin etti Allah. Ama sadece bana kul olacaksınız! Sadece beni dinleyeceksiniz! Başka yok! diyor. Tabi bunlar bütün bunlara rağ-men soğan sarımsak derdine düşünce de mahvolup gitmişler. Hiç bir şey yapamamışlar. Geri kalanlar, işte onlar yapabildikleri kadar bir şeyler yapacaklar.. Üzerlerini biz bulutla gölgeleyiverdik. Onlar için hazırlanan ve onların barınmalarını sağlayan bir bulut. Zaten orada korunmaydı, öyle odun lâzım, kömür lâzım, kalorifer mi? Orada öyle bir dert yok. Sadece sıkıntı; hava şartlarından kişinin barınmasıydı, onu da Allah bulutla sağlamıştı tamam. Mücahidin ifadesine göre bu bulut, şu bizim bildiğimiz bulut değil. Cenab-ı Hakkın kıyamet günü müminler için getireceği çok özel, çok güzel, böyle serinlik veren bir bulut olduğunu söyler. İbni Abbas da bu bulutun Bedir günü müslümanların üzerlerine getirilen bulutun aynısı olduğunu söyler. Üzerlerine de kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. Bu inmek, tepeden inmek olabileceği gibi, yaratmak anlamına da olabilir. Meselâ Allah Hadîd sûresinde demiri de indirdik diyor. Enzele indirmek anlamınadır ama yaratmak anlamına da geliyor. Meselâ yine Allah Mîzanı indirdik diyor, demiri indirdik diyor. O da öyle. Yine kıyamette Mîzan indiriliyor. Ama indiriliyor değil aslında, onu yaratıyor veya ortaya çıkarıyor demektir. Nasıl indirildiğini bilmiyoruz ama Allah bir tür indirişle kudret helvası ve bıldırcın eti indiriyor. Çölde İsrail oğullarını bu nîmetleriyle perverde ediyor. Men ve Selva Cenab-ı Hakkın onları doyurmak için verdiği iki ayrı nîmetti. Satın almak için paraya gerek yoktu, elde etmek için zah-mete ihtiyaç yoktu. Rabbimiz bedavadan sunuyordu nimetlerini o kullarına. Eğer mü’min rızık endişesiyle kulluğu terk etmez, birinci planda Allah’a kulluğa koşarsa, bilelim ki Allah kesinlikle onu doyuracak, aç ve açıkta bırakmayacaktır. Her yerde, her ortamda rızık zaten Allah’tandır. Nitekim, köle olarak Nemrut’un mahiyetinde yaşamaktansa çölde aç kalsa da Allah’ın kulu olarak hür yaşamayı tercih eden İbrahim Aleyhisselâm'a çölün ortasında Zemzem’i lütfeden de Allah’tı. Veya Firavun’un sarayında yağlı ballı köle hayatı yaşamak-tansa, çölde hür bir şekilde Allah’a kul olmayı tercih eden Hz. Mûsâ’yı da elbette aç ve açıkta bırakmayacaktı Rabbimiz. Onlara kudret helvası ve bıldırcın gönderdi. Men, yâni kudret helvası sütten daha beyaz, baldan daha tatlı imiş ve fecir vaktinden güneşin doğuşuna kadar ki zamanda böyle onların üzerlerine kar gibi yağıyormuş. Rivâyetlere göre de yarına saklama endişesi taşımamaları ge-rekiyordu. Eğer saklayıp yarın yiyelim derlerse kokuyormuş. İşe yara-mıyormuş, bozuluyormuş. Mantarın bu kudret helvasından arta kalan bir yiyecek olduğu söylenir. Veya Rasûlullah’ın hadislerinden anladığımıza göre böyle özel bir yiyecektir mantar. Göz hastalıklarına da şifa olduğu anlatılır. Bir de Şırnak taraflarında bilmem hangi dağın arasında demişlerdi de şu anda bilmiyorum, temmuz ya da ağustos aylarında iki veya üç gece, böyle kar gibi helva yağdığı anlatıldı. Bizzat bunu yiyen adam anlattı. Hükümetin oradan İsmet Paşa mektebine kadar yürüyemezdim, kalp vardı diyor. Siirt’te memurmuş adam, gitmişler oradan yemiş, şu anda gördüğünüz gibi hiç bir rahatsızlığım yok diyordu adam. Eh Cenab-ı Hak verebiliyor yâni, aslında şu inen kar da ayrı bir şifadır ciğerlere. Aslında biz eşyanın tabiatını ifsat etme girişimini bitiriversek şifa kolay, her şeyde şifa var da biz bozuyoruz eşyayı. Havanın düzenini bozuyoruz, toprağın düzenini, yiyeceklerin düzenini bozuyoruz, gıdanın düzenini bozuyoruz, elmanın elli çeşidini, kirazın kırk çeşidini, hurmanın seksen çeşidini icad etmek için peygambere rağmen aşılama yapıyoruz. Peygamber de bakıyor bu yaptığımız kişinin dinini, imanını bozacak niteliğe ulaşmamışsa: "hadi bakalım neyse siz bilirsiniz" diye salıveriyor, bu dünya işidir diye. Sonra da müslümanlar zannediyorlar ki Peygamber Aleyhis-selâmın bilmediği bir de dünya işi vardır diyorlar, bu sözün mânâsını böyle anlıyorlar ve Peygamberin bilmediği bu dünya konularını biz kendi kendimize hallederiz, filan diyorlar. Diyorlar ama sağlıkları adına neleri kaybettiklerinin farkına bile varamazlar. Halbuki tüm bunlar ifsada götürüyor insanları. Resul-i Ekrem’in hani o hurma aşılama ko-nusundaki sözü var ya, onu kimi sahâbeler şöyle anlamışlar ki bu anlayış; benim daha çok hoşuma gitti. Yâni insanlar Peygambere rağmen, yâni ona sormadan yaptıkları işlerde dinden çıkıyor idiyse, Allah’ın Rasûlü o konularda asla müsamahalı davranmıyor. Israrla onu yaptırmaya çalışır. Ama bir iş, bir şey ki, onu yapınca insanlar dinden çıkacak değillerse o zaman: Hadi bakalım neyse! diyebiliyor. Onlara bu konuda müsaade edebiliyor. Meselâ birisi hanımını zina ihtimaliyle yargılıyor, sonra da dönüp Rasulullah’a diyor ki: Ama ya Rasûlallah! Ben onu çok seviyorum! Ve ona dayanabileceğimi sanmıyorum! deyince Allah’ın Rasûlü: İyi hadi öyleyse nikâhında tut! Ama dikkatli ol diyor. Yâni bazen din bozulmuyorsa, karşısındakinin fikrine müsaade ediverdiği oluyor. Değilse zinaya evet demiyor bakın gene de. Bunu böyle anlayamayız. Bıldırcın eti ve kudret helvası da böyle iniyor imiş. Daha sonraki âyetlerde gelecek, su isteyecekler, Hz. Mûsâ aleyhisselâm vuracak asını taşa ve oradan da su fışkıracak. Çölde başka da bir ihtiyaç yoktur zaten. Çöl ayrı bir şeydir. O ortamda yasakları Allah belirler. Allah’ın âyetleri belirler. Gündüzü güneş belirler, geceyi güneş belirler. İstediğin yere dosdoğru gitmek hakkın vardır. Ama dağ varsa aşmak zorundasın tabii. Yâni bir başkasının yasağı yoktur orada. Herkes alabildiğine özgür, alabildiğine hür, Allah’ın âyetleriyle köle ama. Sonra çöl ortamı insanın Allah’ı daha bir güzel anlama ortamıdır. İnsanın tabiata etkinliğinin sıfıra indiği, insanın hem Allah’ı hem de kendini daha bir güzel tanıma ortamıdır. Bir de çöl ortamı sanki karakterin öze dönüşmesinin ortamıdır. Yâni insanlar neye müsaitlerse, kendilerinde ne varsa onu ortaya koyabiliyorlar. Güçleri, korkuları, gayretleri, cesaretleri, dayanıklılıkları, açlıkları, susuzlukları, ne varsa, ne yapabiliyorsa işte çölde bu rahat ortaya çıkıyor. İşte Allah sanki onların her birinin müdahalesini sanki sıfıra çıkarmış, ortaya koymalarına izin vermemiştir. Yâni biraz daha düzgün söylersek, dünyada insanların birbirlerine hava atmaları, çöl ortamının dışında olmalarından kaynaklanıyor. Biri benim arabam diyor, öbürü benim atım diyor, ötekisi ben şöyle kazanırım, berikisi ben şöyle ev yaptırırım diyor, biri benim diplomam, öbürü doktoram diyor. İşte bu işleri dengeye getirdi mi Allah, yâni tek düze haline koydu mu, karşındaki insan da senin hakkına sa-hip oluveriyor. Yâni kimsenin kimseye muhtaç olması söz konusu değil. Herkesin ihtiyaçları aynı seviyede giderilmiş durumda. Ama bakın ki İsrâil oğulları bu durumdayken bile isyan edecekler, ukalalık edecekler, Allah’a kafa tutacaklar, Hz. Mûsâ’yı üzecekler, yoracaklar. Onları, örnek bir toplum olarak Cenab-ı Hak bize anlatacak. "Rabbinizin size verdiği rızıkların iyi ve güzelinden yiyin için." Peki Allah ne vermişti onlara tertemiz? Bıldırcın eti vermişti ve kudret helvası vermişti. Peki niye Allah’ın verdiği rızıklardan yiyin dedi? Niye bunlardan yiyin demedi? Ha bu âyetler aslında bizim âyetlerimiz de ondan. Bize anlatılan âyetlerdir. Meselâ Allah diyor ki; biz sizi Firavun’dan kurtardık! Kimi kurtardı? Hz. Mûsâ dönemindeki yahudi-leri kurtardı. Ama bu hitap peygamberimiz dönemindeki yahudileriydi. Yâni bize değil gibiydi. Hayır halbuki bizi anlatıyordu bu âyetler. Burada da Allah’ın verdiğinden yiyin için! Yâni çölde apaçık belli Allah verdi diye. Peki sizinki belli değil mi? diyor sanki âyet? Sizinkini kim veriyor ya Allah değil de? Allah vermiyor da siz mi kazanıyorsunuz? Siz mi muhafaza ediyorsunuz? Gibi meselenin yine Allah’a ircaını görüyoruz âyette. "Ama onlar itaat etmemekle bize zulmetmiş olmadılar, ancak kendilerine zulmettiler." Yâni onlar bütün bu nîmetlerimiz karşısında serkeşlik edince, bize mi eziyet edebilecektiler? Hayır! Bize hiç bir şey yapamazlar! Kendilerine yazık ediyor onlar. Aynı şeyi bizim için de düşünüyoruz şimdi. Biz size bu kadar nîmet verdiğimiz halde, siz bütün bu nîmetler karşılığında bana kulluk etmezseniz, etmeyecekseniz, bu asla bize eziyet olmaz, siz ancak kendi kendinize eziyet ediyorsunuz! Olacaktır mânâ. Israrla Kur’an-daki mantığı böyle yakalamaya çalışıyoruz tabii. Yâni her bir âyeti, ya ben! Ya ben! Ya ben! diye dinlememiz gerekiyor. O ortamda ben! O ortamda ben! Ona denen bana, onlara verilen banadır demek Allah’ın âyetlerini böyle dinlemek, böyle okumak, böyle değerlendirmek zorundayız. Değilse şu anda ne Mûsâ aleyhisselâm var, ne de İsrail oğulları. Bütün bu hitaplar bizedir. Bütün bu anlatılanlar bize bizim kulluğumuzu anlatmak içindir unutmayalım. Meselâ Mûsâ, Firavun, Harun, Karun, Hâmân anlatılan bir ortam düşünün. Sihirbazlar ve halk var o ortamda. Bu bölümü okuyan, dinleyen biz o ortamda kendi yerimizi bulmaya, kendi rolümüzü anlamaya çalışacağız. Ya orada ben halktan birisiysem! Ya da sihirbazların durumundaysam bu olayda! Ya da Firavun gibiysem! Veya Hâmân gibiysem! Karun gibiysem! Yâni bunlardan birinin rolünü oynuyor, fonksiyonunu icra ediyorsam! O olayda ben buysam diye düşüneceğiz. Ve kendimizi yargılayacağız. Ha!! Ben meğer firavun gibiymişim! diyecek ve kendimi düzeltmeye çalışacağım. Veya çok şükür o ortamda ben Mûsâ gibiymişim diyecek ve devam edeceğim. Veya ben halk gibiymişim! diyecek ve Mûsâ’yı desteklemek ve Firavun’u kösteklemek durumunda olacağım. Ya da sihirbazlar gibiymişim! diyecek ve hemen Firavun’un hizmetinden ayrılmalıyım! diyeceğiz ve ayrılacağız hemen. Ya ben! Ya ben! diyeceğiz hep, bize söyleyecek Kur’an hep. İşte o zaman bu kitap bizim kitabımız olur. İşte o zaman bu kitap bize yol gösterir. İşte o zaman bizim de bir kitabımız var demeye hak sahibi olmuş oluruz. Kitapsızlıktan kurtulmuş oluruz Allah’ın izniyle.
58: "Hani hatırlayın, şu karyeye girin demiştik biz size." İsrâil oğulları Sina çölünde. Kendilerine Allah tarafından bir emir veriliyor. Bu emir çöl ortamından farklı bir ortama girmeyle ilgili bir emirdi. Ya ısrarla kendileri bunu istedikleri için ya da Rabbimiz bunları böyle bir imtihana tabi tutmak için istiyordu bunu onlardan. Tih sahrasından çıktıktan sonra bir şehre girmelerini istemişti Allah onlardan. Hangi karye bu? Burada adı verilmemiş. Allahu âlem Filistin’e doğru giderlerken bir karye. Filistin yolu üzerinde bir karye. Arz-ı mev’ud’a gitmelerini sağlayacak bir şehrin girişi. İşte bir şehir ki, o şehre girmeleri istenmiş. Diyor ki Rabbimiz; şu kente girin! "Ve orada ne bulduysanız, istediğiniz gibi serbestçe yiyin için." "Ve kapısından secde ederek girin!" O şehrin kapısından girerken de, şehre giriş eylemini gerçekleştirirken de secde ederek girin. Yâni bu nîmetleri ve zaferi size nasip ettiğimden dolayı sücceden girin! Secdeyi biliyoruz. Meleklerin Hz. Adem’e secdeleri niteliğinde bir secde. Boyun eğmek anlamında, tamam ya Rabbi! Senin istediğin gibi ya Rabbi! Bu şehirde biz ancak senin istediklerini ister, senin istemediklerinden de biz nefret ederiz! Şeklindeki bir gerçeği kabul ediyoruz biçiminde bir secdeydi bu.. "Ve de hıtta deyin!" Türkçe’si: Allah’ım bağışla! Allah’ım affet! Rabbim mağfiret et! demektir. Yâni Arapça’daki estağfirullah anlamına bir kelime. "Biz de sizin hatalarınızı siliverelim, mağfiret edelim." "Bilin ki biz ihsan edenlere artırırız." İhsan edip muhsince davrananlara artıracağız. Yâni daha çok nîmet vereceğiz! Veya affedeceğiz. Af ile mağfiret kelimelerinin anlamları farklıdır. Cenab-ı Hakkın bunlara böyle bir yol gösterisi var. Yâni gelin hıtta deyin ki sizi affedelim, mağfiret edelim! diyordu Rabbimiz. Yâni biz sizi affedeceğiz, yeter ki siz Allah’a yönelin! Allah karşısında ta-kınmanız gereken tavrı takının. Kul olduğunuzu unutmayın. Birisi öyle diyordu: Meselâ daha yeni doğmuş bir bebek düşünün. Bu bebek acziyetinin, küçüklüğünün doruk noktasındayken, yâni kimseye kafa tutamayacak bir dönemi yaşarken, gücünün, iktidarının olmadığının farkında olan bu bebek daima el üstünde tutulur. Annesi, babası, kim alıyorsa kucağına, aman aman diye üzerine titrer. Ama çocuk biraz büyüyüp de ben de varım! Ben de yürüyebilirim! Ben de alabilir, ben de satabilirim! demeye başladı mı, artık burnu bilmem neden kurtulmamaya başlar ya. İşte aynen bunun gibi insan da Allah karşısında böyle bebek gibi bir sekînet, bir teslimiyet gösterirse. Ya Rabbi senin karşında ben bir hiçim! Ancak senin izninle yaparım! Senin yap dediğini yaparım! Senin bildirdiğini bilirim! diyerek Allah yolunda olursa, Allah da onu öylece koruma altına alıverir. Ama ben de bilirim! Ben de beceririm! demeye başlarsa ki tâğutlukdur bu. Firavun’un yaptığı da buydu zaten. O ortama kendini düşürüverdi mi Allah korusun, hepten helâk olup gitmiştir. Bunlardan da bu isteniyor: Gelin inat etmeyin! İsyan etmeyin! deniyor. Ya Rabbi ben beceremedim! Ben bu kadarını yapabildim! Ötesinde beni affet! dememizi istiyor. Affet Allah’ım! Sen büyüksün! dememizi istiyor. Ama bunda da samimi olmamızı istiyor.
59: "Ama o zâlimler kendilerine denilen sözü denilmeyene çevirdiler de." Kendilerine denileni denilmeyenle değiştirdiler. Yıllarca Firavun siteminin zulmü altında kalmış, Firavun eğitiminin etkisi altında her şeylerini kaybetmiş, ezilmiş, şahsiyetleri silinmiş bir toplum olarak Allah’ın emrini değiştiriverdiler. Yâni Allah’ın kendileri için çizdiği programın dışına çıkıverdiler. Bunun bize şu mânâyı hatırlattığını unutmamalıyız: Allah bizden hangi lafızlarla, hangi stilde, hangi usulde bir kulluk istemişse aynen o şekilde uygulamak zorundayız. Bunu asla değiştirme hakkına sahip değiliz. Diyelim ki Allah bizden iki rek'at sabah namazı istiyor. Yahu iki rekat ne olur ki kılmışken dört kılalım, beş kılalım diyerek bunu fazlalaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah bizden otuz Ramazan oruç istemiş. Bunu sayısal olarak değiştirmeye veya fazlalaştırıp azaltmaya kimsenin hakkı yoktur. İbâdetlerdeki, namazlardaki lafızları bir başka şekilde değiştirmeye kimsenin hakkı yoktur. Tesettür öyle, mîras öyle, zekât öyle, kadın erkek ilişkileri öyledir. Yâni Allah bizden ne tür bir kulluk istemiş ve onu ne tür uygulamamızı istemişse onu aynen Allah’ın istediği biçimde uygulamak zorundayız. Bunları değiştirmeye, ya da yeni yeni tapınış biçimleri ihdas etmeye hakkımız yoktur. Ama bunlar değiştirdiler bakın. "Hıtta" yerine "hınta" demek gibi, ya da secde yerine arka kapıdan girmek gibi Allah’ın emirlerini değiştirdiler. Allah’ın istemediği bir eylemi gerçekleştirdiler. İnsanlar ne yaparlarsa yapsınlar. İsterlerse gökte yürüsünler Allah’ın kendilerinden istemediği bir kulluk türüyse bu yaptıkları, boştur. Bakın Allah diyor ki: "Biz de bu zâlimlere yaptıkları sapıklığın karşılığı olarak gökten murdar bir azap indirdik." Onların bu fısk u fücurlarından ötürü, fâsıklıklarından, emre muhalefetlerinden dolayı, kendilerinden istenilenin dışında hareketlerinden, emri değiştirmelerinden ve kendilerine göre yorumlamalarından dolayı gökten onlara azap indirildi. E denileni denilmeyene çevirdiler de. Ne demektir bu? Bunun anlamı yahudi ve hıristiyanların kendilerine gönderilen emirlerdeki kelimeleri konuluş amacının dışına çıkardıkları haberi var Kur’an-ı Kerim’de. “Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler” Deniliyor. Yâni kelâm ne için konulmuş idiyse ortaya, onu onun dışında anlamaya çalışmışlar. O anlamın ötesinde, berisinde mâ-nâlandırmaya çalışmışlar. Meselâ nasıl bugün için söylersek; Pey-gamber demiş ki, insanın saâdeti için saliha bir kadın ve geniş bir ev gerekir. Birde iyi bir binit var değil mi? Birincisi için müslümanlar adının saliha olması yeterlidir diyorlar. Ya da işte iyi, otoriter bir kadın. Veya işte dediğini yaptıran cinsten filan birisiyse, Osmanlıdır, sali-hadır tamam. Ama ikinci biraz daha bariz. Nasıl? Allah’ın Rasûlü geniş ev demiş. Peki ne için demiş? Ne anlamda demiş bunu? Yâni bu sözün mânâsı ne? Vaz edildiği mânâsı ne bu sözün? Ha! Onu Peygambere sormak yok! Ya Rasûlallah sağ olasın bu kadar dedin, yeter! Gerisini biz anlarız! Gerisini biz tamamlarız! diyoruz ve genişlik modelini kendimize göre ortaya koyuyoruz. Peki nedir bu şimdi? Tahrif değil mi bu? Veya kardeşlik deniliyor, kendi kendimize tamamlıyoruz. Veya “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu!” Âyetini ele alıyorlar ve herkes kendine göre yorumlamaya çalışıyor: Efendim işte hiç matematiği bilenle bilmeyen bir olur mu? Kurbağanın bağırsağını, Fujiyama yanardağını, Everest tepesinin yüksekliğini bilenle bilmeyen bir olur mu? Yâni insanlar önce inanıyorlar bir şeylere. Sonra da bu inanışlarını desteklemeye çalışıyorlar Kur’an’la. İşte bu Kur’an’ın kelâmının tahrifi ve de değişik yerlerde kullanımı anlamına geliyor. Allah öyle diye koymamıştı halbuki kelâmını. O mânâya gelsin diye, öyle anlasınlar diye göndermemişti bu âyetlerini. Bu âyetle ilgili olarak bir de şunu hatırlatayım size: Kur’an, ya-hudileri bize ne için tanıtıyor? Sakın ha sizler de Onlar gibi olmayın! diye tanıtıyor değil mi? Hattâ bazı yerlerde de şunu söylüyor Kur’an: Ama onlarda, onların içinde mü'minler de var! Bak şöyle şöyle inananlar da var diyecektir. Onlar gibi olmayın! dan mânâ onların bozuk düzenlilikleri kastedilmişse artık iğneyle kuyu kazmanın da anlamı kalmamıştır diyoruz. Meselâ denilmiş ki; Acaba onlara şöyle yapın! denilip de onların değiştirdikleri kelime neydi? Efendim işte hıtta denilmişti de hınta’ya çevirmişler, yâni buğdaya çevirdiler demişler. Yâni illa da bunun denmesinin bir anlamı var mıdır bilmiyorum? Ama onlar Allah’ın kendilerine dediklerini tersine çevirmişler. Meselâ Allah dedi ki onlara: Cumartesi balık avlamak yasaktır! Onlar bundan cumartesi günü balığı tutup eve götürmenin yasaklığını anladılar ve değiştirdiler kelâmı. Kanal kazdılar, kuyu ettiler bir dalga ile balığı oraya düşürdüler ve cumartesi günü de gidip avladılar onu, pazar günü de gidip aldılar. İşte kelâmı değiştirmenin anlamı budur. Meselâ bizim hayatımızda zikir, vecd, istiğrak, veli, velâyet, takva, teslimiyet gibi kelimeler hep değişmiş. Ya da vatan, millet gibi kelimeler değişmiş. Özgürlük, müsa-vaat, kardeşlik gibi kelimeler hep değiştirilmiş. Ya da Kur’an okuma kelimesi değiştirilmiş. Okuma nedir? Kişinin gözü ile ilgi kurduğu gerçeği emir veya nehiy olarak aksettirmesidir. Yâni gördün ki bir kız açık saçıksa bakmaman gerektiği emrini kendine alacaksın veya ona yardım etmen gerçeğini anlayacaksın filan. Yâni o gördüğün kişiyle bir ilgi kuracaksın. İşte okumak budur. Vitrinler okunur, tabelâlar okunur, eşyalar okunur, yiyecekler, içecekler okunur, insanlar okunur bu anlamda. Ama öyle olmamış. Nasıl olmuş? Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mücerret tilavet etmiş, yâni teyipcilik yapmış ki, peygamberin kesin nehyine rağmen şuradan aşağıya hiç intikal etmemiş; ama buradan yukarısında adam mest olmuş, ayakkabı olmuş, güzel de okumuşlar kendilerince; ama bu Kur’an okuma olmamış. Kur’an okumak bu değildir. Kur’an okumak dilin telaffuzu, aklın tercümesi ve kalbin tavır almasıdır. Sadece dilin telâffuzuna İslâm okumak demiyor. Âyetlerde arka arkaya birkaç defa zulüm kavramı geçtiğini biliyorsunuz. Zulüm bir şeyin olmaması gereken yerde olması, ya da olması gereken yerde olmamasıdır. Kazılmaması gereken bir yeri kazmışsan bu zulümdür. Elli lokmayla doyacakken elli birinci lokmayı ye-mişsen zulmettin demektir. Kime? Hem lokmaya, hem midene, hem de onu yiyecek olan diğer kardeşlerine. Ya da lüzumsuz lakırdı ve gürültü ettiğin zaman zulmettin demektir. Kime? Hem kulağa, hem nefese, hem gırtlağa hem de çevrendekilere. Veya bir insan kendisini olması gereken yerde tutmamışsa, ya da olmaması gereken yerde tutmuşsa bu onun kendi kendine zulmetmesidir. En büyük zulüm şirktir, o da kişinin kendisini Allah’a kulluk ortamında tutması gerekirken orada tutmaması, ayrıca Allah’ı yegâne kulluk makamında tutması gerekirken, tutmaması, işte bu en büyük zulümdür ki, buna şirk diyoruz işte. Yâni Allah’a baştan sona tüm İlâhlık haklarının verilmesi gerekirken birazının alınıp Allah’tan başkalarına verilmesi şirktir ve büyük zulümdür. Buna göre biz de zul-mediyoruz kendimize, elimize, ayağımıza, başımıza. Meselâ nice nehir isimleri, nice şehir isimleri, matematik problemleri, geometri formülleri öğreniyoruz ki, hepsi zulümdür bize. Kafaya da zulüm, öğre-nene de zulüm, öğretene de zulüm. Meselâ hayatımızdaki bu kadar eşyanın bir araya getirilmesi, vallahi hem paraya zulüm, hem emeğe zulüm, hem harcanan zamânâ zulüm, hem kafaya, ilgiye, hem de belleğe zulümdür.. Ama bakıyoruz öncekilere, adam yirmi yıl önce Ukaz’da dinlediği bir metni, bir hitabeyi yazılı da değil üstelik, konuşan Allah’ın Ra-sûlü de irticai konuşuyor zaten, yirmi yıl sonra Peygamberi kendisini hatırladı diye oracıkta okuyuverecek çok kapasiteli ve zeki insanlar oluyormuş. Peki bu adamlar çok zeki olduklarından mı böyleydiler? Belki hayır! Ama şimdi bizimki gibi zekâlarını alt üst edecek eşya kar-maşaları yoktu hayatlarında onların. Bilmem başınıza hiç geldi mi de, şöyle bir gezmek için bazen dolaşırım da pazarı inanın başım döner. Başımın döndüğünün farkına varırım ve fazla dolaşamam. Hele hele öyle vitrinlere ciddi bakarak dolaşırsam, hepten mahvolduğumu hissederim. Niye? Eşyanın bu kadar çokluğu ve bir de karmaşası insanı mahvediyor. Ya bakmayacaksın, ya değilse kahroluyor insan. Meselâ omuzlarıma şöyle iki çubuk assam, üstüne bir tabelâ ve üzerine de: "Elektrikler sönünce" yazısını yazsam. Yâni biraz da devamı istenen bir cümle olsa. “Elektrikler sönünce!” Veya "Mumu ya-kınca" filan gibi. Bu durumda hem beni dinlersiniz, hem de onu okumaya çalışırsınız ve yorulursunuz değil mi? Peki o yazıyı okursunuz da bu eşyaları okumuyor musunuz yâni? Bunun sertliğini, şunun yumuşaklığını, berikisinin yeşilliğini, ötekisinin tazeliğini, bayatlığını oku-muyor musunuz? İşte bu da zulümdür benim anladığım. Peki ne yapacağız öyleyse? Nedir mesele? Mesele Allah’ın izin verdiği aksesuarlarıyla ancak bir hayat programımız olacak. Yâni Allah’ın şu olsun mutlaka hayatınızda! Şu da olsa iyi olur! Ama Şunu siz bilirsiniz! İsterseniz olsun! İsterseniz olmasın! dediği sınıra kadar bir hayat programımız olacak. Ama şunlara benim rızam yok! Bunlar kesinlikle olmasın! dediklerini de kenara alırsak, o zaman güzel yaşarız işte. Her şey güzel olur o zaman. Meselâ zina eden öldürülür! der İslâm. Ama hem zinaya giden bütün yollar kapalıdır, hem kişinin evlenme yollarının tümü açıktır. Hattâ ikinci, üçüncü evlenme yolları hem de boşanma yolları kolaydır. Hem tüm bu imkânlar olacak, hem de böyle bir toplumda kişi zina edecek o zaman işte bu adam öldürülür. Şimdi bu toplumda bu şartlarda kimi öldürüyorsunuz da? Bir de muhsin kavramı vardı, o da Allah’ı görürcesine ona kulluk. Yâni ibâdet anlayışında temel kriter Allah dedi diye o amelin yapılmasıdır. Müslümanlar bunu bir kazansa inanın her şey bitecek! Yaptıklarının tümünü Allah dedi diye, Allah istedi diye yapacaklar. Pozitif ve negatif tüm eylemleri kitap kaynaklı olacak. Hepsinin vahiyden delilini bilerek yapacaklar veya yapmayıp terk edecekler. Ne güzel olur o zaman hayat değil mi? Bunun iki faydası var: 1- Böyle hep vahiy kaynaklı bir hayat yaşayınca bu asla yanlışa düşürmez insanı. Neden öyle yaptın? Allah dedi diye! Peki gerçekten mi dedi Allah? Adam şöyle bir duracak. Eh tabi! Mâide’de, Nisâ’da, En’âm’da, Allah şöyle dedi! diyecek veya peygamberim Buhâ-rî’de, Müslim’de şöyle şöyle dedi! diyecek gönlü rahat adamın. Ve Allah dedi olunca hiç kimse onu değiştiremeyecek. Hiç kimse onu ezip bozamayacaktır. Hiçbir şeytani güç o müslümanı o davranıştan alıkoyamayacaktır. Eh bizimkiler Allah dedi diye olmayınca, rahmetlik hocam böyle demişti olunca, yaşayan hoca da rahmetlininkini değiştiriveriyor tabii. 2- Bir de hikmet arayıcılığından kurtuluruz o zaman. Acaba ne dendi ki? Acaba hangi sebepleydi ki? Acaba hikmet-i mucibesi neydi ki? demenin anlamı da kalmayacaktır o zaman. Allah dedi diye canım! Başka nedeni yok bunun. Acaba niçin otuz gün oruç tutuyoruz ki? Ne faydası var ki bu orucun? Ne faydası var ki bu teyemmümün? Allah’a kulluk faydası var, başka bilmemiz gereken bir şey yoktur diyeceğiz ve çok rahat amel edeceğiz. Evet Allah onlardan bir şehre girmelerini istemişti ve girerken de kendi zatına secde ederek girmelerini istemişti. Bu Allah’ın kullarına gösterdiği bir usuldür. Allah’ın Rasûlü Mekke’nin fetih günü devesinin üzerinde iki büklüm bir vaziyette şehre giriyor ve Allah’a şükrediyordu. Fetih sûresinde bu konu anlatılır. Bir de Allah onlardan "Hıttah" demelerini istiyordu. Yâni estağfirullah demelerini, Allah’tan af dilemelerini, Affet Allah’ım! demelerini istiyordu. Veya fethettikleri ülkenin insanlarına iyi davranmalarını, af ilan etmelerini istiyordu. Allah’ın Ra-sûlü Mekke’ye girerken yine umumî af ilan etmişti. Şu anda kimsenin müslümanlardan korkmasına gerek yoktur. Müslümanlar en amansız düşmanlarına bile aftan yanadır. Çünkü müslümanların Rabbi onlardan böyle davranmalarını istemektedir. Bu İsrâil oğullarının Rabbimizin bu emir karşısındaki tavırlarını Mâide sûresi biraz daha açık anlatır: "Dediler ki; ey Mûsâ muhakkak ki orada zorba bir toplum vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz." (Mâide: 22) Demişlerdi. "Sen ve Rabbin gidin savaşın! Doğrusu biz burada oturacağız!" (Mâide 23) Demişlerdi.
59: "Ama o zâlimler kendilerine denilen sözü denilmeyene çevirdiler de." Kendilerine denileni denilmeyenle değiştirdiler. Yıllarca Firavun siteminin zulmü altında kalmış, Firavun eğitiminin etkisi altında her şeylerini kaybetmiş, ezilmiş, şahsiyetleri silinmiş bir toplum olarak Allah’ın emrini değiştiriverdiler. Yâni Allah’ın kendileri için çizdiği programın dışına çıkıverdiler. Bunun bize şu mânâyı hatırlattığını unutmamalıyız: Allah bizden hangi lafızlarla, hangi stilde, hangi usulde bir kulluk istemişse aynen o şekilde uygulamak zorundayız. Bunu asla değiştirme hakkına sahip değiliz. Diyelim ki Allah bizden iki rek'at sabah namazı istiyor. Yahu iki rekat ne olur ki kılmışken dört kılalım, beş kılalım diyerek bunu fazlalaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah bizden otuz Ramazan oruç istemiş. Bunu sayısal olarak değiştirmeye veya fazlalaştırıp azaltmaya kimsenin hakkı yoktur. İbâdetlerdeki, namazlardaki lafızları bir başka şekilde değiştirmeye kimsenin hakkı yoktur. Tesettür öyle, mîras öyle, zekât öyle, kadın erkek ilişkileri öyledir. Yâni Allah bizden ne tür bir kulluk istemiş ve onu ne tür uygulamamızı istemişse onu aynen Allah’ın istediği biçimde uygulamak zorundayız. Bunları değiştirmeye, ya da yeni yeni tapınış biçimleri ihdas etmeye hakkımız yoktur. Ama bunlar değiştirdiler bakın. "Hıtta" yerine "hınta" demek gibi, ya da secde yerine arka kapıdan girmek gibi Allah’ın emirlerini değiştirdiler. Allah’ın istemediği bir eylemi gerçekleştirdiler. İnsanlar ne yaparlarsa yapsınlar. İsterlerse gökte yürüsünler Allah’ın kendilerinden istemediği bir kulluk türüyse bu yaptıkları, boştur. Bakın Allah diyor ki: "Biz de bu zâlimlere yaptıkları sapıklığın karşılığı olarak gökten murdar bir azap indirdik." Onların bu fısk u fücurlarından ötürü, fâsıklıklarından, emre muhalefetlerinden dolayı, kendilerinden istenilenin dışında hareketlerinden, emri değiştirmelerinden ve kendilerine göre yorumlamalarından dolayı gökten onlara azap indirildi. E denileni denilmeyene çevirdiler de. Ne demektir bu? Bunun anlamı yahudi ve hıristiyanların kendilerine gönderilen emirlerdeki kelimeleri konuluş amacının dışına çıkardıkları haberi var Kur’an-ı Kerim’de. “Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler” Deniliyor. Yâni kelâm ne için konulmuş idiyse ortaya, onu onun dışında anlamaya çalışmışlar. O anlamın ötesinde, berisinde mâ-nâlandırmaya çalışmışlar. Meselâ nasıl bugün için söylersek; Pey-gamber demiş ki, insanın saâdeti için saliha bir kadın ve geniş bir ev gerekir. Birde iyi bir binit var değil mi? Birincisi için müslümanlar adının saliha olması yeterlidir diyorlar. Ya da işte iyi, otoriter bir kadın. Veya işte dediğini yaptıran cinsten filan birisiyse, Osmanlıdır, sali-hadır tamam. Ama ikinci biraz daha bariz. Nasıl? Allah’ın Rasûlü geniş ev demiş. Peki ne için demiş? Ne anlamda demiş bunu? Yâni bu sözün mânâsı ne? Vaz edildiği mânâsı ne bu sözün? Ha! Onu Peygambere sormak yok! Ya Rasûlallah sağ olasın bu kadar dedin, yeter! Gerisini biz anlarız! Gerisini biz tamamlarız! diyoruz ve genişlik modelini kendimize göre ortaya koyuyoruz. Peki nedir bu şimdi? Tah��rif değil mi bu? Veya kardeşlik deniliyor, kendi kendimize tamamlıyoruz. Veya “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu!” Âyetini ele alıyorlar ve herkes kendine göre yorumlamaya çalışıyor: Efendim işte hiç matematiği bilenle bilmeyen bir olur mu? Kurbağanın bağırsağını, Fujiyama yanardağını, Everest tepesinin yüksekliğini bilenle bilmeyen bir olur mu? Yâni insanlar önce inanıyorlar bir şeylere. Sonra da bu inanışlarını desteklemeye çalışıyorlar Kur’an’la. İşte bu Kur’an’ın kelâmının tahrifi ve de değişik yerlerde kullanımı anlamına geliyor. Allah öyle diye koymamıştı halbuki kelâmını. O mânâya gelsin diye, öyle anlasınlar diye göndermemişti bu âyetlerini. Bu âyetle ilgili olarak bir de şunu hatırlatayım size: Kur’an, ya-hudileri bize ne için tanıtıyor? Sakın ha sizler de Onlar gibi olmayın! diye tanıtıyor değil mi? Hattâ bazı yerlerde de şunu söylüyor Kur’an: Ama onlarda, onların içinde mü'minler de var! Bak şöyle şöyle inananlar da var diyecektir. Onlar gibi olmayın! dan mânâ onların bozuk düzenlilikleri kastedilmişse artık iğneyle kuyu kazmanın da anlamı kalmamıştır diyoruz. Meselâ denilmiş ki; Acaba onlara şöyle yapın! denilip de onların değiştirdikleri kelime neydi? Efendim işte hıtta denilmişti de hınta’ya çevirmişler, yâni buğdaya çevirdiler demişler. Yâni illa da bunun denmesinin bir anlamı var mıdır bilmiyorum? Ama onlar Allah’ın kendilerine dediklerini tersine çevirmişler. Meselâ Allah dedi ki onlara: Cumartesi balık avlamak yasaktır! Onlar bundan cumartesi günü balığı tutup eve götürmenin yasaklığını anladılar ve değiştirdiler kelâmı. Kanal kazdılar, kuyu ettiler bir dalga ile balığı oraya düşürdüler ve cumartesi günü de gidip avladılar onu, pazar günü de gidip aldılar. İşte kelâmı değiştirmenin anlamı budur. Meselâ bizim hayatımızda zikir, vecd, istiğrak, veli, velâyet, takva, teslimiyet gibi kelimeler hep değişmiş. Ya da vatan, millet gibi kelimeler değişmiş. Özgürlük, müsa-vaat, kardeşlik gibi kelimeler hep değiştirilmiş. Ya da Kur’an okuma kelimesi değiştirilmiş. Okuma nedir? Kişinin gözü ile ilgi kurduğu gerçeği emir veya nehiy olarak aksettirmesidir. Yâni gördün ki bir kız açık saçıksa bakmaman gerektiği emrini kendine alacaksın veya ona yardım etmen gerçeğini anlayacaksın filan. Yâni o gördüğün kişiyle bir ilgi kuracaksın. İşte okumak budur. Vitrinler okunur, tabelâlar okunur, eşyalar okunur, yiyecekler, içecekler okunur, insanlar okunur bu anlamda. Ama öyle olmamış. Nasıl olmuş? Kur’an okumak denilmiş, tamam birisi mücerret tilavet etmiş, yâni teyipcilik yapmış ki, peygamberin kesin nehyine rağmen şuradan aşağıya hiç intikal etmemiş; ama buradan yukarısında adam mest olmuş, ayakkabı olmuş, güzel de okumuşlar kendilerince; ama bu Kur’an okuma olmamış. Kur’an okumak bu değildir. Kur’an okumak dilin telaffuzu, aklın tercümesi ve kalbin tavır almasıdır. Sadece dilin telâffuzuna İslâm okumak demiyor. Âyetlerde arka arkaya birkaç defa zulüm kavramı geçtiğini biliyorsunuz. Zulüm bir şeyin olmaması gereken yerde olması, ya da olması gereken yerde olmamasıdır. Kazılmaması gereken bir yeri kazmışsan bu zulümdür. Elli lokmayla doyacakken elli birinci lokmayı ye-mişsen zulmettin demektir. Kime? Hem lokmaya, hem midene, hem de onu yiyecek olan diğer kardeşlerine. Ya da lüzumsuz lakırdı ve gürültü ettiğin zaman zulmettin demektir. Kime? Hem kulağa, hem nefese, hem gırtlağa hem de çevrendekilere. Veya bir insan kendisini olması gereken yerde tutmamışsa, ya da olmaması gereken yerde tutmuşsa bu onun kendi kendine zulmetmesidir. En büyük zulüm şirktir, o da kişinin kendisini Allah’a kulluk ortamında tutması gerekirken orada tutmaması, ayrıca Allah’ı yegâne kulluk makamında tutması gerekirken, tutmaması, işte bu en büyük zulümdür ki, buna şirk diyoruz işte. Yâni Allah’a baştan sona tüm İlâhlık haklarının verilmesi gerekirken birazının alınıp Allah’tan başkalarına verilmesi şirktir ve büyük zulümdür. Buna göre biz de zul-mediyoruz kendimize, elimize, ayağımıza, başımıza. Meselâ nice nehir isimleri, nice şehir isimleri, matematik problemleri, geometri formülleri öğreniyoruz ki, hepsi zulümdür bize. Kafaya da zulüm, öğre-nene de zulüm, öğretene de zulüm. Meselâ hayatımızdaki bu kadar eşyanın bir araya getirilmesi, vallahi hem paraya zulüm, hem emeğe zulüm, hem harcanan zamânâ zulüm, hem kafaya, ilgiye, hem de belleğe zulümdür.. Ama bakıyoruz öncekilere, adam yirmi yıl önce Ukaz’da dinlediği bir metni, bir hitabeyi yazılı da değil üstelik, konuşan Allah’ın Ra-sûlü de irticai konuşuyor zaten, yirmi yıl sonra Peygamberi kendisini hatırladı diye oracıkta okuyuverecek çok kapasiteli ve zeki insanlar oluyormuş. Peki bu adamlar çok zeki olduklarından mı böyleydiler? Belki hayır! Ama şimdi bizimki gibi zekâlarını alt üst edecek eşya kar-maşaları yoktu hayatlarında onların. Bilmem başınıza hiç geldi mi de, şöyle bir gezmek için bazen dolaşırım da pazarı inanın başım döner. Başımın döndüğünün farkına varırım ve fazla dolaşamam. Hele hele öyle vitrinlere ciddi bakarak dolaşırsam, hepten mahvolduğumu hissederim. Niye? Eşyanın bu kadar çokluğu ve bir de karmaşası insanı mahvediyor. Ya bakmayacaksın, ya değilse kahroluyor insan. Meselâ omuzlarıma şöyle iki çubuk assam, üstüne bir tabelâ ve üzerine de: "Elektrikler sönünce" yazısını yazsam. Yâni biraz da devamı istenen bir cümle olsa. “Elektrikler sönünce!” Veya "Mumu ya-kınca" filan gibi. Bu durumda hem beni dinlersiniz, hem de onu okumaya çalışırsınız ve yorulursunuz değil mi? Peki o yazıyı okursunuz da bu eşyaları okumuyor musunuz yâni? Bunun sertliğini, şunun yumuşaklığını, berikisinin yeşilliğini, ötekisinin tazeliğini, bayatlığını oku-muyor musunuz? İşte bu da zulümdür benim anladığım. Peki ne yapacağız öyleyse? Nedir mesele? Mesele Allah’ın izin verdiği aksesuarlarıyla ancak bir hayat programımız olacak. Yâni Allah’ın şu olsun mutlaka hayatınızda! Şu da olsa iyi olur! Ama Şunu siz bilirsiniz! İsterseniz olsun! İsterseniz olmasın! dediği sınıra kadar bir hayat programımız olacak. Ama şunlara benim rızam yok! Bunlar kesinlikle olmasın! dediklerini de kenara alırsak, o zaman güzel yaşarız işte. Her şey güzel olur o zaman. Meselâ zina eden öldürülür! der İslâm. Ama hem zinaya giden bütün yollar kapalıdır, hem kişinin evlenme yollarının tümü açıktır. Hattâ ikinci, üçüncü evlenme yolları hem de boşanma yolları kolaydır. Hem tüm bu imkânlar olacak, hem de böyle bir toplumda kişi zina edecek o zaman işte bu adam öldürülür. Şimdi bu toplumda bu şartlarda kimi öldürüyorsunuz da? Bir de muhsin kavramı vardı, o da Allah’ı görürcesine ona kulluk. Yâni ibâdet anlayışında temel kriter Allah dedi diye o amelin yapılmasıdır. Müslümanlar bunu bir kazansa inanın her şey bitecek! Yaptıklarının tümünü Allah dedi diye, Allah istedi diye yapacaklar. Pozitif ve negatif tüm eylemleri kitap kaynaklı olacak. Hepsinin vahiyden delilini bilerek yapacaklar veya yapmayıp terk edecekler. Ne güzel olur o zaman hayat değil mi? Bunun iki faydası var: 1- Böyle hep vahiy kaynaklı bir hayat yaşayınca bu asla yanlışa düşürmez insanı. Neden öyle yaptın? Allah dedi diye! Peki gerçekten mi dedi Allah? Adam şöyle bir duracak. Eh tabi! Mâide’de, Nisâ’da, En’âm’da, Allah şöyle dedi! diyecek veya peygamberim Buhâ-rî’de, Müslim’de şöyle şöyle dedi! diyecek gönlü rahat adamın. Ve Allah dedi olunca hiç kimse onu değiştiremeyecek. Hiç kimse onu ezip bozamayacaktır. Hiçbir şeytani güç o müslümanı o davranıştan alıkoyamayacaktır. Eh bizimkiler Allah dedi diye olmayınca, rahmetlik hocam böyle demişti olunca, yaşayan hoca da rahmetlininkini değiştiriveriyor tabii. 2- Bir de hikmet arayıcılığından kurtuluruz o zaman. Acaba ne dendi ki? Acaba hangi sebepleydi ki? Acaba hikmet-i mucibesi neydi ki? demenin anlamı da kalmayacaktır o zaman. Allah dedi diye canım! Başka nedeni yok bunun. Acaba niçin otuz gün oruç tutuyoruz ki? Ne faydası var ki bu orucun? Ne faydası var ki bu teyemmümün? Allah’a kulluk faydası var, başka bilmemiz gereken bir şey yoktur diyeceğiz ve çok rahat amel edeceğiz. Evet Allah onlardan bir şehre girmelerini istemişti ve girerken de kendi zatına secde ederek girmelerini istemişti. Bu Allah’ın kullarına gösterdiği bir usuldür. Allah’ın Rasûlü Mekke’nin fetih günü devesinin üzerinde iki büklüm bir vaziyette şehre giriyor ve Allah’a şükrediyordu. Fetih sûresinde bu konu anlatılır. Bir de Allah onlardan "Hıttah" demelerini istiyordu. Yâni estağfirullah demelerini, Allah’tan af dilemelerini, Affet Allah’ım! demelerini istiyordu. Veya fethettikleri ülkenin insanlarına iyi davranmalarını, af ilan etmelerini istiyordu. Allah’ın Ra-sûlü Mekke’ye girerken yine umumî af ilan etmişti. Şu anda kimsenin müslümanlardan korkmasına gerek yoktur. Müslümanlar en amansız düşmanlarına bile aftan yanadır. Çünkü müslümanların Rabbi onlardan böyle davranmalarını istemektedir. Bu İsrâil oğullarının Rabbimizin bu emir karşısındaki tavırlarını Mâide sûresi biraz daha açık anlatır: "Dediler ki; ey Mûsâ muhakkak ki orada zorba bir toplum vardır. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz." (Mâide: 22) Demişlerdi. "Sen ve Rabbin gidin savaşın! Doğrusu biz burada oturacağız!" (Mâide 23) Demişlerdi.