Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Baqara — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

286 ayetRûpel 8 / 17
121:"Ehl-i kitabın içinde bir grup da vardır ki bun­lar kendilerine verdiğimiz kitabı gereği gibi okurlar, işte ona iman edenler bunlardır. Ama kim de Kur an’ı küfre­der, örterse işte böyleleri zarar edenlerin ta kendileridir." Tevrat’ı hakkıyla okuyanlar, İncil’i hakkıyla okuyanlar, Kur’an’ı hakkıyla okuyanlar. İşte onların kitapları kendileri için bir de­ğer ifade ediyordur. Dün bunlar Tevrat’ı da güzel okudular, İncil’i de güzel oku­dular, amel etmek üzere kitaplarına başvurdular ve şimdi de Allah’tan gelen son kitaba tabi oldular bunlar. Yâni Kur’an’ı da güzel okuyan­lardır bunlar. İşte ona iman edenlerdir bunlar. Okudukları kitaba inanan ve inandıkları kitabı okuyan insanlardır bunlar. Okudukları, bilgilendikleri, inandıkları kitaplarıyla hayatlarını düzenleyenler, kitap kaynaklı bir ha-yat yaşayanlardır onlar. Kitaplarıyla hayatlarını özdeşleştirenlerdir onlar. Kitapsız bir hayatla tamamen ilgilerini kesen insanlardır onlar. Bu âyetinde Rabbimiz kitabı hakkıyla okuyanlardır onlar buyuru­yor. Peki acaba kitabı gerçekten okumak hakkıyla okumak ne demektir? Nasıl anlayacağız bunu? Arkadaşlar, kitabı hakkıyla oku­mak demek kitaba hakkını vererek okumak demektir. Bunu şöyle kı­saca bir maddeleştirerek söyleyelim inşallah: 1- Kitabı hakkıyla okumak, onu devamlı okumaktır. Kitapla di-yalogu hiçbir zaman kesmemektir. Hayatın her bir alanının düzenle­mesi konusunda o alanı düzenleyen âyetler kafamızda canlı olacak biçimde sürekli onunla ilişkiyi kesmemek demektir. O kadar yoğun bir şekilde gece-gündüz kitapla beraber olacağız ki, kitabın âyetleri hafı­zamızda o kadar canlı olacak ki, belirleyeceğimiz her bir tavırı kitap eşliğinde gerçekleştireceğiz. Kitapla yürüyecek, kitapla duracak, ki­tapla düşünecek, kitapla yatıp kalkacağız. 2- Kitabı bir roman, bir hikâye okur gibi değil de gerçekten onu anlamak, onunla yol bulmak, onunla amel etmek, hayatımızı onunla şekillendirmek üzere okumaktır. 3- Rasûl-i Ekrem Efendimizin hadislerinde buyurduğu gibi oku­dukları âyetleri kendi aralarında ders haline getirerek, düşünerek, tar­tışarak, muhasebe ederek, mânâsını anlamaya, kavra­maya çalışarak okuyanlar, işte böyle yapanlar o kitaba iman edi­yorlar demektir. İşte kitap sahibi olanlar, kitap ehli olanlar bunlar­dır. Yoksa onun içindeki­lerden habersizce bir hayat yaşayanların ben kitap ehliyim demeleri­nin bir anlamı olmayacaktır. "Ama kim de Kur’an’ı küfreder, örterse işte böy-leleri zarar edenlerin ta kendileridir." Kim de o Kur’an’ı örterse, örtbas ederse, onunla ilgi kur­maz, onunla hayatını düzenlemeye yanaşmazsa işte onlar zarar­dadır, dünya ve âhiretlerini kaybeden insanlardır. Ehl-i kitap içinde gerçek­ten müslümanlara dost olanlar, kendi kitaplarına gerçekten iman edenlerdir. Kendi kitaplarına samimiyetle iman eden bu insanlar kendi kitaplarının haber verdiği son elçiye de iman etmişler ve hemen kendi kitaplarını gönderen Allah’ın bu son mesajını da kabullen­mişlerdir. Ama daha önceden de kendi kitaplarıyla ilgisiz bir hayat yaşayanlar şimdi bu son kitaba da aynı tavrı takınmışlardır.
122:"Ey İsrâil oğulları! Size olan nîmetlerimi hatırla­yın! Bir vakitler sizi bütün âlemlere tafdıyl etmiş­tim." "Size olan nîmetlerimi hatırlayın! Bir vakitler sizi bütün âlemlere tafdıyl etmiştim." Vaktiyle size lütfettiğim nîmetlerimi bir hatırlayın! Sizi döne-minizdeki tüm akıl sahiplerine üstün kılmıştım. Kitaplar ve pey­gam-berler göndererek size şan şeref bahşetmiştim. Dünyanın en üstün toplumu oldunuz. Yusuf (a.s) döneminde Mısır’da, Dâvûd ve Süley-man (a.s) dönemlerinde Kudüs’te, Mûsâ (a.s) döneminde Sina’da Al­lah’ın kitabına bağlı olduğunuz dönemlerde sizler yer­yüzünün en şe­refli toplumu haline geldiniz. Kitap sizdeydi, risâlet sizdeydi, güç kuvvet sizdeydi, ilim siz­deydi, izzet ve şeref sizdeydi. Şimdi bu nîmetlerime liyakatinizi kay­bettiğiniz için bu nîmetler elinizden alındı. Kaybettiniz bunları. Bana karşı, kitabınıza ve peygamberinize karşı takındığınız bozukdüzen ta­vırlarınızdan ötürü alınlarınıza zillet ve meskenet damgası vuruldu. Ve işte tekrar eski konumunuza dönebilmeniz için bu nîmet­lerimi hatırla­yıp şükretmeniz gerekmektedir. İşte şimdi bu fırsat karşınızda dur­maktadır. En büyük nîmet kitap ortada. En büyük nîmet peygamber ortada. Gelin bu kitaba, bu peygambere iman edin. Gelin hayatınızı bunlar belirlesin. Gelin benim istediğim gibi kullar olun. Gelin benimle yeniden barışın ve yeniden yeryüzünün en şerefli toplumu haline ge­lin, diyor Rabbimiz. İsrail oğullarına böylece seslenen Rabbimiz, bize de diyor ki bu âyetleriyle: Ey müslümanlar! Ey yeryüzünün perişan, derbeder in­sanları, sizler de size bir zamanlar lütfettiğim nîmetlerimi bir hatırlayın hele. O Allah ki; bir zamanlar sizi, âlemler üzerine tafdıyl etmişti. Ra-sulullah dönemindeki durumunuzu bir düşünün. Dört halîfe döne­min-deki durumunuzu, daha sonraki dönemleri, Çin Seddinden Atlas Okyanusu’na, Si­birya içlerinden Afrika ortalarına kadar ve Hint Okya­nusu’na kadar yeryüzünün yegâne hakimi, yegâne galibi siz olmuştu­nuz. Os­manlılar zamanını, Selçuklular dönemini düşünün. Allah’a ciddi ciddi kullar olmanız, Allah’ın size gönderdiği kitabına sahip çık­ma­nız sebebiyle Allah bütün bunları size lütfetmişti. Ama sonradan Allah’a isyanınız, kitabına sırt çevirmeniz, kitabınızı arkanıza at­manız ve peygamberinizi pratikten kaldırmanız sebebiyle yeryü­zünde zelil ve hakir bir duruma düştünüz. Tıpkı İsrail oğulları gibi zirveden aşağıların aşağısına düştünüz. Rezil, rüsva bir hayatın mahkumu oldunuz. Öy­leyse gelin ey müslümanlar, yeniden eski durumunuzu elde etmek isterseniz, yeryüzünün mülkünün sahibi olarak şerefli bir hayat yaşa­mak istiyorsanız, gelin tekrar Allah’ın nîmetine, Allah’ın kitabına ve Rasulullah’ın sözlerine, davetlerine kulak verin. Sizler de asla unut­mayın ki sizi eski halinize getirecek olan işte bunlar olacaktır. Kitap ehliyiz diye tutturmuş gidiyorsunuz. Ben size kitap ehli ne demekmiş, kitap ehli nasıl olurmuş bunu da anlattım. Artık anla­malısınız bunu. Artık insaf edip aklınızı başınıza alın? Değilse öyle bir zaman gelecek ki:
123:"O gün hiçbir kimse hiçbir kimse adına ödeme yapamayacaktır. Hiçbir kimseden fidye kabul edilmeyecek. Hiçbir şefaat fayda vermeyecek, kimseye de yardım edil­meyecektir." Böyle bir günün heyecanıyla tir tir titreyin ki, o gün oğul ba-badan, baba oğuldan kaçacak. Kadın kocadan, koca karısından ka­çacaktır. Hiçbir kimseden fidye kabul edilmeyecek. Dünya ka­dar ma­lınız-mülkünüz olsa bile beş para etmeyecek. Hiçbir kimse­den de fidye kabul edilmeyecek. Hiçbir kimse de kimseye şefaat edemeye­cek. Herkes Rabbinin huzurunda bir hesabın beklentisi içinde olacak­tır. Ve hiç kimseye de yardım olunmayacaktır. Öy­leyse gelin ey in­sanlar o günün heyecanıyla, o günün sıkıntısıyla Allah’ın size verdiği nîmetleri hatırlayın ve hazırlıklı olun. Sakın ha filanların Allah’la arası iyidir, benim de onlarla aram iyidir, o halde onlar beni kurtaracak ümitleriniz olmasın. O gün ne ba­banın evlâdına, ne evlâdın babasına, ne kocanın karısına, ne amirin memuruna sağlayabileceği bir şey yoktur. Herkes yar­dımcısız ve yal­nız olarak Allah’ın huzuruna gidecektir. Melikler yalnız, mâlikler yal­nız, hükümdarlar, krallar yalnız, hacılar, hocalar yalnız ve hattâ pey­gamberler bile yalnız. Hepsi de çaresiz Allah’ın kendilerine vereceği hükme razı olacaklardır. İsrâil oğullarına seslenen âyetler bölümü burada biti­yor. Ba­kara sûresinde 40. âyetten itibaren 123. âyete kadar ki bö­lüm hep İs­râil oğullarına hitap ediyordu, ama esasında bu âyetler hep bize hitap ediyordu. Eğer bu bölüm İsrâil oğullarını anlatıyor, bunların bizimle il­gisi yok deyip kitabımızın bu bölümünü geçsey­dik, bu âyetler bize hiçbir mesaj vermeyecekti. Ama bu âyetler bizi anlatıyor. Efendim bu âyetler yahudiler hakkında inmiştir, şunlar hı­ris­tiyanlar için gelmiştir, bunlar müşriklere hitap ediyor, bu şunları, bu bunları anlatır diyerek hiç bir âyeti elimizin tersiyle itmeye hak­kımız yoktur. Bileceğiz ki bu kitap bize gelmiştir ve her bir âyeti bizi anlatı­yor, bize hitap ediyor demektir. Her bir âyet, şu anda bize yeniden nazil oluyormuşçasına, bun­lar sayesinde Allah’la konuştuğumuzu hiçbir zaman hatırımız­dan çıkarmamalıyız. Bakın bu 80 kadar âyet bize şu ana kadar pek çok mesajlar sundu. Bu 80 kadar âyetin bize şu ana kadar sunduğu bu mesajları biz nereden ve hangi kaynaktan öğrenebi­lirdik? Hangi kay­naktan, hangi üniversiteden bu kadar bilgi alabi­lirdik? Bu 80 âyetin bize kazandırdığı, imanı, izzeti, şerefi kim ve­rebilirdi bize? Öyleyse bizim de yapacağımız iş, belki en birinci işimiz, bize bu kadar iman ve şeref kazandıran bu âyetleri gün­deme alıp, sanki şu anda bize yeni nazil oluyormuş gibi toplumun gündemine indirmek zorundayız. Bu toplumu bu âyetlerden başka bir şeyin dirilteceğine ben inanmıyorum. Kaldı ki toplumun nasıl di­rileceğini de biz düşünmek zorunda değiliz. Zira bu toplumu diril­tecek olan Allah’tır. Biz beşir ve nezir olarak bize düşeni yapalım, gerisini Allah’a bırakalım, o kendine düşeni elbette yapacaktır. Allah yardımcımız olsun. Bundan sonra bir bölüme geldik. Bu bölümde Hz. İbrahim’den (a.s) söz ediliyor. Bakara sûresi-nin buraya kadar olan bölümlerinde yahudilerin, kısmen de hıristiyan-ların Hz. Mûsâ (a.s) dönemindeki ve o Hz. Mûsâ dönemin­den Rasu-lullah dönemine kadar geçen zaman içinde peygam­berlerine verdik­leri ahidlerinden, onların tavırlarından, tutumların­dan söz edildi. Bu arada zaman zaman müşriklerden ve müşrikle­rin ehl-i kitapla pek çok hususlarda birlikte hareket ettiklerinden söz edildi. Bundan sonra Rabbimiz bu bölümde, Hz. Mûsâ’dan çok ön­ceki dönemlere, Hz. İbrahim (a.s) dönemine dönecek ve böy­lece ken-dilerini Hz. İbrahim’e izâfe eden, Hz. İbrahim’in kendileri­nin ataları olduğunu, onun yolunda olduklarını iddia eden hem yahudileri hem de Mekke müşriklerini bir de böyle yargılayacak. Yahudilerin ve müşrikle­rin iddia ettikleri Hz. İbrahim’le alâkalı bü­tün hakikatleri gözler önüne sermeye başlayacak Rabbimiz. Hz. İbrahim’in dininin gerçek çehre­sini ortaya koyarak onun yolunda olduklarını iddia edenlerin bozuk ve tahrif edilmiş itikatlarıyla bu ikisi arasındaki çok uzak mesafeleri an­latacak. Aynı zamanda İbrahim’in (a.s), onun oğulları olan İshak ve İs­mail’in (a.s) ve son olarak da Yakub’un (a.s) takip buyurdukları dinle, inanışla son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s) dini arasın­daki ben­zerlikler vurgulanacak. Ve böylece ehl-i kitabın ve müş­riklerin tüm id­diaları çürütülecek, yahudi ve müşriklerin yıllardır id­dia ede geldikleri İbrahim’in torunu olmalarından ötürü üstün olma ve Hz. İbrahim’in va­risi olma meseleleri tamamen suya düşmüş olacak. Bunların İbrahim yolundan inhiraf ettikleri andan itibaren veraset hakkını kaybettikleri ve bu yüzden de İlahî imamet ve hi­lafete İbrahim (a.s)'ın tüm torunları değil, sadece âdil olan bir kıs­mının lâyık olduğu ortaya konulacak. İbrahim (a.s) kendi başına zirvede bir peygamber. Etra­fında yar­dımcısı yok, destekleyicisi yok, kimsesi yok, yalnız başına bir in­san. Bu kelimeler: Önce babasıyla bir imtihan veriyordu. Çünkü ba­bası müşrikti, puta tapan bir insandı. Babasıyla ciddi bir savaş ver­mişti İbrahim (a.s). Bu imtihanı başarıyla geçti ve ka­zandı. Sonra kavmiyle çatıştı. Çünkü kavmi aya, yıldızlara ve gü­neşe tapınıyordu, bunu da kazandı İbrahim (a.s) . Bunların hiçbiri­sinin Rab olamayacağını onlara ilan etti. Yine kavmi putlara tapı­yordu, İbrahim (a.s) onları kırarak, onların da ilâh olamayacağını ilan etti. Hattâ put kırma savaşıyla çok büyük bir imtihanla karşı karşıya gelmişti onu da başardı. Ve yine İbrahim (a.s) kavminin kralıyla da bir çatışma içine gir­mişti, çünkü kavmin kralı Nemrut kendisini toplumuna İlâh ola­rak ka­bul ettirmişti. İbrahim (a.s) burada da başarılı bir savaş verdi ve nihâ­yet doğup büyüdüğü bölgede son imtihanı ateşe atılma idi. Ateşe atıldı İbrahim (a.s). Ateşe atılırken bile o, Rabbine tevekkül­den, bağlı­lıktan bir an vazgeçmedi. Bu imtihanı da başarıyla verdi İbrahim (a.s). Ateş Allah’ın izniyle onu yakmadı. İbrahim’e Allah’ın emriyle soğuk ve selâmet oldu ateş. Ve yine İbrahim (a.s) doğup büyüdüğü yurdunu terk etmek zo­runda kaldı. Hicrete mahkum oldu. Mezepotomya’daki Ur şeh­rini terk etti. Çünkü ülkesinde kimse kendisine inanmamıştı, sa­dece hanımı Sare annemiz ve yeğeni Lût (a.s) vardı. Buradan Harran bölgesine gitti. Sonra oradan Şam’a gitti, sonra oradan da Kudüs diyarına, ora­dan Mısır ve tekrar Şam bölgesine gelmişti. Bir ara da İbrahim (a.s) Mekke’ye kadar bir ziyareti olmuştu. Rabbinden sonradan evlendiği Hacer anamızı ve oğlu İsmail’i (a.s) burada bırakma emrini almıştı. Mekke’de bırakma emrini al­mıştı. Bütün bunlar Allah’ın imtihanıydı. Bütün bu imtihanlara ek olarak oğlunu kurban etme imtihanıyla da karşı karşıya geldi ve bunu da başardı. Allah’ın istediği bu emri de ye­rine getirmek için hareket etti, ama Allah bu emrini geri alıp bu işten onu muaf tut­muştu, fakat o bunu da başarmıştı. Bütün bunları yaparken o tek başınaydı. Tek başına ortaya çıkı­yor. Tüm dünya kendisine düşman, babası bile kendisine düşman. Babil kralı kendisini ilâh olarak ilan etmiş, toplum yıldız­ları, ayı, güneşi kendisine tanrı edinmiş, ortamda çeşit çeşit putla­rın hâkimiyeti söz konusu. Halk, devlet, millet herkes birleşmişler, İbrahim’e karşı birlikte hareket ediyorlar. Ama bir İbrahim çıkıyor ortaya, önce babasıyla, sonra kavmiyle, toplumuyla, sonra devle­tiyle, sonra putlarla, sonra yıldızla, ayla, güneşle çetin ve onurlu bir kavga vermiş. Toplumuyla, devletiyle arası açılmış, ateşe atıl­mış, ölümle tehdit edilmiş, sonra hic­rete mahkum edilmiş, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmış. Ve ni­hâyet bütün bu denemelerden geçirildikten ve her birinden alın akıyla çıktıktan sonra, bütün bu çileler ve ıstı­raplarla yaşı uzunca yaşayan bir insanın yaşına ulaşmış ve Rabbimiz buyurur ki:
124:"Hatırlayın hani İbrahim’i, Rabbi birtakım ke­limelerle imtihan etmişti. O da bunları tam olarak yerine getirmişti. Ey İbrahim! Ben de seni tüm insanlara imam ya­pacağım! İbrahim ya Rabbi zürriyetimden de dedi. Zâ­limler benim ahdime ulaşamaz." "O da bunları tam olarak yerine getirmişti." Bütün hayatı başarılıydı, bütün imtihanlardan alın akıyla çık­mıştı. Hep kendi başınaydı, hiç yardımcısı ve destekleyicisi yoktu. Ur şehrinde tek başına, babasıyla karşı karşıya gelirken kendi başına, ateşe atılırken kendi başına, putları kırarken kendi başına, yıldızları, ayı, güneşi doğrarken kendi başına, hicrete çı­karken kendi başına, kralın karşısına çıkıp ona meydan okurken hep kendi başına, hiç yar­dımcısı ve hamisi yoktur. Bütün bunları becerdikten sonra Rabbimiz buyuruyor ki: "Ey İbrahim! Ben de seni tüm insanlara imam ya­pa­cağım!" İbrahim başarılı olunca, yüz akıyla bu denemelerden ge­çince elbette Rabbi ona bir mükâfat vermeli, onu ödüllendirmeliydi. Rab-bimiz buyurdu ki: Ey İbrahim! Sen bu imtihanlardan başarıyla çıktın, kelimeleri tastamam tamamladın ben de seni tüm insanlara reis ya­pacağım! Tüm insanlığa lider yapacağım. Ben de seni imam yapaca-ğım. Aslında peygamberlerin hepsi imamdır. Hattâ bakıyoruz Kur’an-ı Kerîmde küfrün önderlerine, kâfirlerin kendile­rine uyduğu insanlara da imam kelimesi kullanılmış. İmam; buradaki imam, namazdaki imam demek değildir sadece. Buna imamet-i suğra denilir. Bununla beraber onun dinde örnek olarak imam kılınmasıdır. İmam önde olan, öne geçen, ken­disine uyulan, iktida edilen, muktedabih demektir. İmam bir de devlet başkanlığı demektir. Seni devlet baş­kanı ya­pacağım. İmam, kıyamete kadar tüm insanlığın kendisini örnek al­ması gereken önder demektir. Seni imam kılacağım, seni öne geçirip herkesi sana tabi kılacağım, seni önder yapacağım. Evet, seni tüm insanlığa imam yapacağım. Halîfe Adem’di (a.s). Âyeti daha önce okuduk: (Hatırlayın, hani Rabbin meleklere: Ben yeryüzün-de bir halife yaratyacağım buyurmuştu” (Bakara: 30) Âyetinden anlıyoruz ki halîfe Hz. Adem atamızdı, onun prati­ğini Hz. Dâvûd gerçekleştirmişti yeryüzünde. Yâni hiçbir pey­gamber bu döneme kadar bu halîfelik rolünü üstlenemedi. Yıllar sonra Cenab-ı Hak Dâvûd’a (a.s) diyecekti: "Ey Dâvûd, biz seni yeryüzünde halîfe kıldık, sen de insanlar arasında adâletle hükmet!" (Sâd: 26) İşte hilafetin olmadığı dönemde de insanlığa imam olarak Hz. İbrahim’in görevlendirildiğini görüyoruz. Hilafetin olmadığı dö­nemler-de bile kendisine uyulacak bir imam. Kendisine imamlık verilince İbrahim (a.s) buyurdu ki: "İbrahim, ya Rabbi zürriyetimden de dedi." Ya Rabbi beni imam seçtin, bu nîmet sadece bana ait bir nî­met olmasın. Bana vereceğin bu nîmeti zürriyetime de ver ya Rabbi. Soyumdan da, neslimden de! Zürriyetimden de imamlar getir ya Rab-bi! Soyuma da bu imamlığı nasip et ya Rabbi! Bu şe­refi benim zürriyetime de lütfet ya Rabbi! Öyle ya insanlar için imam olmak, in­sanlar için rehber olmak, insanlar için peygamber olmak, belki sıkıntılı bir meslek, ama en büyük bir nîmetti ve kendi çocukları için de bunu is-tiyordu İbrahim (a.s). Mal istemiyordu, mülk istemiyordu, saltanat is-temiyordu çocukları için. Aman ya Rabbi onlara servetler ver, evler, arabalar, dükkanlar, mallar mülkler ver, onları el âleme muhtaç etme demiyordu. Sadece imamet, sadece rehberlik, sadece risâlet istiyordu kendisi için de çocukları için de. Onun bu talebine karşılık Cenab-ı Hak buyurdu ki: "Zâlimler benim ahdime ulaşamaz." Zâlimlere kesinlikle bu imamlığı, bu reisliği vermeyeceğim. Zâ­limler kesinlikle bu ahdime ulaşamayacaklar. Zâlimler kesinlikle imam olamaz. Zâlimler kesinlikle peygamber olamaz. Zâlimler ke­sinlikle müslümanların reisi olamazlar, idareci olamazlar, müslümanların ba­şına geçemezler. Hz. İbrahim’in oğlu da olsa zâlimlere idarecilik yok. Kâbe’nin Hâcibi de olsan, Kâbe’nin anahtarlarına da sahip olsan, Kâbe halkının idarecisi de olsan, yahudilerin reisi de olsan, haham da olsan, papaz da olsan, âlim de olsan, hacı da, hoca da olsan eğer sen zâlimsen senin imamlık, önderlik hakkın yoktur, idarecilik hakkın yoktur. Demek ki insanların imam olabilmeleri, önder olabilmeleri, muktedabih olabilmeleri, izinden gidilen kişiler olabilmeleri için, idareci olabilmeleri ve de devlet nîmetine ulaşabilmeleri için, bu yasaya uy­maları gerekmektedir. Yâni âyetin ifade ettiği gibi âdil ol­maları, zâlim olmamaları ve de Cenab-ı Hakkın kelimelerini ta­mamlamaları gerek­mektedir. Yâni tıpkı Hz. İbrahim (a.s) gibi Al­lah’ın emir ve yasakları konusunda başarılı olmaları gerekmekte­dir. Zâlimler idareci olamazlar, zâlimler devlet başkanlı­ğına asla geti­rilmemelidirler. Âyet-i kerîme bize bunu anlatmakta­dır. Hattâ baş­langıçta zâlim olmayıp da sonradan zâlim olanların bu görevden alınmalarının vacip olduğunu anlatır bu âyet-i ke­rîme. Realite budur, ama bugün nice zâlimler şu anda idareci olabil­mişler diyorsanız, şunu söyleyelim. Şurası bir gerçektir ki, âdil bir toplumun başına zâlim bir idareci kesinlikle geçmemiştir, ge­çememiş­tir. Tarih böyle bir hadise kaydetmiyor. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Müslümanlar kendileri bizzat toplum olarak âdil oldukları hiçbir dönemde onların başına zâlim birisi iktidar et­memiştir. Ama, müslümanlar müslümanlıklarını kaybettikten sonra, müs-lümanlar bu adâlet özelliklerini kaybettikten sonra zâlimler an­cak müslümanların başına geçebilmiştir. Başka türlü kesinlikle müslü-manların başına zâlimler geçememişlerdir. Toplum zâlim olunca onların başına zâlim idareciler geçebilmiştir. Bakın, bu hu­susu anla­tırken Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde şöyle buyurur: "Siz nasılsanız öylece idare edilirsiniz." Siz nasılsanız, nasıl birine lâyıksanız öylece idare olunursu­nuz. Keşfü’l-Hafa’daki başka bir hadislerinde Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: “Sizin idarecileriniz sizin devlet başkanlarınız, si­zin amellerinizdir. Amelleriniz bir adam şeklinde temes­sül et­miş ve sizin başınıza idareci olmuştur. Amelleriniz neyse, idarecileriniz odur.” Rabbimiz de Kur’an-ı Keriminde: "Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah kesin­likle o toplumu değiştirmez." (Ra’d: 11) Toplumların yasasıdır bu. Bir toplum değişmeye karar ve­rip, dü­zelmeyi düşünmedikçe Allah asla o toplumları değiştirecek değildir. Rabbimiz buyuruyor ki; zâlimler imamete lâyık değiller­dir. Zâ­limlerden idareci edinilmemesi ve başlangıçta zâlim değil­ken idareci olmuş birisi, eğer sonradan zâlim olursa hemen bunun o makamdan alınmasının vacip olduğunu anlatıyor âyet-i kerîme. İmamlık âdillerin işidir. İşte Hz. İbrahim’in (a.s) iki hanımı var. Birisi Hacer, diğeri Sare annelerimiz. Hacer’den İsmail (a.s), Sare’den İshak, İshak’tan Yakub, Yakub’dan Yusuf, Yusuf’tan ileriki dönem­ler-de Mûsâ, Harun, onlardan sonra Dâvûd, Süleyman, Zekeriyya, Yahya, İsa ve İsmail’den (a.s) Hz. Muhammed (a.s). İşte bizim için en mükemmel imamlar. Hayatlarında kesinlikle falso olmayan ve bizim kendilerini örnek alıp hayatlarını yaşadığımız zaman kendilerini taklit ettiğimiz zaman, kesinlikle hata etmeyece­ğimiz mükemmel örnekler. Hayatları Allah tarafından kesinlikle onaylanmış insanlar. Ama biz onları bırakıp da birbirimizi ya da içimizden birile­rini ör­nek aldığımız zaman, Allah’ın onaylamadığı bir hayat bizim için ör­nek olamaz. Bundan dolayıdır ki, toplumun kendilerini örnek kabul et­tikleri, önder kabul ettikleri insanlar, hacılar, hocalar, mür­şitler, şeyh­ler daima kendilerine bir görev olarak şunu çok iyi bil­meliler: İnsan­lara, gelin peygamberlerle beraber olalım. Gelin, ha­yatları Allah tara­fından onaylanmış elçilere benzeyelim, gelin kita­bın dediği gibi olalım demeliyiz. Kesinlikle insanları kendimize veya kendimiz gibilere ça­ğırmayalım. Gelin bizim gibi olun, gelin bizim gibi yaşayın, bizi örnek alın, biz nasıl yaşıyorsak siz de öyle yaşayın demeyelim. Eğer insanlar bizi örnek alır, bizim gibi olmaya çalışırlarsa bizde çakılır kalırlar ve bizi aşamazlar, ancak bizim kadar olabilir­ler. Daha öteye geçemez bu insanlar. Bir de bu âyet-i kerîme liderliğin ve imametin yahudilerden alı­nıp müslüman toplumun eline geçtiğini anlatır. Sanki bu âyetiyle ya-hudilere diyor ki Rabbimiz: Ey İsrâil oğulları! Bir zamanlar sizler âdildiniz! Kitaba ve Peygambere sahip çıktığınız o dönemler size yı­ğın-larla nîmet ulaştırmış, sizi uzun bir süre nübüvvet ve İma­mete nail kıl-mıştım. Kitap sizdeydi, risâlet sizdeydi, bilgi sizdeydi, şan ve şeref siz-deydi. O dönemlerde sizi bütün âlemlere üstün kılmıştım. Ama sonradan kitapla, peygamberle ilginizi kestiniz ve zâlimlerden oldu­nuz. Hal-buki zâlimler benim ahdime ulaşamazlar. Ben zâlimleri imam yapmam. İşte şimdi bu imamet, bu liderlik siz­den alındı; bu imamet İsmail oğullarına intikal etti diyordu. Biraz sonra yine onların bu lider­liklerinin sona erdiğini anlatmak üzere gelecek âyetlerle de kıblenin onlardan alınıp liderliklerinin son bulduğu bir daha vurgulanacak.
125:"Biz beyti (Kâbe’yi) insanlar için toplanma, se­vap kazanma yeri ve emniyet kıldık. İbrahim’in maka­mında da namaz kılacak yer edi­nin. İbrahim’le İsmail’e de beytimi tavaf edenler, bey­time misafir olanlar, oraya ge­lenler ve orada ibâdet kastıyla itikafa girenler için, ve de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun diye emir vermiş­tik." İbrahim (a.s) gündeme gelince elbette Kâbe de gündeme gele­cektir. Çünkü Kâbe’yi bina eden oydu. Kâbe’yi ilk bina eden Adem’di (a.s). Ama ikinci olarak o beytin İbrahim (a.s) tarafından bina edildiğini biliyoruz. Evet beyt istikrar yeridir, beyt emniyet ye­ridir, beyt eman yeridir. O beyte sığınan, o beytle beraber yaşayan kişi istikrara kavuşmuş demektir. O beyte sığınan kişi, emniyette olmuş demektir. Evet emniyet, huzur ve istikrar mahalli. Bakıyoruz, şu anda tüm dünyada insanlar istikrar ve huzur arayışı içindedirler. Yeryüzünün hiçbir yerinde, hiçbir bölgesinde hu­zur ve sükun kalmamış. Öyleyse biz de huzurunu kaybetmiş, sükûnet arayan, huzur ve sükuna susamış tüm bu yeryüzü insan­lığa diyeceğiz ki; gelin ey insanlar Allah’ın istikrar, huzur ve saâdet mahalli kıldığı evini temel kıble kabul edelim ve hayatımızı o kıb­leye yönelik olarak düzenleyelim. O kıblenin Rabbine göre bir ha­yat yaşayalım. O kıble­nin Rabbinin kitabına ve o kitapta bize ha­ber verilen yasalara göre bir hayat yaşayalım. O kıblenin Rabbinin koruması altına girelim. Rab olarak, İlâh olarak sadece onu bilelim ve sadece onun programını ha­yat programı olarak kabul edelim. Eğer bunu yaparsak kesinlikle bile­lim ki, o bizi istediğimiz istikrara ve huzura kavuşturacaktır. Öyleyse kıblemizi değiştirmek zorundayız. Washington’dan veya Paris’ten veya Pekin’den kıble edindiğimiz sürece bizim istik­rara kavuşmamız mümkün değildir. Allah’tan başkalarının kıblelerine tabi olmaktan vazgeçersek, Allah’tan başkalarının rotasına girmeyi terk edersek, hareket tarzımızı Allah’tan başkalarının belirlemesini bırakır­sak, Allah’tan başkalarının kanunlarına itaat­ten vazgeçerek kıblemiz sadece Kâbe olursa, kesinlikle bilelim ki; tüm problemlerimiz bitecek­tir. Tüm hayatımızda huzur ve sükun hakim olacaktır. Çünkü orası güvenlik yurdudur, emniyet mahalli­dir. "İbrahim’in makamında da namaz kılacak yer edi­nin." Makam-ı İbrahim’de Mûsâlla edinin. Makam-ı İbrahim’de na­maz kılın. Makam-ı İbrahim’de dua edin, yâni duanız İbrahim’in duası gibi olsun. Yâni namazınız İbrahim’in namazı gibi olsun. İb­rahim gibi namaz kılın. İbrahim gibi hayatınıza hakim olacak bir namaz kılın. Ha-yata hakim olan bir namaz, namaza endeksli olan bir hayat yaşa­yın, tıpkı İbrahim (a.s) gibi olun, yâni herşeyinizle İb­rahim gibi olun. Maka-m-ı İbrahim’de olmak, İbrahim makamında, İbrahim konumunda olmak demektir, İbrahim (a.s) gibi olmak de­mektir. İbrahim maka­mın-da olmak, İbrahim’in rolünü üstlenmek demektir. İbrahim maka­mında olmak, İbrahim’in yaptıklarını yap­mak demektir. İbrahim’in mis­yonunu üstlenmek demektir. İbrahim’in (a.s) ilk başlangıç mücâdelesinden itibaren yâni baba­sıyla, kavmiyle, kralıyla, puta tapan toplumuyla nasıl bir mü­câ­dele yapmışsa, vatanından sürülmesi pahasına da olsa Allah’a kul­luktan nasıl vaz geçmemişse, bu imtihanlardan sonra imamet hak­kına, önderlik ve idarecilik hakkına nasıl ulaşmışsa, siz de tıpkı onun gibi onun makamında olun ve onun ulaştığı makama ulaşın. Onun gibi ibâdet edin, onun gibi tavır koyun, babanıza tavrınız onun gibi, toplumunuza tavrınız onun gibi, zâlim idarecilere, onla­rın putlarına, put sistemlerine karşı tavrınız onun gibi olsun. Ateşe atılma, zindana tıkılma, sürgüne maruz kalma ile karşı karşıya kaldığınızda tavrınız onun gibi olsun. Adım adım onun hayatını örnek alın emrini veriyor Allahu Te-âlâ.. "İbrahim’le İsmail’e de beytimi tavaf edenler, bey­time misafir olanlar, oraya gelenler ve orada ibâdet kas­tıyla itikafa girenler, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun diye emir vermiştik." Namaz kılanlar için temizleyin, temiz tutun diye emir vermiş­tik, ahid almıştık onlardan. Allah ahid alıyordu o ikisinden. Çünkü Kâbe’yi onlar bina etmişlerdi. Elbette bu beytte ilk gö­revliler onlar olacaktı. Beytin ilk hizmetçileri de onlar olacaktı. Çünkü bu beyt Allah’ın eviydi, bu beyte gelenler de Allah misafi­riydi. Allah kullarına, Allah misafirlerine de elbette hizmeti Allah peygamberleri yapardı. Çünkü peygamberler insanlardan ücret almak için, insanların sırtına binmek için değil insanlık için var olan insanlardı. Çevresindeki insanlara en fazla fedâkarlık yapan, bir ihtiyar kadının bile, bir küçük çocuğun bile hizmetinde olan in­sanlardı. Ve işte İbrahim (a.s), İsmail (a.s) Allah’a bu konuda ahid veriyorlardı. Beyti Allah’ın kulları için ha­zırlayacaklar, temizleye­ceklerdi. Allah’ın beyti temiz olacaktı. Beytin temizlenmesi, te­miz tutul­ması demek; sadece maddî pisliklerden temizlenmesi de­mek değildi. Bununla beraber putlar gibi, putların egemenliği gibi, şirk gibi her tür pisliklerden temizlenmesi gerekiyordu. Orada şirk olmayacaktı, orada putlara yer olmayacaktı, orada krallara yer ol­mayacaktı, orada tâğut-ların hâkimiyeti olmayacaktı. orada Al­lah’tan başkalarının sözü geç­meyecek, orada sadece Allah yücel­tilecekti, sadece Allah’ın emirleri konuşulacaktı, Allah’tan başkala­rının tâlimatlarına yer olmayacaktı. Allah’tan başkalarının sistem­leri uygulanmayacaktı. Hayat program­ları uygulanarak Allah’tan başkalarına hamd edilmeyecekti. Allah’tan başkalarının arzuları, programları, emir yasakları uygulanmayacaktı. Hayat sadece Allah için yaşanacaktı. Evet, Al­lah’ın evi tüm bu pislik­lerden temizlenecekti. Ya da yıllardır biz Hz. İb­rahim’in yolundayız, biz onun torunlarıyız diyerek Kâbe’ye sahiplik id­diasında bulunan ve o güne kadar Allah’ın beytinde olmadık pislikler gerçekleştiren müşrikler oradan çıkarılacak, egemenliklerine son verilecek, etkinlikleri bitirilecek ve böylece Kâbe temizlene­cekti. O gün bu konuda onlar Allah’a söz veriyorlardı, ama onlar­dan sonra bu emaneti kıyamete kadar üzerine alan müslümanlar da bu vazifeyi gerçekleştirmek üzere Allah’a söz veriyorlardı. Öyleyse Allah evlerini şirklerden, mescidleri Allah dışındaki egemen güç­lerden ne kadar temizlediğinizi, Allah’a verdiğiniz bu sözü ne ka­dar gerçekleş­tirdiğinizi bir düşünün. Rükû ve secdeli namazın sadece Muhammed’in (a.s) üm­me­tine mahsus bir namaz olduğu düşünülürse, Cenab-ı Hak as­lında bu ahidle Hz. İbrahim ve İsmail’den böyle bir ümmetin, Muhammed üm­metinin geleceği konusunda ahid almıştı da diye­biliriz. Gelecek şerefli ümmet için, Muhammed ümmeti için bu evimi temizleyin, temiz tutun diye Allah, İbrahim ve İsmail’den (a.s) söz alıyordu. Müşrikler Kâbe bizimdir, Kâbe’nin sahipleri bizleriz diyor­lardı. Ama hani İbrahim’den ve İsmail’den alınan bu sözün pratiği yok. Al­lah, onlara orayı Allah’ın kulları için, Allah’a kulluk yapacak olanlar için temizleyin buyurduğu halde bu müşrikler Allah’ın bu sözünü unutmuşlar ve orasını putlarla doldurmuşlar, putların egemenliğinde bir Kâbe haline getirmişler. Peki bu mu Kâbe’ye sahip olmak? Bu mu Kâbe’ye ehil ol­mak? Biz İbrahim’in yolundayız diyorlar. Bu mu İbrahim’in yolunda olmak? Böyle mi yapmıştı İbrahim? Bir ömür boyu putlarla sava­şan bir İbra­him’in yolunda olmak bu olmamalıydı elbette. Hem putları yüceltecek­siniz, hem Kâbe’de putlara egemenlik tanıyıp Allah’ı unutacaksınız hem de İbrahim’in yolunda olduğunuzu iddia edeceksiniz, olacak şey midir bu? Hem Allah’ı farklı tanıyacaksınız, Allah’ın kulu ve Rasûlü olan bir insanı, Hz. İsa’yı Allah yerine ko­yacaksınız, hem de biz İsa’nın yolundayız diyeceksiniz, olacak şey mi bu? Hem Muhammedin (a.s) yolundan ayrılacaksınız, onun sünnetini, yolunu terk edeceksiniz, hayatınızda ona ve sünnetine yer vermeyeceksiniz hem de onun ümmeti olduğunuzu iddia ede­ceksiniz, olacak şey midir bu? Evet, Kâbe budur ve oraya yönelerek kılınacak namaz da bu­dur. Öyle bir namaz ki; hayata hakim, öyle bir hayat ki; na­maza öz­deş. Hayatla namaz özdeşleşmiş. Hayat namazdan ayrı değil, namaz hayattan kopuk değil, böyle hayatla namaz iç içe olacak. Yani namaz hayata egemen olacak. Hayatın tüm programını namaz belirleyecek. Hayata etkin olmayan, hayat programının boşluklarına sıkıştırılmış bir namaz, yani şu anda biz müslümanız diyen insanların kıldığı namaz Allah’ın istediği bir namaz değildir. Yâni bir kimsenin namazıyla hayatı doğru orantılıysa o kimse namazı ikâme ediyor demektir, o kimse namazı ayağa kal­dırmış, ya da o kimse dininin direğini dikmiş demektir. O kimsenin namazı na­maz demektir. Yâni onun namazı rükûlu ve secdeli bir namaz demek­tir. Namazın rükûlu ve secdeli olması demek, yâni namazı onun eko­nomisine, ticaretine, kılık kıyafetine, alışverişine, işine, aşına, karı­sına, kızına, mesleğine, meşrebine karışabili­yorsa, yâni kişinin tüm hayatına namazı imzasını atıyorsa bir adamın, işte o kimse rükûlu ve secdeli bir namaz kılıyor demektir. Değilse hayatına karışmayan bir namaz, rükûsuz ve secdesiz, işte ehl-i kitabın namazı gibi bir namaz olacaktır Allah korusun.
126:"Hatırlayın, İbrahim demişti ki Rabbim bura­sını emin bir belde kıl! Ahalisinden Allah’a ve ahiret gü­nüne iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır diye dua etmişti. Allahu Teâlâ da hayır (kâfirlerin rızık hakkı var­dır) küfredenleri az bir zaman faydalandıracağım, sonra da onları ateşin azabına uğramak zorunda bırakacağım. Ve o ateş ne kötü bir varış yeridir." Bu belde emin olsun! Emniyette olsun. Yerden ve gökten gele­bilecek her türlü belâ ve musîbetlerden emin olsun. İnsanların bir-irle­rini yediği, zulümlerle, haksızlıklarla birbirlerini yok etmeye çalıştığı, birinin diğerine hak tanımadığı bir dünyada yaşadıkları dönemlerde bile bu belde emin olsun, emniyetin sembolü olsun. Bu beldede in­sanlar huzur içinde yaşasın ya Rabbi. Ve burada oturanlardan Allah’a ve âhiret gününe inanan­ları çe­şitli rızıklarla rızıklandır ya Rabbi. Niye böyle dedi Hz İbrahim? Yâni niye Allah’a ve âhiret gü­nü-ne iman edenleri rızıklandır dedi? Bunun sebebi şudur: Hani Rab-bimiz; Ey İbrahim ben seni imam yapacağım, seni önder yapa­ca­ğım buyurunca İbrahim (a.s) ya Rabbi benim zürriyetimden de imam­lar kıl demişti de buna karşılık Rabbimiz buyurmuştu ki: Ya İbrahim, ben onu, imamlığı, idareciliği, zâlimlere nasip et­me­yeceğim buyurmuştu ya, işte ondan ders alarak böyle di­yordu İb­rahim (a.s). Rabbinden kendisine gelen uyarıya hemen kulak veri­yor-du. Bu uyarıyı hayatı boyunca hiç unutmuyordu. Çünkü Rabbinden daha önce bir istek de bulunmuştu. O dersi unutmadığı için böyle demişti. Ya Rabbi zâlim olanlara değil, sadece Allah’a ve âhiret gü­nü-ne inananları rızıklandır deyiverdi. Peki biz ne anlayacağız bun­dan? Biz de tıpkı atamız İbrahim (a.s) gibi Kur’an’ın âyetle­riyle, Kur’an’ın uyarılarıyla karşı karşıya kaldık mı hemen onu al­gılayalım. Bilelim ve ikinci defa aynı konuda hataya düşmemeye çalışalım in­şallah. Bakın, dedi ki İbrahim (a.s): Ya Rabbi benim zürriyetimden olanlar da, yâni oğlum, kızım da imamlar olsun. Allah da buyurdu ki; ben idareciliği zâlimlere vermem. İmamet konusunda, idarecilik konu­sunda böyle olursa, herhalde rızık konusunda da bu böyledir, her­halde rızık konusunda da bunlar ayrılacak zannetti ve dedi ki, ya Rab-bi madem ki sen zâlimlere idarecilik vermiyorsun, zâlimlere idare­ciliği lâyık görmedin, öyleyse bu zâlimlere rızık da vermeye­ceksin, o halde onlara rızık da verme deyiverdi. Sadece onlardan Allah’a ve âhiret gününe inananları çeşitli rızıklarla rızıklandır de­yiverdi. O zan­netti ki rızık konusunda da onların hakkı olmayacak, imametten menedilen bu zâlimler rızıktan da menedilecek. Allah buyurdu ki: "Allahu Teâlâ da hayır (kâfirlerin rızık hakkı var­dır) küfredenleri az bir zaman faydalandıracağım, sonra da onları ateşin azabına uğramak zorunda bırakacağım. Ve o ateş ne kötü bir varış yeridir." Demek ki kâfirler rızıktan mahrum bırakılmıyorlar. Demek ki bu ikisi arasında çok büyük fark vardır. Demek ki imamet, önder­lik, ida­recilik sadece mü'minlere verilirken; dünya malı, mülkü hem mü'-minlere hem de kâfirlere verilmektedir. Demek ki dünya meta­sının Allah katında hiçbir değeri yoktur. Şu peşine takıldığımız, şu onsuz olmaz dediğimiz dünya metası var ya eğer Allah katında si­neğin ka­nadı kadar onun bir değeri olsaydı kesinlikle Allah kâfir­lere ondan bir damla bile tattırmazdı. Ama dünya işte, Allah onu kâfirlere de veriyor, mü'-minlere de. Âyet-i kerîme bize bir de şunu anlatır: Bir adamın dünya ma­lın­dan, mülkünden pek çok şeye sahip olması Allah’ın kendi­sinden razı olduğu anlamına gelmemektedir. Eğer öyle olsaydı yeryüzünde mü'minlerden çok daha fazla rızıklandırılan kâfirlerin Allah’ın en sev­gili kulları olmaları gerekeceklerdi. Zira bakıyoruz ki dünya malı mü'-minlerden çok kâfirlere verilmiş. Âyetin ifadesine bakıyoruz: Onlara azıcık bir şeyler vereceğim. Allah azıcık bir şeyler ve­re­ceğim diyor, ama bizim de gördüğümüz gibi, görüyoruz ki çok şey ve­riliyor bu kâfirlere. Şu anda müslümanlara verilenlerden çok daha fazlası verilmiş kâfirlere. Saltanatları, imkânları, evleri, bark­ları bize verilenlerden çok fazla. Bizler baygın baygın onların bu saltanatlarını seyrediyoruz. Kâfirlere bu kadar dünya mülkü veril­miş, bu nasıl bir iş dersek: Bütün dünyayı kâfire verse, hattâ her kâfire ayrı ayrı bir dünya verilse yine de azdır. Bize de hiç bir şey verilmese, yarım ekmek bile bulamasak yine de onlarınkinden çoktur. Bunu böyle biliyor ve böyle inanıyoruz. Ama bu rıza asla şu anlama gelmeme­lidir. Kâfirlerin zul­müne razı olmak, kâfirlerin egemenliğine ses çı­karmamak, onların zorla zulümle bizim elimizdekileri almalarına razı oluş değil, bu Al­lah’ın vermesine razı olup, hedefi cennetleş­tirmektir. Ne verilirse verilsin, ne kadar verilirse verilsin, değil mi ki ha­yat bir gün bitecektir. Biten bir dünyanın nîmetlerine meyletmektense ya­rım ekmek de olsa bitmeyecek bir hayatın nîmetlerine ulaşmayı he­defleyelim, onun peşinde olalım. Cennet var mı? Devlet var mı? Mü­kâfat var mı? Hasene var mı? Benim de hiç bir şeyim olmasın, yarım ekmekle huzur var mı? Elhamdülillah. İşte mülk, işte saltanat. Beni cennete götürecek bir hayat yaşıyorsam elhamdülillah.. Çünkü bu kâfirler neye sahip olurlarsa olsunlar, yarın bu mülk­leri onları cehennem ateşinden kurtaramayacaktır. Âyetlerde görüyo­ruz, yarın bu kâfirler dünya kendilerinin olsa, hattâ dünya­nın bir misli daha ellerinde olsa, bunu fidye olarak verecekler; ama bu fidyeleri kabul edilmeyecektir. Demek ki bugün onlara verilen tüm saltanatlar, tüm güçler, tüm mallar, tüm ekonomik, askerî ve siyasal güçler yarın hiçbir işe yaramayacaktır. Öyleyse onların şu anda sahip oldukları kesinlikle sizi üzmesin, sizi imrendirmesin. Siz hesabınızı bu anlayışa bina etmişseniz, bilesiniz ki üstün siz­siniz, kazanan sizsiniz. Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarma­yın. Ama planınızı, programınızı buna göre yapmamışsanız, he­sabı­nızı sadece dünyaya göre yapmışsanız, Konya’nın bir nu­maralı adamı olacağım diye yapmışsanız, Türkiye’nin bir numaralı adamı olacağım diye plan program yapmışsanız, dünyada adımı yüceltece­ğim, herkes sofrasında beni konuşsunlar, herkes beni alkışlasınlar diye düşünüyorsanız onu mutlaka bulursunuz, ama öbür tarafta eliniz boş kalabilir Allah korusun..
127:"Hani İbrahim (a.s) ve İsmail (a.s) Beytin (Kâbe’nin) temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: Rab-bimiz bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen işiten ve bi­len-sin." Ya Rabbi biz bunu senin için yapıyoruz, bunu bizden kabul bu­yur! diyorlardı. Şüphesiz ki sen, işiten ve bilensin ya Rabbi! di­yorlardı. Çünkü amel, çünkü hareket, çünkü niyet Allah içindi. Bakın İbrahim (a.s) ve oğlu İsmail (a.s) Kâbe’nin, yeryüzün­de-ki Allah’a kulluk evinin unutulmuş, terk edilmiş temelle­rini yükselti­yorlardı. Öyleyse bize düşen de hayatımızda bu tür kulluk temellerini açığa çıkarmak ve yükseltmektir. Meselâ evlilik hayatımızda, nişan, nikâh ve düğün merasim­le-ri­mizde, kazanma ve harcama yollarında, ticaret hayatı­mızda, aile ha-yatımızda, ev tefrişlerimizde, çocuklarımızın eğitimi anlayışları­mızda, büyük, küçük, sevgi, saygı anlayışlarımızda, unutulmuş, terk edilmiş, belki izleri bile toplumdan silinmiş kulluk temellerini açığa çı­karmak, yükseltmek, yüceltmek zorundayız. Kaldı ki namaz, oruç, hac, zekât gibi yıkılmış, ciddi bir tamire muhtaç olan İslâm binalarını bile zaten yenilemekle, tamir etmekle mükellefiz. Eğer adım başına bir binayı ayağa kaldırma derdiyle hem dert olursak, o zaman bilelim ki bizim de İbrahim gibi Allah’a dua etmeye hakkımız olacaktır. Allah’a el açmaya yüzümüz ola­caktır. Ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur! Sen her yapılanı du­yan ve görensin demeye hakkımız olacaktır. Öyle değil mi? Hz. İbra­him bir şeyleri kaldırdı, bir şeyleri yükseltti. Sonra da haklı olarak Al­lah’a el kaldırıp dua etme şerefine erdi. Peki ey müslüman! Sen ne yaptın ki; ey Rabbim, bunu bizden ka­bul buyur diyeceksin? Hangi temelleri yükselttin? Eğer yıkmadıy­san tabii. Hangi unutulmuş kulluk temellerini yükselttin ki; onun gibi el kal­dırıp dua etme hakkını elde edesin. Evet, o makamın sahibi olan Hz. İbrahim’e Kur’an (HANİF) di­yor. Allah’a tam teslim. Aklı işin içine karıştırmadan Allah’a tes­lim olan bir peygamber. Ya da tüm şirkleri reddetmiş, tüm tâğutlara savaş aç­mış bir peygamber. Sen de öyle misin? Devam edi­yor duaları:
128:"Ya Rabbi, bizi yalnız sana itaat eden kulla­rın­dan kıl! Ve neslimizden de yalnız sana itaat eden müs-lüman bir ümmet getir! Ya Rabbi, bize ibâdet yerleri­mizi de göster. Bizim tevbelerimizi de kabul buyur. Sen tev-vabsın, sen tevbeleri kabul edensin." Bizim zürriyetimizden de herşeyiyle sana teslim olmuş ve se­nin istediğin hayat tarzından başka hayat tarzlarına razı olma­yan, sana imandan başka imanları olmayan, sana kulluktan başka başka­larına kulluk yapmayan bir ümmet çıkar ya Rabbi, diyorlar. Gerçekten aradan uzun zamanlar geçiyor. Bu duanın üze­rin­den asırlar geçiyor, asırlar sonra Rabbimiz İbrahim (a.s) ve İsmail’in (a.s) sulbünden bir ümmet çıkarıyordu. Bu ümmet, Mekkede bu beyti yapan İbrahim ve İsmail (a.s) ların ilk kurdukları kentte gerçekleşi­yordu. Böylece bu iki peygamberin duaları da gerçekleşmiş oluyordu. "Ya Rabbi bize ibâdet yerlerimizi de göster. Bizim tevbelerimizi de kabul buyur." Ya Rabbi, biz burada nasıl hac yapacağız? Sana nasıl kul­luk yapacağız? Sana nasıl ibâdet edeceğiz? Bize bunu da göster. Ve bi­zim tevbelerimizi kabul buyur. Bütün varlıklardan soyutlana­rak sana yöneliyoruz. Kendimizden, çevremizden, toplumdan, in­sanlardan, herkesten ve herşeyden arınarak sana döndük, seni memnun etmek istiyoruz, senden başka da güvenebileceğimiz birileri de yoktur ya Rabbi, bizi kabul buyur diyorlardı. "Sen tevvabsın, sen tevbeleri kabul edensin." Sen dönüşleri kabul edensin. Sen günaha doğru giderken kıblesini, programını değiştirip sana dönenleri seversin. Sen hatalardan vaz geçip sana yönelen kullarının günahları ne olursa olsun hiç bakmadan affeden­sin.
129:"Ey Rabbimiz, onlara içlerinden bir peygam­ber gönder ki; o senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hik­meti öğretsin ve onları iyice temizlesin. Muhakkak ki sen azîz ve hakîmsin" Onlara bir elçi gönder ki; o, müslüman ümmeti toparlasın. Ve o Rasul onlara önder ve örnek olsun. Ve bu peygamber senin âyetlerini okusun, hikmeti öğretsin ve böylece tertemiz hale getirsin onları. Böyle bir peygam­ber gönder ya Rabbi diye dua ediyorlar. Peygamberin görevleri sayılıyor bu âyet-i kerîmede: 1- Ümmetine Allah’ın âyetlerini okumak, kendisine Allah’tan ge­len âyetleri okumak. 2- Kitabı öğretmek. 3- Hikmeti öğretmek. Hikmet amel-i salihtir. Hikmet, kavilde ve fiilde isabettir. Hikmet, kişinin sözüyle a-melinin birleştirilmesidir. Yalnız sözde isabet hikmet olmadığı gibi, sa­dece fiilde isabet de hikmet değildir. Hikmet, fıkıh demektir. Yâni dindeki emir ve nehiylerin mak­sa-dını kavramak demektir. Kişinin lehinde ve aleyhinde olan şey­leri bil­mesi demektir. "Allah kimin için hayır murad buyurursa onu dinde fakih kılar." Hadisi bunu anlatır. Hikmet, sünnet demektir. Yâni kitabın pratiği olan sünnet de­mektir. İşte bu peygamber onlara Kur’an’ın pratikte uygulanışını gös­termektedir. 4- Bir de Peygamber (a.s)'ın görevi, ümmetini tezkiye et­mek, in­sanları tertemiz hale getirmektir. Küfürden, şirkten, nifak­tan cahili-yeden insanları arındırmak; vicdanlarını, kalplerini, dü­şüncelerini, ni­yet ve amellerini, aile hayatlarını, içtimaî yaşantıla­rını temizlemektir. Tezkiye, bir müslüman yirmi dört saatlik haya­tını Allah’ın şu kitabına göre yaşaması demektir. Bir müslüman hayatını bu kitabın istediği şekilde yaşarsa, o kişi hayatını temizlemiş demektir. Bir toplum da hayatını bu kitaba göre yaşarsa, o toplum da temizlenmiş demektir. Öyleyse tezkiye bu kitaba göre bir hayat yaşamaktır. Kitaptan haber­siz yaşayan bir kişinin tezkiyeden, temizlikten söz etmesi mümkün değildir. İşte peygamberin görevleri bunlardır. Öyleyse bizim de görevle­rimiz bunlardır. Biz de topluma Al­lah’ın âyetlerini okuyacağız, toplumda bu âyetleri öğrenmek iste­yenlere öğreteceğiz. Okumak her­kese, kadın erkek, genç, ihtiyar herkese. E peki zaten bu insanlar Kur’an’a iman ediyorlar, onlara niye okuyacağız? demeyeceğiz. Çünkü Kur’an müslümana da uyarıdır, kâfire de uyarıdır. Bilelim ki Kur’an müslümana hatırlat­madır, kâfire de uyarıdır. Bunu mutlaka biz de gerçekleştireceğiz. Bu okuduğumuz in­san­lar arasından öğrenmek isteyenlere öğreteceğiz, Kur’an’ı pratikte yaşamak isteyenlere de işte kitabın pratiği budur diye onun pratiğini de göstereceğiz ve böylece o insanların temizlen­mesini de sağlaya­cağız. Ve işte Peygamber (a.s) insanları her türlü bâtıl düşünceler­den, efsanelerden temizleyerek onları apaçık imana ve hidâyete ulaştırıyor. İşte İbrahim’in (a.s) duası böylece yerini bulmuş oluyordu. Gerçekten çok güzel bir duaydı ve bu dua kabul ediliyordu. Yıl­lar sonra dünyanın en kutsal bir şehrinde bir ümmet ve bu üm­met içinde bir peygamber ve o peygamber onlara Rabbinden ge­len âyet­leri okuyor, kitabı öğretiyor ve bu kitabın pratikteki uygu­lamasını, yâni sünneti sunuyor, hikmeti sunuyor ve bu peygamber dünyanın en vahşi bir toplumunu, dünyanın en medeni toplumu haline getiriyordu. Gerçekten o sırtlanları sırtlanlıkta geride bıra­kacak kadar ileri gitmiş insanları her türlü pisliklerden temizliyor, zâlim olanları âdil hale getiri­yordu. Belki dünyanın en cahilleri olan bir toplumu dünyanın en âlim­leri, haline getiriyor, dünyanın hocası haline getiriyor. Ve onları terte­miz hale getiriyordu. "Şüphesiz ki, azîz ve hikmet sahibi ancak sensin." Ya Rabbi sen azîzsin; izzet ve şeref sana aittir. Sen güçlü­sün; senden başka güçlü, senden başka izzet ve şeref sahibi yoktur. Sen­den başka güveneceğimiz, senden başka dayanaca­ğımız yoktur. Sen hakîmsin, hikmet sahibisin, hâkimiyet sahibisin; senden başkalarına hâkimiyet hakkı tanımayız, sen hayatımıza yegâne hakim olansın, ha-yatımıza hükmedensin, hayat progra­mımızı tesbit edensin diye du­a-ları devam ediyor.
130:"İbrahim (a.s) 'ın dininden (yolundan) ancak se­fihler (kendini bilmeyenler) yüz çevirir. Çünkü biz onu dünyada seçtik o âhirette de ger­çek salihlerdendir." İslâm literatüründe sefih, hayrını şerrini, kârını zararını ayırt edemeyen kimse demektir. Öyle değil mi? Hangi akıl sahibi bu saâ­detten mahrum olmak ister? Hangi akıl sahibi İbrahim’in yolundan yüz çevirir? Olsa olsa akılsız, beyinsiz, menfaatini, kâ­rını, zararını, hayrını şerrini hesap edemeyen ve bu yüzden de kendini hakir bir du­ruma düşürmek isteyen beyinsizler bundan yüz çevirir. İbrahim (a.s), kendi zürriyetlerinin içinden bir toplum çıkarıl­ması ve onların içinden bir peygamber çıkıp onlara kitabı öğret­mesi, hikmeti öğretmesi ve onları tertemiz hale getirmesi konu­sunda dua etmişti. Allah da bu duayı kabul etmişti. Mekke’de onun soyundan bir toplum çıkmış, onların içinden bir nebi çıkmış ve bütün insanlığı hakka davet ediyordu. Bu Peygamberin daveti Adem’e (a.s), İbra­him’e (a.s), Mûsâ ve İsa’ya (a.s) kadar uzanı­yordu. Bu elçi İbrahim neslinden, İbrahim milletindendi. Bu pey­gam-be­rin daveti de İbrahim’in davetinin aynısıydı. Zira Hz. İbra­him’in in­sanlığa sunduğu din İslâm’dı. Onun oğulları olan İsmail’in ve İshak’ın dinleri de İslâm’dı. İslâm tüm peygamberlerin ortak di­niydi. Öyleyse önceleri müslüman olup da sonradan İslâm’dan çı­kan, kendilerine yahudi ve hıristiyan adını takan bu insanların kabul ettikleri İsa ve Mûsâ (a.s) lar da birer müslümandı. Kendilerini bu pey-gamberlere izâfe eden bu yahudi ve hıristiyanlar tarih içinde bu peygamberlerin yolundan ayrıldıktan sonra, bu peygamberleri de kendilerine alet etmeye çalıştılar. Kendileri saptıkları, sa­pıttıkları gibi bu peygamberleri de saptırmaya çalışmışlardır. Ken­dileri müslümanlıktan çıktıkları gibi bu peygamberleri de müslümanlıktan çıkarmaya çalışmışlardır. Hattâ İbrahim’in (a.s) müslüman olmadığını bile ortaya koy­maya çalıştılar. Halbuki Kur’an sık sık onların bu sapıklıklarını redde­derek İbrahim’in ne müşrik, ne de onların yolunda olmadığını anlata­rak İbrahim’in gerçek müslüman olduğunu vurgular. Yine hatırlaya­caksanız sûrenin önceki bölümlerinde gördük; bu adamlar, Hz. Sü­leyman’ın da bir peygamber olmadığını, onun bir sihirbaz olduğunu da iddia etmişlerdi. İşte şu anda da Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed (a.s) insanlığı aynı İslâm’a davet ediyordu. Üstelik onların inan­dıkları pey­gamberlerin hiçbirisini reddetmeden, onlarla arayı aç­madan. Şöyle di­yordu Hz. Muhammed (a.s) ben yeni bir din ge­tirmiş değilim! Ben benden önceki peygamberlerden farklı, onları reddeden yepyeni bir din getirmiş değilim. Benim bu getirdiğim din ta Hz. Adem’e kadar da­yanan köklü bir dindir. Benim getirdiğim bu dine girenler aynı za­man-da Hz. Adem’den bu yana Hz. İbrahim’in, Hz. Yakub’un, Hz. Mûsâ’nın ve Hz. İsa’nın dinine de girmiş, onla­rın davetine de icâbet etmiş olurlar diyordu. İşte Bakara sûresinin bu âyeti bunu söylüyordu. İbrahim’in milletinden, İbrahim’in dininden, İbrahim’in yolun­dan ve İbrahim’in getirdiği İslâm’dan kim yüz çevirir? Ki o din, o millet, aynı zamanda İsmail’in diniydi, aynı zamanda İshak’ın di­niydi, Yakub’un, Yusuf’un, Mûsâ’nın, İsa’nın ve Hz. Muhammed’in (a.s) di­niydi. İşte böyle bir dinden, böyle bir milletten ancak kendini bileme­yen, hayrını şerrini bilemeyip, kendini boşa harcayan kimseden baş­kası asla yüz çeviremez. Öyle değil mi? Bakın Allah diyor ki şöyle ya­parsanız temizlenirsiniz, şöyle yapar­sanız cennete gidersiniz. Eh adam bundan yana değilse, temiz­likten yana, temizlenmeden yana değilse, pis kalmak istiyorsa, cennetten yana değil de cehenneme hevesliyse, işte o kişi sefih­tir, akılsızdır, beyinsizdir. Evet biz İbrahim milletindeniz. Bunu her zaman söylemek ve ilan etmek zorundayız. Bakın Allah’ın Rasûlü bir hadislerinde bu hu­susu şöyle anlatır: Biz İslâm fıtratı üzerine sabahladık, ihlâs üzere, Muhammed’in (a.s) dini ve İbrahim’in (a.s) milleti üzere hanif ve müslüman olarak sabahladık. Her sabah, her akşam, her ân bunun bilinci içinde olma­mız isteniyor bizden. Yâni biz tüm hayata bakışımızda ve tüm haya­tımızın problemlerini çözüşümüzde ya Hz. İbrahim (a.s) örnekliği, ya Hz. Muhammed’in (a.s), ya Mûsâ’nın (a.s), ya İsa’nın (a.s) örnekli­ğiy-le çözmek zorunda kalacağız. Bizim örnek­lerimiz bunlardır. Ve işte bi-zim hayatımızda peygambere imanın mânâsı budur yâni peygam­ber-ler bizim için örnektir. Onlara iman demek de pratikte onların bize örnek olmalarını da zorunlu kıla­caktır. İbrahim milleti. Peki nedir İbrahim milleti? Kimdir İbrahim mil­leti olan? İbrahim’in milleti, onun ırkı veya nesli değildir. İbrahim mil­leti, İbrahim’in bağlı bulunduğu İslâm dinidir. Çünkü millet, din demek­tir. İşte bu dine, bu İslâm dinine bağlı olan insanların mey­dana getir­dikleri topluluğa da İbrahim milleti denir. Hz. İbrahim’in İslâm’ı kabul etmeyen babasını ve kavmini terk ederek, onları kendi milletinden saymaması gösteriyor ki; bu millet öyle kan ba­ğına dayanmayan bir millettir. Din bağına, akide bağına bağlı olan bir millettir. İslâm milleti tek millettir. Küfür de tek millettir. Bir kimse kanı, rengi, dili, ırkı ne olursa olsun, İslâm dinine girdiği andan iti­baren o İslâm milletinin, İb­rahim milletinin üyesidir. Kendi milletini İslâm milletinden üstün tut­maya çalışan kişi de İslâm milletine gir­memiştir. "Çünkü biz onu dünyada seçtik, o âhirette de ger­çek salihlerdendir." İbrahim’i dünyada seçtik. Onu seçkinlerden kıldık. Onu eği­tip güzel huylarla donattık. İbrahim ailesi mükemmel ve seçilmiş bir aile­dir. Bizim kendilerini örnek almamız gereken bir ailedir. Her zaman "Allahümme salli ala seyyidina Muhammed" derken dikkat ederseniz ısrarlar gündeme getirilen ailelerden birisi de İbrahim ailesidir. "Ve alâ âli İbrahim diyoruz" Çünkü Kur’an-ı Kerim bütün peygamberlerin bize örnek olduğunu bildirirken, ayrıca İbrahim’in (a.s) bize örnek oldu­ğunu bildirmektedir. Yeryüzünde İbrahim gibi ve onun kardeşleri Salih, Nuh, Hûd, Mûsâ, İsa ve Muhammed (a.s) gibi başka birilerini bulabilir misiniz? Bunların hepsi de dünya üzerinde Allah’ın seçip yetiştir­diği kullarıdır. Örnek şahsiyetler bunlardır. Allah bunları Kur’an’ıyla insanların gözleri önüne çıkarmış ve buyurmuş ki; işte siz de bun­lar gibi olun! Örnek alacağınız, peşinden gideceğiniz insanlar bunlar olsun! Gerçekten de tüm dünya şahittir ki, onlardan daha iyi bize örnek olabilecek başka insan yoktur. Onlardan daha güzel, bizi hidâyete ulaştırabilecek başka insan görülmemiştir yeryü­zünde. Çünkü bu seçimi yapan Al­lah’tır. Bu seçimi Allah yaptı. Onları Allah seçti ve Allah eğitip yetiş­tirdi. Onları seçip eğiten ve bize örnek yapan Allah’tır. Allah’ın se­çi­minin üzerine kim seçim yapabilir? Allah’ın eğittiğinden daha iyi kim eğitebilir? İnsanlar bugün olduğu gibi Allah’ın seçimini red­dederek, Allah’ın seçtiği bu insanlardan başkalarını da kendilerine örnek kabul edebilirler, başkalarına uyabilirler, ama bilsinler ki bu seçim onlar için hayırlı olmayacaktır. Nitekim seçenler de olmuştu. Meselâ Adem’i (a.s) değil de İblis’i, İbrahim’i değil de Nemrutu, Mûsâ’yı değil de Firavunu, Muhammed’i (a.s) değil de Ebu Cehil’leri kendilerine örnek seçenler ve onlara uymaya çalışanlar olmuş tarihte. Ama gördük ki Peygambere uyanlar hep cennete giderken bunlara uyanların hepsi de cehenneme gitmiştir. Tarih bunun en canlı şahidi­dir. Bugün de öyle, serbesttir insanlar. Dile­yen Peygamberleri, dileyen de peygamber karşıtı güçlerin örnekli­ğini seçsin. İsteyen cennete git­sin, dileyen de cehenneme gitsin. İbrahim (a.s) dünyada seçilmişlerden olmasının yanında, ahi-rette de o yine salihlerden olacaktır. Ama müslümanlara bah­şedilen bu büyük şerefe bakın ki, müslümanlar hem dünyada, hem de ahiret-te bu Peygamberlerle beraber olma imkânına sahiptirler. Eğer müs-lüman, dünyada onların örnekliliğini kabul edip onlar gibi yaşaya­bi-lirse hem dünyada aynen peygamberler gibi seçilmişler­den olurken hem de âhirette tıpkı onlar gibi salihlerden olma im­kânına sahiptirler. O da onlarla beraber olacaktır.
131:"Hani ona Rabbi (benim emrime) teslim ol! bu­yurmuş, o da âlemlerin Rabbine teslim oldum! de­mişti." Rabbi İbrahim’e (a.s) dedi ki; Ey İbrahim teslim ol! Müslüman ol! İbrahim (a.s) dedi ki; ben müslüman oldum, ben âlemlerin Rabbine teslim oldum. Ben kendimi, içimi dışı mı, irade mi, boynumdaki ipin ucunu âlemlerin Rabbine teslim ettim. Benim ondan başka bağlana­cağım, ondan başka kendimi teslim edeceğim kimsem yoktur? Diyor-du. Zira müslüman olmayan, Allah’a teslim olmayan kişi mutlaka bir başkasına teslim olmuş demektir. Çünkü insan mutlaka boynunda bir iple dünyaya gelmektedir. Kulluğa müsait yaratılmaktadır ve mutlaka bir şeylere kulluk yapacaktır. Boynundaki doğuştan getirdiği kulluk ipini mutlaka birilerine teslim edecektir. Ama nefsine, ama şeytana, ama topluma, ama tâğutlara, ama âdetlere, törelere, ama modaya, ama ağasına, patronuna bir şeylere kulluk yapacaktır. Rabbine teslim olmaktan kaçanlar; Rabbin kullarına, Rabbin ya­ratıklarına teslim olmak zorundadır. Başka çaresi yok, o mutlaka bi­rilerine kulluk yapmak zorundadır. İşte görüyoruz yağmurdan kaçarken insanlar doluya tutul-muş­lardır. Allah’a kulluktan kaçan bu insanlardan kimileri, top­lumun kulu, kimileri modanın kulu, kimileri âdetlerin, törelerin kulu olmuşlar ve bunları razı edebilmek için bir ömür boyu çırpınıp durmaktadırlar. Evet, teslim ol dedi Rabbi Hz. İbrahim’e, o da âlemlerin Rab-bine teslim oldum, dedi. Bu teslimiyet kişinin ruhuyla, bede­niyle, içiyle dışıyla, gecesiyle gündüzüyle, ailesiyle, toplumuyla, herşeyiyle bir teslimiyetti. Ruhu onun emrinde olmalıydı, içi ve dışı onun emrinde olmalıydı. Gecesinde ve gündüzünde söz sa­hibi o olmalıydı. Bede­ninde o söz sahibi olmalıydı. Malı onun em­rinde olmalıydı, çocukları konusunda onun sözü geçmeliydi, ha­nımı konusunda onun dediklerini dinlemeliydi. Teslimiyet budur işte. Öyle bir teslimiyetti ki bu, ateşe atılırken bile Rabbinden başka birine teslim olmayıp güvenmemeliydi. Rabbinden başka sığınacak bir kucak aramamalıydı. Oğlunu kurban emrini alsa bile Rabbinden, yine ona teslim olmalıydı. Rabbi ondan hanımını, ku­cağında küçücük ço­ğuyla beraber susuz, yiyeceksiz çorak bir ara­zide terk etmesini istese bile, başkalarına değil, Rabbinin emrine teslim olması gerekiyordu. Ve öylece yapmıştı İbrahim (a.s). Öyle bir teslimiyet ki, onun teslimiyeti, hanımına da etkili oluyordu. Ondan bu teslimiyeti gören hanımı da onun gibi Allah’a teslim oluyordu; “Var git ya İbra­him! Değil mi ki bu emri sana veren Rabbimizdir, bizi hiç dü­şünme! O Rab, beni ve oğlumu koruyacaktır” diyordu. İbrahim’in teslimiyeti, hanımını da teslim olmaya götürüyordu. Onun bu tesli­miyeti oğlu İsmail’e de tesir ediyordu. Babasının Allah’a bu tesli­miyetini gören İsmail de tıpkı onun gibi ona ve Allah’a teslimiyet gösteriyordu. İbrahim, Rabbinin emrini yerine getirmek üzere kes­mek için onu yere yatırınca: Babacığım em-rolunduğun şeyi çe­kinmeden yerine getir, inşallah beni sana ve Allah’ın emirlerine teslim olanlardan bulacaksın diyordu. İbrahim’in teslimiyetini gören oğlu da aynen onun gibi Allah’a teslim oluyordu. Öy-leyse hanımlarından kendilerine teslimiyet isteyen insan­lar, hanımlarından Allah’a teslimiyet isteyen insanlar buna çok dikkat et­mek zorundasınız. Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, siz Rabbinize ne kadar teslim iseniz, siz Rabbinizin emirlerine ne kadar teslimseniz bi­lesiniz ki, hanımlarınız da size o kadar teslim olacaklardır. Bilesiniz ki hanımlarınız da Allah’ın emirlerine o kadar teslim olacaklardır. Bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Çocuklarından kendilerine ve Allah’a teslimiyet isteyen insanlar şunu kesinlikle bilmelidirler ki; ken­dileri Allah’a ne kadar teslimlerse, onlar da o kadar teslim olacaklar­dır. Kendileri Allah’ın emirlerine teslim olmayanların hanımlarından, çocuklarından ve çevrelerinden teslimiyet istemeye hakları yoktur. İbrahim (a.s) herşeyiyle Allah’a teslim olmuş ve bu teslimi­ye­tini, bu bağlılığını bakın oğullarına da tavsiye ediyordu.
132:"İbrahim ve Yakup bunu oğullarına vasiyet etti. Oğullarım! Şüphesiz ki Allah size bu dini seçti. O halde siz de zinhar müslümanlar olarak can verin." Yakub, İbrahim’in (a.s) torunudur. İbrahim’in (a.s) oğlu olan İshak’ın (a.s) oğludur. Yeğeni Lût’un (a.s) kavmini helâk için gi­der-lerken meleklerin müjdeledikleri oğuldu İshak. Hz. İshak’ı ha­yatının son günlerinde vermişti Rabbimiz İbrahim’e. İbrahim (a.s) yaşlanmış Sare annemiz de yaşlanmıştı. İbra­him’in (a.s) yeğeni Hz. Lût’un (a.s) kavmini helâk emrini alan me­lek­ler, o kavmi helâke giderken İbrahim (a.s) 'ın evine geldiler. İşte bu gelişlerinde telaşa kaplan Hz. İbrahim’e ve Sare annemize bir oğul müjdelediler. Çok yaşlanmış durumda olan Hz. İbrahim ve karısı Sare annemiz: Bizim nasıl oğlumuz olacak, biz ikimiz de çok yaşlanmış bulunuyoruz dediler. Bu yaştan sonra hiç bu olur mu? diyorlar. Ama bu Allah’a göre çok kolaydı. Allah takdir etmişse bu iş olacaktır. Adem’in (a.s) olduğu gibi, İsa’nın (a.s) olduğu gibi Allah dileyince bu da olacaktır. Evet onlardan hem İshak’ın doğa-cağını hem de üstelik onun da oğlu Yakub’un da müjdesini veriyordu melekler. Hem bir ev­lât hem de bir torun müjdeliyorlardı. İşte İbrahim (a.s) da onun torunu olan Yakub (a.s) da çocuk-larına bakın şunu vasiyet ediyorlardı: "Oğullarım! Şüphesiz ki Allah size bu dini seçti. O halde siz de zinhar müslümanlar olarak can verin." Her iki peygamber de kendi teslimiyetlerini oğullarına da tav­siye ediyorlar ve diyorlardı ki; oğullarım biz teslim olduk, Allah’a siz de teslim olun. İbrahim’in (a.s) oğulları kimdi? Birisi İshak (a.s), o Sare anne­mizden dünyaya gelmişti, ötekisi de İsmail, o da Hacer anne­miz-den doğmuştu. İki oğlu vardı Hz. İbrahim’in. Bu iki oğlu kendi­sinden son­raki dönemlerde iki kol olarak peygamberlerin geldiği kol oldular. İs­mail (a.s) Mekke bölgesine yerleşti. O bölgede pey­gamber oldu. Ama bu bölgede ondan sonra peygamber geldi mi gelmedi mi, bunu bilmi­yoruz. Onun soyundan son peygamber Hz. Muhammed (a.s) gele­cekti. Ve risâlet onunla tamamlanacaktı. İbrahim (a.s) 'ın öteki oğlu Hz. İshak (a.s) ise Halil’ur Rahmân kentine yerleşmişti, Kudüs yakınlarında bir şehir. Yakub (a.s) son dö­nemlerinde oğlu Yusuf sebebiyle Mısır’a göç ediyordu. On oğluyla bir­likte Mısır’a gitmişti tüm aile efradıyla birlikte. Burada uzun süre ya­şadı Yakub (a.s). Yakub’un (a.s) Kur’an’da geçen bir adı da İsrâil’dir, böylece onun oğulları olan İsrâil oğulları tarih sah­nesinde yer alır. Ve yeryüzünde hiçbir kimseye verilmemiş nîmet­ler İsrâil oğullarına veril­miştir. İşte burada Yakub’un (a.s) oğullarına tavsiyesini anlatıyor Rabbimiz. On iki oğluna diyordu ki: Allah size din olarak bu dini seçti. İslâm dinini seçti. Öyleyse sizler de ancak müslümanlar ola­rak can verin. Allah’ın İbrahim için seçtiği din İslâm’dı, İbrahim (a.s) müslü-mandı, Yakup (a.s) müslümandı ve Allah’ın gönderdiği din de İslâm-dı. Ve Yakub’un (a.s) oğullarına tavsiyesi ise İslâm’dı. Şimdi, biz İsrâil oğullarıyız diyen ve İslâm’ı bırakıp sapıklık içine düşen bu yahudi ve hıristiyanlara ne demek lâzım? Bu adamlar nasıl olur da biz haklıyız deme hakkına sahip oluyorlar? Nasıl olur da biz Yakub’un oğullarıyız dedikleri halde ki, Yakup (a.s) bizim atamızdır ve Yakup (a.s) müslü-mandı. Bunlar İslâm’dan, haktan ayrılıp, sa­pık yollara gire­rek bu peygamberlerin yolunu terk ettikleri halde nasıl olur da Yakub’un (a.s) ve İbrahim’in (a.s) yolunda olduklarını iddia edebili­yorlar? Buna hiçbir zaman hakları olamaz, çünkü İb­rahim (a.s) müslümandı, çünkü Yakup (a.s) müslümandı ve oğul­larını İslâm’a da­vet ediyordu. Evet, İbrahim ve Yakup (a.s) oğullarına İslâm’ı vasiyet edi­yor-lardı. Allah’ın bu yüce peygamberleri kendileri müslüman ol­makla ye­tinmeyip, cennete tek başına gitmeye razı olmayıp, Al­lah’ın kendile­rine lütfettiği bu dini, teslimiyet dinini çocuklarına da vasiyet edip, on­ların da müslüman olmalarını istiyorlardı. Mısırlıla­rın türlü türlü putlara tapındıklarını gören Hz. Yakup son nefe­sinde oğullarına İslâm’a tes­lim olmalarını bir daha tavsiye edi­yordu.
133:"Yoksa ey yahudiler! (o dönemde) ölüm Yaku-b’a geldiği zaman siz orada mıydınız? Dedi ki oğulla­rına: Benden sonra neye ibâdet edersiniz? Onlar dediler ki bizler senin İlâhına ve senin ata­ların olan İbrahim’in, İs­mail’in ve İshak’ın İlâhı olan tek İlâha ibâdet edeceğiz. Ve biz O’na teslim olduk, müslüman olduk demişlerdi." Ölüm esnasında siz yanında mıydınız Yakub’un? Bu âyette Cenab-ı Hak kendilerini Yakub’un oğlu sayan Medine’deki yahudilere ve hıristiyanlara sesleniyor. Bir olay ki bu olayı tarihler tesbit etmemiş. Bir olay ki, başka hiç bir kaynaktan öğrenme im­kânı yoktur insanlığın. Bir olay ki, Yakub (a.s) ölüm döşeğinde. Bi­raz sonra ayrılacak dünya­dan. Ve oğulları etrafında toplanmış. Bu konuşmaya Rabbimiz bizi şahit tutuyor. Ve bu şehâdet bizim aynı zamanda Yakub’un yoluna, İbrahim’in yoluna, İsmail’in yoluna da gittiğimizin ifadesidir, tescilidir. Ve artık tüm insanlık bilmelidir ki; Adem’in, İbrahim’in, İsmail’in, İs-hak’ın, Yakub’un, Mûsâ’nın, İsa’nın getirdiği din İslâm’dır. Bu peygamber silsilesinin son halkasını da Allah’ın son Pey­gamberi Hz. Muhammed (a.s) teşkil etmektedir. Öyleyse bu dine uy­mayan, bu dine inanmayan, bu son peygambere tabi ol­mayan kim olursa olsun, onun doğru yolda olduğunu iddia etmesi bâtıldır, asıl­sızdır. Bakın ne diyordu çocuklarına: Bakın ey yahu­diler, ey hıristi-yanlar bizim peygamberimiz dediğiniz, biz onun yo­lundayız de­diğiniz atanız, ölüm döşeğindeyken oğullarına ne di­yordu: "Dedi ki oğullarına: Benden sonra neye ibâdet eder­siniz?" Ey oğullarım, ben hayatta iken Allah ibâdet ediyordunuz. Ben öldükten sonra sizler kime ibâdet edeceksiniz? Kimin arzula­rına uya­caksınız? Kimin kanunlarını din kabul edeceksiniz? Ve kendi çocukla­rınıza kimi vasiyet edeceksiniz? Kendi çocuklarınızı kime ibâdet etti­receksiniz? Ben sizinle beraberken Allah’a ibâdet ediyordunuz, şimdi ben sizden ayrıldıktan sonra kulluğunuz kime olacak? Oğulları derler ki: "Onlar dediler ki; bizler, senin İlâhına ve senin ata­ların olan İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın İlâhı olan tek İlâha ibâdet edeceğiz. Ve biz O’na teslim olduk, müslü-man olduk demişlerdi." İşin enteresan tarafı bu sıralama dır. Bir defa ilk olarak senin İlâ­hın diyorlar, yâni Yakub (a.s)’ın İlâhı olan Al­lah. Yanında yardım­cıya ihtiyacı olmayan bir tek İlâh. Ve sonra atalarının İlâhı diyorlar. Zaten tüm peygamberlerin İlâhı tek İlâhtır. İbrahim (a.s)’ın İlâhı. Bü­yük atanın İlâhı. Adem atamız, bizim nesep atamızdır; ama İbrahim (a.s) bizim din atamız­dır. Bunu Rabbimiz söylemiştir. Atanız İbrahim’in milleti diyor Allah. Evet ilk önce ataları İbra­him’i söylediler. Ve sonra İsmail’in İlâhı diyerek, ikinci olarak İsmail (a.s)’ı zikrettiler. İshak (a.s)’ı ondan sonra zikrettiler. Halbuki Yakub (a.s)’ın babası İshak (a.s) dır. İsmail Yakub (a.s)’ın am­casıdır. Ama bakın Yakub (a.s)’ın oğulları İsmail (a.s)’a hürmeten İshak (a.s) dan önce onun ismini zikrediyorlar. Zira son elçi Muhammed (a.s), Hz. İs­mail’in soyundan gelecekti. İşte buna hür­meten ve buna dikkat çek­mek üzere İsmail (a.s)’ı öne almışlardır. Sanki burada bütün peygamberlerden alınan mîsaka, İsmail (a.s) vasıtasıyla işaret ediliyor. Allahu Teâlâ bütün elçilerden son pey-gamber konusunda ahid alıyordu. Bu ahitte elbette Hz. Yakub’un oğulları da vardı ve bakın burada sanki bu ahdi tekrarlama adına İs­mail (a.s) öne alınıyordu. Sanki bu ifadeleriyle haktan sapan yahudi ve hıristiyanlara ta o günden bir mesajda bulunuyorlardı. Son elçiye iman etmeleri konusunda yahudi ve hıristiyanlara bir mesaj sunulu­yordu. Bakın ne diyordu Yakub’un çocukları: Biz müslümanız diyorlar. Ataları biz müslümanız derken, şimdi bir yahudi diyebilir mi ki biz, yahudiyiz? Hayır hayır, kesinlikle bunu demeye hakları yok­tur. İsrâil’in çocukları, biz müslümanız der­lerken şimdi bir hıristiyan diyebilir mi ki, biz hıristiyanız. Kesinlikle on­ların da bunu demeye hakları yoktur. Diyeceğiz ki onlara; ey yahudiler ve Ey hıristiyanlar! Sizin asıl dininiz İslâm’dır, bak ecdadınız biz müslümanız dediler. İşte büyük dedeniz İbrahim; ben müslümanım demişti, Yakub; ben müslümanım demişti ve onun oğulları, İsrâil oğulları, sizin ataları­nızın hepsi de biz müslümanız demişlerdi. Şimdi siz nasıl olur da atalarınızın dinini terk edip, başka bir dine girersiniz? Nasıl olur da İslâm’ı terk edip, müslümanlığı terk edip de başka bir isimle anılır­sı­nız? Nasıl olur da biz müslüman değiliz, biz hıristiyanız, biz yahudiyiz diyebilirsiniz? Nasıl olur da siz müslüman olmadığınızı söyleyebilirsi­niz? Diyeceğiz onlara. Şimdi ataları biz müslümanız dedikleri halde bu yahudi ve hı-ristiyanlar, İslâm’a karşı çıkarak, İslâm’ı reddederek nasıl olur da bu­nun haklılığını savunabilirler? Bunun mantığı da yoktur, sa­vunulabile­cek bir yanı da yoktur. Yâni sormak lâzım bu konuda delilleri nedir acaba? İşte bizim delilimiz. Yakub (a.s) oğullarını toplamış, İsrâil oğullarını toplamış ve onlara İslâm’ı vasiyet etmiş­tir. Ve onlar da biz­ler müslümanız demişlerdir. Öyleyse tek din İslâm’dır, başka hiçbir di­nin yasallığı yoktur. Ya yeryüzü insanlığı, özellikle yahudi ve hıristiyanlar ya bu dine teslim olur öncekiler gibi cennete giderler ya da cehenneme gitmeyi göze alır cehen­neme giderler, başka çaresi yoktur bunun. Hani daha önce yahudi olursanız cennete gidersiniz! Hıristi­yan olursanız cennete gidersiniz! Cennete gidebilmek için mutlaka yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, bunun başka çaresi yoktur diyorlardı ya; işte biz de onlara bunu diyeceğiz. Müslümanlara da aynı şeyi söyleyeceğiz. İşte kitabın aslı da bu dinin aslı da budur. Hal böyleyken ey müslümanlar, nasıl olur da sizler tıpkı yahudi ve hıristiyanlar gibi kitabı ve peygam­beri bırakıp da kendinize yeni yeni önderler bulmaya, önderler aramaya kalkışırsı­nız? Nasıl olur da kitabı ve peygamberleri tanı­mak ve tanıtmak durur­ken, başka önderleri anlatıp onları tanıt­maya çalışıyorsunuz? Bu ümmet kitabı tanıdı, kitabı gündeme ge­tirdi, Kur’an’ı tanıdı da başka­larının kitaplarına mı geldi sıra? Bu üm­met peygamberleri tanıdı, pey­gamberlerin sîretlerini tanıdı, öğ­rendi de peygamberleri gündeme ge­tirdi de artık sıra başkalarına mı kaldı? Nasıl oluyor da Allah’ın kita­bını henüz tanımadan başka kitapları tanımaya yöneliyorsunuz? Başka kitapları tanıtmayı gün­deme getirmeye çalışıyorsunuz? Ve nasıl oluyor da Peygamberleri tanımadan başkalarını tanı­maya yöneliyorsunuz? Yoksa sizler de bu İsrâil oğulları gibi sözde kitap, peygamber deyip de, kendinizi sözde kitaba ve pey­gambere izâfe edip de başka şeylerin peşine mi takılıyorsunuz? Tıpkı İsrâil oğulları gibi biz peygamberlerin yolundayız deyip de peygamberlerin örnekliliğini bırakıp, başkalarının örnekliğini mi gündeme getirmeye çalışıyorsunuz? Öyleyse gelin ey müslümanlar! Birilerini gündeme mi getir­mek istiyorsunuz? Hafta mı kutlamak istiyorsunuz? Yahut birileri­nin anma gecesini mi yapacaksınız? Birini gündeme mi getirmek istiyorsunuz? Size örnek ve önderler olarak Allahu Teâlâ’nın kita­bında peygamber­ler var. Gündeme getirecekseniz onları gün­deme getirin, tanıtacaksa­nız onları tanıtın, gece yapacaksanız onların gecelerini yapın. Pey­gamberler ve bir de Kur’an-ı Kerîmde tanıtılan kahramanlar var. As-hab-ı Kehf, mü'min insan, Yâsîn sû­resinde anlatılan kahraman. İşte gündeme getirmek zorunda ol­duğunuz ve yasal olarak önder kabul edeceğiniz, bunlardan başka hiçbir kimse yoktur. Yâni sizler, sözlerinizi ve fiillerinizi birilerinin sözleriyle, birileri­nin hareketleriyle desteklemek mi istiyorsunuz? Amellerinizi bazı in­sanlara benzetmek mi istiyorsunuz? Gelin bu örneklere benzetin. Zira bunlardan başkası Allah katında yasal değildir diye­lim. Öyleyse ke­sinlikle insanları, insanlara çağırmayalım. İnsanları kendimize çağır­mayalım. Gelin ey insanlar bizim gibi olun, bize benzeyin, bizi örnek alın demeyelim. Çünkü eğer insanlar bizi ör­nek alırlar ve bize benze­meye çalışacak olurlarsa, bizde çakılıp kalacaklar, bizi bir adım öteye aşamayacaklardır. Olsa olsa ancak bizim kadar olabileceklerdir. Biz de hiçbir zaman dinde temel de­ğiliz, örnek değiliz. Gerçek örnekler, yasal örnekler Allah’ın seçtiği ve kitabında bizim için örnek olarak sunduğu peygamberler ve kahramanlardır. Yakub (a.s) çocuklarına bunu tavsiye ediyordu. Biz de böyle yapmalıyız. Ama bakıyoruz, pek çok müslüman, çocukla­rını Allah’ın dinine hizmete yatırım yapmaktan ziyâde dünyaya ya­tırım yapmakta­dırlar. Kendi çocuklarıyla, başkalarının çocukları arasında ayırım yap-maktadırlar. Allah’ın dinine hizmet noktasında tehlikeli bir durum söz konusu olduğu zaman kendi çocuklarını emniyete almaya çalışı­yorlar. Onu başkalarının çocuğu yapsın, benimki emniyette olsun di­yorlar. Halbuki peygamberler böyle yapmıyorlardı.
134:"Onlar bir ümmetti geldi geçti. Onların ka­zan­dıkları kendilerinedir. Sizin kazandıklarınız da size­dir ve sizler onların yaptıklarından sorumlu tutulmaya­caksınız." Yâni onların yaptıklarından sizler hesaba çekilecek değilsi­niz, yâni biz Peygamberin yolundayız diyerek, onun yolunun dışında bir hayat sürmek, biz Muhammed (a.s) 'ın yolundayız di­yerek onun yolu­nun dışında bir hayat sürmek hiçbir mânâ ifade etmeyecektir. Biz İb­rahim’in yolundayız, biz Yakub’un yolundayız, biz İsrâil oğullarıyız, biz Mûsâ’nın, biz İsa’nın yolundayız diyerek, onların yolunun dışında bir yol izlemek hiçbir mânâ ifade etmeye­cektir. Sizler ey yahudiler ve ey hıristiyanlar, onların torunları ol­ma­nıza rağmen onlarla aranızda gerçek bir bağ yoktur, kalma­mıştır. Onların yolundan saptıktan, onların dini olan İslâm’ı terket­tikten sonra onlarla aranızda bir bağ iddia etmeye hakkınız yoktur. Biz filan pey­gamberin torunlarıyız, biz falan peygamberin yolun­dayız diye öğün­meye hakkınız yoktur. Zira Allah size atalarınızın ne yaptığını değil, sizin ne yaptığınızı soracaktır. Onlar başka, siz başkasınız. Siz hiçbir zaman onlar değilsiniz, onlar da sizden değildir. Sizler, onların evlât­larıyız diye kuru bir nesep iddiasında­sınız. Bu iddia sizi asla kurtar­mayacaktır. Atalarınızın tarihiyle öğünmeyi bırakın da siz nesiniz ona bakın. Sizler, kendiniz iyi ameller işlemezseniz tarihinizle öğünmeniz size hiç bir şey sağla­mayacaktır. Yine aynen bunun gibi sizden öncekiler kötü şeyler yapmış­larsa, ama sizler onların bu kötülüklerine uymamışsanız, onların gü­nahları da sizden sorulmayacaktır. "İnanan, soyları da imanda kendilerine uyan kim­se­lere soylarını da katarız. Onların işlediklerinden hiç bir şey eksiltilmez. Herkes kazancına bağlıdır." (Tûr: 21) Yâni herkes kendi yaptıklarıyla rehin tutulur. Herkes kendi yap­tıklarından hesaba çekilir. Öncekilerin ne iyilikleri, ne de kötülükleri sizi ilgilendirmeyecektir. "İnsan için ancak sa’y ettiği şey vardır ve insan so­nunda onu bulacaktır." (Necm: 39) "Sur’a üfürülünce artık aralarında ne soy sop ka­lır, ne de hal hatır soracak halleri kalır." (Mü’minûn: 101) Biz de öyleyiz. Eğer bugün bizler de bu peygamberlerin yo­lun­dayız, iddiasında bulunur da amelimizle, imanımızla, hayatı­mızla, ai­lemizle, toplumumuzla onların yolundan ayrılır ve bunu sadece dili­mizle söyler; ama hayatımızla yalanlarsak, biz de onların gittiği yere gitme hakkını kaybedenlerden oluruz Allah korusun. Onların gerçekleştirdiği bir imanı, onların gerçekleştirdiği bir ha­yatı, onların gerçekleştirdiği bir teslimiyeti bizim de gerçek­leştir­memiz şarttır. Bunu yaparsak biz de onlarla beraber oluruz, ama aksi takdirde atalarıyla öğünen insanlardan oluruz ki; bu asla bizi kurtar­mayacaktır.