Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Baqara — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

286 ayetRûpel 10 / 17
145:"Celâlim hakkı için sen, o ehl-i kitaba her türlü mûcize ve delili getirsen de yine senin kıblene tabi olmaz­lar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Zaten onlarda birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Bu adamların bütün bunları bilmelerine rağmen, kendilerine ki­tap verilenlere bir sürü âyet de getirsen onlar senin kıblene tabi ola­cak değillerdir. Kur’an âyetleri, gök âyetleri, yer âyetleri ne tür âyet getirirsen getir, onlar asla buna iman etmeyeceklerdir. Gerçeği ispat etmek için bütün delilleri, bütün belgeleri on­ların önüne de sersen yine de onlar senin kıblene tabi olacak de­ğillerdir. Aslında sen onlara aklî, naklî en açık âyetleri, en açık de­lilleri göster­din. Kâbe’nin tarihini anlattın, Kâbe’nin ilk inşasını an­lattın, İbrahim’i İsmail’i anlattın. Aslında bu adamların iman etme­yişlerinin sebebi de­lillerin azlığı değil, anlamak istemiyorlar, iman­dan yana değil bu adamlar. Senin ortaya koyduklarını nazarı itibara almıyorlar. Aslında bu adamlar şu anda döndükleri kıblelerine âdet olduğu için dönü­yorlar. Baba ve ecdatlarından kendilerine intikal eden bir mîras ol­duğu için dönüyorlar, Allah’ın emri olduğu için değil. Dolayısıyla sen onlara Al­lah’tan ne getirirsen getir, onlar yine uymayacaklar. Onlar için önemli olan âdetlerdir. Öyleyse ey peygamberim, sen boşuna uğraşma. On­ların gönlünü edeceğim diye sakın sen de onlara hoş görünmeye kalkma. Sen ne yaparsan yap, onlar asla senden razı olmayacaklar­dır. Peki madem ki bu insanlar ebedîyen müslümanların kıble­sine gelmeyecekler, peki biz ne yapacağız? Bize düşen nedir bu­rada? Bize düşen bir iş var: Biz elimizdeki bu kitapla peygamberin örnek ha­yatını insanlara duyuracağız. Buna rağmen gerek eski ehl-i kitaptan, gerekse bizim ehl-i kitaptan kimileri bunu kabul et­mezlerse diyeceğiz ki; Rabbim selâmet versin. Bu konuda gevşekliğe düşmeyeceğiz, ümitsizliğe düşmeye­ce­ğiz. O kabul etmezse berikisi kabul edecektir, biz bu işe devam ede­ceğiz. Kabul ederler etmezler, bu onların problemi­dir, bizim proble­mimiz değildir, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çı­karmaya­cağız. "Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin." Farz edin ki yeryüzünde tek başına kaldık, bizden başka hiç­bir müslüman kalmadı, yahudi ve hıristiyanların kıblesine tabi olur musu­nuz? Eğer bu hidâyetten sonra kişi onların kıblelerine tabi olursa; o zaman tabi cehenneme kadar yolu var demektir. Ekonomimiz bozukmuş, dünyamız bozukmuş, gideriz dağ ba­şında mağara kovuklarında bir hayat yaşar yine de onlara tabi olma­yız değil mi? İsterse bu kâfirlerin evleri altın olsun, kapıları gümüş ol­sun, teknikleri, sanayileri dünyayı değil arşı da kuşatsın, yine de onla­rın kıblelerine tabi olamayız. Onların hiçbir yollarına tabi olamayız, onlar gibi yaşayamayız, onlar gibi giyinemeyiz, on­lar gibi ticaret ya­pa-mayız, onlar gibi düşünüp, onlar gibi iman da edemeyiz. Benim iz­ze-tim, benim şerefim herşeyim bu dinimdedir. Hayır burada, yücelik burada, üstünlük buradadır. Hem de zaten: "zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller." Yahudiler sahraya, hıristiyanlar da gün doğusuna dönmek­te-dirler. Onların kendi aralarında bir birlik sağlamaları da mümkün de­ğildir zaten. Yahudiler hıristiyanlara tabi değiller, hıristiyanlar da Ya­hudilere tabi değiller. Hıristiyanların Ortodoksları Katoliklere, Katolik­ler Protestanlara tabi değiller. Şu anda beraber gibiler görünüyorlar; ama bir bakarsın bir anda birbirlerini yemeye başlamışlardır. Tarih bo-yunca hep birbirlerini yemişlerdir zaten. Hıristiyanların mezhep kavgaları, hıristiyanların yahudileri kes­meleri, fırınlara doldurup yak­maları, tarih bununla doludur ve Allah, bunların arasına düşmanlık ve bağza atmıştır, bunu çok iyi biliyo­ruz. Bunlar da zaten birbirlerinin kıblelerine tabi değildir, sen niye onların kıblesine tabi olacaksın? Şu anda müslümanlar bo­yuna kıble tartışması içindeler. Kime dönelim, nereye gidelim? Hep bunun tar­tışması içindeler. A.B.D' yi mi seçsek? A.E.T' yi mi kabul etsek? Av­ru-pa’yı mı seçsek? Kimin kıblesine tabi olsak acaba? Allah tarafını mı seçsek? Yoksa başkalarını mı seçsek? Allah buyurur ki bakın: "Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan, işte o zaman sen de zâlimlerden olur­sun." Sana gelen ilimden sonra. İlim nedir? İlim Allah tarafından Re­sûlü’ne gönderilen şu Kur’an’dır, ilim vahiydir. Eğer siz, size gelen bu kitaptan sonra, elinizdeki bu vahiy­den sonra, bunu bırakır da onların heva ve heveslerine uyarsanız, kendi hukukunuzu bırakır onların hukuklarına uyarsanız, kendi kı­lık kıyafeti­nizi bırakır onların kılık kıyafetlerini benimserseniz, kendi yazılarınızı bırakıp onların yazılarını kullanırsanız, onların icad et­tikleri sistemlere uyarsanız, yâni her halinizle onların kıblelerine tabi olursanız, o za­man siz de onlar gibi olursunuz. Siz de onlar gibi parça parça olursunuz. Hizip hizip, grup grup olursunuz, tıpkı onlar gibi birbirini yiyen parçalar, birbirini tüketen gruplar olursunuz. Ümmet olma özelliği­nizi kaybedersiniz. Ve de en kötüsü sizler zâlimlerden olursunuz. Hani: Zâlimler ahdime ulaşamazlar, zâlimler idareci olamazlar, zâ­lim­ler iktidara gelemezler deniyordu ya, o zaman sizler ebedî­yen buna ulaşamazsınız, iktidar mevkiine gelemezsiniz diyor Rabbimiz.
146:"Kendilerine kitap verilenler, o peygamberi ta­nı­yorlardı oğullarını tanıdıkları gibi. Ama onlardan bir grup bilir oldukları halde hakkı gizlerler." Bildikleri halde hakkı gizliyorlardı. Meselâ Abdullah İbni Selam, yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu âyetin mânâ­sını so­runca der ki; “vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bilirim. Çünkü onu Rabbim haber verdi. Ama kendi çocuklarıma gelince; ne bileyim, onlar benim çocuklarım da olabilir, onların anası beni kan­dırmış da olabilir!” deyince Hz. Ömer, onun alnından öper ve çok gü­zel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der. Yâni bizim ehl-i kitabın, bizim hoca takımının en büyük tehli­kesi buradadır. Hani oğlumuzu bildiğimiz gibi bileceğiz, ama dünya­mız, menfaatlerimiz dinimizi pratikte ortaya koymamıza en­gel olacak. Bu çok tehlikeli bir durumdur Allah korusun. Bugün en kalitelimizin al­dığı maaş, bir arabanın yıllık fâizi kadar bir şey tutu­yor. Yahudi âlimleri hakkı gizledikleri zaman kendileri­nin gazaba uğrayacaklarını da biliyorlardı. Bunu da bil­dikleri halde yine de gizle­meye devam ettiler. Bir de bu âyetten şunu anlıyoruz ki hakkı bilmekle, hakka iman etmek; ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilmek, hakka iman etmek demek değildir. Bakın bunlar biliyorlardı, ama iman etmiyorlardı. Bilgi ve iman pratiğe dökülmedikçe hiç bir şey ifade etmez. Efendim işte mârifet yeterlidir, onlar bunun mârifetine er­miş­ler­dir filan diye birtakım sözlerin de hiç bir kıymeti yoktur.
147:"Hak Rabbindendir. (Hak Rabbinden gelen­dir.) Sakın ha, sakın bu konuda şüpheye düşenlerden olma Peygamberim!" Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, mi­zan hak, hepsi haktır. Ama bakıyorsunuz, müslümanlar hak prob­lemini gün­deme getiriyorlar; lâkin problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söylemiyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar, öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gün­deme getiremeyen müslü-manlar, kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme geti­reme-yeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da değerlendirebilmek için hak bir ki­taba, hak bir mizana muhtaç olacaklardır, hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü burada­dır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu bilmek zorunda­yız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı, kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandı­ğımız başka bir kaynak bilmiyoruz. "Haktan başka sadece dalâlet vardır." (Yunus: 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kala­caksı­nız. Hak, Rabbinden gelendir. Kâbe konusu da olsa, kıble ko­nusu da olsa hangi konu olursa olsun hak; Rabbinden gelendir. Sakın ha, sen şüpheye düşenlerden olma. Rasûl-i Ekrem Efendimizin zaten bu konuda bir şüphesi yoktu. Eğer sen, sana indirdiklerimiz konusunda şüphede isen hadi senden önceki kitap ehlinden soruver. Kitap ehli olan, zikir ehli olan yahudi ve hıristiyanlarla bu işin sağlamasını bir yapıver, buyurmuştu da Rabbimiz, Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştu. "Ne şüphe ederim, ne de bu konuda onlara bir şey so­rarım." Halbuki biz, bugün herşeyimizi onlara soruyoruz. Herşeyi­mizi onlara danışıyoruz. Onlara danışmadan en küçük bir karar bile vere-miyoruz. Tarihimizi onlardan öğreniyoruz, geçmişimizin sîretlerini on­ların etütlerinden öğreniyoruz, gençlerimiz onların üniversitelerinde okuyup akılları ve vicdanları karışmış olarak dö­nüyorlar ülkemize ve Avrupa’da tahsil görmüş aydınlar olarak yapmadıklarını bırakmıyorlar bize. Hak Avrupa’dan gelen değil, hak A.B.D nin dediği değil, hak ba­bamın dediği değil, hak hocamın dediği değil, hak bizim cemaatın de­diği değil, hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’ın hukukudur, yasa Al­lah’ın yasasıdır. (Hakk kavramıyla ilgili bir soru soruldu) Hakk kavramıyla alâkalı bu dersimizde de, önceki derslerimizde de epey söz ettik zannederim. Ama madem ki anlaşılmadı biraz daha söz edelim. Arkadaşlar, Kur’an bu kelimeyi bir kaç anlamda kullanmaktadır: 1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın bir sıfatıdır. 2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c) fiilleri bu anlamda ‘hakk’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında ‘…Allah, bunları ancak hakk ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” (Yunus, 5) 3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hakk’tır’ dememiz gibi. “….Allah iman edenleri, ayrılığa düştükleri hakk’a, kendi izniyle eriştirdi.” (Bakara, 213) âyetinde insanların inanç ilkeleri ve ibadetler konusunda ihtilaf ettikleri gerçek anlamında geçmektedir. 4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz veya iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün hakk’tır’ dememiz gibi. “Eğer hakk, onların hevâ (istek ve tutku)larına u-yacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes ve her şey fesada (bozulmaya) uğrardı…” (Mü’minûn, 71) 5- Borç anlamında kullanılmıştır (Bakara, 282). 6- Hisse, pay anlamında kullanılmıştır. “Ve onların mallarında belirli bir hakk vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” (Meâric, 24) 7- Adalet anlamında kullanılmıştır. “Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp ta tapmakta oldukları ise, hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Ğâfir, 20). Yine ‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan Mevcut manalarına gelir. Kur’an bu ismi bazen sıfat şeklinde (Kehf, 44; Tâhâ, 114), bazen haber (Allah (c.c) hakk’tır) şeklinde (Hacc, 6; Lokman, 30) kullanmaktadır. Evet Rabbimiz hakk’tır. Her şeyi yerli yerince yaratandır. Her şeyin hakimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘ta-hakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerinin kar-şı hukukları vardır. Allah (c.c) ‘bizâtihi vücut’tur. Yani O’nun varlığı, kendi Mevcut oluşunun gereğidir, hiç kimseye muhtaç değildir. Diğer varlıklar ise ‘hakk’ oluşlarını Mutlak Varlık ve Gerçek (el-Hakk) olan Cenab-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a bağlı olarak ‘liğayrihi vücut’tur, hak oluşları başkasına bağlıdır. ‘Hakk’ aslında sabit ve aklın inkar edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve yerde sabit olan (mevcut olan) Allah (c.c) gerçek Hakk’tır. O, yarattıklarını hakk üzere yarattığı için, onlar da Allah’a göre hakk’tırlar. Hakk’tan gelen, O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zatı gibi hakk’tır. O’ndan gelen vahiy de hak-k’tır. O’nun gönderdiği din de hakk’tır. O’nun peygamberi hak, yasaları haktır. Hakk’ın tam karşıtı ‘batıl’dır. Batıl hakk’a göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hakk, suyun kendisi, batıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır. (Ra’d, 17) Hakk, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hakk gelince zaten batıl yok olup gider. Batıl hakk’ın karşısında tutu-namaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur (İsrâ, 81).
148:"Her ümmetin bir kıblesi vardır, ona yönelir. Sizler hayırda yarışın. Ve nerede olursanız olun Allah (Kı­yamet gü­nünde) sizi bir araya getirir. Allah herşeye kadir­dir." Herkesin bir yönü vardır. Her milletin kendine mahsus yönel­diği bir yönü, bir kıblesi vardır. Dünyanın yuvarlaklığını düşünürsek Avustralya’dan, Çin’e, Alaska’ya kadar, Japonya’dan Atlas Okya­nu-suna kadar bakıyoruz ki bütün müslümanlar Kâbe’yi merkez kabul etmiş ve hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Kâbe’nin doğusundaki­ler batısın­dakiler, kuzey ve güneyindekiler hepsi de o tarafa doğru yöneli­yorlar. Her ülkenin kıblesi farklıdır, ama hepsi de Kâbe’ye yönel­mektedirler. Veya herkesin kıblesi, yönelişi farklıdır. Herkesin hayatının he­defi, programı farklı farklıdır. Kıble, kişinin yöneldiği yön de­mektir. Ki­minin kıblesi kadındır, kiminin kıblesi paradır, kimininki makamdır, ki­mininki dünyadır. Peki şimdi biz, bizim kıblemize yö­neliyoruz, acaba bizim kıblemize yönelmeyenlerin de kendilerine mahsus kıbleleri var mıdır? Allah diyor ki herkesin bir kıblesi var­dır. Bakıyoruz inadına Kâbe’ye yönelmeyen insanlardan kimileri Moskova’ya yöneliyor, ki­mileri Washington’a yöneliyor, kimileri Pa­ris’e, kimileri başka yerlere yöneliyorlar. Yâni insanlar mutlaka bir yerlere yöneleceklerdir, zira bu bir ihtiyaçtır. Peygamberi inkâr edenler mutlaka kendilerine bir pey­gam­ber buluyorlar, kitaplarını reddedenler mutlaka kendilerine bir ki­tap buluyorlar. Marks’ın ki­tabı veya falanın kitabı gibi. Asıl mesele yüzünü o tarafa, ya da bu tarafa döndürmek değil, namazla elde edilecek güzel bir sonuçtur. Yâni asıl mesele namazın ruhunu ve sağlayacağı amacı yakalayabil­mektir. Bâtıl ehli; bâtıl sembol ve işaretlere yönelir, hak ehli de hak­kın sembol ve işaretlerine yönelir. İyilik ehli; iyilikte yarışır, kötülük ehli de kötülük yolunda yarışır. İyilik ve kötülükte kıstas, Allah’ın vahyidir. Zira sonunda hesabı görecek olan Allah’tır. Mükâfat veya ceza verecek olan Allah’tır. "Ve nerede olursanız olun, Allah (Kıyamet gü­nün-de) sizi bir araya getirir." Kâbe’de bizi bir araya getirdiğini biliyoruz. Şimdi de bir araya ge­tirir değil mi Allah bizi? Yâni şu anda yeryüzündeki müslümanların tamamı bir yere taş atsalar yâni: Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım bekleriz, biz kesinlikle senden başkasını dinlemeyiz, kesinlikle senin dedik­lerinden başkalarının gösterdikleri yola gitmeyiz, sözünü gerçek­ten bilerek ve inanarak söyleseler, inanın onların birleşmeleri bir an meselesi bile değildir. Diyelim ki tüm dünya müslümanları bir saat ayakta dursa­lar, bir gün yürüseler, bir saat bir yerlere doğru yürüseler, hep bir­den elle­rinde taşlarla oyuncak oynasalar, yâni aynı hareketi yap­salar; tüm dünya yerinden oynayacaktır. Ama gelecek inşallah o günler. "Muhakkak ki Allah herşeye kadirdir." Yâni olur mu bu ya? Biri dağda, biri bayırda olacak şey mi bu? Bu müslümanlar dirilecek ha! Bu müslümanlar zincirleri kırıp birleşe­cekler ha! Aralarına konmuş bu barikatları aşıp bir gün bir araya gele­cekler ha! Üzülmeyin Allah herşeye güç yetirendir, ol­mazı oldurandır. Bu müslümanların kalplerini bir anda birleş­tirmek Allah’a aittir. Ve bu Allah’a hiçte zor bir şey değildir.
149:"Her nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden ge­len bir gerçektir. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil de­ğildir." Bu emir, bu kıble meselesi önemine binaen tekrar tekrar bir daha bir daha gelecek. Birincisi 144. âyetteki hüküm, Mescid-i Aksa’-ya yönelmeyi nesih etmek için gelmiştir. İkincisi bu 149. âyetteki hüküm, bu Kâbe’ye yönelme hükmünün ar­tık bir daha kıyamete kadar nesih olmayacağını belirtmek için gelmiş. Artık bu Rabbinden gelen bir hak olmuştur ve kıyamete kadar baki olacaktır. Üçüncüsü 150. âyetteki hüküm de gerek yahudilerin, gerekse hıristiyanların ve müş­riklerin, müslümanların aleyhine ellerinde bir delil kalmasın diye indi­rilmiştir. Bir başka görüşe göre de; 1- Birinci âyet, Mekke’de oturanlar için kıbleye dönme emri­dir. 2- İkinci emir, Mekke dışında diğer şehirlerde oturanlar için bir emirdir. 3- Üçüncü âyetteki emir de seferde, yolculukta olanlar için­dir denmiş.
150:"Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Ha­ram tarafına çevir. Ve sizler de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki in­sanların sizin aleyhinize bir delilleri olmasın, (bir delil­leri kalma­sın.) Ancak onlardan zulmedenler müstesna. Onlardan korkmayın benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi ta­mamlayayım, umulur ki hidâyete erer­siniz." Bu âyet, peygamber (a.s) 'ın Kâbe’ye yönelerek namaz kıla­ca­ğına dair bilgi önceki kitaplarda haber verilmiştir. Yahudiler de, hı-ristiyanlar da bunun böyle olacağını biliyorlardı. Biliyorlardı ki, Allah’ın son elçisi Kâbe’ye yönelerek namaz kılacaktı. Bu sefer peygamber Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayınca da şüpheye düşeceklerdi. Şimdi bu iş gerçekleşince, artık onların hiçbir şüp­heleri, hiç bir aleyhte delilleri kalmamıştı. Ama onlardan zâlimler, zaten yola gelmeyecek. Zâlimler de bu sefer şöyle diyeceklerdi: Peki şimdi o zaman, şimdiye kadar Mescid-i Haram’a niye dönmediniz? Madem bu işin doğrusu buydu da peki niye şimdiye kadar Kudüs’e doğru namaz kıldınız? Niye yahudilerin kıblesine doğru döndünüz bugüne kadar? Yahu­diler ve hıristiyanlar di-yorlar ki; bak şimdiye kadar aramız iyiydi, bi­zim kıblemize dönüyor­du-nuz, Mekke’li müşrikler diyorlar ki; şimdiye kadar madem Mescid-i Haram doğruydu da niye dönmediniz? Se­vinecekleri yerde bunlar da böyle diyorlardı. İnsanların biri böyle diyor, öbürüsü farklı söylüyor, halbuki Allahu Teâlâ’nın değer yar­gısına göre durum bunların hepsi­nin dediklerinden farklıdır ve Allah bunlardan hiç birisinin arzularına uyacak da değildir. "Onlardan korkmayın, benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erer­si­niz." Mü'min hiç kimseden değil, Allah’tan korkacak. Çünkü rızık Al­lah’tan, ölüm Allah’tan, hayat Allah’tan. Onlardan korkmayın, çünkü onların size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Korkmak bir ibâdettir ve bu ibâdet yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Eğer bir mümin, Allah’ın izni olmaksızın birilerinin kendisine zarar verebileceğine inanarak, ondan korkarsa; Allah korusun, Allah’a şirk koşmuş ola­caktır.
151:"Nitekim size, sizin aranızdan âyetlerimizi oku­yacak, sizleri arıtacak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilmediklerinizi öğretecek bir peygamber gönder­dik." Elçinin ilk görevi âyetleri okumak. Daha pratik uygulamaya geç­meden ilk önce bu âyetleri okuyacağız. Kitap ve sünneti öğret­mek. İnşallah biz de şimdi bizim gibi olun demeyece­ğiz, bizi pratikte uygulayın, biz nasılsak öyle olun, bizim ev düzenimiz nasılsa siz de öyle yapın demeye­ceğiz, bizim hayat anlayışımız, bizim ekonomi an­layışımız nasılsa siz de öyle olun, öyle yapın demeyeceğiz. Peki ne diyeceğiz? İşte bu Rasul gibi olun diyeceğiz. İşte örnek budur. Bu pey­gamber gibi olun, bu kitabın istediği gibi olun diyeceğiz. Çünkü biz gibi olun desek; insanlar bizi aşamayacaklar, bizde takılıp kala­caklar­dır. Bizi aşamayan müslümanların da yamuk bir Müslümanlıktan kur­tulmaları asla mümkün olmayacaktır. Biz, bize değil, kitap ve sünnete çağıralım ki; doğru dürüst müslümanlar çık­sın içimizden. Beni aşa­mazsınız, beni geçemezsiniz; ancak pey­gamberi bende göreceksiniz, ben nasıl yaşıyorsam öylece yaşa­yacaksınız dedi mi insanlar, ötekiler de onda çakılıp kalacaklardır Allah korusun. "Size bilmediklerinizi de öğretiyor (o peygamber)." Peygamber bilmediklerini Kur’an’dan öğrenmedi mi? Biz de bil­mediklerimizi bu kitaptan öğrenmedik mi? Öyleyse biz de insanlara Kuran’ı tavsiye etmek zorundayız.
152:"Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şük­redin, küfretmeyin." Bana kulluk edin, benim için yaşayın. Allah’ı zikretmenin, Al­lah’a şükretmenin en güzel yollarından biri de Allah için hayatı fedâ etmektir. Canı verenin yolunda canı fedâ etmek, malı verenin yolunda malı fedâ etmek, hayatı verenin yolunda kişinin hayatını fedâ etmesi­nin adına şükür diyoruz. 1- Zikir Kur’andır. "Andolsun Biz Kur’an’ı zikir için düşünüp öğüt al­sınlar diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" (Kamer: 22) "(Resûlüm) Sana bu mukaddes kitabı âyetlerini dü­şünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar (zikretsinler) diye indirdik." (Sâd: 29) "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, muhakkak ki onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör ola­rak haşr ettin? Oysa ben hakikaten görür idim! Der. Allah da buyurur ki: "İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutulu­yorsun!" (Taha: 124) Bunun gibi pek çok âyette zikir, Kur’an olarak anlatılır. 2- Zikir namazdır. Çünkü namazda da kıraat vardır. 3- Zikir hutbedir. Çünkü Rabbimiz: "Ey iman edenler! Namaza çağrıldığınız (Ezan okun­duğu) zaman, hemen zikre koşun ve alışverişi bıra­kın." (Cum’a: 9) Âyet-i kerîmede geçen zikrullahtan kasıt Cuma hutbesidir. Öyleyse zikir, Allah’la beraber olmaktır. Zaten her ân Allah bi­zimle beraber de, bizim tarafımızdan bunun zihinde canlı tutul­masının adına zikir diyoruz. İşte bu zikrin anlaşılabilmesi adına onu şöyle gruplandıracağız: 1- Lisanın zikri. 2- Kalbin zikri. 3- Bedenin, eczamın zikri. Aslında genel mânâda zikir ikiye ayrılır. İnsanın zikri ve canlı cansız diğer varlıkların zikri. Biz burada zikri üçe ayırırken, bu ayırımı insanın zikri açısından yaptık. 1- Lisanın zikri, Bu da üç çeşit muteala edilebilir. a: Birincisi mahza zikir olan Kur’an’ın tilavetidir, Kur’an’ın kı­raati­dir. Meselâ ben: Kur’an’dan bir bölüm okumaya başladık mı, işte bu zikirdir. Zira Kur’an mahza zikirdir. Efendim işte şunu beş kere oku­yacaksın, bunu on kere okuyacaksın, bunu yüz kere söyleyecek­sin demek de­ğildir zikir. Kur’an okumaya başladınız mı, işte bu zikirdir. Hangi âyet, hangi bölüm olursa olsun fark etmez. b: Lisanın ikinci zikri, Allah’ın esmasını telaffuz etmektir. Al­lah’ın esmasını tekellüm de zikirdir. “Allahu ekber” “La İlâhe illallah Gibi. Bu da dilin zikridir. c: Dilin üçüncü zikri de vahyin sözcülüğünü yapmak adına söy­lediği herşey zikirdir. Yâni kişinin din adına konuşması, vahyin sözcülüğü adına söz söylemesi, Kur’an ve sünnetin anlatımı adına dilin hareket etmesi de zikirdir. Din adına konuşmak, Allah’ın istediğini Allah’ın istediği yerde söylemek, emr-i bil’marûf ve nehy-i ani’l münker yapmak, öğretmek, anlatmak, emretmek, nehyetmek, duyurmak, sevdirmek, tanıtmak gibi meşru sebeplerle dili hareket ettirmek de zikirdir. Meselâ şu anda benim konuşmam zikirdir. Sizin çocukları­nıza nanazı öğretmeniz zikirdir. Hattâ kişinin hanımıyla yatağında şaka­laşması da zikirdir. Bunların hepsi dilin zikridir ki; müslüman asla bun-dan fariğ olmamalıdır. Çünkü Allah’ın Rasülünün bir hadisine göre bu zikirden fariğ olan adamın kalbi kaskatı kesilecektir. Zâlim bir hükümdar karşısında hakkı söyleyen mü'minin dili bi-le­lim ki; o anda zikrediyor demektir. Mü'minlere Kur’an öğreten, ha­dis öğreten kişinin, çocuğunu terbiye eden kişinin dili o anda zikredi­yor demektir. 2- Kalbin zikrine gelince, kalbin zikri, kalbin fonksiyonu, kal­bin eylemi olan niyetin Allah’a ait kılınmasıdır. Niyetin Allah’a ait kılın­ma-sı, yâni bir hayat boyu kalbin Allah’ı hatırlayarak niyet sa­hibi ol­ması demektir. Zira kalp iman ve küfür, kabul ve red maka­mıdır. Kalp niyet makamıdır. Kalp hadiseler karşısında kişinin meylinin değerlen­dirilme merkezidir. Yâni kişi diliyle ne söylerse söylesin, kalpten ne geçirdiği önem­lidir. Çünkü kalp fesat ve salah olabilme özelliğine sahiptir. İşte bu iki özelliğe de sahip olabilen kalp, eğer Allah’ın istediği gibi bir özelliğe sahipse, yâni Allah için niyet taşıyorsa; o zaman işte bu kalp, zikir halindedir diyoruz. 3- Üçüncüsü de bedenin zikri. Bedenin zikri de bütün ecsa­mıyla, tüm cevarıhıyla bedenin Allah’ın kulluğunda istihdam edilmesi­dir. Yâni göz hakkı görür, kulak hakkı işitir, dil hakkı konu­şur, mide helâl yer, kafa meşru bilgiler öğrenir, ayak meşru yerlere gider, el meşru şeylere uzanırsa, tüm azalar Allah’a kulluk işinde istihdam edi­lirse, işte bu da bedenin zikridir; yâni tüm azaların ya­ratılış gâyeleri istikâmetinde kullanılması. Allah azaları ne için ya­ratmışsa; onu, ona tahsis etmek bu azaların zikridir. Eğer bu azaları yaratılış gâyelerinin dışında kullanmaya kalkışırsak, Allah korusun o zaman zâlim duru­muna düşeriz. Allah buyurur ki: Sizler beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Beni, bana itaatle zikredin ki; ben de sizi rahmetimle zikrede­yim. Beni dualarınızla zikredin ki; ben de sizin dualarınızı kabul ede­yim. Beni dünyada zikredin ki; ben de sizi âhirette zor zamanınızda zikredeyim. Beni sıhhatteyken zikredin ki; ben de sizi zor günlerinizde zik­redeyim. Beni benim yolumda cihadla zikredin ki; ben de sizi zaferle zikredeyim.
153:"Ey iman edenler sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraber­dir."
154:"Allah yolunda öldürülenlere (Şehidlere) de ölü­ler demeyin. Hayır onlar ölü değil diridirler, ama siz bunu hissedemezsiniz, sezemezsiniz." Allah yolunda öldürülmüş şehidlere ölüler demek yasaklan­mış­tır. Çünkü onlar diridirler, ama siz onların hayatlarını hissede­mez-si­niz. Çünkü bu hayat zâhirî hislerle hissedilebilecek bir hayat değildir. Allah yolunda öldürülenler, şehidler diridirler ve Rab­leri ka­tında en güzel rızıklarla rızıklandırılmaktadırlar. Şüphesiz ki onların nasıl rızıklandırıldığını bizler bile­me­yece­ğiz. Ama şu kadarını biliyoruz ki; onlar bize sürekli mesajlar vermek­teler. Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede rollerinin olduğunu da bileceğiz. Bir şehidin sürekli bizim karşı­mızda, bizim dünyamızda yayın yaptığını ve yaptığı yayınlarla sü­rekli olarak bize şunu hatırlattı­ğını görüyoruz. Lâkin hayatta olan, canlı olan birilerinin, hattâ en bü­yük âlimlerin hocaların böyle bir mesaj veremediklerini de biliyoruz. Hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun, statik bir hayat yaşadığı bir ortamda, yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde ebedîleşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği me­saj ise bakın şöyle : "Keşke kavmim bir bilebilseydi Rabbimin bana mağfi­ret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama bo­ğu­lanlardan kıldığını." (Yâsîn 27) Bu büyük bir şeref, büyük bir ecir ve nîmettir. İşte şehidin, Al­lah yolunda ölen birinin canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır. Kıyamete kadar Yâsîn sûresini okuyan herkese ulaştırılan bir mesaj. Görü­nüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kal­mamış, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan, Allah’tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla is­pat eden, Allah’ın ölü demeyi yasakladığı bu insanlar, sürekli bize mesaj sunuyorlar. Bakın Âl-i İmrân sûresindeki âyetin devamında bu diri­liğin biraz daha açıklanmasını şöyle görüyoruz: “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâ­kis Rableri katında diridirler. “(Âl-i İmrân 169) “Allah'ın bol nîmetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşama­yan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendile­rinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.” (Âl-i İmrân 170) “Onlar Allah'tan olan bir nîmeti, bolluğu ve Allah'ın, mü’minlerin ecrini zâyi etmeyeceğini müjdelemek ister­ler.” (Âl-i İmrân 171) Allahu Teâlâ onlara o kadar fazıl ve nîmet veriyor ki; onlar bun­larla sevinip coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler veriyorlar. Onlara korku da yok, mahzun olmak da yok, keder de yok sıkıntı da yok. Cehen­neme gitme korkusu da yok, ama cenneti kaybetme üzüntüsü de yok diyorlar. Yine Allah’tan bir nîmet, bir fazilet, bir üstünlüğü müj­deliyorlar. Ve Allahu Teâlânın mü'minlerin hiçbir zaman ecirlerini zayi etmeyeceğinin mesajını veri­yorlar sürekli. Sürekli şehâdetin yayınını, cennetin yayınını ve mesa­jını yine şahitler okuyorlar. Gerek oradaki, Âl-i İmrân’daki âyetler, gerekse Bakara’daki bu âyetler ölümle hayatın bitmeyeceğini, ölümden sonra da haya­tın de­vam edeceğini anlatır. Şehid davasına başını koyacak kadar şehâdet eden kişi de­mek­tir. Şehid davasının dirilişi için, başkalarının dirilişi için ca­nını fedâ eden kişi demektir. Onun içindir ki şehid, diridir. O yüz­den şehidler ölüler gibi yıkanmazlar. Yıkanmak, ölünün cesedini temizlemek de­mektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Cenaze namaz­ları da kılınmaz onların, çünkü onlar ölmemişlerdir. Kefenleri şehidlik elbiseleridir. Yaşarken giydikleri elbiseleri ölürler­ken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar. Diridirler onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılık­ları, yakınlarını asla üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gelmez. Bu kavram asrımızda çok çarpıtılmıştır. Sadece Allah için, Al­lah’ın dininin hâkimiyeti için öldürülenler şehiddir. Bunun dışındakile­rin kesinlikle şehidlikle ilgisi, alâkası yoktur. Ebu Dâvûd'da Ebu Mûsâ El-Eşari’den rivâyet edildiğine göre adamın biri Rasulullah’a sordu: Ey Allah’ın Rasûlü adamın birisi şe­caat için, kahramanlık için savaşır. Bir başkası hamiyet için, ırkçılık için savaşır. Bir başkası da riya için, gösteriş için sa­vaşır. Bunlardan hangisi Allah yolundadır? Allah’ın Rasûlü buyur­du ki: "Kim ki Allah’ın kelimesi ali olsun, Allah’ın dini ha­kim olsun diye savaşırsa, işte Allah yolunda olan bu­dur." Şehidlik, peygamberlik mertebesinden sonra en yüce merte-be­dir. Allah’ın Rasûlü: "Ne kadar isterdim bilemezsiniz! Allah yolunda şehid olayım! Sonra Allah beni diriltsin bir daha şehid olayım! Sonra Allah beni ihya etsin bir daha şehid ola­yım!" Buyurarak kendisinin ihtiyacı olmadığı halde ümmetine bu ko­nuda bilgi veriyor. Peki bu iş neye böyle oluyor? Neden böyle aramızdan biri­leri gidecek? Halbuki insanlar ölmeden hayatlarını devam ettirse­lerdi ol­maz mıydı? Yâni uzun ömürlü bir hayat veya ölümsüz bir hayat olmaz mıydı? Hayır bakıyoruz savaş yapan toplumlar da ölüyorlar, savaş yapmayan toplumlar da ölüyorlar. Meselâ şu anda yetmiş seksen yıldır savaşı terk etmiş, yurtta sulh cihanda sulh demiş bir toplumun üyesiyiz, böyle bir toplumun içinde yaşıyoruz. Çevremizde savaşan toplumlar var, onları da müşa­hede ediyoruz, evet onlardan da bizden de onlarca binlerce kişi ölü­yor. Onlar bir savaş meydanında bir kurşun veya bir şarapnel parça­sıyla hayata veda ederlerken, bizler de yatakla­rımızda bir başka usulle yine hayata veda ediyoruz. Yâni şurası kesin bir yasa ki ne sa­vaş içinde olanlar hemen ölecekler, ne de yatağında yatanlar hep ya­şayacaklardır. Savaş içinde olanlar ölümle diriliş arasındadır, barış içinde olanlar da ölümle diriliş ara­sında bulunmaktadırlar. Zaten ecel geldikten sonra ne bir saat öne ne de bir saat sona alınmayacaktır. Bu Allah’ın yeryüzünde işleyen kanunudur, kimse bunun dışına çıka­mayacaktır.
155:"Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle behe­mehal imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." Korku ölüm korkusu, düşman korkusu, kıtlık ve açlık korkusu­dur. Eksiklik de mal ve can eksikliği, evlât ve kazanç eksikliğidir. Ce-nab-ı Hak iman edenlerin başına bu tür şeylerin geleceğini ön­ce­den haber veriyor. Düşman ve ölüm korkusu, kıtlık ve fakirlik, malların eksiltilmesi, canların, çocukların, akrabaların ve sevdikle­rin ölümle­riyle, hastalıkla ve ürünlerin eksiltilmesiyle imtihan ede­ceğini haber veriyor ve sonunda da buyuruyor ki; sabredenlere müjdeler olsun. Zaten gerçek mânâda iman eden kişi, iman ettiği andan itiba-ren malını, canını, çoluk çocuk sahip olduğu herşeyini Allah yo­lunda fedâ etmeye hazır olduğunu ikrar etmiş kişidir. Allah bütün bunları cennet karşılığında mü'minden satın almıştır. “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını cennete kar­şılık satın almıştır. (Tevbe 111) Evet, mü'minler mallarını ve canlarını cennet karşılığında Al­lah’a satmışlardır. Mal da can da zaten Allah’ındır. Nîmeti veren iste­diği zaman onu geri alabilir. Eğer bir şey Allah yolunda har­canmışsa, kesinlikle o doğru yolda harcanmıştır. Yeryüzünde her türlü küfür, şirk ve azgınlık güçlerine karşı du­ran, tüm dünyada Allah’ın iradesini hakim kılmaya çalışan mü'minler-den Allah şunu istemektedir: Bu yolda mallarından, canla­rından, ürünlerinden, ticaretlerinden eksilmeler gibi bir kısım be­lâlarla, iptila­larla karşı karşıya geldikleri zaman bunu bir imtihan olarak karşılama­lılar ve sabretmelidirler. İşte Allah mü'minlerden bunu istemektedir. Bilelim ki bütün bu belâlar insanın imanını, iradesini ve da­yanık­lılığını güçlendiren hayatın deneyimleridir. Bu imtihanlar sa­ye­sinde mü'min güç ve kuvvet sahibi yegâne varlığın Allah oldu­ğunu, insanın âciz olduğunu, kendisinin hadiselere müdahale edemeyecek kadar güçsüz olduğunu Allah’ın mülkü olduğunu anlayacaktır. İnsan, kendisi mülk olunca Mâlik’e karşı herhangi bir itiraz hakkına da sahip değildir. E, efendim dünyada bunlar olmasın! Hastalık olmasın! Ölüm ol­masın! Sıkıntı, keder olmasın! Bunlar güzel temenniler, ama hayat hiç de böyle değildir. Bakıyorsunuz bir korku, bir kâfir korkusu, bir düşman korkusu, ya da başka korkular bizi sarıveri­yor. İşte bu bir im­tihandır. Acaba bu korkuyla karşı karşıya kalan insan ne yapacak? Gerçekten Rabbine güvenebilecek mi? Veya meselâ sürekli iyi doy­maya alışık olan bizler bir anda açlıkla karşı karşıya bırakılıveriyoruz. Veya bazen mallarda noksanlıkla karşı karşıya geliveriyoruz. Çok ka­zanıyor iken bir anda bitiveriyor. Güçte kuvvette noksanlık, çok güçlü­sünüz ama bir anda gücünüz kuvvetiniz bitiveriyor, ihtiyarlık hastalık gelip belinizi büküveriyor. Ve meyvelerde, ürünlerde noksanlıklar, kıt­lıklar, sıkıntılar ve yokluklar. İşte bütün bunlar karşısında: Sabredenlere müjdele. İşte bütün bunları size biz verdik ve ver­diklerimizle sizleri imtihana tabi tutarız, diyor Rabbimiz. Sabre­denlere müjdele. Bu konuda pek çok hadis vardır. Burada yeri gelmişken onlardan bazılarını okuyalım inşallah. “Ebû Saîd Sa’d ibn Sinân el Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre ensardan bir kısmı Rasûlullah (s.a.v.)’ den bir şeyler istediler O da verdi, tekrar istediler yine verdi, sonunda yanındaki mal bitti. Elindeki olan her şeyi verdikten sonra onlara şöyle dedi: “Yanımda mal olsaydı sizden esirgemezdim, kim istemekten çekinir iffetli davranırsa Allah onun iffetini artırır, kim tokgözlü olmak isterse Allah onu başkalarına muhtaç olmaktan kurtarır, kim sabretmeye gayret ederse Allah ona sabır verir, hiçbir kimseye sabırdan daha geniş ve hayırlı bir şey verilmemiştir.” (Buhârî, Zekat 50; Müslim, Zekat 126) Mü’min için en sağlam siper sabırdır. Sabrı sayesinde mü’min fakir de olsa zengin de olsa rahat ve huzurludur. Sabretmeyi bilmeyen ve istemekten vazgeçmeyenler zengin de olsalar fakir de olsalar doyuma ulaşamazlar, asla doymazlar. Kişi zamanın her türlü bela ve sıkıntılarına karşı kendisini sabırla frenleyip hem dünya hem de ahiret kazançlarını elde edebilir. Ebû Yahyâ Suheyb ibn Sinân (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Mü’minin durumuna gerçekten hayret edilir. Zira her durumu onun için hayır sebebidir, bu özellik sadece mü’minlerde bulunur. Çünkü sevinecek olsa şükreder bu onun için hayırdır, başına bir bela gelse sabreder bu da onun için bir hayırdır.” (Müslim, Zühd 64) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v) çocuğunun mezarı başında bağırarak ağlamakta olan bir kadı-nın yanından geçmişti ve ona: “Allah’a karşı sorumlu olduğu-nu düşün ve sabret” buyurdu. Kadın: Geç git, çünkü benim başı-ma gelen senin başına gelmemiştir dedi. Peygamber (s.a.v.)’i tanı-yamamıştı. Kendisine O’nun Peygamber (s.a.v) olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber (s.a.v.)’in kapısına geldi, kapıda ka-pıcılar bulunmadığını gördü ve: Ben sizi tanıyamamıştım dedi. Pey-gamber (s.a.v) de: “Asıl sabır felaketin ilk anında olanıdır” buyurdular. (Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 14) Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah: Mü’min kulumun dünyada sevdiği dostunu aldığım zaman, o kimse sabredip mükafatını benden bek-lerse karşılığı cennettir.” buyurdu. (Buhârî, Rikak 6) Ebû Saîd ve Ebû Hureyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Ra-sûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Herhangi bir müslümanın başına gelen yorgunluk, hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan di-kene kadar her şeyi Allah müslümanın hata ve günahla-rının bağışlanmasına sebeb kılar.” (Buhârî, Merda 1; Müslim, Birr 49) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (a.v) şöyle buyurdu: “Başına gelen bir musibetten dolayı hiçbir kimse ölmeyi istemesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa; Allah’ım benim için yaşamak hayırlıysa beni yaşat, ölmek hayırlıysa beni öldür desin.” (Buhârî, Merda 19; Müslim, Zikir 10) Enes ibn Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (a.v) şöyle buyurdu: “Allah iyiliğini istediği kulun cezasını dünyada verir, fenalığını istediği kulun cezasını da kıyamet günü güna-hını yüklenip gelsin diye dünyada vermez.” Peygamberi-miz (s.a.v) devamla buyurdu ki: “Mükafatın büyüklüğü bela ve musibetin büyüklüğüne göredir. Allah sevdiği top-luluğu belaya uğratır. Kim başına gelen bela ve musibet-lere razı olursa Allah ondan hoşnut olur. Bir kimse başına gelen bela ve musibetleri öfke ile karşılarsa o da Allah’ın gazabına uğrar.” (Tirmîzî, Zühd 57) Peki nasıl sabredeceğiz? Ölümle, korkuyla, aç­lıkla, mallarda ve ürünlerde noksanlıklarla imtihan edilen bir kimse, nasıl sabredecek? Veya nasıl övgüye lâyık olacak?
156:"Mü'mine eziyet veren herhangi bir şey başına geldiği zaman derler ki:" "Biz Allah’ınız, Allah’tan geldik ve Allah’a döne­ce­ğiz." Nasıl olsa Allah’tan geldik, bizi yoktan var eden Allah, nasıl is­terse öylece bizi imtihan eder derler ve başlarına gelen ne olursa ol­sun sabrederler. Bu gerçekten büyük bir iman ve büyük bir iştir. Biz yoktuk. Bundan elli sene öncesine gidelim belki şuradaki-lerden hiç birimiz yoktuk. Ama bakıyoruz elli yıl sonra bizler varız. El­lerimiz var, ayaklarımız var, gözlerimiz, kulaklarımız var, mallarımız mülklerimiz var, kadınlarımız, çocuklarımız var, dükkanlarımız, tez­gahlarımız var, atlarımız arabalarımız var, talebeleri­miz, hocalarımız var. Ama elli yıl önce bunların hiçbirisi yoktu ve bir gün bunların hiçbi­risi olmayacak. Bir bakmışınız ki, bizler de sahip olduklarımız da hepsi hayal olmuş. Bir varmış bir yokmuş. Hattâ öyle bir zaman gele­cek ki; var mıydı, yok muydu, kimsenin hatırına bile gelmeyeceğiz. Tıpkı şu anda bizlerin yüz-yüz elli sene önce yaşayanların üzerlerinde tepe tepe gezdiğimiz gibi, bizden önce yaşayanları şu anda hiç birimizin hatırlamadığı gibi. Acaba yahu bu toprağın al­tında şu zavallı garip biri vardı, kral vardı, prens, prenses vardı, ya da bu toplumun ağaları, beyleri vardı filan bile demeden basıyoruz tekmeyi geçip gidiyoruz. Yarın bizim üstümüze de basıp geçecek birileri. A! Bir zamanlar burada birileri varmış, hacılar, hocalar varmış, ders yapı­yorlar-mış, Kur’an sünnet okuyorlarmış filan diye kimsenin hatırına bile gelmeyecek. İşte madem ki hayat buysa, hayat böyleyse ve bu haya­tın sonunda biz mutlaka dirilecek ve bir hesap vereceksek, o zaman bunu çok rahat kabullenebilmeliyiz. Yâni bu sözleri söylemek çok kolaydır, yâni bunu dille ifade et­mek kolaydır, ama biz gerçekten belâ ve musîbetlerle karşı kar­şıya kaldığımız zaman söylemek çok zordur. Zaten Rasulullah’ın hadisle­rinde: "Gerçek sabır sadme-i ûlâdadır." Musîbet haberi kişiye ilk verildiği anda, o sadmeyle ilk defa karşı karşıya kaldığı anda sabretmesi gerçek sabırdır. Yâni baban öldü haberi kişiye ilk verildiği zaman, o anda, o ilk sadmeyle karşı karşıya kaldığı zaman sabretmesi sabırdır. On gün sonra, bir yıl sonra ona sabret demenin anlamı kalmamıştır, zira artık alışmıştır. Hemen anında: Diyebilmeliyiz yâni.
157:"Onlar için Rablerinden salavat vardır, mağfi­ret vardır ve gerçekten hidâyete erenler, kurtuluşa erenler bunlardır." Bu âyetlerden sonra konu bir sembole geçiyor, bir şiar an-latıyor Rabbimiz bize:
158:"Muhakkak ki Safa ve Merve Allah’ın şeai-rindendir. Şimdi her kim Kâbe’yi hacceder veya umre ya­parsa onların ikisini de tavaf etmesinde bir günah yok­tur. Kim de tatavvu yaparsa (yâni kim nafile iş ya­parsa, kim gönlünden koparak bir hayır işlerse) bilsin ki Allah şükre­denleri bilir, Allah şakirdir ve herşeyi bi­lendir." Yâni Safa ve Merve Allah’ın sembollerinden, Allah’ın alâ­met-lerindendir. Şeair; alâmet demektir, sembol demektir. Mâide sûresinde başka şeairden de bahsediyor Rabbimiz. Mescid-i Haram, haram ay­lar, Kâbe’ye gönderilen kurbanlıklar gibi. Şeair, bazen biz­zat ibâdetin kendisi için, bazen de ibâdetin yerleri için kullanılır. Bu mânâda ezan, cemaatle namaz, cuma ve bayram namazları, hac, camiler, minareler, safa, merve bunların hepsi Allah’ın şeairindendir, dinin alâmetlerin­dendir, sembolleridir. Safa ve Merve de bunlardan biridir. Her ikisi de birer tepe bili­yorsunuz. Ama bu iki dağ, bu iki sembol bize imamımızı hatırlatıyor. İbrahim’i (a.s), onun hanımı Hacer anamızı ve onun oğlu İs­mail’i (a.s) hatırlatıyor. Yâni Safa ile Merve’yi hatırlamak bir anda onlarla karşı karşıya gelmek demektir. İbrahim (a.s) şu anda Kâbe’nin bulunduğu yere anamız Ha-cer’i bırakır. Yanlarında birazcık bir kırbada suyla birazcık da hurma vardır. İbrahim (a.s) karısı Hacer’le oğlu İsmail’i orada yal­nız bırakıp giderken arkasına dönmemek zorundadır. Hacer ana­mız ar­kasından koşarak bağırır, nereye gidiyorsun Ey İbrahim? Bunu sana Allah mı emretti? Yoksa kendin mi istedin? Allah em­retti buyurunca, haydi git öyleyse bunu emreden Rabbim bizi ko­ruyacaktır buyurur. Bu tevekkülün zirvesidir. Yapayalnız bir kadı­nın, ve şu anda da Kâbe’yi tavaf etmek için gelen bütün insanlığın Kâbe’yle birlikte tavaf ederek kendisini hatırlamak zorunda kaldığı bir kadının, rivâyetlere göre; bir zenci kadının Allah’a te­vekkülde bu kadar zirvede olması, işte bu ka­dın adına o iki dağı Allah’ın şiarı haline getirecektir. Ve kıyamete ka­dar bütün insanlık bunu hatırlayacaktır. Öyleyse Allah bize yeter diyebilmeli müslüman. En kötü şartlar altında bile Allah var ya ne gam! O bize yeter diyebilmeyi becerebil­melidir müslüman. Yalnız da kalsak, zindanda da olsak, ıssız, kimse­siz, yiyeceksiz, içeceksiz bir yerde, bir ortamda kala­caksınız ve de bunu size Allah emredecek, siz de evet diyebilecek ve tevekkül ede­bileceksiniz Allah’a. Ve bakın sabır âyetlerinden sonra hemen Safa ve Merve âyet­leri geliyor. Evet bir kadın buna sabredebilmişse, bu yokluğa, bu sı­kıntıya öyleyse biz de sabretmek zorunda kalacağız. Yanlarındaki su ve yiyecek biter. Su ve yiyecek araştırmasına başlar. İşte hemen yakınında Safa ve Merve tepesi. Bir o te­peye bir bu tepeye koşmaya başlar. Acaba su var mı? Acaba ge­lip giden biri­leri var mı? Yedi defa gidip gelir, ama suyu bulamaz. Ama bir emirdir bu, koşacak ve Allah’ın emriyle suyu arayacaktır. Hayatı arayacaktır, direnç gösterecektir, Allah’ın emirlerine boyun eğecek, Allah’ın yasa­larını araştıracak ve hiçbir zaman sıkıntı duymayacaktır. O, Safa ve Merve arasında su ararken, Rabbimiz bir başka yerde onun karşısına suyu çıkaracaktır. Daha sonraları onun to­runu olan Muhammed’e (a.s) dinin esası olarak onu insanlara tak­dim ede­cektir. Ve kıyamete kadar bütün mü'minlere bu şeair, bu sembol şunu hatırlatacaktır: Ey mü'minler, siz Allah’ın çizdiği yolda sa’y edin, Al­lah’ın bereketinin sizlere nerede ulaşacağına hiç bakmayın. O çizgide de ulaşabilirsiniz, başka çizgilerde de. Siz, Allah’ın sizden istediği bir hareketi gerçekleştirmeye çalı­şın, meselâ çevrenizdeki insanlara Allah’ın dinini ulaştırmaya çalışın, bu insanlar hidâyete ererler ya da ermezler, siz bunu dert edinmeyin, sonunda mutlaka iş Allah’a kalmıştır ve o dilediğini ya­pacaktır. Safa ile Merve arasında sa’y; ta İbrahim (a.s) döneminde tâlim edilmiş hac menâsikindendi. Ama yıllar sonra İbrahim’in, İsmail’in, Hacer’in Safa ve Merve’si putlarla işgal edilmişti. Müşrikler cahiliye döneminde Safa tepesine İsaf, Merve tepesine de Naile diye iki put yerleştirmişler, orada tavaf ediyorlar ve putlara ihtiram edip el sürü­yorlardı. Bu durum müslümanlara ağır geliyordu. İslâm ge­lip, bütün putları kırıp; onların hâkimiyetine son verdikten sonra, müslümanlar bundan çekinir oldular. Müslümanlar, bunun müşrik­ler tarafından son­radan ihdas edilmiş bir bid'at mı olduğu, yoksa bizzat Allah tarafından konulmuş bir şeair mi olduğu konusunda şüpheye düştüler. Yâni bu iki tepe arasında say yapılınca şirke düşüp düşmeme konusunda ciddi bir tereddüt geçirdiler. Gelip Allah’ın Resûlü’ne sordular: Ey Al­lah’ın Rasûlü, bu konuda ne ya­pacağız? Cenab-ı Hak da: "Şimdi her kim Kâbe’yi hacceder veya umre ya­parsa, onların ikisini de tavaf etmesinde bir günah yok­tur." Buyurarak, bunun Hz. İbrahim döneminden beri İslâm’ın şia­rın­dan olduğu haberini verir. Ey müslümanlar korkmayın bunda bir günah yoktur buyurur. Allah’ın Rasûlü de Ebu Dâvûd Menâsik 57. de şöyle buyu­rur: "Şüphesiz ki Safa ve Merve Allah’ın şiarlarından­dır ve sizler Allah’ın başladığı yerden başlayın." Yâni Safa’dan tavafa başlayın buyurur. Ve hattâ başka bir ha­dislerinde de bunun vacip olduğunu vurgular. Burada dikkatimizi çeken bir husus da şudur: Müslümanla­rın İs­lâm’la tanıştıktan sonra cahiliye âdetlerinin tümünden tiksinir bir du­ruma geldiklerini görüyoruz. Dün bu putları kendi elleriyle di­ken bu in­sanlar, İslâm’la tanıştıktan sonra herşeyi yargılama nok­tasına geliver­diler. Artık ne dünkü hayatları kendilerinindi ne de kendileri o hayatın malıydı. Sanki dünkü hayatı onlar yaşamamış­tı. Bir anda bu kadar değişmişlerdi. Bizler de işte böyle olmalıyız. Kur’an ve sünnetle tanıştık­tan sonra cahiliyenin tüm pisliklerinden silkinmek zorundayız. Ye­niden bir hayatla doğmak zorundayız. Tüm hayatımızı Kur’an ve sünnet kılı­cıy-la yeniden gözden geçirmek zorundayız. Tarihin örümcek ağı gibi öre öre günümüz insanına taşıyıp getirdiği tüm yanlış ve çarpık din anlayışlarını, Kur’an ve Sünnet kılıcıyla ıslah olmamış tüm âdet ve gelenekleri, sayısız bâtıl inanışları, dinle il­gisi olmadığı halde dinmiş gibi hayatımızı işgal etmiş bütün bid'at ve hurafeleri Kur’an ve sünnet projektöründe yeniden gözden ge­çirmek ve ıslah etmek zorundayız. Tarih kadar ağır bu yükten kurtulabilmek için, bu iki kaynaktan başka çaremiz de yoktur. İşte, acaba bu cahili bir anlayış mıdır, cahili bir âdet midir, bir töre midir, yoksa gerçekten Allah’ın istediği bir şiarmıdır, bu konuda ciddi bir korku geçiren müslümanlara diyordu ki Rabbimiz: Hayır bu Allah’ın bir şiarıdır, bu Allah’ın bir sembolüdür ve o ya­şamalıdır, ya­şatılmalıdır diyordu Rabbimiz. Mâide sûresi şeairin yaşatılmasını emreder. Hac devam et-melidir, kimse hacca engel koymamalıdır deniyordu. Bir gün müslümanları hacca koymamak için, Kâbe’ye sok-mamak için Hudeybiye’de yasak koydular. Sonra Mekke’yi fethe­dip, Kâbe’nin hâkimiyetini ellerine geçiren müslümanlar da bir ara Mekke’nin kuzeyindeki müşrik kabileleri Kâbe’yi ziyaretten menettiler. Ma-dem ki dün sizler bizleri Kâbe’ye koymadınız, şimdi de biz sizi koyma-yacağız dediler. Allah buyurdu ki bırakın onlar da gelsinler, bu bir şe-âirdir, bu bir semboldür, kıyamete kadar bu du­racaktır. Öyleyse müslümanlar, Allahu Teâlâ’nın kıyamete kadar müs-lümanlara şeair olarak bildirdiği haccı, kurbanı, bayramı, camiyi, Mes-cid-i, cumayı sürekli ayakta tutmak ve onlara sahip çık­mak zo­runda-dırlar. Birileri bunları elimizden almak ve bunların fonksiyonlarını yok etmek savaşına girseler de müslümanlar bun­lardan vazgeçme­mek zorundadırlar. Bunlara var güçleriyle sahip çıkmak zorundadırlar. Bunlara sahip çıkmak zorundayız. Yâni bir şeyin varlığı Al­lah’ı hatırlatıyorsa, bir şeyin varlığı İslâm’ı, dini çağrıştırıyorsa; o Allah’ın şiarıdır. Ve eğer birileri bugün Allah’ı hatırlatan bu şiarları yok etmeye çalışıyorlarsa bilinçli olarak, biz de onlara sahip çıkmalıyız. Biz de onları korumak zorundayız. "Ey iman edenler, Allah’ın şeairini helâl sayma­yın!" (Mâide 2) ...diyor Mâide sûresi. Yâni şeâiri helâllemeyin, hürmetine mü­da­hale etmeyin! Dokunulmazlığını bozmayın! Onu ortadan kal­dırma­dan yana olmayın, diyor Rabbimiz. Bu mânâda Cuma da Al­lah’ın şeairindendir, onu da kaldırmadan yana olmamalıyız diyo­rum. "Kim de tatavvu yaparsa (yâni kim nafile iş ya­parsa, kim gönlünden koparak bir hayır işlerse) bilsin ki, Allah şükredenleri bilir, Allah şakirdir ve herşeyi bi­lendir." İfade ne kadar güzel değil mi? Allah şakirdir. Kendisi zaten şük­redilmeye lâyık yegâne varlıktır ve de sonunda yaptıklarından ötürü sanki kullarına teşekkür edendir Allah. Allah kullarına teşek­kür edi­yor. Buna karşılık kulların Allah’a nasıl bir kulluk yapması gerekti­ğini artık siz düşünün.
159:"İndirdiğimiz açık hükümleri ve doğru yolu biz kitapta insanlara beyan ettikten sonra gizleyenler yok mu? İşte onlara Allah lânet eder ve lânet etmek şa­nından olanlar lânet eder." Bir nişane, bir alâmet, bir sembol ve bunun gizlenme günahı ya da gizleme vebali. Muhakkak ki beyyinattan indirdiği­mizi gizleyen­ler, Tevrat, Zebur ve İncil’deki indirdiklerimizi gizle­yenler, Kur’an’da indirdiklerimizi gizleyenler, risâleti gizleyenler, peygamberin (a.s) pey­gamber olacağını, Kur’an’ın son kitap ola­cağını gizleyenler, kıblenin Kâbe olacağını gizleyenler, bütün bunları oğullarından daha fazla bil­dikleri, tanıdıkları halde tüm bu gerçekleri gizleyenler ehl-i kitabın bi­lenleri. Denmiş ki; bu âyet hakkı bildikleri halde gizleyen ehl-i kita­bın bilginleri, özellikle de yahudi âlimleri hakkında inmiştir. Ama biliyoruz ki sebebin özel oluşu hükmün genel oluşuna engel değil­dir. Öyleyse âyet din konusunda bildiği herhangi bir bilgiyi, her­hangi bir gerçeği gizleyen, onu insanlara anlatmayan kimselerin hepsini içine almakta­dır. İhtiyaç anında onu söylemeyen veya yaymayan ya da yayılma­sına engel olmaya çalışan herkes için ge­çerlidir bu. Belki dün bu işi yapan ehl-i kitap bilginleriydi; lâkin dö­nem geç­miş, müslümanlar yeryüzünde çoğalmış, ama bu sefer de Müslü­manlar bu kitabı gizlemeye başlamışlar. Bakara’yı gizleyen­ler, Âl-i İmrân’ı, Nisâ’yı, Mâide’yi gizleyenler. Kur’an’ı bilip de üm­mete anlat­mayanlar, gündeme getirmeyenler, işlerine gelen âyet­lerle vaziyeti idare edip, hoşlarına gitmeyecek âyetleri örtbas ede­rek kendi heva ve heveslerine göre bir dünya kuranlar. Kitapta insanlara açıklandıktan sonra Beyyinâtı gizleyenler, âyetleri gizleyenler, kim bunu yapıyorsa: "Allah’ın lâneti onların üzerinedir ve lânet etmek şa­nından olan tüm meleklerin ve tüm varlıkların lânet­leri de onların üzerinedir." Sahabeden Ebu Hureyre’ye (r.a) çok fazla hadis rivâyet ettiği söylendiği zaman bu âyeti okuyarak der ki: "Eğer Kur’an’da böyle bir âyet olamasaydı val­lahi bu kadar hadis rivâyet etmezdim. Ama ne yapayım Allah böyle buyuruyor." (Buhârî ilim 42) Allah’ın Rasûlü buyurur ki: "Hakkı söylemekten susan kişi dilsiz şeytandır." Başka bir hadislerinde : "Kim ki yanında bulunan İslâm’dan bir bilgiyi giz­lerse; kıyamet günü Allah onun ağzına ateşten bir gem vu­racaktır." Çünkü küfre rıza, küfürdür. İlmi gizlemek demek; ondan mah­rum olan insanların küfürde kalmalarına ve sapmalarına göz yummak, rıza göstermek demektir. Gerçekten gizlemek büyük bir günahtır. Menfaatimiz var gizli-yorsak, hesabımız var gizliyorsak, rahatımız kaçmasın diye gizliyor-sak, para kazanacağız diye, zaman bulamadık diye anlamıyor ve an-latmıyorsak çocuklarımıza, cidden bilelim ki halimiz çok perişandır.. Düşünün öyle bir ortamdasınız ki, öyle bir meclistesiniz, bir ce­maattasınız, bir okuldasınız, bir konumdasınız ki; bir hakikatle karşı karşıyasınız. Ve orada o hakikatin sizin tarafınızdan ilanı isteniyor. Ve işte o anda hakikati gizlemeye, sıvışıp kaçmaya hak­kınız yoktur. Bu­lunduğunuz makam ve mevki hesaplarınız, para hesaplarınız, ya da hacılık, hocalık hesaplarınız, toplum ta­rafından beğenilmeme, toplum tarafından dışlanma hesaplarınız, hocalığınızın toplum tarafından sı­fıra indirilme korkularınız sizi ve bizi hiçbir zaman bildiğimiz hakikati gizlemeye sevk etmemelidir. Var çıksın tayininiz, var insin hocalığınız, var bitsin dekanlığınız, var bizi kimse hesaba da katmasın, var statü­müz de yok olsun, söylememiz gerekenleri mutlaka söyleyelim. Açığa çıkarmamız gereken şeyleri mutlaka açığa çıkaralım. Bilelim ki Allahu Teâlâ’nın açıklamamızı istediği hakikatleri gizlediğimiz sürece, Al­lah’ın lâneti bizim üzerimizedir, lânet etmek şanından olan tüm var­lıkların lânetleri bizim üzerimizedir. Bu memlekette yıllarca Arapça okutulması yasaklan­mıştır. Se­bep nedir? Sebep Kur’an’ın gizlenmesi, Kur’an’ın bu in­sanlar tarafın­dan anlaşılmasını engellemektir. Başka bir sebebi yoktur bunun. Bu tür gizleyenler de Allah’ın lânetinden kurtulama­yacaklardır. İngilizce öğretimine izin var, Almanca’ya izin var ama Arapça’ya geçiş yok. Bir de bu âyet bize şunu anlatır: Bilgi sahibinin bir üstün­lük, bir imtiyaz sahibi değil aksine büyük sorumluluk sahibi oldu­ğunu anlatır. Peki bu hakikati gizlediği halde kendisine bir çıkış yolu bu­lan kimse yok mu? Evet var:
160:"Ancak tevbe edenler kurtuldular. Durumunu düzeltip Allah’la barıştı. Ve bir de o gizlediğini beyan ederse, işte onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri çok çok kabul eden ve merhamet edenim." Tevbe edenler çıkış yolu buldular. Peki tevbe nasıl olacak? Al­lah’a yöneldi, yaptıklarından pişman oldu, hatanın hata oldu­ğunu ka­bul etti. Meğer ben ne kötü bir insanmışım be! Ne kadar berbatmış benim gidişatım dedi. Bu yetmez, hemen arkasından: "Durumunu düzeltip Allah’la barıştı." Yâni Allah’ın istediği gibi bir iman sahibi, Allah’ın istediği gibi bir kabul sahibi oldu. Bu tevbenin şartıdır, ancak tevbenin bir şartı da-ha var. Hakikati gizleme günahından tevbenin bir şartı daha var: "Ve bir de o gizlediğini beyan ederse, işte onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri çok çok kabul eden ve merhamet edenim." Bir de bunu amel haline getirirse, yâni artık gizlemek­ten vaz-ge­çip beyan etmeye, anlatmaya başlarsa. İşte o zaman tevbe ger-çekleşmiş olacaktır. Allah korusun, diyelim ki biz burada bir şeyler gizledik. Bir ha­kikati gizledik, bir hakikati sunmadık size. Herhangi bir menfaa­timiz sebebiyle es geçtik. Sonra da buradan ayrılıp eve varınca, başladım göz yaşlarımla; “Ya Rabbi beni affet” diye tevbeler et­meye. “Allah’ım beni affet, bu insanlara o hakikati gizledim” diye ağ-layıp sozlanmaya başladım. İşte bu tevbe değildir. Peki nasıl olacak? Ben aynen buraya gele­ceğim ve sizlerden gizlediğim şeyleri, işte ben size şunları şunları gizlemiştim, şunları şunları eksik söylemiştim, işin aslı faslı budur diyeceğim, o zaman benim tevbem gerçekleşmiş ola­caktır. Çünkü hırsızın tevbesi, çünkü katilin tevbesi kendi günahıyla doğru oran­tılıdır. Yâni her günahın tevbesi ayrıdır. Hakikati gizleme günahı­nın tevbesi de böylece gerçekleşmiş olacaktır.
161:"Âyetlerimi inkâr edenler ve üstelik de kâfirler olarak ölenler var ya; işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir." Evet yukarıdaki âyette anlatılan: İfadesi burada açıklığa kavuşturuldu. Lânet edenler kimler­miş? Allah’mış, meleklermiş ve insanların tamamıymış. Hakikati giz­leyen, hakikati gizledikten sonra da onu reddeden, dünya menfaatleri sebebiyle dinini, imanını satan kimseler üzerinedir Al­lah’ın, melekle­rin, ve topyekun insanların lâneti. Ne korkunç bir akıbet değil mi?
162:"Onlar orada, o cehennemde ebedîyen kala­cak­lar. Azap onlara hafiflemez ve de yüzlerine bile ba­kılma­yacaktır." Kimse hallerini hatırlarını sormayacak, yahu siz de burada mısı­nız? bile denilmeyecekleri bir ortam Allah korusun. Çünkü bu adamlar kendileri de tüm kendilerine yaklaştırılmış fırsatlara rağ­men imana yanaşmamışlar, kitap ve sünnetin hatırını sormamış­lardı. Yahu acaba bu dinin aslı, astarı nedir? Acaba ne anlatıyor bu kitap? Acaba Bakara neden söz ediyor? Âl-i İmrân ne anlatı­yor? Bir kere merak edip bir dinleyelim, bir kere bir okuyalım da müsbet ya da menfi bir karar verelim diyerek, Allah’ın gönderdiği mesajın hal ve hatırını sor­mamış-lardı. Şimdi onların da halleri ha­tırları sorulmayacak. Çünkü: "Ceza amel cinsindendir." Perişan bir vaziyette azabın içinde unutulacaklar; hattâ: "Diyecekler ki; ya Mâlik Rabbin bizim hakkımızda hüküm versin artık." Yâni ne olacaksa olsun! Buradan çıkmak, kurtulmak istiyo­ruz artık diyecekler. Yıllar sonra Mâlik de diyecek ki onlara: "İnneküm makisün" Hayır hayır, siz orada kalacaksı­nız. Sizin için bundan kurtuluş yoktur.
163:"İlâhınız, tek olan İlâhtır. O’ndan başka İlâh yoktur. Tek olan O’dur. O Allah, Rahmândır." O Allah, merhamet sahibidir, rahmeti ve merhameti boldur, ama müslümanca yaşayanlara dünyada da, âhirette de rahmet ve be­reket vardır. Ama kâfirce yaşayanlara, kendisinden başka İlâh­lar edi­nip, onları razı etmeye çalışanlara dünyada da, âhirette de azap üs­tü-ne azap tattıracaktır. Peki bu tek olan İlâhımız, tek olan Rabbimiz acaba nasıl ta­nına­caktır? O’nun sıfatları, özellikleri, esması ya da O’-nun âyetleri, alâmetleri nelerdir acaba? Bakın, size O’nun tek İlâh ve Rab oluşuna birkaç âyet:
164:"Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılı­şın­da. Gündüzün ve gecenin birbirini takip etmesinde. İnsanlara menfaat vermek üzere denizlerde akıp giden gemilerde de Allah’ın âyetleri vardır. Allah’ın gökten su indirerek ölü araziyi onunla diriltmesinde âyetler vardır. Ve orada her nevi hayvanları dağıtmasında da âyetler vardır. Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirme­sinde, gök ile yer arasında Mûsahhar kılınmış bulutta, şüphesiz bunların hepsinde akıllı olan bir ümmet için elbette Allah’ın birliğine âyetler vardır” Âyetin sonuyla bir bağlantı kuralım burada. Aman bu âyet­leri sü­rekli gündeme getirelim. Aman bu âyetleri hiçbir zaman hatı­rımız-dan çıkarmamaya çalışalım. Çünkü bu toplumun en büyük kâfir­likle-rinden birisi de –kâfirlik; âyetleri örtme anlamında kullanılan bir kelimeydi, bunu daha önceki âyetler demişti- işte budur. Bu toplum o kadar Allah’ın âyetlerini örtüyor ki, o kadar Allah’ın âyetlerini örtbas et­meye, kamufle etmeye çalışıyor ki, yâni atından, arabasından, bilgi-sayarından, buzdolabından, çamaşır makinesinden, evinden, eşya­sından, dükkânından, tezgâhından hiç mi hiç kurtulup da bu âyetlerle beraber olamıyor. Yâni bu insanların elektriğe hamd ettikleri kadar, elektriği gün­deme getirdikleri kadar, Allah’ın eşsiz bir âyeti olan güneşi gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. Kullandığı bilgisayar aletine değer verdiği kadar, Allah’ın gece ve gündüz âyetlerine, Allah’ın akıl âyetine değer vermediklerini görüyoruz. Atına arabasına değer verdiği kadar, bu atı ve arabayı ha­re­ket ettiren Allahu Teâlâ’nın o âyetini hiç gündeme getirmedikle­rine şahit oluyoruz. İşte bunun içindir ki, Allah’ın bu âyetlerini ıs­rarla gündeme getirmeliyiz. "Göklerin ve yerin yaratılışında âyetler var." Nasıl, yaratabilir miydik böyle bir âyeti? Gücümüz yeter miydi buna? Bakın gökyüzüne, direkler de yok, hiç bir şey yok. Bakın yer­yüzünü, ne kadar da güzel yaymış Allah. Üzerinde dağ­ları var, ovaları var, yaylaları da var. İşte bu mükemmel âyet Allah’ın âyetidir. "Gündüzün ve gecenin birbirini takip etmesinde." Gündüzün ve gecenin uzayıp kısalması, peş peşe gelmesi, bir­biri ardınca gelmesinde ve buna bağlı olarak idrak ettiğiniz za­ma­nın sırrında ve bunun size temin ettiği menfaatlerin ortaya çıkış tar­zında sizin için, insanlar için, akıl sahipleri için âyetler vardır. Gece ve gündüz, insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının, insan meliklerinin ulaşamadığı iki âyet. Haydi herşeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini gö­renler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler, söz geçirsinler gündüze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabi­lirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile oynatabilirler mi? Geceye ve gündüze söz geçirebi­lirler mi? İşte bu sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gere­ken bir âyettir. "İnsanlara menfaat vermek üzere denizlerde akıp gi­den gemilerde de Allah’ın âyetleri vardır." Şu anda insanlardan hiç birisi bu âyeti de görmek istemiyor. Bu âyet üzerinde de düşünen kimse kalmamış. İnsanlar gemilerden ha­berdardır, gemiler yapmışlardır, firkateynler yapmışlardır, füzeler icad etmişler, yeni yeni arabalar icad etmişlerdir. Ama şunu niye ka-bullenmek istemiyorlar? Niye gündeme getirmek istemiyorlar? Bun-ların suyun üzerinde durabilme imkânını, suyun üzerinde batmadan durabilme yasasını Rabbim takdir etmemiş midir? Suya kaldırma gü­cünü veren, bu yasayı koyan Allah değil midir? Niye düşünmek iste­miyorlar bu insanlar bunu? Eğer onların istifade ettikleri bu yasayı Rabbim tesbit et­mese, herşeyi alabora ediverse, bu kanunları tepe takla getiri­verse, artık su­yun üzerinde hiç bir şey durmayacak deyiverse, bu insanlar ne yapa­bileceklerdir? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? O zaman bu yaptıkları gemilerle nasıl övünebileceklerdi? Nasıl hava atabileceklerdi? Üstelik bu gemileri yapma ameliyesinin ilki de Rabbi-mize aittir. Gemilerin ilk planı, ilk projesi de Rabbimize aitti. “Bizim gözetimimizde yap bu işi” diyordu, Hz. Nuh’a Rabbi-miz. Evet, şu anda imal ettikleri füzeleriyle, arabalarıyla, uçakla­rıyla, füzeleriyle, gemileriyle öğünen insanlar, Rabbimiz bir emir verse, artık şu andan itibaren bütün yer altındaki petroller su haline gelmiştir. Ne hale gelir bu insanların yaptıkları şeyler? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Düşünmeyecekler mi? O zaman bu yaptıkları şeyler içinde tavukların bile yaşayamayacağı şeyler haline gele­cektir. Peki, o zaman insanlar niye Allah’ın bu âyetlerinin bilincine ermek istemiyorlar? Kendi yap­tıklarıyla övünen bu insanlar niye bütün bu yaptıklarını Allah’ın yasa­larına bağımlı olarak yaptıklarını anlamaya yanaşmıyorlar? Demir ol­masaydı, benzin olmasaydı, suya Allah tarafından bu kaldırma yasası verilmeseydi, havaya sesi iletme gücü verilmeseydi ne anlama gele­cekti bütün bu yap­tıkları? Suyun üzerinde gemilerin yürüme yasasını, bu konudaki âyetleri zikretmiyorlar, gündeme getirmiyorlar da kendi yapmış ol­dukları putların önünde secdeye kapanıp onlarla övünmeye çalı­şıyorlar. Efendim, insanlık artık bilgisayar çağına geçmiştir, robot ça-ğına fırlamıştır, insanlar kendilerinden daha hızlı düşünebilecek çağa ulaşmıştır diyerek, kendi kendilerini, kendi yaptıklarını putlaş­tırmaya, en büyük benim! En büyük biziz! Benden başka, bizden başka büyük yoktur! diyerek kendi kendilerine secde etmeye başlamışlar, kendi kendilerinin tanrılıklarını ilan etmeye başlamış­lardır. "Allah’ın gökten su indirerek ölü araziyi onunla di­riltmesinde âyetler vardır." İşte yine büyük bir âyet. Haydi bu insanlar gökten su in­dirsin­ler. Gökten fazla değil, sadece bir tek damla indirsinler. Mümkün mü? İsterse bütün dünya birleşsin bir damla su bile indi­remeyeceklerdir. Bu âyetin alternatifi olarak haydi bir âyet çıkar­sınlar insanlar. İnsanlar barajlar yapıyorlar, barajlar başkalarının ismiyle anılıyor. Sulardan enerji alıyorlar, elektrikler çıkarıyorlar, onlar da yine başkalarının is­miyle anılıyor. Herkes gücü kendi­sinde görüyor, herkes kendisini putlaştırmaya çalışıyor. Herkes bir şeyleri parsellemeye çalışıyor. Halbuki sanki bunlar Allah’ın âyet­leri değil de kendilerinin âyetleriymiş gibi, kendilerini zikretmeye çalışıyorlar. Haydi güçleri yetiyorsa şu yağmuru indirsinler bakalım. Nasıl ormanların sahibi benim, benim ismim oraya konulacak di­yebilir bu insanlar? Nasıl barajlar kralı be­nim, diyebilir bu insanlar? Nasıl sulara egemen benim, diyebilir bu in­sanlar? Nasıl da Allahu Teâlâ’nın âyetlerini böylece örtme cesareti bulabiliyor bu insanlar? Nereden alabiliyorlar bu yetkiyi? "Ve orada her nevi hayvanları dağıtmasında da âyet­ler vardır." Yeryüzünde her bir hayvanı, her tür hayvanları sınıf sınıf, cins cins, çeşit çeşit yaymasında da büyük âyetler vardır. Çeşit çeşit var­lıklar, denizlerde ayrı, karalarda ayrı varlıklar yarattı Allah. Bilelim ki bütün bunlar âyettir. Tüm bu varlıklar Allah’ın âyetleridir. Hadi bakalım bu insanlar, bu varlıklardan bir tanesini yaratsınlar. Bu füze çağında, bilgisayar çağında olduklarını iddia eden insan­lar, kendi tanrılıklarını ilan etmeye çalışan bu insanlar, bir tek var­lık yaratsınlar da görelim. O zaman onların tanrılıklarını biz de kut­sayalım, o zaman biz de onların önünde secdeye kapanalım. Ama bakıyoruz ki, tüm bu âyetleri kapatıyorlar, gündeme ge­tir­miyorlar, örtüyorlar, örtbas ediyorlar, kamufle ediyorlar ve kendi âyet­lerini gündeme getirmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaya çalışı­yorlar. Korkunç bir gelişme, müthiş bir gelişme, müthiş bir buluş, gök­yüzüne çıkıyoruz, yeryüzüne iniyoruz, sihir­bazlık numaralarıyla insan­lığın gözlerini büyülemeye çalışıyorlar. Böylece gerçek âyetler gün­demden düşürülmüş, şeytan âyetleri her tarafı kaplamış ve sonunda da insanlar kendi kendilerine ibâdet eder olmuşlar. Kutsiyet insana ait olmuş, üstünlük insana izâfe edilir olmuş. Halbuki hiçbir konuda tek yetkileri bile yoktur bu in­sanların. “Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirme­sinde, gök ile yer arasında musahhar kılınmış bulutta, şüphesiz bunların hepsinde akıllı olan bir ümmet için elbette Al­lah’ın birliğine âyetler vardır” Rüzgarları yeryüzünde her taraftan estirme­sinde, rüzgarları bir taraftan başka bir tarafa, bir şekilden başka bir şekle çevirmesinde ve yerle gök arasında emre âmâde bekle­yen bulutlarda da akıl sahipleri için deliller vardır. Bakıyorsunuz rüzgarlar bir o tarafa gidiyorlar, bir bu tarafa gidi­yorlar. Bir anda yerdeler, bir de bakmışınız ki gökyüzüne çık­mış­lar. Bütün bunlar kimin emriyle oluyor? Gök ve yer tanrıları onlara söz geçirebiliyorlar mı? Yoksa ekonomik, siyasal tanrılar, egemenlik bizim diyenler, ruhaniler mi bu işi yapıyorlar? Rüzgar­ları onlar mı hareket ettiriyorlar? Bulutları onlar mı hareket ettiri­yorlar? Bitkileri onlar mı çı­karıyorlar? Varlıkları onlar mı yaratıyor­lar? İnsanları onlar mı yaratı­yorlar? Dağları onlar mı yaratmış, gökleri onlar mı bina etmiş? Gemi­leri onlar mı hareket ettiriyorlar? Hayır hayır bunların hepsi Allah’ın âyetleridir. Ondan başka kim­senin de bu konuda en küçük bir yetkisi yoktur. Bu âyet-i kerîme iman meselesinin bir akıl ve fikir meselesi oldu­ğunu anlatıyor. Günlük hayat müfredatını anlamada aklını ve fik­rini kullanabilen bir insanın, mutlaka sonunda iman etmesi ge­rektiğini anlatıyor. Yâni sizin Allah’ı tanıyıp ona iman etmeniz, sizin imkânları­nız dahilindedir. Allah’ı tanıyıp ona iman edebilmeniz için öyle çok bü­yük çabalar sarf etmeniz gerekmemektedir. Onu tanı­mak için yeryü­zünü baştan başa dolaşmayı kapsayan bir sefer düzenlemenize veya denizlerin derinliklerine inmenize, ya da uza­yın geniş ufuklarına çık­ma-nıza gerek yoktur. Aksine, günlük hayatınız ile karşılıklı ciddi bir ilgi kurmanız ye­terli olacaktır. Allah’ın çevrenizdeki yerleştirdiği âyetlere bir göz atma­nız yeterli olacaktır. Allah’ın iki tür âyeti vardır. Metluv âyetler ve meş-hud âyetler. Kulağa hitap eden işitsel âyetlerdir ki; şu eli­mizdeki Kur’-an’ın âyetleri bu tür âyetlerdir. Bir de göze hitap eden, görsel de­diği-miz âyetler vardır ki; bunlar da tüm arzda, semada gördüğümüz âyetlerdir. Güneş, ay, yıldızlar, bulutlar, dağlar, de­niz­ler, ağaçlar, kuşlar, insanlar bunların hepsi Allah’ın meşhud âyetleridir. İşte çev­remizdeki Allah’ın yarattığı bu âyetleriyle eğer ciddi bir ilişki kurar, bunlar üzerinde birazcık düşünürsek mutlaka Allah’ın varlığını anla­yacak ve onu tanıma imkânı bulabileceğiz demektir. İş bu kadar açık­ken, iş bu kadar kolayken;
165:"İnsanlardan kimileri de vardır ki; Allah’a nid-ler (eşler, ortaklar) kabul ediyorlar. Ve onları Allah se­ver gibi severler. Müslümanların sevgileri ise Allah için­dir. O zâlimler azabı gördükleri zaman derler ki güç kuv­vet bütünüyle Allah’ındır. Bütünüyle azabın şiddetlisi de Allah’a aittir." Allah’ın ortakları vardır diyorlar. Evet, bütün bunlar Allah’ın ya­rattığı varlıklardır; ama işte bu konuda bize yetkiler vermiş, ken­disinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal işlerimizi, ekonomik işlerimizi, beşerî işlerimizi, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndü­receğiz diyerek, Allahu Teâlâya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Tamam göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırı­cısı olarak, rüzgarların sahibi olarak Allah’ı kabul ediyoruz; ama Allah, işte böyle büyük işlerin yanında, ufak tefek işlere vakti olmadığı için bu işler bize bırakılmıştır diyorlar. Sonra da dönüp Allah’a diyorlar ki; ya Rabbi, bizim ilim adamlarımız var, ilmi işlerimizi biz onlarla hal­ledece­ğiz, senin de bilgin vardır ama, neyse işte devir değişti, şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri daha iyi hallediyorlar. Ya Rabbi, tamam, sen de şifa verensin; ama asrımızda bizim hekimlerimiz gerçekten çok ilerlediler, şifa tanrıları­mız var, hayat tan­rılarımız var ve gerçekten bu işi çok iyi halledi­yorlar, anında işe mü­dahale ediyorlar, beceremediklerini de zaten birtakım sebeplere bağ­lıyorlar, artık sen bu işe karışma diyorlar. Ya Rabbi sen mâlikü’l-mülk-sün, biliyoruz; ama, şu anda bizim geçici mâliklerimiz var, lider­lerimiz var, ekonomistlerimiz var, bunlar ger­çekten bu işi iyi biliyorlar. Mallarımızı, mülklerimizi baş­kalarına peşkeş çekmeyi bunlar gâyet iyi beceriyorlar. Bundan dolayı bu işi de sen bırak, karışma bu pis işlere, biz keyfimize göre hare­ket edelim. Bizim deneyimli hukukçularımız var artık, biz hukuk konusunda âd dönemini, Medyen dönemini, Fira­vunlar dönemini geri getirdik ve bu hukuk konusunda da artık bu işin zirvesine var­dık, senin kitabına da ihtiyacımız kalmadı, zaten yıllar önce kitabı­nın hükmü de bitmiştir, şimdi yeni kitaplar edindik, bizim hukuk tanrılarımız da bu işi hallediyor diyerek Allah’a nidler, ortaklar bul­maya çalışan insanlar vardır. Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı se­ver­miş gibi seviyorlar. Hem de öyle seviyorlar ki, sanki Allah’ı sever gibi seviyorlar. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ediyorlar da Al­lah’a isyan ediyorlar. Bu şeriklerinin arzularını, Allah’ın arzularına ter­cih ediyorlar. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi, onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrı­mız! Demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Al­lah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sı­ğınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek müm­kündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşa­tıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinlikle­rinde saklıyor. Bir siyasî liderini, bir efendisini, bir hacı­sını, hocasını kalbinin en derinliklerinde saklıyor adam.. Veya işte Allah’ın varlıklarla birleşme teorisi de, veya vah­det-i vücutçuluk adıyla bilinen varlıkların Allah’tan kopma, parça­lanma an­layışı da insanları, bu varlıkları Allah sever gibi sevme küfrüne götü­recektir. Zaten Hz. İsa’ya Allah’tı, Allah’ın oğluydu denmesi Mısır­’dan, Roma’dan, Hind’den, Yunan’dan gelen bu birleşme (Vahdet-i vücut) teorisinin bir tesiridir. Allah bu konuda ne diyor hiç önemli değil, yeter ki efendisi gü­cenmesin, yeter ki lideri razı olsun, yeter ki futbolcu üzülmesin, yeter ki artist hanım mahzun olmasın, yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düş­mesin, yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafur’ur Rahîmdir, o gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki; adam, bakıyoruz haki­ka­ten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmek­tense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Meselâ top­rak, sancak, bayrak, vatan, millet, lider, önder gibi nidler sanki Allah sever gibi seviliyor. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapıl­maya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına, Allah uğ­runda ölmeyi göze alırken, kimi insanlar bunlar adına da ölebilmek­tedirler. Hattâ bunlar­dan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmekte­dir. Meselâ Allah’ın emirle­rine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan li­derlere itaat eden kimselerin bu amelleri, liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuv­vetsiz olan bir adamın kanunlarının, koy­muş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hâkim olması adına malını veriyor, canını veri­yor. Bu âyet-i kerîmeye göre kâfirlerin kendi liderleri, kendi İlâh­ları, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücâdeleye denk bir mü­câdele değil, onlarınkinden daha üstün bir mücâdeleyi bizler de, bizim kanun koyucumuz, bizim Rabbimiz uğrunda verebilirsek o zaman bi­zim müslüman olduğumuz ortaya çıkacaktır. Yoksa onların verdikleri mücâdeleye denk bir mücâdele bile bizim için tehlikeli bir sonuçtur Allah korusun. Çünkü mü'minlerin sevgisi onlarınkinden fazladır diyor âyet-i kerîme. Bırak onlar istedikleri kadar Allah seviyor gibi birilerini sev­sin­ler, Allah’tan başka edindikleri tanrılarla günlerini gecelerini doldur­sunlar, bir hafta boyu, bir ay boyu, bir yıl boyu tanrı kabul ettikleri o şahsiyetlerin hayaliyle avunsunlar, peki müslümanlar ne yapacaklar? "Müslümanların sevgileri ise Allah içindir." Müslümanlar hayatı Allah için yaşarlar, Allah’tan yana olur­lar. Evet müslümanların da sevdikleri vardır. Müslümanlar kar­deşlerini se-verler, birbirlerini severler, kocalar hanımlarını severler, kadınlar kocalarını severler, müslümanlar çocuklarını severler, müslümanlar hocalarını severler. Ama bütün bunların sevgisi Allah için olur, Allah sebebiyle olur ve Allah sever gibi değil, Allah için bir sevgi olur. Al­lah’a bağlanmak gibi değil, Allah için onları sevmek ve Allah için on­ları değerlendirmek olur müslümanın sevgisi. Allah için sevmekle, Al­lah’ı se-ver gibi sevmek elbette farklı olacaktır. Mü'minler ise Allah’ı en çok severler. Mallarından, canların­dan, nefislerinden, çocuklarından, ailelerinden, vatanlarından, bay­rak-ların­dan, milletlerinden ve değer verdiği herşeylerinden daha fazla se-verler Allah’ı. Tabii Allah sevgisi, itaati gerektirir. Sevginin ölçüsü itaattir. Sevgi­nin ispatı, tâbi olmaktır. “Ey Muhammed, de ki; “Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Al­lah affeder ve merhamet eder.” (Âl-i İmrân 31) Demek ki Allah’ı sevmenin yolu peygambere itaatten ve onun yoluna tabi olmaktan geçer. Allah’ı sevmek demek; Allah’ın sevdikle­rini sevmek demektir. Allah’ı sevmek demek; Allah’ın sev­mediklerine düşman olmak demektir. Allah’ın dostlarını dost bil­mek, düşmanlarını düşman bilmek, Allah’ı sevmek demektir. Allah kâfirleri sevmez. Müslüman da sevemez kâfirleri. Allah’ın sevme­diği, Allah’ın buğz et­tiği varlıkları ve kişileri sevmek, Allah’ın sev­diği ve sevmemizi istediği kişileri ve varlıkları sevmemek küfür olan bir sevgidir. Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl görmemek, meşru tanı­ma­mak kayd u şartıyla sadece vereceği geçici bir lezzetten dolayı sev­mek ise; küfür değil, ama haram bir sevgidir. Seven, sevdiğinin sevdiğini sever, sevgilisinin sevmedikle­rini sevmez. Sevgilisinin dostlarına dost olur, düşmanlarını düş­man bilir. Rızası sebebiyle razı olur, gazabı sebebiyle gazap eder. Emrettiklerini emreder, nehyettiklerinden nehyeder. Bu mü'minler öyle kimselerdir ki; Allah da onların razı olduklarından razı olur, gazap ettiklerine de gazap eder. Çünkü onlar da Allah’ın razı olduklarından razı olmuşlar, gazap ettiklerine de gazap et­mişlerdir. Bakın Allah’ın Rasûlü, Süheyb-i Rumi ve Bilal-i Habeşi hak­kında Hz. Ebu Bekir’e şöyle buyurur: "Ey Ebu Bekir herhalde o ikisini öfkelendirdin! Vallahi eğer onları öfkelendirmişsen, Rabbini de öfke­lendirmişsindir!" Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir o iki sahabenin yanına gider ve; “Ey kardeşlerim! Ey Allah dostları, sizi öfkelendirdim mi? Eğer bana darılmışsanız Allah aşkına bana hakkınızı helâl edin” der. Onlar da; “Hayır Allah seni mağfiret bu­yursun ey Ebu Bekir, bizim sana bir dargınlığımız yoktur” derler. Allah sevdiklerinin sevdiğini sever, sevmediklerini de sevmez. Meselâ kul ölümü sevmez, kulunun sevmediği ölümü Al­lah da sev-mez, ama onun daha güzel bir hayata intikali için bunda zaruret var­dır. Allah’tan başkalarını Allah gibi sevenlerin durumlarını, bakın Al­lah şöyle anlatıyor: "O zâlimler azabı gördükleri zaman derler ki; güç kuvvet bütünüyle Allah’ındır." Anladılar ki artık yeryüzü tanrılarında güç kuvveti kalmamış. Ho­calarda, hacılarda, efendilerde, şarkıcılarda, futbolcularda güç kuv-vet kalmamış. Tüm varlıklarıyla alkışladığı kimselerde güç kuv­vet kal-mamış. Bütünüyle güç kuvvet Allah’ındır. "Bütünüyle azabın şiddetlisi de Allah’a aittir." Allah, azabı çok şedit olandır.
166:"O zaman küfür öncüleri azabı görerek ken­di-le­rine tabi olanlardan kurtulmaya çalışacaklardır. Ve aralarındaki bütün bağlar da kesiliverecek." Bu dünyada kendilerine tabi olunanlar, hacılar, hocalar, beyler, ağalar, paşalar, liderler kendilerine tabi olup kendilerini ta­kip eden kimselerden kaçacaklar. Bakacaklar ki iş pek iyi değil, hesap kitap pahalıya mal olacak, hemen onlardan kaçacaklar, teberrî edecekler, biz sizden uzağız diyecekler. Ne zaman olacak bu iş? Azabı gördük­leri zaman. "Ve aralarındaki bütün bağlar da kesiliverecek." Aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopu­verecek. Halbuki bu dünyada neler yapmamışlardı ki birbirlerine. Sen olmazsan biz olmayız! Demişlerdi, bütün hayatı­mızı size borçluyuz! demişlerdi, siz bizim kurtarıcımız, herşeyi­mizsiniz! demişlerdi. Başa­rımı karıma borçluyum! Diyordu adam; orada karısından kaçacak. Li­derime borçluyum demişti; orada lide­rinden kaçacak, hocasına borç­luydu, hocasından kaçacak, efendi­sine borçluydu, efendisinden ka­çacak. Baktı ki dün birbirlerinin salyalarını beraber içtikleri gibi dün birbirlerinin günahlarına yar­dımcı oldukları gibi bugün de günahlarını beraber yüklenecekler, iş kötü, en iyisi mi ben bundan kaçıp gizlene­yim diyecek ve in­sanları Allah’a kulluğa değil de başka şeylere kul­luğa çağıran ön­der takımı insanlardan kaçacak. Uyanlarla uyulanla­rın, sevenlerle sevilenlerin birbirlerinden kaçış manzaraları. Ve bu sapık liderlere aldanıp onların peşlerine takılan za­vallı in­sanların pişmanlıkları, kin ve nefretleri açığa çıkıyor. Ve bu sefer de:
167:"Ve tabi olanlar: "Ah! keşke bizim için dün­ya­ya tekrar bir dönüş olsaydı da şu anda onların bizden kurtulup uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsay­dık!" diyeceklerdir. İşte böylece Allah onlara amellerini bir piş-man­lık olarak gösterecektir. Ve onlar hiçbir zaman da ateşten çıkamayacak­lardır." Tabi olanlar, onların arkasından gidenler de diyecekler ki, bu dünyada birilerini bilinçsizce takip edip, şuursuzca onları taklid edip, onların götürdüğü bir hayata evet diyen zavallı insanlar da diyecekler ki: Şu anda sizin bizden kaçtığınız gibi ah biz de sizden kaçsak. Aah bir dünyaya dönebilseydik de sizin bizden kaçtığınız gibi biz de siz­den kaçabilseydik. İşte müslüman bu olayı burada yaşar ve burada aklını başına alır. Ben kime kul olacağım ve kimin yolunu takip ede­ceğim? Eğer yarın şu karşımdaki kimseden kaça­caksam, şimdiden kaçmalıyım der ve şimdiden kaçar ondan. Ama kiminle beraber cen­nete doğru gidecekse işte onun ortağı odur, onun dostu odur ve onunla beraber olmaya çalışır. Ama bilinç­sizce onu taklid ederek, heva ve hevesine tabi olarak değil. Hiçbir delili olmadan, birilerine tabi olup Allah severmiş gibi onları seven kişi, yarın korkunç bir durumla karşı karşıya kaldıkları zaman bir­birlerinden kaçacaklarsa, bu kaçışın hiçbir faydası olmayacaktır. Evet, insanlar birbirlerinden kaçacaklar ama: "İşte böylece Allah onlara amellerini bir pişman­lık olarak gösterecektir." Eyvah diyecekler, keşke yaşamasaydım böyle bir hayatı. Niye ben böyle şuursuzca bir hayat yaşamışım? Kitap varken, ona ulaşma imkânım varken, Rasul varken, örnek varken niye ben, başka başka hayat yaşamışım diyecek. "Ve onlar hiçbir zaman da ateşten çıkamayacak­lar­dır." A’râf’ta bunların kavgaları da anlatılır. Ya Rabbi, bunlara, bi­zim kat kat azabımızı ver! Zira bizi bunlar saptırdı diyecekler. Onlar da diyecekler ki; zaten siz bize değil kendi heva ve hevesinize tabiy-diniz. Gerçekten de bakıyoruz, meselâ politik hayatta bunun ay­nısını görüyoruz. Ey anam, ey babam, kurtar bizi babam, anam! filan diyor-lar, e adamın işi bitti mi, veya parti bitti mi, zaten bu bilmem ne­yin nesi diyor. Bunun bilmem nesini ne yapa­yım diyor. Yâni basit menfaat hesapları işte. O hesapları bitince de atıveriyorlar birbirlerini bir kenara. Bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapla­rı, ekonomik hesaplar. Dün bu menfaat hesaplarıyla birbirlerine fevka­lade bağlanan, daha doğrusu bağlıymış gibi görünen adam­lar, bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Yâni biz, sizi takip ettiğimiz için bu hale geldik diyenlere, öte­ki­ler de diyecekler ki zaten siz bizi takip etmiyordunuz, siz kendi men­faatlerinizi takip ediyordunuz diyecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dün-yanın peşinde koşan insanlardan hangi biri menfaatlerini takip etmi-yorlar? Herkes keyfini, herkes menfaatini takip ediyor bugün. Ya­rın, ya Rabbi bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne an­lamı olacaktır da? Halbuki ne şeytanın ne de kâfirlerin hiçbir güç ve kuvveti yoktur. Yâni bir müslüman gerçekten Allah’a kulluğa yöneldiği zaman, hiçbir güç ve kuvvet onu bundan uzaklaştıramaz. Yeter ki müslüman sami­mi-yetle müslüman olmaya karar versin, ona kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Bu âyet-i kerîme Allah’tan bir delil olmaksızın körü körüne baş­kalarını taklitten menediyor bizi. Bir de Allah’a, Allah’tan başkalarını ortak tutup, onları Allah se­ver gibi sevmek, onları uyulacak varlıklar kabul ederek emirle­rine, ar­zularına itaat etmek ve sadece Allah’a ait olan rubûbiyet ve uluhiyet sıfatlarını Allah’tan alıp bunlara da dağıtmak, yâni Al­lah’a şirk koşmak yeryüzünde en büyük zulümdür. "Şirk en büyük zulümdür." (Lokman: 13) İşte bu zâlimlerin sonu cehennemdir. Bundan sonra şirkin başka bir boyutuna dikkat çekerek Rabbimiz şöyle buyurur:
168:"Ey insanlar! Yerdeki şeylerden helâl ve te­miz olmak şartıyla yeyin! Şeytanın izinden gitmeyin. Çünkü o size apaçık bir düşmandır." Ey insanlar! Sizler hepiniz Allah’ın kullarısınız! Uyanlarınız da, kendilerine uyulanlarınız da hepiniz yemeye içmeye mecbur­sunuz, muhtaçsınız! Allah’ın yarattıklarına muhtaçsınız. Öyleyse yeryüzün­deki nîmetlerin helâllerinden ve güzellerinden yiyin ve de şeytanın adımlarına uymayın. Şeytanın arkasından gitmeyin. İşte kendisine uyulanlardan birisi de şeytandır. Şeytan bize helâlleri haram gösterir, haramları helâl gösterir. Tereyağları size haram başkalarına helâldir der. Kadınlar size haram başkalarına helâldir der. Aman diyor Rabbimiz; Allah’ın haramlarını kimse helâl kılma­sın, Allah’ın helâlle­rini de kimse haram kılmasın. Bu toplumda belâ sadece haramların helâl kılınması değil, aynı zamanda he­lâllerin de haram kılınmasıdır. Zaten şirkin en önemli özelliklerin­den birisi de budur. Önünde bir sürü helâller var; ama yaklaşamı­yorsun. Haramdır sanki onlar. Ama nice helâl diye sunulan şeyler de aslında haramdır. Sizler ey müslümanlar, kesinlikle haram ve helâlleri belir­leme konusunda şeytana tabi olmayın, kendinize göre haram ve helâl be­lirleme durumuna düşmeyin! Bu konuda kıstas vahiydir, Allah’ın ha­ram dedikleri haramdır, Allah’ın helâl dedikleri de helâl­dir. Bilesiniz ki şeytan, sizin için çok açık bir düşmandır.
169:"Muhakkak ki o şeytan, size kötülük ve fahşa em­reder. Size ahlâksızlığı emreder. Ve de Allah hak­kında, bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." Bana göre Allah böyle olmalı, bana göre Allah böyle de­meli, şöyle demeli diyerek sizin Allah hakkında düşüncelerinizi bozmaya çalışıyor. Allah kanunlarına muhalif kanunlar yapmaya yönlendirir sizi. Öyleyse kesinlikle şeytan vahiylerini dinlemeyece­ğiz, hep Allah’ın vahyini dinleyeceğiz, Allah’ın helâl dediği helâldir, Allah’ın haram de­diği de haramdır. Allah doğru söyler, Allah güzel söyler diyeceğiz ve şeytana uymayacağız. Şeytanın vesveseleri ile fuhşa meyleden insanların sayısı az değildir. Fahişelerin ve fuhuşla geçinen insanların velisi şeytandır. Cahiliye döneminde fuhuş bir kazanç yoluydu. Araplardan bazıları genç kız ve cariyeleri bir eve oturtarak zina yaptırırlardı. O evde fuhuş yapıldığının herkes tarafından bilinmesi için, kapıların üzerine bir bayrak asarlardı. Bu evlere mevahir adı verilirdi. Şayet bu evlerdeki kadınlardan birisi, bu rezaleti işlemeye yanaşmazsa, efendisi onu zorlayarak yaptırırdı. Hz. Cabir b. Abdullah (r.a) dan rivayet edildiğine göre, münafıkların reislerinden Abdullah İbn-i Selül'ün Museykete ve Umeymete isimli iki cariyesi vardı. Bunları para karşılığında fuhşa zorluyordu. Bunlar durumu gidip Resûl-i Ekrem (sav)'e bildirdiler ve şikayette bulundular. Taberi, Mücahid'den şöyle rivayet eder: Araplar cahiliye devrinde, genç cariyelerine zorla fuhuş yaptırırlardı. Kazandıkları parayı kendileri yerlerdi. Abdullah İbn-i Selül'ün de fuhuş yaptırdığı cariyeleri vardı. Günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır. Tâgûtî iktidarlar "genelev sistemini" benimsemişlerdir. Fahşânın ve fuhşun yayılması, şeytanın velâyetini kabul eden ikti-darlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla kötülüklerin önlen-mesinin (nehy-i ani'l-münker) farz olduğuna inanan her insan, tâgûtî iktidarlara karşı mücadele vermek zorundadır. Fahşânın ve fuhşun başka türlü önlenmesi mümkün değildir. Her tâgûtî güç bir fahişedir. Bu hakikat asla unutulmamalıdır. Şeytan size fahşayı emreder diyor Rabbimiz. Fahşa; fu­huş­tur, ama sadece fuhuş değildir tabii bunun mânâsı. Fahşa fa­hiş ve aşırı­lıklar demektir. Öyleyse maddî ve manevî tüm aşırılıklar demektir. Eş-ya talebinde aşırılıklar, mal talebinde aşırılıklar, rızık talebinde aşı­rı-lıklar, bilgi toplama talebindeki aşırılıklar, sevgi ve saygıda aşırılıklar, hedeflemelerdeki aşırılıklar, üç kişiyle devlet kurma aşırılıkları, yeme içmedeki aşırılıklar, ya da kadın erkek iliş­kilerindeki aşırılıklar. Kur’an-da pek çok yerde: "Bunlar Allah’ın hudutlarıdır ve bunları asla aş­ma­yın! Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (Bakara 229) Yâni bunların hepsinde durulacak bir sınır vardır. Durula­cak bir nokta vardır. Meselâ çoğumuzun bugün yedi sülâlemizi besleye­cek kadar malımız, mülkümüz varken yine de durulacak bir nokta tesbit etmeden kimi insanlar dünyanın kulu kölesi ol­muşlar değil mi? İşte şeytan insanlara bu tür fahşaları emreder.
170:"O müşriklere Allah’ın indirdiklerine tabi olun! Denildiği zaman: Hayır, biz atalarımızı neyin üze­rinde buldu isek ona tabi oluruz! Derler. Ya ataları bir şey an­lamaz ve doğruyu bilmez idiy­seler!" Bu şekilde şeytanın adımlarına uymuş, ya da bir kısım lider-lerin peşine takılarak, onların Allah kanunlarına ters düşen arzularına uyan ve de şirke düşmüş insanlara: Gelin "Allah’ın indir­diğine tabi olun! Denildiği zaman, hayır bizler atalarımızı neyin üzerinde bulmuş isek ona tabi oluruz derler." Bu düşünce de şeytanın planlarına, şeytanın adımlarına uy­ma­dır. Şeytanın yoluna uyan insanların sergiledikleri çok çirkin bir davranıştır bu. Bu insanlar sadece iz takip eden insanlardır. Uydukları şeylerde araştırma, inceleme, düşünme yapmazlar. Ataların ve de­de-lerin kutsal mîrası onlara yetmektedir. Atalarının mîrası, onlar naza­rında o kadar kutsal ki; onu araştırma gereği bile duymadan kabulle­nirler. Körü körüne bir taklid içindedir bu insan­lar. Tarihen sabittir ki tüm peygamberler, bu tür statükocu insan­larla karşılaşmışlar, bu insanlarla var güçleriyle uğraşmışlar ve bu tarzı yıkmaya çalışmışlardır. Kur’an, bu şekilde akıllarını kullanmayarak atalarını kutsa­yıp, kör bir taklidle onların yolunu takip etmeye çalışan insanları şöyle uyarır: "Ya ataları bir şey anlamaz ve doğruyu bilmez idiy­se­ler!" Bu durumda yine uyacaklar mı onlara? Bu âyetiyle Rabbimiz atalarını kutsayıp, kayıtsız şartsız onları takip eden kişileri, bu kutsâ­dıkları atalarının kişilik ve kimlikleri üzerinde, aklî düzeyleri ve fiili gidi­şatları üzerinde ciddi bir inceleme yapmaya çağırır. Ataları doğruysa, doğru yoldaysa tamam onlara uymak caizdir. Ama ya onlar hiç bir şey bilmeyen, Kur’an ve sünnetten habersiz bir hayat yaşayan insanlarsa! İşte bunu Kitap ve sünnet ışığında değer­lendirmelerini istemektedir. Çünkü kıstas vahiydir. Vahye uyanlar doğ­rudur, vahye mutabakat etmeyenler kimden in­tikal ederse etsin bâtıl­dır. Öyleyse Allah’ın hükmüne uygun olup olmadığına bakmak­sı­zın atalardan kalma âdetlerin, törelerin peşine takılmak caiz de­ğildir. Kur’an bu taklid yolunun hele hele inanç konusunda insanı hataya sü­rüklemesini mazur görmemektedir. Ama kişi gerçeği bulmak yolunda bütün çabasını harcadığı halde, kendi elinde ol­mayarak gerçeğe ula­şamamışsa İslâm onu mazur görmektedir. Yâni bir şeye tabi olma konusunda eskilik, yenilik veya ata­lar yolu olup olmaması önemli değildir. Önemli olan onun Allah’ın hük­müne uygun olup olmamasıdır. Bu konuda müslümanlar arasında biri ifrat, diğeri de tefrit ol­mak üzere iki yanlış gelenek vardır: 1- Bir grup müslüman, efendim Kur’an bir dönem anlaşılmış ve fıkha, fıkhî kalıplara dökülmüştür. Ecdat onu anlayıp fıkha dökmüştür. Bizim onlar gibi Kur’an’ı anlama imkânımız olmadığı için onların anla­yışına tabi olmak zorundayız. Binaenaleyh Kur’an’ı anlamaya çalış­mak yerine fıkıh okumak zorundayız. Kur’an’ı da anlamak ve uygula­mak üzere değil, ibâdet kastıyla okumalıyız diyorlar. Ve böylece ta­mamen geçmişe teslim olmamız gerektiğini iddia ediyorlar. 2- Bir ikinci grup müslüman da bunların tamamen zıddına, efen­dim geçmiştekilerin anlayışı bizi bağlamaz. Onlar bizim için ayak bağıdır. Geçmiştekilerin, Rasulullah’ın, sahabenin, tâbiînin ve müçte-hid imamların Kur’an’ı nasıl anladıkları, nasıl uyguladık­ları bizi hiç mi hiç ilgilendirmez. Onların anlayışları kendilerini ve kendi dö­nemlerini ilgilendirir. Bizler onlara hiç bakmaksızın Kur’an’ı anlamak ve hayatımıza aktarmak zorundayız diyorlar. Bu anlayışların ikisi de bâtıldır. Birisi ifrat diğeri de tefrittir. Ne tümüyle geçmişe teslim, kayıtsız şartsız geçmişe teslim, ne de tü­müyle geçmişi silmek doğru değildir. Anladığım kadarıyla işin doğ­rusu, bugün bizler de Allah’ın kitabını anlamaya çalışmak zo­rundayız. Ama bu işi yaparken de geçmişi silerek değil, bilâkis Al­lah’ın Rasû-lünden bugüne kadar Kur’an’la alâkalı, o âyetle alâkalı kim ne demişse, nasıl anlamışsa onlara da müracaat ederek bu­gün biz de anlayabildiğimiz kadarıyla Kur’an’ı anlamak zorunda­yız. Çünkü bu kitap, sadece onlara değil, bize de gelmiştir. Onların bundan sorumlu olduğu kadar bizler de bundan sorumluyuz, bunu hiçbir zaman hatı­rımızdan çıkarmamalıyız. Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman onlar derler ki; biz babalarımızı neyin üzerinde bulmuşsak ona uyarız. O dönem bunu diyenler yahudilerdi. Çünkü bizim babalarımız, de­delerimiz biz­den daha hayırlı ve daha bilgiliydiler demişlerdi Ya­hudiler. Âyet her ne kadar yahudilerle ilgiliyse de kıyamete kadar tüm insanları ilgilendir­mektedir. Bu şekilde atalarını kutsayan ve onlardan intikal eden herşeyi doğru kabul eden insanların, bir dine bağlanmaları düşünce ve araş­tırma noktasından kaynaklanmaktadır. İnsanların pek çoğu babala­rından, dedelerinden intikal eden, mîras kalan dini inanç­lara bağlan­maktadırlar. İnandıkları bu dinin ayrıntılarına girip her­hangi bir araş­tırma yapma gereği duymayan bu insanlar nasıl bir dinin, nasıl bir mezhebin mensubu olduklarını da bilmemektedirler. İşte âyet-i kerîme bunu reddediyor ve bu düşüncenin şeyta­nın adımlarına uyma olduğunu anlatıyor. Bakın, bu hususu biraz daha açıklamak üzere bundan sonraki âyet şöyle buyuruyor:
171:"Küfredenlerin durumu; çağırma ve bağırma­dan başka bir şey duymayan hayvanı çağıranın duru­muna benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler ve bu yüzden akl edemezler." Yâni bu insanlar çobanın nidasını, çağrısını duyan; ama onun kelimelerinin anlamını anlamaksızın onun nidasına doğru gi­den sığır sürüleri gibidirler. Onlara bir şeyler anlatmak, nasihat etmek, sığıra nasihat etmek gibidir. Ya da burada bağıran bu adamların kendileridir. Kendileri­nin se­sini işitmeyen, işitse de anlamayan birilerine bağırıp çağır­makta­dırlar. Adam her gün bağırıyor işte Atam! Babam! Dedem! Anam! Ec­dadım! Senin yolundan gidiyoruz! Senin izini takip edi­yoruz! Senin yolundan, senin izinden ayrılmadığımızın ispatı ola­rak bak, şu anda huzurundayız! Huzurunu huzursuzlara bozdur­mayacağız! Filan diyorlar ya. Bağırıyorlar, çağırıyorlar; ama berikisi hiç duymuyor, işitmiyor. Evet, birinci anlamıyla bu adamlar sözü duyarlar, çobanın se­sini duyarlar; ama onun demek istediğini anlamazlar, üzerinde dü­şünmezler, anlamaya çalışmazlar demektir. Söyleyenin sözünü anla­mak için akıllarını, kalplerini, gözlerini, kulaklarını kullanmak istemez­ler. Kör bir taklitten yanadır adamlar. Denilenin sebebini, hikmetini anlamaya yanaşmazlar. Söyleyen kim olursa olsun, herhangi bir kişiden İslâm hak­kında bir söz duyulduğunda delil sormadan ona uyulmaması ge­rekir. Çünkü onun dediği şey yanlış olursa, ona uyan kişilerin Allah katında herhangi bir mâzeretleri olamaz.