Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Baqara — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

286 ayetRûpel 3 / 17
30:"Hatırla ki, Rabbin meleklere şöyle demişti. “Mu­hakkak ki ben yeryüzünde bir halîfe yarataca­ğım." Melekler dediler ki: Ya Rab! Sen orada demek kan döke­cek, bozgunculuk yapacak bir varlık mı yarata­caksın? Halbuki biz seni hamdinle tesbih ve noksan sıfat­lardan tenzih edip duruyoruz. Hayır! Öyle değil mesele! İş sizin bildiğiniz gibi değil! Siz bilmiyorsunuz! Ben biliyorum!" Hatırlayalım, bilelim ve bu konuda bilgi sahibi olalım diye Rab-bimiz bu konuyu gündeme getiriyor. Burada bir insan problemi çözü­lecek. Burada bir insan problemine muttali kılınacağız. Ama dikkat ederseniz bu problemin çözümü Rab'le başlıyor. İnsan ve yaratılışı Rable gündeme geliyor. İnsan ve yaratılışı konusunda Rabbi devre­den çıkaramayız. İnsanı Rable birlik tanımak, Rable birlik düşünmek mecburiyetindeyiz. Yâni eğer insanı tanımak isti­yorsanız, insanla ilgili problemleri çözmek istiyorsanız, insan de­nen bu varlığı mutlu etmek istiyorsanız Rabsiz yapamazsınız bunu. Çünkü eğer bu işin başlangı­cında Rab varsa, hayatın baş­langıcında ve de hayatın devamında Rab varsa, ölümünde Rab varsa, ölüm ötesinde de Rab varsa bu in­sanı tanımada ve bu in­sanla alâkalı problemlerin çözümünde mutlaka bu Rabbin varlığı da gündeme gelecektir. Evet insanı var eden bir Rab var, sonra bir de melekler var. Bu iki varlığın ikisi de bizim dışı­mızdadır. Bakın insanı var eden Rabbimiz der ki meleklere: “Muhakkak ki ben, yeryüzünde bir halîfe yarataca­ğım." Kur’an’ı okurken, Kur’an’ı anlarken bunun Allah sözü oldu­ğunu asla unutmamalıyız. Kur’an’ı kesinlikle insan sözü gibi anla­maya ça­lışmamalıyız. Bu konudaki orijinal örneklerden birisi işte bura­dadır. Önce bu bölümle alâkalı bir özet sunalım inşallah. Sanki biz gibi, beşer sözü gibi -hâşâ- Allah melekleri karşı­sına alıyor: E! Meleklerim ne dersiniz? Ben bir halîfe yaratmak is­terim! Ne yaparsınız? Ne dersiniz? Fikriniz nedir bu konuda? On­lar da: A!! Ne o ya Rabbi? Halîfe filan dedin. Bugüne kadar böyle bir şey duymamış­tık! Ne o? Nasıl bir şey? Meleklerim! İşte kan dökecek, fesat çıkara­cak özellikleri yanında, yâni esfel-i safilin özellikleri yanında, ahsen-i takvim özellikleri de olan bir varlık. Yâni iman edecek, sabredecek, ci-had edecek, canını verecek, oruç tutacak, kulluk yapacak bir varlık. Eh tamam Ya Rabbi bu ikinci özelliklerini anladık da, ama bu birinci özellikleri de ne olacak? Ne olacak bu? Böyle bir şey sana yakışmaz! Ne lüzum vardı buna? Demişler gibi anlatılıyor. Sanki böyle anlaşılı­yor gibi. Ama hani Allah sözünü insan sözü gibi anlamaya çalışmaya­ca­ğız demiştik ya. Sözü Allah söylediğine göre şöyle de anlaşılır diyo-rum: Şu anda birisi zile bassa ve ben o anda sizlere dönüp: "Ha­san geldi!" desem. Ama bunu size haber veren ben,öyle güçlü birisi olsam ki; bu güç yeryüzünde hiç kimsede bulunmasa. Hasan geldi sözünü söylerken hemen otomatikman Hasan’ın kimliğini de size aktarabile­cek biri olsam. Yâni Hasan geldi sözüyle Hasan’ın kim olduğunu? Ba-basını, sülalesini, yedi ceddini, künhünü, barsağını, ciğerini, nereli olduğunu, niye geldiğini, nereden geldi­ğini size anlatabilsem ve he­men siz bütün bunları bilebilseniz. Ama bende bu güç yoktur. Bunu yapabilen ancak Allah’tır. Bakın burada bu sözü söyleyen Allah’tır. Allah meleklerine: Ben yeryüzünde halîfe yaratacağım! Buyurduğu anda melekler kimin geldiğini? Kimin geleceğini? Bu gelenin ne yapacağını? Ne olacağını? Ve ne gibi özelliklere sahip olacağını hemen bilebilirler. Çünkü Al­lah’ın böyle bir cümleyle onlara her şeyi anlatabileceğini biliyoruz. Yâ-ni böyle Allah’ça bir söz, olmayan bir şeyi oldurucu biçimde söz söylemek ancak Allah’a aittir. Bunun bir tane örneğini yaşadık yeryü­zün-de: Rasulullah Efendimiz okur yazar değildi de: "Oku!" Dedi Allah, O oku deyince hemen Allah’ın Rasûlü okur olu­verdi. Tekvînî irade di­yo-ruz buna. Olmayan şeyin var edilmesi bi­çiminde, olmayan şeyin var kılınması biçiminde bir harekettir veya bir sözdür. Ol! Dedi mi Allah, hemen anında oluverecektir. İşte böyle Ce-nab-ı Hak: "Ben halîfe yaratacağım!" Dedi mi melekler onun baştan sona ne olduğunu? İnsan olduğunu ve halîfe olarak yara­tılacak bu in­sanın hangi özellikler sahibi olduğunu hemen anlaya­bilirler. Peki acaba birinci şekilde anlamak caiz mi? Bu konuda diyo-ruz ki, Kur’an’ın anlatım modeline göre bu caizdir, ama Allah’a caiz değildir. Bu yöntem Cenab-ı Hakkın meseleyi bir diyalog yo­luyla an­latma yöntemidir. Bu tür anlatım daha kolay, daha kes­tirme yoldan kavratmayı sağlayan bir anlatımdır. Bu yöntemi Kur’an’ın başka yerle­rinde de görüyoruz: Meselâ cansız varlıklarla tıpkı buna benzer bir di­yalogdan bahseder Fussilet sûresi: "Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi Al­lah ona ve yeryüzüne: İsteyerek veya istemeyerek ge­lin! Dedi. Onlar da: İsteyerek geldik! dediler." (Fussilet: 11) Burada da böyle meleklerle bir diyalogdan söz ediliyor. Şimdi acaba bu diyalogu nasıl anlayacağız? Acaba gerçekten Al­lah bu ha­lîfe yaratma konusunda meleklerle istişare mi ediyordu? Bu konuyu onlara danışıyor muydu? Yoksa bu halîfe yaratma ko­nusunu onlara haber vermek miydi bu diyalogun mânâsı? Soru­nun birinci şıkkını reddetmek gerektiğine inanıyoruz. Çünkü isti­şare, danışmak bilgi ek­sikliğinden kaynaklanır. Allah için böyle bir şey caiz değildir. Yok eğer bu diyalogun maksadı Adem’i yarat­mak istediğini meleklere haber vermekse o zaman meleklerin buna itirazını nasıl anlayacağız? Çün-kü biz meleklerin Allah’a iti­raz haklarının olmadığını Kur’an’dan öğre-niyoruz: "Allah kendilerine ne emrettiyse O’na isyan et­mez­ler. Emredildikleri şeyi yaparlar." (Tahrîm: 6) Öyleyse mesele verilen bir haber karşısında sadece bir soru sormakla sınırlıdır. Meleklerin, mahiyetini anlayamadıkları bir haber karşısında sordukları bu soruyu illa da itiraz şeklinde anlamamak lâ­zımdır. Haberin yapısından kaynaklanan, hikmetin sırrını öğrenmek kastıyla sorulmuş bir soruydu bu. Bunlar halîfe denince yaratılacak bu varlığa Allah tarafından bazı güçler verileceğini, bu varlığın bazı özel­liklerle donatılacağını anladılar. Fakat böyle ira­deli bir varlığın evrenin zorunlu kanunlarla yönetilen düzenine na­sıl uyum sağlayacağını an­layamadılar. Kâinatta her şey itirazsız kulluk ilkesine dayanıyordu. Tüm varlıklar iradesizdi. Meleklerin kendileri de. Ama anlayamıyor­lardı, yeni bir varlık geliyordu ve bu varlık tüm diğer varlıklara göre iradeli, itiraz edebilme, reddede­bilme, karşı gelebilme, kafa tutabilme özelliğinde yaratılacak bir varlıktı. İşte nasıl olacaktı bu iş? İradesiz binlerce varlık içinde ira­deli bir varlık. Allah yeryüzünde kendi istediği şekilde hayat süre­cek bir varlık yaratmayı murad ediyor, ama halîfe olma özelliğinde yaratılan bu insanın bu özelliğinin yanı başında bir başka özelliği daha vardı. Bu insan ya halîfeliği seçecekti, ya da kan dökücülüğü ve bozguncu­luğu. Yâni bu insan hem Allah’ın istediği bir hayat tarzını tercih ede­bilecek, hem de kendi isteyip de Allah’ın iste­mediği bir yaşam biçimini de tercih edebilecek ve yeryüzünde kan döküp bozgunculuk yapabi­lecekti. Bu halîfe tabirinin içinde hem Allah’ın istediği biçimde bir ha­yat sürebilen, hem de kan dökebilen, yan çizebilen anlamları vardı. İşte görüyoruz bugün Allah’ın iste­diği imanı yaşayanlar da, Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan kâfirler de mevcuttur. Melekler hem bunu anlamak için, hem de bu görev için ken­dile­rinin daha müsait olduklarını gündeme getirmek için diyor­lardı ki: "Ya Rabbi biz seni tesbih edip duruyoruz. Ya Rab! Biz se­nin emirlerini boyun eğerek, itaat ederek ve isteyerek yerine geti­riyoruz. Bütün ev­reni temiz ve düzgün bir biçimde muhafaza edi­yoruz. Seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz. Bu nedenle niçin böyle bir halîfeye gerek duyduğunu anlayamıyoruz! Diyorlardı. Meleklerin ilimleri kıttı. Onlar hilafet görevi denince bunun altında yatan maksadın sadece tesbih ve takdis olduğunu, sadece ibâdet olduğunu anlıyorlardı. Halbuki Allah’ın kendilerine haber verdiği bu hilafetin fonksiyonu sadece tesbih ve takdisle sınırlı değildi. Hilafet; tesbih ve takdisle beraber Allah’ın ya­salarından ve niza­mın­dan kaynaklanan ustaca idare esasına göre ev­reni idare et­mek demekti. Yâni idareye, korunmaya ve tedbire muhtaç olan yeryüzündeki sosyal hayatı Allah’ın belirlediği sistemin ilkelerine göre idare etmekti hilafet. İşte halîfe olarak yaratılan insan Allah’ın kendisine bahşettiği bu güçle, bu bilgiyle etrafını kuşatan varlıkları ta­nıyabilecek ve yine Allah’ın kendisine verdiği akıl gücüyle iyilik ve kötülüğü, salah ve fesadı kavrayabilecek, karşılaştığı olayları birbirle­riyle kıyas ederek hayatın problemlerine çözümler getirebi­lecekti. İşte melekler bunu anlayamadıklarından bu işin hikmetinden sual ediyor­lardı. Burada bu diyalogla şunu da anlıyoruz ki; insana Allah tarafın­dan verilen bu özellikler övünme vesilesi yapılacak, diğer varlıklara karşı üstünlük taslana­cak şeyler değil; aksine insana insanın sorum­luluklarını hatırlatan şeylerdir. Verilen şeylerin büyüklüğü, görevin de o nispette bü­yüklüğünü gösterir. İnsana verilen bu irade, bu güç, bu bilgi, bu akıl ve enerji mahza emanettir. Allah’ın emanetidir bunlar. İn­san Allah tarafından kendisine emaneten verilen bu gücü, bu enerjiyi, bu aklı dondurmak, dumura uğratmak, kullanmamak hakkına sa­hip değildir. Bunları hayata hiç bir şey kazandırmayacak ve hayatı bir adım daha ileri götürmeyecek boş şeylerde kullanamaz. Bu düşünce insanı bencillik ve bireysellikten kurtaracak, artık o yalnız kendini dü­şünen, kendi hayatını yaşayan birisi olmadığını, baş­kalarını da dü­şünmek zorunda olduğunu anlayacaktır. İşte bu di­yalogdan bunları anlıyoruz. Allah bu çok önemli konu daha kolay anlaşılsın diye me­seleyi bize böyle bir diyalogla anlatmıştır diyoruz. Yâni hayatın, varlı­ğın esas gâyesini teşkil eden bu çok önemli konunun zihinlere kazın­ması ve hiçbir zaman unutulmaması için böyle bir diyalog anlatım ter­cih edilmiş anlıyoruz. Meselâ Hz. Yusuf’un Aleyhisselâm zindandaki hayatının sona er­mesi dönemini içeren Yusuf sûresinin son bölümü buna en güzel örnektir. Hani rüya görüyordu ya kral, yedi başak, yedi inek filan rüya­sını bildiniz. Adam dedi ki, o zindan arkadaşı Yusuf’u ve onun duru­munu hatırladı da dedi ki: "Beni gönderin de ben bunun ce­vabını bu­lup getireyim size!" Hayrola! Dediler kimden bulup geti­receksin bunun cevabını? Kimden öğreneceksin? Nereden bula­caksın? Dediler. Ama bu bölüm yoktur Kur’an’da. Bu bölüm at­lanmıştır. Adam burada zin­danı anlattı, Yusuf’u anlattı, başından geçen rüya ile ilgili Yusuf’un ta­birinin aynen çıktığını anlattı. Yu­suf’un bu konudaki durumunu anlattı, konuştular, istişare ettiler, onu zindana gönderdiler, zindana gitti adam, Yusuf’u orada buldu ve onunla konuşarak durumu ona anlattı. Ama dikkat ederseniz bu bölümler yoktur Kur’an’da tabii. Bu Kur’an’ın bir anlatım özelliğidir diyoruz. İşte aynen bunun gibi Allah burada da meleklerle böyle bir tea­tide bulunuyor dersek, Allah için bu olmuyor, yakışmıyor yâni. Allah için böyle melekleriyle bir istişarede bulunma, böyle bir dü­şünce bize gerçekten yavan geliyor, olmuyor, hiç yakışık almıyor yâni. Peki ne­den yakışmıyor? Allah dediyse demiştir. Bak dediğini söylüyor âyette. Denirse, ha! Buradan şunu anlıyoruz: Allah bu­rada bize en bildiğiniz konularda bile istişareden kaçınmamamızı öğretiyor. Yâni di-yor ki: Kullarım! En bildiğiniz konu bile olsa istişare edin. Ba­kın Ben en bile­nim. Melekler bilemediler, şaşırdılar, ama Ben, yine Ben bilirim! De­dim. Öyleyse sizler istişare edin! Diyor bize. Öyleyse biz de istişare edeceğiz. Anlayabildiğimiz kadarıyla böyle bir yol gös­teriş var burada. Meselâ Kur’an’ın başka bir yerinde bize kitabı göndermesi­nin sebebini şöyle anlatıyor Allah: "(Onu size indirmemiz) Doğrusu bizden önceki iki tai­feye kitap indirildi de biz onun dirasetinden gafil­dik demeyesiniz içindir." (En’âm 156) Dikkat ediyor musunuz? Allah bize bu elimdeki kitabı indirişi­nin sebebini anlatıyor. Yarın sizden şöyle bir itiraz gelmesin diye: Ya Rabbi sen bizden önceki iki taifeye, yâni yahudi ve hıris­tiyanlara kitap indirdin, ama bize indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de sana kulluk yapardık diye sizden yarın bir iti­raz gelmesin diye bu kitabı size indiriyorum diyor. Yâni dilim var­mıyor demeye ama tabiri caizse Allah kendini garantiye alıyor. Kendisini töhmet makamında bulundurmuyor. Halbuki kimse buna cesaret edemezken, hiç kimse bu konuda onu töhmet altında tu­tamazken, hiç kimse bu konuda ona itiraz etme imkânına sahip değilken böyle diyor Rabbimiz. Tabi bu bize bir yol gösteriştir di­yoruz. Yâni ben bile bu kitap konusunda böyle yaparken sizin bu haliniz nedir? Yarın çocuklarınızdan, hanımlarınız­dan, komşuları­nızdan: Ya Rabbi babamızdı! Ya Rabbi kocamızdı! Ya Rabbi kom­şu­muzdu! Kendisi biliyordu kitabı, okuyordu; ama biz onun dirasetinden gafildik, bize duyurmadı, bize anlatmadı diye gelebilecek iti­razlar kar­şısında ne yapacaksınız? Bakın ben bile kimse beni hesaba çekeme­yecek iken yarın insanlardan böyle bir itiraz gelmesin diye kendimi garantiye alıp size kitap gönderiyorum. İnsanlara karşı sorumluluğu­nuzu yerine getirmez, onlara bu kitabın âyetlerini ulaştırmazsanız ya­rın siz ne yapacaksınız diyor sanki Rabbimiz. İşte burada da durum aynen böyledir. Burada da ben bile istişare konusunda böyle iken siz ne yapıyorsunuz? Diyerek bize bu konuda yol gösteriyor Allah. Şimdi burada, bu diyalogda üzerinde durulan bir mesele var: Efendim melekler nereden bildiler ya bu işi? Diye, dönüp dö­nüp bu konuda sorular yoğunlaştırılıyor. Deniliyor ki; efendim, Allah melek­lerle arasında geçen bu diyalogu bize özet olarak anlatmış­tır. Olayın detaylarına girmemiştir. Belki de “Ben halîfe yarataca­ğım!” Buyurunca melekler sormuşlardır: “Ya Rabbi nedir bu halîfe dediğin? Bize biraz özelliklerinden bahseder misin?” Onların bu taleplerine karşılık Allah da bu özellikleri onlara bildirmiş, ama Kur’an’ın bir özel­liği olarak bu bölüm de bize anlatılmamıştır, işte melekler de böy­lece bunu bilmiş­lerdir deniyor. Sonra işte yeryüzünde insana benzeyen başka varlıklar vardı daha önce de bunlar Allah’a isyan edince bunların kökü ke­silmiş ve bunların yerine insanı getirmeye Allah karar verince on­lardan bildikleri tecrübeye dayanarak melekler bunu bildiler filan denmiş. Oysa biraz sabretsek iki üç âyet sonra denilecek ki: "Aman ya Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz, ne mü­kemmelsin sen! Ne noksansızsın sen ya Rabbi! Bi­zim bilgimiz yoktur, ancak senin bildirdiğin vardır!" (Bakara 32) Melekler böyle diyorlar. O zaman melekler nereden bilmiş­ler bunu? Allah bildirmiş işte. Peki nerede, ne zaman ve nasıl bil­dirmiş Allah onlara bunu? Nerede ve nasıl bildirdiğini benim bil­mem gerek­mez ki! Ama Allah’ın bildirdiğini biliyorum, çünkü işte âyet: "Biz ancak senin bildirdiğini biliriz ya Rabbi!" Diyorlar. Öyleyse onlara halîfenin bir insan olduğunu ve bu insa­nın ahsen-i takvim ile, esfel-i safilin arasında bir özellik taşıdığını Allah bildirdi diyoruz. Meselâ Allah’ın eli olduğunu tartışmışlar yıllarca. Allah’ın arşı istivâ ettiği konusunu tartışmışlar yıllarca. Oysa âyeti biraz daha de­vam etselerdi hemen arkasından anlatacaktı Allah. Me­selâ Rabbi-mizin arşı istivâ ettiğini anlatan âyetin hemen sonunda deniliyor ki: "Dikkat edin yaratmak da emretmek de yalnız ve yal­nız Allah’a mahsustur." (A’râf: 54) Yaratan Allah’tır, emir de ona aittir! Yaratan, yarattığını idare et­mesini de bilir. Yaratan, yarattıklarının hayatını tanzim için emirlerde de bulunur. Yaratan, yarattığını unutmuş de­ğildir, onu başı boş salı­vermiş değildir. Bunu böylece bilin! İşte is­tivânın anlamı budur. Başka bir yerde de yine bu istivâ âyetinden hemen sonra deniliyor ki: "Siz neredeyseniz O sizinle beraberdir." (Hadîd: 4) Yâni, “O ho! Allah ta arşın üstündedir. Dünyanın dibindeki ben­den, benim yaptıklarımdan, benim hayatımdan, benim hayat prog­ramımdan nereden haberdar olacaktır? Nasıl görecek? Nasıl bilecek­tir?” Filan diye sakın ha onu kendinizden habersiz filan zannetmeyin! O Allah’ı atlatabileceğiniz zehabına kapılmayın! Siz neredeyseniz o Allah sizinle beraberdir! Deniliyordu. Yâni eğer Kur’an’ı Kur’an olarak düşünür, Kur’an’ı Kur’an bü­tünlüğü içinde düşünür ve gelecek açıklamalarla bütünleştir­meye ça­lışırsak, yâni biraz sabırlı davranırsak, o zaman herhalde mânâ biraz daha kolay anlaşılacaktır diyoruz. Bir de burada ihtilâflı bir konu var, onu da söyleyelim inşal­lah: Âyette meleklere secde ile emrediyor Allah da acaba cinlere de şey­tana da secde ile emretmiş miydi? Yoksa şeytana emret­medi mi? Peki nereden çıktı bu iş? Var. Oysa A’râf sûresinde bu konu anlatıl­dıktan hemen sonra: "Ben sana secdeyle emrettiğim halde secde etmene mâni neydi ey İblis?" (A’râf: 12) Buyurulur. Yâni biz emrettiğimiz halde hani ne oldu? Sen niye secde etme­din? denilmektedir. Ama bu ilk âyette secde olmayınca bu nere­den çıktı? diyorlar. Biraz sabretseler gelecek, ama sabır yok adam­larda, ya da devam yok okumaya. "Hatırla ki, Rabbin meleklere şöyle demişti." Kur’an’da hatırlayabildiğim kadarıyla yedi tane sûrede Adem ib­lis olayı anlatılır. Ama bu olaylar tekrar değildir. Sanki her birinde olayın bir başka veçhesine dikkat çekiliyor. Buralardan sa­dece ikisini yakînen bildiğim için söyleyeceğim: Bir Bakara sûre­sinde var, bir de A’râf sûresinde var. Bakara sûresinde benim ha­lîfe olma özelliğim anlatılırken, ben Hz. Adem şahsında anlatılıyo­rum. Yâni ey insan! Senin aslın ve esasın olan Hz. Adem halîfe olma özelliğiyle yeryü­zünde göreve başlarken bak böyle başladı bu iş. İblis de vardı karşı­sında. İşte bu yönü anlatılır. Ama A’râf sûresinde ise, benim sırat-ı müstakimde yürüye­bil-me özelliğim bana tanıtılırken: Bak senin baban olan Adem de bu sıratta yürürken şeytan ona, şöyle şöyle yapmıştı, aman ha, sen bu konuda titiz davran! Şeytanın hilelerine karşı dikkat et! de­niliyor. "Rabbin meleklere demişti ki: Ben yeryüzünde bir ha­lîfe yaratacağım!" Kimileri halîfeyi şu bizim bugüne kadar bildiğimiz insan fonk­siyo­nunun dışında anlamaya çalışmış. 1- Yâni demişler ki halîfe; halef selef mânâsına, birbiri peşi sıra gelen demektir. Yâni halef olan, birinin yerine gelen demektir. Böyle anlamaya çalışanlar olmuş. Yâni nesilden sonra nesil, asır­dan sonra asır halinde birbiri peşi sıra gelen demektir. Yâni böyle biri diğe­rine halef olan, birinin yerine diğeri gelen, birbiri ardınca gelen insan­lar, kavimler yaratacağım şeklinde anlamışlar. 2- Veya halîfe; bir şeyin arkasından gelen değil de, bir şe­yin nam-ı hesabına bir yerde bir şeyler yapan demektir halîfe. Çünkü "Halîfe-i arz" Bu demektir. Yâni arzın halîfesi. Eh arz öldü bitti de yerine birileri mi geldi? Tamam: "Nuh kavminden sonra Allah sizi yeryüzünün halîfeleri yaptı". Âyetini hadi öyle anlayalım, Nuh kavmi gitti de yerine Âd kavmi geldi diyelim. Oysa yeryüzünün halîfeleri deyince, bu biri gitti de öbürü onun yerine geldi anlamına gelmeyecektir. Ya ne anlama gelecektir? Bir yerde ve bir dönemde birileri nam-ı hesa­bına bir şeyler yapmakla görevli varlık anlamına gelecektir halîfe. Öyleyse halîfe; yeryüzünde Allah’ın hesabına, Allah’ın is­mine, Allah’ın adına bir şeyler yapmakla mükellef olan insanlar demektir. Halîfe temsil etmek, vekalet etmek demektir. Halîfe; kendisine otorite tarafından verilen görevleri onun yerine kullanan kişidir. Yâni kendisi mâlik olmayıp, sadece Allah’ın temsilcisidir. Kendisine gerçek mâlik tarafından verilenler dışında hiçbir güce sahip olmayan varlık demek­tir. Onun görevi sadece temsil ettiği otoritenin isteklerini yerine getir­mektir. Halîfe; bu hususta asıl ol­mayan, vekil olan ve Allah adına yer­yüzünde Allah’ın hükümlerini icra eden varlık demektir. Allah adına yapacaklar ama. Yâni adâ­leti ikâme edecekler Allah adına, zulmü kal-dıracaklar Allah adına, düzeni temin edecekler Allah adına gibi. Zaten meleklerin bu ko­nudaki endişeleri de buradan kaynaklanıyordu. Aca-ba insanlar kendilerine verilen bu vekaleti asalet zannedip, hü­kümleri kendi keyiflerine, kendi çıkarlarına kullanmaya kalkışırlarsa yeryüzünü fesada verirler mi acaba? diye endişe taşıyorlardı. Evet yeryü­zünde olacaktı bu iş. Arzda. Arzın, şu bilinen yeryüzü olduğu bir gerçektir. O zaman insanoğlu hep yeryüzünde yaşamıştır. Onun dı­şında birilerini aramanın anlamı yoktur. "Melekler dediler ki: Ya Rab! Sen orada demek kan dökecek, bozgunculuk yapacak bir varlık mı yarata­cak­sın?" Yâni bu özelliklere sahip olan bir varlık mı yaratıyorsun? Yâni insan dediğin bu varlığın neticesini biz böyle anlıyoruz. Allah bildirmiş ve melekler de öyle anlamıştır, tamam. Birileri Allah meleklere şöyle de bildirebilirdi demişler: Efen­dim cinler yaşıyordular daha önce ve onlar bunu becerebiliyor­dular. Kan dökme işini, fesat çıkarma işini becerebiliyordu cinler de, melekler onlar gibi yaratılacak insanın da bu işleri yapacağını anladılar filan demeye çalışmışlar. Kimileri de melekler, halîfe kelimesinin anlamından bunu çı­kar­mışlardır demişler. Halîfe; hükmetme, hüküm verme konu­sunda Allah’a vekil olduğundan, hâkime, kadıya ancak bir niza söz konusu olduğu zaman, birbirlerine zulmettikleri zaman ihtiyaç duyulacaktı ya işte kelimenin muhtevasından bunu çıkarmışlardır demişler. Ama Al­lah bunu onlara nasıl bildirdiğini anlatmadığına göre, bize de bunu bilmek gerekmez diyoruz. Allah nasıl bildir­mişse öylece bilmişlerdir. Bu özellikler hoşlarına gitmemiş, ama Allah’a itiraz da etme­miş­ler, çünkü Allah melekleri bize tanıtırken yukarıda dedi­ğim gibi, âyeti okuduğum gibi: "Yâni Allah’a kesinlikle isyan etmezler ve kendile­rine emredileni yaparlar." (Tahrîm 6) Meleğin karakteridir bu. Onun için “Hârût ve Mârût" isimli iki me­lek Allah’a isyan ettiler de sonra adam oldular değildir yâni. Çünkü Melek isyan etmez, edemez, gücü yoktur buna. Meselâ taş insana kafa tutabilir mi? Bugüne kadar hiç taşın size kafa tuttu­ğunu gördü­nüz mü? Bu nasıl olmazsa veya güneş doğmamazlık yapamıyorsa, Meleğin de Allah’a isyan etme özelliği yoktur, Allah izin vermemiştir buna. Doğuştan bunların boyunlarındaki ipin ucu Allah’ın elindedir di­yoruz. Peki madem ki melekler böyle isyan etmezler, edemezler de ne­den dediler ya bunu? Nasıl diyebildiler ya bunu? E Allah bu konuda izin vermişse, yâni onları kendine muhatap kabul edip de sormuşsa, elbette melekler de cevap vereceklerdi diyoruz. Yâni kafalarına takı­lan, anlayamadıkları bölümün hikmetini sorabile­ceklerdi diyoruz. Süddî gibi kimileri bu diyalogla, Allah meleklere danıştı, bu ko­nuda onlarla istişare etti filan demeye çalışmışlar. Ama daha önce de dediğimiz gibi istişare, bir konuda sıhhatli bilgi eksikliğin­den kaynak­landığından, böyle bir nâkısayı Allah’a izâfe edeme­yeceğimizden, Al­lah meleklere danıştı demek yerine, onlara haber verdi demeyi daha münâsip görüyoruz. Ama Allah’ın meleklere böyle buyurmasının nedenini bilmiyo­ruz. Yâni Allan niçin gerek duydu buna? Neden bunu me­leklere haber verdi? Bunu bilmiyoruz. Belki de ya böyle bir haber verişte: 1- Hem meleklerin, hem de insanın konumu, görevleri ve so­rumlulukları belirleniyordur. 2- Veya böylece meleklere meydan okunmak istenmiştir. 3- Onların bilgilerinin de sınırlı olduğu anlatılmak istenmiş­tir. 4- Veya âcizlikleri ortaya konmuştur. 5- Veya mahza hilafetin boyutları ortaya konularak, buna gücü yetecek varlığın melek değil de bu işe hazır yaratılan insan olduğu vurgulanmak istenmiştir. 6- Veya insana verilen şeref, üstünlükler ve buna oranla da so­rumlulukları anlatılmak istenmiştir diyoruz Allahu âlem. Melekler diyorlar ki: Ya Rabbi sen böyle birini mi yaratacak­sın? Halbuki: "Halbuki biz seni hamdinle tesbih ve noksan sıfat­lar­dan tenzih edip duruyoruz." Tesbih; Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı gibi tanımak ve öy­lece inanmak demektir. Melekler diyorlar ki: “Ya Rabbi sen kendini bize nasıl tanıtmışsan, kendini bize hangi sıfatlarla muttasıf ve hangi sıfatlardan münezzeh tanıtmışsan, seni öylece tanıyor ve sana öylece iman ediyoruz. Sen kendini nasıl takdis edip kutsa­mamızı istemişsen seni öylece takdis ediyoruz.” Bir de onlar bu işin illetini bununla da anlamış olabilirler. Yâni dediler ki: “Ya Rabbi! Sen hamde lâyıksın! Hiç kimse seni hamd et­mese de sen kendi kendine "Hamîdsin"! Kendi kendini hamd edensin. Hamde, övgüye lâyık olansın! Yâni sen kendi ken­dini översin ya Rab-bi! Fakat biz de seni hamd ile tesbih edip du­ruyoruz. Mukaddes biliyoruz seni. Bunun için miydi ki yoksa? Yoksa ya Rabbi, yoksa biz bu hamd işini, tesbih işini beceremedik de ondan mı bu insanı yaratı­yorsun?” diye mahcup olup bel büküyorlar, utanıyorlar ve böylece af dileme ve dilenme pozis­yonuna giriyorlar dersek, o zaman mânâ bi­raz daha hoş oluyor yâni. Gerçi buna hiç dikkat çekilmemiş, ama (Al­lah affetsin yanılı­yorsam) bu mânâ meleklerin kulluğuna da ha münâ­sip geliyor gibi. Yâni sanki melekler bu ifadeleriyle arz-ı kulluk eyliyorlar. Arz-ı ubûdiyette de bulunuyorlar. “Ya Rabbi ne dersin? Nasıl istersin? Yok-sa beceremedik mi bu işi? Yoksa bu hamd ve tesbih işinde bir kusur mu işledik ki insan denen bir varlığı yaratıyorsun?” diyerek özür diliyorlar, affedilmelerini beyan ediyorlar. Bu aynı zamanda bizim için de çok uygun ve örnek almamız gereken bir mânâdır. Cenab-ı Hak da onların bu cevapları karşısında: "Hayır! Öyle değil mesele! İş sizin bildiğiniz gibi de­ğil! Siz bilmiyorsunuz! Ben biliyorum!" Buyurdu. Yâni yanlış anladınız! Ben bu insanı onun için ya­ratmı­yorum! Siz bilmediniz, bilemediniz! İşin aslı o değildi! On­dan do-layı değildi, mesele o değildi, ama sizin bunu bilmeniz de mümkün değil zaten! buyuracaktır.. Peki o zaman hatırımıza şöyle bir soru geliyor: Allah önce­den bunu biliyordu. Yâni meleklerin bilgilerinin sınırlı olduğunu, bunu bil­mediklerini, bilemediklerini Allah önceden biliyordu da, madem me­lekler bilmeyecek, bilemeyeceklerdi de o zaman neye haber edildi bu meleklere acaba? Bunun sebebini bilmiyoruz da, bu konuda bilebildi­ğimiz bir şey var: Allahu âlem insan, meleklerle doğrudan ilgili bir varlık da on­dan meleklerle diyalog kuruluyor, diyoruz. Belki bu insan denen varlı­ğın yaratılışı, Rahmân olan Allah’ın rahmetinin, Rahmâniyetinin bir te­cellisiydi. Yâni bakıyoruz sonunda insan de­nen bu varlığa, meleklerin secde etmesi de emredilecekti. Belki de şeytanın yarın yaptığını, ya­pacağını yapmasınlar diye şimdiden meleklerini ruhen bu işe hazırlı­yordu Rabbimiz. Evet Allah biliyor ki böyle bir şey olacak. Allah me­leklerine o insana secde ile emre­decek, zaten buna itiraz edemeye­cekler, ama böyle rahat rahat secde etsinler diye Allah, onları şimdi­den bu işe hazırlıyordu, an­lamı çıkar buradan Allahu âlem. Peki biz ne anlayacağız bundan? Bize ne diyor bu âyetler? Bu âyetler bize şunu diyor: Biz de Rabbimizin bize haber verdiği şeylere, onların hikmetini anlamasak da, bilmesek de inanalım. Rabbimizin bize haber verdiği şeylere gönül huzuruyla katlanalım. Kulluk yolunda başımıza şunlar şunlar gelebilecek, şöyle bir der­dimiz olabilecek, şunlar şunlarla imtihan olabileceğiz. Secde iste­necek, namaz istene­cek, tesettür istenecek, savaşla, kıtlıkla, aç­lıkla, toklukla imtihan olu­nacağız. Bütün bunlarla karşı karşıya ge­lince tamam ya Rabbi, kabul ya Rabbi! diye biz de secde edelim. Rabbimizin tüm emir ve yasakları karşısında hikmeti anlaya-ma­sak da O mutlak doğrudur diyerek hemen biz de boyun bü­küp emre inkıyatta bulunalım inşallah. İşte anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize de bunları söylüyor. Daha sonra Allah halîfe olarak ya­rat­tığı bu insanla melekleri kaşı karşıya getirir. Ancak Adem’in nasıl ya­ratıl-dığını ve onu hangi ev­relerden geçirdiğini burada anlatmıyor Rab-bimiz. Bunu Kur’an’ın başka bölümlerinden öğreniyoruz. Adem’i ya-rattı ve sonra da onu meleklerle karşı karşıya getirerek şöyle bu­yurdu Rabbimiz:
31:“Ve Allah Adem’e bütün isimleri öğretti." Allah Adem’e esmanın tümünü öğretti. Acaba Cenab-ı Hak­kın Adem’e öğrettiği bu isimler neydi? Bu konuda çok farklı ri­vâyetler var: 1- İğne iplik, taş toprak gibi kâinattaki canlı cansız, akıllı-akıl­sız tüm varlıkların ismidir burada kastedilenler denmiş. Allah Adem’e tüm bu varlıkların isimlerini öğretti. Zira halîfe olarak, onlara hükme­dici olarak, tüm bu varlıkların idaresinden sorumlu olan insanın elbet­te onları tanıması lâzımdı. İsimlerini, cisimlerini, durumlarını, ihtiyaçla­rını, fıtratlarını bilmesi, tanıması lâzımdı. İşte Allah Adem’e bunu öğ­retti. Yâni Adem’in bu hilafete liyakatinin tescili için Allah ona, onun egemenliği altına girecek tüm varlıkla­rın isimlerini öğretti. Bu özellik diğer varlıklardan hiçbirisine veril­memiştir. 2- Taberî buradaki Allah’ın ona öğrettiği isimlerden kasıt, me­leklerin isimleridir demiş. Yâni Allah, Adem’e tüm meleklerin isimlerini öğretmiştir. 3- Veya kimileri bu isimlerden kasıt, Adem’in gelecek nesli­nin, zürriyetlerinin isimleridir demişler. Yâni kıyamete kadar Adem’in sul­bünden gelecek tüm evlâtlarının, tüm torunlarının isimlerini Allah Adem’e öğretmiştir deniyor. 4- Bazıları da bundan kastın konuşma, hitap edebilmeyi Allah Adem’e öğretti demişler. Yâni bu öğretilen lisandır demişler. İnsanın dışındaki mahlukâtın tamamı bu lisandan mahrumdur. Konuşabilen, meramını anlatabilen, beyan gücüne sahip olan varlık ancak insandır. 5- Veya kimileri de varlıklara isim verme yetkisini Allah ona öğ­retti şeklinde anlamışlardır. Yâni ad koyma özelliğini ver­miştir Allah Adem’e. Buradan anlıyoruz ki, dillerin çıkışı konusunda bilgi kaynağı vahiydir. Vahiy kaçkınları derler ki; işte efendim ilk in­sanlar hiç bir şey bilmiyorlardı. İlk insanların konuşup anlaşma yetenekleri de yoktu fi­lan. Halbuki Kitabımızdan öğreniyoruz ki, varlığın daha ilk başlangı­cında Rabbimiz, Hz. Adem’e konuşma yeteneği vermiş, varlıklara isim koyma özelliğiyle birlikte eşyayı ona tanıtmıştır. Tabii dil teorisinin saçmalığı da ortaya çıkıveriyor buradan. Te-o­rinin saçmalığına bakın hele: İşte efendim diller şöyle geliş­miştir, eşyanın isimleri şöyle verilmiştir: Meselâ ağaç etrafında toplanan in­sanlar tartışmaya başlamışlardır: Acaba buna ne de­sek? diye. Acaba pencere mi desek, tuğla mı desek, yoksa Adana mı desek, bülbül yu­vası veya keçi tiftiği mi desek? Böyle bir hafta on gün tartışma sürer­ken biri demiş ki "Ağaç" Ha! Ta­mam bulundu! Bulundu! Bunun adı ağaçtır yazın! demişler ve ağacın adını tespit etmişlerdir ki, bu müm­kün değildir. Sonra işte aslanın inine girmişler. Onlar onun başında ona isim koyabilmek için tartışırlarken zavallı iki saat kadar başında yapı­lan tartışmayı sabırla dinlemiş. Acaba buna tüfek mi desek, börek mi de­sek, yoksa at çulu mu desek? diye tartışma sürerken en sonunda aslanın sabrı tükenir, dayanamayarak: Kesin ulan gürültüyü! Benim adım aslandır demiş ve hah demişler bulundu! Ve onun adını da böyle koymuşlar, bu da mümkün değil. Ya ne? Bakın madde pla­nında ben sizlere bunun ağaç olduğunu söyleyebilirim, anlatabili­rim. Bu ağaçtır! derim tamam siz ağacı anlarsınız, kolaydır bu. Ama öyle kav­ramlar var ki onları göstermek ve düşünmek çok zordur aslında. Me­selâ sevgi, nefret, kabul, ret, aşk, dargınlık, arzu, namus, iffet vs. Ben söyleyince anlıyorsunuz bakın ne dedi­ğimi? Anlıyorsunuz değil mi? Peki nereden anlıyoruz bunları? Şu anda benden size ne gitti? Bu dediklerimi, bu mânâyı, bu meramı nasıl anlıyorsunuz? Gerçekten de bu Allah’ın bize en büyük lütuf­larından birisidir. Şu anda ben kafam­dan geçirdiklerimi karşımdaki sizlere anında empoze edebilme imkâ­nına, gücüne sahibim. Ben anlatabiliyorum, karşımdaki de anlayabili­yor. İşte buna mânâ nakli veya beyan gücü diyoruz. Ve işte Adem’e bunu öğretti Allah. Değilse Allah bize bu beyan gücünü vermeseydi meselâ siz­lere dağı anlatabilmek için dağı kucaklayıp buraya getirmem ve size göstermem gerekecekti, işte ben bundan söz ediyorum diye ki, bu çok zor bir şeydir. Bakın Allah bu hususu Rahmân sûresinde şöyle anlatır: "Rahmân olan Allah insanı yarattı ve ona beyanı öğ­retti." (Rahmân: 1,2) Beyan, mânâ nakli demektir. Yâni insanın karşısındakine du­yurmak istediklerinin nakline beyan diyoruz. İnsanın karşısında­kine bu beyan imkânı verilmiştir ki, bu yeryüzünde Allah’ın varlı­ğına en bü­yük delildir. Bakın şu anda ben konuşuyorum, siz de anlıyorsunuz. Bundan daha büyük bir mûcize olamaz. Zaman ve mekân birlikteliği içinde bizim karşımızdakine mânâ nakletme im­kânımız vardır. Yâni burada olan Hasan’a ve bugün hayatta olan Hasan’a benim bunları dille anlatmam, nakletmem mümkündür. Ama zaman ve mekân aşı­lınca, yâni burada olmayan Hasan’a, bin mil uzakta olan Hasan’a ve bugün olmayan, bin yıl sonra gele­cek olan Hasan’a bunu benim dille aktarmam mümkün değildir. O zaman da ben bunu Hasan’a kâlemle aktarmam mümkün olacak­tır. İşte bakın ikinci bir ihsan olarak da Rabbimiz kâlemle yazmayı öğrettiğini anlatır: "Oku! Ki senin Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O kâlemle yazmayı öğretmiştir." (Alâk 3) Kâlemle bu mânânın intikalinin zaman ve mekân ötesine ta­şırıl­masını öğretti Allah. Yeryüzünde bunu becerebilen ikinci bir varlık yoktur. Ne büyük bir lütuf, ne büyük bir şeref değil mi? Ama o nispette de sorumluluğu büyük bir şeref tabii. "Allah Adem’e isimleri öğretti" Bu esmanın öğretilmesi, eşyaya isim verme özelliğinin veril­me­sidir denmiş. Bu mânâsı ile yeryüzündeki bütün kelimelerin ori­jinali aynıdır. Yâni biraz biraz tereddüt etsek de Arapça, Farsça, Sans­kritçe, Hintçe, Çince, bizce, sizce, hangi dili söylerseniz söy­leyin ke­limeye veya kavrama yüklediği anlam hemen hemen her dilde aynı­dır. Lâkin bunu sonradan insanlar farklılaştırmışlardır. Meselâ: “kete-be” yazdı demektir. Aslında yazgıda da bir yaymak vardır. Hani şu yaymak, sofrayı yaymak, sofrayı yazmak gibi. Ketebe’de de aynen öyle bir yaymak vardır. Harfleri yaymak, harfleri böyle yan yana diz­mek vardır. Aslında o dizdi demektir. Harfleri dizdi. Ama biz ona yazdı diyoruz. Öyle olunca böyle diller arasında bu tür bir ortaklık söz konu­sudur. Esmanın hepsini öğretmiş ama. Peki Allah Adem’e isimle­rin ta­mamını öğrettiğine göre Hz. Adem televizyonu da biliyor muydu? Yoo! Bilmesi gerekmiyordu zaten. Peki o zaman bu hep­sini sözünden ne anlayacağız? Bir insanın hayat programı için, hayat planı için ona lâzım olacak kelimelerin, isimlerin hepsini o insanın kullanabilmesidir benim anladığım. Değilse Adem’in hayat programında televizyonun yeri yoksa neden öğrensin de bunu? Adaptörmüş, aküymüş, elektrik­miş ne olacak bilip de bunları? Peki o zaman Kur’an’da her şey var mı? Var. Peki otoban da var mı Kur’an’da? Kur’an’da kulluğumuz adı-na bize lâzım olan her şey vardır, ötesi zaten lâzım değildir diyo­ruz. Adem’e her şeyin ismini öğretti, eşyanın varlık bilgisini öğ­retti de Allah, sonra da onun bu sanatını, bu bilgisini meleklere arz etti. Yâni eşyanın varlık bilgisini meleklere soruverdi. "Sonra o isimleri meleklere arz etti." O isimleri veya Adem’in bu gücünü, bilgisini, bu sanatını me-leklere arz etti. Ve dedi ki: "Eğer sözünüzde sâdıksanız haydi bana şunların ad­larını söyleyin! " Haydi! Hani az evvel diyordunuz, siz gerçek tespitte bulu­nan, tahkikte bulunandınız! Haydi öyleyse şu isimleri sayın baka­lım! Söy­leyin! Haber verin bunlar konusunda! Neymiş? Nelermiş bunlar? Ken­dinizi, bilginizi bir ortaya koyun bakalım! Onlar diyor­lar ki:
32:"Ya Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz! Sen mü­kemmelsin! Eksiğin yoktur senin! Bizim bilgimiz yok, an­cak senin öğrettiğin vardır." "Muhakkak ki her şeyi bilen, hâkim ancak sen­sin!" Muhakkak ki sen en iyi bilen, en yerli yerince bilensin! Tam bi­lensin! Bilgisi tam olansın! Bilgisi değişmeyensin! A!! Bunu ben mi yaptım? Eyvah halbuki ben bunu şöyle yapacaktım! demeyen­sin, yaptığından pişman olmayan, yaptığından geri dönmeyensin. Bu cümle temelde bizim de dememiz gereken bir sözdür. Bizde ilim yok ya Rabbi! Bizim ilmimiz kıttır. Ancak senin bildirdiğin kadarını biliriz! Senin bildirmediklerini bilmemiz mümkün değildir. melekler vasıtasıyla Rabbimizin bize sunduğu bu kulluk bilincini, Rabbimiz karşısında bu acziyet şuurunu hiçbir zaman hatırımız­dan çıkarmamalı-yız. Her yerde ve her zaman biz bilmeyiz, sen bi­lirsin ya Rabbi! demeyi unutmamalıyız. Öyle değil mi yâni? Allah bu bilgileri bize öğretmeseydi biz nereden bilebilirdik? Allah kitap ve pey­gam­berler göndermeseydi, o kitap ve peygamberler vasıtasıyla bize kendi bilgisinden aktarmasaydı, nereden bilebilirdik bu bilgileri. Melekler bu bilgisizliklerini itiraf edip pişmanlıklarını izhâr edince de Rabbimiz Hz. Adem’e:
33:"Allah ey Adem! Onlara eşyanın isimlerini ha­ber ver! Buyurdu." Allah sanki döndü Adem'e ve buyurdu ki ya Adem! Haber ver bunları isimleriyle! Ne bunlar? Az önceki gibi bilmiyoruz, ama bir şey­ler var ortada. Ve Allah buyuruyor ki: Ey Adem sen bunları onlara ha­ber ver! "Adem eşyanın adlarını onlara haber verince." O da onları sayıp dökünce, tek tek onlar hakkında haber ve­rince. Yâni Hz. Adem Allah’ın bildirmesiyle bilebildiklerini ortaya ko-yunca. Deniliyor ki bu, eşyanın isimlerinin ortaya konulmasıdır. Veya yine deniliyor ki bu, eşyanın tabiatını bilmektir. Yâni eşyanın varlığının sebebini bilmektir. Hangi şey ne için yaratılmış? Hangi şeyin varlık sebebi nedir? İşte bunun bilinmesidir. Allah Adem’e işte bunu öğret­miştir. Peygamberlere hikmet verilmiştir de ondan peygamber olmuş­tur onlar. Nübüvvet, kitap ve hikmet verilir peygamberlere. Yâni: 1- Allah’tan haber verilir peygamberlere ki, bunun adı nü­büv­vet­tir. 2- Kitap verilir peygamberlere ki, bu da Allah’ın toplumuna ulaş­tırmasını istediği bilgileri, arzularıdır. 3- Bir de hikmet verilir peygamberlere. Bu da neyi nerede ve na­sıl gerçekleştireceğinin bilgisidir. Yâni hikmet gereği hareket etme­sinin bilgisidir. Allah âyetleriyle hadîselerin birleştirilmesi, âyetlerin ha-yatla birleştirilmesidir. İşte bu hikmet burada anlatılan bilgidir de den-miş. Yâni Allah Hz. Adem’e eşyanın hakikatini öğretiyordu. Bu, kul­lukta şu anlama gelir, şu da şu anlama gelir diye eşyanın hakikati öğ­retiliyor. Bunu şurada kullanman lâzım. Ben bunu şunun için yarat­tım. Bunun görevi şudur. Şunun varlık sebebi şudur. Sakın bunu burada kullanmayasın. Bu burada olmasın gibi eşyanın varlık sebebi bilgisi öğretiliyordu. Me­selâ bıçağı ben ekmek kesmek için yarattım, sakın bunu insan kesmekte kullanmayasın. Taşın varlık sebebi şudur, sakın ha onu meyhane yapımında kullanmayasın. Üzümün varlık sebebi şa­rap değildir. Domuzun varlık sebebi yemek değildir. Ağzın varlık se­be­bi onu sadece yemek yemede, çay içmede kullanmak değil vahyin sözcülüğünde kullanmaktır, gibi eşyanın varlık bilgisi ve hikmeti, haki­kati öğretiliyor. Buğday bunun içindir, ateş şunun içindir, erkek bunun içindir, kadın şunun içindir, elbise bunun içindir, insan bu­nun içindir, hayvan bunun içindir, melek şunun içindir, yağmur bu­nun içindir, kar bunun içindir, sema bunun içindir, arz bunun içindir gibi eşyanın haki­kati anlatılıyor. İşte Allah’ın kendisine öğrettiği bu bilgileri Hz. Adem birer birer sayıverdi.. Melekler anlamazlar bunu, bilmezler onlar. Bilmeleri de ge-rekmez zaten. Çünkü Allah onları öyle yaratmıştır. Onların böyle yer­yüzünü idare edecek, yeryüzünde Allah adına Allah’ın yasala­rıyla adâleti gerçekleştirecek bir hilafet görevleri yoktur. Onlar sa­dece Al­lah yap! der ve hemen yaparlar. Neden yapılacak? Ni­çin yapılacak? Nasıl yapılacak? bunu düşünmez onlar. Yağmuru yağdırın! der Allah, yağdırırlar. Şunu öldür! der Allah, öldürürler. Veya şunun amellerini yazın! der Allah, yazarlar, bunu silin! der Allah silerler, tamam başka­sını an-lamaz onlar. Anlamaları da gerekmez zaten. İnsan öyle değildir ama. Hele bu insan Peygamberse veya pey­gamber yolunun yolcusuysa elbette onun bir şeyler anlaması ge­rekecektir. Madem ki tüm varlıklara egemen olarak yaratılıyor, ma­dem ki tüm varlıklara hükmedecek, o halde hâkimiyeti altındaki var­lık-ların tabiatlarını, karakterlerini, özelliklerini ve varlık sebeplerini de bilecekti bu in­san. Çünkü idaresi altındaki varlıkları tanımayan birisi­nin onları mutlu edecek bir düzen kurması mümkün değildir. İşte an­la-ması gerekenleri öğretti Allah Adem’e. Ve sonra meleklere buyurdu ki: "Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını ben bilirim! Açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeyi de ben bilirim! Buyurdu." Sonra Allah meleklere dönüp buyurdu ki: "Ben size deme­miş miydim?" İşte şimdi Allah sözünün mahiyetini biraz daha güzel anla­dık. Bakın az evvel demeye çalışmıştık ki, Allah meleklerine soru so­ruyor. Düşünüyoruz, soruyu soran kim? Allah. Allah ki gaybın da şe-hâdetin de Âlimi. Allah ki her şeyi bilen, Alîm olan, Habîr olan, Allâ-m’ul Guyûb olandır. Yâni bilgi kendisinden olan, her şeyi tam bilen bir Allah soruyor. Peki kendisine sorulan kim? Kime soruluyor bu soru? İnsan veya melek. E ne bilsin ki bunlar? Kur’an’ın tarifiyle cahi­lin cahili denen bu insan nereden bilsin ki bu sorunun cevabını? Ha! Öyleyse anlıyoruz ki, soru değil bunlar. Soru olarak sormuyor Allah bunları. Ya da cevap isteyen sorular değildir bunlar. İstişare de değil­dir bunun mahiyeti. Peki nedir ya bunlar? Bunlar birer ihbardır, haber vermedir, haberdar etmedir. Bakın bu iş, işte böylece olmuştur diye haber veriyor Allah. Bir vakitler melekler vardı, sonra ben babanızı var etmek is­te­dim. Ben istedim, ben istediğim için oldu bu. Babanı da, seni de var eden benim. Ben var ediyorum sizleri. Sizler varlığınız ko­nusunda başka hiç kimseye değil bana borçlusunuz. Bana muh­taçsınız demek adına anlatıyor Rabbimiz bütün bunları. Öyleyse kime minnet duya­cağınızı, kime kulluk yapacağınızı anlayın! de­mektir bunun mânâsı. Evet ben sizin açığa çıkardıklarınızı da gizlediklerinizi de bili­rim. Acaba burada açığa çıkarılan ve gizlenen neydi? diye bir soru so­rulursa bu konuda şunları diyebiliriz: Melekler açıktan açığa dediler ki: “Ya Rabbi yeryüzünde kan dökecek ve bozguncu­luk yapacak bir in­san mı yaratacaksın?” Meleklerin bu sözü açıkla­nan, açığa çıkan bir sözdü. Ama melekler arasında farklı bir yapıda bulunan İblis de içten içe bir hesap içine girmişti. Eğer bu Adem yaratılırsa ben buna karşı mutlaka bir tavır alırım diyordu. İşte gizlenen de buydu denmiş Allahu âlem. Bundan dolayı ben sizin açığa çıkardığınızı da gizlediğinizi de bilirim buyurdu Rabbimiz. Yâni Rabbimiz açıkladıklarını biliyordu me­leklerin, gizlediğini bili­yordu İblisin. Melekler ne dediler?: Ya Rabbi seni tesbih ve tenzih ederiz! Ya Rabbi bizim bil­gimiz yok, ancak senin öğrettiğin kadar var. Ancak senin öğretti­ğin ka­dar biliyoruz, başka bilmiyoruz ya Rabbi dediler. Bu gerçekleşince, yâni Adem’in bilgilenmesi gerçekleşince, bu sefer sıra onun büyüklüğünü kabule geliyor. Sonra Allah bu­yurdu ki meleklere:
34. Meleklere “Adem'e secde edin” demiştik, İblis müs­tesna hepsi secde ettiler, O ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.” "Secde edin Adem’e!" Onlar da: "Hemen secde ettiler, ama İblis; o secde etmedi." Âyet böyle anlatıyor. Tüm melekler secde ettiler, ama İblis secde etmedi. Peki acaba o da secdeyle emredilmiş miydi? Yâni İb­lise de secde emri verilmiş miydi? Hani burada sadece: "Melek­lere secde edin!" dedik deniyor. Bu secde emrinin içinde İblis yoktur. Acaba bu emir ona da şamil miydi? Filan deniyor. Evet A’râf öyle di­yordu. Allah ona da secdeyle emretmişti. Peki o bir melek miydi? Ha­yır o melek değil bir cindi. "O cinlerdendi ve Rabbinin emrinin dışına çıktı." (Kehf: 50) Âyeti bunu anlatır. Bu âyet onun bir cin olduğunu anlatır. İblis, nass ile sabittir ki; cinlerdendir. Çünkü bakın secde etmemeyi becerebilmiştir İblis. Eğer bir melek olsaydı bunu becermesi mümkün değildi. Çünkü melek, ke­sinlikle Allah’a isyan edemez. Sonra yine Kur’an-ı Ke­rîm’de İblisin so­yundan söz edilir. İnsanların ilk atası nasıl Hz. Adem Aleyhisselâm ise, cinlerin aslı ve ilk atası da İblistir. Bu da onun bir Melek olmadı­ğını gösterir. Zira meleğin zürriyeti yoktur. Onlarda erkeklik dişilik söz konusu değildir. İblis meleklerden olmadığı halde bu secde emrinin ona da tahsisi konusunda şöyle denmiş: İblis melek olmadığı halde kendisini meleklere benzetmiş, onlar gibi Allah’a kulluk yapmaya çalı­şan bir cin idi de Allah’ın bu emrine onun için muhatap olmuştur de­mişler. Peki bu secde nasıl bir secdeydi? Bu konuda uzun uzun söz edilmiş, ama diyoruz ki: Vallahi nasıl olursa olsun bu bir gö­revdi, Allah emretmişti, onlar da yapmışlardı ve caizdi bu. 1- Cumhura göre bu secde, yüzün yere konulması şeklinde ol­muştur. 2- Kimileri bunun Adem’e doğru oluş mânâsına bir secde ol­du­ğunu demeye çalışmışlar. 3- Kimileri bu selâm anlamında bir secdedir demişler. Nite­kim daha önceleri selâmlama anlamına secde caizdi de sonradan bizim şeriatımızda kaldırılmıştır demişler. 4- Kimileri bunun kesinlikle şu bildiğimiz mânâda Allah’a secde mânâsına gelemeyeceğini, çünkü eğer böyle olsaydı şey­tanın kesinlikle bu secdeyi reddetmeyeceğini, zira daha önceden zaten Al­lah’a secde edip durduğunu filan demeye çalışmışlar. Ama diyoruz ki bu secdenin şekli, biçimi ne olursa olsun, na­sıl olursa olsun Allah emretti onlar da yaptılar o kadar. Velev bu secde şu bildiğimiz Allah’a yapılan secde bile olsa. Zira bunu em­reden Al­lah’sa caiz mi, değil mi? diye düşünmenin anlamı da yoktur yâni. Al­lah emretmişse yapılır bu. İşte emretmiş ve yapılmış. Bu secde: 1- Bizzat kişinin önüne, ayağına kapanmak biçiminde de olabi­lir, hiçbir mahzuru yoktur, olabilir Allah dedikten sonra. Hani kardeşle­rin birbirleriyle evlenmeleri de yasaktır ama Allah evlenin! deyince Hz. Adem’in çocukları evlenivermişlerdi birbirleriyle ve hiç bir mahzur yoktu bunda. Veya Yusuf Aleyhisselâm'ın kardeşlerinin de Hz. Yu­suf’a böyle secde ettiklerini anlatır Kur’an. 2- İkinci bir anlamıyla bu secde; şeytanın yapmadığı, Mele­ğin yaptığı şeydir. Yâni boyun eğmektir. Kabul demektir. Tamam ya Rab-bi! Kabul ya Rabbi! deyip ondan intikal eden her bir emri uygula­maya koymak demektir. Namaz secdesi değildir tabii bu. Allah’tan in­tikal eden her bir emir karşısında yapılacak secde. Tamam Ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! İnandım ya Rabbi! Kabul ya Rabbi! diyerek kişinin boyun bükmesinin, teslim olmasının ve uy­gulamaya koymasının adına secde denir. Hangi emri aldık Al­lah’tan? İlmin farziyeti emri mi? Tamam ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! Amenna ya Rabbi! Hemen uy­gulamaya koyuyorum ya Rabbi! diyerek hemen ilim öğrenmeye başlı­yorsak bilelim ki biz tıpkı melekler gibi Allah’a secdeyi gerçekleştiriyo­ruz demektir. Ama Allah’tan bize intikal eden her bir emir karşısında ukalalık eder, duymazdan gelir, savsaklar ve hemen uygulamaya koy-maz­sak, o zaman da biz şeytanın safında yer alıyoruz demektir. Na­maz emri böyledir, tesettür emri böyledir, zekât emri böyledir ve tüm emirler böyledir. Hani: "Mü'minler de "sücceden ve kıyama" Geceler­ler." (Furkân: 64) Diyordu ya Furkân sûresi. Meselâ namazı tamam kabul ettim ya Rabbi! Derler. Orucu kabul ya Rabbi! Tamam ya Rabbi! Derler, ama bunu sadece sözde bırakmazlar, hemen uygulamaya koyarlar diyordu. 3- Secde bir de yöneliş demektir. Adem kıbledir ama Al­lah’a secde ediliyor demektir. Hani biz şu anda Kâbe’ye değil de Kâbe’ye doğru secde ediyoruz ya, işte buradaki secde de Adem’e doğru oluştur da denmiş. Yâni ey benim meleklerim bu andan iti­baren hare­ketleriniz, yaşayışlarınız Adem’e doğru olacaktır de­mektir bunun mâ­nâsı. O ana kadar Meleklerin bir görev alanları vardı. O da sadece Allah’ı tesbih ve takdis. Ama sanki insanın ya­ratılmasından sonra Rab-bimiz Meleklere ikinci bir görev mahalli daha belirliyor ki o da Adem’e, insana doğru oluş, insanın hizme­tine giriştir tabiri caizse. E bakıyoruz Cebrâil’in işi Adem’e doğru, yâni vahiy getir­mek. Azrail’in işi de insana yönelik, bizim canlarımızı almaya yöne­lik. Mîkâ-il’in işi de bizim karımızı, boramızı, rüzgarımızı ayarlamaya görevli. İs­râfil bizim surumuzu üfürmekle vazifeli. Sağımızdaki, so­lumuzdaki Melekler bizim hesabımızı tutmakla görevli. Hafaza me­lekleri bizi ko­rumakla görevli. Sanki Kur’an’da bize tanıtılan bütün meleklerin görevi Adem’e, insana doğru yöneliktir. Hattâ kıyametin kopmasıyla ilgili âyetlerde deniliyor ki: "Sura üfürülecek gökyüzü ve yeryüzündeki bütün canlılar ölecek, ama Allah’ın dilediği müstesna." (Zümer 68) Deniyor. Âyetten anlıyoruz ki; demek ölmeyen de olacak­mış, yâni kıyametin dışında kalan da varmış. Elbette eğer kıyamet insan için idiyse, yâni kıyamet bu âlem için idiyse bu da mümkün­dür. Me­selâ arşı taşıyan meleklerin ölmeyeceklerine dair bu mâ­nâda rivâyet­ler vardır. 4- Bu secdenin tıpkı şu bizim toprağa secde etmemiz gibi ol­ması da mümkündür. Yâni biz şu anda toprağa secde ediyoruz; ama hiçbir zaman toprağa tapınmıyoruz. Allah toprağa secde edin dediği için secde ediyoruz. İşte tıpkı bunun gibi Allah secde edin dediği için secde ettiler diyoruz.. İblis onun şeytanlıktan önceki adıdır. Gerçi "İblis" karıştır­mak­tan gelir biraz da. Karıştıran demektir. Şeytan ise iblisin yap­tığı işi yapmaktır. Yâni secde etmeme işine, secdeden kaçınma eylemine de şeytanlık denir. "İşte böylece Biz, her bir peygambere insan ve cin şeytanları düşman kıldık" (En’âm 112) Deniyor ya. Öyleyse insanlardan her kim ki; Allah’tan kendi­sine intikal eden her bir emir karşısında boyun bükmez, tamam ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! İnandım ya Rabbi! Kabullendim ya Rabbi! hemen uygulamaya koyuyorum, söz ya Rabbi! Bak bunun ameline başladım ya Rabbi! demiyorsa, emri savsaklıyorsa, geciktiriyorsa, te­hir ediyorsa, duymazdan geliyorsa, o kişi şeytanlık yapıyor demektir. Giyim kuşam konusu, yeme içme konusu, sosyal konular, ekonomik kaygılar, ya da siyasal yapılanma konusu, hangi konu olursa ol­sun; kim ki Allah’ın isteğinin ötesinde hareket ediyor, yâni Allah’a boyun eğmiyor, secde etmiyorsa, işte bu adam şeytanlık yapıyor demektir. Yan çizdi ve müstekbir davrandı, (ihtiyacım yok tav­rına girdi) ve kâfirlerden oldu." Müstekbir davrandı şeytan. Burada istikbar kavramıyla alâkalı biraz bilgi vermemiz gerekiyor. Allah'a istiğna ve isyan, Allah’ı kale almama, hayatını, hayat programını Allah’a sorma gereği duymama, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı aldırış etmeme gibi anlamları ihtiva eden büyüklenme. Bu niteliklere sahip olan kişiye de müstekbir denir. Kelime olarak istikbar, büyük olma anlamındaki "ke-bü-ra" kökünden gelir ve büyüklenme anlamını dile getirir. Aynı kökten gelen tüm kelimeler de büyüklük ve büyüklenmeyle ilgili anlamlar taşır. Meselâ kebir, büyük; kebire, büyük şey; ekber, daha büyük, en büyük; kibriya, büyüklük, yücelik, ululuk; ikbar, büyük görme; tekbir, büyükleme, yüceltme, ululama; tekebbür, büyüklenme; mütekebbir, büyüklenen demektir. Büyüklük Allah'a özgü bir niteliktir. Bu nedenle "ke-bü-ra" kökünün tüm türevleri genellikle Allah'ı nitelemek, adlandırmak, yüceltmek için kullanılır. Sözgelimi büyüklük anlamındaki Kibriya, Allah'ın sıfatlarındandır. Mütekebbir de Allah'ın güzel adlarından (esmau'l-hüsna) birisidir. Bu nedenle müslümanlar her fırsatta Allah'ın büyüklüğünü, yüceliğini dile getirmekle yükümlüdürler. Meselâ, kulluğun en büyük işareti olan namaza, "Allahu ekber" denilip (tekbir) Allah'ın ismi yüceltilerek başlanır. Namaz sonunda Allah Tealâ, yine "Allahu ekber" (Allah en büyüktür) denilerek tesbih edilir. Kurban ve Hac ibadetleri sırasında, Şeytan taslanırken, Kâbe tavaf edilirken, büyüklüğün Allah'a özgü olduğu "Allahu ekber" denilerek, tekbirle ilan edilir. Şaşırtıcı her durumda da tekbirle, "Allahu ekber" denilerek Allah'ın ismi yüceltilir, yaratılmışlara özgü niteliklerden soyutlanır, tenzih edilir. Ke-bü-ra kökünden gelen kibir, tekebbür ve mütekebbir kelimeleri gibi, istikbâr ve müstekbir kelimeleri de insan için ancak olumsuz bir durumu belirtmek ya da adlandırmak için kullanılır. Bu bağlamda istikbar kelimesi büyüklenme, büyüklük isteğinde olma, bu istekle yeryüzünde bozgunculuk çıkarma, başkaları üzerinde rableşme ve kendinde kibir içinde bir büyüklük vehmetme anlamlarını dile getirir. Bütün bu nitelikler müslüman tanımının dışına, kâfir insan tipine özgü niteliklerdir. Çünkü müslüman olan, tevazu ile Allah'a teslimiyet demektir. Dolayısıyla müslümanın temel nitelikleri tevazu (alçak gönüllülük) ve hilm (yumuşak başlılık) dir. İstikbar ise, hepsi de küfürle eşanlamlı ya küfrün nedeni veya sonucu olan isyan, zulüm, azgınlık ve sapkınlık gibi niteliklerle ilişkilidir. Kur'an'a göre istikbar, insanlara tepeden bakma, onları küçük görme gibi kâfirin en tipik özelliklerinden birisini temsil eder. Bunu kelimenin kullanıldığı çok sayıdaki ayette açıklıkla görmek mümkündür. Semud kavminin istikbarı ve bunun neden olduğu küfür şöyle dile getirilir: "Sonra (Salih'in) kavminin kibirli (istikbâru) önde gelenleri, hakir görülen insanlara dediler ki; "Siz Salih'in Rabbi tarafından gönderilen biri olduğunu kesin olarak biliyor musunuz?" Onlar da;"Biz onunla gelene iman ediyoruz" dediler. Ama kibirlenenler (istikbâru) dediler ki: "Biz ise sizin iman ettiğiniz şeye iman etmiyoruz" (A'raf,75-76). Aşağıdaki örnekler de kâfirlerin istikbârını ve bunun sonuçlarını ortaya koymaktadır: "Ayetlerimizi yalanlayıp onların karşısında istikbâra kapılanlar, işte onlar ateş halkıdır" (A'raf,36); "Firavun'a ve adamlarına; onlar istikbarda bulundular ve böbürlenen bir topluluk oldular" (Mü'minun, 46); "Sana ayetlerim vasıl oldu da sen onlara iftira ettin ve istikbarda bulundun, iman etmeyenlerden biri oldun" (Zümer,59). "Teğa" ve türevi olan "tuğyan" da İstikbarın başka bir yönüne ışık tutar. "Tuğyan", engellere bakmaksızın ve özellikle de ahlâkî ve dini kuralları çiğneyerek yola devam etme, kendi gücüne sınırsız biçimde güvenme, yaratıcıyı hiçe sayma ve inkâr etme anlamlarını dile getirir. "Sana indirilenin onların birçoğundaki tuğyan ve küfrü artıracağı muhakkaktır" (Mâide,64) ayeti, istikbarın küfürle özdeş azgınlığını dile getirir. İstikbârla anlam ilişkisi içindeki kelimelerden biri de "is-tiğna"dır. "İstiğna", insanın kendini zengin, Allah'tan ve başkalarından müstağni sayması ve sonuç olarak kendi gücüne sınırsız bir güven duymasıdır: "Yo, doğrusu insan küstahlığını ortaya koydu. Kendini ihtiyaçsız görüyor (Alak,6-7). Örnek olarak ayetlerde görüldüğü gibi istikbar İblis, Firavun ve Karun gibi tipik kâfirlerin; peygamberlerin davetine karşı çıkarak Allah'ın ayetlerini yalanlayan, peygamber ve mü'minleri aşağı gören, büyük bir şımarıklık ve küstahlıkla yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, insanlar üzerinde egemenlik kurarak onlara zulmeden, sömüren küfür toplumunun ileri gelenlerinin değişmez niteliğidir. Bu yönüyle istikbâr küfrün en temelli ve evrensel öğelerinden birini temsil eder. İstikbar içindeki müstekbirler, her peygamberin tebliği sırasında yaptıkları gibi Hz. Muhammed'in tebliği sırasında da onun karşısına dikilmiş; Allah'ın ayetlerini yalanlamış, mü'minleri küçük ve aşağı görmüş, zulüm ve sömürü üzerine kurulu düzenlerini, saltanatlarını korumak için her türlü işkence ve cinayete başvurmuşlardır. İstikbârın bu evrensel niteliği, günümüzde de kâfir düzenlerin müslümanlara karşı tutum ve davranışlarında açık bir biçimde kendini göstermektedir. Evet, anlıyoruz ki kibir, büyüklenmek, büyüklük taslamak, ululuk iddia etmek şeytan'a ait bir özelliktir. Yine anlıyoruz ki küfür ve inkârın en önemli sebebi kibirdir. Bunu Hz. Adem (a.s)'ın kıssasında görmek mümkündür. Nitekim şeytan'ın kibrinden dolayı isyanından sonra, inkâr ve isyan edenlerin çoğu kibir nedeniyle isyan etmişlerdir. Hz. Musa'nın apaçık delilleri karşısında Firavun inkâr etmişti. "Sonra da Musa'yı ve Harun'u, firavun ve topluluğuna mucizelerimizle gönderdik. fakat onlar, kibirlendiler ve suçlu bir kavim oldular" (Yûnus,75). Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde inkâr eden zengin ve ileri gelen insanlar kibir neticesinde inkar etmişlerdir. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır: "En sonunda da sırt çevirdi. Büyüklük tasladı ve şöyle dedi: "Bu eskilerden kalan bir sihirden başka bir şey değildir" (Müddessir,23-24) Zenginlik, ululuk ve makam sahibi olmakla kibrin yakın alaka-sı, Allah Teâlâ'nın şeytan'a şu hitabında görülmektedir: "Kibirlendin mi, yoksa kendini yüce mi zannettin?" (Sâd,75) Kibir inkârda önemli bir rol oynadığından Allah Teâlâ Kur'an'da kibirden ve bu kelimenin türevleri olan istikbâr, müstekbir ve kibriya'-dan sık sık bahsetmektedir, Hz, Nuh (a.s) oğluna vasiyet ederken "İki şeyden seni men ederim, biri şirk diğeri kibirdir" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel,I,170) Ebu Reyhâne (r,a) Hz. Peygamber (s.a.s)'den şöyle rivayet etmiştir: "Cennete kibirden hiçbir şey giremez". Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben, kamçımın şaklaması ve ayakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir midir?" Hz, Peygamber (s.a.s) "Hayır bu kibir değildir. Allah güzeldir güzeli sever Kibir hakkı küçük görmek ve başı gözü ile insanlarla alay etmektir" (Müslim, İman, 47; Ahmed b Hanbel, lV, 133-134) buyurdu. Bu hadis-i şerif hakk karşısındaki alaycılık ve inkârın kibir olduğunu anlatmakla birlikte insanlarla alay etmenin kibirden kaynaklandığına işaret etmektedir. Hz. Peygamber yanında sol eli ile yemek yiyen bir adama "sağınla ye" demiştir. Adam "sağımla yiyemiyorum" deyince Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yiyemez ol; Bu adamın sağıyla yemek yiyemiyorum demesi yalnızca kibrindendir" (Müslim, Eşribe, 107) Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç bir kimse cehenneme girmez; kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür bulunan hiç bir kimse de cennete gire-mez" (Müslim, İman,147,148,149; Ebû Dâvud, Libâs, 26; Tirmizi, Birr, 610; İbn Mâce Mukaddime, 9; Zühd,16), Bu hadis-i şerifin Müslim'in Sahih'indeki bab başlığı, "kibrin haram olması ve bunun açıklanması" şeklindedir. Buradan da anlaşılacağı gibi kibir haram olan kötü huylardan birisidir. Hadisteki ifade kibirli insanın cennete giremeyeceğini anlatmaktadır. Ancak buradaki kibir, Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e karşı olan kibirdir. Ahlâkî bir özellik olarak kibir, başkalarını küçük görmek ve onlarla alay etmek anlamıyla düşünülürse bu özellik insanı dinden çıkaran bir özellik değildir. Ancak haramdır, insanı dinden çıkarabilecek fiiller işlenmesine sebep olabilir. Böyle bir özellik sahibi de cehennemde kibrinin cezasını çektikten sonra Allah'ın afv ve mağfiretiyle cennete girecektir, Nitekim bir âyet-i kerime'de Allah Teâlâ: "Biz onların kalplerindeki kin ve hasedi çıkaracağız" (Hicr,47) buyurarak, cennete giren insanların kalbinden dünyadaki ahlâkî kusurlarının temizleneceğini anlatmaktadır. Bu konudaki bir başka hadis-i şerif şöyledir: "Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah'ın huzuruna, Allah kendisine gazaplanmış olarak çıkar" (Ahmed b. Hanbel, II, 118). Bu hadis kibirlinin âhiretteki durumunu gözler önüne sermektedir. Bu tür bir ga-zab-ı ilâhiye sebep olarak Hz. Peygamber insanın elbisesini sürüyerek çalım satmasını ve kibirlenmesini de göstermiş ve: "Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz" (Müslim, Libâs, 42) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifler ahlâkı bir kusur olan kibrin Allah nezdinde ne derece kötü kabul edildiğini anlatmaktadır. Bir başka kibir şekli olan hakka karşı büyüklenmek ise kâfirlikle bir kabul edilmiş ve lanetlenmiştir. Hz, Peygamber şöyle buyurur: "Mütekebbirler kıyamet gününde, insan yeklinde küçük karıncalar gibi hasredilir. Bütün her taraflarından zillet onları kuşatır..." (Tirmizî, Kı-yâme, 47) Hz, Peygamber, kibirlilerin cehenneme gireceğini şöyle anlatmıştır: "Cennet ile cehennem münakaşa ettiler. Cehennem şöyle dedi: "Bana zâlimlerle kibirliler girecek" Cennet onu şöyle cevapladı. "Bana zayıflarla yoksullar girecek" Bunun üzerine Allah (c.c) berikine "Sen benim azabımsın seninle dilediğime azap ederim" buyurdu. Ötekine de "Sen benim rahmetimsin, Seninle dilediğime rahmet ederim Sizin her biriniz için dolu dolu insanlar var" (Müslim, Cenne,34,35,36) buyurdu. Bu konudaki kudsi bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Kibriyâ ridam, azâmet izârımdır. Kim bu ikisinden herhangi birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım" (Ebû Dâvud, Libâs,25; İbn Mâce, Zühd,16). Hz. Peygamber (s.aş) kibri zemmettiği gibi, kibrin müspet karşıtı olan tevâzuyu da övmüştür. Bir hutbelerinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah azze ve celle bana şöyle vahyetti: Mutevâzî olun, öyle mütevâzî olun ki, biriniz diğerine karşı övünmede bile bulunmasın" (ibn Mâce, Zühd, 16) İslâm bir ahlâkî kusur olan kibri yasaklamıştır. Böyle bir kibir haramdır, Allah'ın rahmetinden kovulma sebebidir. Ancak bir kibir daha vardır ki Kur'an bunu "Müstekbir" ifadesiyle ifade etmiştir. Müstek-birler Allah'ın arzında bizzat kendi güzelliklerini tesis etmek için gayret gösteren azgınlar ve zorbalardır. Bunlar Allah'ın kullarını kendi köleleri yapmak için Allah'ın dinine karşı büyüklenirler. Allah Teâlâ bu çeşit insanlar için şöyle buyurmaktadır: "İşte âhiret yurdu; Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) sonuç muttakilerindir" (Kasas,83). Evet, İblis bu olayla birlikte kâfir oldu, küfrü açığa çıktı veya: "Ve o kâfirlerden oldu." Bölümünü Elmalı merhum ve bazıları: "O kâfirlerdendi" şek­linde anlamışlar. Yâni o zaten önceden de kâfirlerdendi. Şey­tanın kâ­firlerden olduğunu Allah ezelî ve ebedî ilmiyle biliyordu. Veya sonu­cun böyle olacağını Allah biliyordu. Kaderde İblis kâfir­ler defterinde kayıtlıydı da bu emirle küfrü ortaya çıkıverdi demiş­ler. Halbuki Allah ona imkân tanıdı. A’râf’ta anlatılır: "Ey İblis sana secdeyle emrettiğim halde seni secde etmekten engelleyen neydi?" (A’râf: 12) Yâni tabiri caizse bir mâzeretin mi vardı? Duyamadın mı? Emre intikal mı edemedin? Kulağında bir rahatsızlığın mı vardı? Be­linde secdeye engel bir ağrın mı vardı? Niye secde etmedin? diyerek Rab-imiz aslında ona fırsat tanıyordu. Tevbe ve geriye dönüş imkânı veriyordu. Aslında Allah, onun herhangi bir mâzeretinin olup olmadı­ğını biliyordu. Ama yine de ona bir imkân tanı­yordu. Garip ki şeytan Allah’ı tanıyor, Allah’ın gücünü kuvvetini bili­yor. Peki niye böyle yaptı? Niye secde etmedi? Veya şeytan denen varlık niye var? Niye varlığına izin verdi Allah? Veya isyan edip kul­luktan çıktığı halde neden defterini dürmedi? Vallahi işin o yanını ben bilemem, bilmem de gerekmez zaten. Peki ben neyi bile­ceğim? Yâni nesini bileceğim şeytanın? Ben onu düşman bilece­ğim, ondan kaça­cağım, onu dost bilmeyeceğim, benim şu anda üzerinde yürümeye çalıştığım sıratı müstakimin üstünde bu şeytan var bileceğim, beni kandırıp bu yoldan alıkoyabilmek için izinleri kaldırdığını, her ân fırsat kolladığını bileceğim, ona karşı dikkatli davranmam gerektiğini bilece­ğim. İşte onunla alâkalı kul olarak benim bilmem gerekenler bunlardır. "Kâfirlerden oldu." Yâni örtenlerden oldu.. Allah hakikati ortaya çıkarttı, ama o örttü. Peki hangi hakikatti bu, Allah’ın ortaya çıkardığı halde şeytanın örttüğü? 1- Allah’ın "Adem’e secde edin!" Emri açığa çıkmıştı, ama şey­tan secde etmedi, bu emri uygulamaya koymadı. 2- Adem’in halîfelik özellikleri açığa çıkmıştı. Ayan beyan göz­leri önünde Allah bunu ispat etmişti, ama şeytan bu hakikatin üstünü örtüvermişti. Zaten: "Kim, bile bile hiçbir özrü yokken namazı terk ederse o kâfirdir." Hadis-i şerifin mânâsı da budur işte. Yâni insan namaza olan imanını eylem olarak göstermezse küfrediyor demektir bu adam. Yâni namaza inandım dedi de kılmadı mı, inandım demesine inanmamak lâzım gelecektir. Şunu da söyleyelim burada: Şeytan Allah’ı inkâr ettiği için kâfir olmadı da Allah’ın emrine itaat etmemesi sebebiyle kâfir ol­muştur. Secdeyi terk etti, üstelik secdesizliği savunmaya kalkıştı. Bir kimse meselâ tesettür konusunda secde etmese, yâni hemen uygulamaya koymasa, bu ameli küfürdür. Ama bir de bu tesettür­süzlüğü savunma boyutunda bir tavır sergilerse o kesin kâfir ola­caktır. Evet bir imtihan gerçekleştirdi Rabbimiz. Adem, melekler ve İbli­sin konu edildiği bir imtihan gerçekleştirildi. Bu imtihanın so­nunda melekler kazanan, şeytan da kaybeden olmuştu. İşte bu noktadan itibaren insan için bir yol, bir hayat başlı­yordu yeryüzünde. Ama unutulmamalıdır ki, bu hayatı başlatan Allah’tır. Yeryüzünde başlayan bu yeni hayat, Allah’la başlıyordu. Hayatı baş­latan Allah’tı. Başlangıçta Allah var. Melekler var yanı başında ve de şeytan var. Öyleyse şunu kesinlikle bir saniye bile hatırımızdan çıkar­ma­malıyız ki, hayatımızda hep Allah olacak, hayatımızda hep me­lekler olacak ve de İblis olacaktır. Bunu peşin peşin kabul etmek zorunda olacağız. Zira bu hayatta tüm problemlerimizi buna bina etmek ve bu açıdan çözümlemek zorunda kalacağız. Eğer Allah’ı diskalifiye ederek bir insan tanımı yaparsanız, melekleri yok farz ederek bir insan port­resi çizmeye kalkarsanız, İblissiz bir insan modeli düşünmeye kalkar­sanız şunu kesinlikle bilesiniz ki, bu in­sanla alâkalı hiçbir sıhhatli so­nuca varamazsınız. Bir defa elde bir diyeceksiniz ki, yaratıcısı sürekli onunla beraberdir. Sürekli onun üzerinde hâkim ve gözetleyicidir. Yalnız değildir o. Başıboş değil­dir insan ve yaratıcısından uzak kesin­likle bir hayat yaşayamaz. Yine meleklerden de bu insan kesinlikle kendisini soyutla­ya­maz. Etrafında sürekli melekler vardır onun, kendisini koruyan, amel­lerini yazan, ölür ölmez kendisini hesaba çekecek olan. Onun dünya­sında me­lekler vardır. Ona, onun hayatını düzenleyecek vahiy getiren me­lekler var, yağmurunu yağdıran, rüzgarını estiren ve tüm çevresini şekillendiren melekler var. Ve bir de hemen yanı başında da ka­nında, damarlarında dolaşan ve sürekli onun kulluğunu bitirmek için fırsat kollayıp onun gafil bir zamanını yakalamaya çalışan İblis var. Onu kendi cehennemine gönderip orada yalnızlıktan kurtulma planları ya­pan şeytan var. Evet şimdi, siz insanı tanımak, insanı tanımlamak mı is­tiyor-sunuz? İnsanı tanımak ve onu mutlu etmek mi istiyorsunuz? İnsan için ona en uygun bir sistem, bir hayat tarzı geliştirmek mi istiyorsu­nuz? Eğer bu insanı, onun yaratıcısı olan Allah’ın onunla alâkalı bil­dirdiği vahiy birimlerinden habersiz olarak onu sadece maddeden, sadece bedeninden ibaret zannedip bu mad­desinden başka ne Allah, ne melek, ne iblis, ne de ölüm ötesiyle ve ne de yaratılış berisiyle il­gisi olmayan bir insan kabul eder ve tüm sisteminizi böyle bir insan üzerine bina etmeye kalkışırsanız, bu insanı zinhar mutlu edemezsi­niz. Zinhar bu insanı bunalımlardan kurtaramazsınız. Ne kendinizi, ne de toplumu kesinlikle intiharlar­dan kurtaramazsınız. Ama insanı Al­lah’ın tanıttığı gibi böylece ta­nır ve ona yaratıcısının çizdiği hayat programını uygularsanız işte o zaman insanla alâkalı en sıhhatliyi bulmuş olursunuz. İşte o za­man insanı mutlu etmiş ve tüm bunalım­lardan kurtarmış olursu­nuz. Bunun başka hiçbir çaresi yoktur. Bu hadîseden sonra Hz. Adem ve Havva cennete yerleştiri­lir. Bu Cennet ulemânın çoğunluğuna göre Cennet’ül Me’vâ dır. İsfahanî gibi kimileri de bu cennetin yeryüzünde bir bahçe olduğunu demeye çalışmışlardır.
35:"Adem’e dedik ki ey Adem! Sen ve eşin bir­likte cennete yerleşin. Orada olanlardan dilediğiniz yerde dile­diğiniz kadar bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz." Burada hemen Adem’e bir eşten söz edilir. Adem’e bir Havva’dan söz edilir. Yâni yaratılan bu Adem’in yanı başında bir de Havva var. Bir kadın var. Çünkü Adem için Havva’sız bir hayat, hayat değildir. Havva Adem’i, Adem de Havva’yı tamamlar. Ne Ademsiz Havva, ne de Havva’sız Adem düşünülemez. Bunun için­dir ki, kesin­likle İslâm, kadınla erkeği karşı karşıya getirmez. İslâm kadınla erkeği böyle karşı karşıya getirmediği gibi asla kadın er­kek eşitliği, kadın er­kek eşitsizliği gibi zırvaları da gündeme getir­mez. Hiçbir zaman konu etmez bunu. İslâm’a göre böyle bir problem yoktur. Yâni kadın erkeğe eşit midir? Değil midir? Nasıl eşit olur? Nasıl olmaz? Zerre kadar bunu problem etmez İslâm. Zira bu iki varlığı ayrı düşünmez İslâm. Bu ikisi bir varlıktır. Bu iki varlığı ayrı ayrı düşündüğünüz zaman ayrı ayrı hiçbirisi bir değer ifade etmez yâni. Meselâ yüz tane Adem insan değildir Havva’sız. Veya yüz tane Havva da insan değildir Ademsiz. Bu ikisini karşı karşıya getirmek yerine bu ikisini birlikte düşünmek zo­rundayız. Hadîselere Kitap ve sünnetin gözlüğüyle bakmak zorunda olan bizler, kesinlikle küfrün kendi içinde yaşadığı çelişkilerini İs­lâm’a ta­şımamalıyız. Bu konuyla alâkalı kâfir dünyanın çıkmazla­rını, İslâm-ın meselesiymiş gibi İslâm’a sokmamalıyız. İslâm’a göre kadın ve erkek ayrı ayrı varlıklardır, ama ikisi birden insandır. Yal­nız başına ne erkek insandır, ne de kadın insandır. İkisi birlikte in­sandır. İşte problemi böylece çözümlemek zorundayız. Erkek ve kadını karşı karşıya ge­tirmek, İslâm’ın ve müslümanların problemi değildir. Meselâ bakın bir şehre yüz bin tane erkek yerleştirin, eğer orada kadın yoksa onlar öldükten sonra hayat bitecektir. Öyleyse orada insan yoktur, demek zorunda kalacağız. Aksi de böyledir tabii. Yâni sanki kadınla erkek bir bütünün parçaları gibi­dir. Bir bütünün ikiye parçalanmış ve sonra da fonksiyonel olarak birleşmesi gibidir. Allah’ın da zaten erkeğin yanı başında hemen kadını da yaratmasının hikmeti de buradadır. Başka bir âyetinde Rabbimiz: "Onda sükûnete eresiniz diye içinizden eşler ya­rat­ması da onun âyetlerindendir." (Rum: 21) Onunla hayat bulasınız diye buyururken bu iki parçanın birbiri­nin tamamlayıcısı olduğunu anlatır. Hayat bulmak. Yâni bin erkekten bir insan dünyaya getirebilir misiniz? Veya bin kadından bir canlı çıka­rabilir misiniz? İşte meseleye böyle bakmak zorundayız ve küfür dün­yasının, şirk dünyasının, Allah’ı tanımadan, vahye mü­racaat etmeden problemlere çözüm getirmeye kalkışan kâfirlerin ürettiklerini İslâm’a taşımanın hiç mi hiç anlamı yoktur, bunu böy­lece bilelim inşallah. Hz. Adem’in o gün girdirildiği cennetle, inşallah yarın bizim gir-di­rileceğimiz cennet farklıdır. O cennetle bizim girdirileceğimiz cen­ne-tin üç farkı var: 1- Hz. Adem’in o günkü girdirildiği cennette yasak var. Bi­raz sonra söyleyeceğiz inşallah. Şu ağaca dokunmayın! dedi Al­lah. Bir yasak var. Ama bizim girdirileceğimiz cennette yasak yok. Her şey serbesttir. 2- Hz. Adem girdirildiği cennette ebedî kalmadı. O ağaçtan ye­dikten sonra oradan çıkarıldı. Ama bizim girdirileceğimiz cen­nette ebedîlik vardır. Ebedîyen o cennette kalacak ve bir daha çı­karılmaya­cağız inşallah. 3- Hz. Adem o gün girdirildiği cennete bir imtihan sonucu girdi­rilmedi. Yâni dışarıda imtihana çekildi de bu imtihanı kazana­rak girdi­rilmedi Hz. Adem. Meccanen, lütfen o cennete girdirildi. Ama biz dışa­rıda, dünyada imtihan ediliyoruz. Kazandığımız tak­dirde o cennete girme imkânımız olacaktır. Evet bir cennete konuldu Hz. Adem ve karısı anamız Havva. Âyetin ifadesinden anlıyoruz ki kadın, mesken konusunda kocasına bağımlıdır. Allah diyor ki: "Ey Adem sen o cennette otur, zevcen de." Demek ki mesken konusunda, ev konusunda kadın kocasına bağım­lıdır. Kocası nasıl bir ev kurma imkânına sahipse kadın buna razı ol­mak zorundadır. Ben bu evde otura­mam! Ben bu mahallede otura­mam! Böyle bir evde oturmak be­nim kılasımı sarsar! Benim şanıma yakışmaz! deme hakkına sahip değildir kadın. Ama yine âyetin ifade tarzından öğreniyoruz ki, yeme içme konusunda kadın kocasına ba­ğımlı değildir. Allah diyor ki: "İkiniz de dilediğinizden yiyin için!" Öy­leyse bu konuda kadın illa da kocasına uymak zorunda değildir. Me­selâ koca patlıcan se­viyor diye illa da patlıcan pişirmek zorunda de­ğildir, bazen de pa­tates pişirebilecektir. Ama kadın, olmayan bir şeyi, ya da kocası­nın gücünün yetmeyeceği bir yiyeceği isteyerek kocasına ve ken­disine zulmetmemelidir tabii. Bunları anlatırken, bir ara koca karısını dövebilir mi diye sor­du­lar. Dedim ki eşşekle evli olanlar dövebilirler tabii dedim. Çünkü eş-şek yâni, başka yolu yoktur bunun. Laf anlamaz, söz dinlemez. Ya da içinizden kim bir eşşekle evli olduğunu kabul edi­yorsa hadi döverse dövsün dedim. Bir kadınlara vurduk bir erkek­lere vurduk. Ama insan­dır da yine de dövmek gerekiyorsa, Kur’an çok nezih bir örnek veri­yor, biliyor musunuz dedim? Efendim işte nâşizeye, itaat etmeyen ka­dına filan dediler ve yine öncekine git­tiler. Yok dedim öyle değildir iş. Ya ne? Hani Eyyub’a Aleyhisselâm deni­yordu ya, üç tane sap al, çöp al onunla karına vur da yeminin ye­rine gelsin! deniyordu ya işte o ka­dar olur bu iş. Hani dostlar başına, evlendiği gece adam soruyormuş hanı­mına: Hanımım adın ne? Bilmem diyormuş, sen ne istersen, sen ne seversen o olsun! Tamam kadından bunu bekliyoruz güzel ama, çevir bandı bize, ya bizler öyle miyiz? Hanımlarımızın efen­dileri konu­mun-da olan bizlere karşı böyle davranmalarını isteyen bizler kendi efendimize karşı aynı tavrı gösterebiliyor muyuz? Ya Rabbi sen ne istersen! Ya Rabbi sen ne dersen! diyebiliyor mu­yuz? Hani kadın bize itaat edecek, biz de Allah’a itaat edecektik ya. Biz Allah’a öyle değil­ken, tutmuşuz bize itaat etmesi gereken­den böyle bir itaat bekliyoruz, olmaz bu! Biraz dengeli gitsek gü­zel olacak yâni. Meselâ adam bir saymaya başlıyor evleneceği kızda ara­dığı vasıfları, sanki yeryüzünde bulmak mümkün değil. Sanki he­nüz fabri­kası yapılmamış, temeli atılmamış, henüz yok yeryüzün­de öyle biri­leri. Gençlerden birini dinledim, mümkün değil arkadaş bu dedim, şu vasıflar bunda bulunmaz, bu vasıflar da onda bulun­maz. Yâni şu va­sıfları bu yapmaz, bu vasıfları da o yapmaz. Öm­ründe arama böyle bir kızı, kesinlikle bulamazsın! dedim. Yâni Vahhabî’nin Şiî, Şiî’nin de Vahhabî olamayacağı gibi. Kırk yıl bir kazanda ikisini kaynatsanız mümkün değil bir Vahhabî’yi Şiî, bir Şiî’yi de Vahhabî yapamazsınız. Öyle değil mi? Delikanlı öyle bir kızcağız arıyor ki hem tahsilli olacak, hem de saçının bir telini kimseye göstermemiş olacak diyor. Bu müm­kün değil arkadaş dedim. Hem o, hem bu. Mümkün değil. Ama sa­yı­yor delikanlı kendi kendine. Bir de şöyle düşünsene arkadaş dedim ona: Sen kimsin? Ne­sin sen? Yâni sen nesin ya? Halbuki sen aradığını kendine göre ara­yacaktın. Bana öyle geliyor ki dedim galiba sen bu aradığını ken­dine değil de bir sahâbeye arıyorsun! İyi yâni aradığın kızda bu kadar şart sayıyorsun da sen sahâbe değilsin ki! Ya da bu şartlardan hangisi var sende? Bir de onu düşünsene! Yoo sanki kendisi sahâbe de saha­beye lâyık birini arıyor beyefendi. Adamın biri, işte hısım akrabaları dünürlüğe gidiyorlarmış, on­ları kapıda durdurmuş, durun bir dakika! demiş ve oğlunu ça­ğırmış ve demiş ki onlara: Bakın siz buna arayacaksınız demiş, işte oğlan bu! Yâni sakın dünyada eşi, benzeri bulunmaz birine kız istemeye gidi­yormuşsunuz gibi pazarlığa tutuşmayın! İşte oğ­lan bu! demiş. Eh akıllı adammış yâni değil mi? Hoş demiş.. "Oturun beraber cennette!." Ama şimdi durum değişti galiba, kadınlar nerede oturuyorsa er­kekler de orada oturur. Ev olarak demedim bunu. Bakıyorum adam evleniyor, evlendikten sonra hep hanım irtibatlı yaşıyor. Kimlerle ar­kadaşsa, kimlerle beraberse, kimlerle oturup kalkıyorsa onlarla dost olmaya, onlarla akraba ve arkadaş olmaya çalışıyor. Hele, hele Allah korusun yabancı olur da Konya’dan evlenmeye filan kalkarsa hepten Konya’lı olmuştur o artık. "Ve sakın ha! Bir de şu ağaca yaklaşmayın zâlim­ler­den olursunuz!" Bir ağaca yaklaşılmayacak. Bu yasak Adem ile Havva’nın irade­leridir. Bu yasak iradeyi anlatır. Yâni Adem ile Havva’nın se­çe­bilme özellikleri vardır. İyi, ya da kötü, haram, ya da helâl, hayır ya da şerden, iman, ya da küfürden birini seçebilme, tercih ede­bilme özel­lik-lerinin varlığını anlatır bu yasak. Esasen irade yasakla yeşerebilir. Eğer varlıkların hayatında yasak yoksa, onların şahsi­yetlerinin geliş­mesi de mümkün değildir. Şahsiyetlerin gelişmesi için yasak lâzımdır. Meselâ her istediğini yapabilen bir çocuk dü­şünün, şahsiyeti gelişmez bu çocuğun. Bunların da şahsiyetlerinin gelişip yeşermesi için bir ya­sak var hayatlarında. Allah buyurdu ki bir ağaca yaklaşmayacaksınız. Peki neydi bu ağaç? Ne’liğini bilmiyoruz, ama tadılan bir şey ol­duğunu, bir ağaç, yenen bir ağaç olduğunu biliyoruz. Ağaç yenmez de meyvesi yenir tabii. Mihnet ağacı demişler, buğday ağacı demişler, buğdaydan ağaç olur mu? Efendim işte cennette böyle büyük filan, dert ağacı demişler, yiyenler dert bulur filan. Mârifet ağacıdır denmiş, yerseniz kendinizi anlarsınız filan mâri­fetçiler var ya. Anlamış zaten Adem kendini yahu! Yâni Adem’e eş­yanın ne anlama geldiğini anlata­rak onu bilgilendirdi dedi ya Allah. Öyleyse Adem zaten anladı bu işi. Bir de ayrıca bundan yemesine gerek yok. Yâni sanki vahiy yetmi­yormuş gibi bir de şu şu yollarla kişinin mâ­rifete ulaşabileceğini iddia edenlerin uydurmasından başka değil­dir bu. Evet cennetteler ve bir yasak var hayatlarında. Her şeyden dilediğiniz kadar yiyin için, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâ­lim-lerden olursunuz. Şimdi de öyle değil mi? Bütün meşrubatlar serbest ama içki yasak gibi. Bütün hay­vanlar serbest ama domuz yasak gibi.
36:"Derken Şeytan oradan ikisinin de ayaklarını kay­dırdı ve onları bulundukları yerden çıkardı." Şeytan da vesvese verip onların ayaklarını kaydırdı. Şeyta­nın onlara nasıl vesvese verdiği A’râf sûresinde anlatılır. Şeytan bu ko­nuda Allah’tan izin almıştı. Allah’tan aldığı bu müsaadeyle o ikisine vesvese vererek onları aldattı. Nasıl vesvese verdiğini de uzun uzun anlatırlar. İşte efendim büyük bir bahçe, geniş bir bahçe, bıkmışlar, usanmışlar karı koca, ne yapsınlar çoluk çocuk da yok, eş dost yok, hısım akraba yok. Gel demişler şöyle bir do­laşalım. İşte kapının ya­nına yaklaşırlarken şeytan başlamış fitle­meye, tam çocuk mantığı yâni.. Adamın birisi öyle diyormuş: İçki eğer tuvalette içilirse hiç bir şey olmaz! Niye? demişler. Adam demiş ki e canım tuvalette melek olmaz ya! Nereden bilecek melek de yazacak bunu! İşte vü­cudunun bir yerleri açılınca melek durmaz orada ve insanın o an­daki günahları da yazılmaz yâni filan.. Tam bir çocuk mantığı yâni. Şeytan içeri, cennete giremiyor ya, tam onlar kapının yanın-day­ken şeytan kapıcıların, meleklerin gafletine denk getirmiş, yı­lan şeklinde bir kıvrılmış, kapıcıları atlatıp içeri girmiş.. Tuhaf şey­ler bun­lar... E mescid Allah’ın ibâdethanesi iken, namaz da Allah’la bu­luş-manın en özel makamı iken, buna rağmen mesciddeyken ve namazın içindeyken Allah’ın Resûlü diyor ki: “Şeytan kişinin iki göğsü­nün ara­sına girer, göğsü ile kalbinin arasına girer de başlar ves­vese ver­meye.” O zaman ne öyle yâni eğri büğrü yollar arıyoruz da? Şeytan girmiş ve vesvese vermiştir o kadar. Bulundukları ko­numdan onları çıkarmıştır, soymuştur diyoruz. Neydi bu soyulduk­ları, çıkarıldıkları şey? Galiba orada olma haklarıydı bu. Cennette bulunma haklarıydı bu. Sanki böyle üzerlerinde bir üniforma vardı, şeytan soydurdu bunu onlara. Bu üniformayı kendilerinin bizzat çıkarmalarının, ya da çıkar­mayız! diye diretmelerinin anlamı da yoktu, çünkü bu üniformayı ve­ren Allah: Artık o geçersizdir! dedi mi anında işi bitmiştir değil mi? Öy-leyse cennette kalabilme haklarını, cennette olabilme özelliklerini Allah onlardan almıştır. Burada yine başka bir konuyu da ifade edelim: Hıristiyanlar di­yorlar ki, şeytan cennette önce Hz. Havva’yı kandırdı, Havva’yı baş­tan çı­kardı, daha sonra da onun vasıtasıyla Adem’i kandırdı diyorlar. Yâni kadın şeytanla işbirliği eden, böylece erkeği baştan çıkaran ve onun için de yeryüzünde kendisinden zinhar uzak durulması gereken alçak bir varlıktır diyorlar. Adem’in ve dolayısıyla onun sulbünden kı­yamete kadar gelecek bizlerin cennetten çıkarılma­mıza sebep olan işte bu kadındır diyorlar. Kadın, Adem’in ve soyunun başına türlü türlü dertler açmış, şeytandan daha âdî, daha tehlikeli bir varlıktır. Bedeni insan be­deni ama ruhu şeytan ruhu olan bu âdî varlıktan sakınmak gerek­mektedir. Ruhunu arındırmak ve böylece Allah’ın rızasını kazan­mak isteyen ki­şinin kesinlikle kadınlardan uzak durması ve onlarla asla evlenme­meleri gerektiğini savunmuşlardır. Neoplatonizm fel­sefesi. Kadını in­sanlıktan ve toplumdan dışlayıp onu kendi başına yalnızlığa itme fel­sefesi. Hattâ batıda yıllarca kadın, kiliseye gire­mez denmiş, kadın İn­cil’e dokunamaz, kadın dine giremez, o pis vücuduyla bu nezih mües­seseleri kirletemez denmiştir. Bunların tamamı yanlış ve insanlık dışı anlayışlardır. Bakın Kur’an-ı Ke­rîmde öyle bir şey denmiyor. Yâni şeytan önce Havva’yı, sonra da Adem’i kandırmıştır diye bir şey yok­tur. İfade aynen şöyledir: "Şeytan o ikisini kaydırdı." Gerisi düzmeceden başka bir şey değildir. Ve dedi ki Allah Adem’e ve çocuklarına, yâni yeryüzüne in-dirile­cek olan insanlığa buyurdu ki: "Haydi birbirinize düşman olarak inin!" Birbirinize düşman olarak inin dünyaya. “Yurtta sulh, cihanda sulh” teranelerine aldanıp kapılmadan bu düşmanlığın fakında olarak yeryüzünde yaşayın! dedi.. Bu söz, tüm insanlar içindir. Sadece Adem’le Havva için de-ğildir. O ikisi ve şeytan için de değildir sadece. Nitekim bundan kısa bir süre sonra hemen Adem’in oğulları birbirlerine düşman oluverdiler. Kabil Habil’i öldürüverdi ve yeryüzünde ilk kan akıtılı­verdi. Öyleyse kı­yamete kadar bu iki insanın sulbünden gelecek insanlık içindir bu söz. Peki yâni acaba Adem’le Havva hiç birbirle­rine düşman olmuşlar mı? Kesinlikle hayır. Ama kimileri kadın er­keğin, erkek de kadının düşma­nıdır filan demeye çalışmışlarsa da bunun mânâsı öyle değildir. Eğer kimi hıristiyan bilginlerinin iddia ettikleri gibi bu söz sadece Adem’le Havva hakkında olsaydı o zaman: “İhbita” Derdi Allah. Nitekim bakın yukarıda az önce geçti: “Küla” Denmişti. İkiniz yiyin için denmişti. Bu­rada da ikiniz inin denebilirdi, ama öyle değil. Hepiniz toptan inin ey Adem’in ve Havva’nın çocukları. İşte bu andan itibaren yeryüzünde Allah’a isyanın temsilcisi olan iblisle, Allah’ın yeryüzündeki halîfesi olan insan arasında kıya­mete kadar sürecek düşmanlık başlıyordu. Bu savaş imanla küfür, hak ile bâtıl, hidâyetle dalâlet arasında devam edecek bir sa­vaştır. Ve anlıyoruz ki artık, hiçbir zaman İblis bizimle barış masa­sına oturma­yacaktır. Hiçbir zaman bizimle sulha yanaşmayacak ve sürekli bizi yoklayacak, bizim kulluğumuzu bitirebilmek için zayıf anımızı bulmaya çalışacaktır. Kitabımızdaki Felak ve Nâs sûrelerinin son sûreler oluşu bize şunu hatırlatır: Ey müslüman! Kur’an’ı baştan sona okuyup uygula­maya koysan da, kitabın tümünü anlayıp yaşamaya çalış­san da unutmayasın ki İblis, sürekli seninle karşı karşıyadır. Sürekli izinleri de kaldırmış olarak peşindedir. Bir gafil anını yakalayıp se­nin kulluğunu bitirmenin planlarını yapmaktadır. Aman bunu unutmadan yaşayasın, bu konuda çok dikkatli olasın emrini ver­mektedir. Burada üzerinde kısaca durmamız gereken birkaç husus var: 1- Hz. Adem ilk andan itibaren zaten dünyada yaşamak üzere yaratılmıştı: Âyeti bunu gösteriyordu. Ben yeryüzünde bir halîfe yarataca­ğım diyordu Allah. Peki acaba yeryüzünde yaratılan, yeryüzü için var edilen Adem Aleyhisselâm neden direk yeryüzünde de­ğil de başka bir yerde imtihan ediliyordu? Veya neden böyle bir ağaçla imtihan edili­yordu? Bir de onun o imtihanı başarıp başarmayacağını, o ağaçtan yiyip yemeyeceğini ezelî ve ebedî ilmiyle zaten bilmiyor muydu Allah? Bunu bildiği halde Allah neden böyle bir imtihana konu kıldı onu? a- Bunun bilebildiğimiz kadarıyla birinci sebebi: Hz. Adem’i ye­tiştirmek içindi.Yeryüzünde ileride halîfe olacak varlığın içinde gizlen­miş olan kuvvetleri uyarmak, onu şeytanla savaşa hazırla­mak, bile­mek, acıları tattırmak, pişmanlığı yudumlatmak, düşmanını tanıt­mak ve düşman karşısında sığınağını bildirmek içindi. Böylece Hz. Adem deneyim sahibi oluyordu. Benliğindeki zayıf­lıkların farkına varıyor, düşmanın aldatma yöntemlerini tanı­yor ve öğreniyordu ki, bundan sonra onunla daha etkili bir mücâ­dele verebil­sin. Onun iğvalarından korunabilsin. b- İkinci olarak yanlıştan, hatadan dönmesi gerektiğini, hata­dan nasıl dönmesi, nasıl tevbe etmesi gerektiğini öğretiyordu böylece Rabbimiz ona. Tabi onun şahsında biz kullarına da. c- Üçüncü olarak da aynı zamanda nesli için de bir örnek­lik söz konusuydu bu. Kıyamete kadar Adem neslinden gelecek insan­lara bu konuda ders veriyordu, düşmanlarını tanıtıyordu Rabbimiz. d: Dördüncü olarak da Rabbimiz böylece, atamız Adem’e ve tüm soyuna bir hedef göstermiş oldu. Ey Adem! İşte cennet budur! Dünyadaki tüm uğraşınızda hedefiniz burası olsun! Bura­sını kazan­mak için çalışıp çırpının! dercesine onlara cennetini gösteriverdi diyo­ruz Allahu âlem. Allah sonucun böyle olacağını, onun o ağaçtan yiyeceğini bil­diği halde niye böyle bir emirle karşı karşıya bıraktı onu? Filan diyor­lar. Bunun şöyle bir izahını yapabiliriz: Birine herhangi bir emir veren kişi bu emri şu sebeplerle verebilir: 1- Ya o emrin bizzat yapılmasını ister. Emri vermesindeki se­bep bizzat o işin yapılmasıdır. 2- Ya da mesele o işin yapılması değil de, emredilen varlı­ğın o konudaki samimiyet ve itaatini sınamak için böyle bir emir verilmiştir. O konudaki samimiyet ve imanının gücünü ortaya çıkarmak için emir vermiştir. Nitekim Cenab-ı Hakkın Hz. İbrahim’e "Oğlunu kurban et!" Emri bu türden bir emirdi. Bu sebeple de eylem gerçekleşmeden de Cenab-ı Hak bu emri geri aldı. Baba ile oğulun teslimiyetlerini ortaya çıkarmak istiyordu. Veya bu konuda onların bu teslimiyetle­rini insan­lığa örnek sunmak istiyordu. Veya onları böylece eğitmek istiyordu Rabbimiz. Bir de hıristiyanların iddia ettikleri gibi Hz. Adem Aleyhisselâm işle­diği bu suçun cezasını çekmek üzere yeryüzüne indirilmemiştir. Daha sonra gelecek âyette Rabbimiz onun yeryüzüne halîfe ola­rak indirildiğini anlatır. Hz. Adem yeryüzüne halîfe olarak indiril­miştir. Yer­yüzünü idare etmek üzere. Yeryüzünde Allah’ın yasa­sıyla bütün var­lıklara efendilik yapmak ve yeryüzünde Allah’ın hâ­kimiyetini gerçek­leştirmek üzere indirilmiştir. İşte Hz. Adem’in imtihanı da böyleydi. "İnin birbirinize düş­man olarak." "Sizin orada belli bir döneme kadar yaşama ve fay­dalanma hakkınız vardır." Orada belli bir vakte kadar yaşayacak ve geçimlik temin edecek­siniz. İşte yaşıyoruz bu hayatı, herkes için ayrı mesken var, herkes için ayrı mülkler var, herkesin ayrı ayrı yerleri, yurtları var­dır. Bir de herkesin ayrı ayrı ömürleri, zamanları vardır. Yeryüzüne indik­leri dönem birinin bir yerde, ötekisinin bir başka bir yerde bir süre kal­dıklarına ve daha sonra birleştiklerine dair Hay Bin Yakza’nın verdiği bazı bilgiler var, bunu net olarak ben bilmiyorum. "Orada yaşayacaksınız, orada öldürülecek ve ora­dan tekrar diriltileceksiniz." (A’râf 25) Bu ifade tüm insanlar içindir. Bu söz sadece Hz. Adem’e de­ğil, bize de deniyor aynı zamanda. Peki bunu bana ne için an­lattı Allah? Benim imtihanım için anlattı elbette. Bak şu anda sen, senin atan şeytanın fısıltılarına kulak verdiği için buradasın! Adem böyle böyle yaptığı için sen şu anda dünyadasın! Bunu unutma! Eğer sen de şeytanın fısıltılarına kulak verir, onun iğvalarına kapı­lırsan sen de cennete giremezsin! deniliyor bana. Yâni böylece bana benim kullu­ğum anlatılıyor. Bakın inin demiş Allah, ama indikleri dünyada onları başı­boş bı­rakmamış.
37:"Nihâyet Adem Rabbinden birtakım kelimeler bel­leyip aldı ve bunlarla tevbe etti, O da tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edendir" Bundan sonra İslâm’ın hata ve tevbe mefkûresi geliyor. Ata­mız Adem Al­lah’a karşı nasıl tevbe edecek? Hatasını nasıl affettire­cek? Bu ko­nuda Rabbimizden birtakım kelimeler aldı. Adem Aley-isselâm Rabbinden birtakım kelimeler belleyerek aldı da: "Beni, seni, af ya Rabbi! Ba­ğışla Allah’ım!" Gibi birtakım kelimeler öğretti Allah ona da, o da bunu söyledi ve Rabbi onu bağışladı. Şüphesiz tevbeleri kabul eden ve bağışlayan O’dur. Bu âyet Adem’in başına gelenlerin terbiye ve eğitim amacı taşıdığını çok güzel göstermekte­dir. Allah, böylece Hz. Adem’in yanlıştan nasıl döneceğini, nasıl tevbe ede­ceğini ve hatada ısrarlı olmaması gerektiğini ona öğretmiştir. Onun Rab-binden aldığı bu kelimeler Allahu âlem A’râf sûresindeki şu âyetin be-an buyurduğu kelimelerdi: "Ey Rabbimiz biz kendimize zulmettik. Eğer bizi ba­ğışlamaz ve merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz!" (A’râf: 23) Şeklindeki dua ettikleri kelimelerdir. Adem hatasını anladı ve hemen pişman oldu, Allah da onu af­fetti. Demek ki tevbe, kişinin Allah’la ilişkisini düzeltmenin adıdır. Bir insan için Allah’la yakın ilgiden mahrum oluştan daha bü­yük bir hüs­ran olamaz. Günah psikozu içinde yaşayıp, Allah’la diyalogunun ke­silmesi kadar insanı kahreden başka bir şey dü­şünmek mümkün de­ğildir. Bir de hemen şunu söyleyelim ki hata ferdîdir, tevbe de ferdî­dir. hıristiyanların iddia ettikleri gibi insan doğmadan önce günahkâr değildir yâni. Hıristiyan yazarlar burada diyorlar ki efendim atamız Adem’le anamız Havva bir suç işlediler. Cennette yenmemesi gere­ken meyveden yiyip Allah’a isyan ettiler. Böylece onların sulbünden dünyaya gelen her çocuk doğuştan günahkârdır. Her doğan kişi ba­bamız Adem’le anamız Havva’nın günah lekele­riyle dünyaya gel­mektedir. Eh ne olacak? İşte Kilisedeki mukaddes suyla yıkanacak ve böylece temizlenecektir. Tabi kiliseye gelir sağlama cambazlığından başka bir şey değildir bu. Çünkü Rabbimiz buyurur ki: "Herkesin kazandığı ancak kendi boynunadır. Hiç kimse kendi vebalinden başkasını yüklenemez." (En’âm: 164) Allah herkesi kendi günahından sorumlu tutmaktadır. Kimse kimsenin günahını yüklenemez. Hiç kimse kimsenin güna­hından do­layı sorumlu tutulamaz. Kimse kimsenin günah lekesini taşıyamaz. Kaldı ki az evvel okudum âyeti; Allah Hz. Adem’i de Havva’yı da af­fetmiştir. Onlar bu günahla malul değil ki çocukları günahla dünyaya gelsinler. Bu düpedüz kilisede vaftiz yaparak para sızdırmadan başka bir şey değildir. Hz. İsa hadîsesi de böyledir. Diyorlar ki; efendim bizim pey-gamberimiz İsa burada çarmıha gerilerek, kendini fedâ ederek tüm hıristiyanların günahlarına kefaret olmuştur. Bundan böyle istediğiniz kadar günah işleseniz de korkmayın! Çünkü tüm gü­nahlarınızı Pey­gamberiniz sırtında alıp götürmüştür. İnsanları fer­diyetçi anlayıştan uzaklaştırıp günaha teşvik etme tuzaklarından biri. Hoş bizde de ki­mileri kimilerinin günahlarını yüklenmekten sırt­ları kamburlaşmıştır. Yok efendi hazretleri sizin vazifelerinizi yaparken uykusuz ka­lıyorlar­mış, yok kabir suallerinize bile onlar cevap vereceklermiş, falan filan. Bunların hepsi zırvadan başka bir şey değildir.
38:"Oradan hep beraber inin! Eğer benden size bir yol gösteren gelirse bilin ki; benim yol göstericime uyanlar için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da ol­maya-caklar­dır, dedik." Sizden kim, benden bir hidâyet rehberiyle karşı karşıya ge­lirse veya size benden bir hidâyet rehberi ulaşırsa, size yol göste­rici ola­rak, hüden olarak, benim emirlerimi, arzularımı size ulaştı­ran bir pey­gamber veya Peygamberin mesajı, kitabı veya sünneti size ulaşırsa. Kime? Adem’e veya Havva’ya mı? Hayır bu iş bütün insanlığa deni­yor. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlara.. "Benden size bir hidâyet, bir mesaj ulaşınca" Sizin durumunuz şu ikiden biri olacaktır; Ya: “Benim hidâyetime tabi olanlar için ne korku var­dır, ne mahzun olmak.” Ya böyle cehenneme gitme korkusu da, cenneti kaybetme üzüntüsü de duymayanlardan olacaktır. Veya: "Âyetlerimizi küfrederek yalanlayanlar da ce­hen-nem­liklerdir. Onlar orada ebedîyen kalacaklardır." (Bakara 39) Böyle olacaktır. Türkçeleştirelim bu bölümü: Allah’ın istekleri, yâni vahiy kendilerine ulaşınca insanlar iki grup oluyorlarmış. Ki­tap karşısında veya peygamber karşısında iki grup insan varmış: 1- Ya kimileri bu hidâyete tabi oluyorlar, o yol göstericinin yol gösterisine uyuyorlar, yollarını yol bilene soruyorlar, yol gösteri­cinin elinden tutuyorlar, o nasıl yol gösteriyorsa onun peşinde ol­maya çalı­şıyorlar, o zaman: "Onlar için korku da yoktur, mahzun da olmaya­cak­lardır." Hükmü geçerlidir. Yâni onlar kesinlikle cennete gidecekler­dir. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Yâni ne ce-enneme gitme korkusu, ne de cenneti kaybetme hüznü olmaya­caktır onlar için. A’râf sûresinde deniyor ki bakın: "Girin cennete; sizin üzerinize korku da yoktur mah­zun olma da." (A’raf: 49) Buna göre kesinlikle cennete gireceklerdir bunlar, diyoruz. Yâ-ni insanlar şöyle anlamamalılar: Dünyada mü'min olunca, Kur’an’la, sünnetle tanışınca yine de korkuyoruz, yine de mahzun oluyoruz, neden böyle oluyor öyleyse? Neden tüm korkulardan ve hü­zünlerden kurtulmuyoruz filan demesinler, çünkü dünyada ola­bilecek­tir bunlar. Üzüntüsüz, gamsız, tasasız bir hayat ancak cen­nette ola­bilecektir, bunu unutmayalım hiçbir zaman. 2- Ama ikinci bir grup da olacak insanlardan. Benden bir hidâ­yet rehberi, benden bir yol gösterici, benden bir vahiy ve peygamberle karşı karşıya geldiklerinde ikinci bir grup insan da şöyle davranacak­tır:
39:"Âyetlerimizi küfrederek yalanlayanlar da ce­hen­nemliklerdir. Onlar orada ebedîyen kalacaklardır." Âyetlerimizi yalanlayanlar da olacak, küfredenler de olacak­tır. Küfür; örtmek, örtbas etmek demektir. Kelime olarak küfür; bir şeyi kapatmak, kamufle etmek anlamına geliyor. Eşyayı örttüğü için ge­ceye kâfir denir. Aslında geceleyin de eşya aynen yerinde durmakta­dır ama gece onu örttüğü için geceye kâfir denir. To­humu örttüğü için çiftçiye de kâfir denir. Yâni mutlak mânâda kâfir dendi mi örten de­mektir. Buradaki küfür kelimesinde de böyle bir örtbas etme işi söz konusudur. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu­nun birkaç derecesi olur. Allah’ın âyetlerini örtmenin, kamufle et­menin birkaç derecesi vardır: 1- Meselâ âyetlerde; Allah’ın muradını açığa çıkarmayan, onu örtbas etmeye çalışan kişi kâfirdir. Âyeti inkâr ediyorum demi­yor da adam, meselâ namaz vardır, namazı kabul ediyorum, inkâr etmiyo­rum, ama işte insanlar eli boşmuş bir zamanlar, işleri güç­leri yokmuş, günde beş vakit kılabiliyorlarmış. Ama şu anda zaman değişmiştir, in­sanların ona zaman ayırmaları imkânsızdır demek küfürdür. Çünkü Allah’ın namaz diye emrettiği bu ibâdet emrindeki gâyesini kamufle ediyorlar. Veya başı kapatmak vardır İslâm’da ama yemeğin temiz ol­ma-sı için vardır. Baştaki kılların yemeğin içine düşmemesi içindir başı örtmek di­yorsa adam, bu da küfürdür. Bu birinci şekil Allah’ın mura­dını ka­mufle etmek türünde bir küfürdür. 2- İkinci bir küfür çeşidi (tabii kimi küfürler insanı dinden çıka­rır­ken kimileri de dinden çıkarmaz küfürler olacaktır): Meselâ, Allah’ın Resûlü "Geniş bir ev insanın saâdet alâmetidir." Buyurur. Ama in­san-lar bu genişliği kendilerine göre kamufle edip, kendile­rine göre bir genişlik mantığı uyduruyorlar ki, bu örtme, bu ka­muflaj insanı dinden çıkarmayan bir örtmedir diyoruz. 3- üçüncü bir küfür çeşidi daha var: İnsanlar kimi âyetleri gün yüzüne çıkarıp, kimilerini örtmeye çalışıyorlarsa, aman bu âyetler toplumda duyulmasın. Aman bu âyetler insanların günde­mine girme­sin. O zaman bizim saltanatımız sarsılabilir. O zaman insanlar bizim elimizi, eteğimizi öpmekten vazgeçebilirler. Aman bu âyetler duyul­ma-sın, o zaman bizim evde huzurumuz kalmaz düşüncesiyle kimi âyetleri gündeme getirip, kimi âyetleri kamufle etmeye, örtmeye, ört­bas etmeye çalışıyorlarsa bu da örtmedir ve küfürdür. Ama bu şöyle değil bakın: Şu anda biz bir yerleri örttük, duruyor oralar. Meselâ şu anda bizler Âl-i İmrân’ı örttük, Nisâyı örttük. Niye? Mecburen Bakara öğreniyoruz da ondan. Ama ben Âl-i İmrân’ı duymayasınız diye bunu yapıyorsam, Nisâ’dan haber­dar olmayasınız diye Bakara’yı gündeme getiriyorsam bu da kü­für olur Allah korusun. 4- Dördüncü bir küfür çeşidi: Hani biliyoruz ki âyetler mânâ ve lafız olarak âyettir. Yâni Kur’an hem metin hem de mânâdır. Kim ki Kur’an’ın lafzını gün yüzüne çıkarır da muhtevasını gizlerse bu da örtmedir yâni. Bakıyoruz mescidde, mektepte, televizyonda âyetlerin metni sürekli gündeme getirilir, ama aynı âyetlerin mâ­nâları, muhte­vaları ısrarla gizlenir. Halbuki Kur’an’ı sadece metin­den ibaret saymak da küfürdür, onu sadece meâlden ibaret say­mak da küfürdür. Bunun ikisi de küfürdür. Bakın meselâ adam: “De ki, O Allah tekdir” Âyetinin metnini okuyarak dese ki, ben bu âyete inanmıyorum diyerek âyetin metnini inkâr etse, bu kü­fürdür ve bu adam kâfirdir. Böyle değil de hayır ben yanlış söyle­dim! Ben: Âyetinin metnine inanıyorum da Allah’ın bir olduğuna inan-mıyorum! dese bu adam da kâfirdir. Neden? Çünkü bu defa da adam Kur’an’ın mânâsını, muhtevasını inkâr etmiştir. Öyleyse ha Kur’an’ın lafzını inkâr etmiş, ha onun mânâsını reddetmiş fark etmeyecektir. Kur’an hem metin hem de mânâdan ibarettir. Hal böyleyken, Kur’an okuma yarışmaları düzenleniyor, metin gündeme getiriliyor ama oku­nan yerlerin hiç olmazsa meâl olarak bari gündeme geti­rilmesi engel­leniyorsa bu da küfürdür. 5- Beşinci bir küfür de Kur’an’ın fonksiyonunu örtmek, varlık se­bebini ortadan kaldırmaktır. Adam Kur’an’ı oku­yor, ama onun kulluk kitabı olduğunu söylemiyor. Sanki felsefi bir doktrin gibi, bir sistem kitabı gibi, şiir kitabı gibi inceleniyor, ama amele konu edilmiyorsa, sanki bu âyetler güzel yazı yazmaya numûne olsun diye gelmiş gibi hep orada kullanıyorsa, veya adam konferansını, makalesini, vaazını süslemek için bu âyetleri kullanıyorsa, yada kendisinin haklılığını, kendi sistematiğinin düzgünlüğünü ispatlamak için kullanıyorsa bunlar da Kur’an’ı örtmenin bir başka şeklidir. Böylece âyetlerimizi küfredenler veya amelen onları küfre­den­ler, yalan sayanlar var ya. Meselâ biliyor adam, anlıyor âyetle­rin ne dediğini, ama imanını eyleme dönüştürmüyorsa, inandığı âyetleri amele dönüştürmüyorsa işte bu da ayrı bir küfür çeşididir. Yalan saymak, küfürden biraz farklıdır. İnkâr etmek, âyetleri tü­müyle reddetmek ve inanmamak demektir. Ama yalan saymak, âyetlere inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Meselâ adam namazın farz olduğuna inanıyor ama yine de kılmı­yor. Tesettürün farziyetine inanıyor ama yine de örtünmüyor. Ahiretin var­lığına inanıyor ama öyle bir hayat yaşıyor ki; hayatında bu inancın zerresini bile görmek mümkün değildir. İşte bu da âyetleri yalan say­mak demektir. İşte bu şekilde Allah’ın âyetlerini küfredenler, kamufle etmeye çalışanlar, toplumun gündeminden düşürmeye çalışanlar ve de âyet­leri kaale almayarak, âyetlerin imanını gündeme getirmeyerek onları yalan sayanlar: "İşte bunlar cehennem ashabıdır. Ve onlar orada ebe­dîyen kalacaklardır." Bunlar cehennemle, ateşle sohbet edeceklerdir. Ateşin arka­daşlarıdır, orada sohbet ede­cekler, orada oturup kalkacaklar. "Onlar ebedîyen orada kalacaklardır." Üstelik hiç çıkmamacasına. Kimi âyetler cennetle ilgilidir. Cen­netle ilgili olanlar öyledir, ama acaba cehennemden çıkış var mıdır? diye kimileri cehennemlikleri zorla oradan çıkar­maya çalışsa da, Kur’-an’ın genel mânâsına göre ebedîyen cehennemde kalanlar olacaktır. Bu konuda benim anladığım bu­dur.. Muhyiddin İbni Arabi’nin bu konuda bir mantığı, bir siste­ma­tiği vardır. Bu mantığa göre herhalde insanlar ebedîyen ce­hennemde kalmamalıdırlar. Galiba bundan dolaydır ki Hz. Ebu Bekir Efendimize o malum sözü söyletmişler: "Ya Rabbi! Beni Ce­henneme at! Vücu­dumu öyle büyüt, öyle büyüt ki cehennemi yal­nız benim vücudumla doldur! Ta ki orada benden başkası yanma­sın!” Yâni ille de yakacak­san, ille de tatmin olacaksan, ille de boşa gitmeyecekse cehennemin, kimseyi yakma da beni yak! dedirti­yorlar Allah korusun. Kitabı ve sün-neti benden çok daha iyi bilen bir efendimin böyle İslâm dışı söz­ler söylemesi mümkün değildir. Cehennemi yaratan Allah’ın abesle iştigal ettiğini, kendisinin Allah’tan daha merhametli olduğunu iddia etmesi mümkün değildir. Diye bir bölüme geldik. Buraya kadar ki bu 39 âyetlik bö­lüm sanki Kur’an’ın, dinin, Peygamberin gelme sistematiğinin ge­nel man­tığını anlattı. Cenab-ı Hak buraya kadar vahyi anlattı, ki­tap karşı­sın-da insanların durumunu anlattı, sonra da bunu Cenab-ı Hakkın gü­cünü kuvvetini anlatan âyetlerle destekledi. Allah tek Rab’tır! Allah tek İlâhtır! denildi. Sonra da bizim dünyada var oluş gâyemiz anlatıldı. Bakın sizi bunun için yarattım! Sizi dünyaya bu­nun için getirdim! De­nildi. Ama dikkat edin Şeytan da vardır! O mel'un babanızı nasıl cen­netten çıkardıysa, dikkat edin sizi de böyle bir tuzağa düşür­mesin! Denildi, sonra da bakın tarihte bunun yaşanmış örnekleri de vardır! Denilerek bu işin örneklerine dönülecek. Yâni bu iste­nen kulluk acaba nasıl yaşanmış, neler yapılmış, tarihte kimler neler yapmış, na­sıl yaşamış? Hangi tavırları takınmış ve başlarına neler gelmiş bu ko­nu-da örneklere dönülecek. Bir de burada özellikle İsrâil oğullarının anlatılmasında şöyle bir hikmet sezinliyoruz: Bu dosdoğru yoldan, sırat-ı müsta­kimden, şeytan insanı nasıl saptırmış konusu, yâni sırat-ı müstakim­den sapma konusu, Bakara sûresinde ağırlıklı olarak yahudilerin dünyaya mey­letmeleri sebebiyle olduğu vurgulanır. Ben Kur’an’ı bu mantıkla oku­madan önce bana yahudi lazım mı, değil mi diye düşünürdüm. Bana göre bana yahudi lâzım değildi. Çünkü çevremde hiç yahudi komşum yoktu. Onlarla hiçbir alışverişim yoktu. Kız vermeyecek, oğlan ever­meyecektim. Yahudi tanıdığım bile yoktu. Öyleyse bana neydi ki bu yahudilerden diyordum. Ama bakıyo­rum ki yahudiler diye, Beni İsrâil diye anlatılan bu insanlar bir tip­lemeymiş, bir insan tiplemesiymiş ki o ya­hudi tavrını sergileyenler bazen annem babam, bazen hocam, ba­zen kardeşim, eşim dostum arkadaşım, Allah korusun da bazen ben­mişim meğer. Yâni bu tavırları kim yapıyor idiyse işte onu anlatıyor­muş Allah. Değilse işte bu âyetler tarihte şunları şunları anlatıyormuş veya işte bir zamanlar yaşamış olan İsrâil oğullarını anlatıyormuş di­yemiyoruz. Buna Kur’an’dan iki delilimiz var: 1- Meselâ Cenab-ı Hak En’âm sûresinde Peygamberleri an­latır­ken buyurur ki: "Onlar (o peygamberler) Allah’ın hidâyetine eriş­tir­diği kimselerdir. Öyleyse sen de onların gittiği yoldan yürü!" (En’âm: 90) Demek ki bu Peygamberler Allah’ın yol gösterdiği in­sanlardır. Öyleyse sen de onların yoluna ittiba et! Sen de onlar gibi ol! diyor Al­lah Peygamberine. Ama bu aynı zamanda bizim için de bir emirdir. Demek ki Hz. Mûsâ’nın bu örnek hayatı benim için de örnektir. Bir de:
40:"Ey İsrâil oğulları! Size verdiğim nîmetimi ha­tırlayın! Siz benim ahdime vefalı davranın ki ben de si­zinle ahdime vefalı davranayım! Ve sadece benden kor­kun!" Bu âyetler Resûl-i Ekrem döneminin yahudilerine hitap ediyor. Lâkin bu ahid Rasûlullah döneminin yahudilerinden alınmamıştı. Çok önceki dedelerinden alınmıştı bu ahid. İşte bu hitabın öncekilere ol­masının yanında aynı zamanda peygamber dönemi yahudilerine de olması, bunun bizi de ilgilendirmesi anla­mına gelecektir diyoruz. 3. Bu âyetin bizzat bizi anlattığına dair bir delil daha vardır: Mâide sûresinde 12. 13. ve 14. âyetleri Allah’ın yahudi ve Hıristiyan-lardan ahid aldığını, onlarla anlaşma yaptığını anlatır. Ve sonunda eğer yahudi ve hıristiyanlar Allah’la yaptıkları bu anlaş­maya uygun hareket ederlerse rahat ve huzur içinde yaşayacakla­rını, işlerinin dü­zenli gideceğini beyan eden bu âyetlerin hemen arkasından şöyle buyurulur: Eğer bu yahudi ve hıristiyanlar Al­lah’la aralarındaki bu an­laşmayı nakzederlerse, o zaman da fitne, fesat, boğuşma, kavga içine düşecekleri ve kıyamete kadar bunun de­vam edeceği anlatılıyordu. Öyleyse bize de kitap gönderilmesi bi­zim Allah’la anlaşmamız anla­mına gelmektedir. Ve bu kitaba bizim evet dememiz, bu kitap doğrul­tusunda hareket etmemiz, so­nunda işlerimizin düzeleceği ve cennet kazanacağımız anlamına gelir. Kitaptan ayrı ha­reket etmemiz, kitapla diyalogu kesmemiz de kin, gayz ve düş­manlıkla kıyamete kadar birbi­rimizi yememiz anlamına gelecektir. "Ey İsrâil oğulları!" İsrâil; Yakup Aleyhisselâm'ın Kur’an’da da kullanılmış adıdır. Bizzat kendisinin adı. Abdurrahmân, Abdullah gibi Allah’ın kulu anla­mına geliyor. Yakup Aleyhisselâm da İbra­him Aleyhisselâm'ın oğlu İshak Aleyhisselâm'ın oğludur. İsrâil oğulları ise işte bu Yakup oğlu, İshak oğlu, İbrahim oğlu sülalenin adıdır. Yakup Aleyhisselâm'ın on iki oğlundan meydana gelen sülalenin adına Yakup çocuk­ları veya pey­gamber çocukları anlamına İsrâil oğulları denir. Bu Yakup’un çocukla­rının ilk vatanları Kudüs civarıdır. Hani Hz. İbra­him kavmiyle, ba-bası ve idarecilerle verdiği çetin bir mücâdeleden sonra ülkesini terk etmek zorunda kalır. Ur bölgesinden Harran’a, sonra oradan Şam’a, oradan da Kudüs bölgesine gelip yerleşir. Hz. İbrahim’in Mısır’a da bir seferi­nin olduğunu biliyoruz. Allah’ın emriyle Oğlu İs­mail ile birlikte hanımı Hacer’i Mekke bölgesine bırakıp gelir. Hz. İbrahim’in kendisinin yaşa­dığı bölge Kudüs ci­varındaki Halilu’rrahmân denilen bölgedir. İbrahim (a.s)’ın vefatından sonra bu bölgede İbrahim (a.s)’ ın öteki hanımından dünyaya gelen oğlu Hz. İshak peygamber olarak görevlendirildi. Demek ki iki oğlundan Hz. İsmail Mekke bölgesinde, Hz. İshak da Kudüs bölgesinde görevlendirildi. Kudüs bölgesinde İs-hak (as.)'ın vefatından sonra onun oğlu Yakup (a.s) peygamber ola­rak görevlendirildi. Yakup (a.s)’ın on iki oğlu vardı. Bu oğullarından birinin adı da Yusuf’tu. Yusuf sûresinde uzun uzun Rabbimiz onu ve hayatını anlatır. Baba Yakup (a.s)'ın, diğer oğullarından fazla Yusuf’a meyli vardır. Babalarının bu meylini kıskanan öteki çocukları kardeşleri Yu­suf’u kuyuya atarlar. Kervan, Mısır, pazar, Azîz, zindan filan derken Hz. Yusuf Mısır’da yönetime getirilir. Bundan sonra baba Yakup (a.s) ve onun diğer oğulları Mısır’a gelip yerleşirler. Görü­len ve bilinen o ki Yakup (a.s)’ın çocukları uzun bir süre Mısır’ın yönetimini ellerinde tu­tarlar. Peygamber çocuklarının yönetiminde bulunan Mısır halkı uzun bir süre mutlu bir hayat yaşar. Ve nihâyet her toplum gibi sünnetullah gereği Mısır’da da peygamber çocuk­ları denen bu İsrâil oğullarının egemenlikleri son bulur. Mısır yö­netimine Firavun oğulları denen az­gın bir sülale hâkim olur. Firavun oğulları, yönetimi ellerine geçirir geçirmez Mısır’da yıllardır yönetimi ellerinde bulundurmuş olan bu İsrâil oğullarını köle durumuna düşürür. Zâlim Firavun oğullarının elinde gerçek­ten İsrâil oğulları acımasız bir azap yaşamaya başlarlar. Son dö­neme yaklaşıl­dığında köle durumuna düşürülmüş bulunan ve en kötü bir hayatı ya­şamaya mahkûm edilmiş olan bu İsrâil oğulları­nın arasından bir kurta­rıcının çıkması ve İsrâil oğullarını bu Fira­vun sisteminin acımasız zul-münden kurtarması fikri yaygın hale gelir. Allah’ın sünneti gereği ezilen toplumlara, mus’taz’aflara böyle kendi içlerinden bir kurtarıcı gönderilmesi söz konusudur. İşte bunu hisseden Firavun yönetimi İsrâil oğullarının arasın-dan böyle bir kurtarıcının gelip kendi yönetimlerine son vermesinden korktuğu için bu toplumun doğan bütün erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını da hayasızlaştırmayı planlar. Böylece hem belki bu Mûsâ’dır diye doğan bütün erkek çocukları öldürürken, hem de belki ileride Mûsâ’yı doğuracak kadın bu olabilir diye kız çocuklarını da Mûsâ’yı doğuracak özelliği kalmayacak biçimde haya­sızlaştırmayı planlar. Ama görüyoruz ki onun bir hesabı varsa Allah’ın da bir he­sabı vardır. Bu kadar büyük bir tedbir almasına rağmen Firavun, Mûsâ’nın doğuşunu engelleyemez. Mûsâ doğar. Kardeşi Harun’la beraber Hz. Mûsâ yıllar yılı köleliği yudumlamış toplumuna yolla­rını gösterir ve onları Firavun’un zulmünden kurtarır. Çölde onların hürleşmeleri için uzun bir süre çalışır. Onlar adam olurlar, olmazlar, Mûsâ’yı uğraştı­rırlar ve aradan bir dönem geçtikten sonra Hz. Mûsâ’nın vefatından sonra yine bu toplum yoldan çıkar. Daha sonra, Tâlût’un Câlût’u öl­dürmesiyle İsrâil oğulları Dâ-vûd Aleyhisselâm döneminde tarihteki en bü­yük güce ulaşırlar. En güçlü dönemlerini yaşarlar. İsrâil oğullarının tarihlerinde en zirvedeki dö­nemleri işte bu Dâvûd Aleyhisselâm ve Süley­man Aleyhisselâm dö­nemleridir. Ama bu dönem de fazla sürmez. Süley­man Aleyhisselâ-m'ın vefatından sonra İsrâil oğulları, şeytanın yollarına ka­pılarak he-men yine yoldan çıkarlar. Peygamber öğretisini bıraka­rak şeytanların uydurduğu sihir veya beşerî sistemlerin peşine ta­kılırlar ve sapıklık içine düşerler. Allah’ın sistemini bırakıp beşerî sitemlere tes­lim oldukları bu dönemlerinde Allah’ın kendilerine gönderdiği pey­gamberlerden pek çoğunu yalanlarlar, pek çoğunu da öldürürler. Hattâ bu derbederlik dönemlerinde Allah’ın peygamberle­rin­den Yahya’yı Aleyhisselâm ve Zekeriya’yı Aleyhisselâm şehid ederler. Daha sonra da kendilerine Allah tarafından gönderilen İsa’yı Aleyhis-selâm da öl­dürmek için onun peşine takılırlar. İsa’ya Aleyhisselâm benzetilen bir Hava­riyi İsa diye öldürürler ve nihâyet yeryüzündeki bu keşmekeşlikleri devam ederken Hz. Muhammed Aleyhisselâm döne-mine gelinir. Resul-i Ekrem dönemine gelindiğinde bu İsrâil oğulların-dan belli bir ke­sim Medine ve civarında yaşamakta­dır. Medine’de Be-ni Kureyza, Beni Nadir, Beni Kaynuka ve Hayber’de de Hayber yahu-dileri Rasulullah’ın Medine kentine hicret buyurma­sıyla tarihte pey-gam­ber karşısında yerlerini alırlar. İşte tarihin bu son dönemlerinde yaşadıkları bu derbeder ha­yattan kendilerini kurtaracak bir kurtarıcı olarak bekledikleri ve Tev­rat’ta özelliklerini ezberledikleri peygamber gelmiş yanı başlarında du­ruyordu. İşte Medine’de inmeye başlayan Bakara sûre­siyle Rabbimiz, onlardan söz eder ve onları bekledikleri bu kurtarıcıya imana çağırır. Rabbimiz, o günkü bu İsrâil oğullarının artığı olan yahudileri son pey­gamberine ve ona gönderdiği son kitabına imana davet eder. Allah’ın son peygamberinin Medine’yi şereflendirdiği o dö­nemde yahudilerin durumu şöyleydi: O güne kadar tarihte kendi­lerine pek çok peygamberler gönderilmiş, pek çok kitaplar gönde­rilmişti. Al­lah’ın hak kitapları Tevrat, Zebur ve İncil hep bu topluma gönderil­miş-ti. Allah, ısrarla o güne kadar bunları sürekli uyarmıştı. Ama bu toplum peygamber bilgisine, vahiy bilgisine, kitap bilgisine sahip ol­dukları halde kendilerine gönderilmiş kitapları hep arkala­rına atmış, Allah’ı unutmuş ve Allah’ın gönderdiği peygamberleri yalanlamış veya şehid etmiş, hep böyle bir karakter sergilemiş­lerdi. Ellerinde kitapları olmasına rağmen kitapla ilgisiz bir hayat yaşamayı yeğlediklerinden dolayı, karakterlerinin bozukluğundan ötürü, bilhassa kölelik psiko­zuna düşmeleri sebebiyle hayatları boyunca böyle rezil, zelil ve köle bir hayat yaşamak bunların vaz­geçilmez kaderleri olmuştu. Burada hemen bu sünnetullahtan hareketle şunu söyle­mek iste­rim: Hemen hemen bugün tıpkı İsrâil oğullarının karakte­rini sergi­leyen İslâm ümmeti de ellerinde Allah’ın kendilerine gön­derdiği Kuran olduğu halde, önlerinde şanlı bir Nebînin hayat düsturları durduğu halde kitabı ve peygamberlerini bir tarafa bıra­kıp şeytanların uydur­duğu sihirlere, demokrasi gibi beşerî sitem­lere bel bağlayıp onunla uyuşturabilmek için de kitaplarını kendile­rine göre yorumlama bed­bahtlığına düşen, peygamberin yolunu, sünnetini öldürerek, onun günlük hayattaki örnekliliğini bitirerek, onunla ilgilenmeyerek, ilgisiz­likleri sebebiyle peygamberlerini öl­düren bugünkü İslâm ümmetinin de aynen onların durumuna dü­şeceğini, düştüğünü anlatıyor Rab-bimiz bu âyetlerinde. İşte İsrâil oğulları ve işte İsmail oğulları. Ne farkımız kalmış bunlardan? Onlar kitaplarını arkalarına at­mışlar, onlar peygamberle ilgilenmemişler, hayat programlarını kitaba ve peygambere sormamışlar, kitaba ve peygambere rağ­men farklı bir hayat yaşamışlar ve sonunda rezil bir hayatın adamı olmuşlar. Kita­bım Kur’an, peygamberim Hz. Muhammed Aleyhisselâm di­yen İslâm ümmeti de kitabı ve peygamberi tanımadan bir hayat yaşamaya de­vam ederse onların da aynı akıbete düşmeleri kaçı­nılmazdır, diyor Rabbimiz. Hem onlara, hem de bize hitap ederek buyurur ki: Burada şöyle bir şey dikkatimizi çekiyor: Ey peygamber ço-cukları! Diye hitap ediyor Allah. Yâni onları önce bir onore ediyor, bir taltif ediyor. Yâni onlara hem sorumluluklarını, hem de konum­larını hatırlatarak diyor ki; gelin inat etmeyin! Bakın bir vakitler peygamber çocuğu idiniz! Siz onların torunları, onların çocuklarısınız! Diye onları hakka davet ediyor. Allah Rahmândır, Rahimdir. Bizi mat etmek, bize galip gelmek, bizi pes ettirmek için din gönder­mez Allah. Bize mer­hamet ettiği için, bize yol göstermek istediği için din göndermiştir Rabbimiz. Ondan dolayı da sözü hep döndü­rüyor, dolaştırıyor, bizi hep cennet yolunda tutmaya, ya da arzula­rını gerçekleştirme orta­mında bulunmaya teşvik ediyor. İşte İsrâil sözü de bunu gerektiriyor. Sanki, Ey Peygamber çocukları! Ey peygamber torunları! Buna göre sanki: Ey imam hatipliler! Ey medrese mezunları! Ey İlâhî­yat mezunları! Ey imamlar! Ey vaizler! Ey müftüler! Veya ey bir vakit­ler imamın arkasından hiç ayrılmayan, camiye beraber gittiğimiz! Ya da ey bir vakitler çevresindekilere hakkı ve hakikati anlatmasından dolayı başına şunlar şunlar gelenler! Ey bunun için hapislere düşenler diye adamın bir vakitler ki, İslâm’ına tutu­nup onu yeniden İslâm’a da­vet imkânımız olacak. Yâni karşımız­daki şahsa hem konumunu, hem de sorumluluğunu hatırlatarak onu istenilen konuma çekmeye çalış­ma­lıyız. Bu âyet bize bunu anlatır. Yâni muhataplarımızın hem konumlarını, hem de sorumlu­lukla­rını hatırlatacak bir ifadeyle söze başlamamız, böylece bizi din­lemelerini temin etmemiz isteniyor Âyet-i kerîmede. Ey cömert oğlu! Ey mücahit torunları! Ey âlimin oğlu! Ey Allah’a itaat eden salih kulun çocukları! Siz de Hakka teslim olmada babanız gibi olun! Diyor sanki Rabbimiz.. "Size verdiğim nîmetimi hatırlayın!" Allah’ın sizin üzerinizdeki nîmetlerini hatırlayın. Peki hangi nî-metlerdi bunlar? Bu nîmetler henüz yok ortada. Ama sayılacak biraz sonra. (ve iz..ve..ve iz.) diye biraz sonra tek tek ele alınacak. Mısır’da Yusuf Aleyhisselâm dönemi Allah’ın onlara verdiği nî­metler, sonra Mûsâ döneminde, Mûsâ ve Harun Aleyhimesselâm reh-berliğinde yıllardır ezilmişliği yaşadıkları Firavun sisteminden kur­ta-rılmaları nîmeti, arkasından Kudüs’ün fethi, arkasından Dâvûd Aley-hisselâm döneminde ve Süleyman Aleyhisselâm döneminde Al­lah’ın kendilerine lütfettiği nîmetler, Tâlût’un Câlût’u öldürmesi gibi in­şallah âyetler geldikçe demeye çalışacağız; ama burada birkaç tane­sini şöyle özetle ifade eder­sek: 1- Bu nîmet, Allah’ın onları üzerinde kıldığı din demektir. 2- Nîmet Rabbimizin onları üzerinde kıldığı sırat-ı müstakim­dir. 3- Bu nîmet kitaptır, Allah’ın onlara gönderdiği Tevrat’tır. 4- Bu nîmet Peygamberlik ve risalettir. Allah İsrâil oğulla­rına pek çok Peygamberler göndermiştir. 5- Bu nîmet üzerlerine kayanın kaldırılması, Men ve Selva­’nın indirilmesi, onlar için denizin yarılması, Firavun’un zulmünden kurtul­maları, bulutun onları gölgelendirmesi, taştan su çıkarılması, bıldırcın ve kudret helvası ile Rabbimizin çölde onları doyurması­dır. 6- Allah’ın lütfuyla dönemlerinde İsrâil oğullarının diğer mil­let­lere üstün kılınmaları gibi tarih boyunca Allah’ın onlara lütfettiği nîmet­lerdir. Ey İsrâil oğulları! Size verdiğim nîmetlerimi hatırlayın da: "Siz benim ahdime vefalı davranın ki, ben de si­zinle ahdime vefalı davranayım! Ve sadece benden kor­kun!" Sizler bana verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin ki; ben de size olan vaadimi îfâ edeyim. Ve sadece benden korkun! Sadece benden çekinin!! Ürküntünüz bana olsun!! Benden olsun!! Cenab-ı Hak burada İsrâil oğullarıyla kendi arasında ger­çek-leşmiş bir anlaşmadan söz ediyor. Acaba bu anlaşma sadece Rabbi-mizle onlar arasında gerçekleşen bir anlaşma mıydı? Yâni acaba bu anlaşma onları diğer insanlar yanında farklı bir konuma getiren özel­likleriyle ilgili ve sadece bunlarla alâkalı bir anlaşma mıydı? Yoksa herkesle yapılan bir anlaşma mıydı bu? Bunu bilmi­yoruz. Ama bildi­ğimiz o ki; Cenab-ı Hak her yer ve zamanda kulla­rından söz almıştır. Her zaman ve zeminde kullarıyla anlaşma yapmıştır. Bu: 1- Ya fıtrattır. Yâni bu ahit alma işi fıtratla olmuştur. Allah in­sanı öyle bir fıtrat üzere yaratmıştır ki; insan fıtraten yol bulabi­lecek, Allah’a yönelebilecek özellikte, kapasitede yaratılmıştır. İşte yaratılış gereği Allah kulluğa müsait olan, kulluğa elverişli yaratılan bu maya­sıyla, kendisini sürekli Rabbine kulluğa çağıran bu fıtratıyla, peygam­berleri vasıtasıyla insanlardan söz al­mıştır diyordur. 2- Veya ikinci bir mânâsıyla bu ahid, Cenab-ı Hakkın Hz. Adem’e verdiği o ilk ahittir denmiş. Yâni atamızdan aldığı o ilk ahidle onun şahsında, insanların tümünden alınan ahiddir bu ahid denmiştir. Hani Cenab-ı Hak, Hz. Adem Aleyhisselâm'a sûrenin biraz evve­linde şöyle buyurmuştu: “Ey Adem ve ey Havva! İnin yeryüzüne! Ve şunu asla unutmayın k; Sizden kim benden bir hidâyetle, bir hidâ­yet rehberiyle karşı karşıya gelirse. Veya her ne zaman size benden bir hidâyet rehberi Peygamber ulaşırsa, size yol gösterici olarak, hüden olarak, benim emirlerimi, arzularımı size ulaştıran bir Peygam­ber veya Peygamberin mesajı, kitabı veya sünneti ula­şırsa.” Kime? Sadece Adem’e ve Havva’ya değil tabii. Bunu daha önce demeye ça­lışmıştım bütün insanlara, kıyamete kadar gele­cek tüm insanlığa. “İşte kim de bu mesaja uyarsa, bu mesaja ilgi gösterip hayatını bu mesaja göre düzenlemeye çalışırsa, kim bu ahdimi yerine getirir ve gönderdiğim elçime teslim olursa, ben de vaadimi yerine getirecek ve onları tüm korkulardan ve mahzun ol­maktan koruyacak ve kurtaraca­ğım!” buyurmuştu ya, işte o ahid, bu ahittir denmiş.. 3- Veya buradaki ahid; Cenab-ı Hakkın Tûr dağını onların üzer­lerine kaldırıp kitaplarının içindekilere kuvvetle tutunmaları, ki­taplarıyla ilgilerini, alâkalarını kesmemeleri, kitaplarındaki âyetleri sü­rekli hatırda tutarak hayatlarını onunla düzenlemeleri, kitabı kendile­rinden, kendilerini de kitaplarından ayırmamaları konusun­daki aldığı ahittir, denmiş. 4- Veya son elçim, Ahmed ismindeki peygamberim geldiği za­man ona iman edeceğinize, onu destekleyeceğinize ve her­kesten ön-ce ona sahip çıkacağınıza dair bana söz veriyor musu­nuz? diye Allah onlardan her bir dönemde söz almıştı da onlar: Evet ya Rabbi! Son elçine herkesten önce biz iman edeceğiz ve ona biz sahip çıka­cağız diye söz vermişlerdi. Belki de burada haydi öyleyse bana verdi­ğiniz sözünüze sahip çıkın! İşte bu son elçim karşınızda duruyor! Ona iman edin! denilmektedir. Allah hatırlatı­yor. Haydi, hani bana söz vermiştiniz. İşte o şimdi gerçekleşiyor. El­çim yanı başınızda! Hem de ayağınıza kadar gelmiş. Mekke’den sizin yurdunuza hicret etmiş. Bil­diğiniz bir insandı, tanıdığınız bir insandı. Tevrat’ta, İncil’de vasıflarını âdeta ezberlediğiniz ve düne kadar çevrenizdeki putperestlere karşı da kendisiyle istifta ettiği­niz, nerede kaldı? Gelmesi gecikti diyerek kurtarıcı olarak bekleyip durduğunuz bir peygamberdi. Haydi öyleyse ona iman ederek, ona sahip çıkarak ahdinizi ye­rine getirin denilmek­tedir. Ama en doğrusu insanlığın Hz. Adem’le başlayan ilk dönemin­den beri Allah’ın kendilerine göndermiş olduğu İlâhî risaletlerle karşı kendilerinden alınan ahittir. Her bir zaman dilimi içinde kitaplar ve peygamberler göndererek Rabbimizin her bir dönem insanından al­dığı ahittir bu ahid. Şimdi anlıyoruz ki; Allah’la bir anlaşma yapmışız. Ne anlaş­ması bu? Adem Aleyhisselâm dönemindeki bir anlaşma veya cen­netten çıkarken ki bir anlaşma, bir affetme anlaşması, ya da bir Rab olma, bir kul olma anlaşması. İşte Kur’an burada bize onu bildiriyor. Yâsîn sûresindeki âyet de bize bunu anlatır: "Ey Ademoğulları ben size: Şeytana kulluk etme­yin! Çünkü o size apaçık bir düşmandır diye bir an­laşma yap­madım mı?" (Yâsîn: 60) Ey ademoğulları! Allah sizinle bir anlaşma yapmadı mı? Şey­tana kulluk etmeyin! Ve sadece bana kulluk yapın diye!! Bakın Allah bizimle bu konuda bir anlaşma yaptığını bize haber veriyor. Peki ne zaman yaptı bizimle bu anlaşmayı? Peygamber gönde­rince yaptı. Kitabını indirince yaptı. Bize akıl, fikir, feraset verince yaptı. Bizi bunu anlayabilecek fıtratta yaratınca yaptı, Peygambe­rin sesini duyurunca yaptı. Ya da bizi diniyle karşı karşıya geti­rince yaptı. Öyle değil mi? Dinle insanlar karşı karşıya gelince, Peygamberle karşı karşıya ge­lince veya akıl bâliğ olunca kimileri kabul ettiler, bu anlaşmaya sâdık kalacağız diye, kimileri de red­dettiler. Mü'minim! diyenler, müslüma-nım! diyenler bu anlaşmayı kabul ettiler. Değilim diyenler de bu an-laşmayı reddettiler. İşte ey İsrâil oğulları! Sizler, hani Allah’la anlaşmayı kabul et­miştiniz, tamam demiştiniz, Tevrat’taki hükümleri kabul etmişti­niz. O zaman siz bu anlaşmanıza sâdık kalın ki, ben de size cen­net vereyim! Siz bana kul olun ki, ben de size cennet vereyim. Ve sadece benden korkun. Ürküntünüz sadece benden olsun. Yâni hep endişeniz bu ol­sun. Ya Rabbimi üzersem, ya Rabbimin gaza­bını üzerime çekersem, ya Rabbim rahmetiyle muamele etmezse, ya Rabbim bana cennet vermezse, ya Rabbim gazabıyla beni Cehennemine yuvarlarsa... Hep endişeniz bu olsun. Derdiniz bu olsun. "Sizler bana olan ahdinizi yerine getirin ki, ben de size olan vaadimi yerine getireyim." Benim son Peygamberim Hz. Muhammed geldiği vakit ona inanmak ve ona yardım etmek konusunda bana verdiğiniz sözü­nüzü yerine getirin ki, ben de size olan vaadimi yerine getireyim. Sizler şu anda karşınızda duran, daha önce ona ilk inanan ve ilk sahip çıkıp destek verecek olanlardan olacağız diyerek bana söz verdiğiniz son elçime inanarak sözünüzü yerine getirin ki, ben de size olan vaadimi yerine getireyim. Yâni sizin işlediğiniz günahlar yüzünden boyunları­nıza vurduğum zincirleri kaldırıp ata­yım. Alınlarınızdaki daha önce işlediğiniz günahlara karşılık vur­duğum ve yıllar boyunca taşıdığınız zillet ve meskenet damgasını silivereyim ve sizi affedeyim. Sizi tekrar yeryüzünün hâkim gücü haline getireyim. Sizi Yusuf Aleyhisselâm dö-nemindeki Mısır’ların hâkimi­yetine, Dâvûd ve Süleyman Aleyhisselâm lar dönemindeki saltanatlara ka­vuşturayım. Haydi ne duruyorsunuz bana verdiğiniz sözü yerine getirin! Ben de size verdi­ğim ahdimi yeri-ne getireyim! diyor Rabbimiz. Bakın bu âyet bize de şöyle diyor: Ey İsmail oğulları! Ey üm-met-i Muhammed! Ey Muhammed Aleyhisselâm yolunun takipçileri! Ha­tırlayın size olan nîmetlerimi! Bir gün Mekke’deydiniz. Tek başına, yapayalnız ortaya çıkmıştınız. Öyle bir durumdaydınız ki, hiç bir şey bilmiyordunuz. Sonra aranızdan birini elçi seçti Rabbimiz ve o elçiye kitap gönderdi. Ve o elçiyle, o elçiye gönderilen kitapla bizler yolu­mu-zu bulduk. Yolsuzduk, yolumuzu bulduk. Bilgisizdik, Allah bilgisiyle bilgilendik. Allah sayesinde hidâyete ulaştık. Karanlık bir dünyadan aydınlık bir hayata gözlerimizi açtık. Bu Allah elçisinin Mekke’den Medine’ye hicretiyle ufuklar ge-nişledi. Sonra bu mübârek elçinin bu dünyadan öbür âleme hicret et­mesinden hemen kısa bir süre sonra dünyanın en büyük, en güçlü devletleri bile lokmalar halinde müslümanların ağzına sunuldu. Müs­lümanların önünde yeryüzünün en büyük devletleri bile birer birer diz çöker oldu. Yeryüzünün en büyük saltanatları ve mülkleri müslüman-ların ellerine sunuldu. Peygam­berin zuhurundan sonra he­nüz yüzyıla varmadan Çin sınırlarından Atlas Okyanusu sınırlarına, Kafkasya iç-lerinden Sibirya’ya doğru, Asya ve Afrika içlerine doğru geniş bir böl-gede İslâm hâkim olu­yordu. Öyleyse ey müslümanlar! Hatırlayın o günleri! O günlerde lü­tuflar Allah’tandı. Bütün bunları size o günlerde lütfeden Rabbinizdi. O günlerinizi size Allah nasip etmişti. Hatırlayın o günlerinizi de haydi bana verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin ki, ben de size verdiğim ah­dimi yerine getireyim. Sizler her şeye rağmen bana döneceğinize, be­nim istediğim hayatı yaşayacağınıza, kitabımla ve peygamberimle di­yaloglarınızı kesmeyeceğinize dair bana söz vermiştiniz. Rabbimiz Allah diyeceğinize, hayatınızı benim kural­larımla düzenleyeceğinize, benim kitabımı arkanıza atıp şeytanla­rın uydurdu-ğu sistemlerin pe­şine gitmeyeceğinize dair bana söz vermiştiniz. Hadi bana ezelde verdiğiniz bu sözlerinizi yerine geti­rin! Yeniden kitabıma dönün! Yeni­den peygamberimin sünnetine sarılın ki, ben de sizi tarihte yaşadığı­nız ve hasretini çektiğiniz o günlere tekrar kavuşturayım. Yeniden sizleri yeryüzünün efendisi yapayım! diyor Rabbimiz. Eğer biz bunu gerçekleştirebilirsek bile­lim ki, Allah da bize olan vaadini gerçekleşti­recek ve bizi tekrar yeryüzünde izzet ve şerefe kavuşturacaktır. Âyet bize de bunları söylüyor. Buradaki ahid İslâm’a ve İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’e Aleyhisselâm tabi olma, ona sahip çıkıp herkesten önce ona destek verme konusunda daha önce yahudilerin Allah’a verdikleri ahiddir. Buna karşılık Rabbimizin onlara söz verdiği ve yerine getireyim bu­yurduğu vaad de : 1- Cennettir. 2- Zilletten ve meskenetten kurtuluştur. 3- Rabbimizin onlara hayatın yollarını kolaylaştırma husu­sunda verdiği sözdür. 4- Veya Rabbimizin onları ve tüm insanları korumaya, kolla­maya, onlara destek vermeye dair verdiği sözdür: "Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder." (Muhammed 7) gibi. 5- Veya hayattaki nîmetleri, güçleri ve imkânları onların emrine verme gibi Allah yardım etmesidir. 6- Veya onları Adn cennetlerine gönderme gibi, onları ce­hen-nem azabında âzâd etme gibi Allah ta onlara vaadini yerine getire­cektir. Ama unutmayalım ki bu söz, bu ilkelerle sınırlıdır. İnsanlar ne kadar bu ilkelere sâdık kalırlar, ne kadar Allah’a Allah’ın iste­diği bi­çimde kulluk yapmaya koyulurlarsa Allah da o kadar onlara yardım edecektir. Ama şurası da bir gerçektir ki insanlar, Allah’a karşı hiçbir za­man herhangi bir hak iddiasında bulunamazlar. Yâni ya Rabbi bak biz sana karşı şunları şunları yaptık, artık sen de bunlara karşılık şöyle şöyle yapmalısın gibi hiçbir hak iddiasında bulunamaz insanlar. Çünkü insanları Allah yaratmıştır. Yâni tüm insanlar Al­lah’ın malı, mülkü durumundadırlar. Mülk olanın mâlik olanı minnet altında tut­ması da düşünülemez. Öyleyse başka değil, sadece Allah’ın lütfu ve rahmeti sonucunda bu kadar mükâfatlara nail olabilirler. "Ve bir de yalnız benden korkun!" Peygamberime inanma, dinime sarılma konusunda, bana kul­luk konusunda yalnız benden korkun! Benden başka hiç kim­seden korkunuz olmasın. Hani bana bir söz vermiştiniz: "Yemin olsun ki Allah İsrâil oğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki mutemet göndermiştik de Al­lah buyurmuştu ki:"Ben sizinle beraberim! Andolsun ki eğer namazı kılar, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder ve onlara kuvvetle yardımda bulunur ve böy­lece Allah’a güzel bir borç sunacak olursanız elbette ben de sizin gü­nahlarınızı örter ve sizi mutlaka zeminle­rinden ırmaklar akan cennetlerime korum. Ama bun­dan sonra sizden her kim de küfrederse muhakkak ki o, dosdoğru yoldan sapıp gitmiştir" (Mâide 12 ) İşte bana verdiğiniz bu sözünüzü yerine getirme konu­sunda sa­dece benden korkun. Eğer sizler insanlardan gelebilecek tehlike­lerden korktuğunuz için yamukluk yapıyorsanız veya elde ettiğiniz mal mülk, makam mevki gibi imtiyazların elinizden gide­ceği korkusuyla yan çiziyorsanız bilesiniz ki, Allah’ın izni olmadan hiç kimse size zarar veremez. Öyleyse hem dünya konusunda, hem de âhiret konusunda yalnız Allah’tan korkun! Çünkü dünya­nın da, âhiretin de sahibi Al­lah’-tır. Allah’tan korkun ki, Allah kork­tuklarınızdan emin kılsın. Al­lahtan korkun ki, zimamı Allah’ın elinde olan tüm korktuklarınızın şer­rinden Allah sizi korusun. Âhirete ve Allah’ın azabına inanan mü'min devamlı bir korku içinde olur. Bu korku: 1- Öncelikle Allah’tan, Allah’ın makamından ve büyük gü­nün azabından dolayı gerekli bir korkudur. "Kulları içinde Allah’tan sadece âlimler korkar. Al­lah azizdir, bağışlayandır" (Fâtır: 28) Âyeti bunu anlatır. Allah’tan ancak âlimler korkar. Allah’ı bilen­ler, Allah’ı tanıyanlar elbette Allah’tan korkacaklardır. O za­man âlimin kim olduğu konusu da aydınlığa kavuşmuş oluyor bu­radan. Âlim kimmiş? Allah’tan korkan ve onun emirlerine koşan ki­şiymiş âlim. Ezan okununca hemen fırlayıp mescide koşan amele âlim, yerinde çakılıp kalan profesör de cahilmiş demek ki. 2- Allah’ın hadlerini ikâme edememekten korkar mü'minler. Al­lah için adâlet "kısd" yapamamaktan korkarlar, kâfirlerin ve din düş­manlarının kendilerini fitneye düşürmelerinden, kendilerinin de onların fitnelerine konu olmaktan korkarlar. Kendilerinden sonra gelenlerin, çoluk çocuklarının Allah yolunda lâyıkıyla yürüyemeye­ceklerinden korkarlar. Yerlerine geleceklerin İslâm’a bağlı kalama­yacaklarından korkarlar. Bu korku onları, çocuklarını müslümanca eğitme çabasına sevk eder. Onları, Allah’ın istediği biçimde eğit­meye âzami gayret gösterirler ve onların üzerlerine âdeta titreyip dururlar. Yine bir kısım imtihanlar vasıtasıyla Allah kullarını dener. İşte bu imtihanlar esnasında şeytan insanlara korku vermek ister. Onları bir kısım kaygılarla korkutmaya çalışır. Halbuki o, ancak ve­lilerini kor­kutur. Şeytan ancak kendisini veli edinenleri, kendisini dost bilip onun fısıltılarına kulak verenleri korkutur. Allah’ı veli bilip O’na kulluğa yö­nelenleri asla korkutamaz şeytan. "İşte o şeytan sadece kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın. Eğer mü'minlerdenseniz sadece ben­den korkun." (Âl-i İmrân: 175) Evet o şeytanlar sadece kendi dostlarını korkutabilir. Mü'min-ler ise: "Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: "Düş­manlarınız sizin için ordu topladı. Onlardan kor­kun!" Dediklerinde, bu onların imanlarını artırdı ve de­diler ki; Allah bize yeter! Hem o ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân 173) Evet, kendilerine; ey müslümanlar, korkun, ürkün, çekinin, çünkü Mekkeli düşmanlarınız sizin için ordular topladılar. Sizin için insanlar toplanıyorlar, toplandıkça toplanıyorlar, büyük büyük ordular hazırlıyorlar dediler. Amansız bir savaş kapı­nızda dediler, işiniz bitik dediler. Geldiler, geliyorlar diyerek müslümanları korkutmak istediler. Ama ne derlerse desinler, hiç fark etmez. Bilâkis Allah düşmanlarının bu sözleri, bu tehditleri müslü-manların imanlarını artırdı. Bu lakırdılar karşısında korkup sinmek ye­rine imanları, teslimiyetleri, tevekkülleri, cesaretleri bir kat daha arttı müslümanların. Allah’a inanan, Allah’a güvenen, hayatlarını Allah için yaşayan kimseler için ne fark edecek de? Kim gelirse gelsin, ne ge­lirse gelsin, isterse tüm dünya üzerlerine gelsin, ne fark eder de? Eğer Allah safındalarsa, eğer Allah’ın desteğindelerse, eğer Allah kendileriyle beraberse, eğer Allah’ın melekleri kendileriyle beraberse, eğer Uhut’taki bir mağlubiyetten sonra Allah kendilerine yeni bir gali­biyet tattıracaksa, eğer galibiyet de mağlubiyet de Allah’ın elindeyse ne fark eder ki? Şu kadar insan geliyormuş, bu kadar ordu geliyor­muş, tüm dünya üzerlerine geliyormuş hiçbir şey fark etmeyecek, yine Allah yolunda savaşacaklar. Çünkü gelen o düşman kendilerinin değil Allah’ın düşmanıdır ve onlar ilk önce karşılarında Allah’ı bulacaklardır. İşte müslümanlar bu hak bâtıl savaşlarında sadece Allah’a güvenecekler, Allah yolunda savaşacaklar, tüm dünya üzerlerine gelse bile asla geri dönmeye­cekler ve şunu söyleyeceklerdi: “Hasbunallah ve niğmel vekil niğmel Mevlâ ve niğ-men nasir” Tıpkı yıllar önce ataları İbrâhim (a.s)’ın kralın, toplumun pu­tunu kırdıktan ve tüm toplumu karşısına aldıktan sonra ateşe atılırken söylediğini söyleyeceklerdi. Biz Rabbimize teslim olduk, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir diyecekler. Veya tüm dünya üzerimize gelse bile ne gam: Allah’ın izniyle nice azlar, nice az gruplar nice çoklara galip gel­miştir. Nice azlar nice çokları yenmiştir derler. Evet işte Uhut’ta kâ­firlerle karşı karşıya gelen müslümanlar da Allah’a aynı iman, aynı güven, aynı tevekkülü taşıyorlardı. Evet başka hiçbir şeyden korkmayın, sadece Allah’tan korkun da: üüçö
41: Ve yanınızdaki (Tevrat) ni tasdikçi olarak in-dirdiğim kitaba iman edin. Ve sakın onun ilk kâfirleri siz ol­mayın. Zinhar benim âyetlerimi az bir pahaya satmayın.Ve sadece benden korkun !" İşte bu âyet; bu mesajın, bu anlaşmanın sadece yahudi­lerle Al­lah arasında bir anlaşma değil, aynı zamanda bizimle Allah ara­sın-da bir anlaşma olduğunu daha bir güzel ispat ediyor. Benim tasdikçi olarak gönderdiğime inanın! Sizin yanınızda­kini tasdikçi olarak gönderdiğime inanın! "Yanınızdakini tasdikçi olarak." Biliyoruz ki kitaplar ve peygamberler aynı kaynaktan gel­diği için birbirini asla nakzetmezler. Aksine bütün kitaplar ve tüm pey­gam-berler birbirini destekler. Nasıl tekzip edip reddebililecekler de birbirlerini? Çünkü aynı Rab tarafından seçilip gönderilmiş Allah elçileridir onlar. Allah’ın izin vermediği bir şeyi yapmaları asla mümkün değildir. İşte bakın Hz. İsa da bakın şöyle demişti: "Hani Meryem oğlu İsa: Ey İsrâil oğulları ben size Allah’ın peygamberiyim. Benden önceki Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed isimli bir peygam­beri müjdeleyici olarak geldim, demişti." (Saff: 6) Yâni ben yeni, garip, türedi birisi değilim! Size duymadığı­nız, bilmediğiniz bir din de getirmiş değilim! Bu dini daha önce Mûsâ da getirmişti! O halde ben, benden önceki Tevrat’ı yalanla­maya değil, tasdik etmeye geldim! Bunun mânâsı şudur: 1- Benden önce Tevrat’ta benim geleceğime dair verilen müjde işte şimdi gerçekleşiyor. Tevrat’taki kayıtları ispatlamak için Rab-bim beni size gönderdi. 2- Bunun bir ikinci mânâsı da: Ben Allah’ın Resûlü olan Ah-med’in geleceğine dair Tevrat’ın verdiği müjdeyi tasdik etmek üzere dünyaya geldim! Bakın şimdi ben de onun geleceğini size müjdeliyor ve haber veriyorum demektir bunun mânâsı. Yâni bu âyet açıkça Resul-i Ekrem’in bizzat adı da verile­rek Hz. İsa’nın ağzıyla dünyaya geleceğine dair müjdeyi ihtiva et­mektedir. Burada da öyle deniyor bakın: "Sizin yanınızda olanı tasdikçi olarak" Bundan şunu anlayamayız: Tasdik edici Kur’an, tasdik ettik­leri de Tevrat, Zebur ve İncil’dir. Ama bu tasdiki şöyle anlaya­mayız: Yâni Kur’an-ı Kerîm kendisi önüne sürülen her şeyi tasdikçi değildir. Hani şimdi kimi muhtarların fonksiyonu sırf budur değil mi? Götürürsünüz imzalar, başka itiraz hakkı yoktur. Kur’an böyle değildir. Ya ne? Hani Kur’an’ların üzerinde "Mus­hafları tetkik cemiyeti imzalamıştır" diye mühür, imza filan var ya, sanki öyle. O imza olmadan bu Kur’an olmazsa sanki bu da öyle. Kur’an diye arz edileni bu tasdik edecek, o zaman bu Kur’an olacak. Tevrat diye, İncil diye, Allah’ın gönderdiği kitaptır diye, Allah’ın rıza­sına uygun ameldir diye, Allah’ın razı olduğu sistemdir, Allah’ın em­rettiği eğitim sistemi budur diye, Allah’ın razı olduğu kı­yafet budur diye, Allah’ın istediği kazanma harcama budur diye önüne tasdik için sunulan şeyi tasdik etmek veya reddetmek ma­kamındadır Kur’an. Kur’an’ın böyle bir dinamizmi var yâni. Yâni arz edersiniz kitaba, şöyle bir düğün modeli, şöyle bir kazanç mo­deli, şöyle bir terbiye modeli, böyle bir çocuk eğitimi modeli veya şöyle bir tapınma modeli veya böyle bir ulviyet, kutsiyet modeli, böyle bir zikir modeli, takva modeli. Bunu Kur’an’a arzedersiniz, Ey Kur’an! Ey yüce Kur’an! Biz düşün­dük, taşındık, bunu münâsip gördük! Biz bunu Tevrat’tan aldık! İn­cil’den bulduk! Allah demişti bunu! Mûsâ demişti! İsa demişti bunu! Filanların, falanların hatırı içindi! Vallahi hiç ırgalamaz yâni onu tabiri caiz ise. Bakar ona, eğer tasdik ederse, tamamdır, doğrudur, münâsip­tir derse, tamam o doğrudur. Yok tasdik etmezse, o zaman da onun işi bitmiştir diyoruz. Kur’an’ın tasdik ettiklerini kabul ederiz, onun tas­dik edip doğrulamadıklarını, onaylamadıklarını da hiç tereddüt etme­den reddederiz. Değilse Kur’an, Tevrat ve İncil’i hep tasdik edici, tasdik et­mek zorunda olucu değildir yâni. Eğer Kur’an, Tevrat ve İncil’in ori­jinalini tasdik edecekse, hani yok ki, zaten bunların orijinalleri or­tada. Bunla­rın orijinalleri Kur’an’ın gelişinden kıyamete kadar ki dönemde tasdik edilmiş değildir. Zaten Kur’an, Tevrat ve İncil’de insanlara sunulacak mesajın orijinalini insanlara sunmuş bir kitap­tır. Onlardaki doğruların tamamı Kur’an’la sunulmuştur. Bu kitap onların içindeki tüm evrensel doğruları sinesinde barındıran bir kitaptır. Bu yüzden onların orijinalle­rini aramaya, bulmaya da gerek kalmamıştır diyo­ruz. Yanınızdakini tasdikçi olarak indirdiğimiz bu kitaba inanın! Sa­kın ha sizler sizden başkalarının yanında olmayan bir bilgiye sahip­ken, Allah bilgisine, peygamber bilgisine, kitap bilgisine sahipken zin­har bu kitaba inanmazlık yapmayın! Ya da bu mesajın yeryüzündeki in­sanların hayatını düzenleme konusunda en doğru yol olduğunu bile bile, bu bilgiye sahipken onu ilk inkâr edenler sizler olmayın! Yâni sizler ey yahudiler, kitap ehli iken, kitabı tanıyor iken, peygamberliği biliyor iken, Allah’ın vahiy göndererek insan hayatını karışıcı olduğunu bilip dururken sakın bu son kitabın ilk kâfirleri siz olmayın diyor Rab-bimiz. Halbuki bu kitap, kendi yanlarındakini kabul ediyor ve red­det-miyordu. Bu kitap ellerindeki Tevrat’ı tasdik ediyordu. Tevrat Allah’tan gelme hak bir kitaptır diyordu. İşte Rabbimiz bundan dolayı elinizde­kini tasdik edici ve ondaki bozulmuşları düzeltici, eksikleri tamamla­yıcı ve kıya­mete kadar değişmeyecek bir özelliğe sahip kılınmış olan Kur’an-ı Kerim’i kabul edin! Ona inanın! diyordu. Ona iman edin! Ve: "Sakın sizler onu inkâr edenlerin ilki olmayın." Yâni onun ilk kâfirleri siz olmayın! Sakın ha onu ilk küfre­denler sizler olmayın! Yâni bırakın küfretmeyi, siz herkesten önce inanın ona! Müslümanların ilki olun! Kâfirlerin ilki olmayın! diyordu. Şu sizin düne kadar kendilerine din konusunda hocalık yaptığınız ve kendileri hiçbir şeyden haberdar olmayan müşrik dünyanın du­yar duymaz ona koştukları ve hemen iman ettikleri gibi siz de iman edin! diyordu Rab-bimiz, ama onlar böyle yapmadılar. Herkesten önce ona iman etmesi gereken bu hainler herkesten önce onun kâfiri kesiliverdiler. Acaba bu yahudileri, bu kitaba ve bu peygambere iman konu­sunda engelleyen sebep neydi? Üç beş kuruşluk dünya menfaati. Başka değil, sadece üç beş kuruşluk bir menfaat. Kendi dünyalarını devam ettirme düşünceleri, insanların kendilerine kul köle olmalarını sağlıyordu. İnsanların akılları onların cebindeydi. Çünkü, bilgi kendi-lerindeydi. Bilen onlar oldukları için, bilgi kendilerinde olduğu için toplumda statü sahibiydi adamlar. El üstünde tutuluyorlardı. İzzet ü ik­rama boğuluyorlardı. Şimdi bu yeni dine girdikleri zaman bu yaptıkla­rını yapamayacaklar, insan­ları kullanamayacaklardı. İşte bundan kor­kuları onlara engel olu­yordu. Halbuki satın alacakları şey hidâyetti, cennetti, Allah’ın hoşnutluğuydu. Ama tüm bunları tepip dünyayı ter­cih ettiler. Ölümle bitecek olan ve yarına intikal etmeyecek olan dün­yanın geçici şeylerini. Tıpkı şu anda İslâm ümmeti içinde, kendi dün­yala­rında Allah bilgisini, peygamber bilgisini bir kenara alarak çeşitli kitapların, çeşitli önder insanların egemenliği altında bir hayat sürmeyi kendilerine din kabul eden zavallı müslümanlar gibi. Bu müslümanlara da âyetin çağrısıyla: Gelin ey müslümanlar! Her grubun, her liderin, her kitabın, her efendinin mutlak doğru kay­nağı olan ve örnek alınacak kişilerin yegâne örneği ve yegâne nümu-ne-i imtisâli olan Kur’an’a yönelelim! Peygambere yönelelim! Çünkü bu kitap, sizin doğru kabul ettiğiniz ve ellerinizden düşürme­meye gay-ret ettiğiniz tüm kitapların en güzelini, en doğrusunu size haber veri-yor. Bu peygamber, sizin önder kabul ettiğiniz tüm şahsi­yetlerde bu-lunmayan en mükemmel örneği şahsında taşımakta­dır. Hiçbir kişide bulunmayan en güzel örneği Hz. Muhammed’de Aleyhisselâm bula-bilirsiniz! Bunu bilen insanlar olarak gelin herkes­ten önce siz kabul edin! Gelin bunun bilgisine sahip olarak onu ilk redde­denler sizler olmayın! Grup bilinciyle hareket etmeyin! Birilerinin sizi yargılayıp dış-layacağını veya dünyevî bir kısım statüler kay­bede­ceğinizden korka-rak eğer buna yanaşmazsanız, bu kitabın davetine kulak tıkarsanız o zaman bilesiniz ki sizin de bu yahudilerden farkınız kalmayacak! diyor Rabbimiz. Ama siz tam tersini yapıyorsunuz! Bari inkâr etmeyin! Ama ilk defa siz inkâr ediyorsunuz! İlk defa siz karşı geliyorsunuz! Hal­buki siz biliyordunuz. Allah’ın hayata karışacağını siz biliyordunuz. Allah’ın in­sanlara din göndereceğini, Peygamberler göndererek kullarının haya­tına karışacağını, karıştığını, ya da bu mesajın yer­yüzündeki insanla­rın hayatını düzenleme konusunda en doğru yol olduğunu biliyordu­nuz. Biliyordunuz, ama tuttunuz ilk inkâr edenler sizler oldunuz!!! Sizler Mûsâ’yı tanıyorken, Tevrat’ı biliyorken, bu kitabı doğrula­yan belgeler, bilgiler elinizdeyken, yanınızdayken tuttunuz, ilk inkâr edenler sizler oldunuz! Burada bir soru geliyor hatırımıza: Kureyş müşrikleri onu ilk in­kâr edenler olduğu halde acaba neden yahudilere böyle deni­yor? Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun birkaç sebebi var: 1- Müşriklerin İslâm’ı ve Rasûlullah’ı inkâr ederken etkili bir fonk­siyonları veya etkili bir düşünceleri yoktu. Yâni bu konuda, din ko-nusunda, vahiy konusunda, risalet konusunda müşriklerin öncelikli bir bilgileri yoktu. Kitap ehli değildi onlar. Bu konularda müşriklerden çok ehl-i kitap söz sahibiydi. Yâni din konusunda nüfuz onların elin­deydi. Bunun içindir ki kendilerinden önce bu müşriklerin inkârı fazla önemli değildi. Onun için yahudilere denildi ki, onu ilk inkâr edenler siz olmayın!!! Ondan sonra: "Âyetlerimi de az bir pahaya satmayın!" Az bir değere. Aslında hitabın siyakı değer demektir. Yâni neye değer? Değeri nedir bunun? filan denir ya. Veya yazma arkadaş değmez! filan diyoruz ya. Karşılığında ne alacaksın? filan diyo­ruz ya, işte öyle bir şey. Yâni adam bin ton toprağı elemeye çalışı­yor, karşılı­ğında ne alacak? 3 gram, 5 gram altın. Onu beş günde eleyecek, on günde bitirecek, ne kadar kazanacak? Diyelim üç yüz bin, beş yüz bin. Değmez bu kadar paraya bu iş gibi. Değ­mezi biliyoruz. Az bir de­ğere olunca, yâni değeri az olan bir şey diyoruz. Değeri az olan bir şey karşılığında satıyorlarmış. Meselâ âyetleri satıyorlar, karşılığında ne alıyorlar? Dünya saltanatı. Değ­mez yâni buna. Sen neyi veriyor­sun bununla? Cenneti veriyorsun tabii. Değilse yâni bir milyara veri­yorlar. Aslında üç beş milyar ol­saydı, bu iş değerdi değil mânâ. Değ­mez, karşılığında ne alırlarsa alsınlar yine de değmez demektir bu. Nasıl değmez? Cennet ve o. Allah ve o. Allah’ın rızası ve o. Allah’ın hoşnutluğu ve o. Böyle mukayese edilince hepsi az zaten. İn­sana cennet kaybettiren bir dünyalık ne kadar olabilir de? Çünkü cennete en son girecek olan kişinin oradaki makamı, dünyanın bir on misli filan olunca. Şimdi on dünyayı at bir kenara ve tut dünya­dan kü­çük bir parça al, yapılacak şey mi bu? Veya isterseniz cennet birimle­riyle mu-kayese edelim: Sen cennet kadını denen o kadını gözünün önüne getir, öyle bir kadın ki tertemiz, aklına ve hayaline getiremeye­ceğin güzelliğin de ötesinde bir güzellik. Ama dünya kadınının pespayeliğini de bir düşün. Hani adam di­yormuş: Oğlum illa da kadında gözün varsa, gece saat üçten sonra bak veya yaş yetmişten sonra bak diyor-muş. Onu kaybetmek paha­sına berikini değerli görmek nasıl anlamsızsa, âyetleri öylece satmak ta aynıdır. Yâni değiştirmek.. Hani âyet öyle diyordu değil mi? "İşte bunlar hidâyet yerine dalâleti satın aldılar." (Bakara: 16) Hidâyeti elleriyle itip de sapıklığı onun yerine tercih ettiler deni­yordu ya. Yâni bir alışveriş yapıyorlar, dalâleti alıp hidâyeti vermek gibi. İşte Allah buyurur ki: "Âyetlerimi az bir pahaya satmayın!" Yâni âyetlerimi alışveriş konusu yapmayın!! "Bey" satmak, "iş­tira" da satın almak demektir. Lokman sûresindeki şîra sözü de böyledir: "İnsanlardan öylesi de vardır ki; hiçbir delile da­yan­madan insanları Allah yolundan saptırmak ve onu eğ­lence yerine tutman için lehvel hadisi satın alırlar" (Lokman: 6) İnsanları çaktırmadan Allah yolundan alıkoymak için lehvel ha­disi satın alanlar. Yâni şarkı, türkü, roman, film, eğlence gibi şey­lerle insanları meşgul edip onları Kur’an ve sünnete gitmekten alı­koymaya çalışanlar âyetindeki şira, satın almak sözü de aynı mânâya gelmek-tedir. 1- Dünya nîmetleri ve arzuları sebebiyle Allah’ın âyetlerini değiş­tirmeyin.. 2- Buradaki az bir paha dünyadır, dünyalıktır.. 3- Âyetlerden ücret almayın.. 4- Maddî ve manevî imtiyazlar sebebiyle, menfaatleriniz sebe­biyle Allah’ın âyetlerini gizlemeyin. Onları kamufle etmeyin, insanların gündeminden düşürmeye çalışmayın. 5- Yahudi âlimleri liderlik ve reislik mekânizmalarının ellerin­den gitmemesi, makamları gereği insanlardan gelebilecek menfaat­lerden mahrum olmamak için Tevrat’taki bilgileri insanlar­dan gizliyor­lardı da Allah buyurdu ki; âyetlerimi satmayın! 6- Âyetler satılmıyor, değiştirilemiyor bugün ama, muhteva­ları gizleniyor. Okunur Allah’ın âyetleri, ama muhtevası gizlenir. Veya anlatılır ama bu âyet müşrikleri anlatır, bu âyet yahudilere hitap edi­yor, bu âyet bizi ilgilendirmiyor gibi birileri de bugün onu satmaya ça­lışı­yor. "Sadece benimle yol bulun!" Benden yol bulun! Yolunuzu bana sorarak bulun! Bana sığı­nın! Benim korumama tabi olun! Takvayı benden öğrenin! Ya da ben konusunda takvalı olun! Bana kulluğunuzun bilincine erin! Yaptıkları­nızı bana lâyık yapın! Hep benim kontrolüm altında olduğunuz şuuru içinde bir hayat yaşayın! Tüm hayatınızı benim beğenime sunun ve de sadece benden korkun. Hesabınızda hep ben olayım.