Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Baqara — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

286 ayetRûpel 15 / 17
247:"Peygamberleri onlara dedi ki, “muhakkak ki Allah size hükümdar olarak Talût’u seçip göndermiştir.” “O bizim üzerimize nasıl melik olur? Halbuki biz liderliğe ondan daha layığız. Ona maldan bir genişlik de verilme­miştir.” Peygamberleri onlara dedi ki, “Onu, Talût’u sizin başınıza Allah seçti (ta­mam). Ona bilgi ve vücut bakımın­dan bir güç, bir ge­niş­lik vermiştir. Allah mülkünü (İdare­ciliği) dilediğine verir. Al­lah vasidir, Âlimdir." Peygamberleri onlara dedi ki: Ey İsrâil oğulları! Ey kavmim! Belki de kazananlara diyordu peygamber. Gelin bakalım! Siz me­lik istemiştiniz! Reis istemiştiniz. Lider, komutan istemiştiniz değil mi? Allah Talût’u size melik gönderdi. Allah Talût’u size kuman­dan seçti hadi bakalım Talût’un emrine. Haydi sözlerinizi yerine ge­tirin. Haydi istediğiniz lider geldi onun arkasında saf bağlayıp sa­vaşmaya dedi. Cihadın farz olmasını istiyordunuz, Allah bir savaş imkânı çı­karsa karşımıza, bir lider olsa, âlimallah neler yapacağı­mızı görecek­siniz! Diyordunuz. Haydi işte lider, işte komutan sözle­rinizi yerine geti­rin bakalım! dedi. Bu defa dediler ki: "O bizim üzerimize nasıl melik olur? Halbuki biz li­derliğe ondan daha layığız. Ona maldan bir genişlik de ve­rilmemiştir." Bakın bu birinci imtihanı kazananlar, öncekilere nazaran bi­raz daha ciddi müslüman gözükenler de dediler ki: Ne dedin? Bu Talût bize melik mi olacak? Şimdi biz onun emrine mi gire­ceğiz? Onun komutasında mı savaşacağız? O bizim liderimiz olacak ha! Kesinlikle olmaz! Biz bu işe ondan daha layı­ğız! Reisliğe, emirliğe, komutanlığa, liderliğe biz ondan daha evlâ­yız! "Üstelik onun malı mülkü de yok." Onun malı mülkü de yoktur. O zengin değildir. Bu haliyle o bize nasıl emir olabilir? Burada bir yanlışlık var. Emirlik, liderlik olsa, olsa içimizden birilerine verilmeliydi. Bak bizim içi­mizde ondan çok daha zenginler var. Malı yok, evinin döşemesi de bozuk, galiba lava­bo-su da fayanstan değil gibi, kalebodur da yok, arabasının modeli A! A! Arabası da yok mu ne? E bu nereden emir olacak? Bu adam ken­di-sini idare edemez ki bizi idare etsin! Deyip onlar da yüz çevi­riverdi­ler. Allah’ın peygamberi Allah’ın emriyle onlara Talût’u gösterince dediler ki Talût kim? Zengin mi? Rütbeli mi? Apoletleri çok olan birimi bu Talût? Nereden mezun olmuş? Hangi fakülteyi veya hangi üniver­siteyi bitirmiş? Diploma durumu ne? Nasıl biri bu Talût? Amerika’yı görmüş mü? Avrupa’da filan okumuş mu? Ya­bancı dil filan biliyor mu? Yo! Yo! Olmadı bu! Bu adam bize liderlik yapamaz! Biz böyle birisinin komutasında savaşamayız! diyerek pek çoğu yan çiziverdiler. Görüyor musunuz bir kere peygambere teslimiyetleri yok adam­ların. Peygamberlerinin dediğini yapmıyorlar da peygambere akıl vermeye kalkıyorlar. Peygambere yol göstermeye çalışıyorlar. Eğer peygamber onlara, onların istedikleri cinsten bir melik getir­seydi o za-man onu dinleyecekler ve kabulleneceklerdi. Öyleyse biz de şimdi peygambere, kitap ve sünnete müra­caat ederken ön yargılı hareket etmeyeceğiz. Yâni önce inanıp, sonra da bu inancımıza delil bulmak için yönelmeyeceğiz kitap ve sünnete. Ki­tap ve sünnet ne dedi, ne gösterdiyse öylece alıp ina­nacağız. Eğer öyle değil de kendi inancımıza delil bulmak için onlara müracaat eder-sek o zaman Allah korusun inancımıza ters düşen âyet ve ha­disleri inkâr edeceğiz veya tevil edeceğiz de­mektir. Evet kitap ve sünnete müracaatımız ön yargılı olmamalıdır. Yâni ey kitap! Ey peygamber! Bizi bir zahmet şuna götür! Diye müra­caat etmeyeceğiz onlara. Şunu hiç bir zaman unutmayalım ki birine müracaat, ya onu rehber kabul ederek, ya da onu merkep kabul ede­rek yapılır. Kişiyi hedefe rehber de götürür merkep de. Ama birisine tes­lim olunur öyle götürür hedefe, öbürü ise teslim alınır öyle götü­rür. Reh­bere teslim olunur rehber istediği biçimde götürür, ama merkep teslim alınır öyle götürür hedefe. Bakın bu adamlar pey­gamberi teslim almak istiyorlar. İstiyorlar ki peygamber teslim ol­sun onlara ve onların iste­diği gibi hareket etsin, onların istediğini tayin etsin kendilerine. Kendi keyiflerinin istediği bir reis bulsun onlara. Yâni tam demokratik bir se­çim istiyor adamlar. İstediklerini seçecekler istemediklerini de seçmeyecekler. Öyle ya Allah bilmez bunu. Peygamber de anlamaz kimin seçile­ceğini, kendileri bilir. Peki şimdi bu âyetler ışığında size bir soru sorayım: Acaba şu anda bizler bu konuda bir İslâm toplu­muna mı benziyoruz, yoksa burada anlatılan bir yahudi toplumuna mı? bunu bir düşünelim. Yâni şu anda sizi yönetecek, lafı dinlenecek adamları siz mi belirliyor-sunuz? Yoksa Allah mı? İdarecilerinizi siz mi belirliyorsunuz? Yâni onları siz kendiniz mi seçiyorsunuz? Yoksa Allah belirlediği için mi siz onları dinliyorsu­nuz? Yâni bu idarecileri belirleme siteminiz İslâm’ın sistemine mi benzi­yor yoksa yıllar önce Allah’ın size haber verdiği ya-hudilerinkine mi benziyor? Yâni hayatınızı düzenleme konusunda soru sorduğunuz kişi­leri Allah mı belirliyor, yoksa siz mi? Biraz biz gibi değil mi? Evlene­cek, falana, filana soruyor, ev yaptıracak ustaya, mimara soruyor, yol bulacak postacıya soruyor, peki niye Allah’a sormuyoruz? Allah hiç mi bir şey bilmez ya! Allah herkesten daha yakındır bize ve en iyi bilen­dir ya! Önce Allah’a bir sorun, bu okulda okuyayım mı, okumayayım mı? Bu mesleği seçeyim mi? Seçmeyeyim mi? Burada çalışayım mı? Çalışmayayım mı? Şu kıyafeti giyeyim mi? Giymeyeyim mi? Ya Rabbi ben onu sormuyorum sana da, ben düşündüm taşındım ve bu işi yap-mayı uygun gördüm. Sen bunun yolunu tarif et bana! diyen kişi Allah’a akıl veriyor demektir. Allah’a yol gösterme küstahlığında bulu­nuyor demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak bizden istediklerini yapmamız konu­sunda model insanlar göndermiş, peygamberler göndermiş. Yo­lumuzu bun­lara sorarsak, dünyada yaşadığımız yolların, yaşan­madan önceki ku­rucusu olan Allah’a sorarsak, yâni yol bilen Al­lah’a, yolun kurucusu olan Allah’a sorarsak, hangisinin cennete, hangisinin de cehenneme götürdüğünü söyler bize. Evet onlar Talût’a itiraz edince peygamber dedi ki onlara: "Peygamberleri onlara dedi ki, Onu, Talût’u sizin ba­şınıza Allah seçti (ta­mam). Ona bilgi ve vücut bakımın­dan bir güç, bir ge­niş­lik vermiştir." Bunu ben değil Allah belirledi. Buna itiraz edemezsiniz. Çünkü onu Allah belirledi. Yâni ne oluyorsunuz? Size komuta edecek bu in­sanı Allah belirledi. Yoksa siz Allah’ın seçtiğini be­ğenmeyip idarecinizi kendiniz mi seçmeye kalkışıyorsunuz? Peki hiçbir özelliği yok mu Onun? Sadece boyun mu eğece­ğiz? Allah onu seçti diye hemen ona itaat mı edeceğiz? Bu kadarı yeter mi yâni? Bunun dışında bir özelliği var mı? Evet bir özelliği var­mış bakın. İslâm toplumuna lider olabilecek, ida­reci olabilecek, emir olabilecek, komutan olabilecek insanda bu­lunması gereken bir özellik var-mış bakın: idareci ola­nın, yönetici olanın, savaşa sürükleyici ola­nın. Savaş İslâm toplu­munun genel adıdır, genel karakteridir. Yahudi­liğin temel felsefesi ise şehir toplumudur. Onlar yere çakılmaya, arza çakılı kalmaya çalışırlar. “Sanki ahlede ilel arz” olmaya, yerle bütünleşmeye, ondan bir parça koparmaya çalışırlar. Ama İslâm top­lumu-nun te­mel prensibi savaş toplumu olmasıdır. İşte savaş toplumu­nun yönlendiricisini Allah şu özelliklere sahip olarak seçmiş bakın: "Ona bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir ge­niş­lik vermiştir." Demek ki İslâm toplumunda müslümanlara lider ola­cak, emir olacak kişide bu özellikler olacaktır. İdareci olan kişinin, emir olan, sa-vaşa sürükleyici olan kişinin âlim ve vücut yönünden güçlü olması gerekecektir. Çünkü savaş İslâm toplumunun genel adı, genel karakteri­dir. İslâm toplumunun vazgeçilmez unsurudur. Yahudi top­lumunun genel karakteri de şehir toplumudur. Onlar yere çakılı kalmayı hedeflerler. Sanki “Ahlede ilel arz” olmaya, yerle bütün­leşmeye, ondan bir parça koparmaya çalışırlar. Yahudi yerleşik hayatın insanıdır. Durağan ve kokuşmaya mahkum bir hayatın in­sanıdır yahudiler. Ama İslâm top­lumu akıcılıktan, hareketten ya­nadır. Yâni duran su her zaman için kokuşmaya mahkumdur ya, işte İslâm toplumunun temel prensibi akı­cılıktır. Onun içindir ki belki yahudi toplumunun idarecisi zengin, dala­vereyi iyi bilen, ekonomiyi, çalıp çırpmayı iyi bilen birisi olabilir. Ama İslâm toplu­munun, yâni arza çakılıp kalmayan, şehir hayatından, du­rağan ve kokuşmaya mahkum olan yerleşik hayattan hoşlanmayan sürekli cihadı ve hareketliliği tercih eden İslâm toplumunun, savaş toplu­munun yürütücüsünü, idarecisini, yönlendiricisini bakın Allah şu özelliklere sahip olarak seçmiş. 1- İlimde üstünlük. 2- Cisimde üstünlük. İlim ve cisimde üstün olan kişi İslâm toplumunda reis olabi­lir, ida­reci olabilir. Başkası değil. Yâni İslâm toplumuna idareci olacak ki­şide keskin bir görüş, engin bir bakış, düzgün bir ifade, güçlü bir pazı ve kendisine hakim bir iradesi varmış cisim yönün­den ve bir de ilim sahibiymiş bu emir. Peki bu ilim hangi ilimdir? Yâni on fakülte bitirmiş birisi mi? Yo!! Balerin olmak için de ilim tahsil ediyorlar şimdi değil mi? Fizik kimya tahsili için de öğrenim görüyorlar, beden eğitimi için de, or­kestra şefliği için de öğrenim yapıyorlar değil mi? Ama bu ilim o ilim değil. Allah buyurur ki: "Peygamberim! Eğer sen sana gelen şu ilimden sonra onların hevâ ve heveslerine uyarsan Allah’tan başka bilesin ki ne dostun var ne de yardımcın!" (Bakara 120) Peki acaba neydi peygamberimize gelen ilim? Kuran’dı değil mi? Vahiydi değil mi? Öyleyse ey peygamberim sana gelen ilim olan şu Kur’an’dan sonra onların hevâlarına uyarsan dostun da değilim, yardımcın da! Öyleyse ilim Kur’an’dır. İlim vahiydir ve ilim sahibi olan kişi üstündür. İlim sahibi olan önderdir. İlim sahibi olan, Kur’an’ı ve sünneti bilen kişi öndedir. Peygamberi örnek olarak kafasında canlı tutabilen önderdir. Yâni ki­tabı ve sünneti en iyi bilen kişi İslâm toplu­munda idarecidir. Nere­den çıkardık bunu? E yâni adam ekonomi bil­meli değil mi? Siyasal bilmeli değil mi? Sosyal bilmeli değil mi? Ben onları bilmem, büyük laflar bunlar, gerçekten çok büyük laflar. Belki de yahudi toplumunda yâni şehirsel toplumda, yerle­şik toplumlarda lâzımdır bu adamlar ama İslâm toplumunda lâzım değildir bunlar; İslâm toplumunun idarecisi ilim ve cisimde en üs­tün olandır. O toplumu Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine göre yönetecek kadar bilgi sahibi olacak ve de o toplumu cihada sürükleyecek kadar da cisim yönünden güçlü olacak hepsi bu ka­dar. Efendim işte savaş stratejisi filan bilmeli, askerî akademi­den fi­lan mezun olmalı değil miydi? E peki hani öyle miydi Talût? Öyle de­miyor ama bakın Allah. İlim biliyordu. İlim: Allah’ın o konumda kişinin nasıl davran­ma­sını istediğini bilmektir. İlim, bir insanın herhangi bir konumda iken evlenirken, boşanırken, yerken, içerken, ölürken, öldürürken, sever­ken, küserken, doğarken, yaşarken kısacası her konumda Allah’ın kendisinden nasıl bir davranış istediğini bilen kişi ilim sahibidir. Efendim bu suyun içinde hidrojen diye bir gaz varmış, bi­raz ok­sijen varmış, galiba biraz nikel varmış, bakır varmış, alümin­yum, sodyum, karbon varmış. Ya varmış da Allah için söyleyin, bu varları birleştirdiler de su mu yaptılar? Vallahi değil. Öyle birleştiri­lip yapılan su içilmez zaten Adına saf su mu diyorlar neyse bu su içilmez. Tüm bunlar benim neyime ya bu sudur işte! Bunları bil­mek zorunda değilim ki ben. 1) Allah bunu gökten indiriyor bileceğim, (gök ve su). Yani bu konuda sadece Allah’ı etkin ve yetkin bileceğim. O dileyip izin vermedikçe hiç kimsenin bir damla bile indirmeye yetkili olmadığına inanacağım. 2) Ama yerden çıkanları da Allah çıkarıyor bileceğim. Bu konuda da yetkili olarak sadece Allah’ı tanıyacağım. 3) Başka, “Biz her şeyi sudan yarattık, inanmayacaklar mı?” (Enbiyâ 30) Âyetinin delâletiyle Allah her şeyin hayatiyetini buna bağlamış­tır bileceğim. Başka? 4- Eğer insanlar dikkatli davranmazlarsa, Allah’a karşı is­yan ederlerse tıpkı Nuh kavmini boğduğu gibi, Firavun oğullarını boğduğu gibi bu suyla Allah insanları boğar bileceğim. Başka? “De ki, söyleyin bakalım: Bir sabah baktınız ki suyu­nuzu yerin dibine batıverse size bir tatlı su getirecek kim var?” (Mülk 30) Bileceğim. Yâni Allah sularımızı kesiverse su kaynakları­mızı ku­rutuverse onu ondan başka bize getirecek bir yardımcımı­zın olma­dığını bileceğim. (Mülk 30) 6- Abdestime faydalı bileceğim, guslüme yararlı bileceğim, ye­mekte yiyeceğim bileceğim, susayınca içeceğim bileceğim, müslü-manlara onu ikram edeceğim bileceğim, Ramazanda içilmez bilece­ğim. Su satılmaz bileceğim, Allah’ın kulları sudan engellen­mez bile­ce-ğim. Allah’ın suyunu gizleyen kişi zâlimdir bileceğim benim su bil­gim bunlardır işte. İşte ilim budur ve gerisi boş şeyler­dir bana göre. Eh peki teknoloji bilenler, fizik bilenler, eşyanın tabi­atını bilenler, meselâ beşli demirin, onlu çubuk demirin veya ellilik lama demirinin dayanı­mını bilenler veya işte bilmem hangi beto­nun bilmem kaç yıl nerede statiğini, statükosunu bilenler toplum­ları idare edebilirler mi? Kesin­likle! Zira o bilgi toplumları idare etme bilgisi değildir. Onlar bina ya­parlar, köprü kurarlar, yıkarlar yumarlar. Onların işi bu. Nereye ne aradığımızı bilelim yâni. İn­şaat yapımı için adam mı arıyoruz? Yok-sa toplum idare etmek sa­vaşı yönlendirmek için lider mi aradığımızı bile­lim. Demek ki İsrâil oğullarına göre emirliğin, idareciliğin şartı zen­ginlik. Kendilerine idareci olacak kişide mal mülk arıyorlar. Halbuki İslâm toplumunda idareciliğin şartı zenginlik değildir. İslâm toplumun­da zenginlerden idareci edinmek bâtıldır. Zira kişinin mal mülk sahibi oluşu, kendi elinde olan bir şey değildir. Yâni kendi kabiliyeti sonucu değildir. Allah onu malla imtihan etmektedir de onun için mal sahibidir o. Peki şimdi bizim toplumda idareciliğin şartı ne? Yâni kime benziyor bizim toplum? İslâm toplumuna mı? Yoksa yahudi topluma mı? Demek ki emirlik, idarecilik için temel şart ilim ve cisim adına zenginliktir. Bir de bakın peygamber bunu Allah’a râci olarak anlatıyor. Yâ-ni ben böyle istiyorum. Bunu ben seçtim, bu sizin komutanınız­dır, de-miyor da; "Onu size Allah seçti" diyerek konuyu Allah’a râci olarak anlatıyor. Biz de anlatacağımız konuyu Allah böyle istedi, Rasulullah böyle istedi diye anlatalım ve kendimizi devreden çı­karmaya gayret edelim. Meselâ çocuklarımızdan hanımla­rımızdan bir şeyler isterken, onlara bir şeyler emrederken kendi­mizi onların Rabbi konumunda gö­rerek: "Bunu ben istiyorum! Ben emrediyorum! Benim için yapacak­sın!" demek yerine bak evlâdım! Bak hanım! Allah böyle istiyor! Rasu-lullah böyle emrediyor! Gel bunu böylece yapalım diyelim in­şallah. O zaman o dediğimizi ya­pan kişi Allah’a kulluk yaptığının far­kında olarak bunu yapacaktır. Halbuki biz dedik diye yapması onun açısından da bizim açımız­dan da boştur. Onların istemediği bir kumandan seçilince, Talût kendi­lerine emir tayin edilince, imtihanı yine kaybedenler oldu. Yâni bir daha elendiler. Bizim istediğimiz kişi emir olmadı diye bir on bini daha gitti geriye kaldı iki bin kişi falan. O ayrılıp gidenler Allah emirliği bizden birine versin veya bi­zim istediğimiz birine vermeliydi dediler, halbuki: "Allah mülkünü (İdareciliği) dilediğine verir. Al­lah vasidir, Âlimdir." Allah onu kime vereceğini size sormaz. Allah kimi idareci­liğe lâ­yık görmüşse buna en lâyık olan odur. Bu âyet idareciliğin ırsi ol­madığını ve babadan oğula intikal edecek bir şey olmadığını anlatı­yor. Hilafet onu hak edenin hakkıdır. Onu hak eden ise belli sıfatları kazanan kişidir. İlim öğrenmiş, iradesini buna teksif etmiş kişidir. Ca­hiller idareci olacak kişide soy sop ve mal mülk ararlar. Allah’ın dinin­deyse ilim, takva ve emirlik ve cihad yükünü kaldırabilecek yetenek ve güce sahip olmaktır. Allah vasidir. İlmi geniş olan, bilgisi geniş olan, mülkü geniş olan, lütuf ve rahmeti geniş olan, ama azabı da geniş olandır. Bir de her şeyi bilendir, en bilendir O. Onlar Allah’ın peygamberinin bu seçimine itiraz edince pey­gam­berleri onlara kalplerinin yatışması ve bu konuda ikna ol­maları için bir mûcize göstermeyi murad ederek buyurdu ki:
248:"Ve peygamberleri onlara dedi ki, Onun emir­liği­nin alâmeti, tabutun size gelmesidir. Onun içinde Rab-binizden bir ferahlık ve Mûsâ ailesinin, Ha­run ailesi­nin geri bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Onu melekler taşımaktadır. Eğer inanıyorsanız bunda sizin için (Tâlut’-un hükümdarlığına) kesin bir alâmet vardır." Bu tabut böyle içinde ölü taşınan bir şey değildir. Sandık demek­tir de aynı zamanda. Ama içinde bir şeyler olan bir sandık. Hz. Mûsâ (a.s) döneminden, Hz. Mûsâ ve Hz. Harun ailesinden kalma içinde bir şeyler olan bir sandıktan söz ediliyor. Mahiyetini Allah bilir diyor ve öylece inanıyoruz. Bir tek bildiğimiz fonksiyonu, Allah tarafın­dan seçilen Tâlut’un emirliğine delil olmasıdır.
249:"Talût ordusuyla birlikte ayrılınca, yola koyu­lunca. “Allah sizi bu nehirle imtihan ediyor. Kim bu su­dan bu nehirden (doya doya, kana kana) içerse o benden de­ğildir.Ancak eliyle bir avuç alan da müstesnadır. Azı müstesna pek çoğu ondan içiverdiler. Talût ve beraberin­deki iman edenler karşıya geç­dikten sonra bir grup, bu se­fer dediler ki: "Bugün bizim Câlut’a ve ordusuna karşı koyacak gücümüz kalmadı!” Dediler. Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını bilenlerse de­diler ki: Nice az topluluklar Allah’ın izniyle kendile­rinden kat kat sayıca fazla toplu­lukları yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir." Kaç kişi kaldı? 2000 kişi falan. Bunlarla yola çıktı. Başla­rında Talût olduğu halde ilerleyen ordu çok susamış ve yorul­muştu. Önle­rine bir nehir çıktı. Kumandan onları imtihan etmek için dedi ki: "Allah sizi bu nehirle imtihan ediyor. Kim bu su­dan, bu nehirden doya doya, kana kana içerse o benden değil­dir." İmtihan bu. Ya mantığı ne bunun? Mantığı filan olmaz bu­nun. Namaza başlarken elleri niye kaldırıyoruz. Mantığı ne bu­nun? Mantığı olmaz bunun. Allah öyle demişse öyledir. Abdestte niye böyle yapıyo­ruz? Sadece elimizi yıkayıverip de namaza öy­lece dursaydık olmaz mıydı? Mantığı olmaz bunun. Mantık teslimi­yettir. Allah öyle istemiştir o kadar. Allah sizi imtihan ediyor bu ne­hirle. Önlerinde şırıl şırıl su akıyor. Yoldan gelen yo­rulmuş 2000 kişilik bir ordu, susamışlardı da elbette ve Allah onları bu suyla imtihan ediyor. Hem de üstelik tam o suya ihtiyaçları ol­duğu bir zamanda. Şimdi de bizden asarız, keseriz, vururuz, kırarız, savaşırız di­yenler... Yokluğa razı mısınız? Kuru ekmeğe razı mısınız? Hapse razı mısınız? İşkenceye razı mısınız? Becerebiliyor musu­nuz? Tamam o zaman varsınız demektir. Değilse işte yemekten sonra yapılan cihad edebiyatlarından başka bir şey değildir bun­lar. Geçenlerde bir arkadaşı sıkıştırdılar. Efendim işte birleşe­lim. Bi­atleşelim! Yeter artık filan diye sıkış­tırdılar. Arkadaş tamam dedi. Ciddi misiniz? Eğer bu teklifinizde ciddiyseniz hadi o zaman üç tekli­fim var bunlara evet diyorsanız hemen ben hazırım dedi. Merakla ne­dir bu tekliflerini bir duyalım! Dediler. Arkadaş tekliflerini şöyle sıra­ladı: 1- Mutlaka her gece kalkacaksınız ve Kuran sün­net okuya­caksı­nız. 2- On yıl evinize çok zaruri yiyecekten başka hiç bir şey al­maya­caksınız. 3- Bundan başka tüm malınızı ve paranızı Allah yolunda or­taya koyacaksınız. Hadi buyurun. Hani fareler toplanmışlar da, kediye bir çözüm bulsak diye. Şöyle umur görmüş yaşlı bir fare demiş ki: Kedinin boynuna bir zil ta­kalım, o gelirken bizim haberimiz olur kaçar ve kurtuluruz. Ta­mam demişler çok mükemmel. Peki kim takacak bunu? Herkes dağılmış. Aynen öyle dağılıverdiler. Vakıf kur, dernek kur, devlet kur, bir şey yok bunda. Çok ko­lay­dır bunlar. Kişinin hayatı değişmedikten sonra çok kolaydır bunlar. Ama önemli olan Allah’ın istediği gibi yaşayışa geçmektir değil mi? Allah onları varlıkta yoklukla imtihan etti. Biz bunun benzerle­rini yaşıyoruz şimdi. Meselâ binlerce kadın; ama bir avuç müstesna. Namusumuzu muhafaza edebiliyoruz.. Binlerce içki, ama biz sabre­debiliyoruz. Dedi ki Talût içtin mi kaybettin imtihanı. İçmedin mi benden­sin. Peki hiç mi içmeyeceğiz? Hayır. Bir avuç müstesna. Şöyle bir avuç müstesna. Bir avuç içebi­lirsi­niz. Anlatıldığına göre bir avuç da susuzluğu gideriyormuş. Biraz fazla içti mi adamın dudakları morarıp karnı şişmeye başlı­yormuş. Sanki burada anlatılan dünya gibi. Yâni sanki Allah dün­yadan bir avuç müstesna gerisiyle ilgilenmeyin diyor. Dünyadan ihtiyacınız kadarını alın gerisini üzerinizde, midelerinizde, kalpleri­nizde taşımayın diyor. Değilse çoğalınca şişersiniz, ağırlaşırsınız, onunla meşguliyet sizi ci­hattân da kulluktan da alıkor diyor. Dün­yadan, dünya malından bir avuç yeter. İhtiyacınız kadarı yeter. Bu bir avuç tabiri ihtiyaç demektir. İhtiyacınız kadar ilgilenin dünyayla. Değilse bir dükkan, bir dükkan daha, bir arsa bir arsa daha, bir ev bir ev daha, bir araba bir araba daha şişmeye başlıyor adam. Veya bir makam bir makam daha, bir koltuk bir koltuk daha derken adam yükselmeye başladıkça sendelemeye başlıyor. Me­selâ adamın cüzdanının birazcık şişmesi bile bu kadarcık yüksek­lik bile kimilerinin başını döndürüyor değil mi? Sendelemeye baş­lıyor adam. İşte burada da dünya ile böyle ihtiyaçtan fazla içi içe olanlar imtihanı kaybettiler diyor âyet-i kerîme. Bunların imtihanı kaybettiklerini Kur’an söylüyor. Belki kâfir olmadı bu adamlar ama imtihanı kaybettiler. Yâni dünyayla bu kadar fazla ilgilenenler kâ­firdir demek istemiyorum. Ba­kın Medine’de gelen tica­ret kervanına meyledip, Rasulullah’ı hutbede terk edenlerin du­rumu da aynen böyledir diyoruz. Peki bunlar ne yaptı? "Azı müstesna pek çoğu içiverdiler." Az bir kısmı hariç pek çoğu yan çiziverdiler, o sudan içiver­diler gene ve imtihanı kaybettiler. Bunlar o ırmağın kenarında dö­külüp kal­dılar, Talût’la beraber karşı tarafa geçemediler. Kaç kişi­lerdi? Misal 2000.. Çoğu, yâni 1200 kadarı içip elendi, geriye ne kaldı? 800 kişi filan imtihanı başarıp karşıya geçtiler. "Talût ve beraberindeki iman edenler karşıya geç­dik­ten sonra bir grup, bu sefer dediler ki:" Kimdi bunlar? Üç imtihanı başarmış, üç elekten geçmiş insan-lardı bunlar. Bu sefer dediler ki bunlar: "Bugün bizim Câlut’a ve ordusuna karşı koyacak gü­cümüz kalmadı! Dediler." Bizim gücümüz kalmadı arkadaş; Takatimiz kalmadı. Sıfırı tüket­tik. Bu iş buraya kadar! Evet meliksin, komutansın filan; ama az mı çektik biz buraya kadar? Sudan bir yudum içtik. Faki­rim ben efen­dim! İmkânım yok efendim! Evim yok, param, pulum yok! Bugün gü­cümüz yok, imkânımız yok! Dediler. Param olsa infak ederim. Zamanım olsa ben de çalışırım. İl­mim olsa ben de anlatırım. Ne yapayım ki bun­lar yok bende diyen bizler gibi. Düşmanla karşı karşıya gelince, bugün bizim savaşacak halimiz yok, gücümüz yok hele bir dinle­nelim. Bir soluk alalım . Hele bir başım sakin olsun. Oğlanı kızı evlendirelim. Okulu bitireyim! Hele bir doktoram bitsin.Önce bir cemaat olalım. Hazırlık yapalım. Kendi­mizi toparlayalım. Şu anda bu işe hazır değiliz diyerek karşıya ge­çenlerin çoğu tekrar eleniverdi. Bir beş yüzü daha gittiyse kaldı ge­riye üç yüz küsur insan. Buhârî Bera bin Azib’in şöyle dediğini rivâyet eder: Bunların sayısı Bedir günü Rasulullah’ın yanında bulunan as­habının sayısı kadardı, bu da 313 kişidir. Evet Allahu âlem otuz bin insan elene elene bu kadar kalmıştı. Ne kadar az değil mi? Peki size göre az mı bu sayı? Hayır az değil bu ra­kam. "Nihayet onlar o vaadolundukları şeyi gördükleri za­man artık bileceklerdir ki kimin yardımcısı en zayıfmış ve sayıca en az olan kimmiş?” (Cin: 24) O yarın belli olacak. Kim azmış, kim çokmuş. Bunu cehen­nemi görünce anlayacaklar. Kim daha zayıfmış. Kim daha güç­lüymüş. Ki­min sayısı azmış. Kimin sayısı çokmuş. Kimin yardım­cısı güçlü? Ki­min yardımcısı zayıfmış yarın anlayacaklar bunu di­yor Rabbimiz. Vah müslümanlar vah! Sanki nüfus sayımcıları mübârekler! Sanki çoğal­mak azalmak görevlileri zavallılar Zayıfız! Güçsüzüz! Mus’taz’afız ne yapalım? Derdinde­ler. Bir bölge düşünün. Meselâ diyelim ki Chicago. Kaç müslü-man var orada? Sekiz kişi, on kişi. Peki bunlar çok mu az­lar? Yarın anlayacaklar bunlar çok mu olduklarını az mı oldukla­rını. Kim azmış kim çokmuş? Kimin yardımcısı güçlü, kimin yardım­cısı güçsüzmüş bunu yarın anlayacaklar. Allah’la beraber olan bir tek mü'min aslında tüm dünyadan güçlüdür. Allah’a inanan bir tek mü'min aslında Adem’le beraberdir, Nuh’la beraberdir, tarihin de­rinliklerinde tüm pey­gamberlerle, tüm meleklerle ve tüm mü'minlerle beraberdir. Çünkü iman ehli asla yalnız değildir. Al­lah’a inanmış bir tek mü'min karşı­sında bütün dünya dize gele­cektir. Ama yeter ki o mü'min kimlerle be­raber olduğunun farkında olabilsin. Kimin safında olduğunu anlayan bir mümin, yardımcısı­nın Allah olduğunu bilen ve buna iman eden bir mümin karşısında bütün dünya vız gelecektir. Tüm dünyaya meydan okuma cesare­tini bulabilecektir kendisinde. Ey müslümanlar! Sakın ha bulunduğunuz yerde azdık, mus’-taz’aftık, güçsüzdük, yapamıyorduk, beceremiyorduk deme­yin. Azlı­ğınızın ezikliği içine düşmeyin. Azlık psikolojisi içine düşme­yin ve ki­min safında olduğunuzu bir düşünün. Yardımınızda olan Allah’ın gü­cünü kuvvetini bir düşünün. İşte bakın Allah’a Allah’ın istediği biçimde inananlar dediler ki: "Muhakkak Allah’a kavuşacaklarını bilenlerse de­di­ler ki: Nice az topluluklar Allah’ın izniyle kendile­rinden kat kat sayıca fazla toplulukları yenmiştir. Allah sabre­denlerle beraberdir." Her ân, her dakika Allah’la karşı karşıya gelecekleri zannıyla ya­şayanlar dediler ki; Her ân Allah’la karşı karşıya gelive­receklerine inananlar. Yâni her ân ölüp de Allah’ın huzuruna çıka­cakmış gibi ya­şayanlar. Şu sözü bitirmeden, şu lokmayı yutmadan ölüm geliverecek ve biz hesap kitap için Rabbimizle karşı karşıya gele­ceğiz hesabı içinde yaşayanlar. Ölümü her ân yanlarında bilenler. Ölüm için hazır­lık yapanlar, hesabı kitabı sağlam tutanlar, kasa hesabını her ân sıfır­la-yıp da ölümü bekleyenler. Bunlar için ölüm korkulacak bir şey değil­dir. Neden korksun da adam? Zaten ha­zırlığını yapmış, kasa hesabını sıfırlamış, envanterini düzgün yapmış niye korkacak da bu adam ölümden? Ha üç gün evvel gelmiş ha beş gün sonra gelmiş ne fark edecek ? İşte böyle ölüme ve şehâdete inanmış olanlar dediler ki: “Biz azmışız, düşman bizim bin katımızmış ne gam? Allah’ın yar­dımı var ya. Allah’ın izniyle nice azların nice çoklara galip geldi­ğini, geleceğini biliyoruz. Allah’ın yardım ettiği insanların asla mağlup olmayacaklarını Rabbimiz vaadediyor. Şehâdet nasi­bimizse biz nasıl olsa Rabbimize gidiyoruz, nasıl olsa öleceğiz” Diyorlardı. Biz de böyle olalım inşallah. 1) Evden sokağa çıkarken ya Allah’ı yanımızda farz ede­lim.. Ne kadar güzel değil mi? Allah’la beraber. Ama ne kadar da zor değil mi? Yaptıklarımızın çoğunu da yapamayacağız veya yapmayacağız değil mi? Çünkü utan be! Allah yanı başında diye­ceksiniz kendi ken­dinize. Ve yaptıklarınızın çoğunu yapamaya­caksınız. 2) Veya ne zaman öleceklerini bilmeyen insanlar nasıl dav­ra­nır­lar? Ha adım attım öleceğim, ha durdum öleceğim, ha sö­zümü bi­tirmeden veya şu lokmayı bitirmeden öleceğim ve Allah’ın huzurunda olacağım diyerek yaşarlar değil mi? E şimdi de Allah’ın huzurundayız da ölünce hesap vermek üzere Allah’ın karşısında olacağız. İşte öleceğinin şuurunda olanlar. Yâni her ân Allah’la karşı kar­şıya gelivereceği şuurunda yaşayanlar böyle davranırlar. Hani bir şehre gitseniz ve orada çok sevdiğiniz bir arkadaşınız olsa. Orada bir arkadaşınız var ki yıllardır görüşmemişsiniz ve âdeta burnunuza tüt­müş. Şimdi siz o şehirde dolaşırken her an, her kö­şeyi dönerken ar­kadaşınızla karşılaşıverecekmiş gibi olursunuz ya. Sanki karşılaştığı­nız herkes için işittiğiniz her ses için acaba o mu? Diye dikkat kesilir­siniz ya. İşte aynen onun gibi her ân Al­lah’la karşı karşıya geliverece­ğinin şuurunda olanlar, böyle yaşa­yanlar diyorlar ki : Allah’ın izniyle nice azlar, nice az gruplar nice çoklara galip gel­miştir. Nice azlar. Sen ailende az mısın? Üzülme galip gelebi­lirsin. Sen okulunda az mısın? Sen iş yerinde az mısın? Sen Konya’da, sen Türkiye’de, sen Çin’de, Maçin’de, Mançurya’da az mısın? Sen dün­yada az mısın? Üzülme! Allah’ın izniyle galip ge­lebilirsin. Allah galibi­yetini istemişse bil ki sen galipsin. Bazen istemez mi Allah? E bazen istemez tabii. Ne var ki bun-da. Uhut’ta istememişse istemez yâni. Allah neyin bizim için ha­yırlı neyin hayırsız olduğunu bize bildirmiyor . Senin öyle mi kazançta olacağın, böyle mi kazançta olacağın belli değil ki. Yâni ölünce mi ka­zançtasın, kalınca mı? Bu belli değildir. Zaten galibi­yet ya da mağlu­biyet, kazanç ya da kayıp dünya planına göre ol­maz. Zekeriya ve Yahya’yı tanımaz mısınız siz? Onlar dünyada şehid edildiler. Başa­ramadılar mı dersiniz? Hayır. Yıllardır söylenir: Efendim işte onlar hedefe varamadılar. adam­lar mümkün değil doğru yolda değiller. Niye? Eğer doğru yolda olsalardı, bugüne kadar hedefe varırlardı. Peki neye göre? Öyleyse Kimi peygamberler de hedefe varamadılar mı? Fakat mesele öyle de­ğildir. Dediler ki Allah’ın izniyle nice azlar var ki onlar çoklara ga­lip ge­lecektir. Ama bilin ki, bilesiniz ki: "Allah sabredenlerle beraberdir." Yâni döneklik yapmayıp direnenlerle, dayananlarla bera­berdir Allah. Ordu devam ediyor, kaç kişi? 300 küsur müslüman. Kar­şıda Yı­ğınlarla insan. İşte kâfirin ordusu Câlut’un ordusu görününce, bu bir avuç insan grubu dedi ki:
250:"Câlut ve ordusu açığa çıkınca dediler ki: Rab-bimiz bizim üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sa­bit kıl. Ve şu kâfir topluğuna karşı da bize yardım et.” İfadenin İslâmîliğine, sözün güzelliğine bakın. Rabbimiz. Bi­zim Rabbimiz. Bunu diyebilmek önemlidir. Meselâ bir çocuk dü­şünün, an­nesinin her dediğine karşı gelse, annesinin hiçbir dedi­ğini yapmasa, hep dediğine karşı çıksa, günler aylar böyle geçse, bir kerecik anne­sine değer vermese. Sonunda bu çocuk bir gün bir şeylerden bunalıp da yardım için: Anne! diye çağırdığında, hayrola senin annen var mı yavrum der değil mi annesi? Hani annense doğru dürüst davran­say-dın. Bugüne kadar annen gibi davransaydın ya! der değil mi? Veya müdür öğretmenine aynı şeyi der değil mi? Meselâ öğretmen okuldaki müdürü hiç takmasa, hiç dinlemese onu, hiçbir sözünü ye­rine getirmese, sonunda da dese ki "müdür bey izin verir miydiniz" falan. Müdür de “Ne demek ya! Senin müdürün var mıydı bugüne ka­dar?” Der değil mi? Peki biz de: Rabbimiz desek acaba bugüne kadar gerçek­ten Rabbimiz miydi Allah? Tüm yaptıklarımızın yaptırıcısı mıydı? Hayat programımızı çizen miydi? Bizi hareket ettiren Allah mıydı? Hayatı­mızda etkili varlık o muydu? Bir gün biz de bu­nalmış, sıkılmış olarak el kaldırıp ya Rabbi! Desek. Ya Rabbi ne olur imdat desek. Derse ki ya hayrola! Bugüne kadar senin Rabbin ben değildim! Bugüne kadar hayat programını bana hiç sormadın! Bugüne kadar benim sözlerime hiç değer vermedin! Benim kitabımla bugüne kadar hiç ilgilenmedin! Benim peygambe­rime bugüne kadar hiç selâm vermedin! Hayrola şimdi mi aklına geldi benim Rabbin olduğum derse ne diyeceğiz? Di­yorlar ki ba­kın: Rabbimiz. Ey bizim hayatımıza yön veren,bizi hareket etti­ren,adına buralara kadar geldiğimiz Rabbimiz! Ey cihat çağrısına koştuğumuz Rabbimiz. Ey şu ana kadar hayatımızda etkili olan, Bu­raya gelene kadar hatı­rına çeşitli eleklerden geçerek geldiğimiz Rabbimiz. Ey bizim ha­yat programımızı çizen Rabbimiz! "Üzerimize sabır dök ve ayaklarımızı da sabit kıl ya Rabbi!" Sabır indir, sabır gönder değil, üzerimize sabır dök, sabır bo­şalt. Öyle ki gözümüz de ayaklarımız da azalarımızın tümü de sabır­sızlanmasın. Sabırsızlık göstermesin. Bir de ayaklarımızı çak yere ya Rabbi. Ayaklarımızı sabit kıl da geriye adım atmasın. Bu bize düşen, bizim yapmamız gerekenler konusunda bize yardım ettiğin gibi, bir de: "Kâfir topluluk üzerine de bize yardım et!" Ayrıca bir de bizim bilmediğimiz konularda da kâfirler üze­rinde bize yardım et ya Rabbi. Kalplerine korku salarak mı? Yoksa melekler göndererek mi? O konuda da bize yardım et ya Rabbi! Dua budur işte. Allah’ın istediği ve kabul buyurduğu dua bu­dur. Bunu günümüz müslümanlarının çok iyi anlamaları gereki­yor. Fiili teşebbüsten sonra, yâni kılıcı ele alıp Allah yolunda hare­kete geçtik­ten, düşman karşısında saf bağladıktan sonra yapılan dua. Yattığı yerden zafer beklemek yerine kılıçlara sarıldıktan ve yola koyulduktan sonra dua etmek. Hani Hz. Mûsâ’nın su bulabil­mek için asasıyla taşa vurmasını anlatan âyetin tefsirinde de de­meye çalıştığımız gibi dua etmek zorundayız ki duamız kabul buyurulsun. Değilse üst üste otuz zırh giyerek, başına miğfer takarak, göğsünü kurşunlarla süsleyerek evinden dışarı çıkmadan, ya da henüz kılıcı resimlerden tanıyan cihad edebiyatı yapan ve de bu haliyle dua dua yalvararak Allah’tan zafer bekleyenler gibi değil. Evet dua ediyorlar, savaşıyorlar, dişlerini sıkıyorlar ve so­nun-da da Allah’ın izniyle galip geliyorlar. Allah’ın yardımıyla galip ge­liyor-lar. Sebebe tevessülle galip geliyorlar. Maldan ve candan geçe­bil-mekle galip geliyorlar. Karşılarındaki güç ne olursa olsun kim olursa olsun Allah yardım ettikten sonra onların mağlup ol­maları kesinlikle mümkün değildir. E böyle yaşayanlar ölse de ga­lip, kalsa da galiptir zaten. Ne fark eder de! Hiç fark etmez.
251:"Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Dâ-vûd Câlut’u öldürdü. Allah ona yönetimi ve hikmeti verdi. Allah insanların bir kısmını diğer kısmıyla sav­ma­saydı yeryüzü fesada uğrardı. Ancak Allah âlemlere karşı fazl ve ihsan sahibidir." Dâvûd (a.s) o dönem Tâlut’un ordusunda küçük bir ço­cuktu, he­nüz peygamber değildi. Allah’ın yardımıyla Dâvûd çocuk yaşta ol­masına rağmen elindeki sapan taşıyla Câlut’u öldürmüş ve Talût da ona kızını vermiştir. Allah da ona hükümdarlık, hikmet ve peygamber­lik ihsan etmiştir. Ona daha dilediği şeyleri de öğ­retmiştir Rabbimiz. Demiri yumuşatıp zırhlı elbise yapma gibi, kuşların dilinden anlama gibi daha başka şeyler de öğretmiştir. İsrâil oğulları Hz. Dâvûd döneminde tarihlerinin hiçbir döne­minde ulaşamadıkları en zirvede bir hayatı yaşamışlardır. Aradan yüzyıllar geçmiş o Dâvûd’un torunu olan bu Dâvûd, yâni Muhammed (a.s) Mekke’de dünyaya gelmiş, sonra Medine’ye İs­râil oğullarının ül­kesine göç etmiş ve burada yahudilerle karşı karşıya gelmiş. Roller değişmiş, gruplar değişmiş, taraflar değiş­miş. Bu defa Allah düşmanı Câlut’un ordusunun yerinde Allah’ın ordusuna karşı koyan yahudiler yer almış, Dâvûd’un ordusunun yerinde de onun torunu Hz. Muhammed (a.s) ve ona inanan mü­minler ordusu yerini almış. Dün Dâvûd neyle savaşıyordu? Sapan taşlarıyla. Peki bu­gün onun yerini alan Filistinli müslümanlar neyle savaşıyorlar? Yine taşlar. Dün Câlut’un ordusu tepeden tırnağa zırhlıydı, bugün yahudiler de öyle. Dün Câlut zâlimdi bugün de yahudiler aynı du­rumdadır. Ama unutmayın ki dün taş atan çocuk nasıl Câlut’un işini bitirmişse bugün de onun torunları olan Filistinli Dâvûd’lar ya­rın büyüyecek Tâlut’un or­dusu yine galibiyetini ilan ederken Câlut’un ordusu yenilgiyi ve hezi­meti tadacaktır. Bundan hiç kim­senin şüphesi olmamalıdır. İşte şu anda Filistinli müslümanlar Allah’ın yardımıyla adım adım bu yasayı yaşıyorlar. Allah tarih boyunca hiç değişmeyen yasası gereği yolunda olan mü’min kullarını zafere ulaştıracaktır.
252:"İşte bunlar Allah’ın âyetleridir ki biz onları sana doğru olarak okuyoruz. Şüphesiz ki sen peygam­ber­lerdensin." Allah âyetlerini peygamberine okuyor. Peygamber (a.s) da Al­lah’tan aldığı bu yüce âyetleri çevresindekilere okuyordu. Öy­leyse ey müslümanlar! Çevrenizdeki insanlar hep cehenneme doğru gidiyor­larsa ve siz bunu gördüğünüz halde hiç bir şey yap­madan güle oy­naya cennete gideceğinizi zannediyorsanız alda­nıyorsunuz demektir. Bu insanlara bu kitabı duyurun! Bu kitap sa­dece bana gelmedi, size anlatmak zorundayım. Sadece size gel­memiştir, siz de birilerine an­latmak zorundasınız. Anlattığınız in­sanlara söyleyin ki onlar da birile­rine anlatsınlar, duyursunlar. İşi­niz, derdiniz, hayatınız bu olursa o zaman kurtuluş açığa çıkacak­tır.
253:"İşte bu peygamberlerin bazısını bazısına üs­tün kıldık. Onlardan bazısıyla Allah konuştu. Bazısının da de­recelerini yüceltti. Meryem oğlu İsa’ya belgeler verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs’le destekledik. Eğer Allah dileseydi o peygamberden sonrakiler kendilerine apaçık belgeler gel­dikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fa­kat ayrılığa düştüler, kimi iman ederken kimisi de kâfir oldu. Allah dileseydi birbirlerini asla öldürmezlerdi. Ancak Allah dile­diğini yapar." Bu âyet aslında peygamberlerin birbirleriyle mukayesesini yap­mak üzere değil bu peygamberlerin müntesiplerinden her biri­nin kendi peygamberlerinin üstünlüğünü iddia ederek kavgaya tutuşmala­rının reddi için gelmiştir. Her biri dönemlerinde Allah’ın kendilerinden beklediği görevlerini ifa ederek Allah katına yürüyen peygamberler aslında risalet açısından birbirlerine eşittirler. Ama ortak özellikleri olan bu risaletin dışında bazı özelliklerle biz onları birbirinden üstün kıldık diyor Rabbimiz. Kimisiyle bizzat konuşarak, kimisini anasız babasız, kimisini anasız dünyaya getirerek farklı özellikler vermiştir. Ama bu bizzat Rabbimizin bir lütfudur. Ya da her birine üstün özellikler lütfettik diyor. Tıpkı tüm mü'-inlerin iman açısından eşit olup da itaatleri, takvaları açısından farklılıkları olduğu gibi. Hani hatırlayın sûrenin daha önceki âyetlerinde Rabbimiz İsrâil oğullarının âlemlere tafdıyl edilişini anlatmıştı. O bölümde de demeye çalıştığım gibi bu onların âlemlere tafdıyl edilişleri kişisel bir değer olarak onların üstünlüklerini değil de kendilerine Allah ta­rafından ve­rilen nîmetler açısından bir üstünlükleri söz konusudur. Peygamberle­rin birbirlerine olan durumları da böyledir. Nitekim ilerde Bakara sûre­sinin sonlarına doğru Rabbimiz şöyle buyura­cak: "Biz peygamberlerin arasını ayırmayız" (Bakara 285) Âyetini de göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki buradaki pey­gamberlerin birinin diğerine üstünlüklerini şöyle de anlayabili­riz: 1-) Bu peygamberlerin Allah katındaki makamlarının farklı ol­ması anlamına gelebilir. 2- Peygamberlerin şu anda semadaki makamlarının farklılığı da olabilir. Nitekim İsrâ hadisinde peygamberlerden kimi­lerinin dünya semasında, yâni birinci kat semada, kimilerinin ikinci kat semada, ki­milerinin farklı semalarda olduğu anlatıldığı gibi. Zira peygamberler arasında üstünlük iddiasını ileri sürmek bi­zim hakkımız değildir. Bunu ileri sürecek makam, insanların ma­kamı değildir. Bu ancak onları peygamber olarak gönderen ve onları deği­şik sıfatlarla mücehhez kılan Allah’a ait bir makamdır. Bize düşen de sadece onlara iman etmek, teslim olmak ve onların her birinin dinde temel örnekliliklerini kabul etmektir. Hiç birini diğerinden ayırmadan, birinin diğerlerine üstünlüğünü iddia etmeye kalkışmadan onların tü-mümüne iman etmektir. Hepsinin bizim yasal örneklerimiz olduğunu tasdik etmektir. Rabbimiz peygamberlerin birbirlerinden üstün kılınmalarını gün­deme getirdikten sonra bunun detaylarını anlatırken bazıla­rıyla konuştuğunu, bazısını daha yüksek derecelere çıkardığını, Meryem oğlu İsa’ya da beyyinat verdiğini ve onu Ruhu’l-Kudüs’le teyid buyur­duğunu ifade ediyor. Kur’an’ın başka yerlerinden anlı­yoruz ki burada Rabbimizin kendisiyle konuştuğu peygamber Hz. Mûsâ’dır. Hz. İsa’-nın adı zaten zikredilmiş. İkisi arasında; "Bazısını da bir çok dere­ce-lerle daha yükseklere çıkardı", ifadesiyle de Rasûl-i Ekrem efendi­miz anlatılmaktadır. Âyet-i kerîmede üç peygamberden söz edilmektedir. Al­lah’ın bu üç peygamberi bu âyetlerin nazil olduğu dönemde de şu anda da takipçileri bulunan ve müntesiplerinin ayrılığa düştükleri ve birbirleriyle kavga verdikleri peygamberlerdir. Âyetin devamın­da da bu konunun gündeme getirildiğine bakılırsa bu âyet pey­gamberlerin birbirlerinden üstün olup olmadıklarını anlatmak adına değil de müntesiplerinin: "Bi­zim peygamberimiz üstündü, sizin peygamberiniz değildi". gibi bu kı­sır kavgalarını sona erdirmek için gelmiştir. Nitekim Buhârî ile Müslim Hz. Ebu Hureyre’den şunu nakil ederler: Ebu Hureyre der ki: “Müslümanlardan biri ile yahudilerden bi­risi münakaşa ettiler. Yahudi yemin ederken: "Mûsâ’yı bütün âlemler­den üstün kılana yemin ederim ki" Deyince, müslüman olan kişi de onun yüzüne sertçe bir tokat vurarak:" Pis herif! Onu Muhammed (a.s) 'dan da mı üstün tutmuştur? Dedi. Durum Al­lah’ın Resûlü’ne ha­ber verilince Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: "Beni diğer peygamberlere üstün tutmayınız!" İbni Kesîr’in rivâyetinde de: "Peygamberlerin birini ötekinden üstün tutma­yın!" Buyurmuştur. İşte müntesipler arasındaki asıl kavganın, ayrılığın buradan kay­naklandığını anlatarak Rabbimiz bunun bir fayda sağlamaya­cağını ortaya koymaktadır. Her grup kendi peygamberlerinin üs­tünlüğüyle öğünecek, her grup kendilerini tatmin edecek. İyi bilelim ki bunun kimseye bir fay­dası yoktur. Önemli olan hangi peygamberin ne kadar üstün olduğu değil, bizim o Allah elçilerine ne kadar tabi olduğumuz, onları ne kadar örnek aldıımız, hayatımızı onlara ne kadar yakın yaşadığımızdır. Ama buna rağmen kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra insanlar yine de ihtilâfa düştüler, birbirlerinin kanlarına gir­diler, savaş­tılar, öldüler öldürdüler, kimileri iman ederken kimileri de kâfir oldular. Eğer Allah dileseydi bunların hiç birisini yapamayacaklardı. Al­lah dileseydi yeryüzündeki tüm insanları iman birliğinden oluşan tek bir safta toplardı. Evet Allah dileseydi bu insanlardan hiç birisi küfre­demez, hiç birisi kâfir olamaz, hiç kimse Allah’ın Resûlleri aracılığıyla kendisine gönderdiği mesajına, hayat tarzına karşı gelemez, hiç kimse hidâyetten, imandan yüz çeviremezdi. Eğer Allah dileseydi di­ğer iradesiz varlıklara yaptığı gibi yeryüzündeki tüm insanların boyun­la-rındaki ipin ucunu doğuştan eline alır ve onları iradeleriyle baş başa yaratmazdı. Böylece yeryüzünde hiç­bir insan küfretme imkânını bu­lamazdı. Ama Allah böyle dilememiştir. Allah insanlara irade vermiş ve bu iradeleriyle iman ya da küfürden birini tercihle insanları baş başa bırakmıştır.
254:"Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alışveri­şin, hiçbir dostluğun, ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelip çatmadan size verdiğimiz rızıklardan Allah yo­lunda harcayın. Kâfirlere gelince onlar zâlimlerin ta ken­dileridir." Kendisinde malın mülkün bulunmadığı, dostluğun, karşılıklı yar­dımlaşmanın bulunmadığı, şefaatin ve dost kayırmanın müm­kün olmadığı bir gün gelmeden infakta bulunmamızı emrediyor Rabbimiz. Zira o gün gelip çattı mı artık hiç kimse kendisini kurta­racak bir bedel ödeyemez, hiç kimse ateşten kurtuluş için fidye veremez. Cihada teşvik edildiğimiz bir bölümün hemen aka­binde Rab-bimiz yine infaktan söz ediyor. İnfakla cihad iç içe. Öy­leyse cihad için, cihadın gerçekleştirilmesi için, küfrün ve onun temsil ettiği zul­mün defedilmesi için, kâfirlerin ve zâlimlerin berta­raf edilmesi için infak edeceğiz. Maldan, candan, zamandan, bilgi­den, rahattân, uyku­dan infak edeceğiz. "Ve kâfirler zâlimlerin ta kendileridir." Kâfirler kendilerini olmamaları yerde, bulunmamaları gere­ken yerde tuttukları için zâlimdirler. Ya da kendilerini ateşe götü­renler, kendilerini cehennem yolunda tutanlar kadar kendi ken­dilerine zulme­den başka birileri olamaz. Kâfirler inkâr ettikleri için önce hakka zulmetmişlerdir. Kendilerini uçuruma, yâni cehenneme sevk ettikleri için kendi nefislerine zulmetmişlerdir. Bir de kâfirler, sûrenin önceki bölümlerinde uzunca anlatıldığı gibi yeryüzünde hep fitne unsuru olmuşlardır. Kendi kâfirlikleri yetmi-yormuş gibi hainler insanları Allah yolundan men ederek, insanları fitneye düşü­rerek, dinlerinden döndürmeye çalı­şarak din eğitimini engelleye­rek insanlığa zulmetmişlerdir. İnsanların akıllarına, vicdanlarına ipotekler koyarak, zorla onlara kendi küfürlerini empoze ederek zulmetmişlerdir. Yâni kâfir hem kendisine, hem Rabbine, hem de tüm in­san­lığa karşı zulmeden insandır. Onun için kâfir zâlimin ta kendi­sidir. Allah’ın kullarının Allah’ın dinini öğrenmesinin önüne engeller ko­yanlar, yâni dine karşı savaş açanlar, kendi görüşlerini Allah dini­nin yerine ikâme edebilmek için Allah’a ve onun dinine karşı savaş açan­lar, kendi kanunlarının yerleşmesi adına Allah kanunlarıyla mücâdele verenler evet bunlar insanlığın baş düşmanlarıdır. Yer­yüzündeki tüm insanlığın vazifesi bu insanlık düşmanı zâlimlerin zulümlerini yıkıp, onların bir daha insanlara zulmedecek güçleri kalmayıncaya kadar onlarla savaşmaktır. Kısacası kâfir hem kendine, hem Rabbine, hem de tüm insanlığa karşı zulmeden insandır. Bundan sonra Bakara sûresinin bu bölümünde "Âyet el Kürsî" diye bilinen bir bölüme geldik. Ulemânın ifadesiyle "İsm-i Azamı" ih­tiva eden uzunca bir âyet. Bundan dolayı bu âyeti ihtiva ettiği için bu sûreye "Kürsî sûresi" de denmiştir. Allah’ın Rasûlü bir hadisle­rinde: "Kur’an-ı Kerimde en büyük âyet, âyet el Kürsîdir." Buyurur. Tevhidi, Rabbimizin sıfatlarını, yaratılışı, yaratıkla­rın yönetimini, ulûhiyet ve rubûbiyeti, Rab karşısında kulların ko­numunu ve şefaati en güzel anlatan âyet, âyet el Kürsîdir.
255:"O Allah’tır. Ondan başka İlah yoktur. O Hayy ve Kayyum'dur. Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tu­tar. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimmiş? O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediğinden başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, büyük­tür." İlâh, kendisine kulluk edilen varlık demektir. İlâh, kişinin boy­nun­daki ipin ucu elinde olan varlık demektir. İlâh, kişinin hatı­rını ka­zanmak için çırpındığı, arzularını gerçekleştirmek için can attığı, iti­razsız ve gönül rahatlığıyla isteklerini yerine getirdiği varlık demektir. İlâh, kişinin uğrunda seve seve malını ve canını fedâ ettiği varlık de­mektir. İlâh, kişinin hayat programını kendisi için ha­yat programı kabul ettiği varlık demektir. İnsan kul olmaya müsait yaratılmıştır. Allah herkesi do­ğuştan kul olmaya müsait yaratmıştır. Herkesi boynunda bir iple dünyaya ge­tirmiştir Rabbimiz. Yâni bir şeylere tapacaktır o. Ta­pınmaya hazır ya­ratılmıştır. İşte boynunda böyle bir iple dünyaya gelmiş ve tarihin de şehâdetiyle mutlaka bir şeylere tapınmak zo­runda kalmış olan bu in­san boynundaki bu ipin ucunu kimin eline vermişse ona kulluk ediyor demektir. Boynundaki ipin ucu kimin elindeyse o bu kişinin İlâhı de­mektir. Bu durumda insanları dört kademede görüyoruz: 1-) Boynunda doğuştan getirdiği ipin ucunu Allah’a vererek: “Al ya Rabbi! Bu ipin de benim de sahibim sensin. Mademki beni boy­numda bir iple dünyaya getirdin. Yâni beni kulluğa mü­sait yarattın. Al öyleyse bu ipin sahibi sensin. Senin elinde dursun ve sen nereye çe­kersen ben o tarafa gideceğim. Ben sadece sana kulluk yapacağım. Sadece senin dediklerini dinleyecek, sa­dece senin seçimini seçim kabul edecek, sadece senin arzularını gerçekleştireceğim. Zira beni sen yarattın. Beni sen programladın. Benim bilgim kıttır, benim aklım sınırlıdır. Geçmişimi geleceğimi, hayrımı şerrimi, menfaatimi zararımı senin kadar bilemem.” diyerek iradesini Allah’a teslim eden kişiye müslüman denir ve bu kişinin İlâhı Allah’tır. 2-) İkinci tip insan boynundaki ipin ucunu Allah’a vermeye­rek kendi elinde tutmaya çalışan kişidir. Ben Allah filan tanımam. Ben din filan bilmem. Benim hiç bir şeye ihtiyacım yoktur. Benim aklım vardır, benim fikrim vardır, benim bilgim, benim keyfim var­dır. Ben bildiğimi yaparım. Ben keyfime göre bir hayat yaşarım diyerek boynundaki ipin ucunu elinde tutarak kendi kendisini İlâh­laştıran kimsedir. “Kendi hevâsını İlâh edinen kimseyi gördün mü?” (Furkân 43) Âyeti gereğince kendi hevâsını, havasını put­laş­tıran kişidir ki bu adam kâfirdir ve bu kişinin İlahı da kendisidir. 3-) Üçüncüsü boynundaki ipin ucunu kendi gönlüyle, kendi arzu­suyla Allah’a vermiş, Kelime-i Tevhid okumuş, Kelime-i Şehâdet getirmiş, ama boynundaki ucunu Allah’a verdiği bu ipin yanı başına yine kendi arzusuyla bir ip daha bağlamış modaya vermiş, bir ip daha bağlamış âdetlere vermiş, bir ip daha bağlamış töre­lere vermiş, bir ip daha bağlamış çevreye vermiş, müdüre vermiş, amire vermiş, ka­nun-lara vermiş, yönetmenliklere vermiş, vermiş, vermiş. Yâni boynundaki ipleri çoğaltmışsa, hem Allah’ı hem de baş­kala­rını razı etmeye çalışıyorsa, hem Allah’ın götürdüğü yere hem de başkalarının götürdükleri yerlere gitmeye çalışıyorsa yâni arzuları, emirleri Allah’ınkilerle çatışan başkalarının arzularını da gerçek­leştir-meye çalışıyorsa işte bu kişinin adı da müşriktir ve Allah’la birlikte boynundaki ipleri dağıttığı varlıklar bu kişinin İlâhlarıdır. Evet bu adam boynundaki ipin ucunu önce Allah’a vermiş ama bu ipin yanı başına yeni yeni kulluk ipleri bağlayıp Allah’tan başka bi­rilerine de vermiş ve onların çektikleri yerlere gitmeye çalışan kişi­dir ki bunun adı da müş­riktir ve İlâhı da ipin ucu elinde olanlardır. Şeytanlara vermiştir onların kuludur, ağasına vermiştir onun kuludur, modaya vermiştir onun kulu­dur, âdetlere, törelere vermiş onların kuludur, çevreye vermiş çevre­nin kuludur, kapitalist sistemlere vermiştir onların kuludur, sosyal ha­yatta hıristiyan dünyanın kulu, ekonomik hayatta veya mesleki dünya­sında yahudi âleme vermiştir onların kuludur. Ama öyle ki bu boynundaki ipin ucunu ellerine verdiği kişi, ku­rum ya da varlıklar yâni onun İlahı ya da İlahları olan varlıklar çok güçlü, çok becerikli değillerse yâni onun hayatının tümünü dolduracak kadar güçlü değillerse, ya da hayatının tümü konu­sunda ona yol gösterecek kadar becerikli, bilgili değillerse bu se­fer bu adamlar yol gösterebildikleri kadarıyla o İlâhlarının kulu kö­lesi olurken onların ser­best bıraktığı, ya da gaflet edip doldurama­dıkları hayat birimlerinde de başkalarının kulu ve kölesi olurlar. Ama bu kişinin bir de hayatında din birimi vardır ki onda da Al­lah’ın kulu kölesi olur. Öteki İlâhlarının boş bıraktıkları doldurama­dıkları namaz gibi, oruç gibi, zekât gibi, zikir gibi hayat birimlerini de Allah’ın dinine göre doldururlar. İşte kim böyle Allah’la beraber birilerini de dinler, İlah ola­rak, söz sahibi olarak, hayatına karışıcı olarak Allah’tan başka bi­rilerinin varlığını da kabul ederse, bu iş sadece kendisi için ya­parsa Kaf sûre­sinin 26.âyetinde anlatıldığı gibi bu adam: “ Ki o Allah’ın yanında, Allah’la beraber başka İlâh tutmuştur” (Kâf 26) Âyeti gereğince kendisine İlâh yapmış olur. Yâni Allah’la bera­ber başka İlâhlar bulmuş de­mektir. Yâni eğer bu adam boynuna ip ta­kıp da başka efendi­lere verme işini sadece kendisi için yapıyorsa böyledir. Ama eğer bu adam bu işi yalnız kendisi için değil de başkala­rı­nın boyunlarına da ipler takarak onları da Allah’tan baş­kalarının eline vermeye çalışıyorsa, yâni başka insanları da bu sahte İlâhların kulu kölesi yapmaya çalışıyorsa, yardım ediyor, teşvik ediyorsa o zaman Yâsîn sûresinin 74. âyetinde anlatıldığı gibi: “Tuttular da güya kendilerine yardım olunur ümi­diyle Allah dûnunda, Allah berisinde İlâhlar edindiler” (Yâsîn 74) Âyetinin delâletiyle min dünillah İlâh yapmış olur. Yâni Al­lah’-tan başka İlâhlar edinmiş demektir. Kendisi için Allah’tan başka İlâh edinmenin de ötesinde başkala­rını da Allah’tan başka İlâhlar edinmeye teşvik ediyor demektir. İdareciler, babalar, kocalar, analar veya eğiticiler, yöneticiler eğer insanlara her konuda İlâh olarak sa­dece Allah’ı tanıtıyorlarsa ta­mam bu tevhittir. Ama Allah’tan başkala­rını da dinlemelerini öğüt­lüyorlarsa, öğretiyorlarsa o zaman başkaları için de Allah’tan başka İlâhlar buluyor ve teşvik ediyor demektir. Ça­talı şöyle tut­malısın yavrum. Eteğini şöyle kaldırmalısın kızım. Bay­ramda şöyle hareket etmelisin hanım. Misafirlerin yanına çıkıp ellerini şöyle sıkmalısın. diyerek onların da Allah’tan başka İlâhları dinleme­sini sağlıyor demektir. 4-) Dördüncüsü şirkle günahın arasını ayırmamız için bu da çok önemlidir Bir adam ki kendi rızasıyla boynunda Al­lah’a verdiği ipin yanına yeni yeni ipler takıp bunları başkalarına vermeden yana değil­dir, böyle bir şeye razı değildir. Ama zorla bi­rileri uzaktan kement atıp onun boynuna kulluk ipleri geçirmişse, yâni o istemediği halde zorla birileri onu köle konumuna düşür­müşler ve çektikleri yere götürmeye mecbur etmişlerse işte bu adamın adı da günahkârdır. Önceki kişiden farklıdır bu. Zira bu adam öncekisinden farklı olarak kendi arzusunun ve isteğinin dı­şında köle durumuna düşürülmüştür. Biz Hz. Yusuf’un Mısır paza­rında köle olarak satıldığını bili­yoruz. Bazen böyle istemediği halde, rızık endişesiyle, maaş korku­suyla, açlık tehdidiyle, ölüm korkusuyla, ya da şu anda olduğu gibi güçsüzlük psikolojisiyle güç­lülerin eline esir düşebilir. Veya bazen müslümanlar cehaletleri sebebiyle, din konu­sun-da, İslâm konusunda, Kitap sünnet konusunda, kulluk konu­sunda bilgisizlikleri sebebiyle, bilgisiz bırakılmaları sebebiyle far­kında olma­dan, farkına varamadan boyunlarına birileri kement atıp onları köle­leştire-bilirler, birileri onları zulüm ağlarına takabilirler. O zaman da eğer bunun farkına varır varmaz müslümanlar bu zulüm ağlarını delerek kurtuluşa kavuşabilmek için gecelerini gün­düzlerine katıp maldan ve candan geçercesine ciddi bir ciha­dın, ciddi bir çalışmanın içine girerlerse Allah’ın bunları affedeceği umulur. Ama Allah korusun günün birinde böyle bir hayattan razı oluverirlerse, yâni boyunlarındaki öteki iplerden rahatsız olmazlar ve yata giderlerse onlar da aynen berikiler gibi şirki sineye çekmiş müşriklerdir, zâlimler­dir. Allah, boyunlardaki ipin ucu yalnız kendi elinde olması gere­ken sadece kendisine kulluk yapılması gere­ken, sadece onun çektiği yöne gidilmesi ve arzuları gerçekleştiril­mesi gereken tek İlahtır, ken­disinden başka İlâh olmayandır. "O Hayy ve Kayyum'dur." Hayy ve Kayyum Allah’ın iki ayrı ismidir. Hayy; hayat sahibi, diri, başlangıcı ve sonu olmayan, son­suz ha­yat sahibi demektir. Allah’ın hay oluşu, hayatta oluşu yara­tıkların hayatta oluşuna benzemez. Tüm yaratılmışların hayatta oluşu Al­lah’-tandır ama Allah’ın hay oluşu kendindendir. Hayy, za­mana boyun eğ-meyen, zamanla mukayyet olmayandır. Bu Hayy’ın bizim hayatı­mıza yansıyan yönü insan hayatında önce Allah vardır. İnsana insa­nın hayatını kazandıran O’dur. İnsana hayatını kazandıran Allah ol­duğu gibi insanın hayatını sürdüren de O’dur. Yâni hayatı boyunca Allah onunla beraberdir. Hayat veren, ha­yatını sürdüren ve sonunda onun hayatına son verecek olan da yine Allah’tır. En sonunda öldürdüğü bu insanı yeniden diriltecek olan da O’dur. Kayyum ise, sürekli insanları ve tüm varlıkları görüp göze­ten, güç ve kuvvetiyle onları sevk eden, hareket ettiren, hareketle­rini ya­ratan ve koruyandır. Evet Allah Kayyûm’dur. Yâni kendi zatı ile kaim­dir. Varlığı kendisindendir. Varlığı konusunda başkalarına muhtaç de­ğildir. Başkaları ise onunla kaimdir. Tüm varlıklar var olabilmek için O’na muhtaçtırlar. Var ola­bil­mek için ve varlıklarını sürdürebilmek için her şey O’na muhtaç­tır. Evet Kayyûm her ân tüm varlıklar âlemini idare eden ve ayakta tutan demektir. Herşeyi tutan, koruyan anlamında Allah'ın isimlerinden biri. Kayyûm, "fey'ûl" vezninde mübalağa sıygasıdır. Hayy ve Kayyûm I-simlerinin ism-i azam yani Allah'ın en büyük ismi olduğu da söylenmiştir. Kur'ân'da üç yerde geçer. Birisi işte Bakara sûresinin bu âyetidir. İkincisi Âl-i İmrân sûresinin ikinci âyetinde “Allah, Ondan başka tanrı olmayan, diri, her ân yarattıklarını gözetip durandır.” Üçüncüsü de; Bütün yüzler, "Hayy", ezelî ve ebedî diri, "Kayyûm" her şeyin mutlak hâkimi olan Allah'a bo-yun eğer. Zulüm yüklenen perişan olur" (Tâhâ,111) âyetidir. Diğer yandan Rasûlüllah (s.a.s)'in bu isimlerle duâ ettiği nakledilir. Bir hadiste, aşağıdaki duâyı yatağa girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarının, denizin köpüğü kadar çok olsa bile, af edilebileceği bildirilmiştir. "Ben kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, "Hayy", ezelî ve ebedî diri "Kayyum ", herşeyin mutlak hakimi olan Allah'tan bağışlanmamı diliyor ve O'na tevbe ediyorum"(Ahmed b'. Hanbel, Müsned, III,10) Enes b. Mâlik, bir adamın namazdan sonra "Hayy ve kayyûm" isimleriyle Allah'a duâ ettiğini duyan Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Siz Allah'a ne ile duâ ettiğini biliyor musun? Hazır bulananlar; "Allah ve Rasülü daha iyi bilir" dediler. Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, O, Allah'a ism-i azamı ile duâ etti.-Allah bununla duâ edilince kabul eder ve bununla bir şey istenince verir" (Ahmed b. Hanbel, III, 245). Bazen Hz. Peygamber duâda "Kayyım" kelimesini de kullanmıştır. "Allahım hamd, sana mahsustur. Sen yerleri ve gökleri idare edip, ayakta tutan (Kayyûmsun)"(Buhârî, Te-heccüd, 1) Kayyûm ismi şu anlamları da kapsar; Allah zâtı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O'nun varlığına bağlıdır. Nitekim, Ayetü'l-Kürsî'de bu isimden sonraki kısım, onun açıklaması gibidir. "O'nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O'nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir? O, insanların geçmişlerini ve geleceklerini bilir. İnsanlar ise O'nun ilminden, O'nun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. O'nun hükmü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Yeri ve göğü koruyup gözetmek, O'nun için zor değildir. O, yücedir, büyüktür" (Bakara,255) "Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tutar." O Allah’ı ne uyuklama basar ne de uyku tutar. Yâni Allah için ne uyuklama ne de uyuma söz konusu değildir. Yâni yarattıkla­rından asla gafil değildir. Bir an bile onlardan habersiz değildir. Her şeyi gö­ren ve hiç bir şey kendisinden gizli olmayandır. Sine tün; uykudan önceki uyuklamak demektir. Uyku ön­cesi dal­gınlık anlamındadır. Uyku ise gözlerin, ku­lakların ve duyuların fonksiyonlarının bitmesi demektir. Rabbimizi ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Böylece bu ifade bir önceki "Kayyûm" kavramına daha de­rin bir boyut kazandırıyor. Öyle bir Kayyûm’luk, öyle bir Kayyımlık ki bir an bile, bir lahza bile yaratıklarını ihmalin söz konusu olma­dığı, bir an bile yaratıklarından gafletin söz konusu olmadığı bir durumdur. Bunlar sadece beden sahibi varlıklar için söz konusu­dur. Uyku da uyuklama da beden sahibi varlıklar içindir, Allah için caiz değildir bunlar. Uyuklama ve fütur Allah hakkında asla caiz değildir. Ve uyuk­layanlar, uyuyanlar asla Kayyûm olamazlar. Kayyum ola­mayanlar da asla İlah olamazlar. "Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur." Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun kuludur. Göklerde ve yerde görünür görünmez, bilinir bilinmez ne varsa hepsi onun mülkü ve kuludur. Her şey onun mülküdür. Herkes ve her şey O’nun hükümranlığı altındadır, O’nun hâkimiyeti altındadır. O Allah Mâliktir ve her şey O’nun mülküdür. Gerçek Mâlik, gerçek sahip O’dur. O’nun mülkünün yanında başkasının mülkü yoktur. Böy­lece anlı­yoruz ki göklerde ve yerde olan tüm varlıkların Allah’la ilişkisi mül­kün sahibiyle ilişkisi gibidir. Kölelerin efendiyle ilişkisi gi­bidir. Mülk Al­lah’ındır inancı insan şuurundaki tüm şirk unsurlarını siler. Mülk Al­lah’ındır inancı insan şuurunda kendisinin sadece mülkün gerçek sa­hibi tarafından tayin edilmiş bir halîfe olduğunu, bu hilafet ve sahip ol­duğu her şeyin kendisine emaneten ve mu­vakkaten Allah tarafından verildiğini, kısa bir süre sonra onların kendisinden geri alınacağı şuu­runu kazandıracaktır. Mülk Allah’ındır demek o mülkte söz sahibi Allah’tır demek­tir. Eğer mülk olarak biz kendimiz ve sahip olduğumuz her şeyin Allah’a ait olduğuna iman ediyorsak o zaman kendimiz ve sahip olduğumuz şeyler konusunda söz sahibinin Allah olduğuna iman etmek zorunda­yız. Yâni elim benim değil o Allah’ınsa ben onu sa­hibinin razı olma­dığı yerde kullanmamalıyım. Midem benim değil Allah’ınsa, mülkün sahibi Allah’sa, o konuda söz sahibi ben değil Allah’sa o zaman ben bu mideme sahibinin razı olmadığı lokmayı indirmemeliyim. Çocukla­rım be-nim değil Allah’ınsa onlara verece­ğim isimden tutun da, onlara ulaştıracağım günlük eğitime varın­caya kadar, kılık kıyafetlerine va­rıncaya kadar onların sahibi olan Allah’a sormak zorundayım. Karım benim değil Allah’ınsa, onunla ilişkilerim konusunda söz sahibi ben değil de onun sahibi olan Al­lah’sa ona kendi keyfime göre değil Al­lah’ın istediği biçimde dav­ranmak zorundayım. Malım benim değil Al­lah’ınsa onu kazanaca­ğım ve harcayacağım yerleri Allah’a sormak zorundayım. Paramı onun sahibinin razı olmadığı yerlerde harcamaya kalkarsam o zaman mülkün sahibi olarak Allah’ı değil de kendimi ka­bul etmiş olurum. Elimi, ayağımı, gözümü kulağımı, evimi, arabamı, bede­nimi, ak­lımı, bilgimi, zamanımı ve sahip olduğum her şeyi onların gerçek sahibinin razı olmadığı yerde kullanırsam Allah’ı mülkün sahibi ol­maktan çıkarıp kendimi mülkün sahibi kabul etmiş olurum ki bu Al­lah’ın istediği bir iman değildir. Evet göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ın olunca, gök­lerde ve yerde olanların tamamı Allah’ın olunca elbette göklerde ve yerde söz sahibi, kanun sahibi, egemenlik sahibi de Allah olur. Bir mülkün bir varlığa izâfesi demek o mülkte o varlığın söz sahibi olduğunu ka­bul etmek demektir. Meselâ sizler hepiniz ev sahibisi­niz. Evlerinizin size izâfesi demek o evlerinizde sizin sözünüzün geçmesi demektir. Bir adam düşünün ki ona ait olan evinde onun sözü geçmese, o evde onun sözü kaale alınmasa, o evde iste­diklerini emretme istediklerini yasaklama hakkı olmasa, o eve girip çıkanlar ondan izin almasa o ev o adamındır denebilir mi? İçiniz­den hanginiz böyle bir ev reisliğine razı olursunuz? Sizler böyle bir reisliğe razı olmazsınız da Allah’ı niye razı etmeye çalışıyorsunuz? Tamam ya Rabbi! Gökleri sen yarattın! Yeryüzünü sen yarattın. Bizi ve şu anda sahip olduğumuz her şeyi sen yarattın. Sen Alisin! Sen yücesin! Ama olduğun yerde kal. Bizim hayatımıza karışma. Kanunlarımıza karışma! Kılık kıyafetimize, ka­zanmamıza harca­mamıza, hukukumuza, düğünümüze derneğimize karışma. Eğiti­mimize karışma. Bütün bu konularda biz kendimiz söz sahibiyiz. Bizim de aklımız var, bizim de bilgimiz var, bizim de keyfi­miz var, biz de biliriz bütün bunları. Ya da: Bizim söz sahibi başka Rablerimiz var. diyerek kendi mülkünde onu susturmaya çalışmanın mânâsı nedir? Böyle düşü­nen, böyle inanan ve Allah’a, Allah’ın mülkünde söz hakkı tanıma­yan bir adamın mü'min olduğunu nasıl söyleyebiliriz. Evet mülk Allah’ındır. Gökler ve onlarda olanlar, yeryüzü ve onda olan her şey Allah’ın mülküdür. Hal böyle iken, mülk Al­lah’ınken, herkes ve her şey Allah’ın mülkü ve onun kulu iken: "O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kim­miş?" Bakara sûresinin İsrâil oğullarına hitap eden bir bölümünde bu şefaatle alâkalı bir bölüm geçmişti burada tekrar geçiyor Kur’an-ı Kerîm şefaat konusunu etraflı bir biçimde ele alıp an­latmıştır. Zira geçmişte ve günümüzde insanların sapmalarının en bü­yük sebeplerinden birisi bu şefaat meselesinin yanlış anla­şılmasıdır. Yahudilerin, hıristiyanların ve müşriklerin sapma nokta­sıdır bu şefaat konusu. Geçmişte sapanlar bu yüzden sapmıştır. Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Hıristiyanlar İsa Al­lah’ın oğludur dediler. Müşrikler de melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Bunlar bu yaratıkların sıfatları konusunda hataya düştüler. Bun­lara Allah’ın sıfatlarını vermeye kalktılar. Gerekenden fazla değer verdiler.Bunların yaptıkları işlerin başkaları tarafından ya­pılamayaca­ğını, başkalarının yaptıklarını da bunların yapamaya­cağını iddia etti­ler. Diğer yaratıklardan ayırdılar bunları. Bunların diğer varlıklardan daha çok Allah’a yakın olduklarını ya da Allah’ın bunlarla daha çok il­gilendiğini iddia ettiler. Aslında bütün bu iddiaların altında yatan sebep Allah’a ve­li­ahtlar bulmak, Allah’a karşı torpilli varlıklar bulmak, İşledikleri günah­lara kılıf bulmak çabasıydı. İsa Allah’ın oğludur! Üzeyr Allah’ın oğlu­dur! Melekler Allah’ın kızlarıdır! der­ken Allah torpil yaptırma gayretine giriyorlardı. Bir varlığın hatırın­dan çıkamayacağı, sözüne iş yapacağı varlık elbette onun en ya­kını oğlu ve kızı olabilirdi. Allah’ı insan gibi farz etmenin yanılgı­sıydı bu. İnsanlara oğlu ya da kızı vasıtasıyla yaklaşılabildiğine göre Allah’a da bu yakınları vasıtasıyla yaklaşabile­cek-lerini, O’na karşı da şefaatçiler bulabileceklerini, torpil yaptırabile­cek-lerini zannederek sapıp gittiler. Bugün de pek çok insan böyle düşünmektedir. Dünkülerin sapma noktası bugünkülerin de sapma konusu olmuş Allah koru­sun. Belki bir babaya oğlu, kızı veya bir yakını vasıtasıyla yaklaş­mak mümkün olabilir. Ona tesir etmek, onu fikrinden vazgeçirmek mümkün olabilir . Ama yanıldıkları nokta Allah insan gibi değil ki. Allah baba gibi değil ki. Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu dü­şünmek Allah’ı insan gibi düşünmek ve Al­lah’ın sıfatları konu­sunda noksanlık izâfe etmektir ki bu şirktir ve Rabbimizi bundan tenzih ederiz. Müşrikler Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cere­yan eden şefaat gibi olduğunu zannediyorlardı. Onlar Allah katın­daki şe­faatin kral katındaki oğlunun, kızının vezirlerinin, yardımcı­larının ve ona denk veya ondan daha üstün kralların şefaat etmesi gibi düşünü­yorlardı. Ehl-i kitap Allah’a oğullar olarak izâfe ettikleri peygamberleri­nin, müşrikler de putlarının ve Allah’a kızlar izâfe ettikleri meleklerin kendilerine şefaatte bulunabileceklerine inanı­yorlardı. Hıristiyanlar ve tüm müşrikler meleklerden, vefat etmiş Nebilerden, şehidlerden ve salih kimselerden şefaat isterlerdi. Onların Allah katında şefaat etme yetkisine sahip olduklarını, bu yüzden de Allah’ın bunların şefaatlerini reddetmeyeceğini iddia ediyorlardı. Yukarıdaki âyetlerde gördük her şey ve herkes Allah’ın kulu iken Allah’ın mülkü iken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına ala­bilir? Al­lah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun en çok sevdiği peygam­berler ve melekler bile onun huzurunda ağızlarını bile açmaya ce­saret edemezler. Burada peygamberlerin şefaatleri konusuna değinelim: Biz biliyor ve inanıyoruz ki peygamberler Allah’ın yeryü­zünde en değerli ve en şerefli kullarıdır. Ama unutmayalım ki bunlar da kul­durlar. Tüm peygamberler Allah’ın ona en muti kulla­rıdır. Elbette ki peygamberler yeryüzünde dualarına icâbet edilme yönünden en önde olan kullardır. Allah’ın bu sevgili kulları Allah’a dua ettiklerinde ya is­tedikleri şeyler dünyada kendilerine verilir veya burada verilmeyip öbür tarafta kendilerine verilir. Peygamberlerin dünyada yaptıkları duaların ta­mamı kabul edil­miş değildir. Bu dua ya Allah’ın kaderine muhalif olduğu için, ya da Allah’ın kendilerinden razı olmadığı kişiler hak­kında dua ettikleri için reddedilmiştir. Nuh aleyhisselâm, İbrahim aleyhisselâm ve sevgili peygamberimiz bunun en net örnekleridirler. Kimisi babası için, kimisi oğlu için, kimisi amcası için dua etmişlerdir, şefaat etmek istemişlerdir de Allah buna izin vermemiştir. Mesela Rabbimiz mü­nâfıklar konusunda Resûlüne şöyle buyurdu: "Ey peygamberim! Onlar için ister af dile ister di­leme! Onlar için yetmiş defa af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu onların Allah ve Rasûlü’nü inkâr etme­lerindendir. Çünkü Allah fâsıklar topluluğunu asla hidâ­yete erdirmez." (Tevbe 80) Görüyor musunuz Allah’ın Rasûlü Allah katında yeryüzü­nün en hayırlısı olduğu halde Allah’ın sevmediği insanlar hakkında ne ka­dar da istiğfar ederse etsin Allah onlara mağfiret etmeye­cektir. Allah ve Rasulünü inkar eden, Allah ve Rasulünü hayatına karıştırmamaya çalışan bir kişiye kesinlikle Allah yol göstermez, hidayet etmez. Öyleyse şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah’ın razı olma­dığı kişiler için yapılacak şefaat asla kabul edilmeyecektir. Bunu candan, gönülden isteyen yeryüzünde Allah’ın en şerefli peygamberleri bile olsa da. Peygamberlerin bile mezun olmadıkları bir konuda kim yetkili olabilecek de? Yine bakın Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde anlatıldığına göre Nuh’-un (a.s) oğluna ilişkin duasını da kabul etmemiştir. "Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüp­he­siz oğlum da benim ailemdendir! Senin vadin ise haktır. Sen hakimler hakimisin!" Allah buyurdu ki: "Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir amel sahibidir. (Kâfirdir) O halde hakkında bilgin olma­yan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahil­lerden olma­manı tavsiye ederim." (Hûd: 45, 46) Âyet-i kerîmeden açıkça anlıyoruz ki Allah’ın razı olmadığı bir insan için şefaatte bulunmak isteyen peygamberin bu şefaati Allah ta­rafından kabul edilmemiştir. Salih olmayan bir amel sahibi, yani Allah’ın istediği gibi olmayan bir hayat sahibi kim olursa olsun, Allah onun hakkında şefaatten yana değildir. Yine İbrahim’in (a.s) babası hakkındaki duası da kabul edilmemiştir. “İbrahim'in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe 114) Kâfir oldukları ve kâfir olarak öldükleri kesin belli olduktan sonra, o çılgın ateşin ashabı oldukları belli olduktan sonra yakın akrabaları bile olsa müşrikler hakkında istiğfar etmeleri peygambere ve mü’minlere asla yakışmaz. Gerek haklarında inen bir vahiyle, gerek-se kâfir olarak ölüp gittikleri belli olan kimseler hakkında dua etmek, istiğfar etmek, onların bağışlanmalarını dilemek peygambere de onun yolunun yolcularına da yakışık almaz. Böyle kâfir olarak Allah’ın hudutlarını muhafaza etmeden geberip gidenler babalarımız bile olsa, analarımız, kardeşlerimiz bile olsa onların arkasından dua etmemiz ve istiğfarda bulunmamız caiz değildir. Bunlar hayattayken bunların, bu tür kâfirlerin, bu tür sistemlerin Allah’la verdikleri savaşımlarında onların galip gelmeleri, başarıya ulaşmaları adına onlara fiili yardım ve destekte bulunmak türünde bir dua da caiz değildir, geberip gittikten sonra arkalarından dua ve istiğfarda bulunmak da caiz değildir. Bütün bu âyetlerde görüyoruz nebilerin sağken bile istisna­sız bütün duaları kabul edilmediğine göre, Allah’ın istemediği, razı olma­dığı konularda onların şefaatleri kabul edilmediğine göre na­sıl olur da vefatlarından sonra böyle bir hakka sahip oldukları iddia edilebilir? Öyleyse bu ehl-i kitabın ve müşriklerin iddiaları boştur.Ve bunların aslı hakikati yoktur. Peygamberimizin ümmetlerinden Allah’ın razı olduklarına şe­faat etme konusunu daha sonra inşallah diyeceğim. Bakın Allah buyu­rur ki: "O’nun huzurunda O’nun izni olmadan kim şefa­atte bulunabilir?" Bir kere azaba lâyık olanlar için kesinlikle şefaat yoktur. Bunu önce söyleyelim. Yâni kesinlikle ne kâfirler için, ne ehl-i kitap için, ne yahudiler, ne hıristiyanlar ne de müşrikler için şefaat söz konusu de­ğildir. Bunlar istedikleri kadar kendileri hakkında şefaatte bulunacak varlıklar bulmaya çalışsınlar, istedikleri kadar filan Allah’ın oğludur, falan Allah’ın kızıdır desinler kesinlikle onlar için şefaat söz konusu değildir. Kur’an-ı Kerîmde bunu anlatan pek çok âyet vardır. Bunlar­dan bir tanesi şöyle ki: "Allah’ı bırakıp da kendilerine ne fayda ne de za­rar vermeyecek şeylere tapıyorlar ve bunlar Allah ka­tında bi­zim şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber vermek is­tiyorsunuz? (Allah’a akıl vererek onu şartlandırmak mı istiyorsunuz?) Halbuki Allah onların ortak koştukları şeylerden münez­zehtir, yücedir." (Yunus 18) En’âm 51, A’râf 53, Meryem 87, Tâhâ 109 gibi âyetlere bakılır-sa kâfirler, müşrikler ve ehl-i kitapla ilgili şefaatin kesinlikle caiz olma­dığı anlaşılacaktır. Bunlar için kesinlikle şefaat yoktur. Müs­lümanlarla ilgili şefaate gelince şunları söylemek zorundayız. Müslümanlar içinde de bu konuda geçmiştekilerin sapması gibi sapma içine girenlerin varlığına şahit oluyoruz. Müslümanlar ara­sında da bu şefaat konu­sunu yanlış anlayarak tıpkı ehl-i kitabın düştüğü yanlışa düşenleri gö­rü­yoruz. Müslümanlar için şefaat vardır. Bu hususu anlatan âyetler var­dır. Bunlardan biri işte bu âyettir. "O’nun izni olmadan O’nun huzurunda kim şe­faat edebilir?" Bu âyet-i kerîmeden ve Kur’an’ın başka âyetlerinden anlıyo­ruz ki yarın şefaatte bulunabilecek, şefaat edebilecek in­sanları Allah be­lirleyecektir. Bunu Allah’ın izni belirleyecektir. Al­lah’ın izin vermediği hiçbir kimse şefaat etme hakkını kendisinde bulamayacaktır. Meryem sûresinin 87. âyetinde Rabbimiz bu hu­susu anlatırken şöyle buyurur: "Rahmân’ın katında O’ndan söz almış olan kimse­le­rin dışında hiç kimse şefaate lâyık olamayacak­tır." Yine Tâhâ sûresinin 109. âyetinde şöyle buyurulur: "O gün Rahmân’ın izin verdiği ve konuşmasına razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda ver­meye-cek­tir." Bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki şefaat edecek olan­ları ya­rın Allah belirleyecektir. Allah’ın kendilerine şefaat izni ver­diği in­sanlar ancak şefaat edebileceklerdir. Evet şefaat edicileri Allah belir­leyecektir.Yarın Allah bana şefaat edebilme müsaadesini verse ben babama, anama, kayınpederime, bacanağıma, arkadaşlarıma şefaat ede­meyeceğim de Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye be­nim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara şefaat edebilece­ğim. Demek ki şefaat edecek olanları da Allah belirleye­cek, şefaat edilecek olanları da Allah belirleyecek. Şefaat edilecek olan kişileri de yarın Allah’ın belirleyeceğini Enbiyâ sûre­sindeki şu âyet-i kerîme çok açık ve net bir biçimde anlatır: "Allah onların geçmişini de geleceğini de bilir. On­lar ancak Allah’ın razı olduğu kimselere şefaat ede­bilir-ler. Onlar Allah’ın korkusuyla tir tir titrerler." (Enbiyâ 28) Yine Meryem sûresinde 87. âyetinde de Rabbimiz şöyle buyu­ruyordu: "Rahmânın katında bir ahid almamış olanlardan başkaları şefaate lâyık olamayacaklardır." Bütün bu âyetlerden anlıyoruz ki kendisine şefaat etme yet­kisi verilen kişi kendi istediklerine değil de Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye belirlediği listede ismi bulunan kişilere, yâni Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere ancak şefaat edebileceklerdir. Peki bunun sebebi nedir? Eğer yarın Allah bana şe­faat izni ve­rirse niye ben kendi istediklerime şefaatte bulunama­yacağım da sa­dece Allah’ın belirlediği kimselere şefaat edebile­ceğim? Bunun se­bebi nedir? Bunun sebebini bakın âyetin bundan sonraki bölümü şöyle anlatıyor: "O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hep­sini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dile­diğinden başka bir şey kavrayamazlar." Evet insanların önlerini, arkalarını, cinslerini, cibilliyetlerini, kalp­lerini, niyetlerini, dosyalarını bilen yalnız Allah’tır. Ben bile­mem ki insanların önlerini arkalarını. Ben bilemem ki insanların ne tür bir dos­yayla Allah’ın huzuruna geldiğini. Meselâ kayınpederimin amellerini, niyetlerini, nasıl bir dos­yay-la Allah’ın huzuruna geldiğini, direk cennete gitmesi gereken biri mi olduğunu, yoksa bir süre cehennemde yanması mı gerek­tiğini ke­sin-likle ben bilemem. Çünkü kalpleri, niyetleri, amelleri, bu amellerin önünü arkasını bilen sadece Allah’tır. Onun için ben is­tediklerime şe­faat etmeye kalkarsam zulmedebilirim, hata edebili­rim, cennete git­mesi gereken birini cehenneme ve direk cehen­neme gitmesi gereken birini cennete postalama çabası içine gire­bilir ve zulmetmiş olabilirim, haksızlık etmiş olabilirim. Onun için tüm insanları en iyi bilen, amelle­rini, o amelleri işlemeye iten ni­yetlerini, yâni insanların önlerini arkala­rını en iyi bilen Allah’tır ve ancak bunu belirleme hakkına Allah sahip­tir. Meselâ siz hapishane müdürü olsanız. Çok sevdiğiniz bir ar­ka­daşınız da gelip sizden oradaki insanların tamamının salıve­rilmesini istese ne yaparsınız? Yâni sizden böyle bir şefaatte bu­lunmanızı is­tese ne yaparsınız? Oradaki mahkumların önlerini ar­kalarını, sicille­rini, dosyalarını, suçlarını o arkadaşınızdan daha iyi bilen siz bu ko­nu-da bilgi sahibi olmayan arkadaşınızın bu konu­daki müracaatını na­sıl karşılarsınız? Hemen salıverir misiniz on­ları? Veya sicilini, dosya­sını, notlarını sizin tuttuğunuz, dersleri, notları ve davranışlarıyla ke­sinlikle sınıfta kalması gerektiğine inandığınız bir öğrenciniz konu­sunda şefaatte bulunmaya gelmiş birine ne dersiniz? Tanımadığın, bilmediğin bir konuda benden bir şey isteme. Dersiniz değil mi? Bakın Rabbimiz Nebe’ sûresinde 37 ve 38. âyetlerinde bu hususu şöyle an­latır: "...O’na O’nun huzurunda hiçbir söz söylemeye mâ­lik olamazlar." (Nebe’ 37) Hiç kimse hiçbir söz söylemeye kadir olamaz. Kimse kendi­sin-de bu cesareti bulamaz. Nebilerin bile korkudan ayaklarının al­tın­daki tozun uçuştuğu, ağızları bıçağın açmadığı bir ortamda kimin haddine konuşmak. Kimse konuşamayacak, kimsenin ağzını bıçak açmayacak ancak: "Konuşamayacaklar, ancak Rahmânın izin ver­dik­leri (konuşabilecekler) O konuşanlar da sevaba ko­nuşa­caklardır." (Nebe’ 38) Yâni sevap söz söyleyeceklerdir. Doğru söyleyecek­ler. Yâni an­cak şefaate lâyık olan kişileri şefaat edebileceklerdir. Yalnızca Al-lah’ın şefaate izin verdiği kimselere şefaat edecekler, Al­lah’ın kendile­rinden razı olduğu insanları kurtarmaya kalkışacak­lardır. Allah’ın şe­faate izin vermediği, kendi istediklerine şefaat etmeye kalkışmaya­caklardır. Öyleyse şunu diyebiliriz: Madem ki yarın, şefaat edecekleri de şe­faat edilecekleri de Allah’ın belirleyeceğine göre bugünden birilerini şefaat edecek makama oturtup da bunların eteğine ya­pışmak, bunla­rın önlerinde eğilmek, bunlara hediyeler götürmek, ellerine eteklerine sarılmak, bunlardan yardım beklemek, bunların hatırını kazanmak gibi Allah’a yapılması gereken kulluk vazifele­rinden bir kısmının bunlara yapılmasına ne demek lâzım? Ne malum bunların yarın şefaat ediciler olduğu? Kim bilir belki de yarın bunlar şefaat edilecekler listesinde bile yer almaya­bilirler. Allah’a yol gösterircesine, hâşâ Allah’a akıl verircesine biz bunları şimdiden belirledik ya Rabbi! Sen de bunları kabul etmek zorundasın! Demenin anlamı yoktur. Öyleyse, madem ki şefaat edecekleri de, şefaat edilecek­leri de Allah belirleyeceğine göre, şefaatin tümünün Allah’a ait olduğuna göre kulluğun tamamını Allah’a yapmak zorundayız. Allah’a yapma­mız gerekenlerin bir kısmını da başkalarına yap­mamak zorundayız. Allah’tan başkalarının eline eteğine sarılıp onlardan bir şeyler istemek yerine isteyeceklerimizin tamamını Allah’tan istemek zorundayız. Zümer sûresindeki şu âyet-i kerîme, 43. âyet-i kerîme bunu çok güzel anlatır: "De ki bütün şefaat Allah’a aittir. Çünkü göklerle ye­rin mülkü Allah’ındır. Sonra hepiniz O’na döndürü­le­ceksiniz." (Zümer 43) Şefaat edecekleri de şe­faat edilecekleri de belirlemek Allah’a ait olunca elbette şefaatin tamamı da Allah’a ait olacaktır. Öyleyse kulluğun tamamı da Al­lah’a aittir. Hal böyleyken Allah’tan başka birile­rini belirleyip bu konuda onlardan yardım istemek Allah’a karşı saygı­sızlıktan, küstahlıktan başka bir şey değildir. Muhsinin ihsanı anında gayri muhsine teşekkür etmek muh-sine hakarettir. Muhsinin ihsanına karşılık muhsini görmezden gelerek gayri muhsine teşekkür ya da kulluk muhsine karşı nan­körlüktür, nî­meti inkârdır der Kuran. Ayrıca muhsin kendi irade­siyle, kendi arzu­suyla ihsanda bulunduğu halde onun başkalarının tavsiyesi ile, baş­kalarının şefaatiyle bunları yaptığını iddia etmek muhsine karşı yapıl­mış en büyük nankörlüktür. Bu konuyu bir misalle anlatalım : Farz edin ki ben çok zengin, çok cömert birisi olsam. Halini arz eden herkese yar­dım elini uzatan birisi olsam, inşallah dua edin öyle olalım. Şurada otururken İsmail içeri girse ve beni de tanımasa. Selâm verip dese ki ben Ali arkadaşı arıyorum, hanginiz Ali? Dese ve sizler de beni gösterseniz. İsmail be­nim yanıma gelip: Arkadaş duydum ki sen çok zengin ve o nisbetle de cömert birisiymişsin. Halini arz eden­lere yardım elini uzatıyormuşsun. Benim de ihtiyaçlarım var onun için sana geldim! Ben sorsam kendi­sine: Hayrola neye ihti­yacın var? desem. İsmail dese ki işte iki mercedese ihtiyacım var, üç çuval dolara, iki vilâyete, beş eyalete ihtiyacım var dese. Ben de hemen o anda istediklerinin tamamını al diyerek veriversem. Sonra bu nîmetlere ulaşan İsmail bu nîmetlerin vericisi olarak bana teşekkür etmesi gerekirken, dönse benim yanımda otu­ran şu kardeşime, Hasan’a teşekkür etse. Hasan! Allah senden razı olsun kardeşim. Ne kadar cömertsin? Ne kadar Muhsinsin? diye­rek Hasan’a teşekkür etse bu bana hakarettir değil mi? Muhsinin ihsanı anında gayri muhsine teşekkür muhsine en büyük hakaret­tir. Muhsin benim, ihsan eden, istediklerini ona veren benim. Bana teşekkür et­mesi gerekirken ihsanla uzaktan ve yakından hiçbir il­gisi olmadığı halde gayri muhsine, Hasan’a teşekkür etmesi bana hakarettir. Bu hakareti biraz daha büyütelim bakın. Ben sorsam ken­di­sine: Arkadaş hayrola! İstediğin şeyleri sana anında veren be­nim. İh­san eden benim. Bu nîmetlerin vericisi olarak bana teşek­kür etmen gerekirken niye ona teşekkür ediyorsun desem. İsmail dese ki: Sen var ya sen, bütün bunları yapamayacak kadar, bütün bunları vereme­yecek kadar cimrisin. Ama sen bütün bunları Hasan’ın korkusundan verdin! Bütün bunları Hasan hatı­rına verdin! Hasan olmasaydı, Ha­san’ın şefaati olmasaydı, o ta­vassut etmeseydi sen bunları bana ve­remezdin! Dese bu bana karşı hakaretin biraz daha büyüğüdür değil mi? Bizler de bugün Allah’a karşı aynı şeyi yapmaya çalışmıyor mu­yuz? Allah’a karşı bir kısım aracılar bularak: Ya Rabbi! Sen as­lın-da tek başına, kendi kendine bizi cennet gönderemeyecek kadar cimrisin, merhametsizsin! Ama filanların hatırına, falanların hürmetine bizi cennetine koyuver! Demeye çalışmıyor muyuz? Halbuki Allah hiç kimseye muhtaç olmadan, hiç kimsenin tesiri altında kalmadan bizi cennetine koyabilecektir. Bakın Rabbimiz Nahl sûresinde bu hususu şöyle anlatıyor: "Allah’ın nîmetini tanırlar, sonra da onu inkâr eder­ler. Onların çoğu kâfirlerdir." (Nahl 83) Nîmeti bilirler, nîmetin vericisini bilirler, nîmetlerin vericisi o-larak Allah’ı bilirler tanırlar ama yine de başkalarına teşekkür ederler. Nîmetin vericisi olarak yalnız Allah’a kulluk etmeleri gere­kirken Al­lah’-tan başkalarına kulluk yaparlar. Öyleyse şefaatin tü­münü Allah’a ait bileceğiz ve kulluğun tamamını Allah’a yapaca­ğız. Önceden birile­rini belirleyip onlara farklı davranışlar içine gir­meye­ceğiz. Şefaat edecek olanları da şefaat edilecek olanları da yarın Al­lah belirleyeceğine göre bileceğiz ki yarın Allah beni sana seni bana şefaatçi kılabilir. Bu tümüyle O’na ait bir şeydir. Önemli olan Allah’a kulluk etmemiz, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmamız, tüm nîmetle­rin vericisi, tüm ihsanların sahibi ve de tüm kullarına herkesten çok merhamet edici olarak Rabbimizi bilmemiz ve isteye­ceklerimizi sa­de-ce ondan istememizdir. Kesinlikle bilelim ki Allah istemeden, Allah razı olmadan, Al­lah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını ka­zanma­dan birilerinin tavassutu ve şefaatiyle cennete girmek mümkün değil­dir. Öyleyse şefaatin aslı şudur: Hani okulu bitirmiş ve diploma al­maya hak kazanmış talebeler için bir diploma töreni düzenlenerek çe­şitli salih kişilerin eliyle her birine diplomaları ve­rilerek hem diplomayı alanlar hem de elleriyle onlara diplomaları verdirilenler böylece her iki taraf da onore edilirler ya işte şefaatin aslı da budur. Zaten Allah ken­dilerinden razı, zaten Allah’ı razı edecek kulluklar yapmışlar ama ufak tefek kusurları varsa hem onlara şefaat edenleri onurlandırmak hem de onların şefaati va­sıtasıyla berikileri cennete göndererek Rabbimiz şefaat müesse­sesini işletmiş oluyor şeklinde anlıyoruz. Allahu âlem. Rasulullah’ın şefaati konusuna değinelim. Allah’ın Rasûlü ha­yatta iken sahâbe-i kirâm ondan şefaat etmesini istemişlerdir. Bu hu­sus kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçektir. Fakat Rasûlullah’ın vefatından sonra ondan şefaat is­temenin caiz olmadığı konusunda bi­rinci, ikinci ve üçüncü yüz yıl içinde bütün âlimler icma etmişlerdir. An-cak üçüncü asırdan sonra insanlar bu konuda çeşitli sapmaları ya­şa-mışlardır. Dört halîfe zamanında ve ondan sonra gelen ilk üç asırda hiç bir kimse gide­rek Rasulullah’ın mezarı başında ondan şefaat dile­memişlerdir. Ancak kıyamet gününde Rasulullah’ın şefaati kesindir. Bu ko­nuda açık nas vardır. Allah’ın Rasûlü Buhârî ve Müslim’de rivâ­yet edilen bir hadislerinde kendisinin şefaatiyle ilgili şöyle buyurur: "Ben kıyamet gününde ilk şefaat edici ve ilk şe­faat et­tirilenim." Buna göre Allah’ın Rasûlü şefaat hakkını ilk olarak mahşer ye­rinde kullanacaktır. Eğer Allah’ın Rasûlü kabrindeyken de şe­faat etme hakkına sahip olsaydı burada kıyamet günü ilk şefaat edecek olan benim buyurmazdı. O halde Allah’ın Resûlü’nün şe­faati kesindir ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere şe­faat edecektir diyoruz. "O, Allah kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun dilediği kadarından başka O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar." Evet Allah insanların yukarılarını, aşağılarını, önlerindeki­leri, ar­kalarındakileri, bildiklerini bilmediklerini her şeyi bilendir. İn­sanların öncesini ve sonrasını bilendir. Yâni varlıklardan önce ne vardı? Var­lıkların varlığından önce ne vardı? Onların yokluğundan sonra ne ola­cak? Bunu bilen ancak Allah’tır. O’nun bilgisinin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Ve hiçbir kimse Allah’ın bildiklerinden hiç bir şeye dair bil­giyi Allah onu kendisine öğretmeksizin elde edemez. Allah izin ver­medikçe hiçbir kimse Allah’ın bilgisinden hiçbir bilgiye muttali olamaz. Öy­leyse insanlar ne bilmişlerse, neyi biliyorlarsa, ne tür bir bilgiye sa­hiplerse, ister gayb âleminden, isterse şehâdet âleminden, ister Al­lah’ın zatına ya da sıfatlarına dair, ya da bu kâinatın kanunlarından neyi bilebilmişlerse bu ancak Allah’ın meşieti ve bildirmesi ile olmuş­tur. Evet kullar Allah’ın bildiklerinin hiçbirini bilemezler ancak Al­lah’ın kendilerine öğrettiklerini bilebilirler. "İnsana bilmediğini öğreten Allah’tır." (Alâk 5) Bilgi tümüyle Allah’tandır. "O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır." Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlıkları bu kürsü ihata et­miş­tir. Her şeyi kuşatmıştır. 1-) Kürsî ilim demektir. Öyleyse şöyle diyeceğiz: Allah’ın ilmi gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın ilmine tabidir. Allah’ın bilgisi olmadan tek yaprak aç­maz, tek damla yağmur inmez. Zerrelerden kürelere her şey Allah’ın ilmiyle hareket etmek­te­dir. Tek çiçek açmaz, tek çocuk doğmaz, tek karınca devinmez ki bundan Allah’ın bilgisi, Allah’ın haberi olmasın. 2-) Kürsî saltanat demektir. Kürsî egemenlik ve hâkimiyet de­mektir. Allah’ın saltanatı, Allah’ın egemenliği, Allah’ın hâkimiyeti gök­leri ve yeryüzünü tamamen kuşatmıştır. Semalar, ay, güneş, yıldızlar, bulutlar, gece, gündüz, hayvanlar, bitkiler, canlılar, cansızlar her şey Allah’ın egemenliğine boyun bükmüştür. Tüm var­lıklar yaratıcılarının yaratış gayesi istikâmetinde hareket etmekte­dirler. Tüm varlıkların boyunlarındaki ipin ucu yaratıcılarının elin­dedir. 3-) Kürsî kudret ve mülk demektir. Allah’ın gücü ve kudreti gök­leri ve yeri tamamen kuşatmıştır. Allah’ın hükmü, Allah’ın kud­reti, hâkimiyeti ve egemenliği göklerde ve yerde ne varsa hepsini kuşat­mıştır. Kâinatta sadece insan değil tüm varlıklar Allah’ın egemenliği altındadır. 4-) Kürsî mülk demektir. Allah’ın mülkü göktekileri ve yeryü­zün­dekileri tamamen kuşatmıştır. Göklerin ve yerin mülkü tama­men Allah’ındır. Gökte ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır, Allah’ın mülkü­dür ve Allah’ın mülkünde yaşamaktadırlar. Tüm varlıklar Al­lah’ın egemenliğine, Allah’ın hükmüne teslim olmuş, boyun bük­müştür. Evet Allah’ın egemenliği tüm varlıkları kuşatmıştır. Çünkü İlâhlık ancak bu­nunla olacaktır. İlâh olan varlığın gökler ve yeryü­zünde ne varsa hep-ine hükmedecek güçte olması gerekir. Hep­sine ferman edebile­cek iktidarda olması gerekir. İlâh olanın salta­nat sahibi kudret sahibi ve mülk sahibi olması gerekir. İlâh olanın, yaratıklarına hükmedecek olanın ilim sahibi olması gerekir. 5-) Bir de Kürsî Allah’ın yarattığı bir âlemdir ki yedi kat se­mayı çepeçevre kuşatmıştır. Allah’ın Rasûlü Ebu Zer hazretlerinin rivâyet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur: "Ey Eba Zer! Yedi kat sema Kürsîye nazaran ge­niş bir çöle atılmış küçük bir yüksük gibidir. Arş da Kürsîyi kuşatmıştır. Kürsî de arşa nazaran koskoca bir çölün içine atılmış bir yüksük gibidir." (Beyhaki) Kur’an-ı Kerîmde kürsî gibi, arş gibi kelimeler Kur’an’ın mu­ha-tabı olan insanın havsalasına, anlayışına uygun olarak Rabbimiz ta­rafından seçilmiş kelimelerdir. Tıpkı Kâbe’ye "Beytullah" Allah’ın evi denmesi veya Kâbe’deki Haceru’l-Esved’e "Yeminullah" Allah’ın sağ eli denmesi gibi insanların anlayabile­ceği, kavrayabileceği ifadelerle meselenin anlatılmasıdır. "Allah arşa istivâ etti" "Onun kürsüsü semavat ve arzı kuşattı" Gibi Rabbimizin arştan, kürsîden söz etmesi de aynen bunun gibidir. Kâbe’ye Beytullah (Allah’ın evi) denmesi Cenâb-ı Hakkın orada oturması, orada yatıp kalkması anlamına gelmediği gibi, ya da Hacer’ul Esved’e Allah’ın sağ eli denmesi Allah’ın elinin olduğu anla­mına gelmediği gibi kürsî de Allah’ın oturacağı bir ze­min anlamına gelmemektedir. Ama nasıl ki Beytullah’a Allah’ın evine iman etmemiz şartsa, Allah’ın kürsîsinin olduğuna da inan­mak zorundayız. Biz Al­lah’ın kitabında bize haber verdiği bir kürsîsinin olduğuna inanırız. Ve bu Kürsînin tüm semavat ve arzı kuşattığına da inanırız. Ama onun oturulacak bir kürsü olmadığını, mahiyetinin ne olduğunu da bilmedi­ğimizi söyleriz. "Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, bü­yüktür." Arz, onu çepeçevre kuşatan yedi kat sema, onu kuşatan kürsî, onu da küçücük bir yüksük farz ettirecek kadar kuşatan arş bütün bu âlemlerin, bütün bu varlıkları koruyup gözetmek ona ağırlık vermez. Gökleri ve yeri korumak, onlarda olan, yaşayan, hareket eden her şeyi ve herkesi muhafaza etmek asla O’na zor gelmez. O her şeyi ve herkesi görüp gözetendir. Hem de bir an bile onlardan gafil olmadan, onların ihtiyaçlarını ihmal etmeden. Zira O’nun egemenliği, bilgisi ve kudreti tüm kâinatı kuşatmıştır. Hiç bir şey O’ndan gizli kalmaz. "O yüce ve büyüktür." O yücedir, yücelik O’na mahsustur. O’nun dışında her şey, tüm eşya bütünüyle O’nun huzurunda alçaktır, zelildir, küçüktür, muhtaçtır, fakirdir. Allah yaratıklarda mevcut olan bütün noksan sıfat­lardan ve kendi sıfatlarıyla mahlukâtlarına benzemekten mü­nezzeh ve yücedir. Allah o kadar yücedir ki O’nun yaratıklarından hiç birisi O’na yaklaşamaz. İnsanları yeryüzünde gözünüzde ne kadar büyü­türseniz büyütün, ne kadar da uçurursanız uçurun, arşta okur mukabele filan diye ne kadar da onları arşa çıkarmaya çalışırsa­nız çalışın, ne kadar da Allah’ın sıfatlarını onlara vermeye çalışır­sanız çalışın bilesiniz ki peygamberler de dahil, melekler ve cinler de dahil O’nun karşısında herkes küçüktür hepsi kuldur, hepsi O’na muhtaçtır. Hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz. Hiçbir şey O’nu etkisi altına alamaz. Hiçbir şey O’nu yoramaz. O’nun hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Dilediğini yapar dilediğini yapmaz. Kimse ona tesir edemez. Hiç kimse hiçbir konuda O’nu zor-layamaz. Bundan sonra dinde zorlamanın olmadığını anlatan bir âyete geldik. Rabbimiz dinde ikrahın olmadığını anlatacak:
256:"Dinde zorlama yoktur. Çünkü hak bâtıldan ay­rılmıştır. Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopması olmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir." Bu âyetin birkaç mânâsı vardır önce onları bir söyleyelim in­şal­lah. 1- Dinde zorlama yoktur, yâni dine girme konusunda, insan­la­rın bu dine girmeleri konusunda zor kullanmak yoktur. 2- Dinden çıkma konusunda zorlama yoktur. Zor kullanarak bu dine girmiş insanları dinden çıkarmak, mürted yapmak da yoktur. Ehl-i kitap ve kâfir dünyada şu anda insanlar dinlerinden çıkarılmak için zorlanmaktadırlar. Allah bu âyetiyle onların bundan vazgeçmelerini, insanları din eğitiminden mahrum bırakarak, ya da İslâm’ı yanlış ta­nıtarak, ya da İslâm’la insanların arasına bari­katlar koyarak insanların bu dinle tanışmasını engellemekten vaz­geçmelerini emretmektedir. 3- Dinde, dinin ruhunda zorlama yoktur. Yâni sadece dine girme çıkma konusunda değil bu dinin esasında hiç bir zorlama yok­tur. Zira bu dinin konusu zorunlu fiiller değil gönle ve isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. İslâm dininde zorlamanın sonucunda yapılan amellere sevap verilmez. “Ameller niyetlere göredir” Hadisi bunu anlatır. Zorlama ile iman da, itikat da caiz de­ğildir. Zorlamanın sonucunda gerçekleşecek imana iman denmez. Zorla­manın sonucu kabul edilen bir iman, Allah’ın istediği bir iman değildir. Aynen bunun gibi zoraki kılınan namaz, namaz değildir, zoraki tutulan oruç, oruç değildir. Çünkü zorlanma bir kişinin hoş­lanmadığı halde, kalben inanmadığı halde bir şeyi tehditle ve zorla yaptırmaktır. Hal­buki bu din hoşlanılmayacak bir din değildir. Bu din insanlara anlatıldığı zaman herkesin gönül rahatlı­ğıyla kabullenebileceği bir dindir. Bu konuda insanları zorlama hakkı sa­de-ce Allah’a aittir. Yâni yaratıklarını, kullarını bu konuda zorlama hakkı sadece Allah’a aittir. Zorlamış da nitekim Allah kimi kullarını. Bakın semavat, arz, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, hayvan­lar, melekler hepsinin boyunlarındaki ipin ucu doğuştan Allah’ın elindedir. Zoraki kulluk yapmaktadırlar, Allah’a karşı asla isyan etme imkânları yoktur. Allah’a kafa tutma imkânları yoktur bunla­rın. Ama insanlar için Allah bunu murad etmemiştir. İnsanların imanlarını zorunlu kılmamıştır Rabbimiz. İrade vermiş, seçme özgürlüğü vermiş ve seçiminden de kendisini sorumlu tutmuştur. Bakınız bu hususu Rabbimiz şöyle anlatır: "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederdi. O halde sen mü'min olsunlar diye in­sanları zorlayacak mısın?" (Yunus: 99) O halde din konusunda dine girme konusunda hiç kimse zor­lanmamalıdır. Çünkü zorlanan bir kimsenin açığa vuracağı iman Allah katında makbul bir iman değildir. Ama şurası da unu­tulmamalıdır ki, böyle bir zorlamanın sonucu da olsa ben iman ettim diyen kişiye; sen bunu korktuğun için söylüyorsun! Sen aslında kâfirsin! Demek caiz değildir. Böyle bir iman iddia­sında bulunan kişi için şüphe ortadan kal-kacak kadar beklenir, ona kâfir muamelesi yapılmaz, o imanını açığa vurup amellerle is­patlayacak kadar beklenir. Eğer bu süre içinde amellerle imanını ispatlarsa mü'min, değilse kâfir kabul edilir. Dinde zorlama yoktur. Bu âyet günümüzde kimileri tarafın­dan çok farklı anlamlara çekilmiş bir âyet-i kerîmedir. Onun için bu âyet üzerinde biraz daha duracağız. Âlimlerimizden kimileri bu âyetin men-suh olduğunu söylemişler. Tevbe sûresinin 5. ve 73. âyetleriyle bu âyetin nesih edildiğini söylemişler. "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün!" (Tevbe 5) "Ey peygamberim! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et! Onlara karşı sert davran!" (Tevbe 73) Âyetleriyle bu âyetin nesih edildiğini söylemişler. Çünkü Al­lah’ın Rasûlü Arap müşriklerini İslâm’a girmeye zorlamıştır. Hattâ bu sebeple onlara karşı savaş açmış ve onlarla bizzat sa­vaşmıştır. On­ları sadece müslüman olma seçeneğiyle karşı kar­şıya bırakmış cizye bile kabul etmemiştir. Buhârî ve Müslim’de ri­vâyet edilen bir hadisle­rinde Allah’ın Ra-sûlü şöyle buyurur: "Bana insanlar, lâ İlâhe illallah deyinceye kadar on­larla savaşmak emredildi." (Buhârî, iman 17. Müslim, iman 32) Âlimlerden bazıları da bu âyetin mensuh olmadığını iddia etmiş­lerdir. Âyetin yalnız ehl-i kitabı kapsadığını, ehl-i kitap olanlar cizyeye razı oldukları sürece İslâm’a girmeleri konusunda zorlana­maz-lar. Ancak ehl-i kitabın dışında olanlar zorlanırlar demişlerdir. İbni Abbas’tan şöyle bir rivâyet var. Bu âyet Ensâr hak­kında, Ensâr kadınları hakkında nazil olmuştur. Ensâr kadınları İslâm’ın zu­hurundan önce doğurdukları çocukların yaşadıklarını görünce kendi kendilerine şöyle bir adakta bulunmuşlar: "Eğer şu doğacak çocuğum yaşarsa söz veriyorum onu yahudi yapaca­ğım." diye söz vermişler. Sonradan Ensâr kadınları ve kocaları biz çocuklarımızı kesinlikle ya-hudi olarak bırakmayacağız diyerek onları müslüman yapmaya zorlayınca bunun üzerine "Dinde zor­lama yoktur" âyeti indi der İbni Abbas. (Ebu Dâvûd, Nesei) Yine Buhârî’de Hz. Ömer’in bir hıristiyanı İslâm’a girmeye ve böylece kurtuluşa ermeye dâvet ettiği ve o hıristiyanın da: "Ben artık yaşlandım ve İslâm’a girmeye de içim razı değil" demesi üzerine Hz. Ömer’in: Allah’ım! Benim ona tebliğ ettiğime sen şa­hit ol! Ne yapayım daha fazlasını yapamam! Çünkü dinde zorlama yoktur âyetini oku­du-ğu rivâyet edilir. Gerek Rasûl-i Ekrem döneminde, gerekse halîfeler döne­min-de yahudi ve hıristiyanların İslâm’a girmeleri konusunda zor­lanmadık-ları, cizye verdikleri sürece kendi dinlerinde kalabilme imkânı tanındığını biliyoruz. Ancak bu âyet savaşa engel değildir. Ve de kılıçtan kork­tuğu için müslüman olmuş birine zorlanmış da denilemez. Çünkü bir insa­nın iyiliği için yapılan zorlama kötü bir zorlama değildir. Ak­sine bu o kimsenin iyiliğini istemektir. Ebu Hureyre’nin rivâyet et­tiği bir hadisle­rinde bakın Allah’ın Rasûlü şöyle buyurur: "Allah zincirlerle bağlı olarak getirilen bir toplu­lu­ğun cennete girmesinden çok hoşlandı." (Buhârî) Bu zincirlerle bağlı olarak gelen topluluk müslümanlarla sava-şa tutuşup, müslümanların eline zincirler içinde esir düşüp, daha sonra da İslâm’la tanışarak müslüman olan ve cennete giden insanlar demektir. Allah bundan razı olduğuna göre onların iyiliği için onlara bu şekilde yapılan zorlama, zorlama sayılmamaktadır. Batı hayranı, hıristiyan hayranı bazı kimseler, batıya karşı duy­dukları iç yenilgisinden ve kalbi komplekslerinden, iman zaaflarından dolayı "İslâm savaş dinidir" sözüne karşı çıkarak; efendim "dinde zorlama yoktur" âyetini sürekli gündemde tutmaya çalışırlar. Kimileri de "İslâm savaş dinidir" sözünü sürekli gündeme ge­tire­rek İslâm’ı kötülemeyi yeğlerler. Aslında İslâm’ın cihadının gayesi insanların İslâm’ı anlamalarına, İslâm’ı tanımalarına engel olan tüm engelleri kaldırmaktır. İslâm’la insanlar arasına barikatlar koyarak, İs­lâm eğitimini engelleyerek, insanları fitneye düşüren tüm zâlimleri bertaraf et­mek, tüm engelleri kaldırarak insanları hür iradeleriyle İs­lâm’la karşı karşıya getirmektir. İslâm açık ve net bir biçimde insanlara açıklanmadıkça hiç­bir kimse İslâm’a zorlanamaz. Gönüller ikna edilmeden insanların bilme­dikleri, tanımadıkları bir dine girmeleri istenemez. Hak ve bâtıl, dalâlet ve hidâyet, iman ve küfür, cennet ve cehennem, Allah ve tâğut, Al­lah’a kulluk ve tâğutlara kulluk, Allah’a kulluğun sonucu ve tâğutlara kulluğun neticeleri bütün delilleriyle açıklan­madan hiç kimse İslâm’a girmeye zorlanamaz. Ancak günümüzde kimileri bu âyetleri yanlış anlayarak müs-lümanları da bu âyetin kapsamı içinde tutmaya çalışmakta­dırlar. Efendim nasıl ki müslüman olmayanlar İslâm’a girmeleri ko­nusunda zorlanamazsa, müslüman olanlar da İslâm’ı uygulama konusunda zorlanamazlar. Bir adamın ben müslümanım demesi yeterlidir. Bunu söyledikten sonra bu adam İslâm’ın hiçbir kuralını da uygulamasa, namaz da kılmasa, oruç da tutmasa, başını da örtmese, içki de içse, zina da etse herkes serbesttir. Kimse bu ko­nuda zorlanamaz. Kimse kimseye; şunu yap! Bunu yapma! di­yemez çünkü dinde zorlama yok­tur, demeye çalışıyorlar. Bu, İslâm’ı tanımayan, ya da hainliğine tanımazlıktan gelen in­sanların fikridir. Bu, şeytanın düşüncesidir. Bu, kendilerine göre din koymaya çalışan dinsizlerin anlayışıdır. Bir adam kendi gön­lüyle İs­lâm’ı kabul etmişse artık o, İslâm’ın bütün hükümlerini peşi­nen kabul etmiş demektir ki bunların tümünü uygulamak zorunda­dır. Ben müslümanım diyenler, eğer bunu inanmadıkları halde in­sanları kandırmak için münâfıkça dememişlerse, kabul ettikleri İs-lâm’ın hükümlerinden bir tanesini uygulamadıkları zaman onlara cezai müeyyide uygulanır. Öyle olmasaydı İslâm’daki cezalar kime uygula-nacaktı? Kâfirleri zorlamayacaksın, müslümanım diyenlere de do­kunmayacaksın, eh o zaman bu cezalar kime ait? Hırsızlık edene el kesme cezası, içki içene had cezası, zina edene recm ya da celde cezası kime uygulanacak? Bakın burada bu konunun anlaşılabilmesi için bir örnek vere­lim: Meselâ hıristiyan bir İtalyan, biz onu zorla da Türk vatan­daşı ola­caksın diye zorlayamayız. Ama bu İtalyan günün birinde kendi arzu­suyla gelip ben Türk vatandaşı olmak istiyorum diye bir dilekçe ile müracaat etse. Türkiye makamları da onun bu isteğini inceleyip Türk vatandaşlığına kabul etse. Ve bu İtalyan Türk va­tandaşı olarak Tür­kiye’de ikâmet ederken bir adam öldürse, Türk makamları ona Türk ceza kanunlarını tatbik etmeye teşebbüs et­tiği zaman bu İtalyan ar­kadaş; ben İtalyan’ım, beni Türk ceza ka­nunları bağlamaz, diyebilir mi? Elbette diyemez değil mi? Çünkü İtalyan’san İtalyanlığında kal­saydın! Seni Türk vatandaşı olmaya biz zorlamadık kendi isteğinle gelip Türk vatandaşı oldun! De­mezler mi? İşte aynen bunun gibi bir adam kâfirse kâfirliğinde kal­sın! Kimse onu illa da müslüman olacak­sın diye zorlamaz. Ama adam günün birinde kendi gönlüyle müslüman ol­maya ka­rar vermişse ve müslüman olarak da birtakım suçlar iş­lemişse el­bette ben müslüman değilim! Beni İslâm’ın cezaları bağlamaz! Deme­sinin bir anlamı olmayacaktır. Evet dinde zorlama yoktur çünkü: "Hak bâtıldan ayrılmıştır." Hakla bâtıl birbirinden ayrılmıştır. Hak da bellidir bâtıl da bel­li­dir. Rabbimiz hakkı da bâtılı da, imanı da küfrü de, hidâyeti de dalâleti de, cenneti de cehennemi de, menfaatlerinizi de zararla­rınızı da ayrı ayrı tafsilatlı bir biçimde açıklamış, beyan buyur­muştur. Bu kadar açıklamalardan sonra artık aklı başında olan, hayrını, menfaatini za­rarını bilen birisi elbette bilerek, gönül rahat­lığı içinde İslâm’ı kabul edecektir. Onu bu konuda zorla­maya gerek yoktur. Ama İslâm bu şe­kilde kendisine açık ve net bir biçimde açıklandıktan sonra hayrını, menfaatini, mutluluğunu, cennetini tepip de İslâm’a girmeyen kimse, menfaatini ve zararını ayırd edemeyen hevâ ve hevesine göre hare­ket eden sefihlere ve çocuklara benzer. Ya da böyle kimseler velilerinin kontrolü altında bulunan ço­cuk­lara veya doktorlarının kontrolü altında bulunan hastalara benzer­ler ki, veli ya da doktor, kontrolü altındaki çocuklar istemese de bazı konularda onları zorlayabilirler. Bu zorlama pek tabiidir ki onların za­rarı için değil, menfaati içindir. Kontrolü altındaki hastası onu içmeme konusunda diretse de kendisine şifa verecek ilacı içmesi konusunda onu zorlayabilir. Bir de bu âyetten anlıyoruz ki Rabbimiz kitabında hak ve bâ­tılı, hidâyet ve dalâleti, çok açık ve net bir biçimde açıklamıştır. Hak ve bâtılı, doğruyla yanlışı ortaya koyan kitap ve sünnet ha­yattadır. O halde kitap ve sünnete dayanmadan yâni kitap ve sünnetten her hangi bir delile dayanmadan taklitçilik yaparak yan­lışa düşen bir kişi­nin Allah katında mazur sayılması mümkün de­ğildir. Zira bir kişinin Allah katında mazur sayılması ancak o ko­nuda delillerin açıklanma­dığı, veya o kişinin bütün gücünü kullan­dığı halde hakka ulaşma im­kânının olmadığı zaman geçerlidir. Halbuki hakkın ve bâtılın açıklan­dığı kitap ve sünnet hayatta iken ve kişilerin ona ulaşma imkânları da varken, buna rağmen kitap ve sünnete müracaat etmeyerek taklit yo­lunu tercih ederek yanlışa düşen veya doğruya ulaşamayan bir ada­mın mazur sayılması mümkün değildir. Evet hak da belli bâtıl da belli iken, Rabbimiz hakkı da bâ­tılı da açıklayıp birbirinden ayırdıktan sonra kim de: "Artık kim Tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse o, kopması olmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işi­tendir, bilendir." Kim tâğutu reddeder ve Allah’a iman ederse. Anlıyo­ruz ki iman işinde tevhid işinde ilk yapılması gereken şey tâğutları reddetmektir. "Allah’tan başka İlâh yoktur." diyerek, Allah’tan başka İlâhlık taslayan tüm İlah taslaklarının İlâhlığını olumsuz kıla­rak Allah’a iman isteniyor. Demek ki tevhidin ilk şartı Allah’tan başkalarını inkâr etmek, yok farz etmek değil tâğutları inkâr et­mektir. Çünkü Allah’tan başka itaat edile­cek peygamber, baba, ana, koca, emir gibi mekânizmalar da vardır. Bunların tümünü reddetmek istenmiyor bizden de tâğutları inkâr et­mek isteniyor. Ya da kimilerinin iddia ettikleri gibi masivallah’ın tümünün in­kârı, reddi istenmiyor da tâğutların inkârı isteniyor. Yâni bizden iki şey isteniyor: Tâğutları inkâr etmek ve Allah’tan başkalarından İlâhlık vasfını kaldırmak. Tâğutları tümüyle reddedeceğiz, tâğut olmayanların da sadece İlâhlık derecelerini reddedecek ve bu İlahlık derecelerinin dışındaki derecelerini de kabul edeceğiz. Peygamberlik derecesi, ba­ba-lık derecesi, kocalık derecesi, emirlik dere­cesi gibi. Demek ki Allah’a imandan önce tâğutları red yâni küfürden te-berrî etmek küfürden tevbe etmek şarttır. Ve bu tevbenin şartı da tâ-ğutları asla tanımamaya, içinde tâğutlara asla yer bırakma­maya kesin karar vermektir. O halde "Kim tâğutu reddeder ve Al­lah’tan başka İlâh yoktur" ifadesi bir bakıma kelime-i tevhidin tef­siri sadedindedir. Evet müslüman olmanın ilk şartıdır bu. Tâğutu red ve Al­lah’a iman. Tâğutlar reddedilmeden Allah’a iman edilmez. Bu ikisi birlikte olmadan müslümanlık iddiası boştur. Hem tâğutları kabul hem de Al­lah’a iman mümkün değildir. Bir adamın müslüman ola­bilmesi için önce tâğutları reddetmesi gerekmektedir. Ancak tâğutun reddedilebilmesi için de elbette onun ne oldu­ğu­nun bilinmesi gerekmektedir. Çünkü tâğutun ne olduğunu bilmeyen kişi pek tabiidir ki onu reddedemez. Bilmediği bir şeyi reddetmek, red-detmesi gereken bir şeyi reddetmemek ya da red­detmemesi gere­ken bir şeyi reddetmek Allah’ın istediği ve razı ol­duğu bir red değildir. Öy-leyse kişi reddettiği şeyin ne olduğunu bilmek zorundadır. Tâğut; tağa, tuğyan haddi aşmak, sınırı çiğnemek demek­tir. Haddi aşan sınırı çiğneyen her şey tâğuttur. Tâğut kelimesinin şer'i mânâsı ise; Allah ve Resûlü’nün belir-lediği ölçülerin dışına çıkarak, Allah’ın belirlediği kanunların, yasaların dışında kanun koyarak insanların Allah kanunlarını bırakıp kendi ka­nunlarına uymaya zorlayan ve böylece haddini aşan kişi tâğuttur. Allah’a karşı isyan edip, azgınlaşıp, zorla veya gönül rıza­sıyla insanların kendisine ibâdet ve itaat etmelerini isteyen gerek şeytan, gerek insan, gerek put, gerek müessese ve kurumların hepsi tâğut-tur. Kanunları, görüşleri, hükümleri Allah kanunlarının önüne geçirilip, onları putlaştırıp insanların ona boyun bükmeleri istenilen her varlık Firavun gibi, Nemrut gibi tâğuttur. İnsanları Allah yolundan uzaklaştırmak isteyen, insanları Allah dinini öğrenmekten men eden, yâni din eğitimini yasaklayan her prog­ram, her sistem tâğuttur. Allah’ın insan hayatı için belirlediği kulluk yasalarından ha­ber­siz olarak, kitap ve sünnete müracaat etmeyerek kendi haya­tını belir­lemeye kalkışan, kendi kendine bir hayat programı belirle­yen herkes tâğuttur. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan; Allah bilirse biz de biliriz. Bizim de bilgimiz var. Bizim de aklımız var. Bizim de keyfimiz var. Biz de biliriz kılık kıyafetin nasıl olacağını. Biz de bili­riz eğitimin nasıl olacağını. Biz de biliriz nereden kazanıp nere­lerde harcayaca­ğımızı. Biz de biliriz nasıl bir hukuk yapacağımızı. Biz de biliriz nasıl bir hayat programı belirleyeceğimizi, diyerek Al­lah karşısında bilgi id­diasında bulunan her insan tâğuttur. Sen öyle diyorsan, biz de böyle diyoruz. Sen kılık kıyafetiniz şöyle ol­sun diyorsan, biz de böyle ola­cak, diyoruz. Sen mîrasınız şöyle ol­sun diyorsan, biz de böyle olmalı, diyoruz, diyerek Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan herkes tâğuttur. Ya da Allah karşısında güç iddiasında bulunalar da tâğuttur. Al­lah varsa biz de varız. Allah’ın gücü varsa bizim de gücü­müz var. Allah’ın cehennemi varsa bizim de kodeslerimiz var. Al­lah’ın melekleri varsa bizim de silahlılarımız var. Biz de asar kese­riz. Biz istedik mi asarız. Biz istedik mi keseriz. Biz istedik mi aça­rız. Biz istedik mi kes­tiririz, diyerek Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlar da tâğuttur. Allah’a ve Allah’ın emirlerine isyan edip, kendi kendine uyup, kendi hevâsını, kendi düşüncesini ve aklını putlaştırıp, kendi kendisini mâbud yapmış kişi de tâğuttur. "Kendi hevâ ve hevesini İlâh edineni görmedin mi?..." (Câsiye: 23) Kendi hevâsını, havasını putlaştırıp arzuları ve keyifleri isti­kâ­metinde bir hayat yaşayarak Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünne­tine karşı müstağnî davranan, ihtiyaçsız ve eyvallahsız dav­ranan kişi de tâğuttur. Parasına, malına, makamına, çevresine, kredisine güve­nerek kendi kendine yeteceğine zanneden; ben bana yeterim. Benim malım, mülküm, makamım, koltuğum, çev­rem, kredim var. Benim hiç kimseye ve hiç bir şeye ihtiyacım yok­tur. Kitaba da, sünnete de, dine de, diyânete de ihtiyacım yoktur. Ben kazanmayı bilirim. Ben harca­nacak yerleri bilirim. Ben hangi mesleği seçeceğimi bilirim. Ben ev tef­rişini bilirim. Ben çocuklarımı nasıl eğiteceğimi pekâlâ bilirim. Ben ha­yatımı nasıl yaşayacağımı bilirim. Başka hiç bir şeye ihtiyacım yoktur, diyerek kendisini put­laştıran insan da tâğuttur. Nâziât sûresinin 37-40 âyetlerinde ifade edildiğine göre dün­yayı âhirete tercih eden, hayat programını dünya hayatı adına yap­maya çalışan, yâni programını dünyada bitecek biçimde ayar­layan, hayat programında âhiretin yeri olmayan kişi de tâğuttur. Yine aynı âyetlerin ifadesiyle hayatında Allah’ı değil de top­lumu düşünen, Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten kork­mazken, toplum karşısında, el âlem karşısında, âdetler karşı­sında, tö­reler karşısında, ağa patron karşısında, konu komşu kar­şısında kötü bir konuma düşmekten korkan ve utanan kişi de tâğuttur. Evet tâğut deyince, onu hep dışımızda aramayalım. Bakın ba­zen biziz değil mi tâğut? Bakın Kâlem sûresinde müslüman ol­dukları halde kendilerini hayata etkin zannederek, yapacakları bir iş konu­sunda "inşallah" demeyen yâni böylece hayatlarında Allah’ı diskalifiye edenlerin de tâğut oldukları anlatılır. "Dediler ki eyvah! Meğer biz tâğutluk etmişiz!" (Kâlem 31) Eyvah bize. Yazıklar olsun bize ki; biz tâğutluk etmişiz. Biz ya­pacağımız işler konusunda Allah’ı ekarte etmişiz. Biz hayat progra­mımızı Allah’a sormadan Allah’ın kitabına, peygamberin sünnetine sormadan kendimiz çizmeye kalkışmışız. Biz hayata kendimizin etkin olduğunu sanmışız. Ne yapacağımızı, nasıl yapa­cağımızı kendimiz belirlemeye kalkmışız. Hayatın programını ken­dimiz belirlemeye kalk-mışız. Ve böylece tâğutluk yapmışız diyor­lar. Vallahi bizler adına gerçekten çok korkunç. Ya biz? Biz neyiz? Biz ne durumdayız bu konuda? Yâni bizim hayat programımızı kim belirliyor? Çocuğumuzun mektebine ilişkin, eğitimine ilişkin programı kim belirliyor? Malımıza ilişkin, mesleğimize ilişkin, dükkanımıza ilişkin, gündüzümüz gecemize ilişkin, kılık kıyafe­timize ilişkin, ekonomimize, hukukumuza ilişkin programları kim belir-liyor? Allah mı belirliyor yoksa başkaları mı? Ya da kendimiz mi? Hayatımızın kaçta kaçına Allah karışıyor kaçta kaçına Zerdüşt karışı­yor? Eğer hayatımızın pek çok bölü­münü Zerdüşt dolduruyor da onun gaflet edip boş bıraktığı, ya da doldurmaya gücü yetmediği boşluğu da biz dinle doldurmaya çalı­şıyorsak başka yerde tâğut aramaya ge­rek yoktur sanırım. Küfürle tuğyanın, kâfirle tâğutun, fâsıkla tâğutun arasını şöyle bir ayıralım inşallah. Allah’a isyan üç şekilde olabilir: 1- Bir kimse Allah’a inanır, Allah’ın emirlerine ve Allah’ın ha­ya-tına karışma yetkisine inanır, Allah’ın kulu olduğunu kabul eder ama pratik hayatında Allah’ın emirlerini uygulamadığı gibi onların aksini yaparsa bu kişiye fâsık denir. 2- Bir kimse Allah’a inanmaz, Allah’ın kendi hayatına karışa­ca­ğını reddeder ve Allah’ın hayata karışma birimleri olan kitabı ve pey­gamberleriyle ilgilenmez ve böylece Allah’la irtibatını koparıp başka birilerine bağlanırsa bu kişi kâfirdir. 3- Eğer kâfir olup Allah’a isyan eden kişi, Allah’ı inkâr eden kişi yâni kâfir olan kişi bir de insanları kâfir olmaya ya da kendi­sine boyun eğmeye, kendi kanunlarına, kendi düşüncelerine bo­yun eğ­meye zorlarsa o zaman bu kişi tâğuttur. Tâğut bazen insan, cin, şeytan, hayvan, ağaç, taş, kadın, moda, kurum, müessese olabileceği gibi, bazen de Allah’ın ka­nunla­rının dışında kanun koymaya kalkışan zâlim bir diktatör veya zâlim bir grup da olabilir. İnsanları Allah’ın emirlerini uygulamaktan alıkoyan her türlü program da tâğuttur. Meselâ namaz vaktine denk getirilmek iste­nen ve insanları namaz kılmaktan engelleyen tüm programlar ve bu prog­ramların yapıcıları tâğuttur. (Alâk sûresi) Başka neler engeller namazı? Tefrikalar engeller, dedikodular engeller, oyun ve eğlenceler engeller, baba ana engeller. Çocuklarına namaz eğitimi vermeyerek onların namaz kılmalarını engelleyen, ço­cuklarını sabah namazına kaldırmayan tüm babalar ve analar bu mâ­nâda tâğutturlar. Ya da Firavunun yaptığı gibi dini tekeline alarak insanların onunla tanışmasına imkân vermeyen, din eğitimini kısıtlayan tüm zâ­lim idareciler tâğuttur. Hani Firavun iman etmek isteyen sihir­bazlara karşı: "Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!" (A’râf 123) Demiş ve onlara işkence mekânizmalarını çalıştırıvermişti. İşte tâğut budur. O izin verecekti hain. Şu âyetler okunsun şunlar okun­masın! Şunlar şunlar gündeme getirilebilir ama şunları şunları gün­deme getirmek yasaktır! Şu kadar anlatılsın! Filanlar an­latsın! Ama falanlar anlatamaz! Diyerek dine müdahale etmeye kalkışan herkes tâğuttur. Bakın Firavun "Benden izin almadan iman ettiniz ha!" Hal­buki sizi ben çağırmıştım! Sizi ben görevlen­dirmiştim! Sizin maaşınızı ben verecektim! Sizler benim memurla­rımdınız! Sizi ben tayin etmiş­tim! Sizler benim adamlarımdınız! Beni savunmalıydınız! Benim sö­zümden dışarı çıkmamalıydınız! Şimdi sizler benim memurlarım oldu­ğunuz halde bana danışma­dan iman ettiniz ha? Bana danışmadan benim mescidlerimde bunları konuştunuz ha? Bana danışmadan hutbe okudunuz ha? Benden izin almadan müslüman oldunuz ha? Bana danışmadan benim konuşulmasını yasak kıldığım konuları ko­nuştu-nuz ha??? İşte ağızlara kelepçe vurarak Allah’ın kullarının inandıkları di­nin kurallarını açık açık anlatmalarına, konuşmalarına ve uygulamala­rına izin vermemeye çalışan, imanlarını vicdanlarına hapsederek pra­tiğe dökmelerini yasaklayan tüm zâlim idareciler tâğuttur. İşte kim ki içindeki ve dışındaki tüm tuğyanları, tüm tâğutları reddeder ve de Allah’a inanırsa: "O kopması olmayan sağlam bir kulpa tutunmuş­tur. Allah işitici ve bilicidir." Hak ve bâtıl, iman ve küfür, Allah ve tâğutlar, Allah’a kulluk ve tâğutlara kulluk, Allah’a kulluğun sonucu ve tâğutlara kulluğun su­nuşları bütün delilleriyle insanlara tanıtıldıktan sonra, her şey açık ve net olarak ortaya konulduktan sonra, artık kim ak­lını başına alır da tüm tâğutları reddedip, Rabbi tarafından arş’tan, kürsîden, uzatılmış kopmaz, kırılmaz, pörsümez ipine sımsıkı sa­rılırsa, Allah’ın ipine tu­tunursa, yâni İslâm’a girerse, Kur’an’a tutu­nursa, hidâyeti tercih ederse, yâni bu ipe ilk el atma anlamına ke­lime-i tevhidi söylerse ve söylediği bu kelimenin muhtevasına uy­gun bir hayat yaşamaya karar vererek, böyle bir hayatı devam et­tirerek, bu ipi hiç bırakmamaya ça­lışırsa işte o, kesin kurtulmuştur. Aklı başında olan herkesin mutlak yapması gereken şey işte bu­dur. Aklı başında olan kişi bugün var, yarın yok olan, gelip geçici olan, fâni olan, bâtıl olan, gölgeden ibaret olan, ölümlü olan, bir gün kırılıp dökülecek olan, kendisine tutunanları, kendi­sine yaslananları, kendisine bel bağlayanları bir gün ölümüyle dü­şürüp, kırıp, bırakıp gi­decek olan tâğutların, Firavunların, Nemrut­ların ve çağdaş tâğutların, kendi görüşlerini, kendi düşüncelerini Allah kanunlarının önüne ge­çirmeye çalışan tüm sahte mâbudların kulplarına yapışmayı reddede­rek, "Hayyu Kayyum" olan, ezelden ebede hep var ve diri olan, hiç ölmeyecek ve kendisine tutunanları hiç kırıp dökmeyecek olan, hayal kırıklığına düşürmeyecek olan, her şeyin var edicisi ve varlığını de­vam ettiricisi olan, bir an bile varlıklarından gafil olmayan, onları asla ihmal etmeyen, şaşmaz, yanılmaz, uyumaz, uyuklamaz olan Allah’a ve onun dinine sarılmak zorundadır. Aklı başında olan herkes göklerin ve yerlerin mülkünün tama­mı kendisinin olan, gökte ve yerde ne varsa hepsine egemen olan, iz-ni olmadan hu­zurunda kimsenin söz söylemeye, şefaatte bulun­maya cesaret edemeyeceği, her şeyi bilen, bilgi kendisinden olan, o bildirme­dikçe kimsenin ilminin mahiyetine erişme imkânı olmayan, kürsîsi gökleri ve yerleri kuşatmış olan, haberi olmadan bir yaprak bile düşmeyen, gökler ve yerler kabza-i kudretinde olan ve de bu özellik­lere kendisinden başka sahip olmayan Allah’ın kulpuna tu­tunur ve lâ İlâhe illallah der. Aklı başında olan birinin bundan başkasını yapması mümkün değildir. Çünkü sayılan şu özelliklere sahip başka birisi yok ki onu da İlâh bilelim ve onun da kulpuna tutunup ona da kulluk ya­palım. Allah’ın kanunları, tâğutların kanunları. Allah’a kulluk ya da tâ-ğutlara kulluk. Allah’ın dini, tâğutların dini. Allah’ın sistemi, tâğutların sistemi. Mü'min Allah dışındaki tüm tâğutların kulplarını reddeden ve Allah’ın kopmayan ipine kulpuna sarılan ve sadece Allah’a kulluk eden kişidir. Hayatının bütün bölümlerinde Allah’ın arzularını uygulayan ha­yatında tâğutlara karışma alanı bırakmayan kişidir. Bundan sonra bu konuyu biraz daha aydınlatmak için, Al­lah’ın kulpuna, Allah’ın dinine ve kitabına tutunan mü'minlerin du­rumunu ve bu Allah’ın kulpuna tutunmak istemeyerek tâğutlara kulluğa razı olan-ların durumunu anlatmak için bakın Rabbimiz şöyle buyurur:
257:"Allah mü'minlerin velisidir. Onları küfrün ka­ranlığından imanın aydınlığına çıkarır. Kâfirlerin ve­lileri ise tâğutlardır. Tâğutlar onları aydınlıktan karan­lığa çıka­rır. İşte onlar ateşin sohbetçisidirler ve orada ebedî kalıcı­dırlar." Allah mü'minlerin velisidir. Veli kimileri bu kelimeye farklı an­lam­lar yüklemişlerse de veli velâyet hakkına sahip olan varlık demek­tir. Bir varlık adına ona danışmadan tek taraflı karar verme maka­mında olan varlığa veli denir. Meselâ ben çocuğumun velisi­yim. Onun adına ona danışmadan karar verme makamındayım. Velisi olduğum ve adına ona sormadan karar verme makamında olan ben ona istedi­ğim şeyleri emreder, istediğim şeyleri yasakla­rım. İstediğim okulda okutur, istediğim kişilerle arkadaşlık kurma­sını sağlar, istediğim kişi­lerle ilişkisini yasaklarım. Allah da bizim velimizdir. Yâni bize sorma­dan bize bizim adımıza tek taraflı karar alma makamındadır Rabbi-miz. İstediğini emreder istediklerini de yasaklar. Öyle değil mi? Meselâ namazı emrederken bize danıştı mı Al­lah? Zinayı yasaklarken ey kullarım! Ben bunu yasak kılacağım! Ne dersiniz? Nasıl düşünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda? Diye bize sordu mu Allah? Hayır, Allah bizim velimizdir, velâyetimiz elinde olan­dır ve bizim adımıza aldığı kararlar konusunda velâyeti altında olan bizlere asla danışmaz. İşte velinin anlamı budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gel­mektedir. Vali, yâni vilâyette, velâyeti altında bulunan insanlar konu­sunda onlara danışmadan karar verme makamında olan kişi demek­tir. Valinin anlamı budur. Ve kâfirlerin müslümanlar üzerine velâyet hakkı yoktur âyeti de bunu anlatır. Yâni vilâyette vali ola­rak müslü-manlara sormadan onlar adına karar verme makamına kâfirler oturtulmamalıdır. "Mü'minler mü'minleri bırakıp da kâfirleri veli edin­mesinler." (Âl-i İmrân: 28) Yâni mü'minler mü'minleri bırakıp da kâfirleri velâyet maka­mına kendileri adına karar verme makamına oturtmasınlar. Kâfir­ler karar verip, kâfirler kanun yapıp müslümanlar da kendilerinden olma­yan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasın­lar. Âyetin sonunda da eğer mü'minler bunu yaparlarsa onların Allah katında en ufak bir değerleri kalmamış, Allah’ın yardımını da kaybetmişlerdir bu-yurulmaktadır. Evet veli, vali budur. Çünkü vali karar verecek ve müslümanlar da kendi adlarına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse mü'minlere veli olacak, vali olacak, idareci olacak insan­ların mutlaka mü'minlerden olması emrediliyor. Ama acaba bu mânâları unut­turmak için mi? Yâni mü'minlerin başına kâfirlerin de idareci olma­sını sağlamak ve böylece mü'minleri köleleştirmek için mi bilmiyo­rum, insanlar bu veli kelimesini çok çarpıtmışlar. Veli deyince bu­gün insanlar hiç de bunu düşünmüyorlar. Veli, işte gökte alan, yerde yiyen, gaybı bilen, eteğine yapışılan, cennet olurlayan, ce­hennem sınırlayan birileri anlaşılıyor şimdi. Hep böyle anlattılar çünkü. Bu anlamı şeytana nasıl yükleyecekler bunu merak ediyo­rum. Yâni eğer veli deyince bunlar anlaşılacaksa, bunlar düşünülecekse, o zaman bakın Allah bir âyet-i kerîme­sinde şeytanın veli olduğunu haber verir: "... Muhakkak ki şeytanı inanmayanların velisi kıl­dık" (A’râf: 27) Yine aynı sûrede: "Onlar Allah’ı bırakıp da şeytanı kendilerine veli edindiler. Ve böylece kendilerinin doğru yolda olduklarını zannettiler" (A’râf: 30) Buyurulmakta ve şeytanın veli olduğu anlatılmaktadır. Eğer veli kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak, o zaman şeytana na-sıl veli diyeceğiz? Ama Allah’ın anlattığı son derece açıktır ki, şey­tan kâ­firlerin velisidir. Yâni şeytan onların hayatında onlara danışma­dan karar alma makamındadır. Ya da onlar şeytanı kendi hayatla­rında, kendileri adına karar verme makamına oturtmuşlar. Şeytan ka­rar ver-miş, onlar uygulamışlar. Bakın bu âyet-i kerîmenin devamında da yine tâğutların kâ­firle­rin velisi olduğu anlatılıyor. Kafirlerin velisi de tâğutlardır. Onlar velâyetleri altındaki kâfirleri nurdan, aydınlıktan karanlıklara götürürler buyuruluyor. Şimdi eğer veli kelimesine az evvelki anlamı yükleyecek olursak acaba tâğutlara nasıl veli diyeceğiz? Allah tâğutlar için veli diyor. Yâni bu tâğutların gaybı bilen, gökte uçan, de­nizde yürüyen, Allah’ın ermiş kulları olduklarını nasıl söyleyebilece­ğiz? Ama veliyi Kur’an’ın ifade buyurduğu biçimde velâyet anlamına anladığımız zaman, tâğut-ların kâfirler adına karar verme makamında kişiler olduğunu anlamakta zorluk çek­meyeceğiz demektir. Yâni kâ­firler tâğutları kendilerine veli edin­mişlerdir. Bu tâğutlar velâyeti al­tında olan bu kâfirler adına karar alırlar ve bu kâfirler de kendileri adına karar alan bu tâğutların ka­rarlarını uygularlar. Allah buyurur ki; Allah mü'minlerin velisidir. Yâni mü'minler adına onlara danışmadan tek taraflı karar verendir. Ve velimiz olan Rabbimiz bizim adımıza, kulları adına onlara danışma­dan aldığı ka­rarlarla onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. A’râf sûresinin 196. âyetinde ifade edildiği gibi: Arşından, kürsîsinden kopmayan, sapasağlam bir ip uzata­rak, bir kitap göndererek, bizim adımıza aldığı kararlarını o kitabında bize bildirerek bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Rabbimiz kendisinin velâyetini kabul eden, gönderdiği ki­tapla ilgilenen, aldığı karalar istikâmetinde bir hayat yaşamaya ka­rar veren kullarını küfür karanlıklarından, şirk karanlıklarından iman aydınlığına, İslâm aydınlığına çıkarır. Zulümât küfürdür, nûr da İslâm’dır. Dikkat ederseniz burada zulümât kelimesinin çoğul olarak zik­redildiğini, nûr kelimesinin ise tekil olarak zikredildiğini görüyo­ruz. Bu gerçekten çok calibi dikkat bir husustur. Çünkü zulümât çoktur, küfür çoktur, bâtıl sayılamayacak kadar çoktur, ama o bâ­tılı yok edecek nûr bir tektir. İslâm bir tektir. Demek ki Allah’ın nûruyla ilgi kuramamış, Allah’ın kitabıyla tanı­şamamış, Allah’ın dinini kabul edememiş kişi karanlıklar içindedir. Allah’ın nûruyla aydınlanmayan yerler, gökler, gece ve gündüzler zifiri karanlıktır. Allah’ın nûruyla aydınlanmayan gözler kör, kulak­lar sağır, kalpler bin türlü şüphe ve tereddütler içinde, bin türlü ıstı­rap ve buh­ranlar içinde çırpınır durur. Allah’ın kitabıyla aydınlanmayan gönüller vesveselerle, ku-runtularla, cinler ve şeytanlarla dolar. Allah’ın nûruyla aydınlan­mayan hayat var olmanın tadını alamaz. Hayatının tadını almak isteyen, var­lığının farkında olmak isteyen akıllı kimseler, Allah’ın kendilerine sun­duğu bu kulpa tutunmak zorundadırlar. Evet mü'minlerin velisi olan Allah, onlar adına aldığı karar­larla, onlara gönderdiği kulluk kitabıyla onları karanlıklardan, küfür karan­lıklarından, şirk karanlıklarından, cehalet karanlıklarından, hevâ ve heves karanlıklarından, terbiyesizlik, ahlâksızlık ve nan­körlük karan­lıklarından, şüphelerden, tereddütlerden, vesveseler­den aydınlığa çı­karır. Allah, kendisini veli kabul eden, velâyetini kendisine teslim e-den, seçimini kendisi için seçim kabul eden, yâni iradesini kendisine teslim eden, kendisi adına aldığı kararlara teslim olup, hayatını onun kulluk maddelerine göre düzenleyen mü'minlerin ellerinden tutar, on­ları zulmetlerden, karanlıklar­dan çıkarır, dosdoğru yolda, hem dün­yada hem de ukbada onları sonsuz mutluluğa erdirir. "Kâfirlerin velileri de tâğutlardır. O Tâğutlar da on­ları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehen­nemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar." Kâfirlerin velileri de tâğutlardır. Kâfirlerin karar alma mercileri tâğutlardır. Onlar da hayatlarında tâğutları karar verme makamına oturturlar ve bu tâğutların kendileri adına aldığı karar­ları uygulamaya koyarlar. Bunlar aslında kendilerini yaratan ve gerçek velileri olan Al­lah’ın sapasağlam kulpuna, dinine, kitabına ve kendileri adına aldığı kararlara sımsıkı sarılarak tüm tâğutları inkâr etmeleri gerekirken, ta­mamen aksini yapmışlar, tâğutları veli bilmişler, onların arzularına, onların kanunlarına boyun bükmüşler ve onlara kulluk yapmaya karar vermişlerdir. İşte bu kâfirlerin velisi olan tâğutlar da velâyetleri altında bu­lu­nan kulları adına onlara danışmadan aldıkları kararlarla onları nûrdan, hidâyetten, aydınlıktan, İslâm’dan, huzurdan, sükûndan koparıp türlü türlü karanlıkların kucağına götürüp atmışlardır. Demek ki Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ın velâyetini kabul etme­yen insanların başına kuzgun gibi tâğutlar çöker ve zorla­mayla, dayatmayla, hile ve aldatmalarla onları her taraflarından kıskıvrak bağlarlar. Zulüm ağlarına düşürürler onları. Yularlarını ellerine alırlar ve onların velileri olurlar. Onları nûrdan, imandan, İs­lâm’dan, Allah’a kulluktan, yaratılışlarından, fıtratlarından, insan­lıklarından, doğru yol­dan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhada sürüklerler. Gidilmeye­cek yollara sürüklerler onları. Çünkü tâğutlar aydınlık yolları sevmez­ler. Aklı, ilmi, düşünceyi fe­sada verirler. Ahlâkı ve fıtratı bozarlar. Al­lah ve Resûlüyle yarış iddiasıyla yapılmayacak şeyleri yaparlar. Peş­lerine taktıkları kulla­rını belâların kucağına taşırlar. Boyunlarındaki ipin ucunu, o ipin de, kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak isteyen, ya da onu boşlukta tutmak isteyen herkesin iple­rini ellerine alırlar ve onları kendilerine kul köle edinirler. İnsanlar güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâğutların kulu kölesi olurlar. Allah’ı inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kişi binlerce tâğutun kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken pek çok tâğutlara kulluğa razı olur. Meselâ Allah’a kulluktan kaçan kişi evvela kendisini Allah’a kulluktan koparıp ayaklarını kaydırmak için fırsat kollayan şeytanın kulu durumuna düşer. Sonra onu Al­lah’ın arzuların­dan koparıp kendi arzu ve şehvetlerinin kulu kölesi durumuna düşür­mek isteyen nefsinin kulu durumuna düşer. Daha sonra başkaları, ka­rısı, babası, anası, çocukları, akrabaları, kavmi, kabilesi, milleti, dev­leti, politik ve dini liderleri, ağası, patronu, çev­resi, âdetleri, töreleri, modası ve daha yüzlerce tâğutların kulu kö­lesi durumuna düşecektir. Görüyoruz işte, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanlar, bir tek Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla tâğutun kulu kölesi olmuşlar. Kimisi şeytanın kulu, kimisi nefsin kulu, kimisi modanın kulu, kimisi şehvetlerinin, kadının, âdetlerin, törelerin, kanun koyu­cuların, çevre­nin, ağalarının, patronlarının kulu, kimisi bu âlemde sebepler nizamı üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar ve felâketler anında kendilerinden medet bekledikleri, kendilerine sı­ğındıkları, kendilerini kurtarıcı olarak bildikleri kimselerin kulu. Yâni güya bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavu­şa-caklarını zanneden bu insanlar, boyunlarına pek çok varlı­ğın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zo­runda kalmışlar­dır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmış­lar, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kal­mamış, zillet ve mes­kenetin esfeline düşmek zorunda kalmışlar­dır. Öyleyse Allah dışındaki tüm tâğutları inkâr edip, hayatımız­da onlara karışma alanı bırakmayıp, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ın eline verip, sadece Rabbimizi veli kabul etmek zorun­dayız. Sadece Allah’ı veli kabul edip, kulluğumuzu sadece Allah’a ya­pıp, Allah’ın bizim adımıza aldığı kulluk maddelerine sımsıkı sarılıp bu karanlıklardan kurtulmak zorundayız. Bundan başka ça­remiz de yok­tur. Allah yardımcımız olsun inşallah. Allah, son okuduğumuz âyet-i kerîmesinde kendisinin mü'min-lerin velisi olduğunu ve onlar adına aldığı kararlarla onların elinden tutup aydınlığa çıkardığını, kâfirlerin velilerinin de tâğutlar olduğunu, onların da velâyetleri altında bulunan insanları aydın­lıktan karanlık­lara sürüklediklerini anlatmıştı. Bundan sonraki âyet-i kerîmesinde de ken-disini veli olarak kabul eden bir peygambe­riyle kendisini veli kabul et-meyen ve kendi kendine yeteceğini zanneden bir tâğutu karşı kar­şıya getirir. Allah’ın nasıl veli kabul edileceğini, tâğutun tâğutların na­sıl reddedilmesi gerektiğini, tâğut karşısında nasıl davranılması ge­rekti-ğini ve tâğuta karşı nasıl bir mücâdele verilmesi gerektiğini bir misalle bakın şöyle anlatır:
258:"Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi konu­sunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" de­mişti. O da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İb­rahim: "Şüphe yok ki Allah güneşi doğudan getirir, hadi sen de onu batıdan getir!" deyince, o küfre sapan böylece afallayıp kalmıştı. Allah zâlimler toplulu­ğunu hidâyete er­dirmez." Burada Allah’ın kendisine mülk verdi diye anlatılan kişi Hz. İbra­him’in doğup büyüdüğü Irak’ın zâlim hükümdarı Nemruttur. Allah kendisine mülk verdi diye devlet ve hükümdarlık verdi diye gururlana­rak ya da başka bir deyişle bu nîmetin şükrünü nankör­lükle yerine getirmeye çalışan bir tâğut. Hz. İbrahim’in ülkesinin kralı. Hz. İbrahim’in babası Azer bu zâlimin baş memurlarından biri­siydi. Nemrutun en gözde kullarından birisiydi. Hz. İbrahim ba­basının tâğuta kulluk zilletinin tamamen aksine küçük yaşından itibaren put­lara, tâğutlara karşı bir nefret ve Allah’a karşı büyük bir sevgi besle­mektedir. Büyüyüp peygamber olduktan sonra ge­rek babasına, gerek içinde yaşadığı toplumuna ve gerekse zâlim krala karşı çok amansız bir mücâdele başlattığını görüyoruz. Allah’a olan imanını amele dönüştürmek adına, daha ön­ceki âyette imanın ilk şartı olarak anlatılan tâğutu reddetmek, ima­nını a-mele dönüştürmek adına putları kırdı. Bunun üzerine babası alelacele kralın (Nemrut’un) huzuruna çıkıp oğlunu ona şikâyet etti. O bi­zim İlâhlarımızı kırdı. Ona gereken ceza verilsin, diye oğlunu krala ih­bar etti. İşte bunun üzerine Hz. İbrahim kralın huzuruna çıkarıldı. Ve aralarında bir konuşma geçti. Anladığımız kadarıyla Hz. İbrahim bu dünyanın en zâlim ve en güçlü kralının huzuruna çıkınca bu zâlim tâğut ona kendisinin Rab ol­duğunu İlâh olduğunu ilan etti. Hz. İbrahim de onun karşı­sında onun bir zâlim olduğunu, asla Rab olmadığını, İlah olmadı­ğını Rab ve İlah olarak sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman ettiğini haykırınca Nemrut: "Ey İbrahim! Bu ülkenin Rabbi benim! Sizin benden başka Rabbiniz yoktur! Bu ülkede söz sahibi benim! Bu ülkede kanunlar be­nim ağzımdan çıkar! Bu ülkede hâkimiyet bana aittir! Söylesene ey İb­rahim! Senin o benden başka bahset­tiğin Rab kimdir? Diye sorar. İb­rahim (a.s) da buyurur ki: "Benim Rabbim, Rabb’ul âlemin olan, gökte ve yerde ne varsa hepsinin Rabbi olan, tüm varlıkları yaratan ve tüm varlıklara hükmeden, öldüren ve diriltendir!" Hz. İbrahim kendisine ilk olarak yegâne Rab ve İlâh olan Allah’ın hayat ve ölüm konusunu or­taya atmış ve İlâh olanın bir sıfatını gündeme getirmiştir. Zâlim Nemrut bu sözler karşısında sarsılmıştı, ama bu du­ru-munu çevresindeki kendisini rab ve ilah kabul etmiş olan kulla­rının dikkatlerinden gizlemeye çalıştı. Hain insanların akıllarını sömürebil­mek için demagojiye başvurur. Böyle bir durumda, o gün de, bugün de tüm zâlim tâğutların, tüm despot ida­recilerin baş vuracakları tek şey kavramlarla oynamak ve çevrele­rinde kendilerine kulluk yapan basit düşünceli insanların bir türlü harekete geçmeyen ve olmayan akıllarıyla dalga geçmek. Vatan, millet, sakarya gibi konularla mese­leyi kamufle etmek. Bakın Nemrut durumu idare etmek üzere bir de­magoji yapar ve der ki: "Dedi ki ben de diriltir ve öldürürüm." Rivâyetlere göre iki adam getirtir; birini öldürür, diğerini ser­best bırakır. Ve der ki; baksana ben de diriltir ve öldürürüm. İşte bir tâğutluk örneği. Bu hayatı düzenleyenler bizleriz. Yaşatan da biziz, öl-düren de. Biz istedik mi öldürürüz. Biz istedik mi asarız. Biz iste­dik mi keseriz. Biz istesek size nefes bile alma imkânı bırakmayız. Şu anda yaşıyorsanız bizim sayemizde. Ya da falanın sayesinde. Allah’la boy ölçüşmeye çalışan tâğutların her devirde aynı tavrı sergiledikle­rine şahit oluyoruz. Ama bakın iman zaafı içinde olanlar, Allah’a gereği gibi itimat etmeyenler, Allah’ın herkesten güçlü olduğu konusunda şüpheleri olanlar bu dünyanın en güçlü tâğutları karşısında tir tir tit­rerlerken ba­kın Allah’ın kahramanı Hz. İbrahim ne yapıyor? Allah için hareket eden kişi tek kişi de olsa, karşısındakiler de tüm dünya bile olsa Al­lah’ın yardımıyla onun galip geleceğini anlatan bir tavırla Hz. İbra­him’in Nemrut karşısında dimdik durduğunu gö­rüyoruz. Nemrut Allah’ın sıfatlarını kendisinde görüyordu. Madem ki ben de öldürüyor, ben de diriltiyorum, öyleyse ben de İlâhım, ben de Rabbim diyordu. Öldürme ve hayat verme yetkisini kendi­sinde görü­yordu. Tıpkı bugün Allah’ın bu sıfatını kendilerinde gören ve gu­rurla yeryüzünde tüm İslâm âlemini, tüm müslümanları bir daha di­rilme-yecek şekilde öldürdüklerini zanneden tâğutların, tüm dün­yaya Rablik çığlıkları atarken, unuttukları insanların gerçek Rabbi tarafından İslâm dünyasının yeniden dirilişi karşısında ödleri ko­pacak ve dilleri tutula­cak noktaya geldikleri gibi. Nemrutun demagojiye kaçtığını gören Hz. İbrahim buyurdu ki: "Şüphe yok ki Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir! Deyince böylece o kâfir afalla­yıp kaldı." Diyor ki İbrahim (a.s): Ey insanlara Rablik ve İlahlık iddia­sında bulunan zâlim! Ey Allah’ın sıfatlarına sahip olduğunu, öldü­ren ve di­rilten olduğunu iddia eden tâğut! Hayat veren ve öldüren zat aynı za­manda tüm varlıkları istediği gibi idare eden, onlara söz geçiren, on­lara ferman edebilen zattır. Aya, yıldızlara, semaya, arza, bulutlara, yağmurlara, bitkilere ve tüm varlıklara söz geçiren zattır. Eğer bu zat sen isen, haydi bakalım benim Rabbim güneşi doğudan çıkarıyor, sen de onu batıdan getir! deyince kâfirin dili tutuldu, apışıp kaldı. Diyecek bir şey bulamadı. Bu, tartışmada bir usuldür. Eğer karşımızdaki sözü çarpıta­rak çevredeki kişilerin kafalarını karıştırmaya yönelirse, Hz. İbra­him’in bu­rada yaptığı gibi biz de daha açık bir delille geçerek onun ağzını ka­patmayı becereceğiz inşallah. Geçen haftaki dersimizde okuduğumuz son âyet-i kerîme­sin-de Rabbimiz, bizi bundan yüz yıllar öncesine, takriben iki bin yıl öncesine götürerek, o dönemde Allah’ın elçisiyle kendisine mülk verdiği bir tâğutun tartışmasını anlatmıştı. Bu tartışmayla anladık ki Rabbimiz dile­diği insanlara güç verir, kabiliyet verir, yetenek ve­rir, mal verir, mülk verir saltanat verir. Ve bu verdikleriyle insanları imtihan eder. Ve belki de böyle bir imtihana en fazla tabi tutulanlar yeryüzünde egemen olanlar ve saltanatlarıyla insanlara hakim olanlar ve de Allahu Teâlâ-nın kendilerine verdiği bu imkânlarla, bu fırsatlarla Allah’ın kul­larına karşı tanrılık iddiasında bulunanlardır. Eğer bunlar Allah’ın kendilerine verdiği bu güç ve kuvvetle, bu imkân ve saltanatla Allah’a kulluğa yönelselerdi yâni Allah’ın önünde secdeye kapanarak, Allah’ın şanını yüceltseler, kendi hiç­liklerini anla­yarak, kulluklarını anlayarak Allah’ın velâyeti altına gir­selerdi, onun arzularını uygulamaya çalışsalardı, elbette hem dün­yada, hem de uk-bada daha şerefli bir hayata kavuşacaklardı. Dünyada şerefli bir hayat, öbür tarafta da cennet onların olacaktı. Ama ne gariptir ki bu insanlar Allah’ın kendilerine verdiği güç ve saltanatla, Allah’ın kendile­rine bahşettiği imkân ve fırsatlarla Al­lah’ın karşısına geçip: Ben de Rabbim. Ben de İlâhım. Ben de Melikim. Ben de mâlikim, demek zo­runda kalmışlar sanki. Demek zorunda kalmışlar dedim, çünkü güç ve kuvvetleri, imkân ve salta­natları onları aldatmıştır. Varlıklı kişiler, Allah’ın kendilerine imkân ve fırsat verdiği kişiler çoğu zaman bu nîmetlerin vericisi olan Allah’ı unutmuşlar, istiğna duygusuna kapılmışlar, bu nîmetlerin kendilerine iyi insan oldukları için, imtihanı kazandıkları için verildiğini zannetmişler ve kendilerinin büyük insan olduklarını kabul etmeye başlamışlar­dır. Bir de bundan şunu anlıyoruz ki; Allah kâfirlere de mülk verebi­lir. Bir kimseye bolca mülk ve imkân verilmesi, o insanın faziletli bir insan olduğunu göster­mez. Allah’ın kendilerine mülk ve saltanat verdiği insanlar kendileri­nin İlah olduğunu iddia etmeye başlayıvermişler. Bu neyin nesiydi böyle? Onları var eden Allah değil miydi? Yaratılışları kendi ellerinde miydi? Ellerindeki imkânların tamamını, o güçlerini o saltanatlarını onlara veren Allah değil miydi? Yarın vakti geldiği zaman onların ta­ma-mını alacak olan Allah değil miydi? Vakti ge­lince ölmemeyi, Al­lah’ın kaderine teslim olmamayı becerebilecek­ler miydi? Kendilerin­den öncekilerin bu kadere karşı gelemedikle­rini, vakti gelince ölüp gittiklerini görmüyorlar mıydı bu insanlar? Yâni bu Nemrutlar, bu Firavunlar ve şu anda da kendileri­nin İlâhlığını iddia edenler acaba kendilerinden önce yaşamış olan baba­larının dedelerinin birer birer mülk ve saltanatlarını bırakıp hayata veda ederek gittiklerini görmemişler miydi? Evet her gün görüyorlardı ama, gariptir ki bu insanlar unutuyorlar işte. Güç ve kuvvet kendile­rinde olduğu zaman onları hiç kaybetmeyeceklerini zannediyorlar. Sıhhat ve sağlıkları yerinde olduğu zaman onları hiç kaybetmeye­ceklerini zannediyorlar. İşte bakın burada bir örnek olarak kendisine güç ve kuvvet ver­diği, imkân ve saltanat verdiği birini gözler önüne seriverdi Rab-bimiz. İbrahim (a.s) insanlığın imamı, müslümanların ve Rasulullah’ın atası olan o büyük insan dedi ki: "Benim Rabbim hem diriltir hem de öldürür!" Bunun üzerine o azgın tâğut da dedi ki: "Ben de öldürür ben de diriltirim!" Şu çelimsiz insanın tavrına bakın. Allahu Teâlâ kendisine yetki vermiş, Allah onu o makama çıkarmış. Allah’ın kendisine verdiği o güç ve saltanatla gerçekten mâsum olan, suçsuz olan yâni ölümü hak etmemiş olan insanları, mazlumları öldürebiliyor. Suçsuz insanları hapse atabiliyor. Ve gerçekten Allah’ın yasala­rına göre Allah’ın kita­bına göre işlemiş oldukları suçlardan dolayı yaşamaları bitmesi gere­ken, yâni recm edilmeleri veya elleri ke­silmesi gereken insanları da Allah’ın yasalarını, Allah’ın kitabını görmezden gelerek affediyor ve onlara hayat hakkı verebiliyor. İşte tüm sahte Rablerin, tüm sahte İlâhların özelliğidir bu. Allah’ın yasalarına göre suçlu olanların suçsuz, suçsuz olanların da suçlu görülerek muamele yapılması. Dün de bu­gün de bunu yapanların tamamı İlâhlık iddiasında bulunmuş insanlar­dır. Onun için diyor ki bakın: "Ben de öldürür ben de diriltirim!" Rivâyetlere göre birisi suçlu ötekisi suçsuz iki adam getirtir Nem­rut. Suçsuzu öldürür, suçluyu da serbest bırakır. Ve der ki; "Bak öldürülmesi gerekeni dirilttim, yaşaması gerekeni de öldürdüm. Ben de öldürür, ben de diriltirim. O halde ben de İlâhım." İşte böyle Allah yasalarına göre suçlu birini serbest bırakıp suçsuzlara hayat hakkı ta­nımamak, onları kodeslerde tutup akıl ve hayale gelmeyecek biçimde onları fitnelere uğratmak tüm tâğutların, tüm sahte İlâhların ve tüm zâlim­lerin sıfatlarıdır. Gerçekten de sahte tanrıların bütün amelleri, bü­tün işleri, bütün hükümleri işte böyledir. Çünkü Allah’ın hükümle­rini beğenmeyen, Allah’a kafa tutan, Allah’la yarışmaya çalışan bi­rinden bundan başkası da beklenmez. Bu defa Hz. İbrahim dedi ki: "Benim Rabbim güneşi doğudan getiriyor. Hadi sen de onu batıdan getir! Deyince kâfir şaşırıp kaldı." Bakın birinci tartışma­nın konusu insanların Allah’ın kendilerine verdiği hür ira­deleriyle ulaşabilecekleri bir konudur. Ama buradaki tar­tışmanın ikinci bölümünde ise insanların hür iradelerine verilmeyen yâni in­sanların iradelerinin hiç sökmeyeceği iradeleriyle insanların ula­şamayacakları bir konudur. Yeryüzünde bu iki konuyu ayırmamız gerekiyor. Birisi yeryüzünde Allah tarafından insanların iradelerine bı­rakılmış konular, ötekisi de insan iradesiyle ulaşılamayacak alanlar. İşte yeryüzünde bugüne kadar ve bugün de dahil kendile­rini Al­lah yerine koymuş, Allah kanunlarının yerine kendi arzularını oturt­maya ve insanları buna itaat ve ibâdete zorlamış (İslâm’da ibâdetle itaat aynı mânâya gelir de onun için böyle söyledim) in­sanları kendi arzularına itaate zorlamış tüm sahte tanrıların ve tanrıçaların insanları aldattıkları konu işte bu birinci konudur, bi­rinci alandır. Allahu Teâlâ muradı gereği yeryüzünde insanlara irade ver­miş­tir. Allah’ın kendilerine verdiği bu iradeleri gereği insanlar yeryü­zünde Allah’ın arzularına uygun bir hayat yaşayabilecekleri gibi bu iradeleri gereği Allah’a rağmen, Allah’ın dinine, Allah’ın ki­tabına ve isteğine rağmen Allah’a isyan ederek bir hayat yaşama hakkına da sahiptirler. Yâni Allah’ın kendilerine verdiği bu iradeleri gereği insanlar imanı da küfrü de, hidâyeti de dalâleti de seçe­bilme hakkına sahiptir­ler. Allah’ın istediği razı olduğu bir hayatı da Allah’ın istemediği ve ya­sak kıldığı bir hayatı da tercih edebilme hakkına sahiptirler. Bu hakkı onlara Allah vermiştir. Yâni Allah’ın yasaklama­sına rağmen insanlar kendilerine verilmiş bu iradeleriyle içki içebi­lirler, zina edebilirler, adam öldürebilirler, Allah’ın koyduğu düzeni bozabilirler, Allah’ın yasalarını değiştirebilirler. Zulmedebilirler, haksızlık yapabi­lirler, yeryüzünde Allah’a rağmen Allah’ın isteme­diği bir hayat tarzını yaşayabilirler. Ama unutmayalım ki bu Allah’ın kendilerine verdiği özgür ira­de­den kaynaklanmaktadır. Ve hiç şüphe yoktur ki insanlar ken­dilerine verilmiş olan bu özgür iradelerinin bedelini mutlaka bir gün ödeye­ceklerdir. Yâni mutlaka bu insanlar kendilerine verilmiş olan bu özgür iradeleriyle istedikleri biçimde hareket etmelerinin bede­lini bir gün ödeyeceklerdir. Müslümanca yaşamalarının karşılı­ğında cennet, kâ­fir-ce ve zâlimce yaşamalarının karşılığında da cehennemi bulacaklar­dır. İşte bu insanların hür iradeleriyle yeryüzünde ulaşabilecek­leri, yapabilecekleri alandır. Ama bir de insanların yeryüzünde öz­gür ira­deleriyle asla ulaşamayacakları müdahale edemeyecekleri veya ya­pamayacakları alanlar vardır. Yâni makamları, konumları, güçleri kuv­vetleri ve saltanatları ne olursa olsun kendilerinin asla ulaşamaya­cakları, iradelerinin sökmeyeceği alanlar da vardır. Bu sahte İlâhlar, bu bölümü hiç gündeme getirmeyen, sadece irade­leriyle ulaşabile­cekleri birinci bölümü gündeme getiren bu zâlimler: "Biz de Tanrıyız! Biz de İlâhız! Biz de İlahlık sıfatlarına sahibiz. Bizi de Rab kabul et­mek zorundasınız. Bizim kanunlarımıza ve ar­zularımıza da uymak zo­rundasınız. Bizim de emretme ve yasak­lama hakkımız vardır! Diyerek insanların düşünceleri üzerinde baskılar kurmaya çalışıyorlar. İnsan­ların inançlarına ipotekler koymaya çalışıyorlar. İnsanları Rablerine kulluktan koparıp kendi­lerine kul köle yapmaya çalışıyorlar. Ama ira­deleri gereği kendile­rine bırakılmış bu sahâlârda İlâhlık taslamaya kalkışırlarken beri tarafta kendi iradelerinin yetmeyeceği ve saltanatla­rının sökmeye­ceği konular söz konusu olunca da apışıp kalıyorlar, aptallaşıp ka­lıyorlar, donup kalıyorlar. Dün Allah’ın peygamberi İbrahim (a.s) Allah düşmanı Nem­ruta demişti, biz de bugün aynı âyetle günümüzün İlâh tas­laklarına, Allah kanunları ortadayken, Allah kanunlarını beğenme­yerek, Allah’ın kitabı ortadayken kitabı diskalifiye ederek, kendile­rini Allah maka­mın-da görerek daha iyisini yapmaya kalkışan bu­günkü İlâh taslakla­rına da diyoruz ki: "Bizim Rabbimiz, bizim hayat programımızı kendi­sinden almak zorunda olduğumuz Rabbimiz güneşi doğudan getiriyor, hadi gücünüz yetiyorsa siz de onu batı­dan getirin!" Hadi eğer siz de Rab-sanız, siz de İlâhsanız, yeryü­zünde biz de egemeniz! Biz de güç sahi-biyiz! Bu insanlar üze­rinde biz de söz sahibiyiz! Biz de istedikle­rimizi öldürür, istedikle­rimizi diriltiriz! Biz de dilediklerimizi affeder, di­ledik-lerimizi kodes­lerde süründürürüz! Biz de istediğimiz gibi hareket ederiz! Eğer bizim kanunlarımıza uymazsanız, bizim arzularımızdan çıkarsanız dünyanızı zindan ederiz! Diyen bu sahte İlâhlardan bir ta­nesi ya da hepsi birleşsinler güneşe emretsinler de sadece bir gün o gü­neşi batıdan doğdursunlar. Yapabilirler mi bunu? Evet egemenlik bizdedir, emretme ve ya­saklama hakkı bizdedir diyerek yeryüzünde tanrılık iddiasında bu­lunan bu insanlar bıraktık güneşe söz geçirmeyi acaba vücutla­rının en küçük parçası olan saçlarına ya da tırnaklarına söz geçi­rebiliyorlar mı? Saçlarının ağarmasını ya da tırnaklarının uzama­sını engelleyebi­liyorlar mı? Buna yetecek kadar güçleri var mı? Allah’ın arzında Al­lah’ı diskalifiye ettiklerini zannederek, Allah’ın kullarına egemen ol­duklarını zannederek diledikleri şekilde zulme dayanan bir sistem ku­rup da insanlara hayat hakkı tanımayan, in­sanların özgürce Rableri­nin emirlerini yerine getirmelerine engel­ler koyan, inançlarına, düşün­celerine hattâ kalplerine bile baskı kurup Allah’ın mülkünde: "Rabbim Allah!" demelerine bile izin vermeyen bu yeryüzünün sahte tanrıları ve tanrıçaları acaba ihti­yarlamalarına engel olabiliyorlar mı? Acıkıp su­samalarına engel olabiliyorlar mı? Gökyüzünden muhtaç oldukları bir yağmur damla­sını bile indir­meye muktedir olamayan, yeryüzünden bir tek buğ­day tanesi bile çıkarmaya güç yetiremeyen, kendi vücutlarına bile söz geçiremeyen­ler nasıl olur da Hayyu Kayyum olan, gökte ve yerde ne varsa hepsini idare eden mülk kendisinin olan Allah kar­şısında utanmadan: "Biz de mâlikiz.” “Biz de İlahız” “Biz de emreder ve yasaklarız.” “Biz de hayat programı yaparız.” “Biz de öldürür ve di­riltiriz.” Diyebiliyorlar? Ama istedikleri kadar desinler, bir gün bir İbrahim çıkar, bir gün bir Allah dostu çıkar sözü ağızlarına tıkayıverir. "Benim Rabbim güneşi doğudan getiriyor Haydi sen de onu batıdan getir!" Deyiverir de: "Kefere şaşırır kalır." İşte onun ve onun gibilerinin tanrılığı bu kadardı. Tanrılık­ları bu­raya kadardı. E hani tanrıydın sen? Hani İlâhtın? Ne oldu? Nasıl İlah oldun? Nasıl tanrı oldun sen? Allah kanunları dururken nasıl ka­nun yapmaya kalkıştın? İbâdet ve itaat edilecek yegâne varlık olan Allah dururken nasıl Allah’ın kullarını ona kulluktan ko­parıp kendine kul köle yaptın sen? Hani ne duruyorsun bu konuda bir şeyler söyle­sene! Şaşırıp kaldı kâfir, apışıp kaldı, aptallaşıp kaldı. Elbette: "Allah zâlimlere hidâyetini nasip etmez." Elbette Allah zâlimleri hidâyete ve başarıya ulaştırmaz. Elbette Allah yeryüzünde hakkı olmadığı halde zâlimlik yapan, Allah’a kulluk makamında bulunması gerekirken kendisini başka bir makamda bu­lunduran, Allah’ın arzında Allah’ın hakkını gasp ederek Allah’ın kulla­rına hükmetmeye kalkışan, egemenlik iddia­sında bulunan bu tür zâ­limleri hidâyetine ulaştırmayacaktır. Yâni bütün bu hakikatleri anla­maya onu ulaştırmayacaktır. İslâm’ı, Kur’an’ı anlama imkânı verme­ye-cektir bunlara. Ama eğer bu tür insanlar bir gün kendi Rabliklerini bir ta­rafa bı­rakırlar da gurur ve kibirlerini kırarlar da, Allah’ın Rabliğine, Rab olan Allah’ın hâkimiyetine inanırlar ve Rab olan Allah’ın velâ­yeti altına girerek Allah’ın bu velâyeti altında olanlara indirdiği ki­tabının hüküm­lerine teslim olurlarsa ve bu kitabın yeryüzünde pratiğini uygulamasını göstermek üzere gönderilmiş olan pey­gambere tabi olurlarsa yâni kendiliklerinden karar vererek hidâ­yete talip olurlarsa Allah da onları hidâyetine ulaştıracaktır. Hidâyet Al­lah’ın elindedir . Bundan sonra Rabbimiz velâyetini anlatan ikinci bir örnek daha anlatır. Hayyu Kayyum olan Rabbimiz, mü'minlerin işlerini çekip çeviren, onları karanlıklardan, bilgisizlik, cehalet ve olayları çözeme­mekten dolayı içine düştük­leri şaşkınlık karanlıklarından onları kesin bilginin aydınlıklarına ve nûra nasıl çıkardığını anlatmak üzere bir mi­sal daha anlatacak Rabbimiz. Her ân şu âlemde cereyan eden öl­dür-me ve diriltme işinin nasıl gerçekleştiğini anlatacak.