Vegere rûpela Besâirü'l-Kur'ân

Tefsîra Sûreya Baqara — Alî Kuçuk (Besâirü'l-Kur'ân)

286 ayetRûpel 7 / 17
93:"Bir zamanlar üzerinize Tûr dağını dikerek siz­den sağlam söz almıştık. Size verdiğimiz Tevrat’a kuvvetle sarılın? Demiştik. Dediler ki işittik ve isyan et­tik. Kâfirlik­leri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi içi­rilmişti. De ki onlara peygamberim: Eğer sizler mü'min iseniz sizin imanlarınız sizlere ne kötü şeyler emrediyor?" Hani o size verdiğimiz, şu anda da inandığınızı iddia ettiği­niz ki­tabı kuvvetle tutunuz! Ciddiyetle ona sarılınız! Onu dinleyiniz ve onun dedikleriyle amel ediniz? Diye Tûr dağını başınızın üze­rine kal­dırıp sizden zorla mîsak almıştık. Sizler böyle kolay kolay ahit verecek insanlar da değildiniz. Tûr dağının başınıza düşme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunuz o anda, ciddi bir tehli­keyle, ciddi bir tehditle karşı karşıya geldiğiniz o ortamda ne dedi­niz bu mûcizeyi göre göre? "İşittik ve isyan ettik" demiştiniz değil mi? Ne demek bu? Bu, şu de­mektir: Evet dinlerim ama isyan ede­rim! Veya dinlerim ama isyan ederek dinlerim! Tamam senin sö­zün neydi? Git mi demiştin? Tamam dinlerim ama ben kalırım! Sen kal mı dedin? Ben otururum! Sen ver mi dedin? Ben alırım! Demiştiniz. Demek ki o kötü şartlar altında bile sizler inanmış de­ğildiniz. Merhum Seyyid Kutup der ki: Bunlar dilleriyle işittik diyor­lardı, ama hayatlarıyla da isyan ettik diyorlardı. Tıpkı günümüzün kimi müs-lümanları gibi. Dilleriyle inandıklarını iddia ediyorlar ama maalesef hayatlarında bu imanın kokusunu bile görmek mümkün değildir. Dille­riyle ikrar ettikleri imanı hayatlarıyla nakzediyorlar. Ağızların­dan ge­velediklerini yaşantılarıyla yalanlıyorlar. Dilleri ayrı şey söylüyor, ha­yatları, yaşantıları ayrı şey söylüyor. Buna iman denir mi? Bu Allah’ın istediği bir iman değildir. Allah’ın istediği iman kalpte karar kılmış ve amellerle görüntülenmiş bir imandır. Hayatın kendisiyle şekillendiği imana iman diyor Allah. Sadece iddiadan ibaret olan, hayatta etkinliği olmayan bir iman boş bir iddiadan ibarettir. "Kâfirlikleri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi içi­ril­mişti." Hainliklerinden dolayı da Allah onların kalplerine buzağı sev­gisi içirivermişti. Sanki bu üşribe süngerin suyu içmesi gibi. İn­sanın su içmesi gibi değil yâni. İnsan suyu içti mi iki saat sonra bütün vücuda yayılıyor o içilen su. Ama süngerin içmesi biraz farklıdır. Yâni buzağı sevdası iliklerine kadar işlemişti onların. Kalpleri onun sevgisiyle dop­doluydu. Buzağı sevgisi onların kalp­lerinde Allah sevgisi yerine geçti, Allah sevgisinin yerini dolduru­verdi. Gözleriyle farklı bakıyorlar, ku­laklarıyla farklı duymaya çalı­şıyorlar, çünkü Kur’an’da anlatıldığına göre yâni böyle özel bir sesi de vardı bu buzağının. Para sesi gibi böyle. Bakıyordular, sevi­yordular, elleriyle dokunmaya çalışıyordular, ona ulaşmaya, ona sahip olmaya çalışıyordular. Tıpkı vitrinlere ba­kanlar gibi, arabaya bir kere dokunabilsem diye can atanlar gibi. Yâni bütün vücutla­rıyla ona yöneliyorlardı, onun karşısında ser mest olu­yorlardı. Allah sevgisi yerine hakim olan bu buzağı sevgisine, dünya sev­gisi diyenler olmuş. Dünya sevgisi, dünyalıklar sevgisi kalplerine içirilmiştir onların. Öyle bir yöneliyorlar ki dünyaya, öyle bir hedefli­yor-lar ki dünyayı sanki içecekler, sanki içlerine alacaklar. Dünyanın dışında hiçbir şey düşünmüyorlar. Aman diyorlar mal! Aman diyorlar para! Aman diyorlar makam! Aman diyorlar koltuk! Aman diyorlar al­kış! Aman diyorlar şöhret! Bakın dediler ki: "İşittik ve isyan ettik." Emirler, istekler karşısında toplum ikiye ayrılıyor. Ya evet dinledik itaat ederiz! Diyen mü'minler, ya da evet dinledik ama isyan ederiz! Diyenler. Ama bir üçüncü sınıf oluştu son dönemlerde. Onlar da: “Semi’na ve nesiyna” Diyorlar. Dinledik, duyduk ama unuttuk diyenler. Dinledik ama buradan çıkmadan unuttuk, işi bitti! Diyenler. Evet böyle bir grup oluştu günümüzde. Dinliyoruz ama hemen unutuyoruz. Hem öyle ça­buk unutuyoruz ki Allah korusun bir âyetten ötekine ge­çince bile unutuluyor, baş tarafı unutuluyor. Buradan çıkmadan unutuluyor. Veya Kur’-an kapanınca unutuyoruz. Ders biter bitmez başlıyoruz he­men eylemsel girişimlere, İstanbul’daki yürüyüşlere, çek senet he­saplarına ve Kur’an orada kalıveriyor yâni kendi ba­şına mahrum ama mahcur olarak. Rabbim ne olur bize şuur ver! Ne olur bizi sana, kita­bına ve elçine karşı bu vurdumduymaz, bu saygısız, bu küstah tavır­ları­mız-dan kurtar. Bize istediğin ve razı olduğun tavırları lütfet! Güzel tavırlar, güzel duruşlar nasip buyur! Arkadaşlar, Allah için burada çok önemli gördüğüm bir konuya dikkat çekeyim inşallah. Haftada bir iki gün toplanıp kitabımızı oku­maya, dinlemeye çalışıyoruz. Her gün, her zaman yapamıyoruz bunu. Hal böyleyken ancak haftada bir iki saatimizi bu işe ayırabildiğimiz halde, ders biter bitmez hemen âyetler ortamından uzaklaşıp seçim­den geçime, borçtan, çekten, senetten, kazanmaya, harcamaya geçi­veriyoruz ve Allah korusun okuduğumuz âyetler orada kalıveriyor. Âyetlerin mesajı hemen buracıkta unutuluveriyor. Allah korusun bu çok kötü bir durumdur. Allah rızası için burada ders öncesi ve sonrası başka bir şey konuşmayalım. Okuduğumuz bu âyetler üzerinde yo­ğunlaşalım. Dönelim bir daha konuşalım, dönelim bir daha soralım, iyice öğrenmeye ve özümsemeye çalışalım. Buradan çıktıktan sonra da yine bu âyetleri kafamızda canlı tutalım. Gittiğimiz her yerde bun­ları gündeme getirelim. Böylece hem kendimizi diri tutalım bu âyet­lerle, hem de çevremizin dirilişine imkân hazırlayalım. Değilse Allah korusun lânete uğrayanlardan oluruz.
"Deki onlara peygamberim: Eğer sizler mü'min ise­niz, sizin imanlarınız sizlere ne kötü şeyler emrediyor?" Yâni bu kadar kötü şeyler emreder mi iman? Siz mü'min oldu-ğunuzu iddia ediyordunuz? İşittik, isyan ettik! Diyorsunuz, arka­sından peygamberleri öldürüp, kitabınızı tahrif ediyorsunuz. Pey­gamber ara­nızda olduğu halde buzağıya tapınmaya kalkıyorsu­nuz. Sizin nasıl bir imanınız var ki, bu imanlarınız sizi Allah’la ça­tıştırıyor? Nasıl bir ima­nınız var ki, Resûlleri gündemden uzaklaştırtıyor size de, hep başka­larını gündeme almanızı emredi­yor? Nasıl bir imanınız var ki, Resûllerin örnek hayatları yerine başka başka insanların hayatlarını örnek almaya zorluyor sizi? Böyle iman olmaz yahu. Sizin bu imanınız nasıl bir iman ki, size bunları em­rediyor? Böyle bir iman başka değil, olsa olsa şeytana iman olur deni­yor. Peki bu adamları bu yanılgıya iten sebep neydi acaba? Acaba hangi sebepten ötürü bu cesareti buluyorlardı bu adamlar kendile­rinde? Bunların hayatında bir yanılgı var. Belki de şeytanın en fazla insanları yakaladığı nokta burasıdır. Nasıl yakalıyor şey­tan? Veya bu insanlar nasıl mutmain oluyorlar böyle? Bakın bu in­sanlar diyorlar ki, âhiret yurdu bizimdir. Cennet bizimdir, cennet bize aittir. Yeryüzünde Allah’ın en çok sevdiği insanlar biziz. Ve kesinlikle bizler cennete lâ­yık insanlarız, cennete gideceğiz.. "Yahudi ve hıristiyanlar dediler ki: Biz yeryüzünde Allah’ın dostları ve sevgilileri­yiz." (Mâide 18) Bizler bu halimizle, bu anlayışlarımız, bu yaşayışlarımızla, bu önderlerimizle ve bu kitaplarımızla, bu cemaatlarımızla, bu yapılan-malarımızla kesin cennetliğiz. Bu iş kesin. Bu iş garantidir. Bizler ga-ranti cennetliğiz, siz kendinize bakın dediler. Hıristiyan­lar böyle di­yordu, yahudiler böyle diyordu. Allah’ın oğlu dedikleri Hz. İsa’yı ve Hz. Üzeyir’i, işledikleri günahlara karşı kalkan yapa­rak, Allah’a veliaht ta­yin ederek, Allah’a, Allah’ın bu sözünden çı­kamayacağı oğulları va­sıtasıyla torpil yaptıracaklarına inanıyor­lardı. Evet hıristiyanlar da, yahudiler de aynı şeyi söylüyorlardı. Ve bugün maalesef aynen onlar gibi sapmalar içine giren müslümanlardan pek çoğu da aynı şeyleri söylemeye çalışıyorlar. Aynen onlar gibi Allah’a birtakım veliahtlar, Allah karşısında birtakım şefaat­çiler bulmaya ve onlara sığınmaya çalışıyorlar ve işin kötüsü böylece kendilerinin kesin cennetlik olduklarını savun­maya çalışıyorlar. Şimdi madem bu kadar kendimize güveniyoruz, ben şu yap­tı-ğım konuşmalarımla, sizler haftada bir kere gelip beni dinle­meleri-nizle veya infaklarınızla, ikramlarınızla, berikiler cemaatla­rıyla, öte­kiler hocalarıyla, hacılarıyla kesin cennete gideceğimizi iddia ediyo­ruz. İşte bilelim ki; bizim bu mutmain halimiz değişimin önündeki en büyük engeldir. Bizim değişimimizin önündeki en bü­yük engel budur. İnsanların değişimlerinin önüne dikilmiş en bü­yük put budur. yahudi’nin değişiminin önündeki en büyük engel buydu çünkü. Onlar bu inançlarından dolayı değişmeye gerek görmediler. Mutmaindiler çünkü bu konuda. O halleriyle cennete girecek olan bu insanlar, İs­lâm’ı kabule gerek görmediler. İşte ba­kın bu mutmain ve değişime ge­rek duymayan, değişime razı ol­mayan, statik ve durağan hayatlarını, geleneklerini devam ettir­meden yana olan bu insanlara Allah buyurdu ki: 94:"De ki; eğer âhiret yurdu Allah indinde başkala­rına değil de sadece size ayrılmış ise, o halde sâ­dık­sanız hadi ölümü temenni edin!" Onlara şunu söyle ey peygamberim: Eğer Allah yanında ahiret yurdu başkalarının değil sadece sizinse, sadece siz gide­cekseniz o cennete, diğer insanlar cehenneme gidecekse, o cennet sadece size aitse, ahir yurt, yâni işin sonu hep size kala­caksa, siz sonunda hüküm ferman olacak, söz sahibi olacaksanız, öyleyse hadi bakalım: Eğer iddianızda sâdıksanız hadi hemen ölümü temenni edin ba­kalım. Hadi he­men ölüme, ne duruyorsunuz? Madem cennet var ve o cennet sadece sizindir, size aittir, öyleyse ne duruyorsunuz? Niye hemen ölmek istemiyorsunuz? Niye bir an evvel o cennete ulaşmak is­temiyorsunuz? Bu dünya hâlâ sizi niye bağlıyor böyle? Niye çakı­lıp kaldınız dünyaya? Bu programlarınız ne böyle? Bin yıl yaşasa­nız da bitmeyecek bu hedefleriniz ne böyle? Bu evler, bu barklar, bu araba­lar, bu marklar, bu dolarlar, bu makamlar, bu diplomalar, bu şanlar, bu şöhretler, bu alkışlar sizi niye hâlâ hayata bağlıyor? Madem ki Cennet sizi bekliyor, o halde ne duruyorsunuz? Deni­lince:
95:"Hayır hayır, ellerinin kazandıkları yüzünden, onu hiç bir zaman temenni edemeyeceklerdir. Allah zâ­limleri çok iyi bilir." Elleriyle yedikleri naneler yüzünden, onlar onu hiç bir za­man te­menni edemeyecekler. Elleriyle işledikleri günahlar yüzün­den onlar asla ölmeyi isteyemeyeceklerdir. Biz de isteyemiyoruz o yüzden. Niye? E işimiz var, aşımız var canım. Değil mi? Planları­mız var, prog­ramlarımız var, dükkanımız var, tezgahımız var. Amir olacağız, müdür olacağız, baş olacağız, ayak olacağız, gideceğiz, geleceğiz. Veya da-ha kutsal görevlerimiz var efendim, bu ümmete daha Kur’an anla­taca-ğız, sünnet anlatacağız, teşkilatımızı büyü­teceğiz, cihan şümul hale getireceğiz, devlet kuracağız, biz ölme­yeceğiz yâni. Daha çok işlerimiz var bizim diye böyle kendi ken­dimize ölümden öte bir hayat istiyoruz. Yâni cennetteki kadar ra­hat, ama ölmemek üzere dünyada böyle bir cennet istiyoruz. Sanki bugün müslümanlar İslâm’ın ön gör­düğü hayatı sadece ra­hatlık anlıyorlar. Yâni sanki peygamber Taif’te hiç taşlanmamış, Bedir’de hiç işkence görmemiş, Uhut’ta yara alma­mış ve hiç aç kalmamış, açıkta kalmamış, perişan olmamış, hiç bir şey olmamış. Yâni böyle müslüman oluverdin mi, oh tamam senden iyisi yok. Her evde İslâmî yayınlar yapan televizyonlar. Kapının ağ­zında hizmete âmâde bekleyen, otomatiğin otomatiği arabalar, yazın yaz­lıklar, kışın kışlıklar, kaplıcalar, ılıcalar filan olacak, biz böyle müslü-manca yaşayacağız ve yine de ölüm olmayacak. Hele tıp dün­yası da ölüme bir çare buluverse tamam biz yaşayıp gideceğiz böyle, hiç başımız ağrı­madan. Oysa bu dünyada bunlar olacaktı. Allah koru­sun da böyle düşünen adam insanlardan küçük bir azap görünce de korkusun­dan ne yapacağını şaşırıp kalıveriyor tabii. Hani Ankebût sû­re­sinde bu husus şöyle anlatılıyordu: "İnsanlardan kimileri de vardır ki, Allah’a inan­dık der, fakat Allah yolunda bir eziyete uğratıldığı za­man da insanların işkencesini Allah’ın azabına denk tutuverir." (Ankebut 10) Böyle oluveriyor bu sefer de. Yâni insanlardan gelen küçük bir azabı Allah’tan gelen azap gibi kabul ediveriyor ve korkmaya başlayı­veriyor. Geri adım atmaya kalkıyor yâni. Öy­leyse bizler imanlarımızla amellerimizi dengeye getiremezsek, dengede tutmayı beceremezsek, bilelim ki; bu ikilemi sürekli yaşa­yacağız demektir. Yâni bunun için, bundan kurtulabilmek için çare şu: İman ettikçe amel edeceğiz, iman ettiğimizi hep amele dö­nüştüreceğiz, amelimiz hep imandan kaynak­lanacak, o zaman hiç korkmayız, başımıza ne gelirse gelsin hiç etki-lemez bizi. Sahâbe onun için dayanıklıydı. Yâni biz imandan kaynak­lanma­yan ameller peşinde koşarsak veya iman ettiğimiz halde o konu­nun amelini gündeme getirmezsek, o zaman işte böyle bozuk düzen bir hayat yaşarız. Metanetimiz, dayanıklılığımız da olmaz. Sahâbe öyle değildi. İnanıyor yaşıyordu, inanıyor yapıyordu, yap­tığı inancıydı, inandığını yapıyordu, işte böyle devam edince de güçlü oluyordu sa­habe. Fark etmiyordu ki onun için, hesabı her gün denkleştiriyor, kasa hesabı her gün sıfırlanıyor, aldığı belli, verdiği belli tamam, o kadar rahat ki; ölecekmiş, neden korksun da? Hesabı tamam, biliyordu ki zaten ölecek. Düşünün, düşünelim hemen ölümle karşılaşmayı ister misi­niz? Hiç düşündünüz mü? Hiç hesap yaptınız mı? Hemen bir anda ölümü kabullenmek kolay değil değil mi? Bu işin muhasebesine bile kendi­mizi inandıramıyoruz. Düşünmek bile ürpertiyor insanı. Kolay mı? Ya­şadığımız hayat belli, ellerimizin kazandıkları da belli, bu hayatın bizi nereye götüreceği de belli. Onun için korkuyoruz ölümden. Evet ya-hudi ve hıristiyanların ölüm konusunda böyle davrandıklarını anlatıyor Rabbimiz. Ölümden bu denli korkmalarını, hayata bu kadar yapışkan olmalarını anlatıyor. Yaşadıkları hayatın kendilerini nereye doğru götürdüğün farkında oldukları için böyle olduklarını or­taya koyuyor. Ama tabi bu insanlar­dan da derece derece farklı olanlar vardır:
96:"Yemin olsun ki sen, onları yaşamaya karşı in­sanların en hırslısı bulacaksın. Müşriklerden bin yıl ya­şasa isteyenler de elbette vardır ama bunlar müşriklerden daha hırslıdır. Ama bilmiyorlar ki onlar uzun ömürlü ol­salar da azaptan kurtulamayacaklar. Allah şüphesiz ki yaptıklarını, ettiklerini gören, gözetendir." Bu yahudileri ve yahudi tıynetli adamları; insanlar arasında, ha­yat sevgisi açısından daha haris, daha hırslı bulursun. En hırslı, en haris onları bulursun. Evet cennetliğiz diyerek kitabı bir tarafa bırakan, sünneti bir tarafa bırakan ve kendilerince, akıllarına estiği gibi bir ha­yat yaşamaya çalışan bu insanlara bir bakın ki, hem âhiret bizimdir diyorlar, hem de dünyayı kucaklama sevdasına ka­pılıyorlar. Dünyaya ve dünyalıklara karşı çok haris davranıyorlar, doyumsuz davranıyor­lar. Hesapları çok adamların. Torunu, toru­nunun torunu, yeni dük­kanlar, yeni tezgahlar, yeni hedefler, yeni hesapları var adamların. Bunlar bitecek de ondan sonra sıra gelecek kitaba, sünnete dön­meye. Bunlar bitecek de ondan sonra sıra ge­lecek Allah’a kulluğa. Başka türlü zaman bulmaları mümkün değildir. "Müşriklerden bin yıl yaşasa isteyenler de elbette var­dır, ama bunlar müşriklerden daha hırslıdır." Yâni buradaki zamir ya yahudilere gider, ya da müşriklere gi­der. Buradan anlıyoruz ki; yahudilere daha büyük bir azap var­dır. Çünkü müşrikler öldükten sonra dirilmeye iman etmeyen in­sanlardır. Yâni bunlar öldükten sonra hiçbir âkıbete inanmazlar. Dünya hayatın­dan başkasını bilmez onlar. Dolayısıyla onların dünya tutkusu kendi­lerinden beklenmeyen bir şey değildir. Çünkü varsa da yoksa da onla­rın cennetleri dünyadır. Dünyadan başka bir hayata inanmazlar. Ölüm ötesi hayat inancı yoktur onlarda. Ama Allah’a ve âhiret gününe inandığını iddia edip de bu müş­riklerden daha fazla dünyaya tutkun olan adamlara ne demek lâzım? Hem inandık diyorlar Allah’a, kitaba, peygambere, âhirete, hem de hayatlarında bu inandık dedikleri şeylerin kokusuna bile rastlanmadan var güçleriyle dünyayı kucaklamaya çalışıyorlar. Buna ne demek lâ­zım? Bu nasıl bir iman ki kâfirlerden daha fazla dünyaya bağlanmayı emrediyor? Bu nasıl bir iman ki âhiretle alâkalı bir programa yer bı­rakmıyor? "Ama bilmiyorlar ki onlar, uzun ömürlü olsalar da azaptan kurtulamayacaklar." Bin sene de yaşasalar onlar başlarına gelecek azaptan kur­tula­mayacaklardır. Uzunca yaşamış olmaları onları Allah’ın azabın­dan kurtaramayacaktır. Eninde sonunda onlar kendilerini o azabın içinde bulacaklardır. "Allah şüphesiz ki yaptıklarını, ettiklerini gören, gö­zetendir." Evet böyle Allah’a, âhirete, hesaba, kitaba inandık dedik­leri halde inanmayanlardan daha çok dünyaya bağımlı olanların bu boş iman iddialarını da, bu boş hayatlarını da Allah görmekte ve bilmekte­dir. Böyle boş bir iman iddiasıyla kurtulacaklarını san­masınlar bu adamlar.
97:"Bir de onlara de ki peygamberim; kim Cib­ril’e düşman ise. Çünkü senin kalbine kendisinden öncekileri tas­dik eden bir kitap indirdi diye Cebrâil’e düşman oluyor­lardı. Üstelik inananlar için hidâyet ve müjde olarak ge­li­yordu bu kitap." Kim Cibril’e düşman olursa. Kim Cebrâil’e düşman kesi­lirse. Rabbimizin bu âyetinden anlaşıldığına göre yahudiler, Al­lah’ın peygamberlere vahiy getiren elçisi Cibril’e de düşman ke­silmeye çalı­şıyorlardı. O bizim düşmanımızdır, o rahmet meleği değil, azap mele­ğidir diyorlardı. Bu düşmanlığı şöyle anlamaya çalışıyoruz: 1- Diyorlardı ki: Ne oluyor ey Cebrâil? Hani bir zamanlar biz dosttuk, bize vahiy getiriyordun! Bu işin sahibi, bu işin ehli biz­dik! Bu işin toptancılığını, bayiliğini, baş bayiliğini biz yapıyorduk! Bu işin ta­nıtımı bize aitti! Hani bakıyoruz da bizi bırakıverdin! Bu Muhammed de nereden çıktı böyle? Niye vahiy getiriyorsun ona? Niye terk ettin bizi! Adam eski dostlarını unutur mu? Ayıp değil mi bu yaptığın? Bizi, İsrâil oğullarını bu işten mahrum bıraktın? Vahyi, risâleti ümmîlerden birine, bizden olmayan birine getirdin! Diyerek Cebrâil’e düşman olu­yorlardı. Yâni tabiri caiz ise Peygamberlik işine toptancılık, bayi­lik gözüyle bakıyorlar hainler. Bu iş bize aitti, ne oldu da bizden bunu alıp başkalarına ver­din? Demeye çalışıyorlar ve bu yüzden de Allah’a da, Onun kutlu el­çisi Cebrâil’e de hikmetsizlik, adalet­sizlik izâfe ederek düşman kesili­yorlardı alçaklar 2 : Bir ikincisi de âyetin devamında işaret buyurulduğu gibi: "Çünkü senin kalbine kendisinden öncekileri tas­dik eden bir kitap indirdi diye Cebrâil’e düşman oluyor­lardı." Yâni getirdiği bu yeni kitapla kendi kitaplarını tashih ettirdi diye, kendilerinin yanılgı noktalarını, tarih boyunca sapma noktala­rını belirleyip ortaya koyuverdi diye, tarih boyunca işledikleri tüm pislikleri ortaya döküverdi diye düşman oluyorlardı Cebrâil’e. Tıpkı şimdi kimi insanların açık ve net bir biçimde Kur’an’ın ortaya kon­masından çe­kindikleri gibi. Çünkü Kur’an, insanlar tarafından anla­şıldıkça sapık insanların sapıklık noktaları anlaşılacak da ondan. Bu tür insanlar Kur’an’ın açık ve net bir biçimde ortaya konmasın­dan hep rahatsız olurlar. İnsanların Allah vahyiyle, Allah bilgisiyle tanışmaları bunları korkutur. Çünkü o zaman kendi anlayışlarının, kendi inançlarının, kendi hayat programlarının boşluğu ve batıllığı açığa çıkacaktır. Bunlar bunun için düşman kesiliyorlardı Cebrâil’e. Getirdiğin bu son kitapla bizi deşifre ettin diye. Bizim tarihî sapıklıklarımızı or­taya döküverdin diye. Peygamberleri öldürdüğümüzü, kitaplarımızı tahrif ettiğimizi, aramızda peygamber varken onu bırakıp buzağıya tapındığımızı, bedavadan üzerimize yağan Allah nimetlerine karşı nankörler kesildiğimizi, Allah’a kulluktan çıkıp keyfimize göre bir ha­yata yöneldiğimizi, tüm kirli çamaşırlarımızı ortaya döküverdi diye Cebrâil’e ve onun getirdiği son kitaba ve son elçiye düşman kesiliver­diler. Aksine bu yahudilerin sevinmeleri gerekirdi. Teşekkür etmeleri gereki­yordu Cebrâil’e. Ey Cebrâil ne iyi ettin ki böyle bir kitap getire­rek, bizi böyle bir Allah bilgisiyle karşı karşıya getirerek bizim bozuk ta­raflarımızı ortaya koydun! Bizim sapak noktalarımızı ortaya dök­tün! Meğer bizler bu halimizle cehenneme gidiyormuşuz! Bize bizi tanıttın! Biz senin bu getirdiğinle kendimizi sağlama imkânı bulduk diye se­vinmeleri gerekirken, teşekkür etmeleri gerekirken düşman kesiliyordu ona hainler. Günümüzde kendi yollarının, kendi anlayışlarının, kendi ki­taplarının sağlamasını yapacağından korkup da Kur’an’ın açık ve net bir biçimde ortaya konmasından rahatsız olanların da bu tavırlarından vazgeçip aksine büyük bir memnuniyet duymaları gerekmektedir. Çünkü bu kitap onların sapak noktalarını ortaya koyduğu için sevin­meleri gerekmektedir. "Üstelik inananlar için hidâyet ve müjde olarak ge­li­yordu bu kitap." Halbuki Allah’ın yolu birdir. Halbuki Allah’a iman demek, Al­lah’ın gönderdiklerine, bildirdiklerine iman demektir. Allah’ı sev­mek demek, Allah’ın sevdiklerini sevmek demektir. Allah’ı seven melekle­rini de sever. Allah’a inanan meleklerine de inanır. Allah’a inanan peygamberlerinin tümüne inanır. Halbuki bunlar Allah’ın peygamber­lerinden kimine dostluk iddiasında bulunurken, kimile­rine de düşman oluyorlar. Bir meleğe dost olup ötekilere düşman oluyorlar. Halbuki herhangi bir Rasûlü inkâr eden, bütün Resûlleri inkâr etmiş demektir. Meleği ve peygamberi inkâr eden onları gönderen Allah’ı da inkâr ediyor demektir. Ve şunu da bilin ki:
98:"Her kim ki Allah’a, Meleklerine, peygamberle­rine, Cibril’e ve Mîkâil’e düşman olursa artık Allah da o kâfirlerin düşmanıdır." Çünkü elçiye düşmanlık, o elçiyi gönderene düşmanlıktır. Bizde de böyle bazen bazen getirdiklerinden dolayı Allah’ın me­lekle­rine düşmanlık yapmaya çalışanlar eksik değildir. Melek çok sevdiği birilerinin canını alıverince veya deprem gibi, yangın ve kıtlık gibi bir iptila getiriverince, bunu yapanın işte Allah be­lâsını versin! Olacak şey miy-di bu! Gibi yahudi’yi aratmayacak bi­çimde meleğe düşmanlık ya­pan-lar az değildir.
99:"Peygamberim, biz sana apaçık âyetler gönder­dik, bunları da fâsık olanlardan başkası inkâr etmeye­cek­tir." Biraz başa dönüyoruz şimdi. Az ilerde ne demişti Rabbimiz? "Hani bundan önce Mûsâ apaçık Beyyine’lerle size gelmişti de siz, bunları gözlerinizle göre göre inkâr edip buzağıya tapmış ve zâlimlerden olmuştunuz" (Bakara: 92) Denmişti. Burada da deniyor ki: Andolsun ki biz sana apa­çık âyetler indirdik, onları fâsıklardan başkası inkâr etmez deniyor. Yâni dün Mûsâ’ya gelenleri reddeden bu alçakların şimdi de se­ninkilere iman etmelerini beklemeyin! denilerek böylece bu adamların iman da­vaları sıfıra indiriliyor. Ve böylece ey müslümanlar, sizler hâlâ bu adamların size inanmalarını mı bekli­yorsunuz? Diye başlayan bölüm bitirilmiş oluyor.
100:"Onlar (o fâsıklar sadece şimdi değil) her ne za­man bir ahde girişir, bir söz verirlerse içlerinden bir grup onu atıp bozuvermedi mi? Hayır hayır onların pek çoğu iman etmemişlerdir." Âyet-i kerîmede sanki bu bozma işini yapanların bir grup ol­du­ğuna dikkat çekiliyor. Ama arkasından da; Bilâkis onların çoğu iman etmemiştir deniliyor. Çünkü bir grup bozuyordu, ama ötekiler de bu bozma işine razı olmakla, bunu des­teklemekle, kabul etmekle onlarla aynı noktaya geliyor­lardı. Öyleyse bir toplum içinde Allah’ın dinini bozan, Allah’ın âyetlerini tahrif eden, Allah’a düşmanca tavırlar sergileyen bir grup var da, ötekiler bunların yaptıklarına engel olma kavgası vermezler, sessiz kalırlarsa bilelim ki bunların hepsi o suçun ortağıdırlar. Allah onların hepsini birden ce­zalandıracaktır.
101:"Onlara ne zaman yanlarındakini tasdik et­mek üzere Allah katından bir peygamber gelse ehl-i ki­taptan bir grup sanki hiç bilmiyorlarmış gibi Allah’ın kitabını ar­kalarına attılar." Yâni onlar kitapla ilgiyi, alâkayı kestiler. Onu arkalarına attılar. Ellerindeki kitabı bir kenara bıraktı­lar. Ki­tabın arkaya atılması, kitabın önüne başka şeylerin geçiril­mesi de­mektir. Kitabın önüne başkalarının kitaplarını veya kendi düşüncele­rini, şahsi kanaatlerini, kendi değer yargılarını, kendileri gibilerin de­ğer yargılarını onun önüne almak anlamına gelmekte­dir. Ya da kitap­tan yüz çevirmek, kitapla ilgiyi, alâkayı kesmek, ha­yat programını ki­taba danışmadan hazırlamak, böyle bir kitap var mı, yok mu bundan habersiz yaşamak anlamına gelmektedir. Kita­bın emirlerine ve ya­saklarına karşı kayıtsız, vurdum duymaz bir hava içine girmek, kitabı ona ihtiyaç duyulmadığı için arkaya al­mak ve onu kendisine az bakı­lacak bir konuma getirmek demektir. Veya kitaba, onu sonra okuruz! Hele önce şunları şunları bir oku­yalım da ondan sonra ona sıra gelsin diyerek onu ikinci, üçüncü plana atmak demektir. Evet bunlar kitabı arkaya attılar ve:
102: “Ve Süleyman mülkü aleyhine şeytanların uy­durdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman asla kâfir olmadı. Sadece şey­tanlar kâfir oldular. Onlar (yâni şeytanlar) insanlara sihir öğretiyor­lardı. Babil’deki iki meleğe hiç bir şey indirilmemiş­tir. Biz ancak imtihan için gönderildik sakın küf­retme? Demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Onlardan karı ile kocasının ara­sını ayıracak şey­ler öğreniyorlardı. Halbuki bunlar Al­lah’ın izni olmadıkça bu si­hirle hiç kimseye zarar verebi­lecek değillerdi. Onlarsa kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar verecek şeyler öğreniyorlardı. Andolsun ki onlar, bu sihri satın alan kimseler için âhirette hiçbir nasibin olma­dığını da biliyorlardı. Nefisleri karşılığında satın aldıkları şeyin ne ka­dar kötü olduğunu keşke bir bilebilselerdi." Allah’ın vahyi, Allah’ın kitabı bırakılınca, kitap arkaya atı­lınca, kitap kenara alınınca, elbette başka şeyler gündeme gele­cekti. El­bette şeytan vahiyleri devreye girecek, şeytan vahiyleri gündeme ge­lecekti. Tıpkı şimdi gece, Allah’ın kitabını bir kenara attıkları için müs-lümanız diyen insanların dünyasında şeytan vahyi olan televizyo­nun gündeme geldiği gibi. Bu kaçınılmaz olacaktır. Çünkü insanlar mutlaka hayatlarını bir şeylerle doldurmak zorun­dadırlar. Eğer Allah vahyi gündemde yoksa mutlaka başka vahiy­ler gündeme gelecektir. Bunlar Allah’ın vahyini bir tarafa bıraktılar. Allah kitabıyla ilgilerini kestiler. Kitapları ve o kitaplarının pratik uygulaması olan peygam-berlerinin sünnetiyle ilgilerini keserek bir hayat yaşamaya başladıklar ve şeytanların uy­dur­muş oldukları sihir kitaplarına, göz boyacılık işlerine uymaya baş­ladılar. "Halbuki Süleyman asla kâfir olmadı. Sadece şey­tanlar kâfir oldular." Bu âyette Süleyman’ın (a.s) asla ne sihirle, ne de küfürle ilgi-sinin olduğu anlatılır. Ve sihir yaptıkları ve bunu başkalarına öğret-tikleri için şeytanların kâfir oldukları anlatılır. Süleyman (a.s)’ın si­hirler de, küfürle de bir ilgisi yoktu. Küfür ve sihirle ilgilenenler şey­tanlardı deniliyor. "Onlar, (yâni şeytanlar) insanlara sihir öğretiyor­lardı." Şeytanın aslı küfür olduğundan, küfür başa alınmıştır. Şeytanın aslı küfürdür. Şeytan kâfirdir. Şeytan örtücüdür. Fıtratını örten, Allah’ı örten, Allah’ın emrini örten, Allah’ın kendisinden istediği kulluğu örten, kendisini kulluktan, tekliften âzde sayandır. Onun içindir ki onların yap­tıkları bu sihir, küfürle beraber olan bir sihirdir. Aslı küfür olan bir sihirdir. Sihrin aslı küfürdür. Allah’ın yasalarını, Allah’ın arzu ve e-mirlerini örtmektir, reddetmektir, inkâr etmektir. “Babil’deki iki meleğe hiç bir şey indirilmemiş­tir.” Bu ifadeyi birkaç şekilde anlamaya çalışacağız. Buradaki ya nafiyedir, o zaman mânâ az önce dediğimiz gibi olacak­tır: Babil’deki iki meleğe hiç bir şey indirilmemiş­tir. Biz Babildeki iki meleğe hiçbir şey indirmedik. Ya da bu İsm-i mevsuldür, o zaman da mânâ şöyle ola­caktır: "Şeytanlar insanlara sihri öğretiyorlar ve Babil’de iki Meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı." Halbuki bu iki melek: "Biz ancak imtihan için gönderildik sakın küf­retme! Demedikçe hiç kimseye bir şey öğretmiyorlardı." "Onlardan karı ile kocasının arasını ayıracak şey­ler öğreniyorlardı." Yâni bu öğrendikleri şeyler arasında bunlar da vardı. Karıyla ko­canın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. "Halbuki bunlar, Allah’ın izni olmadıkça bu si­hirle hiç kimseye zarar verebilecek değillerdi." Allah’ın bilgisi, Allah’ın izni ve iradesi olmadıkça bunların ya­pa­bilecekleri hiç bir şey yoktu yâni. "Onlarsa kendilerine ne bir fayda ne de bir zarar ve­recek şeyler öğreniyorlardı." Ya da sadece zarar verecek ve asla faydası olmayan şey­ler öğ­reniyorlardı. Bundan anlaşılıyor ki sihir öğrenmek safi zarar­dır. Sih­rin hiç faydası yoktur. Sırf zarardır o. Tıpkı felsefe, mantık, sosyoloji öğrenmek gibi sırf zaradır sihir öğrenmek. "Andolsun ki onlar, bu sihri satın alan kimseler için âhirette hiçbir nasibin olmadığını da biliyorlardı." Yâni bu sihirle ilgilenen insanlar, ilgilendikleri bu sihrin ken­di­leri için âhirette hiçbir sevap sebebi olmadığını da biliyorlardı. "Nefisleri karşılığında satın aldıkları şeyin ne ka­dar kötü olduğunu keşke bir bilebilselerdi." Kitaplarını arkaya atarak sihirle uğraşmalarının onlara ne­lere mal olacağını keşke bir anlayabilselerdi. Kendilerine verilen kitabın ne kadar değerli olduğunu, onu bir kenara bırakarak onun yerine ilgilen­dikleri, yöneldikleri bu sihrin ne kadar değersiz ve boş bir uğraşı oldu­ğunu keşke bir anlayabilmiş olsalardı. Hayatlarını düzenlemek, ken­dilerine dünya ve âhiret mutluluğu kazandırmak üzere Allah’ın gön­derdiği kitabın, vahyin, Allah bilgisinin kıymetini bilemediler de tutup sihrin peşinde koştular. Bunlar bu kadar bilgi­siz kimselerdir. Yâni eğer onların kendisiyle amel edebilecekleri kitap sün­net bilgileri olsaydı; onunla amel ederlerdi demektir bunun mânâsı. Ama heyhat ki, onların amel edebilecek kadar kitap sünnet bilgileri olma­dığı için sihirle amele yöneldiler. Az evvel söylediğim gibi bu durum kaçınılmazdır. İnsanların hayatlarını düzenleyecek kadar kitap ve sünnet bilgileri yoksa, yâni kitaplarından ve peygamberle­rinin uygu­lamalarından habersiz bir hayatın mahkumu olmuşlarsa, çaresiz başka şeylerin peşine takılmak zorunda kalacaklardır. Başka vahiy­lerle, başka bilgilerle, başka kitaplarla, başka yasa­larla hayatlarını düzenlemek zorunda kalacaklardır. Bir başka de­yişle Allah’a kulluktan kaçanlar, başkalarının ku-cağına düşmek, başkalarına kulluk etmek zorunda kalacaklardır. Rivâyetlere bakılırsa kâhinler bir dönem cinlerden ve şey­tan­lar­dan öğrendikleri bilgileri kitap haline getirmişler, büyü kitap­ları oluşturmuşlar. Bunu insanların arasında yaymaya çalışmışlar. Nihâ­yet Süleyman (a.s) peygamber olarak gelince tüm bu kâhin­leri etkisiz hale getirmiş ve onların yazdıkları bu kitapları toplatarak bir yere gömdürmüştür. Ama Süleyman’ın (a.s) vefatından kısa bir süre sonra şeytan, insan sûretinde toplumun arasında görülür. Topluma der ki: Süleyman’ın yeryüzündeki kuşa, kurda hâkimiyeti­nin sebebini sizlere söyleyeyim mi? İşin aslı şu ki, Süleyman zan­nettiğiniz gibi bir pey­gamber değil, o büyük bir sihirbazdır. Çünkü şeytanları, cinleri, rüz­garları, kuşları, hayvanları hepsini sihirle bü­yüleyip teslim almıştır. Tüm bu varlıklara hükmetmesinin altında onun bu büyük sihirbaz oluşu yatmaktadır. Yâni o ne yapmışsa bu büyük sihirle yapmıştır. Eğer bu söylediklerimin ispatını isterseniz benden, o zaman onun ki­tapları işte şurada onun kürsüsünün al­tında gizlidir, kazın onu bula­caksınız der. Açtılar kürsünün altın­dan gerçekten bir kısım büyü ki­tapları çıkardılar. İşte insanlar Süleyman’ın (a.s) mülkü üzerine şeytanların uy­dur­dukları, ortaya çıkardıkları bâtıl şeylerin ardına düştüler. Hz. Sü­leyman’ın bir sihirbaz olduğunu, onun bir peygamber olmadı­ğını söy­lüyordu yahudiler. Ama Allah bu âyetiyle bunun böyle ol­madığını, Süleyman’ın (a.s) ne sihirle, ne de küfürle ilgisinin bu­lunduğunu haber veriyor. Aslında bu haliyle sihir bir küfür olup, Süleyman (a.s) sihir ya­parak asla küfretmemiştir ama ona sihirbaz diyen şeytanlar kâfir ol­muştur, denilmektedir. Çünkü bu şeytanlar, insanları peygamber yo­lundan uzaklaştırıp sihir öğreterek yoldan çıkarıyorlardı. Peygamber yolunu bıraktırarak onları sihirlerin peşine takıyorlardı. Böylece İsrâil oğulları sihirbazlığa yöneldiler. Zira Mısır’dan beri İsrâil oğullarının arasında sihir biliniyordu. Bilhassa eski dev­letle­rini kaybedip de diğer milletlerin kölesi durumuna geldikten sonra on­ların bu tür şeylere sarıldıklarını görüyoruz. Kitaplarını arkalarına atınca yapacakları bir şey kalmamıştı za­ten. Ama utanmadan bunu Süleyman’a (a.s) izâfe ederek buna meş­ruiyet kazandırmaya çalışıyorlardı. Uydurdukları bu şeyin bir kökü, bir dayanağı olmadığı için de bunu Süleyman’a (a.s) dayan­dırmaya çalı­şıyorlardı. Din de böyle diyor efendim! Kitap da böyle buyuruyor efen­dim! Peygamber de böyle demiştir! Peygamber de böyle yapmıştır efendim! Diyerek bu işe meşruiyet kazandırmayı amaçlıyorlardı. Günümüzde de şeytan yapımı demokrasi gibi, karıyla koca­nın arasını ayıran, babayı evlâda, evlâdı babaya düşman ya­pan, kardeşle kardeşin arasını açıp onları fırkalaştıran sistemleri ortaya çıkarıp, bunları kitabın yerine ikâme ettikten sonra, buna bir de halkın gözünü boyayabilmek için, din de böyle diyor efendim, Kur’an da demokrasi­den yanadır, Kur’an da aynen demokratik bir sistem önermektedir di­yerek ona meşruiyet kazandırmaya çalışan insanlar gibi. Kitap ve sünneti arkasına atan müslümanlar bu tür şeylerin peşine takılıverdi­ler. Başka çareleri de yoktu zaten. Amel edebilecek ortada kitap ve sünnet olmayınca elbette bu tür şeyle­rin peşine takılacaklardı. Zira hiçbir toplum kitapsız, kuralsız, prog­ramsız, yasasız ya-şayamaz. Kitaplarını terk eden, kitaplarını arka­sına atan bir toplum elbette başka kitaplar bulmak zorunda kala­caktır. Peygamberlerini, yasal örneklerini terk eden insanlar el­bette kendilerine başka kulluk örnekleri bulmak zorunda kalacak­lardır. Tabi onlar böyle bir arayışın içine girince de birileri onlara onların bu tür ihtiyaçlarını karşılayıvere­ceklerdir. Kitap mı arıyorsu­nuz? Alın size kitap. Peygamber mi istiyor­sunuz? Alın size pey­gamber. Ya-sa mı arıyorsunuz? Alın size yasa deyiverirler. Bu tarih boyunca hep böyle olagelmiştir. Buradaki “Onlarsa kendilerine hiçbir fayda ver­meyecek şeyler öğreniyorlardı” ifadesi bir de bende şöyle bir mana çağrıştırıyor: Yani kitaba yönelmedeki temel hedef, kitapla diyalogdaki temel mantık İs-lâmî olmayınca, kulluk endişesi taşı­mayınca sonuç elbette böyle ola­caktır. Bakıyoruz bugün de Kur’an sünnet öğrenmeye çalışan nice koca ve karılar hep kendi­le­rine, kendi haklılıklarına delil bulabiliyorlar ve kadınsa kocasına itaat etmemeye, kocaysa karşısındakini ezmeye yol bulabiliyorlar. Elbette Allah’ın kitabına bu mantıkla yaklaşılırsa herkes kendi haklılığına delil bulabilecektir. İşte şu anda da görüyoruz ki Kur’an sünnet okuyan, onlarla bilgilenmeye çalışan nice kadınlar okudukla­rından buna delil bulduklarını zannederek kocalarına itaatsizliği savu­nabilecek bir noktaya geliyorlar. Yine aynen onlar gibi Kur’an sünnet okuduklarını iddia eden nice erkekler de okuduklarıyla hanımlarını ezmeye, onlara insanlık dışı keyfi davranışlarda bulunmaya yol bula­biliyorlar. Bunun sebebi vahye yaklaşış biçiminin bozukluğudur. Veya yine bakıyoruz bugün insanlar kitap sünnet öğrendikçe eskiden titiz davrandıkları nafile namaz­lara karşı gevşek davranmaya başlayabiliyorlar. Hatta daha da ileri giderek kimilerinin dinin ikinci temel kaynağı olan sünneti eleştirmeye bile kalkıştıklarını görüyoruz. İşte Allahu âlem burada bir de vahye yaklaşma mantıklarının tersliği anlatılıyor anlıyoruz. Yine “Onlar bu sihirle karıyla kocanın arasını ayırıyorlardı” ger­çeğinin bugün de aynen cârî olduğunu görüyoruz. İşte şu anda kitabı bırakıp onun yerine ikame etmeye çalıştıkları tüm bilim dal­larıyla, tüm sihir araçlarıyla bu işi gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Öyle bir ekonomik anlayışı yerleştirmeye çalışıyorlar ki bu anlayış tamamen kadını ko­casından, kocayı karısından ayırmaya, aileyi yıkmaya yöneliktir. Ka­dına diyorlar ki sen özgürsün, kocana itaat etmemelisin, ona bağımlı olmamalısın, sen de çalışıp kazanmalı­sın diyorlar. Sosyal bilimciler kadın erkeğe eşittir diyorlar. Oyun eğlence tanrıları da karı-kocanın yatak odalarına kadar uzandık­ları yayınlarıyla, ekranlarıyla onların gözleri önüne çok güzel ka­dınlar, çok yakışıklı erkekler sunarak onları birbirinden ayırmaya çalışıyorlar. Gece-gündüz bu programların mah­kumu olmuş kadı­nın hayalinde başka erkekler, erkeğin kafasında başka kadınlar oluşuyor. Sanki aynı yatakta yatan karı-koca hayalen başkalarıyla yatıp kalkmaktadır da ama birbirlerini de idare etmekte­dirler Allah korusun. Bu ne korkunç bir yıkımdır anlıyor musunuz? El­bette ki­tabı terk eden, kitabın kendilerinden istediği kulluktan kaçan in­sanların âkıbeti işte böyle olacaktır.
103:"Eğer onlar (yahudiler) iman edip muttaki olabil­selerdi, Allah katındaki sevap daha hayırlı olurdu. Ama keşke bunu bir bilebilselerdi." Evet şayet onlar Rablerine kulluklarının bilincinde olsalardı, Al­lah bilgisinin, Allah programının kıymetinin bilincine ererek yolla­rını Allah bilgisiyle bulmaya yönelmiş olsalardı hem dünyaları gü­zel olurdu, hem âhiretleri. Ama bunu anlayamadılar hainler. Allah bilgisi dururken başka programların peşine takıldılar da hem dün­yalarını kaybettiler, hem de âhiretlerini mahvettiler.
104:"Ey mü'minler! Peygambere "Raina" deme­yin "Unzurna" deyin ve dinleyin, inkâr edenlere elem verici bir azap vardır." Dikkat edersek Cenab-ı Hak daha önce Bakara sûresinde şöyle buyurmuştu: "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rab-binize kulluk ediniz. Umulur ki böylece korunmuş olursu-nuz." (Bakara: 21) Demişti. Ey insanlar Rabbinize kul olun! Rabbinize kulluk edin! Buyurmuştu. Bütün insanlığı kendisine kulluğa çağırmıştı. Daha sonra: Ey İsrail oğulları! Buyurarak ehl-i kitabı bu kitaba imana çağır­mıştı. Şimdi de: Buyurarak "Ey müslümanlar!" Diyerek müslümanlara bir edep anlatmaya başlayacak. "Ey mü'minler "RAİNA" demeyin! "UN­ZURNA" deyin ve dinleyin." Kulak verin! Dinleyin! Buyuruyor. Raiy, riâyet; bir kimsenin başkalarının işlerini çekip çevir­mesi, yönetmesi demektir. Onun lehine olan şeyleri tedarik edip, ona fayda sağlaması, onu gözetmesi demektir. Bu kelime hay­vanlar için kulla­nıldığı zaman onları gütmek anlamına gelmektedir. Başlangıçta Allah’ın Rasûlü, müslümanlara herhangi bir emir verdiği zaman müslümanlar, sahabe: “Raina ya Rasûlallah!” derlerdi. Yâni bize riâyet et ey Allah’ın Rasûlü! Bizi gözet! Bize mühlet tanı! Acele etme! Bize zaman ver ki, biz bunu anlayalım! Derlerdi. Sonra­dan yahudilerin çok değişik mânâlarda kullandık­ları bu tabiri kullan­mamalarını emrederek buyurdu ki Rabbimiz: Böyle demeyin! "RAİNA" demeyin ey müslümanlar "UN­ZUR-NA" deyin. Ve söze de iyi kulak verin, dikkatlice dinleyin. Bu­nun sebebini şöyle izah etmişler: 1- "RAİNA" kelimesi yahudilerin kendi aralarında bir tür sövme anlamına kullandıkları bir kelimeydi. Bu kelimeyle, bu şifreyle Allah’ın Rasûlüne sövmeye çalışıyorlardı. 2- Veya ey bizim çoban! Ey bizim çobanımız! Ey bizim gü-dücümüz anlamına kullanıyorlardı bunu. Peygamberi bir çoban, bir hayvan güdücüsü konumuna düşürmeye ve böylece onunla alay et­meye, onu alay konusu yapmaya çalışıyorlardı. 3- Veya İbrani’ce de: Duy duymaz olası! Dinle dinlenmez olası! Dinle sözü dinlenmez adam! Gibi hakaret ifade eden bir ke­li­medir. Yahudiler hem karşısındakine sövmek, hem de ha­karet etmek kastıyla bu kelimeyi kullanmaya başlayınca Cenab-ı Hak müslümanların bu kelimeyi kullanmalarını yasakladı. 4- Bir de bu kelime: Sen bize riâyet et, sözümüze kulak ver ki biz de sana riâyet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim şek­linde pazarlıklı bir ifade anlamına geliyor. Yâni böyle Pey­gamberin konu­munu rencide edici, anlaşmalı eşit bir riâyet talep ediyorlar. Halbuki Rasulullah’ın ümmeti arasındaki ilişkisi, öğret­men öğrenci, usta çırak ilişkisine asla benzemez. Bu konuda bunu anlatan başka âyetler de var Kur’an’da: "Sakın ha! O Rasûlü kendi aranızda birbirinizi ça­ğır­dığınız gibi çağırmayın!" (Nur: 63) Gibi âyetler vardır. İçinizden birinize hitap ettiğiniz gibi pey­gambere hitap etmeye kalkışmayın. Bilesiniz ki O Allah’ın sevgilisidir. Onu üzerseniz Allah’ı üzmüş olursunuz gibi âyetler görüyoruz. Ray; bir de hayvanlarla ilgili bir sözdür. Yahudiler bu keli­meyi kullanırlarken, biz senin ne dediğini anlayamıyoruz, biz bunu anla­maktan uzağız demeye getiriyorlardı. Biz sürüleriz demeye getiriyor­lardı da Allah buyurdu ki Ey müslümanlar! Sizler Peygam­ber karşı­sında sürüler kesilmeyin! Dinleyin! Söze iyice kulak verin! Peygambe­rin sözleri, peygamberin benden getirip sizlere duyurduğu bu mesaj anlaşılmayacak bir mesaj değildir. O mesaj karşısında sürüler kesil­meyip iyice dinlerseniz, kulak verirseniz mutlaka onu anlayacaksınız buyurulmaktadır. Sakın sizler o yahudiler gibi olmayın ve onların kul­landıkları bu başka mânâlara çekilebilecek kelime­leri kullanmayın! Buyuruyordu Rabbimiz. Rabbimiz kitabındaki bu ve benzeri âyetleriyle biz müslüman-ların kitap ve peygamber karşısında bu alçak yahudiler gibi sürüler kesilmememizi, bu kitabın âyetlerini ve bu peygamberin hadislerini anlayamayız diyerek peşin bir aptallığa düşmememizi emrediyor. Ki­tap ve peygamber karşısında sürüler kesilerek: Efendim biz kim bu kitabın âyetlerini anlamak kim? Biz nerede bu peygamberin hadisle­rini anlamak nerede? Onu ancak büyük zatlar anlar. Bizler onu oku­yup anlamak şöyle dursun, hâşâ elimize almaya bile lâyık değiliz tav­rında olanların alçak yahudiler olduğunu haber veriyor. Ey müslümanlar sizler böyle yapmayın! Kitap ve peygamber karşısında sürüler kesilme­yin! Dinleyin! Söze kulak verin! Kesinlikle bilesiniz ki ben kitabımı si­zin anlayabileceğiniz ve yaşayabileceğiniz bir özellikte gönderdim. Ben peygamberimi sizin anlayabileceğiniz ve uygulaya­bileceğiniz, ör­nek alabileceğiniz bir özellikte gönderdim. Sakın bu ko­nuda yahudiler gibi davranarak bana iftira etmeye kalkışmayın bu­yurmaktadır. Allah düşmanı yahudiler Rasulullah Efendimize böyle bir hitap tarzında bulundular. Öyleyse bugün bizler de bir konunun anlatımında kullandı­ğımız kelimelere çok dikkat etmek zorundayız. Zira insanlar onunla kendi nanelerine kılıf bulmasınlar. Meselâ Mevlâna aşk-ı İlâ­hîyi şarapla anlatmış diye bugün insanlar onun ihtifallerine ka­fayı çe­kerek geliyorlar. Keşke bu konunun anlatımında böyle bir şarap keli­mesini kullanmasaydı da insanlar kendi nanelerine böyle kılıflar bu­lamasalardı. Bilhassa İslâm düşmanlarının değişik mânâlara kullandık­ları, farklı anlamlar yükleyerek kullandıkları kavramları kullanırken çok dik­kat etmek zorundayız. Meselâ hürriyet kavramı. Bugün bu kavramı kullanan insanlar, insanın sözleri, fiilleri ve düşüncelerinin tamamen bağımsız olduğunu kast etmektedirler. Kapitalist dün­yaya göre insan bütün işlerinde sınırsız bir hürriyete sahiptir. Cin­sel, ekonomik, siyasal bütün ilişkilerini belirlerken hiçbir ilke tanı­mamakta-dırlar. Ne din, ne iman, ne Allah tanımaz bir hürriyet kast etmektedirler. Öyleyse bu kavramı kullanırken kullandığımız yerlere çok dikkat etmek zorunda­yız. Onların yükledikleri bu mânâyı çağrıştıracak şekilde bu kavram­ları kullanmaktan uzak durmalıyız. Meselâ demokrasi kelimesi de böyledir. Buna insanların yükle­dikleri İslâm dışı mânâları görmeyerek kimi müslümanların sadece İslâm’ın şura ve seçim ilkelerinden hareketle efendim İs­lâm da de­mok-rasidir! İslâm da demokrasiyi önermektedir! Gerçek demokrasi İslâm-dadır! gibi lafları, onları dinin dışına çıkardığının farkına varma­lıdırlar. İşte bu âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki bizler bu tür kavram­ları kullanırken çok dikkatli davranmak zorundayız. Bizim inandı­ğımız muhtevaya sahip olmayan kavramları kullanmamaya âzami gayret göstermeliyiz, yoksa müslümanların zihinlerini idlal veba­linden kurtu­lamayız. Kullandığımız kelimeleri, kavramları kullanır­ken çok dikkat etmek zorundayız, aksi takdirde insanlar bizim kullandığımız bu keli­meler ve kavramlar üzerinde kendi nanelerine kılıf bulmasınlar, kendi nanelerine delil bulmasınlar, bulamasınlar.
105:"Kitap ehlinden olan kâfirler ve müşrikler Rab-binizden sizin üzerinize bir hayır indirilmesini asla is­te-mezler. Ama Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Al­lah büyük ihsan sahibidir." Yâni size ne din gelmesini, ne kitap indirilmesini, ne de Pey­gamber gönderilmesini isterler. Veya sizin bir harbi kazanma­nızı, sizin bir nîmete ulaşmanızı asla istemezler. Sizin devlet kur­manıza, sizin yeryüzüne hakim olmanıza onların asla rızası yok­tur. Yâni bunlar ke­sinlikle size bir hayrın indirilmesine, sizin bir hayra ulaşmanıza razı olmazlar. Sizin bir başarıya ulaşmanız onların asla hoşuna gitmez. Onun için bunlardan size hayır geleceğini, hakkınızda ha­yır dü­şüne-ceklerini sakın ummayın. Hayatınızı bu umut üzerine bina et­meyin. Bu Amerika’dan, bu Avrupa’dan, bu ehl-i kitap dün­yadan hiçbir beklentiniz olmasın. Sakın güvenmeyin onlara denil­mektedir. Ama varsın onlar istemesinler, hayır onların elinde de­ğildir. Hayır Allah’ın elindedir buyurulmaktadır. "Ama Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Al­lah büyük ihsan sahibidir." O Allah ki rahmetini dilediğine verendir. Ve Allah büyük fa­zıl sa­hibidir buyurduktan sonra devam eden ayetlerinde onların kitabın tamamına itiraz etmek için fer'i hükümlere itiraz ettiğini anlatır Rab-bimiz. Ehl-i kitabın, Kur’an’ın tümünü reddedebilmek için fer'i hüküm­leri reddettiklerini anlatır. Kitabın bildirdiği nesih konusuna itiraz ettik­lerini gündeme getirir. Bakın Kur’an-ı Kerîmde nasih ve mensuh da var. Bir za­manlar bu Allah’ın emridir denilen bir hüküm, bir âyet diğer bir zaman nesih olunuyor. Onun yerine bir başka hüküm, bir başka âyet konuluyor. Yahudiler ve hıristiyanlar Kur’an’ın bu hükmünü reddetmeye kalkışı­yorlar. Bu ne biçim iştir? Allah’ın hükmünde, Allah’ın sözlerinde deği­şiklik olur mu? Eğer bu Kur’an gerçekten Allah kelâmı olsaydı böyle bir değişikliğin olmaması gerekirdi. Al­lah kendi yaptığını hiç bozar mı? Sözünü geri almak yakışır mı Allah’a? Kur’an hem önceki kitapların, Tevrat ve İncil’in Allah’tan geldiğini söylüyor, hem de bizzat tasdik et­tiği bu kitaplardan farklı şeyler söylüyor. Kur’an Tevrat’ta ve İncil’de olmayan şeyleri söylü­yor. Kur’an Tevrat’ın ve İncil’in hükümlerinin kal-dırıldığını, nesih olduğunu söylüyor. Kur’an Tevrat ve İncil’in hü­küm-lerinin kaldırıl­dığını söylüyor. Olacak şey midir bu? Allah daha önce indirdiğini kaldırır mı? Nasıl olur da Allah farklı zamanlarda farklı şeyler söy­lüyor? Dün başka şeyler söylüyordu bugün başka şeyler söy-lüyor Allah. Olacak şey midir bu? Diyorlardı. Yâni kitaplarının Kur’an ta­rafından nesih edilmesini kabullenemiyorlar, hazmedemi­yorlardı. Bu mânâda nesih, önceki kitaplardakilerin hükümlerinin kal­dırıl­ması anlamına gelecektir. Bir de Kur’an, yahudi ve hıristiyanların kendilerine kitapları va­sıtasıyla indirilen emirlerin bir kısmını unuttuklarını söylüyor. Al­lah’ın âyetlerinin, Allah’ın emirlerinin hafızalardan silinmesi nasıl mümkün olabilir? Böyle bir şey mümkün değil diyorlardı. Kur’an’ın nesih adı al­tında gündeme getirdiği bu hafızalardan kimi hükümle­rin, kimi âyetle­rin silinmesi konusunu reddediyorlardı. Aslında on­ların bu soruları hakka ulaşmak için, hakkı bulabilmek için değil, mü'minlerin zihinlerini idlal içindi. İstiyorlardı ki Mü'minler de bu tür şeyleri problem yapsınlar ve kavminin bu tür sorularla Hz. Mûsâ’yı uğraştırdıkları gibi onlar da peygamberlerini uğraştırsınlar ve yo­luna barikatlar koysunlar. Bunu ilk söyleyenler yahudilerdi. Kur’an’ın haber ver­diği neshi ilk reddedenler, inkâr edenler yahudilerdi. Hâşâ Allah’ın önce bilme­diğini sonradan öğrenmiş olması düşünülemez. Allah’ın önce deme­diğini sonradan demesi de düşünülemez. Ve buna göre Allah’ın hü­küm değiştirmesi de söz konusu olamaz diyorlardı. Nesih mümkün değildir diyorlardı. Böylece Tevrat’ın hiçbir âyeti, Mûsâ dininin hiçbir hükmü de­ğiş­mezmiş, Tevrat’ın hiçbir âyeti değiştirilemezmiş, nesih edi­lemez­miş. Bunun için İncil de, Kur’an da Allah’ın kitabı değil­miş. Zira Kur’-an’dan önce gelen İncil de aynı şeyi yaptığı için onu da reddedi­yordu yahudiler. Daha önce gelen, Kur’an’dan önce gelen İncil de ge­lişiyle kendisinden önceki meriyette olan Tevrat’ın nesih edilmiş oldu­ğunu ilan etmişti. Bu yüzden yahudiler kendi kitaplarını nesih etti diye İncil için de aynı şeyi söylemişlerdi. Dün aynı sebeple İncil’i reddeden bu yahudiler, bugün de aynı sebeple Kur’an’ı reddediyorlardı. Hıristiyanlara gelince, onlar eskiden yahudilere karşı neshi sa­vunuyorlar ve bunu inkâr etmiyorlardı. Çünkü kendi kitapları olan İncil, Tevrat’ın bazı hükümlerini nesih etmişti. Meselâ İncil’de, Tevrat’ın cu-martesi günü iş yapmayı yasaklayan hükmünü değişti­rip bunu pa­zar gününe alan âyetlerin varlığını iddia ediyorlardı. Yine Hz. İsa’nın yiyecek ve içecekler konusunda eski yasakları kaldırdığına inanıyor­lardı. Ama sonradan Kur’an gelip de ikisini de nesih eden âyetler or­taya konulunca bu defa yahudilere karşı bu neshi savunan hı­risti-yanlar: "Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz." (Yunus: 64) Âyetine dayanarak neshi inkâr edip bu konuda Kur’an’ın âye­tiyle müslümanlara delil getirmeye bile kalkıştılar. Allah’ın ke­limele­rinde, Allah’ın âyetlerinde, Allah’ın hükümlerinde değişiklik olmaz. Yâni Allah’ın İncil’deki âyetleri kesinlikle değişemez, değiş­tirilemez di­yorlar. İncil’in kendisinden önceki Tevrat’ı değiştirdiğine inanan bu hı-ristiyanlar aynı şeyin Kur’an için geçerliliğini reddetti­ler. Avus­turya’da bu konuda tartıştığımız bir papaz bana bu âyeti okumaya kalktı. Ben dedim ki eğer hıristiyanlık böyle bir âyete dayanarak İs­lâm’a itiraz edecek olursa, o zaman hıristiyanlık kendi kendini inkâr etmiş olur. Çünkü hıristiyanlığın yahudiliğe muhalif olan pek çok hü­kümleri vardır. Yâni hıristiyanlığın yahudi­liği nesih eden pek çok hükmü vardır. Zaten böyle olmasaydı da hıristiyanlığın mânâsı kal­mazdı. Aynı şey yahudiler için de geçer­lidir. Onların kitabı olan Tevrat da kendinden önceki kitaplarda ol­mayan, veya onları nesih eden hü­kümlerle doludur. Ehl-i kitabın bu itirazlarına karşı buyurur ki Rabbimiz.
106:"Eğer biz; bir âyetin hükmünü kaldırır, değiş­ti­rir veya unutturursak, ondan daha hayırlısını, yahut ben­zerini getiririz. Bilmez misiniz ki Allah herşeye ka­dirdir." Allah buyuruyor ki; ben kadirim, ben herhangi bir emrimi de­ğişti­rebilirim. Veya onun unutulmasına izin verebilirim. Fakat onun ye­rine aynı amacı sağlayacak ondan daha iyisini veya ona denk olanını koymaya kadirim. Ehl-i kitap, Kur’an’ın öteki kitapların hükmünü kaldırdığını ka­bul edemiyorlardı. Bunun Cenab-ı Hakka hikmetsizlik izâfesi oldu­ğunu söylüyorlardı. Oysa bakıyoruz ki, Cenab-ı Hak bu âyet-i kerîme­sinde hem bunu söyleyenlere cevap veriyordu, hem de müslüman-lara, hükümlerini belli aşamalar halinde belirlediğini beyan ediyordu. Yâni Cenab-ı Hak geçici bir zaman maslahatını esas alarak bir hüküm belirleyebilir. Fakat insanlara bunun geçici bir maslahat ol­du-ğunu bildirmeyebilir. Yâni o hükmü ilerde değiştire­ceğini bildirme­ye-bilir. O hükümle muhatap olan insanlar da onun sürekli bir hüküm olduğunu düşünebilirler. Ama sonradan önceki maslahat dönemi bitip yeni bir maslahat dönemi başlayabilir ki, yeni bir hükmün gelmesine zemin hazırlanmış olsun. "Allah herşeye kadirdir." Allah herşeye güç yetirendir. Veya Allah herşeyi kadir olandır. Herşeyi takdir edendir. Herşeyin ölçüsünü koyandır. Her konuda ölçü belirleme yetkisi elinde olandır. Böyle bir Allah neye güç yetiremez ki? Yaptıkları konusunda Ona kim hesap sorabilir ki?
107:"Bilmez misiniz ki, göklerin ve yerin mülkü­nün sahibi Allah’tır. Ve size Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." Bir bakın ki bu koskoca âlemde her gün, her gece, her saat, her dakika, neler yapılıyor, neler yıkılıyor? Neler icad edili­yor? Ne im­hâlâr yapılıyor? Ne hikmetler ortaya konuluyor? Yıkı­lanların yerine peyderpey yenilerin geldiğini, eskiyenlerin yerini yenilerin doldurdu­ğunu görmüyor musunuz? Bir bahar mevsiminden sonra onun yerini bir kışla değiştirmesine kim engel olabiliyor? Bir hayattan sonra takdir buyurduğu bir ölüme kim müdahale edebiliyor? Bir sonraki takdiriyle bir önceki takdirini değiştirmesine kim karşı gelebiliyor? İşte şu anda Rabbimizin sürekli yaptığı bu nesihle karşı karşıyayız. Birini kaldırıp birini koyuyor. Birini öldürüp birini dünyaya getiriyor. Birini soldurup bi­rini yeşertiyor. Bu nesih konusunu böyle anlıyoruz. Bir önceki kitapta olanla­rın bir sonraki kitapla kaldırılması, onun yerine onun fonksi­yonunu icra edecek, ondan daha güzel veya onun gibi başka hü­kümlerin ko­nulması gibi.. Bir de bizzat Kur’an’ın kendisinde nesih vardır diyenler var, ne­sih yoktur diyenler vardır. Bunun münakaşasına burada girmek is­temi­yorum. Çünkü biz burada neshi anlatmak için değil Bakara’yı an­latmak için varız. Bence zorlandığımız bu konu, amele yönelik bir konu olmaktan çok lüks bir tartışmadan başka bir şey değildir. Ga­riptir hiç olmayan bir Bakara sûresinin olmamasını yadırga-mayan müslümanlar var olanın kaybolmasını yadırgıyorlar. Çocukları yokken aman bir çocuk filan derken, nûr topu gibi bir çocuk veri­yor Allah. Bu çocuk bir an kayboluyor, ölüveriyor yâni. Alıveriyor Allah onu geriye. O zaman da feryadı, çığlığı basıyorlar aman ne oldu? Şimdi bura­daydı? Diye. Öyle değil miydi yâni? Allah varı yok eder, yo-ku da var ederdi ya zaten. İşte böyle zihinlerdekini de alıveriyor Allah. Olur mu bu? Olur elbette! Zihinlerdekini var eden Allah zihinlerdekini yok edebi­lir de el­bette. Bu bize göre ters geliyor belki. Sana göre tersse fark etmez, ama eğer bu iş Allah’a göre ters ise o zaman deriz ki; Ya Rabbi sen burada böyle demiştin, burada da böyle dedin, bu dediğine göre bu dediğin olmadı? Diyelim tamam kabul, o zaman. Ama bu iş Allah’a göre ters değil de sana göre tersse, o zaman sen kendin düzelecek ve tersliği terk edeceksin o kadar. Adam diyor ki; efendim kimi nesih edilen âyetler amele yö­nelik âyetlerdir. Şimdi bu âyetler nesih edilince nasıl amel ede­ceğiz yâni? Peki kim dedi bunların amele yönelik olduğunu? Eğer Allah demişse ki “i’melu bi hazel âyeti” Bu âyetler amele yönelik âyetlerdir ve sizler bu âyetlerle amel ediniz? diye bunu bizzat Allah söyle mişse, o za­man bizde soralım Allah’a: Ya Rabbi bu nasıl iştir? Hem bununla amel edin dedin, hem de bunu kaldırıp nesih et­tin! Biz ne yapalım şimdi? Nasıl amel edelim? diyelim. O zaman da Allah bize başka bir yol gösterecektir. Ama bunların amele yö­nelik âyetler olduğunu Allah demiyor da biz öyle zannediyoruz. Bir dönem sahabe de öyle zannetmişti. Peygambere gelen me­sajın Kur’an bölümü mü? Yâni namazda okunacak bölüm mü? Yoksa Kur’an’a geçmeyecek ama o andaki ve kıyamete kadar ki ha­yatın problemlerini çözecek, ama Kur’an’a intikal etmeyecek bölüm mü olduğunu sahabe de bilmiyordu. Üstelik bunu Peygam­berimiz de bilmiyordu. Gelen vahyin tamamını Kur’an zannıyla ya­zıyorlardı ve ez-berliyorlardı. Sonradan her yıl Cebrâil gelip o ana kadar gelenleri bir daha tekrar okuyup Kur’an’a geçecek, okumaya tahsis edilecek bölüm onun aracılığıyla tescil edilince de anlıyor­lardı. Yâni bu Kuran’a geçmeyen vahiy bölümünün Kur’an’dan çıkması demek, İslâm’dan çıkması anlamına gelmeyecektir. Yine o vahiy bölümü ameli hayatı düzenleyen, peygamber ve müslümanlara yol gösteren ama Kur’an’a geçmeyen bölüm olarak devam edecekti. Bunu biraz daha düzgünce şöyle ifade edeyim inşallah: Ce-nab-ı Hak kullarının hayatlarına karışmayı murad etmiş ve bu konuda da peygamberi odak noktası seçmiştir. Ben insanların ha­yatlarına ka­rışacağım ve bu konuda seni sözcü seçtim buyur­muştur. Allah bu peygamberine peygamber olduğu andan iti­baren din diye, vahiy diye âyetler göndermiştir. İşte Allah tarafın­dan Peygamberimize gelen vahyin tamamını ikiye ayırıyoruz. 1: Lafzan Allah tarafından korunma altına alınan bölüm. Sı­rala­ması bizzat Allah tarafından vaz'i olarak belirlenip, bu sıra­lama modeli ile Allah tarafından korunma altına alınan bölüm. Yâni okun­ması din kabul edilip, emredilen, namaza tahsis edilen, okunan bö­lüm, yâni Kur’an bölümü. 2: Vahyin geri kalan bölümü. Yâni muhtevası korunma al­tına alınmış, ama lafzı korunma altına alınmamış, Kur’an bölümüne geç-memiş, okumaya tahsis edilmemiş bölüm. Hayatı düzenlemiş, o gü­nün problemlerini halletmiş ama Kur’an-ı Kerim’e geçmemiş vahiy bölümü. Yâni vahy-i gayri metluv dediğimiz vahiy bölümü. Peki bu ayırımı nasıl yaptık? Yâni delilimiz nedir bu konuda? Buna delilimiz şudur: Allah’ın Rasûlü peygamber olarak görevlendirildiği andan itiba­ren, her yıl ya bizzat Cebrâil (a.s) gelerek, veya rüya halinde, yâni Rasulullah uykudayken Allah, peygamberine mesaj gönderi­yordu, âyetler gönderiyordu, vahiy gönderiyordu, din gönderi­yor­du. Allah’ın Rasûlü bu gönderilenlerin hangisinin Kuran bö­lümü, yâni okunacak bölüm olduğunu, Kur’an’a geçecek ve na­maza tahsis edilecek bölüm olduğunu, hangilerinin de Kur’an’a geçmeyecek, laf-zan korunma altına alınmayacak, ama hayatta yaşayacak bölüm olduğunu bilmiyordu. Kendisine bildirilmediği için bilmeside mümkün de­ğildi zaten. İşte bunu bilmediği için Allah’ın Rasûlü, Allah’tan kendi­sine gelen vahiy birimlerinin tama­mını ashabına haber veriyor, yazdı­rıyor, ezberliyor ve ezberlettiri­yordu. Onun bir sonraki döneme intikal edecek mi, etmeyecek mi? Yâni korunacak mı, korunmayacak mı? Ya da Kur’an olacak bö­lüm mü, değil mi? Onu bilmiyordu. İşte vahiyle peygamberimize bildirilen ve peygamberimizin de ashabına bildirdiği bu vahiy birimlerinin tamamı tesbit edilmiştir. Ama her Ramazanda Allah Cebrâil’i gönderiyor, Cebrâil o güne kadar gel­miş âyetlerden bir sonraki döneme intikal edecek, yâni lafzan ko­run-ma altına alınıp, Kur’an olacak, namaza ve okumaya tahsis edile­cek bölümü baştan sona bir daha okuya­rak tescil ediliyordu. Karşılıklı okuyorlardı bu âyetleri. Allah’ın Rasulü Cebrâil’in okuduğu bölümün Kur’an bölümü olduğunu, onun dışında kalan vahiy bölümlerinin ise mânâ olarak muhafaza edile­cek, ama Kur’an’a geçmeyecek bölüm olduğunu anlıyordu. Bu tescil işi son Ramazanda Cebrâil ile üç defa tekrar edildi. Cebrâil son Ramazanda o ana kadar inen vahiy birimle­rinden bir bö­lü­münü üç defa okudu ve böylece Kur’an ortaya çıkmış oldu. İşte vah­yin bu bölümü kıyamete kadar okumaya, namaza tahsis edi­len, Kur’an olarak kıyamete kadar lafzan ve manen Allah tarafın­dan korunma altına alınmış bölüm oldu. Geri kalan bölüm ise o güne ka­dar peygamber ve müslümanların problemlerini çözümle­miş, onlara yol göstermiş ve kıyamete kadar müslümanlara yol göste­re-cek, okunmayan, Kur’an’a geçmeyen, namaza tahsis edil­meyen vah-y-i gayri metluv bölüm olarak yerini almış oluyordu. İşte neshi bir de böyle anlıyoruz. Bakıyoruz Kur’an’da bu­lun-ma­yan vahiy birimleri var. Yâni peygambere (a.s) vahy edilen vahiyle­rin bir kısmının Kur’an’da olmadığı kesindir. Meselâ bir dö­nem Al­lah’ın Rasûlü ve müslümanlar namazlarında kıble olarak Mekke’deki Kâbe’ye dönüyorlardı. Ama onların Kâbe’ye dönmele­rini emreden âyet yok Kur’an’da. Peki acaba Allah’ın Rasûlü ve müslümanlar kendi kafalarından mı dönüyorlardı Kâbe’ye. Sonra Kâbe’yi bırakıp Ku­düs-teki Mescid-i Aksa’ya döndüler. Peki bakı­yoruz bu değişiklik emri de yok Kur’an’da. Acaba müslümanlar Kâbe’yi bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönerken kim demişti onlara bunu? Elbette kendi kafaların­dan yapmamışlardı bunu. Allah em­retmişti, ama bu vahiy birimi Kur’an’a geç-memiştir. Müslümanların Allah’ın Resûlü’ne bağlılıklarını pekiştirmek için Rabbimiz pey­gamberle yapmıştı bu işi. Sizin Pey­gambere itaatinizi denemek için böyle yaptık diyor Rabbimiz. Bu iki âyet Kur’an’da yoktur. Ni­hâyet müslümanları Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Kâbe’ye dön­düren âyetin geldiğini görüyoruz. İşte Kur’an’da sadece bu âyet vardır. Kıbleyle alâkalı üç uygulama var, ama sadece bir âyet var Kur’an’da. Demek ki öteki iki vahiy birimi Kur’an’a geçmemiştir. Yine bakıyoruz Mekke’nin fethiyle ilgili rüyada gelen vahiy bi­rimi de Kur’an’da yoktur. Allah, rüyasında herşeyi Resûlü’ne göster­miş. Müşriklerin kendilerini Hudeybiye denen yerde durdu­racaklarını, o yıl hac için Mekke’ye sokmayacaklarını, aralarında bir anlaşma ya­pılacağını, daha sonra bu müslümanlar adına ağır şartlar taşıdığı zan-nedilen bu anlaşmayı kendilerinin bozacağı ve nihâyet Mekke’nin fethedileceğini tümüyle rüyasında, Rabbimiz peygamberine göster­mişti. Hattâ bunu bilmeyen sahabe, Allah’ın Resûlü’ne itiraz edecek noktaya gelirken Allah’ın Rasûlü son de­rece rahattı. Rabbimiz de bu konuda sadece: "Yemin olsun ki Allah, peygamberine o rüyayı doğru gösterdi. (Allah’ın gösterdiği rüya doğru çıktı) Ye­min olsun ki, inşallah Mescid-i Haram’a mutlaka emniyet içinde gireceksiniz." (Fetih 27) Bakın, burada Allah diyor ki: Allah’ın, peygamberine göster­diği rüya doğru çıktı. Hudeybiye anlaşması öncesi Rabbimiz olup bite-cekler konusunda daha bu yolculuğa çıkmadan peygamberine bir rüya göstermiş ve rüyası aynen çıkmıştır. Biliyo­ruz ki rüya da vahiydir. Allah’ın Resûlüne gelen vahiylerden pek çoğu rüya halinde gelmiştir. Ama bakıyoruz ki, Rabbimizin sözünü ettiği bu vahiy birimi Kur’an’da yoktur. Nasıl bir rüya gösterdiği yok kitabımızda. Sadece buyuruyor ki Rabbimiz işte sana gösterdiğimiz o rüya aynen gerçekleşmiştir. Peki şimdi ne diyeceğiz buna? Kur’an’da olmadığına göre bunun aslı yok mu diyeceğiz? Allah peygamberine Hudeybiye seferi öncesinde böyle bir vahiy gönderisinde bulunmamıştır mı diyeceğiz? Bu mümkün de­ğildir. Çünkü işte Rabbimiz bizzat kendisi haber veriyor ki Rasûlüne gösterdiği o rüya, o vahiy aynen gerçekleşmiştir. Yine meselâ, Allah’ın Rasûlü hanımlarından birine gizlice bir şeyler söyler. Zevcesi de onu öteki hanımlarından birilerine anlatır. Allah’ın Rasûlü o hanımını sığaya çeker. Hanımı der ki ey Allah’ın Ra-sûlü bunu nereden öğrendin? Allah’ın Rasûlü buyurur ki: Bunu bana herşeyi bilen Rabbim haber verdi. Âyet Tahrim sûresindeydi: "Hani peygamber zevcelerinden birine gizli bir söz söyle mişti vakta ki o bunu haber verdi. Allah da onu pey­gambere açıkladı. Peygamber de bir kısmını bil­dirmiş; Bir kısmından bahsetmemişti. Bu şekilde anla­tınca: "Bunu sana kim haber verdi?" dedi. O da: "Bunu bana herşeyi bilen haberci haber verdi." Dedi. (Tahrîm: 3) Neydi bu haber verilen şey? Yâni Rabbimizin peygamberine haber verdiği bu vahiy birimi neydi? Hani nerede bu vahiy? Kur’an’da yok böyle bir vahiy. Bu vahiy birimlerinin adı nedir yâni? Bu vahiy bi­rimleri Allah tarafından Rasûlullah’a bildirilmiş, hayatta pek çok prob­lemleri çözmüş, peygambere ve mü’minlere yol göstermiş ama Kur’a-n’a geçmemiş, yâni okunan vahiy birimi olmamış, lafzan Allah tarafından korunma al­tına alınmamış vahiy birimleridir. Bir başka ifa­deyle bunun adı sünnettir ve ben bu iki vahiy biriminin ikisinin de öğ­renilme-sinden yanayım. Okunan vahiy, okunur olmayan vahiy, hem Kur’an’ın hem de sünnetin öğrenilmesinin, anlaşılmasının mutlaka ge­reklili­ğine inanıyorum. Her iki vahiy birimine de ulaşabileceğimize ina­nıyorum. Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesei, İbni Mace, Ebu Dâvûd ve di­ğerleriyle birine, İbni Abbas, Taberî, Kurtubî, Râzî, İbni Kesîr, Tefhim, Elmalı, Seyyid Kutup’la da okunan vahiy birimine ulaşa­bileceğimize inanıyorum. İstedikten sonra her ikisine de ulaşabile­ceğimize ve mutlaka ulaşmak zorunda olduğumuza inanıyorum. Çünkü bu iki bö­lümün ikisi de vahiydir, ikisi de dindir ve müslümanlar olarak bizim için bağlayıcıdır. İşte neshi böyle de an­lıyoruz. Bir de bizzat şu elimizdeki Kur’an’ın kendisinde nesih var­dır di­yenler ve yoktur diyenler var. Kur’an’da neshin yokluğunu iddia eden tarihte bir adam var. Ebu İshak El-İsfahani. Mutezilî bir adamdır. Nes­hin kesinlikle olmadığını, olamayacağını iddia etmiş­tir. Sonrakiler de bu konudaki dayanaklarını hep ondan almışlar. Ama aslına bakılırsa bu zatın nesih yoktur dediği konuya zaten İslâm âlimlerinin hiçbirisi de vardır demiyor. İslâm âlimlerinin nesih vardır dedikleri konuya da o adam yok demiyor. Burada bir kav­ram kargaşası vardır. Yâni Ebu İs-hak El-İsfahani hâşâ Allah’ın ya­nılması, şaşırması, cayması, önceki dediklerinden vazgeçmesi mânâsına alıyor neshi ki orada her­kes yok diyor zaten. Peki nesih vardır diyenler hangi mânâya var­dır diyorlar? Allah’ın değiştirme yetkisi vardır diyorlar. Değişti­rebilir Allah diyorlar, unutturabilir diyorlar, tedriç uygulayabilir, ki­milerinin uygulamasını öne, kimilerinin uygulamasını da sonraya alabilir diyorlar. Meselâ: “Yüzünü (yönünü) Mescid-i Haram tarafına çevir” (Bakara 144) Âyeti Kur’an’da varken: "Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Şimdi na­maz için ne tarafa yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır. Doğrusu Allah’ın rahmeti herşeyi kaplamıştır ve o herşeyi bilmektedir." (Bakara 115) Âyetiyle de amel edelim mi? Yâni yüzünü ne tarafa döner­sen Allah’ı orada bulacaksın. Âyetiyle de amel edelim mi? Diyor­lar, o ne­sih olmuştur demek zorunda kalmışlar. Kelâm bitmiştir çünkü, bu ko­nuda uygulama böyledir. Öyle değil mi? İkisi de var­dır Kur’an’da, ikisi de âyettir, peki bu ikinciyle nasıl amel edece­ğiz? Öbürü bunu nesih etmiştir diyeceğiz, başka da çaremiz yok­tur. Meselâ bir zamanlar ilerde gelecek, Mescid-i Aksa’ya doğru yö­neliyordu insanlar, bu da nesih olmuştur diyoruz. Öyle değil mi? Mü’minlerin bir dönem Mescid-i Aksaya yöneldikleri ke­sindir. Biliyoruz ki müslümanlar önce Kâbe’ye doğru, sonra Mescid-i Aksa’ya doğru, daha sonra da tekrar Kâbe’ye doğru dönmüşlerdir. Şimdi yâni insan­lar önce Kâbe’ye doğru namaz kı­larlarken, sonra Mescid-i Aksa’ya dönmeleri kendi kendilerine ka­rar vererek olmamıştır. Kendi kendile­rine dönmediler bu insanlar, Allah döndürmüştür onları. Allah bu dön­dürmesini çevirdi ve tekrar kabeye yaptı. Çünkü Kudüs tarafına dö­nenler için on­ların ki de doğruydu diyor Allah. Ben onların imanlarını zayi et­medim diyor. Peki madem ki Allah Mescid-i Aksa’ya dönenlerinkine de doğru­dur diyor, öyleyse şimdi biz de dönebilecek miyiz Mescid-i Aksa’ya? Hayır. Niye? Mensuhtur artık o hüküm. Nesih olunmuştur artık o hüküm. Bunu istediği kadar reddetsin adam. İstediği kadar ne­sih yoktur desin fark etmeyecektir. Ama şöyle denirse; ben de nesih yoktur diyenlerdenim. Me­selâ içkili iken namaza yaklaşmayın âyeti var mıdır Kur’an’da? Vardır. Peki bu âyet mensuh mudur? Evet mensuhtur. Peki amel etmeyecek miyiz bununla? Elbette amel edeceğiz. E hani mensuh demiştik, nasıl amel edeceğiz bununla? Adamın biri camiye geldi, baktık ki ağzında içki kokuyor. Hemen camiden çıkaracak mıyız onu? Hayır. Öyleyse mensuh değildir bu âyet. Evet mensuh değil. Bakın adını biz koyuyo­ruz bunun. İster mensuh deyin, ister mensuh değil deyin fark etmez, o âyet vardır Kur’an’da ve o âyetin izin verdiği kadar amel edelim de­meye hakkımız yoktur. Çünkü; meselâ içki yasaktır, içkiliyken namaz da yasaktır, içki içmek de yasaktır, hangi âyete göre? Mâide’ye göre. E bu âyete göre hani yasak filan değil ya? Hani burada içki içmeyin denmiyor, içkiliy­ken namaza yaklaşmayın deniyor. Böyle bir izin veriyor. Namazın dı­şında içilebileceğini anlatıyor diyemeyiz, çünkü Mâide yasaklamıştır içkiyi.
108:"Yoksa siz daha önce toplumunun Mûsâ’yı sor­guya çektiği gibi peygamberinizi sorguya mı çekmek isti­yorsunuz? Bu küfürdür imandan sonra, bunu yaparsanız gerçekten yolunuzu sapıtmış olursunuz." Yoksa sizler peygamberinizden daha önce kavminin Mûsâ’dan istediğini mi istiyorsunuz? Ve onların Mûsâ’ya sorduğu gibi mi sormak istiyorsunuz Peygamberinize? Öyle yapıyorsanız bile­siniz ki, bu kü­fürdür. Aslında sorular üç türlüdür: a: Yapma adına sorulan sorular. Uygulama derdiyle, yaşama endişesiyle öğrenme arzusuyla sorulan sorular. İyi anlayalım da ha­yatımızı onunla düzenleyelim niyetiyle sorulan sorular. b: Anlama adına, öğrenme adına ve de yaşama, amel etme adına sorulan sorular. c: Yapmama adına, kaçma adına sorulan sorular. Bakara sûre­sinin önceki âyetlerinde görmüştük; bakara hadisesinde, kaçma adına İsrâil oğulları Hz. Mûsa’ya çok fazla soru sormuşlardı. Aslında seele, istemek demektir. Onlar peygamberle­rinden çok şey istemişlerdi, yoksa sizler de peygamberinizden onların yaptığı gibi çok şey isteyip onu bunaltmak mı istiyorsunuz? Diyor Rabbimiz. "Bu küfürdür imandan sonra, bunu yaparsanız ger­çekten yolunuzu sapıtmış olursunuz." Peki şimdi bu âyetin üsttekiyle ilgisi nasıl oldu? Önce bir ne­sih­ten söz etti Rabbimiz, sonra da denildi ki; hayrola, Mûsâ’nın kavmi gibi mi yapacaksınız? Demek ki insanlardan Peygambere ve Pey­gamberin getirdiği mesaja teslimiyetleri isteniyor burada. Yâni Allah diler öyle yapar, Rasul diler böyle, yapar buna sizler ka­rışamazsınız. Sizler, Allah’ın nasıl isterse öylece yapacağına ina­nın! Allah’a akıl ver-meye kalkmayın. Şöyle yapmalıydın ya Rabbi! Şunları öne alma­lıydın! Önceki kitapları nesih etmemeliydin! Ön­ceki uygulamaları kal­dırma-malıydın! Bizler alışmıştık onlara! De­meye kalkışmayın! Allah nasıl yapmışsa ona öylece inanın. Pey­gamberin getirdiği mesajı ken­dinize göre anlamaya, kendinize göre ayarlamaya, uyarlamaya çalış­mayın deniliyor burada. Hani bir zamanlar Hz. Mûsâ’ya da toplumu öyle yapmıştı. Biz görmeden inanmayız demişlerdi. Biz savaşmayız, biz bu şehre gir­meyiz demişlerdi. İşte onların Hz. Mûsâ’ya yaptıklarını, şimdi sizler de Peygamberinize yapmayın deniliyor. Bir de Peygambere sorular sora­rak onu yolundan engellemeye çalışmayın demektir bunun mânâsı.
109:"Ehl-i kitaptan pek çoğu; gerçek, kendilerine açıklandıktan sonra nefislerindeki haset sebebiyle sizi imandan sonra küfre çevirmek isterler. Allah’ın emri ge­linceye kadar onları affedip ba­ğışlayıverin. Şüphesiz ki Allah herşeye kadirdir." Yâni bu ehl-i kitap bir taraftan kendi kitaplarının hükmünün kaldı­rıldığı ha­beri, kendilerine ulaştırıldığı için bunun üzüntüsünü ya­şıyorlar, öbür taraftan da müslümanlara yeni bir kitap gönderilmesinin hasediyle yanıp tutuşuyorlar. Size olan hasetlerinden deliye dönen bu adamlar, imandan sonra sizin de kendileri gibi küfre düşmenizi is­ter­ler. Zira adamların kendi dinlerine güvenleri, itimatları kalma­mıştır. Ve şu anda Avrupalının yüzde doksanı ateisttir. Dine ina­nan insan bul­mak gerçekten zordur. İbâdet kastıyla Kiliseye giden insan bulmak çok zordur. Bazı insanların çıkıp da hıristiyanlar dinlerine şöyle bağlı, böyle bağlı demelerinin hiç aslı yoktur. Bu adamlar aslında dinleri­nin bozukluğunu, çürüklüğünü bildikleri için size haset ederler ve sizin de kendileri gibi küfretmenizi isterler diyor âyet. Bakıyoruz tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Kâfirler hep Hakkın varlığından rahatsız olmuşlardır. Hakkın varlığına ta­hammül edememiş, hakkı yok etmek için ellerinden geleni yap­mışlardır. Bakın Şuarâ sûresinde bir peygamberin varlığına taham­mül edemeyenler anlatılır: "Dediler ki; ey Nuh! (bu davadan) Vazgeçmezsen, iyi bil ki taşlanmışlardan olacaksın." (Şuarâ: 116) Diyorlar ki Allah’ın elçisine: Eğer vazgeçmezsen, eğer bu işe bir son vermezsen senin canına okuyacağız. Kime diyor­lardı bunu? Peygambere diyorlardı. Yâni teklifsiz bir davet­çiye, hatasız bir insana, günahsız bir insana diyorlardı bunu. Ha­tasızlığın doruk noktasında olan bir örneğe, bir peygambere di­yorlardı bunu. Vazgeç bu işten! Bı­rak bu yolu. Peki neden diyor­lardı bunu? Dertleri neydi bu adamların? Çünkü peygamber onla­rın aralarında var olduğu sürece, Peygamber onların arasında gö­revini sürdürdükçe onlar bundan rahatsız oluyor­lardı. Onun varlı­ğından, onun mesajından rahatsız oluyorlardı. Onun varlığından, onun konumundan, durumundan ötürü onların program­ları, onla­rın anlayışları bozuluyordu. Çünkü Hz. Nuh vardı ortada. Nuh (a.s) oldukça, Nuh (a.s) var oldukça, Hz. Nuh mesajını etrafa yay­dık-ça, Hz. Nuh varlığını sürdürdükçe yanlışlıklar fark edilecek, herkes kendi yanlışını fark edecekti. Hak ortada olunca tüm bâtıllar fark edi­lecekti. Hz. Nuh kriter olarak, kıstas olarak bulunacak ve onun varlı­ğıyla tüm bozukluklar kendini gösterecek ve sırıtacaktı. İşte bunun için onun varlığına tahammül edemiyorlar ve onu yok et­mek için elle­rinden gelen herşeyi yapmaya çalışıyorlardı. Bugün de aynen böyledir. Yeryüzünde müslümanlar yaşa­dık­ları sürece, misyonlarını icra ettikleri sürece kesin biliyorlar ki bâtılla­rın yaşamasına imkân kalmayacak. Onun içindir ki müslümanın varlı­ğını, hakkın varlığını ortadan kaldırabilmek için bu kâfirler de ellerin­den geleni arkalarına koymayacaktır. Kriteri, kıstası yok etmek için ne gerekiyorsa yapmaya çalışacaklardır. Meselâ koskoca bir okulda iki tane kız çocuğunun başını örtmesine bile tahammül edemiyorlar. Niye? Ne olacak iki bin kişi açık­ken ha iki tanesi de kapanıversin. Ne olur bundan? Yo! O zaman o okulda açıkların varlığı anlaşılacak da onun için buna ta­hammül ede­miyorlar. Evet kriter olarak, kıstas olarak müslümanın varlığına ta­hammülleri yoktur bunların. Hani “alâ rivâyetin fi elsinetinnas” anlatılır. Köyün birinde bir su çıkmış. Alışılan bir şey olmadığı için ne olur ne olmaz diye hiç kimse içmeye cesaret edememiş ilk zamanlar bu sudan. Sonra dayanama­yıp birisi içmiş ve iyiden iyiye kafayı yemiş adam. Aman delirdi! Kafayı oynattı! İçmeyin! Yaklaşmayın! Filan derken merak saikiyle birisi daha içmiş, arkasından meraktan ölmek üzere olan birisi daha, birisi daha derken köyde deliler çoğalmış. En son köyde bir karı ile koca kalmış bu sudan içmeyen. İlk önceleri üç beş kişi delirince aman deli geliyor! Çekilin! Kaçın! Dikkat edin! Filan derken nihâyet köyde delirmeyen iki kişi kalınca, bir karı koca, bu sefer herkes bu ikisine deli demeye başlamışlar. A! Deli! Deli geliyor! Kaçın! Çekilin! Filan demeye başla­mış-lar. Bu ikisi di­ğerlerinden farklılar ya. Deli bu adamlar be! Bunlar ötekilerinden değişikler ya. Tavırları değişik, yürüyüşleri değişik, ko­nuş-maları değişik olunca herkes bunlara deli demeye başlamışlar. Bu karıyla koca günlerce sabretmişler bu hakaretlere, sonra ni­hâyet bir gün dayanamamış adam ve karısını çağırmış. Gel hatun demiş, gel biz de içeceğiz bu sudan. Bıktım usandım ben bu adamla­rın hakaretlerinden demiş ve nihâyet onlar da iç­mişler o sudan ve onlar da bu akıllıların arasında kaybolup git­mişler. Peygamber bu ko­numa kesinlikle düşmez. Yâni bu insan­ların tamamı böyle düşünüyor, bunların hepsi beni reddediyor, bunların tamamı bana deli diyor öy­leyse bunların hakaretlerinden kurtulabilmek için ben de bunlar gibi olayım demez kesinlikle. İşte bunun için yok etmeye çalışıyorlardı onu. En azından gel ey pey­gamber! Hiç olmazsa bir yıl sen bizim gibi ol, bir yıl da biz senin­kine inanalım. Ya da hiç olmazsa arada bir şöyle bizimkine bir uğ­rayıversen. Arada bir bizimkine şöyle bir el sürüver­sen, önünden bir geçiversen diyorlardı. Niye? Çünkü o zaman onların putları da halkın gözünde meşru olacaktı. Putlarına meşruiyet kazan­dırmak için istiyorlardı bunu. Ya da hiç olmazsa bizimkine dokunmayıversen olmaz mı? İlişmeyiversen. Bizimkinin aleyhine konuşmayıversen, sen kendi­nin­kini yaşasan, ama biz de kendimizinkini yaşasak. Böylece ken­dileri­ninki hepten ortadan kaybolmayacak, ya da kendilerininki de normal görülecek. İşte bu kâfirler kendilerininki de normal görüle­cek noktaya gelene kadar müslümanları yoldan çıkarmak için elle­rinden geleni ar­kalarına koymayacaklar, bunu bilmek zorundayız. Bunun şuuruna va­rarak, o karı koca durumuna düşmemek zorun­dayız. Herkes delirmiş diye biz de delirmeyi sineye çekmek zo­runda değiliz. Evet bu yahudi ve hıristiyanların derdi budur. Müs­lümanları kendileri gibi kâfir yapana kadar uğraşmak. Şunu her zaman tekrar eder bu adamlar. Müslümanları Yahudi veya hıristiyan yapmak kesinlikle mümkün değildir. Binaen aleyh İs­lâm ülkelerinde kesinlikle yahudi ve hıristiyanlık propagan dası yap­mayınız, orada küfür propagandası yapınız diyorlar. Çünkü sağlam bir yerden çürük bir yere geçilmez. Sağlam bir ya­pıdan çürük bir yapı-ya geçmek gerçekten zordur. Bu adamları sa­kın yahudilik veya hıristi-yanlığa çağırmayın! Çünkü her ikisi de dindir. Yâni terk etmeye çağırdığınız İslâm da dindir, kabule çağır­dığınız yahudilik ve hıristiyanlık da dindir. Hak bir dinden bâtıl bir dine çağırmayın! Bu ko­nuda kesinlikle muvaffak olamazsınız! Bunları dinsizliğe, küfre çağı­rırsanız o zaman muvaffak olabilirsi­niz diyorlar. Bunu çok iyi biliyor adamlar. "Allah’ın emri gelinceye kadar onları affedip ba­ğışla­yıverin. Şüphesiz ki Allah herşeye kadirdir." Onlardan vazgeçin, yüz çevirin, yâni onlarla didişmeyi, çe­kiş-meyi bırakın, onlarla uğraşmayın. Peki Allah’ın hangi emri ge­linceye kadar? Çünkü biz onları bırakacağız kendi hallerine, ama onlar İslâm dünyasını küfre sürüklemek için ellerinden geleni yapmaya devam edecekler, olur mu böyle şey? Yâni az evvel ifade etti Rabbimiz. Bunlar ellerinden gelse sizleri imandan sonra küfre düşürmek isterler. Bütün dertleri sizi kâfir yapmak dedi Rabbimiz. Yâni bunlar her türlü naneyi yiyerek, her türlü dalave­reyi yaparak bizi dinden çıkarmaya çalışacaklar, biz de beri tarafta eli kolu bağlı seyredeceğiz. Bırakıve­receğiz bu adamları ve hiç bir şey yapmayacağız, olacak şey midir bu? Ha, buradaki emir cihat emri­dir. İşte o emir gelinceye kadar bıra­kıverin onları diyor Rabbimiz. Yâni bu âyet, kıtal âyeti gelmeden önce nazil olmuş bir âyettir denmiş. Kıtal âyeti geldikten sonra onunla bu nesih edil­miştir diyo­ruz. Bakın işte burada taze taze neshe bir örnek veriverdi Rabbimiz.
110: Namazı ikâme edin, zekâtı verin. Kendiniz için önceden ne takdim ederseniz sonunda onu Allah katında hazır bulacaksınız. Şüphesiz ki Allah yaptıkla­rınızı gör­mektedir." Namazı ikâme edin. Namazın misyonunu, fonksiyonunu ger­çekleştirin. Namazı ayağa kaldırın. Namazı Allah’ın istediği bi­çimde ifa edin. Allah’la diyalog gerçekleştirecek biçimde ifa edin onu. Hayatı düzenleyecek biçimde namazı ikâme edin. Ve de ze­kâtı verin. Yâni zekâtlarınızı vererek Allah’ın mallarınıza da ka­rışma yetkisinde oldu­ğunu kabullenin. Yâni Allah’la münâsebeti­nizi namazla, toplumla mü­nâsebetinizi de zekâtla icra edin. Dilenci ifadesiyle söylersek ne verir­seniz elinizle o gider sizinle. Yarınınız için bugünden ne takdim et­mişseniz onu Allah’ın yanında hazır bulacaksınız. Namaz gibi, oruç gibi, hac gibi, cihat gibi, infak gibi, zaman gibi bugün ne takdim etmişseniz yarın Allah katında onu hazır bula­caksınız. Hem de onlara en muhtaç olduğunuz bir anda kat kat fazla­sıyla Allah’ın yanında hazır bulacaksınız onları. Rabbimiz böylece bana güzel borçlar sunun ki; o bende kalsın, yarın size en lâzım ol­duğu günde benden alırsınız buyuruyor.
111:"Yahudi ve hıristiyanlar kendilerinden baş­ka­ları cennete giremeyecek dediler. Bu onların kuruntula­rından başka bir şey değil­dir. Onlara de ki Peygamberim eğer doğru söylüyor­sanız delilinizi getirin." Her toplum, her din mensubu kendi inancıyla mutmain ol­muş. Herkes kendilerinin cennetlik olduğunu zannediyor. Herkes kendi yollarının doğruluğuna inanıyor. Hiç kimse kendisinin yanlış olduğunu, haksız olduğunu düşünemiyor. Herkes biz en doğru­yuz! Biz en iyiyiz! Biz en haklı yolda olanız! Diyorlar. Herhalde bu özellik Cenab-ı Hak­kın insanlara verdiği, ama yanlışa gittikleri za­man değiştirilmesi gere­ken bir özelliktir. İnsanlar Beyyine’yle, va­hiyle karşı karşıya geldikleri zaman, kitaplarıyla tanıştıkları zaman kendi hatalarını anlayacaklar, kendi yollarını değerlendirebilecek­lerdir. Bunun yolu Beyyine’yle tanı­şıp doğru ya da yanlışı onunla sağlamadan geçmektedir. Ama Beyyine’yle tanışma imkânı bulamayanlar, kitap ve pey-gamber ile tanışma imkânı bulamayanlar, yâni kendileri doğ­ruda mıdır yanlışta mıdır? Bu konuda kendilerine kıstaslık yapa­cak, kendilerine kesin ve doğru bilgiyi ulaştıracak bir bilgiyle, bir vahiyle karşı karşıya gelemeyenler, elbette kendilerinin hak yolda olduğunu savunmada ıs­rarlı olacaklardır. İşte bu konuda en büyük yanılgı içine düşmüş iki topluluk. Ya-hudi ve hıristiyanlık dünyası. Her iki grup da kendilerinin hak yolda ol­duklarını, cennetlik olduklarını iddia ediyorlar. Ama iler­deki âyetlerde gelecek bunlar, aynı zamanda birbirlerinden farklı olduklarını da iddia edecekler. Birbirlerini reddettiklerini, birbirlerini sapık yolda olmakla it­ham ettiklerini göreceğiz. Her bir grup diğe­rinin yanlış yolda olduğunu, sapık yolda olduğunu ve müslümanları da o yanlış grubun içine kata­rak, sadece kendilerinin hak yolda ve cennete lâyık olduklarını iddia edecekler. Yahudi ve hıristiyanlar diyorlar ki; yahudi ve hıristi­yandan baş­kaları kesinlikle cennete giremeyecektir. İki grup bir­likte demiyorlar da, yahudiler diyorlar ki, cennete ancak yahudi olanlar gireceklerdir. Hıristiyanlar da diyorlar ki, hayır cennete an­cak hıristiyanlar girecektir, başkaları kesinlikle giremeyecektir, di­yorlar. Cennete girebilmek için yahudi ve hıristiyan olmak gerekir, başka türlü mümkün değildir di­yorlar. Bu konuda ellerinde hiçbir delilleri olmadığı halde böyle bir id­diada bulunuyorlar. Acaba bu konuda ellerinde gerçekten bir delil var mı, yok mu? Bakın bu ko­nuda delil kendisinden olan Allah buyurur ki: "Bu onların kuruntularından başka bir şey değil­dir." Kuru ve boş bir hayaldir bu. Bu onların kendi hülyaları ve te­mennileridir. Yâni kendi kendilerine, kendilerini tatmin etmek için uy­durdukları boş bir ümniyeden başka bir şey değildir. Kim demiş onlara bunu? Onların cennetlik olduklarını ve onlardan başkaları­nın cennete gidemeyecek olduğunu kim dedi onlara? Kim böyle bir taahhütte bu­lunmuş, kim böyle bir garanti vermiş onlara? Ama bu sadece temen­niyle olacak bir şey değil ki. Herhangi bir aki­deye, bir inanca, bir dü­şünceye sahip olabilmek için vahiy ölçüdür. Vahyi baz almak gerekir. Öyleyse; "Onlara de ki; Peygamberim, eğer doğru söylüyor­sa­nız delilinizi getirin." De ki onlara ey peygamberim ve sizler de deyin ki ey pey­gam­ber yolunun yolcusu olan müslümanlar: Hanginiz bu dava­nızda sâ­dıksanız delilinizi getirin bakalım! Böyle bir iddia ispat is­ter. Hadi iddi­anıza bir delil getirin, ispat edin bakalım. Neye daya­nıyorsunuz bunu derken? İstinat noktalarınız neyse hadi getirin onları bakalım. Var mı bir deliliniz bu konuda? Bu konuda delil ancak cennetin sahibi olan Allah’tan gel­me­li­dir. Bu konuda delil vahiydir. Hadi kitapların bir tanesinde Al­lah’tan gelmiş bir tek delil, bir tek vahiy gösterin. Eğer bunu size Allah de­miş-se, o zaman mutlaka kitapların birinde bir şey indirmesi gerekirdi Allah’ın. Değilse sizinle direk konuşması da mümkün de­ğildir. Ama bakıyoruz kitapların hiçbirisinde bu yahudiler bu hıris­tiyanlar kesinlikle cennete gidecekler diye bir âyet yoktur. Bakın bu konuda hakkın sahibi olan Allah, cennetin sahibi olan Allah, kim doğru yoldadır? Kim eğri yoldadır? Kim cennetlik­tir? Kim cehennemliktir? Yahudiler mi? Hıristiyanlar mı? Yoksa bugün bu konuda onlardan farksız duruma düşmüş müslümanlar mı? Bunu Al­lah anlatıyor. Bugün gerçekten çok karmaşa haline gelmiş bu konu­nun çok iyi anlaşılabilmesi için bu konuyu en güzel biçimde anlatan bu âyetleri çok iyi tanımak zorundayız. Çok iyi ve dikkatli dinlemek zo­rundayız. Zira bugün herkes bu iddiadadır. Her aile, her grup, her hizip, her cemaat, her grup, her millet bugün bu iddianın içindedir. Doğru yolda olan bizleriz! Bizim grup en haklı gruptur! Bizim ce­maat cennete gidecek cemaattır! Biz en doğru yoldayız! Biz cen­netin da ortasına lâ­yık insanlarız!!! Öyleyse âyetin ifadesiyle söyleyelim, bugün de herkesten de­lil istemek durumundayız. Eğer bizler kendimizi kesin cennetlik olarak sunmak durumundaysak, o zaman diğer insanların da biz­den bu ko­nuda delil isteme hakları vardır. Cennetlik olanlar bizle­riz! Bizden başkası cennete gidemez! İddiasında bulunan tüm dünya insanlarına sormamız lâzım: Eğer iddianızda samimiyseniz, eğer doğru söylüyor­sanız hadi delillerinizi getirin bu konuda. Kim Rabbinden bir delil geti­rebilir ki bu konuda! Peki o zaman bu ko­nuda delil nedir? Yâni Allah ne diyor acaba bu konuda? Kimin cennetlik olduğunu söylüyor acaba Rabbimiz? Kimin haklı oldu­ğunu, kimin haksız olduğunu söylüyor acaba Rabbimiz? Bakın onu dinliyoruz: Hayır hayır! Mesele ne öyledir, ne de böyledir. Yâni ne ya­hu-di­lerin dediği gibidir mesele, ne de hıristiyanların iddia ettiği gibi. Cen-net ne onların, ne de bunlarındır. Yâni cennet böyle özel bir gru­bun, özel bir milletin değildir. Ya da sırf hıristiyan olanların hıristiyan olmalarından ötürü, sırf yahudilerin sadece yahudi ol­malarından ötürü veya sadece müslümanların sırf müslümanız demelerinden ötürü Rabbi-miz onlara cenneti garanti etmiyor. Ha­kikat şu ki:
112:"Her kim bir iyilik yapar da kendini Allah’a tes­lim ederse. Onun mükâfatı Rabbı katındadır. Onun mükâfatı olan cennet Allah katında garantidir. Ve bunun kaybolması konusunda kesinlikle onun için ne bir korku, ne de mahzun olma söz konusu değildir." Her kim ki Allah için yüzünü lekeden sâlim tutar, nefsini şirk­ten temizleyerek ihlâs ve samimiyetle Allah’a yönelirse. Yüz aklığı ve alın temizliği içinde Allah’a yönelirse. Peki yüz aklığı ve alın temizliği ne demek? Yüz aklığı ve alın temizliği, kişinin içinin ve dışının, niyetinin ve amelinin temizliği demektir. Niyet temiz olacak, amel de temiz ola­cak. Bunlardan birisinin bozukluğu neti­cenin bozukluğu anlamına ge­lecektir. Meselâ amel güzel bir amel ama niyet Allah için değilse, ya da niyet Allah için ama amel sün­nette yeri olmayan bir amelse yine netice bozuk olacaktır. Yâni her kim ki içiyle dışıyla Allah’a yönelir, yâni tüm hayatını Allah’a teslim ederse, Allah için hayat yaşamayı kendisine temel prensip bilir, hayatının tümünde Allah’ın kulu olmaya karar verirse, irade­sini Allah’a teslim ederek, Allah’ın seçimini kendisi için seçim kabul eder, yâni hayatının tümünde müslüman olursa. "Ve de bu halinde muhsin olursa." Yâni hayatının tümünde Allah’ı görmediği halde onu görü­yor-muşçasına, Allah’ın huzurunda olduğunun şuurunda bulu­nursa, her ânının Allah’ın kontrolü altında olduğunu bilir ve böy­lece yaptıklarını Allah için yapar, Allah’a lâyık olarak yaparsa, böyle bir hayat yaşarsa, Allah kontrolünde olduğunun bilincine ererse: "Onun mükâfatı Rabbı katındadır. Onun mükâ­fatı olan cennet Allah katında garantidir. Ve bunun kaybol­ması konusunda kesinlikle onun için ne bir korku, ne de mahzun olma söz konusu değildir." İşte delil budur, işte ispat budur. İşte bunlara müslüman de­nir ve bu dine de İslâm denir. Ve işte cennete kesinlikle girecek olanlar da bunlardır, bunlardan başkaları asla değildir. Demek ki cennete gidecek olanların, Allah’a tümüyle teslim ol­maları, yâni müslüman olmaları ve de Allah Resûlü’nün pratikte gös­terdiği bir salih ameli gerçekleştirmeleri gerekecektir. Bunun başka yolu yoktur. Kitap ve sünnete teslim olup sürekli bunlarla kendisini kontrol eden kişiler ancak cennete gideceklerdir. Allah diyor ki; cennete müslüman olanlar girecektir. Müslüman olmayanlar kesinlikle cennete giremeyecektir. Biz ina­nıyo­ruz ki, Hz. Mûsâ aleyhisselâm dönemindeki yahudiler de müslümandı ve onlar da gireceklerdir bu cennete. Ve yine inanıyoruz ki Hz. İsa aleyhis-selâm dönemin­deki Hz. İsa’ya ve ona gönderilen İncil’e inanan hıristi­yanlar da müslümandı ve onlar da cennete gireceklerdir. Ve yine Hz. Muhammed’e (a.s) ve onun şahsında tüm insan­lığı kıyamete kadar hidâyete ulaştırmak üzere inen Kur’an’a inanan ve onunla amel eden, onun istediği şekilde bir hayat yaşa­yan ve onun gösterdiği yoldan giden müslümanlar da cennete gi­receklerdir. Ama bu kitabı tahrif eden, bozan veya bu kitaptan habersiz yaşayan, ona karşı nötr davranan, böyle bir kitap yeryü­züne ha gelmiş ha gelme­miş, fark etmez yaşayan veya bu âyetle­rin gösterdiği yolun dışında hareket edenler de cehenneme gide­ceklerdir diyoruz. Rabbimizin bu konudaki yasası böyledir. Cennete sadece müslüman olanlar girecektir buyuruyor Rabbimiz. Bakın bu âyette; cennete ancak yahudi ve hıristiyanlar gide-cektir, diyerek müslümanlara karşı güya birlikte hareket eden bu in­sanlar bakıyoruz ki, kendi aralarında da ihtilâfa düşmektedirler. Kendi aralarında da böyle bir beraberliğin olmadığını görüyoruz. Sanki az evvelki sözlerini kendileri dememiş gibi, bu sözlerinin tamamen hilafına burada da şöyle diyorlar bakın:
113:"Yahudiler, hıristiyanların dayandığı hiç bir şey yoktur dediler. Hıristiyanlar da yahudiler temelsiz­dir-ler dediler. Halbuki kendileri kitabı da okuyorlardı. Bilmeyen bilgisizler, cahiller de onların söyle­dik­lerinin benzerini söylemektedirler. Allah, aralarında ihtilâf ettikleri konu­lardaki hükmünü kıyamet günü verecektir" Onların dayandıkları hiç bir şey yoktur dediler. Böylece her iki grup da birbirlerinin dinlerini kökünden çürütüp birbirlerini sa­pıklık, yolsuzluk ve dinsizlikle, küfürle itham ettiler. Birbirlerini iraptan mahalli olmamakla itham ettiler. Rivâyetlere göre yahudi ve hıristiyanlar Rasulullah’ın huzu­runda tartışırlar. Yahudiler Hz. İsa’ya da İncil’e de küfrederler. Buna karşılık hıristiyanlar da Hz. Mûsâ’yı ve ona gönderilen Tev­rat’ı redde­derler. Bunun üzerine bu âyet iner. Ama âyet-i kerîme bu konunun böyle ferdi bir konu olmayıp, hıristiyanlarla yahudiler arasında cere­yan eden yaygın bir mesele olduğunu anlatır. Her bir grup diğerini reddeder bir tavır sergilemektedirler. Halbuki: "Halbuki kendileri kitabı da okuyorlardı." Kitabı da okuyor bunlar. Kitaplarını da okuyup durdukları halde, Tevrat’ı her iki taraf da okuyup durdukları halde bunu ya­pabil­mek-tedirler. Bazı anlayışlarda bazı konularda ihtilâf etmek ayrı şeydir, ama toptan birbirlerini reddetmek ayrı şeydir. Aslında kitap böyle bir çelişkiye engeldir. Kitap aslında bu tip ihtilâfları or­tadan kaldırmak için vardır. Öyleyse kitaba rağmen her iki taraf da yalan söylemektedir. Allah bunu niçin anlatıyor bize? Ey müslümanlar bakın, bun­la­rın durumu budur, sakın ha sizler, bunlar gibi olmayın! Bunla­rın du­rumuna düşmeyin diye bunları anlatır Rabbimiz bize. Halbuki bunlar kitabı da okuyorlar. Ama sadece okuyorlar bun­lar. Anlamıyorlar, anlamadan okuyorlar, anlamaya yanaşma­dan okuyorlar. Okuduklarıyla hayatlarını değiştirmiyorlar. Oku­duklarını amele dönüştürüp hayatlarında görüntülemeye yanaş­mıyorlar. Kitap kay­naklı bir hayata yönelmiyorlar. İşte sadece oku­yorlar. Halbuki kitap anlamadan okunmak için gelmemiştir. Kitap anlaşılmak ve amel edil­mek için gelmiştir. Allah’ın Rasûlü Müs­lim’deki bir hadislerinde bu hu­susu anlatırken şöyle buyurur: "Bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır ve Allah’ın kitabını okurlarsa, ve de o okuduklarını kendi aralarında ders haline getirirlerse..." Yâni okudukları Kur’an âyetlerini anlama ve yaşama sa­vaşı ve­rirlerse onlar üzerine sekînet inecek ve onlar huzura kavu­şacaklar­dır buyurur. Evet kitabı okumak budur işte. Ama bakın bunlar böyle yapmıyorlar da sadece okuyorlarmış. Anlamadan okuyorlarmış. Amele dönüştürme niyetinde olmadan okuyorlarmış. Tıpkı şimdi hepsi de kitabı okudukları halde, hepsi de kitap­tan yana oldukları halde, her biri kitabın belli bir bölümünü bayraklaştırıp, her biri bir bölüme sarılıp, kitabın bütününe teslim ol­mayı becereme­yen, hepsi de birbirlerinin aleyhinde olan, hep kendilerini haklı, hep kendilerini hak yolda görüp karşılarındaki grupları yanlış yolda, bâtıl yolda gören müslüman gruplar gibi. Öyle değil mi? Müslümanlar da aynen onların durumuna düş­memişler mi bugün? Maalesef bugün kitabı okudukları halde taassup, hizipçilik ve komplekslerle birbirlerini tekfir noktasına ulaşan müslü-manlar aynen dünkü ehl-i kitabın yerini almışlardır. Bu halleriyle ehl-i kitabın konumuyla müslümanların konumu aynı­dır. Onlar da aynen ehl-i kitap gibi kendi gruplarına pay çıkar­makta, grupçuluk bilinciyle hareket etmektedirler. Kendilerini başka müslüman gruplardan ayıran çok basit ve cüz'i farklılıkları sanki köklü ayrılıklarmış gibi ele almakta ve Allah korusun nere­deyse birbirlerini tekfir noktasına bile vardır­maktadırlar. Onlar böyle yapınca da: "Bilmeyen bilgisizler, cahiller de onların söyle­dik­leri­nin benzerini söylemektedirler." O günkü Arap müşrikleri, putperest insanlar da tıpkı bunla­rın de­diğini demeye başladılar. Yahudiliğin de, hıristiyanlığın da tüm se-mavî dinlerin de hiç birisinin aslı astarı yoktur dediler. Din bilenler böyle yaparsa ötekiler de elbette böyle diyeceklerdi. Dine inandıkla­rını iddia edenler, kendilerini bir dine izâfe edenler böyle yaparsa ca­hillerden de elbette beklenen buydu. Veya bugünkü ateistler de toptan tüm dinleri reddediverdi­ler. Din, insanları uyutmak ve uyuşturmak için uydurulmuş bir af­yondan farklı bir şey değildir deyiverdiler. Elbette bilenler böyle yapınca bil­meyenler de toptan onu reddedecekti. Ama unutmaya­lım ki, bunun sebebi müslümanlardır. Bunun asıl suçluları bu dini bildikleri halde bildikleriyle amel etmeyen, bildikleri kitap bilgisini insanlara anlatma­yan ve bildiklerini sır küpü gibi toprağın altına taşıma gayretinde olanlar, kitabı saptıranlar, kitabı kendi fikirlerine, kendi hiziplerine alet edenler, âyetleri hep kendi görüşleri istikâ­metinde yorumlama çabası içine girenler ve kitabı okudukları halde birbirleriyle uğraşarak insan­ları bu dinden soğutan müslüman gruplardır. Peki bizim onlara benzemememizi emreden bu âyet, ne de-memizi istiyor acaba? Biz şunu diyoruz: Mûsâ (a.s) Allah’ın hak pey­gamberidir. O da aynen bizim peygamberimiz gibi Allah tara­fından gönderilmiş bir elçidir. Ona gönderilen Tevrat da Allah’tan gelişi açı­sından bizim elimizdeki Kur’an’dan farklı bir şey değildir. İsa (a.s) da Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir, ona verilen İn­cil de hak kitap­tır. Allah’tan geldiği şekliyle biz Tevrat’ı da İncil’i de kabul ediyoruz. Ama sonradan insanların onları bozduklarını, tah­rif ettiklerini ve bun­ları kendileriyle amel edilemeyecek duruma getirdiklerini de biliyoruz. Öyle olmasaydı bile zaten son kitap Kur’an’ın gelişiyle bunların hükmü kaldırılacak, nesih edilecekti ve nesih edilmiştir. Bizim müslüman-lar olarak bunları dememizi istiyor Rabbimiz. Yine müslümanlar olarak bizden şunu da dememizi isti­yor Allah: Biz, kesinlikle peygamberlerin arasını ayırmayız. Peygam­ber­ler arasında böyle bir tefrik yapmayız. Birisine inanıp ötekilerini asla reddetmeyiz, dememiz gerekiyor. Bu âyet bir de müslümanlara, karşılarındaki grupları tanıt­mak-ta­dır. Ey müslümanlar! Sakın onların çokluğuna aldanıp korkma­yın! Aslında onlar dağınıktırlar, parça parçadırlar. Bunlar kendi arala­rında da bir birlik değildirler. Birbirlerinden nefret et­mekte­dirler bunlar. Her grup kendilerinin haklılığını, karşısında­ki­nin bâtıllığını ispatla meşguldürler. Her biri diğerinin saygı duy­duğu, kutsadığı şeyleri ayaklarının altına almaktadır buyurarak, müslümanlara onların öyle korkulacak bir güce sahip olmadıklarını anlatmaktadır. Bilmeyenler de onlar gibi deyiverdiler. Kendilerinin ne kitapları ne de peygamberleri olmayan, kitap bilgisinden de pey­gamber bilgi­sinden de mahrum olan Mekke’li müşrikler de aynı şeyi söylediler. Yâni ancak bu işe bizler layığız! Cennete ancak bizler gireceğiz! Biz­den başkaları giremez dediler. Daha önce Hz. İbrahim’in yolunu izlediklerinden dolayı on­lar da kendilerini o peygambere izâfe ederek böyle diyorlardı. Halbuki o peygamberin üzerinden yıllar geçmişti. Hz. İbrahim’le uzaktan ve ya­kından hiçbir ilgileri kalmamış, hayatlarında o pey­gamber bilgisinin eseri bile kalmamış, şirke düşmüşler, Kâbe’yi putlarla doldurmuşlar, hayatlarından Allah’ı kovup, putların ege­menliği altına girmişlerdi. Ama İbrahim’in dinindeydi ya bunlar, Kâbe’nin komşusuydu ya, Mekke’nin sahibiydiler ya, Haniflerdi ya bunlar, öyleyse cennete bun­lardan daha lâyık kimse olamazdı. Cennete sadece kendileri gidecekti. Dün insanlar böyleydi, toplumlar böyleydi. Bugün Al­lah koru­sun da müslümanlar da aynen onların durumuna düş­müşler. Bazen ikili, bazen üçlü gruplar halinde hareket eden, ba­zen kendilerinden başka cennetlik olmadığını, ancak kendilerinin cennete gideceklerini iddia eden topluluklar görüyoruz bugün de. Dün birlikte hareket eder­lerken, birlikte hareket ettikleri insanların kendilerini cennete götüre­ceğini iddia ederlerken, bugün onlardan ayrılınca da onların yanlış yolda olduklarını iddia etmeleri ne kadar da garip değil mi? Yâni yahudi ve hıristiyanların bazen birlikte cennetlik olduklarını iddia edip, bazen de birbirlerini sapıklıkla it­ham etmeleri gibi. Öyleyse bırakalım bu dışımızdakileri de müslümanlar bu âyet­ler ışığında kendilerini yeniden kontrol etmek, yeniden hesaba çek­mek zorundadırlar. Şunu kesinlikle kabul etmek zorundayız ki; hiçbi­rimiz kendi durumumuzdan mutmain olmamalıyız. Hiçbirimiz statüko­dan yana olmamalıyız. Çünkü bu değişimin önüne dikilmiş en büyük engeldir. Ben iyiyim! Biz iyiyiz! putu bilelim ki değişme­nin önüne di­kilmiş en büyük engeldir. Çünkü bugün hiç birimizin, hiçbir grubun, hiçbir ailenin, hiçbir cemaatın elinde cennetlik ol­duklarına dair bir se­net, bir garanti yoktur. İşte âyetler bunu anla­tıyor. Hiçbir kimsenin ölünceye kadar da nasıl bir çizgi takip ede­ceğine dair elinde bir ga­ranti olmadığına göre öyleyse kendimizi garanti cennetlik görmeyelim, halimize mutmain olmayarak sürekli Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti ışığında hayatımızı sağla­maya alalım inşallah.
114:"Allah’ın mescidlerinde, O’nun adının anılma­sını engelleyen ve bu mescidlerin yıkılmasına sa'yeden, çaba harcayanlardan daha zâlim kim vardır? Böyleleri o mescidlere ancak korka, korka girebi­lirler. Dünyada onlar için rüsvalık var, âhirette de elim bir azap beklemektedir onları." Yeryüzünde zulümlerin en çirkini Allah’ın arzında, Allah’ın mescidlerinde, Allah’ın adının anılmasını engellemektir. Mescidlerde Allah’ın adının anılmasını engellemek; öncelikle Al­lah’ın hukukuna müdahale, sonra da müslümanların ibâdet öz­gürlüklerine kısıtlama anlamına gelir ki, bundan daha büyük bir zulüm düşünmek mümkün değildir. Evet Mescid-i Aksa’yı, Mescid-i Haram’ı ve topyekün dünya mescidlerini bu hale getirenlerden daha zâlim kim olabilir? Yeryüzü­nün en büyük zâlimleri bunlardır. Bu adamlar ki, kendilerini hâlâ cennetlik zannediyorlar. Ken­dile­rinden başka kimseye de cenneti vermek istemiyorlar. Ama bakın ki beri tarafta, Allah’ın bu mescidlerini ve yeryüzünün her mekânı olan mescidlerinde, Rabbim Allah diyenlere hayat hakkı tanımıyorlar. Alla-hu Ekber demelerine tahammül edemiyor­lar. Namaz kılmalarına tahammül edemiyorlar. Allah’tan başka herkesin büyütülmesine, Al­lah’-tan başka herkesin hamd edilme­sine razı oluyor adamlar da Al­lah’ın hamd edilmesine razı olmu­yorlar. Allah’tan başka herkesin dü­şünce-lerini sergilemesine izin veriyorlar da Allah’ın ahkâmının uygu­lanma-sına tahammül edemi­yorlar. Allah’ın kitabının okunmasına, Allah’ın âyetlerinin anlatıl­ma­sına izin vermiyorlar. Allah kullarına, Allah’ın mülkünde, Allah’ın iste­diği hayatı yaşamalarına izin vermiyorlar. Allah’ın kullarının şu yer­yü-zü mescidinde, şu arzda, Allah’ı hamd etmelerine yâni Al­lah’ın iste­diği biçimde giyinmelerine, Allah’ın istediği biçimde bir hayat sürmele­rine izin vermiyorlar. Öylece Allah’ı övmelerine, Al­lah’a hamd etmele­rine izin vermiyorlar. Şimdi acaba bundan daha büyük zulüm olur mu? Onun mülkünde ona hayat hakkı tanımı­yorlar. Bu halleriyle nasıl olu­yor da bu adamlar, hâlâ cennetlik ol­duklarını söyleyebiliyorlar? Hal­buki Allah, onlar için zâlimlerin en kötüsü ifadesini kullanıyor. Yâni şu Mescid-i Aksa’yı kan gölüne çevirenler, orada Al­lah’ı zikretmeye çalışan Yahya (a.s) ları, Zekeriya (a.s) ları sırf bu yüzden şehid eden ve şu anda da müslümanları namaz kılmak için o mescide sokmayan, müslümanların sırf Rabbimiz Allah de­dikleri için kollarını, kemiklerini kırmaya çalışan bu yahudiler mi cennetlik? Nereden çıka­rıyorlar bunu? Veya o gün putlarını bü­yütüp, putlara hamd edip, yal­nız bunlar büyüktür, ancak Lat ve Menat büyüktür diyerek Allah’ın mescidini, Mescid-i Haram’ı put­larla doldurup Allah’ın Rasûlü’nü ve Rabbim Allah diyen müslümanları oraya sokmamaya çalışan bu müş­rikler mi cennet­lik? Şu anda da tüm yeryüzü mescidlerinde Allah’ın âyetlerinin açık açık gündeme getirilmesine, dünya müslümanlarına rahat rahat Allah’ın âyetlerinin duyurulmasına ve tüm dünya müslümanlarının bu âyetlerle eğitilmesine imkân vermeyerek, sa­dece kendilerinin izin ver­diği kadar âyetlerin duyurulmasına ve bunun dışındaki âyetlerin ya­saklanmasına çalışanlar, bunlar mı cennetliktir? Ya da bunlardan daha zâlim kim olabilir? Bu adamla­rın da kendilerini cennetlik görme­lerine hayret etmemek mümkün değildir. Nereden alıyorlar bu adamlar bu garantiyi? Nereden alıyor­lar bu müjdeyi? Hem Allah’ın arzında Allah’ın adının anılmasına müsa­ade etmiyorlar, Allah’ın ve onun sisteminin gündeme getirile­rek yücel­tilmesine tahammül edemiyorlar, mescidlerde Allah’ın âyetlerinin açık açık okunmasına, anlatılmasına tahammül ede­miyorlar, böylece mes-cidleri harap ediyorlar, mescidleri aslî fonk­siyonlarının dışına çı­karı-yorlar, hem de kendilerini cennetlik görü­yorlar. Gerçekten tuhaf bir şey. Peki acaba mescidlerde Allah’ın adının anılması ne demek­tir? Mescidlerde Allah’ın adının anılması demek; gündem maddesi olarak Allah’ın ve Allah’ın âyetlerinin açık açık konuşul­ması, gündeme geti­rilmesi demektir. Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın kitabının mücerret okunmasına ses çıkarmayanlar, bu âyetlerin muhtevalarının gündeme getirilmesine, âyetlerin açıklanmasına tahammül edemiyorlar. Âyetle­rin mânâlarının net bir biçimde or­taya konulmasına tahammül edemi­yorlar. Kendi kanunlarıyla, kendi arzularıyla Allah’ınkiler çatışınca Al­lah’ınkilere izin verme­meye çalışıyorlar. En iyisi mi Allah’ın arzularını duyurmayalım. Eğer insanlar Allah’ın âyetlerini, Allah’ın arzularını du­yarlarsa o zaman onunkilerle bizimkiler çatışacak, insanlar bizimkileri mi dinleyecekler, Allah’ınkileri mi? Bu kaostan kurtulmak için ne pa­hasına olursa olsun Allah’ınkilere geçit vermeyelim diyorlar. Kâbe’de, Allah’ın arzında, Allah’ın mescidinde, Mescid-i Aksa’-da yine Allah’ın mescidinde, Allah’tan başka ne kadar tan­rıça, tanrı taslağı varsa bunların hepsinin adının anılmasına mü­saade etti­ler, ama Allahu Teâlâ’nın adının zikredilmesine müsaade etmediler. Oralarda herkesin arzularının, isteklerinin, emir ve ya­salarının duyurul­ma-sına izin verdiler de Allah’ın yasalarının açıkça ilânına ya­saklar koydular. Müslümanları oraya sokmamaya, orada namaz kıl­malarına engel olmaya çalıştılar. Şu anda da dünyada herkesin adının zikredilmesine evet, ama Allah’ın adının zikredilmesine hayır dedikleri gibi. Gündem maddesi olarak herşeyin alınmasına evet ama Allah’ın adının anılmasına hayır dedikleri gibi. Halbuki Allah’ın adının anılmasına engel koymaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Tüm dünya günde­minde zikredilecek tek isim, tek sistem Allah’ın ismidir, Allah’ın sistemidir. Ve Rabbimizin gündemi olan bu kitap, bize neleri gün­deme alın diyorsa, onları gündeme al­mak zorundayız. Başkalarının gündem maddelerini konuşmak zo­runda değiliz. Bunu yapınca gündem maddesi olarak sadece Allah’ın âyetlerini kabul edince, o zaman mescidleri harap olmaktan kurtarmış oluruz. Esasen mescidleri imar etmek demek, o mescidlerin fonksi­yo­nunu ve misyonunu imar etmek demektir. Mescidleri yık­mak da sa­dece onların yapılarını, duvarlarını yıkmak değil, mescidlerin fonksi­yonlarını yıkmak demektir. Mescidleri aslî fonk­siyonlarından çıkarıp, başka maksatlar için kullanmaya başlamak demektir. Mescidleri ha­rap etmek demek, onları asr-ı saâdet’teki işlevlerinden uzaklaştırmak mescidleri cemaatsız bırakmak, mescidlerle insan­lar arasına barikat­lar koyarak, insanların mescidlere gitmesine im­kân bırakmamak de­mektir. Mescidleri ha­rap etmek; demek mescidlerin hayatı düzenleme fonksiyonunu öl­dürmek demektir. Mescidleri harap etmek demek; orada Allah’ın sesinin üzerinde baş­kalarının seslerini yükseltmek de­mektir. Zira mescidlerde en gür seda Allah’ın sedası olmalıdır. Mescidlerde Allah’ın sedası kesilmiş, Rasûlullah’ın sedası kı­sıl­mış ve onların yerine birilerinin sesi, sedası, talimatları yüksel­til­me-ye başlanmışsa bilelim ki, o mescidler harap olmuş demektir. Mes-cidlerde birilerinin arzuları ve tâlimatları Allah’ın arzularının ve tâ­li-matlarının önüne geçirilmişse, işte o zaman mescidler harap olmuş demektir. Zahiren süslü ve görkemli olsalar da onlar yıkıl­mış demek­tir. Müfessirler demişler ki; bir dönem müşrikler Allah’ın Rasûlünü ve beraberindeki müslümanları Hudeybiye denen yerde tutup Kâbe’ye, Allah’ın mescidine sokmamışlardı da bunun üze­rine bu âyet nazil olmuştur. Gerçi bugün de müslümanlar Kâbeden engelleniyorlar. Kâbe ile, o mescitle müslümanların arasına barikatlar koy­ma-ya ve Allah’ın kulları hacdan engellenmeye çalışılıyor. Müslü­man­lar da bu engeller karşısında boyun büküyorlar, çaresizliklerini ortaya koyuyorlar. Eh ne yapalım izin yok, gidemiyoruz diyerek bo­yun bükü­yorlar. Meselâ bizim işyerimizle evimizin arasına engeller koyup, kendi evimize gitmemizi engelleseler ne yaparız? Eh ne ya­palım engel var, biz de evimize gitmeyiverelim der misiniz? De­meyiz değil mi? Ya-hu bu ev bizim evimiz, ne yapıp yapıp bu en­gelleri kaldırıp mutlaka evimize ulaşmalıyız deriz değil mi? Her türlü engelin bertaraf edilmesi için bu uğurda savaş veririz değil mi? Neden? Çünkü orası bizim evi­miz. Orayı da kendi evimiz bile­bilsek, Kâbe’nin de kendi evimiz oldu­ğunu bir anlayabilsek, eminim bunun çaresini de düşüneceğiz. Bizi bi­rilerinin kendi evimizden menetmesi, engellemesi karşısında boyun büküp teslim olmaya­cağız, bunun çarelerini araştıracağız demektir. Ama galiba orasını kendi evimiz bilmediğimizden engel varmış diye boyun büküyor ve bunu kabulleniveriyoruz. Ama burada anlatılan sadece Kâbe değil, tüm arz mesci­dinde Allah’ın adının anılmasının, Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sis­teminin gündeme getirilmesinin yasaklanması söz konusudur. Hani Allah’ın Rasûlü buyurur ya: "Tüm arz benim için mescid kılındı." Öyleyse tüm arzda Allah’ın adının anılmasını engelleyen­den daha zâlim kim vardır? Her yerde, mektepte, adliyede, iş ye­rinde, dükkanda, okulda, pazarda, panayırda, evde, sokakta, Al­lah’a sec­deyi engellemek istiyorlar. Arzın her bir makamında Allah kullarının Rablerine secdesine izin verememeye çalışıyorlar. Peki secde neydi? Secde, o konumda, her bir konumda Allah’ın emirle­rini yerine getir­mektir. Her yerde Allah’ı ve Allah’ın emirlerini gün­deme getirmek, her bir makamda Allah’a kulluğu gerçekleştirmek zorundayız. Kimse bizi bundan engelleyemez. Kimsenin buna hakkı yoktur. Bunu engellemek şöyle dursun, Allah düşmanları, Allah’ın adının zikrine ve Allah’ın âyetlerinin gündeme getirilme­sine tahammülü olmayanlar: "Böyleleri o mescidlere ancak korka korka girebi­lir­ler." Tüm arz mescidinde ancak korkarak dolaşmaya mahkum­dur­lar. Bunlar, bu zâlimler pek kısa bir zaman sonra bu mescidlere ancak korka korka girebileceklerdir. Yakında bunların tüm arz mescidin-de güvenleri kalmayacak, tüm yeryüzünde ancak korka korka dolaşabi­leceklerdir. Bu âyetlerin gelişinden hemen üç beş yıl sonra Mekke putlardan temizleniyor, Kâbe’de, Allah’ın mesci­dinde Allah’ın büyük­lüğü ilan ediliyor, tekbir getiriliyor. Kısa bir süre sonra da Kudüs fet­hediliyor Mescid-i Aksa’da da Allah’ın hâ­kimiyeti gerçekleştiriliyordu. Bununla Rabbimiz müslümanlara şunu anlatıyor: Ey müslü-manlar, düşünün ki o gün müslümanlar bir avuçtu. Allah’ın mescidi olan Kâbe ve Mescid-i Aksa güçlü kuvvetli kâfirlerin elin­deydi. Bu âyetler geldiği dönemde tüm dünya bunun hayal oldu­ğunu, bu âyetle­rin gerçekleşip Kâbe’nin ve Kudüs’ün müslümanların hâkimiyetine geçmesinin mümkün olmadığını zan­nediyordu. Ama bakın ki, çok kısa bir zaman içinde oldu bu iş. Ey müslümanlar! Şu anda da Kudüs ve tüm arz mescidlerinde güçlü kâfirler var. A.B.D' si var, A.E.T' si var, Siyonistleri var, bunların uşakları var, güçleri var, orduları var, imkânları var. Ama ne gam, beri tarafta da Allah var. Bilesiniz ki çok yakın bir gelecekte tüm arzda Al­lah’ın âyetlerinin pratik uygulanması hayal gibi görülebilir. Mümkün değil gibi görülebilir. Ama bilesiniz ki, çok yakın bir zamanda Allah’ın yardımıyla tüm yeryüzünde, tüm yer­yüzü mescidlerinde yine Allah’ın adı yükselecek, yine Allahu Ekber diyenler yeryüzüne hakim olacak, buna yine bu ihtiyar dünya şahit olacaktır Allah’ın izniyle. Çok yakın bir gelecekte müslümanlar yine Azîz ve şerefli olacaktır Allah’ın iz­niyle. Evet bu âyet bugünün müslümanlarına bu müjdeyi veriyor. Rabbimiz bu âyetiyle bu zulme ve zâlimlere karşı mü'minlerin sağlam durmalarını ve onlarla savaşılarak toplumda, onların güçleri­nin kırılmasını emretmektedir. Bu zâlimler topluma hakim konumda olmamalıdırlar buyur-mak­tadır. Çünkü çok kısa bir dönem sonra İslâm’ın egemenliği söz konusu olacak, müslümanlar hayata egemen olacaklar, Al­lah’ın yer-yüzüne müslümanlar hakim olacak, bu sefer de onlar tüm arz mes-cidinde korka korka dolaşmak zorunda kalacaklar. Çok kısa bir süre sonra. Çünkü bakıyoruz bu âyetler hicretten bir yıl sonra filan nazil olmuş ve hicretten bir altı yıl sonra Mekke fet­hedilmiş, Kâbe Rabbi-mizin adının anılması üzerine tekrar dü­zenlenmiş ve Mekke’nin fethinden bir sekiz on sene sonra da Kudüs fethedilmiş ve artık yer­yüzünde sadece Allah’ın adının yü­celtilmesine zemin hazırlanmıştır. Bu âyetlerin gelişinden beş on yıl sonra o bölgelerde bir tek müşrik, bir tek kâfir kalmamış, kimisi müslüman olmuş, kimileri de dış dün­ya-da cizye vermek zorunda kalmışlar, müslümanların varlığına Al­lah’ın adının anılmasına korka korka razı olmak zorunda kalmışlardır. Eğer gerçekten bu âyetler bizlere de nazil olmaya devam ederse, sahabeyi dirilten bu âyetler bize de konuşmaya devam eder­lerse, biz de bu âyetlerle amel edip cennete gidebilmenin yolunu bu­labilirsek, hiç şüpheniz olmasın ki, kısa bir dönem sonra yeryüzünün kâfirleri acaba bizim bunlara yaptığımız gibi bu müslümanlar da bize mukabelede bulunarak yaptıklarımızın he­sabını soracaklar mı diye korku içine düşecekler. Zaten şu anda tüm yeryüzü kâfirlerinin kor­kulu rüyası da budur. Hafakanlar geçi­riyorlar, uykularını kaybediyorlar acaba hesaplaşma zamanı geldi mi diye adamlar. Halbuki korkma­ları da gereksizdir. Çünkü biz müslümanız. Bizim onlar gibi zulmet­memiz mümkün değildir. Biz­ler onlar gibi asla zalimler olamayız. Biz­ler asla onların bize yap­tıklarını onlara yapamayız. Aksine bizim on­lara davetiyemiz şöyle olacaktır: Gelin ey kâfirler siz de müslüman olun. Müslüman olun da dünyanın da âhiretin de nîmetleri sizin olsun. Gelin müslüman olun da sizin de bizim de Rabbimizin arzuları yeryü­zünde hakim olsun, kulun kullara kulluğu bitsin bu dünyada, diyece­ğiz. Gelin bi­rinin diğerine zulmü bitsin diyeceğiz. Gelin birimizin diğe­rine üs­tün-lüğü, alçaklığı söz konusu olmadan, birimizin diğerine hük­met­mesi, itaat etmesi söz konusu olmadan hepimiz eşit kullar olarak Rabbimize boyun bükelim. Hepimiz Rabbimize kul olalım. Hepimi­zin üzerinde Allah egemen olsun. Aksi takdirde siz bilirsiniz: "Dünyada onlar için rüsvalık var, âhirette de elim bir azap beklemektedir onları." Dünyada rüsva olacaktır bunlar. Yahudiler için, hıristiyan­lar için ve de Allah’ın arzularına geçit vermeyen, kendi sistemleri­nin uy­gulanabilmesi için Allah’ın sistemine geçit vermeyen tüm müşrikler için dünyada rezillik ve rüsvalık vardır. Dünyada rezil ve perişan ola­caklardır onlar. Bu âyetlerin gelmesinden hemen kısa bir süre sonra Mekke’nin fethiyle müşrikler, Yermük’te hıristiyanlar, Kadisiye’de mecu-siler, Kureyza savaşlarıyla veya Kudüs’ün fethiyle yahudiler, Mı­sır’ın fethiyle Kıptiler, Ermeniler, Anadolu’nun fethiyle Rumlar, Hıristi­yanlar, hepsi dünyada rezil ve perişan oldular. Unutmayın ki pek ya­kında yine aynısı olacaktır. İman edenler kurtulacak, iman etmeyenler de rezil ve perişan olacaklardır. Bu dünyada rezil ol­malarının yanında, öbür tarafta da onları elim bir azap beklemek­tedir. Öyleyse tüm dünya zâlimlerine haber veriyoruz bunu. Hazır­lan­sınlar dünyadaki rüsvalıklarına. Hazırlansınlar âhiretteki en büyük azaplara. Geçen her saniye, attıkları her adım, aldıkları her nefes onları bu korkunç sona, rüsvalığa ve de âhiretteki korkunç azaba gö­türüyor.
115:"Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Şimdi namaz için ne tarafa yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır. Doğrusu Allah’ın rahmeti herşeyi kaplamış ve o herşeyi bilmektedir." Doğunun da Rabbi Allah’tır, batının da Rabbi Allah’tır. Artık Allahu Teâlâ dilediği şekilde mü'minleri o tarafa da bu tarafa da dön­dürebilir, kimsenin bu konuda Allah’a hesap sorma imkânı ve hakkı yoktur. Bu âyetler müslümanlara yeni bir ufkun açılmasının müjdesini veren âyetlerdir. Kıblenin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a çevri­leceğinin müjdesini veren âyetlerdir. Müslümanlar o günlerde yine Allah’ın emriyle Kudüs’teki Mes-cid-i Aksa’ya yöneliyorlar ve namazlarını o tarafa doğru kılı­yorlardı, ama müslümanların kalplerinde İbrahim’in mescidi, yer­yüzünde ilk inşa edilen ve kıyamete kadar da kıble olarak Allah’ın ilan edeceği Mekke’deki Kâbe vardı. Gözleri, gönülleri Kâbe’deydi müslümanların. Ama Rablerinin arzusu Kudüs’teki Mescid-i Aksa olunca buna da iti­raz edecek değillerdi elbette. Onun için müslümanlar Kudüs’e doğru dönüyorlardı. Ama Allah o mü'minlerin arzu ettikleri yönde onlara bir nîmet sunacaktı. Bu nî­met onların kıble olarak arzu ettikleri Kâbe’ye yönelme nîmetiydi. İşte bu âyet, bunun müjdecisi bir âyetti. Madem ki doğu da Allah’ın batı da Allah’ındır, madem ki zaman da Allah’ın, me­kân da Al­lah’ındır, o halde sizi dilediği tarafa döndürebilir o Allah. Namazınızı bazen böyle kılın der, bazen böyle. Bazen bu ta­rafa, bazen şu tarafa dönün der. O nasıl derse, nasıl emrederse bizim buna teslim olmamız gerekir. İşte bir dönem Kudüs’e dönün demişti, o tarafa dönmüştü müslümanlar, sonra da Mekke’ye, Kâbe’ye dönün dedi Allah, müslümanlar da dönüverdiler o tarafa. Ama yahudiler bunu problem ettiler, fitne çıkarmaya çalıştılar. Cenab-ı Hak da bu­yurdu ki: Doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Nereye yönelirseniz Al­lah’ın zatı oradadır. Yeter ki siz Allah’ın istediğine yönelin. Yeter ki siz Allah’ın emrine boyun bükün. Şuraya ya da buraya dönmek mesele değil, esas mesele Allah’ın emrine boyun eğmektir. Allah bu âyetinde tevhidi anlatıyor. Allah bir cisim değildir. O zaman ve mekânla sınırlı değildir. Allah’ın belli bir yeri, yurdu yoktur. Yüzünü ne tarafa dönersen onu karşında bulursun. Her yerde, her ta­rafta Allah’ın yarattığı eserleriyle karşı karşıya gelir­sin, Cenab-ı Hak­kın gücünü, kudretini müşahede edersin. Acaba bu âyet kıbleyi belirlemek için mi inmiştir? Anlayabil-diğimiz kadarıyla bu âyet kıbleyi tesbit için değil de kıblenin değiş­tiril­mesine itiraz eden yahudilere cevap olarak gelmiştir. Allah belli bir zaman maslahatı gereği belli bir yöne yönelmemizi isteyebilir. Daha sonra da başka bir zaman, başka bir maslahat gereği, başka bir ta­rafa yönelmemizi isteyebilir. Bu konuda hiç kimsenin Allah’a hesap sorma hakkı yoktur. Kaldı ki önceki kıble, Allah orada ol­duğu için em­redilmemiştir ki değiştirilmesi mümkün olmasın. Binek hayvanları üzerinde namaz kılanlar hakkında bu âyet in­miştir diyenler de vardır. Bu durumda insanlar istediği ta­rafa dönebi­lirler. Ya da bu âyet Cabir (r.a) hazretleri hakkında inmiştir den­miş. Kıbleyi tespit edemeyen bir adam istediği tarafa dönebilir denmiştir. Adam sorabileceği birileri varsa soracak, yoksa kendine göre bir içti­hat yapıp o tarafa doğru dönecektir. Bir başka yaklaşımla bu âyetinde Rabbimiz, kişinin kıb­lesini an­latmaktadır. Yâni kim, kimin kıblesine yönelirse ona kulluk etmek­tedir. Kim, kimin yönetimini kabul ederse onun kölesi olmuştur. Kim, kimin arzularını gerçekleştirmek adına hareket ederse; kim, kimin rı­zasını kazanmak üzere çırpınırsa, onun kulu olmuş demektir. Yâni bi­zim hareket tarzımızı, hareketlerimizin kıblesini, rotasını kim tayin et­mişse, hayat programımızı kim belir­lemişse -Allah korusun- biz, onun kulu kölesi olmuşuz demektir. Eğer Allah, sizin için Mescid-i Aksa’ya yönelin demişse, siz de Allah emretti diye o tarafa yöneliyorsanız, bu yönelişiniz doğru­dur. Yönünüz Allah’a yönelik, kulluğunuz Allah’a müteveccihtir. Namazınız kabuldür, ibâdetiniz makbuldür. Ama Allah, sizi önceki kıblenizden alıp bu defa da Mekke’deki Mescid-i Haram’a döndü­rüyorsa bu sefer de kıbleniz orası olacaktır. Çünkü size bu emri veren Allah’tır. Bir amelin yaptırıcısı kimse, kişi o ameli işlerken ona kulluk yapıyor de­mektir. Meselâ bir tür giyiniyorsunuz, bunu size yaptıran kimse siz, ona kulluk ediyorsunuz demektir. Düğünde şunlar şunlar yapılma­lıdır diyorsunuz. Şuradan kazanılmalı, şuralarda harcanmalıdır di­yorsu­nuz. Şu makamlara gelinmeli, şu okullarda okunmalı diyor­sunuz. Bü­tün bunların yaptırıcısı kimse kişi, ona kulluk ediyor de­mektir. Yâni ki­şiyi yönlendiren kimse, kimin için bir yerlere yöneli­yorsanız kulluğunuz onadır. Sizin kıblenizi tayin eden Allah’tan başkalarıysa, Allah’tan başkalarının yönlendirmesine tabi olmuş­sanız, o zaman sizin Al­lah-tan başka program yapıcı tanrılarınız var demektir. Ve siz, size hayat tarzı belirleyen bu tanrılara kulluk yapıyorsunuz demektir. Me­selâ şöyle giyineceksiniz diye size kıble tayin eden, program belirle­yen, Allah dışında moda gibi tan­rılarınız var da siz onların, size gös­terdikleri kıblelerine yöneliyor­sanız bilesiniz ki, siz onlara kulluk yapı­yorsunuz demektir.
116: “Dediler ki; Allah çocuk edindi. Sübhanallah! Allah bu tür noksanlıklardan münezzeh­tir. Bilâkis gök­lerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Herşey O’na bo­yun büküp teslim olmuştur." Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. İsa Allah’ın oğludur dediler. Me­lekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Fe sübhanallah! Nasıl diyebilir­ler bunu Allah’a? Halbuki göklerdekiler ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Hepsi O’nun kuludur, hepsi O’na boyun büküp itaat et­mektedir. Oğullar O’nundur, babalar O’nundur, analar O’nundur, kızlar O’nundur, gökler O’nundur, yerler O’nundur, denizler O’nundur, yıldızlar O’nundur, herşey O’nundur. Herşey Allah’ın kuludur. Tüm varlıklar O’nun iken, tüm yaratıklar onun kulu iken bunlardan birini veya birkaçını kendisine oğul edinmesine ne ge­rek var da? Tevbe sûresinin 30. Âyetinde anlatıldığına göre yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Hıristiyanlar da İsa Allah’ın oğludur dediler. Müşrikler de Melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Bunlar bu ya­ratıkların sıfatları konusunda hataya düştüler. Bunlara Allah’ın sıfatla­rını vermeye kalktılar. Bunları kutsamaya kalkıştılar. Oldu­ğundan farklı bir konuma getirdiler bu zatları. Bunların yaptıkları işlerin baş­kaları tarafından asla yapılamayacağını, başkalarının yaptıklarını da bu zatların yapmayacaklarını iddia ettiler. Diğer varlıklardan ayırdılar bu zatları. Bu zatların diğer varlıklardan daha fazla Allah’a yakın ol­duklarını, ya da Allah’ın bu zatlarla daha fazla ilgilendiğini iddia ettiler. Peygamberimiz için de aynı şeyleri demeye çalışmışlardı. "Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşı pa-zarda ge­zip dolaşır dediler" (Furkân: 7) Bu ne biçim peygamber? Bizim gibi yiyip içiyor, bizim gibi çarşı pazarda gezip dolaşıyor, baba oluyor, koca oluyor, olacak şey mi bu? Diyorlardı. Kur’an söze, Allah’ı bu tür noksan sıfatlardan tenzih ederek baş­lıyor. Fe sübhanallah! O bu tür ilişkilerden uzaktır. Zira bu tür şey­ler Allah’a eksiklik ve ihtiyaç izâfesidir. Halbuki Allah’ın varlıkla­rıyla ilişkisi birbirinden farklı değildir. Yâni Cenab-ı Hakkın varlıkla­rından bazısına daha yakın, bazısına daha uzak olduğu asla dü­şünülemez. Allah göktekilerin ve yerdekilerin sahibi iken neden bir çocuğa ihtiyaç duy­sun da? Zira eninde sonunda o da Allah’ın kulu değil mi yâni? Aslında bunların derdi şuydu. Üzeyr Allah’ın oğludur, İsa Al­lah’ın oğludur derken bu adamlar esasen Allah’a karşı torpilli varlıklar bularak işledikleri günahlara kılıflar bulmaya çalışıyorlardı. Allah’a ve­liahtlar bulmaya çalışıyorlardı ki, böylece Allah’a yakla­şabilme, ona torpil yaptırabilme yolunu bulabilsinler. Böyle bir ça­baları vardı. Öyle ya bir insana çocuğundan daha yakın birisi ol­mayacağına göre, ya da adam çocuğunun hatırından çıkamaya­cağına göre, bunlar da sanki Allah’ı insan gibi, kendisine çocuğu vasıtasıyla yaklaşılabilecek bir varlık bildiklerinden ötürü torpil yaptırma derdiyle bu herzelere yöneli­yorlardı. Oğlu ve kızı saye­sinde kendimizi O Allah’a affettireceğiz di­yorlardı. Bu halleriyle nasıl cennete girecekler de bunlar? Hem bi­rile­rini Allah yerine koysunlar, hem Allah’ın yeryüzünde temsilcileri var de­sinler, hem Allah’ın yetkilerini Allah’tan başkalarına vermeye çalış­sınlar, hacılara, hocalara, hükümdarlara, meliklere, meleklere verme­ye çalışsınlar, yeryüzü tanrılarına vermeye çalışsınlar ve ondan sonra da cennet beklesinler, olmaz bu. Cennete ancak Allah’ı Allah’ça tanı­yanlar, Allah’a Allah’ça inananlar gidecektir. Cennete ancak Allahu Teâlâ kendisini nasıl tanıtmışsa öylece Allah’ı tanıyanlar, öylece O’na inanalar ancak gideceklerdir. Allahu Teâlâ’yı Allah’ın burada kendisini tanıttığı gibi tanımayanların cennete girme hakkı yoktur. Tesbihin mânâsı da budur zaten. Sübhanallah demenin mâ­nâsı budur. Tesbih; Allah’ı, Allah’ın haber verdiği sıfatlarıyla muttasıf bilmektir. Allah kendisini Bakara’da, Al-i İmran’da, Nisâ’da nasıl an­lat-mışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse, işte öylece Al­lah’a inanmak tesbihtir. Öyle bir Allah’a inanacağız ki, O mükemmeldir. O’nda zaaf yok­tur, O’nda unutma yoktur, O’nda hata yoktur, O’nda cehalet yok­tur. İşte Allah’a böylece Allah’ın istediği biçimde iman tesbih de­mektir. O’nu mükemmel tanırken, tüm noksan sıfatlardan da tenzih edeceğiz. Onu bu şekildeki sıfatlarıyla tanıdıkça da sübhanallah diyeceğiz. Burada pek çoğumuzun içine düştüğü bir yanlışa işaret etmek isterim: Allah’ı, kitabında kendisini bize tanıttığı şekilde tanımadan, onda olanlarla tanımadan veya onda olmayanları onda bilerek her da-kika yüz bin de sübhanallah desek bunun hiçbir fay­dası yoktur. Bunu bir daha söyleyelim. Allah kitabını nasıl tanıt­mışsa, Allah pey­gambe-rini nasıl tanıtmışsa, Allah hukukunu nasıl tanıtmışsa, Allah ekonomiyi nasıl tanıtmışsa, Allah’ın tanıttığı gibi Allah’ı ve Allah’ın ta­nıttığı gibi tanıttıklarını bileceğiz, sonra da bunları bildikçe sübhanallah diyeceğiz. Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün! Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne mükerremsin diyeceğiz. Yoksa bunları tanımadan sübhanallah demenin bir kıymeti yok­tur. Meselâ bakın, rızık konusunda Allah’a tümüyle güvenmeyip de ikinci üçüncü derecedeki rezzaklarının korkusundan ötürü bir kısım görevlerini yapmaktan çekinen kişinin günde yüz bin defa da ya Rezzâk demesinin hiçbir kıymeti yoktur. Veya ilimde Allah’a tam ola­rak güvenmeyip, yerde onun eksikliğini tamamlamak üzere birtakım gayb biliciler aramaya kalkışan bir adamın, milyon kere ya Alîm de­mesinin bir kıymeti yoktur. Rubûbiyette Allah’a güvenmeyip, yerde Allah’ın bu eksiğini ta­mamlamak üzere bir kısım kanun koyucular arayan, bir kısım prog­ram yapıcılar arayan ve bunların kanunlarını da kanun bilen bir insan, günde milyon kere de ya Rab diye zikretse boştur bu. Şifa konusunda Allah’a güvenmeyip, Allah’ı şafi bilmeyip, yerde bir kısım şifa dağıtı­cılar arayan kişinin ya Şafi diye Allah’ı zikretmesi boştur. Öldürmede, diriltmede, ruh vermede Allah’a güvenmeyen birinin ya Muhyî, ya Mü-mît diyerek zikretmesi boştur. Veya Allah’ı Azîz bilmeyip, izzeti Allah’ta değil de malda, mülkte, makamda, mansıpta arayan birinin ya Azîz demesi boştur. Mağfirette, afta, tevbede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım ara­cılara sığınmaya çalışan birinin ya Tevvab demesi boştur. Veya kendi kendisini kontrol etmede murakabe etmede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen birisinin ya Hafız de­me-si, ya Müheymin demesi boştur. Öyleyse Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı şekilde tanıyacak ve sonra da sübhanallah diyeceğiz. İşte bu yahudiler, bu hıristi­yanlar kendilerince bir Allah’a inanıyorlar, ondan sonra da cennete girmeyi umuyorlar, olacak şey midir bu? İşte böyle bildiğimiz, tanıdığımız bir Allah’ın yeryüzünde oğlu yoktur, hanımı yoktur. Yeryüzünde temsilcileri yoktur. Yeryü­zünde yetkilileri yoktur. Kimseye de böyle bir yetki vermemiştir, buna da ihti­yacı yoktur. "Hükmünde, mülkünde ortağa da ihtiyacı yoktur onun." (Kehf: 26) "Bilâkis göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun-dur. Herşey O’na boyun büküp teslim olmuştur." Melekler, cinler, insanlar hepsi O’nun kullarıdır. Hiçbir var­lık O’nun ulûhiyetine ve rubûbiyetine ortaklık iddia edemez. Eğer gök­lerde ve yerde Allah’tan başka melikler, söz sahipleri varsa, o zaman onların sınırlarına girdiğimiz zaman, onlara da kulluk yapa­lım. Değil mi? Farz edin ki bir yere girdik. Soralım, burası kimin diye? Veya gök­yüzüne çıktığımız zaman burası kimin diyelim, varsa Allah’tan başka bir sahip, ona kulluk yapalım. Yahut zamana beş dakikalığına söz ge­çirebilen birisi varsa ona kulluk edelim. Meselâ güneşe beş dakikalı­ğına sahip olabilen birisi varsa, o beş dakikalığına biz de ona kulluk edelim. Diyelim ki, ey bu beş daki­kayı bize veren tanrılar tanrısı! Kul­luk sizin hakkınızdır! Ubûdiyet sizin hakkınızdır? diyelim. Var mı böyle yeryüzünde birileri? Yoksa, o zaman hiçbir kimseyi rubûbiyet maka­mına geçirmeye hakkımız yoktur. O Allah ki:
117:"Gökleri ve yeri yoktan var eden O’dur. O bir şeye hükmetti mi, onun için yalnızca ol! Der, o da oluve­rir." İşte bir hayat, işte bir var oluş, işte varları var eden bir Rab. Varsa başka böyle Rabler, varsa böyle ol dediği zaman oldura­caklar, tamam onlara da kulluk edelim. Meselâ benim ağaran saçımı bana iade edecek birileri, benim gençliğimi bana iade edecek birileri, be­nim ölümle karşı karşıya kaldığım bir zamanda bana iki saatli­ğine öm­rümü iade edebilecek birileri varsa, tamam iki saatliğine da onlara kulluk edelim yâni. Ya da bizim için gökten bir damla yağmur indirebilecek biri­leri varsa, veya yerden bir tane buğday bitirebilecek varsa ona da kulluk edelim yâni. Ama yok. Benim yaratılışım Allah’tansa, benim rızkım Allah’tansa, benim ölümüm Allah’tansa o zaman başkaları­nın benden kulluk beklemelerinin ne mânâsı kalacak da? Öyleyse yetki Allah’ındır ve O’ndan başka kimsede yetki hakkı yoktur.
118: “Bilgisi olmayanlar Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize bir mûcize gelse ya? Dediler. Bu sözler yeni de­ğil, öncekiler de aynı şeyi söyle­mişlerdi. Nasıl da kalpleri birbirine benziyor! Eğer gerçekten âyet istiyorsanız biz ke­sin bir bil­giyle inanmak isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermi­şizdir." Bilgisizler, cahiller dediler ki; şu az evvel kendilerini cennet­lik gören insanlar utanmadan dediler ki; Allah bizimle konuşmalı veya bize de bir âyet gelmeli değil miydi? Yâni Allah bizim karşı­mıza geçip: Bu benim elçimdir! Bu peygamberi ben görevlendir­dim! Bu elinizdeki kitap benim kitabımdır! Bu benim kelâmımdır! Onu size ben gönder­dim deseydi ya! Veya bize bir âyet getir­seydi! Öncekilere yaptığı gibi bize gözümüzle görebileceğimiz bir mûcize gönderseydi ya? diyorlar. Cahiller böyle diyorlar. Bunlar, bunu söyleyenler cahillerdir diyor Al­lah. Bu bilmeyen cahiller konusunda müfessirler: Hıristiyanlar­dır de­mişler, yahudilerdir demişler, cahilin cahili müşriklerdir de­mişler. Ama herhalde en uygunu da bu son grup olsa gerek. Allah bu­yurur ki; bu yeni değil, bu sözler yeni değildir. Yâni Hz. Adem’den bu yana müslümanlar hep böyle değişmeyen bir inancı yaşıyorlar, kâfirler de İblisin yolsuzlaşmasından bu yana hep böyle aynı yanıl­gıyı devam et­tiriyorlar. Yeni bir şey değildir bu. Tarihte hep ola­gelmiş bir felsefedir. Madem ki Allah var, o halde bizimle konuşsa ya bu Allah. Sesini bir duysak, gözümüzle bir görüp elimizle bir dokunsak ya. Gözleriyle gör-medikleri, elleriyle dokunmadıkları, duyularıyla algılamadıklarına, laboratuarın konusu olmayan şeylere inanmıyorlar hainler. Mü’minlere açık olan gayb pencereleri bu kâfirler için kapalıdır. Yâni sanki bir ba­kıma Peygamberlik bekliyorlar inanmak için. İstiyorlar ki Allah bize de konuşsun, bizimle de konuşsun, bize de vahiy göndersin. Allah diyor ki bakın: "Bu sözler yeni değil, öncekiler de aynı şeyi söyle­miş­lerdi." Bakın kitabımız öncekilerin de aynı şeyleri söylediklerini şöyle anlatıyor: "Ey Mûsâ Allah’ı apaçık görmedikçe sana asla inan­mayacağız demişlerdi." (Bakara: 55) Bakın, işte Mûsâ aleyhisselâmın toplumu da Mûsâ aleyhisse-lâma aynı şeyleri söylüyorlardı. Onlar da aynı materyalist mantığı kullanıyorlar, apaçık görmediğimiz bir Allah’a asla inanmayız diyorlardı. Yine meselâ İsra sûresindeki bir âyet-i kerime de aynı konuyu anlatarak şöyle buyuruyordu: "Bize yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inan­ma­yacağız! Veya senin bağların, hurmalıkların olup, aralarından ırmaklar akıtmadıkça sana inanmayacağız! Yahut da iddia ettiğin gibi göğü tepemize parça parça dü­şürmeli, ya da Allah’ı ve Melekleri karşımıza getir­melisin ki sana inanalım? Demişlerdi." (İsrâ: 90) Yine bakın kitabımızın Mâide sûresinin bir âyeti hıristiyanların da Hz. İsa’ya aleyhisselâm şöyle dedikleri anlatıyordu: "Havariler; Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gök­ten bir sofra indirebilir mi? Demişlerdi. Bunu becerebi­lir mi Rabbin? Demişlerdi." (Mâide: 112) Allah diyor ki; bunlar, bu sözler yeni değil, öncekiler de aynı şeyleri söylemişlerdi. Bugünkü bilimsel, pozitivist, modernist kâfirler de aynı şeyleri söylüyorlar. Görmediğimiz bir Allah’a kesin­likle inan­mayız, diyorlar. Laboratuarın konusu olmayan, gözleri­mizle görüp du­yularımızla algılamadığımız bir Allah’a kesinlikle inanmayız diyorlar. Ve akıllarınca bilgiçlik ortaya koyduklarını zan­nediyorlar. Bu konuda peygambere ve onun yolunun yolcusu müslümanlara delil getirdikle­rini zannediyorlar. Yeni bir şey ortaya koyduklarını zannediyorlar. Hal-buki asırlar boyu cahillerin dediğinden başkasını da demiyorlar. "Nasıl da kalpleri birbirine benziyor!" Nasıl da aynı şeyleri söylüyorlar! Nasıl da ağızları ve kalpleri bir­birine benziyor. Allah diyor ki bunlar hiç bir şey bilmeyen cahillerdir. Bunların asıl gâyeleri hakkı öğrenmek, hakkı bulmak ve kabul etmek değildir. Dertleri bu değildir adamların. Bunların tüm dertleri hakkı kendilerine açık ve net bir biçimde sunan kişi­leri oyalamak ve güya zor durumda bırakmaktır. Bunların iman etmeyişlerinin sebebi bu konudaki delillerin azlı­ğından değildir. Ve bunlar esasen peygamberin fonksiyonunu da bi­lemeyen zır cahillerdir. Peygamber evrendeki yasaları değiş­tirmek için gelmemiştir. Bu sizin bilgisizce kendisinden istediğiniz şeylere ancak yeryüzündeki Allah’ın koyduğu ve kendisinden başka hiç kim­seye müdahale izni vermediği kanunları değiştir­meye güç yetiren bir peygamber ancak cevap verebilir. Halbuki peygamberin böyle bir yet­kisi yoktur. Peygamber bir beşerdir, bir kuldur. Bu iş ancak Allah’ın elindedir. Peygamberin sizin gibi bir insan olarak görevi sadece Al­lah’tan geleni size duyurmaktır. Sadece size doğru yolu, Allah yolunu göstermektir. Hal böyleyken siz ondan onun gücünün yetmeyeceği şeyler isteyerek cahilliğinizi ortaya koyuyorsunuz. Kaldı ki: "Eğer gerçekten âyet istiyorsanız biz kesin bir bil­giyle inanmak isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermi­şiz­dir." Âyet mi istiyorsunuz? İman etmek için âyet mi bekliyorsunuz? Elinizdeki Allah’ın şu âyetleri yetmi­yor mu size? Elinizdeki şu kitabın âyetleri yetmiyor mu? Şu kitabın işitsel âyetleri yetmiyor mu size? Şu kâinatta Allah’ın serpiştirdiği meşhut âyetler yet­miyor mu? Allah’tan âyet istiyorlar, halbuki Allah’ın âyetlerinden habersizler. Allah’ın ken­dileriyle konuşmasını istiyorlar, halbuki şu âyetlerle Allah’ın kendile­riyle konuştuğunun farkında değiller. An­lıyorlar aslında da yamukluk yapıyorlar. Mûsa’nın toplumu konuşmaya şahit oldular, bu defa da biz­zat Allah’ı görelim dediler. Bunlar da Allah’ın konuşmasına şa­hit oldular. İşte elimdeki şu kitabın âyetleriyle Allah’ın kendilerini muhatap kabul ederek konuşmasına şahit oldular, bu defa da ne diyeceklerdi, Allah’ı bizzat görmemiz lâ­zım. Onun konuşmasına muttali olmamız yetmez, O’nu bizzat gözlerimizle görmedikçe, ellerimizle dokunmadıkça asla iman etmeyeceğiz diyorlar. Allah’tan yeryüzüne bir sofra indirmesini mi bekliyorsunuz? Al­lah’ın yeryüzünde sizlere sunduğu şu nîmet sofrasını görmüyor mu­sunuz? Elmasıyla, armuduyla, buğdayıyla, yağlısıyla, tuzlu­suyla, tatlı­sıyla, ekşisiyle Allah’ın size sunduğu şu sofrayı görmü­yor musunuz? Kim verdi bütün bunları size? Allah’tan beklemeniz, Allah’tan isteme­niz gereken şeyleri sizin gibi bir beşer olandan mı istiyorsunuz? Al­lah’la Onun kulunu mu karıştırıyorsunuz? Peygamberin görevi bu değildir. Ve insanların bu tür ca­hilce is­teklerini yerine getiremeyen bir peygamber başarısız bir peygamber değildir. Öyleyse ey peygamberim! Sen onların de­diklerine aldırış et­meden yoluna devam et!
119:"Şüphesiz ki biz seni müjdeci ve uyarıcı ola­rak gönderdik. Seni hak bir kitap ile gönderdik ve sen cehen­nem halkından sorumlu olmayacaksın." İşte peygamberin konumu ve işte peygamberin görevi. Sen bı­rak bu densizleri peygamberim. Uğraşma onlarla. Bu beyinsizler için zorlama kendini. Sen sadece müjdeci ve uyarıcısın. Biz seni hak bir kitapla gönderdik. Senin görevin sadece bu kitabı insanlara duyur­mandır. Sen bu kitapla uyar onları ve gerisine karışma. Sen seni din­lemeyip cehenneme doğru giden insanlardan sorumlu değilsin. İllâ da cehenneme gitmek isteyenlerin hesabını senden sormayacağız. Bu iş senin sorumluluğunda değildir. Sen sadece sana gönderdiğimiz bu kitabın âyetleriyle insanları uyarıp uyarmadığından, benim mesajımı kullarıma duyurup duyurmadığından sorumlu tutulacaksın. Rasulullah Efendimizin bu konudaki sorumluğunun sınırlarını anlatan başka âyetler vardır: "Ey Peygamberim artık onlara üzülerek kendini ha­rap etme! Allah onların yaptıklarının tamamından haber­dardır." (Fâtır: 8) "Peygamberim! Onların yola gelmesi senin üze­rine borç değildir. Lâkin Allah dilediğine hidâyet eder..." (Bakara: 272) Peygamberim, onların hidâyeti seni ilgilendirmez. Onların doğru yola gelmeleri sana düşmez. Dilediğini hidâyete ulaştıran Al­lah’tır. Senin görevin budur. Sen sadece beşir ve nezirsin. Se­nin gö­revin, zorla insanların kalbine imanı sokmak değildir. Gü­cünü aşan konulara gelince, bunlar senin sorumluluk alanına gir­mez. Kimileri bu âyeti “Vela tes’el” diye okumuşlar. O zaman mânâ şöyle olacaktır: Ey Peygamberim! Artık o kâfirler hakkında ben­den bir şey isteme, benden bir şey sorma! Sakın bu tür kâfirleri affı konusunda benden bir talepte bulunma. Zira onlara ne yapacağımı ben bilirim, şeklinde anlayanlar da olmuştur. Allah’ın Resûlü’nün şahsında bize de hitap eden bu âyetler kar­şısında biz de diyeceğiz ki, eğer bizler de beşir ve nezir olarak in­sanlara karşı görevimizi yapmışsak, onları Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirmiş, Allah’ın cennetiyle müjdeleyip cehenne­miyle, ate­şiyle uyarabilmişsek o zaman hiç korkmayalım onların akıbetlerinden biz de sorumlu değiliz demektir. İşte bize düşen gö­rev budur. Elimize bu kitabı alacağız ve gece gündüz insanları bununla uyaracağız. İşi­miz gücümüz bu olacak. Bunu yaptığımız takdirde onların yola gelip gelmediklerini kendimize dert edinmeyeceğiz. Kendimizi onların hidâ­yetiyle sorumlu kılmayacağız Ama şunu da hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki Al­lah izin vermedikçe, Allah dilemedikçe hiç kimseyi de hidâyete ulaş­tırma imkânımız yoktur. Şurada üç yaşında bir çocuk olsa, yarılsak, yırtılsak Allah istemedikçe yine de onu hidâyet edemeyiz. Kalplerin sahibi Allah’tır ve peygamberin bile bu konuda yetkisi yoktur. Peki ne özelliği var peygamberin? Beşir ve nezirdir o. E ne yapsın Allah’ın Ra-sûlü? Bakıyor ki insanlar cehenneme doğru gi­diyorlar, ama elinden gelen bir şey yok, eli kolu bağlı, Allah dile­medikçe yapabileceği bir şey yok, sadece uyarıyor. Öyleyse biz de böyle olmaya çalışalım in­şallah. Sonra diyor ki Rabbimiz: Yahudi ve hıristiyanlarla ilgili bölümün sonuna doğru geliyo­ruz, burada Allah peygamberini ve onun şahsında bizleri bir daha uyara­cak onlar konusunda. Ehl-i kitap yahudi ve hıristiyanlar daima kendilerinin haklılığını iddia eden bir sistem oturtmuşlar, bunu savunarak son elçiye inan­mama konusunda direniyorlardı. Allah kendilerinden bu ko­nuda sıkı sıkı ahid aldığı halde yine de müslümanlığa girmeme konusunda ayak diremişlerdi. Müslümanların onlar hakkında iyi düşünceleri vardı. Kendilerine iyi davranılırsa, onların hoşlarına gidecek davranışlarda bulunurlarsa, onların belki müslüman olabi­lecekleri zannı vardı Müs­lümanlarda. Öyle ya bu adamlarda müş­riklerde bulunmayan bazı özellikler vardı. Müşrikler âhirete inanmıyorlar, ölüm ötesi hayatı inkâr ediyor-lardı. Ama bunlar âhirete inanan insanlardı. Müşrikler putlara tapı­yor-lar, ama bunlar tek tanrılı dinin sahibiydiler, müşriklerin ki­tapları yoktu, ama bunlar kitap ehli olduklarını iddia ediyorlardı. Müşrikler peygambere de inanmıyorlardı ama bunlar Kur’an’ın da haber verdiği peygamberlere inandıklarını iddia ediyorlardı. Üstelik inandıkları bu peygamberler ve sahiplendikleri bu ki­tap­lar bu son elçinin geleceğini onların kafasında daima canlı tutmaya çalışıyorlardı. Ve bu son peygamber geldiği zaman ona iman ede­cekleri ve onu koruyacakları konusunda onlardan mîsak alındığını hatırlatıyordu. Üstelik şu ana kadar da çevrelerindeki müşriklere: Hele bir gel­sin, biz ahir zaman nebisinin arkasında sizin de putlarınızın da işini bitireceğiz diye hava atıyorlar, gelişi yaklaşan son elçiyi bekliyorlardı. İşte bu özelliklerinden ötürü müslümanlar onlara sıcak bakıyorlardı. Ve bunların ha bugün, ha yarın mutlaka İslâm’ı kabul edeceklerini bekliyorlardı. Ama bu adamlar müslümanların kendi­leri hakkındaki bu sıcak alâkalarını ters tepiyorlar ve kalplerindeki kini hep açığa çıkarı­yorlardı ve işte bundan dolayıdır ki Rabbimiz bu adamların karakterle­rini Müslümanların gözleri önüne seriyor ve bu konuda sürekli müs-lümanları uyarmayı hedefliyordu. Bu cümleden olarak mü'minlerin velilerinin, mü'minlerin, dostla­rının ancak Allah, Rasûlü ve müslümanlar olduğunu, namaz kı­lan, rükû eden ve müslümanlarla birlikte hareket eden kimseler oldu­ğunu vurguluyordu. Ve hiç bir zaman da yahudi ve hıristiyanların ken­dile-rinin dostu olamayacağını ısrarla anlatıyordu müslümanlara. İşte bakın burada da şöyle buyurur Rabbimiz:
120:"Peygamberim! Sen onların milletine girin­ceye kadar yahudi ve hıristiyanlar asla senden razı ola­cak de­ğillerdir. Gerçek hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur. Eğer sen sana gelen ilimden sonra hâlâ onların heva ve heveslerine uyarsan Allah’tan sana hiçbir dost ve yardımcı yoktur." Sen onların milletine girinceye kadar. Hiçbir zaman bir Yahudi, bir hıristiyan müslümandan razı olmaz, müslümanı dost ka­bul etmez ve etmeyecek de. Ama ne zaman ki müslüman tevhidi, İslâm’ı, imanı, Kur’an’ı, Rasûlü, Allah’ı, kitabı bir tarafa bırakır da yahudi ve hıristiyan inancına girerse, bunu kesinkes ispatlar ve onlar gibi bir hayata, onlar gibi bir imana, onlar gibi bir düşünceye boyun eğerse, işte o zaman onlar kendilerinden razı olabilirler. Yâni o dinini terk eden Müslüman-dan ancak razı olurlar. Aksi tak­dirde tarihin hiç bir devrinde, hiç bir toplumunda gerçekleşmeyen bir şeydir bu. Yahudi ve hıristiyanların müslümanlardan razı ol­ması. Zaten tarihteki tüm kavgalar, tüm vuruşmalar din adına ger­çek­leşmiş kavgalardır. Tarihin başlangıcından şu ana kadar ve şu an-da da yapılan tüm savaşları inceleyin, tahlil edin, savaşların alt se­beplerine inin, kavgaların, dostlukların, barışların, birliktelikle­rin alt ya-pısını araştırmaya çalışın, göreceksiniz ki karşınıza din ve inanç çı­ka-caktır. Aynı dinde, aynı inançta olanların birbirlerini sev­diklerine şa­hit olacaksınız. Aynı inançta olanların birbirlerine karşı fedâkarlıkta bulunduklarına şahit olacaksınız. Ama ters inançta, farklı dinde olan­ların birbirlerine hep düşman olduklarını görecek­siniz. Bugünlerde eğer böyle farklı inançta olan insanlar arasında bir muhabbet görecek olursanız bilin ki, bunlardan biri mutlaka ya diğerinin egemenliğini ka­bul etmiştir, ya da kendi inancını onlarınkisine doğru eğip bükme eği­limi içine girmiştir. Yâni ismen kendi di­ninde olsa bile karşı tarafın ha­yat felsefesine boyun bükmüş de­mektir. Aksi takdirde böyle bir şey asla mümkün değildir. Tüm kavgaların temeli inançtır. Şu anda da yapılan savaşların altında yatan dindir, inançtır. Ama bizimkilerin sahiple­necekleri kadar bir inançları olmadığı için, inandıkları bir dinleri olmadığı için, bunun adını koymaya cesaretleri yoktur. Israrla bu savaşların dinle ilgisinin olmadığını söylemeye çalışıyorlar. Hem müslümanların uyanacağın­dan korkuyorlar, hem de kendilerinin savunacak bir dinleri olmadığı için böyle yapıyorlar. Düşmanları­mız açık açık İsmail oğullarının kö­künü kesene kadar bu savaşı­mız sürecektir, dedikleri halde bizimkiler başka türlü bakmaya zorluyorlar kendilerini. Peygamberim, hiçbir zaman hıristiyanlar ve yahudiler senden razı olmayacaklar, ta ki sen onların milletine girinceye ka­dar. Millet; tutulup gidilen yol demektir. Millet; din ve şeriat de­mek­tir. İşte bu mânâda yahudilik ve hıristiyanlık birer millettir. İs­lâm da bir millettir. Yâni sen kendi milletini bırakıp, kendi dininden çıkıp onların milletine, onların dinine girmedikçe onlar senden razı olmazlar. Sen yahudi ve hıristiyan olmadıkça asla senden razı olmayacaklar onlar. Evet müslümanlar bugün ne kadar onlara benzemeye çalı­şır­larsa çalışsınlar, onların amellerini ne kadar taklit ederlerse et­sinler, onların düşüncelerinin yapısal özelliklerine ne kadar evet de deseler, açıktan açığa kendi dinlerinden çıkıp, biz de yahudiyiz, biz de hıristi-yanız demedikleri sürece, kiliselerine, hav­ralarına girip onlar gibi ibâdet etmedikleri sürece onlar sizden asla razı ol­mayacaklar. Sizi ebediyen sevmeyecekler. Sizin hakkınızda ebediyen hayır düşünme­ye-cekler. Meselâ hakikaten şu anda İslâm dünyasının pek çoğu, baş­ların­daki ne idiğü belirsiz idarecileri vasıtasıyla yahudi ve hı­ristiyan-lara peşkeş çekildiği bir konumdadır. Ama şurası da bir ger­çektir ki, ne Amerika ne de yahudiler bu ülkelerden hiç birisine gü­venmemek-tedir. İşte Türkiye, Mısır, Suriye, Pakistan, Cezayir, Tunus her şeyiyle bunlara teslim edildiği halde, bunlardan hiç biri­sine gü­venmemek-tedirler. İsrâil de güvenmiyor. Tamam belki dostluk anlaş­maları imza-lıyorlar, belki ortak hareket etmeye çalışı­yorlar, ama ne Amerika, ne de İsrâil bunların hiçbirisine güvenmi­yor. Niye? Çünkü şöyle bakıyorlar hadiseye: Bugün bunlar her ne kadar bize bağlı iseler de, kanunlarıyla, eğitimleriyle, herşeyleriyle bizim dediklerimizi yapı­yorlarsa da bunların ne zaman kendilerine gelecekleri, ne zaman uyanıp da müs-lümanlıklarının farkına vara­cakları belli olmaz diye ge­rek bu ülkelerin müslüman halklarına, gerekse kendilerine sadâkat ye­minleri eden yöneticilerine güvenmiyorlar. Ve fırsat buldukları zaman ilk kesecekleri, ilk öldürecekleri kimseler olarak da bu kendilerine hizmet eden kimseler olduklarını da zaman zaman söylemekten geri durmuyorlar. Bundan sekiz-on yıl ön­ceki bir A.B.D. başkanının sözü: Yeryüzünde son İsmail oğlu kalma­yıncaya kadar bizim savaşımız devam edecektir. Müm­kün değil ki bu Amerika, bu hıristiyanlar ve yahudiler karşılarında dokuz takla atan bu müslüman ülkelerinin, müslüman ismi taşıyan idarecilerinden bile razı olmayacaklardır. Ama bilelim ki, bu da Allah’ın bize bir lütfudur. Böyle olmasay-dı, bu insanların bu kadar bağlılıklarından ötürü onlar bu ida­recilere değer verselerdi, bunlar onlara daha çok bağlanacaklardı. Ve belki de ülkelerimizi gözlerini kırpmadan onlara satmaya bile kalkacaklardı. Ama Allah’a şükür ki bu insanlar ara ara gittikleri, katıldıkları toplantı­larda bu gâvurların gâvurluklarını, kendilerine düşmanca tavırlarını görüyorlar da tamamen bizi onlara satmaya cesaret edemiyorlar, gözlerini açıyorlar. Bu da Allah’ın bu gariban müslümanlara en büyük lütuflarından biridir. Allah diyor ki: Ey Peygamberim! Boşuna onları Al­lah’ın dinine kazandıracağım diye uğraşma! Kesinlikle sen onların dinine girinceye kadar onlar senden razı olmayacaklardır. Öyleyse onları razı etmeyi bırak peygamberim. Rabbimizin peygamberine hitap tarzının sertliğine bakılırsa bu meselenin gerçekten çok ciddi, gerçekten çok önemli bir me­sele ol­duğunu anlıyoruz. Anlıyoruz ki bu konuda peygamber bile olsa gözü­nün yaşına bakılmayacaktır. Zira şahısların büyüklüğü, Allah’ın emir­lerine teslimden geçer. Allah’ın emirlerine teslim ol­mayanlar kim olur­larsa olsunlar, Allah onların işini bitirir. "Ey Peygamberim! Andolsun ki sana da senden ön­ceki peygamberlere de vahy olunmuştur ki, eğer Al­lah’a ortak koşmaya kalkarsan tüm amellerin boşa gi­der ve sen hüsrana uğrayanlardan olmaktan asla kur­tulamazsın!" (Zümer: 65) Ve yine bakın Hâkka sûresinde 44-47. âyetleri: "Eğer Peygamber bize karşı bu kitaba kendisin­den bir şeyler ilave etmiş olsaydı, biz onu kuvvetle ya­kalar ve onun şah damarını koparırdık!" (Hâkka 44,47) Buyurulur. Görüyor musunuz tehdidi? Peygamber bile olsa bu çok önemli konuda kimsenin gözünün yaşına bakılmaz. Kimse mazur görülemez. Bu âyetler, Allah yolunun yolcularının kâfirler, müşrikler ve mü­nâfıklarla ilişkilerini belirleyen âyetlerdir. Mü'minler kâfirlerin İslâm’a gelmesini isteyebilirler, bu tabii bir şeydir. Ama onların zik­zaklı sözleri, cıvık tavırlarına bakarak, onları razı etmek adına on­lara tavizler ver­meye mü'minler asla mezun değillerdir. Zira onların yola gelmeyişlerinin sebebi, bu konudaki delillerin azlığından veya senin onlara İslâm’ı açıkça anlatmayı bece­rememen değildir. Aksine hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şe­kilde senin açıkça İslâm’ı ortaya koyman ve onlara kendi istek ve arzularına göre dini değiştirebilmeleri için boşluk bırakmamandır. Onun için onlara ta­viz vermek çok tehlikelidir. Eğer müslümanlar, onlara tavizler vermeye başlarlarsa bu onla­rın kendi dinlerinde, kendi bâtıl akideleri üzerinde sebat etmele­rine vesile olacaktır. Çünkü tavizkâr bir tutum, kesinlikle on­lara destek vermek anlamına gelecektir. Müslümanlar onlara ta­vizler verip onların davranış ve inanışlarını tasvip edercesine bir tavır takınmaları, onları kendi dinlerinde kemikleşmelerini sağlaya­caktır. Bunlar bize böyle baktıklarına göre demek ki bizim yolumuz da doğruymuş diyecekler ve yanlış dinlerine, bozuk inanışlarına daha bir sağlam sarılmaya başlayacaklardır. Her bir tavizi gördükçe cesaretlenip, yeni yeni tavizler isteme-ye kalkışacaklardır. Böyle böyle seni, son tavize kadar götürecek-lerdir. En son isteyecekleri taviz de senin onların dinlerine girmendir. "Gerçek hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur." Artık hak bellidir, hidâyet bellidir, yol bellidir, hayat programı bel­lidir. Doğrusu İslâm yoludur, doğrusu Allah yoludur, başkalarına ihti­yacınız yoktur. E peki bizim birtakım problemlerimiz var. Sıkıntıla­rımız var. Yeryüzünde yalnız yaşayamayız. Biz birilerine muhta­cız. Ekonomik, siyasî, askerî problemlerimiz var. Bizim yol gös­termeye ih­tiyacımız var, bizim bir hidâyete ihtiyacımız var. E şu andaki yahudiler ve hıristiyanlar da dünyanın en büyük dev güçleridir, ülkelerinin prob­lemlerini halletmişler, sanayilerini kurmuşlar, insanlarını mutlu etmiş­ler. Hikâye bunlar aslında, eh biz ne yapalım? dersek bakın müslü-manlara diyor ki Rabbimiz: Hidâyet istiyorsanız, hidâyet Allah’ın hidâyeti, yol Allah’ın yolu­dur. Probleminiz varsa Allah’a havale edin, Allah’a yalvarın, Allah’a yakarın, Allah’ın âyetlerinin tarif ettiği bir hayata yöneliver­diniz mi, ba­kacaksınız ki problemleriniz kendiliğinden çözülmüştür. Tüm prob­lem-leriniz ama. Ekonomik, siyasî, içtimaî, askerî, eğitim, hukuk, se­çim, geçim tüm dertleriniz bitecektir. Çünkü o zaman siz yenilmez ve ya-nılmaz bir Allah’la berabersiniz demektir. Ama öyle değil de: "Eğer sen, sana gelen ilimden sonra hâlâ onların heva ve heveslerine uyarsan Allah’tan sana hiçbir dost ve yardımcı yoktur." Onların isteklerine, arzularına, sevgilerine nefretle­rine düşün-celerine, sosyal sistemlerine, ekonomi anlayış­larına, eğitimlerine, ceza kanunlarına, âhiret görüşlerine yahut ahlâk, siyaset yapılarına, her şeylerine uyarsan, artık senin için Allah’tan ne bir dostun vardır, ne de bir yardımcın. Sana gelen ilimden sonra. Hangi ilim gelmişti Rasulul-lah Efen­dimize? Buradaki ilim Kur’an’dır. İlim vahiydir. Çünkü peygamberimize gelen vahiydi. Eğer sen, sana gelen bu vahyi bırakır da onla­rın ilme dayanmayan heva ve heveslerine uyacak olursan artık dostun da yoktur, yardımcın da. Allah’ın velâyetini, Allah’ın dostlu­ğu-nu kaybet­tikten sonra artık mü'minler için dünyada ne rahat yüzü, ne saâdet, ne bereket, ne de âhirette cennet ve devlet ol­ması mümkün müdür? Öyle olmamış mı diyesim geliyor? Yıllardır bizler vahyi bıraktık, Allah’tan gelen ilme sırt çevir­dik ve bu kâfirlerin heva ve heveslerine uyduk. Ey yahudi ve hı­ristiyanlar! Ey bizim efendilerimiz! Ey bizim hocalarımız! Bak biz de sizin gibi ol­duk! Sizin gibi giyiniyor, sizin gibi soyunuyoruz! Es­kiden tepeden tır­nağa giyinirdik, ama şimdi bak sizin hatırınıza kı­lık-kıyafetimizi değiş­tirdik! Sizin yazınızı kullanıyor, sizin eğitimi­nize sahip çıkıyoruz! Sizin kanunlarınızı, sizin tatillerinizi, sizin tak­vimlerinizi kullanıyoruz! Sizin hatırınıza Nato ya girdik! Birleşmiş Milletlere üye olduk! AT’ la nikâh­landık, İMF ile nişanlandık, bu­güne kadar bir dediğinizi iki etmedik, di-ye yalvarıp yakardığımız halde yine de kendimizi sevdiremedik. Ama beri tarafta Allah’ın yardımı kesildiği için de gittikçe batağa battık ve bir türlü belimizi doğrultamadık. Elbette öyle olacaktık. Ne diyor bakın Allah: Eğer size gelen vahyi bırakır da onların heva ve hevesle­rine uyarsanız, dostunuz ve yardımcınız olarak yokum diyor Al­lah. Allah’ın desteğini üzerlerinden çektiği bir toplumun akıbeti budur işte. Ya bu kitaba evet deriz, ya bu kitapla birlikte oluruz, o zaman dostumuz yardımcımız Allah olur. Allah desteğini hak ederiz. Ya da bu kitabı bıraktıktan sonra, Allah desteğini kaybettikten sonra yeryü­zünün tüm kâfirleriyle beraber olsak da cehenneme kadar yolumuz var demektir. O zaman hiç kimse de bizi bu cehennemden kurtara­maz. Zaten kâfirlerin bütün derdi bizi kendi cehennemle­rine ortak et­mek. Müslümanlar var oldukları ve İslâm’ı yaşadıkları müddetçe bu kâfirlerin aleyhinde delil vardır ve bu kâfirler bu delili yok etmek, bizi de cehenneme sürüklemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar­dır. Çünkü bunlar başka değil sadece heva ve heveslerine uymakta­dırlar. Yâni bunlar bu halleriyle din diye sa­dece heva ve heveslerine uyduklarından, tahrif ve bid'at ehli ol­duklarından artık ehl-i kitap da değillerdir. Çünkü: