Musa ve Harun, Firavun ve İsrailoğulları ile ilgili ayetler

(Hatırlayın!) Hani Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ki sizler, buzağıyı ilah edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Sizi yaratana tevbe edin ve nefislerinizi öldürün. Bu, yaratanınız yanında sizin için daha hayırlıdır. Sonra (Allah) sizi tevbeye muvaffak kıldı/tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz ki O, (tevbeye muvaffak kılan ve tevbeleri çokça kabul eden) Et-Tevvâb, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir.” (2/Bakara 54)

(Hatırlayın!) Hani demiştiniz ki: “Ey Musa! Apaçık bir şekilde Allah’ı görmeden sana iman etmeyeceğiz.” (Bunun üzerine) öylece bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı. (2/Bakara 55)

Sonra şükredesiniz diye sizleri (yıldırım sebebiyle oluşan) ölümünüzden/baygınlığınızdan sonra dirilttik. (2/Bakara 56)

Bulutu üzerinize gölgelik yaptık ve size kudret helvasıyla bıldırcın etini (yiyecek olarak) indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyiniz. Onlar (haddi aşarak), bize zulmetmiş olmadılar. Lakin onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler. (2/Bakara 57)

(Hatırlayın!) Hani biz demiştik ki: “Bu beldeye girin. Ondan bolca ve dilediğiniz yerden yiyin. Kapıdan secde ederek girin ve: ‘Hıttatun/Günahlarımızı dök.’ deyin. Biz de (emre itaatiniz karşılığında) hatalarınızı bağışlayalım. Ve muhsinlere/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlara ihsanlarımızı arttıracağız.” (2/Bakara 58)

Zalim olanlar, kendilerine söylenen sözü bir başkasıyla değiştirdiler. Biz de bu fasıklıklarına karşılık zalimlerin üzerine gökten bir azap indirdik. (2/Bakara 59)

(Hatırlayın!) Hani Musa kavmi için su talep etmişti. Dedik ki: “Asanı taşa vur.” (Asanın taşa değmesiyle) sular fışkırmış ve on iki pınar/çeşme oluşmuştu. Onlardan her bir topluluk kendilerine ait olan kaynağı bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık/düzensizlik/taşkınlık çıkarmayın. (2/Bakara 60)

(Hatırlayın!) Hani: “Ey Musa! (Sadece kudret helvası ve bıldırcın eti yiyerek) bir tek yiyeceğe katlanamayacağız. Rabbine dua et de bize yerden biten bakla, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın.” dediniz. Musa dedi ki: “En hayırlı olanı bu değersiz olanlarla mı değiştiriyorsunuz? Şehre inin orada istedikleriniz vardır.” (Bu nankörlüklerinden sonra) onlara alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu ve Allah’ın gazabına uğradılar. Bu (ceza), Allah’ın ayetlerine karşı kâfir olmaları ve peygamberlerini haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Bu (ceza), isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyledir. (2/Bakara 61)

Şüphesiz iman edenler, Yahudi olanlar, Hristiyan ve Sabiîlerden her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel yaparsa onlara Rableri katında ecirler vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. (2/Bakara 62)

İman esasları, Kur’ân’ın birden fazla ayetinde izah edilmiş (2/Bakara, 177, 285) ve Allah Resûlü (sav) Cibril hadisinde bunları bir araya toplamıştır: Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaplara, resûllere ve kadere iman. (Buhari, 4777; Müslim, 99)

İman esaslarının bir kısmının zikredildiği ayetlere dayanarak, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe inanan kişinin mümin sayılacağı ve cennete gireceğini iddia etmek ve dinlerarası diyalog düşüncesini bu ayetlerle gerekçelendirmek, en basit ifadeyle bir tahriftir.

Çünkü imanın bir esasını inkâr etmek bir yana, iman esaslarını kabul edip onun bir cüzünü dahi inkâr küfür sebebi ve tüm iman esaslarını inkâr olarak kabul edilmiştir. (Bk. 2/Bakara, 98; 4/Nîsa, 150-151)

(Hatırlayın!) Hani bir zamanlar sizden söz almış ve Tur Dağı’nı tepenizde yükseltmiştik. (Ve demiştik ki:) “Size verdiğimiz (Kitab’a) kuvvetle yapışın ve içindeki (öğütleri) hatırlayın ki sakınıp korunabilesiniz.” (2/Bakara 63)

Sakınıp korunmak yani takva, Allah’ın (cc) tüm insanlığa emridir. (Bk. 4/Nîsa, 131) Ayet, takvaya götüren en etkili yola işaret etmiştir: Kitab’a kuvvetle yapışmak ve içinde var olan öğütleri hatırlamak.

Bu (sözünüzden) sonra (yine) yüz çevirdiniz. Allah’ın sizin üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olurdunuz. (2/Bakara 64)

Andolsun, içinizden Cumartesi yasağı konusunda haddi aşanları biliyordunuz. Biz onlara: “Alçaltılmış maymunlar olun.” dedik. (2/Bakara 65)

Cumartesi yasağını çiğneyen ve ceza olarak maymuna çevrilenler, Allah Resûlü’nden (sav) asırlar önce yaşamış bir Yahudi topluluğuydu. Ayetin üslubuna bakılacak olursa, bizzat Medine Yahudileri bu işi yapmış gibi anlaşılır. Evet, atalarının yaptığı yanlışlardan teberrî etmeyenler, İslam nezdinde o cürmün ortaklarıdır. (Bk. 7/A’râf, 163-166)

Bu (cezayı) kendilerinden önce ve sonra gelecek olanlara ibretlik bir ceza, muttakiler için de bir öğüt kıldık. (2/Bakara 66)

(Hatırlayın!) Hani Musa kavmine demişti ki: “Allah, bir inek kesmenizi emrediyor.” Demişlerdi ki: “Bizimle alay mı ediyorsun?” Musa: “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.” demişti. (2/Bakara 67)

Demişlerdi ki: “Bizim için Rabbine dua et de o ineğin sıfatlarını bize açıklasın.” Dedi ki: “(Allah) buyurdu ki: ‘O ne yaşlı ne de genç olan bu ikisi arasında dinç bir inektir. (Bu açıklama üzerine artık) emrolunduğunuz şeyi yapın.’ ” (2/Bakara 68)

Demişlerdi ki: “Bizim için Rabbine dua et de bize onun rengini açıklasın.” Dedi ki: “(Allah) buyurdu ki: ‘O, bakanlara (huzur verip) ferahlatan, rengi parlak, sapsarı bir inektir.’ ” (2/Bakara 69)

Demişlerdi ki: “Bizim için Rabbine dua et de bize onun mahiyetini açıklasın. (Şu ana kadar anlattıkların nedeniyle) inek kafamızı karıştırdı. Şayet Allah dilerse (ineği bulma konusunda) elbette doğru olanı yaparız.” (2/Bakara 70)

Dedi ki: “Allah buyuruyor ki: ‘Tarla sürme ve ekin sulama işinde çalıştırılmamış, kusursuz, üzerinde benek olmayan bir inektir.’ ” (Onlar:) “Şimdi doğruyu söyledin.” dediler ve ineği kestiler. Fakat neredeyse onu kesmeyeceklerdi. (2/Bakara 71)

Emri duydukları ilk anda itaat etmiş olsalar herhangi bir inek kesip emre icabet etmiş olacaklardı. Onlar emre uymada ayak diredikçe Allah (cc) zorlaştırdı. Şartlar o derece ağırlaştı ki neredeyse kesecek inek bulamayacak ve helak olacaklardı.

Bu kıssanın bize bakan yönü şudur: İslam’ı öğrenirken bazı emir ve yasaklar nefsimize ağır gelebilir. Kolaylaştırmanın yolu adım atmaktır. En güçlü dua emre icabettir. Kul, iradesini ortaya koyduğu zaman Allah’ın (cc) yardımı ve kolaylaştırması peşinden gelir. (Bk. 4/Nîsa, 66-70)

(Hatırlayın!) Hani siz bir insan öldürmüş ve birbirinizi suçlamıştınız. Allah sizin gizleyip sakladıklarınızı açığa çıkarandır. (2/Bakara 72)

“Hayvanın bir kısmını cesede vurun.” diye emrettik. (O da dile gelip, katilini söyledi.) İşte böylece Allah, ölüleri diriltip ayetlerini sizlere gösterir ki akledesiniz. (2/Bakara 73)

Bu olaydan sonra kalpleriniz katılaştı. Kalpleriniz taş gibi hatta taştan da katıdır. Oysa öyle taşlar vardır ki ondan nehirler fışkırır. Öylesi vardır ki yarılır ve içinden su çıkar. Öylesi de vardır ki Allah’ın korkusundan yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (2/Bakara 74)

İçlerinden bir grubun, Allah’ın kelamını dinleyip iyice anladıktan sonra, bile bile tahrif ediyor olmalarına rağmen size iman edeceklerini mi umuyorsunuz? (2/Bakara 75)

İman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik.” derler. Kendi aralarında baş başa kaldıklarında ise şöyle derler: “Ne diye Allah’ın size açtığı sırlarınızı onlara anlatıyorsunuz? Allah katında aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi? Akletmez misiniz?” (2/Bakara 76)

(Yoksa onlar) gizlediklerini ve açıktan yaptıklarını Allah’ın bildiğini bilmiyorlar mı? (2/Bakara 77)

Onların içinden Kitab’ı bilmeyen ümmiler vardır. (Kitab’a dair) birtakım kuruntulara sahiptirler ve sadece zanna dayalı bilgileri vardır. (2/Bakara 78)

Az bir dünyalık elde etmek için elleriyle kitap yazan, sonra da, “Bu, Allah’ın katındandır.” diyenlere yazıklar olsun. Elleriyle yazdıklarından ötürü yazıklar olsun onlara! (Uydurdukları kitaplar için: “Allah tarafından yazdırıldı.” diyerek) elde ettikleri kazançtan ötürü de yazıklar olsun onlara. (2/Bakara 79)

Tarih boyunca çıkar elde etmek için kitaplar yazan ve bunu Allah’a (cc) nispet eden insanlar var olagelmiştir. Kimi rüyasında, kimi ilham yoluyla, kimi de Peygamber (sav) tarafından kendisine kitap verildiğini iddia etmiş ve etrafına insan toplamıştır. (Bk. 3/Âl-i İmran, 78; 6/En’âm, 93.)

Dediler ki: “Sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacaktır.” De ki: “Allah katından (bu konuya dair) bir söz mü aldınız? (Şayet öyleyse) Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah hakkında bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” (2/Bakara 80)

(Hayır, öyle değil!) Bilakis, kim bir günah kazanır ve hatası onu her yönden kuşatırsa; bunlar ateşin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır. (2/Bakara 81)

İman edip, salih amel işleyenler ise; işte bunlar cennetin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır. (2/Bakara 82)

(Hatırlayın!) Hani biz İsrailoğullarından: “Yalnızca Allah’a ibadet edin, anne babaya, yakın akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik yapın. İnsanlara güzel söz söyleyin. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin.” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç (büyük çoğunluğunuz) sözünüzden döndünüz ve hâlâ yüz çevirmeye devam etmektesiniz. (2/Bakara 83)

(Hatırlayın!) Hani sizden: “Birbirinizin kanını dökmeyin ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın.” diye söz almıştık. Sonra sizler (verdiğiniz sözü) onayladınız ve hâlâ da (bu sözü verdiğinize) şahitlik etmektesiniz. (2/Bakara 84)

Sonra sizler (söz vermenize rağmen) birbirinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarınızdan çıkarıyor, günah ve haddi aşmada onların aleyhine yardımlaşıyorsunuz. (Dindaşlarınız) size esir olarak geldiğinde, onları yurtlarından çıkarmak size haram kılınmasına rağmen fidye alıyorsunuz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası dünya hayatında rezil rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Ahiret gününde de azabın en çetinine uğrayacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir. (2/Bakara 85)

Yahudilere birbirleriyle savaşmaları ve birbirlerini sürgün etmeleri yasaklanmıştı. Onlar Tevrat’ın bu kesin emrini çiğneyip savaşıyorlardı. Savaş esiri olan dindaşlarına Tevrat’ın hükmünü uyguluyor, serbest bırakma karşılığında fidye alıyorlardı. Böylece Kitap’tan işlerine gelene iman ediyor, işlerine gelmeyeni inkâr etmiş oluyorlardı. Bunun gibi işine gelen yerlerde Kitab’a uyan, nefsine zor gelen yerlerde ise işi kitabına uyduranlar, Allah’ın (cc) ayetlerinden bir kısmını inkâr etmiş olurlar. Çünkü din bir bütündür ve tamamı Allah’a (cc) aittir. Tam bir teslimiyetle teslim olunmadan Müslim/mümin olunmaz.

Bunlar öyle kimselerdir ki ahiretlerini dünya hayatı karşılığında satmışlardır. Onlardan azap hafifletilmeyecek, onlara yardım da edilmeyecektir. (2/Bakara 86)

Andolsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik ve onun ardından peş peşe resûller gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da apaçık deliller verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le (Cibril’le) destekledik. Resûl, hevanıza uygun olmayan bir şey getirdiğinde, her seferinde büyüklenecek (o resûllerin) bir kısmını yalanlayıp, bir kısmını öldürecek misiniz? (2/Bakara 87)

Dediler ki: “Kalplerimiz, (senin anlattıklarına karşı) kılıflıdır.” (Hayır, öyle değil!) Bilakis, Allah küfürleri nedeniyle onlara lanet etmiştir. (Bu nedenle) pek az iman ederler. (2/Bakara 88)

Onlara, yanlarında bulunan Kitab’ı doğrulayıcı bir Kitap geldiği zaman -oysa daha önceleri kâfirlere karşı (bu Kitap ile) zafer kazanmayı umuyorlardı- işte bildikleri o şey kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Allah’ın laneti kâfirlerin üzerine olsun. (2/Bakara 89)

Allah’ın dilediği kuluna (lütuf olarak) fazlından indirdiği Kitab’ı kıskançlık/azgınlık yaparak inkâr etmeleri, kendileri için satın aldıkları ne kötü bir şeydir! (Böyle yapmakla) gazap üstüne gazaba uğradılar. (Ahirette de) kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır. (2/Bakara 90)

Onlara: “Allah’ın indirdiğine iman edin.” denildiği zaman derler ki: “Biz, bize indirilene iman ederiz.” Yanlarında olanı doğrulayıp hak olmasına rağmen, onun arkasından geleni (Kur’ân’ı) inkâr ederler. De ki: “Mademki inanıyordunuz, öyleyse bundan önce ne diye Allah’ın nebilerini öldürdünüz?” (2/Bakara 91)

Andolsun ki Musa size apaçık delillerle geldi. Sonra sizler onun ardından buzağıyı (ilah) edindiniz. İşte sizler böyle zalimlersiniz. (2/Bakara 92)

(Hatırlayın!) Hani sizden söz almış ve Tur Dağı’nı tepenizde yükseltmiştik. “Size verdiğimiz (Kitab’a) kuvvetle yapışın ve söz dinleyin.” demiştik. Demişlerdi ki: “İşittik ve isyan ettik.” Küfürleri sebebiyle buzağı sevgisi onların kalplerine içirilmişti/kalpleri buzağı sevgisiyle dolup taşmıştı. De ki: “Şayet müminlerseniz, imanınız size ne kötü bir şey emrediyor!” (2/Bakara 93)

De ki: “Şayet Allah indinde ahiret hayatı insanlara değil yalnızca size aitse ve bu iddianızda doğru iseniz ölümü temenni edin (bakalım).” (2/Bakara 94)

Elleriyle (yapıp) takdim ettiklerinden dolayı ölümü hiçbir zaman temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri bilmektedir. (2/Bakara 95)

Andolsun ki onları dünya hayatına karşı en istekli/hırslı olanlar olarak bulacaksın. (Öyle ki) müşriklerden bile daha düşkündürler dünyaya. Onlardan her biri bin sene yaşamak ister. Ona bu kadar ömür verilmesi onu azaptan kurtaracak değildir. Allah onların yaptıklarını görendir. (2/Bakara 96)

De ki: “Kim Cibril’e düşmanlık ederse (bilsin ki); önünde olan (Kitapları) doğrulayıcı, müminlere hidayet kaynağı ve müjde olan (Kur’ân’ı) Allah’ın izniyle senin kalbine indiren O’dur.” (2/Bakara 97)

Kim de Allah’a, meleklerine, resûllerine, Cibril’e ve Mikail’e düşmanlık ederse şüphesiz ki Allah, kâfirlerin düşmanıdır. (2/Bakara 98)

Yahudiler, Cibril’in (as) savaş meleği olduğunu öne sürerek Peygamber’e (sav) gelen vahyi kabul etmediklerini söylediler. Allah (cc) onları Allah’ın, meleklerin ve resûllerin düşmanı olarak ilan etti. Çünkü bir iman esasını inkâr, tüm iman esaslarını inkâr etmek gibidir.

Nuh’un (as) kavmi yalnızca Nuh’u (as) inkâr ettiler. Ama Allah (cc) şöyle buyurdu: “Nuh’un kavmi gönderilen resûlleri yalanladı.” (26/Şuarâ, 105) Bir peygamberi inkâr etmelerine rağmen, tüm peygamberleri inkâr etmiş kabul edildiler.

Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar nebilerine demişlerdi ki: “Bize bir komutan tayin et, (onun komutanlığında) Allah yolunda savaşalım.” O da demişti ki: “Ya savaş size farz kılındıktan sonra savaşmazsanız?” Demişlerdi ki: “Biz yurtlarımızdan sürülmüş ve evlatlarımızdan men edilmişken nasıl olur da Allah yolunda savaşmayız?” Savaş onlara farz kılınınca azı hariç (savaşmaktan imtina ederek Allah’ın emrinden) yüz çevirdiler. Allah, zalimleri bilendir. (2/Bakara 246)

Nebileri onlara demişti ki: “Onun yöneticiliğinin alameti size getirilecek tabuttur. O (tabutun) içinde Rabbinizden olan (insanların korku ve kaygılarını giderip onları rahatlatan) bir sekinet, Musa ve Harun ailesinin (eşyalarından) geriye kalanlar vardır. O (tabutu) melekler taşır. Şayet müminler iseniz bunda sizin için (ibret alınacak) ayetler vardır.” (2/Bakara 248)

Ehl-i Kitap (olanlar) üzerlerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Bu isteklerine şaşırma!) Şüphesiz ki Musa’dan, bundan daha büyük bir şey istemişlerdi. Dediler ki: “Allah’ı bize (çıplak gözle görecek şekilde) açıkça göster.” Zulümleri nedeniyle onlara yıldırım çarpmıştı. Ardından kendilerine apaçık deliller geldikten sonra buzağıyı (ilah) edindiler. Bu (suçlarını da) bağışladık. Ve Musa’ya apaçık bir delil verdik. (4/Nîsa 153)

Kıssalarını daha önce sana anlattığımız resûllere de kıssalarını anlatmadıklarımıza da (vahyettik). Allah, Musa ile (kesin bir şekilde) konuştu. (4/Nîsa 164)

(Hatırlayın!) Hani Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Sizlerin içinden nebiler göndermiş, sizleri hükümdar yapmış ve âlemlerden kimseye vermediği (hayır ve güzellikleri) size vermiştir.” (5/Mâide 20)

“Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı mukaddes topraklara girin, (kaçmak için) arkanızı dönmeyin. (O hâlde) hüsrana uğrayanlar olarak geri dönersiniz.” (5/Mâide 21)

Dediler ki: “Ey Musa! Orada çok güçlü bir topluluk vardır. Onlar çıkmadan biz oraya girmeyeceğiz. Şayet çıkarlarsa elbette biz gireriz.” (5/Mâide 22)

(Allah’tan) korkanlardan, Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki kişi dedi ki: “Onların üzerine kapıdan girin. Oraya girerseniz şüphesiz ki sizler, galipsiniz. Şayet müminlerseniz yalnızca Allah’a tevekkül edin.” (5/Mâide 23)

Dediler ki: “Ey Musa! (O güçlü topluluk) orada olduğu müddetçe ebediyen oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidip savaşın. Biz burada bekliyor olacağız.” (5/Mâide 24)

Dedi ki: “Rabbim! Ben sadece kendime ve kardeşime söz geçirebilirim/ikimizden sorumluyum. Bizimle fasık olan kavmin arasını ayır.” (5/Mâide 25)

Dedi ki: “Şüphesiz ki o (topraklar), kırk yıl boyunca onlara haramdır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolanırlar. Fasık topluluğa üzülme!” (5/Mâide 26)

Onların ardından Musa’yı, Firavun ve önde gelen avanesine ayetlerimizle yolladık. Onlar (ayetlerimizi inkâr edip, alaya alarak) zulmettiler. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak. (7/A'râf 103)

Musa demişti ki: “Ey Firavun! Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbinden (gelen) bir elçiyim.” (7/A'râf 104)

“Allah’a karşı yalnızca hak olanı söylemek benim görevimdir.” (demişti) “Şüphesiz ki size Rabbinizden apaçık mucizelerle geldim. Artık İsrailoğullarını benimle beraber gönder.” (7/A'râf 105)

(Firavun): “Eğer sen bir ayet/mucize ile gelmişsen ve sözünde de doğruysan hadi getir onu da (görelim).” demişti. (7/A'râf 106)

(Bunun üzerine) Musa asasını attı. (Bir de ne görsün!) O apaçık bir ejderha oluvermiş. (7/A'râf 107)

Elini (koynundan) çekti. (Bir de ne görsün!) Bakanların (gözünü alacak kadar) bembeyaz (bir ele dönüşüvermiş). (7/A'râf 108)

(Buna karşılık) Firavun’un kavminden önde gelen birileri demişlerdi ki: “Şüphesiz ki bu, bilgili/usta bir büyücüdür.” (7/A'râf 109)

(Firavun:) “(Yaptığı bu sihirle) sizi yerinizden yurdunuzdan etmek istiyor. Ne buyurursunuz?” (demişti.) (7/A'râf 110)

Firavunlar tevhid daveti karşısında söyleyecek söz bulamayınca, vatan-millet edebiyatı yapmaya başlarlar. “Ülkeyi bölecekler!”, “Sizi yurdunuzdan edecekler!” gibi söylemler, tevhid daveti karşısında söyleyecek sözü olmayan ve kibirleri davete icabet etmelerine engel olan suçlu günahkârların ortak cümleleridir.

(Önde gelenler) dediler ki: “Ona ve kardeşine (vereceğin cezayı) ertele. Şehirlere toplayıcı adamlar sal.” (7/A'râf 111)

“Usta büyücülerin tamamını sana getirirler.” (7/A'râf 112)

Büyücüler Firavun’a geldiler: “Şayet biz (Musa’ya) üstün gelirsek herhâlde bize (dolgun) bir ücret verirsin artık değil mi?” dediler. (7/A'râf 113)

“Evet, şüphesiz (üstün geldiğiniz takdirde) bana yakınlaştırılmış (gözde adamlarımdan) olacaksınız.” demişti. (7/A'râf 114)

Firavuni sistemler, insanları değersizleştirip para ve makama bağımlı hâle getirirler. Dolgun bir ücret ve yapılan özel propagandalarla itibar kazandırılan mevkilerin isimleri dahi, insanların tüm değerleri ayaklar altına almasına ve firavunların yanında saf tutmasına vesile olur.

Bu, uzun yıllar yapılan bilinçli kampanyaların doğal neticesidir. Günümüzde ücretin yerini maaş, yakınlaşmanın yerini de diplomalar ve resmî ünvanlar almıştır.

Bu iki vasıtayla esir alınanlar, tevhid davetçilerinin ne söylediklerini ve neye davet ettiklerini duymaya tahammül etmez, anlamak istemezler. Ve Firavun adına, onun safında kıran kırana bir mücadeleye girişirler.

(Büyücüler:) “Ey Musa! Ya önce sen (hünerini) sergile ya da biz başlayalım. (Ne dersin?)” demişlerdi. (7/A'râf 115)

Demişti ki: “Başlayın.” (Sihir aletlerini yere) atınca insanların gözlerini büyülediler, onları dehşete düşürdüler ve büyük bir sihir ortaya koydular. (7/A'râf 116)

Biz, Musa’ya: “Asanı yere at.” diye vahyettik. (Bir de ne görsünler!) O, onların uydurduklarını yutuvermiş. (7/A'râf 117)

Artık hakikat ortaya çıktı ve onların yaptıkları bir hiç olup gitti. (7/A'râf 118)

Oracıkta yenilmiş ve küçük düşmüşlerdi. (7/A'râf 119)

Sihirbazlar (gördükleri karşısında) secdeye kapanmışlardı. (7/A'râf 120)

Demişlerdi ki: “Biz, âlemlerin Rabbi olan (Allah’a) iman ettik.” (7/A'râf 121)

“Musa’nın ve Harun’un Rabbi olan (Allah’a).” (7/A'râf 122)

Firavun dedi ki: “(Ben) size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi? Şüphesiz ki bu (yaptığınız), buranın halkını yurtlarından sürüp çıkarmak için (Musa ile beraber) tezgâhladığınız bir tuzaktır. Pek yakında (yapacaklarımı) bileceksiniz/anlayacaksınız.” (7/A'râf 123)

Ayet, firavunların değişmez iki anlayışına işaret etmektedir. Firavunlar, iman da dahil her şeyin kendi izinlerine tabi olmasını isterler. İnsanlar, onların izin verdiği kadarına inanabilir, onların meşru kabul ettiği din ve ideolojileri benimseyebilirler.

Firavunların bir başka ortak özellikleri, onların yanında yer alan herkes ne zih, vatansever, milletini sever; onların yanında yer almayanlar -düne kadar en yakınlar dahi olsa- tuzakçı, vatanı bölmeye çalışan, millet düşmanıdır.

“Kuşkusuz, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesip sonra da sizi topluca asacağım.” (7/A'râf 124)

Demişlerdi ki: “Şüphesiz bizler Rabbimize döneceğiz.” (7/A'râf 125)

“Bizden intikam almanın tek nedeni, Rabbimizin ayetleri bize geldiğinde ona inanmamızdır. Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslimler/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullar olarak canımızı al.” (7/A'râf 126)

Firavun’un kavminden önde gelenler demişlerdi ki: “Sen, Musa’yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve ilahlarını terk etsinler diye mi bırakacaksın?” (Firavun onları yatıştırmak için) demişti ki: “Erkek çocuklarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Şüphesiz ki biz, onların üzerinde kahredici bir güce sahibiz.” (7/A'râf 127)

Musa kavmine: “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin!” demişti. “Şüphesiz ki yeryüzü, Allah’ındır ve ona kullarından dilediğini mirasçı/sahip kılar. Akıbet/mutlu son muttakilerindir.” (7/A'râf 128)

Demişlerdi ki: “Sen gelmeden önce de eziyet görüyorduk; sen geldikten sonra da eziyet görmeye devam ediyoruz!” Demişti ki: “(Böyle düşünmeyin!) Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve sizi yeryüzünün halifeleri (onların yerine geçen yöneticileri) kılar. Böylece sizin nasıl işler yapacağınızı gözler.” (7/A'râf 129)

Andolsun ki biz, Firavun ailesini düşünüp öğüt alırlar diye uzun yıllar kıtlık ve meyvelerden eksiltme ile imtihan ettik. (7/A'râf 130)

Onlara bir iyilik geldiğinde: “Biz bunu hak ettik.” derlerdi. Başlarına bir kötülük geldiğinde: “Musa’nın ve beraberinde olanların uğursuzluğudur.” (derlerdi.) Dikkat edin! Onların uğursuzluk (saydıkları musibetlerin tamamı) Allah katındandır. Fakat onların birçoğu bilmezler. (7/A'râf 131)

Demişlerdi ki: “Bizi büyülemek için ne ayet/mucize getirirsen getir, yine de sana iman etmeyeceğiz.” (7/A'râf 132)

(Bunun üzerine) ayrı ayrı ayetler/mucizeler olan tufan, çekirge, (bit, pire, böcek vb.) haşerat, kurbağalar ve kan yolladık üzerlerine. Yine büyüklenip kibre kapıldılar ve suçlu günahkâr bir toplum oldular. (7/A'râf 133)

Azap üzerlerine çökünce: “Ey Musa! Senin yanında bulunan (Allah’ın) ahdiyle bizim için Rabbine dua et. Bu azabı bizden giderirsen andolsun ki sana iman edecek ve İsrailoğullarını seninle beraber yollayacağız!” demişlerdi. (7/A'râf 134)

Ulaşacakları bir zamana kadar azabı kaldırınca, (bir de ne göresin) onlar sözlerini bozmuşlar bile. (7/A'râf 135)

(Bunun üzerine) onlardan intikam aldık. Ayetlerimizi yalanlamaları ve ona karşı gafil olmaları nedeniyle onları suda boğduk. (7/A'râf 136)

Bereketli kıldığımız toprakların doğusuna ve batısına zayıf bırakılmış topluluğu mirasçı kıldık. Sabretmelerine karşılık Rabbinin güzel vaadi İsrailoğulları için gerçekleşti. Firavun ve kavminin yaptıkları ve bina edip yükselttiklerini yerle bir ettik. (7/A'râf 137)

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putları olan ve sürekli o (putlara) tapan bir kavme geldiler. “Ey Musa! Onların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah yap.” demişlerdi. “Şüphesiz sizler, cahillik eden bir topluluksunuz.” demişti. (7/A'râf 138)

(Benzemeye çalıştığınız putperestlerin) içinde bulundukları hâl, yok olup gitmeye mahkûmdur. Yaptıkları da (Allah katında) batıldır/geçersizdir. (7/A'râf 139)

Demişti ki: “Sizi âlemlere faziletli/üstün kılmışken, size Allah’ın dışında bir ilah mı arayayım?” (7/A'râf 140)

(Hatırlayın!) Hani azabın en kötüsünü size reva gören, erkek çocuklarınızı öldürüp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtarmıştık sizleri. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı. (7/A'râf 141)

Musa ile otuz gece için sözleştik. Buna ayrıca on gün ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk güne tamamlandı. Musa kardeşi Harun’a dedi ki: “Kavmimde benim yerime geç. Islah et ve bozguncuların yoluna uyma.” (7/A'râf 142)

Musa tayin edilen yere gelip, Rabbi onunla konuşunca: “Rabbim! Bana göster de seni göreyim.” demişti. Allah buyurdu ki: “Beni göremeyeceksin. Fakat dağa bak. Eğer yerinde durabilirse beni göreceksin.” Allah dağa tecelli edince onu paramparça etti ve Musa düşüp bayıldı. Ayılınca da: “Seni (tüm eksikliklerden) tenzih ederim. Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim.” demişti. (7/A'râf 143)

(Allah) buyurdu ki: “Ey Musa! Sana verdiğim risaletim ve seninle konuşmamla seni insanlara üstün/seçkin kıldım. Sana verdiğime kuvvetle yapış ve şükredenlerden ol.” (7/A'râf 144)

O levhalarda ona her şeyden bir öğüt ve her şeye dair tafsilatlı bilgiler yazdık. “Ona kuvvetle tutun ve kavmine de emret, ona en güzel şekilde tutunsunlar. Fasıklar (cezalandırıldıklarında) yurtlarının (ne hâle geldiğini) size göstereceğim.” (7/A'râf 145)

Hakları olmadığı hâlde yeryüzünde büyüklenip kibre kapılanları ayetlerimden çevireceğim. (İlgisiz kalacaklar, duysalar dahi anlamayacaklar.) Onlar bütün ayetleri görseler de inanmazlar. Rüşd/olgunluk/doğruluk yolunu görseler de onu yol edinmezler. Azgınlık yolunu gördüklerinde (hemen benimser) kendilerine yol edinirler. Bu, ayetlerimizi yalanlamaları ve ayetlerden gafil olmaları nedeniyledir. (7/A'râf 146)

Hakkın anlaşılmasına engel olan sebepler için bk. 6/En’âm, 25.

Ayetlerimizi ve ahiret karşılaşmasını yalanlayan kimselerin amelleri boşa gitmiştir. (Ne bekliyorlardı?) Yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı? (7/A'râf 147)

Musa’nın kavmi onun ardından süs eşyalarından yapılmış, (aldığı hava nedeniyle) ses çıkaran bir buzağı heykelini ilah edindi. O (buzağının) onlarla konuşmadığını ve onları doğru yola hidayet edemediğini görmediler mi? Onu (ilah) edindiler ve (zaten) zalim idiler (veya onu ilah edinmekle zalim/müşrik oldular). (7/A'râf 148)

(Başlarını ellerinin arasında alıp) yaptıklarına pişman oldukları ve kesinlikle saptıklarını anladıkları vakit demişlerdi ki: “Şayet Rabbimiz bize merhamet edip bizi bağışlamazsa elbette hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (7/A'râf 149)

Musa kavmine öfkeli ve üzgün bir hâlde döndüğü zaman: “Arkamdan ne kötü işler ettiniz. Rabbinizin emrinin bir an olmasını istediniz (öyle mi)?” demişti. Levhaları fırlattı ve kardeşinin başını (saçından) tutup kendisine çekti. (Harun:) “Ey anamın oğlu! (Sandığın gibi değil!) Bu topluluk beni zayıf buldular ve neredeyse beni öldüreceklerdi. Bana, düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni zalimler topluluğuyla bir tutma.” demişti. (7/A'râf 150)

(Bunun üzerine) Musa demişti ki: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla ve bizi rahmetine dahil et. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” (7/A'râf 151)

Şüphesiz ki buzağıyı (ilah) edinenlere, Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında zillet erişecektir. Biz (şirk koşarak Allah’a) iftira edenleri böyle cezalandırırız işte! (7/A'râf 152)

Kötülükler işleyip, sonrasında tevbe edip iman edenlere gelince; hiç şüphesiz Rabbin, onun ardından (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir. (7/A'râf 153)

Musa’nın öfkesi yatışınca (yere atmış olduğu) levhaları aldı. Onun nüshasında: “Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet vardır.” (yazılıydı.) (7/A'râf 154)

Musa, tayin edilen randevu için kavminden yetmiş kişiyi seçti. (“Allah’ı açıktan görmeden iman etmeyiz.” sözlerine ceza olarak) onları şiddetli bir sarsıntı yakalayınca demişti ki: “Rabbim! Dileseydin bundan önce bunları da beni de helak ederdin. İçimizdeki sefihlerin/kıt akıllıların yaptığından dolayı bizi helak mı edeceksin? O, senin sınamandan başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırır, dilediğini de hidayet edersin. Sen, bizim velimizsin/dostumuzsun. Bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (7/A'râf 155)

“Bize bu dünyada da ahirette de iyilik yaz. Şüphesiz ki (tevbe edip, hidayetini umarak) sana yöneldik.” (Allah) buyurdu ki: “Azabıma gelince, onu dilediğime isabet ettiririm. Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır. Onu, korkup sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize iman edenlere yazacağım.” (7/A'râf 156)

“Onlar ki yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de yazılı olarak (sıfatlarını) buldukları ümmi olan Resûl Nebi’ye uyarlar. Onlara iyiliği emreder, kötülükten sakındırır; temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar; sırtlarındaki ağır yükü ve zincirlerini kaldırır. Ona iman edenler, onu saygı ile yüceltenler, ona yardım edenler ve onunla beraber indirilen Nur’a (Kur’ân’a) uyanlar... İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridirler.” (7/A'râf 157)

Musa’nın kavminden öyle bir topluluk vardır ki hakka çağırır ve hakla hükmederler. (7/A'râf 159)

Biz, onları on iki ayrı oymak olarak gruplara ayırdık. Kavmi Musa’dan su talebinde bulunduğunda Musa’ya: “Asanı taşa vur.” diye vahyettik. (Asasını taşa vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı. Her insan topluluğu su içeceği çeşmeyi bildi. Bulutlarla onları gölgeledik ve üzerlerine kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Sonra:) “Allah’ın sizi rızıklandırdığı temiz şeylerden yiyin.” (dedik.) Onlar bize zulmetmediler. (İşledikleri günahlarla) kendilerine zulmediyorlardı. (7/A'râf 160)

Onlara: “Bu beldeye yerleşin, orada dilediğiniz yerden yiyin, ‘Hıttatun/günahlarımızı dök.’ deyin, kapıdan secde ederek girin ki biz de hatalarınızı bağışlayalım. Muhsinlere/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlara (ihsanlarımızı) arttıracağız.” denildiğinde, (7/A'râf 161)

Onlardan zalim olanlar, kendilerine söylenen sözü başkasıyla değiştirdiler. Biz de zulümlerine karşılık gökten bir azap saldık üzerlerine. (7/A'râf 162)

Onlara deniz kıyısındaki (o sahil) kasabasının durumunu da sor. Hani onlar Cumartesi gününde (avlanma yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. Cumartesi yasağına uyduklarında balıklar her taraftan akın ediyordu. Yasağa uymadıklarında ise gelmiyorlardı. İşte biz, fasıklıkları nedeniyle onları böyle imtihan ediyorduk. (7/A'râf 163)

Onlardan bir topluluk: “Allah’ın helak edeceği ya da çetin bir azaba çarptıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz?” dediği zaman: “Rabbinize sunacağımız bir mazeretimiz olsun ve umulur ki korkup sakınırlar.” demişlerdi. (7/A'râf 164)

Kendilerine hatırlatılanı unuttukları vakit, kötülükten alıkoyanları kurtarmış, zalimleri ise fasıklıkları sebebiyle zorlu bir azapla yakalayıvermiştik. (7/A'râf 165)

Yasaklandıkları şeyi yapmakta diretince: “Alçak maymunlar olun!” demiştik. (7/A'râf 166)

O zaman Rabbin, kıyamete kadar onlara en kötü azabı reva görecek birilerini yollayacağını/musallat edeceğini bildirdi. Şüphesiz ki Rabbinin cezalandırması pek çabuktur. Şüphesiz ki O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir. (7/A'râf 167)

Onları yeryüzünde topluluklar hâlinde böldük. İçlerinde salih kimseler olduğu gibi böyle olmayanlar da vardır. (Takva ve salihliğe) dönerler diye onları iyilikler ve kötülüklerle imtihan ettik. (7/A'râf 168)

Sonra onların yerine Kitab’a da mirasçı olan bir topluluk geçti. Dünya malının değersiz olanını alıyor ve: “Günahlarımız bağışlanacak.” diyorlardı. (Güya tevbe etmelerine rağmen) değersiz bir dünya malı geldiğinde yine onu alıyorlar. Oysa Allah’a karşı yalnızca hak olanı söyleyeceklerine dair onlardan Kitap sözü alınmamış mıydı? Kitab’ın içindekileri de sürekli okuyanlardı hâlbuki. Ahiret yurdu korkup sakınanlar için daha hayırlıdır. Akletmez misiniz? (7/A'râf 169)

Kitab’a (dört elle) yapışanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya! Şüphesiz biz, ıslah edenlerin ecirlerini zayi etmeyiz. (7/A'râf 170)

Kur’ân’ın bütünlüğü içinde Yahudilerin, kendilerine indirilen Kitap karşısında üç sınıf olduğunu görürüz:

a. Kitap’tan hiçbir şey bilmeyen, kulaktan duyma bilgileri kitap zanneden ümmiler (2/Bakara, 78).

b. Kitab’ı okuyup durduğu hâlde onu tahrif edenler (5/Mâide, 13), Kitab’ın ayetlerini gizleyenler (3/Âl-i İmran, 187), elde edeceği bir dünyalık için Kitab’ın ayetlerini satanlar (2/Bakara, 79), yönetici ve sermaye sahiplerini razı etmek için Kitab’ın hükümlerini eğip bükenler (7/A’râf, 175-176), işine geldiğinde Kitab’ın hükümlerine uyan, gelmediğinde yüz çevirenler (24/Nûr, 47-50).

c. Kitab’a dört elle sarılıp onun içindeki hükümleri uygulamaya çalışan salihler (7/A’râf, 170).

Bu üç sınıf da Kitab’a iman ettiğini iddia etmektedir. Allah (cc), birinci ve ikinci grubun iddialarını yalanlamakta ve onların kâfir olduğuna hükmetmektedir.

(Bk. 2/Bakara, 79, 85, 101; 3/Âl-i İmran, 7; 4/Nîsa, 105; 5/Mâide, 43, 44, 67...) Üçüncü sınıfın iman iddiasını kabul etmekte ve bunların mümin olduğuna hükmetmektedir. (Bk. 2/Bakara, 121; 24/Nûr, 51)

(Hatırlayın!) Hani bir zamanlar (Tur) Dağı’nı bir gölgelik gibi tepelerinde yükseltmiştik de onun tepelerine düşeceğini sanmışlardı. (O sırada onlara şöyle öğüt vermiştik:) “Size verdiğimize kuvvetle yapışın ve içindekileri hatırlayın ki korkup sakınasınız.” (7/A'râf 171)

(Hatırla!) Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Demişlerdi ki: “Evet! (Sen bizim Rabbimizsin!) Şahit olduk.” (Bu,) kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik.” dememeniz içindir. (7/A'râf 172)

Ya da: “Babalarımız daha önce şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelen (ve onları taklit eden) bir nesiliz. Batıl ehlinin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?” dememeniz içindir. (7/A'râf 173)

Ruhlar âleminde insanlardan alınan bu söz, sözlerin en önemlisi ve en değerlisi olan tevhid misakıdır. İnsan yaratıcı, rızık verici, mülk sahibi, kainatın işlerini düzenleyen ve koyduğu yasalarla insanları terbiye eden bir Rab olarak Allah’ı (cc) tanıyacağına ve hiçbir varlığa bu yetkileri vermeyeceğine dair söz vermiştir. Ayet, tevhid misakının alınma nedeni olarak iki sebep zikretmiştir:

İlki: “Ben cahildim.”, “Habersizdim.”, “Duymadım.”, “Bilmiyorum.” gibi mazeretleri ortadan kaldırmaktır. Çünkü Allah (cc), insandan söz almakla kalmamış, onu tevhid fıtratı üzere yaratmıştır. (Bk. 30/Rûm, 30) Ayrıca kâinat baştan sona Allah’ın (cc) varlık ve birliğine işaret eden ayetlerle donatılmıştır. (Bk. 2/Bakara, 163-164) Tüm bunlara ilaveten resûller yollanmış ve insanları tevhide davet etmişlerdir. (Bk. 4/Nîsa, 165) Bunca delile rağmen cehalet, yaratılış gayesi olan tevhid hususunda mazeret değildir.

İkincisi ise: “Babama, hocama, şeyhime, liderime uydum, taklit ettim.” gibi kişinin taklitçi olduğuna dair özrünü ortadan kaldırmaktır.

Allah’a (cc) şirk koşan kişinin taklidinin mazeret olmadığına dair bk. 2/Bakara, 166-167; 7/A’râf, 38-39; 14/İbrahim, 21; 33/Ahzâb, 67-68; 34/Sebe’, 31-33.

Sonra, onların ardından Firavun’a ve ileri gelenlere, Musa ve Harun’u ayetlerimizle yolladık. Fakat onlar (ayetlerimize ve resûllerimize karşı) büyüklenmişlerdi. Onlar, suçlu günahkâr bir kavimdi. (10/Yûnus 75)

Tarafımızdan onlara hak geldiği zaman: “Şüphesiz ki bu, apaçık bir sihirdir.” demişlerdi. (10/Yûnus 76)

Musa demişti ki: “Hak size geldiğinde, ‘bu sihir’ mi diyorsunuz? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa eremezler.” (10/Yûnus 77)

“Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan bizleri uzaklaştırmak ve yeryüzünde büyüklük/otorite siz ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz, ikinize de inanmayız.” demişlerdi. (10/Yûnus 78)

Firavun: “Bana bütün usta büyücüleri getirin.” demişti. (10/Yûnus 79)

Sihirbazlar gelince Musa: “Atın (bakalım) ne atacaksanız.” demişti. (10/Yûnus 80)

Onlar (ellerindekileri) atınca, Musa demişti ki: “Bu yaptığınız büyüdür. Şüphesiz ki Allah, onu iptal edecektir. (Çünkü) Allah, bozguncuların yaptığını ıslah etmez.” (10/Yûnus 81)

Suçlu günahkârlar istemese de Allah, kelimeleriyle hakkı ortaya çıkaracaktır. (10/Yûnus 82)

Kavminden bir grup genç dışında kimse Musa’ya iman etmedi. (O gençler de) Firavun’un ve ileri gelenlerin kendilerine işkence etmesinden korkarak iman etmişlerdi. Çünkü Firavun, yeryüzünde üstünlük taslayan bir despot ve haddi aşan bir taşkındı. (10/Yûnus 83)

Allah’ın (cc) çoğunluk ve azınlık hakkında söyledikleri için bk. 11/Hûd, 40.

Musa demişti ki: “Ey kavmim! Şayet Allah’a inanıp O’na teslim olduysanız yalnızca O’na tevekkül edin.” (10/Yûnus 84)

(Bunun üzerine:) “Allah’a tevekkül ettik.” demişlerdi. “Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğuna fitne kılma. (Bize üstün gelirlerse hak yolda olduklarını zannederler. Onlara fitne olmuş oluruz.)” (10/Yûnus 85)

“Ve bizleri rahmetinle kâfirler topluluğundan kurtar.” (10/Yûnus 86)

Biz Musa’ya ve kardeşine şöyle vahyetmiştik: “Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın. Evlerinizi (içinde namaz kılınan) kıblegâh hâline getirin. Namazı dosdoğru kılın. Müminleri de müjdele.” (10/Yûnus 87)

Musa demişti ki: “Rabbimiz! Sen Firavun’a ve ileri gelen çevresine dünya hayatında bir süs ve mallar verdin. Rabbimiz! Yolundan saptırsınlar diye mi (bunları verdin)? Rabbimiz! Onların mallarını silip süpür ve kalplerini öyle bir sıkıp mühürle ki can yakıcı azabı görünceye dek iman etmesinler.” (10/Yûnus 88)

Allah buyurdu ki: “Muhakkak ki siz ikinizin duası kabul oldu. Öyleyse dosdoğru olun ve bilmeyenlerin yoluna uymayın sakın.” (10/Yûnus 89)

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları takibe koyuldu. Nihayet boğulma hali onu yakalayıverince: “İsrailoğullarının inandığı (gibi) O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah olmadığına inandım. Ve ben Müslimlerdenim/şirki terk ederek tevhidle (Allah’a) yönelen kullardanım.” demişti. (10/Yûnus 90)

(Demek) şimdi ha! (Oysa) daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. (10/Yûnus 91)

Bugün bedenini kurtaracağız ki sonradan gelenlere ibret olasın. Şüphesiz ki insanların büyük çoğunluğu ayetlerimizden gafildirler. (10/Yûnus 92)

Andolsun ki İsrailoğullarını imrenilecek bir yurda yerleştirdik ve onları temiz yiyeceklerle rızıklandırdık. Onlara ilim gelinceye dek anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz ki Rabbin, kıyamet günü ihtilaf ettikleri konularda aralarında hükmedecektir. (10/Yûnus 93)

Andolsun ki biz, Musa’yı: “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat.” diye ayetlerimizle yolladık. Şüphesiz ki bunda, çok sabırlı olan ve çokça şükredenler için (ibret alınacak) ayetler vardır. (14/İbrahîm 5)

(Hatırlayın!) Hani Musa kavmine demişti ki: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı. Onlar size azabın en kötüsünü reva görüyor, erkek çocuklarını boğazlıyor, kadınları sağ bırakıyorlardı. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardır.” (14/İbrahîm 6)

(Yine hatırlayın ki) Rabbiniz: “Andolsun ki şükrederseniz kesinlikle arttırırım, nankörlük ederseniz şüphesiz, benim azabım pek çetindir.” diye ilan etmişti. (14/İbrahîm 7)

Musa demişti ki: “Siz ve yeryüzünde bulunanların tamamı kâfir olsanız şüphesiz ki Allah, (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) Ğaniy, (her daim övgüyü hak eden ve varlıklar tarafından övülen) Hamîd’dir.” (14/İbrahîm 8)

(Musa) demişti ki: “Rabbim! Göğsümü genişlet!” (20/Tâhâ 25)

“İşimi kolaylaştır.” (20/Tâhâ 26)

“Dilimdeki bağı/düğümü çöz ki sözümü anlayabilsinler.” (20/Tâhâ 27-28)

“Ailemden bir vezir/yardımcı ihsan et bana.” (20/Tâhâ 29)

“Kardeşim Harun’u.” (20/Tâhâ 30)

“Onunla gücümü pekiştir.” (20/Tâhâ 31)

“Onu (davet) görevime ortak et.” (20/Tâhâ 32)

“Ta ki seni çokça tesbih edelim.” (20/Tâhâ 33)

“Çokça zikredelim.” (20/Tâhâ 34)

“Şüphesiz ki sen, bizi görensin.” (20/Tâhâ 35)

Buyurdu ki: “İstediğin sana verildi ey Musa!” (20/Tâhâ 36)

“Andolsun ki bir seferinde daha sana iyilikte bulunmuştuk.” (20/Tâhâ 37)

“Hani annene (senin kurtuluşun için) vahyolunması gerekeni vahyediyorduk.” (20/Tâhâ 38)

“(Onu) tabuta koy, (sonra tabutu) nehre bırak. Su onu sahile atsın/çıkarsın. Benim ve onun düşmanı onu alsın. Gözlerimin önünde yetiştirilesin diye senin üzerine bir sevgi bıraktım. (Seni her gören sever.)” (20/Tâhâ 39)

“Hani kız kardeşin yürüyor ve: ‘Ona iyi bakacak/bakımını üstlenecek birilerini göstereyim mi size?’ diyordu. Gözleri aydın/içi ferah olsun ve üzülmesin diye seni, annene geri çevirdik. Bir insanı öldürmüştün de seni (o cinayetin) derdinden/tasasından kurtarmış ve seni çeşitli imtihanlara tabi tutmuştuk. Medyen halkı arasında senelerce kalmış, sonra da (belirlenmiş) bir kaderle buraya (Mısır’a) gelmiştin ey Musa!” (20/Tâhâ 40)

“Ben seni kendim için (risalet davasını yüklenesin diye) seçip yetiştirdim.” (20/Tâhâ 41)

“Sen ve kardeşin ayetlerimle (Firavun’a) gidin ve beni zikretmekte gevşeklik göstermeyin.” (20/Tâhâ 42)

Firavunî sistemlerle mücadelede, Allah’ı (cc) anmak/zikretmek, muvahhidin en önemli güç kaynağıdır. Zira Allah’ı anan, Allah (cc) tarafından anılır. (2/Bakara, 152)

İsmi Mele-i A’lâ’da övgüyle geçen biri yeryüzünün en güçlülerindendir. Çünkü arkasında Mele-i A’lâ’nın görünmez orduları vardır. Firavunların tehditleri karşısında Allah’ı anmak, kalbi teskin edip yatıştıran (13/Ra’d, 28) ve ayakları sabit kılan (8/Enfâl, 45) bir etkiye sahiptir.

“İkiniz Firavun’a gidin; çünkü o azgınlaştı.” (20/Tâhâ 43)

“Ona yumuşak bir söz söyleyin. Umulur ki öğüt alır ya da korkar.” (20/Tâhâ 44)

Firavun’a söylenen yumuşak söz için bk. 79/Naziat, 17-19.

Demişlerdi ki: “Rabbimiz! Şüphesiz ki onun bize karşı taşkınlığından ve azgınlaşmasından korkuyoruz.” (20/Tâhâ 45)

Buyurmuştu ki: “Korkmayın! Şüphesiz ki ben, sizinle beraberim; işitiyor ve görüyorum.” (20/Tâhâ 46)

“Ona varın ve deyin ki: ‘Şüphesiz ki biz, Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber yolla, onlara azap etme! Muhakkak sana, Rabbinden ayetle/mucizeyle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun.’ ” (20/Tâhâ 47)

“Şüphesiz ki bize şöyle vahyolundu: ‘Azap, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üzerinedir.’ ” (20/Tâhâ 48)

(Firavun) demişti ki: “Sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?” (20/Tâhâ 49)

“Rabbimiz, her şeye hilkatini (cinsine en uygun olanı) veren ve sonra da yol gösterendir.” demişti. (20/Tâhâ 50)

(Firavun) demişti ki: “Geçmişte olanlar ne olacak o hâlde?” (20/Tâhâ 51)

Firavun hak karşısında söyleyecek söz bulamayınca her dönemin en kullanışlı kozu olan “geçmiş kartını” kullandı. Musa’nın (as) daveti kendilerine ulaşmadan ölenler ne olacaktı? Onlar putlara tapıyordu. Neden Musa’nın (as) anlattığı doğrulara ulaşamamışlardı? Yoksa insanların yücelttiği ataları Musa’ya (as) göre azabı hak eden şaşkınlar mıydı? Hak karşısında söyleyecek hiçbir sözü olmayanların, zaman zaman gündeme getirdiği bu soru, kutsanan ataların hükmünü gündeme getirip, insanları tevhid davetçileri aleyhine kışkırtmak ve davetçileri sonu gelmez bir tartışmanın içine çekmek içindir. Asırlar sonra akrabalarını Allah Resûlü’ne (sav) kışkırtmak ve aşiret himayesini kaldırmak için Ebu Cehil’in: “Sorun bakalım Muhammed’e! Onu büyüten, Kureyş’in efendisi Abdulmuttalib nerede?” sorusu aynı amaca matuftur.

Bu ve benzeri sorulara nasıl cevap verilmelidir? Kendisine Kitap, ilim ve hikmet verilmiş Musa (as) şöyle cevap vermiştir:

Demişti ki: “Onların bilgisi, Rabbimin yanında bir Kitap’tadır. Rabbim, şaşırmaz da unutmaz da.” (20/Tâhâ 52)

Andolsun ki daha önce Harun şöyle demişti: “Kavmim! Siz ancak bununla fitneye düşürüldünüz. Şüphesiz ki sizin Rabbiniz Er-Rahmân’dır. Bana uyun ve emrime itaat edin.” (20/Tâhâ 90)

Demişlerdi ki: “Musa geri dönünceye kadar onun başında beklemeye devam edeceğiz.” (20/Tâhâ 91)

Sonra onların ardından Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimiz ve apaçık bir delille yolladık. (23/Mü'minûn 45)

Firavun’a ve ileri gelen yakınlarına. Büyüklendiler. Onlar, kendilerini üstün gören (insanlara tepeden bakan bir) kavimdiler. (23/Mü'minûn 46)

Dediler ki: “Hâlihazırda kavimleri bize kulluk yapmakta olan ve bizim gibi insan olan iki kişiye mi iman edeceğiz?” (23/Mü'minûn 47)

Onları yalanladılar ve helak edilenlerden oldular. (23/Mü'minûn 48)

Andolsun ki hidayet bulmaları için Musa’ya Kitap verdik. (23/Mü'minûn 49)

Hani Rabbin Musa’ya seslenmişti: “Zalimler topluluğuna git.” (26/Şuarâ 10)

“Firavun’un kavmine... Korkup sakınmazlar mı?” (26/Şuarâ 11)

Demişti ki: “Rabbim! Şüphesiz ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.” (26/Şuarâ 12)

“Göğsüm daralıyor, dilim tutuluyor. Harun’a da (benimle beraber) risalet vazifesi ver.” (26/Şuarâ 13)

“Onların (bana karşı kullanacakları) bir suçum da var. Beni öldürmelerinden korkuyorum.’ ” (26/Şuarâ 14)

Buyurmuştu ki: “Asla! Ayetlerimle gidin, biz sizinle beraberiz, işitmekteyiz!” (26/Şuarâ 15)

“Firavun’a gidin ve deyin ki: ‘Kuşkusuz biz, âlemlerin Rabbi olan (Allah’ın) elçileriyiz.’ ” (26/Şuarâ 16)

“İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.” (26/Şuarâ 17)

(Firavun) demişti ki: “Seni çocukken biz yetiştirmedik mi? Ömrünün çoğu yılını bizim aramızda geçirmedin mi?” (26/Şuarâ 18)

Firavunların ortak karakteri, Allah’ın (cc) verdiği rızkı insanların başına kakmalarıdır. Tevhidle Allah’a (cc) yönelen, Firavunların otorite ve rububiyet iddiasını reddeden muvahhidlere: “Sizi, biz eğitmedik mi? İşinizi, aşınızı vermedik mi?” diyerek onları nankörlükle suçlarlar. Oysa Allah’ın (cc) mülkünde, Allah’a (cc) rağmen hâkimiyet iddiasında bulunarak en büyük nankörlüğü onlar yapmışlardır.

“Ve yapacağını yapmış (bizden birini öldürmüştün). Sen nankörlerdensin.” (26/Şuarâ 19)

(Musa) dedi ki: “Ben o işi yaptığım zaman (henüz Allah’tan vahiy almayan) bir bilgisizdim.” (26/Şuarâ 20)

“Sizden korktuğum için de kaçtım. (Akabinde) Rabbim bana hüküm (nübüvvet) verdi ve beni gönderilmiş resûllerden kıldı.” (26/Şuarâ 21)

“Bana minnetini ettiğin nimet de, İsrailoğullarını köleleştirmenden olsa gerek!” (26/Şuarâ 22)

Firavun demişti ki: “Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?” (26/Şuarâ 23)

Demişti ki: “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şayet yakinen inanırsanız (böyledir).” (26/Şuarâ 24)

(Firavun) çevresindekilere: “İşitmiyor musunuz?” demişti. (26/Şuarâ 25)

(Musa) demişti ki: “Sizin ve evvelki atalarınızın Rabbidir.” (26/Şuarâ 26)

(Firavun) demişti ki: “Size gönderilen bu Resûlünüz kesinlikle delidir.” (26/Şuarâ 27)

(Musa) demişti ki: “Doğunun, batının ve ikisi arasında olanların Rabbidir. Şayet aklederseniz.” (26/Şuarâ 28)

Firavun, Musa’yı (as) kızdırmak ve konuyu dağıtmak için elinden geleni yapmıştır. “Allah kim?” demiş, çevresinde bulunanları kışkırtmaya çalışmış, Musa’ya (as) deli demiş... Musa (as) ise onun sözlerine cevap vermeden, ana mesajı farklı cümlelerle tekrar etmiştir. Tevhid davetini sabote etmek isteyenlere karşı takınılması gereken tavır, bu kıssayla öğretilmiştir. Yan sorulara cevap vermeden, hakaret ve saldırıları duymaksızın ana mesajı farklı cümlelerle tekrar edip, firavun tıynetli insanların oyununa gelmemek... (Benzer bir üslup için bk. 20/Tâhâ, 51-52.)

Demişti ki: “Şayet benim dışımda bir ilah edinecek olursan hiç şüphesiz, seni hapse atacağım.” (26/Şuarâ 29)

Demişti ki: “Apaçık bir belgeyle gelmiş olsam da mı?” (26/Şuarâ 30)

Demişti ki: “Şayet doğru söylüyorsan getir onu (bakalım)!” (26/Şuarâ 31)

(Bunun üzerine) Musa asasını attı. (Bir de ne görsün) o, apaçık bir ejderha oluvermiş. (26/Şuarâ 32)

Elini (koynundan) çekti. (Bir de ne görsün!) Bakanların (gözünü alacak kadar) bembeyaz (bir ele dönüşüvermiş). (26/Şuarâ 33)

Çevresinde bulunan seçkinlere: “Bu, bilgili/usta bir büyücüdür.” demişti. (26/Şuarâ 34)

(Firavun:) “Yaptığı bu sihirle sizi yerinizden yurdunuzdan etmek istiyor. Ne buyurursunuz?” (dedi.) (26/Şuarâ 35)

Bk. 7/A’râf, 110

Dediler ki: “Onu ve kardeşini ertele. (Hemen cezalandırma!) Şehirlere toplayıcılar yolla.” (26/Şuarâ 36)

“Tüm usta sihirbazları sana getirsinler.” (26/Şuarâ 37)

Büyücüler, bilinen bir günün, belirlenmiş vaktinde bir araya toplandılar. (26/Şuarâ 38)

Ve insanlara: “Siz de toplanacak mısınız?” denmişti. (26/Şuarâ 39)

“Büyücüler kazanırsa biz onlara uymayı umuyoruz.” (dediler.) (26/Şuarâ 40)

Büyücüler Firavun’a geldiler: “Şayet biz (Musa’ya) üstün gelirsek herhâlde bize (dolgun) bir ücret verirsin artık, değil mi?” demişlerdi. (26/Şuarâ 41)

“Evet, şüphesiz (üstün geldiğiniz takdirde) bana yakınlaştırılmış (gözde adamlarımdan) olacaksınız.” demişti. (26/Şuarâ 42)

Bk. 7/A’râf, 114

Musa onlara demişti ki: “Atın ne atacaksanız!” (26/Şuarâ 43)

Asalarını ve iplerini atmışlar ve demişlerdi ki: “Firavun’un izzetine yemin olsun ki kesinlikle üstün gelecek olanlar bizleriz.” (26/Şuarâ 44)

Musa asasını atıvermişti. (Bir de ne görsünler!) Onların yaptıklarını yutuveriyor. (26/Şuarâ 45)

Sihirbazlar secdeye kapandılar. (26/Şuarâ 46)

“Âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a iman ettik.” dediler (26/Şuarâ 47)

“Musa’nın ve Harun’un Rabbine.” (26/Şuarâ 48)

“Size izin vermeden önce mi ona iman ettiniz? Şüphesiz ki o, size büyü öğreten büyüğünüzdür. Pek yakında (yapacaklarımı) bileceksiniz/anlayacaksınız. Şüphesiz ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesip hepinizi asacağım.” demişti. (26/Şuarâ 49)

Bk. 7/A’râf, 123

“Hiç önemli değil! Kuşkusuz biz, Rabbimize dönenleriz.” demişlerdi. (26/Şuarâ 50)

“Biz, ilk iman edenlerden olmamıza binaen, Rabbimizin günahlarımızı bağışlamasını umuyoruz.” (26/Şuarâ 51)

Musa’ya: “Kullarımla yola çık. Siz, takip edileceksiniz.” diye vahyetmiştik. (26/Şuarâ 52)

Firavun, şehirlere (asker toplaması için) toplayıcılar gönderdi. (26/Şuarâ 53)

“Şüphesiz ki bunlar, azınlıktır/önemsiz bir topluluktur.” (26/Şuarâ 54)

“Ve kuşkusuz, bize karşı öfke beslemektedirler.” (26/Şuarâ 55)

“Bizler ise (böylelerine karşı) tedbirli ve uyanık bir topluluğuz.” (26/Şuarâ 56)

Biz, onları bahçelerinden ve pınarlarından çıkardık! (26/Şuarâ 57)

Hazinelerden ve değerli konaklarından! (26/Şuarâ 58)

(Onları çıkardığımız yerlere) böylece İsrailoğullarını vâris kıldık. (26/Şuarâ 59)

Güneş’in doğmasıyla (Firavun ve ordusu) onların peşine düştü. (26/Şuarâ 60)

İki topluluk birbirini görünce, Musa’nın arkadaşları: “Kesinlikle biz yakalandık.” demişlerdi. (26/Şuarâ 61)

Demişti ki: “Asla! Rabbim benimle beraberdir ve mutlaka bana yol gösterecektir.” (26/Şuarâ 62)

Musa’ya: “Asanı denize vur!” diye vahyetmiştik. (Asasını vurdu) ve deniz yarıldı. Her bir parçası büyük bir dağ gibiydi. (26/Şuarâ 63)

Diğerlerini (Firavun ve askerlerini) de oraya yakınlaştırdık. (26/Şuarâ 64)

Musa’yı ve beraberinde olanların tümünü kurtardık. (26/Şuarâ 65)

Sonra diğerlerini (denizde) boğduk. (26/Şuarâ 66)

Şüphesiz ki bunda, (Allah’ın dostlarına yardım edip düşmanları helak edeceğine dair) ayet vardır. Onların çoğu mümin değildir. (26/Şuarâ 67)

(Hatırlayın!) Hani Musa ailesine: “Ben bir ateş gördüm. Size ondan bir haber getireceğim ya da ısınmanız için bir kor parçası getireceğim.” demişti. (27/Neml 7)

Oraya geldiğinde ona seslenildi: “Ateşte olanlar ve çevresindekiler mübarek kılındı. Âlemlerin Rabbi olan Allah tüm eksikliklerden münezzehtir.” (27/Neml 8)

“Ey Musa! Şüphesiz ki ben, El-Azîz ve El-Hakîm olan Allah’ım.” (27/Neml 9)

“Asanı at!” (Asasını atıp) onun bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına bakmadan kaçmaya başladı. “Ey Musa! Korkma! Şüphesiz ki resûller, benim yanımda korkmaz.” (27/Neml 10)

“Zulmedenler hariç... Ancak kötülükten sonra bunu iyilikle değişenlere (gelince), şüphesiz ki ben, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr, (kullarına karşı merhametli) Rahîm olanım.” (27/Neml 11)

“Elini koynuna sok. Hiçbir kötülük/hastalık olmaksızın bembeyaz olarak çıkacak. (Bu mucize) Firavun ve kavmine gönderilmiş dokuz apaçık mucize içinden biridir. Şüphesiz ki onlar, fasık bir topluluktur.” (27/Neml 12)

Basiretli kılan ayetlerimiz kendilerine geldiğinde: “Bu, apaçık bir büyüdür.” dediler. (27/Neml 13)

Nefislerinde yakinen (ayet ve mucizelerin doğruluğuna) inandıkları hâlde, zulüm ve haddi aşma nedeniyle onu yalanladılar. Bozguncuların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak. (27/Neml 14)

Mümin bir topluluk için sana Musa ve Firavun kıssasının bir kısmını hak olarak okuyoruz. (28/Kasas 3)

Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde üstünlük tasladı. Oranın halkını gruplara ayırıp onlardan bir bölümünü mustazaflaştırıyor/güçsüzleştiriyor; erkek çocuklarını boğazlayıp, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (28/Kasas 4)

Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmış olan (mustazaflara) iyilik yapmak, onları (kendilerine uyulan) imamlar yapmak ve onları (yeryüzüne) vâris kılmak istiyoruz. (28/Kasas 5)

Firavunlar; ırka, gelir seviyesine, sosyal statüye, meslek gruplarına dayalı olarak toplumu sürekli bölerler. Toplum bölündükçe birbirine düşman olur ve zayıflar. Kamplaştırılmış, çatıştırılmış, bölünmüş toplum bireyleri güven ve huzur için bir kurtarıcı arar. O kurtarıcı Firavun’dur... Allah (cc) ise insanları tevhid inancıyla bütünleştirip, İslam boyasıyla boyamak ve tüm suni kimliklerin bir kenara bırakılıp İslam’ın ana kimlik olarak kabul edilmesini ister. Bunu başarmış toplumların tevhid inancı ve adalet ahlakıyla yeryüzünün vârisleri ve imamları olmasını diler.

Ve onları, yeryüzünde güç/iktidar sahibi kılmak (istiyoruz). Firavun’a, Haman’a ve ordularına da kendisinden korktukları şeyi göstermek/yaşatmak (istiyoruz). (28/Kasas 6)

Musa’nın annesine: “Onu emzir. Onun için (Firavun ve askerlerinden dolayı) korkarsan onu denize bırak. Korkma, üzülme! Şüphesiz ki biz, onu sana geri döndürecek ve onu gönderilmiş resûllerden kılacağız!” diye vahyettik. (28/Kasas 7)

Firavun ve ailesi, (ileride) kendilerine düşmanlık edip üzüntü sebebi olsun diye onu aldılar. Şüphesiz ki Firavun, Haman ve ikisinin askerleri hatalıydılar. (28/Kasas 8)

Allah’ın (cc) nezdinde Firavunlaşan şahıs ve sistemlerle onlara yardımcı olan, onları meşrulaştıran ve devamlarını sağlayanlar arasında bir fark yoktur. Bu nedenle Allah (cc) hatayı yalnızca Firavun’a değil, komutan ve vezirlere, zayıf bırakılarak köleleştirilmiş ve ordu hâline getirilmiş sıradan askerlere, yani onun yanında yer alanların tamamına nispet etmiştir. Onları hep beraber helak etmiş (28/Kasas, 40-42), tümünü lanetli kılmıştır. (11/Hûd, 97-99)

Firavun’un karısı dedi ki: “Bana ve sana göz aydınlığı olacak (bir çocuk). Onu öldürmeyin. Belki bize bir faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz.” Onlar farkında değillerdi. (28/Kasas 9)

Musa’nın annesi yüreği bomboş (endişeden dolayı aklı başında olmaksızın, yalnızca Musa’yı düşünerek) sabahı etti. Şayet müminlerden olması için kalbini pekiştirmeseydik neredeyse (Musa’nın sırrını) açığa çıkaracaktı. (28/Kasas 10)

(Musa’nın) kız kardeşine: “Onu izle.” dedi. (O da) onlar farkında değilken, kıyıdan köşeden onu gözetlemeye başladı. (28/Kasas 11)

Biz onu (annesine geri çevirmeden) önce süt anneleri ona haram kıldık. (Kimsenin sütünü içmiyordu.) Kız kardeşi dedi ki: “Size onun bakımını üstlenecek ve ona iyi davranacak bir aile göstereyim mi?” (28/Kasas 12)

Gözü aydın/içi ferah olsun, üzülmesin ve Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye (Musa’yı) annesine geri çevirdik. Fakat onların çoğu bilmezler. (28/Kasas 13)

Yetişkinlik çağına erişip olgunlaşınca, ona hüküm ve ilim verdik. Biz, muhsinleri/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları böyle mükâfatlandırırız. (28/Kasas 14)

Ahalinin farkında olmadığı bir zamanda şehre girdi. Orada kavgaya tutuşmuş iki adam gördü. Biri kendi taraftarlarından, diğeri düşmanlarından. Onun taraftarlarından olan, düşman olana karşı (Musa’dan) yardım istedi. Musa ona yumruk attı ve onu öldürdü. Dedi ki: “Bu, şeytanın işidir. Şüphesiz ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır.” (28/Kasas 15)

Dedi ki: “Rabbim, nefsime zulmettim. Beni bağışla.” (Allah) onu bağışladı. Çünkü O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (28/Kasas 16)

Dedi ki: “Rabbim! Beni (bağışlama) nimetine karşılık bir daha asla suçlu günahkârlara destek olmayacağım.” (28/Kasas 17)

(İşlediği cinayet nedeniyle) şehirde korku içinde ve etrafı gözetleyerek sabahı etti. (Bir de ne görsün!) Dün kendisinden yardım isteyen kişi (yine) ona seslenip yardım istiyor. Musa ona dedi ki: “Sen apaçık azgın bir kişisin.” (28/Kasas 18)

O ikisinden düşman olanı yakalamak isteyince, Musa’ya dedi ki: “Ey Musa! Dün birini öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen, sadece yeryüzünde bir zorba olmak istiyor, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun.” (28/Kasas 19)

Derken şehrin diğer ucundan bir adam koşarak geldi. “Ey Musa! İleri gelenler, seni öldürmek için toplantı yapmaktadırlar. Buradan çık. (Ben, senin iyiliğini istediğim için) sana nasihat edenlerdenim.” (28/Kasas 20)

Oradan korkarak ve etrafı gözetleyerek çıktı. “Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar.” dedi. (28/Kasas 21)

Medyen’e doğru yöneldiğinde dedi ki: “Umulur ki Rabbim, beni dosdoğru olan yola iletir.” (28/Kasas 22)

Medyen suyuna vardığında, su başında sürülerini sulayan bir insan topluluğu gördü. Onların dışında (hayvanları diğer hayvanlara karışmasın diye sürülerine) engel olmaya çalışan iki kadın gördü. Onlara: “Bu haliniz nedir? (Niçin sürüyü sulamıyorsunuz?)” dedi. Dediler ki: “(Diğer) çobanlar sürülerini sulamadan biz sulamayız. Babamız ise bir hayli yaşlı bir adamdır.” (28/Kasas 23)

Onlar adına sürülerini suladı. Sonra da bir gölgeliğe çekildi ve: “Rabbim! Bana indireceğin her türlü hayra muhtacım.” dedi. (28/Kasas 24)

O ikisinden biri (edep ve) haya ile yürüyerek (Musa’nın) yanına geldi: “Babam, bize yaptığın sulama (iyiliğinin) karşılığını vermek için seni çağırıyor.” dedi. (Musa, babalarının) yanına varıp, başından geçenleri ona anlatınca: “Korkma!” dedi. “Zalimler topluluğundan kurtuldun.” (28/Kasas 25)

O ikisinden biri: “Babacığım! Onu ücretli işçi olarak tut. Senin işçi olarak tutacaklarının en hayırlısı, kuvvetli ve güvenilir olan kimsedir.” dedi. (28/Kasas 26)

(Babaları) dedi ki: “Ben, sekiz sene yanımda işçi olarak çalışmana karşılık, iki kızımdan birini seninle evlendirmek istiyorum. Şayet on yıla tamamlamak istersen o da senden olur. Ben sana zorluk çıkarmak istemiyorum. İnşallah beni salihlerden bulacaksın.” (28/Kasas 27)

(Musa) dedi ki: “Bu, benimle senin aranda (bir sözleşmedir). İki süreden hangisini tamamlarsam bana düşmanlık yoktur. Allah, söylediklerimize vekildir.” (28/Kasas 28)

Musa süreyi tamamlayıp, ailesiyle beraber yola çıkınca Tur’un yanında bir ateş gördü. Ailesine dedi ki: “Burada bekleyin. Çünkü ben bir ateş gördüm. Ondan size bir haber getirmeyi ya da ısınmanız için bir kor parçası getirmeyi umuyorum!” (28/Kasas 29)

(Ateşin yanına) geldiğinde, mübarek vadinin sağ tarafındaki bir ağaçtan kendisine seslenildi: “Ey Musa! Şüphesiz ki ben, (evet, ben) âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” (28/Kasas 30)

“Asanı bırak!” (Asayı attı.) Onun bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına bakmadan kaçmaya başladı. “Ey Musa! Geri dön ve korkma! Çünkü sen güven içinde olanlardansın.” (28/Kasas 31)

“Elini koynuna sok. Hiçbir kötülük/hastalık olmaksızın bembeyaz çıkacak. (Yaşadığın) korkudan dolayı ellerini kendine doğru çek (korkun gider). Bu ikisi (asa ve el) Rabbinden, Firavun ve ileri gelenlerine (içinde hiçbir şüphe olmayan) iki kanıttır. Şüphesiz ki onlar, fasık bir topluluktur.” (28/Kasas 32)

Dedi ki: “Rabbim, ben onlardan birini öldürdüm. (Dolayısıyla) beni öldürmelerinden korkuyorum.” (28/Kasas 33)

“Kardeşim Harun, benden daha iyi konuşur/dili daha fasihtir. Onu benimle beraber yardımcı olarak gönder, beni doğrulasın. Çünkü beni yalanlamalarından korkuyorum.” (28/Kasas 34)

Buyurdu ki: “Pazunu/gücünü kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz. Size öylesine güçlü bir hüccet vereceğiz ki ayetlerimiz/mucizelerimiz sayesinde size ulaşamayacaklar. Siz ikiniz ve size uyanlar (her daim) üstün gelecek olanlardır.” (28/Kasas 35)

Musa onlara apaçık ayetlerimizle gelince dediler ki: “Bu, uydurulmuş büyüden başka bir şey değildir. Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey işitmedik.” (28/Kasas 36)

Musa dedi ki: “Rabbim, kimin kendi katından hidayetle geldiğini ve (güzel) akıbetin kime ait olduğunu en iyi bilendir. Şüphesiz ki zalimler, kurtuluşa ermezler.” (28/Kasas 37)

Firavun dedi ki: “Ey ileri gelenler! Sizin için kendimden başka bir ilah bilmem. Ey Haman! Çamurun üstünde benim için bir ateş yak ve bana bir kule inşa et. (Onun üzerine çıkıp) Musa’nın ilahına ulaşmayı umuyorum. Çünkü ben, kesinlikle onun yalancılardan olduğunu düşünüyorum.” (28/Kasas 38)

O ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklendiler. Ve bize dönmeyeceklerini zannettiler. (28/Kasas 39)

Biz de onu ve askerlerini yakaladık ve denize fırlattık. Zalimlerin akıbetinin nasıl olduğuna bir bak! (28/Kasas 40)

Onları ateşe davet eden imamlar/önderler kıldık. Kıyamet günü de yardım olunmayacaklardır. (28/Kasas 41)

Bu dünyada peşlerine bir lanet taktık. (Müminler onları andıkça lanet okur ve) kıyamet gününde de (yüzlerine bakılmaz, tiksinilecek hâlde) çirkinleştirilmişlerdir. (28/Kasas 42)

Andolsun ki ilk nesilleri helak ettikten sonra, insanlar için basiretler barındıran hidayet ve rahmet olan Kitab’ı Musa’ya verdik. Umulur ki öğüt alırlar. (28/Kasas 43)

Musa’ya (peygamberlik vazifesini verip) işi bitirdiğimizde, (Tur Dağı’nın) batı tarafında değildin, buna tanıklık edenlerden de değildin. (28/Kasas 44)

Fakat biz, nice nesiller var ettik ve onların ömürleri bir hayli uzadı. Sen, Medyen halkı arasına oturmuş, onlara ayetlerimizi de okumuyordun. Fakat biz, (peygamberler) yolluyorduk. (28/Kasas 45)

Biz (Musa’ya) seslendiğimizde Tur’un yanında da değildin. Fakat Rabbinin rahmeti olarak (bunları sana vahyediyoruz ki) senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş olan topluluğu uyarasın. Umulur ki öğüt alırlar. (28/Kasas 46)

Bu ayet, Allah Resûlü’nden (sav) önce Mekkelilere bir uyarıcı gelmediğini belirtmiştir. (Bk. 36/Yâsîn, 6) Şirk konusunda uyarılmamış olmalarına rağmen Allah (cc) onlara müşrik demiş (98/Beyyine, 1), Allah Resûlü (sav) ölmüş olanlarının ateşte olduğunu bildirmiştir. Çünkü tevhid ve şirk konusunda Allah’ın (cc) kulları üzerinde, her biri müstakil hüccet olan beş ayrı delili vardır.

a. Allah (cc) kullarından söz almış ve kıyamet günü “bilmiyordum” ya da “taklit ettim” denmesinin önünü kesmiştir. (Bk. 7/A’râf, 172-173)

b. İnsanları tevhid fıtratı üzere yaratmıştır. (Bk. 30/Rûm, 30)

c. Resûller yollamıştır. (Bk. 4/Nîsa, 165)

d. Kitap indirmiştir. (Bk. 6/En’âm, 19; 11/Hûd, 1-2)

e. O’nun var ve bir olduğuna dair sayısız delili kâinata yerleştirmiştir. (Bk. 2/Bakara, 163-164; 6/En’âm, 94-102; 27/Neml, 59-65)

Tüm bu delillerin varlığı ve açıklığına rağmen, Allah (cc), resûl göndermeden bir kavmi topluca helak etmez. Bir sonraki ayet bu gerçeği anlatmaktadır.

Elleriyle (yapıp) takdim ettikleri nedeniyle başlarına bir musibet geldiğinde: “Rabbimiz! Bize bir resûl gönderseydin de ayetlerine uyup, müminlerden olsaydık.” diyecek olmasalardı (onlara resûl göndermeden bir an önce cezalandırırdık). (28/Kasas 47)

Onlara (Mekkelilere) kendi katımızdan (gönderdiğimiz) hak geldiğinde: “Musa’ya verilen (mucizelerin) benzeri ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Onlar, daha önce Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? Demişlerdi ki: “Birbirlerine yardım eden iki büyü!” ve demişlerdi ki: “Şüphesiz ki biz, hepsini inkâr ediyoruz.” (28/Kasas 48)

Şüphesiz ki Karun, Musa’nın kavmindendi. (Fakat) onlara karşı haddi aşıp azgınlaşmıştı. Biz ona öylesine (çok) hazine verdik ki onun anahtarları dahi kuvvetli/kalabalık bir topluluğa ağır gelirdi. Hani kavmi ona: “Şımarıp böbürlenme. Çünkü Allah şımarıp böbürlenenleri sevmez.” demişti. (28/Kasas 76)

Andolsun ki Musa ve Harun’a da iyilikte bulunmuştuk. (37/Saffât 114)

O ikisini ve kavimlerini büyük dertten/sıkıntıdan kurtarmıştık. (37/Saffât 115)

Onlara yardım etmiştik. (Böylece) onlar galip olmuşlardı. (37/Saffât 116)

İkisine apaçık olan bir Kitap verdik. (37/Saffât 117)

İkisini dosdoğru yola hidayet ettik. (37/Saffât 118)

Sonra gelecekler arasında (hayırla yâd edilmeleri için o ikisine güzel bir nam) bıraktık. (37/Saffât 119)

Selam olsun Musa ve Harun’a. (37/Saffât 120)

Şüphesiz ki biz, muhsinleri/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları böyle mükâfatlandırırız. (37/Saffât 121)

O ikisi, bizim mümin kullarımızdandı. (37/Saffât 122)

Andolsun ki biz, Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik. (40/Mü’min 23)

Firavun’a, Haman’a ve Karun’a... Dediler ki: “Çok yalancı bir büyücüdür.” (40/Mü’min 24)

Onlara bizim katımızdan hakkı getirdiği zaman dediler ki: “Onunla beraber iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın.” Kâfirlerin hilesi mutlaka boşa çıkacaktır. (40/Mü’min 25)

Firavun, “erkek çocukların öldürülmesi, kız çocukların sağ bırakılması” emrini iki defa vermiştir. İlki, Musa (as) doğmadan önce; ikincisi ise Musa’nın (as) risaletle görevlendirilip, Firavun’u Allah’a davet etmesinden hemen sonradır.

İki emir arasında dikkat çekici bir fark vardır. İlk emir, İsrailoğullarının sayısını azaltmak ve siyasi bir güç hâline gelmelerini engellemek içindir.

İkinci emir ise, ayette belirtildiği gibi bir hile ve tuzaktan ibarettir. Musa’ya (as) inanacak olanları korkutmak ve toplumun başına gelen eziyet, işkence ve musibetlerin Musa (as) sebebiyle olduğunu düşündürtmek içindir.

Böylece, insanlar Musa’nın (as) tehlikeli olduğunu düşünecek, ondan ve siyasi otorite için tehlike arz eden davetinden uzak duracaklardır.

Firavun dedi ki: “Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim. O da Rabbini çağırsın (yardıma). Ben, (Musa’nın) dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.” (40/Mü’min 26)

Bk. 7/A’râf, 110, 123

Musa dedi ki: “Hiç şüphesiz ki ben, hesap gününe inanmayan her kibirli kimseden, benim Rabbim ve sizlerin Rabbi olan (Allah’a) sığındım.” (40/Mü’min 27)

Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir adam dedi ki: “Rabbim Allah’tır dediği için bir adamı mı öldürüyorsunuz? Muhakkak ki Rabbinizden size apaçık delillerle gelmiştir. Şayet yalancı biriyse yalanı kendi aleyhinedir. Yok eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiği (azabın) bir kısmı başınıza gelir. Kuşku yok ki Allah, haddi aşıp çokça yalan söyleyen kimseyi hidayet etmez.” (40/Mü’min 28)

“Ey kavmim! Bugün yeryüzünde, üstün olarak mülk sizlere aittir. (Şayet) başımıza Allah tarafından bir sıkıntı gelirse bize kim yardım edecek?” Firavun dedi ki: “Ben, size sadece kendi görüşümü söylüyorum ve ben sizleri yalnızca dosdoğru yola iletiyorum.” (40/Mü’min 29)

İman eden kimse dedi ki: “Ey kavmim! Sizin için grupların (helak oldukları) gibi bir günden korkuyorum.” (40/Mü’min 30)

“Nuh, Ad, Semud kavimleri ve onlardan sonra gelenlerin durumuna benzer (bir sondan korkuyorum). Allah kulları için zulüm/haksızlık istemez.” (40/Mü’min 31)

“Ey kavmim! Şüphesiz ki ben, sizin için feryat figan gününden korkuyorum.” (40/Mü’min 32)

“O gün, arkanızı dönüp kaçacaksınız. Sizi, Allah’tan koruyacak bir koruyucunuz olmayacak. Kimi de Allah saptırmışsa ona hidayet edecek hiç kimse yoktur.” (40/Mü’min 33)

Andolsun ki daha önce Yusuf da size apaçık delillerle gelmişti. Size getirdiği (deliller) hakkında şüpheye kapılmıştınız. O, vefat ettiği zaman demiştiniz ki: “Allah, ondan sonra bir resûl göndermeyecektir.” Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri işte böyle saptırır. (40/Mü’min 34)

Onlar ki kendilerine gelmiş hiçbir delil olmamasına rağmen, Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlardır. Allah katında ve iman edenlerin katında (bu yaptıklarına yönelik) öfke büyüktür. İşte Allah, kibirli zorba olanın kalbini böyle mühürler. (40/Mü’min 35)

Firavun dedi ki: “Ey Haman, benim için bir kule inşa et. Umulur ki yollara ulaşırım.” (40/Mü’min 36)

“Göklerin yollarına (ulaşırım da), Musa’nın ilahına çıkabilirim! Şüphesiz ki ben, onun yalancı olduğunu sanıyorum.” Böylece Firavun’a kötü ameli süslü gösterildi ve (dosdoğru) yoldan alıkonuldu. Firavun’un hilesi ancak yok olup hüsrana uğramaya mahkûmdur. (40/Mü’min 37)

İman eden kişi dedi ki: “Ey kavmim! Bana uyun ki sizi doğru yola ileteyim!” (40/Mü’min 38)

“Ey kavmim! Bu dünya hayatı yalnızca bir faydalanmadır. Ahiret ise asıl kalınacak olan yurttur.” (40/Mü’min 39)

“Kim bir kötülük yaparsa yalnızca onun benzeriyle karşılık görür. Kim de erkek veya kadın bir mümin olarak salih amelde bulunursa bunlar, cennete girerler ve orada hesapsız bir şekilde rızıklanırlar.” (40/Mü’min 40)

“Ey kavmim! Ne oluyor da ben sizi kurtuluşa çağırırken; siz beni ateşe çağırıyorsunuz?” (40/Mü’min 41)

“Beni, Allah’a kâfir olmaya ve hakkında bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Oysa ben, sizleri El-Azîz ve El-Ğaffâr (olan Allah’a) davet ediyorum.” (40/Mü’min 42)

“Çare yok! Beni kendisine çağırdığınız şeyin, dünyada da ahirette de karşılığı ve değeri yoktur. Dönüşümüz Allah’adır. Haddi aşanlar, onlar ateşin ehlidirler.” (40/Mü’min 43)

“Size (bu) söylediklerimi (yakın bir zamanda) hatırlayacaksınız. Ben, işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz ki Allah, kullarını görendir.” (40/Mü’min 44)

Allah, onu kurdukları tuzağın kötülüklerinden korudu ve azabın en kötüsü Firavun ailesini çepeçevre kuşattı. (40/Mü’min 45)

(Azabın en kötüsü) sabah akşam kendisine sunuldukları ateştir. Kıyametin kopacağı gün (denilir ki:) “Firavun ailesini, ateşin en çetin olanına sokun.” (40/Mü’min 46)

Andolsun ki biz, Musa’ya hidayet verdik ve İsrailoğullarına Kitab’ı miras bıraktık. (40/Mü’min 53)

Dediler ki: “Ey büyücü! Rabbinin senin yanındaki (duanı kabul edeceğine dair) ahdiyle bizim için dua et. (Azabı giderirse) hiç şüphesiz biz, hidayet ehli oluruz.” (43/Zuhruf 49)

Onlardan azabı giderince hemen sözlerini bozuverdiler. (43/Zuhruf 50)

Firavun, kavmi içinde seslendi ve dedi ki: “Ey kavmim! Mısır’ın mülkü/egemenliği ve şu altımdan akan nehirler bana ait değil mi? Görmüyor musunuz?” (43/Zuhruf 51)

“Yoksa ben, şu basit insandan ve neredeyse kendini ifade edemeyenden daha hayırlı değil miyim?” (43/Zuhruf 52)

“Onun üzerine altından bilezikler atılmalı değil miydi? Ya da onunla beraber meleklerin gelmesi gerekmez miydi?” (43/Zuhruf 53)

Kavmini hafife aldı/onursuzlaştırdı/aptallaştırdı, onlar da ona itaat ettiler. Şüphesiz ki onlar, fasık bir topluluktu. (43/Zuhruf 54)

Bizi öfkelendirince, onlardan intikam aldık ve onların tamamını (denizde) boğduk. (43/Zuhruf 55)

Böylece onları, sonradan gelecekler için bir ibret vesikası ve örnek kıldık. (43/Zuhruf 56)

Andolsun ki onlardan önce Firavun’un kavmini imtihan etmiştik. Ve onlara, değerli bir resûl gelmişti. (44/Duhan 17)

“Allah’ın kulları (olan İsrailoğullarını) bana geri verin. Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir resûlüm.” (demişti.) (44/Duhan 18)

“Allah’a karşı üstünlük taslamaya kalkmayın. Gerçekten size apaçık bir delil getirdim.” (44/Duhan 19)

“Ve ben, beni taşlayıp kovmanız (ihtimaline karşı) benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığındım.” (44/Duhan 20)

“Şayet bana inanmayacaksanız benden uzak durun.” (44/Duhan 21)

Rabbine dua etti: “Şüphesiz ki bunlar, suçlu günahkâr bir topluluktur.” (44/Duhan 22)

(Allah dedi ki:) “Kullarımla gece yola koyul. Siz takip edileceksiniz.” (44/Duhan 23)

“Denizi de açık bırak. (Sizin ardınızdan gelenler) ordu hâlinde boğulacaklardır.” (44/Duhan 24)

Onlar nice bahçeleri ve pınarları terk ettiler. (44/Duhan 25)

Ekinler ve değerli konaklar... (44/Duhan 26)

Ve keyfini sürdükleri rahat bir yaşam... (44/Duhan 27)

Böylece biz bunları, başka bir kavme miras olarak verdik. (44/Duhan 28)

Ne gök ne de yer ağladı onlar için ve onlara mühlet de verilmedi. (44/Duhan 29)

Andolsun ki biz, İsrailoğullarını alçaltıcı azaptan kurtardık. (44/Duhan 30)

Firavun’dan... Şüphesiz ki o, üstünlük taslayan, haddi aşanlardan bir zorbaydı. (44/Duhan 31)

Andolsun ki biz, onları ilim üzere âlemlere üstün kıldık. (44/Duhan 32)

Ve onlara içlerinde açık bir imtihan olan ayetler verdik. (44/Duhan 33)

Hiç kuşkusuz bunlar derler ki: (44/Duhan 34)

“Bu, yalnızca ilk ölümümüzdür ve biz asla diriltilmeyeceğiz.” (44/Duhan 35)

“Şayet doğru söylüyorsanız (ölmüş) babalarımızı getirin (bakalım).” (44/Duhan 36)

Musa’nın (kıssasında da ibret alınacak ayetler vardır). Hani onu, Firavun’a apaçık bir delille göndermiştik. (51/Zâriyat 38)

Tüm gücüyle yüz çevirdi ve: “Büyücü yahut deli.” dedi. (51/Zâriyat 39)

Onu ve ordusunu yakalayıverdik ve denize attık. O, kınanan bir kimseydi. (51/Zâriyat 40)

(Hatırlayın!) Hani Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Benim, Allah tarafından size (gönderilen) bir resûl olduğumu bildiğiniz hâlde, niye bana eziyet ediyorsunuz?” Onlar sapınca, Allah da kalplerini saptırdı. Allah, fasıklar topluluğunu hidayet etmez. (61/Saff 5)

Musa’nın haberi sana gelmedi mi? (79/Nâziât 15)

Hani Rabbi ona mukaddes vadi olan Tuva’da seslenmişti. (79/Nâziât 16)

“Firavun’a git. Çünkü o azgınlaşıp (tağutlaştı).” (79/Nâziât 17)

Ona de ki: “Temizlenmek/arınmak istiyor musun?” (79/Nâziât 18)

“Seni Rabbine yönelteyim mi? Böylece (O’ndan) korkmuş olursun.” (79/Nâziât 19)

Ona en büyük ayeti gösterdi. (79/Nâziât 20)

(Firavun) yalanladı ve isyan etti. (79/Nâziât 21)

Sonra arkasını döndü (tevhid davetini bitirmek için) çabaladı. (79/Nâziât 22)

Sonra (etbâını) topladı ve seslendi. (79/Nâziât 23)

Dedi ki: “Ben sizin en yüce rabbinizim!” (79/Nâziât 24)

Allah onu hem ahiret hem de dünya azabıyla yakaladı. (79/Nâziât 25)

Hiç şüphesiz bunda, (Allah’tan) korkanlar için bir ibret vardır. (79/Nâziât 26)