Nahl النحل
Tevhid daveti karşısında söyleyecek söz bulamayan müşrikler, kadercilik yapmakta, hatalarının sorumluluğunu Allah’ın (cc) meşietine/dilemesine yıkmaktaydılar. “Şayet Allah (cc) hâlimizden memnun olmasa bizi kınar, azap eder, bunca imkânı vermezdi.” diye düşünmekteydiler.
Allah (cc), tüm müşriklerin aynı yanılgıya kapıldığını belirttikten sonra şüphelerini şöyle çürüttü: “Şayet Allah (cc) sizden ve yaptıklarınızdan hoşnut olsa apaçık bir mesajla elçiler gönderip sizi yalnızca Allah’a (cc) ibadete ve O’nun dışında kulluk ettiğiniz tağutlardan uzaklaşmaya davet etmezdi.”
Tağut kavramı için bk. 2/Bakara, 256
Peygamber’in (sav) Kur’ân’a dönük iki temel vazifesi vardır: a. Onu eksiksiz bir şekilde insanlara ulaştırmak, yani tebliğ. (bk. 5/Mâide, 67)
b. İndirilen Kur’ân’ı açıklayıp beyan etmek. Allah Resûlü’nün (sav) söz ve davranışlarını yani Sünnetini değerli kılan da budur. O (sav), Allah’ın gözetimi altında yirmi üç yıl boyunca bir yandan inen ayetleri insanlara okumuş, diğer yandan söz ve davranışlarıyla (Sünnetle) Allah’ın (cc) ayetlerden neyi murat ettiğini belirtmiştir. Her iki vazifesini de en güzel şekilde ve eksiksiz olarak ifa ettiğinden Allah (cc) onu her konuda insanlığa örnek göstermiştir. (bk. 33/Ahzâb, 21)
İlerleyen zamanlarda Allah (cc) içkiyi haram kılmıştır. (bk. 5/Mâide, 90-91)
Hiçbir efendi, kölesiyle eşit seviyeye gelmek için malını onunla paylaşmaz. Bu, tüm müşriklerin ikrar edeceği bir hakikattir. Bununla birlikte Allah’ın (cc) salih insanları temsil eden putlara yetki verdiğine ve Allah’a ortak kabul edilen bu varlıkların kâinatta tasarrufta bulunduklarına, gaybı bildiklerine, ruhaniyetlerinden medet umanlara yardım ettiklerine inanıyorlardı. Yani kölelerini mülklerine ortak kabul etmeyen müşrikler, Allah’ın (cc) salihleri mülküne ve yetkilerine ortak kıldığına inanıyor, Allah’a (cc) yapılması gereken ibadetleri ortaklarına yapıyorlardı. Böylece Allah’ın (cc) nimetlerini inkâr ediyorlardı. (bk. 30/Rûm, 28)
Hiçbir şey Allah’ın dengi, misli, benzeri ya da yakını olamayacağından Allah’ın varlığı ve birliğine dair verilecek örnekler konusunda titiz olunmalıdır. Şanını, azametini, celal ve izzetini en iyi O bildiğinden yalnızca Allah (cc), kendisiyle alakalı örnek verebilir. İnsanlar da bu örneklerle yetinirler. Müşrikler, Allah’ı (cc) bazı varlıklara benzetir, bu kıyas sonucunda birtakım neticeler elde ederlerdi. Örneğin hiçbir yöneticinin yardımcı, ortak ve vezir olmadan sağlıklı yönetip idare edemeyeceği örneğinden yola çıkarak Allah’a yardım eden, O’nun adına kâinatta tasarruf eden yardımcılar ve ortaklar olması gerektiği sonucuna ulaşırlardı. Bir krala veya şirket müdürüne aracısız ulaşılamayacağı örneğinden yola çıkarak Allah’a ulaştırdığına inandıkları insanları vasıtalar edinir, “Bunlar Allah katındaki şefaatçilerimiz (10/Yûnus, 18) ve bizi Allah’a yakınlaştıran vesilelerimizdir (39/Zümer, 3).” derlerdi.
Görmeyen, duymayan, konuşamayan ve hiçbir şeye güç yetirmeyen bir put veya putlaştırılmış kimseyle; gören, duyan, konuşan, Kadir-i Mutlak olan Allah bir olur mu hiç? İnsanların birçoğu bu farkı anlamadığından putları/türbeleri/dinî ve siyasi liderleri Allah’a ortak koşar, Allah’a yapılması gereken ibadetleri onlara yaparlar.
Allah’ın dışında ibadet edilen varlıklar, kullarına yol gösteremez, onları irşad edemezler. Yüce Allah ise, kullarına adaleti emreder ve onları dosdoğru yola hidayet eder.
Mucâhid (rh) ayet hakkında şöyle der: “Cahiliye Dönemi’nde topluluklar antlaşma yapar, ittifak kurarlardı. Bazıları daha güçlü ve zengin bir toplum bulunca eski antlaşmayı bozar, güçlü olan toplulukla yeni bir antlaşma yaparlardı.” (Tefsîru’t Taberî, 17/286; Tefsîru İbni Ebî Hâtim, 7/2300, 12646 No.lu rivayet)
Kitab’ın indiriliş gayesi için bk. 4/Nisâ, 105
Şirk ve küfür, amelleri boşa götüren ve tevbe edilmediği takdirde ebedî cehennem ateşine mecbur kılan itikadi marazlardır. Kişi, Allah’tan (cc) başkasına dua etmek, yasama hakkını vermek, O’ndan başkasını Allah’ı (cc) sever gibi sevmek ya da korkmak gibi şirki gerektiren veya bir ayeti inkâr, dini alaya alma, kutsala sövme gibi küfrü gerektiren bir davranışta bulunursa yaptığı fiilin ismini alır, “kâfir” ve “müşrik” diye isimlendirilir. Tıpkı günah işleyenin “günahkâr” diye isimlendirilmesi gibi. Kur’ân ve Sünnet, iki durumu bu genel kaideden istisna tutmuştur: a. Bir başkasının zorlamasıyla gayriihtiyari küfür veya şirk işlemek, yani ikrah. b. Dil sürçmesi, uyku, bayılma gibi şuur kaybı ânlarında kasıt olmaksızın küfrü veya şirki gerektiren bir söz söylemek, yani kasıtsızlık. Bu iki özrün dışında vahiyden uzaklaşmış toplumların kabul ettiği, ancak Kur’ân’ın kesin bir dille iptal ettiği özürler vardır. Örneğin dinî ve siyasi liderlere tabi olmak (2/Bakara, 165-167), tevil (7/A’râf, 30), cehalet (7/A’râf, 172), taklit (7/A’râf, 173).
bk. 6/En’âm, 146
İbrahim’in milleti için bk. 60/Mümtehine, 4
İslami davetin özellikleri için bk. 12/Yûsuf, 108
Açıklama için bk. 4/Nisâ, 148
Müşriklerden gelecek eziyetler karşısında Rabbani tavır için bk. 20/Tâhâ, 130