Mâide المائدة
Kitap ehli müşriklerin sapkın Allah tasavvuru için bk. 5/Mâide, 64
Selef-i Salihin müfessirlerinden Katâde (rh), “vesile”yi şöyle açıklar: “Allah’a (cc) itaat ederek ve O’nu razı eden amelleri yaparak O’na yakınlaşın.” (bk. Tefsîru’t Taberî, 10/291, 11902 No.lu rivayet) İslam tarafından emredilerek ya da teşvik edilerek meşru kılınan her salih amel, Allah’a (cc) yakınlaştıran bir vesiledir. Kur’ân, müminler ile müşriklerin vesile konusunda farklı tutum içerisinde olduklarını belirtir. Müminler, İslam’ın onay verdiği salih amel ve imanlarını Allah’a (cc) yakınlaşmaya vesile kılarlar. Müşrikler ise Allah’a (cc) yakınlaştırıcı vesileler uydurur, bunların şer’i olup olmamasına bakmazlar. (bk. 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 39/Zümer, 3)
Kitap ve Resûl’ü (sav) bırakıp başka mercilerin hükmüne başvuran (4/Nisâ, 59-60) veya verilen hüküm hevasına uymadığı için yüz çeviren, mümin değildir. (bk. 24/Nûr, 47-50)
Allah’ın (cc) indirdiği Kitaplara imanın gereği olarak, yönetici makamında olanların ve insanları yönlendiren âlimlerin Kitap’la hükmetmesi gerekir. Kitap’la hükmetmeyi terk etmek, imanı bozmak olduğundan Allah (cc), böylelerine “kâfir” demiştir.
Günümüz insanı Kitab’ın bazı hükümlerini terk etmekle kalmamış, Kitab’ın tamamını terk edip onun yerine kendi koydukları yasaları yerleştirmişlerdir. Sadece küfre girmekle yetinmemiş, Allah’ın (cc) en belirgin sıfatı olan kanun yapma yetkisini kendilerinde görerek tağutlaşmışlardır. (bk. 12/Yûsuf, 40)
Allah’ın (cc) hükümleri dışında kalan her yasa, kanun, düzen “cahiliye”dir. Böylesi düzenlere razı olan ve imani bir tavırla reddetmeyen toplumlar, cahiliye toplumlarıdır.
Şunu unutmamalı: Cahiliye bir zaman dilimi değil, bir zihniyet meselesidir. Bir yerde İslam/Tevhid varsa, mutlaka karşısında cahiliye vardır. Yasalarını Allah’tan almayan, hayatı İslami ölçülerle okumayan, bilgisi vahye dayanmayan her insan/toplum cahiliye ehlidir.
Allah (cc) dostlarını dost, düşmanlarını düşman edinmek, imanın temellerinden olan vela/dostluk, bera/düşmanlık akidesinin gereklerindendir.
İslam ve müminler aleyhine faaliyet gösterenlere sözlü, fiilî veya maddi yardımda bulunarak onlarla dostluk kuranlar için Kur’ân şu ifadeleri kullanır:
a. Dost edindikleriyle aynılardır. (bk. 5/Mâide, 51)
b. Münafıklardır. (bk. 4/Nisâ, 138-139)
c. Allah’la (cc) aralarında hiçbir bağ kalmamıştır. (bk. 3/Âl-i İmran, 28)
d. Allah’a (cc) ve Peygamber’e (sav) inanmamışlardır. (bk. 5/Mâide, 80-81)
e. Allah’a (cc) ve Ahiret Günü'ne inanmazlar. (bk. 58/Mücadele, 22)
Tağut kavramı için bk. 2/Bakara, 256
Kâfirlerin Allah tasavvuru: Kâfirler iki gruba ayrılır. İlki; hiç bir kitaba ve nebiye müntesip olmayan Kureyş müşrikleri gibi toplumlardır. Bunlar Allah’a (cc) dair kitabi bir bilgiye sahip olmadıkları için, krala/meliğe benzettikleri bir Allah’a inanırlar. (bk. 2/Bakara, 186; 10/Yûnus, 18; 39/Zümer, 3; 71/Nûh, 23)
İkincisi; bir Kitab’a ve nebiye müntesip olmakla beraber, Kitap’tan ve nebiden yüz çevirmiş Yahudi, Hristiyan ve onları adım adım izleyen ümmeti Muhammed’in (sav) sapkınlarıdır. (bk. Buhari, 7320; Müslim, 2669) Vahiyden yüz çeviren bu toplumlar, zamanla kendilerine benzeyen bir Allah tasavvuru oluştururlar. Kendileri gibi cimri (5/Mâide, 64), dostlarını yardımsız bırakan (48/Fetih, 6, 12), fakir düşebilen (3/Âl-i İmran, 181), torpil yapıp adam kayıran (3/Âl-i İmran, 24; 5/Mâide, 18), ölünün ardından ıskat yapılarak kandırılabilen, telkin verilerek sorgusundan kopya çekilebilen bir Allah...
Kur’ân Sünnet ilişkisi için bk. 16/Nahl, 44
Kitab’ın gerekleriyle amel etmeyen, anlaşmazlıklarda onu hakem tayin etmeyen ve yönetimde onunla hükmetmeyen birey ve toplumlar hiçbir şey üzere değillerdir. Yani, kendilerini Kitab’a nispet etseler de Allah katında o Kitab’ın ehlinden değillerdir.
Şirkin tanımı, çeşitleri ve müşriğin akıbeti için bk. 4/Nisâ, 48
Kâfirleri dost edinmenin hükmü hakkında bk. 5/Mâide, 51
Ayet-i kerime ilk dönemden itibaren yanlış anlaşılmış ve emr-i bi’l ma’ruf vazifesini iptal ettiği düşünülmüştür. Oysa “Siz kendinizden sorumlusunuz.” cümlesi, “Allah’ın (cc) size farz kıldıklarını yapmakla yükümlüsünüz.” anlamındadır. İslam ümmetine namaz, oruç, hac gibi farz kılınmış şeylerden biri de yeryüzünde Allah’ın (cc) şahitleri olmak, adaleti Allah (cc) için ayakta tutmak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktır. Ayet, geniş anlamıyla emr-i bi’l ma’rufa delalet etmektedir. Ebu Bekir (ra) bir gün insanlara: “ ‘Ey insanlar! Bir ayet var ki onu yanlış yorumluyorsunuz.’ dedi ve bu ayeti okudu. Sonra: Ben Allah Resûlü’nü (sav) şöyle derken işittim: ‘İnsanlar münkeri gördükleri zaman, onu değiştirmek için çaba sarf etmezlerse Allah’ın (cc) hepsini birden cezalandırması yakındır.’ ” (Ebu Davud, 4338; Tirmizi, 3057; İbni Mace, 4005)
Ayet-i kerimede iki farklı kıraat vardır.
Birincisi: Genelin okuyuşu olan “هل يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ ” kıraatidir. “Rabbin sofra indirmeye güç yetirebilir mi?” anlamındadır.
İkincisi: İmam Kisai’nin (rh) kıraati olan “هل تَسْتَطِيعُ رَبَّكَ ” okuyuşudur. Bu kıraat Allah Resûlü’nden de (sav) aktarılmıştır. (Hakim, Müstedrek, 2935; Tirmizi, 2930) Bizim de meal verirken esas aldığımız kıraattir. Bazıları birinci okuyuşa dayanarak Havarilerin Allah’ın (cc) kudretinden şüphe ettiğini iddia etmişlerdir. Oysa, Allah’ın (cc) kendilerine ilham ettiği (5/Mâide, 111), İsa’nın (as) çağrısına icabet eden (3/Âl-i İmran, 52-53) bu seçkin kulların Allah’ın (cc) kudretinden şüphe etmesi söz konusu olamaz.