Ahiret Gününde Meydana Gelecek Olaylar ile ilgili ayetler

Öyle bir günden sakının ki; (o gün) hiçbir nefis bir başkasının yerine geçmez, hiç kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez ve onlara yardım da edilmez. (2/Bakara 123)

Kur’ân’da şefaat kavramı için bk. 43/Zuhruf, 86.

O gün her nefis, yaptığı hayrı da yaptığı kötülüğü de karşısında hazır bulur. Kendisiyle yaptıkları arasında uzak bir mesafe olmasını ister. Allah, sizi kendi nefsinden sakındırır (O’ndan korkmanızı emreder). Allah, kullarına karşı şefkatlidir. (3/Âl-i İmran 30)

Allah’a olan sözlerini ve yeminlerini az bir karşılıkla değiştirenler! Bunların ahirette hiçbir nasibi yoktur. Kıyamet gününde Allah onlarla konuşmayacak, onlara değer vermeyecek ve onları arındırmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. (3/Âl-i İmran 77)

O gün bazı yüzler aydınlanacak, bazı yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara gelince (onlara denilecek ki:) “İman ettikten sonra küfre mi girdiniz? Kâfir olmanıza karşılık azabı tadın (bakalım)!” (3/Âl-i İmran 106)

Yüzleri aydınlananlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Ve orada ebedî kalacaklardır. (3/Âl-i İmran 107)

Kendilerine: “(Savaştan) elinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin.” denilen kimseleri görmedin mi? (Savaşın farz kılınması için ısrar ediyorlardı.) Savaş onlara farz kılınınca da onlardan bir grup Allah’tan korkar gibi veya daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkmaya ve: “Rabbimiz! Niçin bize savaşı farz kıldın? Bize yakın bir zamana kadar mühlet verseydin ya!” demeye başladılar. De ki: “Dünya metaı azdır. Ahiret ise korkup sakınanlar için daha hayırlıdır. Ve size kıl kadar dahi zulmedilmez.” (4/Nîsa 77)

O gün hepsini (diriltip) bir araya toplarız. Sonra şirk koşanlara: “(Allah katında size şefaatçi olduklarına inanıp) bir şey sandığınız ortaklarınız hani neredeler?” deriz. (6/En'âm 22)

Sonra: “Rabbimiz olan Allah’a yemin olsun ki biz müşriklerden değildik.” sözleri dışında bir fitneleri (mazeretleri) olmaz. (6/En'âm 23)

Kendi aleyhlerine nasıl da yalan söylediklerine ve (uydurdukları) iftiraların nasıl kaybolup gittiğine bir bak. (6/En'âm 24)

Dini ve tevhidi önemsemeyen, dinini Kur’ân ve Sünnet rehberliğinde öğrenmeyen, din hakkında anlatılan her şeye inanıp dinini hurafe ve menkıbelerle bina edenler, kıyamet gününde bu manzarayı yaşamaya mahkûmdurlar.

(Allah:) “Sizden önce ateşe girmiş olan cin ve insan topluluklarıyla beraber siz de ateşe girin.” der. Her ümmet oraya girdiğinde, (kendi gibi sapık olan) kardeşini (ümmetleri) lanetler. Sonunda hepsi bir araya toplanınca, sonradan gelmiş olanlar önceden yaşamış olanlar için: “Rabbimiz! Bunlar bizi saptırdılar. Onlara ateşten kat kat azap ver.” der. (Allah) buyuracak ki: “Hepinize kat kat (azap) vardır. Fakat bilmiyorsunuz.” (7/A'râf 38)

Meşruiyetini İslam’dan almayan liderler/önderler ve tebaalarının ahiretteki durumları için bk. 2/Bakara, 167.

Önce yaşamış olanlar sonradan gelenlere diyecekler ki: “Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz/ayrıcalığınız yoktur. Kazandıklarınıza karşılık azabı tadın.” (7/A'râf 39)

Şüphesiz ki ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklenenler... Gök kapıları onlara açılmayacak. (Öldüklerinde, ruhları sema ehli tarafından hoşnutlukla karşılanmayacak.) Ve deve iğne deliğinden geçene dek onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçlu günahkârları işte böyle cezalandırırız. (7/A'râf 40)

Onlar için cehennemden (alevli) bir yatak ve üstlerinden (onları örten ateşten) bir yorgan vardır. İşte biz, zalimleri böyle cezalandırırız. (7/A'râf 41)

İman edip salih amel işleyenlere gelince, biz, hiçbir nefse gücünden fazlasını yüklemeyiz. Bunlar, cennetin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır. (7/A'râf 42)

Biz, onların göğüslerinde kine/hınca/öfkeye dair ne varsa hepsini çekip almışızdır. Onların altlarından ırmaklar akar. “Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Eğer Allah, bizi bu (nimetlere) eriştirmeseydi kendiliğimizden bunlara erişmemiz mümkün olmazdı. Andolsun ki, Rabbimizin resûlleri bize hakla geldiler.” Onlara: “İşte bu, yaptığınız (salih) amellere karşılık mirasçısı kılındığınız cennettir.” diye seslenilir. (7/A'râf 43)

Cennetlikler, cehennemliklere seslenir: “Rabbimizin bize vadettiğinin hak olduğunu bulduk. Siz de Rabbinizin (size olan azap) vaadinin hak olduğunu buldunuz mu?” (Onlar:) “Evet.” der. (Bunun üzerine) aralarından bir münadi: “Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.” diye seslenir. (7/A'râf 44)

Onlar ki; insanları Allah’ın yolundan alıkoyar ve o yolun çarpık/eğri olmasını isterler. Onlar ahireti de inkâr ederler. (7/A'râf 45)

Onların arasında bir perde vardır. A’raf’ta bekleyen adamlar vardır. Onlar herkesi yüzünden tanırlar. Cennet ehline: “Selam size olsun!” diye seslenirler. Ki bunlar, şiddetle arzulamakla birlikte henüz (cennete) girmemişlerdir. (7/A'râf 46)

Gözleri cehennemlikler (olan) tarafa çevrildiğinde: “Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğuyla beraber eyleme!” derler. (7/A'râf 47)

A’raf’takiler yüzlerinden tanıdıkları bazı adamlara: “Ne topladığınız (güç ve servetiniz) ne de büyüklenmeniz (Allah’ın azabına karşı) size fayda sağladı.” diye seslenecekler. (7/A'râf 48)

“Allah’ın rahmeti erişmez.” diye yemin ettikleriniz bunlar mıydı? Girin cennete! Size korku da yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de. (7/A'râf 49)

Ayetteki çağrının muhatabı konusunda ihtilaf edilmiştir. Kimi müfessir A’raf ehlinin cennetliklere seslendiğini söylerken, kimisi Allah’ın (cc) A’raf ehline seslendiğini iddia etmiştir. Allah (cc) en doğrusunu bilir.

Cehennemlikler cennetliklere seslenecekler: “Bize biraz sudan veya Allah’ın size verdiği rızıktan akıtın/verin.” (Cennetlikler:) “Şüphesiz ki Allah, o ikisini kâfirlere haram/yasak kılmıştır.” diyecekler. (7/A'râf 50)

Onlar ki; dinlerini eğlence ve oyun edindiler ve dünya hayatı onları aldattı. Onlar bu günlerini unuttukları ve bizim ayetlerimizi inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unutacağız. (7/A'râf 51)

Kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlara El-Husna (cennet) ve fazlası (Allah’ı görme) vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı ne de zillet bürür. (Yüzleri apaydınlıktır.) Bunlar cennetin ehlidirler ve orada ebedî kalacaklardır. (10/Yûnus 26)

Kötülükler işlemiş olanlara gelince, kötülüğün karşılığı benzeri bir kötülükle (cezalandırılmaktır). Onları (her yönden) zillet bürümüştür. (Onları) Allah’tan koruyup kollayacak hiçbir kimse de yoktur. Yüzleri, gecenin (karanlık) parçaları kaplamış gibi kapkaranlıktır. Bunlar ateşin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır. (10/Yûnus 27)

O gün, hepsini bir araya toplayacağız. Sonra da ortak koşanlara: “Siz ve ortak koştuklarınız yerinizi alın/bir yere kıpırdamayın.” diyeceğiz. Onların arasını ayırırız. Ortak koştukları der ki: “Siz bize ibadet ediyor değildiniz.” (10/Yûnus 28)

“Bizimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz ki biz, sizin (bize) ibadet ettiğinizden habersizdik.” (10/Yûnus 29)

İşte orada, her nefis daha önceden yaptıklarından imtihan edilecek/hesaba çekilecektir. Sonra da (hak ve hakikatin kaynağı) El-Hak olan Allah’a döndürülecekler ve uydurdukları iftiralar kaybolup gidecektir. (10/Yûnus 30)

Allah’a yalan uydurarak iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerine arz olunurlar. Şahitler: “Bunlar Allah’a karşı yalan söyleyenlerdendir.” derler. “Dikkat edin! Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (derler.) (11/Hûd 18)

Bu (dünyada da) kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular. (Uğradıkları lanet) ne kötü bir armağandır! (11/Hûd 99)

Şüphesiz ki bu (anlattıklarımızda), ahiret azabından korkanlar için (ibret alınacak) bir ayet vardır. Bu, bütün insanların onun için toplanmış olacağı gündür. Ve bu, (tüm varlığın) şahitlik edeceği bir gündür. (11/Hûd 103)

Biz onu ancak sayısı belli bir zamana (kadar) erteleriz. (11/Hûd 104)

O gün gelince, hiçbir kimse O’nun izni olmadan konuşamaz. Onlardan kimisi (ebedî cehenneme gidecek olan, mutsuz) “şaki”, kimisi de (ebedî cennete gidecek olan, mutlu) “said”dir. (11/Hûd 105)

O şaki olanlara gelince; onlar ateştedirler. Onlar için orada (boğuluyormuşçasına) hırıltılı ve acı (içinde) bir soluma vardır. (11/Hûd 106)

Gökler ve yer durdukça orada ebedî olarak kalırlar. Rabbinin dilemesi müstesna. Şüphesiz ki Rabbin, dilediğini yapandır. (11/Hûd 107)

Said olanlara gelince; gökler ve yer durdukça ebedî olarak cennettedirler. Rabbinin dilemesi müstesna. (Bu) arkası kesilmeyen, sürekli bir armağandır. (11/Hûd 108)

Hepsi beraber Allah’ın huzuruna çıkarlar. (Tağutlar tarafından sömürülüp fakirleştirilerek, işkence ve zorbalıkla onursuzlaştırılmış olan) mustazaflar, müstekbirlere derler ki: “Biz (dünyada) sizin tebaanızdık. Şimdi siz, Allah’ın azabına karşı bizi koruyabilecek misiniz/bize bir faydanız olacak mı?” Diyecekler ki: “Şayet Allah bizi hidayet etmiş olsaydı, biz de sizi hidayet edebilirdik. (Artık bir önemi yok.) İster (bu azaba) sabredelim, ister dövünüp yakınalım farketmez, bizim için kaçış yoktur.” (14/İbrahîm 21)

Meşruiyetini İslam’dan almayan liderler ve tebaalarının ahiretteki durumları için bk. 2/Bakara, 167.

İş olup bittikten sonra şeytan da şöyle diyecek: “Şüphesiz ki Allah, size gerçek bir söz verdi, ben de size bir söz verdim ama sözümde durmadım. Zaten benim sizin üzerinizde bir otoritem de yoktu. Yalnızca ben çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. (Öyleyse) beni kınamayın. Yalnızca kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Gerçek şu ki; daha önce beni Allah’a ortak koşmanızı da reddetmiştim. Şüphesiz ki zalimlere can yakıcı bir azap vardır.” (14/İbrahîm 22)

İman edip salih amel işleyenler, Rablerinin izniyle altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetlere konulurlar. Orada birbirlerine dilekleri de “selam/esenlik”tir. (14/İbrahîm 23)

Sonra (Allah) kıyamette de onları rezil edecek ve: “Kendileri için (müminlerle) çekişip ayrı düştüğünüz ortaklarım hani neredeler?” diyecek. Kendilerine ilim verilenler diyecekler ki: “Bugün rezillik ve kötülük kâfirlerin üstünedir.” (16/Nahl 27)

Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını aldığında: “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk.” diyerek teslim bayrağı çekerler. (Hayır, öyle değil!) Hiç şüphesiz Allah, sizin yaptıklarınızı bilendir. (16/Nahl 28)

İçinde ebedî kalmak üzere cehennem kapılarından girin. Büyüklenenlerin konaklama yeri ne kötüdür. (16/Nahl 29)

Allah’tan korkup sakınanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Hayır (indirdi).” derler. Bu dünyada iyilik yapanlara (karşılık olarak) iyilik vardır. Ahiret yurduysa çok daha hayırlıdır. Muttakilerin yurdu ne güzeldir. (16/Nahl 30)

Her insanın amellerinin (yazılı olduğu sahifeyi) boynuna asmışızdır. Kıyamet günü ona bir kitap çıkarırız. Onu (kitabı) açık olarak karşısında bulur. (17/İsrâ 13)

“Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak nefsin sana yeter.” (17/İsrâ 14)

O gün onları, bir kısmı (diğer) bir kısmı içinde dalgalanır hâlde bırakırız. Sura da üfürülmüştür. Onların hepsini bir araya toplamışızdır. (18/Kehf 99)

Cehennemi o gün kâfirlerin (karşısına getirip), öyle bir sunumla sunmuşuzdur ki! (18/Kehf 100)

Onlar ki benim zikrime (ayetlerime) karşı gözleri örtülüydü. (Kur’ân’ı) dinlemeye de tahammül etmezlerdi. (18/Kehf 101)

De ki: “Kim sapıklık içindeyse, Er-Rahmân ona verdiği mühleti alabildiğince uzatsın... Kendilerine vadedilen azap ya da kıyameti gördüklerinde, kimin konumu daha kötü ve kim askerî bakımdan/yardımcılar bakımından daha zayıfmış yakinen bileceklerdir.” (19/Meryem 75)

Kim de ondan yüz çevirirse şüphesiz ki o, kıyamet günü bir günah yüklenecektir. (20/Tâhâ 100)

O (yükün) altında ebediyen kalacaklardır. Onların kıyamet günü (taşıyacakları) yük ne kötüdür. (20/Tâhâ 101)

Sura üfürüleceği günde biz, suçlu günahkârları (yaşadıkları korku ve susuzluk nedeniyle) morarmış olarak (diriltip) huzura toplarız. (20/Tâhâ 102)

Kendi aralarında: “(Dünyada) yalnızca on gün kaldınız.” diye fısıldaşırlar. (20/Tâhâ 103)

Yolu doğruya en yakın olanlar: “Siz ancak bir gün kaldınız.” dedikleri zaman, biz onların ne söylediklerini en iyi bileniz. (20/Tâhâ 104)

Sana dağlardan soruyorlar. De ki: “Rabbim onları un ufak edip savuracak.” (20/Tâhâ 105)

“(Dağların) yerini (hiçbir yapının olmadığı) bir düzlük ve (hiçbir bitkinin olmadığı) bir boşluk olarak bırakacak.” (20/Tâhâ 106)

“Sen orada ne bir eğrilik ne de bir çıkıntı görürsün.” (20/Tâhâ 107)

O gün, çaresiz, davetçinin (sesine) uyarlar. Er-Rahmân’ın (azametinden ötürü) tüm sesler kısılmıştır. Fısıltıdan başka bir şey duyamazsın. (20/Tâhâ 108)

O gün, Er-Rahmân’ın izin verip sözünden razı oldukları dışında, hiç kimsenin şefaatinin bir faydası olmayacaktır. (20/Tâhâ 109)

Kur’ân’da şefaat kavramı için bk. 43/Zuhruf, 86.

Onların önünde olanı da ardında olanı da bilir. Onlar, ilim yönünden O’nu kuşatamazlar. (20/Tâhâ 110)

Tüm yüzler (hayat sahibi ve varlığa hayat veren) El-Hayy ve (var olmak için hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin varlığının kendisine bağlı olduğu) El-Kayyûm olanın karşısında zilletle boyun eğmiştir. Muhakkak ki zulüm taşıyan (sırtında zulüm/şirk yüküyle gelen) kaybetmiştir. (20/Tâhâ 111)

Kim de mümin olarak salih ameller yapmışsa, zulme uğramaktan ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz. (20/Tâhâ 112)

Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman der ki: “Rabbim! Beni geri çevir.” (23/Mü'minûn 99)

“Umulur ki geride bıraktığım hayatımda salih amel yaparım.” Asla! Bu, onun söylediği (boş) bir sözdür. Ve onların önünde, diriltilecekleri güne kadar (kalacakları) berzah vardır. (23/Mü'minûn 100)

Sura üfürüldüğü zaman aralarında hiçbir akrabalık bağı kalmaz, birbirlerine soru da sormazlar. (23/Mü'minûn 101)

Mizanı (iman ve salih amellerle) ağır gelen kimse, işte bunlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (23/Mü'minûn 102)

Kimin de mizanı hafif gelirse bunlar; kendilerini hüsrana uğratan, cehennemde ebedî kalacak olanlardır. (23/Mü'minûn 103)

Ateş yüzlerini yalayarak yakar. (Üst dudakları enselerine, alt dudakları göğüslerine doğru gerilmiş, açığa çıkan dişleriyle) oranın içinde sırıtır gibi kalakalmışlardır. (23/Mü'minûn 104)

(Onlara denir ki:) “Ayetlerim size okunuyordu da siz yalanlamıyor muydunuz?” (23/Mü'minûn 105)

Diyecekler ki: “Rabbimiz! Bedbahtlığımız bize üstün geldi ve biz sapık bir topluluk idik.” (23/Mü'minûn 106)

“Rabbimiz! Bizi buradan çıkart. Şayet bir daha (eski hayatımıza) dönersek şüphesiz ki biz, zalimleriz.” (23/Mü'minûn 107)

Buyuracak ki: “Kesin sesinizi/yıkılıp defolun! Sakın benimle konuşmayın.” (23/Mü'minûn 108)

Doğrusu, benim kullarımdan bir grup: “Rabbimiz! İman ettik, bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın.” derlerdi. (23/Mü'minûn 109)

Onları alaya aldınız. Öyle ki (onlarla uğraşmanız) size beni zikretmeyi unutturdu. Siz onlara sürekli gülüyordunuz. (23/Mü'minûn 110)

Ben de sabretmelerine karşılık, bugün onları mükâfatlandırdım. Kuşkusuz onlar, kazançlı olanların ta kendileridir. (23/Mü'minûn 111)

Buyuracak ki: “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” (23/Mü'minûn 112)

Diyecekler ki: “Bir gün veya bir günün bir bölümü kadar. Saymış olanlara sor.” (23/Mü'minûn 113)

Buyuracak ki: “Şayet bilmiş olsaydınız çok az bir süre kaldınız.” (23/Mü'minûn 114)

Sura üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olan herkes korkudan dehşete kapılır. Ve hepsi O’na boyun eğerek/teslim olmuş olarak gelirler. (27/Neml 87)

O gün (Allah) onlara seslenecek: “Hani, nerede benim ortaklarım olduğunu düşündükleriniz?” (28/Kasas 62)

Üzerlerine (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte azdırdıklarımız bunlar! Kendimiz azgınlaştığımız gibi onları da azdırdık, onlardan uzaklaşıp sana geldik. Bize ibadet ediyor değillerdi.” (28/Kasas 63)

Denilir ki: “Çağırın ortaklarınızı.” Çağırırlar, fakat kendilerine cevap veremezler. Azabı da görürler. Hidayet bulmuş olsalardı (ne kaybederlerdi)? (28/Kasas 64)

O gün (Allah) onlara seslenecek: “Resûllere ne cevap verdiniz?” (28/Kasas 65)

Ahirette insana sorulacak iki temel soru vardır: Biri tevhiddir. Kime ibadet ettiği, kimi ilah ve Rab edindiği kula sorulacaktır. İkinci soru ise Resûl’e ne cevap verdiği, ümmeti olduğu Peygamber’in Sünneti’ne ne oranda uyduğudur. Öyleyse kul; bilgisini, amelini ve çabasını bu iki esasa yoğunlaştırmalıdır.

O gün haberler onlara kapalı kalır (ne cevap vereceklerini bilmezler). Birbirlerine soru da sormazlar. (28/Kasas 66)

O gün, (Allah) onlara seslenecek: “Hani, nerede ortaklarım olduğunu düşündükleriniz?” (28/Kasas 74)

Her ümmetten bir şahidi ayırıp çeker ve deriz ki: “(Yaptıklarınızın hak olduğuna dair içinde şüphe olmayan) kanıtınızı getirin (bakalım)!” Anladılar ki hiç şüphesiz hak, Allah’ındır ve (bizi Allah’a yakınlaştırır diyerek Allah adına uydurdukları şefaatçi) iftiraları da kaybolup gitmiştir. (28/Kasas 75)

Dedi ki: “Siz, Allah’ı bırakıp, sizi birbirinize ısındırsın/aranızda sevgi bağı oluştursun diye dünya hayatında putları (ilah) edindiniz. Sonra kıyamet gününde (sevgi bir yana) kiminiz kiminizi inkâr edecek, kiminiz de kiminize lanet edecektir. Barınağınız ateştir. Hiçbir yardımcınız da yoktur.” (29/Ankebût 25)

Müşrikler, farklı amaçlarla putlar edinirler. Bazen salih olduğuna inandıkları birinin temsilî putunu yapar, kendilerini Allah’a (cc) yaklaştırmasını umarlar. Bazen de toplumu bir arada tutacak, kaynaştırıp bütünleştirecek bazı değerleri put hâline getirirler. Ona secde etmemeleri veya kurban kesmemeleri onu put olmaktan çıkarmaz. Bu bazen bir bayrak, bazen bir anıt bazen özel bir gün ya da resim/heykel olabilir.

Sura üfürülmüştür. (Bir de bakarsın ki) kabirlerinden çıkıvermişler ve Rablerine doğru süratle akın etmektedirler. (36/Yâsîn 51)

Derler ki: “Vay başımıza gelene! Uzun süre yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? Bu Rahmân’ın vadettiği şeydir. (Anlaşılan o ki) Resûller doğru söylemiş. (Ölümden sonra diriliş, ahiret hayatı hakmış.)” (36/Yâsîn 52)

Yalnızca tek bir çığlık! Hepsi anında huzurumuzda hazır edilmiş olurlar. (36/Yâsîn 53)

Bugün, hiçbir nefis en küçük bir zulme uğramaz ve yaptıklarınızdan başka bir karşılık da görmezsiniz. (36/Yâsîn 54)

Şüphesiz ki cennet ehli, o gün sevinçli bir şekilde (cennet nimetleriyle) meşguldürler. (36/Yâsîn 55)

Onlar ve eşleri gölgelikler içinde sedirlere yaslanmışlardır. (36/Yâsîn 56)

Orada kendileri için meyveler ve her istedikleri vardır. (36/Yâsîn 57)

Onlara çok merhametli Rab tarafından sözlü olarak verilen “selam” vardır. (36/Yâsîn 58)

(Allah der ki:) “Ey mücrimler! Siz şöyle ayrılın.” (36/Yâsîn 59)

“Ey Âdemoğlulları! ‘Şeytana ibadet etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır.’ diye size emretmedim mi?” (36/Yâsîn 60)

“(Yalnızca) bana ibadet edin. Dosdoğru yol işte budur.” (demedim mi?) (36/Yâsîn 61)

“Andolsun ki, sizden birçok topluluğu saptırdı. Hiç akletmiyor muydunuz?” (36/Yâsîn 62)

“İşte bu, size vadedilen cehennemdir.” (36/Yâsîn 63)

“Küfrünüze karşılık bugün o (cehenneme) girin.” (36/Yâsîn 64)

Bugün, ağızlarını mühürleriz. Kazandıkları (günahları) elleri bize söyler, ayakları da şahitlik eder. (36/Yâsîn 65)

“Biz, ölüp toprak ve kemik olduğumuzda diriltilecek miymişiz?” (37/Saffât 16)

“Önceki atalarımız da mı?” (37/Saffât 17)

De ki: “Evet, sizler boyun eğip, alçalmış olarak (diriltileceksiniz).” (37/Saffât 18)

O yalnızca tek bir çığlıktır. (Bir de bakarsın ki) bakınıyorlar. (37/Saffât 19)

Derler ki: “Yazıklar olsun bize! Bu, din günüdür.” (37/Saffât 20)

Bu, sizin yalanladığınız (her şeyi birbirinden ayıracak olan) “fasl” günüdür. (37/Saffât 21)

Zulmedenleri, (onlarla aynı amelleri yapan) eşlerini ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerini toplayın bir araya! Onları cehennemin yoluna sürün. (37/Saffât 22-23)

Onları durdurun, çünkü onlar sorgulanacaklardır. (37/Saffât 24)

Ne oldu size? Neden birbirinize yardım etmiyorsunuz? (37/Saffât 25)

(Hayır!) Bilakis onlar, bugün teslim olmuşlardır. (37/Saffât 26)

Birbirlerine yönelmiş vaziyette karşılıklı soruşurlar. (37/Saffât 27)

(Saptırıcı liderlere derler ki:) “Şüphesiz ki sizler, bize sağdan gelip yanaşıyordunuz.” (37/Saffât 28)

(Liderler) dediler ki: “(Hayır, öyle değil!) Bilakis, siz iman etmiş değildiniz.” (37/Saffât 29)

“Bizim sizler üzerinde hiçbir otoritemiz yoktu. (Sizi bir şeye zorlamadık.) Bilakis siz, azgın bir topluluktunuz.” (37/Saffât 30)

“Rabbimizin (azap) sözü/hükmü üzerimize hak oldu. Şüphesiz ki biz, (azabı) tadanlarız.” (37/Saffât 31)

“Sizleri azdırıp (bu hâle düşürdük). Çünkü bizler de azgın kimselerdik.” (37/Saffât 32)

Onlar, o gün azapta ortaktırlar. (37/Saffât 33)

Biz, suçlu günahkârlara böyle yaparız işte. (37/Saffât 34)

İçlerinden bir sözcü der ki: “Benim bir dostum vardı.” (37/Saffât 51)

Derdi ki: “Sen, (ahiret hayatını) tasdik edenlerden misin?” (37/Saffât 52)

“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuzda, yaptıklarımızın karşılığını mı alacağız?” (37/Saffât 53)

“Siz de görmek ister misiniz (onun ne durumda olduğunu)?” (37/Saffât 54)

Baktı ve onu dehşetli ateşin orta yerinde gördü. (37/Saffât 55)

Dedi ki: “Allah’a yemin olsun ki, neredeyse beni de (içinde bulunduğun yere) düşürecektin.” (37/Saffât 56)

“Rabbimin (üzerimdeki) nimeti olmamış olsaydı, ben de hazır edilenlerden olurdum.” (37/Saffât 57)

“Demek biz ölmeyecekmişiz, öyle mi?” (37/Saffât 58)

“Yalnızca bir defa ölecekmişiz ve biz azaba da uğramayacakmışız, öyle mi?” (37/Saffât 59)

Şüphesiz ki bu, (evet, bu) büyük bir kazanç ve kurtuluştur. (37/Saffât 60)

İşte çalışacak olanlar, böylesi için çalışsınlar. (37/Saffât 61)

(Oraya her yeni grup geldiğinde melekler cehennem ehline:) “Bu da sizinle beraber cehenneme atılacak bir gruptur. Onlara: ‘merhaba’ yok. Çünkü onlar ateşe gireceklerdir.” (derler.) (38/Sâd 59)

(Tabi olanlar liderlere:) “(Hayır!) Asıl size ‘merhaba’ olmasın/rahat yüzü görmeyesiniz. Bu (cehennemi) bizim önümüze siz getirdiniz. Ne kötü bir yerleşim yeridir o.” (derler.) (38/Sâd 60)

Derler ki: “Rabbimiz! Kim bu cehennemi önümüze getirdiyse, onun azabını kat kat arttır.” (38/Sâd 61)

Ve derler ki: “Ne oluyor bize böyle? Şerli/değersiz kabul ettiğimiz adamları (burada) göremiyoruz. (Küçümsediğimiz müminler neden burada değil?)” (38/Sâd 62)

“Onları alaya almıştık, değil mi? (Yazıklar olsun bize.) Yoksa (onlarda cehennemde de) biz mi görmüyoruz?” (38/Sâd 63)

Cehennem halkının bu çekişmesi elbette haktır. (38/Sâd 64)

Şayet yeryüzünün tamamı ve bir o kadarı daha zalimlerin olmuş olsa, kıyamet gününün kötü azabından (kurtulmak için) onu feda ederlerdi. (Çünkü o gün) hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından açığa çıkarılacak. (39/Zümer 47)

Ahirete inanmayanlar ahiretin hak olduğunu; putların şefaatini bekleyenler putların şefaat etmediğini; seçkin olduğuna inananlar azap ehli olduklarını görecekler...

İşledikleri kötülükler kendileri için açığa çıkmış ve alaya aldıkları (azap) onları çepeçevre kuşatmıştır. (39/Zümer 48)

Her nefis: “Allah hakkındaki kusurlarımdan dolayı, yazıklar olsun bana ve ben gerçekten alay edenlerdendim.” demeden önce (Allah’a yönelin ve O’nun indirdiğine uyun). (39/Zümer 56)

Ya da: “Şayet Allah beni hidayet etmiş olsa, ben de muttakilerden olurdum.” demeden evvel... (39/Zümer 57)

Ya da azabı göreceği zaman: “Keşke bir fırsatım daha olsaydı da ben de muhsinlerden/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlardan olsaydım.” demeden evvel (Allah’a yönelin ve indirdiğine uyun). (39/Zümer 58)

“(Hayır, öyle değil!) İşin aslı ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları yalanlamış, (onlara karşı) büyüklenmiş ve kâfirlerden olmuştun.” (39/Zümer 59)

Kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerini kapkara görürsün. Cehennemde kibirlilere yer mi yok! (39/Zümer 60)

Onlar, Allah’a gerektiği gibi/şanına yakışır şekilde saygı göstermediler! (Allah’ın kudret ve yüceliğini gereği gibi anlayıp kavrayamadılar.) Oysa kıyamet günü, yer bütünüyle O’nun kabzasındadır. Gökler ise O’nun sağ eliyle dürülmüştür. O (Allah), şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (39/Zümer 67)

Sura üfürülür. Allah’ın diledikleri hariç, yerde ve gökte olanların tamamı (korkudan çarpılıp) ölür. Sonra ona bir daha üflenir (bir de bakarsın ki) ayağa kalkmış bakınıyorlar. (39/Zümer 68)

Yer, Rabbinin nuruyla aydınlanır. (Orta yere amellerin yazılı olduğu) kitap konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hak ile hükmedilir. Onlar zulme de uğramazlar. (39/Zümer 69)

Her nefse, yaptığının (karşılığı) eksiksiz olarak verilir. O, onların yaptıklarını en iyi bilendir. (39/Zümer 70)

Kâfirler, bölük bölük cehenneme sevk edilirler. Ona geldiklerinde kapıları açılır ve (cehennem) bekçileri onlara der ki: “Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bu günün karşılaşmasına dair sizi uyaran, sizin içinizden resûller gelmedi mi?” Derler ki: “Evet (geldi).” Fakat azap sözü kâfirler üzerine hak olmuştur. (39/Zümer 71)

Onlara denir ki: “İçinde ebedî kalacağınız cehennem kapılarından girin. Kibirlilerin kalacakları yer ne kötüdür.” (39/Zümer 72)

Rablerinden korkup sakınanlar, bölükler hâlinde cennete sevk edilirler. Ona geldiklerinde kapıları açılır ve (cennet) bekçileri onlara der ki: “Selam olsun size, tertemiz olarak geldiniz. Ebedî kalacaklar olarak oraya girin.” (39/Zümer 73)

Derler ki: “Bize olan vaadine sadık kalan ve cennette dilediğimiz gibi hareket edelim diye bizi (cennet) arzına vâris kılan Allah’a hamd olsun. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir.” (39/Zümer 74)

Meleklerin arşın etrafını sarmış (bir şekilde), Rablerini hamd ile tesbih ettiğini görürsün. Aralarında hak ile hüküm verilmiş ve: “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.” denilmiştir. (39/Zümer 75)

Allah düşmanlarının diriltilip bir araya toplanacağı gün, onlar kontrollü bir şekilde ateşe sevk edilirler. (41/Fussilet 19)

O’na geldikleri zaman, kulakları, gözleri ve derileri yapmış oldukları (kötülüklere dair) aleyhlerine şahitlik eder. (41/Fussilet 20)

Kendi derilerine derler ki: “Niçin aleyhimize şahitlikte bulundunuz?” Derler ki: “Her şeyi dile getiren Allah, bizi de dile getirdi. Sizi ilk defa yaratan O’dur ve O’na döndürülürsünüz.” (41/Fussilet 21)

Kâfirler derler ki: “Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster. En aşağıda olanlardan/en alçaklardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım.” (41/Fussilet 29)

O gün dostlar, birbirine düşman olacaktır. (Allah için birbiriyle arkadaşlık etmiş) muttakiler hariç. (43/Zuhruf 67)

Ey kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de. (43/Zuhruf 68)

Onlar ki ayetlerimize iman eden ve teslim olanlardı. (43/Zuhruf 69)

Siz ve eşleriniz (Allah tarafından) ağırlananlar olarak cennete giriniz. (43/Zuhruf 70)

Onların etrafında altın tabaklar ve kadehlerle dolaşılır. Orada canın istediği ve göze hoş gelen her şey vardır. Siz orada ebedî kalacaksınız. (43/Zuhruf 71)

İşte, yaptığınız ameller karşılığında mirasçı olduğunuz cennet budur. (43/Zuhruf 72)

Orada, sizin için kendisinden yiyeceğiniz çokça meyveler vardır. (43/Zuhruf 73)

En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, hiç şüphesiz biz, intikam alıcılarız. (44/Duhan 16)

Hiç şüphesiz Yevmu’l Fasl/ayırt etme günü, onların topluca (diriltilecekleri) vakittir. (44/Duhan 40)

O gün, dostun dosta hiçbir faydası olmaz ve onlara yardım da edilmez. (44/Duhan 41)

Allah’ın rahmet ettikleri müstesna. Şüphesiz ki O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’in ta kendisidir. (44/Duhan 42)

Hiç kuşkusuz o zakkum ağacı, (44/Duhan 43)

Günahkârların yiyeceğidir. (44/Duhan 44)

Erimiş maden gibi karınlarda kaynar. (44/Duhan 45)

Kaynar suyun fokurdaması gibi. (44/Duhan 46)

(Denir ki:) Alın onu da cehennemin orta yerine sürükleyin. (44/Duhan 47)

Sonra başından aşağı kaynar suyun azabından dökün. (44/Duhan 48)

Tat (bakalım azabı)! Çünkü sen izzetli ve değerliymişsin ya! (44/Duhan 49)

Şüphesiz ki bu, sizin kuşkuya kapıldığınız şeydir. (44/Duhan 50)

Kuşkusuz muttakiler, güvenli bir makamdadırlar. (44/Duhan 51)

Cennetler ve pınarlar içinde. (44/Duhan 52)

İnce ve kalın ipekten elbiseler giyinir, karşılıklı otururlar. (44/Duhan 53)

İşte böyle... Onları iri gözlü hurilerle evlendirdik. (44/Duhan 54)

Orada, emniyet içinde, her çeşit meyveden isterler. (44/Duhan 55)

Orada, ilk ölümleri dışında bir ölüm tatmazlar. Ve (Allah,) onları cehennem azabından korumuştur. (44/Duhan 56)

De ki: “Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra kendisinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet günü, sizi bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (45/Câsiye 26)

Göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği Allah’a aittir. Kıyametin kopacağı gün, işte o zaman, batıl ehli hüsrana uğrayacaktır. (45/Câsiye 27)

O gün, her ümmeti dizleri üzere çökmüş görürsün. Her ümmet kitabına çağrılır ve: “Bugün, yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız.” (45/Câsiye 28)

”Bu, size karşı hakkı söyleyen kitabımızdır. Şüphesiz ki biz, yaptıklarınızı yazıyorduk.” (denir.) (45/Câsiye 29)

İman edip salih amel işleyenlere gelince, Rableri onları rahmetine dahil eder. Bu, apaçık kurtuluşun ta kendisidir. (45/Câsiye 30)

Kâfirlere gelince (onlara): “Ayetlerim size okunmadı mı? Sizler de büyüklük taslayıp suçlu günahkâr kimseler olmadınız mı?” (denir.) (45/Câsiye 31)

“Allah’ın vaadi haktır, kıyamet hakkında hiçbir şüphe yoktur.” denildiğinde: “Kıyamet de neymiş? Biz bilmiyoruz. Biz yalnızca zanda bulunduk ve biz yakinen inananlar değiliz.” dediniz. (45/Câsiye 32)

Yaptıkları şeylerin kötü (akıbeti) onlar için açığa çıktı ve alaya aldıkları (azap) onları çepeçevre kuşattı. (45/Câsiye 33)

Denildi ki: “Bugününüzle karşılaşmayı unuttuğunuz gibi, sizi unutur (azaba terk ederiz). Barınağınız ateştir. Size yardım edecek hiç kimse yoktur.” (45/Câsiye 34)

“Bu, Allah’ın ayetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatması nedeniyledir.” Bugün oradan çıkarılmazlar ve (dünyaya geri dönüp Allah’ı razı edecek amel yapma istekleri de) kabul görmez. (45/Câsiye 35)

Sura üfürülmüştür. Bu, tehditlerimin (vuku bulacağı) gündür. (50/Kâf 20)

Her nefis, yanında (onu mahşer alanına getiren) bir sürücü (ve yaptıklarına tanıklık edecek) bir şahitle gelmiştir. (50/Kâf 21)

Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. Bugün (gerçeği görmeni engelleyen) perdeni kaldırdık. Artık görüşün demir (gibi keskindir). (50/Kâf 22)

Beraberindeki (melek) der ki: “Bu, (bugüne kadar kayıt altına aldığım kötü amelleriyle) hazır işte!” (50/Kâf 23)

“Atın cehenneme her inatçı kâfiri!” (50/Kâf 24)

“Hayrı engelleyen, haddi aşan ve şüpheci kimseyi.” (50/Kâf 25)

“O ki; Allah’la beraber başka ilah edinmiştir. Onu çetin bir azabın içine atın.” (50/Kâf 26)

Beraberindeki (saptırıcı şeytan) der ki: “Rabbimiz! Onu, ben azdırmadım. Fakat o, uzak bir sapıklık içindeydi.” (50/Kâf 27)

Buyurur ki: “Benim yanımda çekişip tartışmayın. Ben, daha önce size tehdidimi bildirmiştim.” (50/Kâf 28)

“Benim yanımda söz değiştirilmez ve kullarıma zulmedici değilim.” (50/Kâf 29)

O gün cehenneme: “Doldun mu?” deriz. O da: “Yok mu daha fazlası?” der. (50/Kâf 30)

Cennet, muttakilere uzak olmaksızın yakınlaştırılmıştır. (50/Kâf 31)

Bu, sizden, Allah’a yönelen (ve O’nun sınırlarını) koruyan her bir kimseye vadolunandır. (50/Kâf 32)

Gaybta (görmediği hâlde ya da kimsenin kendisini görmediği yerlerde) Rahmân’dan korkan ve (Allah’a) yönelen bir kalple gelen kimse (için hazırlanmıştır). (50/Kâf 33)

Ona selamet ve esenlikle girin. Bu, ebedîlik günüdür. (50/Kâf 34)

Orada her istedikleri onlarındır. Yanımızda fazlası da vardır. (50/Kâf 35)

Münadinin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver/dikkat kesil. (50/Kâf 41)

O gün, çığlığı (sura üfürülüşü) hak olarak işitirler. Bu, (kabirlerden) çıkış günüdür. (50/Kâf 42)

Şüphesiz ki biz, diriltir ve öldürürüz. Ve dönüş bizedir. (50/Kâf 43)

O gün yer, onlardan (üzerlerinden) yarılıp açılır. (Kabirlerinden) hızlıca çıkarlar. Bu, bizim için kolay bir haşrdır/toplamadır. (50/Kâf 44)

(Sormaya gerek yoktur, çünkü) mücrimler yüzlerinden tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar. (55/Rahmân 41)

O gün, mümin erkek ve mümin kadınların nurlarının önlerinden koştuğunu ve sağlarından (amel defterlerini aldıklarını) görürsün. (Onlara denir ki:) “Bugün müjdeniz, içinde ebedî kalacağınız, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Bu, büyük kurtuluşun/kazancın ta kendisidir.” (57/Hadîd 12)

(Allah katında) ne akrabalarınızın ne de evlatlarınızın size bir faydası olacaktır. (Allah) kıyamet günü (hakkınızda hükmedecek) ve aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (60/Mümtehine 3)

Rablerini inkâr edenlere cehennem azabı vardır. O, ne kötü bir dönüş yeridir. (67/Mülk 6)

Oraya atıldıklarında, (ateş) kaynayıp fokurdarken onun hırıltılarını işitirler. (67/Mülk 7)

(Ateş) öfkeden çatlayıp ayrışacak gibi olur. Her bir topluluk (ateşin) içine atıldığında, oranın bekçileri kendilerine: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” diye sorarlar. (67/Mülk 8)

Derler ki: “Evet! Muhakkak ki bize uyarıcı geldi (fakat) biz onu yalanladık ve: ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz yalnızca büyük bir sapıklık içindesiniz.’ dedik.” (67/Mülk 9)

Dediler ki: “Şayet işitiyor ya da aklediyor olsaydık, alevleri dehşet saçan ateşin ehlinden olmazdık.” (67/Mülk 10)

Günahlarını itiraf ettiler. Ateş ehli (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun. (67/Mülk 11)

(Azabı) yakınlaşmış gördükleri zaman, kâfirlerin yüzleri kötü bir hâl aldı. Denildi ki: “İşte bu (ne zamanmış diye inkâr ettiğiniz ve) gerçekleşmesini talep ettiğiniz şeydir.” (67/Mülk 27)

Baldırın açılacağı o günde secdeye çağrılırlar, (fakat secde etmeye) güç yetiremezler. (68/Kalem 42)

Gözleri (korkudan) baygın (bir hâldedir). Onları zillet bürür. (Oysa) onlar sıhhatli iken secdeye çağrılırlardı. (68/Kalem 43)

Sura tek bir üfürüşle üfürüldüğünde, (69/Hakka 13)

Yer ve dağlar yerinden taşınıp, (sonra da) birbirine çarpılıp parça parça olduklarında, (69/Hakka 14)

İşte o gün Vakıa (vuku bulması kesin olan kıyamet) vuku bulmuştur. (69/Hakka 15)

Gök yarılmıştır. O, o gün gevşemiş/sarkmış olacaktır. (69/Hakka 16)

Melekler onun çevresi üzerindedir. O gün üstlerinde bulunan sekiz (melek), Rabbinin arşını taşıyacaktır. (69/Hakka 17)

O gün (Allah’a) arz olunursunuz. Hiçbir şeyiniz gizli kalmaz. (69/Hakka 18)

Kitabı sağ tarafından verilene gelince: “İşte kitabım! Alın okuyun.” der. (69/Hakka 19)

“Şüphesiz ki ben, hesabıma kavuşacağımı yakinen biliyordum.” (69/Hakka 20)

Artık o, razı olunan bir yaşam içindedir. (69/Hakka 21)

Yüksek bir cennette, (69/Hakka 22)

Koparılacak yemişleri pek yakındır. (69/Hakka 23)

(Ona) Geçmişte işlediğiniz amellere karşılık, afiyetle yiyip içiniz (denir). (69/Hakka 24)

Kitabı soldan verilene gelince: “Keşke kitabım bana verilmeseydi.” der. (69/Hakka 25)

“(Keşke) hesabımı hiç bilmeseydim.” (69/Hakka 26)

“Keşke (ölüm) her şeyi bitirseydi de (diriliş ve hesap olmasaydı).” (69/Hakka 27)

“Malım bana hiçbir fayda sağlamadı.” (69/Hakka 28)

“Gücüm/otoritem kaybolup gitti.” (69/Hakka 29)

(Buyrulur ki:) “Onu tutun ve bağlayın.” (69/Hakka 30)

“Sonra da onu cehenneme atın.” (69/Hakka 31)

“Sonra da onu yetmiş zira’ uzunluğunda bir zincire vurun.” (69/Hakka 32)

“Çünkü o, büyük olan Allah’a iman etmezdi.” (69/Hakka 33)

“Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi.” (69/Hakka 34)

“Bugün, burada onun hiçbir yakın dostu olmayacaktır.” (69/Hakka 35)

“Kan ve irin dışında bir yiyecekleri de yoktur.” (69/Hakka 36)

“Onu da yalnızca hata edenler/günahkârlar yer.” (69/Hakka 37)

Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün, (70/Meâric 8)

Dağlar (etrafa saçılmış) rengârenk yün gibi olur. (70/Meâric 9)

(O gün) yakın dost, dostunu sormaz. (70/Meâric 10)

(Birbirlerine) gösterilirler. Mücrim kimse, o günün azabından kurtulmak için oğullarını fidye olarak vermek ister. (70/Meâric 11)

Hanımını ve kardeşini, (70/Meâric 12)

Onu barındıran hısım akrabayı, (70/Meâric 13)

Yeryüzünde olanların tamamını... Sonra da (bu verdikleri) onu kurtarsın (ister). (70/Meâric 14)

Asla! Çünkü o, çılgınca yanan ve alevleri şiddetli cehennemdir. (70/Meâric 15)

O gün insana yapıp takdim ettikleri ve erteleyip (yapmadıkları) haber verilir. (75/Kıyâmet 13)

Vadolunduğunuz (kıyamet) gerçekleşecektir. (77/Mürselât 7)

Yıldızlar silindiği zaman, (77/Mürselât 8)

Gök yarıldığı zaman, (77/Mürselât 9)

Dağlar (aniden) savrulup parçalandığı zaman, (77/Mürselât 10)

Resûller, belirlenmiş vakit (olan kıyamet) için toplandığı zaman. (77/Mürselât 11)

Yalanladığınız (cehenneme) doğru gidin. (77/Mürselât 29)

Üç kola ayrılmış (ateş dumanının) gölgelerine. (77/Mürselât 30)

Ne gölge sağlar, ne de alevlerden korur. (77/Mürselât 31)

Şüphesiz ki o, her biri saray kadar (büyük) kıvılcımlar atar. (77/Mürselât 32)

Her biri sapsarı (rengi siyaha çalan) develer gibidir. (77/Mürselât 33)

O gün, yalanlayanların vay hâline! (77/Mürselât 34)

Bu konuşamayacakları bir gündür. (77/Mürselât 35)

Özür beyan etmeleri için onlara izin de verilmez. (77/Mürselât 36)

O gün, yalanlayanların vay hâline! (77/Mürselât 37)

Bu (insanlar arasında hükmedilip araların ayrılacağı) Yevmu’l Fasl’dır. Sizi ve öncekileri topladık. (77/Mürselât 38)

Şayet kurabileceğiniz bir tuzağınız varsa, (buyrun) bana karşı tuzağınızı kurun. (77/Mürselât 39)

O gün, yalanlayanların vay hâline! (77/Mürselât 40)

Onu gördükleri gün, bir akşamüstü ya da bir kuşluk vakti kadar (dünyada) kalmış gibidirler. (79/Nâziât 46)

Kulakları sağır eden (Sur’un) çığlığı geldiği zaman, (80/Abese 33)

O gün kişi, kardeşinden kaçar, (80/Abese 34)

Anne ve babasından, (80/Abese 35)

Hanımından ve çocuklarından. (80/Abese 36)

O gün, bunlardan her birinin kendisine yetecek bir işi/derdi vardır. (80/Abese 37)

O gün (bazı) yüzler aydınlıktır. (80/Abese 38)

(Yüzleri) gülmekte ve sevinç içindedir. (80/Abese 39)

O gün, (bazı) yüzlerin üzerini toz kaplamıştır. (80/Abese 40)

Çehrelerini (duman isi gibi) bir karartı bürümüştür. (80/Abese 41)

İşte bunlar, kâfir ve facir olanların ta kendileridirler. (80/Abese 42)

Güneş dürülüp (karartıldığında), (81/Tekvîr 1)

Yıldızlar dökülüp saçıldığında, (81/Tekvîr 2)

Dağlar yürütüldüğünde, (81/Tekvîr 3)

Hamile develer kendi hâllerine terk edildiğinde, (81/Tekvîr 4)

Vahşi hayvanlar toplandığında, (81/Tekvîr 5)

Denizler tutuşturulduğunda, (81/Tekvîr 6)

Nefisler eşleştirilip (ruhlar cesetle yeniden buluştuğunda), (81/Tekvîr 7)

Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna sorulduğunda, (81/Tekvîr 8)

Hangi günahtan ötürü öldürüldüğü (sorulduğunda), (81/Tekvîr 9)

Sahifeler yayılıp açıldığında, (81/Tekvîr 10)

Gök sökülüp dürüldüğünde, (81/Tekvîr 11)

Cehennem (ateşi) iyice harlanıp tutuşturulduğunda, (81/Tekvîr 12)

Cennet yakınlaştırıldığında, (81/Tekvîr 13)

Artık her nefis, (kıyamet günü için) ne hazırlayıp (beraberinde getirdiğini) öğrenmiştir. (81/Tekvîr 14)

Gök yarıldığında, (82/İnfitâr 1)

Yıldızlar dökülüp saçıldığında, (82/İnfitâr 2)

Denizler patlatılıp/fışkırıp taşırıldığında, (82/İnfitâr 3)

Kabirler ters yüz edildiğinde, (82/İnfitâr 4)

Her nefis (ne yapıp) takdim ettiğini ve (neyi terk edip) ertelediğini öğrenir. (82/İnfitâr 5)

Hiç şüphesiz Ebrar (çokça iyilik yapanlar), nimetler içerisindedirler. (82/İnfitâr 13)

Facirlerse elbette cehennemdedirler. (82/İnfitâr 14)

Din gününde oraya gireceklerdir. (82/İnfitâr 15)

Ondan kaybolup (bir an olsun bile) uzaklaşamayacaklardır. (82/İnfitâr 16)

Sana her şeyi örtüp bürüyecek olan (kıyametin) haberi geldi mi? (88/Ğaşiye 1)

O gün, (bazı) yüzler korku ve zillet içindedir. (88/Ğaşiye 2)

Çalışmış, yorulmuştur. (88/Ğaşiye 3)

Kızgın ateşe girecektir. (88/Ğaşiye 4)

Son derece kaynar bir çeşmeden (su) içirilir. (88/Ğaşiye 5)

Onlar için (zehirli, pis kokulu, boğazı parçalayan) “darî” dikeninden başka bir yiyecek yoktur. (88/Ğaşiye 6)

Ne doyurur ne de açlığı giderir. (88/Ğaşiye 7)

(Bazı) yüzler vardır ki, nimet (içinde mutludurlar). (88/Ğaşiye 8)

Çabasından dolayı (elde ettiği sevaptan) razıdır/hoşnuttur. (88/Ğaşiye 9)

Yüksek bir cennettedir. (88/Ğaşiye 10)

Orada boş/faydasız söz işitmez. (88/Ğaşiye 11)

Asla! Yer dağılıp paramparça olduğunda, (89/Fecr 21)

Rabbin geldiğinde ve melekler saf saf (dizildiklerinde), (89/Fecr 22)

Ve o gün cehennem de getirilir. İnsan o gün hatırlar. (Ama) hatırlamanın ona ne faydası olacak ki? (89/Fecr 23)

Der ki: “Keşke hayatım için bir şeyler (yapıp) takdim etmiş olsaydım.” (89/Fecr 24)

O gün hiç kimse (Allah’ın) azabı gibi azap edemez. (89/Fecr 25)

Bilmez mi? Kabirlerde olanların dışarı atıldığı, (100/Âdiyât 9)

Ve sinelerde olanın açığa çıktığı zamanı? (100/Âdiyât 10)

Hiç şüphesiz o gün, Rableri onlardan haberdardır. (100/Âdiyât 11)